Ruh zehirlenmesi [Abdullah Aymaz]

Aylık, ilim ve kültür dergisi ÇAĞLAYAN’ın Ekim 2017 sayısının başyazısının başlığı Ruh Zehirlenmesi…. M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu yazısında, ötelerin ötesine açılmada sırlı bir kanat olan Ruh’un felç olmasını, “İnsanın mânevî anatomik sisteminin felç olmasıdır ki, biz buna kestirmeden ‘ruh zehirlenmesi’ diyoruz.” diyor. Bunun faktörlerinin sayılmayacak kadar çok olduğunu, bu hastalıklar sarmalarının bazılarının da şunlar olduğunu söylüyor: “Kibir, gurur, bencillik, ucub, fahirlenme, şöhret  hissi, makam tutkusu, alkışlanma ve takdir edilme arzusu, servet sevdası, nefis ve hevâ esareti, menfaat ve çıkar zaafı, sonradan bulma ve görme küstahlaştırması… gibi hususlar bunların başında gelir. Bunlara karşı açık duran biri, enaniyeti, çalımı, cakası, şımarıklığı ve kaba tavırlarıyla öyle bir şirazesizlik sergiler ki, ego-santrizm çağlayanına yelken açmış böyle birine, Hak’tan ekstra bir inayet olmazsa, ne o en güvenli sâhiller, ne o en müsait limanlar, ne de herkese kucak açan o şirin rıhtımlar hiçbir şeyh ifade etmez ve o, sürüklenir narsizm çağlayanlarıyla Nemrutların, Şeddatların, Amnofislerin… helâk olup gittikleri girdaplara doğru. Sürüklenir gider de görüp sezemez o kahreden kötü âkıbetini ve lânet ile yâd edilen biri haline geleceğini. Görüp sezemez zira o, ruhu zehirlenmiş, mantık ve muhakemesini mefluç bir düşünce fakiri; hayatını hayvanî ve cismanî zevklerin tesirinde sürdüren nefsâni şehvetlerinin güdümünde  bir bohem; mal-menâl, dünya debdebe ve şatafatını hak duygusu yerine koymuş sapkın; geçici zevk ve safaları ötelerin ebedî güzelliklerine ve Hak hoşnutluğuna tercih etmiş bir kör, bir sağır, bir kalbsiz ve hayvanî tutkularının dürtüleriyle yarınları görmeyen bir hissizdir.”

Ömer Yıldız “Kan Akımındaki Mucize” başlıklı yazısında, kan akışının; insanın, çalışma, koşma, heyecanlanma ve uyuma gibi hallerine göre nasıl ince hesaplara göre ayarlandığını anlatarak Cenab-ı Hakkın mucize icraatını anlatıyor…

Arif Mert “İnsan Hakları Hukuku” başlıklı yazısında ahsen-i takvim üzere yaratılan insanın, doğuştan sahip olduğu haklar üzerinde durmakta, İnsan hakları ile ilgili uluslararası resmi kuruluşların tarihi seyir içinde ulaştıkları noktaları izah etmektedir… Hakların ihlal edilmesi halinde yapılması gerekenlere de dikkat çekmektedir.

M. Fethullah Gülen Hocaefendiden “Zulmet ve Nur” ve “Pervanen Olayım” isimli, münâcât ve naat var. Ayrıca, “Kalbin Zümrüt Tepeleri”ne istidrâk olarak yazdığı “Kalb veya Lâtife-i Rabbâniye” başlıklı bir yazı da var. tasavvufi derinlikli bu yazı, kalbi bir Lâtife-i Rabbâniye olarak enine-boyuna engince ele alıyor…

Nuh Aydın, “Köpek Balığı Derisinden Harika İlhamlar” başlıklı yazısında, ilmî araştırmaların, köpek balıklarının derileri üzerine teknik ve teknolojiye kazandırdığı yenilikler üzerinde duruyor, ayrıca bu balıkların derisinin biyomekanik özellikleri taklit edilerek mikrop barındırmayan kaplama maddesi elde edildiğini de ifade ediyor.

Berat Emiroğlu, “Fizikî Âlem Bir Gösterge midir?” başlıklı yazısında , dilbilim açısından varlıkların ifade ettikleri mânalar üzerinde duruyor; “Fizikî âlemdeki her bir varlığı; bir işaret, bir yön levhası, bir kelime veya bir sembol olarak görmek, belki de yaratılış hikmetinin bir parçasıdır. Bir yanardağa bakarken kızgınlığı ve sonra Cehennemi okumak mümkündür.” diyor.

Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Darvinizmin Batı Toplumundaki Tahribatı” başlıklı araştırma yazısında, Darvinci ve evrimci görüşlerin pek çok Hıristiyan dindar ve din adamını inancından uzaklaştırdığını, komünizmin Sovyetler ve Çin’de milyonlarca insanın katledilmesine sebep olduğunu, Kamboçya’da komünist lider Pol Pot’un öldürme çılğınlığı ile ölüm tarlalarında milyonları katledip yok ettiğini anlatıyor.

Tıp dalında, Ayşenur Demirci, “Vücudumuzdaki Mükemmel Su Dengesi” başlıklı yazısında, vücudumuzda su dengesinin sağlanması için ne çeşit mekanizmaların çalıştığını, su kaybında susama merkezinin devreye girişini fazla su durumunda kalbde üretilen önemli bir maddeyi ele alıyor…

Deneme dalında Atiye Demir “Bulanlar, Arayanlardır” başlıklı yazısında, hac hatıralarını anlatırken, hac boyunca merakla üzerinde yoğunlaştığı Hz. Âişe validemizle ilgili yaşadığı, derin ve ruhânî bir hazzı ve aynı hakikat bir durumu, ibretlik bir olay olarak ebedî ifadeler içinde sunuyor…

İnceleme dalında, Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan, “Bir Problem Nasıl Çözülür?” başlıklı yazısında, problemleri çözüme kavuşturmada, usûl ve üslubunda kullanılacak dinamikler üzerinde durmuştur.

Biyografi dalında, “Risale-i Nur Üniversitesinden İslâm Köylü Hafız Ali” başlıklı yazıda, Nur fabrikasının başında, ihlasta en mühim ve örnek bir şahsiyet olarak Hafız Ali Ağabeyimiz anlatılıyor.

Şiir dalında, Yusuf Turan, Mehmet Akif’e ithafen yazdığı “Bir Gece” şiirinde süreci anlatmaktadır.
Prof. Dr. Ömer Serranur, “Hacamat-3” başlıklı yazısında üç sayıdır devam eden hacamat yaptırmanın Efendimizin (S.A.S.) bir sünneti olarak içinde barındırdığı hikmetlerden 19. dan itibaren 32. hikmetini (toplam 13) üzerinde durarak faydalarını izah ediyor.

Safi Fennî, “Yol Türküsü” şiiri ile bu süreçte yolumuz kaderi olan meseleleri şiir diliyle ifade ediyor.

Bilim ve Teknoloji bölümünde, birinci maddede; dünyanın uydusu Ay ile ilgili bilgi veriliyor. “Ay, küçük aylardan müteşekkil olabilir” kanaatı oluşturulmaya çalışılıyor ama bunun aslı, Efendimizin (S.A.S.) Kur’an’da anlatılan Ay’ı ikiye bölme mucizesiyle izah edilebilecek bir meseledir, diye düşünüyorum.

İkinci maddede; kanser tümörlerini yiyen bakterilerin kanser tedavisinde kullanıldığı anlatılıyor.

Üçüncü maddede ise, çocukların, insanları ancak dört yaşından sonra anlamaya başlamalarının sebepleri üzerinde duruluyor…

Çağlayan’ın Ekim sayısından, sizlere bir damlacık sunmaya çalıştım… 

[Abdullah Aymaz] 3.10.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

AKP, vergi zam paketini geri çekebilir mi? [Tarık Ziya]

Başlıktaki suâle dair cevabımı peşinen ifade edeyim: “Mevcut şartlarda hayır!” 

28 milyar liralık zam paketinin pimini çektiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) gönderdiler. İlk itirazlara mukabil geri adım atmış gibi yapmaları taktik manevra. 

TEOG imtihanını bir haftada değiştiren ve ucu açık suâllerle torpilin önünü açanların zam paketi mevzu bahis olduğunda ne kadar çekingen davrandıkları dikkatten kaçmıyor.   

ZAMLARDAN ERDOĞAN’IN HABERİ VARDI

Geçen hafta dikkat çekmiştim. Yeni Türkiye’den, dinamikleri, işleyişi tek adamın iki dudağı arasına sıkışmış bir memleketten bahs ediyoruz. 

Seçmeni ürkütecek kadar vahim zamların yer aldığı böyle bir paketi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri, Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın tensibi olmadan değil TBMM’ye göndermek hayalini bile kurmanın bedeli ağır olur. 

Erdoğan’dan Başbakan Binali Yıldırım’a varıncaya dek her kafadan ‘nasıl olur bu kadar zam’ kabilinden sesler çıksa da işin aslı hiç öyle değil. Nabız yokladılar. AKP tabanı bile gayr-i memnun. O halde infiali teskin etmek için iyi polisler mikrofonu eline aldı. 

DIŞ BORÇ 430 MİLYAR DOLAR

Zam paketi Bakanlar Kurulu’nda tekrar görüşülse de fazla değişiklik beklemiyorum. Mümkün değildir. Zira kasa tam takır kuru bakır. Borçlar aldı başını gidiyor. Türkiye’nin dış borç toplamı 430 milyar doları aştı. Dış borç toplamı, hormonlu millî gelir (GSYH) rakamlarının bile yarısını geçti.

‘Yüzde 5 büyüdük’ diyen yalancıların mumu kasanın önüne gelmeden sönüverdi. Madem büyüyorduk bu borçlar niye arttı? 

Vergi tahsilatında oranlar her geçen düşüyor. İki kere af çıkarıldı. Netice? Tam bir fiyasko. Aftan evvel 98 milyar lira olan iri mükelleflerin borcu 2017’nin Haziran sonu itibarıyla 174 milyar liraya tırmandı. 

SGK, ELEKTRİK, SU VE DOĞALGAZ BORÇLARI CABASI

Vergi borçlarındaki artış o kadar faiz alacağından tek kalemde vazgeçen Maliye için tam bir hayal kırıklığı. Üstelik bu rakama 1 milyon lira ve daha az tutarda borçlar dahil değil. Toplam vergi alacağını 250 milyar lirayı bulduğu belirtiliyor. 

Elektrik, su, doğalgaz ve Sosyal Güvenlik Kurumu prim borçları ilave edildiğinde batıkların fotoğrafı daha berrak hale gelecektir. İşler yolunda gidiyorsa bu paralar niye ödenmiyor?  

