‘Ne zaman ekonomik kriz olsa, AKP doğalgaz keşfiyle meşgul olur’

Erdoğan'ın 'doğalgaz müjdesi'ni siyasi partililer, uzmanlar ve gazeteciler değerlendirdi: "Türkiye aşağı yukarı 2004’ten beri Karadeniz’de doğalgaz yatağı keşfediyor. AKP, dış ödeme sıkıntılarıyla karşı karşıya kaldığı, bütçenin büyük baskılar altında olduğu dönemlerde daima doğalgaz keşfiyle meşgul olur."

KRONOS 21 Ağustos 2020 GÜNDEM

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cuma namazı sonrası açıkladığı Karadeniz’de doğalgaz keşfi gündemi sosyal medyada platformu Twitter’da konuşulan ilk 17 gündemde yer aldı.

Erdoğan “Türkiye tarihin en büyük doğalgaz keşfini Karadeniz’de gerçekleştirdi. 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulundu. Hedefimiz 2023 yılında Karadeniz gazını milletimizin kullanımına sunmaktır” dedi.

Erdoğan’ın bugün açıklayacağını duyurduğu ‘müjde’si Karadeniz’de keşfedilen doğal gaz rezervi oldu. Erdoğan’ın açıklaması sonrası siyasi parti mensupları, uzmanlar ve gazetecilerden de değerlendirmeler geldi:

KÜRKÇÜ: AKP 2004 YILINDAN BERİ DOĞALGAZ BULUYOR

Konuya dair ARTI TV’de yayımlanan Haber Aktüel programına katılan HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü, “Benim bildiğim kadarıyla yeni bir şey yok. Türkiye aşağı yukarı 2004’ten beri Karadeniz’de doğalgaz yatağı keşfediyor. Sırayla takip ettiğimiz zaman Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetlerinin genel olarak dış ödeme sıkıntılarıyla karşı karşıya kaldığı, cari açığın büyüdüğü, bütçenin büyük baskılar altında olduğu dönemlerde daima doğalgaz keşfiyle meşgul olur. Bunların hepsinin varsayılan büyüklüklerinin Tayyip Erdoğan’ın bugün duyurduğu büyüklükle eşdeğerdir” yorumunda bulundu.

‘DOĞAL GAZ MÜJDE OLAMAZ’

Kürkçü doğalgazın yenilenebilir bir enerji olmadığı için ‘müjde’ olamayacağını kaydederek, “Türkiye esasen dışarıya para ödemekten ekolojik olarak efektif bir yatırım yapmaktan büyük geleceğini düşünerek yatırım yapmaktan söz ediyorsa bir karbonhidrat yatağına da ulaşmış olması ve bunun için yatırım yapacak olması halkın beklediği müjde olamaz. Bizim beklediğimiz müjde ya da muhalefet olarak vermemiz gereken müjde Türkiye’nin Güneş enerjisi kaynakları başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına dönük bir enerji sağlama stratejisine kavuştuğu olabilir. Biz burada bunların hiçbirisini görmüyoruz” sözlerini sarf etti.

İMAMOĞLU: MİLLETİMİZİN REFAHINI ARTTIRMASINI DİLİYORUM

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu sosyal medya hesabından, “Bulunan doğalgaz rezervinin milletimizin refahını ve ülkemizin gücünü artırmasını temenni ediyorum. Denizlerimizde ailelerinden uzakta aylar boyunca fedakarca çalışan Fatih Sondaj Gemisi’nin tüm mürettabatına da şükranlarımı sunuyorum” yorumunu yaptı.

ÖZUĞURLU: BULUNAN MİKTAR 6 YILLIK

ARTI TV’de Medya Kritik programını sunan Musa Özuğurlu ise, “Gazın bulunması elbette olumludur ancak eğer bulunan gaz sadece 320 milyar metreküp ise, devamı yoksa sevinci çok da abartmamak lazım. Kabaca karşılaştırma yapılabilmesi için bazı örnekler verilebilir. Türkiye’nin bulduğu belirtilen gazın miktarı 320 milyar metreküp. Rusya’nın 38, İran’ın 32, Katar’ın yaklaşık 25 trilyon metreküp kanıtlanmış gazı var. Sahip oldukları rezervler trilyon ile ölçülen ülkelerin sayısı ise 25 kadar. Türkiye yılda yaklaşık 50 milyar metreküp gaz tüketiyor ve yaklaşık 15 milyar dolar ödüyor. Yani bulunan miktar 320/50 = yaklaşık 6 yıllık gaz demektir. Bu da 6 yılda yaklaşık 90 milyar dolar eder.

‘TÜRKİYE’Yİ GAZ KORİDORU OLMAKTAN KURTARMAZ’

“Keşif bu hali ile Türkiye’yi eksen tercihi yapabilecek lükse eriştirmekten çok uzak. Malum Türkiye enerjide dışa bağımlı bir ülke ve doğal gaz bu bağımlılığın önemli kalemlerinden birisi. Bulunan miktar bağımlılığı geçici bir süre erteleyebilir ama daha fazlası yoksa Türkiyeyi ‘gaz koridoru’ olmaktan kurtarmaya yetmez. Diğer yandan Türkiye gaz için geçici olarak dışa bağımlılıktan kurtarabilir ancak bir diğer önemli kalem olan petrolde dışa bağımlılık devam edecek.

‘HANGİ TEKNOLOJİ İLE ÇIKARILACAK?’

Bir başka soru gazın çıkarılmasının hangi teknoloji ile olacağı. Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’nin yeterli teknolojisi yok. Bu durumda uluslararası rekabette hangi ülke ve şirket tercih edilecek?”

21.8.2020 [Kronos.News]

“Hapislikte Kelimeler ve Manaları”

Gazeteci Emre Soncan cezaevinden yazdığı mektupta 'zaman', 'özlem', 'rüya', 'mektup', 'görüş', 'koğuş', ve 'ses' sözcükleri ile yaşadığı tutsaklığı anlattı.

KRONOS 21 Ağustos 2020 GÜNDEM

Cezaevinde 1488 gününü dolduran gazeteci Emre Soncan, yazdığı mektupta, ‘Yıllardır görmediğin denizler, ağaçlar’a olan özlemini dile getirdi.

Gazeteci arkadaşı Ahmet Dönmez’in paylaştığı satırlarda Soncan, ‘zaman’, ‘özlem’, ‘rüya’, ‘mektup’, ‘görüş’, ‘koğuş’, ve ‘ses’ sözcüklerinden yola çıkarak cezaevinde yaşadığı tutsaklığı anlattı.

İşte Emre Soncan’ın, “Hapislikte Kelimeler ve Manaları” başlıklı son mektubu:



“ZAMAN: Bir hapisahane gecesi bin gün eder.. Bu alemde vakit nazlıdır, ağırkanlıdır, akrep ve yelkovan kurşundandır.. Pişkin bir misafirdir zaman, yatıya kalmaya niyetli; lisan-ı münasiple yolculamak istersin, kapıya kadar eşlik eder hatta karşıdan karşıya geçirmeye çalışırsın lakin ışık yayalara hep kırmızıdır..

Zamanın sancılı boşluğunda dilini dişlerinin, başını ellerinin arasına alır, yüreğini taşırıp taşırıp özgürlüğünü düşünürsün.. Düşündükçe düşlerin çırpınır, ruhun uğunur durur.. Avuç avuç biriktirdiğin her hayal kıymık parçası olur, ellerinin içinden kayar, kaydıkça hızlanır yolda, gelir yüreğine batar, battığı yeri çizer, kanatır..

Üzerinde sigara dumanı ve izmarit kokusu gezinen pürtüklü bir sesle konuşur zaman seninle koğuşta.. Alaya alır adamı, ‘Ağır ağır ilerlediğim vehmine kapılıyorsun ama ömründen şimdiden dört yılı çalıverdim’ der.. Mahirdir hırsızlıkta yani ve daha ne kadar ileri gidebileceği de meçhuldür..

ÖZLEM: Sevdiğin kadının tenine, teninin kokusuna, teninin kokusunun üzerinde salınan buğuya duyulan yürek çatlatan, şakak zonklata, iç çekişli ve pek heybetli bir vuslat arzusudur..

RÜYA: Umudunu hakimlerin zalim kalemleri karalar ve jandarma postalları çiğnerken, ansızın açılan hikmet perdeleridir.. Göğüsleri genişleten huşu tebessümleri, rüzgarların taşıdığı tılsımlı uğultulardır.. Dolaylı anlatımlarla hakikate aralanan kapılar, kainatın bağrından kopup gelen işaretlerdir..

MEKTUP: Sevdiğinden gelen tek bir satır, sevdiğinle geçen bir ömür demektir.. Yıllardır görmediğin denizler, ağaçlar demektir.. İçine çekmeye çekmeye serinliğini unuttuğun hürriyet demektir.. Sevdiğinden gelen tek bir satır sonsuz bir bakış, çapkın mı çapkın bir gülüş demektir.. El ele tutuşmak, tutuşmakla da kalmayıp ten tene dolanmak demektir.. Buğulu buğulu da değil, düpedüz sisli puslu karanlıkları nazikçe okşayıp aydınlatır gibi yapan süzgün bir ay ışığı demektir.. Sevdiğinden gelen tek bir satır hapishane dolusu umut demektir.. Takvimden umuttan yapraklar koparmak, umut yüklü hayaller kurmak, baştan aşağı umuda boyanmak demektir.. Tek bir satır tutsaklıktan kaçış bileti, özgürlüğe kazılmış düşsel bir tünel; sırtının her iki yanında omuzlarının hemen altında aniden beliriveren akça pakça ilahi kanatlar demektir. Tek bir satır, tek bir satır demek değildir yani mahpuslukta, muhatabı için hayata yeniden tutunma şansı demektir..

GÖRÜŞ: Zindanda ‘görüşler’ ikiye ayrılır, kapalı ve açık olmak üzere.. Kapalısında, üzerinde sayısız parmak izi olan kirli bir camın arkasından, bir o kadar kirli telefon ahizesini eline alıp gerekli şifreyi tuşlayarak konuşursun.. Açığı daha insancıldır; dokunabilirsin örneğin sevdiğine ama yan yana oturmak yine de yasaktır.. Açık görüşler anne gözyaşlarıyla ıslanır doğal olarak ve tüm duygular o tuzlu ıslaklığın saydamlığında parıldar.. Babalar evlatlarına sarıldığında, sağ elleriyle çocuklarının sağ omzunun hemen arkasını kavrar, sol elleriyle sırtlarını sıkar, sıkmakla da kalmayıp adeta mıncıklarlar; çünkü karşılarındakilerin etiyle kemiğiyle gerçekten var olduğuna kendilerini ancak böyle inandırabilirler..

KOĞUŞ: Rutubetin demir pencereye, pencerenin kenarındaki çalar saate, sonbahardan kalmış yaprağa, diyanet takvimine; demir karyolaya ve onun inceden çıkardığı gıcırtalara; metal elbise dolabına, dolabın üzerindeki kitaplara, mahkeme evrakına; tavandaki lambaya; üzerindeki kıyafetlere ve en sonunda ruhundaki dikenli boşluğa sirayet ettiği dört duvar – beş adım bir kafestir..

SES: Bazen kendini, kendi sesine benzemeyen gücenik ve bıkkın bir tonla konuşurken bulursun.. Sanki ses tellerine bezginlik tohumları serpilir de teller titreştikçe, ağzından çıkan sözcüklerin arasında sesten, mecalsiz ve buruşmuş çiçekler yürür.. Sesin, sana senden bir yüktür..

Emre Soncan

Silivri Zindanları, Yaz Sonu, 2020

21.8.2020 [Kronos.News]

Prof. Eser Karakaş: Altın yükseliyorsa işler kötüye gidiyor demektir [Alin Özinial]

Ekonomist, akademist ve yazar Prof. Karakaş ile gündelik hayata yansıyan ekonomik gelişmeleri, Dolar-TL dengesini, "doğalgaz müjdesi" çerçevesindeki tartışmaları konuştuk.

ALİN OZİNİAN 21 Ağustos 2020 SÖYLEŞİ

Ekonomist, akademisyen ve yazar Prof. Eser Karakaş, Türkiye’nin “heyecanla” beklediği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan “müjde” ile ilgili, “Türkiye’nin en önemli avantajlarından biri önemli doğal kaynak zengini olmamasıdır” yorumunu yaptı.

“Normalleşme Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye” ve “Sivil Siyaset Küresel Ekonomi” kitaplarının yazarı da olan Prof. Karakaş ile gündelik hayata yansıyan ekonomik gelişmeleri, cari açığı, Dolar-TL dengesini, “doğalgaz müjdesi” çerçevesindeki tartışmaları konuştuk.


Erdoğan “Türkiye tarihin en büyük keşfi” diyerek, 320 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfedildiğini açıkladı. Sıcağı sıcağına, bu keşif hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’nin en önemli avantajlarından biri de önemli doğal kaynak zengini olmamasıdır. “Doğal kaynak zengini olmama” ve “düşük iç tasarruf üretme”… büyüme sürecinde Türkiye ekonomisi yapısal olarak cari açık üretiyor.

Erdoğan’ın dediği gibi “cari açığın” en büyük sebebi enerji öyleyse?

Cari açık muhasebe terimi ile finanse edilmesi zorunlu bir açık. Cari açığı finanse edemez yani yabancı tasarrufçu hukuk sistemimize güvenmediği için tasarrufunu bize emanet etmez ise, cari açığın muhasebe anlamında kapatılması büyüme oranının düşmesi ile mümkün olacaktır. Büyümenin düşmesinin de ne tür toplumsal acılar üreteceği bilinmektedir. Cari açık Türkiye ekonomisi ve hukuk sisteminin batı demokrasileri ve tasarrufçuları ile kurduğu bir hukuk ve demokrasi köprüsüdür.

CARİ FAZLA ÜRETEN TÜRKİYE BATI’DAN KOPABİLİR

Yeni kaynak bulmak ekonomiyi nasıl etkiler?

Önemli doğal kaynak zenginliği Türkiye’yi yabancı kaynak ihtiyacından kurtarır ama bu kurtarma ne kadar iyi bir şeydir, bu tartışılmalıdır. Cari fazla üreten Türkiye’nin hukuk sisteminde batı değerlerinden kopmasının sonu olmayabilir. Putin Rusya’sı olumsuz anlamda çok iyi bir örnektir.

Türkiye’nin ekonomik durumu ne halde? Basının durumu ortada olsa da sağlıklı analizlere denk gelmek neredeyse mümkün değil. Sizden Türkiye’nin genel bir ekonomik fotoğrafını çekmenizi istesek ne söylersiniz?

Türkiye’nin genel ekonomik durumunun fotoğrafı ancak uluslararası mukayeselerle anlamlı olabilecek durumda. Toplam milli geliri dolar cinsinden ilk yirmiye giriyor.Türkiye (G-20) ama kişi başına gelir sıralamasında 65’inci. Dünyada enflasyon oranı en yüksek ülkeler sıralamasında ise 14’üncü. İnovasyon kapasitesi olarak 35’inci sırada. Ekonomiyi doğrudan belirlediği için eğitim de çok önemli. Dünyanın en iyi üniversiteleri sıralamasında (ARWU) ilk 300’de üniversitemiz yok…

YABANCI YATIRIM NEDEN AZALIYOR SORUSU SORULMALI

Pek iyimser bir tablo yok ortada. Peki dövizin yükselişi, genel ekonomiyi nasıl etkiliyor? Döviz neden yükseliyor?

Ekonomide her konunun kökeninde aslında basit bir arz-talep mekanizması vardır. Döviz piyasasında da döviz yükseliyorsa döviz arzının- ihracat, doğrudan yabancı yatırım gibi, düştüğü, döviz talebinin ise arttığı anlaşılır. “Neden doğrudan yabancı yatırım azalıyor, neden TL’den kaçılıyor” sorularına doğru yanıt verir ve gerekeni yaparsak döviz meselesi çözülür.

