Hanedan damadı olarak Enver Paşa [Padişah Damatları-5] [Dr. Serdar Efeoğlu]
Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vuran önemli kişilerden birisi de kuşkusuz Enver Paşa’dır. Paşa’nın önemli bir özelliği de Osmanlı hanedanına “damat” olmasıdır.
İttihat ve Terakki’nin üç önemli liderinden birisi olan Enver Paşa, Naciye Sultan’la evlenerek “Damat-ı Şehriyari” olmuştur.
Meşrutiyet rejimiyle padişahların yetkilerinin kısıtlamayı amaçlayan İttihatçılar, bir taraftan da Osmanoğulları ailesiyle yakınlaşmanın yollarını aramışlar ve Enver Paşa’nın evliliği bunun için önemli bir adım olmuştur.
M.Kemal’in de bir başka Osmanlı prensesi Sabiha Sultan’la evlenmeyi arzu ettiği dikkate alındığında dönemin genç subaylarının saltanat karşıtı tutumlarına rağmen Saray’a yakınlığı önemsedikleri anlaşılmaktadır.
Son padişah Vahdettin’in kızı olan, güzelliğiyle meşhur Sabiha Sultan’a M. Kemal dışında İran Şahı Ahmet Kaçar da talip olmuş, ancak o Şehzade Ömer Faruk Efendi ile evlenmeyi tercih etmiştir.
NACİYE SULTAN
Osmanlı Devleti’nin son dört padişahı; Abdülmecid’in oğulları V. Murat, Abdülhamit, Mehmet Reşat ve Vahdettin’dir. Naciye Sultan da Abdülmecid’in oğlu Şehzade Süleyman Efendi’nin kızıdır.
Enver Bey’in Meşrutiyetin ilanıyla yıldızı parlamış, kamuoyunun “Hürriyet Kahramanı” olarak yakından tanıdığı bir isim olmuştur. Enver Bey bu şöhretini hanedana damat olarak taçlandırmıştır.
Evlilikte ilk aşama, 1911’de Mehmet Reşad’ın onayıyla yapılan nişan ve nikâh olmuş, ancak evlilik üç yıl sonra gerçekleşebilmiştir. Birbirlerine yazdıkları mektuplardan Naciye Sultan’ın Enver Paşa’nın resmini görerek evlenmeyi kabul ettiği, Enver Bey’in ise Sultan’ı önceden hiç görmediği anlaşılmaktadır.
Paşa’nın Naciye Sultan’a sevgisi, gerek savaş esnasında gerekse yurtdışı günlerinde yazdığı mektuplardan anlaşıldığına göre hep devam etmiştir.
“KAHRAMAN-I HÜRRİYET”
Enver Paşa, hakkında objektif çalışmaların az olduğu bir tarihi şahsiyettir. Bazılarına göre o, “Turan” idealleri için hayatını feda eden bir hayalcidir, bazılarına göre de yanlış kararlarıyla üç kıtaya yayılan koskoca devleti yok eden kişidir. Bazı araştırmacılar da onu sürekli olarak M. Kemal’le mukayese etmişlerdir.
1881’de İstanbul’da doğan Enver Paşa’nın soyu, Gagavuz Türklerine dayanmaktadır. Babası ise fen memurudur. Babasının tayini ile Manastır’a gelen Enver, burada askeri rüşdiye ve idadi eğitimini tamamlayarak Mekteb-i Harbiye’ye girdi. Harbiye’de Abdülhamit karşıtı hürriyetçi fikirlerle tanıştı ve sorguya alındı. Ancak onun düşünce yapısının asıl şekillendiği yer Manastır olacaktır.
Enver Bey, 1903 yılında “Makedonya Sorunu” nedeniyle uluslararası bir probleme dönüşen elviye-i selasenin en önemli merkezi olan Manastır’da göreve başlamış ve bölgedeki Bulgar, Sırp ve Yunan komitacılarıyla giriştiği mücadeleler, kendisinde “milliyetçilik” düşüncesini güçlendirmiştir.
Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin Manastır örgütlenmesini de Enver Bey gerçekleştirmiştir. Enver Bey artık aktif bir Abdülhamit düşmanıdır ve komitacılara yine onların yöntemleriyle karşılık vermiştir.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin Avrupa’daki İttihatçılarla birleşmesinden sonra Cemiyet, Abdülhamit’i Meşrutiyete razı edecek girişimlere ağırlık vermiş ve Enver Bey bu faaliyetlerde aktif rol oynamıştır. İlk aşama, genç subayların cemiyete dâhil edilmesi olmuş ve dönemin III. Ordu Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa bu durumu Abdülhamit’e “kulunuz hariç herkes İttihatçıdır” şeklinde rapor etmiştir.
Enver Bey İstanbul’a çağrılması üzerine tutuklanma endişesiyle dağa çıkmış ve Resneli Niyazi ile birlikte bir efsaneye dönüşmüştür. Bu faaliyetlerin sonunda Abdülhamit meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmıştır.
Enver Bey de dağdan inerek Köprülü’deki kutlamalara iştirak etmiş, İttihatçıların “kâbe-i hürriyet” dedikleri Selanik’te Niyazi Bey’le birlikte “Hürriyet Kahramanı” olarak karşılanmıştır. Yaşı henüz yirmi yedidir ve rütbesi de kurmay binbaşıdır.
MACERA DOLU BİR HAYAT
Şöhreti bütün ülkeye yayılan Enver Bey, artık Cemiyetin önde gelenlerinden birisidir ve ülkenin gidişatında söz sahibidir.
31 Mart ayaklanmasında da Enver Bey öne çıkarılmış, Yıldız Sarayı’na ilk giren Kazım Karabekir’in birlikleri olduğu halde Enver Bey beklenerek onun kahramanlığı perçinlenmiştir.
Enver Bey 1909-1911 arasında Berlin’de askeri ataşe olarak görev yaptı. Osmanlıların “düvel-i muazzama” ile yoğun olarak mücadele ettiği bir dönemde Almanya’nın bu devletlerle rekabet eder hale gelmesi, Osmanlı aydınları ve subaylarında büyük bir Alman hayranlığı meydana getirmişti. Enver Bey de bu süreçten etkilenecek ve Berlin’de geçirdiği süre içinde Alman hayranlığı zirveye çıkacaktır.
Enver Bey’in başrolde olduğu bir başka gelişme, İtalyanların Trablusgarp’ı işgaliyle ortaya çıktı. Mısır’ın İngilizlerin işgalinde olması nedeniyle bölgeye ulaşım imkânı olmadığından Enver, Fethi ve M. Kemal Beyler, Libya’ya giderek yerel direnişi örgütlediler ve büyük başarılar kazandılar.
Balkan Harbi’nin başlamasıyla geri dönen Enver Bey, 23 Ocak 1913’de Kâmil Paşa hükümetine karşı Babıali Baskını adıyla anılan ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın öldürüldüğü bir hükümet darbesini gerçekleştirdi. Bu hadiseyle İttihatçılar yönetimi tamamen ele geçirdikleri gibi Enver Bey de ülke yönetiminin en etkili kişisi oldu.
Enver Bey Birinci Balkan Harbi’nde kaybedilen Edirne’nin geri alınmasında da aktif bir rol alarak “Edirne’nin ikinci fatihi” oldu. Halk nezdinde ciddi bir itibar sahibi olan Enver Bey, 15 Aralık 1913’de “miralay”, 3 Ocak 1914’de de “mirliva” rütbelerine terfi etti.
Artık o “Enver Paşa” idi ve kendisini bir “Napolyon” olarak görüyordu. Halkın gözünde ise 1683’de başlayan geri çekilmeyi durduracak “milli kahramandı”.
Paşa, Mareşal A. İzzet Paşa’nın yerine otuz üç yaşında iken Harbiye Nazırı oldu. Aynı zamanda Erkân-ı Harbiye reisliğini üstlendi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da Vahdettin’in hükümdar olmasına kadar sürecek “Başkumandan Vekilliği” görevine getirildi. İttihatçıların gücü sayesinde kısa zamanda terfi ederek bu makama geldiğinde Osmanlı ordusunda kendisinden rütbe olarak kıdemli birçok subay bulunuyordu.
Yine de Enver Paşa’nın bu dönemde Abdülhamit devrinin yaşlı subaylarını tasfiye ederek gençlerin önünü açması büyük faydalar sağlamış, Çanakkale Muharebeleri ve İstiklal Harbi’nin çekirdek kadrosu bu sayede önemli görevler üstlenmiştir.
