Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ‘Balyoz davasıyla’ ilgili olarak Çetin Doğan ve Cem Aziz Çakmak’ın 2010 yılında yaptığı başvuruyu esasa girmeden usulden reddetti.
AİHM, sanıklar Doğan ve Çakmak’ın Birleşmiş Milletler’e aynı bağlamda yaptığı başvuruyu gerekçe gösterdi.
BOLD-AİHM, emekli Orgeneral Çetin Doğan ve 2015 yılında hayatını kaybeden emekli Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın yaptıkları başvuruyu karara bağladı.
AİHM, yargılamalar öncesi 1 yıl 10 ay cezaevinde kalan Doğan ve 18 ay cezaevinde kalan Çakmak’ın başvurusuyla ilgili olarak şikayetin incelenmesinin ‘kabul edilemez’ olduğunu açıkladı.
OY BİRLİĞİYLE RET
7 üyenin oy birliğiyle aldığı gerekçeli kararda mahkeme, başvuru sahiplerinin AİHM dışında Birleşmiş Milletler’e başvuru yaptığını belirtti.
AİHM, Balyoz davasıyla ilgili yapılan başvuruyu esasa girmeden usulden reddetti.
AİHM kararında, “Diğer bir uluslararası kuruluş zaten başvurucuların şikayetleri konusunda karar verdi” denildi.
AİHM, Doğan ve Çakmak’ın yaptığı başvuruların Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Keyfi Tutukluluğu Önleme Çalışma Grubu’na yapılan başvuru ile aynı olduğunu ve Birleşmiş Milletler’in bu konuda 1 Mayıs 2013’te karar verdiğini kaydetti.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 35. madde 2. paragrafının başkaca bir uluslararası kuruluş tarafından incelenen davaya bakılmasını engellediğini belirterek davanın “kabul edilemez” olduğu kaydedildi.
AİHM, bu konudaki kararının kesin olduğunu da belirtti.
DOĞAN VE ÇAKMAK “TUTUKLULUĞUN HUKUKİLİĞİ” KONUSUNDA İTİRAZ ETMİŞLERDİ
Doğan ve Çakmak, Avrup İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. Maddesi 4. Paragrafı kapsamında düzenlenen “tutukluğunun hukukiliği” konusunda acil karar alınmasını istemişlerdi.
Doğan ve Çakmak, tutukluluğa etkili bir itiraz yolu verilmediğini belirtmişler, mahkemelerin “silahların eşitliği ilkesi”ni ihlal ederek salıverilmelerini engellediğini iddia etmişlerdi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Keyfi Tutukluluğu Önleme Çalışma Grubu, 1 Mayıs 2013’te Doğan ve Çetin’in yaptığı başvuruyu karara bağlamıştı.
Çalışma Grubu, Birleşmiş Milletler Uluslararası Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 9 ve 14. Maddeler gereği her 2 kişi için tutukluğun keyfi olduğuna karar vermişti.
“BALYOZ DAVASI” SÜRECİ
Özel Yetkili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği 236 mahkumiyet kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından 9 Ekim 2013 tarihinde onanarak kesinleşmişti.
Bu karar üzerine sanıklar Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş ve Anayasa Mahkemesi 18 Haziran 2014 tarihinde askerlerin adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini belirtmişti.
Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararı üzerine İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 3 Kasım 2014’te görülmeye başlayan davada tüm sanıklar hakkında beraat kararı verilmişti.
Ancak Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı adına Başsavcıvekili Mehmet Aydın, beraat kararının Emekli Orgeneral Çetin Doğan, Emekli Tümgeneral Behzat Balta, Emekli Tuğgeneral Mehmet Kaya Varol, Emekli Tümgeneral İhsan Balabanlı, Emekli Korgeneral Metin Yavuz Yalçın, Emekli Albay Erdal Akyazan ve Emekli Kurmay Albay Emin Küçükkılıç olmak üzere 7 sanık yönünden bozulmasını 9 Haziran 2015’te istemişti.
