Yüksek Mahkeme, Türkiye'deki 'İnsan Hakları İhlalleri'ni tescilledi

Hollanda'ya iltica başvurusunda bulunan Türkiyeli bir mültecinin Göç ve Yabancılar Kurumu (IND) ve Bakanlık aleyhine açtığı davayı karar bağlayan mahkeme Türkiye'deki ağır insan hakları ihlallerini karara geçirdi

 İltica başvurusu yapan kişinin Hizmet hareketi mensubu olmasına dikkat çeken yüksek mahkeme kararının gerekçesinde BM raporu ve uluslarası Af Örgütü raporunu esas aldı.  Bu raporlarda , AKP iktidarının Türkiye’de hizmet hareketi mensubu oldukları iddiasıyla binlerce kişi hakkında sistematik insan hakları ihlalleri yapıldığını yer aldığı Yüksek Mahkeme Kararında yer aldı. Ayrıca Türkiye'deki cezaevlerinde başta Hizmet Hareketi üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklananlar  insanlık dışı muameleye tabi tutulduklar ve işkenceye uğradıkları açıkça vugulandı.  Bu arada Türkiye'de kamudan kitlesel işten atmalar ve Bank Asya'da hesabı olma suçlaması ile tutuklamalar da mahkeme kararında yer aldı .

Yüksek Mahkeme kararının sonunda Göç ve Yabancılar Kurumu'na  (IND) Türkiye'den hizmet hareketi mensubu olarak iltica başvurusu yapanların müraacatlarını kabul etmek zorundadır denildi . Bu karar IND açısından bağlayıcı bir karar ve Hizmet Hareketi mensubu olduğu gerekçesiyle başvurda bulunan mülteciler için emsal teşkil edecek.

[Samanyolu Haber] 13.2.2019

Daima Ümit Kaynağı Olalım! [Fikret Kaplan]

Geçen gün bir arkadaş sosyal medyadan bu süreçten sonra ‘affetmeyle’ ilgili samimi dileklerini dile getirmiş. Fakat, karakter bakımından zayıf, kalemini satmaya müsait, daha öncesinde de her sıkıştığında zıp orda zıp burda renk değiştiren bir gazeteci ağır cevaplar yazmış ona. Keyfi iyice bozulmuş arkadaşın.

Arkadaş, biz kimsenin alkışlamasına ya da kınamasına, hakaretine ve iftirasına göre yol almıyoruz ki! Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) açtığı bu yolda O’na uyarak yürüyoruz. O Rahmet Peygamberi (sav) şu an aramızda olsaydı, kendisine yöneltilen hakaretler başta olmak üzere böyle durumlar karşısında nasıl bir tavır takınır ve ne tarz bir mukabelede bulunurdu? Kendimize sormak lazım…

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kureyş ve Taif müşrikleriyle Medine münafıklarının ağır suçlama, hakaret ve iftiralarına aldırmayıp sabır, sebat ve kararlılıkla hakkı tebliğe devam etmişti. Hiçbir şey O’nu yolundan alıkoymamıştı.

Bediüzzaman da bize bunu öğütlercesine:

- Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!.. demiyor mu?

Bu süreçte yaşananlar, insanlığa hizmet etmeye baş koymuş gariplerin değişmez kaderi. Dünya var oldukça da bitmeyecek. O Mübarek Peygambere (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne salyalar atıldı, ne hakaretler edildi.

Bugün de talihsiz insanlar, Gönüllüler Hareketi’ni engellemek için iddiaları, iftiraları tekrar edip duracaklar. "Organize faaliyet" diyecekler, "şuna tâlipler, niyetlerinde şu var." gibi iftiralarda bulunacaklar. Karakter bakımından zayıf, alet olmaya açık kimseler bulup menfaat düşkünü, çıkar sevdalısı bu karaktersizliğin çocuklarını kullanacaklar. Bazı meseleler hakkında sordukları sorulara onlarca defa cevap aldıkları halde yine de iftira etmekten utanmayacak, hep aynı şeyleri yazıp karalayacaklar. Devir tersine dönüp gerçekler ortaya çıkınca da kaçıp adres değiştirecek ve mürekkep balığı gibi izlerini kaybettirecekler. Ama başka birileri kendilerini satın alınca bu sefer onların borazanlığını yapacak, farklı bir yerde ortaya çıkıp iftiralarını tekrarlayacaklardır.

Onun için onlara laf yetiştirip karanlığa sövmek yerine bir meşale tutuşturalım. Çünkü, Kabil, elinde haset taşıyla bugün binler, milyonlar olmuş.. Ebu Cehiller yine şeytanı hayrette bırakacak kadar tuzaklar peşinde… Ebu Lehebler her yerde önünüzü kesiyor… Abdullah İbni Selüller sırtlanlardan daha da vahşileşmiş, mümin kardeşini sırtından hançerlemek için kuduruyor.

Bunlara söz anlatamazsın. Hak’tan, hukuktan, insaftan anlamaz bunlar. Kim ne yaparsa yapsın bizim için ölçü bellidir: Görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla karakterini aksettirir. Sen her şeyden önce insan olan insanlara anlatmaya çalış derdini.. Ahmak-ul humakadan tahammuk etmiş vicdansız ahmaklar anlamaz seni…

‘Rahmân’ın has kulları o kimselerdir ki, yerde tevazu ile yürürler, yol bilmez cahiller (cehalet ve karakterlerinden kaynaklanan bir tarzda) kendilerine laf atarsa "Selâmetle!" der, geçip giderler.’ (Furkan Suresi, 63)

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadık arkadaşı Hz. Ebubekir (ra) ile oturuyorlardı. Medine'nin sıcak bir günüydü. Biraz sonra bir adam geldi. Etrafına baktıktan sonra Hz. Ebubekir'in (ra) önünde durdu ve hemen çirkin sözlerle Hz. Ebubekir'e saldırmaya başladı. Hakaret etti, küçümsemeye çalıştı, tacizde bulundu.

Hz. Ebubekir (ra) sabırla dinledi.

Olaya şahit olan Hz. Peygamber (sav), bu saygısız insanın haddi aşan çirkin sözlerinden rahatsız olsa da bir an için sustu. Fakat, bu saygısız adamın çirkin sözlerinden hayli rahatsız olmaya başlayan Hz. Ebubekir (ra) dayanamadı ve sınırı aşmadan, terbiye sınırları içinde cevap vermeye başladı. Çünkü o, daha fazla susarsa Hz. Peygamberin (sav) rahatsız olacağını düşünmüştü.

Hz. Ebubekir'in (ra) cevap vermesi üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayağa kalktı ve orayı terk etti. O’nun (sav) uzaklaştığını gören Hz. Ebubekir (ra) telaşlandı ve hemen arkasından koştu. Heyecan ve korku içinde söylenmeye başladı:

- Ya Resulullah! Sizi rahatsız edecek bir şey mi yaptım? Yanlış bir şey yaptıysam Allah'tan af dilerim.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü ve çok sevdiği dostuna şöyle buyurdu:
- Ebubekir! Adam sana hakaret edip sataşmaya başladığında sen sustun. O esnada Yüce Allah'ın görevlendirdiği bir melek senin adına o adama cevap veriyor, sana da dua ediyordu. Sen sustukça melek seni savunuyor adama karşılık veriyordu. Ne zaman ki, sen de cevap vermeye başladın işte o anda o melek orayı terk etti ve şeytan oraya girdi. Ben şeytanın bulunduğu ortamda durmam. Benim orayı terk etmemin sebebi budur işte.

Biz de basit sataşmalara kulak asmayalım. Gaye-i hayalimiz, mefkuremiz için rantabl olarak nasıl çalışırız? Şu anda içinde bulunduğumuz şartlar, neler yapmamıza müsaittir? Bu mevzuda hizmet adına ne türlü alternatifler oluşturabiliriz. İşte buna bakalım. Onlara verilecek en güzel cevap da budur.

Yoksa “Falan zalim şunu yaptı, filan zalim bunu yaptı. Falan şunu dedi, filan bunu dedi…” Bunlarla meşgul olduğumuz zaman, kafa dağınıklığına düşeriz; nöronlar taşımaz bunu; korteks çatlayıverir birden bire. Sonra yapacağımız işlerde üst üste fiyasko yaşarız.

Öyleyse, dağılmamak lazım. Elbette ki zulümler karşısında, sessiz kalmayacağız. Kendimizin ve arkadaşlarımızın hakkını savunacağız. Daha önce de ifade edildiği gibi:

‘Müslümanların dertlerini paylaşmayan onların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.’ diyor Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bu açıdan, hapishanelerde çırıl çıplak soyulan, soğuk su altında bekletilen, dayak, küfür ve psikolojik işkenceyle mağdur edilen insanlardan, annesiz babasız bırakılan çocuklara; 17 bin kadından, 100 binlerce tutukludan ve anneleri ile ceza evinde yaşayan 700 bebekten; doğum yaptıktan saatler sonra kundaktaki bebeğiyle tutuklanıp gadre uğrayan masumlara kadar, kendi ülkesinde yiyecek bir lokma ekmeğin bile çok görüldüğü mazluma kadar herkese el uzatmak, duasında onları unutmamak, sesini her tarafa duyurmak, hakkını savunmak… birer mü’minlik vazifesidir.

Ama, “O bana bir şey dedi, ben de ona diyeyim! O benim için yakışıksız şu lafları atıverdi, ben de kendi kendime veya birkaç arkadaş içinde onun dediği şeye yakın bir şeyler söyleyeyim...” Bunlar faydasız şeyler. Bunlarla geriye hiçbir şey dönmez. Aklı başında bir mü’min, yapacağı her hareketle geriye bazı şeylerin dönmesine göre planlar ve projeler oluşturmalı:

- Ben ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım ki, hareketim bazı şeyler kazandırsın? Vicdanı olan insanlar, samimi hizmet gönüllülerinin başında dönen hadisleri anlayabilsin aynı zamanda. 
Bunun tek yolu da daima ümit soluklamaktan ve hep ümit kaynağı olmaktan geçiyor.

Tasayı, kederi bırakıp irademizle canlı olalım. Ümitle oturalım, öyle kalkalım, öyle düşünelim, öyle konuşalım, öyle davranalım ki, arkada kalan, bize bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Karşılıklı laf kavgalarıyla ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaşalım. En karanlık anlarda bile bir meşale tutuşturacak ümit  çakmağımız olsun cebimizde mutlaka.

Diğer yandan korku ve endişeyle de pısırıklaşıp oturmayalım bir tarafa. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

“İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükafatça daha üstündür.”

İştirak-ı a’mâl-i uhreviye düsturunca, hapishanelerde, hastanelerde, gaybubette, hicret yollarında, şehitlik mertebelerinde o ağır sıkıntıları çekenlerle aynı duyguları paylaşabiliyor, onların soluklarını hissedebiliyor ve onlarla birlikte dört bir yanda hizmet için koşan milyonlarca insanın heyecanına iştirak edebiliyorsak onların sevabına da mazharız demektir. O milyonlarla beraber hemdem, hemhâl isek bir bünyân-ı mersûs gibi, kubbedeki taşlar gibi veya pırlantalar gibi başbaşa vermiş isek, orada ümitle ayakta duruyorsak, o milyonların sevabı bizim de defterimize akacak demektir. O milyonların makbuliyetine göre Allah bize bakar, o milyonların makbuliyetine göre mele-i âlânın sakinleri bizimle münasebete geçmek isterler. Biz artık bir fert değiliz. Ahiret defterine salih ameller gönderen 10 milyonuz!

Hasılı, Cenab-ı Hak her birimizi tutup bir yere koymuş. Başkasını değil bizi tutmuş, başka yere değil bulunduğumuz mekana koymuş. Öyleyse düşünmek lazım, “Bizi hangi hikmete binâen buraya koydu. Abes iş yapmayacağına ve her işinde hikmetler bulunduğuna göre, acaba ne istiyor bizden?”
Bırakalım gereksiz, boş söz kavgalarını… Ellerimizi açalım, soluklarımız birleşsin, bir koro halinde Sekizinci Söz’deki gibi semalara doğru yükselsin:

- Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştük, Sana dehalet ediyor ve Sana hizmetkarız. Senin rızanı istiyor ve Seni arıyoruz.
Ey bizi bu gurbete atan Allahım, bundan muradın ne ise onu vicdanlarımıza duyur. Ve sadece duyurmakla kalma, bizi o duyguyla doyur. Bu işin hakkını vermeye, bu vazifenin gereğini yapmaya muvaffak eyle!

Bize düşmanlık besleyenlerin, haset edenlerin, iftira atanların utanmazlıklarını öyle bir açığa çıkar, kabahatlerini yüzlerine öyle bir vur, onları öyle bir kınanmaya maruz bırak ki, başkalarının onları utandırmasını beklemekten bizleri müstağnî kılacak ölçüde olsun!..

[Fikret Kaplan] 13.2.2019 [Samanyolu Haber]

Erdoğan’ın iki yüzü: İsrail dosyası… [Faruk Mercan]

Türkiye’de her seçim dönemi Tayyip Erdoğan’ın başvurduğu taktiklerden biri, ne kadar İsrail düşmanı olduğunu radikal tabanına sürekli vurgulamaktır. İsrail’in bir terör ve işgal devleti olduğunu söylerken bir şey daha yapıyor Erdoğan... Muhaliflerini İsrail ajanı olmakla, İsrail ve Amerika ile işbirliği yapıp kendisini devirmekle suçluyor.

Tanıdık geldi mi size bu söylemler? Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu hatırlatıyor mu bu ifadeler?

Şimdi Türkiye 31 Mart 2019 günü belediye seçimlerine giderken Erdoğan yine her firsatta “İsrail ve Amerika’ya karşı duran adam” olduğunu göstermeye çalışıyor. 

Bir ay kadar önce partisine bağlı gençlere İstanbul’da hitap ederken onlara şöyle nasihat etti Erdogan: “Yere yıktığın düşmanını tekmeleme, sen Yahudi değilsin...”

Bir dış gezi dönüşü uçağındaki yandaşı gazetecilere ise şöyle diyordu Erdoğan: “2013’te İstanbul’daki protesto olaylarında (Gezi parkı gösterileri) teröristleri finanse edenlerin arkasında kim var? Meşhur Macar yahudisi Soros...”

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Erdoğan’ın yahudi düşmanı bir diktatör olduğunu ifade ediyor. Ama Erdoğan her seçim döneminde yahudi düşmanı olduğuna dair açıklamalar yapıp bundan büyük siyasi kazançlar sağlasa da, perde gerisinde bambaşka bir politika izliyor.

Belki de bu yüzden, İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesinde 22 haziran 2018 günü editör Davide Lerner imzasıyla çıkan yazıda, Türkiye ile İsrail arasındaki ticari ilişkilerin bozulmamasına özen gösterdiği için, Erdoğan’ın 2018 seçimlerini kazanmasının İsrail için en uygun senaryo olduğu ifade edildi.

Bu yazıda, Erdoğan’ın milletin karşısında İsrail’e kafa tutan adam, perde gerisinde ise nasıl farklı bir kişilik sergilediğinin bazı örneklerine yer vermek istiyorum.