Görev yaptığı süre içinde subay terfilerinde ve komutan tayinlerinde “İttihatçılık” en önemli kıstas olmuş, önemli görevlere genellikle “liyakati olan” yerine kendisine yakın subayları getirmiştir.
Abdülhamit karşıtlığı ile güçlenen İttihatçılar, ordu içindeki güçleriyle iktidarı elde ettiler. Ancak Türk siyasetine ordunun siyasette aktif olması gibi bir olumsuz bir geleneği getirdiler. Enver Bey’in Meşrutiyetin ilanı sonrasında kışlaya dönmek yerine siyasete devam etmesi, ordunun siyasetten kopmamasında önemli bir dönüm noktası oldu.
İttihatçılar reform hareketlerine girişerek Cumhuriyet dönemi devrimlerine zemin hazırlarken Enver Paşa da “Enveriye” denilen bir başlığı orduda mecbur etti. Ayrıca yazıda bütün harflerin ayrı ayrı yazılması esasına dayanan “Enveri alfabesi” denilen uygulamayla okuma yazmayı kolaylaştırmayı amaçladıysa da bir mesafe alınamadı.
SARIKAMIŞ’TA DA ÇANAKKALE’DE DE VARDI
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişinde ve Almanlarla ittifakın yürütülmesinde Enver Paşa yine başroldeydi. Almanya ile yapılan gizli ittifak sonrasında Goben ve Breslau gemilerinin satın alınması ve Rusların Sivastopol limanın bombalanması olayı da Enver Paşa tarafından organize edildi.
Enver Paşa savaş esnasında verdiği kararlar ve uyguladığı stratejilerle savaşın gidişatına doğrudan tesir etti. Hiç ordu komutanlığı yapmadan ordunun en üst kademesine kadar yükselen Paşa, Sarıkamış’ta yaşanan felakette 3. Ordu’nun başındaki komutandı. Bu başarısızlık sonrasında savaş sonuna kadar Genelkurmay Başkanı olarak genel stratejinin belirlenmesi konumunu tercih etti.
Çanakkale’de “Düvel-i Muazzama” donanma ve ordularının mağlubiyete uğratılmasında da Başkumandan Vekili olarak Enver Paşa’nın büyük bir rolü vardı. Savaş sırasında bütün imkânsızlıklara rağmen cepheleri sık sık ziyaret eden Paşa, “gözü pek” bir komutan, ancak kötü bir stratejistti. Genel stratejiyi Osmanlı cephelerinin “tâli cephe” olduğu düşüncesiyle belirlemiş ve planlarını Almanların Avrupa cephelerindeki başarısına bina etmişti.
ENVER PAŞA YURTDIŞINDA
Enver Paşa liderliğindeki İttihatçılar, savaşın kaybedileceğinin anlaşılmasıyla ülkenin geleceğine dair planlar yaptılar. Nitekim Milli Mücadele’nin ilk örgütlenmesi olan Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri İttihatçılar tarafından kuruldu.
Enver Paşa, Cemal ve Talat Paşalarla beraber Mondros Ateşkesinden birkaç gün sonra ülkeyi terk etti. Önce Odesa’ya, oradan da Berlin’e giden Enver Paşa başlangıçta Anadolu’ya geri dönmeyi amaçlıyordu.
Enver Paşa başta olmak üzere birçok İttihatçıya göre M. Kemal, Milli Mücadele’nin geçici lideriydi ve Enver Paşa, Anadolu’ya geçerek asıl lider olacaktı.
Paşa Berlin’den Moskova’ya gitti, ardından Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayı’na iştirak etti. Bundan sonra Batum’a giderek Anadolu’ya girme planını uygulamaya koymak istediyse de Sakarya Muharebesi’nin kazanılmasıyla bu planı suya düştü.
Rusların Ankara Hükümeti ile işbirliği yapmasıyla zor durumda kaldı. Ekim 1921’de Buhara’ya gitti ve Ruslara karşı çarpışan Basmacıları örgütlemeye çalıştı.
4 Ağustos 1922’de Kurban Bayramında maiyetindeki askerlerle bayramlaşırken Rus saldırısıyla şehit oldu. Böylece Osmanlı Devleti’nin son on yılına damgasına vuran önemli bir liderin hayatı, kırk bir yaşında yurt dışında sona erdi.
Enver Paşa özellikle Türkçü-Turancı kesim için önemli bir kahraman olmaya devam etti. Bir taraftan Osmanlı’nın sonunu getiren bir şahsiyet olarak görülmesi, diğer taraftan hakkındaki muhalif yayınlar, Paşa’nın objektif olarak değerlendirilmesini engelledi.
Objektif bir değerlendirme yapacak olursak Enver Paşa, kendisini inandığı ülküye samimi olarak adamış, bunun için büyük bir özveriyle mücadele etmiş bir kişidir. Ancak tecrübesizliği, hayalciliği ve hedefe ulaşmak için her yolu mubah gören yaklaşımlarıyla birçok yanlış icraata imza atmış ve topluma pek çok acılar yaşatmıştır.
Eşi Naciye Sultan ise Osmanlı hanedanının yurtdışına sürülmesinden sonra Berlin’e gitmiş ve orada Enver Paşa’nın kardeşi Kâmil Beyle evlenmiştir. Enver Paşa’dan üç çocuğu olan Sultan’ın ikinci evliliğinden de bir çocuğu dünyaya gelmiş ve 1957’de İstanbul’da vefat etmiştir.
Kaynakça: Ş. Hanioğlu, “Enver Paşa”, TDV İA, C. 11; A. Turylbek, Enver Paşa (1918-1922), AÜ SBE doktora tezi, Ankara 2013; H. Babacan, “Enver Paşa”, Türkler, C. 13; H. T. Fendoğlu, “Osmanlı Politik Hayatında Enver Paşa’nın Rolü”, DÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, S: 5, 1992.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 15.8.2018 [TR724]
Bankaları kurtarmak için şirketler feda edilecek [Semih Ardıç]
Türkiye’de kur, faiz ve enflasyon artık havadan nem kapacak kadar hassas. Memleketi idare edenlerin son günlerde söylediği tek doğru cümle şu: “Çok büyük bir malî saldırıya maruz kalıyoruz.”
Bu vahim cümle iktisadî güvenliği tesis edemediklerinin, saldırıya mani olamayacak kadar kifayetsiz olduklarının da itirafıdır.
KENDİLERİ İTİRAF ETTİ
Eksikleri olmakla beraber Türkiye ekonomisinin içine düştüğü perişan vaziyet ancak bu kadar beliğ tarif edilebilirdi.
Para birimi TL iki hafta evvel günde yüzde 2-3 düşüyordu. Bazen yerinde sayıyordu. TL’nin dolara mukabil düşüş hızı çift haneye çıktı.
Beyaz Saray’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü “yasaklılar” listesine dahil ettiği 2 Ağustos’tan bu yana bazı günlerde yüzde 12’yi buldu.
BİR YILLIK KAYIP YÜZDE 100’E YAKIN
Son bir yılda yüzde 100’e yakın eridi TL. 13 Ağustos 2017’de 3,52 TL verip 1 ABD Doları satın alınabiliyordu. Halihazırda dolar 6,50 TL.
Böyle bir tablonun sıhhatli bir ekonomi ya da hakiki kalkınma ile alakası olabilir mi? Katiyen hayır. Kur bu kadar değişkense sanayici neye göre maliyet hesaplayacak?
Esasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) sürdüğü makyaj döküldükçe ciltteki kusurlar uzaktan bile görülebiliyor.
NİYE MÜSAADE EDİYORSUNUZ OPERASYONA?
Hukuk ve demokrasinin göstermelik hale gelmesinin en fazla sermayeyi ürküteceği bilindiği halde memleketin elinde avucunda ne kalmışsa AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın “tek adamlık” ihtirasına feda ediliyor.
Türkiye “operasyona” ya da “saldırıya” maruz kalıyorsa sebebiyet verenleri uzakta aramaya lüzum yok.
Devlet elinizde, dediğiniz kanun. Niye mani olmuyorsunuz Türkiye’yi batırmak isteyen hainlere?
MÜTEAHHİTLER DOLAR BOZDURACAK MI?
Bolluk hep böyle sürecek zannettiniz, aldandınız. Dolar bol diye bankalar üzerinden vatandaş tüketime teşvik edildi. Kredi kartına 4 taksitle altın satıldı düne kadar.