Talebi değerlendiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Orgeneral Çetin Doğan’ın da aralarında bulunduğu 7 sanığın beraat kararının bozulması yönünde görüş bildirdi.
Nihai kararı ise Yargıtay 16. Ceza Dairesi verecek. Ancak karar hala çıkmış değil ve “Balyoz Davası” da bu 7 sanık yüzünden hala sona ermiş değil.
[MedyaBold.Com] 6.6.2019
Uluslararası Af Örgütü: Türkiye’de neden hapse düştüğünü bilmiyorsun [İnci Çoban]
Uluslararası Af Örgütü Türkiye Temsilcisi Andrew Gardner, 15 Temmuz’dan bu yana Türkiye’de yapılan tutuklamalarla ilgili bir açıklamada bulundu. Gardner 3 yılda 100 binden fazla insanın tutuklandığını hatırlatarak “En büyük sorun neden hapse düştüğünü bilmemen” dedi.
Alman devlet televizyonu ARD’ye ait online haber sitesi www.tagesschau.de’ye konuşan Andrew Gardner, “Türkiye’nin en büyük sorunu, hapse neden düştüğünü veya neden şikayet edildiğini bilmemen. Bu her şey olabilir. Bir konuşma olabilir, bir yerde kendini ifade etmen olabilir; bir miting ya da STK toplantısında… Bir gazetecinin veya aktivistin yayınladığı herhangi bir şey ya da bir vatandaşın sosyal medyada paylaştıkları, yani her şey olabilir” dedi.
Gardner, Türkiye’deki hapishanelerin dolup taştığını ve üç yıldan bu yana 100 binden fazla insanın tutuklandığını hatırlatarak Türkiye’de hapse girmenin çok kolay ama çıkmanın da bir o kadar zor olduğunu, soruşturmanın birkaç yıl sürebileceğini de sözlerine ekledi.
TÜRK YARGISINA GÜVEN AZALIYOR
Geçtiğimiz haftanın başında Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’de görevden alınan hakimler ve savcılar hakkında Ankara’dan yazılı bir açıklama talep etmişti. Bu talebi değerlendiren Tagesschau, Türk yargısına karşı uluslararası eleştirinin her geçen gün arttığına yer verdi.
AMACI YARIM MİLYON İNSANI HAPSE ATMAK
Karin Senz imzalı haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın reddetmesine rağmen işkence iddialarının arttığı, buna rağmen Erdoğan’ın hapishanelerle ilgili çok nadir konuştuğu, onun yerine yeni hapishane inşa ettiği belirtildi ve “Amacı yarım milyon insana demir parmaklıklar arasında yer açmak” yorumu yapıldı.
MUHALİFLER YARGI REFORMUNDAN ÜMİTSİZ
Haberde, geçen hafta Erdoğan tarafından açıklanan yargı reformu paketine de değinildi. Özellikle Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan muhalif gazeteci, yazar, akademisyen ve bürokratların bu reform paketinden bir şey beklemediği ifade edildi.
[İnci Çoban] 6.6.2019 [MedyaBold.Com]
Alman devlet televizyonu ARD’ye ait online haber sitesi www.tagesschau.de’ye konuşan Andrew Gardner, “Türkiye’nin en büyük sorunu, hapse neden düştüğünü veya neden şikayet edildiğini bilmemen. Bu her şey olabilir. Bir konuşma olabilir, bir yerde kendini ifade etmen olabilir; bir miting ya da STK toplantısında… Bir gazetecinin veya aktivistin yayınladığı herhangi bir şey ya da bir vatandaşın sosyal medyada paylaştıkları, yani her şey olabilir” dedi.
Gardner, Türkiye’deki hapishanelerin dolup taştığını ve üç yıldan bu yana 100 binden fazla insanın tutuklandığını hatırlatarak Türkiye’de hapse girmenin çok kolay ama çıkmanın da bir o kadar zor olduğunu, soruşturmanın birkaç yıl sürebileceğini de sözlerine ekledi.
