Hürriyet, demokrat olabilir mi? [Ali Emir Pakkan]

27 Mayıs 1960, sabaha karşı darbe olmuş! DP devrilmiş! Hürriyet'de bir telaş, bir telaş! Çoktan gazete basılmış! Başbakan Adnan Menderes'in Eskişehir'deki müthiş mitingi birinci sayfada fotoğraflı kullanılmış! 

Hemen gazetenin dağıtımı durdurulur! Kamyonlar geri çağrılır! Yıldırım baskı yapılır! Sürmanşet şöyledir; Türk ordusu vazife başında!

Hürriyet, demokrasi, insan hakları ve milli irade demez! Darbecileri alkışlar! DP haberleri ile dolu, o ilk nüsha da bayilerden toplanır, yok edilir! Nasıl dönüş yaptıkları anlaşılmasın diye!

12 Mart 1971 tarihli Hürriyet'in yıldırım baskısının da 27 Mayıs nüshasından farkı yoktur! Bu sefer muhtıraya açık destek gelir gazeteden; "Ordu ültimaton verdi: Hükümet çekilsin" 

Ve gerçekten AP Hükümeti istifa eder. Süleyman Demirel'in boşluğu Nihat Erim tarafından doldurulur! 

28 Şubat (1997)ise öncü kuvvetler arasında Hürriyet'in bulunduğu postmodern bir darbedir! Silahlar değil, medya kullanılmış ve Aydın Doğan grubu üzerine düşeni fazlası ile yapmıştır! O kadar ki; Sincan'da tanklar (Muhabirleri Fotoğraf çekebilsinler diye) ikinci kez Hürriyet için yürütülmüştür! Süreçte Erbakan'a nefret kusan bir isim ise bugün Hürriyet'te yazan Fatih Çekirge'dir! 

Suikast öncesi Hrant Dink'i hedef alan manşetler, Ahmet Kaya'yı linçe götüren ve sürgünde ölmesine sebep kurgu haberler hep Hürriyet'in marifetleridir! Sürmanşetten ünlü şarkıcıyı hedef alan,  "Vay şerefsiz vay!" baştığı unutulur mu? 

Evet Hürriyet, bugün de muhalefete karşı yürütülen psikolojik harekatın en büyük araçlarından biridir! Daha iddianamesi yazılmamış insanlara "terörist" yaftası vurmaktan çekinmez! İş adamlarının mallarına çökülmesine alkış tutar! Üniversitelerin kapatılmasını, binlerce öğretim üyesinin bir gecede ihraç edilmesini, gazetecilerin hapiste olmasını görmez! Demokrat yazarların ipini çeker! Tetikçileri baş köşelere oturtur! 

Doğan grubunun demokrasiden yana bir duruş sergileyebileceğini umut etmek boşunadır! 

Herkes gibi Hürriyet de, karakterinin gereğini sergileyecektir.

[Ali Emir Pakkan] 15.2.2017 [15.2.2017] alirmirpakkan@gmail.com

Enaniyetin habis eşkali [Ebu Abdurrahman]

Hollandalı bir siyasî, Avrupa Birliğinde parlamenter iken aynen şöyle demişti: “İnsanların pek çok problemleri var ama, asıl problem ekonomik değil… Gerçek problem ekolojik de değil… İnsanlığın en mühim problemi ego, egolojik” Yani enaniyet, benlik, firavunluk ve nemrutluk problemi… 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu hususta şöyle diyor: “İşte şu zulümdür ki, ‘Muhakkak ki, insan çok nankör ve çok zâlimdir’ (İbrahim Suresi, 14/34) Âyetinin sırrını gösterir. Zira hayvanın aksine olarak kuvâ (kabiliyetleri, güçleri) ve meyilleri fıtraten sınırlandırılmamış olduğundan, zulüm meyli hadsizdir. Bilhassa ‘ene’ nin (yani ‘ego’nun) habîs (uğur pis) eşkâli olan bencillik, sadece kendini görme ve kendini düşünme hastalığı, gurur ve inat o meyle eklense, günahların öyle en büyüğünü icad eder ki, daha henüz insanlık öyle bir günaha isim bulamamıştır. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi cezası da yalnız Cehennem olabilir.”

“Mesela, birisinin bir sıfatından dolayı darılsa, o kişinin bütün masum sıfatlarına, bu sıfatların üzerinde toplandığı şahsına, hatta o kişinin akrabalarına ve sevdiklerine, hatta meslekdaşlarına zulmünü yaygınlaştırır. ‘Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez.’(Fâtır Suresi, 18. âyetine karşı inatçılık, kaypaklık yapar.  Mesela, ihtiraslı bir intikam veya intikamcı bir aksi görüşle, ‘İslâm mağlup olacak, kalbi parçalanacak.’ demişse, sırf  o mürai ruhtan gelen yalancı fikirden çıkan meşum, uğursuz sözünü doğru göstermek için, İslâmiyetin mağlubiyetini ve Müslümanların perişaniyetini arzu eder, alkışlar, İslam düşmanlarının Müslümanlara vurduğu darbelerden lezzet alır, haz duyar.”

“İşte şu alkış ve gaddar lezzet alma işidir ki, yaralı İslâmı ve Müslümanları müşkül mevkide bırakmıştır. Zira hançerini İslâmın ciğerine saplamış olan düşmanlar, ‘Sükut et!.’ demiyor. ‘Alkışla, lezzet al, beni sev!.’ diyor, onları misal gösteriyor… İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak mahşerdeki MİZAN  tartabilir.”

“Bu hususta onlar diyorlar ki, ‘Mağlubiyet mâlumdu, biz bilirdik, bilerek bizi belâya attılar.’ Diyorum ki, ‘Acaba, (Birinci Dünya Savaşında Alman devlet adamı)  Hindenburg gibi dehşetli insanların nazarına, nazarî kalmış olan harbin neticesi, sizin gibi acemilere nasıl mâlum ve bedihi (ap açık) olabilir? Acaba fikir dediğiniz şey, Allah korusun arzu olmasın. Bazan şahsi zâlimane intikam düşüncesi fikir suretini giyer. Yahu  pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ve anber diye yüzünüze gözünüze sürüp bulaştırmanın mânası nedir?”

Şimdi Üstadın tam yüz sene önce söylediği şu sözleri günümüze getirip ibret gözüyle bir bakalım neler hissedeceğiz…

[Ebu Abdurrahman] 15.2.2017 [Samanyolu Haber] eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Sosyal hayatın temeli olarak vakıflar ve devlet müdahaleleri [Dr. Serdar Efeoğlu]

AKP Hükümeti 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında birçok vakfa el koydu. İlk KHK’larla kapatılan 104 vakıftan birisi de 1978’de Konya’da kurulan Büyükkoyuncu Vakfı’ydı. Bu vakfın temelinde Anadolu çocuklarının okutulması için önce arsa bağışlayan, daha sonra elindeki bütün imkânları bu vakfa himmet eden Koyuncu Dede vardı. Vefatından önce de “Elimde en son inşaat için kumlar kalmıştı, onları da himmet ettim. Rabbimin huzuruna hiçbir dünya malı bırakmadan gidiyorum” demişti. Buna benzer binlerce hikâyesi olan bu vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi. Bu vakıf yağması ne yazık ki ilk değildi.

Vakıflar, İslam medeniyetinin bir nişanı olarak yüzlerce yıl baş tacı edildi. Geçmişleri 7. ve 8. Yüzyıllara kadar götürülen vakıflar, bir hayır kurumu olarak her zaman teşvik edildi. Vakfın temelinde, kişilerin insanlığa karşı şefkat, iyilik ve yardımlaşma duygusu ile mal ve parasını menfaat beklemeden vakfetmesi duygusu vardı. “Vakıf” kelimesi Kur’an’da doğrudan geçmese de Allah yolunda infak etmek, yardımlaşmak, hayırda yarışmak gibi ifadeler vakıf kurmanın dayanağı olarak gösterilmekteydi. Hz. Peygamber (SAV) ve sahabenin uygulamalarındaki “sadaka ve sadaka-i cariye” kavramlarına vakfiyelerde mutlaka yer veriliyordu.