Müteahhit rahat uyusun diye yurt dışından yüksek faizle borçlanan kamu bankaları, parayı piyasa şartlarının altında zararına konut kredisi olarak tahsis etti.
Bir parantez: Erdoğan dolar bozdurma seferberliği ilan etti. Müteahhitleri de sahada görebilecek miyiz?
Şatafatlı alışveriş merkezlerinin içinde ithal ve lüks markalar dükkan açtı. Kazanmadan harcamanın, imal etmeden tüketmenin bedeli er ya da geç önümüze konulacaktı.
ÖDEME VAKTİ GELDİ
Şimdi 217 milyar doları özel sektörün olmak üzere 305 milyar dolar döviz borcu için kapımızı çalıyorlar, “Ödeme vakti.” diyorlar.
Sadece İspanya bankalarına 90 milyar dolar borcumuz var. Fransız BNP Paribas, İtalyan Unicredit hepsi tedirgin.
Boyumuzu aşan borçlara aldırmadan dünyanın en büyük ekonomisini, ABD’yi karşımıza aldık. Daha doğrusu Erdoğan aldı, bedelini 81 milyon ödüyor.
Tasarruf yapmadan, yüksek teknoloji için ter dökmeden, Saray’dan maaşlı iktisatçı ve gazetecilerin yalanları ile dünyaya nizam vereceğini zanneden Erdoğan piyasa ile dalaşıyor.
O bu inadından vazgeçmedikçe ekonomi düzlüğe çıkamaz. İki haftada şirketlerden hane halkına kadar herkes yüzde 20 fakirleşti.
ERDOĞAN’IN DİKTİĞİ ELBİSE UYMUYOR
Erdoğan’ın başkanlığının ilk aylarında yaşanan iktisadî ve siyasî krizler demokraside kuvvetler ayrılığının, denge ve fren mekanizmasının, basın hürriyetinin, adil mahkemelerin ne kadar kıymetli olduğunu gösterdi.
Erdoğan anlamak istemese de Saray’da diktiği otoriterlik elbisesi Türkiye’ye uymuyor, uymayacak. Belirsizliklerin bu kadar fazla olduğu bir pazarda yatırım yapılmaz.
Para olmayınca düştüğü girdabı Erdoğan, bizzat başkan sıfatı ile tecrübe ediyor. İki ayda bir gittiği Katar emiri bile yüzüne bakmıyor.
ABD NE YAPACAK?
“Müeyyide” kararlarını safha safha uygulayacağını ve rahip Andrew Brunson’ın evine döneceği ana kadar geri adım atmayacağını beyan eden ABD Başkanı Donald Trump’ın verdiği mühlet 15 Ağustos Çarşamba günü dolacak.
ABD ile gerilimi ortadan kaldırmak piyasalardaki tansiyonu düşürmenin olmaz olmaz şartı. Bu bilek güreşinin Türkiye’ye getireceği zerre kadar bir menfaat yok.
Krizin derinleşeceğinden endişe edenler haklı çıktı son iki haftada. Kalenin duvarları sağlamsa telaşlanmaz, bildiğinizi okursunuz. Hem dik durduğunuzu söyleyeceksiniz hem de diğer taraftan ekonominin iflasını görmezden geleceksiniz.
Günün sonunda kasadaki parayı herkes bilir. Varsa sözünüz geçer yoksa üç kuruş kıymet vermezler beyanlarınıza.
BANKALARIN KRİZİ
Herkes buna muvaffak olamazdı. Erdoğan, sözleri ile vatandaşı telaşlandırdı. Müşteriler bankalara akın etti. Dolayısıyla bankaların kapısından içeri girdi kriz.
Reel sektör zaten borç bataklığında. ABD krizi ile bankaların riskleri daha da arttı. Hükûmet şirketlerle bankalar arasında birini seçmek mecburiyetinde.
Bankalar battığında herkes batacağına göre haliyle bütün kaynaklar bankalar için seferber edilecek. Son iki gündür tam da bu yönde adımlar atılıyor.
HAZİNE 90 GÜNLÜK İHALE YAPTI
Hazine “Paramız var” mesajı vermek için 90 günlük ihale tertip etti. 1,5 milyar TL borç aldı. Netice maksadın aksi oldu. Faiz yüzde 28’leri buldu.
Bilen biliyor Hazine’yi. Niye böyle tribünlere oynuyorsunuz?
Merkez Bankası (TCMB) karşılıkları azaltarak nakit desteği sağlıyor.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) mevzuat değişikliği kredilerini gecikmeli ödeyen şirketler için idam fermanı niteliğinde.
“Grup 2” başlığı altında takip ediyordu bankalar vadesi geciken kredileri. 1 seneden evvel icra işlemi başlatılamıyordu. BDDK’nın son değişikliği ile bankalar 3 ay ödenmediğinde kredi alan firmayı icraya verebilecek. Bankaları rahatlatan adım yüzdürülen şirketleri batıracak.
BMW’YE YÜZDE 30 ZAM GELİYOR
Kur artışları, elektrik ve doğalgaz zamları enflasyon tsunamisine sebebiyet verecek.
Borusan Otomotiv BMW modellerine cuma gününden itibaren yüzde 30 zam yapacak. Yüzde 30! Bu şartlarda nasıl satış olacak?
Firmalar şu ana kadar katlandı, bardak taştı. Maliyet, giderler katlandı, gelirler düştü.
BOTAŞ elektrik santrallerine verdiği gazın ücretinde dolar kurunu 6,50 TL’ye sabitledi. Elinde malı, parası olan satarken bin kere düşünüyor.
Enflasyon yüzde 20’leri geçtiğinde stokçuluk hortlayacak.
Bankaları kurtarmak için reel sektörün altındaki iskemle çekiliyor. Piyasanın kilitlenmesi an meselesidir. Tekrar itimat tesis etmek çok vakit alır.
BANKALARI BU HALE KİM DÜŞÜRDÜ?
Bankaların “mevduat çıkışı” gibi birkaç sene evvel kimsenin ihtimal vermeyeceği bir tehdide maruz kalmasında Erdoğan’ın kullandığı tehditkâr ve buyurgan üslubun payı da iyi hesap edilmeli.
Hangi devletle hangi bahane ile kavgaya tutuşacağımızdan emin değilsek 2 Ağustos’tan 14 Ağustos’a kadar müşahade ettiğimiz sarsıntının bittiğini söyleyemeyiz.
İŞTEN ÇIKARMALAR BAŞLADI
Maalesef rakamlarımız iki haftada daha geriye gitti. Sanayi devi Dinçkök ailesi Aksa akrilik fabrikasında yüzde 20 küçülme kararı aldı.
Gaziantep’te iplikçiler yüzlerce işçiyi kapının önüne koydu. Tahribatın hangi boyutlara geldiği birkaç ay içinde tam manasıyla ortaya çıkacak.
Düne kadar kredi kartına 4 taksitle altın alınmasını teşvik eden BDDK kredi kartı ile taksitli alışverişi neredeyse tamamen yasakladı.
İşsizlik dalgası kart borcunu ödeyemeyenlerin sayısını 3,2 milyondan 5 milyona çıkarsa bankalar hasar görecek. Bir gediği kapatırken başka bir yerden patlak veriyor havuz.
Ekonomiyi dengede tutması icap eden müesseseler bir uçtan öbürüne savrulurken olan esnafa, tüccara ve sanayiciye oluyor.
TCMB’nin piyasalar yanıp kavrulurken sessiz kalmasının maliyetini kim biliyor? Erdoğan’ın hışmına uğramamak için kanun verdiği yetki kullanılmadı.
Faiz ve kur aldı başını gitti. İsabetli adımlar aylar evvel atılsa dolar 5 TL’yi geçmeyecekti.
YARIN BUGÜNDEN ZOR GEÇECEK
Şirketlerin yarını bugünden daha zor geçecek. Esnafı, emekliyi, memuru, işçiyi düşünen zaten yok.
Asgari ücret sene başında 387 euro idi. Bu ay itibarıyla asgari 205 euro ve Bulgaristan’ın bile gerisine düştü. Öğünü azalan dar gelirlinin sofrasındaki ekmek de eksilmiştir.
Krizde ikinci yarı devam ediyor.
Maçın durduğu anlarla galibiyeti birbirine karıştıranlara değil kalenizi müdafaa etmeye bakın.
