Ticaret Bakanlığınca, ihracatı izne tabi tutulan soğanı, yurtiçinde maliyetinin bile altında satamayan çiftçi, ‘İhracat kapısı açılmazsa 250 bin ton soğan çöpe gidecek’ dedi.
BOLD – Soğanın, ihracatı bakanlık izninine tabi ürünler listesine alınması üretiyici vurdu. Ankara’da maliyeti 70 kuruşu bulan soğanı, yurtiçinde 60 kuruşa satamadıklarını söyleyen çifçiler eylem yaptı. Depolarda 250 bin ton soğan olduğunu belirten üreticiler, ”Eğer ihracat kapısı açılmazsa, dışarısı mal istediğinde bu soğanlar gönderilmezse ürün çöpe gidecek” dedi. Elektrikli sulama yaptıklarını hatırlatan çiftçiler, artan maliyeti karşılayamadıklarını, ürünlerin elde kalmasıyla da zor günler geçirdiklerini anlattı. Geçen seneki soğan fiyatlarına da değinen üreticiler, ”Geçen sene terörist ilan edildik bu sene malımızı satamıyoruz” ifadelerini kullandı.
Kuru soğan ve patates, 7 Ocakta Resmi Gazetede yayınlanan karalara, ihracatı Ticaret Bakanlığının iznine tabi ürünler listesine eklenmişti. Geçen sene tırmanan soğan ve patates fiyatlarının ardından, hükumet bir dizi önlem alarak, tanzim satış noktaları kurmuştu. Tanzim satış noktalarında ithal edilen ürünleri satılarak, sebze ve meyve fiyatlar dengelenmeye çalışılmıştı. AKP’li Erdoğan’ın hedef göstermesinin ardından, AKP yanlısı medyada soğan ve patates satıcıları terörist olarak anılmaya başlanmış ve depoları organize suçlarla mücadele polisleri tarafından basılmıştı.
Ankara Emniyeti tarafından salı günü gözaltına alınan ve TEM Şube’de uzun süre tutulan Hava Harp Okulu öğrencisi Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya hakkında karar çıktı. Melek Çetinkaya ve beraberinde gözaltına alınan 2 kişi adli kontrolle serbest bırakıldı.
Melek Çetinkaya ile birlikte Ayten Güleşci, KHK’lı Yasin Arıcı soruşturma savcısı tarafından adli kontrol şartıyla Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edilmişti. Mahkeme adli kontrol kararı vererek, haftada iki gün imza şartı getirerek gözaltındakileri serbest bıraktı.
Başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’nden dolayı Salı günü gözaltına alınıp Ankara TEM Şube’ye götürülen Çetinkaya’ya burada kötü muamele yapıldığı belirtilmişti. 1.5 saat ayakta yüzü duvara dönük bekletilen Çetinkaya daha sonra sadece erkek polislerin bulunduğu alanda tutulmuş ve yerde yatmak zorunda bırakılmıştı.
Türkiye'nin yolsuzluk algı endeksindeki hızlı düşüşünün temel nedenleri arasında; "Gücün, otoriter rejimlere benzer bir yoğunluk ile tek elde toplanması, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerine yönelik ihlaller" sıralandı.
KRONOS -23 Ocak 2020
Yolsuzlukla mücadele eden Uluslararası Şeffaflık Örgütü 2019 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’ni açıkladı. 180 ülkenin değerlendirildiği endekste, Türkiye 39 puan alarak 91’inci sıraya geriledi.
Uluslararası Şeffaflık Derneği tarafından yapılan açıklamaya göre, geçen yıla göre 2 puan daha kaybeden Türkiye, sıralamada bir yıl içinde 13 basamak geriye düştü.
Açıklamada, 2013-2019 yılları arasında en çok düşüş yaşayan üç ülkeden biri olan Türkiye’nin, bu sürede 11 puan kaybederek 38 sıra gerilediğine dikkat çekildi. Bu dönemde, en çok puan kaybeden diğer iki ülke is Macaristan ve Saint Lucia olarak kaydedildi.
28 AB ÜLKESİ İLE KARŞILAŞTIRILDIĞINDA EN SON SIRADA
Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin açıklamasında, Türkiye Avrupa Birliği (AB) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ülkeleri ile karşılaştırıldı. Buna göre, Türkiye, AB üyesi 28 ülke ile karşılaştırıldığında en son sırada yer alıyor.
Türkiye, endekste 36 OECD üyesi ülke arasında sondan ikinci sırada, G20 ülkeleri arasında ise sondan dördüncü sırada bulunuyor.
Türkiye, 2013 yılında en üst sırada bulunduğu Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeler grubunda 5’inci sıraya geriledi.
‘YÜRÜTME ERKİNİN TEK ELDE TOPLANMASI’
Uluslararası Şeffaflık Derneği, Türkiye’nin Yolsuzluk Algı Endeksi’ndeki bu gerilemesini “gücün, otoriter rejimlere benzer bir yoğunluk ile yürütme erkinde ve tek elde toplanması, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkelerine yönelik ihlaller, kamu kurumlarının, özellikle de denetleyici ve düzenleyici kurumların etkisini ve işlevini yitirmesi, Meclis’in denetleme ve hesap sorma gücünü kaybetmiş olması” ile açıkladı.
2013 – 2019 arasında en çok puan kaybeden ülkeler Macaristan (-10), Türkiye (-11) ve Saint Lucia (-16) oldu. Yeni Zelanda (87), Danimarka (87) ve Finlandiya (86) üst sıralarda yer aldı. Son sıralarda ise; yolsuzluk algısının yüksek olduğu, Venezuela (16), Yemen (15), Suriye (13), Güney Sudan (12) ve Somali (9) bulunuyor. Siyasetin finansmanına dair şeffaflık ölçümleri ve karar alma süreçlerinin kapsayıcılık ve katılımcılık düzeyine yönelik araştırmalar, 2019 Yolsuzluk Algı Endeksi sonuçları ile örtüşmektedir. Siyasetin finansmanı ile ilişkili bir biçimde artan yasa dışı para hareketleri de öne çıkan bulgular arasında.
‘CEZASIZLIK VE YARGININ YOLSUZLUKLA MÜCADELE GÜCÜNÜN AZ OLMASI’
“Cezasızlık ve yargının yolsuzlukla mücadele gücünün zayıf olması endeksteki düşüşün nedenleri arasındadır” denilen açıklamada, bazı adli istatistiklerden örnekler verildi. Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar başlığındaki suçlar için verilen ‘kovuşturmaya yer yoktur’ kararlarının oranının yüzde 29’dan yüzde 47’ye, Kamu Güvenine Karşı Suçlar başlığında ise oranın yüzde 23’ten yüzde 45’e yükseldiği belirtildi.
‘KAMU İHALELERİ YETERİNCE ŞEFFAF DEĞİL’
Dernek, Türkiye’de kamu ihalelerinin yeterince şeffaf olmadığına da dikkat çekti. “Türkiye’de Kamu İhale Kanunu’nda yapılan 200’e yakın değişiklik” değişiklik eleştirilerek, 2004 yılında yüzde 75 olan açık ihale oranının 2019 yılının ilk 6 ayında yüzde 63’e kadar düştüğü belirtildi. Açıklamada, “Kamu ihalelerinin gerekli şeffaflık, denetim ve hesap verebilirlik mekanizmalarından yoksun bir biçimde yürütülmesi, ahbap çavuş kapitalizmi eleştirilerini artırmaktadır” ifadesi kullanıldı. “Kamu kaynaklarının denetlenemediği” belirtilerek “siyasetin finansmanı ile siyasal etik konularını düzenleyen yasal çerçevenin zayıflığının yolsuzluk riskini artırdığına” vurgu yapıldı.
‘REKABETÇİLİK VE YATIRIM KAPASİTESİ DÜŞTÜ’
Türkiye’nin bu endekste “ülke tarihindeki en düşük sırayı aldığını” vurgulayan Uluslararası Şeffaflık Örgütü Yönetim Kurulu üyesi ve Uluslararası Şeffaflık Derneği Başkanı E. Oya Özarslan, “Bu durumun kamu kaynaklarının dağılımı konusunda gittikçe artan kaygıları derinleştirerek sosyal eşitsizlikler yarattığını” ifade etti. Özarslan, bu durumun aynı zamanda Türkiye’nin “rekabetçiliğini ve yatırım çekebilme kapasitesini düşürdüğünü” kaydetti. Özarslan, “Acilen kurum ve kuralların işlediği ve denge denetleme mekanizmalarının bulunduğu tam demokratik bir sisteme dönülmeli” çağrısında bulundu.
İLK SIRADA DANİMARKA VE YENİ ZELANDA VAR
2019 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nin ilk üç sırasında 87’şer puan alan Danimarka ve Yeni Zelanda ile 86 puan alan Finlandiya bulunuyor. Endeksin son sıralarında ise 9 puanla Somali, 12 puan ile Güney Sudan ve 13 puan ile Suriye yer alıyor.
Yolsuzluk Algı Endeksi, uzmanların, sivil toplum örgütlerinin ve iş insanlarının kamu kesimindeki yolsuzluğa dair algılarını yansıtıyor. En az üç uluslararası kurumun yürüttüğü araştırmanın bulgularına dayanarak hazırlanan endekste, 0 puan yolsuzluk algısının yüksekliğine, 100 puan ise yolsuzluk algısının düşüklüğüne işaret ediyor. Endeks, 1995 yılından beri her sene yayınlanıyor.
Dünya üzerindeki diyabetli yetişkinlerin toplam nüfustaki payı açıklandı. İlk sırda yüzde 20'lik oranla Pakistan yer alırken, Türkiye'de yetişkin diyabetlinin oranı yüzde 11 olarak kaydedildi.
KRONOS -23 Ocak 2020
Dünya üzerindeki diyabetli yetişkinlerin toplam nüfustaki payı açıklandı. Pakistan yüzde 20’lik oranla dünyada en fazla yetişkin diyabetlinin bulunduğu ülke olurken, Türkiye yüzde 11’le yüksek bir orana ulaştı.
Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) verilerine göre, Pakistan’da diyabetli oranının yüzde 20 olduğu kaydedildi. Pakistan’dan sonra diyabetli yetişkinlerin toplam nüfustaki oranın en yüksek olduğu ülkeler yüzde 17 ile Malezya, yüzde 16 ile de Suudi Arabistan olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de ise bu oran yüzde 11 olarak kaydedildi. Diyabetli yetişkinlerin nüfusa oranla en düşük olduğu yer ise yüzde 3 ile Nijerya olarak saptandı.
DİYABET NEDİR?
Halk arasında şeker hastalığı olarak tabir edilen ‘Diabetes Mellitus’, kanda glukoz (şeker) seviyesinin normalin üzerine çıkması, buna bağlı olarak normalde şeker içermemesi gereken idrarda şekere rastlanmasıdır. Farklı türevleri bulunan diyabet hastalığı, ülkemizde ve dünyada en sık rastlanan hastalıklar arasında yer alır. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun sağlamış olduğu istatistiki verilere göre her 11 yetişkinden biri diyabet hastalığına sahip olmakla birlikte her 6 saniyede 1 birey diyabet kaynaklı sorunlar nedeniyle hayatını kaybetmektedir.
DİYABET BELİRTİLERİ NELERDİR?
Diyabet hastalığı, bireylerde kendini üç temel belirti ile gösterir. Bunlar normalden fazla yemek yeme ve doymama hissi, sık idrara çıkma, ağızda kuruluk ve tatlılık hissi ve buna bağlı olarak aşırı su içme isteği olarak sıralanabilir. En sık görülen belirtileri şunlar: Halsizlik ve yorgunluk hissi, hızlı ve istemsiz kilo kaybı, bulanık görme, ayaklarda uyuşma ve karıncalanma şeklinde, rahatsızlık hissi, yaraların normalden daha geç iyileşmesi, ciltte kuruluk ve kaşıntı, ağızda aseton benzeri koku oluşumu. Diyabet tedavi yöntemleri, hastalığın türüne göre farklılık gösterir.
BTS Ankara Şube Başkanı İsmail Özdemir, Yüksek Hızlı Tren'e yapılan zammın ileride yapılacak zamların ilk habercisi olduğunu söyledi, "Yüzde 20 kar marjı konulduğunda yüzde 80 oranında zam yapılması muhtemel” dedi.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), Yüksek Hızlı Tren’de (YHT) abonman bilet ücretlerine zam yaptı. İndirim oranlarının kaldırılması üzerinden gerçekleşen fiyat artışının sonunda Eskişehir ile Ankara hattında 30 günlük abonman bilet ücreti yüzde 251 oranında artışla 480 TL’den bin 687 TL’ye çıktı. Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Ankara Şube Başkanı İsmail Özdemir’e göre bu demiryollarındaki özelleştirme politikaları çerçevesinde atılan ilk zam adımı ve devamı da gelecek.
‘TCDD ZAMMI GERİ ÇEK’ BAŞLIĞI İLE SOSYAL MEDYADA GÜNDEM
Birgün’den Burcu Cansu’nun haberinin ardından çok sayıda kişi sosyal medya üzerinden yapılan zamma tepki gösterdi ve “TCDD Zammı Geri Çek” ve “Zam Demeyelim” etiketleri gündemin en üst sıralarında yer aldı. TCDD Taşımacılık A.Ş. Genel Müdürlüğünden yapılan açıklamada ise YHT’lerin bilet ücretlerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığı, YHT’lerin abonman kartlarına ait indirim oranlarında değişiklik yapıldığı vurgulandı.
‘ÖĞRENCİ 210 LİRA ÖDERKEN, 510 LİRA ÖDEYECEK’
Serkan Alan’ın Gazete Duvar’da yayınlanan haberine göre; TCDD’den yapılan açıklamaya tepki gösteren Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Ankara Şube Başkanı İsmail Özdemir, “Gelen tepkiler üzerine zam yapmadık diyorlar ama kelime oyunlarıyla süreci idare ettiriyorlar. Neticede vatandaşın cebinden çıkan para önemlidir. Bir öğrenci aylık abonman kullanıyorsa biz cebinden çıkan paraya bakarız. Önümdeki listeye göre Polatlı- Ankara arasında YHT kullanan bir öğrenci 226 lira öderken 510 lira ödeyecek. Bunun adını siz ne koyarsanız koyun cebinden çıkan para önemlidir. Zam yapmadık, fiyat ayarlaması yaptık demeleri inandırıcı gelmiyor” dedi.