Vakıflar sayesinde Müslümanların yaşadığı yerler binlerce cami, mescit, hastane, medrese, köprü, kütüphane, han, hamam, imaret ve kervansarayla donatıldı. Bu eserlerin ayakta kalabilmesi için “akar” olarak arazi, bina, dükkân, çarşı ve nakit para gibi gayrimenkul ve menkuller tahsis edildi. Vakıflar böylece köylü, şehirli, tüccar, esnaf, çiftçi, bürokrat ve ulemayı ilgilendiren bir yapıya dönüştü. Vakıfların ilk bölümünde cami, eğitim kurumları, misafirhane, çeşme, şadırvan, türbe, mezarlık ve aşevi yer alıyordu. İkinci bölümde dükkân, han, hamam, çarşı gibi ilk bölümdeki yapılara gelir sağlayan yerler; üçüncü bölümde ise meskenler bulunmaktaydı.

Vakıflar şehirlerin gelişiminde de önemli bir rol oynadı. Fetihten Cumhuriyet devrine kadar kurulan 10.000’e yakın vakıfla İstanbul, vakıflarla kurulmuş bir hayrat şehirdi. Osmanlı devlet adamları ve zenginler, fethedilen yerlerde vakıflar kurarak o bölgeleri şenlendirmeyi ve İslam kültürünü taşımayı amaçlamışlardı. Bugün belediyelerin yaptığı; şehirlerin su ihtiyacının karşılanması, çeşmeler ve sebillerin inşası, sokakların temizlenmesi ve aydınlatılması gibi işler vakıflar tarafından yerine getiriliyordu.

Vakıflar İslam’ın yaygınlaştırılması, gayrimüslimlerin Müslüman olmaya teşvik edilmesi, sınır boylarındaki dervişlerin desteklenmesi gibi roller de üstlenmekteydi. Bunun yanı sıra yolculukların güvenli bir şekilde yapılması için yol, köprü, deniz fenerleri, kaleler, hanlar ve kervansaraylar inşa edilmekteydi. Kuşlar için kuş evleri yapılması veya sakatlanıp uçamayan ve yiyecek bulamayan kuşlara darı serpilmesi gibi hayvanlara yönelik faaliyetleri de vardı.

“Vakıflar Cenneti” olan Osmanlılarda, bir kişi vakıf evde dünyaya gelir, vakıf evde yaşar, vakıf sıbyan mektebi ve medresede öğrenim görürdü. Vakıf kitapları okur, vakıf bir medresede hocalık yapar, vakıftan maaş alarak geçimini sağlar, vakıf darüşşifada tedavi olur, öldüğünde vakıf mezarlığa defnedilirdi. Vakıflar bu yönüyle her türlü ihtiyacı karşılamak üzere faaliyet göstermekteydi.

VAKFİYELERDEKİ DETAYLAR

Vakıfların işleyişi vakfiyelerde belirtilmiştir. Giriş bölümünde hamdele, salvele, vakıfla ilgili ayet ve hadisler, sonraki bölümde vakfedilen mallar, vakfın idare şekli, gelirler ve masraflar, vakıf personelinin görevleri yer almıştır. Son kısımda ise dua, beddua, şahitlerin isimleri ve kadının onayı bulunmaktaydı. Son kısım olan beddua bölümü çok ağır ifadelerden oluşmakta, vakfın işleyişini bozan veya değiştiren kişilere lanet okunmaktaydı.

Molla Fenari’nin Bursa’daki medresesinde “Her kim bu vakfı değiştirmeye niyetlenirse Allah’ın, meleklerin ve Resullerin laneti üzerine olsun”, Pertevniyal Valide Sultan’ın vakfiyesinde “Şayet vakfı değiştirmeye, bozmaya temayül eden olursa veya vakfın bozulmasına sebep olursa, Allah’ın kahır ve gazabına uğrasın. Dünyada ve âhirette rahat yüzü görmesin, iki cihanda rezaletten kurtulmasın” ifadesi vardı.

Vakıf mallarının satılması, hibe edilmesi, mülk edinilmesi, rehin verilmesi ve varislere intikal etmesi mümkün değildi. Amaç vakfiyedeki esaslarla kıyamete kadar varlığını devam ettirmesi idi. Herhangi bir hükümdar, vali veya kadı kesinlikle vakfiyenin şartlarına aykırı bir uygulama yapamazdı.

VAKIFLARA DEVLET MÜDAHALELERİ

Modernleşme süreciyle birlikte 2. Mahmut döneminde Evkaf-ı Hümayun Nezareti kurularak vakıfların gelirlerine devlet tarafından fiilen el kondu ve paraları hazinenin açıkları için kullanıldı. Bu durum vakıflar için felaket oldu. Çalışanların maaşları ödenemediği gibi harap durumdaki cami ve medreseler tamir edilemedi. Ayrıca vakıf kurmak isteyen kişilerin hevesi kırıldı. Böylece 19. Yüzyılda ekonominin %16’sına ulaşan vakıflar yok olma noktasına geldi. 18. Yüzyıldaki yirmi bin vakıftan Cumhuriyete sadece altı bin vakfın intikal etmesi, devlet müdahalesinin vakıfları nasıl erittiğini açık bir şekilde göstermektedir.

Cumhuriyet idaresinin 3 Mart 1924’de Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’ni kaldırmasıyla vakıflar, genel müdürlükle idare edilmeye başladı. Vakıf yönetimlerinde büyük karışıklıklar ortaya çıktı ve birçok vakıf tasfiye edildi. Vakıf mallarının kiracıları bunları satın almaları için devlet tarafından teşvik edildiği gibi, gayrimenkulleri kamu kurumlarına dağıtılarak sosyal hayattaki rolleri sembolik düzeye indirildi. 1967’ye kadar “tesis” adını taşıyan vakıflardan yeni kurulanların sayısı yüz civarında kaldı.

DEMOKRAT PARTİ DEVRİNDE VAKIFLARIN YOK EDİLMESİ

Vakıflar, en büyük darbelerden birisine Demokrat Parti iktidarında maruz kaldı. 1954 yılında Vakıflar Bankası’nın kuruluşu sırasında Osmanlı’dan kalan “para vakıfları” dağıtılarak nakitleri bankaya sermaye yapıldı. Osmanlı’dan günümüze kadar olan sürece baktığımızda devlet müdahalesinin vakıflara büyük bir darbe vurduğu açıkça görülmektedir. 1967’deki mevzuat düzenlemesi sonrasında vakıfların sayısı 2011’de 4.000’e ulaşmışsa da Osmanlı döneminin hala çok gerisindedir.

Osmanlı döneminin tersine AKP Hükümeti tarafından el konulan vakıflar, bir sivil toplum hareketi niteliği taşımaktadır. Çünkü Bahaeddin Yediyıldız’ın tespitine göre Osmanlı vakıflarının % 65’i toplumun çok az bir kısmını oluşturan yöneticiler tarafından kurulurken, % 35’i tüccar, çiftçi, esnaf gibi toplumun çoğunluğunu oluşturan kişiler tarafından meydana getirilmiştir. Oysa Gülen Cemaati tarafından kurulan vakıflar, devlet desteği olmadan ve birçok engellemeye rağmen Anadolu insanının helal malından ve kazancından yaptığı fedakârlıklarla gelişmiştir. Tespitimize göre bu vakıfların sadece yirmi tanesi AKP iktidarı döneminde kurulmuştur. Bu vakıflar eğitimden sağlığa, sosyal yardımdan meslek edindirmeye kadar çok farklı alanlarda hizmet vermiştir. Bunların nasıl bir motivasyonla kurulduğu ileriki dönemlerde yüksek lisans ve doktora tezi seviyesinde mutlaka incelenecektir.