[Semih Ardıç] 15.8.2018 [TR724]
TMSF sanki yangından mal kaçırıyor [Mehmet Yıldız]
Geçtiğimiz günlerde Sabah gazetesinde, TMSF yönetimindeki Kaynak Holding hissedarlarının şahsi malvarlıklarının satışı haberi yer aldı. Dilek Güngör, köşesinde şunları yazdı: ‘’Kaynak Holding’in eski ortakları Ali Akbulut, Naci Tosun, Çetin Hakkı Şaşmaz ve İzzet Akyar’ın da aralarında olduğu 11 kişinin 1 milyar TL’lik şahsi mal varlığı tespit edildi… Örgütün finans merkezi olduğu gerekçesiyle 2015’te el konulan Kaynak Holding’in de ortakları arasında yer alan ve birçoğu 17-25 Aralık’tan sonra firar eden Çetin Hakkı Şaşmaz, Ali Akbulut, Behçet Akyar, Hamit Çiçek, İzzet Akyar, Mehmet Demircan, Mehmet Gözütok, Mehmet Sungur, Naci Tosun, Sait Keleş ve Selim Şenocak‘ın da aralarında olduğu kişilerin yüzlerce arsa, apartman, dükkân ve ofisi bulundu. Şahsi mal varlıkları için atanan kayyumların tespit ettiği gayrimenkullerin 350-400’ü bulduğu, değerinin de 1 milyar TL civarında olduğu belirtildi.’’
Bu isimlerden bazılarını uzun yıllardan beri tanıyorum. Kazandıklarının bir kısmını eğitim hizmetlerine harcayan, hayatlarında kılı kırk yararak yaşayan son derece hayırsever insanlar. En büyük suçları (!) helal yoldan elde ettikleri kazançlarının bir kısmını eğitim ve hayır hizmetlerine ayırmış olmaları! Şimdi bu insanların şahsi mallarına göz dikilmiş. Aldığım bilgi, satışı gündemde olan gayrimenkullerin bazılarının çok değerli olduğu yönünde. Erdoğan’ın tabiriyle “kupon” denilebilecek 400 civarında arsa, apartman, dükkân ve ofise biçilen 1 milyar liranın, gerçek değerinin çok altında olduğu belirtiliyor.
KAYYIM TALANI
18 Kasım 2015 tarihinde, İmran Okumuş, Sezai Çiçek, Hüseyin Yaşar, Aytekin Karahan, Ertuğrul Erdoğan, İsmail Gülen ve Levent Küçük’ten oluşan 7 kişilik bir ekibin kayyım atanmasıyla fiilen el konulan Kaynak Holding’in yönetimi, 1 Eylül 2016’da yayınlanan 674 Sayılı KHK uyarınca, TMSF’ye devredilmişti.
Kaynak Holding’e atanan kayyımların talepleriyle Holding’le ilişkisi olsun olmasın -ihtimal eldeki fişleme listelerinden hareketle- yüzlerce şirkete daha sonraki tarihlerde aynı şekilde el konuldu. O dönemde bu şirketlerden kayyımlara ödenen ücretlerin yüzbinlerce lirayı bulması eleştiri konusu olmuştu.
Şirket ortakları tarafından, malvarlıklarının zarara uğratılmaması için kayyımlara hitaben çekilen ihtarnameler ve açılan davalar nedeniyle sonraki tarihlerde AKP iktidarı tarafından bir dizi yasal düzenleme yapıldı. Zaten birçoğu geçmişteki sorunlu iş ilişkileri ve iflas ettirdikleri şirketler yüzünden sabıkalı olan kayyımlara bu yasal düzenlemelerle adeta bir koruma zırhı giydirildi. Bu sayede el konularak yönetilen şirketlerin talan edilmesinin de önü açıldı.
“El konuldu” tabirini kasten kullanıyorum. Çünkü ceza yasalarına göre kayyım yetkileri sınırlıdır. Kayyım en fazla yönetim kurulunun yetkilerini kullanabilir. Malvarlığına el koyma ise ayrı bir konu. Burada el konulan malların satışı söz konusu ki buna müsadere diyoruz. Bunun son örneği Boydak Holding’in sahiplerinin mallarının müsadere edilmesi kararıydı. Geçen ay verilen karar, şirket hisseleriyle beraber şahsi malvarlıklarının da müsadere edilmesi yönündeydi. Bir anlamda neyi var neyi yoksa her şey ellerinden alındı. Halbuki Anayasa’nın 38. maddesinde “genel müsadere cezası verilemez” diye açıkça yazıyor. Ceza kanununa göre bir malvarlığına devletin el koyabilmesi için kanunda açıkça sayılan suçlardan elde edilmiş olması gerekir ki böyle bir şey söz konusu değil.
Kaynak Holding ortaklarının durumuna gelince hiçbiri hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı dahi yok. Hal böyleyken sanki babadan dededen kalma mülklerin tamamı suçtan elde edilmişçesine satılarak elde edilen gelirin hazineye aktarılması hem Anayasa’ya hem de ceza kanunlarına aykırı.
İnternet sitesindeki verilere göre halen 940 şirketin kayyım sıfatıyla yönetimi TMSF’nin elinde. Geçmişte Türkiye’nin en başarılı şirketlerin birçoğu, ticaretten anlamayan “uzaktan kumandalı bürokratlar” eliyle batma noktasına getirildi. Şirketlerin kasasında ne varsa har vurup harman savuran TMSF bürokratları, yönetim kayyımı değil de şirket sahibi gibi hareket ederek eldeki malvarlıklarını satıp satıp yemeye başladılar. Bu da yetmedi bu defa şirket ortaklarının şahıslarına kayyım atanarak şahsi malvarlıklarına el konuldu. Alın teriyle kazanılan malları harami bir çete tarafından talan edildi.
TMSF DELİLLERİ KARARTIYOR
TMSF’nin internet sitesinde yer alan bir başka bilgi de satış ilanları. İlk bakışta tamamen şeffaf gibi görünen satış süreçleri aslında pek öyle değil. Bir kere satış ilanlarının arşivi yok. Sadece son 6 satış ilanı yer alıyor. Önceki satış ilanlarına ulaşılamıyor. İkinci olarak satışa çıkarılan malların satılıp satılmadığı, satıldıysa kim tarafından kaç paraya alındığının bilgisi yok.
Bu ilanlardan açıkça görülen bir başka husus, el konulan şirketlere ait malların değerinin çok altında satılıyor olması. Geçtiğimiz aylarda kurulum maliyeti 15 milyon Euro’yu bulan Zaman Gazetesi’nin basıldığı matbaaların 2,5 milyon TL (350 bin €) bedelle satışa konulması haberlere konu olmuştu.
KİMİN MALININ KİME SATILDIĞININ BİLGİSİ SIR
Bu durum el konulan malların “tanıdıklara” peşkeş çekildiğini akla getiriyor. AKP teşkilatlarında satılacak şirket ve malların listesinin elden ele dolaştığı bir sır değil. Bir zamanlar insanların dişiyle tırnağıyla kazandıkları mallar onda bir veya çok daha aşağısında bir bedelle el değiştiriyor. Sermaye bu şekilde el değiştirerek yandaşlara akıyor.
TMSF bürokratları, bir gün devran değiştiğinde, hukuk geri döndüğünde “sen kimin malını, hangi hakla kime sattın?” denildiğinde yaptıklarının hesabını zor verir. “Yukarıdan öyle emir verdiler, biz de yaptık.” demeleri de onları kurtaramaz. Çünkü Erdoğan’ın bu tür hukuksuz işleri yaptırdığı bürokratlarını nasıl ortada bıraktığı herkesin malumu. Ben TMSF bürokratlarının yerinde olsam kimin malının kime ve hangi fiyata satıldığı bilgisini bütün şeffaflığıyla internet sitesinde ilan ederim.
Muhalefet partilerine de buradan bir çağrı. Mecliste bu konuyu gündeme getirip TMSF tarafından yapılan satışların kimlere yapıldığının sorulması gerekir.
[Mehmet Yıldız] 15.8.2018 [TR724]
Dolara endeksli demokrasi [Levent Kenez]
Damat gibi kırıtarak ve dahi sırıtarak söylediğimi varsayın: Hukuk devleti, hukuk devleti….Neymiş bu hukuk devleti!
Bakalım hukuk devleti, basın özgürlüğü, demokrasi falan karın doyuruyor muymuş?
