“Aileleriyle birlikte 2 milyon KHK’lı var ama meydanlarda yoklar”

Gazeteci Gökhan Özbek, KHK’lıların hukuk mücadelesinden çok siyasi mücadele verdiğini belirtti. KHK’lıların daha fazla sesini yükseltmeleri gerektiğini söyledi.

BOLD – YouTube’de yayın yapan KHK TV’ye konuşan Özbek, insan haklarının, temel hukuk kurallarının askıya alındığı böyle dönemlerde tarihi bir sorumluluklar üstlenmesi gerektiğini vurguladı. “Ben tarihi sorumluluğumun farkındayım. Daha güzel bir gelecek için mücadele ediyorum” dedi.


HAKKI MÜCADELE EDEN PEŞİNDEN KOŞAN ALIR

Özbek, 15 Temmuz süreci sonrası idari kararlarla işlerinden atılan 140 binden fazla kişinin toplumda büyük mağduriyetler meydana getirdiğini aktardı. Şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bir kişi haksızlığa uğramışsa ve bir toplum bu haksızlığa göz yumuyorsa, o toplum bu haksızlığın ortağıdır. Hiç kimseye gökten kutsal kitaplar gibi ‘hak, adalet’ düşmez. Hakkı mücadele eden, peşinden koşan alır. Bu toplumda 140 bin KHK’lı var aileleriyle birlikte 2 milyon insan. Bakıyorsunuz meydanlarda yoklar, sosyal medyada yoklar. Kendi hakkını savunmayan bir kişi yarın işine geri döndüğünde toplumun devletin hakkını nasıl savunacak?”

KHK’LILAR HUKUKİ DEĞİL POLİTİK KARARLA İŞİNDEN ATILDI

KHK’lılar hukuk mücadelesinden daha çok siyasi mücadele verdiğini ifade eden Özbek şu ifadeleri kullandı: “Tüm KHK’lılar bir hukuki süreç sonucu işlerinden atılmadı. Politik bir karar sonucu işlerinden atıldı. Politik kararlara karşı mücadele de politik olmalıdır. Politik mücadelenin argümanları meydanlardır, seçimler, mitingler ve eylemlerdir. Korkuyoruz evet hepimiz korkuyoruz ama korkunun ecele faydası yok. Biz doğru zamanda doğru yerde doğru söz söyleme kararı aldık.”

TÜM KHK’LILAR İŞLERİNE DÖNECEK

Tüm KHK’lıların bir gün işlerine döneceğine inandığını söyleyen Özbek, “Hukuklu yada hukuksuz ayrımı yapmıyorum, yargısız infaz yapılarak işlerinden atıldıkları için dönecek. Ortaçağ’da engizisyon mahkemelerinde yargılanırken bir dakika da olsa ona savunma hakkı veriliyordu. Bu insanlar idari bir kararla isimleri gazetede yayınlanmış, terörist ilan edilmiş ve işlerinden atılmış. Bu insanların ailesi, çevresi, geleceği var bunu kimsenin çalmaya hakkı yok işte bu yüzden dönecekler” şeklinde konuştu.

CESUR OLMAK ZORUNDAYIM

Özbek, hukuksuzluğun hakim olduğu bir toplumda mücadele ederken korkmuyor musunuz? Sorusuna şu cevabı verdi:

“Evet korkuyorum, ben bir insanım cesur da bir insan değilim. Yüreğim güm güm atıyor. Başıma bir şey mi gelecek yada sabah evime polis mi gelecek diye korkuyorum.  Yaşanması gereken yaşanacak, olması gereken olacak. Benim çocuğum var ben onun yüzüne nasıl bakacağım? Benim ona bırakacağım malım mülküm yok kirada oturuyorum arabam bile yok. Çocuğuma ahlaklı başı dik bir baba bırakmak istiyorum bu duygu tüm korkularımın üzerine geçiyor.  Korkuyorum ama bana inanan bana güvenen insanların cesaretlerini kırmaya da hakkım yok. Korkularımı yenmenin tek yolunun daha fazla cesaret olduğuna inanıyorum.”

Gazeteci Gökhan Özbek, kendi YouTube kanalından hafta içi her gün “23  Derece” isimli program yapıyor.

[BoldMedya] 4.9.2019

Aşık Veliler Gibi... [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin eski eserlerinde âşık ve ârif velilerin farkından bahsediliyor:

“Âşık-ı hakikî, yolunda hata, tâbirde yanlış etse de, yine Mâşuk-ı Hakîki’ye gider. Zîrâ AŞK, câzibedâr cemâle müncezib bir cezbedir. Bazen netice hak ve mütehakkık; delil, vesîle hatâ olabilir.

“Ârfi velî, yolunda yanlış, surette hatâ etse, Matlûb-i Hakîkî’yi bulamaz. Zirâ yol bozuksa, maksuda götürmez. Şart olmazsa, meşrut dahî hâsıl olmaz. Hatâlı âşık, bizzat kendisi hidayet üzeredir (ama), başkaları için müdılldir. Hatâlı ârif ile, kendisi, yanlış yoldadır. Ârifler gürûhundan bir kısmının idamına ve yanlışa kaymalara sebep olan işaretleri ve şatahatkarı; âşık veliler açık açık söylediler (yine de), hürmete mazhar kaldılar. Mârifeti (ârifliği) aşkına gâlip olan Muhyiddin-i İbn-i Arabî, işaret etti, kendini oklara hedef etti… Molla Câmî, âşık veli olarak sarahatla apaçık ifade etti, hürmetle yaşadı. İbnü’l-Fârıd, Muhyiddin İbn-i Arabi’den daha ileri gitti, ümmetin azar ve itabından ondan geri kaldı. Aşksız İbn-i Seb’î’nin sözleri dinsizlik ve ilhad telakki edildi.”

Üstad Hazretleri, bu hususu bir temsille şöyle (bazı tasarruflarımızla) anlatıyor: “Âşık velilerin ârif velilerden farkı, yükseklere doğru tutamaksız basamaklarla yükselen bir merdiven var. İki kişi adım adım yükselmeye çalışıyor. Birisi kendi gayretiyle çıkmaya çalışırken, öbürü yukarıdan iplerle bağlı olarak çekiliyor. Birincisi yanlış yaparsa kayabilir e düşebilir. Öbürü hatâ da etse, yanlış adım da atsa, yine de düşmez… Hep korunup kollanır ve yukarılara yükseltir. İşte birincisi Arif Velilerin, öbürü de Âşık Velilerin misalidir.”

İşte Sahabe Efendilerimiz gibi Allah’ın Rızasına Âşık Kur’an’ın canlı tefsirleri İlahî himaye ile hep korunup kollanılmıştır. Ufak tefek zelleler olsa bile rahmet-i İlahiye ile hep hayra ve güzelliğe yönlendirilmişlerdir. Şimdi Kur’an âyetlerine bakalım:

“Ey iman edenler! Siz kendinizden başkalarını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar (bilhassa hasetçi münafıklar) size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Daima sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalblerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır. Âyetlerimizi size iyice açıkladık. Eğer akıllarınızı kullanırsanız, onlardan yararlanırsınız. İşte siz o kimselersiniz ki, onları seversiniz. Onlar ise sizi sevmezler. Halbuki siz bütün kitaplara iman edersiniz. Huzurunuza geldiler mi âmenna derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de size duydukları KİN  ve DÜŞMANLIK  sebebiyle, parmaklarını ısırırlar. De ki: “Geberin KİNİNİZ ile!’   Allah, bütün kalblerin künhünü bilir. Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları tasalandırır. Size bir fenalığın gelmesine ise bayılırlar. Şayet siz sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların TUZAKLARI  size hiçbir zarar veremez. Çünkü Allah, elbette onların yaptıklarını ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır. Hani bir vakit ey Resûlüm, sen ailenden  sabah erken ayrılmış, müminlere (Uhud’da) savaş mevzileri hazırlamak için yola çıkmıştır. Allah, hakkıyla işitir ve bilir. Ve hani sizden iki bölük, Allah da kendilerinin yardımcıları olduğu halde, korkarak geri çekilmeye yeltenmişlerdi… Halbuki müminlere düşen, yalnız Allah’a dayanıp güvenmeleridir. Gerçekten, sizler birkaç bîçâre iken, BEDİR’de Allah sizi yardımına mazhar etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki, şükretmiş olasınız. O vakit sen müminlere: ‘Rabbinizin indirdiği ÜÇ BİN  MELEK  ile size imdad göndermesi yetmez mi?’ diyordunuz. Eğer sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız, -düşmanlarınız da hemen üzerinize geliverirse- Rabbiniz formalı formalı tam BEŞ  BİN  MELEK  göndererek size yardım edecektir. Allah bu imdadı sırf size müjde olsun ve kalbleriniz bununla müsterih olsun diye yaptı. Nusret ve zafer, ancak Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından gelir. Evet, Allah Teâlâ kâfirlerden ileri gelenleri imha etmek veya onları başaşağı ederek ümitsiz bir hale düşürmek için size bu imdadı gönderdi.” (Âl-i İmran Suresi, 3/118-127)

“Şu kesindir ki, Allah size bir çok savaş yerlerinde yardım etti, HUNEYN GÜNÜ de… O gün ki, sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu, size fayda etmemişti. Olanca genişliğine rağmen, dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana arka çevirip kaçmaya başlamıştınız. Sonra Allah, Resülünün ve müminlerin üzerlerine SEKİNESİNİ, güven veren  RAHMETİNİ indirmiş, sizin göremediğiniz ordular göndermişti de Kendisini tanımayan o kâfirleri azaba uğratmıştı.” (Tövbe Suresi, 9/25-26)

“Allah onlardan râzı, onlar da Allah’tan (Mâide Suresi, 119. Âyet) âyetinin yüce övgüsüne mazhar, Allah rızasının âşıkları olan Sahabe Efendilerimizin durumu bu…

Asırlar sonra onların iz düşümü olmak, onların gittiği yolda yürümek arzusu ile ilerlemeye çalışan ihlaslı Hizmet erleri, onların mâruz kaldıkları zulüm ve gadirlere bu süreçte benzer şekilde mâruz kalıyorlar. Bir insan olarak bütün hatâ ve kusurları ile beraber, yollarının sırat-ı müstakim yani ana cadde, yani sapa ve sapkın keçi yolları olmadığının şuuru ile hedeflerine ilerliyorlar. Başlarına gelenlerin, neticede bir cebr-i lütfi, belâ ve musibetlerin eğiticilik yönlerini görerek bulundukları eşikten daha yukarı ve yüce eşiklere sıçrama vesilesi olduğuna kanaat getiriyorlar… Biliyorlar ki, ulvî bir câzibe ile yukarılara çekiliyorlar. Çünkü tarzları, ilkler  gibi, İlahî rızaya aşkla bağlı olma… Makamların en yükseği olan rızaya… Hatâ da etseler, kusurları ve noksanlıkları olsa da o merdiven basamaklarını birer birer atlayarak inşaallah hem de birer ihlaslı ırgat olarak gaye-i hayallerine ulaşıp kavuşacaklar… 

[Safvet Senih] 4.9.2019 [Samanyolu Haber]

Hocaefendi, Çağlayan’da hangi mesajları veriyor? [Dr. Ali Demirel]

Hocaefendi, Çağlayan dergisinin yeni sayısındaki başyazısında yaşatma mefkûresi üzerinde duruyor.

Mefkûre dava, ideal, gaye gibi anlamlara geliyor. Bu aziz yolun yolcuları, davasının mecnunudur. Aşkı için dağı delen Ferhat misali o, zorlukların adamıdır. Mum gibi yanar ama başkalarını aydınlatır.

Gözleri projektör gibi daima öteleri tarar. Göz kapaklarının arkasında umudun rüyaları vardır. Azmin kalesinde rüzgârlara vermiştir göğsünü. Hayat denizinin dalgaları arasında yolculuğuna devam eder. İmtihanlar ve sarsıntılar karşısında asla endişe ve paniğe kapılmaz.

Kendisini bu yola adamış adanmış bir ruhun omzunda toplumun özlemleri vardır. Ebedî hayat boyutlu bir hayat inşasının yorulmaz işçisidir. Hakkın, hakkaniyetin savunucusudur. Hak için yürür, ardında destanlar bırakır. O, Mevlana’nın, “Koşmak dinlenmek, oturmak, yorulmaktır.” sözünü düstur edinmiştir.

Hayat, onun yoluna çile barikatları kursa da o, yoluna devam eder. Toplumun dertleriyle sancılanır. Istırap insanıdır ama eziyetler, ıstıraplar onu yoldan alıkoyamaz. Çile ve ıstırabı yolunun, yolculuğunun gereği bilir.

İnsanı büyük eden mefkûresinin büyük olmasıdır. Daha doğrusu, bir insanın büyüklüğü davasının büyüklüğü ile anlaşılır. Zira mefkûresi küçük insan büyük olamaz.  İnsandaki mefkûre şuuru, davasını hayat gayesi yapmayı gerektirir. Davaya hizmet etme, davayı yüceltme aşkıyla dolu olmaktır.

Mefkûresini bir dava olarak kabul eden insan, günlük hayatında giderken, gelirken davasına uygun yaşar. Hep o iklimi teneffüs eder. Bütün fırsatları davası adına değerlendirir. “Ne yapsam da davama hizmet etsem.” anlayışındadır.

Peki yaşatma mefkûresini kendine rehber edinen bir dava erinin vasıfları nelerdir?

Hocaefendi, yazısında bu vasıfların bazılarını şöyle sıralıyor:

1. Mefkûre insanı, çıktığı güzergahta yol-yöntem bilmeyenlere rehberlik yapar. Yürüme yorgunluğu yaşayanlara enerji üfler.

2. Hedefsiz yığınlara pusula olur. Güneşe sırt dönüp gölgesine takılıp gidenlere hep o ziya kaynağına dönmelerini fısıldar.

3. Devrilme zaafı gösterenlere destek ve dayanak olur.

4. Dört bir yanda yankılanıp duran ağlamaları dindirmeye çalışır.

5. Çekilen acı ve ızdıraplarla bîtâp düşmüş olanlarla dert paylaşımına gider.

6. Zalimlerin hay-huyuyla mazlum iniltileri arasına girer ve tulumbası elinde, sürekli yangın söndürmeden yangın söndürmeye koşar.

7. Vicdanının derinliklerinde duyarak sergilediği bu yaşatma hissini, îsâr ruhunu, hep ihlas-rıza yörüngeli götürme gayreti içinde olur ve her zaman bir ruhânîlik tavrı ortaya koymaya çalışır.

Bilimden edebiyata, kültürden tarihe, astronomiden tasavvufa, eğitimden sanata uzanan geniş yayın yelpazesiyle Çağlayan dergisi, yeni sayısıyla yine dopdolu.

Çağlayan, bitmeyen enerjisiyle düşünce dünyasındaki akışına devam ediyor. Çünkü hayat hâlâ keşfedilmeyi bekliyor...

[Dr. Ali Demirel] 4.9.2019 [Samanyolu Haber]

Kızılay’da personele kaşıkla müdürlere kepçeyle maaş zammı

Kızılay’ın Genel Müdürü İbrahim Altan’ın maaşı 31 bin 500 TL oldu. Genel müdür yardımcılarının maaşlarına 4 yılda yüzde 178 zam yapıldı. Personel ise 100-150 lira iyileştirmeyle yetindi.

BOLD – Son dönem yolsuzluk iddialarıyla gündeme gelen Kızılay’da yöneticilerin milletvekillerinden de fazla maaş aldığı ortaya çıktı. Dünya ve Türkiye’de insani yardım için kurulan Kızılay’ın yönetim kurulunun 21 Mart 2019’da yaptığı toplantıda 1 Ağustos tarihinden itibaren ödenecek yeni maaşlar belirlendi.