Toplumsal duyarlılık ve dini hassasiyetlerle oluşturulan bu tür vakıfların fonksiyonlarını icra edememesi, sosyal hayatta büyük boşluklar meydana getirecektir. İhale alma, milletvekili veya belediye başkanı olma gibi beklentiler sonucu yapılan bağışlarla varlığını sürdüren ve siyasi iktidarla bütünleşerek sivil toplum hareketi niteliğini kaybeden vakıfların aynı fonksiyonu icra etmesi beklenemez.

GÜNÜMÜZDEN KANUNİ VAKFİYESİ’NDEKİ BEDDUAYA BAKMAK

Kanuni vakfiyesinin beddua bölümünde şu ifadeler vardı: “Şunu herkes bilmelidir ki bu vakfı bozup değiştirmek kimseye helal değildir. Allah değiştirmeye veya bozmaya çalışan kimsenin farz ve nafile ibadetlerini kabul etmesin. Allah’ın, meleklerin ve insanların laneti onun üzerine yağsın. Yeri cehennem olsun. Orada kaynamış kızgın su ve Cehennemliklerin yanıklarından gelen irinler içirilsin”.

Halkın varından yoğundan artırarak bugünlere getirdiği ve Anadolu insanına sahip çıkma adına önemli bir konumu olan vakıflara el koyanlar, elbette bu tür beddualardan haberi olan kişilerdir. Örneğin bir vakıf üniversitesi olan İpek Üniversitesi’nin devlet üniversitesine geçmesi sonrasında yönetici odasını eşine tahsis edecek kadar pervasızca davrananlar, İslam medeniyetinin temel unsurlarından birini yok ederek tam bir “mirasyedi” olarak tarihe geçeceklerdir.

Kaynaklar: C. Baltacı, “Vakıf Senetleri”, Vakıf Haftası (1985); A. Ertem, “Osmanlıdan Günümüze Vakıflar”, Vakıflar Dergisi (2011); M. Çizakça, Osmanlı Dönemi Vakıflarının Tarihsel ve Ekonomik Boyutları, B. Ü. Yayınları; B. Yediyıldız, “Vakıf”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 42.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 15.2.2017 [TR724]

Bir Ramazan Hatırası [Ahmet Bozkuş]

İstanbul’un tarihi camilerinden birinde, ihtiyar bir ağacın gölgesinde sıcak bir ramazan günü yaşandı bu hatıra. Hatırlayanlarınız vardır muhakkak; hani zabıtaların gelip bizi bütün izinlerimiz olmasına rağmen avlusundan atmaya çalıştıkları cami… Bunu yazarken de utanıyorum açıkcası. O günden sonra öyle acımasızlıklar, öyle zulümler yaşandı ki bizim yaşadıklarımızın anlatılacak bir tarafı yok.

O günkü program konuğumuz hem benim için hem de izleyicilerimiz için çok kıymetli bir isimdi. Önceki yıllarda ramazan programlarımıza konuk olabilmek, damardan bir kur’an okuyabilmek, şöyle coşkulu bir dua edebilmek için sıraya geçen, araya hatırlı kimseleri sokan pek mübarek hocalar bizim mahalleden uzaklaşıvermişlerdi nedense! Yani bizim programa konuk olmak sadece ilim değil cesaret de istemeye başlamıştı. Ve işte o gün gelen konuğumuzda ilmin de cesaretin de hası vardı.

Tahmin ediyorum bir programın açılışında konuştum bir de kapanışında. Onun dışında o anlattı ben dinledim, izleyenlerle birlikte. O ramazan ayı ülkemiz için de kırılma noktasıydı. Hırsızlar, polisleri bir sahur vakti tutuklattırmıştı. Anadolu haramla helal arasındaki son virajda direksiyon hakimiyetini kaybetmek üzereydi. Belki o gün millet, vicdanına danışsa, hakkın yanında dursa bugün yaşanan zulümler hiç yaşanmayabilirdi ama olmadı.

İşte o günlerin hissiyatı da vardı programda. Zaten gazetedeki köşesinde Kuran ve sünnet rehberliğinde hakikati anlatmaktan geri durmayan bir adamdı. Canlı yayında da aynı heyecanla anlattı, anlatması gerekenleri. Reklam arasında bir soru sordum. Aldığım cevap o günden beri hafızamda sağlam bir şekilde duruyor. Ve çok insana da anlattım bunu.

– Bu adamların bunca harama batması, hukuktan uzaklaşması, zulmetmesi beklenmedik bir şey miydi?

– Hayır, değildi.

– İyi de o zaman biz neden destek verdik?

– Ben vermedim verenler düşünsün.

– Nasıl yani?

– Benim on yıldır bu adamlar hakkında yazdığım toplam bir adet bile olumlu yazı yoktur. Hep eleştirdim, uyardım.

– Peki, o zaman siz hariç biz neden destek verdik?

– Bu adamların neye dönüşeceği, güç ellerine geçince nasıl kötülükler yapabilecekleri bunları biraz da olsa tanıyan herkesin bildiği bir şeydi. Evde bir yaramaz çocuk, elinde bir kibrit… Her an evi yakabilir. Ne yapmak lazım?

– Yanından ayrılmamak lazım. Ya da kibriti elinden almalıyız.
– İşte tam da bu yüzden desteklendi bu insanlar. Destek verilse de verilmese de bu güce ulaşacaklardı. Siz sadece yakınlarında durup onlardan gelecek zararı en aza indirmeye çalıştınız. Kötülüklerinden emin olmak ve mümkünse kötülüklerine mani olmak için aynı fotoğraf karesinde yer aldınız. Sırf memleketin iyiliği için yaptınız bunu. Şimdi de bu yapılan fedakarlığın diyeti ödeniyor. Millet anlamıyor ama olsun Allah biliyor.

Artık iftar vaktine çok az bir süre kalmıştı. Ezan okununca bitiyordu bizim program. O sırada da program ekibi iftar için yemek hazırlıyor ve hep beraber iftarımızı yapıyorduk. Çok özledim o ekibi…

Program konuğumuzla birlikte bizim için bir masa hazırlıyordu arkadaşlar. Bu sayede muhabbete orada da devam edebiliyorduk. Ezan okundu, program sona erdi ve biz sofraya doğru hareket ettik. Konuğumuzu da hemen yemeğe davet ettik. Hiç beklemediğimiz bir cevap aldık.

“Ben, yemeden gitsem olur mu?”

Yaz günü, sıcak hava, saatlerce aç ve susuz beklemek, son iki saat canlı yayında konuşmak… Bunları düşününce biz sofraya koşarak gidiyorduk adeta ama konuğumuz iftar yapmadan gitmek istiyordu.

“Abi, birlikte iftar yapsaydık güzel olurdu.”

“Allah razı olsun ama eve gitmeliyim. Kızım beni bekler. Ben olmayınca yemek yiyemez.”

Bir bardak su içti, vedalaştık ve gitti.

Ali Ünal’dan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Şimdi katillerden boşalan hücrelere alimlerin konulduğu bir zindanda sabır nöbetinde Ali Abi. Onun adı her geçtiğinde “Kızım ben olmazsam yemek yiyemez.” cümlesi aklıma geliyor. Engelli yavrusuna “cennetten misafir olarak gelmiş bir melek” gibi davranan bir baba o. İlminin izzetini, kaleminin namusunu, imanının kalesini zalime peşkeş çekmemiş bir kahraman…

Öyle korkutmuş ki zalimleri, hınçları bitmedi. İntikam almalara doyamadılar aç gözlü canavarlar. Küçük cüssesiyle tir tir titretmiş saraylarda tüneyen koca kafalı baykuşları.

Ali Abi;

Masum bir melek olan kızın Allah’ın himayesinde… Siz evinize dönünceye kadar “Bundan sonra senin baban da ben olayım istemez misin?” diyen ve küçük kız çocuğuna sahip çıkan Efendimiz’in (sas) koruması altında…

Allah, gönül pencerenize, Sevr Dağı’nda mağaranın girişine yuva yapan güvercini göndersin…

Allah’a emanet olun…

[Ahmet Bozkuş] 15.2.2017 [TR724]

Tek Adam [Erhan Başyurt]

Referandumun tarihi belli oldu: 16 Nisan.

