İnsana Dokunmak [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

“Eskiden..”, “biz eskiden..” gibi cümleler genellikle nostaljiden ve eskiye duyulan özlemden kaynaklanır. Zira insanoğlu eskiye dair günlerin güzel taraflarını hatırlar. Olumsuzlukları, kendi hatalarını, başarısızlıklarını akla getirmek istemez. Bazen de güne dair gelişmelerden, olaylardan kopuktur, habersizdir o nedenle hep geçmişe övgüler düzer. Zanneder ki kendisi şahit olmayınca bazı gelişmeler olmuyor, güzellikler yaşanmıyor. O nedenle bu tür cümleler yaşlılarca dile getirilse, eleştirel yaklaşanların hoşuna gitse de sorumlularca hoş karşılanmaz.

Yazdıklarım yaşlanmış olmaktan, hariçten gazel okumaktan kaynaklanıyor da olabilir. Ancak daha ziyade profosyonelleşme ve amatör ruhu yitirmeyle ilgili. Profosyonelleşme, kurallara, takvime bağlama pek çok işte verimi artırır; işlerin daha düzenli yürümesini sağlar. Ama eğer hedef insan yetiştirmek, eğitmek, insan kazanmak ise amatör ruhu korumak, safiyeti, samimiyeti sürdürmek önemlidir. Muhataplarınızla duygusal bağ kurmak, dertleşmek, problemlerine çözüm aramak, anlamaya çalışmak, insana dokunmak işin vazgeçilmez parçasıdır. İnsanla ilgili işlerde katı kurallarla kurumsal yapıyı düzene sokabilirsiniz, kalabalıkları topluca yönlendirebilirsiniz, binaların temizliğini, işleyişini, personelin çalışmasını takip edebilirsiniz. Ama herbiri bir Âlem olan ademlerin, insanların gönlüne katı kurallarla, soğuk ve rutin davranışlarla, robotik yaklaşımlarla giremezsiniz; kendinizi sevdiremezsiniz. Kendinizi sevdiremezseniz sevdiklerinizi de sevdiremez, anlatmakta yarar gördüğünüz güzellikleri onların yüreğine akıtamaz, aklına, zihnine nakşedemezsiniz. Öğrettikleriniz kalıcı olmaz; etkileşim olmaz veya sınırlı kalır. İlişkiler formel olanın ötesine geçemez.

Hizmet’le bağı olan hemen herkes kendisini çarpıcı şekilde etkileyen bir olayla, davranışla karşılaştıktan sonra Hizmete gönül vermiştir. Bizim gibi aklı duygularının önünde olanlar öncelikle meselenin makuliyetine, tutarlı ve mantıklı olmasına, insanlığa vadettiklerine odaklanmış olsa da pek çok insanı Hizmet’e bağlayan şey yaşadığı bazı özel anlar, müstesna zaman dilimleri ve  içten davranışlar olmuştur. Sonrasında elbette herkes meselenin makuliyetini, dinin özüne, aklın gereklerine uygunluğunu test etmiştir. Ama genelde yıldırım aşkına benzer yoğun etkilenme dönemleri vardır. Bazılarını, sınırları ve sinirleri zorlamasına rağmen kendisine tahammül edilmesi çarpmıştır. Bazıları, gönül ehli derin bir abinin etkisinde kalmıştır. Kimimiz vaazlardaki atmosferden, ambianstan etkilenmiştir. Kimimizi Hocaefendinin derin ilmi yanında olağanüstü tevazusu, nezaketi büyülemiştir. Önde gelen abilerimizin sahabe misal yaşantısından ve toprak gibi tavırlarından etkilenen çoktur. Ama genelde Hizmetle tanışma ve Hizmete meftun olmalarda bireysel insan hikayeleri vardır. İnsana dokunan, ona değer veren, onun hatalarına katlanan, sınırsız tolerans gösteren davranışlar etkili olmuştur. Bir ev abisinin aylarca kimseye bir şey demeyip yemek, bulaşık, temizlik.. her işi yapması o evdeki gençleri eritmiştir. Beraber kaldığı gençlerin iç çamaşırına kadar yıkayan abilerin varlığı hikaye değildir. Bir arkadaşın bir sıkıntısı için ondan daha fazla dertlenen ve çözüm arayan arkadaşı/abisi onda derin iz bırakmıştır. Kendi çamaşırını yıkarken bizimkilere de el atıp hallediveren çok arkadaşımız olmuştur. En basitinden evdeki umumi temizlik vaktinde tuvalet-banyo gibi en zor yerleri abinin alması ve yapması hepimizi etkilemiştir. Evini-barkını talebelere açan ve imkanlarının çok üstünde ikramlarda bulunup, kazancını öğrencilerle paylaşan esnafların hayatımızda ayrı yeri vardır. Ablaların evlere gönderdikleri yolu gözlenen leziz yemekler untulur gibi değildir. Bir talebeyi kazanabilmek için aylarca onu okul kapısında bekleyen, sabahlara kadar onun için dua eden arkadaşlar bilirim. İlgilendiği öğrenciler için için gözyaşı döküp dertlenen az değildir. Daha kendisi ana kuzusu iken talebeleri için memleketine sadece bayramda ve bir kaç gün giderdi insanlar. Hizmet halkası, elindeki dar imkanları ilgilendiği çocuklara harcayan, yaz boyunca yumurta ekmekle yetinen fedakarlarla genişledi.

Hizmette her insanın onu çarpan, şoklayan bir hikayesi, model aldığı Hizmet kahramanı vardır. Yalpa yapınca o anları hatırlar. Düşerse kahramanı yanında biter ve elinden tutar; kaldırır. Herkesin bir hayırhahı vardır, zor zamanlarda, sıkıntılarda, efkarlı dönemlerde gölgesi olur.

İnsan kazanmanın en etkili yolu o insana dokunmak, onun ruhuna nüfuz etmek, gönlüne girmektir. Para, imkan, lüks, şaşa kısa süreli etkilese de kalıcı olmuyor. Sunduğunuz harika şartlardan, dayalı-döşeli binalardan, kaliteli yemeklerden, imkanlardan yararlanılıyor; ama insana yüreğinizi açmadıysanız, onun kalbine giremediyseniz daha iyisi bulununca terkediliyorsunuz.

Hizmet doğrudan insanı hedeflediği ve onu gaye edindiği, ona birşey vermeye çalıştığı için hüsnü kabul gördü, desteklendi, büyüdü. Hazırlanan tüm imkanlar insan içindi. Hedef her insana dokunmak, yeryüzünde gidilmeyen yer, kapısı çalınmayan ev, dokunulmayan insan bırakmamaktı. Nitekim Dünyada çok yere gidildi; Türkiye’de çalınmadık kapı, girilmedik ev kalmadı. Esnafından öğrencisine her insana dokunuldu. Işık evlerde yemek yemeyen, bir kurumda yakını okumayan, çayımızı içmeyen kalmadı.

Bir zaman sonra binalar çoğaldı, büyüdü ve lüksleşti ama ihtişamın içinde bir miktar işin ruhunu yitirdik. Sayımız arttı, stadlara sığmaz hale geldik ama kişileri/insanları rakamlardan ibaret görmeye başladık. İnsanlara nüfuz etme yolları, gönülleri kazanma yöntemleri aramak yerine excel tablolarına odaklandık, istatistiki verilerle avunmaya başladık. Bürokrasiler, makamlar, konumlar ürettik ama bu konumların ne ürettiğini, Hizmete/insanlara neler kattığını yeterince sorgulamadık. Herkes konum sahibi, herkes komutan oldu ama alanda koşturacak er, hizmet üretecek eleman kalmadı. Binalara doluştuk, konumlara alıştık, toplantılarla coştuk ama birebir insana dokunmaya zaman bulamadık.  Devlet dairesine alınan çaycı misali üreten bir kişinin etrafında pek çok amir zuhur etti. Çok yöneticimiz oldu, üst düzey yöneticiler yetiştirdik ama rehberliği ihmal ettik. “Rehber”liği bir ünvan haline getirip içini boşalttık. Zaman içinde insan kazanmanın kağıtlar, rakamlar, oranlar üzerinden yapıldığını sandık. İnsanların gönlüne girme becerisi olan kişileri “yönetici” yaparak insandan uzaklaştırdık. Tebliğ-irşad asıl gayeydi, lakin bu işler sayıca ve keyfiyetçe biraz ihmale uğradı. Kurumlara otomatik ve yoğun insan akışı olduğu için gidene, kopana üzülmedik, peşini kovalamadık. Müesseselere her yıl yığınla insan giriyor ve çıkıyordu ama sel gibi bazen elimizde bir avuç kum kalıyordu. Sorumlular rakamlarla “az” oynayarak, verileri “iyimser” sunarak ruhunu yitirmiş hesap sormalardan kurtulmaya çalıştı. Bu uzun yıllar devam edip etkili-sağlıklı otokontrol-denetim mekanizmaları da kurulamayınca kralın süt havuzuna su döken köylülere döndü halimiz. Olanla sunulan arasında uçurumlar oluştu ve kendimizi kandırdık.

Bunları insanların moralini bozmak, üzmek için yazmıyorum. Zulmün, baskının en ağır şekilde devam ettiği böyle bir zamanda niyetim ümit kırmak ve kuru eleştiri değil. Benzer hataları yapmamak, kaldıysa devam etmemek için bu tür konuları gündeme almayı vicdani bir sorumluluk, Hizmet insanlarına karşı görev biliyorum. Zira Hizmette az sayıdaki kötü alışkanlıktan birisi: yanlışı söylemekten çekinmek, kötüyü söyleyen olmamak için özel itina göstermek. Herkes iyi haberi sunmak, başarılı şeyleri anlatmak için yarışıyor ama başarısızlığı, olumsuzu ne sahiplenen, ne de söyleyen çıkıyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki sağlıklı teşhisin-tespitin olmadığı yerde derde deva tedavi olmaz; olamaz.

Hemen bütün organizasyonlarda başlarda amatör ruh önde olur. Ama zamanla işler büyür, organizasyonlar genişler, kurumsallaşmalar olur ve amatör ruh, fedakarlık, hasbilik yerini memur davranışlarına bırakır. Bundan kaçışın mümkün olduğu organizasyon yoktur. Son olaylarla kader Hizmet insanlarından bütün makamları, kurumları, konumları, yıldızları aldı. Yaşananlar adeta sadece insana odaklanmaya, insanla meşgul olmaya ve yeniden insana dokunmaya zorluyor bizi. Eski durumları anıp ahı-vah etmek yerine herkes yeni çevreye uyum sağlamalı, temaslar kurmalı, dostluklar geliştirmeli. Yeniden nefer olma, alana inme, koşturma ve terlemenin tadına varma zamanı.

Türkiye’de kalanlar çok ağır şartlar altındalar ve ama dik ve onurlu duruyorlar. Yurt dışında ise insanların çevresiyle, komşularıyla yeni yeni hizmetler başlattığına ve güzel şeyler yaptığına şahit oluyoruz. Bu zor dönemden çıkmanın yolu insan potansiyelini verimli ve etkili kullanmaktan, insana önem vermekten ve çevremizdeki insanlara dokunmaktan geçiyor.

“Hizmet insanı, gönül verdiği dâvâ uğrunda kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı.. hizmet adına her ses ve soluğu zikir ve tespih, her ferdi mübeccel ve aziz bilip, muvaffakiyetlerinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de, putlaştırmayacak kadar Rabb'in iradesine inanmış ve dengeli.. ortada kalmış herhangi bir iş için herkesten evvel kendini mes'ûl ve vazifeli addedip, hakkı tutup kaldırmada, yardıma koşan herkese karşı hürmetkâr ve insaflı.. müesseseleri yıkılıp plânları bozulduğu ve birliği dağılıp kuvvetleri târumâr olduğunda fevkalâde inançlı ve ümitli; yeniden kanatlanıp zirvelerde pervaz ettiği zaman da mütevâzi ve müsamahalı.. bu yolun sarp ve yokuş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve bsasiretli; önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa, geçilebileceğine inanmış ve himmetli.. uğruna baş koyduğu dâvânın kara sevdalısı olarak, cânı-cânânı feda edecek kadar vefalı ve geçtiği bu şeylerin hiçbirini bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbî olmalıdır.” Sızıntı, Ağustos 1983

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 31.12.2018 [https://www.patreon.com/mahmutakpinar]

Pakistan, bu okullar için ‘terörün panzehiri’ diyordu [Ahmet Dönmez]

Pakistan Yüksek Mahkemesi’nin Gülen Hareketi’ni ‘terör örgütü’ ilan etmesi, bu ülkenin kendi tarihi açısından muazzam bir çelişkiyi içinde barındırıyor. Uzun yıllardır terörizm belası ile uğraşan ve binlerce insanını terör saldırılarına kurban veren Pakistan, Gülen Hareketi’ne yakınlığı ile bilinen Pak-Türk okullarına bir umut olarak sarılıyordu. 1995 yılından bu yana ülke çocuklarına eğitim veren bu okullar şu ana kadar 260 uluslararası madalya kazandı. Şimdi siyasi bir takım hesaplar ve Erdoğan’ın baskıları yüzünden ‘terör organizasyonu’ ilan edildi.

Pak-Türk okullarının Pakistan için önemli misyonlarından biri, radikalizm ve terörizme karşı panzehir işlevi görmek oldu. Eğitimdeki başarısı kadar bu yönüyle de ebeveynlerin takdirini kazandı.