‘ÖZEL SEKTÖRÜN ZARAR ETMEMESİ İÇİN ZAMLARA BAŞLADILAR’
2013 yılında çıkarılan 6441 sayılı özelleştirme yasasıyla demiryollarının “serbestleşme” adı altında özelleştirildiğini ifade eden İsmail Özdemir, Taşımacılık A.Ş.’nin kamu hizmet yükümlülüğünün 2020 yılında sona ereceğini hatırlatarak şunları kaydetti: “Bundan sonra yolcu taşımacılığını da özel sektöre havale etmeyi düşünüyorlar. Bunun yönetmeliğini ve yasasını da hazırlıyorlar. Yarın özel sektöre devrettiklerinde özel sektör zarar etmesin diye zamlara başladılar. Bu tamamen özel sektöre, kayırmacılığa ve onların istekleri doğrultusunda atılmış bir adımdır. Bu konuştuğumuz abonmana gelen zamlar, yarın tek bilet alışlara da illaki yansıyacak. Demiryollarında gelirin gidere oranı yüzde 40’larda. Özelleştirildiğinde gelir gideri dengelemek için yüzde 60 zam gerekiyor. En kötü şartlarda yüzde 20 kar marjı koyduğunuzda yüzde 80 oranında yolculara zam yapılması muhtemel.”
Fahiş faturalar yüzünden hükumete verip veriştiren yaşlı kadın, bin liraya 3 yetim bakmaya çalıştığını anlatarak ‘Doymadınız mı gidin artık!’ sözleriyle isyan etti.
BOLD – Doğal gaz ve elektrik faturaları orta ve dar gelirli vatandaşın belini büküyor. Özellikle art arda gelen zamlar ve soğuyan havalar sonrası, şişen doğal gaz faturası vatandaşın gündeminden düşmüyor. Faturazedeler, 2 haftadır doğal gaz faturaları hakkında, sosyal medya platformlarında şikayet paylaşımları yapıyor. Doğal gaz dağıtım şirketi İGDAŞ, faturaları tahsil edebilmek amacıyla taksitli ödeme sistemine geri döndüğünü açıkladı. Vatandaşlar fahiş faturalara yetkililerden kalıcı çözüm bekliyor.
DOYMADINIZ MI ARTIK
Bu arada, sosyal medyada dolaşıma giren bir videoda bin liraya 3 yetime baktığını belirten bir yaşlı teyze AKP iktidarına isyan ediyor. Faturalarını gösteren yaşlı kadın, ‘Ben hakkımı helal etmiyorum. 3 yetim hakkı var. Rabim çıkarsın diyorum. Ye kürküm ye. Doymadınız mı artık? Gidin artık yeter! Gerçekten gidin” diyerek faturalara tepkisini dile getirdi.
Hasalettin Deligöz’ün makalelerine yaklaşık 1500 kez uluslararası atıf yapıldı. Ardından KHK’yla ihraç edildi, terörist diye tutuklandı, 21 ay yattı, beraat etti.
BOLD ÖZEL – Geçen ay Türkiye’deki rektörlerin ve akademisyenlerin ‘uluslararası yayın ve atıf sayılarını’ içeren bir araştırma yayınlandı. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Kardağ’ın yaptığı çalışmaya göre, halen görevi başında olan 68 rektörün uluslararası yayını yoktu, 71 rektörün ise uluslararası atıf sayısı sıfırdı.
Uluslararası makaleleri derleyen Scopus ve Web of Science (WoS) adlı şirketlerin veri tabanlarına dayanarak yapılan bu araştırma günlerce tartışıldı, konuşuldu, sonra da unutulup gitti. Üç yıldır akademisyenlere yapılanlar düşünülünce ortaya çıkan sonuç sürpriz değil. Türkiye başarılı akademisyenlerinin birçoğunu KHK ile ihraç etti, kimini ‘terörist’ diye damgalayarak hapsetti.
21 ay hapis yatan Pamukkale Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölüm Başkanlığı yapan Doç Dr. Hasalettin Deligöz’ün uluslararası alanda makalelerine yapılan atıf sayısı 1478. Üniversitenin kuruluşunda bulunmuş, 19 yıl hizmet etmiş bir isim. Pamukkale Üniverstesinin en başarılı akademisyenleri arasında 8. sıradaydı. Üç yıl (2012-2015) müdürlüğünü yaptığı Pamukkale Teknokent de o yıllarda Ege Bölgesinde ar-ge çalışmalarında birinciydi. Hasalettin Deligöz bütün bu çalışmalarının sonucunda ödül olarak hapsi boyladı!
Cemaat soruşturmaları kapsamında, 2 Ağustos 2016’da Pamukkale Üniversitesinden 44 akademisyen ile birlikte tutuklanarak cezaevine gönderildi. 21 ay sonra, 15 Nisan 2018’de tahliye oldu. Mayıs 2018’de ise hakkındaki iddiaların hepsinden beraat etti. Emeklilik günlerini “Bir Delinin Hayat Serencamesi” adlı kitabını yazarak geçiren Deligöz, yaşadıklarını ve akademik camianın içinde bulunduğu durumu BOLD Medya’ya anlattı:
YAZIN ÇALIŞIP KIŞIN OKUDUM
Anadolu çocuğuyum. Denizli’de köyde doğdum büyüdüm. İlkokulu, ortaokulu Denizli’de köyde, liseyi ilçemde, üniversiteyi Konya’da okudum. Bu arada köylü bir çocuk ne yapabilir. Yazın çalışır, kışın okur. Ailemin gelir düzeyi oldukça düşük. Babam ilkokul mezunu, annem cahil. Dört erkek kardeşiz. 1987’de Selçuk Üniversitesinden Kimya Mühendisi olarak mezun oldum.
Daha sonra akademik hayata girmek istedim. Yüksek lisansı kazandım ama asistanlığım olmadı. 2 yıl sonra Selçuk Üniversitesi Kimya Bölümüne araştırma görevlisi olarak girdim. Bir danışman hoca tayin edildi. Gördüm ki hocada ilim var. O da benim gibi bir Anadolu çocuğuydu. Kars’tan gelmişti, bazı sıkıntılar çekmişti. Onunla yola çıktık. Yüksek lisansımı kömür üzerine yaptım. Doktora da hocamla Türkiye’de o zamanlar bilinmeyen polimer kimyası üzerine çalışmaya başladık.
ÜNİVERSİTENİN KURULUŞUNDA BULUNDUM
1995’te doktoramı bitirdikten sonra Denizli’ye geldim. Pamukkale Üniversitesi yeni kurulmuştu. Köyüm, memleketim dedim, buraya hizmet ederim dedi. Tabi yokluklar Konya’da da vardı ama burada hiçbir şey yoktu. Üniversitenin kuruluşunda bulundum. 19 sene hizmet ettim. Oldukça çok çalışma çıkardık. Bilimsellikten hiçbir zaman taviz vermedim. Benimle çalışanlar bunu bilir. Yaklaşık 27 senelik devlet hayatımdan sonra 3-4 yıldır emekliyim. Son olaylardan dolayı da şu anda boştayım.
FAYANS DA DİZDİK, SINIF DA YAPTIK
Her yerde aşağı yukarı kurucu oldum. Çünkü farklı bir yapım var. Kendim organik kimyacıyım. Herkes kimyacıları bomba patlatan, dağıtan, yıkan insanlar olarak bilir ama bizim temel karakterimiz analiz ve sentezdir. Birleştiren, oluşturan, yeni şeyler çıkaran bulan, çıkaranı ortaya koyan… Dolayısıyla bu benim hayatıma da sirayet etti. Evimde , ailemde, bulunduğum iş ortamında hep yenilikçi, hep yapıcı oldum. Dolayısıyla 1995’te geldiğimizde bir hocamız vardı, onunla beraber bölümü kurduk. Yeri geldi laboratuvar yapmak için fayans dizdik. Yeri geldi, sınıf yaptık.
DOKTORA SINAVIMDA ŞAŞIRIP KALDILAR
Doktora savunma sınavım Hacettepe Üniversitesinde olmuştu. Jüri üyeleri dediler ki, “Siz bunu Konya’dan nasıl çıkardınız, nasıl imkanlarınız var?” Yurt dışında yayınlanmış makalelerimin olmasına çok şaşırmışlardı. Bilim alanında bir şey yapıyorsanız dünyanın sizi tanıması lazım. Savunma sınavında 7 makale ortaya koyduğumda hocaların ağzı açıldı. “Biz ODTÜ’de, Hacettepe’de bunu yapamıyoruz, siz nasıl yaptınız?” dediler.
2002 yılında Hollanda’dan uluslararası Journal of Inclusion Phenomena and Macrocyclic Chemistry dergisi mail gönderdi. “25 civarında makaleniz var. Bunları bir başyazı olarak yazar mısınız?” dedi. Böyle bir teklif gelince şaşırdım, korktum da açıkçası. Yardımcı doçentim, dil problemi var ama hiç geri durmuyorum, yazmaya, okumaya çalışıyorum. Hocama durumu anlattım, yol gösterdi, oturdum İngilizce makale yazdım, gönderdim ve yayınlandı. Dolayısıyla benim çalışmaları hep referans göstermeye başladılar ve derken bir popülerite kazandı.
KURU FASULYE MAKALELER!
Yıllarca hocalarımızdan duyduğumuz ‘kuru fasulye’ denen şeyler vardır. Bir makale yazarsınız ama kimsenin işine yaramaz. Bazen de öyle bir şey ortaya koyarsınız ki, Japonya’dan Amerika’ya insanların dikkatini çeker. Şu anda akademik camiada, bilimsel hayatta yaşanan sıkıntılar 70’li, 80’li yıllara benziyor. Bir fabrikaya Ahmet’i, Mehmet’i, Hasan’ı doldur şeklinde. Bir yumurtayı 20 kişi taşıyor. Bilimsellik yok. İnsanlar yaptıkları çalışmaları uluslararası arenada paylaşmıyorlar.
Makale yazmak da yetmiyor. Bir de Review dediğimiz bir olay var. Yazılan makaleleri toplamalısınız ki, o konuda Author olabilesiniz. Böylece dünya sizi belli bir noktaya oturtuyor ve artık sizden referans almaya başlıyor. Hollanda’daki dergi için 70 civarında uluslararası makaleyi karşılaştırdım. 30 civarında kendi makalemi de ekledim. Bu çalışmadan sonra bu konuyla ilgilenen uluslararası tüm akademisyenler o konuyu bu makale üzerinden konuşmaya başladı. Benim üzerime dikkat çekti. Benim çalışmalarımı hep referans göstermeye başladılar.
HASALETTİN DELİGÖZ’ÜN ATIF SAYISI VE MAKALELERİ BU LİNKTE GÖRÜLEBİLİR
64 MAKALE, 1478 ATIF
Konu Polimer kimyasıydı. Polimer kimyasının bilimsel alanlarda kullanımlarını ortaya koydum ve şu anda o konu üzerine hep bana atıf alıyor. Hindex dediğimiz yayın atıf oranı vardır. Asıl bilimsel kriter odur. Bilim dünyasında sizin değerinizi ona göre ölçerler. Benim h-index sayısı 22’dir. Web of Science ve Scopus baktığınızda vardır.
Yayınlanmış ortalama 64 civarında makalem var. İhraç edilmeden önce 10 tanesi de incelemedeydi. Onların akıbetlerini bilemiyorum, çünkü mail adreslerim değiştiği için. Bu 64 makaleme, sanırım 3-4 tanesi 100’ün üzerinde, diğerleri de 100’ün hemen altında olmak üzere 1800 civarında atıf olması lazım. Türkiye’de insanlar başarılı oldukları zaman merhum Menderes’ten başlayalım bir şekilde cezalandırılıyorlar diye düşünüyorum.
TEKNOKENT EGE BÖLGESİNDE 1 NUMARA OLDU
2012 yılında önüme Pamukkale Teknokent Müdürlüğü çıktı. Orası üniversiteden farklı bir konumdu. Amerika 1956’da silikon vadisini kurmuş, Türkiye bu konuda biraz geri kalmıştı. Teknokent’in yapılmasından içindeki firmalara kadar pek çok ar-ge insanını, yenilikçi şirketi oraya topladım. Yaklaşık 100 civarında firma toplayınca bakanlığın dikkatini çekti, Ege Bölgesinde bir numara oldu. O zamanki Bilim Sanayi Teknoloji Bakanı “Hasalettin bey siz artık Aydın, Denizli ve Muğla Bölgesini de tarayarak oradaki insanların ar- ge yapmasını sağlayacaksınız” dedi. Üç sene bunlarla uğraştım ama çok yorucuydu.
BENDEN SONRA KOLTUĞA REKTÖR OTURDU, ASTRONOMİK MAAŞLAR VERİLDİ
Müdürlük yaparken zannettiler ki ben astronomik rakamlarla maaş alıyorum. 1500 TL maaş alıyordum oysa, yönetim kurulu öyle takdir buyurmuştu. Benden sonra Teknokent’in koltuğuna rektör oturdu. Teknokentler direkt bakanlığa bağlıdır. Buralara böyle idareci kişilerin oturmasını istemiyorlar. Akademisyen bile istemiyorlar. Özellikle ticari mantığı olan, fikirleri pazarlayabilecek insanlar istiyorlardı. Benden sonra rektör oturmuştu ve 9 bin 500 TL maaş alıyordu. Arada çok büyük bir uçurum var.
BAŞARILI ÖĞRETİM ÜYELERİ ARASINDA 8. SIRADAYDIM
15 Temmuz günü ben köydeydi. Kayınpederimin bağı var, oradaydık. Olaydan bir hafta sonra cuma günü sarı zarf ile görevden uzaklaştırıldım. 15 gün sonra ise gözaltına alındım. 21 ay Denizli Kocabaş Cezaevinde kaldım. İlk mahkemem bir sene sonra görüldü. O günlerde Denizli’nin yerel bir gazetesinde “Pamukkale Üniversitesinin başarılı öğretim üyeleri” diye bir haber çıkmıştı. Savunmamı yaparken o gazeteyi gösterdim.
900 öğretim üyesinden 60 başarılı öğretim üyesini uluslararası kriterlere göre listelemişlerdi. Ben 8. sıradaydım. Ve bu 60 kişiden 34’ü o anda tutukluydu. Hakkımdaki iddianame bomboştu. Ali Aydın isimli biriyle yemek yediğim için yargılanıyordum. Tamamen bir tiyatro, senaryoydu. Savcı bir sene sonra ‘yapılan alan araştırmasında böyle bir şahıs yoktur’ dedi. Buna rağmen yine 9 ay daha hapiste kaldım. Sonra da beraat ettim.