Halk, mevcut parlamenter sistemin ‘TEK ADAM’ rejimine dönüşüp dönüşmeyeceğine karar verecek.

***

Referandumda halka sunulan anayasa değişikliği teklifine göre, ‘Tek Adam’ hükümeti kuracak, bakanları görevden alacak yeni bakanlar atayacak.

Devletin bütün üst makamlarına atamaları ‘Tek Adam’ yapacak.

TSK atamaları da, büyükelçi atamaları da, YÖK ve rektör atamaları da, yargı mensupları da, üst düzey bürokratlar da ‘Tek Adam’ tarafından atanacak veya görevden alınabilecek.

***

‘Tek Adam’, istediği gibi Kanun Hükümünde Kararname çıkarabilecek.

OHAL’deki Kanun Hükmünde Kararnameler ile nasıl hukuksuzluklar yapıldığına bakarak, gelecekte de ‘Tek Adam’ın neler yapabileceğini tahmin etmek zor değil.

***

‘Tek Adam’, kurumları kapatıp, işletmelere ve kurumlara yargı kararı olmadan el koyabilecek.

‘Tek Adam’, isterse Meclis’i bile fesih edebilecek…

Kısaca yasama, yürütme ve yargı ‘Tek Adam’da toplanacak.

Demokratik ülkelerin aksine, güçler arasında denge ve kontrol mekanizması olmayacak.

Hükümet de, Meclis de, yargı da ‘Tek Adam’ ne derse onu yapacak.

***

‘Tek Adam’ aynı zamanda iktidardaki ‘siyasi partinin genel başkanı’ olabilecek.

İktidar vekillerinin tamamını o seçecek ve Meclis’te ‘Tek Adam’ ne derse o yasa çıkacak.

***

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyelerini de ‘Tek Adam’ atayacak.

‘Tek Adam’, tüm olağanüstü yetkilerle tüm kararlarında ‘dokunulmaz’ olacak.

Meclis hesap soramayacak, Sayıştay denetleyemeyecek.

Şayet ‘Yüce Divan’a gitmesi gereken bir suç işlerse, kendi belirlediği vekillerin de ‘Tek Adam’ aleyhine oy vermesi gerekecek.

Olmaz ama şayet Meclis’ten kazara bir karar çıkarsa, bu kez de yarısını kendi atadığı Anayasa Mahkemesi o görevde iken ‘Tek Adam’ı sözüm ona adil yargılayacak…

***

‘Tek Adam’ ekonomide de, dış politikada da tek söz sahibi olacak.

‘Tek Adam’, tüm kamu ihalelerinde tek yetkili olacak.

Tüm özelleştirmeler de onun talimatı doğrultusunda gerçekleşecek.

Hazine de, Maliye de, Merkez Bankası da, örtülü ödenek de ‘Tek Adam’a bağlı olacak.

***

‘Tek Adam’ istediği gibi dış politika yapacak, istediği uluslararası anlaşmalara imza koyacak.

Bir ‘siyasi partinin genel başkanı’ olarak ‘Tek Adam’ aynı zamanda ‘başkomutan’ olacak ve istediği gibi savaş kararı aldıracak…

***

Koca ülke, tek devlet, tek millet, tek bayrak ve ‘TEK ADAM’dan ibaret olacak.

***

Kafalar karışmasın, 16 Nisan’da oylanacak sistem değişikliğinin bir tek Amerika’da başarılı olan başkanlık sistemiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu kadar sorumsuz ve denetimden uzak yetki sadece Kuzey Kore diktatöründe var…

***

Şimdi dünyada örneği olmayan yetkilerle donatılmış ‘Tek Adam’ koltuğuna, liyakati olmayan veya sizinle zıt düşünen birinin oturduğunu düşünün, sandığa giderken kararınızı öyle verin.

Sadece kendinizi de değil, çocuklarınızın özgürlüklerden yoksun demokrasiden uzaklaşmış bir ülkede ‘Tek Adam’ tarafından yönetileceğini ve vatandaş değil gerçekte birer ‘köle’ gibi muamele göreceğini bilerek kararınızı verin.

***

Siyasi kimliğinizi bir yana koyarak, aklınızda ölçün, vicdanınızda tartın öyle son kararınızı verin.

Ne diyelim, ‘Tek Adam’ referandumu Türkiye için hayırlı olsun!

[Erhan Başyurt] 15.2.2017 [TR724]

Flynn’e bakıp Çavuşoğlu’nu görmek [Adem Yavuz Arslan]

Kaderin cilvesi böyle bir şey olsa gerek.

‘Obsesif’ denebilecek seviyede ‘ulusal güvenlik’ takıntısı olan ABD Başkanı Donald Trump ilk krizini ulusal güvenlik danışmanı yüzünden yaşıyor.

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, adının karıştığı skandal nedeniyle Pazartesi gecesi istifa etmek zorunda kaldı.

Böylece, Beyaz Saray’da daha ilk ayını bile doldurmayan Trump ‘beyin takımından’ önemli bir fire vermiş oldu.

Bu istifa birçok açıdan önemli.

Zira olayın ABD-Rusya ilişkileri kadar Trump’ın ABD ‘müesses nizamı’ ve medya ile ilişkilerine kadar birçok boyutu var.

Hatırlanacağı gibi Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı emekli general Flynn’in Trump daha görev başlamadan Rusya’nın Washington Büyükelçisi Sergey Kislyak’la görüştüğü ortaya çıkmıştı.

Amerikan medyası adeta “Fikri takip nasıl yapılır?” dersi vererek Flynn’in peşine düştü ve Trump kabinesinin en kritik isimlerinden birinin yalan söylediğini ortaya çıkardı.

Flynn önce inkâr ettiği görüşmeyi daha sonra kabul etmek zorunda kaldı.

Ardından “Sadece yeni yıl kutlamasıydı” dedi fakat ABD medyası görüşmenin içeriğine dair detayları da yayınladı. Böylece Flynn’e kefil olan Başkan Trump ve Başkan Yardımcısı Pence de açığa düştü.

Medyanın ısrarlı takibi sonuç verdi ve Flynn istifa etmek zorunda kaldı.

AMERİKAN MEDYASI GAZETECİLİK YAPACAĞINI GÖSTERDİ

Bu istifayı bir işaret fişeği olarak yorumlamak mümkün. Çünkü Amerikan medyası, Trump’ın bütün agresifliklerine rağmen ‘gazetecilik yapmakta ısrar edeceğini’ gösterdi.

Hatta ‘Cumhuriyetçilerin sesi’ sayılan Fox News bile Flynn’i eleştiri yağmuruna tuttu.

İkincisi ve başka ülkelerde kolay kolay rastlanmayacak olan şey ise ‘devletin’ Trump’a direnmesi.

Buradaki kastım olumsuz anlamdaki bürokrasi değil. Amerika’yı Amerika yapan özgürlükçü değerleri savunan-koruyan kurumlar.

Mesela, Trump’ın Müslümanlara yönelik seyahat yasağını durduran yargı gibi.

Flynn’i istifaya götüren süreçte en ilginç çıkışlardan birini CIA yaptı.

CIA, Flynn’in yardımcılarından Robin Townley’e güvenlik onayı vermedi. Üstelik Townley’e yönelik ret kararını Trump’ın yeni atadığı CIA direktörü Mike Pompeo da onayladı.

Hal böyle olunca da Flynn kendi yardımcısını atayamadı. Bu durumu ‘yerleşik ABD kurumlarının aşırılıklara karşı direneceği’ şeklinde yorumlamak mümkün.

Flynn krizi aynı zamanda Trump’un başkanlık koltuğunda ‘kafasına göre’ hareket edemeyeceğini, ‘yerleşik kurumlar’ın ABD anayasasını koruma konusunda mücadele edeceklerini de göstermiş oldu.

ABD’DE BİR YALAN İSTİFAYA GÖTÜRDÜ, TÜRKİYE’DE İSE…

İstifanın bir de Türkiye’ye bakan yönü var.