AKP, son bir senedir ‘al takke ver külah’ taktikleri ile ekonominin müflis halini halının altına süpürüyordu. 16 Nisan 2017 referandumundan evvel harcamalar kontrolden çıkmıştı. Amma velakin deniz tükendi. Kasada para kalmadı. 

PARALEL HAZİNE DE ÇARE OLMADI

Vergi afları ile bekledikleri tahsilat rakamlarına ulaşamadıkları gibi vatandaşın Maliye Bakanlığı’na borcu katlandı. Oradan eli boş dönünce, Varlık Fonu’nun, nam-ı diğer paralel Hazine’nin kendisine faydası olmadığı anlaşılınca vatandaşın sırtına binmeyi tercih ettiler. 

Hasıl-ı kelam AKP iktidarının vergi paketini geri çekme ihtimali yok. Yine de herşeyi göze alıp bu paketi iptal ederlerse ne olur? O durumda faiz ve döviz yeniden tırmanışa geçer. Zira hükûmet bu paketi açıklarken malî çöküşü cümle âleme ilan etmiş oldu. 

ABD VE AVRUPA BİRLİĞİ VANAYI KISIYOR

Hükûmet paketten vazgeçtiğinde 70 milyar liralık nakit ihtiyacını nereden ve nasıl karşılayacak? Borçlanmak mecburiyetinde kalacak? 

Bu sene 114 milyar lira borçlanacaktı Hazine. Para az gelince borç tutarı 150 milyar liraya çıktı. Faizler tekrar tırmanışa geçti. Dolar 3,60 TL’yi geçti geçecek. Hintli Herif ve Saray’daki müşavirler Borsa’yı 100 bin eşiğinin üzerinde tutmak için seferber oldu. Nafile. 

Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) Ekim’den itibaren tahvilleri iade etmeye başlıyor. Her ay 10-15 milyar doları piyasadan geri toplayacak. Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2018’de bankalara likidite desteği vermeyecek. 

Batıda para muslukları kısılırken Türkiye gibi döviz açığı, bütçe açığı, sosyal güvenlik açığı gibi üçüz açıklarla boğuşan bir ekonomide neler olacağını teferruatı ile anlatmaya lüzum var mı? 

KAMUDA LÜKS VE İSRAF BİTMEDEN BÜTÇE AÇIKLARI AZALMAZ

Lüks ve israf içinde milletin vergilerini çarçur edenlerin elinde fazla şık yok. Alıştıkları şatafattan, bin odalı Saray’dan kopamayacaklarına göre ‘iki gün homurdanırlar üçüncü gün unuturlar’ diyerek paketi TBMM’den geçireceklerdir. 

Zira başka çareleri kalmadı. 

2018’de memur maaşları için IMF’nin kapısını çalmak istemiyorlarsa acı da olsa bu hapı yutacaklar.

AB’den son sürat uzaklaşıldığını, jeopolitik risklerin arttığını gören yatırımcılar Türkiye’ye borç bile vermekten imtina ediyor. Saray’ın güdümündeki medya bunların hiçbirini yazmasa da hakikat böyle. 

Dillerinin ucuyla zamları geri çekiyormuş gibi yapmalarına aldanmayın. Bilakis nihaî hali kanun olarak Resmî Gazete’de ilam edildiğinde farklı zamlar listeye dahil edilirse şaşırmam…   
  
[Tarık Ziya] 3.10.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Alçaklığın en büyüğü onarımcılara savaş açmak! [Bülent Keneş]



Bugün fikirleri ham yobazların, kaba softaların elinde şiddet ve terör üretecek ölçüde istismar edilen Necip Fazıl, meşhur Sakarya Türküsü’nde şöyle diyordu:

“Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
 Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
 Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
 Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!”

Birçok felsefi/inanç sisteminde yeri olan düalizm, Çin felsefesindeki “ying yang”da sembolleşen iyinin kötüyle, güzelin çirkinle, aydınlığın karanlıkla anlam bulduğuna inanır ve tezatların iç içe geçmişliği mantığına dayanır. Hakikaten de ak ile kara, temiz ile kirli, yaşam ile ölüm hayatın bir parçasıdır. Tıpkı tahripkarlar ile onarımcıların, fesatçılar ile ıslahçıların hayatın bir parçası olması gibi. Düalite tahterevallisinin iyi ve pozitif tarafına denk düşenlerin, kötü ve negatif tarafında düşenlere oranla daha naif ve kırılgan olması ise sanırım yaratılışın imtihan sırrının bir tecellisi olsa gerektir.

KÖTÜLÜK KARŞISINDA İYİLİĞİN İŞİ HAKİKATEN ZOR

Kötülük karşısında iyiliğin, yıkıcılık karşısında yapıcılığın, incelik karşısında kabalığın işi imkânsız olmasa da hakikaten müşküldür. Yıkmak kolay, yapmak zordur. Aydınlatmak fedakârlık ister, emek ister, yanmak ve tükenmek ister. Oysa karanlık için ışığın yokluğu yeterlidir. Ancak bakarsan bağ olur, bakmazsan olacağı dağdır. Gül yetiştirmek emeğe, sabra ve zahmete vabestedir. Dikenin ise bunların hiçbirine ihtiyacı olmaz. Şeyleri kendiliğine bıraktığında kokuşma, çürüme, batağa dönüşme, yozlaşma ve paçozlaşma kaçınılmazdır. Çare ise, sabırla, sebatla bıkmadan usanmadan ıslah faaliyetleri, eskimişi restore, yozlaşmışı rehabilite, yıkılmışı tamir, kırılmışı onarma, yırtılmışı yamamadır.

Tek tek her ferdin karakterinde yer bulabilen yıkıcı ve yapıcı özellikler toplumların doğasında da kendilerine yer bulabilir. Islah edilmediğinde, tabiatı esas itibariyle yıkmaya eğilimli olan insanın ancak eğitim ve terbiye ile tahkim edilebilecek istidadı yapmaya da müsaittir. Neticede rahatı, konforu, kolay olanı tercih de insanın tabiatına dahildir. İnsan, sırf insan doğmakla insan olamadığı içindir ki Alvarlı Efe Hazretleri’nin “Allah bizi insan eyleye” duası son nefese kadar vird edinilmesi icab eden bir yakarmadır.

Yıkmak ve yıkmak vesilesiyle hayatın herhangi bir deminde insanlıktan çıkıp yıkılmak için sadece yıkıcı bir güdüye sahip olmak yeterliyken, yapmak onlarca yıllık sabra, sebata, tecrübeye, eğitime, zahmete ve çileye gereksinim duyar. Kendi kaderine terkedilmiş toplumlarda doğal süreç bozulmayı, yozlaşmayı getirir beraberinde. Böylesine bozulmuş bir toplumda kendiliğinden iyileşme ve düzelme olabilmesi ancak mucize kabilindendir. Şanslılarsa şayet içlerinden ıslah ediciler çıkar da topluma hayat veren değer ve erdemler açısından eksikleri tamamlar, çürümüşleri tazeler, eskimişleri yeniler, ölmüşleri hayata döndürürler.

YÜZLERCE YILLIK ÜMİTLERİ, YÜZ YILLIK TEMELLERİ, 50 YILLIK EMEKLERİ TALAN

Şayet yozlaşma ve yıkıcılık uzun bir süre hükümran olup da iflah olmaz derecede çok derin bir toplumsal hastalık haline gelmişse onarımcıların işi daha da zorlaşır. Çünkü, hiçbir değer tanımadıkları için tahripte fevkalade güçlü ve etkili olabilen yıkıcılar, her adımlarını ahlak, erdem, ilke ve değer eksenli atmak zorunda olan onarımcıların titizlendiği kadar titizlenmeye ihtiyaç duymazlar. Yıkıcılar, onarımcıların ince işçilikle ilmek ilmek dokumak zorunda olduklarına karşı kepçe ve dozerin, tank ve topun tarumar edici gücüyle hareket ederler. Yüzlerce yıllık ümitleri, yüz yıllık temelleri, 40-50 yıllık emekleri, bunların ürünü on binlerce ıslah ehlini hasat mevsiminde ekin tarlalarına dadanan aç çekirge sürüleri gibi talan eder, geride ise sadece bir enkaz yığını bırakırlar.

Islah edici onarımcıların en büyük çelişkisi de buradadır. Kendileri için hayatlarını, rahatlarını feda ettikleri yığınların, yıkıcıların elinde yıkıcılarla birlikte kendi kendilerini yok etmeye azmetmesi karşısında çaresizdirler. “İyilik yap iyilik bul” sözünün erişilmez bir ütopyaya dönüştüğü böyle durumlarda bile onarımcı kalabilmek büyük bir azim, sabır ve sebat meselesidir. Ama, buna mecburlardır. Çünkü içinden çıktıkları toplumun düştüğü bataktan çıkışı ancak onarımcıların akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk–i selim ya da zihn-i kâmil, hiss-i kâmil ve vücud-u kâmil olabilmeleriyle mümkündür. Sırf bunun için bile olsa akla müracattan, adalete dört elle sarılmaktan, ahlakla kuşanmaktan ve âdâbla donanmaktan vazgeçemezler.

ONARIMCILARIN EN GÜÇLÜ YANLARI AYNI ZAMANDA EN ZAYIF YANLARI DA

Neticede tabiatları ve vazifeleri gereği, ilkesel olarak, onarımcıların benlikleri oturmuş; haysiyet, vakar, sabır ve sebat ile terbiye edilmişlerdir. Hayatlarını idealleri uğruna harcarlarken, adanmışlık ruhuyla hareketten her ne pahasına olursa olsun geri duramazlar, muhasebe ve murakabeyi terk edemezler. Bu özellikleri bir taraftan ifsatçılara karşı en güçlü yanlarıyken, paradoksal olarak en zayıf ve en kırılgan yanlarını da teşkil eder.

Kendileri için istemediklerini başkaları için istemeyecek bir ahlakilikle kendi geçmişlerinin kazandırdığı kültürü evrensel insani değerlerle meczetmeye çaba harcarlar. İnsana siyah veya beyaz, uzun veya kısa, Türk ya da Kürt, Müslüman ya da gayr-i Müslim olduğu için değil, insan olduğu için değer verir ve yaratılanı sırf Yaratan’ından ötürü, sözde ve siyaseten değil, özde ve hakikaten severler. Kendi haysiyet ve karakterlerine, izzet ve onurlarına değer verdikleri için başkalarının haysiyet, karakter, izzet ve onurlarının korunmasına da kutsiyet derecesinde bir önem atfederler. Kendi nefsini ıslah edememişten bir ıslahçı olamayacağı için her ıslahçının önce kendi hastalıklarını tedaviyle işe başlaması, yüklenecekleri vazifenin gereği icabıdır.