TÜRK YARGISINA GÜVEN AZALIYOR
Geçtiğimiz haftanın başında Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’de görevden alınan hakimler ve savcılar hakkında Ankara’dan yazılı bir açıklama talep etmişti. Bu talebi değerlendiren Tagesschau, Türk yargısına karşı uluslararası eleştirinin her geçen gün arttığına yer verdi.
AMACI YARIM MİLYON İNSANI HAPSE ATMAK
Karin Senz imzalı haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın reddetmesine rağmen işkence iddialarının arttığı, buna rağmen Erdoğan’ın hapishanelerle ilgili çok nadir konuştuğu, onun yerine yeni hapishane inşa ettiği belirtildi ve “Amacı yarım milyon insana demir parmaklıklar arasında yer açmak” yorumu yapıldı.
MUHALİFLER YARGI REFORMUNDAN ÜMİTSİZ
Haberde, geçen hafta Erdoğan tarafından açıklanan yargı reformu paketine de değinildi. Özellikle Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan muhalif gazeteci, yazar, akademisyen ve bürokratların bu reform paketinden bir şey beklemediği ifade edildi.
[İnci Çoban] 6.6.2019 [MedyaBold.Com]
70 bin öğrenci tutuklu: Sınavlara gidemiyor, kayıt yaptıramıyorlar
Türkiye’de tutuklu ve hükümlü öğrenci sayısı oldukça fazla. Eğitim hayatından yoksun bırakılan öğrenciler bayramı da hüzünle karşılamak zorunda kaldı. Sayıları 70 bine yaklaşan öğrencilerin yok sayıldığını ifade eden CHP’li Gamze Akkuş İlgezdi “Mahpus öğrenciler farklı boyutlarda mağduriyetlerle karşılaşsalar da, temelde ortak sorunları eğitim haklarının engelleniyor olması” dedi.
TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLERİN YÜZDE 35’İ ÖĞRENCİ
BirGün’den Mustafa Kömüş‘ün haberine göre Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, cezaevlerinde eğitim ve öğretim hakkından yararlanmaya çalışan toplam mahkum öğrenci sayısı 69.301 Bu sayı, 2016 yılı Kasım ayı itibariyle 197.297 mahpusun bulunduğu cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının yüzde 35’ine denk geliyor.
3 YILDA 25 KAT ARTTI
2013 Mayıs ayı itibariyle 2 bin 776 tutuklu ve hükümlü öğrenci bulunuyordu. Bu sayı 2016 yılı sonu itibariyle 25 kat aratarak, 36 bin 33’ü lise ve dengi okullar ile önlisans ve lisans, 33 bin 268’i ise açıköğretim olmak üzere 69 bin 301’ e yükseldi.
‘EĞİTİM HAKLARI İHLAL EDİLİYOR’
Konu hakkında konuşan İlgezdi cezaevindeki öğrencilerin görmezden gelindiğini ifade etti. Cezaevinde okumaya çalışan öğrencilerin koşullarının çok olumsuz olduğunu vurgulayan İlgezdi “Bu öğrenciler arasında cezaevinde eğitim sistemine dâhil olanlar olduğu kadar, okurken hakkında hüküm kurulan ya da tutuklanan öğrenciler de var. Mahpus öğrenciler farklı boyutlarda mağduriyetlerle karşılaşsalar da, temelde ortak sorunları eğitim haklarının engelleniyor olması. İlk ve ortaöğretim seviyesinde eğitim gören mahpuslar nispeten eğitim hakkından yararlanırken kaynaklara ulaşmada zorluk yaşıyorlar. Cezaevlerinde öğrencilere tahsis edilmiş oda, kütüphane, bilgisayar, internet vb. olanaklarının olmaması anayasanın eşitlik ilkesine uymuyor” dedi.
‘KAYITLARI YENİLENEMİYOR’
Açık lise ve üniversitede okuyanların durumlarının daha da problemli olduğunu söyleyen İlgezdi cezaevindeki öğrencilerin yaşadığı sorunları şöyle sıraladı:
“Yeni eğitim ve öğretim yılında kayıtlarını yenileyemiyorlar.