25 temmuz 2018…
Artık giderek İzmir’deki evinde kabus görmeye başlayan ama bence yakında evine dönecek olan milli rahibimiz Brunson, 25 temmuz günü ev hapsine alındı. Yani bir diğer ifade ile serbest bırakıldı. 18 temmuzda tutukluğunun devamına karar verildikten sonra sürpriz yaşanmış, ilk başta Amerikalılarla pazarlıklar sonuç vermiş diye yorumlanmıştı. Ama bir anda öğrendik ki tamamen serbest kalacağı sözü verilen rahibin ev hapsine çıkartılması Amerikalıları kesmemiş. Önce güzel bir adım ama eve bekliyoruz diyerek diplomatik mesaj verdiler. Sonrası malum. Taktik maktik yok bam bam bam.
Serbest kalsa evine gitse kimsenin umrunda olmayacağı birisi. 1-2 gün Twitter’da ‘Vay Amerikalılara boyun mu eğdiniz”, “Papazı almadan papaz mı verdiniz” lafları duyulur sonra kimsenin aklına bile gelmezdi. Hatta 20 yılda kilisesine kazandırdığı 20 kişilik cemaatinin bile. Nerden biliyoruz Deniz Yücel’den. “Ben olduğum sürece asla serbest kalmayacak” dedikleri Alman vatandaşı gazeteci. “Ben olduğum sürece asla serbest kalmaz” demek ne demek? ‘Ben ne istersem o olur’ demek. Yani mahkeme, hukuk, hakim, savcı hepsinin üzerinden geçerim demek. Peki ne oldu? Deniz Yücel özel uçakla evine döndü.
Bir kere daha söylersek serbest kalsa, evine gitse kimsenin umrunda değil. Deli saçması bir iddianame. Adam mahkeme salonunda hüngür hüngür ağladı yazılanlar okununca nereye düştük diye. İki yılda 1300 kereden fazla İzmir’den kalkıp Suruç’a gitmiş. Bu var iddianamede. Yani günde iki defa gidip gelse anca yetişiyor savcının temposuna.
Ama serbest kalmıyor. Ve dolan bardak neticesinde Amerika ile kriz haline geçiyoruz. 15 Gün sonra dolar 6,8…Daha yüksekti biraz düşmüş hali bu. 6,8.
Ev hapsine çıktığı gün 4,8. Bugün 6,8.
Yüzde 40 değer kaybı. Şirketlerinin değerinden ülkedeki bütün mal varlıklarına her şeyin değerinin düşmesi demek. Fiyatların yükselmesi demek. Fakirleşmen demek. İster Amerika’dan al ister alma. Döviz yükselince fiyatlar artıyor. Birçok hammadde ithal. Birçok temel tüketim maddesi ithal. Benzin,mazot ithal. Elektriği doğal gazla üretiyorsun o da dövize endeksli….
Ne uğruna? Neye değdi? Ne kazandık, ne başardık? Bu mu devlet aklı? Bu mu vatanı milleti seven yönetim.
Deniliyor ki onlar Reza’yı aldılar. Sonra da Hakan Atilla’yı.
Reza’ya karşılık rahip rehin olarak alındı. Peki tamam öyle olsun. Reza yakalandığında Erdoğan “Bizi ilgilendiren bir mesele değil” demedi mi? Dedi. Hadi bunu geçelim. Reza için nota verdik “Bizim vatandaşımız nerede? Sağlığından endişe ediyoruz dedik mi?”. Dedik. Sonra n’oldu? Reza bülbül gibi şakıdı. Anlattıkları anlatacaklarının yanında çok az olduğunu en çok bizimkiler biliyor. Bir gün önce “Canımız ciğerimiz Reza’mız nerede lan” dedikleri işadamının buradaki mallarına el koydular, çalışanlarını gözaltına aldılar ve sövmeye başladılar. Hani Reza milli meseleydi? Hani esas hedef Türkiye’ydi? 17-25 darbeydi madem en çok mağdur olan bakanlar bugün nerede? Neye iade-i itibar yapılmıyor?
Gelelim Hakan Atilla’ya…Bu hırsızlık zincirinin belki de en masumu. Cebine çalışmamış ama nasıl fırıldak çevrilir taktik vermiş. Aldığı cezada tahmin edilenin çok çok altında. Amerikalı hakim bir nevi “Organizasyonu çözdüm sen çeteden değilsin ama bizim kanunlara göre de suçun var” deyip en alt sınırdan verdi cezayı.
Yine kulislerden sızan bilgiler Hakan Atilla’nın Türkiye’ye gönderilmesine Amerikalılar soğuk da bakmıyor hatta Brunson pazarlıklarında zımni bir mutabakat oluşmuş. Tabii Hakan Atilla umurlarında değil. N’apsınlar Atilla’yı?
Bütün bunların neresinde ülkenin çıkarı var? Vay efendim İran’la ticaret yapmamıza karışamazsın. Biraz vatan-millet çıkarını düşünseler şunu bilirler ki dünyada hiçbir bir devlet yoktur ki petrol-doğal gaz aldığı ülkeye mal satmak istemesin. Mal karşılığı ticaret gibi muazzam bir imkanın varken sen İran’a para vermeye çalışıyorsun, Reza gibi adamları da kullanıp bundan komisyon alıyorsun. Biz bu iyiliği İran’a neden yaptık? Kendi üreticimize bu kötülüğü neden yaptık? Şimdi yerel para ile ticaret yapacağız nutukları atıyorlar. Sen çok daha güzelini bu ülkenin esnafı için en uygununu yapmamışsın zamanında? Kimi kandırıyorsun?
15 günde kaybettiğimiz milyar dolarlar, İran ticaretinde kaybolan milyar dolarlar ve satamadığımız mallar, kendilerinin aldığı devasa ihalelerdeki garanti ödemeler, yandaş ve biat etmiş -ki şimdi bunlara mikrofonlara gerdan kırmak kriteri de geldi- işadamlarının silinen milyarlarca dolar vergileri. Sebebi nedir biliyorsunuz elbette. Bir adamın ülkeyi çiftliği gibi yönetmesi yüzünden. Kimsenin hesap soramaması yüzünden. Hiçbir mahkemenin denetleyememesi yüzünden. Parlamentonun bir lokala dönmüş olması yüzünden. Hiçbir gazetenin medya organının bunları haber yapamaması yüzünden. Biraz sınırı aşanların hapse girmesi yüzünden.
Ve bu düzen devam ettikçe fakirleşmek devam edecek. Bu kriz geçer yenisi gelir.
Aç kalırız teslim olmayız! Çok güzel, göz yaşartıcı. Peki neden aç kalıyorsun birader? Bir kişinin şahsi meselesi için. Bakın geçmişte de ABD ile krizler yaşandı. Kıbrıs sonrası ambargo. Milli meseleydi. Haşhaş milli meseleydi. Tezkere geçmedi hem de bugün “Bizim Allahımız var” diyen Erdoğan’ın baskısına rağmen geçmedi, Meclis kararıydı milli meseleydi. Çuval hadisesi milli meseleydi. Ama şu an yaşadığımız meselenin ülke çıkarı ile ilgisi yok. Zerre miktar vatandaşı ilgilendirmeyen bir meseleden vatandaş fakirleşiyor. Sadece aile şirketi ve onun paydaşlarının kendilerini kurtarmaları için.
Rahip 15 gün önce evine gitseydi dolar 4,8’di. Gitmesin diyen de ne mahkeme, ne hukuk , ne meclis…
Olmayan demokrasinin sadece 15 günlük faturası yüzde 40 fakirleşme.
[Levent Kenez] 15.8.2018 [TR724]
Milli takımlarda yaprak dökümü [Hasan Cücük]
Dünya Kupası’nda ter döken bazı oyuncular turnuva sonrası milli takımı bıraktığını açıkladı. Bir kısmı ya yaşından dolayı bırakırken, bazı oyuncuların kararında turnuvada alınan başarısız sonuçlar etkili oldu. Yaprak dökümünün en fazla olduğu milli takım ise İspanya oldu.
İspanya’da ilk kopuş Andres İniesta ile başladı. Barcelona’nın altyapısı La Masia’dan yetişen İniesta, uzun yıllar Barcelona formasını başarıyla giymişti. Barcelona ile kazanmadık kupa bırakmayan İniesta, geçen sezonun sonunda radikal bir karar alıp futbol hayatını Japonya’da sürdüreceğini açıklamıştı. Sadece Barcelona’nın değil İspanya milli takımının da en önemli ismi olan Iniesta, Euro 2008, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012’de gelen şampiyonluklarda önemli rol oynamıştı. 2010 Dünya Kupası’nı İspanya’ya getiren golü uzatma devrelerinde Hollanda’ya İniesta atmıştı. 33 yaşındaki yıldız oyuncu Dünya Kupası’nda yaşanan başarısızlıktan sonra milli takımı bıraktığını açıkladı.