Hatırlanacağı gibi ABD medyasında Fethullah Gülen aleyhine sert bir yazı kaleme alan Michael Flynn’in AKP iktidarından yüklü miktarda para aldığı ortaya çıkmıştı.

Flynn’in AKP ile lobi anlaşması yapmadan önce Erdoğan iktidarı aleyhine beyanlar verirken, anlaşma sonrası 180 derece tersi açıklamalar yaptığı görülmüştü.

Ancak bu istifanın Türkiye’ye bakan yönü sadece Flynn’in para ilişkisinden ibaret değil.

Flynn’in yalanı siyasi kariyerini bitirdi ama muhatap olduğu AKP’lilerin böyle bir erdemden haberi yok.

Mesela Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu.

Geçtiğimiz günlerde katıldığı bir uluslararası toplantıda “Türkiye’de haber yazdığı için tutuklu olan tek bir gazeteci yok. Eğer varsa kim olduğunu bilmek isterim” dedi.

Böyle bir açıklamayı yapabilmek için nasıl bir ruh ve zihin yapısına sahip olmak lazım anlamak mümkün değil.

Çünkü “Cezaevinde gazeteci yok” demek normal bir ifade değil.

Yalan beyan bir yana, tüm dünyanın cezaevindeki gazetecileri isim isim bildiği bir dönemde “Gazetecilikten tutuklu kimse yok” derseniz hem kimseyi inandıramazsınız hem de ne kadar kolay yalan söylediğinizi herkese göstermiş olursunuz.

Kaldı ki Çavuşoğlu’nun ‘gerçeğe aykırı’ tek beyanı bu değil.

Mesela Nisan 2015’te kariyerinin ilk Washington ziyaretini yaparken Maryland’de yapılan caminin Obama ve Erdoğan tarafından açılacağını açıklamış, hemen ertesi gün Beyaz Saray tarafından resmen yalanlanmıştı.

Mesela bir başka demecinde “ABD, YPG’ye silah veriyor” dedi. ABD Dışişleri bakanlığı sert bir açıklamayla bu iddiayı yalanladı.

Çavuşoğlu bir başka açıklamasında “Suriyeli muhaliflere havadan yardım etmek için ABD ile anlaştık” dedi. ABD Dışişleri ‘yok öyle bir şey’ açıklaması yaptı.

Bir başka sefer de Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile yaptığı telefon görüşmesinde Kerry’nin de YPG’yi güvenilmez bulduğunu söylediğini belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığı bu açıklamayı da yalanladı.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in İstanbul ziyareti sonrası yaptığı açıklamada Çavuşoğlu “Biden’a PYD ile ilgili şeyleri söyledik. Yönetim şeklinde, şemasında PKK’lıların olduğunu gösterdik, belgelerini de verdik” demişti.

Ancak ABD, ne Beyaz Saray’a ne de Biden’a “herhangi bir kanıt ya da belge verilmediğini” açıkladı.

Yine Çavuşoğlu gazetecilere, Joe Biden’ın Fethullah Gülen’in iadesiyle ilgili dosyaları gördüğünü ve ‘sağlam kanıtlar’ olduğunu belirttiğini anlatmıştı

Ancak Biden’in böyle bir ifadesinin olmadığı ortaya çıktı.

Rus Büyükelçi Karlov suikastine dair açıklaması da Rusya tarafından yalanlanmıştı.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Gülen Hareketi’nin terör örgütü ilan ettiğine dair açıklaması da gerçeğe aykırı çıkmıştı.

Çavuşoğlu’nun yalanlanan açıklamaları saymakla bitecek gibi değil.

Bir ülkenin dışişleri bakanını düşünün.

Muhatap olduğu birçok ülke ve siyasi tarafından yalanlanıyor. O istifa etmeyi düşünmediği gibi yeni yalanlarla kariyerine devam ediyor.

Bir yanda ‘bir tek yalanı’ ortaya çıktığı için istifa eden Flynn, öbür yanda sayısız yalanı ortaya çıktığı halde yüzü kızarmadan yoluna devam eden Çavuşoğlu.

Daha önce de yazdım, yine tekrar ediyorum.

Türkiye’nin itibarını beş paralık etme konusunda kimse AKP’li bakanların eline su dökemez.

[Adem Yavuz Arslan] 15.2.2017 [TR724]

2001’deki kriz ise Türkiye’nin bu hali ne! [Analiz: Semih Ardıç]

Türkiye siyasî, iktisadî ve içtimaî buhranın tam ortasında. 16 Nisan’da kurulacak referandum sandığından ‘partili cumhurbaşkanlığı’ sistemine ‘evet’ neticesi çıkması halinde mevcut kriz daha çetrefil hale gelebilir. ‘Mevcut ya da devam eden kriz’ diye tanımlanabilecek çöküşün çok fazla telaffuz edilmemesi ‘buhranın yokluğuna’ delalet etmez.

Eflatun’un (Platon) ‘Mağara’ alegorisinde anlattığı, hayal ile hakikat arasındaki farkı bilemeyen zavallı insanlara benziyoruz: Doğduğu andan itibaren karanlık bir mağaraya zincirlenen insanların başını sağa veya sola çevirmesi yasaktır! Sadece karşıda, mağaranın duvarına akseden nesnelerin gölgelerine bakılabilir. Bir gün biri prangalarından kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağaranın haricinde bambaşka bir dünya ile karşılaşır. Bunu mağaraya rücû ettiğinde arkadaşları ile paylaşsa da netice alamaz. Zira arkadaşları farklı bir hakikat olacağına inanmaz. Duvarda neyi görüyorlarsa hakikat odur! Ötesi yalandır, hayaldir!

‘Öğretilmiş çaresizlik’ başlığı da tarif ediyor Türkiye’de demokrasinin başına gelenleri. Mağaradakileri krize ikna etmek mümkün değil. Ekonomi zaviyesinden bakıldığında 2001 krizinden daha beter şartlara rağmen maşeri vicdanın (kamuoyu) derin sükûtu ancak ‘öğretilmiş çaresizlik’ ile izah olunabilir.

‘Son üç senede etrafı kaplayan toz dumana rağmen mağarada gözünü hakikate açacak insanlar hâlâ vardır’ ümidindeyim. Bu ümidi muhafaza sadedinde bir-iki rakamı mukayese edeceğim.

İŞSİZLİK 2001’DE BİLE BU KADAR YÜKSEK DEĞİLDİ

2000’de yüzde 6,6 olan işsizlik 2001’de yüzde 8,7’ye, 2002’de yüzde 10,7’ye çıktı. En son 2016’nın ekim ayına ait veri açıklanmıştı. Buna göre işsizlik yüzde 11,8. Diğer bir ifadeyle 3 milyon 750 bin kişi işsiz. 2001’i müteakip hızlı büyüme senelerinde yüzde 8’e kadar inen işsizliğin son bir senede yüzde 12’ye dayanmış olması başta sanayi olmak üzere bütün sektörlerin istihdamı artırmak bir yana daralmaya gittiğini teyit ediyor. Ekonomi küçüldükçe istihdam geriliyor. Beş gençten birinin işsiz olması ekonominin orta vadede toparlanamayacağına işaret ediyor.

2001 sonunda 129 milyar dolar olan dış borç 2017’de 417 milyar dolara çıktı. Bu borcun 80 milyar dolarının bir sene içinde ödenmesi lazım. 2001’de 35 milyar dolar iç borç vardı. Hal-i hazırda iç borç 130 milyar dolar civarında. Hazine’nin borcuna KİT ve belediyelerin borçları ilave edildiğinde fatura kabarıyor.

Şirketlerin ve fertlerin toplam borcu 1,6 trilyon lirayı buluyor. Borçluluk 2001 krizinde bunun yüzde 15 bile değildi. 2003’ten bugüne hane halkının borç rakamlarındaki artış yüzde 4 binleri bulmuş. Şirketler ‘nasıl olsa düşecek’ diyerek döviz üzerinden borçlanmıştı. Son iki senede hızla yükselen dolar/TL paritesi borcun TL karşılığını da artırdı.