Maddi imkanı bulunmadığı için eğitim masraflarını karşılayamıyorlar.
Mahkum oldukları için devam zorunluluğu olan derslere katılamayan ve mazeretli kabul edilmeyen mahpuslar, devamsızlık nedeniyle derslerini geçemiyor ve okuldan atılıyorlar.
‘SINAVLARA GİDEBİLMEK İÇİN YÜKSEK YOL PARALARI ÖDÜYORLAR’
Mahpuslar için sınavlara gidebilmek büyük bir eziyete dönüşüyor. Cezaevlerinden, okullara öğrenciyi götürecek araçların temini konusunda sorunlar yaşandığı gibi ring araçlarında yolculuk yapacak olan öğrencilerin sınavlara gidip gelebilmeleri için ödedikleri yüksek ücretler de ayrıca sorun yaratıyor.
Mahpusların birçoğunun eğitim görecekleri üniversite ve/veya okullardan uzakta, farklı illerdeki cezaevlerinde tutulmaları ve sevk taleplerinin kabul edilmemesi öğrenim haklarını ortadan kaldırıyor.
‘SINAVLARINA GİREMİYORLAR’
Cezaevlerinde öğrencilere tahsis edilmiş oda, kütüphane, bilgisayar, internet vb. olanakların olmaması anayasanın eşitlik ilkesine uymuyor.
Henüz mahkeme süreci tamamlanmayan ancak uzun tutukluluk nedeniyle cezaevlerinde bulunan öğrenciler, devamsızlık, kayıt yenileyememe ve sınavlara girememe gibi gerekçelerle eğitim haklarını kaybediyorlar.”
[Kronos.News] 6.6.2019
TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLERİN YÜZDE 35’İ ÖĞRENCİ
BirGün’den Mustafa Kömüş‘ün haberine göre Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, cezaevlerinde eğitim ve öğretim hakkından yararlanmaya çalışan toplam mahkum öğrenci sayısı 69.301 Bu sayı, 2016 yılı Kasım ayı itibariyle 197.297 mahpusun bulunduğu cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının yüzde 35’ine denk geliyor.
3 YILDA 25 KAT ARTTI
2013 Mayıs ayı itibariyle 2 bin 776 tutuklu ve hükümlü öğrenci bulunuyordu. Bu sayı 2016 yılı sonu itibariyle 25 kat aratarak, 36 bin 33’ü lise ve dengi okullar ile önlisans ve lisans, 33 bin 268’i ise açıköğretim olmak üzere 69 bin 301’ e yükseldi.
‘EĞİTİM HAKLARI İHLAL EDİLİYOR’
Konu hakkında konuşan İlgezdi cezaevindeki öğrencilerin görmezden gelindiğini ifade etti. Cezaevinde okumaya çalışan öğrencilerin koşullarının çok olumsuz olduğunu vurgulayan İlgezdi “Bu öğrenciler arasında cezaevinde eğitim sistemine dâhil olanlar olduğu kadar, okurken hakkında hüküm kurulan ya da tutuklanan öğrenciler de var. Mahpus öğrenciler farklı boyutlarda mağduriyetlerle karşılaşsalar da, temelde ortak sorunları eğitim haklarının engelleniyor olması. İlk ve ortaöğretim seviyesinde eğitim gören mahpuslar nispeten eğitim hakkından yararlanırken kaynaklara ulaşmada zorluk yaşıyorlar. Cezaevlerinde öğrencilere tahsis edilmiş oda, kütüphane, bilgisayar, internet vb. olanaklarının olmaması anayasanın eşitlik ilkesine uymuyor” dedi.
‘KAYITLARI YENİLENEMİYOR’
Açık lise ve üniversitede okuyanların durumlarının daha da problemli olduğunu söyleyen İlgezdi cezaevindeki öğrencilerin yaşadığı sorunları şöyle sıraladı:
“Yeni eğitim ve öğretim yılında kayıtlarını yenileyemiyorlar.