İniesta’nın yaşı artık 33 olmuştu. Bırakması normal karşılandı ancak Gerard Pique ve David Silva’nın bırakma kararları sürpriz oldu. Pique, Barcelona defansının emniyet sübabı, Silva ise Manchester City’nin en önemli isimlerinden biri olmaya devam ediyordu. 31 yaşındaki Gerard Pique, ‘Milli formayla harika zamanlar yaşadım. Dünya Kupası ve Avrupa şampiyonluğu elde ettim. Artık sadece Barcelona’ya odaklanacağım.’ açıklamasını yaparken, kararını milli takımın yeni hocası Luis Enrique’ye bildirdiğini söylüyordu. 105 maçta İspanya milli formasını giyen Pique 5 gole imza atarken, 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 şampiyonluklarında ter dökmüştü. Pique, son yıllarda Katalonya lehine açıklamaları sebebiyle İspanyol taraftarlardan tepki çekiyordu. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası eleme gruplarında İspanya’nın Slovakya’yı 2-0 yendiği maçta Pique, İspanyol futbolseverler tarafından ıslıklanmıştı.
İspanya’da devam eden yaprak dökümünün son halkası David Silva oldu. Yıldız oyuncu kararını sosyal medya hesabından duyuruyordu. 32 yaşındaki Manchester City formasını giyen Silva, David Silva, sosyal medya hesabında taraftarlara yönelik yayınladığı açık mektubunda, ‘İspanya Milli Takımı’ndaki dönemime son verme kararını almak için haftalarca düşündüm ve değerlendirme yaptım. Bu hiç şüphesiz aldığım en zor kararlardan biri oldu.’ cümlelerini kullandı. Böylece David Silva, Andres İniesta ve Gerard Pique’den sonra Dünya Kupası’nın ardından İspanya Milli Takımı’nı bırakan üçüncü isim oldu. İlk kez 2006’da giydiği milli takım formasıyla 125 maça çıkan ve 35 gol atan David Silva, İspanyol futbolunun altın çağlarından birinde rol alarak bir kez Dünya Kupası, iki defa da Avrupa Şampiyonası’nda şampiyonluk yaşadı.
Milli takımı bırakan en sürpriz isimlerden biri Mario Mandzukic oldu. 14 yıl boyunca giydiği Hırvatistan formasıyla 89 maça çıkan Mandzukic, 33 gol atmıştı. Hırvatistan’ı Dünya Kupası’nda finale taşıyan isimlerden biri olan 32 yaşındaki futbolcu, “Ayrılma kararımı bildirmek deplasmanda oynamak ya da 120 dakika hızlı koşmaktan bile zor. Zor çünkü ülkemin formasını taşımak ve temsil etmek son derece gurur veren anlardandı. Zor çünkü geri dönüşü olmadığını biliyorum ancak ayrılmak için doğru zamanın geldiğine inanıyorum.” ifadelerini kullandı.
Arjantin, Rusya’da hayal kırıklığı yaşatan takımlardan biri oluyordu. Eleştiri oklarının yöneldiği takımdan kopan ilk isim yılların tecrübesi Javier Mascherano oldu. Arjantin için 4 Dünya Kupası’nda ter döken Javier Mascherano, milli formayı 147 kez giymişti. Ancak Rusya’da alınan başarısız sonuçlar sonrası Mascherano milli formaya veda ettiğini söyledi. 33 yaşındaki Mascherano, milli formayı 2003’te giymeye başlamıştı.
Danimarka, Rusya’da gruptan çıkmayı başarırken finalistlerden Hırvatistan’a ikinci turda elenip evine dönmüştü. Danimarka’da iki isim turnuva sonrası milli takıma veda etti. 81 kez milli olan William Kvist, kırmızı-beyaz formaya veda eden ilk isim oldu. İkinci isim ise 59 kez milli formatı giyen Michael Krohn-Dehli oldu. Uzun yıllar Danimarka milli formasını giyen iki isim, Dünya Kupası’nda son kez ülkeleri için ter döktü.
Fransa, Rusya’da kupayı kaldıtırken defans oyuncusu Adil Rami milli takımla beraberliğini noktalıyordu. 32 yaşındaki Rami, 2010’dan bu yana Fransa milli formasını 35 maçta terletmişti. Yaş ortalaması 26 olan Fransa milli takımının yaşlıları kategorisinde bulunan Rami, Milan ve Sevilla formalarını giydikten sonra kariyerini Marsilya’da sürdürüyor.
Rusya formasını 87 maçta giyen Yuri Zhirkov’da milli takımı bırakanlar kervanına katılıyordu. Rusya, ev sahibi olmasına rağmen çeyrek finalde elenmişti.Zhirkov’la birlikte 38 yaşındaki defans oyuncusu Sergei Ignashevich ve Alexander Samedov’da milli formayı bıraktığını deklare ediyordu. Bu isimlere Erdoğan’la çektirdiği fotoğraf sonrası eleştiri oklarının hedefi olan Mesut Özil’i de eklemek gerekiyor. Özil, gelen tepkiler sonrası Almanya milli takımını bıraktığını açıklamıştı.
Özellikle Avrupa ülkelerinde milli takımlarda yaprak dökümü, Euro 2020 grup eleme maçlarının başlamasıyla ortaya çıkacak. Teknik adamlar önümüzdeki yıllarda kadrosunda düşünmediği bir çok isimle yollarını ayıracak. Böylece bazı oyuncular zorunlu olarak milli takıma veda edecek.
[Hasan Cücük] 15.8.2018 [TR724]
Krizden kurtulmanın reçetesi belli ama…. [Erhan Başyurt]
Türkiye düzlüğe çıkması uzun sürecek ciddi bir ekonomik krize girmiş durumda.
Rahip Brunson restleşmesi sadece krizi tetikleyen bir unsur. Krizin nedeni değil.
Yıllardır kronikleşen yapısal sorunlar, serbest piyasa ekonomisinden geriye doğru sert adımlar, katma değeri yüksek üretim yerine ithalata dayalı büyüme ısrarı, yurtdışı borçlanmayla finanse edilen rant oluşturma amaçlı inşaat sektörü ve ekonomi bürokrasisinin özerkliğinin yok edilmesi…
Tüm bu nedenlere onlarca madde daha ekleyebilirsiniz.
Brunson krizi, ekonomisi kötüye giden bir ülkede hukuku yok etmenin ve diplomasiyi bilmemenin nasıl bir felakete mal olacağının somut bir misalidir.
Nitekim Rahip Brunson bugün şartsız serbest bırakılsa, üstüne iktidar bir de ABD’den resmi özür dilese, ekonominin krizden çıkması maalesef mümkün gözükmüyor.
SORUN İKTİDARIN ‘HUKUK’ FOBİSİ
Türkiye’nin yeniden sermayeye güvence, yatırımcıya hukukun üstünlüğü ile teminat vermesi, kaçan beyinleri ve sermayeyi geri çevirmesi gerekiyor.
Asıl sorun da burada…
İktidar, liberal ekonominin temeli ‘hür teşebbüs’ hakkını keyfi şekilde ihlal etti.
Bank Asya’ya hiçbir ekonomik veya hukuku sorunu olmadığı halde el koydu.
Bini aşkın sanayicinin mal varlığına, haklarında daha iddianame bile yazılmadan ‘kayyım atandı’ ardından ‘el kondu’…
Bir gecede 2 bin özel okul ve dershane, 2 bin vakıf ve dernek, 200’e yakın medya kuruluşu kapatıldı ve varlıklarına el konuldu.
Aralarında Koza Holding ve Boydak Holding gibi Türkiye’nin en büyük özel sanayii kuruluşları olduğu halde, ne özel bankalar bu haksızlığa tepki gösterdi ne de şimdi konkordato yarışına giren özel sanayii kuruluşları…
İktidar, keyfi şekilde el koymaya başlayınca, sermaye haklı olarak ürktü ve en az zararla ülkeden çekilmenin yollarını bulmaya çalıştı.