HAYAT ‘SCHRÖDINGER’İN KEDİSİ’NE BAHŞETTİĞİ ŞANSI VERMİYOR İNSANA

“Onarımcılar” terimini edebiyat üzerinden terminolojiye kazandıran ünlü yazarın bile onarımcılık iddiasıyla çıktığı yolda, azıcık bir menfaat karşılığında kendisini çürümenin, yozlaşmanın ve paçozlaşmanın görkemli bir abidesi olan Saray’a sıradan bir yardakçı, kalibresi yüksek bir dalkavuk konumuna düşürmesi, hayat boyu “Allah bizi insan eyleye” duasının ehemmiyetine bir kez daha dikkatlerimizi celb ediyor. Neticede, o meşhur düşünsel deneydeki Schrödinger’in Kedisi’nin tecrübe ettiği gibi, muvakkaten dahi olsa, hayat insanlara aynı anda birbirinin zıttı iki şey olma şansını bahşetmiyor. Zirvedeyken yitirilen korkunç irtifayla bürünülen en paçozundan dalkavukluk karakteri ile aynı anda en erdemlisinden bir yazar ve entelektüel olabilme vasfını sürdürebilmek mümkün olamıyor.

Ömrünün ahirine gelmiş bir insan için, yıllar önce afili sözlerle çıktığı onarımcılık yolculuğunda nihayet vardığı menzilin ahlaksız bir yıkım müteahhidine adi bir taşeronluk olmasından daha hazin bir son olabilir mi? Allah, onca entelektüel birikimin ardından ahir ömründe hiç kimseyi yükseldik sanırken alçalacak kadar düşürmesin!.. Üstelik bu korkunç düşüşün İbn Haldun’un yüzlerce yıl öncesinden teşhis ettiği, “hükümran hesabını veremeyeceği davranışlarda bulunduğundan, halkından korkmaya başlar,” dediği bir zaman dilimine denk gelmesi son derece düşündürücüdür.

Gırtlağına kadar gömüldüğü yolsuzluk ve rüşvetin hesabını vermekten korktukları için özellikle son dört yıldır korkunç derecede despotlaşmak zorunda kalan Erdoğan ve avanelerinin mukadder akıbetleri konusunda da İbn Haldun’un söyleyecekleri var: “Bu durum hükümranı yalnızlığa iter. Yalnızlık ise onu daha da korkutur. (Zamanla) halktan güveneceği kimse kalmayan hükümran, yönetimi sağlamak için askere yönelir…”

BAKIN İBN HALDUN ZALİM YÖNETİMİN AKIBETİ HAKKINDA NE DİYOR?

İsabetli gözlemleri ve titiz değerlendirmeleriyle İbn Haldun yüzlerce yıl öncesinden bunun da işe yaramayacağını bildiriyor. İbn Haldun, bu analizini şu tespitlerine dayandırıyor:

“Devlet yönetiminin iyiliği, yönetimi elinde bulunduran kişilerin niceliklerine değil, niteliklerine bağlıdır. Buna göre halkın menfaatlerini kollayan, halkı adaletle yöneten yönetim ‘iyi’dir; halka korku salan ve onlara zulmeden yöneticilerin yönetimi ise ‘kötü’dür. Böyle bir durumdaki yönetim yıkılmaya mahkumdur… Yöneticilerin müsrifliğinin gerektirdiği masrafları devlet geliri karşılayamaz, harcamaları karşılamak amacıyla halkın vergi borcu arttırılır. Vergilerdeki bu artışlar halkın devlete olan güvenini sarsar. Bu durum birçok esnaf ve zanaatkârın iflasına yol açar. Vergi yükümlülerinin azalması nedeniyle vergilerde azalma görülür. Vergilerin azalması vergi oranlarının daha da arttırılmasını doğurur. Böylece bu süreç bir kısır döngü içerisinde devam eder. Sonuçta devlet ekonomik olarak zayıflar ve çöküşü kaçınılmazlaşır.”

Yani yıkıcılar sadece yapıcıları yıkmakla kalmaz kendi öz yıkımlarının altyapısını da kendi elleriyle oluştururlar. Onarımcıların rehabilite çabalarına savaş açtıklarından dolayı kendi akıbetleri kelimenin tam anlamıyla ibretlik olur. Bu ibretlik süreçler büyük acılara sebep olma pahasına yaşanıp sona erdikten sonra görev yine onarımcılara düşer.

MİLLETÇE MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KARAKTER…

Bu tür durumlarda da “…her şeyden ziyade milletçe muhtaç olduğumuz karakter, şuur, idrak ve sorumluluğun harekete geçireceği, davranış ve faaliyetlerin de, en az bugün ve bugüne ait zaruretler kadar, plân ve projelerinde yarınları düşünen samimi, müteheyyiç fakat dengeli insan karakteridir. Gönlüyle varlığa açık, dimağı bilgi şuunuyla ma’mûr, her an kendini bir kere daha yenilemesini bilen, her zaman nizamın peşinde ve her lâhza ayrı bir tahribi tâmir eden düşünce ve ruh mîmârı karakter… O hep zaferden zafere koşacak ama; ülkeleri hârap edip, harâbelerde pâyitahtlar kurmak için değil; insânî duygu ve melekeleri harekete geçirmek ve bizleri, herkesi ve her şeyi kucaklayacak şekilde sevgi, alâka ve mürüvvetle güçlendirmek, yıkılmış yöreleri onarmak, ölü kesimlere hayat üflemek, varlığın damarlarında can olup-kan olup akmak ve hepimize var oluşun engin zevklerini duyurmak için…” (Yeni Ümit, Ocak-Mart 1995, Cilt 4, Sayı 27)

Çünkü, yıkım ve “İfsatta; fesada verme, telef etme, akdi bozma, insanları birbirine düşürme, nifak ve şikak çıkarma gibi mânâlar söz konusu olmasına mukabil ıslahta, fesada sebebiyet veren hâllerin ortadan kaldırılması bahis mevzuudur. Lügatlarda ıslah kelimesine, ‘onarma, fitneyi fesadı izale etme, nifak ve şikakı kaldırma, bozuk düzeni ıslah etme, deformasyona maruz kalmış bir şeyi yeniden şekillendirme, reforma tâbi tutup eski hâline irca etme’ gibi mânâlar verilmiştir. … (Bu da) toplumda, söz ve hareketleriyle fesat çıkaranlara karşı ‘Zinhar fesat çıkarmayın ve toplumu birbirine düşürmeyin,’ diyecek bir ıslahçılar grubunun bulunmasını gerektirmektedir. (Ancak) … hiçbir müfsit ‘Ben müfsidim’ demez prensibiyle ‘Biz ifsatçı değiliz,’ diyeceklerdir…”

“Esasen o zavallılar fıtrat-ı selimeleri bozulduğu ve olumsuz bir fıtrat-ı sâniye iktisap ettikleri için, salahı fesat, fesadı da salah zannetmekte ve lehlerinde olan bir şeyi aleyhlerinde, aleyhlerinde olanı da lehlerinde görmektedirler. Evet onlar, gülistanı hâristan (dikenlik), cehennemleri cennetler şeklinde görmektedirler. Bu itibarla da en tatlı, en leziz şeyler onlar için acı ve acı verici; en acı ve acı verici şeyler de aksine en mütelezziz şeyler hâlinde görünmektedir. İşte bu bir fıtrat bozulmasıdır, ne var ki onlar bunun farkında bile değillerdir. …Böyle bir münafık karakterin geniş dairede toplum hayatına hâkim olduğunu düşünün, öyle bir toplumda herc ü merc kaçınılmaz olacaktır…” (Bir İ’câz Hecelemesi)

BU ÜMİT BENİMLE OLDUĞU MÜDDETÇE BEŞ YÜZ SENE BEKLERİM

Bu Kur’ani tespitlerin müellifi Fethullah Gülen Hocaefendi, ıslahçılığın zaruretine olduğu kadar zorluğuna da dikkat çektiği bir yazısında ise şöyle demektedir: “Hikmete mazhariyetin bir neticesi olarak, ıslah… insana yapılan bir yatırımdır ve böyle bir yatırımın geriye dönmesi belki bir asır alır. Şayet, yapacağınız bir işi insana bağlı götürecekseniz, mesela özüne, asıl kimliğine, dinî ve millî kültür mirasına ve evrensel insanî değerlere bağlı bir nesil yetiştirmek istiyorsanız, gerekirse bir yüz seneyi nazar-ı itibara almalı, plan ve programlarınızı ona göre yapmalı, mukavemetinizi ve metafizik geriliminizi gözden geçirmeli ve hâlâ Süleyman Nazif gibi, ‘Bu ümit benimle olduğu müddetçe üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene beklerim!’ diyebilecek kadar kendinizi azimli ve kararlı hissediyorsanız, işte o zaman ilk adımı atmalısınız.”

Yıkıcı dinbaz yobazların, alçakça iftiralar eşliğinde vahşice yok etmeye çalıştığı Hizmet Hareketi’nin, Allah’ın izniyle, her şeye rağmen ayakta kalmayı başaracağına inandığımız insan sermayesinin asıl işi, çöküşü mukadder bu yozlaşma ve çürümüşlüğün geride bırakacağı devasa enkazla birlikte başlayacak. Enkazın kaldırılması ve toplumdaki derin yaraların onlarca yıl sürecek tedavisi için muazzam bir azim, sebat ve sabır gerekecek. Bugün zulmedenlerin, zulümler karşısında üç maymunu oynayıp dilsiz şeytanlığı karakter edinenlerin çocuklarının geleceği için, anneleri-babalarının zulümlerine karşı direnmekte ve ayakta kalmakta harcanan sabır sermayesinden geriye kalacak olan, o gün geldiğinde ihtiyaç duyulacak devasa onarım ameliyesi için umarım yeterli olur.

[Bülent Keneş] 3.10.2017 [TR724]

Zıtlıklar ve hayat tutkusu [Veysel Ayhan]



Nerdesin” hem bir çağrı hem de bir arayış idi. Yarım asır gözyaşı ve çileyle yoğruldu. Istırap yüklü bulutlar oba ve ovaları kuşattı. Gün geldi ekinler başağa durdu. “Öyle bir ekin gibi ki, filizini çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da gövdesi üzerinde yükselmiş. Kendisini ekenleri hayrete düşürür…” (48/29) Bir de baktık ki yüz binlerce başak, milyonlarca sürgün vermiş.