Genel Müdür maaşına son 4 yılda yüzde 118 oranında zam yapılırken genel müdür yardımcısı maaşındaki artış da yüzde 178 oldu.

PERSONELE 100 TL İYİLEŞTİRME

Birgün’ün haberine göre, Kızılay Yönetim Kurulu Başkanlığı’na Kerem Kınık’ın seçildiği 2016 yılından sonra çalışanların maaşlarında her yıl yüzde 10’luk bir artış yapıldı. Ücret iyileştirme çalışmaları adı altında personele 100–150 TL artış yapılırken yönetici kadrolarına yapılan iyileştirme artışı 5 bin ile 10 bin TL arasında oldu.

Kızılay Genel Müdürü İbrahim Altan’ın maaşı son artışla 31 bin 500 TL’ye çıktı. 2016 yılında 14 bin 439 TL olan maaşa dört yılda yapılan artış oranı yüzde 118’e ulaştı. AKP Yalova Milletvekili Ahmet Büyükgümüş’ün kayınpederi olan İbrahim Altan, Kızılay Genel Müdürlüğü’ne 29 Ağustos 2017 tarihinde atandı.

DÖRT YILDA 16 BİN 500 TL ZAM

Kızılay’da görev yapan beş Genel Müdür Yardımcısının maaşı 2016 yılında 8 bin 767 TL iken 2019 yılında 24 bin 397 TL’ye yükseldi. Genel Müdür Yardımcılarının maaşında dört yılda yapılan yüzde 178’lik artış oranı genel müdür maaşındaki artışı geride bıraktı.

13 BİN TL ZAM

Teftiş Kurulu Başkanı maaşı 2016 yılında 11 bin TL olmasına karşın 2019 yılında 24 bin 397 TL’ye yükseldi. Teftiş Kurulu Başkanı maaşı son dört yılda yüzde 121 oranında zamlanarak 13 bin 395 TL arttı. Hukuk Müşaviri maaşı ise 2016 yılında 10 bin 500 TL iken 2019 yılı Ağustos ayında 24 bin 397 TL oldu. Hukuk müşaviri maaşı dört yılda yüzde 132 artışla 13 bin 897 TL zamlandı.

Kızılay Kan Hizmetleri Genel Müdürü 26 bin 500 TL maaş aldığı öğrenildi. Kan Hizmetleri Genel Müdürü maaşı 2016 yılında 9 bin 988 TL olmasına karşın 2019 yılında yüzde 165 oranında artışla 26 bin 50 TL’ye yükseldi. Kan Hizmetleri Genel Müdürü’nün maaş son dört yılda 16 bin 511 TL arttı.

KIYAK ÜCRETLER

Kızılay’daki en yüksek orandaki artış direktör ve müdür maaşlarında oldu. Direktör maaşları bu yıl yapılan zamla 16 bin 750 TL’ye yükseldi. Ağustos ayından itibaren müdürler de 9 bin 819 TL maaş almaya başladı.

KURUMDAKİ YÖNETİCİ MAAŞLARI

Genel Müdür 31 bin 500 TL
Genel Müdür Yardımcısı 24 bin 297 TL
Kan Hizmetleri Genel Müdürü 26 bin 500 TL
Teftiş Kurulu Başkanı 24 bin 397 TL
Hukuk Müşaviri 24 bin 397 TL
Direktör 16 bin 750 TL
Müdür 9 bin 819 TL

[BoldMedya] 3.9.2019

KHK’lı Albay Ömer Guni’nin ardından: 13 şehidin hesabını soran komutandı [Cevheri Güven]

Kalp kriziyle hayatını kaybeden KHK’lı Albay Ömer Guni’nin Silvan’da 13 askerin yanarak şehit olmasındaki ihmalleri aydınlatan komutan olduğu ortaya çıktı.

BOLD ÖZEL – Kalp krizi sonrası hayata gözlerini yuman KHK’yla ihraç Albay Ömer Guni’nin Silvan’da 13 askerin yanarak şehit olduğu olaydaki ihmalleri aydınlatan isim olduğu ortaya çıktı. Guni 13 askerin şehit olmasındaki ihmalleri ortaya çıkartmasına rağmen TSK’dan ihraç edilirken, ihmal dosyası ise kapatıldı ve ihmali bulunan komutanlar yükseldi.

Diyarbakır’ın Silvan İlçesinde PKK’lılar 14 Temmuz 2011 tarihinde 13 askerin şehit olduğu, 7 askerin yaralandığı bir saldırı düzenledi. Operasyondan gelen askerlerin tekrar operasyona çıkartıldıkları, aşırı yorgun oldukları, oturdukları yerde horlamaya başladıkları bu sebeple dağınık biçimde bulundukları, yüksek boylu otların içinde mola verildiği sırada saldırıya uğradıkları ve bazı askerlerin yandığı iddia edilmişti.

Olayın kamuoyuna yansıması üzerine konu hakkında soruşturma başlatılmıştı. Ancak Org. Işık Koşaner’in komutasındaki Genelkurmay olayı aydınlatacak adım atmamıştı. Başlatılan soruşturmada ise yine Genelkurmay’dan gelen bilgiler aydınlatıcı olmadı ve soruşturma şehit olan askerlerin “kusurlu” bulunmasıyla kapatıldı.

13 ŞEHİDİN VERİLMESİNE SESSİZ KALMADI

Soruşturma dosyasına bakıldığında, olayı aydınlatmaya çalışan tek ismin, dün hayatını kaybeden Albay Ömer Guni olduğu görülüyor.

Söz konusu dönemde yüzbaşı rütbesiyle Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü olan Ömer Guni, komutanlarını ve Genelkurmay’ı karşısına alarak tüm bildiklerini ve topladığı bilgileri anlattı. Ömer Guni, söz konusu bölgeye iki bölük asker sevk edilme kararındaki hatayı, telsizde PKK’lıların saldırı hazırlığının belirlenmesine rağmen insansız hava aracı uçurulmadığı gibi bilgileri tek tek ifadesinde anlattı ve 13 askerin şehit olması olayını aydınlattı.

Ömer Guni, Kolordu Komutanlığınca operasyon bölgeleri ve birliklerinin kendilerine bildirildiğini belirterek, ifadesinde şunları anlatmıştı:

“Bize operasyon bölgeleri ve birliklerini çizme görevi verildi. Biz çizim işlemini yaptıktan sonra Jandarma Bölge Komutanı ile Kocaköy’e gittik. Kocaköy’e gittiğimizde Bölge Komutanı, Yarbay Hakan Bıyık’ı operasyon planlaması için çağırdı. Yapılan toplantıda planlar tamamlandı. Bu planlar Jandarma Bölge Komutanı’na arz edildi. Bölge Komutanı, Diyarbakır Jandarma Özel Harekat faaliyetlerinde bazı düzeltmeler yaptı. Albay Murat Toprak, kendi yapacakları faaliyeti Bölge Komutanı’na arz ederken, bölgenin hassas, kayalık, iki bölük için dar bir alan olduğunu, çatışma olması halinde zayiat verileceğini, takip dahi edilemeyeceğini, bu nedenlerle faaliyetin bir bölük ile yapılmasının uygun olacağını söyledi. Bu görüşünde de ısrar etti. Jandarma Bölge Komutanı ise, bu planın 7’nci Kolordu Komutanı emri olduğunu, bu seferlik iki bölükle yapılmasının uygun olacağını, bir daha ki sefere bir bölükle planlanacağını söyledi. Daha sonra teklifi reddetti. Bölge Komutanı gittikten sonra Murat Albay herkesin duyacağı şekilde, içinin hiç rahat olmadığını ve başımıza kötü şeyler gelebileceğini söyledi.”

SALDIRI HAZIRLIĞINA İLİŞKİN TELSİZ DİNLEMESİNİ BİLDİRDİ

Bölgedeki İnsansız Hava Aracı (İHA) hareketleri hakkında da bilgi veren İstihbarat Subayı Guni, telsizden saldırıyı duymalarına rağmen bölgeye İHA sevk edilmediğini anlattı:

“12 Temmuz tarihinde Hazro Jandarma Komutanlığı’na saat 20.40 civarında taciz ateşi açıldı. Jandarma Bölge Komutanı saat 20.50 civarında İHA talebinde bulundu. Talep üzerine İHA saat 22.40 ile bir sonraki gün 09.40 arasında uçtu. 14 Temmuz tarihinde meydana gelen çatışma sonrası yine bölgeye telefonla İHA talebinde bulunuldu. İHA, 14 Temmuz günü saat 18.30 ile bir sonraki gün saat 08.30 arasında uçmuştur. 14 Temmuz tarihinde çatışmadan iki saat önce terörist telsizlerini tespit edip Jandarma Bölge Komutanı’na bizzat ilettim. Benden arazideki birlikleri ikaz etmemi istedi” dedi.

Hayatını kaybeden KHK’lı Albay Ömer Guni

GUNİ’NİN ANLATTIKLARI SÜMEN ALTI EDİLDİ

13 askerin şehit olduğu çatışmadan önce PKK’lıların telsiz konuşmalarını tespit edip komutana ileten Guni’nin bu ikazına rağmen bölgeye İHA sevk edilmemesi, uçak ve helikopterlerle sorti yapılmaması tüm açıklığıyla ortaya çıktı.

O telsiz dinlemelerinde, “Asker susuz, yorgun, saldırmak için neyi bekliyoruz” cümlesi de resmi tutanaklarla doğrulandı.

Guni, askeri savcılığa tüm bildiklerini ve olayla ilgili topladığı istihbaratı tüm çıplaklığıyla anlatan tek isimdi. Bu nedenle sıralı amirleri ve dönemin komuta kademesini karşısına aldı.
Buna rağmen soruşturma dosyası kapatıldı.

Olayda ihmali bulunanların en başında gösterilen dönemin Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Ünal Karaosmanoğlu ise yıllar sonra 2016’da ortaya çıktı ve “Paralel yapının hedefi oldum” sözleriyle iktidara yakın medya organlarında haber oldu.

Albay Ömer Guni’nin bir ay önce hastaneye son kaldırıldığında çekilmiş fotoğrafı.

SAĞLIĞI BOZULDU

Silvan olayında verdiği mücadele sonrası sağlığı bozulan Ömer Guni, defalarca hastaneye kaldırıldı ve by-pass oldu. İyileştikten sonra görevine devam eden Guni, sağlık sorunlarına rağmen görevine devam etti. Bu süreçte yoğun stres yaşayan Guni, 15 Temmuz’dan sonra Silvan olayı sırasında verdiği mücadele nedeniyle ismi Hizmet Hareketi’ne yönelik fişlenenler listesinde yer aldı ve TSK’dan ihraç edildi.

İhracının ardından sağlığı daha da bozulan ve kalbi bitme noktasına gelen Guni, 2017’de “hapishanede kalamaz” raporuna rağmen tutuklandı ve Sincan Cezaevi’ne gönderildi.

Durumunun ağırlaşması üzerine tahliye edilen Guni, kalp nakil sırası beklemeye başladı. Yakın çevresindeki ihraç edilen silah arkadaşlarına “Yaşadıklarımı kaldıramıyorum” dediği belirtilen Guni, 2 Eylül 2019’da hayata gözlerini yumdu.

Memleketi Kırıkkale’de defnedilen KHK’lı Jandarma Kurmay Albay Ömer Guni, geriye kendisi gibi KHK’yla ihraç bir eş ve iki kız çocuğu bıraktı.

[Cevheri Güven] 3.9.2019 [BoldMedya]

MİT, 184 kişinin katili IŞİD emiri İlhami Balı’yı Ankara’da bir otelde ağırlamış

Hakan Fidan’ın Anadolu Oteli’nde ağırladığı VİP misafirinin Diyarbakır, Suruç, Ankara Garı ve Atatürk Havaalanı saldırılarının planlayıcısı İlhami Balı olduğu ortaya çıktı.

BOLD ÖZEL – Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun gündeme getirdiği ve Türkiye’nin en kanlı dönemlerinden biri olarak kabul edilen 7 Haziran-1 Kasım 2015 tarihleri arasında yaşanan terör olayları ile ilgili olarak Türkiye’yi sarsacak skandal bir bilgi ortaya çıktı.

Türkiye kanlı olayların faillerini ararken saldırının planlayıcı olarak bilinen IŞİD militanı İlhami Balı, MİT’in misafiri olarak Ankara Anadolu Otel’de ağırlanmış.

IŞİD’in sınır emiri İlhami Balı, kırmızı bültenle aranıyor.

184 KİŞİNİN KATİLİ, MİT’İN MİSAFİRİ

İngilizce yayın yapan Nordic Monitor haber sitesi, 184 kişinin hayatını kaybettiği Cumhuriyet tarihinin en kanlı terör eylemi olan Ankara Gar katliamı başta olmak üzere bir çok kanlı eylemin planlayıcısı olan firari IŞİD militanı İlhami Balı’nın kırmızı bültenle arandığı dönemde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından Ankara’da bir otelde misafir edildiğini ortaya çıkardı.

5 YILDIZLI OTELDE AĞIRLANDI

Abdullah Bozkurt imzalı haberde, IŞİD militanı İlhami Balı 27-29 Mart 2016 tarihleri arasında beş yıldızlı Ankara Söğütözü Anadolu Oteli’nde kaldı. Emniyet’in aynı yıl Mayıs ya da Haziran ayında hazırladığı ancak işleme konmamış bir istihbarat bilgi notunda bu bilginin yer aldığını belirten Bozkurt, Bold’a yaptığı açıklamada raporun güvenilir kaynaklar ve uzmanlar tarafından doğrulanmasından sonra araştırmalarını yoğunlaştırdığını vurguladı.

Skandal olaya ilişkin araştırmalarını derinleştirdiğini vurgulayan Bozkurt, İlhami Balı’nın otel de kaldığı ilk günlerde odadan çıkmasına izin verilmediğini ve kendisine MİT’in Suriye Masası’nda görevli kod adı Serhan Albayrak ve Irak Dairesi tercümanı Ahmet Özçelik’in refakat ettiği bilgisine ulaştığını söyledi.

Emniyet İstihbarat birimlerinin IŞİD militanı İlhami Balı hakkında düzenlediği istihbarat raporu.

Kırmızı bültenle aranan Balı’nın otelde kaldığı günlerde hâlihazırda MİT Özel Operasyonlar Daire Başkanlığını yöneten İlhan Kaya ile görüştüğü bilgisine ulaşıldı. Balı’nın dikkat çekmemek için uzun sakalını kestiği, kot pantolon ve tişört giydiği tespit edildi.

Haberde ayrıca Suriye sınırında faaliyet gösterirken sık sık telefon değiştiren Balı’nın kullandığı telefon numaraları da yer aldı. Balı’nın 2012 yılında 05334381040, 2013 yılında 05368868289 2014 yılında 05453408482, 05362400135 ve 5432235673 2015 yılında 05065555266, 05366877889 ve 05456580191 2016 yılında 05375471914 ve 905316082380 numaralı telefonları kullandığı güvenlik makamlarınca tespit edilmiş.

İlhami Balı’nın MİT tarafından yönlendirildiğinin ortaya çıkması, kaçırıldıktan sonra Suriye’de yakılarak öldürülen ve kamuoyunda büyük infiale sebep olan erlerin durumunu da gündeme getirdi. 22 Aralık 2016 tarihinde yakılarak şehit edilen Sefer Taş ve Fethi Şahin’in MİT tarafından neden kurtarılmadığı cevapsız kalmıştı. Balı ile Ankara’da görüşen İlhan Kaya ve Suriye Dairesi Başkanı Mutlu Tuka’nın erler ile ilgili WhatsApp üzerinden Balı ile görüştüğü daha önceden kamuoyuna yansımıştı.

İlhami Balı halen Emniyet Genel Müdürlüğü’nün arananlar listesinin kırmızı kategorisinde yer alıyor. Bulunması için konulan ödül 4 milyon lira.

