Atanamayan öğretmenlerin ‘ölümle’ imtihanı [İlker Doğan]

Atanamayan öğretmen sorunu çığ gibi büyüyor. Yıllardır ataması yapılmadığı için önceki gün canına kıyan sınıf öğretmeni Ersin Turhan ilk değil. Sadece 2017’de ataması yapılmayan 52 öğretmen bunalıma girerek intihar etti. Kangren haline gelen soruna çözüm bulunmazsa, daha çok öğretmeni kaybedeceğiz.

Dersimli öğretmen Ersin Turhan, Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi’nde sınıf öğretmenliğinden mezun olmuştu. Yıllardır atanmayı bekliyordu. Ama o beklediği atama bir türlü olmadı. Bunalıma giren 32 yaşındaki Turhan, İstanbul Gazi Kent Ormanı’nda bir ağaca kendini asarak hayatına son verdi. Sosyal paylaşım sitesindeki son notunda şöyle diyordu: “Sabah beni bir ağaçta asılı bulacaklar. Önce yalandan ağlayıp sonra unutacak herkes.”

2017’DE 52 ATANAMAYAN ÖĞRETMEN İNTİHAR ETTİ

Ersin Turhan intihar eden ilk öğretmen değildi. DİSK’in araştırmasına göre sadece 2017’de tıpkı onun gibi atanamayan 52 öğretmen canına kıymıştı. Turhan’ın da söylediği gibi, ‘önce yalandan ağlayıp sonra unuttu herkes.’

Çanakkale’de atanamayan öğretmen Doğukan Özyılmaz, kemeriyle kendisini asarak intihar etti. Mart 2018’de. Özyılmaz’ın, kız arkadaşından aldığı borcu da ödeyemeyince bunalıma girdiği öğrenildi.  Celal Bayar Üniversitesi Demirci Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliğinden 2015 yılında mezun olmuştu.

İSA ÖĞRETMEN: BENİ ERZİNCAN’A DEFNEDİN

Sosyal Bilgiler öğretmeni 25 yaşındaki Merve Çavdar da mesleğini hiç yapamayanlardan. Atanamadığı için bir süredir bunalımda olan Çavdar, Nisan 2018 intihar etti. Arkasında gözü yaşlı sevdiklerini ve hiç buluşamadığı öğrencilerini bırakarak.

Atanamayan sosyal bilgiler öğretmeni İsa Erdoğan 23 yaşında, hayatının baharındaydı. Ağustos 2018’de oturduğu evinde kendini asarak canına kıydı. Sosyal medya hesabındaki, not yürekleri dağladı: “Umudumu, ışığımı kaybettim. Bu paradoksu kıramadım. Kendi irademle, kararımla aranızdan ayrılıyorum. Erzincan’a defnedilmek istiyorum.”

SORUN KANGRENE DÖNÜŞTÜ

AKP’nin en başarısız olduğu alanların başında eğitim geliyor. Sistemin 16 yılda 8 defa değişmesi bunun en büyük ispatı. Eğitimdeki temel sorunlardan biri de Ersin Turhan gibi atanamayan öğretmenler. AKP, 2002 yılında iktidara geldi. 2003’de KPSS’ye giren atama bekleyen öğretmen sayısı 127 bindi. Bu rakam bugün ÖSYM verilerine göre 455 bin. Sendikalar ise 500 bin öğretmenin atama beklediğini savunuyor. Atama bekleyen öğretmen sayısı 16 yılda 4 kat artmış.

33 İHRAÇ, 23 BİN EMEKLİ, 39 BİN ATAMA!

OHAL ilan edildiğinden beri öğretmen atamaları ‘sözleşmeli’ olarak yapılıyor. Öğretmen açığı, bakanlığın ocak ayında açıkladığı rakama göre 142 bin. Son iki yılda 33 bin öğretmen mesnetsiz suçlamalarla ihraç edildi. Aynı dönemde emekli edilenlerin sayısı ise 23 bin. Peki ne kadar ‘sözleşmeli’ atama yapıldı dersiniz: Sadece 39 bin 300. Yani MEB, gönderdiği kadar bile öğretmen alımı yapmadı, yapamadı.

GENÇ İŞSİZLER ORDUSU: ÖĞRETMENLER

Türkiye genelindeki 92 eğitim fakültesinde her yıl toplam 70 bin öğretmen adayının mezun oluyor. Ancak resmi rakamlara göre KPSS’ye giren 100 öğretmenden sadece 17’sinin ataması yapılabiliyor. Bugün için üniversitelerde öğretmen olmak için okuyanların sayısı 650 binden fazla. Uzmanlar, önümüzdeki 5 yıl içinde atama bekleyen öğretmenlerin sayısının 1 milyonu bulacağını öngörüyor. Bütün bunlar, atanamayan öğretmen sorununun önü alınamayacak bir şekilde büyüdüğünü gösteriyor.

****

Köy okulları yeniden açılsın

Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, atamaların hem yetersiz hem de plansız olduğunu söylüyor. Konuya ilişkin Artı Gerçek’e konuşan Aydoğan, “Bu durum bir nevi kangrene dönüşmüş durumda. En genç işsizler ordusunu atanamayan öğretmenler oluşturuyor. Bu durum kriz yaratıyor. Türkiye mutsuz öğretmenler ülkesine dönüştü. Kendini değersiz hissedip, çıkış yolu bulmayan öğretmenler de intihar ediyor.” ifadelerini kullanıyor. AK Parti’nin iktidara geldiği günden bu yana kapatılan köy okullarındaki 2 milyon öğrencinin zor koşullar altında taşımalı eğitime zorlandığına da dikkat çeken Aydoğan’a göre, sadece kapatılan köy okullarının yeniden açılıp öğretmen atamaları yapılması durumunda bile sorun bir nebze de olsa çözülecek.

40 BİN ÖĞRETMENE İSTİHDAM SAĞLANIR

CHP Eğitim Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık da Aydoğan gibi düşünüyor. Atama bekleyen öğretmen sayısındaki artışın nedenlerinden birinin köy okullarının kapatılması olduğunu vurgulayan Karabıyık, “34 bin 247 olan köy sayısı büyükşehir yasasından sonra 18 bin 335’e düştü. Mevcut durumda 18 bin 335 köyden 6 bin 845’inde okul bulunuyor. AKP döneminde 13 bin 800 köy okulu kapatıldı. Köy okullarının yeniden açılması halinde yaklaşık 40 bin öğretmene istihdam alanı sağlanmış olacak.”

[İlker Doğan] 20.10.2018 [TR724]

Çok yönlü bir trajedi olarak Kaşıkçı vakası [Yavuz Altun]

2 Ekim’de ortadan kaybolan Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı vakası Ortadoğu’nun nasıl bir bataklığa dönüştüğünü ve bunun böyle olmasında Batılı devletler de dâhil herkesin bilerek, bilmeyerek işbirliği içinde olduğunu göstermesi açısından hayli ibretlik.