Bu anlamda Pakistan’a giden Türk öğretmenlerin en fazla zorlandığı hususlardan biri dış görünüşleriydi. On yıllardır İslam’ın radikal versiyonları ile iç içe olan bu ülkede, sakalı olmayan, şalvar giymeyen ve kravat takan erkekler adeta müslümandan sayılmıyor. Bu ülkeye eğitim için giden Gülen Hareketi sempatizanı Türk öğretmenler ise tam tersi bir görünüşe sahipti. Hiç birinde sakal olmadığı gibi neredeyse tamamı kravat takıyordu. Modern bir dış görünüşe sahiplerdi.

Bu olguyu iyi anlatması açısından The New York Times gazetesinin 4 Mayıs 2008 tarihli “Turkish Schools Offer Pakistan a Gentler Vision of Islam (Türk Okulları Pakistan’a İslam’ın Daha Güzel Bir Vizyonunu Sunuyor)” başlıklı haberi hatırlamak gerekir. Gazetenin ünlü muhabiri Sabrina Tavernise imzasını taşıyan haberde, Pakistan’daki Türk okullarının misyonundan övgü ile bahsediliyordu.

Tavernise, 9 yıl sonra ailesi ile birlikte evinden kaçırılıp Türkiye’de hapse atılacak olan öğretmen Mesut Kaçmaz’la da bir röportaj yapmıştı. “Praying in Pakistan has not been easy for Mesut Kacmaz, a Muslim teacher from Turkey. (Türkiyeli Müslüman öğretmen Mesut Kaçmaz için Pakistan’da ibadet etmek hiç bir zaman kolay olmadı)”  cümleleriyle başlayan haberin bazı önemli bölümleri şöyleydi:

“Evinin yakınındaki camiye gitmeyi denedi, fakat orada üzerine basılması için İsrail ve Danimarka bayrakları vardı. Çalıştığı yere yakın olan camide de kravat takmadan gelmesi konusunda uyarıldı. Pakistanlılar her yerde onun Müslüman olmadığını varsayıyordu, çünkü sakalı yoktu.

‘Öldür, savaş, ateş et.. Bu, İslam’ın yanlış bir yorumudur.’ diyor Mr. Kaçmaz.

Fakat bu görüş, 1980’lerden beri Suudi ve Amerikan parası ile beslenen devlet okullarının İslami radikalizmi toplumun en fakir bölgelerine kadar yaymış olduğu İslam’ın kara sınırı / sınır toprağı olan Pakistan’da yaygın bir görüştür.

Sayın Kaçmaz, İslam’ın tamamen farklı bir bakış açısı ile bu savaş alanına girmiş olan bir Türk eğitimci grubunun parçası. Onların yorumu ise Batı ile rahatlıkla bir arada olabilen ılımlı ve esnek bir İslami yorum. Müslüman Barış Gücü’nden gönüllüler gibi, bu yaklaşımı 80’den fazla ülkede (Müslüman ve Hıristiyan) kurulan okullarda teşvik ediyorlar.

Onların bu çabası, istikrarsızlığı ve köktendinciliğe karşı savunmasızlığı ile Amerikan dış politikasının ana meşguliyetlerinden biri haline gelen nükleer güç Pakistan için önemlidir. Burası, kabile bölgeleri Taliban ve El Kaide’ye sığınanların yeri haline geldi ve fundamentalizme karşı savaş doğrudan doğruya genç insanlara ve aldıkları eğitime dayanmaktadır.

Halihazırda eğitim sistemi son derece zayıftır. Fakir Pakistanlıların, çocuklarını kitaplar ve üniformalar için ücret talep eden devlet okullarına göndermeye gücü yetmiyor. Bazıları çocuklarını, ücretsiz yiyecek ve giyecekler sunan, yardım organizasyonları gibi kuruluşlara ait medreselere veya dini okullara göndermeyi tercih ediyor. Bunların çoğu sadece öğretir, ancak bazılarının radikal gündemleri vardır. Aynı zamanda, giderek büyümekte olan orta sınıf, bu kaotik ve yetersiz finanse edilen devlet okullarını reddetmekte ve yeni bir dizi özel okul arasından seçim yapmaktadır. Bir on yıl önce açılan ilk okuldan bu yana Pakistan’da yedi şehre yayılmış olan Türk okulları, ülkeyi tek başlarına değiştiremez. Ancak İslami aşırılık yanlılarının etkisini azaltmaya yardımcı olabilecek alternatif bir yaklaşım öneriyorlar. Çözüm olarak, güçlü bir Batı müfredatını uyguluyorlar. Matematik ve fen bilgisinden İngiliz Edebiyatı ve Shakespeare’e kadar İngilizce çeşitli dersler veriyorlar. Devletin İslami çalışmalar için mecbur tuttuğu bir sınıfın ötesinde başka bir dini eğitim vermiyorlar. İngiliz tarzı özel okulların aksine, öğretmenlerin yaşam tarzı ve ibadetlerle örnek oldukları yurtlarında İslam’ı teşvik ediyorlar.

(…) Bu yaklaşım, çocukları kimliklerini kaybetmeksizin Batı ile rekabet edebilecek yetenekte olan ebeveynlere hitap ediyor. Afgan sınırına yakın bir sınır kenti olan Quetta’da yaşayan emekli Urduca profesörü Allahdad Niazi, otoriter olduğu ve İslam’ı yeteri kadar teşvik etmediği gerekçesiyle çocuğunu elit bir askeri okuldan aldı ve PakTürk olarak adlandırılan Türk okuluna yerleştirdi.

‘Özel okullar oğullarımızı iyi Müslümanlar yapamaz’ dedi Quetta’daki evinin zemininde oturan Mr Niazi, ‘Fakat dini okullar da onlara modern eğitim veremez. PakTürk ikisini birden yapıyor.’

(…) Radikalizm ile kendi mücadelesini veren bir şehir olan Karaçi’de -Amerikalı muhabir Daniel Pearl burada öldürüldü ve Usame bin Ladin’in korunduğu söylenen ünlü Binori medresesi burada – bu iki yaklaşım günlük olarak rekabet ediyor.

Türk okulu, şehrin güneyinde çoğunlukla radikalizme en yatkın etnik grup olan Peştun’ların yaşadığı fakir bir mahallede bulunmaktadır. 10 ay önce okul müdürü olan Mr Kaçmaz, neredeyse göreve başlar başlamaz bir bela ile karşılaştı. Yerliler, kravatları ve tıraşlı yüzleriyle Orta Amerika’lı matematik öğretmenlerine benzeyen Türklerden şüpheleniyorlardı.

‘Bana birkaç kez, ‘Onlar Müslüman mı? Namaz kılıyorlar mı? Geceleri içiyorlar mı?’ diye sordular’ dedi, okulun Pakistanlı müdür yardımcısı Ali Showkat.

(…)  Mr Kaçmaz bir camide namaz kıldıktan sonra iki genç adam onu dışarıda takip etti ve ona bir daha kravat takmamasını söyledi, çünkü bu İslami değildi.”

ERDOĞAN’IN ARGÜMANI: DİNLER ARASI DİYALOG

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2018 yılı Matematik ve Bilim Eğitimi Kalitesi (Quality of math and science education)  sıralamasında Türkiye 137 ülke arasında 104. sırada. Pakistan ise 96. Buna rağmen Erdoğan, Gülen Hareketi’ne bağlı okulların, kendisinin kurdurduğu Türkiye Maarif Vakfı’na devredilmesi için çalışmalar yürütüyor. Pakistan’da mahkemenin bu kararı ile birlikte devir-teslim gerçekleşecek.

Erdoğan, İslamabad yönetimini ikna edebilmek için çeşitli argümanlar öne sürerken Gülen Hareketi lideri Fethullah Gülen’in Dinlerarası Diyalog çabalarını da gündeme taşımıştı. 17 Kasım 2016 tarihinde Pakistan Meclisi’nde konuşma yapan Erdoğan, Gülen’in 1998 yılında Vatikan’la başlatmış olduğu Dinlerarası Diyalog sürecini hedef almıştı. İslam’la başka dinler arasında diyalog olamayacağını iddia ederek: “Bakıyorsunuz bu zat rahatlıkla Vatikan’la dinler arası diyalog kurabiliyor. Dinler arası diyalog nasıl olabiliyor? İslam’la diğer dinler arasında nasıl diyalog ortaya koyabiliriz? Bu mümkün müdür? Ama bu zat bunu koyabiliyor.” demişti.

Aslında Pakistan medyası ve öğrenci velileri de Erdoğan’ın bu okulları devralmasının radikalizme kapı aralayabileceği endişesini dile getiriyordu. Türkiye’den gönderilecek personelin sadece politik olarak seçildiği,  idari ve yabancı dil becerilerinin olmadığı ifade ediliyordu. Bir de bunlara ilaveten AKP’nin Müslüman Kardeşler’le olan yakın ilişkisi dikkate sunuluyor, bu siyasi ve ideolojik hamlelerin Pakistan eğitimini 20 yıl geriye götüreceğine işaret ediliyordu.

Yine medyada, Erdoğan destekli TMV’nin Arap Körfezi ve İslam Kalkınma Bankası’ndan fon aldığına dikkat çekiliyor, “Erdoğan’ın AKP’sinin kardeş kuruluşu olan Pakistan Cemaati-El-İslami, bu okulların yönetimini devralmayı umuyordu. Ebeveynler de aynı şekilde Maarif Vakfı’nın gençler arasında Müslüman Kardeşler’i destek amaçlı kullanılmasından korkuyorlardı.” deniyordu.

Gülen Hareketi için ‘terör örgütü’ kararını veren Yüksek Mahkeme Başkanı Mian Saqib Nisar, 17 Aralık’ta Türkiye’de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ağırlanmıştı. Bu görüşme ve soru işaretlerini,  “O karar bu görüşmede mi alındı?” başlıklı yazımda ele almıştım.

[Ahmet Dönmez] 31.12.2018 [https://www.patreon.com/ahmetdonmez]

Kahramanlık sizin olsun! [Kadir Gürcan]

“Seçimlere kadar, Hazret'in tesir sahasından uzak durun!” demiştik, daha yazı, editörün e-mail kutusuna düşmeden, iki sanatçı Saray radarına yakalandı. İktidar, kin ve nefret ateşine har vermek için malzeme ayrımı yapmıyor. Eline ne geldiyse, yakmaya kararlı. Yaşları yetmişi aşmış iki sanatçıyı infaz etmek için kulaklarını dikmiş bekleyen, besleme ekip zaten hazır kıta. Her hafta Saray Penceresinden dış avluya mutlaka bir şeyler atılıyor. Seçim yaklaştıkça, öğün periyodu sıklaştı.

Saray'ın yaptığı açıklama daha bir garip; “Keşke kahraman olarak kalsalardı...” Güya bir de kahramanlık dağıtacaklar. İnsani kalitelerin, maaş bordroları gibi, devlet tekeli ya da Saray ulufelerine ipotek edileceğine inanmışlar. Bundan böyle, Saray ve iktidar ile bir şekilde onurlandırılan herkes, böyle bir aidiyete boyun eğdikleri, rıza gösterdikleri hatta hoşnut oldukları için bu ayıp tasmasını ömür boyu boyunlarında taşıyacaklar.

Hayat boyu bir utanç vesikası ile dolaşmaktansa, şimdilik cadı avına maruz kalmak daha onur verici. Artık “Yiğit deyip candan, cömert deyip, mal'dan!” olma yemlerine gelmekten usandık. Millet malından döktürdüğünüz ucuz kahramanlık nişanları ve devlet ünvanları sizin olsun.

Bir de hadiseyi Yeniçeri azgınlığına düşürenler var. Şu an tüketilen, dini, milli, hamasi bütün malzemenin yaklaşmakta olan erken seçimler için yatırım olduğunu anlamaktan aciz tipleri kastediyorum. İhtimal ki, mevcut sistemin eğitim arızaları bunlar. Ya hepsi ilk okul terk, ya da orta ikiden sonraki derslere kafası basmayanlar. Ortak özellikleri, herkesten çok vatansever 'Osmanlılar (!)' olmaları.

Osmanlı Mirasından geriye, bir sürü başıbozuk, çapulcu, savaş artığı, işsiz-güçsüz maganda takımı kaldı. Hangi 'Ocak'ın mensubu olursanız olun, ister Osmanlı, ister Yeniçeri, isterse, Patrona Halil etrafında toplanan Tellaklar Loncası, savaş hali nedir, demokratik hayatın esasları nerede başlar bunları ayırt edecek kadar okuma yazmanızın olması lazım. İlle de kahraman olmak istiyorsanız, Türkiye'nin Güney Doğu Sınırlarında son kırk yıldır devam eden bir savaş var. Arşın orada. Gidin orada boy ölçüsü verin. Alın, şimdi de ikinci bir cephe daha açıldı. Gerçekten Osmanlı Ocağı iseniz, kendinizi bir de cephede deneyin! Eli kalem tutan, okuyup-yazmaktan başka işi olmayan, yazar-çizer, sanatçı ve spikerlere dayılanmak, racon kesmek oluyor mu? Ne yani sizden akıllı herkese savaş mı ilan ediyorsunuz? Bunun için size ihtiyaç yok. İktidar ve Saray zaten bu işi kimseye bırakmıyorlar.