Erdoğan’in siyasi çıkarları için İsrail ile nasıl yapay krizler çıkardığına dair çok çarpıcı bir hikayeyi, 2009-2013 tarihleri arasında İsrail’in Washington Büyükelçisi olarak görev yapan Michael Oren, 2015’te yayınladığı “İttifak” (Alla) isimli kitabında anlatıyor.
2010 yılı mayıs ayında Türkiye ile İsrail arasında yaşanan Mavi Marmara gemisi krizinde, perde gerisinde neler yaşandı? O dönemde Türkiye'nin Washington Büyükelçisi olarak görev yapan Namık Tan, Büyükelçi Oren’i arayarak şöyle der:

“İsrail hükümeti, geminin İsrail’in Ashdod limanına yanaşması ve Türkiye’nin yardım kuruluşu Kızılay görevlilerinin yardım kargolarını buradan Gazze’ye ulaştırmasına izin verir mi? Acilen cevap bekliyorum.”

Büyükelçi Oren bu görüşme sonrasında yaşananları şöyle anlatıyor:

“Çünkü Erdoğan İran’a gidiyordu ve Türkiye’nin Büyükelçisi bunun için acilen cevap bekliyordu. İsrail hükümeti bu talepleri kabul etti. Büyükelçi Namık Tan çok memnun görünüyordu ve rahatlamıştı. Fakat iki gün içinde beni tekrar aradı. Erdoğan’ın bu anlaşmayı iptal ettiğini söyledi. Gemi planlandığı gibi yoluna devam edecekti…”

Bunun üzerine İsrail, 31 Mayıs 2010 günü uluslararası sularda gemiye müdahale etti. İsrail komandoları, operasyon sırasında 10 sivili öldürdüler. Büyükelçi Oren’in tanıklığı, geminin vukuatsız bir şekilde İsrail’in Ashdod limanına çekilmesini Erdoğan’ın engellediğini gösteriyor. Muhtemelen bu kararı İran ile birlikte aldı. Bu olay, Erdoğan’ın İsrail düşmanlığı ve Filistin’i siyasi çıkarlarına alet etmesinin en tipik örneklerinden biridir. Çünkü Türkiye yine bir genel seçim arefesindeydi ve geminin olaysız İsrail’in Ashdod limanına ulaşması değil, İsrail’in gemiye müdahale etmesi Erdoğan’in siyasi çıkarlarına daha uygundu.

Erdoğan, 2002’de iktidara gelmesinden itibaren, seçim konuşmalarında terör devleti dediği İsrail ile ticareti hiç bir zaman durdurmadı. Türkiye'nin Ceyhan limanından İsrail'in Hayfa limanına gemi ticareti hep devam etti. Irak'ta Kürt bölgesinden çıkan petrol Türkiye üzerinden gemilerle İsrail'e ulaşıyordu. 2014 itibariyle Türkiye-İsrail ticaret hacmi yıllık 5,8 milyar dolara ulaştı ve bu rakam İslâm ülkelerinin pek çoğu ile yapılan ticaretten daha fazlaydı. Erdoğan’ın iktidara geldiği 2002’de Türkiye’nin İsrail ile ticaret hacmi 1,4 milyar dolardı.

ABD Başkanı Trump, 7 Aralık 2017 günü Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararını açıklayınca, İsral’e tekrar işgal ve terör devleti diyen Erdoğan, İsrail’i kınamak için İstanbul’da toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısında aynı ikircikli tavrı sergiledi, zirve bildirisini millete farklı yansıttı. İngilizce metinde yer almayan Doğu Kudüs’ün Filistin devletinin başkenti olarak tanındığına dair ibare, Erdoğan’ın siyasi propagandalarında kullanılmak üzere Türkçe metne konuldu.

Erdoğan, Türkiye’de muhalefet partilerinin İsrail’le ticareti durdurma ve ikili anlaşmaları feshetme çağrılarına karşılık bu yönde bir adım atmadı. ABD’nin Kudüs Büyükelçiliği’nin 14 Mayıs 2018 günü açılması üzerine Gazze’de çıkan olaylarda İsrail askerleri 60 Filistinli'yi öldürdüler, binlerce Filistinli yaralandı. Erdoğan’ın yaptığı tek şey seçim öncesi İstanbul’da Kudüs mitingi yapmak ve yine İsrail’e terör ve işgal devleti demek oldu.

İsrail İstihbarat ve Nükleer Enerji Bakanı Yisrael Katz, 14 Aralık  2017 günü “Erdoğan’ın söylemleri iki ülke arasındaki ilişkileri etkilemedi, Türkiye’nin Körfez ülkelerine ihracatının yüzde 25’i İsrail’in Hayfa limanı üzerinden gönderiliyor” diyor. 2017’de Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi 4,9 milyar dolardı. İsrail Enerji Bakanı ve Erdoğan’ın damadı olan Türkiye’nin enerji bakanı, bu süreçte Türkiye ile İsrail arasında doğal gaz boru hattı inşası için en az üç defa bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar.

29 Ocak 2009 günü Davos'taki bir panelde, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'e, “Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” diye bağırarak paneli terk eden Erdoğan, kendisini “İslam’ın yeni halifesi” olarak pazarlarken elindeki en büyük koz kameralar önünde sürekli İsrail’e saldırmak… Mısır'da Mursi'nin devrilmesinden de İsrail'i sorumlu tutan Erdogan, 20 Ağustos 2013 tarihinde şöyle diyor: “Elimizde belgeler var, Mısır'da yaşanan olayların arkasında İsrail var...”

Erdoğan, 300 maden işçisinin hayatını kaybettiği büyük maden kazasının yaşandığı şehri ziyaretinde kendisini protesto eden bir madenci yakınını 15 Mayıs 2014 günü yumruklarken, şöyle bağırmıştı: “Niye kaçıyorsun ulan İsrail dölü?”

Kısacası İsrail, Erdoğan’ın iki yüzlü siyasal islamcı siyasetinin en güzel fotoğrafıdır. Perde önünde radikal tabanını İsrail’e küfrederek, İsrail ile yapay krizler çıkararak aldatırken; perde arkasında İsrail ile ticaretini sürdürüyor Erdoğan... Ama fanatik taraftarları hala İsrail’in her gün Erdoğan’ı devirmek için komplolar kurduğuna inanıyorlar.

Bugünün Türkiye’sinde, her ekonomik krizin, her toplumsal gösteri ve protestonun arkasında İsrail’in olduğunu söylemek, Erdoğan’ın iki yüzlü radikal islamcı siyasetinin hiç değişmeyen en büyük propaganda malzemesi… 

[Faruk Mercan] 13.2.2019 [Samanyolu Haber]

Bediüzzaman'ın yüzleşmesi [Safvet Senih]

Çağlayan dergisinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Yüzleşme” ile ilgili olarak seri halinde çok ibretli ve enfes yazılar yazıyor, dersler veriyor. Ben de bir hatıramı anlatarak Üstad Bedizzaman'dan bir yüzleşme aktarmak istiyorum… 1967 yaz tatilinde dört arkadaş İzmir’den Edirne’ye gönderilmiştik. Orada, daha önce M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin son kaldığı evde kalıyorduk. Bir ara ziyaretimize Hocaefendi de gelmişti. Bir sabah dersinde İbrahim Kocabıyık arkadaşımız On Yedinci Lem’anın On İkinci Notasını gözyaşlarıyla okumuş, bizim de gözlerimizi buğulandırmıştı… Ağlatan ifadeler şunlardı: “Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Halık-ı Kerimim!  Benim su-i ihtiyarımda (irademi yanlış kullanmamla) ömrüm ve gençliğim zâyi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar zillet verici, dalâlet verici vesveselerdir… Bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli (utanan) yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşâhede göre göre, gayet sür’atle, sağa sola inhiraf etmeden (dönüp sapmadan), iradesiz bir tarzda, vefat eden ahbab, akran ve akrabalarım gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden (ölümlü diyar, dünyadan) ebedî bir ayrılıkla, ebedü’l-âbâd (tükenmez ebedî hayat)  yolunda kurulmuş, açılmış ve evvelki menzil ve birinci kapıdır. Bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, (kesin bir yakînî ilim ile anladım ki,)  helâk olucudur, gider ve fânidir, ölür. Bilmüşâhede, içindeki mevcudat dahi birbiri arkasından kâfile kâfile göçüp gider, kaybolur… Bilhassa  benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddar, mekkarder  (hilebazdır): Bir lezzet verse, bin elem takar  çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

“Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim, “HER  GELECEK  YAKINDIR  sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki; yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla vedâ eyledim. Kabrime yönelip giderken, Senin rahmet dergah ve huzurunda, cenazemin lisan-ı hâliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle (konuşan diliyle) bağırarak derim: El-amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın utancından kurtar!

“İşte, kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerinde durdum. Başımı Rahmet Dergâhına kaldırıp bütün kuvvetimle feryat edip nida ediyorum: El-Aman el-Aman!  Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle!

“İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyi edip uğurlayanlar beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini bekliyorum. Bilmüşahede gördüm ki, Senden başka sığınak ve kurtuluş çaresi yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekanın darlığından bütün kuvvetimle nida edip diyorum: El-Amân, el-Amân! Ya Rahman! Ya  Hannân!  Yâ Mennân! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir. İlâhî!  Senin Rahmetin sığınağımdır ve Rahmetten li’l-Âlemin olan Habîbin (S.A.S.) Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şikayet değil, belki nefsimi ve hâlimi Sana şikâyet ediyorum.

“Ey Hâlık-ı Kerimin ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun, masnûun (sanat eserin)  ve kulun hem âsî, hem âciz, hem gâfil, hem câhil,  hem alil (hasta), hem zelil, hem kötü, hem yaşlı, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedâmet edip Senin dergâhına avdet etmek  istiyor. Senin Rahmetine iltica edip sığınıyor. Hadsiz günah ve hatalarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtelâ olmuş. Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrahimînsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka Mâbûd yoktur ki, ona iltica edilsin! Lâ ilâhe illâ Ente… Sen birsin. Senin hiçbir ortağın yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur, yine şehadet ederim ki Muhammed (S.A.S.), Allah’ın Resulüdür.”

Üstad Hazretlerinin bu yüzleşme ve yakarışın başında şöyle bir notu var: “Ey bu Notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben âdetin hilafına olarak, gizlemesi lâzım  gelen Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münâcâtını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü Allah’ın rahmetinden rica etmektir. Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffaret olacak, muvakkat lisanımın tövbe ve nedâmetleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte on üç sene evvel (1920), dağdağalı, ruhî bir fırtına neticesinde, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılap edeceği hengâmda; gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münâcat ve niyaz Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:” dedikten sonra işte İbrahim Kocabıyık  Kardeşimin ve bizim gözlerimizi yaşartan o bölüm geliyor…

İnşaallah öyle güzel hissiyatla okur ve hissemizi alırız.

[Safvet Senih] 13.2.2019 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Başkomiser Umut Tuncay apoletlerini söküp Şırnak Valisi’nin odasına fırlattı [Cevheri Güven]

“ÇÖZÜM SÜRECİNDE YASA DIŞI İŞLERE GÖZ YUMULMAYABİLİRDİ”

“Çözüm Süreci’nde özel harekat ve devletin güvenlik güçlerine ‘görünmez olun’ talimatı verilmişti. O dönem PKK’lılar dağdan silahlarıyla şehir merkezine inip, halkla görüşüp geri dönebiliyorlardı. Siyasi olarak sorunu çözmek için görüşmeler yapılabilirdi ama yasadışı işler, girişlere de müsaade edilmeyebilirdi.

Özel Harekât’ın görünmez olması istendi, bizler de tamamen bulunduğumuz Emniyet birimlerinde bekliyorduk. Ama askerler termal kamerayla PKK’lı girişleri görüp operasyon emri istediler ama operasyon emri verilmedi.

Kendiniz yasa dışı geçişi görünce müdahale edemezsiniz. Bu trafik cezası yazmak gibi birşey değil. Operasyon demek yeri gelince ölmek yeri gelince öldürmek demek, bu ancak operasyon emriyle olur. Ama operasyon emir ve izinleri gelmedi.”

“SOKAKLAR TAM OLARAK KAPATILANA KADAR BEKLETİLDİK”

Özel harekâtçı Coşkun, hendeklerin kazılması esnasında tüm sokakların kapatılmasını seyrettiklerini, operasyon emrinin tüm sokaklar kapatılıp PKK yerleşinceye kadar gelmediğini söylüyor:

“Kobani sürecinden sonra bölgede hava tamamen değişti. Çözüm Süreci bitince de önce birkaç sokak kapatıldı, TOMA yardımıyla açtık. Silopi’de üç beş barikat varken birden her yerin kapandığı süreç başladı. Daha sonra Silopi’de Tansu Çiller Caddesi’nde Emniyet’in arkasında 5 arkadaşımız şehit oldu. Bunun üzerine bize ‘sokaklara girmeyin’ emri verildi. Biz de girmedik, ardından bir çok sokak kapatıldı. O zamanki kaymakam Savaş Konak, kapatılan ilk sokakları açmak için izin vermedi. Sonra tüm sokaklar bu arada kapatıldı.”

KAYMAKAM: DAHA ÜÇ PKK’LININ HESABINI VEREMEDİM

Özel harekatçı Coşkun, çatışmaların iyice şiddetleneceği noktaya varmasına kadar Hükümetin mülki amirler üzerinde nasıl baskı kurduğunu Silopi Kaymakamı Savaş Konak’la yaşadıkları bir diyalog üzerinden anlatıyor:

“PKK’nın Silopi bölge sorumlularından oluşan üç kişilik bir grup, Mitsubishi bir pikap çalmışlardı. Araç büyük bir şirkete aitti ve araçta GPRS vardı. PKK’lılar bunu bilmiyordu. Bunlar ilçeye geldiler, 2015’in 11’ci ayı gibi ilçede sürekli geziyorlar. Barikatların arka tarafındalar. Biz de sürekli takip ediyoruz nerdeler diye. Bir gün barikatların ön tarafına çok yakın bir noktaya geldiler. Biz de bulundukları binaya girdik, çatışma çıktı. Orda üç teröristi ölü olarak ele geçirdik. Uzun namlulu silahlar, roketatarlar, bomba yapılmış büyük bir tüp vardı pikabın arkasında. Akabinde polisevinin çatısındaki arkadaşlara ateş açıp yaraladılar. Çevik kuvvetten Yılmaz abi vardı şehit oldu.

O şehit olduktan sonra kaymakamla şu konuşmanın olduğunu hatırlıyorum. O zaman Hakan Müdür bakıyordu Silopi Emniyeti’ne, ‘Efendim sokakları kapattılar, operasyon yapmamız lazım, arkadan vatandaş arıyor burada PKK’lılar hendek kazıyor diyor, gidemiyoruz, hiçbir hükmümüz kalmadı. Asayişi sağlayalım.’ dedi Kaymakam Savaş Konak’a. Kaymakam da cevaben ‘Ben sizin öldürdüğünüz üç tane teröristin hesabını Ankara’ya veremiyorum, siz benden operasyon emri istiyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde’ dedi.”

HENDEKLERİN AÇILMASINA GÖZ YUMULDU

Coşkun’a göre hükümetten gelen bu baskının sebebi PKK’nın bölgeye iyice yerleşmesi ve sonrasında çatışmanın çok şiddetli bir hal alması içindi:

“Hendeklerin açılmasına göz yumuldu. Silopi’de de tugay var. Orada nöbet kulübelerindeki arkadaşlar, gözleriyle sokakların kazıldığını, bomba gömüldüğünü gördüklerini ama ateş edemediklerini söylediler. O dönem siyasi otorite, ‘kesinlikle operasyon yapılmayacak’ diye ilçe kaymakamlıklarına bilgi vermişti. Silopi’de Emniyet’in arkasında 20 metre mesafelere bile bomba gömüldü.