21 Temmuz 2015 tarihinde Suruç ilçesinde gerçekleşen kanlı eylemde 33 kişi hayatını kaybetti.

BOZKURT: AMAÇ ERDOĞAN REJİMİNİ AYAKTA TUTMAK

Türkiye’nin kanlı bir döneminin önemli bir faili ile ilgili ortaya çıkan bilgiler hakkında konuşan Bozkurt, Emniyet’in hazırladığı bilgi notunda yer alan bilgilerin, MİT içerisinde dönen karanlık ve kanlı işlerden rahatsız olan çalışanlar tarafından sızdırıldığını tahmin ettiğini söyledi.

“Bugüne kadar bir düzine soruşturmada belgeler, tapeler ve sanık ifadelerinde cihatçı gruplar ile iş birliği yaptığı ve silahlandırdığı ortaya çıkan MİT’in Türkiye’deki en kanlı terör eylemlerinin arkasında olduğu mahkeme kayıtlarına geçen bir IŞİD militanı ile beraber çalıştığının ortaya çıkması hiç şaşırtıcı değil” diyen Bozkurt MİT başkanı Hakan Fidan’ın, Erdoğan rejimini ayakta tutmak ve yurt dışındaki radikal ve müzahir unsurlara destek vermek için her türlü kirli ve kanlı işin içine, Türk istihbarat teşkilatını bulaştırmaktan çekinmediğini açıkça ortaya koyduğunu kaydetti.

İLHAMİ BALI’NIN YARGILANDIĞI KANLI EYLEMLER

-5 Haziran 2015- HDP’nin Diyarbakır mitingine bombalı saldırı, 4 ölü

-21 Temmuz 2015-Suruç’ta Kobani’ye yardım götürmek üzere toplanan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu  üyelerinin basın açıklaması sırasında intihar saldırısı, 33 ölü

-10 Ekim 2016-Ankara Gar  binası önünde yapılmak istenen Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi’ne bombalı saldırı, 103 ölü

-28 Haziran 2016-İstanbul Atatürk Havalimanı’na bombalı saldırı, 44 ölü

[BoldMedya.Com] 4.9.2019

Mola bitti, kriz ekonomisine devam [Harun Odabaşı]

Yaz dönemi AKP hükümeti için çok iyi geçti diyebiliriz. S-400 krizinin en azından şimdilik yaptırımsız atlatılması, Dövizde ciddi bir rehavet havası, turizm sektöründen gelen iyi haberler, enflasyonda düşüş trendi ve buna bağlı olarak alınan yüzde 4,25 oranındaki faiz azaltma kararı yemeğin üstüne yenen tatlı gibiydi. Zaten yaz mevsiminde öteden beri sıkıntıların dondurucuya konulduğu bir dönemdir. Herkes gibi krizde tatile çıkmaya isteklidir! Hükümet cephesi argüman ortaya koyamasa da ısrarla krizin geride kaldığını ve Türk ekonomisinin yeni bir hayat eğrisi yakaladığını iddia ediyordu. Keşke denildiği gibi kriz bölgesinden çıkmış olsaydık.

Geçen hafta dövizde başlayan yukarı yönlü sert tırmanış adeta verilen yaz molasının bittiğinin habercisi gibiydi. TÜİK tarafından açıklanan büyüme daha doğrusu küçülme rakamları Türkiye’nin içine girdiği ağır ekonomik şartların devam ettiğini teyit ediyor. İki çeyrektir küçülen ekonomi üçüncü çeyrekte de yüzde 1,5 küçüldü. 2018’in son çeyreğinde yüzde 2,8 küçülme rakamı ile başlayan resesyon süreci 2019’un ilk çeyreğinde yüzde 2,4’lük küçülme ile devam etmişti. Bu rakamlar daha fazla fakirleştiğimizi daha az kazandığımızı gösteriyor.

Hükümete tam destek veren medya, rakamları bir yıl önceki yerine bir önceki dönemin verileri ile kıyaslayarak olayı her zamanki gibi olumlu tarafından gösterme çabasındaydı. Bir önceki çeyreğin verilerine göre ise ekonomi yüzde 1,2 büyümüş görünüyor. Aslında bu tarz çapraz okumaların bir sakıncası olmaz, hatta faydası bile vardır. Ancak iş tarafgirlikle gerçekleri tersyüz etmeye vardırılınca işte bu mazur görülemez. Açıklanan rakamlarda elbette pozitif noktalarda yok değil. Örneğin yüksek döviz avantajını arkasına alan ihracat 8,1 oranında artmış. Tarım sektöründe yüzde 3’lük bir iyiye gidiş söz konusu. Ancak inşaat, hizmet sektörü ve ithalatta kötüye gidiş devam ediyor. 2006 yılından bu yana ekonominin lokomotifi kabul edilen inşaat sektöründe geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 23 oranındaki küçülme, gelecek adına çok kötü sinyaller veriyor. İnşaat sektörü tek başına 200 civarında sektörü doğrudan ya da dolaylı olarak etkiliyor. Tabiri diğerle şu anda 200 sektör sıkıntı yaşıyor. TÜİK verilerinde yatırımların geçen yıla göre yüzde 20’nin üzerinde gerilemesi ise resesyonun kalıcı olduğu yönündeki kanaatleri pekiştiriyor. Yatırım olmaz ise istihdam olmaz, sağlıklı büyüme gerçekleşemez.

Tabi iş dönüp dolaşıp AKP’nin temel yanlışlarına dayanıyor. Türkiye’nin demokratik görünümünün kötüye gidişi ile ekonominin kötüye gidişi arasında birebir olmasa da kronolojik bazda ciddi bir bağ var. Dünyada refahı topluma yayan gelişmiş Batı ülkelerinin istisnasız hepsi demokrasi ve evrensel hukuk kriterlerini oturtmuş durumdalar. Türkiye’de ise OHAL kalkmasına rağmen darbe dönemi şartları hala geçerli. Medyaya büyük bir sansür var. Muhalif medyanın kurulması değişik bürokratik işlemlerle engellendiği gibi farklı görüşlere propaganda hakkı tanınmıyor. Seçimle iş başına gelen belediye başkanlarının hukuki bir süreç tamamlanmadan idari tasarrufla görevden alınması dünyaya verilen otoriter rejim fotoğrafını daha da netleştirdi. Tabiki ekonomik krizin olmazsa olmaz sebebi demokrasi kriterlerinin oturtulamayışı değil. Ekonomide yapısal dönüşümün sağlanamaması, tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine geçilememesi 18 yıllık AKP hükümetinin en büyük günahlarından biri. İhracat ürünlerimizin hammaddesinin yüzde 65-70’inin ithal ediliyor olması tam bir kara mizah örneği. AKP en başından beri bu gerçeği bilmesine rağmen popülist söylemlerin dışında tek bir adım atmadı.

Ekonomide ve Demokrasi cephesinde ev ödevlerimiz çok birikti. Ancak bu ödevleri kim yapacak? Maalesef metal yorgunu iktidarda bu yönde bir irade göremediğimiz gibi muhalefet cenahında toplumu ikna eden bir duruş oluşmadı. İktidar ve muhalefet umutsuz vakıaysa o zaman bir süre daha debelenmeye ve havanda su dövmeye devam edelim.

[Harun Odabaşı] 3.9.2019 [Kronos.News]

Viktor Hugolar, Tolstoylar sizi bekliyor… [Fikret Kaplan]

Viktor Hugo ve Lev Nikolayeviç Tolstoy gibi insanların gönlünde yer etmiş ünlü isimler, ömürleri boyunca yaratılışın gayesini çözmek için iz sürdüler.

Kitapların, filozofların ve bilimin akla açtığı yollarda tükettiler zamanlarını. Akıl ve kalbin med-cezirlerinde bir ‘medet’ ümidiyle dilendi durdular. Ne yazık ki, gayretleri hakikate ulaştıramadı onları...

Uğradıkları her menzilde aradıklarını kendilerine şerh edecek bir ümide rastlayamadılar. Kapılar bir bir kapandı yüzlerine... Ta ki bir vesileyle ‘Varlığın Yaratılış Gâyesi (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile tanışana kadar…

Allah’ı Arayan Bir Garip Adam: Lev Nikolayeviç Tolstoy

Tolstoy, hayatın anlamı ve sırrı konusunda zihninde beliren sorulara cevap bulmak için tam yetmiş bir yıllık bir ömür tüketti.

“…Hayatımdaki hiçbir harekete akıllıca bir anlam veremiyordum. Bugün –yarın- hastalık ve ölüm, sevdiğim insanları ve beni yakalayacak ve geriye pis koku ve kurtçuklardan başka bir şey kalmayacak. Başarılarım, nasıl olursa olsun, er geç unutulacak ve ben hayatta olmayacağım. O halde bütün bu çaba niye? İnsanoğlu bunu nasıl göremez ve yaşamaya devam eder, bu şaşılacak bir şey doğrusu!”

Ömrünün son deminde, 1908 yılında, ‘Senin sorularına cevap veremem ama, sana ancak bu kitapla yardım edebilirim!’ diyen birisi, ünlü Rus yazarı Tolstoy’a, Abdullah El-Sühreverdi’nin Hindistan’da basılmış olan ‘Hz. Muhammed’in Hadisleri’ kitabını ulaştırdı. Bu bambaşka bir şeydi; ne felsefe ne de edebiyattı… Tamamen hikmetti.  Çok etkilendi Tolstoy. Kitaptaki hadislerden bir risale tertip edecek kadar onlara vuruldu.

‘Muhammed’ adlı bu eserde Rus Yelena Vekilova ile Tolstoy’un mektuplaşmaları da yer almaktadır. Vekilova, bu yazışmalarda, iki oğlunun da babalarının dini olan İslam’a meylettiğini, Rus ve Hıristiyan olarak kendisinin ne yapması gerektiğini soruyordu Tolstoy’a.

Tolstoy:
“Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah’ı ve onun Peygamberini kabul ederdi…
…O, insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah’tan başka ilahı yoktur ve Muhammed O’nun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur.” sözleriyle hayranlığını ifade ederek cevap veriyordu.

82 yaşındaki bu yaşlı adam, yeni tanıştığı bu ruhu İstanbul’a gidip daha iyi öğrenmek arzusuyla 1910 yılının Kasım ayında yağışlı bir gecede, yanına küçük kızını da alarak evinden çıktı. Fakat ihtiyarlığın getirdiği sıkıntılar ve hastalık peşini bırakmadı. Yola devam edemedi. 1910 yılında mütevazi bir tren istasyonunda, İstanbul’a hareket etmek üzereyken hayata gözlerini yumdu.

Tolstoy’un arayışları ve hüzünlü öyküsünü bir sonraki bölümde işleyeceğimiz için şimdilik bu kadarını yeterli buluyoruz.

Sürgünde ‘Varlığın Yaratılış Gâyesi (Sallallahu aleyhi ve sellem) ile Tanışan Cesur Yürek: Viktor Hugo

“Ben bile kendimi tanıyamıyorum, kendi kendime yabancıyım. Kim olduğumu ve adımın ne olduğunu yalnızca Allah bilir.” diyerek arayışlarını tarif eden Viktor Hugo Fransa'nın en büyük şair, romancı ve oyun yazarı olarak kabul edilmektedir.

Dünyada en çok tanınmış yazarların başında da gelen Victor Hugo, ilk romanı ‘Notre Dame'ın Kamburu’ ile edebiyat alanındaki başarısını ortaya koydu.

1843 yılında Victor Hugo'nun başından onu çok etkileyen bir olay geçti. Kızının bir kaza sonucu boğularak ölmesi onu hayatın anlamı ve gayesi üzerinde derince düşünmeye sevk etti. İnsanlar niçin yaşardı? Bu hayatın bir gayesi var mıydı? Bu arayış ve ruhi çalkantılar içinde ünlü sanatçı 1851 yılına kadar herhangi bir eser vermedi.

Hugo, 1851 yılındaki hükümet darbesinden sonra sürgüne gitti. Sürgün her zaman zor bir hayattır; fakat Hugo da Dostoyevski, Campanella ve Cervantes gibi   devrilip kalmadı orda. Büyük eserlerinden Sefiller’i bu sürgün yıllarında yazdı. Kızının ölümünden sonra 17 yıllık bir ruhi uyanışın bu sürgün hayatında yazıya dökülmesidir Sefiller…

Rehber’imizin kendisini Sefiller romanındaki Jean Valjean'la özleştirmesi boşuna değildir. Amansızca takiplerin, gözaltıların, sorgulamaların ve işkencelerin birbirini takip ettiği Sefiller…

Victor Hugo eşi Adele Foucher'in 1868'de vefat etmesi üzerine düzenlenen cenaze törenine de sürgünde olması sebebiyle katılamadı.

Bu sürgün yıllarında Victor Hugo’nun hayatını tamamen değiştirecek olan başka bir hadise gerçekleşti. O da ‘Varlığın Yaratılış Gâyesi olan Hz. Muhammed ile (Sallallahu aleyhi ve sellem) tanışmasıydı. Hayatı yeniden bir anlam kazanmıştı adeta.

1855 yılında sürgündeyken yazmaya başladığı ve hala Fransa'nın gerçek anlamdaki tek destanı olarak kabul edilen "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserinde ‘Mahomet’ başlıklı şiirle Hugo duygularını dile getirdi.  Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) büyüklüğünü, karakter ve vasıflarını, veda hutbesini, Azrail’in müsaade isteyerek Efendimiz’in yanına girmesini ve Allah’ın onu istediğini tebliğ ettikten sonra ruhunu kabzetmesini heyecanlı ve tesirli bir lisanla anlattı.

Fakat, Tolstoy’un ‘Muhammed’ adlı kitabı nasıl saklanmış ve basılması engellenmişse, 1859 yılında Brüksel’de basılan "La Légende des Siécles" (Yüzyılların Efsanesi) adlı eserin ilk baskısında bulunan ‘Mahomet’ adlı şiir yine halkın etkilenebileceği korkusuyla sonraki baskılarda kaldırıldı. Ancak Hugo’nun ölümünden yüz yıl kadar sonra 1985 yılında Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi tarafından tekrar yayımlandı.

İşte Viktor Vugo’nun duygularını dile getirdiği eşsiz şiiri:

Mahommet (Muhammed sav)

Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu

Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında
Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu

Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu
Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı
Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu

Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki

Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki
Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
Ve kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.

Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi
"Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
Onsuz bir değerim olmazdı."

Bir zat O’na : "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
Kisra Sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.

O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
Ben ölmeden, gelsin hakkını alsın şimdi;
Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
Dalgındı; birden, şöyle dedi: "Herkes duysun!
Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi

Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin

Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri

Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
Ardından : "Ey insanlar! Size sesleniyorum
Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
"Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,
Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi

Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
"Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu
Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
"İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
"Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
Ve, Melek O’na : "Allah seni bekliyor" dedi
Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.


Victor Hugo’nun vasiyetinde belirttiği şu sözleri ise üzerinde düşünmeye değer:

“Fakirlere 50 bin frank bırakıyorum. Mezarlığa, yoksullara ayrılmış araba ile götürülmemi istiyorum. Herkesin benim için dua etmesini istiyorum. Hangi mezhebin kilisesi olursa olsun, hiçbir dini merasim yapılmasını istemiyorum, Allah’a inanıyorum!”

Evet, O Sultanü’l Enbiya (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün mutlaka hakiki manasıyla kalplere girecek; herkesin mahbubu ve sevgilisi olacaktır. O’nun sinelere nakşedilmesi adına neler yapılsa, neler ortaya konulsa yine de yeterli olmaz.