Sayın Başkan'ın şahsi mesele haline dönüştürdüğü, iktidar ve sistem arızalarına yapılan tenkidlerden alınganlığı had safhada. Kendisiyle duygu birlikteliği olanlar, veliyyü nimetlerinin hassasiyetlerini her şeyin önünde tutuyorlar. Durumdan vazife çıkaran bir grup, on beş gün önce Başkan'ı inciten spiker'in çalıştığı kuruma, siyah çelenk bırakmışlar. Bir de mesaj“Yüzde elli iki, dişlerini sıkıp bekliyor...” diyesilermiş. Ne için? Yeniçerilik ve başıbozukluk yapacak, sivil halk arasında terör estirecek yeterince  ısmarlama, günlük iş çıkmıyor mu? Yeniçeri döküntüleri de “Hoşaflar yağsız!” olduğu için kazan kaldırıyorlardı.

Aslında, 'Osmanlı' ya ait hercşeyin ortak bir miras olarak korunma altına alınması her gün biraz daha önem kazanıyor. Futbol takımı ismi de dahil, millet vicdanını rencide edebilecek her türlü suistimal kanun ile engellenmeli. Hatta bu kısıtlama, uluslararası bir 'İsim hakkı' olarak tutulmalı. Almanya'da ne olduğu belirsiz ve kendilerini 'Osmanlılar' olarak tanımlayan bir şaki, mafya oluşumu, devlet tarafından terör örgütü kapsamına alınmak üzere. Örgüte üye olanlardan bazılarının mevcut iktidar ile de münasebetleri söz konusu. Koskoca Devlet-i Aliye'nin altı asırlık terikesi, ipsiz-sapsız, işsiz-güçsüz tiplerin hovardalıklarına terk edilmemeli.

Bundan sonra gelecek hükümetlere verilecek “Kahramanlık üretme ve layık olanlara verme!” insiyatifi daha dar çerçeveye düşürülebilir. Mesela, “Gazeteci Dövme Nişanı!”, “Muhalif Sindirme Belgesi!”, “Şehir Magandalığı,  Hizmet Onur Şilti! ” gibi prestijli ödüllendirmeler, hükümetlerin sosyal etkinlik takvimlerine eklensin.

Hakkında yeni suçlardan soruşturma başlatılan zavallı spiker haline şükretsin, zira o biraz şanslı. Saray'ın meczupları şimdilik, siyah çelenk bırakarak ince bir mesaj ile yetinmişler. Malum, daha önce muhalif gazeteci ve yazarların adreslerine mermi postalıyor ya da hanımının yanında silah çekip vuruyorlardı.

Modern ve gelişmiş dünyanın ihtiyaçlarına göre insan yetiştirmeyi bir kenara bırakmış olan Milli Eğitim Bakanlığı, parti işlerini görecek militanlar üzerine yoğunlaşmış durumda. Şimdi liseleri üç yıla düşüreceklermiş. En kültürlüsü orta okul terk olan Ocak elemanlarının kültür seviyelerini artırmaya kararlı görünüyorlar. Adını bile yazamayanlara, “Kahramanlık...” dağıtmaktan bıktılar her halde...

[Kadir Gürcan] 31.12.2018 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Yılmaz Güney [Ali Emir Pakkan]

1937 Adana’da fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Okumaya yazmaya meraklıydı. 1955’de yazdığı bir öykü soruşturma konusu oldu. Komünizm propagandası yapmakla suçlandı.

1957’de Üniversite eğitimi için İstanbul’a geldi. Ünlü sinema yönetmeni Atıf Yılmaz ile tanıştı. Sinemaya adım attı.

27 Mayıs 1960 darbesi kendi hukukunu da getirmişti. 1955’de açılan dava 1961’de karara bağlandı. Bir öyküden 1.5 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı! Hapis sonrası Konya’ya sürgün edildi. Şehir dışına çıkması yasaktı. Her akşam polise imza veriyordu.

12 Mart’ta yolu yine mahkemelere ve hapse düştü. Mahir Çayan ve arkadaşların yardım ve yataklıkla suçlanıyordu. 10 yıl ağır hapis ve sürgüne mahkum edildi.

1974’teki genel afla çıktı.

Evlendi bir oğlu oldu. Sinemaya yeni bir soluk getirmişti ama hapis yakasını bırakmadı! Film çekimi için gittiği Siverek’te gazinoda tartıştığı savcıyı vurdu. Cinayetten tutuklandı. 1976’da biten mahkemeden 19 yıl hapis cezası çıktı.

Cezaevinde, senaryo çalışmalarına devam etti. Güney adlı bir dergi çıkardı. 12 Eylül 1980 darbecileri dergiyi kapattı. Yazılarından dolayı açılan 10 ayrı davada toplam 100 yıla yakın hapsi isteniyordu.

O gün “hükümete darbe darbe” suçu ihdas edilmemişti ama yine de tanıdık gelecek suçlamalar şöyleydi:

Milli duyguları zayıflatmak.
Halkı suç işlemeye teşvik etmek.
Suç sayılan fiilleri övmek.
Devletin içte ve dışta itibarını sarsmak.

12 Eylülcüler, filmlerini yasaklamış, toplatmış ve yakmıştı.

Ya zindanda çürüyecek ya da...

İzinli çıktığı Isparta cezaevine bir daha dönmedi. Kaş’tan Meis adasına oradan da İsviçre’ye kaçtı. Eşi ve çocukları ile Paris’te buluştu.

Vatan özlemi çekiyordu ama aynı zamanda kendisini bir dünya sinemacısı sayıyordu. Toplumsal sorunların konu edildiğini filmleri büyük ilgi gördü. Yol filmin senaryosu ile Cannes film festivalinde ödül aldı.

Dön çağrısına uymadığı için vatandaşlıktan çıkarıldı. (1993’te tekrar vatandaşlığa alındı!)

Hapishane ve sürgünde geçen zorlu hayat sağlığını bozmuştu. Kanser teşhisi ile hastaneye kaldırıldı ve bir daha çıkamadı. 9 Eylül 1984’te vefat etti.

1958’den 83’e 104 filmde başrol oynadı. 50 filmin senaryosunu kendi yazdı, 24 filmi yönetti. Uluslararası bir şöhrete kavuşmuştu.

Bugün toplumun farklı bir kesimi (Hizmet Hareketi) fikirleri ve inançlarından dolayı hapishanelerde, sürgünlerde bedel ödüyor.

Türkiye bu döngüden nasıl kurtulacak? 2019’un gündemi budur...

[Ali Emir Pakkan] 31.12.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

On bir Yıldız , Güneş ve Ay... [Abdullah Aymaz]

“Hani bir vakitler Yusuf, babasına demişti ki: ‘Babacığım, ben rüyamda Onbir Yıldızla Güneş’i ve Ay’ı bana secde ederken gördüm.’ Babası da ona şöyle demişti:  ‘Yavrucağım rüyanı kardeşlerine anlatma sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın açıkça düşmanıdır.” (12/4-5)

Yusuf Aleyhisselam bu rüyayı gördüğü zaman küçük bir çocuktu. Ama anlattığı, bu yaştaki çocukların görecekleri bir rüyaya benzemiyordu. En iyi rüya tabircileri de peygamberlerdir. Babası Hz. Yakup Aleyhisselam da bir peygamber olarak rüyanın ne mânaya geldiğini anlamış yani Yusuf’un kendinden daha büyük bir peygamber olacağını yorumdan çıkarmıştı. Çünkü on bir yıldız, Yusuf’un kardeşleri, Güneş Yakup Aleyhisselamın kendisi Ay ise eşi idi. Hepsi de Yusuf’un önünde eğildiklerine göre demek ki, kendisinden büyük olacaktı. Onun için, rüyayı kardeşlerine anlatmamasını Yusuf’a tenbih etti. Elbette diğer çocuklarının Yusuf’a karşı çekememezliklerini zaten hissediyordu. Böyle bir rüyayı anlatması onları hased sebebiyle iyice çileden çıkarabilirdi. Onlar da içlerindeki kıskançlık hissiyle, o hissi teskin edebilmek için hile ve tuzak yoluyla kendisine zarar verebilirlerdi. Zaten şeytan da apaçık bir düşmandı ve yaptırmayacağı kötülük olmazdı.
Buradan şu dersi de çıkarabiliriz. İnsanları hasede sevkedecek şeyleri ızhar etmemek gerekir. Onun için  imkanı olanlar çarşıdan pazardan aldıkları, başka insanların alamayacakları kıymetli şeyleri açıktan evlerine getirmeyip onları fark edilmeyecek şekilde sarıp sarmaları gerekir. Hatta bu yüzden file ile taşıma yerine daha örtülü ve kapalı biçimde getirmeleri icap eder. Fakir komşularına da eğer görmüşlerse bir kısmını vermeleri; evde pişirilen ve kokusu komşular tarafından hissedilmiş yemeklerden canları çekmiş olabilir, diye ikram etmeleri  lâzım gelir. Çünkü insanda nefis var ve insana şeytan musallat… Şeytan insanların yüreklerine girerek onları birbirlerine karşı bileyip kışkırtmakta, onlara kötülükleri câzip gösterebilmekte, insanların içine imtihan gereği yerleştirilen muzır madenler hükmündeki bazı duyguları  çok rahat işletebilmektedir.

İbrahim Aleyhisselamın torunu İshak Aleyhisselamın oğlu olan Yakup Aleyhisselamın bir peygamber olarak yaşadığı atmosfer, vahiy ve ilhamlarla her an yüzyüze olması ve bir peygamberler zinciri soyundan gelmesi itibariyle, Hz. Yusuf’un bir peygamber olacağı kanaatına vardığı için oğluna şunları  söyledi: “Tıpkı rüyanda gördüğün  gibi Rabbin seni peygamber olarak seçecek, sana olayları (rüyaları) tabir etmeye ait bilgiler öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ile İshak’a yönelik nimetini nasıl tamama erdirdi ise, sana ve Yakup (İsrail)  soyuna yönelik nimetini de tamama erdirecektir. Hiç şüphesiz Rabbin herşeyi bilir (Alìm’dir) ve her işi yerinde yapar  (Hakîm’dir).
Bizler dünya çapında gerçekleşmiş rüyaların varlığını biliyoruz. Bunları tesadüfe havale etmek mümkündür… Homeros Destanında geçen ve gerçekleşen Sart Kralı Kerzüs’ün rüyası… Meşhur Amerikan Başkanı Abraham Lincoln’ün rüyası gibi… Ve bu üzerinde durduğumuz Yusuf Suresinde geçen Yusuf’un rüyası, zindan arkadaşlarının rüyaları ve Kralın rüyası…

Ama maalesef psikanaliz rüyaları sadece daha önce yaşanmış olayları tekrar hatırlanması, bastırılması duyguların uykuda şuurun devre dışı kalmasıyla dışa vurumu ve arzuların şekillenmesi olarak ele alıyor. Halbuki rüyaların bir de gerçekleşenleri ve hakiki olanları vardır; bunlara sâdık rüyalar denir. Bunlar şöyle gerçekleşir: “Doğrudan doğruya insanın mâhiyetinde bulunan ‘lâtîfe-i Rabbaniye”nin bu fiziki âlemle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla gayb âlemine karşı bir münasebet kurup bir menfez açmasıyla, o  pencereden vukua gelmeye hazırlanan hadiselere bakıp, Levh-i Mahfuz’un cilveleri ve kaderi mektupların numuneleri nevinden birisine rastgelerek, bazı hakiki vakaları görmesidir. O gördüğü olaylar üzerinde bazen hayal tasarruf eder, suret ve şekil elbiseleri giydirir. (Zaten hayal duygusu hazır elbiseleri gibi, gelen mânalara yakışan suretleri hemen elbise gibi giydirir durur.) Bu kısmın çok çeşitleri vardır. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazen bir  ince perde altında çıkar. Bazen kalınca bir perde ile sarılır. (Tabir gerekir.)  Hadis-i Şerifin ifadesine göre Resul-i Ekrem Efendimizin (S.A.S.) vahyin gelmeye başladığı ilk zamanlar gördüğü rüyalar sabah aydınlığı gibi, zâhir, açık ve doğru çıkıyordu.” (Yirmi Sekizinci Mektup, Birinci Risale)

İnsanı zaman ve mekâna bağlayan maddî vücududur. Halbuki ruh ise maddî olmadığı için zaman ve mekana bağlı değildir. Geçmişe-geleceğe gidip gelebilir. Bir anda başka mekânlara varıp dönebilir.
Fî Zılâli’l-Kur’an’da şöyle bir rüya anlatılıyor: “Bu noktada anlatılan şeylere inanmayacak bile olsam, Amerika’dayken yaşadığım bir olayı asla unutamam. Ailem Kâhire’deydi. Bir gece rüyamda kız kardeşimin oğlunu gördüm; gözü hiçbir şeyi göremeyecek denli kan içindeydi… Oturup Kâhire’ye aileme bir mektup yazdım. Mektupta, söz konusu yeğenimin gözüne bir şey olup olmadığını da bizzat sormaktaydım. Daha sonra bana gönderdikleri cevabî mektupta yeğenimin, gözündeki  kanama dışarıdan fark edilemez. Bu sebeple yeğenimin gözüne sadece dışarıdan bakanlar, bu kanamayı gönderemediklerinden, bir şey yok diye düşünmektedirler. Halbuki dışarıdan görülmemekle birlikte içeride bir kanama söz konusudur. Neticede gördüğüm rüya bu iç kanamayı bana göstermiştir… Bu örneğin yeterli olacağını düşünerek, daha başka misal getirmeye gerek görmüyorum.”