Maddi imkanı bulunmadığı için eğitim masraflarını karşılayamıyorlar.
Mahkum oldukları için devam zorunluluğu olan derslere katılamayan ve mazeretli kabul edilmeyen mahpuslar, devamsızlık nedeniyle derslerini geçemiyor ve okuldan atılıyorlar.
‘SINAVLARA GİDEBİLMEK İÇİN YÜKSEK YOL PARALARI ÖDÜYORLAR’
Mahpuslar için sınavlara gidebilmek büyük bir eziyete dönüşüyor. Cezaevlerinden, okullara öğrenciyi götürecek araçların temini konusunda sorunlar yaşandığı gibi ring araçlarında yolculuk yapacak olan öğrencilerin sınavlara gidip gelebilmeleri için ödedikleri yüksek ücretler de ayrıca sorun yaratıyor.
Mahpusların birçoğunun eğitim görecekleri üniversite ve/veya okullardan uzakta, farklı illerdeki cezaevlerinde tutulmaları ve sevk taleplerinin kabul edilmemesi öğrenim haklarını ortadan kaldırıyor.
‘SINAVLARINA GİREMİYORLAR’
Cezaevlerinde öğrencilere tahsis edilmiş oda, kütüphane, bilgisayar, internet vb. olanakların olmaması anayasanın eşitlik ilkesine uymuyor.
Henüz mahkeme süreci tamamlanmayan ancak uzun tutukluluk nedeniyle cezaevlerinde bulunan öğrenciler, devamsızlık, kayıt yenileyememe ve sınavlara girememe gibi gerekçelerle eğitim haklarını kaybediyorlar.”
[Kronos.News] 6.6.2019
Hizmetin istiğfar boyutu [Safvet Senih]
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendiye “Hizmet adına yapılan işlerde İSTİĞFARIN yeri neresidir?” şeklinde sorulan bir soruya verdiği cevap üzerinde duralım…
“Hizmet hayatına ait vazifeleri yaparken bazen Allah’ın hoşlanmadığı şeyler de işlenebilir ve bunlar, çok defa o işin tıkanmasına sebebiyet verebilir. Bu sebeple Kur’an: Fetihle İSTİĞFARI birbiriyle irtibatlandırmış ve Peygamber Aleyhisselama: ‘Allah’ın fethi geldiğinde, durmadan istiğfar et’ buyurmuştur. Hz. Aişe Validemiz (r. anha) diyor ki: ‘Bu âyet nâzil olduktan sonra O’nun (S.A.S.) İSTİĞFARI bir mecliste bazen 100 defa olabiliyordu.’ İşte bu ruh, bir peygamber ruhudur. Aksi ise, yani başarılar ve zaferler ile sevinme firavun ruhudur ve mümince davranışları firavun ruhu mutlaka tıkar. Misal verecek olursak, mesela; hizmete giderken bile olsa arabada veya uçakta kasılmak, şen-şakrak bir hava ile ve ferah-feza tavırlarla bir yerlere gitmek, bir şeylerle meşgul olmak, katiyen RAHMÂNÎ değildir. Eğer İSTİĞFARSIZ, murakabesiz bu kabil hizmetler, tıkanmaların başlıca sebebidir. Ve kat’iyen, inanıyorum ki, hizmetteki bu tür tıkanmalar bu yüzden meydana gelmektedir.