Zira dünyada kim bilir daha nice Viktor Hugolar ve Tolstoylar bu mahbubu, bu sevgiliyi arıyor…


Gelecek bölüm: Tolstoy’un arayışları ve bir tren istasyonunda biten hazin öyküsü…

[Fikret Kaplan] 3.9.2019 [Samanyolu Haber]

Kiralık kasalar ne kadar güvenli? [Gölge Bankacı]

Bankalarda mevduat artışı önceki yılların çok gerisinde. Yer yer mevduat çıkışı devam ediyor. Kulağı delik müşteriler bankaların batık krediler yüzünden zor günler geçirdiğini atlamıyor.

Bu sene sonuna kadar batık kredilerin toplam kredilere oranı yüzde 10’u bulacak.

Halihazırda yüzde 7’ye geldi batık oranı. Yabancı bankaların hesaplarına göre batık oranı yüzde 20’yi bulabilir. 

BANKA HESAPLARINA EL KONULACAK KORKUSU

Bankaların batması ya da banka hesaplarına el konulacağı ihtimallerini gözönünde bulunduranlar paralarını çekiyor. Banka dışına çıkarılan para ya yastık altında ya da kiralık muhafaza ediliyor.

Okurlarımdan bugünlerde sık sık kiralık kasa soruları geliyor. Kiralık kasa talebinin ne kadar arttığını bu sorulardan bile takip etmek mümkün.

Bilmeyenler için kısaca tarif edeyim: Küçük, orta ve büyük boy olarak tasnif ettiğimiz, fakat fiziken fazla büyük olmayan metal kutulara “kiralık kasa” deniliyor. 

İKİ ANAHTAR OLMADAN AÇILAMAZ

Bankaların en tenha yerinde (genellikle bodrum katta) kasa dairesinin yanında muhafaza edilen metal kutular iki anahtarla açılabilir.

Anahtarın biri müşteride, diğeri bankadadır. İki anahtardan biri olmadan kasayı açmak mümkün değildir.

Müşteri mesai saatleri içinde bankaya gelerek kasaya para, altın, mücevher, tapu senedi, çek, hisse senedi veya özel bir fotoğrafını kasaya koyabilir.

Bu tamamen müşteriye kalmış. Arada şubeye gelip kasadaki mücevherinin tozunu da alabilir.

Banka memuru sadece kasanın çift anahtarla açılışı esnasında hazır bulunur. Kilit açıldıktan sonra odacıkta müşteriyi yalnız bırakır.

BİRLİKTE KİLİTLERLER

Müşteri işi bittiğinde metal kutuyu yuvasına tekrar yerleştirip banka memurunu çağırır. Yine çift anahtarla kasa kilitlenir.

Kiralık kasaya giden koridorda güvenlik kamerası olsa da müşteri mahremiyetine saygı gereği kiralık kasa odacığında kamera bulunmaz.

Kiralık kasa dairelerinde yangına karşı acil söndürme tertibatı muhakkak vardır. Yangın riski minimize edilmiştir.

KİMLER TERCİH EDİYOR?

Bankalardaki kiralık kasalar tüccarlar ya da gayrimenkul zenginlerinin yanısıra yeni evlenmiş çiftler tarafından düğün takılarını muhafaza etmek için tercih ediliyor.

Vergi memurundan kaçınmanın emin yollarından biri de kasa kiralamaktır.

Ev ya da araba alıncaya kadar kiralık kasaya bırakılan takılar ihtiyaç hasıl olduğunda sahipleri tarafından teslim alınır. Böylece altınlar nakite dönüştürülünceye kadar hırsızlık riski sıfırlanmış olur. 

Kiralık kasada ne kadar para ya da değerli evrak olduğunu müşteri haricinde banka dahil hiç kimse bilmez.

DEVLET DE DOKUNAMAZ

Devlet bankaya el koysa da kasadaki emanetlere dokunamaz. Eskiden talep az olduğu için kiralık kasalar daha hesaplıydı.

Hükümetin bankalardaki döviz tevdiat hesaplarına düşük kurdan el koyacağı şayiası kiralık kasa talebini patlattı.

Yine döviz cinsinden mevduatta stopaj oranı yüzde 100 artırılınca hesaptaki dövizini çeken mudi aynı dövizler için kasa kiraladı.

Bankalar daha önce atıl olduğu için kendi personeline kasaları ücretsiz tahsis ediyordu. Artık bu devir kapandı. Personel de artık kira ödüyor.

Kiralık kasaların yıllık ücreti 850 liraya kadar çıkıyor. Bazı bankalar depozito da talep ediyor.

BANKAYA HIRSIZ GİRERSE NE OLACAK?

Peki bankaya hırsız girmesi ve kiralık kasadaki paraların, altınların çalınması halinde bankanın sorumluluğu ne?

Böyle bir durumda müşteri kasada neler olduğunu beyan eder ve makul beyanlar banka tarafından ödenir.

Afaki rakamlar çıkması halinde ihtilaf çıkar ve taraflar birbirini mahkemeye verir. Mesela müşteri kasada fiziken sığmayacak kadar altın ya da mücevheri olduğunu iddia edebilir.

Mahkeme safhasında bilirkişiye metal çekmeceye ne kadar altın ya da paranın sığabileceğine dair rapor tanzim ettirilir.

Mahkeme de bu rapora göre kim haklı ise onun lehine karar verir.

KİRALIK KASALAR İÇİN DE ZAMANAŞIMI KURALI VAR MI?

Zaman aşımı mevduatta olduğu gibi kiralık kasada da 10 yıldır.

Bu zaman zarfında sahipleri tarafından aranıp sorulmayan kiralık kasalardaki nakit ya da menkul kıymetler hâkim huzurunda tespit edilerek tutanakla Hazine’ye devredilir.

Şubenin taşınması halinde kiralık kasa sahiplerine birkaç ay önce yazılı haber gönderilir.

Buna rağmen taşınma esnasında hâlâ kapalı kasa kalmışsa şube müdürü tıpkı 10 yıllık zamanaşımı kuralında olduğu gibi hâkim huzurunda kasayı açtırıp yeni şubeye nakledilmesini sağlamak mecburiyetindedir.

Aksi halde kendisine haber verilmeden kasaya müdahale edildiği için müşteriye tazminat hakkı doğar

BANKADAKİ DİĞER NAKİTLER SİGORTALI

Kiralık kasada nakit tutmak şirketlere el konulduğu, akşamdan sabaha mevzuatın değiştiği şu günlerde hiç olmadığı kadar cazip.

Ancak böyle bir tercihin riskli tarafları da yok değil.

Şube kasalarında, zırhlı para nakil taşıtlarında veya otomatik para çekme makinelerinde (ATM) tutulan nakit belirlenmiş limitler dahilinde sigortalıdır.

Herhangi bir soygun veya yangın, kaza vb. olursa banka kayıplarını sigortadan tahsil ettiği için hesap sahipleri herhangi bir zarar görmez.

SİGORTAYA DAHİL DEĞİL

Kiralık kasalar ise sigortaya dahil değildir. Sigorta şirketleri haklı olarak içinde ne olduğu bilinmeyen bir metal kutuyu sigortalamak istemiyor.

Avrupa’da belli bir tutara kadar kiralık kasa sigortası yapılsa da Türkiye’de böyle bir uygulama yok.

EN EMNİYETLİ MUHAFAZA YÖNTEMİ

Banka hesaplarına el konulması, bankanın iflas etmesi ya da Tasarruf Fonu Mevduat Fonu’na (TMSF) devredilmesi veya döviz hesaplarının belli bir kur üzerinden TL’ye dönüştürülmesi gibi hesapta olmayan gelişmelerden hiç etkilenmek istemeyenler için "kiralık kasa" halihazırda en emniyetli muhafaza şeklidir.

Kira ücreti kasanın ebatına (küçük, orta, büyük) ve bankadan bankaya değişmektedir.

Küçük kasaların yüksekliği 11,5 cm, genişliği 24,5 cm, derinliği 41 cm iken büyük kasalarda yükseklik 26,5 santimetredir. Genişlik ve derinlik ise bütün ebatarda aynıdır.

KASA ÜCRETLERİ NE KADAR?

Yıllık kasa kirası 288 lira ile 850 lira arasında değişiyor.

Bazı bankalar kira bedelinin haricinde depozito da talep edebilir. Depozito ücretleri kasa ilk kiralandığında alınır, kasa kapatıldığı zaman iade edilir.

Banka Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) hariç olarak belirtilen ücret ve komisyonlara yüzde 5 BSMV ilave ediliyor.

“BSMV dahil” diyen bankalarda ilave herhangi bir vergi ya da ücret söz konusu değil.

ERDOĞAN’IN SÜRPRİZLERİNE KARŞI…

Her şeye rağmen kiralık kasalar hayli cazip. Hatırlayacaksınız, gece yarısı kararnamesi ile döviz alım-satımına vergi getirildi.

100 bin dolardan itibaren döviz alımında bir gün sonra valörlü işlem şartı var.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın banka mevduatlarına dair yine bir gece yarısı kararnamesi ile benzer kararlar almayacağının garantisi yok.

[Gölge Bankacı] 4.9.2019 [Samanyolu Haber]

İşkenceci Türkşen’den ‘fişleme’ listesi [İlker Doğan]

Türkiye yeni bir ‘operasyona’ sahne oldu. Ergenekon’un yayın organlarından Oda TV, önceki gün ‘Hesap hesap Twitter’daki Fethullahçı askerler’ başlıklı bir dosya haber yayınladı.

KHK’larla işlerinden atılan eski askerlere ait sosyal medya hesapları tek tek fişlenmişti. Oda TV’yle eş zamanlı olarak adı işkence iddialarıyla gündemden hiç düşmeyen emekli Albay Ali Türkşen de 124 sosyal medya hesabının fişlendiği iki ayrı listeyi deşifre etti.

Türkşen, sosyal medyada gösterilen tepki üzerine ‘Bulunsun’ notuyla paylaştığı görselleri ‘kontrol etmediğim listelerdi’ diyerek sildi.

Kamuoyu şimdi şu sorulara cevap arıyor;

– Medya organları, gazeteciler ve sivil insanların fişleme listesini kim ya da kimler, kimin talimatıyla ve nerede hazırladı?

– Fişleme listesini Ali Türkşen hazırlamadı ise kendisine kim ulaştırdı?

– Listelerin Ali Türkşen ve Oda TV’de eş zamanlı olarak yayınlanmasının sebebi ne?

– Kamuoyu, yapılması planlanan yeni bir operasyon için mi hazırlanıyor?

– Listede yer alan hesapların 15 Temmuz’u sorgulaması kimleri ve neden rahatsız etti?

– AKP rejimi temsilcilerinin hazırlanan ve aralarında şehit yakınlarının da bulunduğu bu listeden haberi var mı?

15 Temmuz ‘sözde’ darbe girişiminin sorgulanması hem AKP rejimini hem de müttefiki Ergenekon’u rahatsız etti. Daha önce 15 Temmuz’un araştırılması için verilen Meclis önergesi AKP ve MHP’li vekillerin oylarıyla reddedilmişti. Bütün kamuoyu artık AKP’nin, 15 Temmuz’un aydınlatılmasını istemediğini biliyor.

15 Temmuz’un ‘karanlıkta’ kalmasını isteyen sadece AKP rejimi temsilcileri değil. Müttefiki Ergenekon da 15 Temmuz’un üzerini örtmek için elinden geleni yapıyor. Hukuksuz KHK’larla işinden atılan binlerce askerden bazıları seslerini sosyal medyada açtıkları kişisel hesaplarla duyurmak istiyor. İşte bu isimlerin tek tek fişlendiği ortaya çıktı.

ODA TV’DEN FİŞLEME DOSYASI

Oda TV, önceki gün ‘Hesap hesap Twitter’daki Fethullahçı askerler’ başlıklı bir dosya haber yayınladı. KHK’larla işlerinden atılan eski askerlere ait sosyal medya hesapları tek tek fişlenmişti. Dosyada yer alan twitter hesaplarının ortak özelliği, tamamının 15 Temmuz’u sorgulaması. Söz konusu hesaplarda 15 Temmuz’un aslında askeri değil iktidarın yaptığı sivil bir darbe olduğu vurgulanıyor. Bu söylemi destekleyen bilgi ve belgelere yer veriliyor. 15 Temmuz’dan geriye kalan cevapsız sorular gündeme getiriliyor.

İŞKENCECİ TÜRKŞEN, OYUNA KATILDI!

Ergenekon terör örgütü davasında hüküm giyen ancak tartışmalı AYM kararıyla tahliye olan işkenceci Ali Türkşen de önceki gün iki ayrı liste yayınladı. Oda TV’yle neredeyse eş zamanlı olarak. Listeye göre 124 sosyal medya hesabı tek tek fişlenmişti. Türkşen, listeleri, ‘15 Temmuz sonrası FETÖ/PDY mensuplarınca kullanılan sosyal medya hesapları’ ve ‘15 temmuz öncesinde FETÖ/PDY mensupları tarafından algı operasyonu yapmak amacıyla kullanılan sosyal medya hesapları/dergiler’ notuyla ‘bulunsun’ diyerek paylaştı. Listede Artı Gerçek, tr724, Diken, T24 ve Aktif Haber gibi medya gruplarının da yer aldığı görüldü.

TÜRKŞEN: LİSTEYİ BEN HAZIRLAMADIM!

Ali Türkşen’in hedef gösterdiği 124 sosyal medya hesabının olduğu fişleme listesi kısa zamanda büyük tepki çekti. 15 Temmuz’da köprüde boğazı kesilerek katledilen harbiyeli şehit Murat Tekin’in ablası Mehtap Tekin listeye tepkisini, “Listenin en başına beni yaz. Bu listeyi hazırlayan, sizden korkan sizin gibi olsun.” diyerek gösterdi. Mehtap Tekin’in tepkisi üzerine Ali Türkşen söz konusu listeleri ‘kendi hazırlamadığım ve tek tek kontrol etmediğim listelerdi’ diyerek sildi.

HANGİ HAKLA FİŞLİYORSUNUZ!

Listede ismi geçenlerden biri de KHK ile ordudan atılan Eski Yarbay Mehmet Alkan’dı. Kardeşini şehit vermişti Alkan. Tepkisini şu ifadelerle dile getirdi: “Hala fişleme listeleri! Kim kimi hangi hakla fişliyor? Siz kimsiniz ulan paralı tetikçiler! Bu listeyi hazırlayıp beni de yazan şerefsiz alçak yavşaklar kimse çıksın karşıma! Benim adım da belli yerim de belli.”

[İlker Doğan] 4.9.2019 [TR724]

Baş döndüren bir transfer sezonu daha bitti [Hasan Cücük]

17 Haziran’da başlayan yaz transfer sezonu 2 Eylül’de resmen sona erdi. Şampiyonluğun bilindik adaylarını mutlu sona ulaşmak, korkulu rüya görmemek istemeyen takımlar ise lige tutunmak için kadrolarını güçlendirdiler. Sezonun hiç şüphesiz en flaş transferine Galatasaray imza attı. Sarı-kırmızılar gelişi yılan hikayesine dönen Kolombiyalı golcü Radamel Falcao’yu transferin son  gününde renklerine bağladı.

Radamel Falcao, Luiz Gustavo, Muhammed Elneny ve Daniel Sturridge transfer döneminde ön plana çıkan isimler oldu. Falcao Galatasaray’a, Luiz Gustavo Fenerbahçe’ye, Elneny Beşiktaş’a ve Sturridge Trabzonspor’a imza attı. Gelenler kadar, gelmesi için ter dökülüpte gelemeyen oyuncularının adının manşetleri süsledi bir transfer dönemi geride kaldı.

Fenerbahçe sol bek için Roma’dan Kolarov’u kadrosuna katmak için yaptığı girişimler sonuçsuz kalması, bu dönemin en çok konuşulan konularından biri oldu. Valizi hazır, uçağı İstanbul’a iniyor söylentileri, daha doğrusu beklentileri boş çıktı.