Bilimsellikten uzak peşin hükümlere ve teorisindeki  bütün çarpıklıklarına karşı Freud bile, gelecekten haber veren rüyaların varlığını itiraf etmektedir…

[Abdullah Aymaz] 31.12.2018 [Samanyolu Haber]

Kardeşlerimizi Kurtar Allah’ım! [Fikret Kaplan]

Arşı titreten inlemeler yükseliyordu Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından. Yürekleri yakan, sahabeyi gözyaşlarına gark eden içten içe inlemelerdi bunlar. Hicret edemeyip de arkada kalan arkadaşlarına ağlıyordu İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem):

- Ashabımı kurtar Allah’ım!.. Müminleri kurtar Allah’ım!..

Bu içten yakarışlar, sadece ashabının gönüllerini değil, mescid-i Nebevi’nin hurmadan olan sütunlarını, kerpiç duvarlarını; Medine’nin sokaklarını, evlerini, taşlarını titreten gözyaşlarına dönüşmüştü. Teheccüd namazında, sabah namazında, akşam namazında… ordan diğer vakitlere:

- Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..

Mekke artık yaşanmaz hale gelince Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), imkânı olan herkese “hicret” emri vererek “Medine”nin yolunu göstermişti. Yavaş yavaş ve gizlice Mekke boşalmış, sahabenin büyük bir kısmı Medine’ye ulaşmıştı. Hicret edenlerin fedakârlığı ve Ensâr’ın diğergamlığı dillere destandı. Nihayet gökten gelen ikazla bu mukaddes yolculuk, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicretiyle zirveye ulaşmıştı. Medine’ye varır varmaz da çevreye hayat üflemeye ve Yesrib’i Medine yapacak adımları atmaya başlamıştı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Başlamıştı ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken ashâbının yanındaydı. Orada hâlâ hicret etmek için fırsat kollayan bir hayli insan vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Elleri ayakları zincire vurulmuş ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı. Şartlar aşılması güç bir engel gibi duruyordu önlerinde.

Hatta, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıymetli kızı Zeynep validemiz ilk göç teşebbüsünde saldırıya uğramış, bu sebeple çocuğunu düşürüp kan revan içinde kalmıştı. İman etmiş olduğu halde hicrete yol bulamamış ve müşrikler arasında tek başına kalmış başka kadınlar da vardı. Mesela; Ümmü Gülsüm Binti Ukbe bunlardandı. Babası, Efendimiz’i boğmaya teşebbüs eden, azılı müşrik Ukbe bin Ebî Muayt idi. Ümmü Gülsüm validemiz, Müslüman olup Rasûlullah’a biat ettiği andan itibaren, başta ailesi olmak üzere müşriklerden zulüm ve baskı görmüş ama Allah yolunda her musibete katlanmıştı. Önceleri, her fırsatta mümin kardeşleriyle bir araya geliyor, zaman zaman Peygamberimizi görüyordu ki bu da onun acılarını dindiriyor ve eziyetlere tahammül gücünü artırıyordu. Fakat inananlar Medine’ye göçünce, adeta yalnızlık ve gariplik zulmetiyle baş başa kalmıştı. Bir yanda sürüp giden işkencelerin acısı, diğer tarafta sevdiklerinden uzak oluşun hicranıyla tam yedi sene kıvranacaktı.

O masumların, mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüreğini hüzünle dolduruyordu. Rahmet Peygamberi, her gün defalarca onları anıyor, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua ediyor, ağlıyordu. Özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada, bazı sahâbîleri isimleriyle, diğerlerini de umumen anıyordu:

- Allah'ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah'ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Senin düşman oldukların ise aslâ aziz olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin.
Allah’ım! İbn-i Ebî Rabîa’yı kurtar! Allah’ım! Seleme ibn-i Hişâm’ı halâs eyle! Allah’ım! Velid ibn-i Velid’e necat ver. Allah’ım! Mekke’de hakları ellerinden alınan ve sömürülen bütün müminleri kurtar!

O’nun mübarek gözlerinden yağmur gibi yaş boşalırken, Ashab-ı Kirâm da buna kayıtsız kalmıyordu. Onlar da gözyaşlarıyla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hüznüne iştirak ediyorlardı.

Onlar, kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, dünya yüzüne güleniyle gülmeyeniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî iltifati, ihsanı biliyorlardı. Dağınıklığa meydan vermeden, suçlu arama peşine düşmeden, yıkıcı, kırıcı eleştirilere kapılmadan Allah’ın kendilerine sunduğu krediyi tam değerlendirirken diğer taraftan arkada kalanlar için kederlenip kavlî ve fiilî dualar ediyorlardı. Asla taş atmıyorlardı kadere. En küçük bir imayla olsun Yüce Yaradan’ı kimseye şikâyet etmiyorlardı.

Ve bir Ramazan bayramı, sabah namazının ikinci rekâtında, rükûda, Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kunut duası yapmadan doğrudan secdeye gitmişti. Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu:
 - Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?
 Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek çehresinde tebessüm belirmişti:
- Allah kardeşlerinize kurtuluş lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.

Çok zor günlerden geçtiğimiz bu süreçte, Yüce Rabbimiz’in bütün arkadaşlarımıza, kardeşlerimize ve hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun zulüm altında inleyen bütün insanlara kurtuluş lütfedeceği günü hasretle bekliyoruz. Böyle bir lütfa çok muhtacız. Bize necat verecek olan sadece ve sadece Allah’tır. Ancak O (cc) bizi, kardeşlerimizi ve sıkıntı çeken herkesi bu ağır imtihanlardan kurtarabilir. Ama bu kasvetli havanın, şiddetli fırtınanın dinmesi için bir vakit vardır. Biz bilemiyoruz.

“Daha ne kadar sürecek bu zulümler? Nerde, hani beklenen bahar? Daha ne zaman, daha ne zaman? Şu gadre uğradı! Bu, işkence gördü! Şu, ciddi tahakkümlere, tasallutlara, insanlık dışı muamelelere maruz kaldı. Dua dua yalvarıyoruz ama olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, ‘sürecin ne zaman biteceği’ mevzuunda sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Yürekten Allah’a inanıyorsak, yürekten Allah’a inananlarınki gibi bizim imtihanlarımız da eksik olmayacaktır. Belki de imanınızın derecesine, Allah’la münasebetinizin enginliğine, mefkûreye gönül vermenize ve İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönülden bağlanmamıza göre çok ağır imtihanlara tabi tutulacağız.

Bu açıdan, maruz kalınan musibetler karşısında insan sarsılsa da devrilmemeli. -Haşa ve kella- içten küskünlüklerle Allah’ın kazasına karşı rızasızlıkla mukabelede bulunmamalı!.. Biz ucuz bir şeye değil, ebedî saadete talibiz. Ardına düştüğümüz hedef bu kadar pahalı olunca, o hedef nispetinde de sıkıntıya katlanmamız, imtihanlardan geçmemiz gerekir.

“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?!. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

O halde sebepler planında fiili ve kavli duayla İlahi Dergah’a iltica etmekten başka çaremiz yok bugün.

Bugün yaşadığımız ağır şeyler kat’iyen bizi ümitsizliğe düşürmemeli.  Hayal kırıklığına uğratmamalı. Dünyanın sevgi ve hoşgörü adına bizden beklediği şeylerden geri koymamalı. İhlas ve uhuvveti bozmadan yolumuza daha coşkun bir heyecanla devam ederken diğer yandan arkada kalan kardeşlerimizi de unutmamalı. Onlar için dua dua yakarmalı.

Sorguda, zindanda, çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda ızdırap çekenlere duayla el uzatma seferberliğini daha ciddi bir şekilde devam ettirmeli. Teheccüdsüz bir gecemiz olmamalı. Rahmeti Sonsuz’a içten içe yalvarmalı:

‘Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zâlimlerin "hay-hûy"unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Allahım, Sana ve dinine düşmanca davranmak suretiyle kendilerine yazık edenlerin akıllarını başlarına getir. Fakat, şayet muradın bu değilse, onların buna liyakat ve istidatları yoksa, bütün bütün gayz, kin, nefret ve düşmanlığa kilitlenmişlerse, onların haklarından gel; şerîrlerin şerlerinden bütün mü'minleri muhafaza eyle!.. Amin!’

Hizmetimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak sıkıntı çeken arkadaşlarımızı dualarımızda sık sık zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan kurtuluş dilemek aynı davaya gönül vermenin gereğidir.

Dikkat edersek, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin değişik beldelerde bulunan Nur talebeleri için çok dua ettiğine şahit oluruz. Lâhikalardaki ifadelerinde de görüldüğü üzere sadece onlara değil, çoluk çocuklarına, akrabalarına ve beldelerine de dua etmek suretiyle onlara iman ve Kur’ân hizmetlerinde destek olmuştur. Ayrıca dualarının bereketine inandığını ifade ederek, hem kendisi hem de diğer Nur talebeleri için onlardan dua talep etmiştir. “Sizin dualarınızın bereketiyle, inayet-i ilâhiye her günümü bir ay kadar mesûdâne bir ömre çevirdi.” demiştir.



***


Muhterem Hocaefendi, içinde bulunduğumuz halle ilgili olması açısından, “kunut duası” ile alâkalı bir hatırasını şöyle anlatıyor:

“Bir gün merhum Osman Demirci Hoca’nın da aralarında bulunduğu bazı dostlarımızı misafir etmiştik. Fakir, o dönemde hiç aksatmadığım için sabah namazında yine kunut okumuştum. İçlerinden birisi:
- Siz Hanefîsiniz, niçin öyle yaptınız ki? diye sorunca,
- Malumunuz, Hanefi mezhebince belâ ve musîbet zamanında kunut okunur. cevabını verdim.
Misafirimiz biraz durakladı, şaşkın şaşkın etrafına bakındı, hal ve hareketleriyle:
 - Hangi felaket?!. der gibi yaptı. O sırada rahmetlik Osman Hoca hüzünlü bir sedayla gürledi:
 - Din-i mübînin günümüzdeki gibi ayaklar altında payimal olmasından ve Müslümanların mevcut zulümlere maruz kalmalarından daha büyük bir felaket mi olur? Vallahi, bugün ümmet-i Muhammed koca koca musibetlere maruzdur!.. dedi.

Evet, günümüzde yeryüzünün çoğu bölgelerinde özellikle ülkemizde İslam ve inananlar pek ciddi belalarla karşı karşıyadır; böyle bir dönemde gecenin koylarında kalkıp ihtiyaç lisanıyla tazarruda bulunmak her mü’minin boynunun borcudur.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şiddetli bela ve musibet zamanında namazlarda kunut duasını okumuştu. Hocaefendi, kunutun 5 vakit namazda da yapılabileceğini söylüyor. Fakat, sabah ve akşam namazlarında cehri olarak okunması, cemaatin de amin demesi tercihinde bulunuyor.

Kunut duası, sabah ve akşam namazının farzının son rekatında rükudan kalktıktan sonra, ayakta eller kaldırılır ve okunur:

"Allahümmehdina fîmen hedeyte. Ve âfinâ fimen âfeyte. Ve tevellena fimen tevelleyte. Ve bariklena fîma â'tayte. Ve kınâ şerra mâ kadayte. Feinneke takdî velâ yukdâ âleyke. Ve innehu lâ yezillü men vâleyte. Velâ yeizzü men âdeyte. Tebârekte Rabbenâ ve teâleyte. Felekel hamdu âla ma kadayte. Nestağfirüke ve netubu ileyke. Ve sallallahu âla seyyiddina Muhammedin ve âla alihi ve sahbihi ve sellem."

"Allah'ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah'ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Senin düşman oldukların ise aslâ aziz olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin. Allah'ın Rasulü Muhammed'e salat ve selam olsun."

[Fikret Kaplan] 31.12.2018 [Samanyolu Haber]

Fırat Kalkanı ve Afrin şehitleri de gözaltı listesinde [İlker Doğan]

İktidarın suç uydurmak için başlattığı ankesör soruşturmasında sanıkların dosyalarına giren bir belge hukuk rezaletini de gözler önüne seriyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yazılan 10 Ekim 2018 tarihli belgeye göre Fırat Kalkanı ve Zeytindalı operasyonlarında şehit düşen askerlere de ‘vatan haini-terörist’ oldukları için ‘gözaltı kararı’ çıkmış! Eğer o iki asker sınır dışı operasyonlarda vatanları için şehit düşmemiş olsaydı bugün büfe telefonundan bir kaç kez arandıkları için ‘terörist’ oldukları iddiasıyla cezaevini boylayacaklardı.

Astsubay Kıdemli Çavuş Okan Altıparmak… Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde görev yapan Altıparmak, hayatının baharında 24 yaşında Suriye’de yürütülen Fırat Kalkanı operasyonunda şehit oldu. Terör örgütü DEAŞ’ın saldırısı sonrası şehadete yürüdü. Bordobereli Altıparmak’ın kanı toprağa karıştığında takvim yaprakları 21 Aralık 2016 tarihini gösteriyordu. Ailesi Üsküdar’da oturuyordu ancak vasiyeti üzerine doğdu topraklarda Konya’nın Seydişehir ilçesine bağlı Taraşçı Mahallesi’nde defnedildi. 5 bin kişi uğurlamıştı şehidi son yolculuğunda.