Dün gece saatlerinde Suudi Arabistan yönetimi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki konsolosluk binasına girdikten sonra öldüğünü açıkladı. Orada bir “tartışma” yaşanmış. Açıklamaya göre olaydan sonra bazı üst düzey Suudi görevliler azledilmiş, ikisi tutuklanmış ve veliaht prens Muhammed bin Selman (MSB) liderliğinde bir araştırma komisyonu kurulmuş.

Açıklamada dikkat çeken boşluklar var. Cesede ne olduğu belirsizliğini koruyor. Görevden alınan ya da tutuklanan isimlerin tam olarak ne “suç” işledikleri bilinmiyor. Ha, bir de Suudi Arabistan’dan gece yarısı İstanbul’a gelip birkaç saat kaldıktan sonra geri dönen 15 kişilik ekip de güya Kaşıkçı’yı ikna edip Riyad’a götürmek üzere oradaymış.

Peki, buraya nasıl geldik? Önce 18 gündür ortaya çıkan haberlerin büyük çoğunluğunun kimliği belirsiz Türk yetkililere dayandırılarak yapıldığını hatırlayalım.

Bu noktada Türk yetkililer aptalca bir hamle yaparak ellerinde Kaşıkçı’nın öldürüldüğüne dair ses kaydı olduğunu söyledi. Bunun, Türkiye’nin yabancı elçilikleri dinlediği anlamına geleceği sonradan anlaşıldı.

Öyle ki iktidara yakın Sabah gazetesi alelacele Apple Watch hikâyesi uydurdu. Buna göre Kaşıkçı’ya işkence edildiğine dair sesler Apple Watch vasıtasıyla bir database’e aktarılmış ve oradan da Türk yetkililere geçmişti. Güvenilir teknoloji haber siteleri bu bilginin teknik olarak mümkün olmadığını ortaya çıkardı. Bu vesileyle dünya basını iktidar kontrolündeki Türk medyasının ne kadar ipe sapa gelmez olduğunu öğrenmiş olacaktır, diye umuyorum.

Önceki gün Amerikan ABC haber kanalı, Türkiye’yi ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya bu kayıtların dinletildiğini yazdı. Bunun nasıl bir diplomatik gaf olacağına geç de olsa uyanan Türk bakan Mevlüt Çavuşoğlu haberi yalanlamak zorunda kaldı. Bu arada iktidar gazetesi Yeni Şafak da bu ses kaydının içeriğini aktardı. Üstelik yine bir “Türk yetkili” işkencenin detaylarını anlattı yabancı basına.

Eğer Türkiye, Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında işkence edilerek öldürüldüğünden bu kadar eminse, bunun tek gerekçesi ellerinde “ortam dinlemesi” kaydı olmasıdır. Yani içeriden bilgi sahibidir. Ancak bunu söylemek de, devasa bir skandalı itiraf etmek demektir. Tabi bu arada ABD, “madem bu kadar deliliniz var, açıklayın” demeye başladı. Sonra da üst seviyeden Pompeo’nun böyle bir kayıt dinlemediğini tekrar ifade etmek durumunda kaldı.

Gerçi soruşturmayı Türk polisinin yanı sıra bizzat Suudi Arabistan’ın yönettiğini bildikten sonra, hiçbir şeye de şaşıramıyor insan. Türkiye de olaydan kaç gün sonra Suudi elçilik çalışanlarını (o da Türk vatandaşı olanları) sorgulamaya filan kalkışıyor. Suudi yönetimi hızını alamayıp dün gece bir de Türk polisine teşekkür etti.

KAŞIKÇI BU KADAR MEŞHUR BİR GAZETECİ OLMASAYDI

Tabi ki, Kaşıkçı’nın “yüksek yerlerde tanıdığı olan” bir gazeteci olmasına mukabil Suudi Arabistan da lobi gücü itibariyle ağırlığı olan bir ülke.

Bunlar önemli, çünkü Kaşıkçı alelade bir ülkede alelade bir gazeteci de olabilirdi ve raporlarda yer alan basit bir istatistikten ibaret kalabilirdi. Ancak Washington Post’ta yazıyor, görünüşe göre Arap dünyasındaki İhvan networkü ile ilişkileri kuvvetli (eski dostları) ve aynı zamanda Suudi Kraliyet ailesiyle de içli dışlı olmuş.

Suudi Arabistan ise elindeki muazzam sıcak paranın bir kısmını Batılı şirketlere hissedar olmak için, diğer bir kısmını da PR şirketlerinden hizmet almak için harcayan bir ülke. ABD Başkanı Donald Trump’ın ağzının suyunu akıtan bir serveti elinde tutuyor. Burada ilginç olan Suudi yönetiminin bu çaptaki bir gazeteciyi ortadan kaldırmaya heves edecek cüreti bulabilmesi. Bu konuda da Batılı medya, kendi liderlerini, özellikle de Trump’ı suçluyor.

Buraya kadar mideniz bulanmadıysa, ilerleyelim.

Ortada bir insanın hayatı söz konusu ama bugüne kadarki tartışmaların çok azı işin bu trajik yönüne odaklanabilmiş durumda. Mesela kimse baskıcı rejimlerce yönetilen ülke vatandaşı, muhalif ve görünür isimlere ekstra özen gösterelim, demiyor.

Daha ziyade Kaşıkçı’nın nişanlısı olduğunu söyleyen Hatice Cengiz’in MİT ajanı olup olmadığı, veliaht prens MBS’nin bu meseleden yırtıp yırtamayacağı, Türkiye’nin Kaşıkçı vakasını kullanarak Katar Krizi’nin ikinci ayağını kazanıp kazanamayacağını, Batılı zavallı işadamlarının Suudi Arabistan’daki “Çöldeki Davos” etkinliğine katılıp katılmayacağını konuşuyoruz.

Hepsi de mümkün, hiçbiri de öyle olmayabilir. Elbette Kaşıkçı meselesi hepsinin ortasında duruyor, bu konulara dair çağrışımlara da sahip ancak bu vaka en tepeden dünya düzeninin ne kadar çivisi çıkmış hâle geldiğinin göstergesi.

ULUSLARARASI DÜZENDE KAPANMAYAN YARALAR

ABD yönetimi medya yoluyla iki kez Suudi krallığına çıkış yolu önerdi. İlki Trump’ın “serseri elemanlar” sözleriydi. Suçu bir grup ne idüğü belirsiz Suudi vatandaşına atıp buradan sıyrılabilirlerdi. İkincisi de CNN’in haberindeki “ters giden bir sorgulama” açıklamasıydı. Habere göre Suudiler böyle bir açıklama yapıp pişmanlıklarını bildirip konuyu kapatacaktı.

Suud tarafından gelen açıklama, ABD’nin uzattığı elin havada kalmadığının göstergesi. Nitekim (ABD için) akşam saatlerinde Beyaz Saray’dan gelen sinyaller Riyad’ı rahatlatacak cinsten. Yine de uluslararası baskı devam edecektir. Bilhassa medya işin peşini bırakmayacaktır. MBS’nin taht oyunlarının zora gireceğini konuşanlar olduğu kadar, Hilton Otel’de onun tarafından günlerce hapsedilen Suud prensleri de ellerini ovuşturuyordur bir köşede.