“Evet, öyle hassas günlerdeyiz ki, toplumun, hususiyle de bu CEMAATİN duygu, düşünce, inanç ve amel bakımından yeniden bir kere daha kendini gözden geçirmesi lâzım. Bütün ârızalı yerlerin tamiri, ruhî yapının yeniden ihyası ve inşâsı için baştan ayağa gözden geçirilmesi, ancak böyle ciddi bir ameliyeden sonradır ki, insanlar, oruçlu bir ferdin su içme, esnâsında, suyun, içine akışını hissetmesi gibi, telaffuz ettiği her kelimeyle içi ürperecek ve çok defa huşû içinde kılınan bir namazdan dolayı bile ESTAĞFİRULLAH deme mertebesine yükseleceklerdir. Evet Allah’ın rızasının nerede olacağı bilinmez. Belki de O’nun rızası, namazın böyle kılınmasında değil de, kaskatı, fakat rükünlere riayet edilerek kılınmasındadır. Zaten önemli olan, Allah huzurunda olma terbiyesini yaşamak, şeytanı ve şeytanî gafleti atarak ciddi bir iş yaptığının şuurunda olmaktır. Yani mesele duyulacak şeyleri duymak değildir. Bununla ‘hiçbir şey duymamak esastır’ demek istemiyorum. Demek istiyorum ki, şahsî kemâlâtımız ve toplumun mükemmelleşmesi adına elde ettiğimiz, her başarıda, İSTİĞFAR etme hissini kavrayıp geliştiremiyorsak bu bir gaflet sayılabilir ve Allah da gafilleri sevmez. Hatta ‘Allah bize ne güzel işler gördüğü’ ifadesi bile eğer istiğfarsız kalıyorsa bu da ihtimal, kamuflajlı bir şirktir. Bütün bu tür tehlikeli düşünceleri de ancak İSTİĞFARIMIZIN derinliği ölçüsünde zararsız hale getirebiliriz.
“Meselenin bir başka yönü; karşımıza çıkan gâileleri göğüslerken ‘Bunlar niye başımıza geldi? Neyimiz vardı?’ gibi ifadeler kullanmak bir nankörlük ve Rabbe karşı bir terbiyesizliktir. Bundan dolayı içimize bu tür hisler gelince, hemen onu İSTİĞFAR ile boğmalıyız. ‘Moğolistan niye öyle oldu?” ‘Özbekistan niye öyle oldu?’ ‘Hayır hayır bütün bu olup bitenlerde suçu kendimizde arıyor muyuz? Nazarlarımızı projektörler gibi, iç âlemimize çevirip durmadan orayı tarıyor muyuz? Kur’an, ‘Aleyküm enfeseküm= Siz kendinize bakın’ (Mâide Suresi, 5/105) demiyor mu? Öyleyse niçin ‘Allah suretlerinize bakmaz, fakat kalblerinize bakar’ düsturu ile iç kontrolümüzü yapmıyoruz? Gönüllerimize neler giriyor, neler çıkıyor, araştırmıyoruz. Bunlar yapılmayınca, elde edilen başarılarda Allah’ın inayeti unutulur, nefsânilik yaşanır ve insan aldanır… Aldanır zira bunlar şeytanın sağdan yanaşarak fısıldadığı vesveselerdir. Bakın Allah’ın Resulüne (S.A.S.) Kâbe’ye (Fatih olarak) girerken, mübarek alnı, binitinin eyerinin kaşına değecek şekildeydi ve kendisi de iki büklümdü. O halde yaptığımız her şeyde O’nun rızasını aramalıyız. Halbuki çoğunlukla bir iş yaparken gülerek ve şen-şakrak halimizle mâl-i hülyalar içinde dolaşıyor ve çok defa yanlış şeyler yapıyoruz. Evet O’nun rızası yeter bize. Öyleyse herşeyimizde O esas olmalı, O hedef olmalı ve bütün davranışlarımız, düşüncelerimiz O’na ekdekslenmeli…”
Her bir Hizmet mensubunun Nasr Suresinde işaret edilen TESBİH, HAMD ve İSTİĞFAR vazifesine çok büyük önem vermesi gerekiyor, hem de Hocaefendinin bu tesbitlerini nazar-ı dikkate alması icap ediyor.