AFRİN ŞEHİDİNİ BAKAN UĞURLAMIŞTI!

Teğmen Muhammed Cihangir Çubukçu. Afrin’de yürütülen Zeytin Dalı Harekatı’nda PKK/YPG’li teröristlerin tanka düzenlediği saldırıda şehit düştü. Cenazesi memleketi Şanlıurfa’da defnedildi. Şehidi, dönemin Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eşref Fakıbaba uğurlamıştı. Şöyle demişti Fakıbaba: “Allah bizlere de böyle ölüm nasip etsin. Hainlere bu Mehmetçik gerekli cevabı vermektedir, daha da verecektir.”

YENİ ŞAFAK’TAN BELGESEL

Yukarıda isimleri geçen iki şehit için iktidara yakınlığıyla bilinen pravda Yeni Şafak ‘Tabuta Sığmayanlar’ ismiyle belgesel bile hazırladı. Altıparmak ve Çubukçu’nun aileleri konuşturulmuştu belgesellerde. Askerlerin kahramanlıkları anlatılıyordu. Çubukçu’nun annesi Yasemin Çubukçu, oğlunun Afrin’de görev yaptığını şehit olduğunda öğrendiklerini anlatıyordu. Çubukçu, “Daha önce Fırat Kalkanı’nda da görev yapmıştı. O zaman söylemişti bize ama Afrin’de olduğunu bizden sakladı.” ifadelerini kullanıyordu.

DÜN KAHRAMAN, BUGÜN TERÖRİST!

Haberimize konu olan iki askerin şehitlik dışında bir ortak özellikleri daha var. Her ikisi de iktidarın suç uydurmak için başlattığı ve yüzlerce askeri tutukladığı sözde ‘ankesör’ soruşturması kapsamında ‘şüpheli’. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 2018/33249 sayılı 10 Ekim 2018 tarihli belgeye göre iki şehit asker için ‘vatan haini-terörist’ oldukları için ‘gözaltı kararı’ çıkmış! Listede 935 askerin adı ve haklarında soruşturma olup olmadığına dair bilgiler var. Cumhuriyet Savcısı Can Tuncay imzalı resmi belgede Altıparmak ve Çubukçu için ise ‘ÖLÜM KAYDI VAR’ notu düşülmüş. Eğer o iki asker sınır dışı operasyonlarda vatanları için şehit düşmemiş olsaydı bugün ankesörlü telefondan bir kaç kez arandıkları için ‘terörist’ iddiasıyla cezaevini konulacaklardı. Tıpkı bugün sadece bir kaç kez büfe ve pastane gibi yerlerden kontörlü telefonla arandığı için tutuklanan yüzlerce silah arkadaşları gibi…

[İlker Doğan] 31.12.2018 [TR724]

Sandviççi dükkanı gibi okul açarsanız… [Semih Ardıç]

Eğitim sisteminin hal-i pür melâline dair her gün yeni bir fiyasko yaşanıyor. Edirne’den öteye geçildiğinde eğitim kalitesinde yerlerde süründüğümüzü bilmeyen yok.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) her sahada kendi hısım-akrabasına yol vermesinin eğitim sistemine nasıl aksettiğini gayet veciz sözlerle hülâsa etti.

“15 PEYNİRCİ DÜKKANINDAN İYİ PEYNİR ÇIKMAZ”

Ortaylı mantar gibi her köşe başında biten özel mektepleri anlatırken, “Özel eğitime karşı değilim ama bugünkü gibi özel eğitim olmaz, sandviççi dükkanı gibi özel okul açıyor adamlar. 15 tane peynirci dükkanından iyi peynir çıkmaz. Bu feci bir şey ve tahlil edilmemiş bir mesele.” ifadelerini kullandı.

Ortaylı, tepeden inme metotlarla, iktidar destekli okul binası inşâ etmekle eğitimci olunamayacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin ihya ettiği işadamlarının açtığı mektepler krizde iflas etmeye başladı.

MEKTEBİM OKULLARI KONKORDATO İLAN ETTİ

Dert sadece para kazanmak olunca AKP’li holdingler için yangında ilk feda edilen müesseseler mektepler oldu.

İçlerinde en yaygın olanı Mektebim Okulları idi. O da talebeleri ve velileri kış ortasında sokağa bıraktı. Okulların bağlı olduğu şirket konkordato ile alacaklarına karşı 3 aylık geçici mühlet aldı.

Ortaylı’nın “sandviççiler” dediği isimleri müşahhas hale getirelim: Memur-Sen’e bağlı Eğitim Bir-Sen marifeti ile Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda öğretmenleri AKP ideolojisinin yılmaz müdafiî haline getiren hükûmet özel eğitimde de kendisine yakın bulduğu aile ya da şirketleri destekliyor.

Mamafih inşaat ve ranttan gayrısına yabancı kalmış işadamları eğitimde umduklarını bulamadı. Daha doğrusu ellerini ovuşturarak girdikleri mekteplerden dört nala uzaklaşıyorlar.

HİZMET HAREKETİ’NİN BIRAKTIĞI BOŞLUK

Arsayı devletten bedavaya getirip üzerine 8 emsal alıp gökdelen inşâ etmeye benzemiyormuş insan yetiştirmek.

Bilvesile bir hatırlatma: Türkiye’de hür teşebbüsün eğitime yaptığı en geniş çaplı ve en müstağni yatırımı ifade eden Hizmet Hareketi’ne ait okul, dersane, okuma salonları, etüd merkezleri, yurt ve üniversiteler 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde bakanlar kurulu tarafından kapatılmıştı.

Lağvedilen eğitim müesseselerinin yerini doldurma misyonu AKP’nin “yandaş” işadamlarına yüklendi.

Teşvik üstüne teşvik alan mektepler, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapattıkları yüzlerce okulun seviyesini yakalamak bir tarafa onların gölgesi bile olamadı.

TÜRKİYE EĞİTİM KALİTESİNDE 99’UNCU SIRADA

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından hazırlanan “‘Eğitim Kalitesi-2018” raporuna göre Türkiye 137 devlet arasında 99’uncu sırada yer aldı.

Devletin kendi yaptığı imtihanlar 99’unculuğu teyit ediyor. Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na (YKS) giren adaylardan Temel Yeterlilik Testi’nde (TYT), sözel, sayısal ve eşit ağırlık puan türlerinde birer, dilde ise 5 aday 500 puan aldı.

2 milyon 381 bin 412 adaydan TYT’de 18, sözelde 1, sayısalda 51, eşit ağırlıkta 3 ve dilde 7 aday, 550 ve üstünde puan aldı.

TYT’de imtihanı geçerli olan 2 milyon 260 bin 273 adayın testlerdeki ortalama doğru cevap sayıları şöyle: Türkçe 40 soruda 16,1, sosyal bilimler 20 soruda 6, temel matematik 40 soruda 5,6, fen bilimleri 20 soruda 2,8.

FİZİK ORTALAMASI 0,4

Alan Yeterlilik Testi’nde (AYT) tablo daha vahim. 1 milyon 877 bin 568 adayın ortalama doğru cevap sayıları ise şu şekilde: Türk Dili ve Edebiyatı (24 soruda) 4,7, tarih-1 (10 soruda) 1,6, coğrafya-1 (6 soruda) 2,2, tarih-2 (11 soruda) 1,4, coğrafya-2 (11 soruda) 2,8, felsefe grubu testinde (12 soruda) 2, din kültürü ve ahlak bilgisi veya ek felsefe grubu testinde (6 soruda) 2, matematik (40 soruda) 3,9, fizik (14 soruda) 0,4, kimya (13 soruda) 1,1, biyoloji (13 soruda) 1,6.

Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı PISA’nın Türkiye’de yaptığı test sonuçları da farklı değil.

PISA’ya katılan 72 ülkede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılan testin sonuçlarında Türkiye okuduğunu anlamada 50’nci sırada yer aldı. Türkiye, matematikte 49’uncu, fende ise 52’nci olmuştu.

ÖĞRETMENLER SONUNCU

Dünya genelinde öğretmenlerin derecelendirildiği PIAAC raporlarına bakıldığında ise Türkiye 31 ülke arasında sonuncu oldu. Öğretmenler de öğretilmeye muhtaç.

Türkiye’de 11 bin 600 özel eğitim-öğretim müessesi faaliyet gösteriyor. Sadece geçen sene 1.700 özel mektep açılmıştı. 2018’de ise 2 bin 400 eğitim-öğretim müessesesi faaliyete geçmişti.

Ortaylı’nın ifadesi ile sandviç dükkanı açar gibi ilköğretim okulu, lise ve üniversite açıyorlar.

Hatta hızlarını alamayıp dünyanın farklı memleketlerinde rüştünü ispat etmiş okulları kapatmak yahut Maarif Vakfı adına gasp edebilmek için önlerine gelene rüşvet dağıtıyorlar.

İşin hakkını verenler hakem de kurallar da değiştirilerek oyun dışı bırakıldı. Skor tabelada yazıyor.

Türkiye eğitim kalitesinde Tanzanya, Burkina Faso ve Bangladeş’in gerisine düştü.

[Semih Ardıç] 31.12.2018 [TR724]

Şirinlikle olmaz! [Levent Kenez]

Rüzgara kapılıp sanki seçim seçimmiş gibi yapalım bakalım.

CHP yerel seçimlerde sevgi temasını kullanarak Erdoğan’ın ortamı germesine ortak olmayacakmış. İstanbul adayı İmamoğlu’nun önceki İstanbul başkanlarını ziyaret etmesi ve bu çerçevede Erdoğan’dan da randevu talep etmesi gibi nezaketler devam edecek anlaşılan.

CHP yerel seçim startını böyle verdi de AKP’nin ilk hamlesi ne oldu? Meclis başkanı olan zat aday gösterildi ve Binali Yıldırım anayasaya aykırı olarak istifa etmeyerek adaylığını sürdürüyor. Kulislere göre YSK’nın kesin aday listelerini ilan edeceği 3 Mart’ta istifa edecekmiş ve böylece yeni meclis başkanı seçimi, yerel seçim tarihi olan 31 Mart sonrasına kalacakmış. Yani böylelikle Binali Yıldırım seçilemezse tekrar başkanlığa devam edebilecek. Şimdi istifa etse başka birisini meclis başkanı yapacaklar, 2-3 ay sonra Binali Yıldırım geri geldi hadi bakalım istifa et emanetçi formülünü istemiyorlar. Sanki yapsalar biri engel olabilecekmiş gibi. Sanki yapsalar bunu kafaya takacak onurlu biri çıkacak gibi. Sanki yapmamışlar gibi. Madem bu kadar isteksiz gidiyorsun aday olma arkadaş o zaman. Nasıl olsa İzmir’de başkan seçilemeyecektin sırf oyları yükseltmek için gittin, bu sefer yapma. Yok öyle bir şey olamaz tabii ki. Suç ortaklığı hayırı kaldırmaz. İzmir demişken Binali Yıldırım’ın İzmir adaylığı açıklandıktan 10 gün sonra yapılan kabine revizyonunda başkan adayı olduğu için bakanlıktan çıkarılmıştı.  Hem bakanlık hem de İzmir adaylığını beraber sürdüremeyeceği bir ülkeymiş Türkiye o zamanlar demek ki. Bugün olsa ona da gerek kalmazdı herhalde.

Şimdi CHP’nin şirinliklerine dönersek

Nezaket göstermek, kutuplaştırmanın tarafı olmamak falan güzel şeyler. Keşke bu güzel şeyleri çok eskiden zamanında yapsaydınız da bu kadar bagajla dolaşmasaydınız. Ama o zaman yapmamakla ne kadar hata ettiyseniz şimdi yersiz şirinliklerle de başka bir hata içerisinde CHP.

Daha birinci gün Ekrem İmamoğlu’nun soyadından başlayan kişisel sataşma giderek şiddetleniyor. Arkadaşlarının sosyal medya paylaşımları bile çıkartılıyor. AKP şimdiden Google ve sosyal medya aramalarında kendisi aleyhine dosyaları hazırladı bile.

Bunlar daha başlangıç, kocası domuz eti yiyen CHP İstanbul il başkanı var sırada. Erdoğan siyasetinde hiçbir seviye olmadığı için meydanlarda yine en iğrenç bel altı sataşlamalara tanık olacağız. Kimene kimin ne yediğinden olayı da boş. Erdoğan’ın oyunu almaya çalıştığı kesimde karşılığı varsa olay bitmiştir. Şimdi Binali Yıldırım’ın tosuncuklarının elde kadeh kumar masasındaki görüntüleri, Malta ve dünyanın birçok yerinde çaldıkları paraları nasıl sakladıkları, havuzdaki şirketlerden tahsilatın bir kısmını Binali Yıldırım’ın yaptığı gibi şeylerin ne kadar işlevsiz kaldığı ile bir kez daha yüzleşeceğiz.

Diğer bir husus, PKK ile işbirliği… Zaten her konuşmada söyleniyor giderek artacak dozu çünkü İstanbul’u kaybetmemek için HDP oyları CHP’ye gitmemeli.  Güneydoğu’da HDP oylarını almak için sabah akşam devlet imkanları ile çalışacak ama HDP oyunu almak isteyen CHP’ye PKK ile işbirliği yapıyor diyecek. CHP’nin cesareti olmadığı için de bu sopayı yiyecek. Genç başkan adayı “HDP için özel çalışmaya gerek yok, farklı bir şey istemiyorlar ki, insana saygı, eşit haklar” ifadesini kesip biçip “HDP için özel bir çalışmaya gerek yok” diye yayanların AKP trolleri olması, gaza gelenlerin okumuş yazmış Kürtler olması da hiç de şaşırtıcı gelmiyor değil mi?