Dış politika ve döviz arasında nasıl bir bağlantı görüyorsunuz?

Dış politika ile doğrudan değil ama genel anlamda siyaset, hukuk devleti ile döviz arzının düşmesi arasında bire bire yakın ilişki mevcuttur. İç ve dış politika ayırımı kanımca anlamsız. Zengin doğal kaynağınız yoksa ve hukuk devleti uluslararası sıralamasında yeriniz 112’inci ise, 4 yılda bir de sandığa gidiliyorsa, yani seçmen büyüme istiyorsa döviz krizi kaçınılmazdır.

ALTIN YÜKSELİYORSA İŞLER KÖTÜYE GİDİYOR DEMEKTİR

Döviz krizinin ardından vatandaşın altın talebine yetişemeyen kuyumcular, Darphane’nin sikke ve ziynet altın üretimini de rekor seviyelere taşıdığını haber veriyor. Altın neden hala en iyi yatırım aracı?

Bir ülkede altının fiyatının yükselmesi işlerin kötüye gittiğinin en net kanıtıdır. Milli parasının üzerindeki imzaya güvenmeyen vatandaş değeri imzanın güvenirliği ile ilişkisiz altına yönelir.

Merkez Bankası’nın ne gibi müdahalelerini görüyoruz ve göreceğiz sizce? “Örtülü faiz artışı” tam olarak ne anlama geliyor?

Saçma ve o kadar da komik bir durum ki… Biraz önce Merkez Bankası politika faizini sabit tuttuğunu açıkladı yine. Çünkü bu bir emir… Merkez Bankası bağımsızlığı vs vs… Ama konuya Saray’dan daha hakim Merkez Bankası iktisatçıları çaresizce örtülü faiz artışı peşindeler. Takım elbiseli bir adama “soyunabilirsiniz” dendiğinde soyunmaya gömlek ve çamaşırlarından başlaması ama ceketini, kravatını çıkarmaması gibi bir durum.

Peki, bundan, Türkiye’nin ekonomik durumunun kötüye gidişinden kim sorumlu tutulmalıdır? Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ekonomi konusunda hangi yanlışları yaptı sizce?

Ekonominin kötüye gidişinin altında yapısal kaynak yetersizliği sorunu var. Hatırlayalım, iç tasarruflar ancak yüzde 3 büyüme üretebiliyor. Sorumlusu da hukuk devletini ayaklar altına alarak, AB sürecinin dışına çıkarak yabancı kaynak girişini caydıranlar, korkutanlardır.

İÇ KAYNAKLAR BÜYÜMEK TÜRKİYE İÇİN BÜYÜMEMEK DEMEK

“Ekonomide milli bağımsızlığın bir bedeli var” deniliyor. Bu ne demek? Günümüzde milli bağımsızlıktan bahsetmek mümkün mü? Bunun için verilen bedeller ne?

Özünde doğru bir ifade çünkü milli bağımsızlığın bir bedeli var; o bedel de çok düşük büyüme, fakirlik, işsizlik. Milli bağımsızlık demek kendi kaynağınla büyümek demek; üstelik iç kaynak bugünden yarına arttırılabilecek bir şey değil. İç kaynağınla büyümek istemek Türkiye için büyümemek demek, bedeli de bu. Bu konuda yani milli bağımsızlık, küresel hukuk standartlarının dışına düşmekte ısrar sürdürülürse kaçınılmaz durak sandığın da askıya alınmasıdır.

HAZİNEDE PARA KALMAMASI O DEVLETİN ARTIK VASFINI YİTİRMESİ DEMEKTİR

Ülkenin hazinesinde para kalmaması ne anlama gelir? Bütçe ve hazinenin toparlanması artık nasıl sağlanabilinir? Nasıl bir politika izleyecekler bundan sonra?

Hazinede para kalmaması o devletin artık gerekli kamu hizmetini yeterince üretememesi, yani devlet olma vasfını yitirmesi demektir. Sonuç kaçınılmaz olarak yapay kaynak yaratmak yani yüksek enflasyondur. Borç verecek bulabilirsen borçlanma ya da Merkez Bankası kaynağı yani para basma da olabilir. Yüksek enflasyon ise devletin devlet olmaktan çıkması demektir. Dünyanın en yüksek enflasyonlu ülkeleri en yüksekten başlayarak; Venezuela, Zimbabve, Güney Sudan, Sudan, Arjantin, Liberya, İran, Haiti, Etiyopya, Özbekistan, Angola, Zambiya, Sierra Leone, Türkiye, ve Nijerya. Bu sıralama kanımca her şeyi netleştiriyor, Nijerya’da Türkiye’den iyi durumda.

Türkiye’de ekonomin yeniden yapılanması sadece yeni bir hükümetle mi mümkün olur? Ekonomi nasıl yeniden kurgulanabilir?

Hükümetlerin değişmesinin tek başına bir anlamı yok. Ekonominin yeniden yapılanması demek yüksek büyüme, daha kabul edilebilir bir gelir bölüşümü, sıfır ya da sıfıra yakın enflasyon demek. Yüksek büyüme de dış kaynak girişi ile mümkün olabileceğinden büyümenin ön koşulu kaynak girişine olanak sağlayacak hukuk devletinin restorasyonu ve AB ilişkilerinin tekrar rayına sokulması demek. AB ilişkilerinin restorasyonu ise hukuk devletinin zaten ön koşulu. Çünkü Türkiye kendi iç dinamikleri ile hukuk talebi üretmiyor, talebi olmayan hukuk kamu malının da arzı olmuyor, tek yöntem dış dinamiklerin daha güçlenmesi.

PANDEMİDE KAYNAK DEVLET BÜTÇESİ

Pandemi süresince dünya ekonomileri de sınav veriyor, hangi tür kurtarma paketleri uygulanacak sizce?

En nihai analizde devlet bütçesi dışında kaynak yok. Önemli olan bütçe kaynaklarını doğru, etkin kullanmak ve iyi bütçe kaynağı yaratmak. Fransa’da bütçe açığı Türkiye’den çok daha hızla kötüleşti ama bu yüksek bütçe açığının finansmanı kolay. Çünkü mali piyasalar Fransa’da sığ değil. Bu nedenle artan açıklara rağmen faizler yükselmiyor.

[Alin Özinial] 21.8.2020 [Kronos.News]

Müebbet alan 70 Harbiyeli öğrenciyi beraat ettirecek görüntüler

15 Temmuz’da Boğaziçi köprüsüne götürülen ve müebbet verilen 70 Hava Harbiye öğrencisinin otobüslerden inmediği, araçları yakılarak zorla indirildiği görüntüler ortaya çıktı.

BOLD – 15 Temmuz’da “tatbikat var” denilerek Boğaziçi Köprüsü’ne götürülen Hava Harbiyeli öğrencilerin yargılama sürecini etkileyecek çok önemli görüntüler ortaya çıktı. 70 Hava Harbiyeli öğrenciye otobüslerinden indikleri ve darbeye katıldıkları gerekçesiyle müebbet hapis cezası verildi. Ancak bir vatandaşın çektiği cep telefonu görüntülerinde, Harbiyelilerin otobüslerinden inmek istemedikleri, bunun üzerine “beyaz çelik yelek” giymiş bir kişinin yönlendirdiği kalabalığın otobüsü yakarak Harbiyelileri inmeye zorladığı görülüyor. Görüntülerin başında ise kapalı olan yolun Harbiyeliler için açılarak, köprüdeki diğer askerlere yaklaşmalarının sağlanmaya çalışıldığı görülüyor.
ARAÇTAN İNMEDİLER

Görüntülerin başında Hava Harbiyelileri taşıyan mavi renkli otobüs, Boğaziçi Köprüsünde kalabalığın bulunduğu yere geliyor. Normalde araçlarla ve kalabalık tarafından kapatılan yol, Harbiyelilerin otobüsünün geçmesi için açılıyor. Otobüs yolun tıkanan bölümüne geldiğinde ise Harbiyeliler araç içinde bekliyorlar. Bu sırada Harbiyelilerden araçtan inmeye zorlanıyorlar ancak Harbiyeliler araçtan inmeyerek olaylara müdahil olmamak için direniyor.

Ardından araç ön kısmından ateşe verilirken, arka motor kapağı da açılarak kalaslarla motora zarar verilmeye başlanıyor. Motordan da dumanlar çıkmaya başlıyor. Kalabalıktan bir kısmı öğrencileri inmeye zorlarken, diğerleri de aracın yanmakta olduğunu söyleyerek çocuklara yardımcı olmaya çalışıyor.

YAKILAN ARAÇTAN İNMEK ZORUNDA KALIYORLAR

Harbiyeliler araçtan alevler ve dumanlar yükselmeye başlayınca inmek zorunda kalıyorlar. Bu sırada bazı Harbiyeliler yine de inmemek için direniyor ancak etraftaki halk aracın yandığını söyleyince zorunlu olarak indikleri görülüyor.

ARAÇTAN İNMELERİ EN ÖNEMLİ DELİL YAPILDI

70 Harbiyeli’nin yargılamasında, darbeye katıldıklarına dair tek delil araçlarından inmeleri olarak gösterildi. Ancak ortaya çıkan yeni görüntülerde Harbiyelilerin araçlarından, otobüs yakılarak, otobüsün camları kırılarak zorla indirildikleri görülüyor.

GİZEMLİ BEYAZ ÇELİK YELEKLİ KİŞİ

Harbiyelilerin otobüsten zorla indirilmeleri, darp edilmeleri ve bir kısmının köprüdeki diğer askerlere doğru sürülmelerinde kalabalığı yöneten “beyaz çelik yelekli” bir kişi dikkat çekiyor. Görüntüleri çeken cep telefonunun sahibi ile beyaz yelekli kişi arasında geçen kısa diyalogda, “polis misin” sorusuna beyaz yelekli kişi “kim olduğumu boş ver” diyor. Ardından kalabalığı yönlendirmeye devam ediyor.

Bu sırada Harbiyeliler otobüsten indirilir indirilmez darp edilmeye başlanıyor, bazılarının elindeki silahlar alınıyor. Yine kalabalıktan “silahların boş” olduğu yönünde sesler yükseliyor. Harbiyeliler kalabalığın arasında dağılıyor, bazıları Boğaziçi Köprüsüne diğer askerlerin bulunduğu yere doğru sürüklenirken, bazıları ise “beyaz çelik yelekli kişi” tarafından farklı bir yöne yönlendiriliyor.

[Bold Medya] 21.8.2020

2004’ten günümüze bir AKP klasiği: Doğal gaz ve petrol bulundu!

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘müjde’ açıklamasıyla birlikte Türkiye’nin enerji sorununu çözecek doğal gaz rezervinin bulunduğu iddiası gündeme oturdu. AKP, 2004 yılından bu yana benzer açıklamalarla gündem oluşturuyor.

BOLD – AKP özellikle seçim dönemlerinde çok sayıda yerde doğal gaz, petrol ve kömür gibi enerji rezervlerinin keşfedildiğini açıklıyor. Journo’nun derlediği haberlere göre iktidar aynı oyunu 2004 yılından bu yana düzenli olarak oynuyor.

HÜRRİYET: AKÇAKOCA’DA DOĞAL GAZ BULUNDU (9 EYLÜL 2004)

Akçakoca açıklarında doğal gaz bulundu. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Genel Müdürü Osman Saim Dinç, Akçakoca açıklarında yapılan sondaj sonucu, Karadeniz’in ilk ekonomik ve ticari doğal gaz keşfini yaptıklarını açıkladı. Yıl sonuna kadar ciddi yatırımlar yapılarak, doğal gaz karaya çıkartılacak.

DHA: AKÇAKOCA’DA DOĞAL GAZDAN SONRA PETROL UMUDU (26 KASIM 2006)

TPAO Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, Türkiye’nin Karadeniz’de bulunan ilk doğal gaz üretim tesisinde sona doğru gelindiğini, açıklarda ve daha derinlerde petrol bulacaklarından emin olduklarını söyledi. (Kaynak)

AA: KARADENİZ DOĞAL GAZI DEVREYE GİRDİ (20 MAYIS 2007)

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Akçakoca açıklarında çıkartılan doğal gazın Türkiye’de konutlarda tüketilen doğal gazın onda birini karşılayabildiğini söyledi. (Kaynak)

SABAH: KARADENİZ’DE PETROL AĞA TAKILDI (26 AĞUSTOS 2007)

Müjdeli haber önceki gün Meclis’te Cumhurbaşkanlığı 2. tur oylaması yapılırken geldi. Muharrem Sarıkaya, Enerji Bakanı Hilmi Güler’in verdiği müjdeli haberi yazdı.

SABAH: SAKARYA’DA DOĞAL GAZ BULUNDU (15 MAYIS 2009)

Kaynarca ilçesinde, TPO tarafından yapılan sismik araştırmalar sonrasında bölgede doğal gaza rastlanınca sondaj çalışması başlatıldı. TPAO bir süre önce Karadeniz Akçakoca açıklarında doğal gaz bulunması üzerine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı aynı hat boyunda araştırma yaptı.

AA: YENİ DOĞAL GAZ REZERVİ BULUNDU (17 HAZİRAN 2010)

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının Batı Karadeniz açıklarında sürdürdüğü doğal gaz arama çalışmaları sırasında 1.600 metre derinlikte yeni rezerv bulunduğu bildirildi. Akçakoca sahilinin yaklaşık 14 kilometre açığında, denizin 100 metre derinliğinde yeni bir kuyu açılarak sondaj çalışması başlatıldı.

AA: TPAO’DAN SEVİNDİREN AKÇAKOCA AÇIKLAMASI (29 MART 2011)

TPAO’dan Akçakoca’daki üretim platformuyla ilgili güzel haber geldi. Üretim Daire Başkan Yardımcısı Mehmet Kul, Düzce’nin Akçakoca İlçesi açıklarındaki 4’üncü doğal gaz üretim platformunun devreye girmesiyle günlük 250 bin metreküp olan doğal gaz üretimlerinin 600 bin metreküpe çıktığını söyledi.

BAKAN YILDIZ: PETROL BULDUK AMA ÇIKARAMIYORUZ (25 AĞUSTOS 2012)

Akçakoca açıklarındaki doğal gaz platformunda incelemelerde bulunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Hakkâri civarlarında önemli miktarda petrol bulgusuna ulaştıklarını kaydetti. Yıldız, “Ancak hem özel sektör hem de TPAO petrolü terör nedeniyle aramaya başlayamadı” dedi.

MİLLİYET: KARADENİZ, PETROL VE DOĞAL GAZDA YENİ MERKEZ (10 MART 2013)

Enerji savaşlarının yeni merkezi Karadeniz oluyor. Exxon-Mobil, Shell, Chevron, Total, OMV, Rosneft, Petrobras ve Repsol gibi küresel oyuncuların bölgeye akın etmesi “Karadeniz’de ciddi petrol ve doğal gaz rezervi” olduğuna dair tezleri güçlendiriyor.

BAKAN DÖNMEZ: AKÇAKOCA’DA BİR DOĞAL GAZ KEŞFİ OLDU (29 HAZİRAN 2020)

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, “Türkiye Petrolleri’nin kendi sondajıyla Akçakoca’da bir doğal gaz keşfi oldu. Rezerv yakaladılar. Üretim de yapılıyor. Batı Karadeniz tarafında böyle bir keşfimiz ve üretimimiz var. Karadeniz’den o açıdan biraz daha ümitliyiz” dedi.