Bu esnada Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da MSB’ye “operasyon çektiğini” üstü kapalı ima eden analizler iktidara yakın medyada yankılanmayı sürdürüyor. Bu, gelecek adına pek hoş olmayabilir. Nitekim Erdoğan her ne kadar rakibinin böbreklerine yorulsun diye hafif yumruklar savuran boksörler kıvamında açıklamalar yapsa da, kapıyı da komple kapatmadı.

Katar krizi patlak verdiğinde nasıl ki Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani kısa yoldan Batılı devletlere onlar için ne kadar “önemli” olduğunu hatırlatmışsa, MBS’nin yaptığı yapacağı da bu. Parayı takip etmekte fayda var.

Gene de bu kez işler biraz çetrefilli: Eğer MBS bu işten paçasını tamamen sıyırabilirse, daha da öfkeli hâle gelecektir. Hem içeride hem de dışarıda, düşmanlarına karşı acımasızlaşacaktır.

Olayı John Le Carre romanlarına benzetenler olmuş, daha ziyade Shakespeare trajedileri gibi bence. “Kokuşmuş bir şeyler var Suudi, pardon Dünya krallığında!”

***

NOT: Bu yazı ilk yazıldığı sırada Suudi Arabistan açıklama yapmamıştı, açıklama sebebiyle bazı eklemeler oldu.

[Yavuz Altun] 20.10.2018 [TR724]

O günlerde yaşasaydık… (4) [Veysel Ayhan]

Allah Rasulü (sav) hezimeti Allah’ın inayetiyle sonradan zafere çevirdi. Hemen o sabah bir avuç insanla her şeye rağmen müşrikleri takip ettik. Efendimiz (sav)

Bu arada Kureyş ordusuna, korkup kaçmalarını sağlayacak haberler ulaştırmıştı.

Ve sonunda Ebu Süfyan ve ordusu “Ne olur ne olmaz.” korkusuyla hiçbir ganimet elde etmeden kaçarcasına Mekke’ye döndü.

Peki ama bu kadar ağır faturalar ödenen bir vakadan sonra neler olacaktı?

Allah Rasulü (sav) şimdiden sonra hala istişare yapacak mıydı?

Savaştan önce olanları rüyasında görmüş, reyinin açıkça söylemişti. “Müdafaa harbi yapalım” demişti. Buna rağmen çoğunluğun tercihine saygı gösterip kendi fikrini geri çekmişti.

Bu usul devam edecek miydi?

Yoksa Allah Rasulü (sav) “Ben peygamberim, vahye mazharım, artık sizin fikrinize ihtiyacım yok. -ki gerçekte öyleydi.- Ben ne dersem onu yapacaksınız” mı diyecekti?

Aslında böyle demesini umuyorduk. Bir kısmımızın cezalandırılması ve artık tüm kararların Efendimizce(sav) alınması yegâne beklentimizdi.

O gece nazil olan başka bir ayet beklentimizin boşa çıkardı.

“(Ey Rasûlüm, o bozgun ânında) Allah’ tan gelen bir rahmet eseri olarak çevrendeki ashabına yumuşak davrandın. Eğer onlara karşı kaba ve katı yürekli olmuş olsaydın (-ki öyle değilsin-) çevrenden dağılır giderlerdi. Sen onların kusurlarına bakma, onları bağışla ve idarî meselelerde onlarla istişare et. (İstişare sonucu) karar verip de artık bu kararı uygulamaya koyuldun mu, o zaman da Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül sahiplerini sever.” (3/159)

Aklın ve vahyin en kâmil haliyle kendilerinde tecessüm ettiği Allah Rasulü’ne (sav) bile istişareyle hareket etmek emrediliyordu. Böylece dâhi bile olsa kendi aklıyla hareket etme yetkisi idareci olan herkese kapanmıştı. Dileyen istişare edecek kimi zaman hezimet görüntülü zaferlere erecek; kimisi de istişare etmeyip zafer görüntülü hezimetlere yol alacaktı.

Bakalım bundan sonra istişare, vaz geçilmez bir prensip olarak yerleşecek miydi?

Bu, yeni bir şeydi. Şahsi emir ve kararlarla milyonların sevk ve idare edildiği yeryüzüne, bugün itibariyle yeni bir yönetim usulü de teklif edilmiş oluyordu.

Kuzey doğumuzda Sâsânî Hükümdarı Pervîz, az yukarımızda Gassân Melik’i Hâris, kuzeyimizde Bizans İmparatoru Herakleios ve Mısır’da Mukavkıs’a vardı. Bunların hepsinde hüküm tamamen kralın tasarrufundaydı. İstişare ile, çoğunluğun reyiyle karar alma diye bir idare biçimi, bilmediğimiz ve duymadığımız bir usuldü.

Ayetin “Sen onların kusurlarına bakma, onları bağışla” kısmı bizim için çok önemliydi. Yoksa şimdiden sonra başımızı yerden kaldırıp dolaşmamız bile zor olurdu.

O zor günlerin sonrasında Allah Rasulü (sav) tüm olumsuzlukları görmezden geldi. O günden sonra etrafındakilere “Bakın beni dinlemediniz neler oldu?” veya “Sizin yüzünüzden bunlar başıma geldi” “Şehit olan bu 69 arkadaşımın, gözümün nuru amcamın hesabını kim verecek?” demedi. Hatta en küçük imada bile bulunmadı.

Ne kimseyi kınadı ne de İbn-i Selül’leri suçladı. Münafıkları işaret bile etmedi.

Doğrusu o gece inen ayetler olmasaydı kimin münafık, kimin mümin olduğunu sezemeyecektik.

Oysa İbn-i Selül, Hz. Aişe’ye atılan iftirada da baş aktördü. Aişe validemize yaptığı bu deanet bile Allah Rasulü (sav)ne davranış şeklini değiştirmedi. Müşriklere iltihak ettiklerini açıktan deklare etmeyenlere karşı perdeyi yırtmadı. Verecekleri zararı sınırlamaya çalıştı. Bu nedenle İbn-i Selül öldüğü zaman nazil olan ayetler onun gerçek kimliğini açıklayana kadar hepimiz onu mümin ve sahabi bilmeye devam edecektik.

Yaşananların sonradan onlarca hikmeti daha ortaya çıkmıştı.