TL, DOLAR KARŞISINDA 44 AYDA YÜZDE 85 ERİDİ

Dolar düşse de tırmanışa geçse de en fazla konuşulan başlıklardan biridir. 2001 kriz atmosferinde 10 ayda 67 kuruştan 1 lira 60 kuruşa yükselen dolar, 1 lira 35 kuruş civarında dengeye oturmuştu. Dolar, TL karşısında son 44 ayda yüzde 85 kıymet kazandı. Oranlar birbirine çok yakın. Son dönemdeki artış kademeli olduğu için yıkıcı tesirler birkaç ay tehirli geliyor. İki ileri bir geri şeklindeki hareketler her yeni seviyeyi normalleştiriyor. 2001’deki sert hareketleri göremeyince dövizin stabil kaldığını zannetsek de hakikat öyle değil. Alıştıra alıştıra devalüasyonu iliklerimize kadar yaşıyoruz.

Brüt gelir artmadığı gibi enflasyon ve kur artışı alım gücünü tahrip etti. Bankalar, şirketler, fertler ve Hazine’nin borçlarını alt alta yazıp toplandığında işlemin neticesinde borcun millî gelirden fazla olduğu görülecektir. 2001’de Hazine birkaç KİT ve belediyeyi kanun ve kararnamelerle rahatlatmıştı. Tahvil ihraç ederek batık bankaların yükünü de üstlenmişti.

Diğer taraftan bugüne göre ‘yok’ denecek kadar az borcu olan fertler ve şirketler ile AB reformlarını görüp yatırıma gelen yabancılar büyümeyi omuzlamıştı. Dünyada para bolluğunun verdiği finansman baharı sayesinde kriz durağından süratla uzaklaşmıştık.

EMEKLİLERİN MAAŞINA BİLE EL KONULABİLİR

Bu kadar yüksek borç, Türkiye’nin kredi notunun yüksek olduğu günlerde yeniden borç alınarak ödeniyordu. Artık bu imkândan mahrumuz. Hükûmet, ‘Paralel Hazine’yi ‘yatırım yapılabilir’ notunu kaybettiğimiz tarihten hemen sonra kurdu. Zira borç bulmak için başka çaresi yoktu. Elde avuçta kalan son varlıkları teminat gösterip zordaki firmalara borç alınması kısa vadede nefes aldırsa da kredilerin faizini dahi ödeyememe tehlikesi gözden ırak tutulmasın.

Üstelik bu krediler daha evvel alınanlara nazaran hem daha yüksek maliyetli olacak hem de top yekün ekonomiyi sarsabilecek başka maliyetlere sebebiyet verecek. Kredilerin geri ödenmemesi halinde THY, Türk Telekom, Halkbank ve Ziraat Bankası gibi şirketlerin gelirlerine el konulabilir. Emeklilerin ekseriyeti Ziraat Bankası ve Halkbank’tan maaş alıyor. O bankalara el konulmasından mütevellit haciz işlemleri emekli maaşlarına kadar uzanabilir.

2001 krizinde böyle bir tablo var mıydı? Hayır yoktu.

Devrin başbakanı Bülent Ecevit’e fırlatılan yazar kasa, geçim derdine düşen halkın hissiyatına tercüman olmuştu. Bugün yazar kasa fırlatılmadığı için işlerin yolunda gittiği zannedilmesin.

O gün evet kriz vardı, hürriyet de vardı. “Sayın Başbakanım! Açım, geçinemiyorum” diyen esnaf derdest edilmiyordu. İşkence yoktu, maaşı milletin vergilerinden ödenen binlerce trol de yoktu.

Bugün kriz var, amma velâkin ifade hürriyeti yok.

Mağaraya geri dönelim…

2001’deki çöküşe ‘kriz’ diyorsak nakit açığı ile demokrasi açığının yan yana geldiği şu günleri nasıl tarif edeceğiz?

[Semih Ardıç] 15.2.2017 [TR724]

AKP’lilerin beynini kemiren sorular… [Sefer Can]

AKP’lilerin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan şu soruların cevabını alıp kararını ona göre vermesini sağlayacak bir kampanya lazım. Bu sorular hayali değil, birçok AKP’linin zihninde dağınık halde duruyor. Ortaya çıkaracak akıllı bir muhalefet lazım, hepsi o.

İŞTE O SORULAR!

Reis, başkanlık geldiğinde bugün yapamadığın neyi yapabileceksin? Ne istedin de vermedik, bu ısrar niye?

Yüzde 50 oy almış başbakanını kaldırıp yerine daha düşük profilli olduğunu danışmanlarına ilan ettirdiğin adamı getirdin. Bundan fazla güç olur mu, daha ne istiyorsun? Kenan Evren bu kadar değildi; desteklediği başbakan adayı Turgut Sunalp’i yenen Turgut Özal’a yedi yıl katlandı.

Terörle mücadelenin en yoğun yaşandığı günlerde prensin ve gözden içişleri bakanını kaşla göz arasında değiştirdin. Kimse ‘niye’ diye sormadı. Efkan Ala o günden beri sırra kadem bastı. Bundan âlâ yetki mi olur?

Bir gecede bütün Yargıtay ve Danıştay üyelerini görevden aldın. Yerlerine sana tam biatlı kişileri atadın. Yüksek yargıçlar seni gördüğünde eli ayağı birbirine dolaşıyor. Bu yetki hangi kralda, hangi başkanda var? Daha ne istiyorsun?

Senin açılışına katılıp kurdela kestiğin bankaya fatura yatırdı diye insanlar tutuklandı. Methiye dizdiğin gazeteye abone olmak, övdüğün olimpiyata destek mesajı atmak ağır cezalık suç. Sen istiyorsun diye binlerce kadın cezaevinde. Hem savcı, hem yargıç hem cellatsın. Yetmez mi?

“Kürt sorununu çözeceğim” dedin, sınırsız kredi açtık. Şehirlerin silah deposu yapılmasına göz yummana bile ses çıkarmadık. Terörü bitireceğim diye bütün Kürt şehirlerine tankla topla girdin. Yaktın yıktın, görmezden geldik. Ne istedin de yapamadın?

Bütün kamu ihaleleri, en değerli araziler hep aynı kişilere gidiyor. Müteahhidi sana yakın diye geçmediğimiz köprünün parasını ödüyoruz; gıkımız çıkmıyor. Yetmedi, devletin en büyük zenginliklerini Varlık Fonu diye bir çuvala doldurdun. Başına çok değil üç beş sene önce bize hamamböceği diyen Yiğit Bulut’u getirdin. Bundan öte ne var? Ülkenin tapusunu da verelim mi?

Merkez Bankası senin korkundan adını koymadan faiz artırıyor. Ekonomik kriz ve kur darbesine rağmen iş dünyası yutkunuyor. Yapabilen sermayesini dışarı çıkararak kendini güvenceye alma çabasında. Milyarlarca dolarlık mal varlığına el koydun. Bundan ötesi saltanat değil mi?

Bir damadını enerji bakanı yaptın, diğeri savunma ihalelerinin gözdesi. Oğlun gölge milli eğitim bakanı. Aile üyelerin başbakandan fazla ihtimam görüyor. Başkan olunca daha ne olacak?

Kulübü batırdı diye Beşiktaş’tan kovulan adamı futbol federasyonu başkanı yaptın, anayasanın giriş bölümü gibi değiştirilmesi teklif dahi edilemiyor. Doping cezalısı danışmanın basketbol federasyonunun başında. Kimse aday olmasın diye haber gönderdin karşısına kimse çıkamadı. Kanun Hükmünde Kararname ile futbol takımı kapatıyorsun! Anayasaya evet dersek Demirören, FİFA Başkanı mı olacak?

Kanun Hükmünde Kararname diye sihirli bir değneğin var. 140 bin kişiyi kamudan ihraç ettin. Kış lastiğine dair bile KHK gördük. Sen Başkan olunca daha neler göreceğiz?