1939 TARİHLİ MÜJDE

Son yıllarda Akçakoca dışındaki birçok bölgede de büyük miktarda enerji rezervi keşfedildiğine yönelik haberlerin iktidar medyasında özellikle seçimlerden önce gündeme getirildiği vurgulanıyor. Gazeteci Deniz Zeyrek’e göre 2003’ten beri en az 30 kez petrol veya doğal gaz keşfedildiğine dair bilgiler kamuoyuyla paylaşıldı. Bununla birlikte, bir sonuca varmayan benzer haberlerin, AKP iktidarından önce de Türkiye medyasında zaman zaman yer aldığını hatırlatmak gerekiyor. Örneğin 24 Ekim 1939 tarihli Yeni Mersin gazetesinde, “‘Çorum’da petrol bulundu” başlıklı haberin yer aldığı bildirilmişti.

[Bold Medya] 21.8.2020

“Babamı bırakın! Hayattayken onunla beraber olmak istiyoruz” [Sevinç Özarslan]

Artvin Cezaevinde tutuklu olan Ferhan Demir’in sağlığı gün geçtikçe kötüleşiyor. Hümeyra Demir, eşinin tedavisinin aksatılmasına tepki gösterirken çocukları da “Hayattayken babamızla beraber olmak istiyoruz” diyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Safra kesesi ve böbreğindeki sağlık sorunlarıyla cezaevine giren fizik öğretmeni Ferhan Demir’in 6 ay hangi mahkemede yargılanacağına karar verilemedi. Korona salgını nedeniyle de cezaevinde tedavisi aksayan Ferhan Demir’in eşi Hümeyra Demir bu duruma tepki gösterdi. Hümeyra Demir, “Kimseye derdimizi anlatamıyoruz, hakkımızı ifade edemiyoruz. Eşim hastane raporlarını 6 ay önce mahkemeye sundu. Hakime de sağlık durumunu ifade etti” diye konuştu.

6 AY HANGİ MAHKEMEDE YARGILANACAĞINA KARAR VERİLEMEDİ

Fizik öğretmeni Ferhan Demir’in ‘yargılanamama’ süreci Aziz Nesin hikayelerini aratmıyor. 24 Temmuz 2019’da Trabzon’daki evinde gözaltına alınan Demir, hakkındaki yakalama kararı Artvin’de çıkarıldığı için bu kente götürüldü ve tutuklandı. 1 yıl 3 haftadır hala bu cezaevinde tutuklu.

Daha önce Kars’ta da çalıştığı için dosyası Kars’tan gelen Demir’in davası Trabzon’da gözaltına alındığı için Artvin’den Trabzon’a geri gönderildi. Trabzon mahkemesi, Artvin’de yakalama kararı çıktığı için ‘orada yargılanması gerekiyor’ diye dosyasını geri göndermeye kalktı. Demir’in dosyası bir süre ortada kaldı. Nihayetinde İstinaf Mahkemesi, Trabzon 3. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmasına karar verdi. Bu süre içinde 6 ay geçti. Araya pandemi girince Demir, hasta bir tutuklu olarak cezaevinde zor günler geçirmeye başladı.

“KANSER RİSKİ VAR”

Safra kesesindeki polipler nedeniyle eşinin sağlığının gün geçtikçe kötüleştiğini ve endişelendiklerini ifade eden Hümeyra Demir, “Safra kesesinde polipler var ve sürekli büyümekte kontrol altında olması lazım. Eğer kontrol altına alınmazsa polipler hem ağrı yapıyor hem de kanser riski taşıyor.” ifadelerini kullandı. Demir, eşinin bir böbreğinde büyüme olduğunu, sürekli taş düşürdüğünü, bel ağrısı nedeniyle de hareket edemediğini sözlerine ekledi.

DEMİR’İN KIZLARI: “ARTIK SESİMİZİ DUYUN”

Çocuklarıyla birlikte İstanbul’da yaşayan ve görüş için coğrafya ve iklim koşulları nedeniyle Artvin’e gitmekte çok zorlandıklarını belirten Hümeyra Demir şöyle devam etti:

“Kızlarım her telefon çalınca baba diye koşuyorlar. Çocuklarımın babasız büyümelerini istemiyorum. ‘Ne zaman babamız gelecek, işi bitecek’ diyorlar. Çocuklarımın sorusuna cevap veremiyorum. Ailecek evimiz yuvamız dağıldı. Artık bu zulümler bitsin. Eşim Artvin’de, biz İstanbul’da.”

3 ve 5 yaşlarında iki kızı olan Ferhan Demir’in çocukları da “Artık sesimizi duyun” diyor.

[Sevinç Özarslan] [Bold Medya] 21.8.2020

Erdoğan’ın açıkladığı rakam 2019’daki müjdenin 62’de 1’i çıktı

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Karadeniz’de 320 milyar metreküp doğal gaz rezervi bulunduğu müjdesi 2019 yerel seçimi öncesi yapılan benzer haberleri hatırlattı. AKP’ye yakın Yenişafak, 23 Haziran İstanbul seçimlerinden birkaç hafta önce Tekirdağ’da 20 trilyon metreküplük doğal gaz bulunduğunu iddia etmişti.
BOLD – Tekirdağ’da bulunduğu söylenen 20 trilyon metreküp doğal gaz haberi AKP’ye yakın Yenişafak gazetesinde 27 Mayıs 2019’da müjde olarak duyurulmuştu.

AKP’li Cumhurbaşkanı, Karadeniz’de 320 milyar metreküp doğal gaz rezervi bulunduğunu, 2023’te halkın kullanımına sunulacağını söyledi.

Reuters dün Türk yetkililere dayandırdığı haberinde 800 milyar metreküp doğal gaz bulunduğunu ifade etmişti. Ancak Erdoğan’ın açıklamasına göre bulunan doğal gaz rezervi 320 milyar metreküp. Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkanı seçildiği 23 Haziran seçimlerinden birkaç hafta önce Tekirdağ’da 20 trilyon metreküp doğal gaz bulunduğu iddia edilmişti. Daha sonra haberi yapan gazeteler, 20 trilyon metreküplük doğal gaz rezervinin “kübik feet” birimiyle ölçüldüğünü, bulunan gazın metreküpe çevrildiğinde 500-550 milyar metreküpe denk geldiğini duyurmuştu.

[Bold Medya] 21.8.2020

Müjde ekonomisi! [İlker Doğan]

AKP’li Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, önceki gün katıldığı açılışta yaptığı ‘müjde’ çıkışı gündemi de bir anda değiştirdi. Söz konusu müjde bugün 15.00’da bizzat Erdoğan tarafından açıklanacak.

Bloomberg haber ajansı, Türkiye’nin Karadeniz’de bir enerji kaynağı bulduğunu, bulunan kaynağın ‘büyük ihtimalle doğal gaz’ olduğunu duyurdu. Reuters haber ajansına konuşan bir yetkili ise biri ‘ciddi büyüklükte’ olmak üzere Karadeniz’de iki bölgede enerji kaynağı bulunduğunu söyledi. Euronews’e göre Erdoğan’ın müjdesi Akdeniz’de tespit edilen bir doğalgaz kaynağı. Bunun için NATO limanında demirli olan Türkiye’nin üçüncü sondaj gemisi Kanuni yola çıktı.

İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK

Türkiye’de ilk defa enerji kaynağı bulunmuyor! Bugüne kadar her seçim öncesinde onlarca defa milyar dolarlık ‘yerli-milli’ enerji kaynakları, petrol ya da doğal gaz rezervleri bulundu. Ancak yıllardır her seçim öncesinde bulunan bu enerji kaynaklarından bugüne kadar ekonomiye kazandırılan olmadı! Zira Türkiye’nin enerji ithalatı her geçen yıl daha da arttı. 2017’de kullanılan doğal gazın yüzde 99’u ithal edilmişti. Petrolün ise yüzde 93’ü ithal… Bu oran yıllardır artıyor ama azalmıyor… Kömürde dışa bağımlılık 2008’de yüzde 45 bile değilken, bugün bu oran yüzde 60’ı geçti. Yaktığımız kömürün yarıdan fazlası ithal. Demek ki, seçim öncesi bulunan bu enerji yataklarının ekonomiye zerre kadar faydası yok!

3600 EK GÖSTERGE MÜJDESİNİN ÜZERİNDEN 2 YIL GEÇTİ!

Partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 24 Haziran 2018 Genel seçimleri öncesindeki en önemli vaatlerinden biri de memurlara ‘3600 Ek Gösterge’ müjdesiydi. Seçimin üzerinden iki yıldan fazla bir zaman geçti. Ancak ne iktidar ne de ortağı MHP bu konuda somut tek bir adım bile atmadı!

Google’da kısa bir araştırma yaptığınız zaman sadece son iki yılda onlarca ‘yeni enerji kaynakları bulunduğuna’ dair haber görebilirsiniz. Ancak bugüne kadar hiç birinden sonuç alınamadı. Bu arada işsiz sayısı 10 milyonu aştı, istihdam oranı yüzde 41’e kadar düştü, TL eridikçe eridi, ülkede açlık intiharları sıradan hale geldi…

ELEKTRİKLİ TRAKTÖRDEN SES SEDA YOK!

Geçtiğimiz yıl mart ayında Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli, ‘Türkiye’nin elektirikli traktörünün prototipinin’ hazır olduğunu söyledi. Pakdemirli’nin açıklamasına göre, yerli ve milli traktörümüz günlük 7 liralık şarjla akşama kadar 8 saat çalışabilecekti. “Seri üretime hazırız.” dedi. Aradan 1,5 yıl geçti, traktörden ses seda yok!

YERLİ OTOMOBİL 9 YILDIR ÜRETİLECEK!

Türkiye, 2011 yılının başından beri ‘yerli ve milli otomobil’ üretiyor. Her seçim öncesinde konu gündeme getiriliyor tarihler veriliyor. Önce 2015 denildi. Sonra 2017. Bu seçim öncesinde de 2019’da prototipin hazır olacağın söylendi. Yeni tarih 2022.

BAYBURT BAYBURT OLALI BÖYLE YALAN DUYMADI!

Sabah gazetesi, yaklaşık 3 yıl önce “Tesadüfen keşfedildi, birçok ülke sıraya girdi!” başlığıyla bir haber yayınladı. Haberde, Bayburt’un Aydıncık köyünde vatandaşların yıllardır kömür diye toplayarak yaktığı taşın kehribar taşı olduğunun anlaşıldığı’ yazıyordu. Rezerv miktarı yaklaşık 200 milyon metreküpmüş! Çin başta olmak üzere birçok ülke taş rezervi için sıraya girmiş. Bayburt, Bayburt olalı böyle bir rezervi hiç duymamıştı!

6 MİLYAR TON KÖMÜR REZERVİ!

2019 yılı ocak ayında Yeni Akit’te yayınlanan haberde, İzmir’in Kınık ilçesinde bir şirketin, 6 milyar ton kömür rezervine ulaştığı belirtiliyor. 6 milyar ton! Haber yapıldığıyla kaldı. Rezervlerden tık yok! Bir başka haber… Google’da kısa bir aramayla buna benzer onlarca habere ulaşabiliyorsunuz.

‘MÜJDE’ KARIN DOYURMUYOR

Rejim, ekonomiyi değil ama sahip olduğu medya gücüyle kamuoyu algısını çok iyi yönetiyor. Geniş tanımlı işsiz sayısı DİSK-AR’a göre 18 milyonu aştı, TÜİK’e göre bile rakam 9 milyona dayanmış durumda. İstihdam oranı iki yılda yüzde 48’lerden yüzde 41’lere kadar geriledi. Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre  toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Bireysel kredi borcu olan kişi sayısı, 33 milyon kişiye dayandı! İnsanlar açlıktan intihar ediyor.

[İlker Doğan] 21.8.2020 [TR724]

Dutlu düşleme [Yusuf Ziya Ünal]

Çocukken oynardım böyle oyunlar. Uzun zamandır unutmuştum. Sonra, yaşlandıkça da oynamaya başladım. Ama sadece korktuğum, çok korktuğum zamanlarda. Sabahın seherinde kapıma vurulan yumruk sesleriyle uyanır mıyım endişesiyle yorganı başıma çektiğimde mesela. Yahut sevdiklerim, ciğer parelerim bir plastik botla çıkacakları varlık yokluk yolunun ucundayken. Ay ışığının altında nehrin sularına girip çıkan kürekler şşlapp şşlap ederken…

Yüreğim ağzıma geldiğinde onu yerine döndürmek için bulduğum bir şey bu. Geceleri oynuyorum genelde. Yataktaysam, dizlerimi karnıma çekip gözlerimi yumarak. Direksiyon başındaysam gecenin karanlığına dalarak. Bir ağaç hayal edeyim diyorum, hatırladığım her hangi bir ağacı. Onun çevresinde bir çağrışım, bir hatırlama oyununa başlayayım.

O gece yüreğim yine ağzımdaydı. Dut ağacını seçmiştim… Fakat peşinden bir orman sökün edip gelmişti. İğdeler, erikler, söğütler, kavaklar, ardıçlar, kızıl çamlar, meşeler, akasyalar… Kimi kokusu, kimi rengi, sesi, tadı, gölgesi, yaprakları, kökleri, çiçekleri, meyveleriyle çağırıyordu beni; postu onun altına sermem için. Çocukluğumun, ilk gençliğimin, evimizin, mahallemizin, bahçelerimizin, dağlarımızın ağaçları bunlar.

Hepsiyle birden baş edemeyeceğimi anlayınca ormanı taksim ettim. Niye onları başa aldığımı bilmeden, öncelikle dutlar dedim. Bu sefer bir sürü dut ağacı doluştu zihnime. Beyaz dut, kara dut, mor dut, ahududu, çalı dutu. Altında gölgelendiğim, dalında sallandığım, yemişlerini silkelediğim, boyasına boyandığım, renklerine vurulduğum şerbet dolu tulumbacıklar…

Böyle de baş edemedim onlarla. Sadece çocukluğumdaki, hatırladığım en eski dutlara odaklanmaya çalıştım. Köydeki evimiz geldi gözümün önüne. Dere tarafındaki pencerenin altındayız. Orası komşu evin arka avlusu. Ama manzara bizim, göze sınır yok. Tek başına bir ak dut var orada. Sahipsiz. Çünkü dut ağacı sahiplenilmez, o sebiller gibi hayrattır. Gelen geçen, kurt kuş, börtü böcek yer ondan. Parayla satılmaz, poşete-pakete girmez o zamanlar.

Mahallenin çırpı bacaklı yeni yetme oğlanları, yani biz üç beş zıpır, bir çırpıda dutun tepesine ağmışız. Bir annenin yahut ablanın öncülüğünde aşağıya bir sofra bezi açılmış. Bezin etrafını sekiz on kız çocuğu çevrelemiş. Ağacın altındalar. Tam üstlerine denk gelen daldaki zıpır oğlan, ayağıyla pat diye bastığı dala vuruyor. Birden dut yağmuru başlıyor. Sofranın üstüne tok sesler düşüyor. Kızlar gözlerini yumup başlarını eğiyor. Yine de birkaç yerlerinden yakalanıyorlar. Üstlerine bal damlıyor sanki. Oğlan bir daha, bir daha vuruyor dala. Her vuruşunda azalıyor yağmur. Kızlar sergiyi öbür oğlanın altına taşıyor. Pat, pat, pat, patpatpatpa…

Her evden bir kap gelmiş oluyor. İsteyen istediği kadar dut dolduruyor sofradan. Gelemeyen komşuların hakkı ayrılıp bir çocukla evlerine gönderiliyor. Birkaç gün sonra aynı şölen tekrarlanacak. Ama şimdi kızlar pınara koşuyor kaplarıyla. Pınardan akan dağ suyuyla yuyup yıkıyor, iyice ağartıyorlar akça pakça dutları.