“Bireyin çiçek açması” denmişti. Bu dua gerçekleşti. Binler çeşit çiçek on binler nev’i tomurcuk ile yeryüzünü renklendirdi. Hasat mevsimi geldi. “Dane”lerin elenmesi, terbiyesi, olgunlaşması ve milyonlarca tarlaya saçılma mevsimi kapıya dayandı. Tarla fonksiyonunu bitirdi. Çadırlar söküldü. Su kanalları tıkandı. Traktör ve sabanlar kenara atıldı.

“Nerdesin” çağrısı yerine ulaşmış, milyonlarla dönmüştü ama aşılması gereken zıtlıklar vardı. Hem de kırk yıldır vardı. Hocaefendi bunları da o yıllarda seslendirmişti:

“Kanatlanıp pervâz etmeyi, yükselip gökler ötesi âlemlere varmayı hayal ediyorsun; bir çocuk gibi, şu dünyanın çamur ve balçığına bağlı kaldıktan sonra nasıl olacak ki..!

Gönül hayatında ‘tevhid’e ulaşmayı ve ruhânî zevklere gömülüp gitmeyi arzuluyorsun; içinde binbir kötü duygu kol gezerken ve sen, her dönemeçte bedenî hazlarına ‘evet’ derken nasıl olacak ki..!

Duygu ve düşüncede saflaşıp özüne ermeyi, insanî melekelerini geliştirip rabbânîleşmeyi düşünüyorsun; cismânî zevklerden sıyrılıp, behîmî arzulara başkaldırmadan nasıl olacak ki..!

Hep gözlerde ve gönüllerde olmayı, alkışlanıp göklere çıkarılmayı umuyor ve bekliyorsun, kendini eksiksiz ve kusursuz görüyor ve herkesin de bunu böyle bilmesini istiyorsun; her gün sırtında bin günahla cemiyet içindeki hâlin ve davranışlarındaki bu tutarsızlığınla nasıl olacak ki..!” Sızıntı, Eylül 1983

Hayat Tutkusu” deyip Bediüzzaman’la uyarıyordu:

“Eyvah! Aldandık. Şu dünya hayatını sâbit zannettik. O zan sebebiyle de bütün bütün zâyi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat, bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür de çay gibi akar gider…”

Ardından bir öngörüsünü dile getiriyordu:

“Ve bizler, binlerce paradoksla üst üste yara alırken, özümüze ait her şeyi yitirirken, hâlâ Belh hükümdarı gibi, müdebdeb saraylarda, muhteşem koltuk ve yumuşak döşekler üzerinde, sevgiliye vuslat türküleri söylemekle kendimizi aldatacaksak, bir gün bize de: ‘Çatıda deve aranmaz!’ diyenler çıkacaktır.”

Ve çıktı da! Zıtlıkların faturası önemli bir problemdi ve ödeme günü kapıdaydı.

DEVÂSA MESAFELER

Eksikliklerin en önemlisi de şuydu: Rehnümâ ile milyonlarca muktedi arasındaki devâsa mesafe. Kemmiyet tamamdı, sayı problemi yoktu. Fakat Rehnümân’nın keyfiyeti ile ardındakilerin keyfiyeti arasında aşılmaz bir uçurum vardı. “Kur’an bir vadide biz bir vadide” nasıl olacaktı ki! İmam bir vadide cemaat başka vadide nasıl namaz kılınırdı ki! Bu “keyfi” kopukluğun kapatılması şart idi. Allah bu mesafelerin kapanması için tüm menfi esbaba izin verdi. Kur’an’da zikredilen tüm cendereler bir bir sökün etti kapımıza geldi. Zulüm perde perde karanlık bir bulut gibi ufku kapladı. Hz. Sabûr tecelli etti. Gayretullah beklemeye koyuldu. Çarklar “keyfiyet” için dönmeye başladı. Sürecin asıl maksadı zaten buydu. Belki de bu dönemin adına “süreç” yerine “Kur’an günleri” dememiz gerekiyordu.

ŞOK

Kur’anı okumayı iyi biliyorduk ama Kur’anı yaşamaya hazır değildik. Tam bir şok yaşadık. El bebek gül bebektik. Öğretmenlik yapıyorduk. Kitap okuyorduk. Güven içinde hizmet ediyorduk. El üstünde tutuluyor ta’ziz ediliyorduk. Yüksek makamlarda tekrim ediliyorduk. Dünya bütün debdebesiyle önümüzdeydi. Saray kapıları, servet yolları “buyrun” dedi. Kur’anı ruh bünyemize sindirmemiş halimizle tam bunlarla imtihan olacaktık ve kaybedecektik ki Allah’ın inayeti “süreç” halinde, “Kur’an günleri” halinde yardımımıza koştu. Dünya ile imtihan olup mağlup olmaktan bizi kurtardı. Dünyaya ait ne varsa cebren elimizden alındı. Allah’a hamdolsun.

KUR’AN KEVSER OLARAK HAYATIMIZA AKTI

Kur’an cemaati olmak kolay bir söz gibiydi. Bizler Kur’an okuyup Kur’an öğretince Kur’an cemaati olacağımızı sanıyorduk. Başkalarının kıssalarıyla, menkıbeleriyle, şehadetleriyle, çileleriyle teselli olmak konforluydu. Ahiretimizi mahvedecek böyle bir “hâl”den Allah kurtardı. Kurân hayatımıza girdi. Kıssalarıyla, mihnetleriyle, meselleriyle; Kafirleriyle, münafıklarıyla, müşrikleriyle… Kur’an cemaati olma yolu açıldı. Hadisteki “Kur’an, onların gırtlaklarından aşağıya inmez” tehdidinden kurtulduk. Kur’an Kevser gibi hayatımıza aktı. Gönlümüze indi. Kıssalar satırlardan kurtulup canlandı. Kur’an’da ne varsa aynıyla olmasa bile misliyle yaşanmaya başladık.

Ve Geldiler…

Yarın: 3. Bölüm

[Veysel Ayhan] 3.10.2017 [TR724]

Saman ithal eden Türkiye [Semih Ardıç]



İğneden ipliğe vergi zammını ihtiva eden torbayı mazur göstermek için yalan üstüne yalan söylüyorlar. Vatandaşın sırtına yüklenecek asgarî 28 milyar liralık torbanın izahatı da hazır.

Savunma Sanayii’ne para lazımmış, millî tankımızı yapmışız, kendi imalatımız savaş uçakları semada gövde gösterisi yapıyormuş… -Mış -mış da -mış -mış…

Yabancılarla lisans anlaşması imzalamadan değil savaş uçağı traktör bile imal edemediğimiz ortada iken halkın hissiyatını kuyruklu yalanlarla istismar etmenin ahlakî bir tarafı olabilir mi?

15 senelik Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında savunma sanayiinde daha evvelki iktidarlara nazaran yerli katkı payı namına yapılanlar çıkarılan gürültü kadar değil maalesef. Her seçimden evvel tedavüle sürülen millî ve yerli yalanları bu defa Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne (MTV) yapılacak yüzde 40 zamla özdeşleşen Vergi Paketi’ni unutturmak için kullanıyorlar.

KIRMIZI ET, CANLI HAYVAN, DERKEN SAMAN İTHAL EDİYORUZ

Türkiye’nin iktisadî bakımdan ne kadar dışa bağımlı hale geldiğini göstermek için çok uzağa gitmeye lüzum yok. Eğitim kalitesinde OECD’ye üye devletler arasında sondan 4. olduğumuz halde bütün dünyanın bizi kıskandığına bizden gayrı kimse inanmaz.

Savunma sanayii ya da nano teknolojik mevzulara gelinceye kadar ziraatta, hayvancılıktaki perişan halimiz her şeyi hülasa ediyor aslında. Her sene 700 bin civarında canlı hayvan ithal eden, aşırı talep yüzünden Arjantin, Brezilya, Şili, Macaristan ve Avusturya’da hayvan fiyatlarını yükselten Türkiye hayvanlara yem olarak vereceği samanı bile bulamıyor.

YENİ TÜRKİYE’DE MANŞET HABER: SAMANLAR KENTE GİRİŞ YAPTI

Samanın ithalatı bile artık başlı başına bir heyecan vesilesi oldu. Bulgaristan’dan ithal edilen samanları taşıyan gemi İzmir Alsancak Limanı’na yanaştığında İzmir ve havalisindeki besiciler bayram ilan etti. Yerel gazeteler bu şenliği şu başlıklarla duyurdu: “Samanlar, İzmir Alsancak Limanı’ndan şehre giriş yaptı.”

İzmir İli Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı Ahmet Kocaağa düne kadar parasıyla bile saman bulamayan üyelerinin derdine derman oldukları için duyduğu memnuniyeti anlata anlata bitirememiş:

“Üyelerimizin mağdur olmasından üzüntü duyuyorduk. Üyelerimize kaliteli ve ihtiyaçlarını karşılayacak miktardaki samanı piyasanın altında fiyatlarla getirmek boynumuzun borcu. Üyelerimiz tüccarların eline bakmaktan bıktı. Biz de önce kendi üyelerimizin, sonra İzmir içi üreticilerinin, en son da Ege Bölgesinde saman talebi olanların taleplerini elimizden geldiğince karşılamaya çalışacağız. İkinci parti samanımız da önümüzdeki günlerde İzmir’de olacak.”

Saman ithal etmek hayaldi, AKP iktidarında hakikat oldu.

SAPLA SAMANI BİLE KARIŞTIRMAKTAN ACİZSENİZ

İşin temelinde yoksanız şu suallere makul cevap veremezsiniz: Et fiyatları niye düşmüyor? Dünyanın en pahalı kırmızı eti niye Türkiye’de?

Daha sapla samanı bile birbirine karıştırmaktan acizseniz, ithalata bağımlıysanız günü birlik kararlarla et fiyatlarını düşüremezsiniz. Et ve Süt Kurumu (ESK) birilerinin cebini şişirmekten başka işe yaramaz. İthalat kolaycılığına tevessül edene kadar besiciyi köyünde tutmanın yollarını arasaydınız daha fazla netice elde edebilirdiniz.

EVVELA SAMİMİ BİR MUHASEBE

Türkiye’nin çare bekleyen yığınla meselesi var. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için evvela samimi bir muhasebeye muhtacız. Boyumuzdan büyük sözlerin ekonomi gemisini yürütmediği, vatandaşın derdine derman olmadığı ortada.

Kırmızı et (hayvanların nerede ve hangi şartlarda kesildiği bile meçhul!) ithalatı AKP’ye yakın isimlerin servetine servet katmak için adeta bir manivela olarak kullanılıyor. Kimsenin çiftçiyi, vatandaşı düşündüğü yok.