Geçen yılın şampiyonu Galatasaray sezonun bitimiyle birlikte forvet arayışına çıkmıştı. Ara transfer döneminde Kasımpaşa’dan 13 milyon Euro’ya kadrosuna kattığı Mbaye Diagne sezonu gol kralı olarak tamamlamasına karşılık ne teknik ekibi ne de taraftarı memnun etmişti. Attığı 30 golün 20’sini Kasımpaşa günlerinde kaydeden Senegalli forvet, sarı-kırmızılı forma ile ancak 10 gol atmış, bununda yarıdan fazlası penaltıdan gelmişti. Sezonun bitimiyle bir taraftan yeni oyuncu arayışına çıkan yönetim diğer taraftan ise Diagne’yi satın alacak kulüp aradı. Forvet hattını Falcao ile güçlendiren Galatasaray, transferin son gününde Diagne’yi Şampiyonlar Ligi’ndeki rakiplerinden Club Brugge’e kiraladı. Kadrosuna kattığı oyuncular için toplam 9 milyon Euro bonservis ödeyen Galatasaray’ın en pahalı transferi 5 milyon Euro ile Christian Luyindama oldu. Falcao ve Ryan Babel bedelsiz gelirken, Emre Mor, Jean Michaël Seri, Mario Lemina ve Florin Andone gibi isimler ise kiralık olarak Galatasaray formasını giyecek. Takımdan ayrılan en dikkat çeken isim ise Sevilla’ya 4,5 milyon Euro bonservis karşılığı giden Fernando oldu.

Geçen sezonu unutmak isteyen Fenerbahçe’nin önceliği kadro temizliği oldu. Geçen yıldan tam 23 oyuncu ile yollar ayrıldı. Kiralık olarak gelen oyuncuların tamamıyla sezon sonu vedalaşan Fenerbahçe, şampiyonluğa ulaşmak için ise kadrosunu 13 isimle güçlendirdi. Takımın sembol isimlerinden Volkan Demirel futbolu bırakıp, teknik ekipte görev alırken, ön liberonun değişmez ismi Mehmet Topal da giden oyuncular kervanına katıldı. Fenerbahçe’nin en dikkat çeken transferleri Luiz Gustavo, Vedat Muriqi, Deniz Türüç, Max Kruse, Gary Rodrigues, Altay Adil Rami ve Zanka oldu. Türk futbolunun efsanelerinden Emre Belözoğlu 4 yıl aradan sonra yeniden sarı-lacivertli forma ile buluştu. Finansal Fair Play’den dolayı transfer döneminde rahat hareket edemeyen Fenerbahçe ancak sattığı oyuncu kadar aldı. En pahalı transfer 6 milyon Euro ödenen Luiz Gustavo oldu. Makedon yıldızı Eljif Elmas’ı 16 milyon Euro’ya Napoli’ye satan Fenerbahçe, genç oyuncudan gelen parayla kadrosunu güçlendirdi.

Sezona teknik adam değişikliği ile giren Beşiktaş, toplamda 15 milyon Euro’luk transfere imza attı. Kiralık oyuncusu Adem Ljajic’in bonservisini 6 milyon Euro’ya Torino’dan alan siyah-beyazlılar, Tottenham’dan Georges-Kevin N’Koudou için ise 4 milyon Euro ödedi. En flaş transfer ise kadroya Arsenal’den kiralık olarak katılan Mohamed Elneny oldu. Yine transferin son gününde Sporting Lizbon’dan Abdoulay Diaby de kadroya kiralık olarak katıldı. Gidenler arasında en dikkat çeken isimler ise Gary Medel, Adriano ve Ricardo Quaresma oldu. Özellikle yıldız oyuncu Quaresma’nın gönderilmesi sürpriz oldu. Gönderdiği oyunculardan kasaya giren para ise sadece 2 milyon Euro oldu.

John Obi Mikel ve Daniel Sturridge gibi Premier Lig tecrübesi oyuncuları kadrosuna katarak dikkatleri üzerine çeken Trabzonspor’un, kadrosuna kattığı en pahalı isim 1 milyon Euro ödenen Caleb Ekuban oldu. Toplamda transfere 4 milyon Euro harcayan Karadeniz ekibi daha çok bonservisi elinde olan oyunculara yöneldi. Crystal Palace’den kiralanan Norveçli santrofor Alexander Sörloth da bir başka dikkat çeken transfer oldu. Karadeniz ekibinden ayrılan en önemli isim ise genç yıldızı Yusuf Yazıcı oldu. Fransa’nın Lille takımına giden Yusuf kulübüne 16,5 milyon Euro kazandırdı.

Transferde en fazla futbolcuyu, 22 isimle Kayserispor kadrosuna kattı. Ligin dört büyüklerinden Trabzonspor 17, Galatasaray 14, Fenerbahçe 13, Beşiktaş ise 8 futbolcuyla kadrosuna takviye yaptı Transfer yasağı bulunan MKE Ankaragücü ise geçen sezon kadrosunda bulunan ancak sözleşmelerini fesheden 4 futbolcuyla yeniden anlaştı. Kadrosunda büyük bir revizyona giden Kayserispor, 22 futbolcu transfer ederken, 11 oyuncuyla da yollarını ayırdı. Süper Lig’de Çaykur Rizespor 18 futbolcuyu kadrosuna dahil ederken, Trabzonspor ile ligin yeni ekiplerinden Gazişehir Gaziantep ise 17’şer oyuncuyla kadrolarını güçlendirdi. Ligde en fazla oyuncuyla yollarını ayıran ekip ise kadroda büyük temizlik yapan Fenerbahçe oldu. Fenerbahçe, 23 futbolcuyla yollarını ayırdı. Transfer döneminde kulüplerin kasasından 65 milyon Euro çıkarken, satışlardan ise 82 milyon Euro gelir elde etti.

[Hasan Cücük] 4.9.2019 [TR724]

Milli Mücadele’de Kürtler Türkiye’den neden ayrılmadı? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Birinci Dünya Savaşında yenilgilerle birlikte Osmanlı topraklarının büyük bir kısmı işgale uğradı. İşgale uğrayan yerler arasında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu Anadolu’nun tamamına yakını ve Güneydoğu Anadolu topraklarının bir kısmı yer alıyordu. 1915 yılında çıkarılan “Tehcir Kanunu” ile de bölgenin diğer unsuru olan Ermeniler Suriye’ye göç ettirilmişlerdi.

1917’de Bolşevik İhtilali’nin çıkmasıyla Rus işgali sona ermiş, bu topraklar geri alınmış ancak Mondros Ateşkesi ile Osmanlı Devleti’nin “kayıtsız şartsız teslim olması” bölge için yeni projeleri gündeme getirmişti.

İngilizlerin amacı Ruslara karşı bölgede bir Ermeni ve bir de Kürt devleti kurmaktı. Bu durum Lozan Antlaşması’na kadar devam eden dönemde önce İstanbul sonra da Ankara Hükümeti’nin Kürtleri kaybetmeme politikasına ağırlık vermelerine neden oldu.

Kürt Dernekleri

Osmanlı Devleti bünyesinde “milliyetçi” eğilimler en son Müslüman toplulukları etkiledi. Bu süreçte önce Arnavutlar sonra da Araplar Osmanlı devletinden ayrıldılar.

Milliyetçilik düşüncesi Kürtler arasında da etkili oldu. İttihat ve Terakki’nin kurucularından İshak Sükûti ve Abdullah Cevdet de “Kürt” kökenliydiler. Kürtler İkinci Meşrutiyet devrinde kurdukları cemiyetlerle Osmanlı Devleti’nden bazı taleplerde bulundular.

Bu derneklerin başında Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti geliyordu. Ancak cemiyetin kurucuları arasında “kavmiyetçiliği tel’in eden” Babanzade Ahmet Naim’in bulunması ilginç bir durumdur. Cemiyet Kürtlerin yaşadığı bölgelerdeki şartların iyileştirilmesi için faaliyetlerde bulunmuş hatta bu yöndeki taleplerini Sadrazam Kâmil Paşa’ya bildirmişti. Genel kanaat bu cemiyetin “ayrılıkçı” talepleri olmadığı şeklindeydi.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan Kürdistan Teali Cemiyeti ise bağımsızlık yanlısı bir politika izlemeyi tercih etmiş, lider kadroda yer alan Seyit Abdülkadir ve Şerif Paşa değişik zeminlerde bunu açıkça ifade etmişlerdi. İngilizlerin Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması yönündeki çalışmalarına karşılık bu cemiyet de özerk ya da bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedeflemişti.

Sevr Antlaşması ve Kürtler

Sevr Antlaşması ise İngilizlerin Kürt devleti kurulması yönündeki girişimlerinin resmiyete döküldüğü ilk antlaşma oldu. Antlaşmada Doğu Anadolu’da sınırları sonradan belirlenecek “özerk” Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulması kararlaştırılmıştı. Ermenistan ve Kürdistan devletleri sonradan bağımsızlık için müracaat edebileceklerdi.

Sevr’de Kürtlerin özerkliğinin kararlaştırılması bağımsızlık yanlısı Kürtleri memnun etse de Ermeni devletinin sınırlarının Amerikan Başkanı Wilson’a bırakılması birçok endişeyi de beraberinde getirdi. Ermeni devletinin kurulması, Kürtlerin bir kısmının bu devletin sınırları içinde kalması anlamına geliyordu.

İngilizlerin Mondros’tan Sevr’e kadar izlediği politikalar Kürtlerin önemli bir bölümüne güven vermiyordu. Bu endişeler Türklerle birlikte yaşamaya devam etme eğiliminin daha da güçlenmesine zemin hazırladı.

M.Kemal ve Kürtler

Kuşkusuz Milli Mücadele döneminin “Kürt” politikasının belirlenmesinde M. Kemal Paşa önemli bir aktör oldu. Selanik doğumlu olan ve Rumeli’yi yakından tanımasına karşılık Anadolu’yu tanımayan Paşa, Çanakkale Muharebeleri sonrasında 1916’da 16. Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır’a tayin edilmiş, kolordusuyla Muş ve Bitlis’i Rus işgalinden kurtarmıştı.

Paşa bu dönemde “Kürt” realitesiyle ilk defa karşılaştı. Bölgenin aşiret liderleri ve ağalarıyla dostça ilişkiler kurmaya çalıştı ve bunda başarılı da oldu. Ancak kaleme aldığı günlüklerde bu göreviyle ilgili olarak Kürtler hakkında bir kanaat belirtmediği görülmektedir.

M.Kemal Kurtuluş Savaşı’nda da “Kürt realitesinin” farkında olarak hareket etti ve bu durum bölgedeki aşiret reisleriyle iyi diyaloglar kurmasını sağladı. Paşa aşiret reislerine mektuplar yazarak “Halife” tarafından bu göreve atandığını vurguluyor, ayrılığın “iki kardeş ırk” için de çok acı sonuçlara neden olacağını ifade ediyordu.

Hatta bir telgrafta toprak bütünlüğünün devam etmesi kaydıyla her türlü hak ve imtiyazın verilebileceğini yazmıştı. M. Kemal, Kazım Karabekir’e de “Kürtleri öz kardeş gibi kucaklamak” gerektiğini belirtmişti.

Paşa, Erzurum Kongresi sonunda oluşturulan Temsil Heyeti’nde iki Kürt temsilciye yer verdiği gibi Sivas Kongresi’nde de benzer şekilde hareket etti. Her iki kongrenin kararlarında da sadece Türklerin yaşadığı yerler değil Kürt bölgelerinin de “bölünmez bütünlüğüne” vurgu yapıldı.

Bütün bu söylemler fiiliyata dökülerek İngilizlerin Anadolu’ya Kürt devleti kurma amacıyla gönderdiği Binbaşı Noel’in çalışmaları da boşa çıkarıldı.

Benzer ifadeler 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli’de de yer aldı. TBMM’de de vilayetlerini temsilen bulunan Kürt milletvekilleri Milli Mücadele sonuna kadar birlik ve beraberlik yanlısı söylemleri devam ettirdiler. Bu kişilerden Dersim mebusları Diyap Ağa ve Feridun Fikri ile Bitlis mebusu Yusuf Ziya Beyler Mecliste hemen her zaman etkili oldular.

Milli Mücadele esnasında Koçgiri, Cemil Çeto ve Milli Aşireti gibi “Kürt” isyanları çıksa da bunlar kolaylıkla bastırıldığı gibi halkın tepkisine yol açabilecek yöntemlerden de kaçınıldı. Hatta Kürtlerin önemli bir kısmının yaşadığı El-Cezire Cephesi kumandanı Nihat Paşa’nın (Anılmış) bazı uygulamalarından şikâyet olunca Paşa bu görevden alınarak merkeze çekildi.

1921 Anayasası

M.Kemal’in 1920-1923 dönemine ait Kürt politikasının içeriğini TBMM’de yaptığı konuşmalardan ve açıklamalarından takip etmek mümkündür. Paşa’nın Milli Mücadele’nin sonuna kadar Kürtlere yönelik söylemlerinin özenle seçildiği, bazen isim zikretmeden bazen de “Kürt” ifadesini kullanarak “birlik ve beraberlik”, “iki kardeş millet” vurgusu yaptığı ve Anadolu coğrafyasının sonraki dönemlerde “mozaik” şeklinde ifade edilen farklı unsurlardan oluştuğu düşüncesini öne çıkardığı görülmektedir. M. Kemal Paşa birçok defa da “Türk halkı” yerine “Türkiye halkı” ifadesini kullanmasını tercih etmişti.

1921 Anayasası’nın 11. Maddesiyle de vilayetlerin yerel konularda özerk oldukları belirtilmişti. Buna göre vilayetlere vakıfları, eğitim ve sağlık hizmetlerini, tarım ve ekonomiyi TBMM’nin çıkardığı kanunlara göre yönetme hakkı tanınmış, bu yönetimlere Bolşevik Devrimindeki “Sovyet” ifadesinden esinlenerek “Vilayet Şuraları” denilmişti. M. Kemal diğer yandan da TBMM’nin sadece Türklerin değil başta Kürtler olmak üzere diğer unsurların temsilcisi olduğunu vurgulamaktaydı.

İzlenen bu politikalar başarılı oldu ve Kurtuluş Savaşı’nın zor günlerinde İngiliz kışkırtmalarına rağmen çok sayıda Kürt şeyh ve aşiret reisi Ankara Hükümeti’nin yanında olduklarına dair telgraflar gönderdiler.

Ankara’nın izlediği politikalar ve Ermeni devleti kurulması projesi, Kürtleri TBMM Hükümeti’ne daha da yaklaştırdı ve “ayrılık taraftarı” olarak İstanbul’da ve Avrupa’da faaliyet gösteren kişilerin Kürt halkını temsil etmedikleri tezi giderek güçlendi.

Bu durum zaman içinde İngiliz politikasının çökmesiyle sonuçlandı ve İngilizler Türklerle savaş yapmadan Kürtleri ayıramayacaklarını düşünmeye başladılar. Bir süre sonra Kürtler arasında küçük bir grup dışında bağımsız Kürdistan taraftarı kalmadı.

Bütün bunlara rağmen İngilizler son hamlelerini Lozan’da yaparak özellikle Musul’u elde tutabilmek için bağımsız Kürdistan konusunu gündeme getirdiler, Lord Curzon da TBMM Heyeti’nin Kürtleri temsil etmediğini iddia etti. Buna karşı Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey ve M. Kemal çok sert cevaplar verdiler.

Lozan Antlaşması ile Musul hariç olmak üzere Anadolu topraklarında yaşayan Kürtler, Türkiye sınırları içinde kaldıkları gibi Ermeni, Rum ve Musevilerin aksine “azınlık olarak” da tanınmadılar.

Sonra ne oldu?