Kadir Topbaş Beyoğlu belediye başkanı değil miydi?

CHP, Sarıgül ve Kılıçdaroğlu gibi tanınan aday yerine profil olarak düşük bir aday gösterdi. Karşısında neredeyse 20 yıldır ülkenin gündeminde, başbakanlık yapmış biri olduğunu düşünürsek yarışa dezavantajlı başladığını kabul etmek gerekir. Kılıçdaroğlu ve Sarıgül’ün, Topbaş’ı yenemediğini düşünürsek bu kez başka bir alternatif denemek belki CHP için bir umut olur.  İmamoğlu’nu kastederek Erdoğan diyor ki “Başka ilçeden aday kaydırmadık, buraya dikkat” Çok komik kuyruğuna teneke bağlanarak hain siyasetçiler mezarlığına defnedilen Kadir Topbaş büyükşehir belediye başkanlığından önce Beyoğlu belediye başkanı değil miydi?

Bir de hepimizi ilgilendiren bir şey var: Seçim varmış havasına girmek. Devletin bütün imkanlarını kullanan, sadece kendilerine yer veren medyada istediği şeyleri tartıştıran parti devletinin önceki seçimlerdeki gibi sandıklarla oynamayacağını sanan var mı? Referandumda İstanbul’da hayır oyu çıkarken cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın kazanması bir şeyler anlatmıyor mu? Geçen seçimde Ankara’yı Mansur Yavaş kazandığı anda fişi çekip sistemi dondurmalarını yine yapmazlar mı sanıyorsunuz? Ben bu sebeplerden dolayı İstanbul’u kaybedeceğini sanmıyorum. Ama velev ki bir kaç süpriz oldu, belediyelerle geldiler yine belediyelerle gidecek gazına hiç gerek yok. O günlerde değiliz artık. Diktatör var ve kendisine layık bir şekilde gidecek.

Sözün özü muhalefetin şirinlikler yapıp nezaketle bir sonuç alınmayacağını görmesi lazım. Yoksa İstanbul’u beton yığına çeviren, bütün Türkiye’yi bir Tokiland haine getiren, yeşil adına bir şey bırakmayan, bütün belediyelerdeki ihale havuzları ayyuka çıkan bir parti ile yerel seçim muhabbeti yapamazsınız.

Mesela Binali Yıldırım istifa etmiyorsa ya adayını çek ya da meclisten çekil somut bir tepki ver gibi fantastik şeyler söylemek istiyorum ama sonra Kılıçdaroğlu, Akşener, CHP ve İYİ Parti  gerçeğini düşününce gülüyorum kendime.

[Levent Kenez] 31.12.2018 [TR724]

Türk futbolunun kara yılı: 2018 [Hasan Cücük]

Bir yıl daha geride kalırken Türk futbolu için 2018 yine hüsranla bitti. A Milli Takım bir kez daha bir Dünya Kupası’na katılamadı. Takımlarımız Avrupa kupalarından evine erken döndü. 2018’e bakıp, 2019’dan ümitli olmak için fazla bir sebep bulunmuyor.

2018’i unutmak isteyen kulüplerin başında Fenerbahçe geliyor. Sarı-lacivertli ekipte bu yılda bir devir kapandı. Bu aziz Yıldırım devriydi. 20 yıldır Fenerbahçe başkanlık koltuğunda oturan Aziz Yıldırım girdiği başkanlık yarışlarında rakiplerine fark atmıştı. Bu kez karşısına çıkan Ali Koç’a karşı tarihi bir hezimet yaşadı. Ligde şampiyonluk yarışında Galatasaray’a geçilen Fenerbahçe yeni başkan ve yeni hoca ile girdiği 2018-19 sezonunun ilk devresinde tarihinin en kötü performansını gösterdi. Ligde düşme hattına kadar gerilen sarı-lacivertli ekipte, Hollandalı teknik adam Cocu gönderildiği yerine Ersun Yanal getirildi. Şimdi Ersun Yanal’ın ikinci devre takımı toparlayıp, düşme hattından hızla uzaklaştırması bekleniyor. Başkan değiştirip, hocasını kovan Fenerbahçe’de takımın emaktar kaptanı Volkan Demirel ve ‘problem çocuk’ Ozan Tufan kadro dışı bırakıldı. Kısaca 2018 Fenerbahçe’nin biran evvel bitmesini istediği ve hatırlamak istemediği bir yıl oldu.

2017 Beşiktaş için harika bitmişti. Şampiyonlar Ligi’nde gruptan lider çıkan siyah-beyazlı ekip, son 16 turunda Bayern Münih’in rakibi olmuştu. Ancak 2018’in daha ilk ayında takımın yıldızlaşan forveti Cenk Tosun, rekor bir ücretle Everton’a satıldı. Bu transferden Beliktaş’ın kasası dolarken, endişelerin adresi boşluğu nasıl dolacaktı? Kadroya katılan isim Alanyaspor’da gol krallığı yaşamış Vagner Love olunca taraftarın endşesi biraz azalıyordu. Ancak ligin ikinci devresinin start almasıyla Love’in, Cenk Tosun’un boşluğunu doldurmaktan çok uzak olduğu ortaya çıkıyordu. Bayern Münih’e elenip Avrupa’ya veda eden Beşiktaş, şampiyonluk yarışında rakiplerininde gerisine düşüyordu. Başarılarla geçen yılların ardından geçen sezon Cenk Tosun’un gidişiyle transferde doğru planlamanın yapılamaması ve takımın git gide kötü bir performans sergilemesinde en büyük fatura Fikret Orman’a kesilirken taraftarlar, Orman’a büyük tepki gösterdi.

Orman’dan sonra eleştiri oklarının çevrildiği isim teknik patron Şenol Günei oluyordu. Beşiktaş’ta üst üste iki sezon şampiyonluğu getiren Şenol Güneş, üçüncü ve dördüncü sezonunda özellikle oyuncu seçimi ve oyun formasyonu nedeniyle çok eleştirdi. Beşiktaş kötü giderken Şenol Güneş için de 2018 pek iyi geçmedi. UEFA Avrupa Ligi’nde gruptan çıkamaması sonrası ise ilk kez ‘Şenol Güneş istifa’ sesleri yükseliyordu.

Arda Turan, Türk futblunun gururu olmuş bir isimdi. Atletico Madrid sonrası gittiği Barcelona’da hızla irtifa kaybeden Arda Turan, Ocak 2018’de kiralık olarak Başakşehir’e geldi. Ancak sıradan bir Arda Turan vardı. Sık sık hakemlerle tartışan Arda Turan, yan hakeme küfür etmesinden dolayı ağır bir cezaya çarptırıldı. Bu sezona da kötü başlayan Arda Turan, giderek sıradan bir oyuncuya dönüştü. 2018 Arda Turan için başarısızlığın tescil edildiği yıl oldu.

Türk futbolunun çınarlarından Gençlerbirliği  29 yıl aradan sonra ligden düşmenin hüznünü yaşadı. Hem de efsane başkanları İlhan Cavcav’ın adının verildiği sezonda Süper Lige veda ettiler. Gençlerbirliği, 1969-70 ve 1987-88 sezonlarının ardından üçüncü kez Süper Lige veda etti. Kasımpaşa’ya deplasmanda 3-1 yenilen Gençlerbirliği, Karabükspor’un ardından Süper Lige veda eden ikinci takım oldu. Son 5 haftada gelen 5 mağlubiyet düşmenin habercisi olmuştu.

A Milli Takım içinde 2018 başarısızlıkla dolu bir yıl oldu. 2018 Dünya Kupası biletini alamayan A Milli Takım, Rusya 2018’i evinden izledi. UEFA Uluslar Ligi’nde İsveç ve Rusya’nın yer aldığı grupta sonuncu oldu. Euro 2020 içinde zor bir gruba düşen Türkiye için 2019’un da hüsranla geçeceğini şimdiden söylemek erken olmayacaktır. A Milli Takım’ı çalıştıran Mircea Lucescu da 2018’i iyi geçirmedi. Milli takım kötü sonuçlar elde ederken fatura da Lucescu’ya kesildi. 2018’de yüzümüzün güldüren futbolcumuz Cengiz Ünder oldu. Roma formasıyla iyi bir performans gösteren Cengiz Ünder, Serie A’da  en iyi çıkış yapan genç oyunculardan biri oldu.

[Hasan Cücük] 31.12.2018 [TR724]

Masum Gücü: Bulunmak [Hakan Zafer]

Oyunlar, gizli kapaklı işler, sırlar, karanlık sevenler, karanlıkta kalanlar, hesapçılar, çok yüzlüler, ta bilmem ne zamandan beri kurulmuş önüne çıkanı ezen düzenler ve onların çarkı dönsün diye değirmene su taşıyan çanakçılar, daha kimler ve neler.

Dünyanın dönüşü, pek iç açmıyor maalesef.

Biliyorum, garibanın gücü yetecek gibi değil. Zaten bu şiddete göğsünü gerip “es ulan” demek de yiğitlik değil.

Ne yapalım o vakit?

Duru ve asil kalmanın zarar gözüktüğü konusunda sizin gibi düşünüyorum ama iyilerin kimse de olmayan, işin bir yerinde herkesi onlara muhtaç bırakan bir gücü var: Bulunmak. Niyeti iyi kalmak olanların, bu gücü suiistimal ettirmemek gibi bir de görevi var. Yılmayıp bir arada bulunmayı “iyi” etrafında sabitleyenlerin, kötülerin hedef şaşırtmada onlara muhtaç olduğu yerde bu güç, işi çevirebilir.

Peki, masumun durduğu her yer temiz midir?

Bulunduğu yeri temiz gösterdiğinin farkında olmayan masumun vebali nedir?

Yanında masum tutarak hesaptan kurtulan, kendine yöneltilen her şeyi, “Burada masum var ama!” diye sektiren adamın el tutması, merhametten midir?

İşin kötüsü, yanında masum gördüğüne hesap sormama yatkınlığı.

Bu, yanında masumu ve onun güvenini taşımanın, dikkati masum üzerinde toplamanın verdiği bir tür hoyratlığı, kusur işleme rahatlığını doğurur. Polis çevirmesinden kurtulmak için “arabada aile var” görüntüsüne yetecek kadar çocuk ve kadınla toz taşıyan kötü adam gibi.

“Ayağımı sabit tut” duasının anlam heybesine ayıklama ve bulunmayı da koymalı insan. O zaman bu talep, sadece durduğu yerin sağlamasını almak değil, duracağı yeri seçme hassasiyeti de olur.

Zor yanı da var, duracağı yeri seçmesin diye masum kulağı hep tehditle doludur. Kötü adamın, kontrolde polise belli etmesin, hatta her şey normalmiş gibi davransınlar diye öncesinde arabada tuttuklarını tehdit etmesi gibi.

*****

Akşam karanlığı çökmeye yakın bir yere giderken, acelece üstüne dışarı örtüsünü atıp, açılmaması için ön dişleriyle ısıran annenin, ”yanımda biri olsun” diye elinden tuttuğu küçük oğlan çocuğundaki masumiyet var ya, işte ondan istiyor insan, elini tuttuklarında merhamet olmasını…

Yarın iklim değişir suların altında kalır mıyız, güneş mi bizi kurutur ya da robotların elinde çaresiz oyuncağa mı döneriz, hiç bilmiyorum. Ama kanaatim, dünya bu kadar kanı, vahşeti seviyorken, her tarafta baskıcı ve otoriter adam düzenleri revaçta iken, güç toplayıp insan ezmek marifetten sayılırken, yaşlı dünyamızın başka türlü mahvına hacet gözükmediği yönünde.

Dilerim 2019, içinde kavuşma sevinçlerinin bolca yaşandığı, gariban yüzüne gülücük bırakan bir sene olur…

[Hakan Zafer] 31.12.2018 [TR724]

2016-2017-2018’de Din Diyanet ve Cemaat [Ahmet Kurucan]

17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, 15 Temmuz “başarısız olması üzerine kurgulanmış” mel’un darbe girişiminin cemaatle ilişkilerinin merkeze konulup özgürce değerlendirmelerin yapılacağı günlerde Diyanet’in oynamış olduğu role büyük bir başlık açılacağından eminim. O değerlendirmelere yardımcı olması açısında son 3 yılla alakalı bir tespitimi aktarmak istiyorum bugünkü yazıda.

Diyanet’in bu süreçte kullanmış olduğu bir kavram çok dikkat çekici. Halkla ilişkiler alanında Hitler Almanya’sının propaganda bakanı Paul Joseph Goebbels’den örnek alınan strateji ve taktiklerin bilinçli uygulanması sonucu zihinlerde iz bırakan bir kavram mı bilmiyorum ama Diyanet’in bunu şuurluca kullandığından hiç şüphem yok. Zihinlerde iz bırakmasının ikinci bir sebebi de bu kavramın vaki ve muhtemel, bilgi ve önyargı karışıklığı içinde keskin bir kanaate hatta bir inanca dönüşmesi denilebilir.