Saman ithalatı sadece bir misal. Türkiye’nin içten içe nasıl tükendiğini, nasıl yanıp kül olduğunu gösteren çarpıcı bir misal…

Bulgaristan’dan getirilen samanlar, Alsancak Limanı’ndan şehrimize giriş yaptı, gözümüz aydın…

[Semih Ardıç] 3.10.2017 [TR724]

Erdoğan’dan sonra [Mehmet Efe Çaman]

Bu yazı, Erdoğan sonrası bir Türkiye projeksiyonu olacak. Kimileri erken bulabilir bu çıkarsamayı. Diğerleri hayalcilikle itham edebilir – ortada fol yok, yumurta yok diyerek. Bazıları – ki kimi zaman ben de bu gruba dâhilim – hiç bitmeyecekmiş gibi değerlendirebilirler Erdoğan rejimini. Fakat bir gerçek var ki, Erdoğan sonrası diye bir dönem olacak Türkiye siyasetinde, bu kesin! Yarın mı olur, bir ay sonra mı, yoksa bir yıl mı sürer? On yıl da sürebilir mi – hiç istemesem de bu ihtimali bile düşünmek gerek tabii ki. Fakat yazının konusu, ne zaman gidecek değil. Nasıl gideceği konusu da ikinci derece önem arz ediyor. Gittikten sonra ne olacak! Ne miras bırakacak Erdoğan giderken? Asıl soru bu.

ERDOĞAN NASIL BİR TÜRKİYE BIRAKACAK?

Erdoğan gittiğinde kendi içinde barışık, ekonomisi hızla gelişen ve dinamik, ordusu güçlü ve caydırıcı, uluslararası saygınlığı üst seviyede olan, demokrasi ve insan hakları standartları ileri demokrasiler liginde, kişi başına düşen refah seviyesi dünyada en üst sıralarda olan bir Türkiye olacağını söyleyebilen var mı sahi? Bölgesinde ağırlığı olan, çevresi işbirliği yaptığımız dost ülkelerle dolu, bilim ve teknoloji üreten ve bunları katma değere dönüştüren, genç nüfusu dünya ölçeğinde kaliteli eğitim alan ve dünyayla rekabet edebilen, yabancı dil bilen, edebiyattan spora, müzikten görsel sanatlara kendi kültürünü küreselleşen dünyaya armağan ederek paylaşabilen, çevresel sorunlarını çözmüş, alternatif enerji kaynaklarına yönelmiş, deprem kuşağında olan topraklarında özgün ve dayanıklı bir mimari üretebilmiş bir Türkiye mi olacak? Bu soruya kim olumlu cevap verebilir?

Şeffaf ve efektif bir devlet, hesap verebilir ve anayasa-yasalara saygılı bir bürokrasi, profesyonel ve insan haklarına riayet eden bir polis teşkilatı, bağımsız, adil ve işleyen bir adalet sistemi, kendisiyle ve diğerleriyle barışık öğelerden oluşan bir toplum mu devralacak bir sonraki lider ya da siyasi parti? Temel sorunlarını çözmüş, kutuplaşmaları aşmış, aklın ve vicdanın egemen olduğu, kadına şiddetin ve terörün bittiği bir ülke mi olacak, Erdoğan’dan sonra? Doğasını, kentsel dokusunu koruyan, topraklarındaki her türlü tarihsel ve arkeolojik mirasa sahip çıkan, dindarın, dindar olmayanın, Türkün ve Kürdün, Sünni ile Alevinin, kentliyle köylünün, farklı siyasi görüşten olanların barış ve kardeşliğine dayanan bir düzen ve anlayış egemen olacak diyebiliyor muyuz, Erdoğan sonrası ülke için?

HANGİ ERDOĞAN’A İNANALIM?

Bu toprakların bilinen tarihi içinde en fazla kutuplaştıran, ötekileştiren, hukuk devletinin değil yalnızca, hukukun temellerinin dahi dışına çıkmaktan çekinmeyen bir rejim ve diktatör yönetiyor Türkiye’yi bugün. Üstelik bunları birbirinden farklı dönemlerde görülen, yine kendi kararı olan politikalarla taban tabana zıt bir şekilde yapıyor. Öcalan ve PKK ile masaya oturan da kendisi, bugün HDP’li milletvekillerini tutuklatan, belediyelere kayyum atayan da. AB kriterlerini kabul ederek köklü demokratikleşme reformları yapan da kendisi, bugün tüm bu reformların sonucu olan demokratik kurum ve teamülleri yok eden de. Irak Kürdistan yönetimini muhatap alan ve Irak merkezi hükümetinin altını oyan politikanın mimarı da kendisi, bugün bunun tam tersini yaparak askeri müdahaleye atıfta bulunan, sınırları kapatmaktan ve petrolün vanasını kısmaktan söz eden de. Cemaat ile işbirliği yapan ve eğer varsa bir kadrolaşma, o kadroların açıldığı dönemde buna müsaade eden ve imza koyan da kendisi, bugün menfaatleri gereği eski ortaklarını suçlu ve terörist ilan eden de.

Hangi Erdoğan’a inanalım biz? Orijinali hangisi? Her fikir değişiminin gerekçesinin kandırılması olduğunu söyleyen bir insanın inandırıcılık sorunu olmaz mı? AB’ci Erdoğan ile AB düşmanı Erdoğan aynı kişi mi? Kürt açılımlarının, PKK ile Oslo görüşmelerinin emrini “ben verdim” diyen Erdoğan’a mı inanalım, yoksa demokratik yolla seçilmiş HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ı ve daha onlarca Kürt milletvekilini, belediye başkanını ve HDP’liyi keyfi sebeplerle hukuksuzca içeri atan kişiye mi inanalım? Hangisi bize doğruyu söylüyor? Hangisi yalancı?

12 Eylül’ün zulmüne uğrayıp idam edilen gencin anacığına yazdığı mektubu meclis kürsüsünde okurken ağlayan Erdoğan mı gerçek, yoksa 700’den fazla bebeciği analarıyla beraber zindanlarda süründüren, banka hesabı veya işyeri sebebiyle on binlerce insanı hapse tıkan kişi mi? Hangisi sahte? ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı titrini mi kullanalım kendisi için, Cumhurbaşkanı mı, yoksa ne anlama geldiğini tam olarak bilmediğimiz, ama iş tuttuğu sahalara ve çevresindeki suça batmış figürlere baktığımızda bunu az çok tahmin edebildiğimiz “reis” unvanını mı? Hangi Erdoğan orijinali? Orijinal olanı var mı?

Duayen efsane gazeteci Çetin Altan’a ceberut devletin zulmüne gösterdiği dik duruş nedeniyle ödül veren ve methiyeler düzen demokrat mı, yoksa bugün dünya rekoru kırarak İran, Rusya ve Çin’in toplamından daha fazla gazeteciyi uyduruktan gerekçelerle bir yıldan fazla süredir kanunsuzca ve vicdansızca demir parmaklıkların ardına yollayan ve sonra da utanmadan onların gazetecilikten değil, hırsızlık ve teröristlikten içerde olduğu yalanını söyleyen zat mı? Bu ne yaman çelişkidir böyle? Kişilik tahlili yaptığımızda bu ne anlama geliyor?

HESAP SORMANIN SUÇ OLDUĞU TÜRKİYE’YE HOŞGELDİNİZ!

Ekonomik verilerin manipülasyonlarla ve istatistik cambazlıklarıyla olduğundan iyi gösterildiği, gazetelere para karşılığı veya tehditlerle ısmarlama karalama ve çamur atma yazılarının yazdırıldığı, tüm reel sanayini, yollarını, fabrikalarını, telekomünikasyon altyapısını yabancılara kontrolsüzce ve çoğu zaman alt fiyatlardan satan, rüşvetin sıradanlaştığı, çalıyor denince hemen akabinde, “ama yapıyor” denen bir Türkiye’ye hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Hesap sorulamayan mafya, rüşvet, işkence ve kötü yönetim rekortmeni ülkenin fakir ve naif halkı, bunu siz istediniz! Budur Erdoğan sonrası bulacağınız ve hatta dahasıdır, fazlasıdır. Dünyanın düz olduğuna “inanan”, organik hoşafın, başında hayvanat bahçesi eski müdürü olan TÜBİTAK tarafından ödüle layık görüldüğü, matematik ve temel bilimlerde dünyanın en alt kümesinde Afrika ülkeleri seviyesinde olan, OECD endekslerinde son sıranın en dibi, okullarda dayak gibi çağdışı ve barbar bir uygulamanın hortladığı, her gün kadınların öldürüldüğü, eşini yarım yıl hapis yattıktan sonra öpen gazeteci ahlaksızlıkla itham edilirken, keçiye tecavüz eden adamın ahlakının sorgulanmadığı, sokak ortasında insanlara işkence yapılan, karakollarında adam kaybedilen, devletin yurtdışında ve içinde insan kaçırdığı ülke.

Mars’a yerleşim planlarının gerçekleştiği, yapay zekânın, kişilere özgü genetik ilaçların, üçüncü nesil süper antibiyotiklerin, bilgi ve teknoloji çağının dünyasında, hala daha Türk-Kürt, başörtülü-açık, düz-İmam Hatip, sekülerlik-İslamcılık kısır çatışmalarının devam ettiği, hala askere giden gençlerin ana-babalarının telefon her çaldığında sıçradığı, hala 900 bin gencinden sadece 90 bininin örgün eğitim üniversite okuyabildiği, hala trafik kazalarının ve terör saldırılarının gün be gün onlarca can aldığı bir gariban ülke olmaktır, Erdoğan sonrası.

Borçlu doğan çocuklarınızın ve de torunlarınızın devralacağı, sizlerinse borçlu öleceğiniz Türkiye’dir bu. Hayal değil. Fatura budur. Evet, Erdoğan bir gün olmayacak. Fakat bu saydıklarım olacak. Buna hazır mısınız?

[Mehmet Efe Çaman] 3.10.2017 [TR724]

Bir ‘teröristin’ bir ‘hain’ ile yaptığı program! [Erkam Tufan Aytav]


Şivan Perwer’i konuk aldığım 30 Dakika programı tahmin edebileceğiniz gibi malum çevrelerden çok büyük tepki aldı.

Bir o kadar da olumlu dönüş aldığımı buradan belirtmek isterim. Tebrik anlamında belki de yüzlerce mesaj geldi.