Hukukun olmadığı, ekonomi kurumlarının özerk olmadığı ve kamu ihalelerinde ‘komisyon’ adı altında rüşvetin rutin hale geldiği bir ülkede yatırım yapmak aklı başında bir firma için deliliktir…
Ancak iktidarın hukukun üstünlüğüne geri dönmesi, tek adam rejimi anlayışını terk edip ileri demokrasiyle yeniden kucaklaşması neredeyse imkansız.
İşte krizi derinleştiren ve ürküten de…
HUKUK DEMEK ‘HESAP VERMEK’ DEMEK!
Hukukun üstünlüğü, adalet önünde eşitlik, yargı bağımsızlığı demek; aynı zamanda yönetimde şeffaflık ve hesap verebilirlik anlamına da geliyor.
17/25 Aralık’tan itibaren iktidar için bu kapı kapandı.
Hukuki bir soruşturmaya ‘yargı darbesi’ diyerek set çektiler ve bir daha kendilerine yaptıkları yolsuzluk ve hukuksuzlukların hesabının sorulamaması için koca bir ülkeyi ‘faşizme’ sürüklediler.
İktidar için hukuk, kendisi, hukuku katlettirdiği yandaşları ve komisyon karşılığında rant dağıttıkları için hesap sorulması riski demek.
Onun için de hukuk ve demokrasiden, ormanda aslan görmüş gibi köşe bucak kaçıyorlar…
HAMASET, DEMOGOJİ VE ‘TEFLON’ İKTİDAR…
Dertleri krizlere çözüm üretmek veya önleyici tedbirler almak değil, herhangi bir kriz patladı mı onu kendilerine nasıl ranta dönüştürebileceklerinin ve iktidarlarını sorunsuz şekilde nasıl devam ettireceklerinin yolunu bulmak.
Onun için ‘teflon’ gibiler. Ne kadar yanarsa yansın dibi tutmuyor… Yemek yansa da tava yanmıyor…
Ekonomik krizin yaklaştığını herkesten iyi biliyordu iktidar ve bu nedenle de genel seçimleri erkene alıp baskın seçim yaptılar.
Buna rağmen ilgisi olmadığını bildikleri halde ekonomik krizi, ‘dış saldırı’, ‘ekonomi darbesi’ olarak lanse ettiler. Algı operasyonları bir kez daha tuttu.
Muhalefet partileri bile ‘’ABD’ye kafa tutmak’’ peşindeler.
İktidar ‘hamaset’ ve ‘demagoji’ yaparak, inanç istismarı yaparak ‘yıkılmam ayaktayım’ mesajı vermeye devam ediyor.
Rusya ile kriz yaşadıklarında ‘tezek yakarız’ diyenler, şimdi de ‘açımızdan ölürüz boyun eğmeyiz’ diyorlar.
İktidar, açlığı ve fakirleşmeyi bile tabanına ve muhalefete, hatta iş dünyasına satmayı başardı.
Bırakın doları kendilerini yakmaya razılar!
Venezuela gibi, artık enflasyon 1 milyon da olsa, lira gazete kağıdından değersiz hale de gelse iktidar ayakta kalır.
ABD’DE YARGI SÜRECİNİ İTİBARSIZLAŞTIRMA ÇABASI
İktidarın algı operasyonlarının ülkeye kuruş faydası yok, ‘lafla peynir gemisi yürümez’ demiş atalarımız.
Algı operasyonları, ekonomik krizi çözmeye katkı sağlamayacak ama iktidarı koltuğunda tutmaya fırsat sunmaya devam edecek.
Krizden kurtuluşun tek reçetesi, hukukun üstünlüğüne ve serbest piyasa ekonomisinin şartlarına mümkün olan en kısa sürede geri dönmektir.
Oysa iktidar hukuku yok ederek Türkiye’de hesap sorulmasını engellediği gibi, ‘aptalca’ bir kriz çıkarıp ABD’de bile hukuksuzluklarına soruşturma açılmasını engelleme peşinde.
Onlar algı operasyonları başarıya ulaştıkça, koltuklarında kaldıkça öncelikle kendilerini kurtarmaya bakıyorlar. Ülke uçuruma süreklenmiş, ekonomi batıyormuş maalesef dertleri değil…
[Erhan Başyurt] 15.8.2018 [TR724]
Provokasyona hassas döneme giriyoruz [Adem Yavuz Arslan]
Türkiye ile Amerika arasında yaşanan kriz ve yakın gelecekte ‘yaşanması muhtemel olaylara’ dair detaylara geçmeden önce takvimleri biraz geriye alalım.
Zira yakın geleceği görebilmek için geçmişi iyi analiz etmek şart.
2014 yılı Mart ayı. Ankara’da ortalık toz duman.
İçeride 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının artçıları sürerken dışarıda da Suriye merkezli çok önemli gelişmeler yaşanıyor.
Türkiye yerel seçimler için son dönemece girmişken YouTube’a bir ses kaydı düştü. Türkiye daha önce de internete düşen ‘şok’ ses kayıtlarına şahit olmuştu fakat bu çok farklıydı.
‘Seçim güdümü’ adlı bir hesaptan yüklenen ve ‘ortam dinlemesi’ olduğu anlaşılan kayıtta, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2.Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in konuşmaları vardı.
Dediğim gibi, Türkiye ses kayıtları konusunda şerbetli sayılırdı fakat bu kez ‘bomba’ çok büyüktü.
‘Çok gizli’ bir toplantıya dair tüm kayıtlar internetteydi. Sızmanın bizzatihi kendisi çok büyük skandaldı fakat kaydı dinleyenler renkten renge girdi.
Çünkü ‘içerik’ daha büyük skandaldı.
Kayıtlara göre Davutoğlu, dönemin başbakanı Erdoğan’ın Suriye’ye operasyon istediğini anlatıyor.
MİT Müsteşarı Fidan ise ‘gerekirse Suriye’ye dört adam göndererek Türkiye’ye sekiz füze attırıp gerekçe üretebileceklerini’ söylüyor.
MİT Müsteşarı Fidan ‘Türkiye-Suriye sınırının kontrol edilmediğini, her yerde bombalar patlayacağını’ söylerken Yaşar Güler ‘Hakan Bey’in desteklenmesi yoluyla muhaliflere silah ve mühimmat gönderilmesi gerektiğini’ anlatıyor.
KAYDA YANSIYAN ‘ZİHNİYET’
Aynı konuşmanın devamında Güler ‘Katarlıların peşin parayla mühimmat aradığını, ilgili bakanların talimat vermesi halinde MKE’ye silah ürettirebileceklerini’ söylüyor.
Fidan ise devamında ‘Suriye’ye 2 bin TIR ‘malzeme’ gönderildiğini‘ anlatıyor.
Suriye’ye girmek için ‘gerekçe’ aranırken Fidan ‘gerekirse Süleyman Şah’a da bir saldırı düzenleyebileceklerini’ veya ‘önden saldırtabileceklerini’ söylüyor.
Bir başka ifadeyle “karşıya 3 adam yollayıp bu tarafa 5 füze attırmak” söyleminin kaynağı işte bu meşhur toplantı.
Bir çok şey gibi bu kayıtta arada gürültüye gitti.
Erdoğan rejimi yine ‘sızma’yı ön plana çıkartıp içeriği gözden kaçırdı. Oysa ki o toplantıda konuşulanların bir tanesi bile doğru olsa yer yerinden oynamalıydı.
Kayıt internette bulunabiliyor, bazı web sayfalarında dökümüde mevcut. Bence herkesin dönüp alıcı gözle dinlemesi, üzerine düşünmesi lazım. Zira söz konusu kayıt günümüz muktedirlerinin ‘zihniyet analizi’ için çok değerli.
Söz konusu kayıt, ister bürokrat ister siyasetçi olsun, Türkiye’yi yöneten kişilerin politik hedefleri ve siyasi çıkarları için ‘herşeyi’ yapabileceklerini gösteren önemli bir belge.
Üstelik bu kayıt ‘tek örnek’ de değil.
DEVLETİN EN TECRÜBELİ OLDUĞU ALAN
Türkiye tarihi biraz da ‘derin devlet’in tarihidir.
Her önemli olayda, kritik dönüm noktasında ‘özellikle kendi halkına karşı psikolojik harp yapmakta uzman’ olan Psikolojik Harp Dairesi’nin izini görmek mümkün.
Mesela 12 Eylül darbesinin kudretli generallerinden Org. Sabri Yirmibeşoğlu “Özel Harp’te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela.” Itirafında bulunmuştu.