İstediğin gazeteye-televizyona el koyuyor, alt yazılara kadar müdahale edebiliyorsun. Hoşuna gitmeyen gazeteci işini kaybediyor. 70 yaşındaki medya patronunu azarlıyorsun, karşında çocuk gibi ağlıyor. Böylesi bir güç Trump’ta yok, sende var! Yetmez mi diyorsun?

Sayıştay emir erin, kamu ihale kurumu tabela şirketi… Meclis denetimi sıfır. Yargı hiç olmadığı kadar kurşun asker. Sembolik İngiltere Kraliçesini yargılamak bile senden kolay. Allahtan başka kimseye hesap vermeyecek konumdasın. Bundan ötesi zaten yok. En son verebileceğimiz bu!

Esed’e ‘kardeşim’ dedin itimat ettik; ‘katil’ dedin sorgulamadık. Kendi toprağımızı, Süleyman Şah Türbesini savunmadık. Alıp getirmeyi zafer olarak sundun, kabul ettik. Şimdi Suriye toprağında evlatlarımız ölüyor, sineye çekiyoruz. Başkanlık bundan fazla ne verebilir sana?

“Darbe yapılıyor sokağa çıkın” dedin. Çıktık, kolumuzu, bacağımızı, canımızı verdik. Altı ay geçti hâlâ darbeyi kimin yaptığını öğrenemedik. Meclis Komisyon kurdu, Genelkurmay Başkanını bile dinlemedi. Darbeci diye mahalle camisinin müezzinini tutuklattın, eyvallah dedik. Ama darbeyi 9 saat önceden öğrenip sana haber vermediğini söylediğin, ‘arayıp ulaşamadım’ dediğin MİT Müsteşarı tanık bile değil. Kafamız karıştı be Reis; biz yoksa sen Başkan olabilesin diye mi öldük?

[Sefer Can] 15.2.2017 [TR724]

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Raporu: Türkiye’de insan hakları ve ifade özgülüğü bitmiş [Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi’nin insan hakları alanındaki komiseri Nils Muiznieks, 2016 Nisan ve Eylül aylarında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretlerinin sonucu olarak Türkiye’de terör, insan hakları, yargı bağımsızlığı, ifade ve medya özgürlüğü konularını kapsayan raporunu tamamladı. Türkiye’deki insan hakları ihlallerine ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik en kapsamlı raporlardan birisi olan bu memorandum, tespitlerin yanı sıra uyarı ve tavsiyeler de içeriyor.

Komiser Muiznieks, bu ziyaretlerinde Türkiye’deki çeşitli resmi kurumların temsilcileri, dönemin İçişleri bakanı Efkan Ala, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, Ombudsman Nihat Ömeroğlu, TBMM İnsan Hakları Komisyon Başkanı Mustafa Yeneroğlu, İnsan Hakları Kurumu Başkanı Hikmet Tülen, HSYK üyeleri, Diyarbakır komisyon üyesi Vali Hüseyin Aksoy, Diyarbakır Belediye Eş Başkanları Gülten Kışanak ve Fırat Anlı ile bir araya gelmişti.

Türkiye, 47 üye devlet içinde en vahim durumda

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 1959 ve 2015 yılları arasında verdiği kararlarda 10. maddeden (ifade özgürlüğü) 619 kez ihlal hükmü verdiği Türkiye, 47 üye devlet arasında en fazla ihlal yapan ülkeler arasında yer alıyor. Konsey’in daha önceki insan hakları komiseri Thomas Hammarberg de 2011 yılında Türkiye’deki ifade ve medya özgürlüğü ihlallerine dikkat çeken bir rapor yayınlamıştı. Konsey’in dikkate aldığı raporlar arasında, Avrupa parlamentosunun raporları ve Venedik Komisyonu raporuyla birlikte bu insan hakları raporu en önemliler arasında görülüyor.

Raporda, Türk Ceza Kanunu’ndaki terörle mücadele ile ilgili maddelerin tekrar gözden geçirilmesi defalarca vurgulandı. Bu kanunun keyfi uygulamaya sebebiyet verecek şekilde düzenlendiği belirtilirken, kapsamının daraltılması tavsiye edildi. Hâkim ve savcıların devleti koruma refleksi yerine, bireyin haklarını ön planda tutan bir tutum sergilemesi için düzenlemelerin yapılması gerektiği yönünde uyarılarda bulunuldu.

Havuz medyası tescillendi

Hükümet’in oluşturduğu ‘havuz medyası’ komiserin hazırladığı raporda yer aldı. Muiznieks “Hükümet, medya çoğulculuğunu koruma görevi olmasına rağmen, devlet kaynaklarını kullanarak hükümet yanlısı bir medyanın oluşmasını açıkça tevsik etmiştir. Hükümete yakın şirketlerin finanse edilerek “havuz medyası” oluşturuldu” ifadelerini kullanıyor.

Raporda Freedom House’a atıf yapılarak, kamu ihalelerinin başbakanlık bünyesinde merkezileştirilmesine değinerek, 2013’te sızdırılan dinleme kayıtlarında hükümetin İstanbul’a yapılacak 3. havalimanı karşılığında Sabah ve ATV’nin satıldığını ifade ediyor. TMSF’nin dost yakınlara varlık aktarmak için kullanıldığına yer veriliyor. Ayrıca TRT ve AA’nın sadece hükümet için kullanıldığı da açıkça ifade ediliyor.

Özellikle Güneydoğuya yönelik terörle mücadele operasyonlarını ile ilgili medyaya yönelik orantısız baskı uygulandı. Gezi ile birlikte sistemli bir şekilde işten çıkarmalar başladı Yavuz Baydar Sabah gazetesinden, Can Dündar Milliyet’ten atıldı. Doğan grubuna yönelik baskılar arttı ve Radikal kapatıldı.

Melih Gökçek’e ayrı bir paragraf

Nils Muiznieks, Türk makamlarının medya özgürlüğü ve ifade özgürlüğü karşısındaki duruşları sertleşmesine Ankara büyükşehir belediye başkanı Melih Gökçek üzerinden örneklendirdi. Ankara büyükşehir belediye başkanı Melih Gökçek’in 3000 hakaret davası açarak Twitter’da övündüğünü ifade ediyor. Gökçek gazeteci, milletvekili ve akademisyenlere yönelik hakaret davaları açtığını dile getiriliyor.

2015 ve 2016’da Gülen hareketine yakın medya organlarına doğrudan, belirgin ve orantısız baskılara maruz kaldı. TV kanalları DIGITURK, TÜRKSAT gibi uydu sağlayıcılarından çıkarıldı. IMC TV’de PKK propagandası yapıldığı gerekçesiyle 2016 Şubat ayında kapatıldı. Savcı bu şekilde yetkisini aşırı derecede aşarak geri çevrilemez etkilere yol açtı. Komiser, bu durumu medya özgürlüğüne yönelik şiddetli ve yasadışı müdahale biçimi olarak görüyor.

Kayyım, editöryal müdahale, havuz ve iflas

İfade özgürlüğü kısıtlamaları Temmuz darbe girişimiyle nefes alamaz hale getirildi. 28 Ekim 2015’te Koza İpek’e atanan kayyım, şirketlere polis baskını, Türkiye’nin izlediği tehlikeli ve rahatsız edici yolun en büyük işaretiydi. Zaman, Today’s Zaman ve Cihan’ın da bulunduğu Feza grubuna karşı yine aynı yöntemin uygulanması Komiserin gözünden kaçmamış. Kayyım atama, ardından editöryal müdahale ile havuza dönüştürme ve nihayetinde iflas. Tüm bu hukuksuzlukların sonucunda gazete arşivlerine ulaşım kesildi ve kayyım devralmasında kısa süre sonra şirket iflas ettirildi ve tüm gazeteciler işsiz kaldı.

Kayyım atamaları ile ilgili yetkililerden istenen bilgiler, “soruşturmanın gizliliği ve devam eden hukuki işlemler” gerekçesiyle paylaşılmadı. Muiznieks mevcut verile göre medya kurumlarının 15 Temmuz darbe girişimiyle ve ‘fetö’ bağlantıları göz önünde bulunmaksızın medya şirketlerine el koyulduğu tespitinde bulunuyor.