Hayatımda hiçbir zaman hiçbir örgütle ilişkim olmadı. Üniversiteyi babamın kazancıyla okudum, kendim ev tutarak kaldım. Ne yurtta ne öğrenci evinde. Üniversitede okurken garsonluk yaptım, 2002’de üç ay İngiltere’de İngilizce kursuna katıldım. Devlet bana bir kuruş destek vermedi. Orada da çalıştım, pizza yaptım. Öyle çalışarak kazandım bugünleri.
KOĞUŞTA KİŞİ BAŞINA 2.1 METREKARE ALAN DÜŞÜYORDU
Cezaevi ortamı oldukça sıkıntılıydı. 4 kişilik koğuşta 11 kişiydik. İnşaatçı arkadaşlar vardı. Yaptıkları hesaplamaya göre kişi başına 2.1 metrekare alan düşüyordu, küp olarak da 2.3 metreküp hava almanız gerekiyor. Tabi orada birbirinize dayanmanız gerekiyor. Kokoreççisi, beyaz eşyacısı, tapucusu, imamı derken değişik değişik insanlar var.
Üç koğuş yan yanaydı. Her hafta 33 kitap okunuyor ve insanlar okuduklarını birbirleriyle paylaşıyorlardı. Tekrar bir eğitim hayatı oldu benim için. Onun dışında büyük sıkıntılar oldu. Ama bizim gibi insanlar ne hikmetse bu sıkıntıları devlet, millet zarar görmesin diye söylemezler. 21 ayı orada çoluk çocuk, aile özlemiyle geçirmiş olduk. 15 Nisan 2018’de tahliye oldum.
Pamukkale Üniversitesi dosyasında 115 kişi yargılanıyordu. Mayıs 2018’de bizim dosyada 48 kişi beraat etti. Zaten çoğunluğun da hep boş iddialar vardı. Mahkeme başkanı ilk duruşmalarda dillendirdi, bu ağır cezalık değil, idari birkaç kişinin problemi diye. Ama 115 kişi orada değişik iftiralarla, karalamalarla yargılandı, ülke boşuna zaman harcadı.
Milli Eğitim Bakanlığının rehber öğretmenlere dağıttığı kitap için seçilen resimler, tepki çekti. Kitapta, başı açık kadınlar çocuklara cinsel istismar ve şiddet uygulayan olarak resmedilirken, başı kapalı kadınlar ise şefkat gösteren olarak resmedildi.
BOLD – Okullara dağıtılan ders kitaplarındaki yanlış uygulamalar ardı arkası kesilmiyor. Son olarak Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından hizmet içi eğitim kapsamında rehber öğretmenlere dağıtılan kitapta ayrımcılık yer aldı. “Psiko-sosyal Önleyici Destek Programı” kapsamında hazırlanan kitapta başı açık kadınların çocuklara şiddet ve istismar uygularken, türbanlı kadınların ise şefkat gösterirken resmedilmesi dikkati çekti.
GEÇEN NİSAN AYINDA YENİLENDİ
BirGün’den Mustafa Mert Bildircin’in haberine göre Milli Eğitim Bakanlığı doğal afet, terör, göç, intihar, ölüm ve istismar gibi travmatik olaylar karşısında yürütülen önleme hizmetlerinin programlarını Nisan 2019’da yeniledi. Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü öncülüğünde yapılan çalışmalar kapsamında, “Psiko-sosyal koruma, önleme ve krize müdahale ekipleri” kurulması kararlaştırıldı.
KİTAP REHBER ÖĞRETMENLERE VERİLDİ
Bakanlık, Psiko-sosyal Destek Programı eğiticisi tarafından hizmet içi eğitim kapsamında açılan, “Psiko-sosyal Destek Programı Uygulayıcı Eğitimleri” hazırladı. Eğitimi başarı ile tamamlayan rehberlik öğretmenlere, “Psiko-sosyal Destek Programı Uygulayıcı” unvanı verildi. Öğrencilere yaşadıkları travmalar konusunda destek olacak rehber öğretmenler için bir de kılavuz kitap hazırlandı.
AYRIMCILIK RESİMLERDE YER ALDI
MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğünce hazırlanan kitapta, travma türlerine ilişkin önleyici etkinlikler yer aldı. Kitabın, “Cinsel İstismar” başlığı altında olumlu ve olumsuz davranışlara örnek olacak resimler çizildi. Küçük yaştaki çocuğu muayene eden başörtülü bir doktora ilişkin resimde, muayene olan çocuk ve ailesinin mutlu şekilde yansıtıldığı görüldü.
BAŞÖRTÜLÜ ANNE ŞEFKATLİ
Kitapta bulunan, “Doğrular ve Yanlışlar” etkinliği altında da çocuğunu öpen, şefkatle sarılan anne görseli paylaşıldı. Görseldeki anne başörtülü şekilde yansıtıldı. Bir başka resimde ise çocuğu öpmeye çalışan başı açık yetişkin bir kadın ve bu girişim karşısında hoşnut olmayan çocuk anlatıldı. Bu resmin hemen altına ise çocuğunun başını okşayan kapalı bir annenin resmi yer aldı. Hikayelerin birinde ise sokakta oynayan çocuğun yanına gelen başı açık komşusunun onu öpmek istediği ifade edildi.
MEB, BENZER POLİTİKAYI ISRARLA SÜRDÜRÜYOR
Sosyal Hizmetler Uzmanı Dr. Bülent İlik, bu resimlerin iyi niyetli hazırlanmamış olduğuna dikkat çekerek, “Çocukta hemen böyle bir algı oluşmaz ama bu tip şeyler üst üste geldiği zaman çocuğun zihnine öyle yerleşir. Bu yaşananlar sistemli şekilde adım adım uygulanan bir sürecin parçası. MEB, çok uzun bir süredir benzer politikayı ısrar ve inatla sürdürüyor” dedi.
Yusuf Bekmezci savcılık ifadesinde; Cemaatin terör örgütü olmadığını, Fethullah Gülen’i sevdiğini, hiçbir terör faaliyetini görmediğini söyledi. 81 yaşındaki Bekmezci tutuklandı.
BOLD – İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alınan, Fethullah Gülen’in yakın arkadaşlarından Yusuf Bekmezci (81) çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.
Bekmezci’nin kalmakta olduğu Karşıyaka ilçesindeki bir dairede gözaltına alındığı bildirildi.
“CEMAAT TERÖR ÖRGÜTÜ DEĞİL”
Geçmişten bugüne Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Bekmezci’nin Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki ifadesinde, “Kendisiyle geçmiş yıllarda İzmir’de bir Kuran kursu kurduk. Fetullah Gülen’i severim. Ona terörist diyemem çünkü hiçbir terör faaliyetini görmedim” dediği belirtildi.
Bekmezci’nin, aynı evde gözaltına alındıkları ve Karşıyaka eyalet imamı olduğu öne sürülen Akif Sarı’yı tanımadığını ve Sarı’nın o akşam misafirliğe geldiğini söylediği belirtildi. Cemaatin terör örgütü olduğu kabul etmeyen Bekmezci’nin, “Bank Asya’ya hiç para yatırmadım ve hesabım da yoktu. Çocuklarım da cemaat okullarında okumadı” diye ifade verdiği belirtildi.
MAHKEMEYE GÖRE “KADİM ABİ”
Mahkeme kararında, Bekmezci’nin “Kadim abi – irşatçı gibi sıfatlarla tanındığı”, “Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldığı”, belirtildi ve Bekmezci’nin savunmasında suçlamaları kabul etmediği belirtildi.
Kararda, “Dosya kapsamındaki delillere göre Türk Ceza Kanunu’nun 314/1 maddesi kapsamında ‘silahlı terör örgütü yöneticisi olmak’ suçunu işlediği iddiasıyla sevk edildiği İzmir Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından tutuklanmıştır.” denildi.
İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olan Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atanmasına AKP mahallesinde de tepki var. Bu tepkilerin en ilginci yakın zamanda AKP'dan ihraç edilen Milletvekili Yeneroğlu'na ait
Geçtiğimiz ay Türkiye Halk Bankası ile aralarındaki maddî sorunlar dolayısıyla yönetimine el konulan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı olan Bilim ve Sanat Vakfı’nın yönetimine de 3 kişilik geçici kayyım heyeti atandı. Bu atama AKP mahallesinde tepki ile karşılandı.
Bağımsız İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu ilk olarak “Aslında 28 Şubat bitti demiştik, ama bugün adeta zafere koşuyor” şeklinde bir tepki gösterdi. Ardından ilginç bir özeleştiri yaptı.
Yeneroğlu sosyal medyadan paylaştığı mesajında ' Bugün binlerce insan haksız yere cezaevinde çürütülüyor. Sustuk, konuşanlar da yeterince haykırmadı. Dava bahanesiyle herkesi ezen güç yolsuzluğu elbette 'bize' de yönelecekti,'kazanımlarımız' da gidecek,çünkü 'biz' maddi menfaatimizi adalete tercih ettik.' dedi
Yeneroğlu ikinci mesajında AKP'nin ve tabanının nasıl zehirlendiğine dikkat çekti
'Kazandıkça' aslında kaybettik, bugün tek korkumuz, 'kazandıklarımızı' da kaybetmek. Asıl kaybımız bu endişenin gizlediği zehirlenme, farkında mıyız?
Albayraklar Şirketler Grubu yaptığı bir açıklama ile savunma sektöründen çekildiğini açıkladı. 2014 yılında savunma sanayisine yatırım yapan grup, Albayraklar Savunma A.Ş.’yi kurmuştu.
Albayraklar Savunma A.Ş. hisselerini satışa çıkartarak sektörden çekilme kararı aldı.
Albayraklar Holding'e bağlı Albayraklar Savunma firmasının hisseleri yönetim kurulu kararıyla satışa çıkartıldı.
Albayraklar Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Albayrak, “Amerikan üretimi teknolojilere rakip çıktık. Yüzde yüz yerli ve milli imkanlarla ve tamamen öz sermayemiz ile ortaya çıkardığımız Wattozz ürün serimiz uluslararası platformlarda üstün başarı ödüllerine layık görüldü ve Wattozz isminin dünyadaki marka değeri milyonlarca dolara ulaştı” diye konuştu.
Üst üste gelen yüksek adetli siparişleri karşılayamadıklarını anlatan Adnan Albayrak, “Ancak, ürünlerimize çok sayıda ülkeden üst üste gelen yüksek siparişlerin (yaklaşık 750 bin adet silah) seri üretimi için ihtiyacımız olan desteğe bir türlü sahip olamadık.
Faaliyet gösterdiğimiz diğer sektörlerdeki ticari alacaklarımızı da tahsil edemememiz sonucunda yeni savunma sanayi projelerimizin Ar-Ge çalışmalarını durdurmak zorunda kaldık. Bu ve bunun gibi nedenlerden ötürü şirketler grubumuzun göz bebeği savunma sanayi firmamızı üzerindeki ürünlerin patent ve marka hakları ile birlikte satışa çıkartma kararı aldığımızı üzülerek beyan ederim.'' diye konuştu.
Diyanet İşleri Başkanlığı koltuğunda oturduğu dönemde lüks harcamaları ve Diyanet'i iktidarın emrine amade kılması sebebiyle eleştirilen Mehmet Görmez, Ahmet Davutoğlu'na destek verdi. Görmez, AKP'ye karşı harekete geçilmesi için tweet attı.
Kurucuları arasında Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun da bulunduğu Bilim ve Sanat Vakfı'na (BİSAV) kayyım atanmasına Diyanet İşleri'nin eski başkanı Mehmet Görmez de veryansın etti.
Görmez emekli olduğu güne kadar camilerde, özellikle cuma vaazlarında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın propagandasını yaptırmakla itham edilmişti.
MEHMET GÖRMEZ "KAYGI VERİCİ" DEDİ
Görmez şahsi Twitter hesabında AKP hükümetinin BİSAV'a kayyım tayin etmesini "kaygı verici" diye niteledi.
Görmez, “Bilim ve Sanat Vakfı üzerinden yaşanan son gelişmeler hepimizi kaygı ve üzüntüye sevketmektedir.” ifadelerini kullandı.
Görmez, kayyım kararına karşı herkesi harekete geçmeye davet etti: "Yetki ve sorumluluk sahibi tüm kardeşlerimizi bu meseleleri hukuk ve kardeşlik ahlakı çerçevesinde halletmek üzere biran önce harekete geçmeye ve insiyatif almaya davet ediyorum."
DAVUTOĞLU PARTİYİ KURUNCA ÖNCE ÜNİVERSİTEYE, AKABİNDE BİSAV'A KAYYIM!
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu kurucuları arasında olduğu Bilim ve Sanat Vakfı'na (BİSAV) 21 Ocak'ta kayyım tayin edildi.
Davutoğlu AKP'nin kayyım kararına "Darbe." diyerek cevap vermişti. Davutoğlu, "Bilim ve Sanat Vakfı'na el konulması uygulamasından bir an önce vazgeçilmeli." çağrısında bulunmuştu.
2019 yılı aralık ayında da vakfa ait İstanbul Şehir Üniversitesi, bütün mal varlığı ile Marmara Üniversitesi'ne devredilmişti.
Gelecek Partisi'ni kuran Ahmet Davutoğlu, iki yıl genel başkanlığını yaptığı Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) önde gelen isimleri tarafından tahkir ediliyor. AKP Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop Davutoğlu'nun ismini telaffuz etmek yerine "Bahsettiğiniz kişi." dedi. Daha önce de AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Davutoğlu için "Malum zat" ifadesini kullanmıştı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, "Kendi dokunulmazlığımı kaldırmadan Başbakan olarak Demirtaş'ın dokunulmazlığının kaldırılmasına izin vermedim. Benim de kalktı dokunulmazlığım o anda." sözlerinin doğru olmadığını kaydetti.
Mustafa Şentop, TBMM'de gazetecilerin mensuplarının sorularını cevapladı.
Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun "dokunulmazlık" eleştiri hatırlatılması üzerine, bu tür tartışmalara girmeyeceğini, ancak o dönem Anayasa Komisyonu Başkanı olduğu için bilgilendirme yapmak istediğini söyledi.
MUSTAFA ŞENTOP ESKİ GENEL BAŞKANI İÇİN "BAHSETTİĞİNİZ KİŞİ" DEDİ
Davutoğlu'nun ismini telaffuz etmek yerine "Bahsettiğiniz kişi." diyen Şentop, "O dönem 800'ün biraz üzerinde dosya vardı. Toplamda 154 milletvekilinin dosyası vardı. Bunlardan 29'u AKP milletvekillerine aitti. Bahsettiğiniz kişinin (Ahmet Davutoğlu) bir dokunulmazlık dosyası yok idi." ifadelerini kullandı.