Yirmibeşoğlu’nun tek ‘itiraf’ı bu değildi.
Yine bir röportajda “6-7 Eylül bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi ?”
Türk derin devletinin bu tür operasyonlarına dair sayısız örnek vermek mümkün.
Bence 15 Temmuz darbe girişimi de Yirmibeşoğlu’nun 6-7 Eylül olayları için kullandığı tabirle “muhteşem bir örgütlenmeydi”. Fidan-Akar ve Erdoğan üçlüsü ile kurgulanmış, ‘karşıya gönderilen üç beş adamın bu tarafa hareket çektirilmesi’ ile hayata geçirilmiş bir istihbarat operasyonuydu.
Peki ABD ile yaşanan kriz ile bu konunun ne ilgisi var? Buraya nereden girdim?
ERDOĞAN KÖŞEYE SIKIŞIRSA!
Gelinen noktada Rahip Brunson krizi derinleşiyor.
Pazartesi akşamı itibariyle Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ile Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Serdar Kılıç arasında yapılan görüşmeden bir ilerleme çıkmadı.
Görüşme talebi Türkiye’den gelmişti. Fakat Bolton ‘artık müzakere’ yok dedi. Beyaz Saray muhabirlerine göre Trump ‘artık bıkmış’.
Kaldı ki Trump’ın pazartesi günü imzaladığı bütçe tasarısı ile F-35’lerle ilgili yaptırım da uygulamaya kondu.
Özetle Amerika tarafında yumuşama yok.
Brunson ve 15 ABD vatandaşı serbest kalmazsa yaptırımlar devam edecek. Kuvvetle muhtemel bir kaç gün içerisinde Halkbank’a yönelik yaptırım da açıklanır.
Trump’ın attığı bir tweet ile Türk ekonomisini sarstığı gerçeğini düşünürsek yeni yaptırımlar onarılamaz kayıplara neden olacaktır.
ERDOĞAN YAPMAMASI GEREKEN HERŞEYİ YAPTI
Peki Erdoğan ne yapıyor?
Aslında ‘yapmaması gereken ne varsa’ hepsini yapıyor.
Öncelikle gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmişti. Bir din adamını, şantaj-pazarlık yapmak için içi boş bir iddianame ile tutuklayıp sonra ABD ile pazarlık yapmaya çalışırsanız varacağınız yer bugün gelinen noktadan farklı olmaz.
Hamasete gerek yok.
Dış politika da hakim görüş realizmdir. Ülkeler güçlerine ve çıkarlarına göre hareket ederler.
Bir başka ifadeyle bileğini bükemeyeceğin bir ülkeye rest çekmeyeceksin.
Tabi eğer başka ‘planların’ yoksa.
Dediğim gibi Aristo mantığıyla yani düz bakarsanız Erdoğan’ın Rahip Brunson’u hemen serbest bırakması, hatta kendi özel uçağı ile ABD’ye yollaması gerekirdi.
Çünkü ekonomik veriler zaten çok kötü. ABD Başkenti’nde Trump dışında destekçisi neredeyse yok. ABD’de Erdoğan ve ailesinin kabusu olabilecek soruşturmalar var.
Bu aşamada Trump’ın ‘suyuna’ gitmesi akla mantığa yatkın olanıydı.
Fakat Erdoğan tersini yaptı ve yapmaya devam ediyor. Gerginliği tırmandırarak kendi pozisyonunu sağlama alıyor.
Böylece ‘ekonomik savaştayız’, ‘ümmetin liderine saldırıyorlar’ gibi kulağa hoş gelen ama aslında içi boş söylemlerle Türkiye gündemini domine ediyor.
‘GAZ’LA NEREYE KADAR?
Nitekim ellerinde ki sınırsız medya gücüyle öyle bir rüzgar estirdiler ki normalde iktidarın istifasını isteyecek muhalefet partileri bile ‘Erdoğan’ın yanındayız’ açıklamaları yaptılar.
Fakat kriz derinleşir, insanlar bankalardan paralarını çekemez, işyerleri bir bir kapanacak hale gelirse o zaman ‘ekonomik savaştayız’ söylemleri kızgın kitleleri dizginlemeye yetmeyecektir.
İnşallah yanılırım ve öyle şeyler olmaz.
Fakat Türk derin devletini ve Erdoğan rejiminin karakteristiğini az çok bildiğimi düşünüyorum.
Erdoğan biraz daha köşeye sıkışır, kendini çaresiz hissederse, Halkbank’a gelecek ceza ekonomik dengeleri bozarsa, Zarrab’ın anlatımları ile kendisine yönelik bir soruşturma gelecek olursa ‘vites yükseltecek’tir.
Bu durumda insanların ‘dolar kuru konuşmaktan daha önemli gündemleri’ olur.
Sonuçta can güvenliği taşıyan insanlar ekonomik sıkıntıları ikinci plana iter. Bu tarih boyunca böyle olmuştur ve uygulandığı her yerde otoriter liderlerin elini güçlendirmiştir.
Yalnız önceki yıllara oranla Erdoğan’ın eli biraz zayıfladı. Artık komşu ülkelere operasyon yaptırmak çok kolay değil.
Rusya’nın yada ABD’nin sınır ötesi bir operasyona yeşil ışık yakması ihtimal dışı.
Türkiye içinde ‘yaptırabileceği’ şeyler az da olsa yok değil. Kontrollü bir gerginlik, sokak çatışmaları vs ihtimal dışı değil.
Bu aşamada ikinci bir 15 Temmuz’un inandırıcılık sorunu yaşayacağı açık. O yüzden ‘sinir uçlarına dokunacak bireysel eylemler’ de mümkün.
Mesela son dönemde Erdoğan ile yakınlaşan Venezuela lideri Nicholas Maduro’nun ‘başına gelenlere’ bakalım. Ülkesi tarihin gördüğü en ağır ekonomik krizi yaşayan, enflasyonun yıl sonunda yüzde 1 milyona ulaşması beklenen Venezuela’da açlık kol geziyor.
Petrol zengini ülke kötü yönetim yüzünden çöktü. Maduro çok sıkışmışken imdadına tuhaf bir suikast girişimi yetişti.
Adı sanı hiç duyulmayan, kimsenin bilmediği bir grup asker dronelarla suikast girişiminde bulundu. Maduro ise bu tuhaf girişim sonrası ‘Tanrı’nın bir lütfu’ açıklamasını yapıp ‘Amerikaya karşı savaşta olduklarını’ söyledi.
Ardından da beklenen gerçekleşti, Maduro saldırıdan muhalif liderleri sorumlu tuttu ve operasyonlara girişti.
Bir yandan da Venezuelalılar sokaklara dökülüp liderlerine bağlılık gösterileri yaptılar.
Sürgündeki liderlerden Borges ise Twitter üzerinden şunları yazdı; “Hepimiz biliyoruz ki (saldırı) senin diktatörlüğüne muhalefet edenleri baskılamak ve onlara zulmetmek için bir düzmece”
ÖZELLİKLE CEMAAT ÇOK DİKKATLİ OLMALI
Yolsuz ve hukuksuz siyasilerin kendi koltuklarını korumak için yaptığı ‘operasyon’lara dair sayısız örnek sıralamak mümkün.
Mesela Peru’da öyle şeyler yaşanmış ki Türkiye ile olan benzerliğe hayret etmemek mümkün değil.
Ne demek istediğimi daha da spesifik hale getirerek bitireyim;
Ekonomik tablo daha da kötüleşir, sokaklardan homurtular yükselmeye başlarsa Erdoğan-Ergenekon ittifakı meşhur ‘özel harp operasyonları’ndan birini uygulamaya koyacaktır.
Nerede nasıl olacağı tamamen ‘imkanlar’ ölçüsünde belirlenir fakat bunu yapacaklarından şüpheniz olmasın.
Meşhur ifadeyle ‘yaptıkları yapacaklarının teminatı’dır.
En çok dikkat etmesi gereken ise Cemaat. ‘Terörle mücadele konsepti’ne göre Cemaat’e yönelik ikinci bir hamle yapmaları gerekiyor.
15 Temmuz gibi ‘inandırıcılık sorunu’ yaşamayacak bir hadise planladıklarından emin olabilirsiniz.
Umarım yanılırım ama Türkiye’nin tecrübeleri, Erdoğan’ın bugüne kadar yaptıkları ve genelde siyaset teorisi şüpheci olmayı gerektiriyor.
[Adem Yavuz Arslan] 15.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)