Şehit olan komiser Umut Tuncay’ın cenaze töreninde eşinin vedalaşma anı yürekleri dağlamıştı.

APOLETLERİNİ SÖKÜP VALİNİN KAPISINA ATAN POLİS

“İstihbarat alınıyordu, katırlarla kamyon kasalarıyla silah ve patlayıcı getirdikleri yönünde. Umut Tuncay isimli başkomiserimiz vardı. O bizzat apoletlerini Vali’nin odasının önünde fırlattı. İki yıldızlı bir komiser, bu kadar hazırlık yapılıyor, barikatlar kuruluyor, hendekler açılıyor, mühimmat geliyor, madem ben özel harekâtçıyım ve bunlara müdahale edemiyorum, o zaman ne işe yarıyor diye apoletlerini söküp Şırnak Valisi Ali İhsan Su’nun kapısına fırlattı. 2015’in altıncı ayıydı. Vali beyin özel kalemi Emniyet Müdürü’ydü, o aldı sakinleştirdi, Vali de görmezden geldi. Sonra da Umut Tuncay komiser olaydan birkaç ay sonra 24 Kasım 2015’te Cizre’de şehit oldu.”

“İŞLERİ TANK KULLANMA NOKTASINA GETİRDİLER”

Coşkun, bir süre sonra polisin ve teçhizatlarının yetersiz kaldığını, bu noktada askerin devreye sokulduğunu ve artık işlerin tank kullanma noktasına vardırıldığını belirtiyor:

“Şimdi eleştiriler duyuyorum, ‘insan kendi ülkesinde tank kullanır mı’ bu cümlede katıldığım şey şu; Evet kendi ülkende tank kullanmak zorunda kalacak noktaya gelmemen lazım. Bu kadar yerleşmeye, bomba gömmelere izin vermemen lazım. Ama operasyon emirleri çıktıktan sonra da tank kullanılmasını eleştirenleri doğru bulmuyorum. Adam istihdam yapmış, dışarıdan taş taşımış, siz bakınca bir bina görüyorsunuz, binanın içini taşlarla tekrardan örmüş, attığınız mermi duvarı delse de taşlara hükmü geçmiyor. Size küçük bir delikten ateş ediyor. Bizim ateşimizin bir hükmü yoktu. Oraya da müdahale edecek tek şey de tanktı. Ve tank da kullanıldı. Duvarların içini bomba doldurup, sonra tekrar sıvayıp üstünü boyamışlardı. Girince normal ev zannediyorsunuz patlatıp binayı üstünüze yıkıyorlar.”

CİZRE BODRUMLARI

Röportaj yaptığım ilk Özel Harekât polisi, Cizre bodrumlarında ambülanslara ateş açılmasının o günlerin en kritik dokunuşu olduğunu söylemiş ve Bodrumlardan insanların tahliye edilmesi ya da etraflarının çevrilerek teslim olacak noktaya itilmeleri yönünde bir irade olmadığını, doğrudan operasyona yönelik hareket edildiğini ve Cizre bodrumlarında çok sayıda sivilin öldürüldüğünü söylemişti.

Ancak özel harekâtçı Ali Coşkun meslektaşından farklı düşünüyor:

“Cizre bodrumları denilen olaylar esnasında oradaydım. Türkiye’de dört tane yer vardı PKK açısından iyi istihdam edilmiş. Silopi, Cizre, Nusaybin ve Sur’du. Sur hariç diğer üç yerde etkili olmasının sebebi Suriye’den hızlı geçiş yapabilmeleriydi. İstihdamı tam sağlanmış, çatışmaya hazırlardı. İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla biz de bekliyorduk. Cizre’de hiçbir yere gidemiyorduk.

Bodrum olaylarına gelince, belli sokaklar açıldı, onların çıkması için beklendi. Belli bir koridor açılması istendi. Biz belli koridor açtık, günlerce çıkan olmadı. Yaralılarımız var dendi. Yaralılar için ambülans istendi, HDP’li vekiller devreye girdi. Ambülanslar için yollar açıldı. Ambülanslara ateş açıldı. Ambülanslara ateş açılınca ambülans ekipleri gitmek istemedi.

Bodrumdan televizyonlara bağlananlar oldu, asla teslim olmayacaklarını direneceklerini söyleyenler oldu. Çatışma ortamı vardı. Ben polislik hayatım boyunca ambülansa ateş açan polis görmedim.

Biz Cizre’nin bazı bölgelerinden sivil vatandaşları tahliye etmek istediğimizde PKK sırf siviller oradan çıkmasın diye üzerimize ateş açtı. Afrin’de Zeytindalı Harekâtı’nda dronla çekilmiş görüntüler var. Halk bölgeyi terk etmeye çalışıyor. PKK’lılar yolu kesiyorlar, yolu kapatıyorlar. Halkın kalmasını istiyorlar silahlı gruplar.

PKK’lıların şehri terk etmek isteyen halka ateş açmalarına ilişkin görüntüler de var. Bir çok yerde sivil halka biz de sorduk, neden yasak ilan edildikten sonra bölgeyi terketmediniz, neden biz gelene kadar beklediniz diye. Söyledikleri şey, PKK’nın tehdit edip izin vermediğiydi. Tamam olaylar halkı tahliye edecek raddeye gelmemeliydi. Ama PKK da sivillerin çıkmasına izin vermedi.

Ben ambülansa ateş edilmesine şahit olmadım. Ama dost ateşiyle şehit olanlar oldu mu? Oldu. Ben de bir kere dost ateşinden ölümden döndüm.”

HENDEK ARKASINDAKİLER GENÇ ÇOCUKLARDI

Özel harekâtçı Coşkun’un bu noktada PKK’ya da eleştirisi var. Şehirlerde tank kullanılmasının savaş hukuku açısından eleştirilebileceğini, ancak PKK’nın da 15 yaşındaki çocukların eline silah vererek YDGH güçleriyle savaş hukukunu asıl ihlal eden taraf olduğunu belirtiyor:

“Bizim Hendek operasyonlarında çatıştığımız kişilerin çoğu dağ kadrosundan değildi. Bunlar YDG-H denilen 18 yaşında 15 yaşında şehirde yaşayan genç çocuklardı. Ellerine silah verilip hadi sen bu mahallenin sorumlususun denilen çocuklardı. Yaşlı bir amcadan dinledim, 15 yaşında eli silahlı çocuğun gelip kendisine tokat attığını söylüyordu. Dediğimi yapacaksın diye. Silahla gençleri cezbetmek kolay. Bir anda otorite oluyor.

Silopi dediğiniz yer 100 bin nüfuslu yer. Bakınca Kırşehir’den büyük. Bu kadar büyük bir ilçeyi dağdan gelenlerle sadece kapatamazsınız. Dağdan gelenler M16 kullanan lider kadrosundan kişiler, gençleri silahlandırdılar ve onların katılımıyla kapattılar. Halkı silahlandırdılar. Aylarca barikat hendek arkasında haftalarca kalabilmek ancak yemek gibi lojistik desteklerle olur.

Taybet İnan’ın cenazesi 7 gün sokakta kaldı.

TAYBET İNAN’IN ÖLÜMÜNDE EMNİYET’İN AÇIKLAMASI GERÇEĞİ YANSITMIYORDU

Hendek sürecinin en çarpıcı olaylarından biri 57 yaşındaki Taybet İnan’ın vurulduktan sonra cenazesinin 7 gün boyunca sokak ortasında bekletilmesiydi.

Özel Harekâtçı Coşkun, olaydan sonra Emniyet’in “Taybet İnan’ın cesedinin sokakta bulunduğundan haberlerinin olmadığı” yönünde bir açıklama yaptığını, ancak bunun doğru olmadığını söylüyor.

Coşkun, Taybet İnan’ın cesedinden o dönem haberdar olunduğunu, ancak bölgede bomba gömülü olduğu şeklinde istihbarat geldiğini söylüyor:

“Biz de operasyonların bir an önce bitmesini istiyorduk. Çünkü bizim de çocuklarımız oradaydı, eşim markete gidemiyor, markete malzeme gelmiyor, sürekli hayatınız tehlike altında. Elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ama bu bir savaştı ve bir çok insan hakları ihlali yaşandı. Mesela Taybet İnan’ın cenazesinin oradan alınmamasıyla ilgili Emniyet çok farklı bir açıklama yaptı.

Emniyet ‘haberimiz yoktu, biz çatışma döneminde orada bulunduğundan haberimiz yoktu’ diye açıklama yaptı. Oysa biz orada öyle bir kadının cesedinin olduğunu biliyorduk. Bize verilen istihbarat bilgisinde, kadının cesedinin bulunduğu yerde büyük bir patlayıcı madde olduğuydu. Dronlarla bakıldığı zaman parkelerin sökülüp tekrar döşendiğinin görüldüğü söyleniyordu. Oraya yakın unsurlara da bölgenin fotoğrafları atıldı. Bu tip durumlarda bölgeye doğrudan gidilmiyor, bombanın etrafındaki binalar tek tek alınarak gidiliyor. Sonra düzeneğin kablosu ya da sinyali bulunarak imha ediliyor. Bu bazı yerlerde günler alabiliyor. Benim de Taybet İnan’ın cesedinin olduğu bölgeye giden arkadaşlardan duyduğum, bölgeye büyük bir El Yapımı Patlayıcı gömüldüğüydü.”

Konun hassasiyeti nedeniyle burada soru cevaba dönüyorum…

Soru: Peki bomba olduğu için ‘güvenlik güçleri gidemedi’ diyorsunuz. Taybet İnan’ın eşi cenazeyi almaya kendilerinin gitmesine de izin verilmediğini, önce kardeşinin gitmeye çalışınca vurulduğunu, sonra kendisinin yaralıyken Taybet İnan’a ip atarak çekmeye çalıştığını, ancak kendisinin de kolundan vurulduğunu söylüyor?

“Yani 7 gün orada cenaze bekleyince polis için iyi bir şey mi oluyor. Yani eşi gelip polise ben cenazeyi almak istiyorum derse, alsın tabii ki. Biz ya da asker niye ateş etsin? Biz ilçeyi terk etmek isteyenlere eskortluk yaptık. Aradılar, biz gidip evlerinden alıp götürdük.”

Soru: Taybet İnan’ı kim vurdu?

“Taybet İnan’la bizim duyduklarımız oldukça farklıydı. Bölgeyi terk etmeyen YDHG’lılara lojistik destek taşıyan bir kadın diye duymuştuk. Size garip gelebilir. ‘Annem yaşındaki kadın’ diyebilirsiniz, ama onun yaşında pek çok kadın destek veriyordu. Kimin vurduğunu bilmiyorum. ‘Taybet İnan’ı polis vurdu’ diyemem. ‘Taybet İnan’ın ip atan eşine polis ateş açtı’ da diyemem. Görmedim ve kimse üstlenmedi. Ama eşi gelip Emniyet’e cenazeyi almak istediğini söyleseydi, ona izin verilirdi. Hatta eskortluk yapılırdı.”

Soru: Taybet İnan örgüte yakın biriyse örgüt neden vursun?

“Örgüt vurdu demiyorum. Polis vurdu da demiyorum. Barikatın arkasında sürekli sağa sola geçişler oluyor ve barikattan bize sürekli ateş ediliyor. Siz ne yaparsınız? Siz de ateş edersiniz. Böyle bir çatışma ortamında sivil ölümleri kaçınılmaz. Kadını PKK vurmuş olabilir, bizim arkadaşlar barikat arkasından görüntü alıp ateş etmiş olabilirler. Bilmiyorum. Kurşun sekmiş olabilir, elinde bir şey görülüp ateş edilmiş olabilir.”

Soru: Polis bir anons yapıp ‘ateş açmayın, gidip alın’ diyemez miydi?

Mesafeyi bilmiyorum. Anons mesafesi var mıydı. Çatışma ortasında 700 metre 1 km mesafede birinin yerde yatması tüm Emniyet’in oraya odaklanmasına sebep olmaz.

Soru: Peki çıkartıldıktan sonra ailesi bir taziye çadırı kurmak istedi izin verilmedi, defnedilmesi için sadece iki yakınına izin verildi. Bunlar garip değil mi?

“Hangi tarihlerde, nereye defnettiler bilmiyorum. Aileye bakmak lazım. Emniyet, aşiretine bakar, örgüte yakınlığına bakar, çatışmadaki durumuna bakar. Bu dediğiniz uygulama terörist muamelesi. Askerle polisle çatışma durumunda ölenlere bu tip muamele yapılıyor. Tabi defin tarihinde sokağa çıkma yasağı devam ediyor muydu bilmiyorum.”

Taybet İnan’ın eşi olaydan sonra 155’i defalarca arayıp eşinin yaralı olduğunu ambülansla alınmasını istediklerini ancak ambülansın gönderilmediğini söylüyor. Israr üzerine 155’ten beyaz bayrakla gidebilecekleri yönünde izin verildiğini, ancak bunu yapmayı denediklerinde üzerlerine ateş açıldığını belirtiyor. Ancak bu ateşi kimin açtığı henüz belirlenebilmiş değil.

SİPARİŞ DUVAR YAZILARI

Özel harekâtçı Coşkun, Hendek Süreci’nde güvenlik güçlerinin duvarlara yazdıkları yazıların ise fazla önemli olmadığı görüşünde.

Yazıların PKK’nın yazılarına tepki olduğunu, ancak “Reis ve Uzun adam” yazılarının sipariş olduğunu söylüyor:

“Esedullah yazısını okumuştum. PKK’nın Faraşin Timi vardır, duvara yazarlar. Farklı tim isimleri yazar PKK’lılar. Bizim arkadaşlar da duvarlara buna karşılık yazılar yazdıklarını düşünüyorum. Aslında duvara Esadullah Timi yazanı tanıyorum. Silopi’de de bir-iki yerde de vardı. Birçok yerde birbirinden etkilenip yazanlar oldu. Bunu radikalleşme görmüyorum. İlçe, merkez, Emniyet’in yanı, duvarına ‘PKK, YDHG, Biji Apo’ yazıyordu. Ona karşılık yazıldı diye düşünüyorum.

Şimdi bir insanı savaştırıyorsan bazı şeylere de göz yumacaksın. ‘Kurdun dişine kan değdi, korkun’ diye duvara yazıp kendini motive etmesine de birşey demeyeceksin. Hem adama git savaş, 10 ton bombayı sök diyeceksin. Sonra da duvara spreyle birşey yazmasına da laf edemezsin. Asker için de polis için de konuşuyorum, gidin eğitimlerine bir sürü marş vardır, sloganlar vardır. Bunları neden yaptırıyorlar, insanları savaş için motive böyle edersiniz.

Birçok amir müdür bu yazılara ses çıkarmadı. Ama Silopi’in Tugay komutanını hatırlıyorum. O zaman telsiz kodu Hakan1’di. Duvara yazılarla ilgili, ‘Evlatlarım ben de elime sprey alıp onların yazdığı hakaretlere karşı yazılar yazmayı istiyorum, içimden geçiyor ama biz onlar gibi başıbozuk değiliz, bize böyle yazılar yakışmaz, rica ediyorum yazmayın’ dedi.