Ben dut ağacının dalında bir başıma kalakalıyorum öylece. Nereye gitti o kızlar, o oğlanlar? Tek tek hatırlamaya çalışıyorum. Birkaç tanesi ağabeyim, ablam ve kardeşim zaten. Geri kalanların da çoğu kuzenlerim; emmoğullarım, teyzekızlarım. Onlardan da haberim yok. Bir acı rüzgâr esti, sılamızın ipi koptu. Sallanmadık dal kalmadı…

Ben öylece kalakalmışken bizim evin açık penceresinden bir şarkı yükseldi. Ağabeyim delikanlı o yıllarda. Kasabada teybin tuşuna basıp mahalleye bangır bangır arabesk dinletmek moda. Kızlarla böyle haberleşiyor olmalılar. Aynı sanatçıyı aynı şarkıyı sevenler arasında bir yakınlaşma oluyor. Kasaba Müslümcüler, Orhancılar ve Ferdiciler olarak bölünmüş. Arada bir de İbocular, Cengiz Kurtoğlucular, Hakkı Bulutçular, Neşe Karaböcekçiler.

Bizim evden Ferdi yükseliyor. Daha Emmoğlu’yu bestelememiş, Fadime’nin düğününe gitmekten söz etmiyor. Ne çalıyordu acaba?  Merak Etme Sen mi, Huzurum Kalmadı mı, Son Sabah mı, Nisan Yağmuru mu…

Derken gün eğiliyor kasabanın üzerinden. Otlaklara yayılmaya giden inek ve keçi sürüleri sokağa giriş yapıyor. En önde zıp zıp oğlaklar; en arkada dili bir karış sarkmış, vazifesini tamamlamış, kıvrılacak yer arayan yorgun köpekler…

Trafikte ışıklar yanıyor, ışıklar sönüyor bu arada. Arabama yolcunun birini alıp ötekini bırakıyorum. Meşguliyet unutturuyor, geçmişi hatırlama unutturuyor hafakan basacak şeyleri…

Aynı dutun altına bir çadır kurulmuş bu defa. Çadırın içinde yatak gibi bir şeyler olmalı ama bir türlü netleştiremiyorum görüntüyü. Elbette yakın yaşlarda olduğumuz kardeşim ve üç beş komşu çocuğu da orada olmalı. Çadırın önünde birikenlere bisküvi arası lokum dağıtılmış. Bizde de onlardan var. Birer ısırık almışız, kalanı gözyaşlarımızla ıslanmış muhtemelen. Hayal meyal iki adam hatırlıyorum. Adana şalvarı giymişler, kırçıl bir siyah. Şimdi sünnetçi diyorlar onlara fakat sair zamanlarda abdal dendiğini biliyoruz. Yıllardır bizi korkuttukları, abdallar gelince kestireceğiz dedikleri adamlar bunlar. Nasıl olduğu çıkıp gitmiş aklımdan, olmuş da bitmiş maşallah…

Otuz yıl kadar sonra tekrar gidişimi anımsıyorum o ak dutun, o pencerenin altına. Evimiz, doğduğum ev, o çucukluk arkadaşım dimdik ayakta. İçinde benle yaşıt birileri oturuyor olmalı. Çocukları koşuşturuyor sağda solda. Benim oğlanla kız pencerenin altında boş boş durmaktan sıkılıp arabaya gitmişler. Hanım telefonda ablasıyla konuşuyor.

Dutla baş başa kalıyoruz. Göz göze gelip bakışıyoruz. Yaşlanmış, beli bükülmüş. Hayalimdeki kadar kocaman da değilmiş.

“Tanıdın mı beni?” diyorum, pek oralı olmuyor.

 “Senin gibi kaç kişi gelip geçti gölgemden bir bilsen!”

Güceniyorum. “Onların kaçı otuz yıl sonra gelip seni ziyaret ediyor, halini hatırını soruyor?”

Dalından bir yaprağı önüme yavaşça, bir zeytin dalı gibi bırakıveriyor. Mevsimsiz gelmişim, yemişleri yok. Mahzunluğu ondan belki de. Elimi gövdesine değdirip kabuklarını okşuyorum. Çıkıp dalına tünemeyi geçiriyorum aklımdan, cesaret edemiyorum. Başımı önüme eğip ağır ağır arabaya doğru yürüyorum. Arkamdan gelen korna sesiyle kendime geliyorum. Yeşil yanmış, fark etmemişim. Arka koltuktaki yolcum telaşlanmış. Birden silkinip oyundan çıkıyor, kendimi trafiğe veriyorum. Peki ama, nereye gidiyordum ben?



Bizimkiler pamuk yahut pirinç tarlalarında yürüyor olmalılar şimdi. Allah’ım yürekleri nasıl pır pır atıyordur çocukların. Yok, bunu bu çıplaklığıyla kaldıramam ben. Kendime yeni bir ağaç bulmalıyım. Kaçacağım bir yerler, bir şeyler lazım bana…

[Yusuf Ziya Ünal] 21.8.2020 [TR724]

Hollanda’yı ayağa kaldırdı, sıra Barcelona’da [Hasan Cücük]

Barcelona’da beklenen gelişme nihayet gerçeğe dönüştü. Bayern Münih karşısında yaşanan tarihi bozgun sonrası teknik patron Quique Setien’in görevine son verildi. Takımın emanet edildiği isim ise yine beklendiği gibi Ronald Koeman oldu. Kulüp tarihinin beşinci Hollandalı teknik patronu olan Koeman, 1990’lı yıllara damga vuran ‘rüya takımının’ önemli isimlerinden biriydi.

Barcelona yönetimi aralık ayında Ronald Koeman’ı takımın başına getirmek istiyordu. Ernesto Valverde’nin performansından memnun olmayan yönetimin kapısını çaldığı isimdi Koeman. Şubat 2018’de Hollanda Milli Takımı’nı çalıştırmaya başlayan Koeman, zor bir göreve talip olmuştu. Euro 2016 ve 2018 Dünya Kupası biletini alamamış bir Hollanda’yı yeniden ayağa kaldırması gerekiyordu. Üst üste iki uluslararası turnuvayı Hollanda evinde seyretmek durumunda kalıyordu. Euro 2020 bileti de kaçarsa, Hollanda futbolu derin bir krizin içine girmiş olacaktı. UEFA Uluslar Kupası’ndan Hollanda, Almanya ve Fransa’nın yer aldığı gruptan lider çıkarken, Koeman’a güven tavan yaptı. Portekiz’in ev sahipliğini yaptığı UEFA Uluslar Ligi finalinde yarı finalinde İngiltere engelini 3-1’lik skorla geçen Hollanda, finalde ev sahibi ülkeye kaybetmişti. Ancak ortaya konan futbol taraftarın yeniden milli takım etrafında kenetlenmesini sağlamıştı. Bu birlikteliğin oluşmasında bir numaralı etken Ronald Koeman’dan başkası değildi.

Koeman yönetimindeki Hollanda, Euro 2020 elemelerinde Almanya’nın ardından ikinci olup, şampiyona biletini aldı. Almanya’yı 21 yıl aradan sonra evinde yenerek, kalitesini konuşturdu. Barcelona yönetimi aralık 2019’da Koeman’ın kapısını çaldığında Euro 2020 şampiyonasından dolayı Koeman teklifi reddetti. Koeman’dan eli boş dönen Barcelona yönetimi, tercihini Setien’den yana kullandı. Pandemiden dolayı Euro 2020’nin bir yıl sonraya ertelenmesi Koeman’ın Setien’i gönderen Barcelona’nın teklifini kabul etmesini sağladı. Milli takımdan ayrılan Koeman’la Barcelona yönetimi 2 yıllık sözleşme imzaladı.

Koeman, 1989-95 yılları arasında Barcelona formasını giydi. Vatandaşı Johan Cruyff’un oluşturduğu ’rüya takımının’ önemli isimlerinden biri oldu. Defansta oynamasına rağmen attığı gol sayısıyla bir çok forvet oyuncusunu geride bıraktı. Frikikten attığı gollerin yanı sıra mesafe tanımaksızın kaleye çektiği şutlara kaleciler engel olamadı. Groningen’de başlayan futbol kariyerini Ajax, PSV, Barcelona’da devam ettirip Feyenord’da noktalayan Koeman, serbest vuruştan attığı gollerle hafızalara kazındı. Uzun kariyeri boyunca tam 253 gole attı. Bir çok forvetin rüyasında bile göremeyeceği rakama ulaşan Koeman, futbol tarihine en fazla gol atan defans oyuncusu olarak adını yazdırdı.

Koeman antrönerlik kariyerinde efsane Johan Cruyff’u örnek alıyor. Defanstan çok ofansı düşünen bir oyun stilini tercih ediyor. Oyun sistemini 4-3-3 şeklinde açıklayan Koeman, futbolcuya özgürlük verilmesinin başarının anahtarı olduğuna inanıyor. ‘Oyuncu sonuca katkı yaptığını görünce performansı daha artacaktır. Sadece teknik patronun direktifine bağlı kalan oyuncunun katkısı takıma fazla olmaz’ diyen Koeman, bu durumunun farklı kültürlerden gelmiş oyuncuları bir potada eritmek için etkili yol olduğunu söylüyor. Johan Cruyff gibi Koeman’da başarının küçük detaylardan geçtiğine inanıyor. Takım analizni yaparken çok dikkatli olan Koeman’a yardımcıları ‘başaşçı’ diyorlar. ‘Biz pastayı kızartırız. Koeman ise üzerinin kremini dökerek servis yapar yapar. Ancak servisi mükemmel olduğu için kimse kusur bulamaz’ bu sözler Koeman’ın yardımcılarının.

Ronald Koeman, Barcelona’yı çalıştıran beşinci Hollandalı teknik adam oldu. Johan Cruyff, Rinus Michels, Frank Rijkaard ve Louis van Gaal görev yapan Hollandalılar olmuştu. Bu isimlerin bir özelliği de, kulüp adına en fazla La Liga maçına çıkan beş çalıştırıcı arasında yer alıyor.

Barcelona tarihinde Hollandalıların özel bir yeri var. Johan Cruyff hem oyuncu hem de teknik adam olarak gösterdiği başarıyla kulübün efsanelerinden biri olmuştu. 6 yıl Barcelona formasını terleten Ronald Koeman, oyunculuk döneminde yaşadığı La Liga ve Şampiyonlar Ligi başarılarını teknik adam olarak da tekrarlamak istiyor. İzinden gittiği isim Johan Cruyff. Bakalım sonuç ne olacak.

[Hasan Cücük] 21.8.2020 [TR724]

İslâm hukukunda bağy (İsyan) [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Önceki yazılarımızda bir kısım ilahiyat çevrelerinin Hizmet hareketiyle ilgili iddia ve suçlamalarına yer verdik, sonrasında da ne devlet başkanına itaatsizlik, ne de 15 Temmuz gerekçesiyle Hizmet hareketinin “asi” ve “baği” ilân edilmesinin hiçbir şekilde mümkün olmayacağını izah etmeye çalıştık. Ne var ki bazı çevreler çoktan hükmünü verdi ve toptan Hizmet gönüllülerini devlete isyanla suçladı. Onlar, takdir edilen bugünkü cezaların da bu suçun bir karşılığı olduğunu düşünüyor. Zira onların anlayışına göre devletine başkaldırmış şahısların mal ve can güvenliği ortadan kalkar. Ebubekir Sifil ve Ahmet Akgündüz’ün bağilerin öldürülmesine yönelik verdikleri fetvaları veya Balkanlıoğlu’nun Hizmet gönüllülerinin mallarını “ganimet” olarak ilan etmesini hatırlayabiliriz.

Biz daha önceki yazılarımızda da tafsilatlı olarak üzerinde durduğumuz üzere hiçbir şekilde Hizmet gönüllülerinin devletine isyan ve vatanına ihanet ettiklerini kabul etmiyoruz. Bilakis onları, her zaman düzen ve güvenliğin temsilcisi olmuş birer vatan sevdalısı olarak görüyoruz. Fakat yukarıdaki iddia sahiplerinin vermiş oldukları fetvaların dinin ne kadar uzağına düştüğünü de göstermek istiyoruz. Bu sebeple bağy suçuyla suçlanan şahıslara, İslâm hukukuna göre nasıl muamele yapılacağını ve ne tür cezalar verileceğini ele alacağız. Ve sonuçta göreceğiz ki kin, nefret veya hasetlerinin kurbanı olmuş bir kısım zavallıların “asi” ve “baği” tanımlamaları Hizmet gönüllülerine yapılan büyük birer zulüm ve tecavüz olduğu gibi, bundan yola çıkarak öngördükleri cezaların da İslâm hukukuyla bir ilgisi yoktur.

Bağy Suçunun Tarifi

Bağy, lügat itibarıyla haddi aşmak, taşkınlık yapmak, zulmetmek, Allah’a karşı gelmek, dinin çizdiği sınırların dışına çıkmak ve haktan uzaklaşmak gibi anlamlara gelir. Pek çok ayet ve hadiste onun lügat anlamıyla kullanıldığı görülür. Mesela Kur’ân, Karun’un taşkınlık ve azgınlığını اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti.” ifadesiyle anlatır (el-Kasas, 28/76). Aynı şekilde Cenâb-ı Hak bol nimetlere nail olan insanların nasıl azacaklarını ve hadlerini aşacaklarını şu beyanıyla anlatır: وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ “Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde taşkınlık ederlerdi.” (eş-Şûrâ, 42/27)

Bağy lafzının fıkıhta kazandığı terim anlamı ise devlet başkanına isyan etme ve başkaldırma demektir. Fakat her isyan ve başkaldırı bağy olarak isimlendirilmez. Diyanet İslâm Ansiklopedisinde bağy suçunun sabit olması için üç temel şart üzerinde durulur. (Ali Şafak, “Bağy”, DİA, 4/451-452) Bunlar;

  • İsyanın yapıldığı devlet başkanının ve devlet düzeninin “meşru” olması gerekir. Dolayısıyla hukukçular fasık ve zalim devlet başkanına karşı çıkmayı bağy suçunun dışında değerlendirir. Hatta bazıları böyle bir devlet başkanına karşı çıkmanın değil suç, dinî bir mükellefiyet olduğu üzerinde durur. Meşruiyetini (adalet sıfatını) kaybeden devlet başkanına karşı nasıl bir tavır alınması gerektiğiyle ilgili ile getirilen fıkhî görüşleri öğrenmek için Nevin Abdülhalik Mustafa’nın İslâm Düşüncesinde Muhalefet ismiyle Türkçeye tercüme edilen geniş çalışmasına bakılabilir.
  • İsyanda kuvvet kullanılması. İslâm uleması, silaha sarılmaksızın ve kuvvete başvurmaksızın yürütülen muhalefet, eleştiri ve itaatsizliği (biat etmemeyi) hiçbir zaman bağilik olarak isimlendirmemiş ve bunu siyasi bir suç olarak görmemiştir. En küçük bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan bir kısım zorba yöneticiler, her tür muhalefeti iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak algılasa ve hemen cezalandırma yoluna gitse de, bu tür tavırların İslâm’la bir alakası yoktur. Yönetimi eleştirmek, icraatlarını tasvip etmemek “bağy” yani bir isyan ve başkaldırı değildir. Mesele Hz. Ebu Bekir halife olarak seçildikten sonra kendisine biat etmeyen az sayıdaki sahabeyi asla cezalandırmayı düşünmemiştir. Aynı şekilde Hz. Ali, isyan başlatacakları âna kadar, Müslüman saflarından ayrılarak Nehrevan’da müstakil bir grup oluşturan Haricilere dokunmamıştır.
  • İsyanın, devlet başkanının görevlerini hakkıyla yerine getirmemesi, ehliyetini kaybetmesi,  zulüm ve haksızlık yapması, gayrimeşru yollarla bulunduğu makama gelmesi ve bu yüzden de değiştirilmesi gerektiği gibi haklı sebeplere ve meşru yorumlara dayanması gerekir. Aksi takdirde isyancılar hakkında bağilik değil, hırabe (eşkıyalık/yol kesicilik) suçu sabit olur ve alacakları ceza da buna göre belirlenir.