Bir diğer ayet bunu vurguluyordu:

“İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen musibet Allah’ın izniyle olmuştu. Bu da O’nun müminleri ayırt etmesi, münafıklık yapanları da meydana çıkarması için idi…” (3/166-167)

“Allah mü’minleri, murdarı temizden ayırıncaya kadar içinde bulunduğunuz (ve mü’minle münafığın birbirine karıştığı) mevcut durumda bırakacak değildi ve bırakmayacaktır da. Allah, sizin hepinizi gaybe vakıf kılacak da değildi. (Size geleceğinizi gösterecek, kimin mü’min kimin münafık olduğunu hepiniz bilesiniz diye sizi kalblere muttalî edecek) de değildi ve etmeyecektir…” (3/179)

Biz Allah Resulü’nün vefat haberini alınca ‘her şey bitti’ diye düşünmüştük. Bir diğer ayet bu yanlışımıza işaret ediyordu:

“Muhammed, sadece resuldür, elçidir. Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidâyetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” (3/144)

KAOSTAN HİKMET DAMITMAK

Sonradan her şeyin hikmetini anlamak kolaydı ama Uhud’un ertesi günlerde, kaos, toz ve duman içinden hikmet damıtmak çok çetin bir işti. O zor günlerden 5 yıl sonraki Mekke’nin fethini görmek ise kesinlikle mümkün değildi. Fakat bunlardan daha zoru dilini tutmak ve “Allah’ın izniyle gelen musibetlerin” istifsarını yapabilmekti.

Uhud sonrası günler oldukça zor günlerdi. Kesilen kol ve bacaklar, iyileşmeyen yaralar, sahipsiz kalan eşler, yetimler, öksüzler… Maddi ve manevi çok yara almıştık. Belki de o yüzden Allah Rasulü hesaplaşmaları ya tehir etmiş veya affetmişti. O kendine yakışanı yapıyordu. Kur’an’ın ifadesiyle “Rauf” ve “Rahim” di.(9/128)

Yazıya Mehmet Akif’le başlamıştım.  “Gül devrini görseydim onun bülbülü olurdum. / Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” diyordu. Merhum şair doğru diyordu. O devirde yaşasaydı Allah’ın inayetiyle belki bir Hassân b. Sâbit olurdu. Ka’b b. Züheyr olurdu veya Abdullah b. Revâhâ olurdu. (Radiyallahu anum.)

Ama bana gelince…

O devirde gelmedim. Farkına varmadan İbn-i Selül’lerin ekmeğine yağ sürenlerden olabilirdim. Bir başka akabeye takılıp yıkılabilirdim. Bir nimet olarak o devirde yaşamadım. Çünkü Hudeybiye veya Hendek gibi dev imtihanlar kapıdaydı.

BUGÜNE GELİNCE…

Biz o devre gitmedik ama o devir bazılarımıza geldi. Bir kısmımızın kapısını çaldı, çalıyor. Onlar benim gibi hayalen o zamana gitmediler. Ama “istidat”larına binaen o devir bugüne geldi, onları buldu.

“Uhdud”lar,

“Kehf”ler,

“Medrese-i Yusufiye”ler;

“Bedir”ler,

“Uhud”lar,

“Hendek”ler kıyafet değiştirip bugüne taşındı.

Bugünün “garipleri” veya hadisteki ifadeyle Allah Rasülü (sav)’nün “kardeşleri” benzer zorluklar/çile/mihnetlerle karşılaştılar/karşılaşıyorlar.

Bize düşen vazife, bu muazzam imtihanları kahramanlıkla kazanan kadınıyla, erkeğiyle sahabi misal kutsilerin peşinden gidebilmek,

Onları incitmemek,

onlara kemal-i ihtiramla davranmak,

hayatları boyunca onları vefa ile el üstünde tutmak.

Ve onların acılarını hafifletmeye çalışmak için elimizden geleni yapmak, dertlerine ortak olmak.

Çok eski yıllardan, onları teselli edecek, birkaç paragrafla bitireyim.



KARABASAN GİBİ ÇÖKECEK YILLAR…

Sızıntı, Haziran, 1983:

“İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu ve bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır. Yoksa, bir kısım çilesiz ham ruhların, çok ehemmiyetsiz sıkıntı ve mahrumiyetlerden ötürü, yol ve yön değiştirme ihtimalleri vardır.”

ŞARTLAR İLK ÇİLEKEŞLERİN DÖNEMİNDEN DAHA AĞIR OLABİLİR

PRİZMA, 2001:

“Gelecek hakkında te’minat almış değiliz; her şey fevkalâde iyi de olabilir; çok şiddetli fırtınalar da esebilir. Ve şayet fırtınalar esecekse, işte o zaman sabr u sebatı kuvvetli olanlar, azmi, cehdi, gayreti, ikdamı tam ve meseleyi bir imtihan sırrı şuuruyla ele alanlar o fırtınanın şiddet ve tazyikine göğüs gerebilecek ve yarınlara yürüyebileceklerdir. Kim bilir, belki de şartlar bu çığırı ilk açan çilekeşlerin dönemindekinden daha ağır da olabilir;

O gün kimileri korkuyla elenecek, kimileri ikbal hırsına kendini kaptırdığından dolayı elenecek, kimileri şöhret marazıyla elenip gidecek. Bencillikten dolayı elenenler olacak. Bu işe ilk başladığı dönemdeki ihlas ve samimiyetini koruyamadığından dolayı elenenler çıkacak; çıkacak zira; şimdiye kadar ne enbiya-ı izam, ne evliya-i fiham, ne asfiyayı kiram, ne müctehidin-i izam, ne müceddidin-i kiram hiçbirisi böyle tekdüze yürüyerek hedefe varamamıştır.

Kim bilir belki gelecekte, yığın yığın sıkıntılar üstümüze, tıpkı karabasan gibi çökecek ve defaatle sarsılacağız. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esma veya sıfat dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkten zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.”

[Veysel Ayhan] 20.10.2018 [TR724]

İhsan Raif Hanım’ın fevkalade hazin öyküsü! [Nakkaş]

Bugüne kadar pek çok içli sesten dinlemişizdir.

Her sanatkar kendine has tınısıyla dillendirmiş, hepsinde aynı buruk acıyı hissetmiş, aynı kekremsi haz ise boğazımız düğümlenmiştir.

Sözleri şöyledir:

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…

Hem bir burukluk, kırıklık ve gönül koyma vardır. Ancak şikâyet ve isyan yoktur bu naif satırlarda.

Her kürkünün bir öyküsü olduğu gibi, her şarkının da bir arka planı ve hikâyesi oluyor hep.

Bestesi kime aittir hala tartışılır ama bu içli satırları İhsan Raif Hanım’ın yazdığı kesindir… Ve onun öyküsü bir hayatın talihsizliklerle bezeli serüvenindir.

Hayata dair kocaman bir ‘ıska’ sinmiştir satır aralarına…

Büyük bir burukluk ve acı damıtır her kelime adeta.

Onun acılarla örülü hayat öyküsü ise şöyledir:

19.Yüzyılın sancılı son demleri…

Çerkes kökenli Servet Hanım ile 2. Abdülhamit dönemimin Nafıa ve Ziraat Nazırı Köse Mehmed Raif Paşa’nın kızı olan İhsan Raif Hanım 1877’de Beyrut’ta dünyaya gelmiştir. Raif Paşa sarayda pek makbul olarak görülen biri değildir, zira kendisini Abdulhamit Han’ın çok da hazzetmediği Mithat paşa yetiştirmiştir. Bu sebeple sıklıkla taşralarda vazife almaktadır.