Ben hiç yazı yazmadım. Bir sefer haricinde. Sadece bir yere Neşet Ertaş ölümsüzdür yazmıştım. Kırşehirliyim.

Radikalleşme görmedim ama Özel Harekât’ın içinde Cüppeli cemaatinden ve Menzil’den adamlar var. Onların olaylara bakışları değişik tabii. Milliyetçiler var. Kendini AKP’li addedenler var. Hatta sipariş üzerine uzun adam sana selam olsun yazanlar vardı.

Reis mesajlı yazılar siparişti. Bakın bizi bu pisliğin içine hükümetin attığını biliyorduk. Hiçbir Özel Harekâtçı o kadar arkadaşını şehit verdikten sonra, ‘Uzun adam sana selam olsun’ yazmaz. Ben o zaman Özel Harekat’ın hükümete duyduğu kini, nefreti biliyorum. Sağcısı, solcusu bile. AKP’lisi bile. Uzun adam filan tamamen sipariş. Hükümet her şeyi kullandığı gibi bunu da kullandı. Telefon ettiler, duvara uzun adam yazıp fotoğrafını çekip atın dendi. Yapıldı.

15 Temmuz’dan önce Emniyet’in hükümete olan güveni bitmişti. 15 Temmuz ellerine geçti, Binali Yıldırım, iyi proje diyor ya. Bu proje ellerine geçti herkesin başına çöktüler. Emniyet’teki hava da değişti.”

BİTTİ.

[Cevheri Güven] 13.2.2019 [MedyaBold.com]

Avrupa Konseyi: Türkiye dünya çapındaki en büyük gazeteci hapishanesi

Avrupa Konseyi, Avrupa genelinde cezaevindeki 130 gazeteciden 110’unun Türkiye’de olduğu bildirildi. Konsey, Avrupa’da basın özgürlüğünün Soğuk Savaş’tan bu yana en kötü dönemini yaşadığı uyarısında bulundu.

Avrupa Konseyi, Avrupa genelinde gazetecilerin durumunun alarm verici boyutlara ulaştığı uyarısında bulundu. Konsey’in Salı günü açıkladığı raporda, gazetecilere ve medyaya yönelik cinayet, saldırı, gözdağı, itibarsızlaştırma gibi baskı yöntemlerinin rutin hale geldiğine dikkat çekilerek “Avrupa’da basın özgürlüğünün Soğuk Savaş yıllarından bu yana hiç bu kadar tehdit altında olmadığı” tespiti yapıldı.

Rapora göre Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin 32’sinde geçen yıl gazetecilere yönelik toplam 140 saldırı vakası bildirildi. 2018 yılı sonu itibarıyla 110’u Türkiye’de olmak üzere 130 gazetecinin cezaevinde bulunduğuna dikkat çekilen raporda “Türkiye’nin gazeteciler için dünya çapındaki en büyük hapishane olduğu” değerlendirmesine yer verildi.

Gazetecilere yönelik saldırılarda “cezasızlık iklimi”
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, Avrupa Konseyi raporunda, aralarında Türkiye, Rusya, çeşitli Balkan ülkeleri ve Azerbaycan’ın da bulunduğu birçok ülkede gazetecilere yönelik saldırılar konusunda bir “cezasızlık ikliminin” sürdüğü belirtilerek yetersiz soruşturmalar nedeniyle 90’lı yıllardan bu yana 17 gazeteci cinayetinin aydınlatılamadığı vurgulandı.

Konsey raporunda 2018’de en az iki gazetecinin mesleğini icra ettiği için öldürüldüğü belirtilerek Slovak gazeteci Jan Kuciak ve Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülen Cemal Kaşıkçı cinayetlerine işaret edildi. Ayrıca Bulgaristan ve Rusya’dan iki gazetecinin ölümünün şüpheli olduğu belirtildi.

Bulgaristan’da televizyon haberciliği yapan gazeteci Viktoria Marinowa, Ekim ayında tecavüze uğradıktan sonra öldürülmüştü. Diğer vakada ise Rus araştırmacı gazeteci Maxim Borodin Nisan ayında evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetmiş, Rus yetkililer olayın intihar vakası olduğunu belirterek soruşturmayı kapatmıştı.

Konsey raporunda gazetecilere yönelik saldırılar arasında, Karadağ’da bir gazeteciye yönelik bombalı saldırı, Milano’da bir gazeteciye bıçaklı saldırı olayı ve Ukraynalı bir internet haber sitesi çalışanlarına yönelik zehirli gaz saldırı teşebbüsü de sayıldı.

Politikacıların sözlü saldırıları
Avrupa Konseyi’nin raporunda gazetecilere yönelik artan sözlü saldırıların da endişe verici olduğu ve bu saldırıların bizzat politikacılar tarafından da yapıldığı belirtildi.

Çekya Cumhurbaşkanı Milos Zeman’ın Eylül ayında gazeteciler hakkında “soyu tükenen türler arasında yer almadıklarına üzülüyorum” demesi politikacıların sözlü saldırılarına örnek gösterildi.

Avrupa Konseyi ayrıca araştırmacı gazetecilerin haber kaynaklarının korunması ilkesinin zayıflatılmasına yönelik bir eğilim olduğu uyarısında da bulundu. Haber merkezlerinde yapılan aramalar ve telefon dinlemelerinin bu eğilimin bir parçası olduğu değerlendirmesinde bulunan Konsey, aralarında Fransa, İngiltere ve Polonya’nın da bulunduğu bazı ülkelerin, vatandaşların kitlesel gözetimini kolaylaştıran yasalar çıkardığına ve bunun gazetecilerle haber kaynaklarını da etkilediğine dikkat çekti.

Jagland: Basın özgürlüğü erozyonu önlenmeli
Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjörn Jagland, üye ülkeleri “basın özgürlüğü konusundaki erozyonu” önleme ve gazetecilerin güvenliğini iyileştirme konusunda adım atmaları için uyardı. Jagland, basın ve ifade özgürlüğünün tüm diğer hakların korunabilmesi için gerekli olduğunu söyledi.

Rapora konu olan veriler, aralarında uluslararası gazeteci örgütleri, Sınır Tanımayan Gazeteciler ve Uluslararası Pen Kulübü’nün de bulunduğu 12 partner örgütten Avrupa Konseyi’ne düzenli olarak aktarılan bilgilerden oluşuyor.

İlgili devletlerden konuyla ilgili bilgi talep ettiğini belirten Avrupa Konseyi, vakaların sadece yüzde 40’ı ile ilgili yanıt geldiğini, Rusya, Türkiye, İtalya, Bosna Hersek ve Azerbaycan’ın kendilerine yöneltilen hiç bir soruya yanıt vermediğini bildirdi.

[TR724] 13.2.2019

Gençlerde ani kalp ölümlerine yol açan sebepleri biliyor musunuz?

İlerleyen yaşla birlikte görülme sıklığı artan kalp hastalıkları artık gençleri de tehdit ediyor. Erken yaşlarda ani ölüm nedenlerinin üçte ikisini kalp hastalıkları oluşturuyor.

Sigara, yanlış beslenme, obezite ve yoğun stres gençlerde görülen kalp hastalıklarının ana sebepleri arasında. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Sercan Okutucu’ya göre, bu risk faktörlerini ortadan kaldırmak ve bazı önemli noktalara dikkat etmek kalp hastalıklarından korunmada büyük rol oynuyor. Okutucu, gençlerdeki ani ölümlere ilişkin şu önemli bilgileri veriyor: Uzun QT sendromu ve Brugada sendromu hızlı ve düzensiz kalp atışlarına yol açabilen kalıtsal kalp ritim bozukluklarıdır. Kalbinizdeki ritim bozukluklarına neden olan hızlı kalp atışları bayılmalara hatta ölüme neden olabilir. Bu hastalıkların çoğu kalbin sodyum, potasyum ya da kalsiyum kanallarındaki çeşitli mutasyonlardan ötürü oluşmaktadır. Uzun QT sendromu ve Brugada sendromunda tanı EKG ile konulabilmektedir. Ani ölüm riski yüksek olan durumlarda şoklama özelliğine sahip olan kalp pili gerekebilir.

Sigara en önemli risk faktörü

Kalp damarının tıkanması sonucu gençlerde kalp krizi görülmesi oldukça nadirdir. Her yaşta olduğu gibi genç yaşlarda da kalp krizinin en önemli risk faktörü sigaradır. Ailesel ciddi kolestrol yükseklikleri de erken yaşta kalp krizine neden olabilir. Normalde kalbin dışında seyreden koroner damarların kalp kasının içinden geçtiği ve kalp kası köprüsü olarak adlandırılan durumlarda ve bazı koroner anomalilerin varlığında da erken yaşta kalp krizi yaşanabilir.

Gençlerde ani kalp ölümlerinin başka nedenleri de vardır. Bunlardan biri doğuşta kalp hastalıkları ve kalp kası anormallikleri gibi kalbin yapısal anormallikleridir. Bir diğer ani ölüm nedeni miyokardit yani kalp kası iltihabıdır. Göğse alınan bir darbenin kalbin elektrik döngüsünün yanlış bir zamanına denk sonucu oluşan kalp sarsıntısı da ani kardiyak ölümlerin nadir görülen sebeplerindendir ve spor yapan genç insanlarda görülebilmektedir.

Sağlık taraması ve erken tanı çok önemli

Gençlerde görülen ani ölümlerin çoğunda öncesinde herhangi bir yakınma yoktur bunun için özellikle sporcularda sağlık taraması yapmak çok önemlidir. Fakat nefes darlığı, göğüs ağrısı, çarpıntı ve bayılmalar kalp hastalıklarının bir işareti olabilir. Bir diğer önemli ipucu ise aile öyküsünde 50 yaşından önce açıklanamayan ölümler olmasıdır. Ani ölümler, olası gizli kalp hastalıklarının erken tanı ve tedavisiyle önlenebilir. Ani kalp ölümü riski altındaysanız doktorunuz ağır ve zorlayıcı sporlardan kaçınmanızı önerebilir. Altta yatan sebeplere bağlı olarak ani ölüm riskini azaltmak için tıbbi veya girişimsel tedaviler gerekebilir.

[TR724] 13.2.2019

Bavul toplama sırası Sarri’de! [Hasan Cücük]

‘Hangi kulübün teknik direktörü kovulmaya en yakın adaydır?’ sorusuna cevap vermek için gözleri Chelsea’ye çevirmek yeterli oluyor. Rus milyarder Roman Abramovich’in İngiliz kulübünü satın almasından sonra başarısız olan teknik adamın bileti derhal kesilmeye başladı. Bazen başarılı olmakta kalmanın garantisi olmuyor. Kalmanın tek ölçüsü başarı olunca, Abramovich 16 yılda 12 teknik adam değiştirdi. Bu zincirin son halkası Maurizio Sarri olmak üzere.

2016-17 sezonunu Chelsea Antonio Conte yönetiminde şampiyon olarak tamamlıyordu. Wenger, Guardiola, Klopp, Pochettino ve Mourinho gibi ünlü teknik adamların boy gösterdiği Premier Lig’de Conte zirvenin sahibi oluyordu. 2017-18 sezonuna son şampiyon ünvanıyla başlayan Chelsea’da sıkıntılar daha ilk haftadan itibaren boy gösteriyordu. Oyuncularla, Conte arasında adı konmamış gizli bir savaş yaşanıyordu. Öyleki, takımın yıldızlarında Diego Costa’yı kadro dışı bırakıp, 6 ay futboldan uzak kalmasını sağlıyordu. Sezon sonunda Chelsea ligi 5. sırada bitirince Antonio Conte bir anlamda kendi biletini kesiyordu.

Gerçekçi olmak gerekirse daha sezon bitmeden Conte’nin bileti kesilmişti. Şampiyonluk yarışında ilk devre bitmeden havlu atan bir teknik adamın Chelsea’da devam etmesi sıradışı olurdu. Yerine gelecek isim ise belliydi. Adı resmen konmamıştı ama bu isim Napoli ile son yıllarda ciddi bir çıkış yakalayan Maurizio Sarri idi. Asıl mesleği bankacılık olan Sarri 1990’da hobi olarak Stia takımında antrenörlük yapmaya başladı. 1999’a kadar gündüz bankacı, akşam teknik adamlık hayatını sürdürdü. 1999’da bankacılığı bırakıp teknik adamlığa devam eden Sarri, Napoli’yi 2015’ten bu yana çalıştırıyordu. Şampiyonluk yarışında son haftalarda yaşadığı puan kayıplarıyla Juventus’a geçilen Sarri’nin Napoli’si sezonu ikinci olarak tamamlamıştı.

Conte’nin biletini kesen Abramovich, takımı bir başka İtalyan Sarri’ye emanet ediyordu. Sarri, Abramovich döneminde Chelsea’da görev alan 5. İtalyan oluyordu. Daha önce Claudio Ranieri, Carlo Ancelotti, Roberto Di Matteo ve son olarak Antonio Conte görev yapmıştı. Bu isimlerden Ancelotti ve Conte ile şampiyonluk, ‘geçici’ olarak takımın emanet edildiği Di Matteo döneminde ise Şampiyonlar Ligi kazanmıştı. İtalyanların, Chelsea karnesi oldukça iyiydi. İtalyanlar dışında şampiyonluk gören tek isim ise Portekizli Jose Mourinho olmuştu.

Maurizio Sarri’nin Premier Lig’de işi kolay değildi. Gelecek sezonu garanti etmenin en sağlam yolu şampiyonluk veya en kötü ihtimal ligi ilk 4 içinde bitirmekte. Zira, karşısında Premier Lig’in kurtları konumuna yükselen Guardiola, Klopp ve Poshettino vardı. Sadece teknik adam kaliteleri ile değil, takımlarının kalitesiylede geçilmesi zor engellerdi.

Sezon Chelsea için muhteşem başlamıştı. Ligin ilk 5 haftasını 3 puanla kapatan Chelsea, sezonun ilk yenilgisini 13. hafta Tottenham deplasmanında alıyordu. Son 5 hafta ise Chelsea için tam bir yıkım oluyordu. Arsenal ve Bournemouth’a kaybeden Chelsea, Manchester City karşısında tarihinin en farklı yenilgilerinden birini alıyordu. 6-0’lık skor Chelsea için hezimet olduğu kadar Sarri içinde bavulunu topla komutuydu.

Premier Lig’de Top 6 kulüpleri olarak tanımlanan Manchester City, Liverpool, Manchester United, Tottenham, Arsenal ve Chelsea arasında şampiyonluk yarışı kadar ligi ilk 4’te bitirme yarışıda veriliyor. İlk 4’te ligi bitiren takım doğrudan Şampiyonlar Ligi bileti alıyor. Chelsea şuan itibariyle Top 6 takımları sıralamasında son sırada yer alıyor. Arsenal’e aynı puanla olmasına karşılık everajla rakibine geçiliyor, Manchester United ile ise puan farkı bir. Ligin ilk 3’ünde yer alan City, Liverpool ve Tottenham’ı yakalaması ise ihtimal dahilinde bulunmuyor. Mevcut duruma baktığımızda ligi ilk 4’te tamamlamak için Manchester United ve Arsenal, Chelsea’dan daha avantajlı konumda bulunuyor. Manzara bu olunca teknik adam kovmakta üstüne olmayan Abramovich için geriye fazla bir seçenek kalmıyor.