Olumlu tepkiler gayet anlaşılabilir. Kürt meselesi ve Irak Kürdistanı Referandumu konusunda tek yanlı yayınların yapıldığı günümüz Türkiye’sinde bir ses bir soluk oldu bu yayın.

Olumsuz tepkilere gelince, benim için elbette sürpriz olmadı bu. Zaten her programımda yemediğim hakaret, küfür, tehdit yok.

Alıştım artık.

Bu sefer daha bir doludizgin oldu.

Asla alternatif bir görüşün konuşulmasını istemiyorlar. Cinnet halindeler çünkü. Kurdukları illüzyon dünyalarından zinhar uyanmak istemiyorlar.

Yahu topu topu bir Youtube kanalında, küçük bir laptop ile arta kalan vaktimizde iki kişi kafa kafaya vererek yaptığımız mütevazı bir program bu. Sizin milyon dolarlar akıtarak kurduğunuz havuz medyası ile kıyas bile edilemez.

Korkmayın bu kadar diyeceğim ama…

Yok, yok adamlar korkmakta haklılar bence. Eğer savunduklarınız koskoca birer yalandan ibaretse, koyun gördüğünüz halkı uyutmak için elli takla atıyorsanız korkacaksınız tabii.

Çünkü koskoca bir balonu küçük bir iğne ile rahatlıkla patlatabilirsiniz.

Bizim yayın da küçük bir iğneden ibaret zaten.

Rahatsızlıkları, çılgına dönmeleri bundan…

Şivan Perwer ile yaptığım ilk yayın değil bu. 2013’te de konuğum olmuştu. Daha sonra üzerine çökecekleri Bugün TV kanalında.

O sıra Şivan Perwer, Türkiye’ye gelemiyordu. Ben de Erbil’e gitmiş oradan yayın yapmıştım. Perwer çok uzun bir aradan sonra Türkiye televizyonlarına ilk kez çıkmıştı.

Tabii o zaman AKP cenahından ufak tefek tepkiler gelmiş olsa da bugünkü gibi büyük bir tepki almamıştım. 17/25 Hırsızlık operasyonu daha olmamıştı ve Çözüm Süreci denen tiyatro da düşe kalka devam ediyordu.

Yayından 8 ay sonra da Barzani ve Perwer’in katılacağı Diyarbakır buluşması gerçekleşecekti.

Kürdistan bayrağı Ankara’da göndere çekilecek, Barzani “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları ile AKP Kongresinde ağırlanacaktı.

Şivan Perwer’e övgüler dizmek için Erdoğan dahil sıraya geçmişlerdi.

Keşke samimi olsalardı.

Dedim ya, her şey AKP açısından tiyatrodan ibaretti. Erdoğan’ın Kürt oylarını ihtiyacı vardı.

O da ne gerekiyorsa onu yaptı.

Şimdi ise Kürtler için “Size su bile yok!” diyor. Aynı Hizmet Hareketi’ne dediği gibi.

Yeni Kerbelalar yaşatmak istiyor anlaşılan.

Erdoğan ve rejimi, Güneydoğu’da terörle mücadele adı altında mehter marşları eşliğinde Kürtlerin evlerini barklarını başlarına yıktığı, Kürt siyasetini hapse tıktığı yetmediği gibi bu sefer de Irak Kürdistanı’nı yerle bir etmek istiyor.

Türk milliyetçisi oyları elinden kaçırmak istemiyor çünkü.

Neyse Erdoğan’ın pragmatist, ilkesiz ve acımasız politikaları ve zikzakları başka bir yazının konusu olsun.

Perwer kendisinden bekleneceği gibi yine samimi ve cesur konuştu. Kürt dünyasının sembolleşmiş vicdanı olduğunu bir kere daha gösterdi.

Dosta da düşmana da.

Yazıyı bitirmeden Cumhuriyet gazetesine de bir çift sözüm olsun.

Havuz medyasının tepkisi ve üslubu neyse de, Cumhuriyet gazetesine ne oluyor?

“Şivan Perwer F..Ö firarisi Erkam Tufan Aytav’ın sunduğu programa konuk oldu” diye başlık atmış.

Erdoğan dilini kullanmayı kendilerine yakıştırıyorlar demek ki.

Ondan sonra da ortada demokrat diye geçiniyorlar.

Bırakın beni, kermes düzenlemiş ev hanımlarına bile ‘F…Ö’ demekten geri kalmıyorlar.

“Efendim savcılık ifadesi öyle, biz de kullanıyoruz” diyorsanız eğer unutmayın, eski genel yayın yönetmeniniz Can Dündar da savcının suçlamalarına göre ‘F..Ö firarisi’.

Hadi Can Dündar ile ilgili haberleri de öyle yazsanıza…

[Erkam Tufan Aytav] 3.10.2017 [TR724]

Londre X Tipi Cezaevi [Tarık Toros]



Soykırımın 8 aşaması var:

Sınıflandırma, Sembolleştirme, İnsan-dışılaştırma, Örgütlenme, Kutuplaştırma, Hazırlık, İmha, İnkâr.

***

Ezbere değil.

20 yıl önceki bir rapora bakarak söylüyorum.

Raporun sahibi, Genocide Watch yani “Soykırım Gözlem Örgütü” başkanı Gregory H. Stanton. 

***

Sınıflandırma: İnsanları “biz” ve “onlar” diye ayırma.

Sembolleştirme: Sınıflandırılan insanları adlandırma, “paralel” gibi.

İnsan-dışılaştırma: Sembolleştirilen “ötekilerin” insan olduğunun reddi. Böcek, fare, hamamböceği tanımlaması gibi.

Örgütlenme: Devlet organları, milis güçleri, nefret grupları gibi planlama.

Kutuplaşma: İntikam cinayetleri. Radikallere karşı çıkan ılımlıların öldürülmesi gibi olaylarla cephelerin çizilmesi.

Hazırlık: Liste yapılması, evlerin işaretlenmesi, fişleme, vs.

İmha: Artık insan olarak görülmeyen “ötekilerden” arınma. Cinayetin suç olmaktan çıkması.

İnkar: Kayıtların yakılması, toplu mezarların saklanması, suçluların raporları inkar etmesi, yaşananlara “iç savaş” denilmesi. 

***

Dünya tarihinde Yahudi soykırımından Bosna’ya, Ruanda’ya kadar sayısız örneği var bunun.

Okuyor ve şaşırıyoruz tabi.

Daha önce ne olmuşsa, nasıl olmuşsa…

Şu an Türkiye’de benzer bir süreç yaşanıyor.

Diktatörler, soykırım kasetini başa sarıp aynen uyguluyor.

Tuhaf olan…

-Toplumun adeta hipnotize edilerek sürece ikna edilmesi.

-Devlet ve bürokrasinin suça zemin hazırlaması.

-Bunun destekçilerinin olması.

-Sessiz çoğunluk.

-Seyreden dünya kamuoyu. 

***

Soykırım bitip toz duman yatışınca…

Milletin aklı başına geliyor, lakin ne çare! 

***

Bosna dramında Ankara’daydım.

Genç bir üniversite öğrencisiyken soykırım başladı, mesleğe başladığım ilk yıllarda bitti.

Üç buçuk sene sürdü.

Özellikle Batılı kaynakları tarayın, “Bosna Savaşı” diye geçer.

Oysa kelimenin tam anlamıyla soykırımdır.

25 sene geçmiş, etkilerini halen Saraybosna’da, Mostar’da görür, buram buram soluklarsınız.

Kıyamete kadar bitmeyecek bir acıdır Bosna! 

***

Burnumuzun dibinde soydaşlarımız, dindaşlarımız katledildi. Bir şey yapamadık.

İşimize gücümüze devam ettik.

Hayat aktı, gitti.

Şimdi şirketler tur düzenliyor Bosna’ya, turist rehberleri her noktada anlatıyor olan biteni. Gezenler hayretle “Avrupa’nın göbeğinde nasıl bir vahşet yaşanmış” diye iç geçiriyor.

Hayret etmeleri de tuhaf.

Zira ülkelerine döndüklerinde…

Sınıflandırılmış, sembolleştirilmiş, insan kabul edilmeyen komşuları, arkadaşları…

Her gün yüzer yüzer linç ediliyor.

Saraybosna turunda soykırımı lanetleyen o kafa, kendi mahallesindekine alkış tutuyor. 

***

Tek başına yazıp çizmeyle bu işlerin düzelmeyeceği anlaşıldı.

Epeydir bıraktım Türkiye çıkışlı haberleri okumayı.

Dünya, büyük dönüşümler arefesinde.

Herşeyden öte, kendimize mukayyet olmak zorundayız.

Başlığa takılmayın;

“Londra X Tipi Cezaevi” diye bir yer yok elbette.

Her nerede iseniz, İngiltere, Almanya, ABD, Kanada, İsveç, Brezilya, vs.

Demem o ki, yaşadığımız dört duvarı kendimize zindan etmeyelim.

İçine girdiğimiz toplumun lisanını öğrenip dünyayı takip edelim.

Hayata karışalım.

Sağlığımız mühim, motoru bozmadan zinde kalmanın yollarına bakalım.

Mümkün mertebe, Türkçe dinlemeyi, okumayı azaltalım.

Türkçe müziklerle efkâr dağıtmayı terk edelim.

Bilakis, efkâr dağılmadığı gibi buhranı derinleştiriyor. 

***

Bu bencillik değil.

Belki de şu an ülke için yapılabilecek en iyi şey.

İleride faydasını göreceğiniz bir şey.

Denenmiş, onaylanmış bir yöntem.

Cezaevi hayatına son verin, hücrenizle vedalaşın. 

***

Ahmet Altan’ın satırlarıyla bitirelim:

“Bugüne dek daha bir kez bile hapishanede uyanmadım.

Geceleri maceralarım daha da hareketlenir. Tayland’ın adalarında, Londra otellerinde, Amsterdam sokaklarında, Paris’in gizli labirentlerinde, İstanbul’un sahil lokantalarında, New York’un sokakları arasında saklanmış küçük parklarda, Norveç’in fiyordlarında, Alaska’nın yolları kardan kapanmış küçük kasabalarında gezerim.

Bunları bir hapishane hücresinde yazıyorum.

Ama hapiste değilim.

Ben bir yazarım.

Ne bulunduğum yerdeyim, ne bulunmadığım yerde.

Beni hapse koyabilirsiniz ama beni hapiste tutamazsınız.”

[Tarık Toros] 3.10.2017 [TR724]

Kiralık tetikçiler ve muhalif görünümlü ahmaklar [Abdülhamit Bilici]



Medyada para karşılığı ahlaksızca iktidara tetikçilik yapanlar var. Kabataş yalanı,Sümeyye suikasti gibi pis iftiraları onlar yazıp çiziyor.