Şentop, "Yani dokunulmazlığın kaldırılması sadece hakkında soruşturma ve kovuşturma yürütülen, dosyasıyla Meclis'e intikal eden milletvekilleri bakımından söz konusu. 550 milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılmadı. Dokunulmazlık dosyası olan 29 milletvekili arasında ona ait olan bir dosya yoktu."
Davutoğlu'na yakın Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV) el konulmasına Ahmet Taşgetiren tepki gösterdi.
Çok çok yazık” başlıklı yazısında Taşgetiren, “İçimizden çıkan iktidar bizi biçiyor” derken geçmişte Hizmet Hareketi'ne yönelik icra edilen kayyım terörüne değinmedi
Taşgetiren’in yazısının ilgili bölümü şöyle:
“Bizim neslimiz, Fatih’in Ayasofya Camii vakfiyesine yazdığı “beddua” içeren son cümleleri okuyarak büyüdü. Ayasofya bir ukdeydi çünkü.
Vakıf, “Allah’a adanan mülkiyet” demek. Sizin dayandığınız toplum zemininde bir ilim müessesesi yükselmiş ve siz duyarlı bütün yüreklerin isyanına aldırmadan onun üzerinde operasyon yapıyorsunuz.
Çözülemez miydi?
Çözülmesi için mutlaka Ömer Dinçer’in, Mustafa Özel’in ya da Ahmet Davutoğlu’nun “Biz ettik siz etmeyin” üslubunda rica kuyruğuna girmesi mi gerekiyordu? Duyuyorum ki “Akil insanlarımız” onu tavsiye ediyormuş söz konusu kişilere…
Ah o akil insanlarımız!
Gitseler de “Şehir Üniversitesi operasyonu yanlış oldu, şimdi Bilim Sanat Vakfı’na kayyım atanmasından söz ediliyor. Bu çok daha yanlış olur. Vakıflar bizim kültürümüzün dokunulmazları arasındadır. Oraya kayyım atanırsa artık bizim iktidarımızda dokunulmaz bir şey kalmadığı kanaati hasıl olur. Bu yapılmamalı.” deseler ya…
Ülkede yanlışların söylenemediği bir iklim oluşmuşsa, zaten çok şey yanlış gidiyor demektir.
Akil insanlarımız, hiç olmazsa yapılanların toplumda oluşturduğu tepkiye ve bunun da ciddi oy kaybına yol açtığına dikkat çekselerdi.
Akil insanlarımız, hiç olmazsa bu yapılanların Ahmet Davutoğlu’nu zayıflatmayacağını, aksine ona çok daha güçlü bir hikaye sunacağını hatırlatsalardı.
Akil insanlarımız hiç olmazsa, bu operasyonların yol haline geleceğini ve bir başka zamanda bütün vakıflara, hatta İbn Haldun Üniversitesine karşı kullanılabileceğini hatırlatsalardı.
Akil insanlarımızla iktidar arasında hiç mi doğruların – yanlışların konuşulacağı bir ortak zemin kalmadı?
Yoksa akil insanlar mı kalmadı?
Bana iktidara yakın medyada köşesi olup da hala saygınlığını koruyan isimlerden bir tekinin yapılanları onayladığına dair örnek gösterilsin. İşi hınk deyiciliğe indirgemiş olanlara, ya da Davutoğlu alerjisi üzerinden gidenlere söyleyeceğim bir şey yok.
28 Şubat’larda isyan edeceğiniz bir şey bugün yapıldığında yüreğinizde hiçbir hareketlilik olmuyorsa, bakın o yüreğe siz? Hatta 28 Şubatçıların yapmaya cesaret edemeyeceği şeyler bugün yapıldığında lalü ebkem oluyorsanız, bakın o yüreğe, o dile siz.
Çok yazık.
İçimizden çıkan iktidar bizi biçiyor.
40 yıl içinde BSV çatısı altında on binlerce insan süt emdi. Onların yüreklerinde yapılanlara karşı ne hissedildiğini merak ediyor musunuz? Leylayı incittiniz. Bazı yanlışların telafisi zordur. Çok yazık!”
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın eşi Melania Trump, Teksas’ta devlet okulunda müdürlük yapan Zekeriya Yüksel’e teşekkür mektubu gönderdi. First Lady, mektubunda, “Sizin de ulusumuz çocuklarına olumlu örnek olarak hedeflerimi gerçekleştirme adına bana yardımcı olacağınızı ümit ediyorum. Bana yazmaya vakit ayırdığınız için size tekrar teşekkür ederim." dedi.
SAMANYOLUHABER | WASHINGTON- Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın eşi Melania Trump, Teksas’ta devlet okulunda müdürlük yapan ve karakter eğitimi konusunda çalışmalar yapan Zekeriya Yüksel’e teşekkür mektubu gönderdi.
First Lady, Yüksel’e gönderdiği mektupta özellikle okullarda çok yaygın olan "Zorbalık-kabadayılık (Bullying)" problemine karşı yaptığı çalışmalar sebebiyle teşekkür etti.
MELANIA TRUMP: BÖYLE BİR HEYECANI PAYLAŞTIĞIM İÇİN MİNNETTARIM
Melania Trump, mektubunda “Okullardaki zorbalık, kabadayılık ve her türlü taciz olayını bitirmeye yönelik yolladığınız destek mektubunuz için çok teşekkür ederim. Ulusumuz çocuklarının sağlıklı gelişimi ve emniyet içerisinde olmalarını öngören ve destekleyen bir azmi ve heyecanı beraber paylaştığımız için çok minnettarım.” ifadelerini kullandı.
First lady mektupta ülke genelinde başlattığı "be Best (En iyisi ol)" projesi hakkında bilgi verdi.
Sık sık devlet okullarını ziyaret eden First Lady çocukları birebir dinlemeyi tercih ediyor.
Melania Trump, “Bir anne ve Başkan eşi olarak, ülkemdeki her bir çocuğun güvenilir bir ortamda büyümek, öğrenmek ve hata yapmak şansı olduğunu bilmesini isterim. Yetişkinler olarak, bizler çocuklarımıza, okullarına ve toplumlarına olumlu katkıda bulunabilmeleri için gerek duydukları araç ve gereçleri, temin etmek ve sunmak mecburiyetindeyiz." ifadelerini kullandı.
"BANA YARDIMCI OLACAĞINIZI ÜMİT EDİYORUM"
“Ülkenin her bir köşesindeki çocuklarımız adına bu hedeflerimi gerçekleştirmek için gayretlerimi sürdürme niyetindeyim.” diyen First Lady, “Ve sizin de ulusumuz çocuklarına olumlu örnek olarak hedeflerimi gerçekleştirme adına bana yardımcı olacağınızı ümit ediyorum. Bana yazmaya vakit ayırdığınız için size tekrar teşekkür ederim." dedi.
Teksas’ın Sugar Land bölgesinde uzun yıllardır eğitim-öğretim çalışmalarında bulunan Yüksel, bir süredir öğrencilerin karakter eğitimine yönelik özel projeler yürütüyordu.
Yüksel okulda yaptığı karakter eğitimi ile ilgili yerel ve federal yöneticileri her defasında bilgilendirdi.
Teksas’ta başlattığı karakter eğitimi ile Beyaz Saray’ın dikkatini çeken tecrübeli eğitimci, “Teksas’taki Milli Eğitim Bakanı'nın yanı sıra ABD Milli Eğitim Bakanı Betsy Devos ve yardımcısı ile ofislerinde 1 saate yakın görüşme yaptı. Kendilerine Teksas Karakter Günü faaliyetleri ile ilgili bilgi aktarımı yaptım. Teksas Karakter Günü Komisyon üyesi olarak Karakter Eğitimine yaptığımız katkı ve Ulusal Karakter Sertifikamızdan ötürü iki federal senatöründen, birçok milletvekili, eyalet senatörü ve değişik kurumlardan destek mektupları da aldık.” dedi.
ZORBALIK VE KABADAYILIĞA KARŞI OKUL-AİLE İŞBİRLİĞİ
Yüksel en önemli hedeflerini "Zorbalık-kabadayılık ve her türlü tacizi önlemek." diye özetledi.
Yüksel, “Her okulumuzun kendi ihtiyaçlarına göre seçtiği karakter değerleri var. Mesela saygı, dürüstlük, sorumluluk, mesuliyet duygusu, önemsemek, empati gibi. Bu değerleri öğrencilerin günlük hayatlarında pratik etmeleri için yaş gruplarına göre etkinlik fırsatları oluşturuyoruz. Mesela, huzurevi ziyaretleri, fakirler için yemek toplama, doğum günü kutlamaları, uyuşmazlık çözüm strateji toplantıları gibi. Bu aktivitelerin önünde ve arkasında öğrencilere iç yansıma seansları yaptırıyoruz. Öğrenciden bu seanslarda yapılacak olan aktivitenin okulun seçtiği karakter değerleri ile olan ilgisini tespit etmesini istiyoruz. Bu şekilde öğrencinin bu değerleri içselleştirmesi hedefleniyor.” ifadelerini kullandı.
KARAKTER EĞİTİMİ İÇİN NELER YAPILIYOR?
Bu sahada başarılı olduklarını vurgulayan Yüksel, ailelerin öğrencinin karakter eğitiminde çok önemli katkıları olduğuna dikkati çekti.
Aile ziyaretlerini talep üzerine gerçekleştirdiklerini belirten Zekeriya Yüksel, “Veli Akademileri konsepti içerisinde de velilere değişik eğitim seminerleri veriyoruz. Okulun içinde bulunduğu semtteki önemli ve rol model olabilecek kişileride okula konuşmacı olarak çağırıyoruz. Öğrencilerin disiplin problemlerinin çözümünde de bu değerleri kullanıyoruz. Öğrenciyi cezalandırmadan önce hatası ile yüzleşmesine fırsat veriyoruz. Bu arada öğrenciden okulun karakter değerleri ile hatası arasında bağlantı kurmasını bekliyoruz." dedi.
Okul Müdürü Zekeriya Yüksel, ABD Milli Eğitim Bakanı Betsy DeVos'u makamında ziyaret ederek karakter eğitimi ile ilgili yaptığı çalışmalar hakkında bilgilendirdi.
Yüksel, yapılan bu tarz faaliyetlerin öğrencilerin eyalet genelinde yapılan sınavlardaki başarısını da olumlu yönde etkilediğini kaydetti.
YÜKSEL: SAYIN TRUMP'A GÖNDEMİŞ OLDUĞU MEKTUP İÇİN MÜTEŞEKKİRİM
First Lady’e teşekkür eden okul müdürü Yüksel, “Melania Trump’a nezaketinden ötürü bizi ve faaliyetlerimizi takdir etmek için şahsıma göndermiş olduğu mektuptan ötürü teşekkür ederim. Bu iltifatı bütün çalışanlarımız adına kabul ediyorum. Neticede bu bir takım çalışması. Bütün çalışanlarımıza da bu neticeleri almamız adına göstermiş oldukları gayretlerinden ötürü ayrıca teşekkür ederim." şeklinde konuştu.
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi tereddütleri giderme hususunda çocuklara öğretilmesi gerekenler hakkında şöyle diyordu:
“Bugün, ‘Kâinatı Allah yarattı; -hâşâ- Allah’ı kim yarattı?’ gibi bir hayli soruya muhatap olmaktayız. Bu çeşit soruların çokluğu, çocuklara, Allah (c.c.) hakkında sağlam bir fikir verilmemiş olduğunu göstermektedir. ‘Peygamber –hâşâ- niçin çok kadınla evlendi?’ sorusunun arkasında temel sâika yine, o çocuğun Rasûl-ü Ekrem (S.A.S.) hakkında sağlam bir fikre sahip olmamasından kaynaklanmaktadır.
“Kezâ, ‘Rasûlü Ekrem (S.A.S.) oldukça zeki birisiydi. Meydana getirdiği inkılablar da onun zekâsının eseriydi.’ türünden değerlendirmeler yapan birinin de, dini eğitim açısından boşluğu açıktır ki, bu kimse ‘peygamberliğin’ mânâsının ne olduğunu katiyen anlamamıştır.”
Bu hususta bilhassa M. Fethullah Gülen Hocaefendinin “Asrın Getirdiği Tereddütler” isimli kitapları çok önemli bir başucu şaheseridir.
“Bir de bu tür yaraların büyüklüğüne rağmen yanlış müdahale söz konusu ise durum iyice karmaşıklaşacaktır. Öyleyse evvelâ çocuğun fikrî ve rûhî yapısını, Allah (c.c.) hakkındaki akidesini, sağlama bağlama mecburiyetinde olduğumuzu çok iyi bilmeliyiz. Belli bir yaş seviyesine göre söyleyeceğimiz şeyler çocuğu iknâ edebilir. Meselâ; ‘Bir iğne ustasız olmaz, kendi kendine bir iğnenin yapıldığını düşünmek imkânsızdır; öyleyse mevcudatı var eden birisi vardır ki, o da Allah’tır. (c.c.)’ mantıkî önermesi çocuğun o yaşa ait tereddütlerine cevap verici mâhiyette olabilir. Siz böyle bir reçete ile, o tereddüt içinde boğulanın vaktinde imdadına koşarsanız, o tereddüdü henüz gelişme imkânı bulmadan yok etmiş olursunuz.
“Dinî kaynakların bize ulaştırdığına göre Mecusîler, İmam-ı zam Ebû Hanife Hazretlerine bazı sorular yöneltmişler ve ondan iknâ edici cevaplar istemişlerdi. İlim, fen ve teknik sahasında fikrî cevâlanın, hukuk, fıkıh ve içtimaiyatta önemli gelişmelerin söz konusu olduğu o dönemde, Mecusiler Ebû Hanife Hazretlerine ‘Biz Allah’a inanmıyoruz’ dediler. Ebu Hanife Hazretlerinin bulunduğu çevre itibarıyla etrafta çok Mecusi vardı. Çünkü KÛFE toprakları eskiden Mecusilerin fazlaca bulunduğu bir yerdi.