Bağy Suçuyla İlgili Hükümler

Bağilere karşı açılan savaşta riayet edilecek hükümler ve onlara verilecek cezalarla ilgili fıkıh mezhepleri arasında bir kısım ihtilaflar vardır. Biz cumhurun görüşünü esas alarak konu etrafında dile getirilen hükümleri özetle vermek istiyoruz.

Bağy suçuyla ilgili hükümler en temelde şu ayete dayanır: “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını bulup barıştırın. İçlerinden biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.” (el-Hucurat, 49/9) Konuyla ilgili detay hükümler ise daha ziyade Hz. Ali’nin Haricilerle kurduğu ilişkilerden çıkarılmıştır.

Fukaha, bağy suçuyla ilgili hükümleri en temelde bu ayete dayandırır. Aslında ayetin asıl maksadı, birbirine düşman olan ve savaşa girişen iki grup arasında sulhun temin edilmesi ve asayişin sağlanmasıdır. Ayetin sebeb-i nüzulü olarak zikredilen hâdiseler de bununla ilgilidir. Bununla birlikte bir devlet içerisinde silahlanan bir grubun güç yoluyla yönetimi ele geçirmek üzere hareket etmesi de netice itibarıyla iki mü’min grup arasında çatışma ve savaş ortamı doğuracağından ayetin hükmü bu tür isyan hareketlerine de şamil olacaktır.

Burada bir hususun dikkatten kaçmaması gerekir. O da şudur: Ayet-i kerime birbiriyle savaş halinde bulunan her iki grubu da “mü’min” olarak isimlendirir. Hz. Ali de kendisine isyan eden Haricilerin tekfir edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve onların “kendilerine karşı haksızca isyan eden kardeşleri” olduğunu belirtmiştir. Bu sebepledir ki Ehl-i Sünnet ulemasından hiç kimse bağileri tekfir etme yoluna gitmemiş, onların dinden çıkacağı yönünde herhangi bir iddia ileri sürmemiştir.

Değil tekfir etmek İmam Şafii gibi bazı âlimler, hatalı içtihatlarının ve iyi niyetlerinin bir neticesi olarak isyan girişiminde bulunan asilerin “günahkâr” dahi olmayacaklarını belirtmiştir. Daha başkaları ise bağilerin hepsinin aynı kategoride mütalaa edilemeyeceğini, mutlaka onların niyet ve maksatlarına da bakılması gerektiğini; buna göre de onların ya masum olarak görüleceklerini, ya da küçük veya büyük günah işlediklerine hükmedileceğini söylemişlerdir.

Bu ayet-i kerimede dikkat çeken ikinci nokta ise şudur: Cenab-ı Hak burada فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا “Aralarını ıslah edin/düzeltin” buyurmuş ve bunu aynı ayetin içerisinde iki defa tekrarlamıştır. Ayetin sonunda ise önce وَاَقْسِطُوا lafzıyla bu iki grup arasında mutlaka adaletle muamele edilmesini, herkese hakkının verilmesini ve hiçbir kimseye zulmedilmemesini emretmiş, arkasında da اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ ibaresiyle Allah’ın adil ve hakkaniyetli olanları seveceğini hatırlatmıştır.

Ulema buradan hareketle şu hükmü çıkarmıştır: Bağilerle savaşın asıl maksadı, isyanın bastırılması, yani isyancıların yanlış tercihlerinden döndürülmesi ve en az hasarla yeniden sulh ortamının temin edilmesidir. Bağiler, Müslüman oldukları ve kendilerince isabetli buldukları bir içtihattan ötürü isyan başlattıkları için öncelikle ikna edilmeye ve girdikleri yanlış yoldan döndürülmeye çalışılır. Buna muvaffak olunamadığı takdirde onlara karşı ancak isyanı bastıracak ölçüde bir şiddet kullanılabilir. Gerekmedikçe silahlı müdahaleye başvurulmaz. Farklı bir tabirle bağileri isyandan vazgeçirmek için savaş yapılır, onları öldürmek maksadıyla değil.

Ulema, mecbur kalınmadıkça ve zarurî hâle gelmedikçe bir mü’minin canına kast edilemeyeceğini ısrarla vurgular. Zira Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (en-Nisa, 4/93) Başka bir ayet ise haksız yere bir insanın canına kıymayı, bütün insanları öldürmeye denk bir günah sayar. (el-Mâide, 5/32)

İslâm ulemasının, bağilerle yapılan savaş yani iç isyanı bastırma adına yapılan müdahaleyle ilgili üzerinde durdukları hükümleri şu şekilde özetleyebiliriz: İsyancıların ele geçirilen yaralıları veya esirleri öldürülemez. Fakihler, isyancıların esir aldıkları kimseleri öldürmelerinin dahi, onlardan esir alınan kişilerin öldürülmesi için bir gerekçe oluşturmayacağını belirtmiş; esirlerin, bir başkasının cinayetinden sorumlu tutulmasını doğru bulmamıştır.

Aynı şekilde onların malları telef edilemez ve ganimet olarak alınamaz. Kendileri veya aile fertleri de köle yapılamaz. Bu konuda icma vardır. Çünkü İslâm nazarında onların canları da malları da muhteremdir, yani koruma altındadır. İbn Kudame şöyle demiştir: “Bağilerin mallarını ganimet olarak almanın veya zürriyetlerini esir etmenin haramlığı noktasında ulema arasında herhangi bir ihtilaf bilmiyoruz.” (İbn Kudâme, el-Muğni, 8/534)

Fiilî olarak savaşa katılmadıkları sürece, bağilerin çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına veya âmâlarına dokunulmayacağı konusunda da icma vardır. İslâm, değil Müslümanlıklarında şüphe olmayan, kendi ülkenizin vatandaşı olan bu tür isyancıların çoluk çocuklarına dokunmayı, savaş yaptığınız başka ülkeler veya karşınızdaki kim olursa olsun onların kadınlarına ve çocuklarına dokunmayı da haram kılmıştır. Allah Resûlü (s.a.s) sefere gönderdiği seriyye komutanlarına bu hususu sıkı sıkıya tembih etmiştir.

Bağilerle yapılan savaşta -yeni bir isyan girişiminde bulunma riski söz konusu olmadıkça- kaçan asiler takip edilmez ve öldürülmez. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) bir seferinde Abdullah b. Mes’ud’a, “Bu ümmetin bağileri hakkındaki Allah’ın hükmünü biliyor musun?” diye sormuş, İbn Mesud, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir deyince de şöyle buyurmuştur: فَإِنَّ حُكْمَ اللهِ فِيهِمْ أَنْ لَا يُتْبَعُ مُدْبِرُهُمْ وَلَا يُقْتَلُ أَسِيرُهُمْ وَلَا يُذَفَّفُ عَلَى جَرِيحِهِمْ “Arkasını dönüp gidenlerin takip edilmemesi, esir alınanların öldürülmemesi, yaralıların infaz edilmemesi Allah’ın onlar hakkındaki hükmüdür.” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/168; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 8/316)

Bağiler, isyandan vazgeçtikleri ve teslim oldukları takdirde onlara karşı sürdürülen savaş derhal terk edilir. Zira yukarıdaki âyette Yüce Allah, فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتّٰى تَفِيءَ اِلٰى اَمْرِ اللّٰهِ “Allah’ın emrine geri dönünceye kadar haksızlığa sapanlara karşı savaşın.” kavliyle savaşı sadece fiilî isyan hâline münhasır kılar ve arkasından da onların girdikleri bu yanlış yoldan geri döndükleri takdirde artık ıslah ve adalet yolunun tutulması gerektiğini emreder. Hz. Ali’nin Cemel savaşındaki uygulamaları da bu istikamettedir. Savaş günü onun münadisi askerlere şöyle seslenmiştir: “Kesinlikle kaçanlar öldürülmeyecek ve yaralılar infaz edilmeyecek. Kim evine girip kapısını örterse artık bundan böyle emniyet içindedir. Aynı şekilde her kim silahını elinden atarsa artık o da güven içerisindedir.” (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 7/200)

Ulema, ehl-i bağy ile yapılacak savaşın niteliği açısından da farklı hükümler ortaya koymuşlardır. Mesela ünlü Malikî fakihi Karafi, bağilerle yapılan savaşın gayrimüslimlerle yapılan savaştan on bir noktada ayrıldığını söyler. Buna göre bağilerle yapılan savaşta onların öldürülmeleri değil caydırılmaları hedeflenir, kaçanları takip edilmez, yaralıları infaz edilmez, esirleri öldürülmez, malları ganimet alınmaz, zürriyetleri esir edilmez, onlarla savaşta müşriklerden yardım istenmez, mal karşılığında onlarla barış anlaşması yapılmaz, onlara karşı ağır silahlar kullanılmaz, onların evleri yakılmaz, ağaçları kesilmez/ekinleri telef edilmez. (Karafî, el-Furûk, 4/175)

Bütün bu izahlar da göstermektedir ki fiilî savaş hâlinde dahi isyancıların insan oldukları, mü’min oldukları unutulmaz, onlara karşı şefkat ve merhamet büsbütün terk edilmez. Onların şerleri ve zararları ne kadarlık bir mücadeleyle defedilecekse bununla iktifa edilir, ötesine geçilmez. Mesela isyancıların hapsedilmesi onların zararlarını ortadan kaldıracaksa, savaşmaya gerek kalmaz.

Bütün bunların yanında bazı İslâm hukukçuları, bâğilerin isyan sırasındaki öldürme ve yaralama gibi suçları için kısas veya diyet gibi ayrı bir cezaya hükmedilemeyeceğini, isyan sırasında meydana gelen maddî hasarların tazminiyle sorumlu tutulamayacaklarını belirtirler. Ulema, bilfiil isyana katılan bağilere “tazir” cezası uygulanabileceğini belirtir. Fakat çoğunluk ulema bu tazirin “ölüm cezası” olmasını tecviz etmez. Çünkü hapis gibi cezalarla onların şerlerini def etmek mümkündür. (Bkz. el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “buğât” md.)

İslâm fakihlerinin bağy suçuyla ilgili vaz ettikleri hükümler, Kur’an ve Sünnet’in genel maksatlarıyla uyum içindedir. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim onlarca ayet-i kerimede mü’minlere bir taraftan ıslahı, uzlaşmayı, barışı, kardeşliği, birliği emrederken diğer yandan da onları her tür fitneden, fesattan, bozgunculuktan ve zulümden meneder. İşte Hucurat suresindeki bu ayet de, meydana gelen bir isyan veya savaştan sonra yeniden barışın sağlanmasını ve adaletin tesis edilmesini emrediyor. Hiç şüphesiz adalet ve hakkaniyetin sağlanması da ancak haklı ve haksızın, suçlu ve masumun birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşir. Fakat çoğu durumda güçlü olmayı haklı olmakla bir tutan ceberut devlet yapısı bunun sağlanmasına müsaade etmez.

Netice

En başta ifade ettiğimiz üzere fıkıh kitaplarında dile getirilen bağy hükümlerinin bire bir modern döneme taşınması ve darbe teşebbüslerine veya isyan hareketlerine tatbik edilmesi mümkün değildir. Hele seküler hukuk sistemlerinin uygulamada olduğu ülkelerde, ancak siyasi erk tarafından tatbik edilebilecek bu tür ceza hükümlerinden bahsetmek kolay değildir. Fakat birileri Hizmet hareketine uygulanan veya uygulanması düşünülen bir kısım cezalara ve ağır müeyyidelere İslâmî ilkelere aykırılığında şüphe olmayan şaz fetvalarıyla dinî meşruiyet kılıfı giydirmeye çalıştığı için biz de meselenin aslını ortaya koymak istedik.

Buraya kadar özet olarak verdiğimiz hükümlerden de anlaşılacağı üzere, Hizmet gönüllülerinin darbe teşebbüsü gerekçesiyle baği kabul edilmesi ve devlete isyanla suçlanması hiçbir şekilde fıkhî hükümlere muvafık değildir. Zira yapılan açıklamalarda da görüldüğü üzere fıkıhçılar, bağy suçundan bahsedilebilmesi için hem isyancılar hem de isyan edilen devlet başkanıyla ilgili oldukça detaylı şartlar ileri sürmüşlerdir. Kimin yaptığı belli olmayan ve faillerinin ortaya çıkarılması için gerekli hukuk mekanizmalarının işletilmesine müsaade edilmeyen bir ortamda yüzbinlerce cemaat mensubunu bağilikle suçlamanın bir delili ve temeli olamaz.

Darbe teşebbüsüne ne fiilî ne de kavlî hiçbir destek vermemiş olmasına rağmen, devlete isyan, vatana ihanet veya terörist olma gibi gerekçeler uydurularak Hizmet gönüllülerinin mallarına el konulması, zürriyetlerinin esir alınması veya katledilmeleri gibi hükümler ise hiçbir şekilde dinin ruhuyla bağdaşmayacağı gibi fıkıh mantığıyla da izah edilemez. Günümüzdeki gözü dönmüş bir kısım hükümet fetvacılarını bir kenara bırakacak olursak, muhtemelen bugüne kadar İslâm tarihinde hiçbir âlim bu tür hükümlere meyletmemiştir.

Hiç şüphesiz herhangi bir suça bulaşmamış, şiddet olayına karışmamış, güvenlik ve asayişe dokunmamış masum insanların, sırf resmî devlet ideolojisine karşı oldukları için ceberut devletin devasa şiddet aygıtlarıyla kıyıma tâbi tutulmasının tarihte bir çok örneği vardır. Fakat zalim yöneticilerin, muhaliflerine karşı uygulamış olduğu soykırıma benzeyen cadı avını, sırf Müslümanlar nazarında meşru gösterebilme adına dinin bu ölçüde istismar edildiği, dinî ahkâmın bu ölçüde eğilip büküldüğü başka bir dönem bulmak zordur.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 21.8.2020 [TR724]

Sapla samanı ayırmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Gülen Cemaati’ni (GC) veya Hizmet Hareketi’ni (HH) “savunduğum” için çok eleştiri alıyorum. Eleştiriler, beni doğrudan “FETÖ’cü” olarak linç etmekle, “bu yapının ne kadar zararlı olduğunu görmeyecek kadar ahmak olmakla” itham etmek arasında, grinin 50 tonunu kapsıyor! TR724’te yazmam, daha önce Yarına Bakış’ta köşe yazarlığı yapmış olmam, KHK’lı olmam gibi birçok “kanıt”, beni suçlayanların “haklı olduklarından” (!) emin olmaları için yetiyor da artıyor bile.