Bu kavram; istismar. Dinden nemalanma ve şahsi veya grup çıkarları uğruna dini sui istimal etme manasında kullanılan istismar tabiri bu süreçte Diyanet’in anahtar kelimesi oldu. Bana bu tespiti yaptıran öncelikle Diyanetin yapmış olduğu çalışmalara verdiği isimler oldu. Eskilerin tabiriyle “şiddet-i zuhurundan gizli” olarak apaçık ortada duran ve beni gör diye adeta bağıran bu kavramın yer aldığı çalışmalara birlikte bakalım. Mel’un darbe girişiminin hemen akabinde yaptıkları olağanüstü din şurası kararlarını “Dini İstismar Hareketi ve F../PYD” başlığı altında yayınladı. Ekim 2016 tarihli bu sonuç bildirgesinin üzerinden bir yıl geçmeden Temmuz 2017’de “Kendi Dilinden F..; Örgütlü Bir Din İstismarı” çalışması geldi. Bir ay sonra yani Ağustos 2017’de “Gülen Yapılanması: 15 Temmuz’a Giden Süreçte F…’nun Analizi ve Tavsiyeler” adli komisyon çalışması yayınlandı. 5 ay sonra Ocak 2018’de Diyanet “F… Din İstismarının Arkasına Saklanan Terör Örgütü.” başlığını taşıyan çalışma ile çıktı kamuoyu önüne. 64 sayfalık çalışmanın son sayfasında yazan not şu: “Diyanet İşleri Başkanlığının hediyesidir. Para ile satılmaz.”

Çeşitli vesilelerle yapılan açıklamalar, Başkan ve Diyanet ile iltisaklı yetkili kişilerin verdikleri TV ve gazete röportajları, dergilerde yayınlanan makaleler, TV tartışma programları, Cuma hutbeleri ve olağan il müftüleri toplantısı benzeri toplantılar sonunda yayınlanan bildirileri de bu arada unutmamak lazım. İmkânım ölçüsünde baktığım bu tür yayınların hepsinde “istismar” ana ve anahtar kavram olarak birinci sıradaki yerini koruyor. Sırada ne türlü çalışmalar var bilmiyorum. Ama bundan sonraki çalışmalarda da anahtar kavramın istismar olacağa benziyor.

Neden? Çünkü Diyanet isteyerek ya da istemeyerek girdiği cemaati düşmanlaştırmaya ve yok etmeye yönelik devletin politikalarını dini açıdan meşrulaştırma vazifesinden geri dönemez. Ne devlet ne hükümet ne siyaset ne zihniyet ve ne de menfaat izin verir buna. Çıkmaz sokak bu yol Diyanet için. Giydikleri gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklediler.

“Nerede girildi bu çıkmaz sokağa, ne zaman iliklendi o düğme?” diye soracak olursanız, benim gözlem ve değerlendirmelerime göre 25 Ocak 2014’de Ankara’da bir tören yapıldı. “Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” adı verilen İslam Ansiklopedisi madde yazarlarına ödüller verilmişti. Eski Diyanet İşleri Başkanları Tayyar Altıkulaç, Süleyman Ateş, M. Sait Yazıcıoğlu, Ali Bardakoğlu ile dönemin Diyanet  Başkanı Mehmet Görmez ve üst düzey yöneticiler ile Başbakan Recep Erdoğan, çeşitli bakan ve üst düzey siyasiler ve bürokratların hazır bulunmuşlardı. Zihinlere ‘Yolsuzluk hırsızlık değildir’ fetvası ile kazınan Hayreddin Karaman’ın bizzat Başbakan’ın elinden ödül aldığı o törende Erdoğan bir konuşma yaptı. 2014 Mart ayında yapılacak yerel seçim atmosferinin başladığı ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının yıkıcı etkisi ile günah keçisi ilan edilen ve o zamanlar Paralel Devlet Yapılanması diye adlandırılan cemaate yönelik hücumların başladığı, havuz medyasının her gün çarşaf çarşaf cemaat aleyhine haberler yaptığı, Başbakan’ın bin bir türlü hakaretlerle seçim meydanlarında konuştuğu dönemdi o dönem.

Erdoğan o konuşmada bir cümle sarf etti. Vasıflar zikrediliyordu, ismen bir şahıs hedef alınmamıştı ama adrese teslim bir cümleydi o ve hedef Fethullah Gülen’di. Şöyle dedi Erdoğan: “Fetret dönemleri gelip geçer, ihanetler yok olup gider. Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte alimleri bünyenin virüsü reddettiği gibi reddetti.” Bana göre orada bulunan herkes anladı bu sözün gittiği adresi ve çokları alkışladı bu cümleleri. Devam eden cümleler de alkışlarla kesildi. İlginçtir on sırada oturan Eski Diyanet İşleri Başkanları ve Görmez bu cümleyi alkışlayanlar arasında değildi. Defalarca izledim o görüntüleri. Protokolden tanımadığım bazıları alkışlıyor ama Başkanlar alkışlamadı. Alkışlayanlar acaba hocalar mı idi yoksa o zamanların adeti olduğu üzere o programa da otobüslerle taşınmış taraftar kitlesi miydi? Cevabını bilmiyorum, ama youtbe da hala izleyebileceğiz görüntülere göre alkış inkar edilmez bir vakıa.

Bu satırları yazmadan önce defalarca kalbimi yokladım

Şimdi okuyacağınız satırları yazmadan önce defalarca kalbimi yokladım, acaba tarafgirlik hissi ile mi yazıyorum diye kendimi sorguya çektim. Hocaefendi ve hizmet ile olan irtibatım mı bana bu cümleleri söyletiyor diye çok düşündüm. Bugün dünya yarın ahiret, Allah’a hesap vereceğiz. Hayır, orada söz konusu cümlelerle hakarete maruz kalan kim olursa olsun aynı değerlendirmeyi yapardım. Bundan adım kadar, imanım kadar eminim.

Pekâlâ ne demek istiyorsunuz derseniz; gönül isterdi ki o sözün sarf edildiği an Diyanet İşleri Bakanı çıkıp itiraz sesini yükseltebilseydi. Mesela deseydi ki: ““Başbakanım! Yalancı peygamber, sahte veli, alim müsveddesi, virüs” gibi kelimelerle hakaret ediyorsunuz. Hakaret etme dinimizde günah. Hukukumuzda suç. Ahlaken ayıp. Gelenek ve göreneğimizde yeri olmayan bir şey. Kast ettiğiniz kişi kim olursa olsun son tahlilde bir insandır ve sizin başbakan olmanız size başkalarına hakaret etme yetkisi vermez. Eğer bir suç imasında bulunuyorsanız elinizdeki delillerle suçlamanızı yapar adil mahkemeler önünde hesaplaşırsınız. Davacı olduğunuz kişi de çıkar o bağımsız yargı önünde adilce yargılanır, suçlu bulunursa cezasını çeker ama suçlu dahi olsa sizin hiç kimseye hem de bir Başbakan sıfatıyla hakaret etmeye hakkınız yok.” diyebilseydi.”

Haydi o demedi veya diyemedi, orada Erdoğan’a da Diyanet İşleri Başkanına da hocalık yapmış nice hocalar vardı. Bunlardan birkaç kişi, haydi ondan da vazgeçtim Hz. Ömer’e verdiği hutbe esnasında itiraz eden bir kadın gibi ya da Hz. Ömer’e ‘Sen yanlış yaparsan seni eğri kılıçlarımızda düzeltiriz’ diyen sahabi gibi cesur bir kişi çıksaydı ve itirazını dile getirseydi.

Diyelim ki tören meclisi böylesi bir çıkışı yapmak için müsait değildi. Akşam Diyanet İşleri idarecileri program değerlendirmesi yapıp ertesi günü bir basın açıklaması yapsaydı. Veya evlerine dağılan hocalarımız gözlerinin önünde olup biten şeyleri kendi aralarında yapacakları telefon konuşmaları ile değerlendirip ertesi gün ortaklaşa bir basın açıklaması yapsalardı. Diyelim ki o cümlenin içerdiği hakaretleri ve teslim edildiği adresi fark etmediler; ertesi günkü gazetelerin manşetlerine ve TV programlarına baksalardı ve bu karşıt tepkiyi velev ki bir tweet ile olsun yapsalardı.” Yapmadılar, yapamadılar. Yazının başında ifade ettiğim gibi ya kendileri de buna inandıkları için yapmadılar, ya da iktidarın hışmından korktukları için yapamadılar.

Sözün özü şu, bana göre Diyanet camiası ve İlahiyat akademik kadrosu için kırılma noktası burasıdır. Çıkmaz sokak, yanlış iliklenen gömleğin ilk düğmesi dediğim nokta işte burasıdır. O çıkış yapılamadığı için çıkmaz sokağa girilmiştir.  Eğer sıcağı sıcağına bu çıkış yapılabilseydi ihtimal bugünlere gelmezdik. Meydanın boş olmadığını anlayan siyasiler daha temkinli adım atarlardı ve hadiseler çok daha farklı seyrederdi. Şimdi o anahtar kavramı Diyanet’ten ödünç alarak kullanayım, siyasilerin, iktidarın, AKP’nin, Erdoğan’ın dini istismar etmesinin önü belki bu çıkışla alınabilirdi. Ama heyhat!

Bugün itibariyle hemen her gün devam eden cemaat operasyonları ile alakalı siyaset yorumcularının yaptığı bir benzetme var. Diyorlar ki pedal çevirerek bisikletle yokuşa doğru tırmanıyorsunuz. Yokuşta pedal çevirmeyi bırakırsanız bisiklet geriye gider. Onun için iktidar mecbur bu operasyonları devam ettirmeye.” Aynı şey maalesef Diyanet için geçerli. Mehmet gitmiş Ali gelmiş değişmeyecektir; Diyanet mecbur cemaati hedef tahtasına koyup dini istismar demeye.

Siyasete eyvallah etmeyen, ilmi namus, insanî hassasiyet ve Allah’a ahirette hesap vereceğine inanan adalet duygusuna sahip sağduyulu bir başkan çıksa siyasilerin dini istismarı son bulur mu diyecek olursanız? Cevabım hayır. Böyle bir duruşa sahip insanı başkan yapmaz? Kim yapmaz? Yukarıda demiştim. Tekrar edeyim: Ne devlet ne hükümet ne siyaset ne zihniyet ve ne de menfaat. Allah yardımcımız olsun.

[Ahmet Kurucan] 31.12.2018 [TR724]

Hapishanede kitap baskını [Nurullah Kaya]

Koğuşun paslı demir kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye apar topar onlarca gardiyan girdi. Bir hışımla sağa sola dağıldırlar. “Kimse bir şeye dokunmasın herkes avluya” diye bağırıyordu içlerinden birisi. Bizler sakindik ancak şaşkın. Onlar daha telaşlı ve saldırgan.

Yavaş yavaş odalardan çıkıp avluya doğru gitmeye çalışırken gardiyanlar sanki bir operasyon havasındaydı. Aslında onlar ve emir verenleri için çok ciddi bir operasyondu bu yaptıkları. Hepimiz ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Bu aylık rutin aramaların dışında bir şeydi. Avluya doluştuk. Sonra dolaplardaki, seccade başlarımızdaki, yataklarımızın üzerindeki kitapların ortaya yığıldığını gördük. Koğuşu didik didik arıyor ve buldukları kitapları topluyorlardı. Sanırım kitapların içinde bir şeylere bakıyorlar diye düşünerek başgardiyana yaklaşıp ne arıyorsunuz diye sorduk. Hayır “kitap arıyoruz” cevabını verince bir çoğumuz hem şaşırdı hem de acı acı tebessüm etti. Ben de gayri ihtiyari bu kadar telaş yapmanıza gerek yok. ‘Bize söyleseniz kitapların hepsini getiririz. Üstelik her şeyde olduğu gibi bu kitapları siz kontrol ederek bizlere verdiniz ve kayıtlarınıza geçirdiniz’ dedim. Orada kayıt dışı kitap bulunamazdı. Çünkü gökten kuşların kitap atacak hali yoktu. Yüzüme döndü öylece baktı. Sonra kısık bir sesle “tamam” dedi ve ekledi: “O zaman herkes sahip olduğu kitapları getirsin. Bilelim kimde ne var.”

Hapishanedeki bu olay, Finlandiya’nın 100. yılı anısına 98 milyon euroya yaptırdığı halk kütüphanesinin geçtiğimiz günlerdeki açılış haberini okuyunca aklıma geldi. Finlandiya’da nüfusa göre kütüphanelerden ödünç alınan kitap oranı her yıl rekorlar kırıyormuş. Biraz araştırdım aynı şey Avrupa Birliği ülkeleri içinde geçerliymiş. Kitap okuma oranlarında dünyada binde biri zor yakalayan Türkiye’deki durum ise içler acısı. Çünkü ülkede kütüphaneler hızla kapatılıyor, yerlerine kekhaneler açılıyor.

Kur’an’ı Kerim’e dahi izin vermediler

Türkiye’de okuyan insan istenmiyordu. Yöneticiler de bunu açıktan ifade ediyorlardı. Eğitim sisteminin bilerek defalarca değiştirilmesi buna en güzel örnekti. Ülkede kitaba ve okumaya karşı sistemli bir harekat planı vardı. Böyle bir ülkenin zindanlarında kitap okumak ise tahmin edeceğiniz gibi hayli zordu. 15 Temmuz sonrası yaklaşık 6 ay kadar koğuşlara kitap alınması yasaklanmıştı. Hatta cezaevinin kütüphanesine dahi izin verilmiyordu. Hemen her merciye defalarca dilekçeler yazdık.