“Ebu Hanife Hazretleri onlara her şeyi çok basit üslubla anlattı: ‘Deniz içindeki bir vapurun, yüzlerce dalga arasında rahatlıkla bir sahile doğru gittiğini, bu dalgaların onun istikametini değiştirmediğini görseniz, bu ustaca yüzdürülen vapuru, bu deryada yüzdüren ve fevkalâde bir maharetle onu idare eden bir zatın var olduğunda tereddüt eder misiniz?’ deyince onlar hepsi birden ‘Hayır’ dediler. Hz. İmam bunun üzerine: ‘Öyle ise; şu yıldızlar, şu koca kainat, şu küre-i arz âdeta bir denizin içinde, hem de âhengi bozulmadan yüzüyor; bunun kendi kendine olmasına nasıl ihtimal verebiliyorsunuz?’ diye sorar. Bunun üzerine Mecusiler, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasulullah’ derler.
“Bu misal, seviyeye bir hitaptır; kimilerine göre basit görülebilir; kimilerine göre de yeterlidir. Bu üslubun mantıkiliği ne ölçüde olursa olsun belli bir seviyedeki kimseler için yeterli olabilir. Daha ileri yaşlarda, daha derin düşünce boyutlu konular üzerinde durularak aynı esasların sağlamlığı vurgulanabilir. Kâinatı, insan ve insanın iç-dış yapısını bir örnek olarak verebiliriz. Evet, insanın beyni, gözü, iç mekanizması, hücresi, hücre sistemi, anatomisi, fizyolojisi başımızı döndürecek harikulâdelikte yaratılmıştır. Değişik yaş-baş ve seviyeye göre teker teker bu konulardan her birerleri ilmî esaslar çerçevesinde anlatılırsa yeter zannediyorum.
“Bunun gibi, bir başka muhatap için mesela hava su, ziya, değişik vitaminler, proteinler, karbonhidratlar veya mikroskobik canlıların mahiyeti birer konu olarak ele alınabilir. Bütün bunlarda belki sadece dersi takdim şekli değişecektir. Ama temel yapısı itibarıyla ders ve program devam edecektir.
“Bediüzzaman Hazretlerinin Allah’ı (c.c.) anlatırken; “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, biliyorum. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hakimsiz olur?’ Bu kadar büyük ve muazzam kainatın idaresi nasıl başıboş olur; nasıl karışmadan kendi kendine yürüyebilir, şeklindeki üslubu bu konuda iyi bir örnektir.
“Bu mevzuda getirilen bütün deliller, hatırlanıp, yazılmış bütün eserler hayalden geçirildiğinde önemli bir materyale sahip olduğumuz görülecektir. Zannediyorum bize sadece mevcut bu malzemeyi yerinde değerlendirmek ve muhataplara göre değişik mevzuların hangisinin öne alınması, hangisinin geriye bırakılması gibi çok küçük konular kalıyor.”
Bu hususta bütün R. Nur Külliyatı, İnancın Gölgesinde ve İnancımızın İlmî Dayanakları, seviyelere göre okunacak ve okutulacak kitaplardır.
Mârifet; düşünme, araştırma ve inceleme ile elde edilen, ilim ise; okuma, öğrenme, tahlil ve terkiple ulaşılan bir bilgidir. İlmin zıddı, cehâlettir. Mârifetin ise, inkârdır. Mârifet dediğimiz zaman kalpte, bilmenin bilinenle birleşip onun tabiatı hâline gelmesi anlaşılmalıdır. İlim sâhibine ‘âlim’, mârifet sâhibine de ‘ârif’ denilir.
Allah insanı; ruh-beden, akıl-kalb, dünyâ-âhiret bütünlüğü içinde yaratmıştır. Ruh yoksa beden, akıl yoksa kalb, âhiret yoksa dünyâ gerçek mânâsını ifâde edemez. İnsanın, Allah’ın emânet ettiği bu nîmetleri, berâber ele alıp değerlendirmesi gerekmektedir.
İnsan, bu dünyâya niye gönderildiğini, vazîfesinin ne olduğunu, buradan nereye gideceğini, nelerle karşılaşacağını, bütün bu soruların tatmin edici cevâbını, mülkün mutlak sâhibi Allah’a îman sâyesinde bulabilir.
İnsanın, Allah’ı bilme ve tanıması mevzuundaki delillerin bir kısmı su gibidir; görülür, hissedilir, fakat tutulmaz. Bir kısmı hava gibidir; hissedilir, ama görülmez ve tutulmaz. Bir kısmı da ışık gibidir; tutulmaz, hissedilmez, sâdece görülür. Bunların hepsi Allah’ın bilinmesi mevzuunda deliller ve şâhitlerdir. Akıl hissediliyor; ama görülmüyor ve tutulmuyor. Rüzgâr ve hayal dünyâsı da ne görülüyor, ne de elle tutuluyor, sâdece hissediliyor. Böyledir diye, bunların mevcûdiyetini inkâr etmek gerekmiyor.
Îman olmadan hiçbir şeyin anlamı da olmaz. Cenâb-ı Hakk’ın -hâşâ- yokluğunu düşünmek, insanın dünyâsını kararttığı gibi, âhiretini de zindan eder. Onun için insanın birinci vazîfesi, Allah’ı doğru tanıyıp îman etmek ve îmânın gereği olan vazîfe-i ubûdiyeti yerine getirmek olmalıdır.
Îman yoksa veya taklidî ise, o zaman şeytan ve nefs-i emmâre insanı esir alır. Halbûki Allah, kâinatı insan için yaratmış ve onun hizmetine sunmuştur.
Câsiye sûresi 13.âyette Allah (cc); “Hem göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Kendi tarafından bir lütuf olarak sizin hizmetinize veren de O’dur. Elbette bunda düşünecek kimseler için ibretler vardır”
Bakara sûresi 29.âyette de; “O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı. Sonra İrâdesi yukarıya yönelip orayı da yedi gök hâlinde sağlamca nizâma koydu. O her şeyi hakkıyla bilir.” buyurmaktadır.
Kâinatta ve dünyâda bunca masraf, insan için yapılmış ve yaratılmıştır. İnsan, konumunun farkına varmaz, Allah’a başkaldırır isyan ederse; en büyük kötülüğü kendine yapmış olur ve yazık eder.
Cenâb-ı Hak Tîn sûresi 4.âyette; “Biz insanı en mükemmel sûrette yarattık” buyurmakta;
İbrâhim sûresinde, “Gökleri ve yeri yaratan Allah’tır. Gökten yağmur indirip size rızık olsun diye, onunla türlü türlü meyveler ve ürünler çıkaran da O’dur. İzni ile denizde dolaşmak üzere gemileri size râm eden, akan suları ve ırmakları da sizin hizmetinize veren O’dur.” (14/32)
“Mûtad seyirlerini yapan güneş ile ay’ı size âmâde kılan, geceyi ve gündüzü istifâdenize veren de O’dur.” (14/33)
“Hâsılı O, Kendisinden dilediğiniz her şeyi verdi. Öyle ki, Allah’ın size verdiği nîmetleri birer birer saymaya kalkarsanız, mümkün değil, onları toptan olarak bile sayamazsınız. Gerçekten insan, zâlim ve nankördür” (14/34) ikâzında bulunmaktadır.
İnsanların, bütün nebâtât ve hayvanların hayatlarının devâm etmesi için nasıl suya, havaya, gıdâya ihtiyaçları varsa; aynı şekilde zîhayat, zîşuur olan insanın da, îmana yâni; Allah’ın varlığına, birliğine ve O’nun mutlak güç ve kudret sâhibi olduğuna inanmaya ihtiyâcı vardır.
İnsan, ancak Allah’a îmanla itminân ve huzûra kavuşur. “İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d sûresi/28)
Mârifetullah sâhibi, Allah’ı tanır, bilir. Nice ilim sâhipleri vardır ki, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz. Bir insanın mârifet sâhibi olması, âriflerden sayılması için; Allah’ı tanımasına, o yolun acı ve tatlı herşeyine katlanmasına bağlıdır.
Aynı zamanda insanın marziyyât-ı ilâhiyeye ulaşabilmesi için; kulluk ve sabır merdiveniyle vefâ, sadâkat ve ihlâsla, aşk derecesinde itaat etmesi, emir ve yasaklara, haram ve helâl sınırlarına riâyet etmesi gerekir.
Kalbi mârifetullah’a ulaşan kimse, yâni ârif; niçin yaratıldığını, vazîfe ve sorumluluğunu bilir ve ona göre hareket eder. Onun her hâlinden edep dökülür. Konuşması hikmet, susması tefekkür, kendisine bakıldığı zaman Allah’ı hatırlatan örnek bir insan olduğu anlaşılır.
‘ Arif, Mâruf’dan başkasının teveccüh ve iltifatını beklemez... Kalp kapılarını O’ndan başkasına açmaz... Gözlerinin içine başka hayâlin girmesi onun için en büyük azaptır... Bu ölçüde mârifete eremeyen, yârı-ağyârı tefrik edemez... Hicrandaki azâbı (da) bilemez.’ (kzt)
Gerçek mârifete ermiş olan ârif, tepesinden yağmur gibi musîbet yağsa, dünyâ nîmetleri içinde boğuluyor olsa da; musîbetlere karşı sabırla, nîmetlere karşı şükürle mukâbele de bulunarak Allah’a karşı saygı içinde olur.
Aynı zamanda dünyâ ve âhiret mutluluk ve saâdetinin temelini teşkil eden Allah’ın rızâsını esas maksat yapmak sûretiyle, hizmet-i îmâniyye ve Kur’âniyye’de kendisine terettüp eden vazîfeleri îfâ etmede kusur yapmamaya gayret eder.
Ankara Emniyeti tarafından dün gözaltına alınan ve şu ana kadar TEM Şube’de tutulan Hava Harp Okulu öğrencisi Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya’nın son durumunu çocuğu sosyal medyada paylaştı.
‘Ruvecda’ isimli Twitter hesabından yapılan paylaşımda, ‘Annem Melek Çetinkaya avukat ile görüştü. Iyi olduğunu söylemiş. Sizlerden destek bekliyor’ ifadelerine yer verildi.
Başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü’nden dolayı Salı günü gözaltına alınıp Ankara TEM Şube’ye götürülen Çetinkaya’ya burada kötü muamele yapıldığı belirtilmişti. 1.5 saat ayakta yüzü duvara dönük bekletilen Çetinkaya daha sonra sadece erkek polislerin bulunduğu alanda tutulmuş ve yerde yatmak zorunda bırakılmıştı.
Annem Melek Çetinkaya avukat ile görüştü. Iyi olduğunu söylemiş. Sizlerden destek bekliyor ✌️
New York’ta devam eden Halkbank davasında hakimin savcılığın katlamalı para cezasını kabul etmesi halinde bankanın mahkemeyi reddetme suçundan milyarlarca dolarlık astronomik bir para cezasıyla karşılaşabileceği ifade edildi. New York Barosu Avukatı Cahit Akbulut, “Halkbank için istenen rakamlar düşündüğümüz rakamlar gibi değil. Çok büyük çok astronomik rakamlar ortaya çıkabilir.” diyor.
New York Güney Bölgesi Başsavcılığı, dün mahkemeye yaptığı başvuruda, Halkbank’ın davayı reddettiği her gün için bir milyon dolar para cezasına çarptırılmasını, bu cezanın her geçen hafta katlanarak artırılması talebinde bulunmuştu. Savcılık, başvuru dilekçesinde, Halkbank’ın New York’taki davayı reddetmesi halinde, ilk haftanın sonunda 7 milyon dolar, ikinci haftanın sonunda 21 milyon dolar, sekizinci haftanın sonunda 1 milyar 800 milyon dolar tutarında para cezasıyla karşı karşıya kalabileceğini belirtmişti.
ASTRONOMİK BİR PARA CEZASI ÇIKABİLİR
New York Barosu Avukatı Cahit Akbulut, savcılığın talebinin henüz mahkeme hakimi tarafından kabul edilmediğini kaydetti. Savcılığın Halkbank için talep ettiği para cezasını itiraz ve tepkileri sonrasında bir karar verebileceğini belirtti. VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’na konuşan Akbulut, “Savcılığın yapmış olduğu başvuruda, Halkbank’ın davaya dahil olmaması durumunda para cezasına çarptırılmasını ve bunun da bizlerin düşündüğümüz para cezalarının çok çok üzerinde katlanarak artan bir rakam talep ediliyor. Burada her gün için bir milyon dolar, haftada 7 milyon dolar ifade ediliyor. İkinci hafta 14, üçüncü hafta 21 milyon dolar oluyor. Rakamların her biri ayrı ayrı değil katlanarak ve toplanarak devam eden bir ceza yöntemi. Ancak Halkbank için istenen rakamlar düşündüğümüz rakamlar gibi değil. Çok büyük çok astronomik rakamlar ortaya çıkabilir.” dedi.
GÜNLÜK KATLAMALI CEZA İSTENİYOR
Cahit Akbulut, Halkbank için günlük olarak belirlenen bir milyon dolarlık rakamın şimdiye kadar görülmemiş bir rakam olduğunu ifade ederek, “Tüm örnek verilen davalarda tarafların davanın içinde olduklarını görüyoruz. Uygulanmış veya uygulanması istenmiş katlamalı bir para cezası yok. Bu durumda savcılığın verdiği dilekçede Halkbank durumuna örnek teşkil edecek bir dava yer almamış. Bu durum mahkemenin Halkbank ile ilgili bir karar vermeyeceği anlamına gelmez. Halkbank için günlük katlamalı artışla istenen rakam şimdiye kadar görülmemiş bir rakam.” ifadelerini kullandı.
HALKBANK DAVAYA KATILMAZSA BÜYÜK CEZALAR GELEBİLİR
Cahit Akbulut, dava sürecinin nasıl işleyeceği konusunda da şöyle konuştu: “Halkbank’ın kısa zaman içinde savcılığın bu başvurusuna bir cevap vereceğini tahmin ediyorum. Aksi halde kısa zamanda yapılan katlamalı hesaplamalara göre Halkbank’a milyarlarca dolarla ifade edilen para cezası gelebilir. Bu kesilecek para cezası bölümü sadece Halkbank’ın davaya katılmamasıyla ilgili. Ayrıca, hakimin görülecek davada Halkbank’ı suçlu bulması halinde vereceği ayrı bir para cezası da kesilecek. Burada savcılığın bir zorlaması olduğunu düşünüyorum. Bu davada mahkeme çoğunlukla savcılıkla aynı görüşte. Hakim, Halkbank’ın davaya katılmamasını kendisine bir saygısızlık olarak görüyor. Federal mahkemenin emir ve yetkilerine karşı çıkmasından sıkıntı duyuyor. Halkbank’ın kendi mahkemesine davranışından hoşnut değil. Bu yüzden savcılığın talebine sıcak bakabilir. Savcılık burada Halkbank’a duruşma günü olan 25 Şubat’a kadar süre vermiş görünüyor. Halkbank’ın duruşma gününe kadar davaya katılmaması halinde bu para cezasının kesilmesini talep ediyor. Eğer 25 Şubat’ta yapılacak duruşmaya Halkbank katılmazsa hakimin bu para cezası önerisini uygulamaya koyacağını düşünüyorum.”