GC ve HH, günümüz Türkiye’sinin Kürt siyaseti ile birlikte en başta gelen ötekisi. Oysa bu durum bundan 10 yıl kadar önce çok farklıydı. Bugün ipi çekilen GC, bir zamanlar bugün iplerini çekenler tarafından en yakın müttefik olarak tanımlanıyordu. GC’ne ait okullarda çocuklarını okutan, Zaman gazetesine abone olan, grubun kanallarına sabah akşam çıkan, Fethullah Gülen’den “Hocaefendi” olarak bahseden, Gülen’e veya GC’ne herhangi bir eleştiri geldiğinde, Cemaat’ten önce onları savunan, Türkçe Olimpiyatları için resmi hatıra parası bastıran, tribünlere Gülen’in Türkiye’ye dönmesi için “bu hasret artık bitsin!” diyenler, bugünkü iktidardı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


GC, uzunca süre AKP iktidarını destekledi. Daha önce bu tür bir siyasi angajmana girmeyen GC’nin bir siyasal partinin peşine takılması, bugünün gözlükleriyle baktığınızda yanlış gelebilir. Fakat 2002-2011 yılları arasındaki AKP ile bugünkü AKP arasındaki söylemsel ve fiili farklılıkları görmezden gelmek, doğru olmaz. İktidara gelirken ve geldikten sonra Avrupa Birliği (AB) reformlarını gerçekleştirme çabası içinde olan, reformcu, liberal demokrasiyi benimsemiş görünen, Türkiye’nin hukuk devleti olması yönünde bir irade ortaya koyan bir AKP vardı. Bu AKP, salt GC tarafından desteklenmiyor, aynı zamanda liberaller, Kürtler, azınlıklar, solcular, AB yanlıları gibi geniş tabana yayılmış bir platformca da destekleniyordu. İşin aslı, AKP dışındaki siyasal partiler, AB reformlarına ayak sürter bir pozisyondaydılar. Örneğin CHP içindeki ulusalcılar AB sürecindeki birçok reforma “AB’ye verilen tavizler” mantığı ile yaklaşıyordu. Bu nedenle CHP hiçbir zaman AB reformlarını AKP ile birlikte destekleyen bir pozisyon almadı, alamadı. MHP de, aynı CHP gibi, AB reformlarından hazzetmiyordu. Onlar da tıpkı ulusalcılar gibi bir ret pozisyonu almıştı. HDP ve Kürt siyasi hareketi AB yanlısı pozisyon alan AKP’nin bu dış politika tercihinden gayet memnundu. Bu süreçte başlatılmış olan Kürt meselesinin çözümüne yönelik olan yapıcı diyalog ve hatta PKK ile yapılan doğrudan görüşme kararı (Oslo süreci), Kürt siyaseti için şüphesiz cumhuriyet tarihinde Kürt meselesini çözüm için yaratılmış en önemli fırsat olarak değerlendirilmişti. Ez cümle, GC’ni AKP’yi desteklemekle ve bugünkü rejimin sorumlularından biri olmakla suçlamak, son derece zayıf ve irrasyonel bir argümandır.

Özetleyecek olursam; AKP GC’ni meşru, İslami bir sivil toplum dinamiği olarak algılıyordu. GC ise AKP’yi muhafazakâr demokrat, olumlu bir siyasal parti ve iktidar olarak algılıyordu. Bu durum, doğal bir işbirliği zemini hazırlamıştı.

ZAMAN, TEKELİ KIRDI

GC 2002-2011 yılları arasında Türk siyasetinde etkin oldu. Nasıl mı? Bünyesindeki mevcut ve yetişmekte olan insan potansiyeli ve medya sektöründeki gücüyle. Yetişmiş insan gücü oldukça anlaşılır bir durumdur. GC eğitim sektörüne ağırlık veren bir yapıydı. Okulları ve dershaneleri ile potansiyeli olan öğrencilere verdiği burslarla, açtığı üniversitelerle, bir tür eğitim hareketiydi. Medya sektöründeki gücü, Zaman gazetesinin ve sonrasında ortaya çıkan medya kuruluşlarının Türkiye’de mevcut seküler-Kemalist elitlere ait medya karşısında bir alternatif seçenek sunmasıyla oluştu. Piyasadaki açık, bu medya tekeliydi. O tekeli kıran Zaman oldu. Ayrıca Zaman kapılarını sadece GC çevresinden çıkan yazarlara değil, liberal-demokrat kalemlere de açtı. Dolayısıyla sadece GC tarafından değil, İslami-İslamcı gruplar ve liberal gruplar tarafından da okundu.

2002-2011 yılları arasında ana hatlarıyla Türkiye’nin demokratikleşmesi, hem AKP’nin, hem de GC’nin ana ilgi alanı oldu. Bu çerçevede askeri-bürokratik vesayet sisteminin (veto rejiminin) sonlanması ve AB tipi liberal demokratik ilkelere dayalı bir hukuk devletinin oluşması önemsendi. İslamcı refleksler bu süreçte etkili bir motif olmuş olabilir. Yani askeriyenin etkisini AB reformları kılıfıyla azaltıp, esas gündemleri olan Türkiye’de devletin ve bürokrasinin “İslamileştirilmesi” ve “seküler yapının sekteye uğratılması” gibi. Fakat bu fazlaca niyet okuma olacaktır, kanımca. Ve dahası, buram-buram Kemalist propaganda söylemi kokacaktır. Doğrusu şu ki, 2002-2011 süreci, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti tarihleri içinde ülkenin çağdaş demokrasiye en fazla yaklaşabildiği dönemdi.

AKP iktidarda olduğu dönemde kendi kadrolarını devlet bürokrasisine yerleştirme gayretinde oldu. Bu yadırganacak bir tutum değildir. Modern Türkiye tarihi bir kadrolaşma tarihidir. Her iktidar devlete yerleşmek istedi. Çünkü devletin gazabına uğramamanın tek garantisi, “canavarın bünyesinde” olmaktı. Bu refleks, siyasal mücadele tarihinin aslını oluşturur. AKP devlete kendisine yakın kadroları alırken, 2002-2011 döneminde kendisiyle “aynı gemide” olan ve benzeri dünya görüşüne sahip GC’nin yetişmiş insan gücüne de kucak açtı. Esasen GC veya diğer muhafazakâr-İslamcı insan havuzları arasında fazla fark gözetilmedi. GC yetişmiş insan kaynakları bakımından diğer İslami-İslamcı gruplara göre daha ilerideydi. Böylece GC’ne yakın olan memurların oranı arttı.

CEMAAT DEVLETE SIZMADI!

GC devlete sızmadı, devlete girdi. Bir tercih vardıysa bu tercihi yapan siyasal sorumlu konumundaki AKP iktidarıydı. Devlet memurluğuna alım şartları bellidir. Her Türkiye vatandaşı devlet memuru olabilir. Önemli olan gereken nesnel (yazılı) şartları yerine getirip getirmediğidir. Devletin Kamu Personeli Sınavı, Yabancı Dil Sınavı, ALES gibi çok sayıda merkezi ÖSYM sınavlarından alınan puanlar yanında, üniversite mezunu olmak gibi, birçok objektif kriter vardır. Kadroları siyasal iktidar (AKP) açtı. Bu kadrolara başvuran yüksek puanlı adaylar memur oldu. Bu süreçlerde eğer bir usulsüzlük olduysa, bunun sorumluluğu siyasal karar mercii olan AKP iktidarıdır.

Eğer kamu personeli seçimi ve atama sürecinde herhangi bir usulsüzlük veya kanunsuz uygulama söz konusuysa, bu nesnel kanıtlarla ortaya konur ve ilgili kişiler hakkında soruşturma ve yasal takip yapılır. Yasalar ve yönetmelikler buna olanak tanıyor. Önemli olan, suçlamalar temelinde ya da toplumda oluşturulmuş genel kanaatlere göre herkesin aynı tencereye atılıp, kurunun yanında yaş da yansın mantalitesiyle hareket etmemektir. Oysa bugün olan tam da budur. GC’nin merkezi sınavların sorularını çaldığı iddiası genel kabul görüyor. Bu iddiaları ortaya atanlar kanıtları da ortaya koymalıdır. Herhangi bir kanıta dayanmayan iddialar temelinde çok yüksek sayılarda kamu çalışanı KHK’larla işinden atıldı ve damgalandı. Bu unutulmamalı. “GC soru çaldı” iddiası varsa bu araştırılmalı. Fakat bu suçun işlenmiş olup olmadığı, işlenmişse kimler tarafından işlendiği, bunun kişisel mi yoksa organize mi bir suç olduğu, organize ise kimlerin bu suça karıştığı kanıtlarla ortaya konmalı. “Hepsi böyle girdi bunların devlete!” türü bir retoriğin hâkim olduğu bugünlerde, anayasanın fiilen uygulanmadığı, yargının yürütmenin kontrolüne girdiği bir rejimde bunun ne kadar olanaklı olabileceğini bir düşünün.

İşin diğer bir boyutu da, GC’ne dâhil olanların memuriyet hiyerarşisi ve amir-memur ilişkisi dışında, üçüncü kişiler tarafından emir almaları ve devletin çıkarları değil, kendi cemaatlerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri. Bakın şunu net olarak ifade edeyim ki bunu kanıtlamak oldukça güçtür. Aynı şeyi mesela masonlar veya Kemalistler için iddia etsek, ne yanıt alırız? Şurası kesin ki, bu tür iddialar temelinde bir grup insanı kolektif olarak suçlamak demokratik bir hukuk devletinde değil, ideolojik otoriter rejimlerde olur. Memuriyet hiyerarşisi çok önemlidir. Bu konuya her devlet önem verir, vermelidir. Her memuriyet görevinin bir gizliliği vardır. Hem kişisel bilgilerin korunması, hem de stratejik kararların devletin ilgili birimleri dışına çıkmaması için bir hiyerarşik örgütlenme şeması, tüm bürokrasilerde görülür. Bu hiyerarşiye aykırı hareket edilmesi ciddi bir suçtur. Kanıtlarıyla ortaya konursa, suç ispatlanır ve ilgili memur ve kişiler yasalara göre cezalandırılır. Bu suçun organize olup olmadığını kanıtlamak daha derin bir güvenlik soruşturmasını gerektirir. Ancak masumiyet karinesi, tüm bu bürokratik ve hukuksal süreçlerde esas alınır. Yani bir kişinin suçu net olarak kanıtlanmadan, o kişi suçsuz kabul edilir. “Biz bunu önceden atalım, hatta linç edelim, sonra masumsa suçunu ispatlasın!” türü bir yaklaşım, hukuk devletinde değil, ancak bir NAZİ rejiminde olur.

ORDUYA KUMPAS İDDİASI

Organize suç teorisinin diğer bir dayanağı, Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Askeri Casusluk gibi davaları GC’nin “tezgâhladığı” ve “Türk ordusuna kumpas kurduğu” iddiası. Oysa bu davaların çok ciddi kanıtlara dayandığı, bazı askeri planlama toplantılarının ses kayıtlarının ve tutanaklarının olduğu göz ardı ediliyor. Dahası, dönemin başbakanı ve bakanlar kurulunun bu dava süreçlerine siyasi destek verdiği unutturulmak isteniyor. Yapay olarak 17 Aralık 2013 soruşturmaları ile Ergenekon davaları arasında ilinti kurulmaya çalışılıyor. Sanki perde arkasından her iki süreci de GC tasarlamış gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa sorulması gerekli olan sorular çok basit: 1) Ergenekon davalarındaki kanıtları nereye koyacaksınız? 2) 17 Aralık soruşturmalarındaki kanıtları nereye koyacaksınız? Her iki hukuksal süreçte de zanlı olan taraflar, kanıtları örtbas etmek için “bu süreçleri Cemaat başlattı ama!” diyor. Fakat darbe planladılar mı? Yolsuzluğa karıştılar mı? Bunları (artık) soran neredeyse kalmadı. Bu durumda savcılar veya polisler kimin adına hareket etti ve yasa dışı faaliyetleri ortaya çıkardı, ikincil konulardır. Önemli olan ortada bir suç var mı, yok mu, buna odaklanmaktır.

Böylece “devlete sızdılar” ve “bunu soru çalarak yaptılar” iddiaları hakkında bazı tespitlerde bulunmuş oldum.

TERÖRİZM NEDİR, KİMLERE TERÖRİST DENİR?

Gelelim GC’nin terörist bir yapılanma olduğu iddiasına.

Şunu en başında net olarak ifade etme gerekliliği var: önünüze gelene terörist diyemezsiniz. Terörizm konusu sosyal bilimler literatüründe de, hukuk metinlerinde de, uluslararası ilişkilerde de çok derinlemesine ele alınmış bir konudur. Kendinize düşman bellediğiniz bir grubu terörist olmakla itham edip o grubun üyelerini topluca takibata almak, otoriter ve yarı otoriter rejimlerce sıklıkla yapılan bir uygulamadır. Oysa mevcut bir terörist grupla hukuk devleti sınırları dâhilinde mücadele etmek, her hukuk devletinin meşru hakkıdır. Bu durumda terörizm nedir, kimler teröristtir, bu soruların yanıtı verilmelidir.

Kesin olan gerçek şudur ki, terörizm konusunda şiddete bulaşmak ile terörizm arasındaki ilgi, en güçlü korelasyondur. Şiddete bulaşmamış bir gruba veya kişiye terörizm suçlaması yapılamaz. Şiddete övgü, bir diğer ölçüttür. Ancak şiddete övgü genellikle daha alt bir cezai kovuşturmaya tabidir. Şiddete başvuracak materyal olanaklara sahip olmak diğer bir ölçüt olabilir. Yani elinde silahları olan bir grup potansiyel olarak şiddet yöntemini kullanabilecekse, terörizm bağlamında ele alınabilir.

GC’nin terörizm ile suçlanması, 2015 Temmuz’unda gerçekleşen darbe kalkışmasından sonra oldu. Ondan önce “paralel devlet” olmakla – yani organize suçla – suçlanmaktaydı. Bugünkü hükümetin iddiasına göre 15 Temmuz 2016’da GC üyesi oldukları iddia edilen subaylarca girişilen bir darbe girişimi oldu. Ancak hükümet bu güne dek GC ile darbeye karışan subayların a) aidiyet ilişkisini kanıtlayamadı, b) varsa GC sempatizanı subayların GC’nden direktif ve emir aldığına dair bir kanıt ortaya konamadı, c) darbeye karıştığı iddia edilen subayların yargı süreçlerinde GC’nden olduğunu itiraf eden ve bağlantılarını kanıtlayan ifadelere rastlanmadı, d) GC hem kurumsal hem de kişisel bazda kararlılıkla 15 Temmuz girişimine ilişkin aleyhindeki tüm iddiaları reddetti, e) tutuklu TSK subaylarının büyük bir çoğunluğunun bu darbeyle ilişkisi olmadığına dair derin şüpheler var, f) tutuklu subayların büyük çoğunluğunun GC ile “irtibatlı veya iltisaklı” olmadığı, farklı fraksiyonlara dâhil oldukları (NATO’cular vs.) anlaşılıyor. GC ile doğrudan bağlantılı bir kısım subay olduğu net olarak kanıtlansa bile (ki bu söz konusu değil) bu tek başına bu subayların GC adına ve emri ile bu darbeye karıştıkları anlamına gelmez. Dahası, bu darbe girişiminin cidden bir darbe kalkışması olup olmadığı konusunda da ortada çok ciddi şüpheler bulunmakta.

15 Temmuz bağlamı dışında, GC’nin veya bu yapıya ait olduğu düşünülen bireylerin herhangi bir şiddet olayına karıştıkları görülmedi. Bildiğim kadarıyla GC ile ilintili bir terörist saldırı bugüne dek hiç olmadı. Dahası GC ve ona dâhil olan bireyler şiddet kullanımına dönük herhangi bir mesaj, övgü, plan, istek vs. de beyan etmedi. Bu güne dek yüz binlerce GC mensubu olduğu öne sürülen insan tutuklandı, gözaltına alındı, KHK ile atıldı, ama bu insanların evlerinde ve iş yerlerinde yapılan aramalarda herhangi bir silah veya silah olarak kullanılabilecek malzeme bulunamadı.

‘FETÖ’ İBARESİ BİR ALGI ÇALIŞMASIDIR

GC mensupları aksine toplumda pasifist olarak bilinen, diğer İslamcı-İslami gruplara oranla şiddete eğilim konusunda kıyaslanmayacak kadar mülayim bireylerden oluşuyor. Bunca hukuksuz takibata karşın herhangi bir yerde polise direnen bile olmadı. Tüm bu dikkate alınan ölçüt ve göstergeler ışığında, GC’nin bir terörist grup olduğunu iddia etmek çok anlamlı değil. Bir iddia varsa, ortaya kanıtlar konulur ve iddia kanıtlanır. Bu olmadı. Buna göre, GC bir terörist gruptur denemez. “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ” ibaresi tümüyle propaganda amacına yönelik olarak ortaya atılmış bir algı çalışmasıdır.

Organize suç örgütü olduğuna dair iddia çok, ama bir kanıt yok. Terör örgütü olduğuna dair iddia çok, ama kanıt yok!