Ancak buna rağmen çocuklarının eğitimine büyük önem vermektedir Mehmed Raif Bey.

Onlara özel hocalardan müzik, edebiyat ve Fransızca dersleri aldırır. Küçük yaştan itibaren edebiyata ilgi duyan İhsan Raif, dönemin şairlerinden Rıza Tevfik’in etkisiyle hece ölçüsüyle halk şiiri tarzında şiirler yazmaya başlar. Şiirde hece ölçüsünü kullanan ilk kadın şairlerimizden olan İhsan Raif Hanımın sade bir dili, yalın bir anlatımı vardır.

Kalemle ilişkisi muazzamdır ve onu tanıyan herkes için “Bu çocuk büyük şair olacak” övgüsüne mazhar olur.

Adana… Osmanlı 93 Harbi’nin şiddetli sıkıntılarını yaşarken, İhsan Raif ve ailesi İç Anadolu’da mütevazı bir hayat sürmektedir. Çocukluk dönemindedir küçük şair kız. Gençlik yıllarında şiirleri duyulmaya, hatta bestelenmeye bile başlanmıştır.

İyi derecede Fransızca bilen ve Fransız Edebiyatına da ilgi duyan İhsan Raif’in şiirleri kadınsı, aşk dolu ve yoğun duygu içeriklidir.

Nihayet İstanbul’a çıkar tayinleri. Aile, özellikle İhsan Raif çok mesuttur. Sanatın, edebiyatın kalbine gidecektir çünkü.

Ancak kader planında bambaşka bir hikâye yazıldığından habersizdir yavrucak!

1890…

İhsan Raif 13 yaşında…

Bugün Şişli Kaymakamlığı olarak kullanılan, o günlerde Taş Konak diye de bilinen konakta Nafia ve Ziraat Nazırı Köse Mehmed Raif Paşa ailesi ve konak çalışanları yaşamaktadır.

İhsan Raif’in; “O günler başka bir semâ altında, tomurcuk güllerin açtığı, uçarı gönüllerin coştuğu hayal ülkesiydi” diye hüzünle anlatır hatıratında bu dönemi Konak ise onun için; “şiirin, musikinin, sanatın beslendiği bir edebiyat mekânıdır.”

Ver bir gün…

İhsan Raif ile ablası Belkıs beşinci kattaki odalarında oynarken, odanın kapısı birdenbire açılır ve kızların o güne kadar hiç görmedikleri ve tanımadıkları bir adam girer içeriye. Belli ki adamın niyeti kötüdür ve İhsan Raif’i kaçırmak için gelmiştir!

Ancak kuru gürültüye pabuç bırakacak çocuklar değildir İhsan Raif ve ablası Belkıs…

Var güçleriyle adama direnirler ve bağırış çağırışlarıyla korkutup kaçırtırlar bu yabancıyı. Adam geldiği gibi şimşek hızıyla kaçar gider konaktan.

Adam gitmesine gitmiştir ama akıllarda soru işareti vardır:

Kimdir bu adam ve nasıl bir konağın içine girip üst katlara kadar çıkabilecek cesarete sahiptir?

Kısa süre sonra konu komşunun yardımıyla da içeri giden adamın kimliği belirlenir: Bir reji memuru olan Mehmet Ali ismindeki biridir. Konağın içindeki hizmetçilerden de yardım alarak çocukları kaçırmaya kalkışmıştır.

Olay tam kapanacak derken, baba Köse Mehmed Raif Paşa bu hareketi kendine yedirememiş ve büyütmüştür.

Olayın faturasını günahsız bir yavru olan kızı İhsan Raif’e keser ve namusunun kirlendiğini düşünür.

Mehmed Ali ise hapisten kurtulmanın yanında bu kız çocuğunu kendine ‘bonus’ olarak hediye almaktan dolayı şanslı hisseder. Talih ona gülmüştür, en azından o öyle düşünür.

Mehmet Raif Paşa, kızı İhsan Raif’in ve diğer aile fertlerinin itirazlarına, ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmaz. Çünkü bu olay ona göre artık bir namus meselesidir ve temizlenmelidir. Böylece 13 yaşındaki kızın gözünün yaşına bakmadan Mehmet Ali’yle evlendirir ve onları bir sürgün havasında İzmir’e yollar.

İhsan Raif’in hayallerine katran yağmış, dünyası kararmıştır ama babasına göre namusları temize çıkmıştır!

Genç kız o dönemi şöyle nakleder;

“Babamın terazisinin şaştığını hiç görmedim ben. Onu Hazret-i Ömer adaletinin timsali bilirdim. Benim istikbalimi tartarken adil olmadı o terazi. Mehmet Ali’yle nikâhlanmaktan başka çıkar yolum kalmadı. Günlerce gözyaşı döktüm, haftalarca yalvardım. Babacığım, masumum, bana kıyma, derslerimi tamamlayayım, yaşım küçük, beni yakma, diye dizlerine kapandım. Beni sevdiğim biriyle evlendir, telli duvaklı gelin et…”

Ancak fayda etmemiştir bu yakarışlar!

İhsan Raif 13 yaşında gelin, 14 yaşında da anne olur. 1890 senesinde ailesinden, sevdiklerinden, çocukluk masumiyetinden ayrılmanın hüznünü ve hayal kırıklığını yaşarken bir de hiç tanımadığı ve sevmediği kocaman bir adamın hanımıdır artık. İşte bu ruh hali içindeyken kalemi eline alır ve şu satırlar dökülür kağıda:

“Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime /Titrerim mücrim (suçlu) gibi baktıkça istikbalime. / Perde-i zulmet (karanlık perdesi) çekilmiş korkarım ikbalime /Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…”

İzdivacın asude cenneti!

Her şeye rağmen kaderine razı olmaya çalışan bu genç kızın hayatı bir kez yörüngesinden sapmıştır. Eşine tüm kalbiyle sadakatini ve sevgisini vermek istemesine rağmen, evlilik yanlış sütunlar üzerinde yükseldiği için sarsılması uzun sürmeyecektir.

Zaten hayırsız bir adam olan Mehmed Ali’nin hevesi kaçmış, evinin yolunu bile unutmuştur. İçki, gece alemi derken günlerce, haftalarca evine uğramaz olmuştur.

İhsan Raif Hanım o günleri şöyle anlatır: “İzdivacın asude cennetini harlı cehennem gayyasına çeviriyordu. Genç kalbimin heveslerini her zaman kırar, aşk beklentimi hüsrana boğar, sonra kendini sokağa atar, mutluluğu yuvasında aramaz, işkence ederdi…”

14 koca yıl dayanır bu işkenceye İhsan Raif Hanım.

Sonunda artık dayanacak gücü kalmaz.

Ailesini güçlükle boşanmaya ikna eder ve üç çocuğuyla İstanbul’un yolunu tutar.

Bir an önce tekrar evlenmesi şartıyla kabul edilmiştir bu talebi.

Tekrar evlendirilir ama sadece bir gün sürer bu evliliği.

Kocası ona zorla elini öptürmek isteyince anında evi terk eder genç kadın.