Ada basını şimdiden Sarri’nin yerine gelmesi muhtemel adayları yazmaya başladı. Listenin ilk sırasında Diego Simeone bulunuyor. Neden Simeone sorusunun cevabı son 3 maçta kalesinde gördüğü 10 golde yatıyor. Defansif güvenliği önde tutmasıyla tanınan Simeone, Atletico Madrid başarısıyla Avrupa’nın en gözde teknik adamlarından biri oldu. Muhtemel adaylar sıralamasında ikinci sırada Frank Lampard bulunuyor. Uzun yıllar Chelsea formasını giyen Lampard, takımın efsaneleri arasında yer alıyor. Şu sıralar Championship takınlarından Derby’i çalıştıran Lampard, takımını adım adım Premier Lige doğru taşıyor. Son muhtemel aday ise Chelsea’nın unutulmaz İtalyan efsanesi Gianfranco Zola. Halihazırda Sarri’nin yardımcılığını yapan Zola, hızlı ve en kestirme çözüm olarak görülüyor.

[Hasan Cücük] 13.2.2019 [TR724]

Diktatörden kurtulmak! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Diktatörlük kurumsal hale gelmişse, babadan oğula veya yardımcıya intikal ediyorsa, konjonktürel olmaktan çıkıp süreklilik kazanmışsa kurtulmak çok zordur. Diktatörden kurtulsanız dahi diktatörlükten kurtulamazsınız. Mevcut ölür, devrilir ama yerine başkası geçer ve diktatörlük devam eder. Kurumsallaşmış diktatörlükleri değiştirmek için halkın çok güçlü talebi ve/veya dıştan etkili müdahale, zorlama gerekir. Türkiye’nin çok partili döneme geçmesi, soğuk savaş sonrası Doğu Avrupa ülkelerinin demokrasiye geçmesi halkın taleplerinden öte dönemin siyasi konjonktörü ve harici etkenlerle ilgilidir.

İnönü “tek adam” olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşını demokratik bloğun kazanması sonrası galip devletlerin etkisi ile çok partili hayata geçme kararı almıştır. Bu kararında zamanın ruhunu okuyup basiret göstermesinden öte Stalin’in tehditlerinden korunabilmek için batıya sığınma ve onun kurallarını kabul etme etkiliydi. Sonuçta Tek Parti döneminin sona ermesi halkın talebiyle, zorlamasıyla olmadı. Keşke: “Türk toplumu demokrasiye, hukuka çok arzuluydu ve bunun için mücadele etti de çok partili sisteme, demokrasiye geçildi” diyebilseydik. Milli Şef İnönü, liderliğini yaptığı CHP’de milletvekili olan Celal Bayar’ı, Adnan Menderes’i çağırdı ve yeni bir parti kurulması talimatı verdi. DP, İnönü’nün talimatıyla kuruldu. Kurulduktan sonra en önemli gündemi muvazaalı (danışıklı) bir parti olmadığını ispat etmekti. 1950’de iktidar olduğunda bile “muvazaalı parti” gölgesi üzerindeydi.

Otoriter kişiliğe sahip insanlara diktatörlük yolunda yetki vermek kolaydır. Onlar gücü, yetkiyi “millet için!”, “vatan için!” isterler. “Kötülerle, suçla, hainlerle mücadele etmek için” ihtiyacım var derler. Halkı ikna etmek için suni krizler çıkarır, bazen suç oranlarını patlatır, terör olaylarını tırmandırırlar. “Ben olmazsam iç savaş çıkar”, “ülke batar!”, “yüzde 51’i verin bu iş suhuletle çözülsün!” diye toplumu korkutur. Ta ki kendisine olan ihtiyaç(!) anlaşılsın, halk çaresizlikle yetki versin! Hitler Birinci Dünya Savaşı sonrası ezilen Alman onurunu kurtarmak için “güçlü yönetim” (sağlam irade!) talep etti. Komünistlerle mücadele için yetki istedi. Krizlerle başedebilmek, Almanların Kutsal Roma rüyasını tekrar gerçekleştirmek için (Osmanlı vurgusu!) güçlü bir lidere ihtiyaç olduğuna inandırdı halkı. Almanların başlarda Hitler’e gönüllü verdiği yetkiler zamanla onu kontrol edilemez hale getirdi. İhtiraslarının peşinde koşan, dünya barışını tehdit eden bir canavar doğdu. Patolojik bir kişilik, aldığı sınırsız yetkilerle çılgın bir diktatöre dönüştü. Ülkeyi maceralara soktu. Sonunda Hitler’e verdiği sınırsız, denetimsiz güç Almanların felaketi oldu. Stalin elde ettiği sorgulanmaz ve devasa gücü en başta kendi toplumuna uyguladı. Paranoyakça gerekçelerle ülkedeki insanları kitleler halinde sürdü, öldürdü, cezalandırdı. Pek çoğu kendi insanı olmak üzere 42 milyon insanın ölümüne neden oldu. Kendisinin Ruslar için öyle vazgeçilmez ve gerekli olduğunu düşünüyordu ki ölürken: “öleceğime üzülmüyorum; benden sonra zavallı Rus halkı ne yapar ona üzülüyorum” diyecektir.

Doğu toplumları “güçlü” lideri tercih ediyor. Özellikle suç oranları yüksekse ve ağır problemler varsa  eli sopalı, güçlü bir liderin bunları çözeceği düşünülür. Otoriter eğilimli liderler toplumdaki talebi görür ve uygun söylemler geliştirir. Türk toplumu da “güçlü” lider ister. Milletin ekseriyeti terör ve güvenlik problemlerini “kodu mu oturtan” liderlerin çözeceğine inanır. Herkesi hizaya sokacak, “baba”lık yapacak, gerektiğinde ezecek, dövecek devlet adamı tipini tercih eder. Problemlerle bizzat yüzleşmeye cesareti ve karmaşık işleri çözmeye iradesi olmadığı için herşeyi “güçlü, yetkili” birine havale etme eğilimindedir. Kolaycılığa sığınarak bir kişinin çıkıp sorunları “şip-şak” çözmesini arzu eder. 

“Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar”

Güç ve yetki vermek kolaydır. Ama güç yetki verdiğiniz kişi bir süre sonra onu keyfi kullanılmaya başlar. Zira gücü denetleyecek mekanizmalar iptal edilmiş, herşey bir kişinin insafına terk edilmiştir. Demokratik kişiliğe sahip, uyumlu, munis kimseler bile sınırsız gücün-yetkinin zehirlemesiyle kolayca diktatöre dönüşebilir. Amerikalı siyaset bilimci Lord Acton’un dediği gibi “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar”. Gücün tek elde toplanmasının bozucu etkisi nedeniyledir ki Monteskiyo “kuvvetler ayrılığı” ilkesini iyi yönetimin, demokrasiyi sürdürmenin olmazsa olmazı görmüştür. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kimsenin “köpeği” olmaması, hakkın, hukukun savunucusu kalması için gereklidir. Yargının bir görevi adaleti sağlamak ise, diğer anayasal görevi yürütmeyi, idareyi denetlemek ve dengelemektir. Bireyi ve haklarını devlete karşı korumaktır. Bugünlerde hukuksuzlukların fetvacısı haline gelen Anayasa Mahkemesi’nin varlık sebebi budur. Parlamento hükümeti denetler, yasama erkiyle icranın, idarenin sınırlarını çizer. Bu güçler tek elde toplandıysa, bir adam her şeyin üzerinde güç ve söz sahibiyse diktatörlük tesis edilmiş demektir.

Diktatör herşeyden korkar

Demokrasiyi hazmetmemiş, güçler ayrılığını anlayamamış, düşünce ve ifade özgürlüğünün değerini bilmeyen toplumlar ağzı iyi laf yapan, etkileyici lideri “kurtarıcı” görür ve tüm yetkiyi ona verir.  Hep iyi ihtimalleri düşünerek, olayları sürekli hayra yorarak ülkeyi ele geçirmesine göz yumar. Ama zamanla bu güç halkı mengene gibi sıkmaya başlar. Çünkü diktatörler herşeyden korkar. Bu korku nedeniyle herşeyi kontrol etme zorunluluğu duyar. Histeriktir. Olmaz ihtimallerden tehditler çıkarır ve kendince tedbirler almak ister. Paranoyaları vardır. Gerçeklikten kopar, sürreel bir hayat yaşamaya başlar. Sadık ama kalitesiz adamlarla çalışır. Kimse kendisine doğruları söyleyemez. Zaman içinde diktatörle halk arasında uçurumlar oluşur. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” der. İki yüz gram çayla ve bez torbayla insanların sorunlarını çözeceğini, ikna edeceğini düşünür. Halkı, kendisi olmaksızın yaşayamayacak “zavallılar!”, liderliğine mecbur “yığınlar!” görür. Onlara kızar, bağırır, fırçalar.

Bizim gibi kısmen de olsa demokrasiyi tatmış ülkelerde diktatörlüğe geçiş farkedilince insanlar yanlış yaptığını anlar ve dönmek ister. Diktatörden nefret süreci başlar; ama kimse hakikati söylemeye cesaret edemez. Lider halkı sinek gibi gören ve kolayca ezen balyoza dönüşmüştür. İnsanlar küçük gruplarda söverler, ama kamuya açık alanlarda Lideri överler. Korku herkesi sarar, suskunluk sarmalı heryeri kuşatır. Konuşan, itiraz eden, ses veren aleme ibret olacak şekilde susturulur, cezalandırılır. Diktatörün onun adına havlayan itleri, çeteleri olur. Bir yandan toplumu yargıyla hizaya getirirken, öte yandan illegal mafyatik yapılarla gözdağı verir. Rahatsızlık büyür ama korku da büyür. Domuz bağında olduğu gibi, toplum o sürece girdikten, diktatöre yetkiyi verdikten sonra kolay kurtulamaz. Zira kıpraştıkça güç/otorite daha da sıkar. Her eylemi, hareketi üzerindeki baskıyı artırır, hareket alanını daraltır.

Toplum diktatörün mengesine girdikten sonra…

Diktatörlüğe giden sürecin başlarında otoriter eğilimli adamlardan kurtulmak için az bir çaba yeterken, toplum diktatörün mengenesine girdikten sonra artık muazzam bir irade, devasa bir enerji gerekir. Diktatörü bitirmeyecek her hareket/eylem şartları ağırlaştırır ve hayatı daha yaşanmaz hale getirir. Diktatör, ayakta kalmak için daha çok zulmetmek, daha çok baskı uygulamak ve bütün sınırları yok etmek zorundadır. Seçimle, sandıkla diktatörlerin gittiği vaki değildir. Hele diktatör kendi güdümünde kontrollü bir muhalefet oluşturmuşsa!

Tepki, gösteri, hak arama kültürü olan ve organize hareket edebilen toplumlar konjonktörün müsait olduğu dönemlerde kararlı ve iradeli davranarak diktatörleri devirebilmişlerdir. Ama insiyatif almayıp kurtuluşu mücizelerde arayan toplumlarda konjonktör müsait olsa da içten kırılma veya dıştan ciddi baskı olmayınca diktatörün gitmesi imkansızdır. Dıştan zorlanan değişimlerde milli çıkarları korumak zordur. Harici güçler risk almak, maliyeti artırmak istemez; uygun zamanı kollar. Liderin kullanışlılığı, global güç dengeleri vs. diktatörün kalması veya gitmesi tercihinde çok önemlidir. İç veya dış etkenlerle bir diktatöre karşı harekete geçmekte en önemli nokta milletin tahammülünün kalmaması ve artık diktatörlüğün taşınır olmaktan çıktığı algısıdır. Bu da topluma göre değişir. Eğitimli, dünyaya açık toplumlar için bu eşik düşük iken, doğu toplumlarında oldukça yüksektir. Tarihte pek çok diktatör ya ağır bir yenilginin veya bir felaketin, iç savaşın sonucu gitmiştir.

Diktatörlük kurumsallaşamadı

Türkiye’de diktatörlük neredeyse inşa edildi. Sevindirici olan şu ki diktatörlük kişisel ve konjonktörel görünüyor. Demokrasinin, özgürlüklerin hazzını almış Türk toplumu diktatörlüğün kurumsallaşmasını istemez. Diktatöre başkaldıracak cesareti/ iradesi ve böyle bir geleneği olmasa da devirmek isteyene yandan destek verir. En azından sukut eder. Ama bunun için canının epey bir yanması ve sabrının sınıra dayanması lazımdır. İyi-kötü bir demokrasi geçmişimiz olduğu ve mevcut yapı hala kurumsalllaşmadığı için kendimizi şanslı hissedebiliriz. Ama biraz daha zaman geçerse mevcut yapı yerleşecek ve kurumsallaşacaktır. O durumda toplum tam bir domuz bağı kıskacına girmiş olacak ve bu mengeneden olağanüstü bir vaka, bir felaket olmazsa kurtulamayacaktır.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 13.2.2019 [TR724]

Ekmek neden karneye bağlandı? [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Türkiye ekonomik olarak sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Hükümet bunu açıkça ifade etmese de sokağa yansıyan görüntülerden sıkıntıların boyutu çok rahat anlaşılıyor.

Son olarak iktidarın yıllar önceki uygulamalarına dönerek etten sonra tarım ürünlerinde de aracılığa soyunması, ekonominin geldiği noktanın tam bir göstergesi denilebilir. Depolara baskın yapılması, hallerin hedef alınması ve belediyelerin doğrudan satış yapması gibi savaş ve kıtlık yıllarının uygulamalarının geri gelmesi durumun ciddiyetini ortaya koyuyor.

Tanzim satışların başlaması ve ekranlarda gördüğümüz kuyruklar, bizim yaşımızdakilere 1970’li yılların sonlarında şahit olduğumuz benzin, tüp, şeker, gaz kuyruklarını hatırlatsa da yakın dönem tarihçilerine Tek Parti devrinin her şeyi kontrol etmeye çalışan ve ekonomik problemleri bu yolla çözmeyi tercih eden yaklaşımını çağrıştırıyor.

DEVLETÇİLİK MODELİ

Osmanlı Devleti son yıllarında üst üste büyük felaketler yaşadı ve Türkiye on bir yıllık bir savaş döneminin ardından kuruldu. Yeni devlet kapitülasyonlardan kurtulsa da önünde ekonomik olarak halletmesi gereken birçok problem bulunuyordu.

İlk yıllarda “karma ekonomik model” uygulanarak ve özellikle yabancıların elindeki işletmeler devletleştirilerek ekonomik gelişmelere zemin hazırlandı. Ancak 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, ekonomiye büyük bir darbe vurunca “devletçilik” yeni model oldu ve devlet, ekonominin temel sürükleyicisi konumuna geldi.

1933-1938 arasındaki Birinci Ekonomik Beş Yıllık Plan başarıyla uygulansa da Avrupa’da esen savaş rüzgârları, Türkiye için ekonomik felaketi başlattı.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKİYE

1939’da İkinci Dünya Savaşı başladığında “İkinci Adam” ve “Milli Şef” İsmet İnönü; “tek adam, tek parti” olarak ülkeyi yönetmekteydi. Devletle parti öylesine iç içe geçmişti ki İçişleri Bakanı aynı zamanda CHP’nin genel sekreterliğini yapmakta, valiler de partinin il başkanlığını yürütmekteydiler.