Kurtuluş Savaşı yılları Kürtler için “bağımsızlık” fırsatının ayaklarına kadar geldiği bir dönemdi. Ancak İngilizlerin bağımsız Kürt devletiyle beraber bir de Ermeni devleti kurmak istemeleri, Kürtlerin İngilizlere karşı güveninin sarsılmasına neden oldu.

Ankara Hükümeti ve Milli Mücadele’nin lideri M. Kemal Paşa da kendi ifadesiyle “Kürtlerin kalplerini kazanmak” yolunu tercih edecek bir politika izledi. Bu politika başarılı oldu ve Kürtler bu elverişli ortamda bile Türklerle birlikte yaşamayı tercih ettiler.

Elbette bu aşamada cevaplanması gereken bir soru var: Sonra ne oldu da ayrılıkçı eğilimler güçlendi ve Kürt isyanları yeniden başladı? Bu sorunun cevabını öncelikle yeni Türk devletinin Cumhuriyetin ilanı sonrasında izlediği politika değişikliğinde aramak gerekir. Ama bu elbette uzun bir konudur ve müstakil bir yazıda ele almak daha doğru olacaktır.

Kaynaklar: S. Zeyrek, “Milli Mücadele Sürecinde Türk İngiliz Rekabeti: Kürt Sorunu”, Türkiyat Mecmuası, C. 23, Bahar 2013; A. J. Mango, “Atatürk ve Kürtler”, Çev. H. Bıçakçı, Adnan Menderes Üniversitesi SBE, S. 4.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 4.9.2019 [TR724]

Türkşen’in fişleme listeleri yanında bu yazı da burada ‘bulunsun’ [Ramazan Faruk Güzel]

Fişlemeler, andıçlamalar bu ülkenin bir realitesi haline geldi. Hukuk ve demokrasinin yerleşmediği ülkelerde böyle hadiseler kanıksanırken, hukukun rafa kalktığı, hukuksuzlukları yapanların yaptığı yanına kar kaldığı ülkemizde iş ayyuka çıktı.

Fişleme, derin devletin yıllardır rutini haline gelmişti. Balyoz, Ergenekon davalarında ortaya saçılan arşivlerden de anlıyoruz ki devlet içinde ayrı bir devlet gibi hareket eden bazı yapılar, ileride tasfiye maksatlı olarak insanları inançlarına, etnik kimliklerine göre tasnif ediyorlarmış…

Ergenekon- Balyoz davaları ile birlikte bu faaliyetler dizginlemişken, 17/25’den sonra iktidar ile anlaşmaya giden bu yapı, serbest kalıp eskisinden bile güçlü gelince, fişleme, andıçlama hadiselerini açıktan ve pervasız yapmaya başladı.

ETÖ davalarında geçmiş olan Oda TV, bazı sosyal medya hesaplarını listeler halinde yayınladı ve özellikle eski asker kökenli olduğu iddia edilen bu hesapları hedefe koydu. Bunu yaparken de o sihirli kelimeyi nazara veriyordu: “FETÖ”.

Bununla paralel olarak da eski asker Ali Türkşen’in sosyal medya hesabından listeler yayınlandı. Malumunuz, Türkşen’in adı özellikle 15 Temmuz kurgu darbesinde insanlara karşı ağır işkence iddiaları ile gündeme gelmişti. Hatta isminin uluslararası mahkemelere verildiği bilgisi de kamuoyuna yansımış durumda.

Yüksek egosu ile böyle bir fişlemeye balıklama atlamış olan Ali Türkşen’e, suç teşkil eden belgeleri kimler verdiyse onu harcamak ve hukuksuzlukları ona fatura etmek istiyor olabilir. Türkşen başına geleceklerin fark etmiş olacak ki, mesajlarını sildi ve listeleri kendisinin hazırlamadığını öne sürdü. Her ne olursa olsun ortada bazı hukuksuzluklar ve suç teşkil eden fiiller var. Bunları irdeleyelim.

CEZA KANUNU’NDA…

Açıktan fişleme yapan Ali Türkşen ve türevleri alenen suç işliyorlar. Listeler halinde yayınladıkları insanları öncelikle icat ettikleri ve adına “FETÖ” dedikleri ama uluslararası hukukta karşılığı olmayan bir örgüte mensup olmakla itham ediyorlar.

“Burada bulunsun” başlığı ile paylaştığı 4 listede her kesimden insanlar vardı. Eski bir asker olan ve işkencelerle anılan Türkşen gibi sıradan olmadan birisi tarafından hedef gösterilen bu isimlerin başına bir iş gelirse sorumlusu bizzat kendisidir. (Danıştay saldırısı öncesi Akit’in o dönem o Danıştay dairesi üyelerinin fotoğraflarını yayınlayıp hedef göstermesi gibi.)

Listelerde adı geçenler savcılığa başvurarak, kendilerini hedef gösteren şahıs hakkında suç duyurusunda bulunmalı ve koruma tedbirleri istemeliler.

Burada insanları belli siyasi, dini gruplara göre ayırıp yayınlamakla Türkşen ve türevleri, TCK 135 ve devam maddeleri gereğince “Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu”nu, daha bilindik tabiri ile “fişleme” suçunu işlemektedirler.

Bu suç ise TCK’nın ilgili maddeleri gereğince 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezasını gerektirmekte olup, bu suçun “kamu görevlisinin ya da mesleği gereği işlemesi halinde” 4,5 yıla kadar artırılması söz konusudur. Bu kişiler, sosyal medyada yazan ve 15 Temmuz’u sorgulayan kimselerin politik kişisel verilerini belli tasnifler halinde ifşa etmekteler… Toplum içinde yaşayan kişilerin siyasi tercihlerinin toplum katmanları arasında bilinmesi halinde ayırımcılığa maruz kalma ihtimali bulunduğundan bu bilgiler kişisel veridir ve yayınlanmaları suçtur. (Bu konuda bakınız: Yargıtay 12CD – Karar: 2012/12126).

ŞİKAYET SÜRESİ VE ZAMANAŞIMI

Kişisel verilerin kaydedilmesi suçu, özel hayata karşı suçlardan olmasına rağmen takibi şikâyete bağlı değildir. Ve suçun işlendiği öğrenildiğinde savcılık tarafından kendiliğinden soruşturma başlatılmalıdır.

Fakat Türkşenler, gücü elinde bulundurduklarını düşündüklerinden böyle bir ihtimali de öngörmüyorlar sanırım. Kaldı ki onlar böyle listeler yayınlamakla bir bakıma da Sulh Ceza Hakimliklerine adeta “kapatılması gereken sosyal medya hesapları” konusunda adeta talimat göndermiş oluyorlar…

Fakat hukuk bir şekilde işleyecektir, Türkşen ve ekibine de… Kaldı ki kişisel verilerin kaydedilmesi suçu açısından herhangi bir şikâyet süresi yoktur. Dava zamanaşımı süresi ise 8 yıldır ve suçun işlendiği tarihten itibaren 8 yıl geçmeden mağdur aleyhine işlenen suç savcılığa bildirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla da olayın mağdurları bu süreleri akılda bulundurmalıdırlar. AİHM içtihatlarında da bu konuda birçok yerleşik içtihat ve uygulamalar bulunmaktadır.)

Fişleme listesinde adı geçen eski askerlerden Mehmet Alkan, bu fişlemelere karşı çok sert tepki gösterdi. Listelemeleri yapanları “şerefsiz alçaklar” olarak tanımlayan Alkan “Bu listeyi yapan ve yayanlar hesap verecek…” diyordu. Diğer özel ve tüzel kişilerin de bu suçun takipçisi olacağı anlaşılıyor.

Evet, gerçek suçlular hesap verecek. Ortada da suçlar var. Ama bu konuda resen hareket etmesi gereken savcılar nerede acaba? Saray’ın adli yıl açılışı için sıraya girmişlerdi bir kısmı. Umarım içinde cesaretini toplayan birileri çıkar. Çıkmazsa da Türk hukuk tarihine ibretlik bir çentik daha atılmış olunur.

[Ramazan Faruk Güzel] 4.9.2019 [TR724]

Köpek değiller mi zaten! [Levent Kenez]

Yargının ırzına geçilmiş, adalet denen şey bir adamın iki dudağına inmiş, istediğini tutuklatıyor istediğini serbest bırakıyor, ülke bataklığa düşmüş ama bizim muhalif görünümlüler, sorsan epeyi Atatürkçü, çok severler sinekleri konuşmayı.

Geçen gün adli yıl açılışında Saray önündeki Halk Ekmek kuyruğunu görmüşsünüzdür. Öncelikle benim anlamadığım hakim ve savcılar neden aranamıyormuş. Bir yere girişte x-ray cihazı varsa sen-ben aranıyoruz da hakim ve savcıların ne üstünlüğü var? Yasada kılıfı var biliyorum, 3.dünya ülkelerine has ayrıcalıklar.  Tamam tamam bir mantığı var yargının bağımsızlığı ile ilgili, savcı ve hakimlerin baskı altına alınmaması falan filan. Görevi gereği konularda anlaşılabilir. Önleme araması ile adli arama birbirinden farklı şeylerdir. Danıştay cinayetini bir avukat işledi, Rus büyükelçiyi bir polis vurdu. Aranamıyor diye uyuşturucu kuryeliği yapan hakim ve savcılardan iki adet adliye kurulur. O sebeple hiçbir meslek kerameti kendinden menkul bir şekilde bir güven arz etmiyor. Bir yerde x-ray varsa-ki onların varlığı ve hukukiliği de ayrı bir tartışma konusu- herkes eşittir. Bence tam layıklarını bulmuşlar ama yine de çirkin diyelim, o görüntünün sebebi o kadar misafire bir kapı açarsan öyle de uzun sıra oluşur ama bu muameleyi yaptığın adamlar da bunu zaten sonuna kadar hakediyor be birader. Bir tanesi ‘ya bu ne ya, ben dönüyorum’ diyebilmiş midir yoksa hepsi içeride yoklamamı vermiştir. Elbette cevabı belli bir soru.

Ha zaten siyasilerin köpekleri olduklarını kabul eden kişiler bunlar öyle değil mi? Hatta aralarında önemli ve etkili bir kısmı bu lafı eden adama ya da fraksiyona ya da ne haltsa tabii ve o mekanizmadan emir alıyor. Siz, yetkili olsun ya da olmasın kendilerine bu lafın edilmesine tepki gösterdiğini gördünüz mü bir tanesinin? Pardon ben iki tane tanıyorum.  Nasıl olsa ses çıkarmıyorlar, bir itirazları da yok, demek ki adam doğru söylemiş diye iki tanesine köpek demiştim, site Türkiye’den yasaklı olmasına rağmen haftasına dava açmışlardı. Şimdi yargı sürecine zarar vermek istemem ama savcının adı Can Tuncay hakimin de Kemal Selçuk Yalçın diyerek yetinelim. Yok dayanamayacağım, reklamcıdan aldığınız yetmedi mi hala ne para hırsı bu kardeşim ya. Neyse.

Şimdi gelelim ikiyüzlülerden beklenen ve şaşırtmayan esas meseleye. Bir gecede 3 binden fazla hakim ve savcı terörist ilan edilmedi mi bu ülkede?  Yani hakim ve savcılar arasından binlerce terörist(!) çıkacağına inanıyorsun ve bunu destekliyorsun da bu kadar terörist çıkartan bir meslekten gelenleri kapıda çiçeklerle mi karşılasalardı. Elbette önlem alacaklardı. Adli yıl Saray’da oluyor diye aman efendim ne kitabi cümleler kasanlar hukuksuz yere tutuklanmış  ya da mesleklerinden atılmış onlarca hakim ve savcılar için bir kelime edebiliyor mu? Sırf işkence olsun hatta akıl sağlıklarını yitirmeleri için gözaltına alındıkları günden beri tek kişilik hücrelerde tutuluyor bunu da biliyorlar ama vicdanları bu zulme ses edemeyecek kadar karanlık. Birkaç laf daha etseniz “ama onlar zamanında” tekerlemesi hazır. ‘Hadi say lan ne olmuş’ desen onlar da ezber. Hani siz haktan hukuktan yanaydınız. Madem diyelim onlar yanlış yaptı siz yapılmamasını savunun. Nerde! Kaldı ki Ergenekon, Balyoz, Şike, Casusluk, Tahşiye davası hiçbiri kumpas değildi. Bunu en iyi siz bildiğiniz için zaten o hakim ve savcılar delirsin istiyorsunuz.

Kıdemli hakimler, dürüst insanlar gidince kim kaldı geriye? Avukatlıktan kürsüye transfer parti militanları, jet hakim yapılmış badem bıyıkları dahi çıkmamış  hukuk öğrencisi, bir de kilosu 500-1000 dolar arası değişen her tipten tüccarlar.

Bir de lütfen mahallenizin ülkeye peydahladığı barolar birliği başkanının Atatürk’ün Gençliğe hitabesini okumasına falan bir ses verin artık. Ha bir de Saray’a ihbar mektubu yazıp el koydunuz gazetede, mahkemesine gidip aleyhte tanıklık yaptığınız gazeteciler ile ilgili de mide bulandırıcı haberleri yapmayın. Çok isterdim içeriye alınmayan elemanınıza üzülmeyi ama siz zaten oradan çıkmadınız mı?

[Levent Kenez] 4.9.2019 [TR724]

Türkiye’nin bölünmezlik tabusunda sona mı gelindi? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Geçtiğimiz gün değerli gazeteci ve televizyoncu Erkam Tufan Aytav’ın Otuz Dakika programında Türkiye’nin Suriye politikasını konuştuk. Kısa sürede güncel olayları tarihsel perspektifte değerlendirmeye çalıştık. Tarihin akışını görmeye çalışmak geleceğin ne olabileceğini tahmin etmede belki de en önemli araç. Türkiye’nin Suriye politikasını anlamaya çalışırken de aynı şey geçerli. Tek başına Arap Baharı’ndan bugüne Türkiye’nin Suriye’deki faaliyetlerini tarihten kopuk bir dönem olarak okumak çok eksik kalır. Program, bu boşluğu doldurmaya çalışmak bakımından gerçekten güzel oldu. Özellikle Irak vakası ile karşılaştırmalı olarak Türkiye’nin Kürt politikasını değerlendirmek, Suriye’de yapılan stratejik hataları göstermesi bakımından dikkat çekici. Yine, 1920’den 2011’e kadar Suriye’yle komşuyken, son döneme kadar artan biçimde kendisini gösteren Rusya ve ABD etkisi nedeniyle Türkiye’nin bugün bu iki büyük güçle komşu haline gelmiş bulunması, başlı başına oyun kurucu bir parametre.

Türkiye “bağımsız dış politika yapıyorum” diye pazarladığı bölgesel politikalarının karaya vurmasından beri, 1920’lerden 2000’lere koruduğu görece bağımsızlığının çok gerisine düştü. Suriye’yi kontrol edeceğim derken, Suriye’nin fiilen Rusya ve ABD kontrolüne girmesi sonucuyla karşılaştı. Erkam Bey’in sorduğu gibi, bu konu Irak’la benzerlik gösteriyor. Ne var ki birincisi Irak Türkiye’nin yaptığı hatalardan sonra ABD etkisine girmedi. İkincisi, Irak’ta ABD tek büyük güç olarak istediği Irak projesini uyguladı. Ama başarılı, ama başarısız; ortaya çıkan Saddam Hüseyin sonrası yeni Irak’ta çekişen rakip iki güç yoktu. Fakat Suriye farklı! Suriye’de Türkiye tabiri caizse kaşındı. Durup dururken etki ve güç peşinde gerçek dışı bir dış siyaset güttü. Elindeki gücü tartamayıp – veya maceracı siyasi karar alıcıların işine gelmediği için bilinçli olarak tartmayıp – boyunu ve kapasitesini aşan bir maceraya atıldı. Sonuçta kaybetti. İstikrarlı ve sınır güvenliğini kendi topraklarında sağlamış bir Suriye’den, iç savaşta paramparça olmuş, büyük küresel güçlerin oyun alanına dönüşmüş, inanılmaz büyüklükte insani ve sosyal sorunlara boğulmuş bir Suriye, bugün söz konusu olan. Bu durum, Irak’tan farklılık arz ediyor. Bedeli ne olursa olsun, Irak’taki ABD müdahalesi ve Saddam Hüseyin rejiminin ortadan kaldırılması Türkiye’yi istikrarsızlaştırmadı. Bu diktatörlük sonrası ABD, tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Japonya’da yaptığı gibi, anayasal bir demokrasi inşa etmeye çalıştı. Kısmen başarılı, kısmen başarısız oldu. Fakat Irak toplumunda Saddam döneminde ikinci sınıf vatandaş olan, ezilen ve ağır insan hakları ihlallerine maruz bırakılan Kürtler ve Şiiler, yeni Irak anayasasının kendilerine sağladığı özgürlük ve haklardan yararlanarak, etnisiteler ve mezhepler arası diyaloğun asgari var olma koşullarına sahip oldular. Suriye, bu görece istikrardan çok uzaktadır.