Bunlara ilaveten bir de ahmak veya şaşı muhalifler var. Ya da muhalif görünerek iktidara hizmet edenler. Onlara göre AKP ve Perinçek kontrolündeki yargının hazırladığı mesela Cumhuriyet gazetesi, Can Dündar, HDP, Selahattin Demirtaş vb iddianameleri düzmecedir. Ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Ama aynı yargının cemaat hakkında hazırladığı iddianameler ve verdiği kararlar hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar doğrudur. Bu yüzden ciddiye alır, uzun uzun yazılar döşenirler bu iddianamelerden yararlanarak.

Şayet yargı siyasetin oyuncağı olmuşsa ve bu yüzden objektif ve adil karar verme yeteneğini kaybetmişse bu yargının kendi kesiminle ilgili kararlarını yok sayıp, cemaatle ilgili kararlarına doğru muamelesi yapmak nasıl bir körlük ve çifte standarttır?

Bunca gazeteciyi, milletvekilini, avukatı, yargıcı hapseden, Reza Zarrab’ı ve rüşvete bağladığı ‘kırmızı plakalı’ isimleri aklayan bir yargının kararlarını ciddiye alıp, bunlar üzerinden ahkam kesenler çok büyük bir alkışı hak ediyor.

Biraz dürüst ve gerçeğin peşinde olan, şu listede yapılanların tümünün aynı yargının işi olduğunu bilir, ona göre bakar. Ama gerçeğe karşı duyarsız ve kindar ise bu kararlardan işine gelenleri alkışlar, işine gelmeyenleri yok sayar, yerden yere vurur.

İşte liste:

-17-25 yolsuzluk soruşturmasının kapatılması.

-Ergenekon ve Balyoz sanıklarının aklanması.

-Cemaatin terörist ilan edilmesi

-Farklı kesimlerden 200’den fazla muhalif gazetecinin hapsedilmesi

-Yüzlerce şirkete el konulması, belediyelere kayyım atanması,

-Muhalefet lideri Demirtaş’ın ve CHP ve HDP’li birçok vekilin hapse atılması

-Son referandumda mühürsüz oyların geçerli sayılması

-Onbinlerce KHK mağdurunun komisyona havale edilmesi

-İktidarın istemediği kararları veren hakimlerin hapse veyz sürgüne gönderilmesi.

Liste uzatılabilir ama bunların hepsi Erdoğan’ın kontrolündeki yargının verdiği kararlar.

Ayrıca tüm muhaliflere ve özellikle de cemaat mensuplarına karşı yargının nasıl çalıştığını en veciz şekilde Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay anlatmıştı. Aynı zamanda avukat olan Atalay aynen şöyle diyordu bugün yargının nasıl çalıştığını tarihe not düşen ibretlik savunmasında:

“28 Mart 2011’de EFT yoluyla 2.500 TL gönderdiğim Hüseyin Aktaş bir parkeci.

Oturduğum evin salonundaki parkeyi yenileme işinin karşılığı olarak kendisine yapılan bir ödeme söz konusu. İşte bundan yola çıkan savcı mealen ve mecazen diyor ki;

Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500 TL ödediğin Hüseyin Aktaş’ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa’daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK’ın raporu var.

Ver bakalım hesabını!. Ne desem?”

Atalay’a yönelik bu absürt suçlamaları dinleyip hala bu süreçte hazırlanan iddianameleri, verilen kararları ciddiye alanlar, pardon ama ya çok kötü niyetlidir ya da aptaldır.

Bu süreçteki yargı kararlarını ve iktidarın yaklaşımlarını ciddiye alacaksanız, o zaman şunlara da itiraz etmeyeceksiniz: Reza Zarrab hayırseverdir.

Can Dündar ve Enis Berberoğlu casustur.

Hapisteki gazeteci yoktur, hepsi terörist veya hırsızdır.

Demirtaş haindir.

Ahmet Şık, Sözcü, Cumhuriyet cemaatçidir.

Veli Küçük ve Çetin Doğan demokrasi kahramanıdır.

Ev hanımları, öğretmenler, dişçiler, pideciler darbecidir.

Egemen Bağış google üzerinden İslama hizmet eden bir dindardır.

Akit medyanın yüzakıdır.

Cübbeli en saygıdeğer din adamıdır.

[Abdülhamit Bilici] 3.10.2017 [TR724]

Devlet parti vermiş! [Sefer Can]



Açılış törenleri Meclis’in en şenlikli günleri olurdu. Parlamentoda bulunmayan partiler dahil bütün kesimlerin temsil edildiği bir panayır alanına dönüşürdü. Bilhassa bahçedeki kokteylde bütün milletin meclisi havası oluşurdu. Katılımda davetiye şartı vardı ama temsil tabanı geniş tutulurdu.

1 Ekim’de mutat olduğu üzere Meclis açıldı. Ama bırakın kokteyldeki sivil katılımı, Meclis’te temsil edilen partiler arasında bile ayrımcılık yapıldı. Parlamentodaki üçüncü parti olan HDP’yi neredeyse bütünüyle dışarı atacaklar. Genel Başkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’la 11 vekil tutuklu; bazıları nöbetleşe içeri alınıp bırakılıyor. Belediye başkanları ya tutuklu ya da görevden alınmış vaziyette. Onlara oy veren Kürt seçmenin duygusal kopuşunu hızlandırmak için ne gerekiyorsa yapılıyor.

HDP’ye haksız muameleye yardım ve yataklık yapan CHP de hızla aynı akıbete sürükleniyor. Meclis Başkanı’nın odasında, devletin bütün adamları toplanmış. Ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, davet bile edilmemiş. Daha kötüsü Başkan İsmail Kahraman yalan söyledi. Önce Kılıçdaroğlu’nu davet ettiklerini, kendisinin gelmediğini öne sürdü. Tutturamayınca, ilgili görevliler arasında bir iletişim sorunu yaşandığını iddia ederek yalanı örtmeye çabaladı. Kılıçdaroğlu da dışlanınca ortaya tam bir parti devleti fotoğrafı çıktı.

Devlet bir parti vermiş. Parti devletinin adamlarıyla, Devlet’in partisi objektiflere poz vermiş. Fotoğraf gerçekten manidar. Sağ başta Harbiye Nazırı Hulusi Paşa, bu defa AKP Genel Başkanı (Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’a biraz uzak düşmüş. Yurt dışı gezilerinde görmeye alıştığımız sağ kolda değil ve bu defa üniformalı. Hemen onun yanında Anayasa’yı ‘patronun icraatlarına göre yorumlama’ Mahkemesi Başkanı Arslanzade Zühtü Bey. Esas duruşunu bozmuş hatta baş selamlı gafını izole etmek istercesine biraz kaykılarak oturmuş. Ama yine aksi bir komutta gafil yakalanmamak adına elleri otururken esas duruş pozisyonunu koruyor.

Sadrazam Bin Ali el Berki biraz mahcup, başı önde; “diplomasız bir adamın etrafında fır fır dönüyorlar” sözlerinin nasıl bir boşboğazlık olduğunu sonradan fark etmiş belli ki. Süt dökmüş kediden hallice oturuyor. Sağ kolun başında Meclis-i Mebusan Reisi İsmail Bey var. Biraz önce söylediği Kılıçdaroğlu yalanını nasıl kıvırtacağının sancısıyla koltuğun ucuna ilişmiş. Ayaktaki AKP’liler 32 diş dışarda gülüyor. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, taze damat formatında, mutluluk saçıyor. Sadece Mustafa Eliteş’ın yüzünden düşen bin parça. Uyuyakalmış ve partiye son anda yetişmiş gibi. Mavi gömleğin üstüne siyah beyaz çizgili kravatı yolda şoföründen ödünç almış! Veçhesi, Reis Hazretlerine müteveccih olmayan tek AKP’li.

Milletin Adamı’nın sağında her zaman Hulusi Paşa’yı gördüğümüz yerde mili ve yerli üretim zararsız muhalefet partisinin reis-i umumisi Devlet Bey ve adamları arz-ı endam ediyor. Yalnız kardeş parti AKP’lilerin aksine onların suratlar düşmüş. Devlet Bey mutsuz, 8 gol yemiş kaleci Yaşar havasında, bitse de gitsek diyor beden diliyle.

Adalet Bakanıyla tandem oynayıp, birkaç gün önce ByLock kararı veren Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Efendi, aferin bekleyen örnek öğrenci modunda. Temkinli bir tebessümle çevreye göz atıyor, selam verecek adam arıyor.

Fotoğrafta bir tek protokolün yeni üyesi, yeni Türkiye’nin sembol şahsiyeti Sedat Peker yok. O da bir partide iki reis fazla olur diye gitmemiş olmalı!

[Sefer Can] 3.10.2017 [TR724]

‘Sizi şerefimle temin ederim; Hakimler rehin’ [Ahmet Dönmez]


Dün tr724’te yayınlanan “Yapalım yargıda şeyini…” başlıklı yazım üzerine Türkiye’den isimsiz bir e-posta aldım. Kendini ‘Ankara’da yargı bürokrasisinden biri’ olarak tanıtan meçhul kişi, yazıma bazı itirazlarda bulunuyordu. “İçeriden biri olarak” hâkim ve savcılara haksızlık ettiğimi düşünüyor.

Cemaatten olmadığını altını çize çize anlatan mektup sahibi, “Siz yurtdışında Türkiye’de olan bitenin tam farkında değilsiniz galiba” notunu düşerek bazı çarpıcı örnekler veriyor.

Mektubu yayınlayıp yayınlamama noktasında tereddüt geçirdim. Fakat ister bir çeşit ‘cevap hakkına saygı’ diyelim ister mektupta anlatılanların ilgimi çekmiş olması diyelim, bir şekilde okuyucuyla paylaşmaya karar verdim.

Mektubu buraya aynen koyacağım. Bitirdikten sonra da kısaca kendi yorumumu yapacağım. Buyurun, okuyalım: 

***

“Ahmet Bey merhaba. Sosyal medya paylaşımları vesilesiyle bugünkü yazınızı bir şekilde gördüm. Başlığı ilgimi çekti ve okudum. Hayli zamandır çok dertli olduğum bir konuda yazıldığı için normalde hiç adetim olmadığı halde oturup bir şeyler karalamaya başladım. Bir yerde sizinle konuşur gibi bir çırpıda yazarken sonra bunu göndermeye karar verdim.