İnönü, akıllı bir stratejiyle Türkiye’yi savaş dışında tutarak ülkeyi savaşın yıkımından korumayı başardı. Ancak Türkiye savaşa girmese de önce Almanya sonra da Rusya tehlikesine karşı savunma harcamalarını artırmak zorunda kaldı.

Savaş esnasında hem büyük bir ordunun ihtiyaçlarının karşılanması hem de halkın aç bırakılmaması gerekiyordu. Hükümetin bulduğu çözüm, Merkez Bankası’na para bastırmak ve vergileri artırmak olduysa da bu durum enflasyonun yükselmesine yol açtı.

TEK PARTİ TEK EKONOMİ

Tek Parti yönetimiyle idare edilen Türkiye’de savaş ekonomisi de tek elden yönlendirildi. Aslında iktidarın önünde Birinci Dünya Savaşı gibi bir örnek bulunmaktaydı. O dönemde alınan tedbirlere rağmen karaborsa ve vagon ticareti nedeniyle “İttihatçı yandaşlar” servetlerine servet katarken halkın en temel ihtiyaçları bile karşılanamamıştı.

CHP yönetimi de çeşitli kanunlar çıkararak ekonomik sıkıntıları çözmeye çalıştı. 1942 yılında çıkarılan ve dünya kamuoyuna mal olan Varlık Vergisi ile zenginlerin ve özellikle de gayrimüslimlerin mallarına el konuldu.

İşte bu yılların önemli bir kanunu da “Milli Korunma Kanunu” oldu ve bu kanunla ülke içinde karaborsanın önüne geçilmesi ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması amaçlandı.

MİLLİ KORUNMA KANUNU

Harbin daha başında Türkiye’de karaborsa başlamış, özellikle dış basında halkın “sefalet derecesinde” yaşadığına dair haberler çıkmıştı. Türkiye’de sadece iki aylık kahve stokunun kaldığı, birçok fabrikanın kapandığı ve devam eden inşaatların durduğu belirtilse de Hükümet sözcüsü bunların doğru olmadığını, hiçbir ürünün vesikaya bağlanmadığını ve kimsenin malına el konulmadığını açıklayarak “pembe bir tablo” çiziyordu.

Hâlbuki ekonomik problemler ciddi boyutlara ulaşmıştı. Savunmaya ayrılan pay sürekli artıyor, enflasyon 1938 yılı fiyatları 100 olarak temel alındığında 1941’de % 175’e çıkıyordu. Ordunun beslenmesi ciddi bir probleme dönüşüyor, askerdeki erkeklerden dolayı toprakların işlenememesiyle buğday üretimi sürekli azalıyordu. Nitekim beş yıl içinde buğday üretimi yarı yarıya düşmüştü.

Parası olan az sayıdaki kitle stok yapmaya başlamış, karaborsacılık ve vurgun artmış, savaş nedeniyle ithalat yapılamaması sıkıntıları iyice artırmıştı.

Bütün bu sıkıntılar üzerine Refik Saydam Hükümeti, Milli Korunma Kanunu’nu TBMM’ye sevk etti. 18 Ocak 1940’da kabul edilen Milli Korunma Kanunu (MKK) Hükümete savaşa girme, kısmi ya da genel seferberlik gibi durumlarda olağanüstü yetkiler veriyordu.

Kanuna göre Hükümet fiyatları belirleme, ürünlere el koyma ve zorunlu çalışma koyma yetkilerini elde etmekteydi. Hükümet sonradan tarım alanının da bu kapsama dâhil edilmesiyle bütün ekonomiyi yönlendirme imkânına kavuştu. Kanuna uymayanlara para cezası, işyerini kapatma ve işyerinin teşhiri gibi yaptırımlar uygulanabilecekti.

Uygulamalar sonucunda verilen cezalar dönemin ulusal ve yerel basınından takip edilebilmektedir. Bu tedbirlere rağmen vurgunculuğun önüne geçilemeyecek, ekmek vesikaya bağlanacak, küçük üretici fakirleşirken İkinci Dünya Savaşı da “CHP zenginleri” denilen bir zümreyi ortaya çıkaracaktır.

TAZE EKMEK SATMAK YASAK

MKK sorunları çözmediğinden durum daha da kötüye gitti. Türk halkının en önemli yiyeceği olan ekmeğe önce çavdar, sonra da arpa karıştırılması da sorunu çözmedi.

Son çare olarak 1942 ocak ayında ekmek önce Ankara’da sonra da İstanbul’da karneye bağlandı, ekmeklerin bir gün sonra “bayat olarak ” satılması kararlaştırıldı ve undan ekmek ve makarna dışında bir şey yapılması yasaklandı.

Buna rağmen birçok yerde ekmeğin “çamur gibi” satılması önlenememiş, lokantalara ekmek verilmediğinden vatandaş lokantada yemek yerken ekmeğini yanında götürmüştür. Bir de “ekmek karnesi ticareti” gibi bir sorun ortaya çıkmıştır.

Kanuna uygun davranmayan kişilere cezalar verilmeye başlanmıştır. Örneğin Antalya’da iki fırıncı aynı gün çıkan ekmeği sattıklarından “taze ekmek satmak” suçuyla para ve mallarına el konulması cezasına çarptırılmışlardır.

Kanunun getirdiği bir uygulama da çiftçinin tohumluk ve kendi ihtiyacı dışındaki ürününün devlet tarafından satın alınmasıdır. Bu uygulamayla ürünler değerinin çok altında satın alındığından küçük üretici büyük mağduriyetler yaşamış ve köylüde CHP’ye karşı büyük bir tepki oluşmuştur. Büyük üreticilerse CHP’ye yakınlığın etkisiyle ürünlerini vurgunculara satarak daha da zenginleşmişlerdir.

Uygulamada Hükümetin sadece temel gıda maddelerine değil ot, saman, çavdara bile Bakanlar Kurulu’nun gizli kararları çerçevesinde el koyduğu görülmektedir.

Hükümet fiyatlara doğrudan müdahale edince bu sefer de ciddi bir kalite sorunu yaşandığı ve işlemeyen saatler, kesmeyen jiletlerle ilgili şikâyetlerin yer aldığı görülmektedir.

Benzinde yaşanan sıkıntılar nedeniyle taksiler için tek çift plaka uygulanmaya başlanmış ve benzine aylık sınırlama getirilmişti. Benzin yokluğundan bazen otobüs seferleri iptal edilmiş, birçok ilaç sadece karaborsada bulunur hale gelmiştir.

ÇÖZÜM OLUR MU?

Sonuçta büyük tüccar ve büyük toprak sahipleri daha da zenginleşmiş, polisiye önlemler bir işe yaramadığı gibi hırsızlık, karaborsa ve vurgunlar artmış, halkın temel maddelere ulaşımı bile problemli hale gelmiştir.

Dönemin hatıralarında insanların kıtlık gerekçesiyle çividen bir avuç şekere kadar her şeyi stoklamaya başladıkları, her şeye müdahale eden uygulamalar sonucunda zaten kıt olan malların piyasadan tamamen çekildiği anlaşılmaktadır.

Bu dönemde yaşananlar, üretimi artıracak tedbirlerle küçük üreticiyi ve köylüyü desteklemek yerine devletin iktisadi hayatın her alanına müdahaleci yaklaşımının olumlu bir sonuç vermediğini göstermektedir.

Nitekim savaşa girmeyen Türkiye, “müdahaleci yöntemler ve vurgunculuk nedeniyle” İkinci Dünya Savaşı’nda % 365 enflasyonla dünyada enflasyonun en fazla olduğu ülke olmuştur.

Son olarak şunu hatırlatalım. CHP’nin “devletçi” politikalarını eleştirerek iktidara gelen Adnan Menderes iktidarı da ekonomik krizle baş edemeyince MKK’yı biraz revize ile yeniden uygulamaya koymuş, karaborsaya son vermek için ağır cezalara başvurmuş ancak hiçbir tedbir çözüm olmayınca büyük bir devalüasyon sonrasında IMF ile anlaşmak zorunda kalmıştır.

Kaynakça: İ. M. Öztürk, “İkinci Dünya Savaşı Türkiye’sinde Olağanüstü Kararlar: Milli Korunma Kanunu ve Varlık Vergisi”, TAD, 2013; B. Duru, “1941: Kıtlık Yılında Milli Korunma Kanunu Uygulamaları”, Açıklamalı Zaman Dizini, Ankara, 2009; A. Özbil, Türkiye’de Savaş Ekonomisi Olarak Milli Korunma Kanunu, İÜ AİİT Enstitüsü Doktora Tezi, İstanbul, 2015.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 13.2.2019 [TR724]

TANSAÇ’la bahar gelmez [Semih Ardıç]

Et-Balık Kurumu’nu kast ederek, “Devletten kasap olur mu?” diyerek iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hangi büyük sözü sarf etmişse onunla yüzleşiyor.

1970’li senelerin sonunda kalmış sana yağı, tüp-gaz kuyruklarını her fırsatta “iflas vesikası” diye anlatan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye tarihinde bir ilk olan patlıcan-biber kuyruklarına gelince nakaratı değiştiriveriyor.

ERDOĞAN’IN ŞAHİDİ BARLAS

Sebep olduğu sefaleti unutturmak maksadıyla, “Merminin fiyatı kaç lira haberiniz var mı?” diyor.

Her devrin iktidar muhibbi Mehmet Barlas da köşesinden bir F-16 savaş uçağının bombardıman masrafları ile Erdoğan’a alkış tuttu.

Dünyanın en büyük ordusunu sevk ve idare eden Amerika Birleşik Devletleri’nde senelik enflasyon nasıl oluyor da yüzde 1-1,5 aralağında geziniyor.

Türkiye’de ise sadece sebzenin fiyatının niye yüzde 300 arttığına cevap vermekten daha kolay olmalı zırvalamak.

Bozacının şahidi şıracı günlerinde her haber ibretlik her beyan arşivlik.

BAHANE DE KALMADI

Devlet aklını derin dondurucuya kaldıran Erdoğan’ın memleketi kasıp kavuran krizin yegâne müsebbibi olduğunda zerre kadar tereddüt yok.

Kendi tabiriyle “başkan”, anayasadaki tanımla “partili cumhurbaşkanı” seçildiği 24 Haziran 2018 tarihine kadar her başarısızlık anında “bürokratlar ayak bağı oluyor” bahanesini kendisine siper ediyordu.

Artık tek bir imzası kâfi. Aile şirketinin başına geçki. Genel Kurul da yönetim kurulu da icra ve denetim kurulları da tek başına kendisinden müteşekkil.

Adeta devletin tapusunu eline geçirdi. Layüsel bir idareci. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, muhalefetin, gazete ve televizyonların, sosyal medyanın, sivil toplum kuruluşlarının, sandığın ve mahkemelerin hükmü kalmadı.

BARLAS FAMİLYASI

Erdoğan, devleti de kendisi gibi yalancı ve itimat edilmeyecek bir mekanizmaya dönüştürdü. Senelik enflasyon Türkiye İstatistik Kurumu’nda (TÜİK) hile üstüne hile yapılarak ancak yüzde 20’ye kadar düşürülebildi.

Çarşı-pazarda halk feryat edince de tanzim satış çadırları (TANSAÇ) ile ekmeğin karneye bağlandığı senelere rücu etti.

Halkın açlık sınırında hayat-memat mücadelesi verdiğini bile bile mermi ile domates, mermi ile patates/soğan arasında illiyet bağı kurabilecek kadar muhakameden mahrum bir reis-i cumhur oturuyor Saray’da.

Ondan daha fazla kralcılık yapan ve Barlas familyasının temsil ettiği kiralık kalemlerin mevcudiyeti tek başına ümitsizlik ve endişe sebebi değil midir?

Her iş yolunda gitse ikisinin temsil ettiği zihniyetten daha ağır bir siyasî ve iktisadî krize hacet kalır mı?

MÜTEVAZILIKTAN MÜTEKEBBİR SİYASETÇİYE

Tevazu ve istiğna vadi ile iktidara gelenlerin İstanbul Üsküdar’da mütevazı apartman dairesinden Kısıklı’da müstakil villaya taşınması ile başlayan kibirlileşme halinin hicap duyacağını beklemek safdillik olur.

Yine de bu ibretlik döneme ait hazin vakaların altını çizmek lazım. Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Twitter hesabında hepimizin telaffuz edip de yazamadığı o hakikati yazdı.

Yılmaz, “Allah kulunu iddiası ile sınar. 17 yıldır sana yağı kuyruğunu istismar etmekten bıkmayan AKP domates-biber-patlıcan kuyruğu ile sınanıyorsun. Kendi doğruları üzerinde yükselmek yerine başkalarının yanlışları üzerinde yükselmenin trajedisi.” ifadelerini kullandı.

BUGÜNÜN BİR DE YARINI VAR

Başkalarının kusurlarını veya döneminin şartları içerisinde mütalaa edilmesi lazım gelen hadiseleri hep kendi ikbaline basamak yapan Erdoğan bugün tek adamlıktan aldığı kuvvetle “yanlış yapıyorsun” diyen herkesi ezip geçebilir. Bugünün bir de yarını var.

İktisat tarihinin sayfalarında sebze kuyrukları ile beraber zikredilecek Erdoğan ve AKP: “Erdoğan devrinde patlak veren krizde ucuz sebze alabilmek için TANSAÇ önlerinde saatlerce kuyrukta bekleniyordu. İnsanlar sabahın erken saatlerinde geldikleri çadırların önünde sıra kapmak için birbiri ile yarışıyordu.”

VATANDAŞ ETTEN VAZGEÇTİ, OT BİLE YİYEMEZ OLDU

Bülent Ecevit’in başbakanlığında patlak veren 2001 krizinde bile böyle bir manzara görülmemişti. O kadar kriz görmüş vatandaş ilk defa “ot” dediği sebzeyi bile alamayacak kadar mahrumiyetle karşı karşıya.

İstanbul’da tanzim satış çadırlarında sebze fiyatları yine el yakıyor. İlk gün 297 ton sebze satıldığı açıklanırken, İstanbul’un günlük tüketimi 9 bin tonu aşıyor.
Altınla yarışan kırmızı ete el sürülemiyordu zaten. Halihazırda ot bile alamıyor vatandaş. Taze soğanın kilosu 20 TL’ye kadar firladı.

Evine ekmek, iki kilo patates götürürken beli iki büklüm olan vatandaş iktidarın ne kadar umurunda? Cevabını Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak sebze çadırlarını gezerek verdi.

Etrafa gülücükler dağıttı. Fiyatlar düşmüş. Ne olmuş yeni fiyatlar? Patates 3 lira, sivri biber 7 lira.

BİR GÜNDE 297 TON SEBZE SATILDI

İstanbul’da belediye tanzim satış çadırlarında bir günde 297 ton sebze satılmış.

Her gün 9 bin ton sebze-meyvenin satıldığı 17 milyonluk İstanbul’da 297 ton sebze satarak enflasyonu düşürdüğüne inanmamızı istiyorlar. 118 ton domates 2,7 ton patlıcan satılmış.

Salatalığı Antalya’dan 4 liraya alan İstanbul Büyükşehir Belediyesi etikete 4 TL yazdı. Günlük zarar 200 bin TL. 31 Mart Seçimi geçince o zarar da “vergi zammı” olarak vatandaşın sırtına bindirilecek

İlk gün toplam 794 bin 150 liralık hasılat elde edilmiş.