“Kitap vermiyorsunuz bari Allah’ın kelamına, Kuran’ı Kerim’e izin verin. Kendi paramızla alalım. Yakınlarımız getirsin.” hiçbir yanıt alamıyorduk. Ancak pes etmedik, sürekli istedik, istedik. Aylar ayları kovaladı. Kitapsız geçmiyordu günler. Bize yapılan fiziki işkencelerin ötesinde bir şeydi bu karar. Biliyorlardı ki kitap, okumaya aç bu insanlar için su kadar ekmek kadar mühimdi.

Ancak ülkemizdeki insanların kitap kültürü malum olduğu üzere içler acısı. UNESCO verilerine göre Türkiye’de kitap okuma oranı Afrika’nın yoksul ülkeleriyle aynı seviyede. TUİK’in son verileri de bunu doğruluyor. TUİK’e göre Türkiye’de kitap ihtiyaç listesine göre 235. sırada. Yine aynı kurumun verilerine göre geçtiğimiz yıl Türkiye’de 865 okul kütüphanenin kapısına kilit vurulurken 2014 yılında 2899 kütüphane kapatılmış. AB ülkelerinde kitap okuma oranı yüzde 21, Türkiye’de yüzde 0.01. Kütüphanelerin ve kitapların yerine ise rejimin en büyük vaadi olan kekhaneler açılıyor.

Kitapsız geçen günleri anlatmak çok zor. Bir keresinde koğuşumuz değişmişti. Diğer suçluların kaldığı kötü bir koğuşa vermişlerdi bizi. Koğuş temizliği yaparken iki tane kitaba rastladım. Yırtılmış ve ıslanmıştı. Çölde su bulmuş gibi hissettim kendimi. Hemen alıp üzerindeki kirleri temizledim. Sonrada silip kuruttum. Ve tekrar tekrar okudum onları. Kitaba hasret olmak başka bir şeydi hapishane ortamında.

Ve bir yılı bulan mücadelemiz sonuç vermişti. Önce cezaevinin kütüphanesine izin verdiler. Haftalık beşer onar kitap ödünç almaya başlamıştık. Hapishanenin kütüphenecisi “Yıllardır burada çalışıyorum. Kütüphaneden doğru düzgün kimse kitap almazken sizin gibi kitap okuyan insanlar görmedim. Kitap dayanmıyor size.” demişti. Bir müddet sonra kütüphanecinin dediği oldu ve artık aynı kitapları tekrar istemeye başlamıştık. Yazdığımız dilekçeler ve müdür görüşmelerimizde netice vermişti. Kendi paramızla dışarıdan farklı kitaplar satın alabilecektik.

Dişimizden tırnağımızdan artırtıklarımızla ortak kitaplar aldık. En çok da Kur’an’ı Kerim ve çevşen alabilmemize mutlu olmuştuk. Çok sık olmasa da dış kantin aracılığıyla kitaplarımız geliyordu. Demir kapının hemen önüne plastik masaları koyuyorduk. Masaların üzeri kitap doluyordu. Kitap fuarlarındaki o nezih ortam misali koğuşta unutulmaz bir atmosfer oluşuyordu. Hatta koğuşun içinde de bir kütüphanecimiz vardı. Aynı kitapları yazmayıp farklı kitapları okumak için bir listemiz dahi yapmıştık.

Gardiyanların kitap baskınına geri dönelim

Biz sakince elimizdeki kitapların hepsini getirmeye başladık. Tek tek kitapların isimlerini aldılar. Kendi kütüphanelerinin kitaplarını, bizim siparişlerimizle aldıkları kitapları. Belli ki birileri hapishanelerde kitap okunmasından rahatsız olmuştu.  Kitap baskını sırasında eli arkasında gardiyanlardan biri duvarda isimlerimizin yazılı olduğu kağıdı gördü. İki A4 kağıdı birleştirmiştik. Biraz da büyükceydi. Kağıdın üstündeki sistemli rakamların dağılımı dikkatlice inceledi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Bu nedir?” diye şaşkınlıkla sordu. İçimizden biri, ‘Her gün bir hatim bitiriyoruz. Aynı cüzleri tekrar tekrar okumamak için aylık cüz ve sayfa dağılımını yaptık’ diye cevap verdi. Gardiyan biraz daha inceledi ama pek bir şey anlamışa benzemiyordu. Daha önce kıyafetlerimizle uğraşıp kafayı badem kurusu tulumlarla bozanlar, şimdi de kitaplarımıza ve okumalarımıza kafayı takmıştı.

Gün boyu kitapları incelediler. Bazı kitaplara el koydular. O kitap baskınından sonra yine başa dönmüştük, kütüphaneden ödünç kitap almak ve dışardan kitap siparişi vermek artık yasaktı. Götürdükleri kitapları incelediler. Ancak hiçbir dönüş yapmadılar. Biz yine dilekçeler verdik. Ve bu anlamsız yasak çok sürmedi. El koydukları kitapları bize vermediler ama ziyarete gelen ailelerimize teslim ettiler. 2-3 ay sonra yine kütüphaneden ödünç kitap almaya başladık. Ancak dışarıdan kitap siparişi vermek yasaktı.

[Nurullah Kaya] 31.12.2018 [TR724]

AİHM: TCK’daki örgüt üyeliği suçları öngörülebilir değil [Aziz Kamil Can]

Son dönemde AİHM’de Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli üç karar çıktı. (Işıkırık/Türkiye, 14 Kasım 2017; İmret/Türkiye, 10 Temmuz 2018; Bakır ve Diğerleri/Türkiye, 10 Temmuz 2018).

Bu kararlar hayati önemi haiz olmasına rağmen maalesef hukuk ve medya dünyasında pek yer bulmadı. Oysa bugün Türkiye’de muhalif tüm unsurlar, yani Kürt’ten Alevi’ye, solcudan cemaatçiye, kısaca hükümet için ne kadar rahatsızlık oluşturucu inanç ve fikir yapıları varsa anılan kararlara konu maddelerden soruşturmaya tabi tutulmaktadırlar.

Bahsettiğim maddeler; Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) örgüt üyeliği ile ilgili yaptırımları ihtiva eden 220/6-7 ve 314/2-3. maddeleridir.

Bu uygulamaların mağdurları, bu kararları okuyup, destekleyici delil olarak dosyalarına sunmalarında yarar var. Ayrıca savunmalarını, bu yazıda dile getirilmeyen ama kararlarda görülebilecek diğer kriterlere uygun olarak hazırlamalılar ki, ilerde AİHM’e başvurduklarında lehe bir sonuç alma imkanı olabilsin.

Aşağıda ayrıntısına yer verilecek olan bu maddeler ile ilgili AİHM’in ve birçok hukuki kurumun yaptığı tespite göre, bırakın bu maddelerin “hukukilik” kriterlerini, bunların “kanunilik” unsurlarını bile taşımadığı saptanmıştır.

Yukarıdaki üç kararda da başvurucular TCK’nın 220/6-7 ve 314/3. maddeleri yollamasıyla 314/2. maddesi gereğince silahlı terör örgütü üyesi olarak cezalandırılmış ve kararlar Yargıtay tarafından onanmıştır.

AİHM, tüm bu başvuruları, Terörle Mücadele Kanunu (TMK), TCK, inceleme tarihine kadar yapılan mevzuat değişiklikleri ve uluslararası kurumların görüşleri bağlamında değerlendirdikten sonra, anılan düzenlemelerin “kanunilik” unsurunu taşımadığını belirterek Türkiye’yi mahkûm etmiştir.

Bir an için düşünelim! Bugün yüzbinlerce insan bu maddelerden yargılanıp ceza alıyor ama söz konusu hükümler, evrensel hukuk anlayışında “kanun” olarak bile kabul edilmiyor.

Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) 11 ve 12 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleştirilen 106. Genel Kurul toplantısında TCK’nın 216, 220, 299, 301 ve 314. maddeleri hakkında ayrıntılı bir görüş kabul etmiştir. Komisyona göre, TCK’da silahlı örgüt ya da silahlı grup hakkında bir tanım bulunmamaktadır.

Bir ülke ki yıllardır terör örgütüne üyelik gerekçesiyle yüzbinlerce insanı yargılıyor, ama ceza yasasında “örgüt”ün bir tanımını yapamıyor. Hal böyle olunca Yargıtay, adeta kanun koyucu yerine geçerek, kendiliğince bir “örgüt” tanımını yapmaya çalışıyor, ama nihayetinde bu tanım dosya bazlı bağlayıcı olunca ilk yargılamada birçok mahkeme, özellikle şimdilerde olduğu gibi, Yargıtay’ın koyduğu tanımı dikkate almıyor. Öte yandan bırakın mahkemeleri, artık Yargıtay bile kendi içtihadına uymamaktadır.

AİHM, bahsedilen Yargıtay içtihadını Işıkırık kararında (prg. 34) şu şekilde açıklamaktadır:

“Yargıtay Ceza Genel Kurulu 3 Nisan 2007 tarihli kararında (E. 2006/10-253 K.2007/80) suç örgütlerinin -TCK’nın 220. maddesi anlamında– taşıması gereken ana ölçütleri listelemiştir. Grubun en az üç üyesi olmalıdır; grup üyeleri arasında katı veya gevşek hiyerarşik bir bağlantı olmalıdır ve üyeler arasındaki soyut bir bağlantı olması yeterli değildir; üyelerin suç işleme konusunda ortak kastı mevcut olmalıdır (henüz suç işlenmemiş olsa dahi); grup süreklilik teşkil etmelidir; örgütün yapısının, üye sayısının, araç ve gereçlerinin amaçlanan suçları işlemeye yeterli/elverişli olması gereklidir.

Yargıtay, ilgili şüphelinin eylemlerinin, şüphelinin örgütle ‘organik bağının’ olduğunu kanıtlayıp kanıtlamadığı, ya da eylemlerinin ‘örgütün hiyerarşik yapısı’ içerisinde bilerek ve isteyerek işlenmiş olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğinin anlaşılması amacıyla şüphelinin değişik eylemlerini, eylemlerin devamlılığı, çeşitliliği ve yoğunluğunu göz önünde bulundurarak incelemiştir…”

TCK’da “örgüt” tanımı olmasa da AİHM, Yargıtay’ın bu sıkı kriterlerini dikkate almıştır. Ancak Venedik Komisyonu, Yargıtay içtihadında yer alan ölçütün gevşek bir şekilde uygulanması halinde özellikle Sözleşme’nin (AİHS) 7. maddesi kapsamında kanunilik ilkesi ile ilgili sorunlara mahal verebileceğine dikkat çekmiştir.

Fakat üstte belirtilen kriterlere bugün ne Yargıtay ne de yerel mahkemeler uymaktadırlar. Bu da AİHM ve Venedik Komisyon’un endişelerinin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir.

AİHM’in yer verdiği Venedik Komisyonu raporunda “…bir fikrin farklı şekillerde ifade edilmesinin yerel mahkemeler önünde davalının silahlı örgüt üyeliğine karar verilmesindeki tek delil olmaması gerekir. Yegane delinin, ifade ediliş biçimlerinden ibaret olduğu durumlarda silahlı örgüte üye olmaktan verilen mahkumiyet, davalının ifade özgürlüğüne müdahale teşkil edecek olup, söz konusu müdahalenin gerekliliği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadında öngörülen ölçütler, özellikle de ‘şiddete teşvik’ ölçütleri, temelinde her davanın somut koşulları içerisinde incelenmelidir.” şeklinde geçen ifadeler, bugünkü yargılamaların içinin ne kadar boş ve hukuka aykırı olduğunu göstermektedir.

Terör örgütü üyeliği kapsamındaki soruşturmalarda tek bir dava yok ki “ifade veya geniş anlamı ile toplanma ve örgütlenme” özgürlüğü ile ilgili olmasın. Diğer yandan hangi üye, hangi eylemi ile bu doğal haklarını aşarak şiddete karışmış veya düzeni bozucu, anayasal düzeni şiddetle değiştirmeye teşvik edici eylemde bulunmuştur.

Hapisteki bebekler mi, öğrencilere yardım amacıyla kermes düzenleyen kadınlar mı, 80 yaşındaki evinde oturan ihtiyar mı, devletin faaliyet izni verdiği bankaya para yatıran esnaf mı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın izin verdiği ve denetlediği bir okula giden öğrenci mi, eleştirel yazılar yazan gazeteci mi, yıllarca yargılama faaliyeti yürüten beş bini aşkın hakim-savcı mı TMK, TCK, Anayasa ve AİHS’nin öngördüğü anlamda şiddet ve cebir eylemlerini yapmıştır. AİHM, Venedik Komisyonu ve Yargıtay’ın aradığı sıkı şartlar bu insanlar açısından gerçekten oluşmuş mudur?

Anılan Raporda da işaret edildiği gibi, mahkemeler örgüt üyeliği tespitini, “kanunilik” unsuru sağlanamadığından, pratikte keyfi ve kötü niyetli bir şekilde uygulayabilmektedirler. Bu nedenle Venedik Komisyonu TCK 314/2. maddeye kaynaklık eden 220. maddenin 6 ve 7. fıkralarının yürürlükten kaldırılmasını tavsiye etmiştir.

Gelecek yazımızda konuya ilişkin incelememize devam edeceğiz.

[Aziz Kamil Can] 31.12.2018 [TR724]