ABD Suriye Kürtlerini himayesine aldı. Bu yadırganacak bir durum değil. Kürtler ABD’ye Türkiye’nin sunamadığı desteği verdi ve IŞİD’e karşı ABD’nin başarılı olmasına yardımcı oldu. Ankara’daki İslamcılar ve Avrasyacı müttefikleri, içeride Çözüm Sürecini sonlandırır ve askeri politikalara geri dönerken, Suriye’de ve Irak’ta da Kürt düşmanlığı üzerinden hayali dış “öteki” ürettiler. Bunu içerideki doksan yıllık “bölünme” sendromu üzerinden HDP’nin marjinalize edilmesinde kullandılar. Suriye Kürtlerini PKK, ABD’yi de Türkiye’yi bölmeye çalışan dış güç olarak iç kamuoyuna pompaladılar. Böylece ABD, “FETÖ” denen fabrikasyon terör örgütü söylemi üzerinden Türkiye’deki iç rejim diskurunun bir numaralı dış düşmanı oluverdi.

Ruslar, krizin başından itibaren merkezi Suriye devletini (Esad rejimini) destekledi. Onlar için Akdeniz’de askeri varlığa sahip olmak ve ABD-NATO’yu doğu Akdeniz’den uzaklaştırmak, ana stratejik hedef oldu. Suriye muhalefeti denen yapı içinde tek aklı başında grubun Kürtler olması, Arapların ise İslamcılık ve onun yaramaz çocuğu cihatçılığa eğilim göstermesi, Rusların ve Esad yönetiminin işini kolaylaştırdı, ekmeklerine yağ sürdü. İnsanları inşaatların çatısından aşağı atarak öldüren, Batılıları ve kendilerinden olmayan herkesi yakalayıp kafasını kesen, barbarca ve totaliter uygulamalarla bir teokrasi kurmaya kalkışan Sünni Suriye “muhalifleri”, sadece kendi topraklarında değil, tüm dünyada endişe kaynağı oldu. Böylece Ruslar ve onların desteklediği Esad ehven-i şer kabul edilmeye başlandı. ABD bu İslamcı fanatiklere başlarda dönüşmeleri için fırsat verdi. Ancak bu İslamcı fanatiklerin seküler ve rasyonel bir muhalefete dönüşemeyeceğini zamanında gördü. Böylelikle başlangıçta gösterdiği müsamahayı göstermemeye başladı. Ankara ise bu fanatik güçlerle arasına mesafe koymak şöyle dursun, onları el altından silah-mühimmat tedariki, ilaç ve gıda sevki, tedavi, istihbari destek gibi cömert yardımlarla desteklemeye devam etti. Bu arada Rus jetinin düşürülmesi olayı yaşandı. Rusya ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler büyük zarar gördü. 17 Aralık sonrasında Ergenekoncuların tahliye olmalarının ardından yukarıda ele aldığım Kürt politikalarındaki keskin dönüş gerçekleşti. Çözüm Sürecini “çözülme süreci” olarak gören güçler, istedikleri politika değişikliklerini yapan Erdoğan’ı desteklemeye başladılar. Enteresan şekilde, buna paralel olarak Rusya’nın da Ankara’daki yönetim üzerindeki etkisi hızla arttı. Bu durum 15 Temmuz’a kadar devam etti. 15 Temmuz’da ise çok daha yüksek bir ivmeyle Türkiye Moskova’nın güdümüne girdi. S-400’ler ve ABD-NATO ile yaşanan fiili kopuş, Türkiye güvenliği çalışan yerli-yabancı uzmanlarca gündeme taşındı.

Türkiye Suriye’de Esad rejimine destek vermiyormuş gibi görünse de, fiiliyatta Rusların Suriye politikalarına uyumlu bir çizgiye geldi. Esad güçlerinin Rusya destekli olarak tüm Suriye’yi seri adımlarla kontrol altına almasına itiraz edemedi. İç kamuoyuna Ruslar ve Esad birbirinden ayrı güçler şeklinde sunum yaptı. Ancak de-facto Esad’ın hâkimiyetini kabullendi. Avrasyacı kanat, her ne kadar Türkiye’nin Esad’la diplomatik ilişkiye geçmesini açıktan dillendirse de, Erdoğan’ın tabanını kontrol etmesinde çakma “hilafet” türü saçmalıklara inanıyor olmasını kullanmak istedi ve sesini fazla yükseltmeden olacakları izlemeye koyuldu. Şurası bir gerçek ki, icrai sorumluluğun tek başına sorumlusu olan Erdoğan ve adamları hakkında Suriye’de işlenen savaş suçlarına dair sağlam bir çetele mevcuttur. Bunu derin yapının yapmadığını düşünmek saflık olur. Defter kabarık, ama bekliyorlar. Çünkü Erdoğan İslamcı-muhafazakârlar üzerinde bir “meşrulaştırma makinesi” gibi. Tüm kötü gidişata, ekonomik krize, korkunç boyutlardaki nepotizme ve üçkâğıtçılıkların ayyuka çıkmasına karşın, “çalıyor ama bizden” anlayışıyla Erdoğan’a hala sahip çıkılıyor.

Ancak kozmetik duruma karşın, Suriye’deki tablo giderek daha fazla fire veriyor.

Rusya Suriye’ye yerleşti. Ruslar yerleştikleri bir ülkeden kolay çıkmaz. İnanmayanlar doğu Avrupalı ülkelerin tarihini okusun. Özellikle Akdeniz’e inmek Moskova için iki yüz yıllık bir jeopolitik ve stratejik rüyadır. Tartus deniz üssüne sahip Rusya, Suriye’deki bu altyapısını çok daha fazla geliştirdi. Ayrıca hava ve kara üniteleriyle Suriye’deki askeri varlığını çok kritik rakamlara tırmandırmayı başardı. Krizden ve iç savaştan beslenerek imkânlarını sonuna kadar genişletti. Dahası Esad rejimi üzerinde mutlak hâkimiyet kurdu. Esad’ın velinimeti haline geldi.

ABD de Fırat’ın doğusunu kontrolü altında tutuyor. Kuzey hattına, Türkiye sınırı boyunca Kürtler yerleşti. Onlar da ABD himayesindeler. ABD, Türkiye’nin kendisinden kopmasından önce doğu Akdeniz’de Fırat’tan Irak’a kadar olan geniş toprakları havadan kontrol ediyor. Trump yönetiminin her türlü dikkat dağınıklığına karşın ABD askeri varlığı da Suriye’nin gerçeğidir. Bu noktadan sonra ABD Kürtlerin koruyuculuğunu bırakamaz. Suriye Kürtleri ve Irak Kürtleri, Türkiye’nin güney sınır hattı boyunca fiili komşusudur. Türkiye’nin güney sınır komşuları, ABD korumasındaki iki Kürdistan oluşumudur. Bu iki Kürdistan’ın önümüzdeki orta ve uzun dönemde birleşme ve devletleşme sürecine girmeleri, dikkate değer bir ihtimaldir. Türkiye, Osmanlı’dan beri Balkanlar ve Ortadoğu’da bağımsızlığını elde eden her eski Osmanlı bakiyesi halkta olduğu gibi, Kürtlerin de artık ötekisidir. Yani baş düşmanıdır. Türklerden nefret ettiklerinden falan değil; Türkiye’nin tutumu ve yanlış algılarından dolayı bu böyle oldu. Oysa doğru ve gerçekçi politikalar yapılabilmiş ve uygulanabilmiş olsaydı, ne Kuzey Irak Kürdistan’ı ne de Suriye Kürt kantonları Türkiye için birer tehdit unsuru olurdu. Bilakis, seküler ve bölgelerindeki diğer Sünni topluluklara göre daha gelişmiş Kürt bölgeleri, Türkiye’nin ekonomik pazarı olmaya çok müsaittiler. Türkiye bu insanlar için ciddi bir çekim merkezi olabilirdi. Çatışma yerine işbirliği ve beraberce yaşama kültürü tezahür edebilirdi. Hem Suriye (ve Irak) daha istikrarlı bir hal alır, hem de daha kaotik Arap coğrafyasıyla arada sağlıklı bir tampon bölge olurdu. Hatta Türkiye hammadde açığını ve gereksinimini bölge petrollerinin boru hatlarıyla sevkiyatı politikalarıyla giderir, enerji bağımlılığını çeşitlendirici bu önlemlerle azaltabilirdi.

Her şeyden önce, bu yaklaşımla Türkiye daha güçlü bir bölgesel aktör olurdu. Eğer demokrasisini ve hukuk devletini AB opsiyonu ile beraber koruyabilmiş olsaydı, bölgeye demokrasi ihraç eden, AB güvenliğine katkıda bulunan bir bölgesel istikrar adası olabilmesi olanaksız mıydı? Tüm doğu Akdeniz bu istikrarlaştırıcı ve güven arttırıcı politikalardan olumlu şekilde etkilenir, Kıbrıs’ta birleşmeye sunulacak katkıyla beraber, Suriye’nin de istikrarlı hale gelmesiyle, çok yönlü bir petrol-doğalgaz paylaşımı ve ekonomik entegrasyon iklimi yaratılmış olurdu. En önemlisi de, bölgede Rusya ve ABD gibi bölge dışı güçlerin varlıklarını meşrulaştırıcı krizler ortaya çıkmaz, ekonomik büyüme ve zenginleşmeyle birlikte daha fazla güvenlik üretilmiş olurdu. Kendine güveni artan ve içerideki Kürt sorununu daha fazla demokratik hakla çözme yoluna giren Türkiye, Kürtlere azınlık haklarını anayasal, hatta federal düzeyde vererek, Kürtlerin hamisi konumuna yükselebilirdi.

Tüm bunlar bugün sadece siyasi ütopyalardır. Hiç biri gerçeklerle yakından uzaktan alakalı değildir. İnisiyatif almayan, başkalarının inisiyatifine girmeye mahkûmdur. Ruslar Suriye’nin Batısını, Akdeniz hattından Fırat’a, güneyden Türkiye sınırına bir bölgeyi kontrol ediyor. ABD ise Fırat’ın doğusunu, Türk sınır hattından güneye, Irak içlerine dek kontrol ediyor. ABD Kürdistan’ı kurmamak için hiçbir önünde engel var mı? Peki, Kürdistan kurulursa, bugün belediye başkanını bile seçemeyecek konuma gerilemiş olan Kürtleri kim tutabilir? İşte bu nedenlerden dolayı, Türkiye’nin toprak bütünlüğü tehlike altındadır diyorum. Kürtlerin kopuşu Osmanlı’nın yıkılışının son artçı depremi olabilir. Türkiye’nin bölünmezlik tabusunda sona gelindi. Bu tehlikenin nedeni ve sorumlusu, Erdoğan ve müttefikleridir!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.9.2019 [TR724]

Hukuksuzluk ‘Cirit’ atıyor [Tarık Toros]

Erdoğan rejimi artık payandalarla ayakta duruyor.

Payandalarsa deşifre olmaktan rahatsız.

Örtülü destek yılları bitti.

Sarayda açıktan “Söz konusu vatansa buradayız” konuşmaları başladı.

**

Barolar Birliği Başkanı…

2014, 10 Mayıs, Danıştay yıldönümünde…

Misafir olduğu halde konuşması 50 dakikayı aşınca Erdoğan’ın hışmına uğramıştı. Videoları halen çok canlı. Açın bakın.

(O günkü düşüncemi aynen koruyorum: Cumhurbaşkanı ve başbakan huzurunda, öyle ders verir gibi 1 saate yakın nutuk atmak, sabır küpünü çatlatır. Erdoğan’ın yaptığı da yanlıştı, Gül’ün onun peşine takılması da. Yanlışlar zinciri.)

**

O güne kadar düşünmediyse bile…

Ondan sonra, Erdoğan için yüksek yargıya ve paydaşlarına esaslı bir ayar vermek kişisel mesele oldu.

-Adli yıl açılışı olmalı mı, olmamalı mı?

-Dünyada hangi ülkelerde var?

-Adli tatil diye bir şey olur mu, başka konu.

Saray, açılış törenlerini 15 Temmuz’la birlikte kendi evine taşıdı.

Yargıtay, Danıştay vesaire, iyi çay topladıkları sınıfı çoktan geçmişlerdi.

Barolar ise Saray’ı protesto ediyordu.

2016, 17, 18 böyle geçildi.

Ve bu sene, pazarlıklar sonuç verdi, Barolar Başkanı gitti.

Konuşma yapacağı garantisi de verilmişti, 18 dakika konuştu, belli ki bu da kararlaştırılan bir süreydi. (Hoş, Erdoğan’ın buna dahi tahammül edemediği görüntülerden anlaşılıyor, ne çare pazarlık pazarlıktır.)

Metin Feyzioğlu’nu 81 vilayetin olduğu ülkede 55 baro başkanı yalnız bıraktı.

Tıpkı Erdoğan gibi büyükşehirleri kaybetti ve onun arkasındaki destek de azınlık artık.

**

Asıl büyük komedi, gönderilen davetiyeler.

Feyzioğlu, Hürriyet’in Ankara temsilcisine demiş ki:

“Tören Cumhurbaşkanı himayesinde yapılmadı. Davetiyede yazmıyor. Ev sahibi Yargıtay.”

Gerçekten de öyle, davetiyede aynen şöyle yazıyor:

“Yargıtay Birinci Başkanı İsmail Rüştü Cirit 2019-2020 Adli Yıl Açılış Törenini onurlandırmanızı diler.”

**

KOMEDİ BİR:

Yargıtay başkanı bir tören düzenliyor, adres Saray.

Otobüslerle oraya taşınan davetliler, girişte detaylı aramadan geçiyor, bunun için uzun süre kuyrukta bekliyor, filan.

KOMEDİ İKİ:

Barolar Birliği Başkanı kendini bununla savunuyor, “Tören Erdoğan’ın himayesinde değil” çarpıtmasıyla.

KOMEDİ ÜÇ:

Hürriyet’in Ankara temsilcisi yazısına şu başlığı atıyor, “Salon devlete ait.”

**

Bütün bu kıvırtmaların yanında, Erdoğan’ın “Bu mekan şahsıma ait değil” sözü, teferruat bile değildir yani.

Vatan söz konusu ise gerisi teferruat mı, değil mi tartışılıyor.

Şurası net:

Söz konusu hukuksa asıl bu tipler teferruat!