İstanbul’un toplam ihtiyacının yüzde 3’üne tekabül eden bir formülle gıda fiyatları aşağı çekilemez. Daha evvel de ifade ettim. İktisatçılar yazmaktan yoruldu.

Üretimi terk ederken, tarım ve hayvancılıkta ithalata müptela olmuşken o memlekette gıda fiyatlarının düşmesini beklemek hoş bir hayalden ibarettir.

[Semih Ardıç] 13.2.2019 [TR724]

Venezuela-İran-Türkiye; Milis kardeşliği [Adem Yavuz Arslan]

Eğer Erdoğan rejiminin dahiyane seçim çalışması olan ‘ucuz domates-biber-patlıcan’ı yeterince konuşmuşsanız bir soluklanın. Size ‘pahalı domates, biber ve patlıcanı’ unutturacak şeylerden bahsedeceğim.

Zaten  ‘halk sebze’ ile ucuz domates-biber-patlıcan yemeyeceksiniz hatta yandaşlar bu proje ile cebine doldururken size vergi yükü kalacak. Üstelik enflasyon rakamları ile de oynayacaklar. Geçen yıl tüm dünyada tarım fiyatları yüzde 2 azalmışken Türkiye’de tam tersi nasıl oluyor? diye kimse sormayacağı için Erdoğan bir kez daha ‘ütmenin’ keyfini çıkaracak.

ERDOĞAN KİMİ TAKİP EDİYOR?

Biz asıl meseleye gelelim. Maalesef bizim jenerasyon ‘şanssız’ bir nesil. Muhtemelen demokrasinin tekrar yükselişe geçişini göremeyeceğiz.

Putin, Trump ve Erdoğan gibi popülist liderlere denk geldik ve Freedom House’un son on yıllık verilerle hazırladığı analize göre demokrasi tüm dünyada geriliyor. Otoriterleşme yayılıyor ve asıl endişe verici olan şu; otoriterleşme batağına düşen ülkeler daha da otoriter hale geliyorlar. Üstelik otoriter rejimler artık rejim ihraç ediyorlar. Daha da ilginç olanı, otoriter liderler birbirleriyle ‘tecrübelerini’ paylaşıyorlar.

Bu açıdan iki örneği dikkatinize sunup Türkiye’yi bekleyen ‘büyük tehlikeye’ dikkat çekeceğim.

Malum olduğu üzere Venezuela son yıllarda çok popüler.

Ülke, zengin petrol ve altın yataklarına sahip olmasına rağmen dünyanın en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Venezuela’da yaşanan çöküşü ‘Yolun-sonu’ başlıklı yazımda anlatmıştım. 2,5 milyon insan ülkeyi terk etti.. Ülkedeki siyasi kaos iç çatışmaya doğru gidiyor..

İlaç bulunamayan, insanların açlıktan zayıfladığı bir ülke olan Venezuela’nın önünde şimdi daha büyük bir tehlike var; iç çatışma. Seçim şaibeleri yüzünden Maduro başta ABD olmak üzere demokratik ülkelerce tanınmadı. Guaido liderliğindeki muhalif hareket ise Maduro’yu tanımıyor.

REJİMİN MİLİSLERİ; ‘COLLECTİVOS’

Hugo Chavez iktidara geldiğinde ilk icraatlarından birisi ‘Kollektifler’ adlı milis yapılanmayı kurmak oldu. Devlet desteği ile tüm Venezuela’da örgütlenen ‘collectivos’lar rejimin toplumu kontrol etmek için kurduğu paramiliter güçler olarak biliniyorlar. Gerçi kendilerini rejimin destekçisi ve ‘hükümetin kalkınma programlarına katkıda bulunan ve mahallelerde devrimci çağrıyı besleyen toplumsal bir hareket’ olarak tanımlıyorlar.

Ancak rejimi korumak için elleri tetikte beklediklerini de söylüyorlar.

Mesela Maduro’yu indirme girişimlerine silahla yanıt vereceklerini ilan ettiler. En ücra kasabalarda bile örgütlenen bu yapılar sıkı bir Chavez ve Maduro hayranı. ABD’nin ülkelerini karıştırmaya çalıştığına inanıyorlar. Rejim adına toplumu kontrol etmek, gerektiğinde baskı uygulamak gibi bir misyonları var.

Bugünlerde ise hep bir ağızdan “Rejim tehlikede. Bizler milisleriz ve vakti geldiğinde silahlara sarılacağız” diyorlar. Bu gruplar polis tarafından silahlı eğitime tabi tutuluyorlar ve hükümet tarafından silahlandırılıyorlar. New York Times bu milis yapılanmaya dair uzun bir analiz yayınladı. Haberde yer alan bilgilere göre ‘collectivos’lar para aklamaktan uyuşturucu ticaretine kadar her alanda aktifler. Hükümet ise ‘rejime olan destekleri’ karşılığında bu faaliyetlere göz yumuyor.

İRAN’IN BESİÇLERİ KİME İLHAM KAYNAĞI OLUYOR?

Otoriter rejimler ve milis yapılanmalar deyince akla ilk gelen İran’ın ‘Besiç’leri.

1979 İran devrimi sonrası Ayetullah Humeyni tarafından kurulan Besiç’ler aslında Devrim Muhafızlarının alt kolu sayılıyor. Özel bir üniformaları yok ve sivil kıyafetliler. Bu yüzden kimin Besiç olduğunu anlamak mümkün değil. Fakat sokak olaylarına müdahaleleriyle ön plana çıkıyorlar. Ülke dışında ise rejim adına silahlı müdahalelere katılıyorlar.

Karargahları camiler. İddialara göre her camide bir Besiç odası var. Orada uzun namlulu silahlar tutuluyor. Üyelik işlemleri de bu odalarda yapılıyor. Çocukların bile Besiç olması mümkün. Hatta okullarda Besiç propagandası yapılıyor. Düzenlenen aktiviteler, piknikler ve kamp programları ile Besiç’e ‘gönüllü’ devşiriliyor. Ülkedeki her üç üniversite öğrencisinden birinin Besiç üyesi olduğu yada dolaylı destek verdiği, devlet memurlarının ise yüzde 65’inin milisler için çalıştığı belirtiliyor.

Her köyde bile örgütlü oldukları için rejim adına istihbarat toplama, toplumsal olaylara müdahale gibi kritik misyonlar eda ediyorlar. Besiç’ler rejim adına haraket ettikleri için yaptırımları da büyük. Bir Besiç militanı istediği arabayı durdurup arayabiliyor. Sözde maaş almıyorlar ama rejim onları ‘başka yöntemlerle’ motive ediyor.

Besiç’in asıl misyonu ise ‘rejimin kendini tehlikede hissettiği’ anlarda ortaya çıkıyor.

Devrim Muhafızlarının talimatı ile sokaklara çıkıyorlar. Dokunulmazlıkları var denebilir. Savaş zamanında halkı örgütlemek için kurulduğu iddia edilen bu yapı bugün halkı baskı altında tutmanın aparatına dönüşmüş halde. 2016 yılında Besiç milisleri bütün İran’da ev ev  dolaşıp çanak antenleri toplamış ve daha sonra ‘çanak anten yakma’ eylemleri organize etmişti. Rejim 2009’da yaşanan protestoları bastırırken Besiç çok kritik bir rol oynadı. Adeta rejimi kurtardılar. Besiç milisleri bugünlerde stokçularla ve piyasa spekülatörleri ile mücadele ediyorlar.

SİLAHLANIN ÇAĞRILARI VE PARAMİLİTER GRUPLAR

Son iki yılda iktidar ve uzantılarından yapılan ‘silahlanma çağrıları’ herkesin malumu.

Aralarında Melih Gökçek gibi siyasilerin yada Sedat Peker gibi mafya liderlerinin ‘rejimi korumak için silahlanma’ çağrıları, Erdoğan rejiminin 2017’nin son günlerinde çıkardığı 696 sayılı KHK ile daha da anlamlı hale geldi. Söz konusu KHK’ya göre “15 Temmuz darbe girişimi ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler” kapsamına sokulacak girişimlerin bastırılması kapsamında hareket edecek sivillerin hiçbir sorumluluğu olmayacak.

Bu madde milis yapılara ‘cezasızlık’ olarak yorumlandı. Bir çok hukukçu söz konusu KHK’nın tehlikesine dikkat çekerken ‘rejim kendine bağlı milis güçler mi kuruyor?’ sorusu gündeme geldi.

Son dönemde adını sıklıkla duyduğumuz SADAT ve Halk Özel Harekat (HÖH) yada Osmanlı Ocakları gibi yapılanmalara yakından baktığınızda İran’ın Besiç yada Venezuela’nın ‘Collectivos’larının örnek alındığını görmek mümkün. Nitekim HÖH yada Osmanlı Ocakları’nın mensupları ‘Sokağa çıkmaları için Erdoğan’ın bir talimatının yeteceğini’ söylüyor. Nasıl ki İran ve Venezuela milis güçlerini istihbarat üzerinden koordine ediyor, SADAT başta olmak üzere çeşitli milis yapılanmalar doğrudan istihbaratın kontrolünde örgütleniyor. Besiç üyelerinin sahip olduğu dokunulmazlık yada yasal korumaya 696 sayılı KHK ile Türkiye’deki milis yapılanmalar da sahip oldu.

Sedat Peker ve AKP’lilerin çağrılarının karşılıksız kalmadığı da ortada. Son birkaç yılda yoğun bir silahlanma yarışı var. Bazı belediyeler ‘özel harekat kursu’ yada ‘özel güvenlik kursu’ adı altında eğitimler veriyor.

Sonuç olarak; İran’ın Besiç’i, Venezuela’nın ‘Collectivos’ları somut birer örnek olarak önümüzde duruyor. Erdoğan rejiminin başka otoriter ülkeleri kendine örnek aldığını bugüne kadar ki icraatlarından gördük. Erdoğan rejimi bir yandan kendine bağlı milis güçler oluştururken bir yandan da KHK ile onlara dokunulmazlık kazandırdı. Bu milis yapılar toplumu baskılayacak, muhalifleri ezecek ve bir karışıklık çıkması (ya da çıkarılması) halinde rejimin en büyük silahı olacak.

Bu noktada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var; Otoriter rejimler en çok yıkılırken kan dökerler. Bu aşamada devreye milis güçleri girer ve rejimin bekası için muhalifleri, sivil halkı ve özellikle de aydınları katlederler. Yani silahlanma, örgütlenme çağrılarının şakası yok. Neler olabileceğini merak eden İran ve Venezuela örneklerine bakabilir.

[Adem Yavuz Arslan] 13.2.2019 [TR724]

O’Hal teröristleri… [Erhan Başyurt]

Demokrasi, hukuk ve özgürlükler liginden düşen Türkiye, kaçınılmaz sonucu olarak ekonomide de küme düşüyor!

‘’Dünyada en zengin 10 ülke arasına gireceğiz’’, ‘’Avrupa Birliği üyesi olacağız’’ nutukları dinlerken, acı acı Venezuela olma yolunda ilerliyoruz…

***

İktidar halkı ile savaş halinde. KHK’lı teröristler, burs veren teröristler, zekatını bağışlayan teröristler, hayır yapan ev kadını teröristler, gazete okuyan teröristler, bankada hesap açan teröristler… gibi akla hayale sığmayan suçlar üretip 3 yılda 650 bin insanı soruşturdular.

Hukuksuzca yüzbinleri işten attılar, eşlerin bile yurt dışına çıkışlarını yasakladılar, masum insanları gözaltına aldılar, haksız şekilde mallarına el koydular, onbinlercesini hapse attılar, hamile kadınları, yeni doğum yapmış kadınları ve bebeklerin özgürlüklerini gasp ettiler.

Nasıl olsa, terörist veya hain diye kimi yaftalasalar, akıllarını iktidara kiraya vermiş önemli bir kesim inanıyor. Hiç sorgulamadan, hatta bir iki gün arayla birbirine tamamen zıt cümlelere bile alkış tutuyorlar. Oy veriyorlar, hak ihlallerine ve hukuk katliamına bilerek veya bilmeyerek payanda oluyorlar.

İktidar, baktı ki, ne yapsa ne dese tabanı yutuyor. Onlar da her gün yalanı büyüterek, halkı büyülenmiş boş gözlerle bakan hayran kitlesine dönüştürdüler.

Dolar alanı ‘vatan haini’, ‘dolar teröristi’ ilan ettiler.

Deposunda soğan bulunduranı ‘soğan teröristi’ ilan ettiler.

Marketlere baskın yaptılar. Fiyat indirmeyeni ‘karaborsa teröristi’ ilan ettiler.

Siyasi fiyaskolarını ve ekonomik çöküşlerini örtecek, suçu başkasına atacak her yolu her yalanı mübah gördüler.

‘‘Faiz lobisi’’ deyip, Merkez Bankası ile kavga eder gözüküp, faizleri dünyanın en yüksek üçüncü ülkesi konumuna yükselttiler.

‘‘Yastık altındaki döviz ve altınlarını getirin’’ deyip, ‘kurtuluş savaşı’ bile ilan ettiler.

Sonuç alamayınca işler kötüye gitmeye devam edince, bu kez ‘’dış güçler ekonomimizi çökertiyor’’ dediler. iPhone kırdırdılar, ‘portakal’ soydurdular, ‘turp’ bıçaklattılar…

Kedinin fare ile oynadığı gibi, halkın algıları ve inancı ile oynadılar.

400 milyar dış borcu alıp nasıl telef ettiklerini, kar etmeyen devasa projelere ‘havuz payı’ için Hazine garantileri verdiklerini, bugüne kadar yapılan özelleştirme gelirlerini nasıl israf ettiklerini, örtülü ödenekle nasıl bir lüks hayat kurduklarını gizlediler…

Önemli bir kesim ‘cambaza bak’ deyip ceplerini boşaltan insanlara alkış tuttu. Eğlendi. İnandı… Halkın sırtında halkı mahmuzlayıp yola devam ettiler…

***

Sonuçta felaket gelip kapıya dayandı!

Ne kadar erteleseler de, ne kadar gizleseler de, ortada ödenmesi gereken bir borç ve finanse edilmesi gereken ‘lüküs hayat’ var.

Yine de bravo! Pes etmiyorlar. Son numaraları ‘hal teröristleri’…

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan meydan konuşmasında açıkladı;

”Ne diyorlar? Domates, patates, patlıcan, sivri biber, vesaire… Bunların hepsi yutturmaca, işte maalesef bir çete de öyle türedi. Fakat şimdi Hazine Maliye, Gıda Tarım, bunun yanında Ticaret Bakanlığımız hep birlikte hükümetimiz el ele verdik ve ‘siz böyle mi yapıyorsunuz?’ Peki. Biz de şimdi satış mağazalarıyla, tanzim satışlarla illere giriyoruz ve yarından itibaren maliyetine bunu vatandaşımıza satacağız. Ticaret Bakanlığından müfettişler Hal’e gitmişler, rapor tutacak müfettişlerimizi dövmeye kalktılar. Neden? Çünkü kovana çomak sokulduğu için. Eğer kendini devletten güçlü zannedenler varsa şunu bilsinler ki devlet nasıl teröristlerin Cudi’de, Gabar’da, Tendürek’te mağaraların içinde işini bitirdiyse, HAL’DE TERÖR ESTİRENLERİN de işini de biz en kısa zamanda bitiririz. Çünkü benim vatandaşımı sömürenler karşısında bizi bulacaklar. Bu devlet niçin var? Halkı için, milleti için var. Biz milletimizin sömürülmesine müsaade edebilir miyiz? Edemeyiz. Onun için de el ele vereceğiz ve inşallah bu sömürüyü de bitireceğiz.”