Geriye şu gerçek kalıyor: GC Türkiye’de bugün nefret objesi, günah keçisi ilan edilmiş, hedef gösterilen bir gruptur. Bunu hem devlet (rejim), hem muhalefet yapıyor. Buna hem AKP tabanı, hem de MHP, CHP, İYİP ve kısmen de HDP tabanı destek veriyor. AKP GC’nden iki nedenle nefret ediyor. 1) 17 Aralık 2013 soruşturmalarını GC’ne mal ettiler. 2) GC’ni kendilerine rakip olarak algıladılar. Her iki nedenden dolayı onu ortadan kaldırmaya karar verdiler. MHP GC’nden nefret ediyor, çünkü GC’nin AB-Batı yanlısı tutumu da, GC’nin Türkî cumhuriyetlerdeki kültürel-Türkçü pozisyonu da, Kürt siyasetine karşı olan pragmatik pozisyonu da onları rahatsız etti, ediyor. Dahası derin devletin onayını almak için GC cadı avına gönüllüler. CHP neden GC’nden nefret ediyor? Çünkü CHP’nin tabanı olan ulusalcı-Kemalist sekülerler – her dini gruba karşı hissettikleri gibi – GC’ni bir yobaz-dinci anti-Atatürkçü akım olarak görüyor. Ergenekon-Balyoz-Sarıkız gibi darbe davalarının GC tarafından organize edildiğini öne sürüyorlar. Dahası tıpkı MHP gibi, GC’nin Batı’nın (özellikle ABD’nin ılımlı İslam yaklaşımının) bir piyonu ve ajanı olarak değerlendiriyorlar. İYİP de MHP ve CHP gibi bir algıyla hareket ediyor. Her üç grup derin devletin onayını almayı hedefliyor. Ayrıca bugünkü politik atmosferde toplumun algılarını dikkate alarak, anti-GC akımından parsa almak istiyorlar. HDP, kendisini sistemden tümüyle dışlamamak istiyor ve anti-GC diskuru o da kullanıyor. Dahası, GC’nin geçmişte sahip olduğu kültürel-Türkçü pozisyon, HDP tabanında GC’ne karşı bir antipati oluşturuyor.

GC kendi içinde mutlaka hakkındaki iddialarla ilgili bir değerlendirme, bir ayıklama, bir arınma yapmalıdır; şüphe yok buna. Fakat karşı karşıya kaldığı kolektif cezalandırma ve hukuksuz toplu takibat konusu çok daha ağır bir hukuk ihlalidir. Ben bu koşullarda GC nefretinin veya kısır siyasi hesapların terk edilerek, sağlıklı nesnel bir tutuma geri dönülmesi gerektiği kanısındayım. Bugün GC’ni cadı avına tabi tutan tüm Türkiye toplumu katmanlarının da şapkalarını önlerine koyarak yapılan hukuk ihlalleri konusunda ciddi bir muhasebe yapmalarının zamanı gelmiştir. Ben en başından beri hukuk ilkeleri ve etik değerlerim doğrultusunda mağdurların sesi oldum, insan haklarını savundum. Bundan dolayı “FETÖ’cü” olarak damgalanmam, sadece tezlerimde haklı olduğumu kanıtlıyor. Sapla samanı ayırmayı öğrenmeden Türkiye’de sadece demokratikleşme değil, medenileşme de başarılamayacak. 

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.8.2020 [TR724]

Müjdeyi merak etmiyorum çünkü… [Tarık Toros]

Farkında mısınız şu üç konuyu üç gün konuşup unuttuk:
Ayasofya, Muharrem İnce ve Joe Biden.

**

Erdoğan, Ayasofya’yı çok önemsedi.
Dağılmış oyları konsolide edeceğini düşündü.
Buna imkân ihtimal yoktu.
Çünkü artık toparlayamıyor.
15 Temmuz eskidikçe yerine yenisini koyamıyor.
Taze bir ürkütmeye ihtiyacı var, çıkış bulamıyor.

**

Muhalefette hareketlenme var.
Beğenmediğimiz Davutoğlu bile Ali Babacan’ı topukladı geçti, son haftalarda.
Durum öyle vahim ki, sesi biraz gür çıkan herkes alternatif olabiliyor.

**

Erdoğan, Muharrem İnce’ye “bir bölen” olarak baktı.
Muhalefeti ne kadar parçalasa o kadar iyi.
Hoş, bu stratejisi sır olmaktan çıktı artık.
İnce itibar görmedi.
Kılıçdaroğlu’nun “Dostlarımızla beraber” lafı Erdoğan’ı şu ara en rahatsız eden cümle.
Hatta uykularını kaçıran yegâne şey: Muhalefetin bir araya gelme ihtimali.

**

Joe Biden, sürpriz olmazsa ABD’nin yeni başkanı.
Yardımcısı Kamala Harris de ondan sonraki başkan gibi.
Demokratlar, bu defa önümüzdeki 12 yılı şansa bırakmak istemiyor.
Biden’ın eski lafları özellikle dolaşıma sokuldu.
Erdoğan’ı sevmediği her halinden belli.
Kabul edelim, lafları biraz lambur lumbur…
Erdoğan’a karşı muhalefetin desteklenmesi gerektiğini söylüyor, vs.
Dış politika böyle bir şey.
Türkiye, Suriye’de rejimi değiştirmeye çalışmadı mı, Mısır’da yapmadı mı..?
Geçelim:
Şu günlerde Belarus’taki protestolar, demokratik toplumlardan destek görmüyor mu?
Kimse bu yolla “Avrupa’nın son diktatörü” denilen Lukaşenko’ya darbe yapıldığını iddia ediyor mu?

**

Erdoğan cephesi, Biden üzerinden mağduriyet devşirmeye çalıştı, olmadı.
Tuhaftır, Erdoğan tek kelime etmezken…
Propaganda bakanları muhalefete ayar veriyordu.
Erdoğan bir şey demedi çünkü, Biden’la şahsen köprüleri atmak istemedi, bu kadar basit.
Bunu, kapıkullarına bıraktı.

**

Son not:
Erdoğan bugün yeni bir müjde açıklayacakmış.
Türkiye saati ile öğleden sonra 3’te.
Hiç merak etmiyorum.
Türkiye’nin 421 milyar dolar dış borcu var.
Önümüzdeki 1 yılda vadesi gelecek borç 165 milyar dolar.
Rezervinizde bunun tamamının olması, ekonominin temel kuralı.
Yarısı bile yok.
O da kağıt üstünde.
Türkiye, yarın yokmuş gibi borçlandı.
Erdoğan neyi açıklayacak merak etmiyorum.
Ne koyarsa koysun, Türkiye’nin borcunu telafi edemeyeceğini biliyorum.
Yıl sonu gelmeden temerrüde düşecek, maalesef.
Büyük yıkımlara tanık olacağız.

[Tarık Toros] 21.8.2020 [TR724]

AKP'nin maskesini Moldova düşürdü

Moldova'nın milli gaz şirketi Moldova Gaz, 1.000 metreküp Rus doğalgazına 133 dolar ödediklerini, aynı miktarda gazı Türkiye'nin ise 188 dolardan ithal ettiğini kaydetti.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin doğalgaz ithalat maliyetini “ticari sır” gerekçesiyle gizli tutuyor. Moldova’nın milli gaz şirketi Moldova Gaz ithalat fiyatları ile birlikte Türkiye’nin ödediği tutarı da ilan etti.

13 Ağustos’ta şirketin internet sitesinde yayımlanan yazıda, Moldova’nın 1 Temmuz-30 Eylül döneminde Rusya'dan ithal edilen gaza 1.000 metreküp için 133,56 dolar ödeyeceğini, 1 Ekim-31 Aralık döneminde tutarın 100 dolara düşeceği kaydedildi.

Moldova Gaz doğalgaz piyasası ve ithalat fiyatlarına dair bilgi verirken, daha pahalı gaz ithal eden ülke olarak Türkiye’yi örnek verdi.

TÜRKİYE AYNI MİKTARDA GAZA 188,6 DOLAR ÖDÜYOR

Sözcü’nün  haberine göre; yazıda Türkiye’nin üçüncü çeyrekte 1.000 metreküp Rus gazı için 188,62 dolar, İran gazı için 191,73 dolar, Azerbaycan gazı için 180,67 dolar ödediği belirtildi.

Türkiye’nin de doğalgaz aldığı Rus devlet şirketi Gazprom’a ait olan şirket internet sitesinden bazı ülkelerin doğalgaz fiyatlarını açıkladı.

DÜNYADA FİYATLAR DÜŞTÜ, TÜRKİYE'YE İNDİRİM YOK

Yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle petrol ve doğalgaz fiyatları sert düştü. Ancak Türkiye'de ne doğalgazda ne de elektrikte indirim yapıldı.

Fiyatlar gerilese de Avrupa’da oluşan spot gaz fiyatları ile Türkiye’nin ithalat maliyetleri arasındaki büyük fark devam ediyor.

Türkiye Rusya’ya 1.000 metreküp için 230 dolar öderken, bu rakam Avrupa’da 100 doların altında seyrediyordu.

21.8.2020 [Samanyolu Haber]

15 Temmuz'da köprüdeki bir kumpas daha aydınlandı

KHK ile ihraç edilen Yunanistan eski askeri ateşesi Deniz Kurmay Albay Halis Tunç, 15temmuzinfo.net sitesi için kaleme aldığı yazıda 15 Temmuz'da kapatılan Boğaz Köprüsü ile ilgili bugüne kadar basına yansımayan önemli bir bilgiyi açığa çıkardı. Buna göre o gece köprüde nöbette olması gereken 80-90 polise önceden izin verildiği ortaya çıktı. Polislerin konuşlanması gereken noktalardansa vatandaşlara kimliği belirsiz kişilerce ateş edildiği biliniyor.

15temmuzinfo.net sitesinde yer alan yazı şöyle:

Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip Olçok’un da içinde bulunduğu vatandaşların önceden yerleştirilmiş keskin nişancılar tarafından vurulduğunu hep konuşuyoruz. Otopsi raporlarındaki kurşun izleri, kurşunların isabet açıları, görüntüler, tanık ifadeleri bunu destekliyor.

Ama bu katillerin atış yapacakları noktalara kimseye sezdirilmeden nasıl konuşlandırıldıkları konusunu hep merak ediyordum. Diğer merak ettiğim konu ise, tamamen savunmasız askeri öğrenci ve erleri katleden, Boğazdaki askerlere ateş ederek halkı galeyana getiren ve ateş altında bırakanlar nasıl organize şekilde köprüye gidebildikleridir.

Birinci ağızdan edindiğim bilgi merakımı büyük oranda giderdi diyebilirim. Önce şöyle genel bir bilgi vereyim. Boğaziçi davasında yargılanan 35’i tutuklu 143 sanık bulunmaktadır. Fakat darbe girişimi sinyali veren Boğaziçi köprüsünü kapatmaya gelen asker sayısı 30-35 kadardır. Kalanları ise, bölgeye gece saat 3 civarında gelen darbe girişimiyle yakından uzaktan ilgisi olamayan Harp Okulu öğrencileridir.

Şimdi gelelim esas konuya, biliyorsunuz Emniyet Genel Müdürlüğünün, bizlerin de köprüden gelip geçerken gördüğümüz, geçiş gişelerinin yakınında Boğaziçi Köprüleri Koruma Şube Müdürlüğü var. Bu müdürlüğün özelliklerine göz attığımızda ilginç verilere ulaşıyoruz.

*Bünyesinde 60-80 kadar 24 saat esasına göre vardiyalı çalışan personeli bulunmaktadır.

*Köprülerde meydana gelen intihar vakalarını önlemek için 2015 yılında oluşturulan “müzakere timi” bünyesinde psikoloji, kriz iletişimi, ikna, beden dili ve öfke kontrolü eğitimi alan 24 polis memuru görevlendirilmiştir. Müzakere timleri, bu tarihten itibaren müzakere ettikleri intihar teşebbüsüyle köprülere çıkan 654 kişiden 645’ini vazgeçirecek şekilde %99 oranında büyük başarı elde etmişlerdir.

*Ayrıca, bu personele ilave olarak 30 yıldan fazla süredir İstanbul’daki İlçe Emniyet Müdürlüklerinden de her gün 2-3 polis memuru nöbetçi olarak Boğaziçi Köprüleri Koruma Şube Müdürlüğünde görevlendirilir. Bu 32 ilçeden toplamda 80-90 polis memuru demektir. Müdürlüğün kendi nöbetçi vardiya personelini hariç tutuyorum.

O gün Boğaziçi Köprüleri Koruma Müdürlüğünde 100’ü aşkın polis memuru olması gerekiyordu.

Aklımı kurcalayan onlarca soru var.

*Peki, köprüyü kapatan 30-35 askerin sayısından en az 2 kat fazla bu polis memurlarını neden göremedik?
*Neden köprülerde mevcut müzakere timleri askerleri ikna etmeye çalışmadı?
*Neden caydırıcılık maksadıyla polis helikopterleri bölgeye sevk edilmedi?
*Neden polis memurları, ihtiyaç varsa, ellerindeki mevcut MP-5 veya tabancaları kullanarak askerlerle çatışmaya girmedi de halkı arada bıraktı? Bu sorular çoğaltılabilir.

Şimdi ben size 14 TEMMUZ 2016 tarihinde gerçekleşen bir vakadan bahsedeceğim.

Bu vaka, Hulusi Akar-Hakan Fidan-Zekai Aksakallı toplantısı veya Erdoğan’ın Cihat Yaycı ile aynı otelde kalması değil, ya da Erdoğan’ın “Böyle protokol olamaz, olmayacak. Bu işi bitireceğiz” diyerek, 2010 yılında iptal etiği EMASYA’yı “Terörle mücadelede etkinlik” bahanesiyle imzalama meselesi de değil. 14 Temmuz’da çok şey oldu ama bunu hiç duymadınız.

15 Temmuz’dan bir gün önce, biraz önce belirttiğim, Boğaziçi Köprüleri Koruma Şube Müdürlüğünde, İstanbul’un her ilçesinden görevlendirilen 2-3 personel, yani toplamda 80-90 polis memurunun nöbeti olağan dışı olarak iptal edildi. 14 Temmuz’da iptal edilen 90 polisin nöbeti, 15 Temmuz 2016 tarihinin nöbetleriydi. Diyebilirsiniz ki, bu bir tesadüf olamaz mı? Tabi ki olamaz. Olsa da, o tesadüf 30 yılda bir talihlisini bulan, o talihli günün ismi de 15 Temmuz 2016 olan bir tesadüf olur.

Bu nöbet iptali, o gün nöbete personel göndermesi gereken ve İlçe Emniyet Müdürlüklerinde oldukça şaşkınlıkla karşılanacaktı. Bu vaka o kadar olağan dışı bir gelişme olarak görülmüş olmalı ki, 14 Temmuz 2016’da öğlen saatlerinde gelen iptal emri, o günün gündemini oluşturacaktır. Zira Boğaz Köprüsü yapıldığından bu yana hiç aksatılmadan tutulan bir nöbetti bu. Neden, Neden, Neden? Ama kimse buna bir anlam veremeyecekti.

Ancak daha sonra anlaşıldı ki, 1 Tabur Kuvvetindeki Polis Gücünün kritik yer ve zamanda görevden el çektirilmesi, 15 Temmuz Kumpasına giden yolda, çok detaylı, geniş kapsamlı yapılan bir planlamanın sonucuydu ve belli ki plana son anlarda dahil edilmişti.

Bu nöbetin iptal edilmesinin çok ama çok fazla etkileri oldu:

*Keskin nişancılar, hiçbir kontrole tabi olmadan ve kimlikleri deşifre olmadan gizlice ve önceden planlandığı şekilde, hakim noktalara yerleştirilebilmiştir.

*SADAT gibi grupların, kontrole tabi olmadan ve kimlikleri deşifre olmadan, halkı provoke etmek ve askerle çatışmak maksadıyla, köprüye intikalleri sağlanabilmiştir.