HALKBANK’IN DAVAYA KATILMAKTAN BAŞKA ÇARESİ YOK
ABD’de 30 yıldır yeminli mali müşavir olarak çalışan Ahmet Hür Güreralp, federal bir mahkemenin Halkbank’a keseceği astronomik bir cezanın ödenmemesi halinde Amerikan maliyesinin de devreye girip ödenmeyen bu ceza için çeşitli yaptırımlar koyabileceğini anlattı. Güreralp, “Halkbank mutlaka New York’taki davaya katılıp kendini savunmalıdır. Mahkeme bankayı suçlu bulursa para cezası keser. İtiraz ve temyiz hakkı sabittir. Ancak davaya katılmamayı sürdürürse hiç birimizin düşünemediği miktarlarda para cezalarıyla karşılaşabilir. Bu cezalar ödenmezse yaptırımlar uygulanabilir” diye konuştu.
Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz, tweet mesajlarında Hidayet Karaca’nın tutuklanmasını ve Koza İpek Medya’ya polis baskını yapılmasının eleştirdiği için ‘örgüt propagandası’ suçlamasıyla yargılandığı davada 1 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Aynı davada yargılanan diğer sanık karikatürist İbrahim Özdabak ise 1 yıl 6 ay 22 gün hüküm giydi.
Kazım Güleçyüz, kararı, “28 Şubat sürecinde de benzer yargılamalardan geçtik. Aynı şekilde ceza aldık. Ancak bugün bir çok uygulamaya baktığımızda 28 Şubat’ı fersah fersah gerilerde bırakan hukuksuzluklar yaşanıyor.” diye konuştu.
Kazım Güleçyüz, mahkemenin kararını yayınladığı kısa videoyla değerlendirdi. İlk olarak savcının mütalaasına karşı verdikleri savunmaya değindi. Kazım Güleçyüz’ün açıklamasından satır başları şöyle:
SANKİ HİÇ SAVUNMA YAPMAMIŞIZ GİBİ!
“Esas hakkındaki mütalaadaki suçlamalar, daha önce mahkeme tarafından iade edilen iddianamelerdeki iddiaların takrarınan ibaret. Oysa bu iddiaların tamamı tarafımızca mahkemelerde çürütüldü. Bunlar hiç dikkate alınmamış mütalaada. Sanki hiç savunma yapmamışız gibi… Tweet, haber ve yazılarımızdan örgüt propagandası sonucu çıkarmak hukuk, adalet ve vicdan ölçüleriyle bağdaşmaz. Bize yöneltilen suçlamalara bağlamından koparılarak dayanak gösterilen tweet, yazı, haber ve karikatürlerin hiç birinde örgüt propagandası suçunun temel unsuru olan şiddete çağrı, teşvik ve tahrik eylemi de söz konusu değildir.”
HER DURUŞMADA HEYET DEĞİŞTİ
“Bu karar vicdanlarda makes bulmayan bir karardır. Üç duruşmaya girdim ve her duruşmada farklı heyetlerle muhatap olduk. Ceza hukukunun temel prensibidir; devam eden davalarda heyet değiştirilmez. Bir heyetin önündeki dosyaya vakıf olabilmesi için süreklilik arz etmesi lazım.”
‘TALİMATLARI VERDİK’ DİYORLAR
“Türkiye’nin yargı noktasında yaşadığı sıkıntılar malum. En son Metin İyidil kararı çok tartışıldı. Cumhurbaşkanı konuştu ve ‘gerekli talimatları verdik’ dedi. Yargının konusu olan bir kararda başka birinin ‘talimat’ vermesi anayasaya aykırıdır. Hiç bir makam mahkemelere talimat veremez, telkinde bulunamaz. Böyle bir ortamda böyle bir kararın çıkmasına da çok şaşırmamak lazım.”
28 ŞUBAT SÜRECİNDE DE AYNI ŞEKİLDE YARGILANDIM
“28 Şubat sürecinde de benzer yargılamalardan geçtik. Aynı şekilde ceza aldık. Şimdi güya demokrasiden bahsettiğimiz bir dönem. Ancak bir çok uygulamaya baktığımızda da 28 Şubat’ı çok çok gerilerde bırakan, fersah fersah gerilerde bırakan hukuksuzluklar yaşanıyor. Ama teslim olmayacağız. Hukuk içinde mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Gerekirse AİHM’ne kadar gideceğiz. Bu kararlılığa sahibiz. Hakkın er ya da geç yerini bulacağından eminiz.”
Kış geldi, havalar soğudu, kombilerin ayarları yükseldi, elektrik sayaçları daha hızlı dönmeye başladı. Gelen faturalar milleti çileden çıkardı. Türkiye’de kombilerin en düşük ayarda kullanıldığı 2+1 evlerde bile faturalar 600 lirayı aştı. 800, 900 hatta 1.000 TL doğalgaz faturası gelen konutlar var. Isınmak için klima ya da elektrikli soba kullananlar da yandı! Elektrik faturalarını 500 liranın üzerine çıktı. Asgari ücrete yapılan 304 liralık zam, tek faturayla sıfırlandı! İGDAŞ, yüksek faturaları ödeyemeyen aboneler için ‘taksit’ imkanı başlattı. Türkiye’de vatandaşlar resmen ‘ısınabilmek’ için çalışıyor. İsyan eden vatandaşlar gelen fahiş faturaları sosyal medyada yayınladı: “680 TL doğalgaz faturası mı olur! Sanki peteğin üstünde kuzu çevirmişim!”
Enerji piyasası verilerine göre, Avrupa piyasalarında bin metreküp doğalgazın fiyatı ortalama olarak 110-120 dolar seviyelerinde. Türkiye’ye gelen gazın fiyatı ise 250-280 dolar civarında. Başka deyişle Türkiye’ye doğalgaz yaklaşık iki kat daha maliyetli ulaşıyor. Enerji fiyatları artıyor, kur yükseliyor. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde doğalgazda bir indirim de mümkün gözükmüyor…
2018 yılı Ağustos ayından bugüne kadar doğalgaz ve elektriğe 5’er kez zam yapıldı. 18 ayda doğalgaz ve elektrik yüzde 71 zamlandı. 2018 yılında 100 TL olan fatura, gelen zamlar sonrası sadece 18 ayda 171 liraya yükseldi. AKP hükümeti, genel olarak doğal gaz zamlarını yaz aylarında yapıyor. Zira tüketim az olduğu için vatandaşlar zamların sonuçlarını tam olarak göremiyor. Doğalgaza son zamlar yine geçtiğimiz yıl 1 Ağustos (yüzde 15) ve 1 Eylül (yüzde 15) tarihlerinde, kışa girmeden yapılmıştı. İşte o zamların sonuçları yeni yeni görülmeye başladı. Havaların soğumasıyla birlikte yakılan kombiler, faturaları şişirdi.
SOSYAL MEDYADA İSYAN VAR!
Gelen faturalarla şok olan vatandaşlar sosyal medyada isyan etti. Twitter’da açılan #doğalgazfaturası etiketi kısa sürede onbinlerce kez paylaşıldı. Türkiye’nin her yerinden yüzlerce fatura yayınlandı. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa… Soğukların tam olarak başlamadığı Aralık döneminde bile 2+1 evlere gelen faturalar 550-600 lirayı geçti. 800 hatta 900 TL’den fazla gelen fatura bile var.
ELEKTİRİKLE ISINANLAR YANDI!
Şişen sadece doğalgaz faturaları değil. Elektirik faturaları da uçtu. Isınmak için klima ya da elektirikli soba kullananlar gelen 500-600 liralık faturalarla şok oldu. 800 liranın üzerinde elektrik faturası gelen konutlar var. Paylaşılan 835 liralık bir elektrik faturasında enerji kullanım bedeli 421 lira görülüyor. Faturanın 252 lirası ise ‘Dağıtım Bedeli’ olarak tahsil edilmiş.
163 TL’LİK FATURANIN 53 LİRASI DAĞITIM BEDELİ
CHP’li Candan Yüceer de yüksek faturalara tepkisini sosyal medyada gösterdi. Yüceer, “Vatandaşın ödediği 100 liralık elektrik faturasının sadece 48 lira 40 kuruşu elektrik bedeli. Faturanın yaklaşık 3’te biri ‘Dağıtım Bedeli’ adıyla şirketlerin kasasına gidiyor. Kalan yüzde 19’da vergiler ve fona… İşsizlik ve pahalılıkla boğuşan halka zulümdür bu!” diyor.
2019 yılı Ekim-Kasım-Aralık döneminde ödenen 163 liralık faturanın 48 lirası (yüzde 29,4) dağıtım bedeliydi. Yeni düzenlemeyle(!) bu oran yüzde 32,5’e çıkarıldı. Bugün ödenecek 163 liralık faturanın 53 lirası dağıtım bedeli.
TV+BUZDOLABI+KOMBİ= 150 TL FATURA!
Faturasını paylaşan bir başka sosyal medya kullanıcısı ise tepkisini, “Sadece iki kişi. Çalışan; TV, buzdolabı, kombi. #elektrikfaturası. 150 TL” sözleriyle gösteriyor. Bir başka vatandaş ise doğalgaz faturasından dertli: “4+1 full ısı izolasyonu olan evimde kombi 1 ay boyunca sabit 40 derecede yandı. Sonuç 860 tl fatura!”
ADANA’DA 702 LİRA DOĞALGAZ FATURASI
Bir başka kullanıcı ise, “Son gelen faturadaki tüketim miktarı geçen sene bu dönemle aynı ama gelen faturalara bakınca geçen yılki 245 TL bu seneki 375 TL.” ifadelerini kullanıyor. Kışları kara kış görmeyen Adana’dan bir sosyal medya kullanıcısı şöyle diyor: “4 petek. En düşük derecede. 702 TL ve burası Adana!”
ISINMAK İÇİN ÇALIŞIYORUZ!
“2+1 ısı yalıtımsız evde 655 geldi fatura. Üstelik gerçek bir ısınma için şömine de yakıyorum. Yarım ton odun 600 TL. 1,5 ayda bitti odun. Resmen ısınmak için çalışıyorum. (…) Bize de 906 TL geldi… Hala arıyoruz ama kaynağı maalesef bulamadık. (…) 743 TL Doğalgaz faturası geldi. Bunu hapis cezasına nasıl çevirebilirim. (…) 963 TL. Bu sene ilk yakıyoruz. Yeni geldi ilçemize doğalgaz. Acemiliğimize geldi sanırım böyle sıcak sıcak oturacağız zannetmiştik. Şimdi battaniyeyle oturuyoruz. “Sen kim doğal gaz yakmak kim hadsiz “ dedi bize kombi.”
Fahiş faturalara, İGDAŞ’tan taksit uygulaması
İstanbul Gaz Dağıtım Sanayii ve Ticaret A.Ş (İGDAŞ), doğalgaz faturalarına vade farksız taksit uygulaması başlattı. Çalışmaya 13 banka katılacak. İGDAŞ Genel Müdürü Dr. Mithat Bülent Özmen, “Havaların soğumasıyla birlikte, doğalgaz tüketimleri de artmaya başladı. Biz de abonelerimizin artan ısınma giderlerini kolayca ödemelerini sağlamak amacıyla taksit kampanyası başlattık. Bankalarla görüşmeler yaparak kampanyamıza katılımlarını sağladık. Amacımız, abonelerimizin hayatını kolaylaştırmak.” dedi.
Tüketim azalıyor ama fatura kabarıyor
Doğalgaz fiyatları dünyada son bir yılda yüzde 50 oranında düştü. Aslında Türkiye’de de fiyatların aşağı çekilmesi gerekiyordu ancak tam tersi, zam üstüne zam yapıldı. Son üç zamla doğalgaz fiyatları yüzde 44 arttı. Eğer dünyadaki gibi olsa ve doğalgaza yüzde 50 indirim yapılsaydı 1 yıl önce 200 lira gelen fatura bugün 100 lira civarında olacaktı. Ancak zamlar yağmur gibi yağdığı için 100 lira olması gereken fatura bugün 288 lira olarak geliyor. Yani Türk vatandaşlar, 100 lira ödemeleri gereken doğalgaza 288 lira ödüyor.
ZORAKİ TASARRUF!
Doğalgaz fiyatlarındaki artış insanları ‘tasarrufa’ yönlendirdi. Artık Türkiye’de vatandaşlar kombiye dokunmaya korkuyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun (EPDK) yayımladığı “2018 Aralık Ayı Doğal Gaz Piyasası Sektör Raporu”na göre, Türkiye’de 2017’de 53 milyar 322 milyon metreküp doğalgaz tüketilmişti. Türkiye’nin doğal gaz tüketimi 2018’de bir önceki yıla göre yüzde 8,28 azalışla 48 milyar 907 milyon metreküpe indi. 2019’da ise rakam yaklaşık 44 milyar metreküpe kadar geriledi.
Aslında AHaber gibi iktidar yandaşı televizyon kanallarına bakarsanız, Türkiye dünyanın en gelişmiş, demokrasisi en ileri, özgürlükler konusunda her ülkeye nal toplatan, basın özgürlüğünde ‘ohooo’, ekonomisi şahlanmış, teknolojisi patlamış, güllük gülistanlık bir ülke…
Yediğimiz önümüzde yemediğimiz yok zaten!
Vatandaşlar mutlu mesut, tüm dünyanın operasyon üzerine operasyon çektiği güzeller güzeli ülkemizin iktidarı ise tüm uluslararası “Dıjj güşler” oyununu durmaksızın alt ediyor.
Gerçek böyle değil elbette…
The Economist Dergisi’nin 2006 yılından beri her yıl yayınladığı demokrasi endeksi diye bir şey var. Gerçi bizimkiler her şeyin yerli ve millisini yaptıkları için demokrasinin ve endeksin de yerli ve millisini yapacaklardır yakında eminim.