Sene 1914 olmuştur.

Nihayet talih yüzüne güler gibi olur zira entelektüel, yazar-çizer Şahabettin Süleyman isimli genç bir adamla tanışıp evlenir.

Evleri kısa sürede yazar/çizer, münevverlerin gelip muhabbet ettiği bir ortama dönüşür.

Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e, Ruşen Eşref’ten Fazıl Ahmet’e devrin edebiyatçılarını ağırlar çoğu zaman.

Ancak bu cennetasa tablo da 7 yıl sürer en fazla.

Şahabettin Süleyman tatil için gittikleri bir Avrupa seyahatinde İspanyol gribine yakalanarak 1921 yılında hayatını kaybeder.

Bu ani ölüm onu derinden sarsar ve pek çok yakınına göre akli melekeleri ciddi hasar görür.

Strasburglu şair Bell ile yaptığı dördüncü evlilik de belki bir kurtuluş çabasıydı bilemiyoruz.

Hakkında pek çok dedikodu çıkar.

En mühimi ise dinini bile değiştirdiği, ismini değiştirip Hüsrev adını aldığıdır.

Son eşiyle İsviçre’de yaşayan şair, Fransa ve Belçika gibi Avrupa ülkelerini de gezer. Son yolculuğu ise tedavi için gittiği Paris olur. Orada geçirdiği bir apandisit ameliyatı sırasında kırk dokuz yaşında hayata veda eder.

Milli Mücadele yıllarında da aktif olarak Kızılay gibi kurumlarda çabaladığı bilinen İhsan Raif Hanım, yalnızca şiir yazmakla kalmamış, şiirlerini besteler, zaman zaman da piyanosunun başına geçip bestelediği şarkıları seslendirmiştir. Bugün güfte ve bestesi kendisine ait on dokuz eser bilinmektedir.

Ayrıca pek çok bestekârın onun şiirlerini kaynak göstermeden bestelediği de söylenir.

Ancak biz onu  Kemancı Serkisyan nihavent makamında bestelediğine inanılan “Kimseye etmem şikayet”i ile tanımaya devam ederiz.


[Nakkaş] 20.10.2018 [TR724]

Ne savaşı!.. [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bir savaş verdiğimizi söylüyor. Adamlarına da bunu söyletiyor. Ne savaşı, konudan konuya değişiyor. Bazen milli mücadele veya kurtuluş savaşı; ona istiklal harbi dediği de oluyor. Muhtarlara konuşurken kullandığı ayrıştırmalarda savaş teması çok dikkat çekici mesela. Bu fazla enteresan gelmeyebilir de, aynı temayı mesela Birleşmiş Milletler’de (BM) de kullandığını öğrenince, e tabi ilgi de artıyor o zaman haliyle. Devamlı defansta, devamlı saldırı altında bir Türkiye var onun söylemlerinde. Dışarıdan ve içeriden saldırıya uğruyor ülke. O, güvenliğin ve bekanın teminatı. Üçüncü dünya savaşından bahseden orta zeka altı rejim adamlarının bir türlü söyleyemediği, bu savaşta Türkiye’nin hangi cephede olduğu. Rusya ile miyiz, Amerika mı? İran ve Çin de enteresan seçenekler esasında, değil mi! Almanya’ya gidince aklına AB geldi. Doların fırlaması, ABD’nin Pastör Brunson konusunda rejimi ezerek iadesini sağlaması, dışarıya yönelimde yeni seçenekler üzerinde duruluyor algısı oluşturmak için hummalı çalışmaları başlattı bile. AB yolunda ilerleyen, Avrupalı Türkiye! Öyle mi? Hapisteki yüz binler, baskılar ve işkenceler olmasa belki AB’de alıcı bulurdu bu “yönelim”. Gel gelelim, bizimki Türkiye’ye dönünce başka telden çalmaya başladı gene. Savaş var ama. Bu kesin – öyle diyor. Saldırı altındaymışız. Kim saldırıyor, günden güne değişiyor.

Birkaç sene önce Ruslar’dı anlaşamadığı. Rus uçağı düşürülünce, emri kendisinin verdiğini söyledi. Ruslar da ellerindeki istihbarat raporlarına göre bunun IŞİD’le olan petrol ilişkilerini gündeme getirince, sustu. Giderek AB ve ABD odaklı Batı, Türkiye’ye saldıran dış güçler olarak lanse edilmeye başlandı. Kamuoyunu saçma sapan İslamcı sentetik bir tarihe koşulladıkları için, Kurtlar Vadisi türü söylemler artık bizim donuk zekâ, ilk-ortaokul ayarı kitleleri haliyle cezbetti. Elde pala yerine döner bıçağı, kafada tolga yerine hanımın iri pilav tenceresi, ülke fethetmeye ve gazaya çıkmaya başladılar. Esasında gazadan ziyade gaza gelmek diyelim biz buna. Kitlesel hipnoz. Bunu sevdi ve “satın aldı” bizim halk. ABD, darbeyi yapmıştı, ama nasıl da coniyi alt etmiştik! “Al papazı ver papazı” noktasına gelene kadar, Büyükada’da darbe planı yapan ve darbe yöneten “CIA mensubu akademisyen” teorilerinden tutun da, ABD elçiliğinde “FETÖ’ye çalışan” görevlilere kadar! Halkbank skandalının davasına bakan New York savcısı Bharara’dan Hillary Clinton’a kadar uzanan bir “FETÖ” ağı, dünyayı Türkiye’nin üzerine salarken, bizimki “siper et göğsünü dursun bu hayâsızca akın” diyerek kendisini feda ediyordu. Bu arada ATV’ci kitle, elde selpak hüngür-hüngür ağlıyor, reisine iki kamyonundan birini hediye edeninden, tankın egzozuna fanila tıkayan ve kamyon kullanan dişi İslamcı teyzelere kadar, bir tür mitleştirme, efsane oluşturma süreci canla başla ilerletiliyordu. Dolar fırladığında dolar yakanlarla ABD menşeli cep telefonu kıranlar, milli ve yerli olduğu sürece kafasızca işler yapmanın makbul bir davranış olduğunu herkese gösteriyordu! Elbette bu tosunlar, esasında rejime aptallık derecesinde sadakati, maddi çıkara tahvil etmek isteyen bildiğin yurdun insanıydılar.

Sansarca “ensar” edebiyatı yapan butik arsacı, komisyoncu politikacıların söylemlerini alkışlayanlar, giderek Suriyelilere karşı ırkçılık yapmaya başlarken, onların diğer partilerdeki muadilleri – özellikle seküler CHP’li nasyonalistler – “bak işte anladınız sonunda” diyerek ırkçılığı alkışladılar, sosyal demokratça! İşbankası hisselerine el konulması riski belirince, anayasadaki özel mülkiyetin dokunulmazlığı ilkesini hatırlayan bu zevat, nedense bu ilkenin varlığını Bank Asya veya bazı şirketlere el konduğunda hatırlamamıştı! Aman ya, ben de ne kadar şeyim öyle. “FETÖ’ye” mi çalışıyorum neyim! Kulpumuz hazırdı: eleştirince hemen bilinen kategoriye alınıveriyorduk. Ya “FETÖ” ya da Kürtçü. Hangisini beğeniyorsan odur!