*Emniyet Güçlerinin, olaylar daha başlamadan, “Müzakere timleri” aracılığıyla, sözde darbeden haberi bile olmayan ve terör tehlikesi nedeniyle göreve gelen askerler ile iletişim/irtibat kurarak, askerleri terör beklentisinin olmadığı ve kendilerinin görevlerinin başında olduğu konusunda bilgilendirmeleri ve askerlerin herhangi bir olaya karışmadan bölgeden ayrılması engellenmiştir.

*Terör tehdidi gerekçesiyle köprüyü kapatmaya gelen 30-35 kadar askerlerin büyük çoğunluğunun er olduğu göz önüne alındığında,ihtiyaç duyulması halinde, bu erlere göre silah kullanımı konusunda çok eğitimli polislerin olaylara müdahalesi engellenmiştir. Böylece, tasfiye etmek ve/veya ortadan kaldırmaya halk nezdinde inandırıcı bahaneler üretmek maksadıyla, azami oranda kan akıtılabilmesi için, içinde paramiliter güçler yerleştirilen ve önceden doktrine edildiği anlaşılan halk ile askerlerin karşı karşıya getirilmesi ve halk kışkırtılıp askerlere saldırttırılarak, askerler silah kullanmaya zorlanabilmiştir.

*Askerlerin her şeye rağmen halka ateş açmaması ve halkı caydırarak kendilerini korumak maksadıyla hava ateş açmaları nedeniyle, planlanan katliamın gerçekleşmesi için devreye keskin nişancılar ve provokatörler girmiş, bunlar tarafından halka ateş açılmış ve vatandaşlarımızın açılan bu ateşlerle şehit düşmeleri sağlanarak esas amaçlarına kavuşabilmişlerdir.

*Keskin nişancılar ve provokatörler aracılığıyla halkın öldürülmesi, iki ateş arasında kalarak şehit düşmeleri sağlanarak, kurgu darbe inandırıcı hale getirilebilmiş ve devlet kurumlarında istenilen tasfiyeler gerçekleştirilebilmiştir.

*Askeri öğrencileri taşıyan otobüslere Yalova kampı önünde bulunan polisler tarafından müdahale edilmediği gibi, köprü gişesinden geçmeleri sağlanarak olaylara müdahil oldukları süsü verilebilmiştir.

*Nöbetleri iptal edilen polis memurları yerine bölgeye sevk edilen polislerin halkı korumaları gerekirken, askerlerle karşı karşıya getirecek rol üstlenmeleri sağlanabilmiştir.

15 Temmuz’un karanlık ve gri noktaları aydınlandıkça gizemi de çözülmekte ve KUMPAS belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır ve bir gün herkesin anlayacağı şekilde aydınlanacaktır.

21.8.2020 [Samanyolu Haber]

"Sadece Urfa'da günde bin vaka var, bakan yalan söylüyor"

SES Urfa Şube yöneticisi Ateş, kentte günlük vaka sayısının bin civarında olduğunu ve her 12 sağlık çalışanından birinin salgına yakalandığını açıkladı. Bakanlığın paylaştığı verilere göre ise tüm Türkiye'de görülen günlük vaka sayısı 1200-1400 aralığında.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Urfa Şubesi, kentte arttan Covid-19 salgını ve sağlık çalışanlarının yaşadıkları hak ihlallerine ilişkin şube binasında açıklama yaptı. Şube yöneticisi Selma Ateş, hızla artan vakalarla hastanelerde yer kalmadığına, yine hasta kuyruklarının oluşmaya başlandığına dikkati çekerek, “Piyasanın çıkarlarını değil, çalışanların ve halkın sağlığını ve ihtiyaçlarını önceleyen politikaların hızla üretilmesi ve uygulanmasını talep ediyoruz” dedi.

‘SAĞLIKÇILARIN  TEDAVİ SÜRECİNDE MAAŞLARI KESİLİYOR’ 

Urfa’ da Covid-19 salgınının pik yaptığını, hastanelerde yer bulunmadığını, bazı hastanelerin polikliniklerinin çalışmaz hala geldiğini ve testlerdeki güvensizliğin sağlık alanına yaklaşımın ciddiyetsizliğin göstergesi olduğunu vurgulayan Ateş, hasta kuyruklarının oluştuğuna dikkat çekti. İnsanların Aile Sağlık Merkezleri’ne yönelmelerinden dolayı aile hekimlerinin hem iş yükünün arttığını hem de salgının başından beri yaşanan ekipman eksiliğinden ötürü yalnız bırakıldığını ifade eden Ateş, yine salgına yakalanan kimi hekimler ve sağlık çalışanlarının tedavi sürecinde maaşlarında kesintilerin yapıldığını söyledi.

’22 GÜN OLAN KARANTİNA, SAĞLIKÇILAR İÇİN 7 GÜN’

22 gün olan karantina sürecinin sağlık çalışanları için 7 güne kadar indirildiğini ifade eden Ateş, bazı hastanelerde çalışan sağlık emekçilerinin bu süreci nöbet borçlanması şeklinde geçirdiğini söyledi. “Böyle absürt bir gerekçe olamayacağına göre sorun sağlıkçı ihtiyacından kaynaklanmaktadır” diyen Ateş, şöyle devam etti:

“Bunun çözümü sağlık çalışanlarını hızla tükenmişliğe sürükleyen bu uygulamalar yerine, atama bekleyen ve ihraç edilen sağlık emekçilerinin süratle göreve başlatılmasıdır. Semptomları olan sağlık çalışanlarına test yapıldıktan sonra test sonucu çıkıncaya kadar mesailerine devam etmeleri istenmiştir. Bu uygulama semptomlu çalışanın ortak mekânı kullandığını çalışanlara bulaşan olması neden olmuş ve enfekte sağlık çalışanının sayısını arttırmıştır.”

‘HER 12 SAĞLIKÇIDAN BİRİ ENFEKTE’

Açıklamadan sonra basın mensuplarının sorunlarını cevaplayan Ateş, “Urfa’da enfekte olan sağlık çalışanı ve günlük vaka sayısı ne kadar?” sorusuna şu yanıtı verdi: “Veri paylaşımı noktasında son derece ketum bir idari yönetimle karşı karşıyayız. Sahadan aldığımız verilere göre, günlük vaka sayısı bin civarında. Yine sağlık çalışanlarında ise her 12 kişiden biri salgına yakaladığı aldığımız bilgiler arasında” dedi.

21.8.2020 [Samanyolu Haber]

Hizmet kredisinin şahsi menfaatler adına kullanılması [Prof. Dr. Osman Şahin]

Güven İnşası 4

Allah Rasûlü (SAV) kıyamet günü ilk hesaba çekilecek ve ateşe girecek üç kişiden birisinin Allah yolunda savaşmış, birisinin malla sadaka vermiş ve diğerinin de Allah’ın kitabını çokça okumuş birisi olduğunu, Allah’ın (CC) onlara: “Siz yalan söylüyorsunuz. Siz, ‘Falan iyi savaşçıdır, falan çok cömerttir, falan da âlimdir.’ desinler diye yapıyordunuz.” Dediğini haber vermektedir.

Yapılan hizmetler, tahsil edilen ilim, hayırlar ve sevaplar karşısında bir takım dünyevi beklentilere girilmesi ve bunların burada onlara verilmesi bütün yaptıklarını boşa çıkarmakta ve o insanların ilk cehenneme girecekler arasında yer almalarını netice vermektedir.

Muhasibi Hazretleri bunların hallerini “Er-Riaye” adlı eserinde şöyle ele almaktadırlar: “Bir diğer riyâ duygusu ise bir şey isteme, selam verince saygıyla selamının alınması, bir şey alınca ucuza sayılması gibi durumlarda ortaya çıkar. Adam buna meyleder, kendisine bu şekilde davranılması hoşuna gider ve onlardan bunu bekler. Böyle davranmayanı küçük görür. Böyle davrananın kendisine ikram edeceğini bildiğinden alışveriş ve benzeri konularda bilerek ona gider ve bu işten hoşlanır. Yaptığı ibadet, iyilik ve güzel hallerinden ötürü ihtiyaçlarını karşılamayanları ahmak sayar. Ve bu düşünce tarzının amellerini yok edip götürdüğünü bilmez veya inanmaz.

Oysa Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah kıyamet günü çok Kur’an okuyup çok ibadet eden bazı insanlara “Size eşyanın fiyatı düşürülmedi mi? Önce size selam verilmedi mi? İhtiyaçlarınız karşılanmadı mı?” buyurur. Başka bir hadiste “Size herhangi bir sevap yoktur, siz karşılığını yeterince aldınız.” denilmiştir.”

Yazının devamında dünyevi nimetleri dine hizmet etme gibi duygularla terk eden insanların dindarlıklarından dolayı halktan saygı beklemeleri, ihtiyaçlarının karşılanmasını gözetlemeleri ve bir şey satın aldıklarında fiyatının düşürülmesini arzulamaları durumunda diğer insanlardan daha büyük bir tehlike altında oldukları vurgulanmaktadır.
Yapılan hizmetler ve hayırlar karşısında birtakım imtiyazlar elde etme, saygı ve ihtiyaçlarının karşılanması beklentisi içerisinde olma ve bu karşılığı almaları, alışverişlerinde bundan dolayı indirim yapılması, ticari birtakım avantajlara kavuşulması gibi haller bütün manevi kazançlarını yok etmekte ve onları bir müflis durumuna düşürmektedir. Fethullah Gülen Hocaefendi bunların durumunu “İnsan, hizmetlerini “Ben bu hizmet içinde bulunayım, -mesela- şöyle bir merkûba sahip olayım!” mülahazasına bağlarsa, fani bir surette sa’yinin mükâfatını dünyada almış, ahirette de avucunu yalamış olur.” sözleriyle ifade etmektedirler.

Hizmet insanlarını böyle hallere düşmelerinin yol açacağı tehlikeler çok daha büyük olacaktır. Beklentisiz olamayan bu insanlar bir taraftan ahiretlerini berbat ederlerken yani kazanma kuşağında kaybederlerken, diğer taraftan Hizmet-i imaniyeye ve Kur’âniye’ye çok büyük zararlar vermektedirler.

Son günlerde gündeme gelen Atlanta olayında yaşananlar, Hizmet eden insanların Hizmet’ten kaynaklanan kredibilitelerinin veya nüfuzlarının şahsi fayda temini adına kullanılmasının ne kadar büyük tahribatlara yol açabileceğine çok iyi bir örnek oluşturmaktadır.

Bu tehlikelerine binaen Hocaefendi sürekli olarak Hizmet’te görev alanların ticaretten uzak olmaları (esnaf olmayanların) ve şahsi menfaat elde edilebilecek töhmet mevziilerinden uzak durmaları gerektiği hususunda tahşidât yapmışlardır. Üstad Hazretleri de İkinci Mektup’ta aynı telkinleri yapmaktadırlar. Her ikisi de gidilen yol peygamberler yolu olduğuna göre onlara ittiba edilmesi, Kur’ân-I Hakîm’de, “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.” (10/72) ve “Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn sûresi, 36/21) ayetlerinde ifade edilen hakikatlere uygun olarak hareket edilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadırlar.

Hocaefendi bu ayetlerden böyle hareket etmeyenlere uyulamayacağı, ittiba edilemeyeceği ve bunlara uyanların ancak ahmaklar olacağı manalarını çıkararak elimize önemli bir kriter vermektedirler (Yürekler Acısı Dünya ve Diriltici Ruh-Bamteli).

Hizmet çevresindekiler ile münasebetler nasıl olmalıdır…

Hocaeefendi “Toplumsal Cinnet” başlıklı Bamteli’nde tebliğ vazifesini deruhte edenlerin Hizmet’ten kaynaklanan çevreleriyle olan münasebetlerinin nasıl olması gerektiğini Allah Rasûlü’nden (SAV) bir örnek ile açıklamaktadırlar: “Allah Rasûlü (SAV) bir yahûdîden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil demirden mâmul zırhını rehin bırakmıştı. Hâlbuki Nebîler Sultanı’nın uğrunda ruhlarını dahi feda etmeye âmâde bulunan Ashab-ı Kiram efendilerimiz küçük bir işaret görselerdi, bütün varlıklarını çok rahatlıkla verebilirlerdi. Fakat İstiğnâ İnsanı (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) Sahabe-i güzine borçlansaydı, onlar, verdiklerini kat’iyen borç olarak görmez ve onu asla geri almazlardı. Hele Hazreti Sâdık u Masdûk’un zırhını borcun teminatı olarak ellerinde tutmaya hiç yanaşmazlardı. İşte, İnsanlığın Medâr-ı Fahrı, böyle bir minnet altında kalmaya kesinlikle razı olamayacağından dolayı, Ashâb-ı Kiram’dan değil de bir yahûdîden borç istemiş ve karşılığında kalkanını rehin bırakmıştı.

Daha da önemlisi, Nezâhetin Hülâsâsı (aleyhissalâtü vesselam) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan hiçbir dünya malı istememeyi, risâlet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştı. Din-i Mübîni tebliğ ve temsil etmesine, insanlara saadet-i dareyn vesilelerini bildirmesine ve hususiyle Sahabe’ye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine yine hüsn-ü misal olmuştu.”

Sıfırlanan İtibar ve Sarpa Saran Yollar… 

Hocaefendi “İrşat Yolcuları İçin En Büyük Kredi: Beklentisizlik” başlıklı Kırık Testi’de kendilerini hak ve hakikati anlatmaya bağlamış adanmışlar için olmazsa olmaz prensipleri şu şekilde açıklamaktadırlar: “Esasında güven telkin etmenin ve muhatabı inandırmanın biricik yolu da budur. Çünkü yaptıkları hizmetler karşılığında bir kısım beklentilere giren ve menfaatler gözeten insanlar, kendilerine yönelen teveccühleri kırmış ve muhatapları nazarında itibar kaybına uğramış olurlar. Bu açıdan eğer siz, “Vira bismillâh!” deyip bir hizmet yoluna girmişseniz, peygamber yolundan ayrılmamalısınız. Size bakanlar, çok rahat, “Bunlar işin içine girdikleri zaman yüz liraları vardı. Ayrıldıklarında baktık, doksan liraları kalmış. Demek ki, sahip oldukları parayı bile koruyamamış ve bu yolda harcamışlar.” diyebilmeliler. Müstağni olma ve beklentiye girmeme prensibi, köy muhtarından devlet başkanına kadar bütün idareciler için gerekli bir vasıf olduğu gibi, kendilerini hak ve hakikati anlatmaya bağlamış adanmışlar için de geçerlidir. Zira onların en büyük dinamiği, beklentisizlik ve adanmışlıktır…

Bu açıdan hiç olmazsa kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış olan bir mübarek daire içinde bulunan insanlar, yaptıkları hizmetleri kendi hesaplarına değerlendirmeyi asla düşünmemelidirler. Onlar, hatır ve itibarlarını kullanarak hakları olmayan ne bir ihale almalı ne de başka bir menfaatin peşine düşmelidirler. Onlar, kendileri için en büyük birer dinamik olan adanmışlık ve beklentisizliklerini dünyaya ait böyle bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. Zaten meşru dairede dünya için uğraşan insanlar var. Cenâb-ı Hak, onlara ticarî hayatlarında büyük kazançlar lütfetmiş, lütfediyor ve onlar da kazançlarını, servetlerini Allah yolunda kullanıyorlar. Rehber konumunda bulunan adanmışlara gelince onların en büyük zenginliği ise hasbîlikleri ve beklentisizlikleridir.”

İnşaAllah, bir sonraki yazıda, bu problemlerin etkin bir şekilde çözülememesinin nedenleri ve meydana gelmemeleri için yapılması gerekenler ile devam edelim.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 21.8.2020 [Samanyolu Haber]