***

Nasıl? Mutlu musunuz şimdi?

OHAL teröristlerini satın aldınız,  HAL teröristlerini de satın alacağınızdan şüphem yok!

Yıllardır uyarıyoruz. ‘’Ülke felakete sürükleniyor’’, ‘’Bu yolun sonu uçurum’’, ‘’Tek adam rejimi ile mutlu sona erişen tek bir ülke yok dünyada…’’ ama dinletemedik. Avazımız çıktığınca çığlık attık ama uyandıramadık…

Halen de uyanmaya niyeti olmayan, gerçeklere gözü kapalı, kulağı tıkalı kitleler var…

Ülkeye yazık oluyor! Genç nesillerin geleceği çalınıyor. Umutları söndürülüyor. Ülke beyin göçü yaşıyor. Kuruyor…

***

İktidar kolayını bulmuş. Uzun süren ekonomik durgunluk ve kriz nedeniyle iflas eden bir imalatçı üretici ile karşılaştım, halen ‘’Başka kime oy verebiliriz ki, alternatif mi var?’’ diyor.

Uzun süren ekonomik kriz ve alım gücünün düşmesi nedeniyle  iflasın eşiğine gelen bir başka esnaf, şimdi bile ’’dış güçler ülkeyi mahvetti’’ diyor.

Ülkenin içine düşürüldüğü duruma mı? Halkın içine düştüğü duruma mı? daha çok ağlamalı bilemedim…

***

Hal böyle olunca, OHAL teröristleri de HAL teröristleri de alıcı buluyor… Ve iktidara da yanlışlarını sürdürebilmek için gün doğuyor…

Halk nasılsa uyanmıyor. O halde, bir paket 250 gram çay, seçimden önceki iki hafta bedava ekmek dağıtmak yetiyor. Eskiden kahveydi, şimdi halk fakirleşti daha da ucuza ‘gönül çalmak’ ve ‘oy devşirmek’ mümkün…

İktidarın imkanlarını, belediyelerin imkanlarını seçime kadar kullan, nasıl olsa sonraki dört yıl sandık yok! 3 yıl kemer sıkıp, bir yıl gevşetseler oy bile artırırlar…

***

Seçim harcamaları artık hazineden yapılıyor. Son olarak ‘Tanzim Satış’ böyle etkili bir çözüm. Eminim çokları memnun… İktidara duacı…

Oysa ulaştırma ve işçilik maliyetini belediyelere yıkıyorlar, faturayı da tüm halk ödeyecek…

Yeniden İkinci Dünya Savaşı’nın ‘karne sistemi’ ile satışına dönülmüş, 80 yıl önceki CHP’nin meydanlarda istismar edilen uygulamasına dönülmüş kimsenin umurunda değil…

Kuyruklar geri dönmüş, 1970’ler dönülmüş kimsenin umurunda değil…

80 milyonluk ülkede 80 tane satış noktası açılmış, 800 tane olsa bile derde derman değil kimsenin umurunda değil…

Nasıl olsa ‘kurtuluş savaşı’ veriyorlar… Bir merminin kaç ekmek ettiğini de öğrendiler…

***

Ortalık ‘teröristten’ geçilmiyor…

Yakında ‘terörist’ diye yaftaladıkları kesimlerin, muhaliflerin sayısı iktidar desteği verenleri geçecek… Umurlarında değil…

Soğan teröristlerinden kurtarılan soğanlar, HAL teröristlerinden kurtarılan domates ve biberler ile melemen yapıp, üstüne de bedava çayı demleyip içerler… Uçuruma doğru hızla sürüklenirken onlardan daha mutlusu yok!

Bir halk bir ülke uçuruma nasıl güle oynaya, kandırılarak, hatta motive edilerek götürülüyor, şok içerisinde, çığlıklarımızı duyuramadan, acı acı izliyoruz…

[Erhan Başyurt] 13.2.2019 [TR724]

Erdoğan’ın “gıda terörü” diskuru; Bir iflas öyküsü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Nobel ödüllü ünlü ekonomist Milton Friedman diyor ki: “Birçokları tüketicinin devlet tarafından korunması gerektiğini savunur. Hâlbuki önemli olan tüketiciyi devletten korumaktır!”

Türkiye’de yaşanan dramı aslında net olarak ortaya koymaktadır bu cümle. Bugün Türkiye’de devleti eline geçirmiş olan kifayetsiz, yolsuzluğa ve hırsızlığa bulaşmış, ne idüğü belirsiz kirli ve muhteris odaklarla işbirliğine gitmiş bir grup, tüm sivil insan hak ve özgürlüklerini yok etmiş olmasının yanı sıra, tüketiciyi de ekonomik yönden yok etme yolunda hızlı adımlarla ilerliyor!

Piyasa ekonomisinde fiyatların nasıl oluştuğu büyük bir sır falan değil. Piyasada oluşan fiyatlar üzerinden arz edilen mal satın alınmazsa, ya fiyatlar düşer, ya da ürünü satan satıcı, ürünün satın alınmamasından dolayı ürünü piyasaya sürmez. Çünkü alıcısı olmayan bir ürünü toptancıdan almak ve tezgâha koymak riskli hale gelmiştir. Dolayısıyla, müşterilerin satın alma davranışıyla toptancının ürünü pazara sürme – arz- davranışı arasında ilişki vardır. Diğer bir ilişki de, fiyat belirlenmesi sürecinde, ürünün üreticisi olan üreticiden pazara kadar gerçekleşen arz sürecinde, üreticinin koyduğu fiyat, aracıların koyduğu kar payı, satıcının koyduğu kar payı, tamamen rasyonel şekilde işler. Kâr payını abartırsanız, ürünü kimse almaz. Daha uygun fiyata ürünü arz eden birini bulur, alacağını oradan satın alır. Dolayısıyla, üretici, aracı, satıcı ve müşteri arasındaki ilişkiler, piyasada oluşacak ortalama fiyatı belirler. Eğer fiyatta sistematik bir artış meydana geliyorsa, bunun yapısal nedenleri vardır. Kimse kafasına göre fiyat belirlemez – yani teknik olarak bunu yapabilme özgürlüğü olsa da, ürününü satmak için optimal fiyatlandırma yapma gerekliliği olduğundan, bunu yapamaz. Piyasayı gözetmek, kar marjı dengesini bunun üzerine kurmak lazımdır çünkü.

Fakat bir ülkede döviz fiyatları yükseliyorsa, akaryakıt fiyatlarına zam üzerine zam geliyorsa, enflasyon çok yüksek oranlarda gerçekleşiyorsa, bunların üreticinin giderlerine, aracının giderlerine, satıcının giderlerine yansımaları olur. Mazotu on birim fiyattan alırken on beş birim fiyata almaya başlamışsa, aracı nakliye fiyatlarındaki artışa binaen aracılık fiyatlarına bu artış marjını yansıtır. Kar oranını korumak için tek geçer yol budur. Bu bir domino etkisi gibi tüm piyasayı etkileyen bir şeydir. Aynı şey üreticinin tohum birim fiyatı, işçilik birim fiyatı, gübre birim fiyatı vs. için de geçerlidir. Ticaretin temel hedefi kar elde etmektir. Piyasa ekonomisinin temeli budur. Kar elde etme hedefini kriminalize eder, tüccarları teröristlerle bir tutarsanız, a) salaksınızdır, b) piyasa ekonomisinden bihabersinizdir, ya da c) çamura yatarak kısa süreli siyasi rant peşindesinizdir. Burada hangi şıkkın geçerli olduğunu herkes görüyor!

Bugün Erdoğan rejiminin geldiği nokta, Maduro Venezuela’sından bir basamak alttadır. Yani tam çöküşe beş var! Durum vahim! Devlet, üreticiden tüketiciye arz zincirini kırarak, nakliye vs. tüm yan masrafları çıkarıp, ürünü satın aldığı fiyattan, yani ürün üzerine kar koymaksızın ürünü piyasaya sürüyor. Gelin elimine ettiği faktörlere bir bakalım. Yakıt parası ürün üzerine konmuyor. Emeğe ödenen bedel yok – mesela ürünü nakleden kamyoncuya ya da ürünü piyasaya sürerken tanzim satışta çalışan görevliye ödenen giderler gibi kalemler olmadığı için, bunlar fiyata dâhil edilmiyor. Dahası, Pazar yeri ya da dükkân kirası gibi kalemler de fiyatta yer almıyor. Neden? Çünkü devlet istediği yerde, istediği zaman, seyyar tanzim satış çadırını kuruyor. Dahası, normal satıcının ödediği vergi kalemleri de yok. Yani tanzim satış yerlerinde fiyatların düşük tutulabilmesinin arka planında bunlar var. Tamam da, bu masrafların fiyata yansıtılmaması, o masrafların yapılmadığını mı gösterir? Ne alakası var! Elbette devlet de yakıta, işçiye para ödemek durumunda. Peki kim bu “devlet”? Sizsiniz sevgili vatandaş! Çünkü devletin parası diye bir mevhum yoktur. O ödemeleri, vergi veren vatandaş yapıyor! Yani, bugün rejim bonkörce mal arzı yapıyormuş gibi görünerek vatandaşın sadece oyuna göz dikmiyor, aynı zamanda onun cebinden parasını da çalıyor. Ucuza sebze almak nasıl oluyor? Ucuza sebze alan vatandaş, normal piyasa fiyatı ile tanzim yerindeki yapay fiyat arasındaki farkı, tüm diğer vergi mükellefleriyle beraber biraz daha uzun vadede ödüyor. Yani tanzim satıştan alım yapan vatandaş, farkı oradan alışveriş yapmayan vatandaşa bindirerek, ayrıca bir haksızlığa da yol açmış oluyor.

Gelelim bir diğer boyuta

Üretici ve tüketici arasındaki tüm kademelerde yüz binlerce insan istihdam edilmiş durumda. Nakliye ve pazarlama ağında çalışan insanları kast ediyorum. Dahası, bu işin ticaretini yapan firmalar var, irili ufaklı. Bu kesim, bugün serbest piyasayı baltalayan uygulamayla iflasa sürükleniyor. Yani devlete vergi ödeyen bu insanlar, o vergileri artık devlete ödeyemeyecekler. Dahası, uzun erimde, devlet tüm üreticilerden üretilen tüm ürün miktarını hiçbir zaman tam olarak satın alamayacağı için, birçok üretici de havlu atacak. Üreticiden pazarlamacıya, nakliyeciden marketçiye kadar toptancı da, perakendeci de ciddi şekilde zarar görecek. Bu aslında ekonomik intihardır. Ekonomiyi yönetenlerin, en temel piyasa ekonomisi mantığını anlayamadıklarının, ya da daha kötüsü, tarım sektöründeki istihdamı ve üretimi önemsemediklerinin somut göstergesidir. İçler acısı bir durumdur bu! Türkiye’yi siyaseten sıfırlayan, tüm ekonomik ilişkileri kendi ekonomik ve siyasi rant aracı olarak algılayan hırsız ve onursuz bir rejimin, ülkeyi batma noktasına getirmesidir bu yaşananlar.

Tanzim noktalarındaki vatandaşlarla yapılan röportajları izledim. Çoğu, fiyat artışının nedenlerini anlayamamış görünüyor. Yaşanan enflasyonun, birilerinin provokasyonu veya komplosu olduğu ön kabulü yerleşmiş topluma. Özgür medya olmamasının acı bir sonucudur. Diğer nedeni, korkunç bir cehalettir. Vatandaş, halka ürün arzı yapan toptancıların da perakendecilerin de hırsız olduğunu düşünüyor. Esasında krizin sorumlusu olan rejimi – özelde Erdoğan’ı – ise kurtarıcı olarak algılıyor. Böylesi bir sosyolojik yapıda, anlatılan komplo teorilerini, mesela 15 Temmuz’daki tutarsızlıkları, “fetö” söyleminin saçmalığını, yapılan korkunç ceberut takibat politikasının sonuçlarını görebilecek bir halk kitlesi maalesef mevcut değil. Halkın çok önemli bir oranı, yapbozun parçalarını bir araya getirerek büyük resmi görebilecek rasyonel akla ve donanıma sahip görünmüyor. Bu durumda, bu kitlelerin rejim tarafından hipnotize edilmesi ve transa geçirilmesi, gerçekten çok basit bir olay!

İki yüz gramlık çay paketi sallamak!

Öte yandan, Erdoğan kalabalıkların önünde iki yüz gramlık çay paketini sallayarak seçim propagandası yapıyor. Konuştuğu metnin içeriği salt insan aklıyla değil, insan onuruyla da alay eden bir diskur olsa da, onu dinleyenler için “dünyayı dize getiren adam” algısı baki. Uçuruma doğru koşarken sürü başını takip eden koyunlar gibi, tüm sürü boşluğa düşene dek bu hipnoz sürecek sanırım. Bu kalabalığın, Erdoğan’ın “gıda terörü” söylemini benimsemiş olmasına şaşıralım mı? Sanmıyorum! “fetö” söylemine ne kadar alıştıysa bu toplum, Erdoğan’ın her türlü söylemini de “içinde bulunduğu efsun durumu itibariyle” kabullenecektir. “Bu oyunu bozacağız!” dedikçe, insanlar ağlıyor, zırlıyor, alkışlıyor, coşuyor, haykırıyor, kendinden geçiyor! Hatta açlığını bile unutuyor! Erdoğan fanatizmi, adeta bir rock yıldızına duyulan hayranlık gibi, belli bir fanatizmi içeriyor. Telkinler, hatta gerçekle yüzleştirilme ne, açlık, açlık dahi, insanların bu algısını değiştirmiyor.

Türkiye ekonomisi artık kırılganlığın veya kriz başlangıcının ötesinde, iyiden iyiye batağa saplanmış durumda. Bu noktada yapısal iyileştirme adımlarının bir an evvel atılması gerekirken, ülkeyi yöneten şark kurnazı bencil ekip, salt kendi kısa vadeli siyasi geleceklerini kurtarmak adına en yapılmaması gereken hamleleri yapıyor, popülizm ve har vuran-harman savuran bir sübvansiyon stratejisiyle, semptomları gidermeye çalışıyor. Kronik hastalığın nedenleriyle ilgilenmektense, ağrı kesici dayayan doktor gibi, esasında hastanın hayatını tehlikeye atıyor. Bu yaşanan mikro-ekonomik laboratuar, yakında başka sektörlere de sıçrayabilir. Vatandaşın (tüketicinin) artık devletten korunma yolu kalmamış görünüyor. En kılcal damarlara kadar, Türkiye ekonomisi varoluşsal bakımdan kritik bir dönemeçten geçiyor.

Ufukta Venezuela türü bir sefalete doğru serbest düşüşte olan ülke var. Sanırım mutlak çakılma gerçekleştiğinde bile belli bir kitle sorumluluğu Erdoğan’a yapılan bir operasyona, bir büyük oyuna, “fetö’ye”, Yahudi sermayesine, Gezicilere, uluslararası finans çevrelerine, ABD veya Batı’ya bağlayabilir!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.2.2019 [TR724]