Günler böyle geçtikçe, sabitlendi bu söylemler

Gerçeğin alternatifi oldu önce, ne kadar itiraz edilse de. Sonra gerçek unutuldu. Derken, en tutarsız şeyler, gerçek olarak kabul görmeye başladı. Mesela, 17 Aralık sonrası, ses kayıtlarının “montaj olduğunu hisseden” bakanla çok dalga geçilmişti ya, şimdi o kayıtların bırakın sahte olup olmadığını, varlığını hatırlayan kalmadı. Esasında domuz gibi hatırlar, hatırlamazdan gelenler de, hatırlamamak bir şekilde hayatta kalma dürtüsüyle rant arasında bir yerlerde olunca, e haliyle, hatırlamamak daha ehven geldi. Bu güzel toplumla ne kadar övünsek azdı.

Bizi kimse sevmiyor, kalanlar da kıskanıyordu zaten. Dünyanın en büyük havaalanını biz yapmıştık da Almanya kıskançlığından ve haset tutumundan Gezi’yi desteklemişti! Bizim model uçak, pardon İHA’larımızı kıskanıyorlardı, hem de çok! Ama biz yine de tank motorunu onlardan almaya çalışıyorduk, çünkü Alman yalıyordu ağabey! Yüzde yüz Bostancı Sanayi kaporta tanka sağlam Alman motoru takıyor, uçaklarımızı “one minute” İsrail’e modernize ettiriyorduk. Ah bir de bu Yahudi sermayesi olmasa derken, Gazze diye-diye ortaya attıkları ve sonra da ortada öylece bıraktıkları Mavi Marmara falan kimsenin umurunda değildi. Şekilden ibadet edip, sonra bini bir para yalanlardan imtina etmeyen İslamcı ahlakı, ne kadar dibe vursa, yine de sonu gelmiyordu bu işin! Ne derindi o dip hey Allah’ım!

İşkence edilen insanlar, tedavisi yapılmayan fikir suçluları, içeride bebekler, tüm bunlar birer “tezgâhtı” zaten. Öyle ya, bizim mahalle dindarı, Diyanet’in resmi doktrinini dinini yerine çoktan geçirmişti bile. Yoksa bu topraklarda, bu Ortadoğu’da, sosyo-politik din gerçeği bu muydu? Peygamberin torununu bile katledip üstüne bir güzel meşrulaştıran bir geleneğin yansımaları olmasındı bu yaşananlar sakın! Yok canım, ben de neler diyorum böyle ya, çok ayıp, değil mi! Her şey aslında çok güzeldi, çok ideal ve temiz! Ve ben ve benim gibiler, dili fazla uzun, ve biraz da yaramaz çocukları mahallenin, haddini bilmezce, utanmaz-arlanmazca boylarını aşan şeyler söylüyorlardı. Öyle nehir geçerken ölen, denizde boğulan bebeleri falan unutup, “olsa olsa Erdoğan’dır bu işin sorumlusu” deyi işin içinden çıkmalıydım ben de. O zaman, makbul olurdu “analiz”.

Savaş mı?

Savaş veriyorduk ya. Bunlar olurdu. Kabullenilmeliydi çekilen acılar. Direnmek buydu. Asgari ücret de direnişin bir parçasıydı, yıllar sonrasına verilen dişçi randevuları da. Havaalanı işçilerini dövüp içeri alan devlet de normaliydi savaşın, Kur’an kursunda tecavüze uğrayan çocukların ırzları ve iç dünyaları da! Cinsel eğilimini beğenmedikleri insanlar bu çocukların dramını dünya âleme duyururlarken, dinbaz İslamcılar pislediği yerin üzerini kapamaya çalışan kedi gibi, satıhtan çalışıyor, meclisinden toplumuna, “olmuş artık bir defa, genellemeyelim” türü yorumlarla, verilen savaşa uygun kıvırıyorlardı. Memleketin anasına bilmem ne yapan müteahhitlerin borçlarını affeden rejim, sonuçta Avrupa’da alabileceğiniz en ucuz elektriği ve doğal gazı size sunmuyor muydu be!

Verdiğimiz savaşın ne olduğunu anlayamadım, anlayamıyorum. Ama veremediğimiz savaşın ne olduğunu çok net görebiliyorum. Erdemin savaşı, mücadelesi, gayreti en azından, verilmedi, verilemedi belki, ve verilmiyor, verilemiyor bir türlü dostum. Esas savaş, sana kakaladıkları, arkandan işler çevirmek uğruna gözüne kara çaldıkları olmayan savaş değil oysa. Çocuğundan çaldıkları paraları yerken, o paralarla kendilerine zevk-i sefa hayat sürenlerin senin üzerinden savaş edebiyatı yapmalarının sonucu, çocuğunun “şehit tabutuna” kolunu yaslayan, sonra da sana şehit olmak konusunda ahkâm kesen, kendi oğluna çürük raporu aldırmış yalancılardır. Kendi oğluna istemediğini senin oğluna isteyen ve seni buna koşullandıran vampirler, sana milli mücadele masalı anlatıyor, kanını emerken.

Üçüncü dünya savaşı değil. Bağımsızlık mücadelesi hiç değil. Dış saldırı yok. Ekonomik savaş palavra. Dış mihraklar fasa fiso. Esas mesele ama ne biliyor musun? Türkiye, yani sen gerçekten taarruz altındasın. Ah bir de sana sandıranı görebilsen! Belki o zaman işte, yeni bir başlangıç, temiz bir sayfa açılabilir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.10.2018 [TR724]

Altın Top’un sahibi son savunmacı: Fabio Cannavaro [Hasan Cücük]

İtalya 24 yıl sonra Almanya’da Dünya Kupası’na tekrar uzanırken, alışkın olduğumuz defans oyununu sahaya yansıtmıyordu. Teknik patron Marcello Lippi’nin kupa öncesi ‘hücum oynayacağız’ sözü kupada gerçek oluyordu. Lippi, sahaya en az 2 forvetle çıkarken, defans güvenliğini yinede elden bırakmadı. Kupaya kadar 7 maç yapan Gök Maviler kalelerinde sadece 2 gol gördü. Bu golün biri ABD maçında kendi oyuncuları Zaccardo tarafından atılırken, diğeri finalde penaltıdan Zidane’nin ayağından geldi. Kupada ‘normal yollardan’ gol yemeyi unutan İtalya’da bir çok atak kaleci Buffon’a gelmeden sonlandı. Rakip forvete set çeken oyuncuların başında Fabio Cannavaro geliyordu.