Dergi, 167 ülkede demokrasinin durumunu sınıyor ve beş genel kategoride odaklanan demokrasinin bir indeksle bunu ölçmeyi deniyor. Kategori başlıkları şunlar:
Seçim süreci ve çoğulculuk
Sivil özgürlükler
Devlet fonksiyonları
Politik katılım
Politik kültür
Geçtiğimiz yıl yayınlanan Demokrasi Endeksi’nde dramatik bir düşüş kaydederek, ismini duyduğumuzda dudak büktüğümüz pek çok geri kalmış ülkenin gerisine düşmüştük. Elbette iktidar medyası bu tür haberleri ya görmezden geliyor ya da bir takım şer şebekelerinin başımıza ördüğü çorap olarak gösteriyor.
Kuzey Kore’nin açık ara liderlik ettiği listede bu sene Çin, Uygur Türklerine uyguladığı asimilasyon politikalarından ötürü epey geriledi. Gerçi bizim Çinperver ergenkonculara, sözgelimi Perinçek’e bakarsanız bunlar “köy enstitüleri” gibi güzel kamplarmış ve Uygur Türkleri bu kamplarda oldukça mutlu ve mesut yaşıyormuş ama elbette gerçek öyle değil.
Türkiye’nin son iki yıldır “melez demokrasi” (yani diktatörlükle, otoriterlik arası sekerat gibi bir yer) kategorisinde yer aldığı sıralamada 8 ila 10 puan alan ülkeler ‘tam demokrasi’, 6 ila 8 puan arasındaki ülkeler ‘kusurlu demokrasi’, 4 ila 6 puan arasındakiler ‘hibrid demokrasi’ ve 0 ile 2 puan alanlar ise ‘otoriter rejimle’ yönetilen ülkeler olarak değerlendirildi. 110. sıradaki Türkiye 4,09 puanla ‘hibrid demokrasi’ (melez demokrasi) ile yönetilen ülkeler içinde yer aldı. Türkiye, geçen yıl da 110. sırada yer almıştı.
Değişiklik şu; Türkiye’nin demokrasi puanı ise 4,37’den 4,09’a geriledi.
Ülkelere 10 üzerinden puanların verilen araştırmaya göre, Norveç (9,87), İzlanda (9,58), İsveç (9,39), Yeni Zelanda (9,26) ve Finlandiya (9,25) ilk beş sıra içinde yer aldı. Son 5 sırada ise Çad (1,61), Suriye (1,43), Orta Afrika Cumhuriyeti (1,32), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (1,13) ve Kuzey Kore (1,08) yer aldı.
Renklendirilmiş tablo şöyle:
Bu senekini ayrıntılı incelemek isteyenler ise şuradan bakabilir.
Çarpıcı olan rakamlardan biri ise Türkiye’nin “Sivil haklar” konusunda 2 puanın da altına düşmeye başlayıp, neredeyse en dibi görmesi.
Seçimler ve Çoğulculuk konusunda özellikle iptal edilen İstanbul seçimleri dolayısıyla endekse aşağılara iniyor sürekli. 5’in altına düşmüşüz.
Keza iktidar sıkıntısı konusunda da durum fifty/fifty… Yani dünyada kimse, iktidarın tam olarak meşru olduğundan emin değil.
Avrupa’da en çok gerileyen İtalya olurken, İtalya geçen yıla göre 12 basamak birden gerileyerek Avrupa’da demokratik değerler anlamında en çok kan kaybeden ülke oldu. İtalya’yı Türkiye 10 basamak Rusya ise 9 basamak gerileyerek takip etti. Rusya’nın demokrasi performansı The Economist’e göre Afganistan’dan bile daha kötü oldu. Taliban daha berbat bir Putin iktidarı anlayacağınız.
Avrupa, 2006’dan bu yana en sert düşüş yaşayan bölge olsa da 49 ülke ve doğu ile batı olmak üzere iki bölgeye ayrılan kıta da 14 “tam demokratik” devlet bulunduğu aktarıldı.
En demokratik ilk üç ülke sırasıyla Norveç, İzlanda, İsveç olurken sondan ilk üçte ise Kuzey Kore, Suriye ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti sıralandı.
İktidar ve havuzcuların ne kadar önemsediğini bilmiyorum ama bu gidişle, Kuzey Kore ile liste komşusu olmamız çok uzun sürmeyecek gibi.
Türkiye artık en minimal demokrasi koşullarını bile karşılamıyor. Geniş ölçüde ve sistematik işkence raporları, fabrikasyon suçlamalar üzerine inşa edilmiş tutuklamalar ve mahkeme süreçleri, adalet organlarının yürütme erkine tümüyle bağımlı ve ondan talimat alır hale gelmiş olması, basın, ifade, din, toplanma, protesto gibi anayasal güvence altında olan temel hakların keyfi biçimde ve sistemli olarak engellenmesi gibi ciddi kronik sorunlar mevcut.
Demokrasiden seçimsel sürecin anlaşıldığı rejimlerde, yukarıda değindiğim (ve değinemediğim) birçok hak ve özgürlük, birçok standart ve koşul uygulanmıyor. Demokrasinin seçimlerden ibaret olduğunu sanan toplumlarda demokrasi ilerlemiyor. Zira seçimlerin özgür ve adil olması gerekiyor. Özgür ve adil sıfatları olmayan seçimlerde muhalefetin iktidar karşısında başarı şansı son derece az. Çünkü iktidar elindeki siyasal ve ekonomik olanakları kendi seçim başarısı için kullanabiliyor. Böylelikle, örneğin kendi söylemini veya diskurunu topluma kabul ettirebiliyor. Muhalefet, yansız ve adil olmayan bir yargının Demokles kılıcı altında, geniş toplum kesimlerine sesini duyurma imkânı olmaksızın, iktidarı denetleme şansından mahrum şekilde mücadele etmek durumunda kalıyor.
Mesela HDP lideri Selahattin Demirtaş ve onlarca Kürt vekilin halen hapiste olması iyi bir örnek. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu HDP’nin siyasi bir parti olmadığını, bir terör örgütü olduğunu söyleyebiliyor. Oysa bu hukukun dili değildir. Tümüyle siyasallaşmış ve iktidara hizmet eden bir suç üretme makinesi haline dönüştürülmüş olan Türkiye yargısı, seçim süreci önünde kullanılan “özgür ve adil” sıfatlarını kullanmamıza engel.
Aynı şekilde zindanlarda olan yüzlerce gazeteci, yazar ve medya çalışanı, Türkiye’yi dünyanın en büyük gazeteci hapishanesine dönüştürmüş durumda. Dahası, daha birkaç yıl önce onlarca ulusal ve yerel gazete, televizyon ve ajans Olağanüstü Hal kapsamında ya da henüz OHAL ilan edilmeden önce kapatıldı. Bu süreci takip ve analiz ettiğinizde, OHAL öncesi ve sonrası bir süreklilik, bir düzenlilik (örüntü) görüyorsunuz. İktidarın amacı, kendisini eleştiren medyayı susturmaktı. Yani düşünce, düşünceyi ifade ve düşünceyi paylaşma özgürlükleri gibi en temel üç özgürlük anayasa ihlal edilerek engellendi. Ayrıca medya özgürlüğü tümden ortadan kaldırıldı. Bu koşullarda “adil ve özgür” seçimlerin varlığından bahsedilebilir mi?
Kısacası, demokrasinin koşulu olan özgür ve adil seçimler Türkiye’de uzunca bir süredir gerçekleştirilemiyor. Her şeye karşın, yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara gibi metropollerin Cumhur İttifakı tarafından kaybedilmesi, bir demokrasi göstergesi değil mi? Nasıl oldu da, eğer demokrasi yoksa bu oldu?
Türkiye’de seçimler yok değil. Burada seçimlerin ne derece özgür ve adil olduğunu sorguluyoruz. Türkiye ve Türkiye gibi olan hibrit rejimlerde, rejim üzerinde belirleyici olan güçler seçimsel demokrasiyi tümüyle rafa kaldırmayı seçmiyor. Yani tam teşekküllü bir otoriter veya totaliter rejim kurmak istemiyor. Çünkü bu çok maliyetli! Sonuçta otoriter rejimler özellikle dış ticari ilişkileri ve ödemeler dengesi gibi uluslararası yükümlülük ve çıkarlarını korumak durumunda. Dahası, bu yüzyılda hiçbir rejim halkla ilişkiler bakımından tümüyle anti demokratik bir çizgide durmayı tercih etmiyor. Kamu diplomasisi ve propaganda araçlarıyla dünyaya ve iç kamuoyuna demokrasiye bağlı oldukları mesajını veriyor.
Bir başka önemli şey de şu. Türkiye gibi rejimlerde makbul muhalefet denen bir şey var. Bu muhalefet, rejimin esas söylemini kabul etmiş, onun resmi tarih anlayışına, ihtiyaç duyduğu için ürettiği iç ve dış düşman figürlerine, yönetim biçimine ve uygulamalarına itiraz etmeyen bir muhalefet. CHP ve İYİ Parti böyle muhalefet partileridir. Her ikisi de dikkat ederseniz asla rejimin KHK’lılar, Kürt siyaseti ve “FETÖ” konusundaki yaklaşımlarıyla çelişmiyor. MHP zaten saymaya bile gerek görmediğim, adeta Erdoğan’ı “başbuğ” olarak kabul etmiş, AKP’ye eklemlenmiş bir parti. Bu muhalefetin rejimin taşıyıcıları olduğundan şüphesi olan var mıdır?
Elbette CHP’nin İstanbul ve Ankara’da belediye seçimlerini kazanması, Ortadoğu toplumlarında çok kullanılan bir terim olan “gaz almak” yaklaşımı çerçevesinde ele alınmalıdır. CHP’ye kaybeden AKP üzerinden rejim kendisini daha meşru bir zemine çekmeyi başardı. Çünkü rejim AKP ve Erdoğan’dan ibaret değil. 15 Temmuz 2016 sonrasında Yenikapı Ruhu denen şey tam da buydu. AKP, darbe girişimi sonrasında MHP ve CHP’yi rejime ustalıkla entegre etti. Darbenin planlayıcısı olan TSK içi hiziplerle Erdoğan hep beraber Türkiye siyasetini yeniden tasarladılar ve kurguladılar. Başlangıçta Kılıçdaroğlu darbe girişimine “kontrollü darbe” dese de, zamanla bu söylem unutturuldu. Ulusalcı kanat CHP’de daha etkin hale geldi. Avrasyacı-Ulusalcı-Kemalist gruplar, Erdoğan’ın üzerinden Gülen Cemaati’nin, Kürt siyasetinin ve AB yanlısı liberallerin tasfiyesini ustalıkla yürüttü. Bu durumda Erdoğan da istediğini aldı. Belli süreliğine yasal dokunulmazlık elde etti.
Bu ittifak devam ediyor. Fakat sona yaklaştığına dair tartışmalar var. Yine de Erdoğan halkın güvenini ölçen anketlerde toplumun yarısından biraz fazlasının en çok güven duyduğu lider konumunda. Dahası, AKP de yüzde kırkların azıcık üzerinde, MHP ile beraber yine yüzde ellilere dayanan bir oranda, gücünü görece korumaktadır. Üstüne üstlük, Cumhur İttifakı’nın karşısındaki blokta HDP’nin olmaması, Erdoğan için son derece stratejik bir üstünlük anlamına geliyor. Sistemin başkanlık sistemi olduğunu unutmamak gerekiyor. Parlamento seçimlerinin çok kıymeti harbiyesi yok artık. Bu koşullarda Erdoğan’ın başkanlığının devamı konusunda, arkasında duran derin yapının ve muhalefet ittifakının düşüncesi değişmiş değil.
Erdoğan birilerinin kuklası değil. 15 Temmuz sonrasında ben de dâhil birçok yazar tarafından bu konuda bazı analizler yapılmıştı. Ben de Erdoğan’ın gücünü azımsamış, rejim içinde daha pasif bir konumu olduğu çıkarımında bulunmuştum. Fakat ilerleyen zamanlarda şunu gördük ki Erdoğan ve yakın çevresi her ne kadar TSK ve diğer rejim paydaşlarını tümüyle kontrol edecek enstrümanlara sahip olmasa da, mevcut rejim koalisyonunu sürdürebilecek diplomatik kabiliyete ve halk bazında siyasi desteğe sahip. “Bir diktatöre nasıl halk destek olur ki?” diye soranlara: bu çok alışılmamış bir şey değil. Putin Rusya’sı örneğini verebiliriz bu bağlamda. Burada esas mesele, halkın beklentileridir.
Türkiye halkının çok büyük bir çoğunluğu, evrensel insan hak ve özgürlüklerine dayalı tümüyle işlevsel liberal demokratik bir Türkiye arayışında değil maalesef. Kürt siyasi hareketi, bu konuda – kendi özel çıkarları gereği – istekli görünse de, “FETÖ” diskuru konusunda rejim yanlısı bir tutum içinde ve CHP’deki ulusalcı karoyla benzer bir Cemaat algısına sahip. Türk solundan çıkma Kürt siyasi hareketi için sürpriz bir durum mu? Değil! CHP ve İYİP, artı MHP insan hakları veya temel özgürlükler hususunda rengini yeterince belli etmedi mi bu güne dek? İşin kötüsü bu partiler kendi tabanlarının beklentilerini bire bir yansıtıyorlar.
Türkiye’de kimsenin derdi insan hakları ve temel özgürlükleri, hukuk devletini, güçler ayrılığını, kozmopolit ve çok kültürlü ve bölgeli (federal) bir Türkiye değil. Herkesin tabuları var. En önemlisi de, sistemin kurbanlarından Kürtler hariç, tüm siyasal ekoller devleti kutsayan bir gelenekten geliyor. Devletin bekası, Osmanlı’nın sonundan beri Türk elitlerinin en büyük travması. Bu gen olduğu müddetçe Türkiye’de özgürlük rüzgârı esmeyecek. Herkesin derdi düşmanını diğer düşmanına kırdırmak ve kısa dönem kar elde etmek. Bu sistemin belki de en birleştirici özelliği buna imkân tanıması. Erdoğan bu sistemde herkesin kerhen de olsa kabul edebileceği bir “reis”. Bir bakıma sistemin üzerinde anlaştığı statükoyu temsil ediyor. O gittikten sonra bu statüko bozulacak diye tüm siyasal aktörler çok korkuyor.