İfade özgürlüğüne KHK ile darbe indirildi

KHK’larla herhangi bir hukuki yol takip edilmeden, mahkeme kararı olmaksızın bir dizi şirket ve medya organına el konuldu.  Söz konusu kapatmalar, ifade edilen amaçlarla bağdaşmadığı, insan hakları temel ilkelerine aykırı olduğunu için derhal hukukun üstünlüğüne geri dönülmesi çağrısında bulundu. KHK’larlav158 medya şirketi, 45 gazete, 60 TV ve radyo istasyonu, 19 süreli yayın organı, 29 yayın evi ve 5 haber ajansı kapatıldı. Muiznieks “OHAL ve KHK’larla zaten Türkiye’de zayıflamış olan medya özgürlüğüne çok ağır darbe indirilmiştir” ifadesini kullandı.

İfade özgürlüğü ihlalleri konusunda TCK ilgili kanunlar sorun oluşturmaya devam ederken savcı ve mahkemelerin de yorumlaması ayrıca sorun oluşturuyor. 2013 yolsuzluk operasyonunda sonra Türk yargısı bağımsızlığı ve tarafsızlığı kaybetti. Türk yargısında 2011’den sonra kat edilen ilerlemeye 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonundan sonra darbe indirildi. Bu tarihten sonra HSYK üzerinden yargı sistemine açık şekilde müdahale edildi. Yargı mensuplarına tasfiye, soruşturma ve işten çıkarmalar takip etti. Yargı mensuplarına yönelik, baskı Gülen hakaretine yönelik olduğu ifade edilse de yargı içinde genel bir korku ve tutuklanma havası oluşturuldu. Türk yargısı politik iklimden doğrudan etkilendi bu dönemde bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetti. OHAL ile birlikte baskılar arttı. 216, 220,301 ve 314 sayılı kanunlardan dolayı 2013 yılında 1698 dava açılmışken bu rakam 2015 yılında 6547’ye kadar çıktı. Mahkemelerin aynı süre içerisinde verdiği tutukluluk kararı da 4 kat artış gösterdi, 1099’dan 3732’ye yükseldi.

Akademik özgürlüklerin kısıtlanması

Hükümetin sertleşme eğilimine bir örnek de akademisyenlere yönelik baskılar, “Barış için akademisyenler” imza kampanyasının teröre destek gerekçesiyle açılan soruşturmalar örnek gösterildi. Ayrıca Cumhurbaşkanının “sahte akademisyenler” söylemi ile hedef gösterdiği akademisyenler, hükümet üyeleri ve havuz medyası ve ardından toplumsal linç başladı.  Ardından yargı devreye girdi soruşturma başlatıldı ve 4 akademisyen tutuklandı. YÖK disiplin kuruluna sevk etti. 511 kişi disiplin işlemlerine tabi tutuldu, 93 kişi görevden alındı, 15 istifa, 85 askıya alma 41 gözaltı ve yüzlerce kişi sorguya çekildi.

Son yıllarda terör olayları ve tolumu ilgilendiren olaylarda savcılık tarafından yayın yasağı getirilmesini de basmakalıp “kamu düzeni ve güvenliği gibi’ ifadelerle halkın bilgi almasının engellendiği ifade edildi. Özellikle bu tür durumlarda halkın hızlı ve kesin bilgi almansın hayati önem taşıdığı ifade ediliyor. Yolsuzluk soruşturmalarında da aynı durumla karşıladığı ifade diliyor. 45 çocuğun cinsel tacize uğradığı Ensar vakfı olayı da raporda yer alıyor. Ensar vakfı ve onlarca çocuğun istismar edildiği davaların da gözden kaçmadığı belirtiliyor.

Sulh Ceza Hâkimlikleri sorunlu

Kayyım, medya yasakları, internet ve sosyal medyanın engellenmesi, ifade özgürlüğünün engellenmesi en sorunlu kararlar olarak görülüyor. AKP tarafından geliştirilen Sulh Ceza Hâkimliklerin kapalı devre işlediği ve bir sulh ceza hâkimi kararının yine başka bir sulh ceza hâkimi tarafından temyiz edilebilmesinin sorunlu bir durum olduğu ve AİHS söyleşmesi ile bağdaşmadığı ifade edilirken ‘bağımsızlık ve tarafsızlık’ ilkesinin ortadan kaybolduğu belirtiliyor.

Türkiye’de gazetecilerin can güvenliği yok

Türkiye’de gazeteciler yönelik adlı taciz en üst sevideyken devam ediyor. Avrupa Konseyi tarafından oluşturulan gazetecilerin güvenliğini korumaya platformuna en fazla şikâyet Türkiye’den geldi. 20 Ocak 2017 tarihine kadar platforma gelen 250 şikâyetin 86’sı Türkiye’ye ait. Uyarıların %63’u fiziksel saldır, cinayet, yıldırma gibi ağır ihlaller içeriyor. 2011’de 67 gazeteci hafideyken 2016 Temmuz ayında bu rakam 151’e ulaştı.

Komiser Türkiye’de gazetecilere yönelik baskı ve yıldırma politikalarından yabancı gazetecilerinde nasibini aldığı son yıllarda gözaltına alınan ve tutuklanan yabancı basın mensuplarının, sınır dışı edilen basın mensuplarının olduğunu söyledi.

İnternet sansürü

Venedik komisyonun 2009 yılından bu yana talep etmesine rağmen TİB (Telekomünikasyon İletişim başkanlığı) sansürlenen ve engellen web sitleri hakkında bilgi vermedi. Fakat AB ilerleme komisyonunun 2016 Haziran ayında yayınladığı rapora göre 111,786 sitenin engellendiği biliniyor.

Dünya genelinde Twitter’a yapılan 5195 engelleme talebinin 2493’u Türkiye’den. 2015 verilerine göre ise Facebook’a 2078 içerik silme talebi ulaştı. Youtube, WhatsApp gibi sosyal medya platformlarına yönelik erişim engeli veya internet hızının yavaşlatılması da halkın haber alma hakkinin ihlali olarak görülüyor. Güneydoğuda HDP’li vekillerin gözaltına alınması suresinde 12 saat boyunca suren kısıtlamalar raporda yer alıyor.

24 Aralık 2016 içişleri bakanlığının verilerine göre sosyal medya üzerinde nefret ve kışkırta ve hakaret davalarının sayısı 10.000’lere ulaştı. Ayrıca bakanlık son 6 ay içerisinde 3710 sosyal medya kullanıcısının araştırıldığı  1656 tutuklu kaldığı , 1203 kişinin de  serbest bırakıldığını ifade etti.

Yeni Anayasa değişikliği korkutuyor

Tüm bu insan hakları ihlalleri Türk demokrasisine karşı tehdit oluşturuyor. Muiznieks, TBMM tarafından kabul edilen yeni anaysa değişikliğinde bu eksiklilerin giderilmesine yönelik çalışmaların olmadığını ifade ederek biran önce düzeltilesi gerektiği uyarısında bulundu. “Türkiye’de medyanın özgürlüğünü kaybetmesi, yargının bozulmasıyla doğru orantılı. Korku ortamından dolayı hâkim ve savcılar devlet merkezli yaklaşımlarına geri döndüler. Özellikle sulh ceza hâkimlikleri Türk hükümetini koruma refleksi ile hareket ediyorlar. Türk makamları en hızlı şekilde terör eylemi ile eleştiriyi birbirinden ayırması gerekli. Demokratik bir toplumdan beklenen sorumluluk ve hoşgörü tekrar tesis edilmeli. 23 Ocak 2017’de kabul edilen son KHK olumlu sinyaller veriyor. Bu çerçevede Avrupa Konseyi ve Venedik komisyonu rehberliğine her zaman hazırdır’ ifadelerini kullandı.

[Mehmet Dinç] 15.2.2017 [TR724]