1990 Dünya Kupası’nın top toplayıcı Cannavaro 2006’ya damgasını vururken, otoriteler tarafından dünyanın en iyi defans oyuncusu olarak gösteriliyordu. Kupanın yıldızı olarak Zidane’nin seçilmesi Cannavaro’nun mutluluğuna gölge düşürmeye yetmiyordu. Asıl kıyamet Cannavaro’nun Buffon ve Henry’i geride bırakarak Avrupa’da yılın futbolcusu seçilmesiyle kopuyordu. Cannavora, bununlada yetinmeyip FİFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünün de sahibi oluyordu. 2006 yılına damgasını vuran bir oyuncu oluyordu. Fabio Cannavaro, özellikle İngiliz ve Fransız medyasında eleştirilerin artması üzerine bir açıklama yaparak, “Benim için eleştiriler bir sorun teşkil etmiyor. Altın Top ödülü şu an evimde ve o gerçekten çok ağır” diyordu.

Cannavaro 13 Eylül 1973’de Napoli’de doğdu. Babasının futbolcu olması, baba mesleğini seçmesi için tek seçenek değildi elbette. Sokakların doğal futbol sahası olduğu o yıllarda oyun için fazla bir seçenekte yoktu. Cannavaro, Napoli’de gurur ve hüznü yaşayarak büyüdü. Maradona sayesinde futbolda yıllar sonra şampiyonluk Napoli’ye gelirken, madalyonun   diğer yüzünde fakirlik vardı. Napoli, kuzey İtalyan şehirlerine nazaran oldukça fakir bir şehirdi. Cannavaro bu durumu ‘Bugün aramızda olmayan bir çok çocukluk arkadaşım hırsızlık ve uyuşturucuya bulaşmıştır. Sağlam bir aile yapımız olmasaydı aynı durum benim içinde olabilirdi.’ diyecekti.

Cannavaro futbol aşkına henüz 18 yaşına geldiğinde Daniela’nın sevgisini de ekledi. Aşkını ifade etmek için mahallenin duvarlarını kullanan Cannavaro, aşkına kavuşmak için fazla beklemedi. Cannavaro’nun eşine olan aşkı yıllar geçmesine rağmen devam ederken, Daniela hiçbir zaman basının ve pırıltılı gece hayatının malzemesi olmadı. Eşine bağlı ve iyi bir baba olan Cannavaro, çocukları Christian, Martina ve Andrea’nın adını koluna kazıtarak sevgisini gösterdi.

1990 Dünya kupasında top toplayıcı olan Cannavaro, bir yıl sonra Napoli’de resmen futbola başladı. Futbolun efsane ismi Maradona ile antreman şansı bulan Cannavaro’nun hırsı efsanenin dikkatini çekiyordu. Maradona’nın ‘Bizimle antreman yapan gençlerin heyecandan ayakları titrerken, biri çok farklıydı. Bu çocuğa ne zaman baksam karşımda  başarılı olacak birini görüyordum’ övgüsüne mazhar olan isim Cannavaro’dan başkası değildi. Napoli, Maradona sonrası düşüşe geçerken, Cannavaro’nun yıldızı yükselmeye başladı. Ciro Ferrera’dan ‘defans yapmanın inceliklerini’ öğrenen Cannavaro, 1.75 cmlik boyuna rağmen hava toplarında forvetlere geçit vermiyordu. Topa yükselme özelliğini ‘babadan miras’ gören Cannavaro, Napoli defterini 1995’de kapatarak Parma’ya transfer oldu.

Parmalat tarafından satın alınan Parma, arkasına aldığı ekonomik destekle güçlü bir kadro kurdu. Parma ile UEFA kupasını 1999’da kazanan Cannavaro, 1999 ve 2002’de İtalya Kupası sevinci yaşadı. Parma’da defansın göbeğinde Thuram’la müthiş bir ikili kurarken, kaleci Buffon’la da telapatik bir anlaşma kurdu. Parma’daki oyunuyla kuzeyin zenginleri Milan, İnter ve Juventus’un gündemine giren Cannavaro, 32 milyon Euro karşılığında ‘şampiyonluk sevinci’ yaşamak için 2002’de İnter’e transfer oldu. İnter’de Hector Cuper’in anlamsız ısrarıyla bir çok maçta defansın sağında oynayan Cannavaro, yine de defansın en iyisi oldu.

Hayatının unutmak istediği yılları olarak tanımladığı  İnter defterini 2004’de kapatarak Juventus’a geldiğinde Thuram ve Buffon’la tekrar buluşuyordu. Juventus’ta iki kez şampiyonluk sevinci yaşarken, şike skandalından dolayı bu şampiyonluklar silinip, Juve Serie B’ye düşürülünce zor bir karar vererek Real Madrid’e transfer oldu. ‘Şampiyonluklarımızı silerler ancak tarihi değiştiremezler’ diyen Cannavaro, İnter’in Juventus yerine şampiyon ilan edilmesini içine hiç sindiremediğini söylüyordu. Real Madrid’e transferinin Juventus’un küme düşürülmesiyle gerçekleştiği ifade eden Cannavaro, ‘Çok zor bir karardı. Ama 33 yaşındaydım. Mecburen gitmek zorundaydım’ diyecekti. Real Madrid’de 5 numaralı formayı giydi. Bu formanın sahibi Zidane’dı. 2006 Dünya Kupası finaline Materazzi – Zidane olayı damgasını vurmuştu. Cannavaro, ‘Zidane’nin formasını giymek bir şereftir’ diyerek açılmak istenen polemiğe başlamadan bitirdi.

2009 yılında Real Madrid defterini kapatıp yeniden Juventus’a dönen Fabio Cannavaro, bir yıl sonra rotasını Arap Emirlikleri’nin Al Ahli akımına çevirip, 2011’de kariyerine nokta koydu. Kramponlarını çıkardıktan sonra eşofmanlarını giyip teknik adamlığa başlayan İtalyan yıldız, daha çok Çin ve Arap Emirlikleri’nde takım çalıştırdı. 2017’den bu tarafa Guangzhou Evergrande takımını çalıştırıyor. İtalya milli takım formasını 1997’de giymeye başlayan Cannavaro, 136 maçta 2 gol attı. Nesta ile mükemmel bir performans gösterek rakip forvetlere ‘Berlin duvarı’ ördü. Nesta’nın sakatlanıp yalnız bıraktığı Almanya 2006’daki bazı maçlarda rakiplere karşı tek başına mücadele etti.

1956’dan itibaren Avrupa’da yılın futbolcularına verilen Altın Top’u daha çok orta saha ve forvet oyuncuları kazanırken, bu kuralı şuana kadar sadece 4 isim bozdu. 1963’de efsane Rus kaleci Lev Yashin Altın Top’u kazanan ilk ve tek kaleci olarak tarihte yerini alırken, bu prestijli ödülü sadece 3 defans oyuncusu kazandı. Alman Franz Beckenbauer 1972’de Avrupa’nın en iyisi olurken, bir başka Alman Matthias Sammer ödülü 1996’da aldı. Son defans oyuncusu ise 2006’da Fabio Cannavaro oldu. Cannavaro’nun diğer oyunculardan farkı ise 2006’da FİFA Dünyada Yılın Futbolcusu ödülünü kazanması oldu.

[Hasan Cücük] 20.10.2018 [TR724]