Elbette Erdoğan bir gün gidecek. Ama o güne kadar herkes rejim içi dengelerin korunmasına çalışacak. Erdoğan bunu sağlıyor. Şimdilik! Kanımca Erdoğan’ın gidişi doğrudan seçim sonuçlarına bağlı olarak gerçekleşmez. Yukarıda seçimsel sürece ilişkin olarak neden çok abartılı bir bekleyiş içine girmemek gerektiğini özetlemeye çalıştım. Bu nedenlerden dolayı, seçimlerin liderliği değiştirici etkisi çok olası değil gibi. Fakat, mevcut koşullarda özellikle ekonomik bir kırılma türü değişim, dengeleri altüst edebilir. İşte bu durumun yansıması, şapkadan çıkartılacak bir başka tavşan olabilir. Türkiye siyasi deneyimi bize şunu gösteriyor ki sihirbaz tavşanın çıkartılması zamanlamasını her zaman çok iyi yapıyor!
Jean-Marie Le Pen’in Fransa’da fitili ateşlediği göçmen karşıtlığı kısa sürede diğer Avrupa ülkelerine yayıldı.
‘Bugün Norveç politik tarihi ve İlerleme Partisi (FrP) için tarihi bir gündür’ sözleri 40 yıllık aşırı sağ İlerleme Partisi’ni ilk kez iktidar ortağı yapan Siv Jensen’e aitti. Göçmen karşıtlığının bayraktarlığı yapan FrP’nin en önemli özelliklerinden biri; Norveç tarihinin en kanlı katliamını gerçekleştiren Anders Behring Breivik’in 1999-2004 arasında bu partinin üyesi olmasıydı. Avrupa’da ilk kez ‘aşırı sağ’ olarak tanımlanan bir parti koalisyonun parçası oluyordu. Bu durum aşırı sağ partilerin Avrupa’nın bir gerçeği olduğunun kabulüne yol açıyordu.
Avrupa’da aşırı sağın fikir babası olarak karşımıza 1972’de Ulusal Cephe’yi kuran Fransız politikacı Jean-Marie Le Pen çıkıyor. Göçmen karşıtı bir pozisyon alan Le Pen’in Ulusal Cephesi, uzun süre marjinal kaldı. Avrupa’nın iş gücüne ihtiyaç duyduğu 1970’li yıllarda göçmen karşıtı olmanın bir getirisi yoktu. Ayrıca göçmenlere ‘misafir’ gözüyle bakıldığı için ülke için tehlike oluşturacak boyutta değillerdi. Ancak ‘misafir’ statünün giderek kalıcı olması ve göçmenlerin toplumda daha görünür olduğu 1990’lı yılların başında aşırı sağ partiler yavaş yavaş ama istikrarlı bir şekilde oylarını arttırdılar.
Le Pen’in Fransa’da fitili ateşlediği göçmen karşıtlığı kısa sürede diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. Avusturya’da Jörg Haider’in Özgürlükçüler Partisi (FPÖ), Danimarka’da Pia Kjaersgaard’un Danimarka Halk Partisi (DF), Norveç’te Carl Hagen’in İlerleme Partisi (FrP) kısa sürede ülke siyasetinin aktörleri arasında yerini aldı.
90’lı yılların sonlarına doğru ülke parlamentolarında yer bulmaya başlayan aşırı sağ partiler içinde ilk koalisyon ortağı olma denemesini Avusturya’da Jörg Haider yaptı. 99 seçimleri sonunda Jörg Haider’in kurulan koalisyon hükümetinde görev almasıyla başta Avrupa Birliği olmak üzere uluslararası camia ayağa kalkmış ve tepkilerin artarak devam etmesi sonucu Haider bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Aşırı sağ Avusturya denemesinden başarılı bir ders çıkarmayı başarmıştı. Konjonktür aşırı sağın iktidar olması veya iktidarın bir parçası olmasına müsait değildi.
Kasım 2001’de Danimarka’da yapılan seçimlerde sağ blok zaferle çıkarken Danimarka Halk Partisi azınlık sağ koalisyonu dışarıdan destekledi. Parti resmen iktidarda değildi, ancak fiilen iktidardı. Meclis’ten geçecek yasalar için aşırı sağın desteğine ihtiyaç duyan azınlık hükümeti Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına imza atarken, yasanın mimarı şüphesiz DF Lideri Pia Kjaersgaard’du. Danimarka Halk Partisi’nin bu stratejisi aşırı sağ için ilham oldu. Hükümetin bir parçası olma yerine dışarıdan destekleyip, istedikleri kanunları meclisten çıkarttılar. Bu kanunların başında göçmenlerin ülkeye girişini zorlaştıran yabancılar yasası ilk sırada yer alıyordu. DF’i örnek alan Norveç’teki İlerleme Partisi’de 2001-2005 arasında azınlık sağ koalisyonunu dışarıdan desteklemişti.
Son 10 yıla kadar göçmen karşıtlığı yapan aşırı sağ partiler, strateji değiştirerek İslam ve müslüman karşıtlığı zeminine kaydılar. Göçmen karşıtlığı ‘ırkçılık’ olarak algılandığı için, İslam karşıtlığı şemyiyesi yeni sığınma alanları oldu. ‘Avrupa’nın İslamlaşmasını istemiyoruz’ diyen bu partiler Londra ve Madrid’de yapılan terör saldırılarını çok iyi kullanarak Avrupa’da İslam tehlikesi oluşturdular. Yıllar önce anti-semitizm asgari müştereğinde birleşen aşırı sağ için yeni ortak payda İslamofobi oluyordu. İslam ve Müslüman karşıtlığı aşırı sağa iktidara gelecek kadar oy almasını sağlamıyordu. İmdatlarına 2008’te patlayan küresel ekonomik kriz yetişti. Aşırı sağ artık sosyal politikalara ve ekonomik söylemlere ağırlık verdikleri görülürken, doğrudan uyum politikalarını hedef alan söylemlerinin biraz daha geri planda kalmaya başladı.
Bu durum kesinlikle bu partilerin göçmen karşıtlığından vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Zaten göçmen karşıtı oyların tek adresi bu partilerdi. Şimdi oy pastasını arttırmak için toplumun değişik kesimlerinin sorunlarına eğilmenin zamanıydı. İşsizlik, sosyal yardım, Avrupa Birliği karşıtlığı, Euro karşıtlığı aşırı sağın oy almak için gündeme getirdiği yeni konulardı. Ekonomik krizin vurduğu Avrupalı geçim derdine düştüğünden seçimlerde geçer akçe artık ekonomik konular oluyordu.
Krizde parasının ve işinin derdine düşen Avrupalı seçmen, ‘göçmenleri ve İslam’ı en büyük sorun ilan eden’ siyasetçilerin nefret söylemlerini kulak ardı etmeye devam ediyordu. Aşırı sağ krizin vurduğu seçmenin hoşuna gidecek popülüst söylemlerle oy toplayarak merkeze yaklaşıyordu. Norveç’te FrP’nin koalisyon ortağı olması aşırı sağın artık merkezde yer bulduğunun en bariz örneği oldu. Muhafazakar Parti ile koalisyon kuran FrP, aradan geçen 7 yıl boyunca uyumlu bir portre çizdi. Başbakan Erna Solberg, popülist söylemler üreten ortağının hükümetin bir parçası olmasıyla, uyumlu çalışan, ‘bir kısım görüşlerinden’ taviz veren bir konuma geldiğini söylüyor. 7 yıllık koalisyonun sonunu getiren ise IŞİD’e üye olmakla suçlanan bir kadının ülkeye dönebilmesine imkan sağlayan kabine kararı oldu.
Aşırı sağ merkeze yaklaşırken, merkezde yer alan liberal ve sosyal demokrat partiler ‘aşırı sağın’ göçmenler konusundaki söylemlerini benimsemeye başladı. Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına sahip Danimarka’da şu an işbaşında sol koalisyon olmasına karşılık, DF’in mimarı olduğu yasayı aynen uygulamaya devam ediyor. Bir anlamda Avrupa’da klasik sağ ve sol parti anlayışı tarihe karışıyor.
Parti çalışmaları kesinleşince, Halkbank üzerinden kredileri durdurup kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi’ne haciz başlatmışlardı.
AKP Genel Başkanı sıfatıyla Erdoğan, Davutoğlu ve Babacan’ı ‘dolandırıcılık’ yapmak ve ‘öksüz malını yemek’ ile suçlamıştı.
Sonrasında bu iddia ters tepince, bir daha gündeme getirmediler.
AKP’den transferler ile parti kurulunca, Davutoğlu’nun da kurucusu olduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na ait Şehir Üniversitesi’ne el konuldu.
Son olarak da, Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atandı.
***
Yapılan net bir hukuksuzluk.
İktidar, devlet gücünü suistimal edip siyasi çıkarları için istismarda bulunuyor.
Bunu da ‘hukuk’ kılıfında yapıyor.
Davutoğlu ve yakın çevresinin benzer hukuksuzluklara ve insan hakları kıyımlarına imza atmasına bakarak, ‘oh olsun’ denilemez.
Onların o dönem düştüğü, hatta parçası olduğu hatayı o zaman tekrarlamış oluruz.
O gün yapılanlar da, bugün yapılanlar da aynı şekilde hukuksuzluktur.
Davutoğlu ve ekibinin uğradığı hukuksuzluk, bir dönem parçası oldukları hukuksuzlukların ‘cezası’ olarak da mazur görülemez.
Neticede o gün insan hakları kıyımı yapanlar da bugün tekrar edenler de aynı iktidar.
Bu yapılanlar da, bir suçun karşılığı olarak verilmiş ceza değil, keyfi şekilde hukuk eliyle muhalifleri yok etmeye yönelik hukuksuz hamleler…
***
Davutoğlu, İpek Medya’ya iftiralara dayalı olarak hukuk eliyle kayyım atandığında, medya binamıza kanlı baskın yapıldığında, polis zoruyla Genel Yayın Yönetmeni olduğum binadan atıldığımda AKP Genel Başkanı ve Başbakan’dı…
O gün yapılanlara ‘hukuki süreçler’ demişti…
Şimdi bizler aynı yalanın arkasına sığınıp benzer hukuksuzluğa destek olamayız…
Kişisel kırgınlıklarımız ve öfkemizin aklımıza set çekmesine ve vicdanımıza galebe çalmasına izin vermemeliyiz…
Bugün Şehir Üniversitesi kapandı diye tepki gösteren akademisyenler, daha önce ‘FETÖ’ yalanı ile kapatılan ve el konulan 15 vakıf üniversitesi için tepki vermemişlerdi.
Şimdi buna bakıp, ‘ektiğinizi biçtiniz’ de diyemeyiz.
Onlar, o gün hata ettiler, şahit oldukları haksızlık karşısında susup ‘üç maymunu’ oynadılar diye, kınadığımız bir hatayı tekrarlayıp aynı çukura düşmemeliyiz…
***
Şehir Üniversitesi’ne el koyup, Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atama kararları, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11’inci maddesine dayanıyor.
Söz konusu madde, 20 Ağustos 2016 tarihli… 31 Ekim 2016’da da KHK ile ona bir cümle daha eklenmiş.
Yani, 15 Temmuz kanlı tiyatrosunun ardından çıkarılmış ve 15 vakıf üniversitesine ve kurucu vakıflarına ‘FETÖ’ bahanesiyle el koyabilmek için hazırlanmış.
***
Gelecek Partisi’ne katılan, AKP’nin İnsan Hakları’ndan Sorumlu eski Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Sefer Üstün ile Kültür ve Turizm Bakanı Yardımcısı AKP’nin Beyoğlu eski Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan kararın ardından twitter da atıştılar…
Üstün, Demircan’ın kayyım atamanın hukuki zorunluluk olduğunu iddia eden tweet ve açıklamalarına şöyle tepki gösterdi: ‘’Olağanüstü zamanlarda, FETÖ terör örgütü için çıkarılmış bir düzenlemenin arkasına sığınarak…’’
‘Tencere dibin kara, senin ki benden kara…’ tarzında bir atışma.
Halen uyanmamışlar. ‘FETÖ’ bir derin devlet projesidir, belirli görüş ve düşüncedeki bir kitlenin hukuksuzca yok edilmesi için acımasızca uydurulmuş bir araçtır.
‘FETÖ’ boyası vurulup, yapılan insan hakları kıyımlarına ve hukuksuzluklara da tepki göstermedikçe, iktidar bu kullanışlı yalanı bugün Davutoğlu ekibine olduğu gibi tüm muhaliflerini biçmek için kullanmaya devam edecektir.
***
Cumhuriyet yazarları da, Sözcü yazarları da ‘FETÖ’ bahanesiyle hapse mahkum edildi.
CHP’ye bile ‘FETÖ’nün siyasi ayağı denilerek, operasyon yapılıyor.
Kime yapılırsa yapılsın, hukuksuzluk ve hak ihlalleri tasvip edilemez.
Kim yaparsa yapsın, hangi ulvi niyet beyan edilirse edilsin, hukuksuzluk ve hak ihlalleri görmezden gelinemez.
Tutuklu Cumhuriyet gazetesi yazarlarının duruşması – Fotoğraf: Cumguriyet
***
Şehir Üniversitesi, Bilim ve Sanat Vakfı’na yapılanları işte bu nedenle görmezden gelemeyiz. Tasvip edemeyiz.
İnsan olmanın, hukuka saygının gereği olarak bu zulmü alkışlayamayız!
Umut ederim, ‘’olağanüstü FETÖ uygulamalarının kitlesel hukuk kıyımları için kullanıldığına’’, tüm muhalifleri biçmek için de kullanılacağına kendileri de bir an uyanırlar. Ancak onlar uyanmasa da, bizler vicdan çizgisinde kalmaya devam etmeliyiz.
Hatta bir gün bu hukuksuzluklar AKP’lilere de uygulansa, açtıkları kuyuya kendileri de düşse, onlar için de hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmaya devam etmeliyiz.
Haksızlıklar karşısında sustukları için eleştirdiğimiz insanlara benzememek, onların düştüğü acınılacak hata sarmalına kapılmamak için çırpınmalıyız.
Kolay değil ama ‘damdan aşağı itilmiş insanlar’ olarak, yaşadıklarımızdan ders çıkarmalıyız, hukuk önünde hesap vermeleri dışında, intikam arzusu ‘yesinler birbirlerini’ düşüncesi ile hareket edemeyiz…
Bizlere en alçakça iftiraları atanlar aksini arzu etseler de, bizler vicdan sahibi, evrensel ilkelere bağlı ve hukukun üstünlüğüne inanmış bireyler olarak, mağdur ve mazlumların çığlıklarına kulak tıkayamayız.
Unutmayalım, bugün yaşadığımız hukuksuzluklar bir gün geçer, yaşadığımız sıkıntıları sel alır, yel savurur, zaman yaralarımızı sağaltır, geriye ettiğimiz söz ve durduğumuz yer kalır…