Kusura bakmayın kendimi tanıtamıyorum. Hatta kim olduğum hakkında ipucu bile bırakmamaya gayret ederek sadece şunu bilmenizi isterim ki ben Ankara’da yargı bürokrasisinde görev yapan bir adamım. Daha fazlasını söylemeyeceğim. Burada paylaşacağım bütün örneklerin hangi şehirde ve isimlerinin neler olduğunu çok iyi bilmeme rağmen onları da paylaşmayacağım. Fakat bunların hepsi bende mahfuz. Bir gün zaten hepsi bir bir konuşulacaktır.

Ben, 70-80 yıldır Cumhuriyet gazetesinin girdiği bir evde büyüdüm. Daha doğrusu benim bu gazeteyi almaya başladığım yılları da katarak 70-80 yıl diyorum. FETÖ (Size göre cemaat) ile uzak yakın hiçbir irtibatım yok. Olsa zaten böyle bir süreçte hala böyle bir kurumda görevimin başında olmazdım.

Size yazmaya karar verdim, zira biraz dertli, biraz da öfkeliyim. Siz hakimlerin, savcıların neler yaşadığını bilmiyorsunuz. Yurtdışından oturup öyle ileri geri yorum yapması çok kolay. Siz kaçaklar, gördüğüm kadarıyla Türkiye’de olan bitenin tam farkında değilsiniz. Yazınızda -belki haklı olarak- yargı camiasını yerden yere vurmuşsunuz. Ama şu an Türkiye’nin her yerinde, hangi adliyede ne oluyor, bunları bilebilecek bir adam olarak şunu söyleyeyim ki durum hiç de zannettiğiniz gibi değil.

Sizi şerefimle temin ederim, şu an Türkiye’de hâkim olmayı hiç istemezsiniz. Hiç kimse istemez. Şu an dünyada olup olunacak en korkunç, en berbat şey Türkiye’de hâkim olmaktır.

Size örnekler vereceğim. Mesela bir ilimizde bir hâkim arkadaş, tutuklamalardan o kadar bunaldı ki bir gün ‘Yeter artık, dayanamıyorum. Her gece rüyalarıma giriyorlar. Bıktım artık tutukladığım insanları gece kabuslarımda görmekten’ dedi. Bakıldı ki hakikaten hâkimin asabi durumu normal değil. Sulh cezanın tutuklama yetkisi oradaki hakimlere ‘birer haftayla tutuklamaları siz yapacaksınız’ diye dağıtıldı.

Bir başka ilimizde, aile hakimlerine bile ‘Artık siz de bu dosyalara bakacaksınız, tutuklama yapacaksınız’ talimatı gitti. Görevi bırakmayı düşünen hâkim arkadaşlar oldu. Kendi aralarında kavga-dövüş-kıyamet… Ama son kertede herkes istemeye istemeye işinin başında.

Hakimler, savcılar rehin Sayın Dönmez. Bunu bilmeniz gerekir. Yine Anadolu’da en fazla tutuklama yapılan illerimizin birinde bir ağır ceza reisi görevi bırakmak istedi. Neden biliyor musunuz? Babası ona demiş ki, ‘Oğlum bir iki kere geldim senden habersiz duruşmalarını uzaktan izledim. Sana hakkımı helal etmiyorum. Bir sürü günahsızı tutuklayıp tutuklayıp zindana attın’. Şurasını iyi dinleyin Ahmet Bey; görevi bırakamadı o hâkim biliyor musunuz? Niye peki biliyor musunuz? Kırşehir’in eski ağır ceza reisi Fatih Mehmet Aksoy’un başına gelenleri duymuş muydunuz? Gazetecisiniz ve hele ki bu konularda yazıyorsanız muhakkak biliyor olmanız lazım. Geçen Şubat ayında, duruşma esnasında gözaltına alındı ve sonrası tafsilatlı ama en nihayet tutuklandı. Gerekçe ByLock kullanmasıydı. Halbuki kullanmamıştı. Bu işin bahanesiydi. Asıl sebep, o sırada bakmakta olduğu FETÖ davasında 60 civarında tahliye kararı verecekti. Çünkü vicdanen çok rahatsızdı. Adamcağızı ibreti alem olsun diye alıp hapse tıktık. Buraya nereden geldim? İşte o hâkime de Ankara’dan birileri dedi ki ‘Eğer bırakırsan senin de sonun onun gibi olur’. Hâkim Bey görevi bırakamadı.

Bir başka ilde yine gündüz çatır çatır tutuklama yapan hâkim, savcılar gece neredeyse sabaha kadar içiyorlar. Sarhoşlar. İçerek unutuyorlar yaptıklarını. Ben biliyorum. Anlatıyorlar, böyle söylüyorlar.

Bir hâkim arkadaş diyor ki, ‘Kulağımız televizyonda, bugün bırakın dese Cumhurbaşkanı hepsini bırakacağız’ diyor.

Şu an Türkiye’deki durumu anlamanız için bunları anlatıyorum.

Şu an aklı başında herkes neyin ne olduğunu biliyor, görüyor. Ama kimse bir şey yapamaz. Korkudan kimse konuşamaz. Ben dahil. Şu an dışarıdakiler değil, hapistekiler özgür.

Gelelim İtalya örneğinize. Buna da hiç katılmıyorum. Size Yargıtay ve diğer adliye koridorlarından misal getireyim. Ne konuşuluyor biliyor musunuz? ‘Biz öyle ya da böyle bir şekilde görevde kalma süremizi uzatmalıyız. Hiç değilse arada inisiyatif kullanabiliyoruz. Biz bu tutuklamaları yapmazsak bizi derhal görevden alacaklar. Yerimize daha yeni hâkim yapılmış, 2 yıllık mezun militan gençleri getirecekler’ diyor kıdemli hakimler. Herkes bu tehlikenin farkında. Siyasi iktidarın getirdiği yeni yandaş hakimleri görseniz inanamazsınız. Hukuk fakülteleri ile alakaları yok bu çocukların. Gerçekten hepsi birer fanatik. Hiç yargılama bile yapma yanlısı değiller. Ellerine bir kürsü geçse, bir imkân geçse kafaları kesip kesip atarlar. Bunu da her yerde yüksek sesle söylüyorlar.

Ayrıca herkes korkuyor. Şu an Türkiye tamamıyla bir korkuya teslim. Hiç kimse, kimseyle konuşamıyor. Kimse kimseye güvenmiyor. En varlıklı insanlar bile kendi evinde her an dinlendiğini düşünüp ya da biri tarafından yok yere ihbar edileceğini düşünüp korku içinde yatıyor. Bakın iddia ile söylüyorum, bugün valiler, kaymakamlar, milletvekilleri bile kendi evinin banyosunda, tuvaletinde özgür değil. Herkes gölgesinden korkuyor.

Bir de siz ayrıca bu hâkim, savcı arkadaşları gözünüzde çok büyütmeyin. Bunu hakaret olarak söylemiyorum. Biz toplum olarak kendimize bakalım. Korkuyor insanlar. Korku ile büyütülmüşüz. Bize korku öğretilmiş. Bu yargıçların çoğu mesleği bıraksa aç kalır. Hakimlerin yüzlerine tek tek bakın, acırsınız vallahi. Yeminle söylüyorum acırsınız. O kadar belli ki. İstemeye istemeye veriyorlar kararları. Korkuları var. Geçim korkuları var. Hapse girme korkuları var. Terörist damgası yiyip ömrünü itibar suikastı ile tüketme korkusu var.

Herkesten kahraman olmasını beklemeyin. Ha zaten ayrıca herkesin bu kadar karaktersiz olmasına gerek yok. Bir şehirde zayıf karakterli ya da açığı olan veyahut kişisel hınçları olan bir savcı, bir hâkim bulmanız yeter. Kararları onlar alıp geçiyor. Diğerleri ise korkudan sesini çıkaramıyor. Gerisi sadece izleyici. Aman kendisine dokunmasın diye gıkını bile çıkarmıyor.

Ama size şunu söyleyeyim. İçeri girerken cemaatçi olmayan insanlar içeriden cemaatçi olarak çıkıyor ve çıkacak. Çünkü o kadar çok haksızlık yapılıyor ki. Herkes her şeyin farkında. Bu kadar da olmaz. Böyle düşünmek için cemaatçi olmaya gerek yok. Yaşananlar hayatın her yerini kaplamış durumda. Herkes görüyor, biliyor. Milletvekilleri bile biliyor. Ama kimse sesini çıkaramaz. Nereye kadar gider bilmiyorum.

Bir şekilde bunları yazmak istedim. Çok haksızlık yapmayın. Saygılarımla” 

***

Gelelim benim yorumuma. Üzülerek söyleyeyim ki bu müellifi meçhul mektuba katılmıyorum. İnşaatlarda çalışan öğretmenler, kamyonculuk yapan gazeteciler, evlere temizliğe giden eski bayan hakimler var bu ülkede… Gidin sorun bakalım hangisi o gün yaptıklarını unutmak için sabahlara kadar içmek zorunda? Hangisi gece kabuslarla uyanıyor? Kaç tanesi yastığına başını koyarken bu kadar huzursuz? Kaçı bu kadar vicdan azapları içinde kıvranıyor? Kaçı böylesine rehin hayatı yaşıyor?

Gerekirse siz de pazarda domates satmayı, inşaatta çalışmayı göze alırsınız ama bu kadar masum insanın hayatına kasteden kararlara imza atamazsınız. Yüzlerce çocuğu annesiz, babasız bırakamazsınız. Bir kere kendi hamiyetiniz buna müsaade etmez. Ediyorsa zaten probleminiz başka bir yerde. Siz hâkim veya savcı olma ehliyetini taşımıyormuşsunuz ki baştan.

Hapse girmek mi? Sizin meslek haysiyetinizi, kendi onurunuzu çiğnemek pahasına göze alamadığınız şeyi, bir başkasına reva görüp altına imza atıyorsunuz ama… Kılıcı kaldırıp pervasızca günahsız boyunlara vururken çok cesursunuz da arkanızı dönüp gitmeye mi korkuyorsunuz? Bunun adı değer erozyonundan, yozlaşmadan başka bir şey değil. Başkalarının hayatı, sizin feda edebileceğiniz üç-beş dünyalıktan çok daha kıymetsiz.

Oysa varlık sebebiniz ne sizin? Bir takım suça meyilli adamlar, kendi bencillikleri uğruna masumlara kastedemesin diye varsınız. Kastederlerse cezalarını çeksinler diye varsınız. Bizatihi kendiniz, kendi korkularınız yüzünden bu masumların celladı olasınız diye değil.

Ölüm korkusu mu? Çok mu beylik kaçacak bilmiyorum ama… Siz buna yaşamak mı diyorsunuz?

[Ahmet Dönmez] 3.10.2017 [TR724]