[Tarık Toros] 4.9.2019 [TR724]

Erdoğan’ın paşaları… [Bülent Korucu]

Tehlikenin farkında mısınız, bilmiyorum ama yaklaşan cismi görenler az değil. “Bugün yanlışlıkla AKP ve Erdoğan dışında Başkanlık seçimini biri kazanırsa ya da parlamentoda 400 kişilik bir AKP dışı çoğunluk olursa, rejim elden gidiyor deyip darbenin hakikisini yapacak bir ordunuz olmasına ramak kaldı” diye yazdı akademisyen Tuğçe Varol. Yüksek Askeri Şura’da emekli edilenler ve arkasından gelen istifa haberlerine yapılan en doğru yorumlardan biriydi bence.

Türk Silahlı Kuvvetleri, tarihinin en büyük tasfiye operasyonunu yaşıyor. Buna yakın bir yıkımla, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra karşılaşmıştı. Darbeciler, kendilerine destek vermeyen 235 general ve 5 bin subayı emekliye sevketmişlerdi. Darbeci mantığına uygun bir davranış. Nitekim 15 Temmuz’dan sonra da benzer bir süreç yaşandı. Darbeye katılmayan hatta direnenlerin de aralarında bulunduğu 200’e yakın general ihraç edildi. Olağandışı emeklilerle birlikte tasfiye sayısı 250’ye yaklaşıyor. Diğer rütbelerdeki ihraç rakamı ise Hulusi Akar’ın verdiği rakama göre 17 bin 468. Oysa 15 Temmuz günü darbeye karıştığı iddia edilen asker sayısı 8 bin, bunların yarıya yakını er ve öğrenci. Hulusi Akar ve kuvvet komutanları, TSK’yı baştan ayağa yenileme fırsatını asıl darbeyi birlikte yaptıkları Erdoğan’a sundu.

Bugünkü kıyımı 27 Mayıstan ayıran temel farklar olayın vahametini de gösteriyor. O gün bütün hakları ve sivil hayatta var olma inisiyatifleri korunarak emekli edildiler. Orduya dönmek üzere mücadele etmek üzere resmen bir dernek bile kurdular: Emekli İnkılap Subayları Derneği (EMİNSULAR). Adalet Partisi Genel Başkanı orgeneral Ragıp Gümüşpala gibi etkin insanlar çıktı aralarından. 15. Temmuz’dan sonra ise 200’e yakın general gözaltına alındı, 151’i tutuklandı. Diğer rütbelerdeki subaylarında neredeyse tamamı tutukluluk yaşadı. Bu yüzden şimdi korgenerallerin yönettiği garnizonlara yeni terfi almış tuğgeneraller atanıyor.

Daha vahimi ise başarılı olmanın, yüksek lisans, yabancı dil ve yurt dışı görev gibi  artıların suç haline gelmesi. Pek çok ordu Uzay Kuvvetleri Komutanlığı kurarken bizim geleneksel askeri yaklaşımla rekabet etmemiz mümkün değil. Bu gerçeği ilk gören komutanlardan biri eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’ydu. Görevini Hilmi Özkök’e devrederken başarı hanesine yazıp konuşmasında yer verdiği konulardan biri, subayların sivil üniversitelerde yüksek lisans ve doktora yapmasıydı. “Yüksek lisans yapan personel 6 bin 486’ya ulaşmıştır. Ayrıca kurmay subayların beş ayrı dalda doktora eğitimi yapmalarına imkan sağlanmıştır” diye övünerek anlatmıştı. Özkök’te terfi ve maaş teşvikiyle bu projenin güçlenmesini sağlayan komutandı. Onların yönlendirmesi ve ekstra bir çabayla kariyer yapan subayların çoğu ihraç ya da tutuklu; mesai doldurma mantığı ile çalışan vasatlara gün doğdu.

TSK’yı vasatistana çevirmek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için stratejik bir adım. Sağda solda ‘ben AKP’nin paşasıyım’ diye dolaşan generallerden söz ediliyor. Normalde albaylığı zor görecek insanların ikballeri açıldı. Yapmaları gereken tek şey biatlarına şahitlik edecek bir AKP’li bulmak. Erdoğan birçok sektörde kullandığı ‘kazan-kazan’ metodunu orduda da uyguluyor. Böylece kifayetsiz ama sadık bir kitle oluşturuyor. Tıpkı Dış İşlerinde ve diğer kurumlardaki gibi. Basın danışmanından aile dostlarına kadar bir sürü insan büyükelçi atandı. (Şükür ki üniversite arkadaşları çok müstağni; onlardan birinin henüz bir yere atandığını duymadık!)

Erdoğan, İran’dakine benzer silahlı devrim muhafızları ordusu kurmak için yoğun çaba harcıyor. Allah’ın lütfu olarak gördüğü 15 Temmuz’dan çıkardığı postlardan biri de bu. Yaklaşık 30 bin emniyet personeli FETÖ üyeliği gerekçesiyle ihraç edildi. Pek çoğu tutuklandı. Hiçbirinin darbeye katılmadığını yöneticileri bizzat itiraf ediyor ama tasfiye edildiler. Önceki Emniyet Genel Müdürü Celal Uzunkaya’nın açıklamasından öğrendiğimize göre onların yerine üç katı kadar 80 bin personel alınmış emniyete. Bunlar için de tek kriterin biat olduğunu söylemeye gerek var mı? Aynı şekilde ihraç edilen 3920 hakim ve savcının yerine yaklaşık 9 bin yeni hakim ve savcı alındığını da notlarımızın arasına ekleyelim.

Refah Partisi ya da AKP seçim kazandığında gözler Genelkurmay’ın ışıklarına dikilir, ‘acaba rejimin bekçileri ne diyecek?’ sorusuna cevap aranırdı. Pek çok antidemokratik kurum ve uygulamayı eski düşmanlarından modelleyen Erdoğan bunu da başarmak üzere. Seçim kaybettiğinde sopayı gösterecek bir ordu kurmasına az kaldı. Eskilerin yolunda NATO gibi kasisler vardı, göz ucuyla oraya bakar biraz çekinirlerdi. Şimdikiler ondan da kurtuluyor. NATO kısık sesle de olsa ‘demokrasi’ diyordu; Putin tam tersini söyleyecek. Erdoğan’la beraber dondurma yiyerek kutlarlar böyle bir gelişmeyi…

[Bülent Korucu] 4.9.2019 [TR724]

IŞİD’ciler asker mi olacak polis mi? [Adem Yavuz Arslan]

Geçtiğimiz nisan başında Sri Lanka’da yaşanan ve 300’den fazla kişinin hayatını kaybettiği terör saldırılarının Türkiye’yi ilgilendiren boyutu patlamalarda hayatını kaybeden iki Türk mühendisten ibaret değildi. Sri Lanka güvenlik birimleri saldırganlardan birinin Türkiye’de bomba eğitim gördüğünü tespit etti. İstihbaratçılar için bu detay sürpriz olmadı çünkü hem Belçika ve Fransa saldırılarında benzer bir durumla karşılaşılmıştı hem de Türkiye uzunca bir zamandır IŞİD militanlarının ‘transit ülkesi’ sayılıyor.

Konu başta ABD olmak üzere AB ülkelerinin uzun zamandır gündeminde.

Sayısız rapor ve analiz yayınlandı. Ülkelerin resmi istihbarat raporları ‘IŞİD militanlarının Suriye’den çıktıklarında neden olacakları güvenlik risklerine’ dair uyarılarla dolu. İlgili ülkeler söz konusu raporlar doğrultusunda politikalar belirlediler bile. Hatta başta İngiltere olmak üzere birçok AB ülkesi -kendi vatandaşları olsa bile- IŞİD saflarında savaşanları ülkeye geri kabul etmeyeceğini ilan etti.

İngiltere bir adım daha atıp kamuoyunda ‘Cihatçı Jack’ olarak bilinen Jack Letts’in pasaportunu iptal etti. Benzer bir uygulamayı bir başka İngiliz vatandaşı Şemima Begüm için yaptılar. Almanya benzer kararlar alıyor. Az sayıdaki ABD vatandaşını da benzer bir akıbet bekliyor.

TÜRKİYE EN RİSKLİ ÜLKE

IŞİD’in uzun vadede oluşturacağı tehditler bakımından Türkiye ‘en riskli ülke’ olarak görülüyor.  BM’nin radikal cihatçılara ilişkin raporlarına göre sağ kalan binlerce IŞİD’li Türkiye’ye kaçabilir. ABD merkezli düşünce kuruluşu Soufan Center’in ‘yabancı savaşçılar ve geri dönenlerin yarattığı tehdit’ adlı rapora göre IŞİD’e katılım sağlayan 33 ülke vatandaşları arasında Türkiye 7.sırada.

Yine aynı rapora göre geçtiğimiz yılın sonuna kadar yaklaşık 900 Türk vatandaşı IŞİD militanı Türkiye’ye döndü. İstihbarat verilerine göre 2014 ile 2017 arasında yaklaşık bin 500 Türk vatandaşı Türkiye’den Suriye’ye gitmişti. Yani bir kısmı hayatını kaybetmişse bile yüzlerce Türk vatandaşı halen Suriye’de.

Dünyanın başka bölgelerinden gelmiş savaşçılar da Türkiye’ye yöneldi. Yaklaşık 3 milyon sivilin yaşadığı İdlib’ten harekete geçen sivillerin ne kadarı ‘sivil’ henüz bilinmiyor. Erdoğan rejiminin Suriye’de uyguladığı hatalı politikalar nedeniyle Rusya destekli Esad yönetiminin eli güçlendi.

TÜRKİYE BU CİHATÇILARI NE YAPACAK?

Bu noktada herkesin hemfikir olduğu bir konu var.

Söz konusu cihatçıların hatırı sayılır bir kısmı Türkiye’de kalacak. Geldikleri ülkeler onları geri almayacak. Bir kısmı da ülkesine döndüğü zaman uzun yıllar cezaevinde kalacağı için Türkiye’de kalmayı tercih edecek. Ayrıca tüm uluslararası raporlara da yansıdığı haliyle, Türk istihbaratı ve Erdoğan rejiminin Cihatçı-Selefi gruplarla teması var. Söz konusu gruplar doğrudan ya da dolaylı olarak lojistik destek aldılar. Yüzlerce IŞİD’linin SDG’nin elinde ve Irak hapishanelerinde olduğunu, söz konusu isimlerin ifadelerinde Türkiye ile olan ilişkilere  dair çarpıcı detayların yer aldığı da sır değil. Bu yazının konusu olmadığı için detaylara girmeyeceğim ama yarın bir gün konjonktür değişirse bu ifadeler yüzünden Erdoğan rejiminin başı fena ağrıyabilir.

YURTTA TERÖR DÜNYADA TERÖR

Türkiye’ye zaten gelmiş veya yakında gelecek olan IŞİD militanları Türkiye için çok büyük güvenlik riski oluşturacak.

Bunun birkaç nedeni var. Öncelikle siyasi irade ile örgütün tepe kadroları arasında dirsek teması var. Erdoğan rejimi IŞİD ve El Kaide türevi örgütleri tehdit olarak görmüyor. Hatta Suriye’de iç karışıklıklar başladığında bu savaşçılar Türkiye tarafından açıktan desteklendi. AKP yönetimi bu politikasını “Suriye’de Esad rejiminin değişmesini istiyoruz. Peki bunu kim yapacak? ABD ya da başka bir ülke gelip değiştirmeyecek, TSK’nın girip savaşması da mümkün değil. Bu durumda yapılabilecek en mantıklı şey muhalifleri desteklemek. Biz de onu yapıyoruz” şeklinde savundu. Bu politikanın risklerine dair uyarılar ise dikkate bile alınmadı. IŞİD Türkiye topraklarında o kadar rahat hareket etti ki, Ankara’da ‘medrese’ açtı, İstanbul’da yardım kampanyaları düzenledi. Detayları uzatmak  mümkün. IŞİD Erdoğan rejimi tarafından tehdit olarak görülmediği için bürokraside buna uydu. Hatay ve Antep’te adeta cirit attılar.

Daha önce Türkiye’de bu kadar rahat hareket eden IŞİD yeniden AKP rejiminden açık destek görmese bile -ki örtülü destek almayacakları anlamına gelmiyor- kolaylıkla Türkiye topraklarında yerleşip örgütlenebilir. Malum olduğu üzere, 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası başlayan ve 15 Temmuz kontrollü darbe kumpası ile tamamen bitirilen emniyet teşkilatının artık istihbari yeteneği yok. Özellikle İŞİD ve türevi radikal örgütleri takipte uzmanlaşmış istihbaratçılar ya tutuklandı ya da meslekten atıldı. Mevcut polis teşkilatı da bütün enerjisini Cemaat operasyonlarına ayırıyor. Erdoğan’ın ABD ziyareti ya da Trump ile telefon görüşmesi öncesi yapılan IŞİD operasyonlarında gözaltına alınanlar ise bir kaç gün sonra serbest bırakılıyorlar. Nitekim cezaevlerindeki IŞİD militanı sayısı Cemaat davalarından tutuklu sayısı ile kıyaslandığında yok denecek kadar az.

IŞİD’in uzun vadede oluşturacağı bir diğer risk ise ‘Pakistanlaşma sendromu’olarak bilinen durum.

Dünyanın dört bir tarafından gelip Afganistan’da Ruslara karşı savaşan mücahitler Pakistan’ı eğitim ve lojistik merkezi olarak kullandı. Dönemin Pakistan yönetimi ise siyasi ve dini gerekçelerle bu savaşçılara yakın davrandı. Ancak Pakistan hem bombaların hedefi oldu hem de dünyaya ‘terör ihraç eden ülke’ haline geldi. Bu risk Türkiye için hayli yüksek. Birçok güvenlik analistine göre Türkiye çoktan ‘Pakistanlaştı’. Türkiye’nin uzun vadede ‘terör ihraç eden’ bir ülke haline gelecek. Silah kullanmayı, bomba imal etmeyi bilen, savaşma tecrübesi edinmiş, gözünü kırpmadan kafa kesebilen insanlar aramızda olacak. Hatta bir kısmını 15 Temmuz’da sokaklarda gördük. Gözlerini kırpmadan askeri öğrencilerin boğazını kestiler.

ERDOĞAN ‘IŞİD GÜCÜ’ MÜ KURACAK?

Sayıları net olarak bilinmese de binlerce IŞİD militanının önümüzdeki dönemde Türkiye’de olacağı net. Erdoğan rejimi onların sınırdan içeri sokulmayacağını iddia etse de pratikte bu çok kolay değil. Ayrıca sınırın öte tarafının Suriye toprağı olduğunu ve Rusya destekli Esad rejiminin bu militanları kendi topraklarında barındırmayacağı açık. Daha önce Türk istihbaratı ile yakın teması olan IŞİD militanlarının yeni dönemde ‘istihdam edilmesi’ de beklenen bir durum.

15 Temmuz kumpası ile felç edilen TSK’ya monte edilmeleri sürpriz olmaz. SADAT’ın bu konudaki rolü herkesin malumu. Erdoğan’ın bu kadroları Kürtlere karşı kullanma isteği de sır değil. Değişik isimler altında örgütlendirilecek bu kadroların Erdoğan rejiminin özel ordusu olması, değişik operasyonlarda kullanılması bekleniyor. Polise eklemlenmeleri de ihtimal dahilinde.

Öte yandan, Erdoğan rejimi radikal bir değişiklik yapsa ve IŞİD ile bağlarını kesip etkin mücadele uygulasa bile ‘savaştan dönen IŞİD’liler’ sorunu yıllar boyu sürecek. Çünkü şekilde değiştirip sivil hayata karışsalar bile aldıkları ideolojik eğitim nedeniyle her an patlamaya hazır bomba gibi olacaklar. Mesela 2003 İstanbul patlamaları bu konuda somut örnektir.

Sonuç itibariyle Erdoğan rejminin Suriye’deki yanlış politikaları ve yabancı savaşçılara dair tutumu çok ciddi bir güvenlik sorunu olarak Türkiye’nin önünde duruyor.

[Adem Yavuz Arslan] 4.9.2019 [TR724]