[Safvet Senih] 6.6.2019 [Samanyolu Haber]
“Hizmet hayatına ait vazifeleri yaparken bazen Allah’ın hoşlanmadığı şeyler de işlenebilir ve bunlar, çok defa o işin tıkanmasına sebebiyet verebilir. Bu sebeple Kur’an: Fetihle İSTİĞFARI birbiriyle irtibatlandırmış ve Peygamber Aleyhisselama: ‘Allah’ın fethi geldiğinde, durmadan istiğfar et’ buyurmuştur. Hz. Aişe Validemiz (r. anha) diyor ki: ‘Bu âyet nâzil olduktan sonra O’nun (S.A.S.) İSTİĞFARI bir mecliste bazen 100 defa olabiliyordu.’ İşte bu ruh, bir peygamber ruhudur. Aksi ise, yani başarılar ve zaferler ile sevinme firavun ruhudur ve mümince davranışları firavun ruhu mutlaka tıkar. Misal verecek olursak, mesela; hizmete giderken bile olsa arabada veya uçakta kasılmak, şen-şakrak bir hava ile ve ferah-feza tavırlarla bir yerlere gitmek, bir şeylerle meşgul olmak, katiyen RAHMÂNÎ değildir. Eğer İSTİĞFARSIZ, murakabesiz bu kabil hizmetler, tıkanmaların başlıca sebebidir. Ve kat’iyen, inanıyorum ki, hizmetteki bu tür tıkanmalar bu yüzden meydana gelmektedir.
“Evet, öyle hassas günlerdeyiz ki, toplumun, hususiyle de bu CEMAATİN duygu, düşünce, inanç ve amel bakımından yeniden bir kere daha kendini gözden geçirmesi lâzım. Bütün ârızalı yerlerin tamiri, ruhî yapının yeniden ihyası ve inşâsı için baştan ayağa gözden geçirilmesi, ancak böyle ciddi bir ameliyeden sonradır ki, insanlar, oruçlu bir ferdin su içme, esnâsında, suyun, içine akışını hissetmesi gibi, telaffuz ettiği her kelimeyle içi ürperecek ve çok defa huşû içinde kılınan bir namazdan dolayı bile ESTAĞFİRULLAH deme mertebesine yükseleceklerdir. Evet Allah’ın rızasının nerede olacağı bilinmez. Belki de O’nun rızası, namazın böyle kılınmasında değil de, kaskatı, fakat rükünlere riayet edilerek kılınmasındadır. Zaten önemli olan, Allah huzurunda olma terbiyesini yaşamak, şeytanı ve şeytanî gafleti atarak ciddi bir iş yaptığının şuurunda olmaktır. Yani mesele duyulacak şeyleri duymak değildir. Bununla ‘hiçbir şey duymamak esastır’ demek istemiyorum. Demek istiyorum ki, şahsî kemâlâtımız ve toplumun mükemmelleşmesi adına elde ettiğimiz, her başarıda, İSTİĞFAR etme hissini kavrayıp geliştiremiyorsak bu bir gaflet sayılabilir ve Allah da gafilleri sevmez. Hatta ‘Allah bize ne güzel işler gördüğü’ ifadesi bile eğer istiğfarsız kalıyorsa bu da ihtimal, kamuflajlı bir şirktir. Bütün bu tür tehlikeli düşünceleri de ancak İSTİĞFARIMIZIN derinliği ölçüsünde zararsız hale getirebiliriz.
“Meselenin bir başka yönü; karşımıza çıkan gâileleri göğüslerken ‘Bunlar niye başımıza geldi? Neyimiz vardı?’ gibi ifadeler kullanmak bir nankörlük ve Rabbe karşı bir terbiyesizliktir. Bundan dolayı içimize bu tür hisler gelince, hemen onu İSTİĞFAR ile boğmalıyız. ‘Moğolistan niye öyle oldu?” ‘Özbekistan niye öyle oldu?’ ‘Hayır hayır bütün bu olup bitenlerde suçu kendimizde arıyor muyuz? Nazarlarımızı projektörler gibi, iç âlemimize çevirip durmadan orayı tarıyor muyuz? Kur’an, ‘Aleyküm enfeseküm= Siz kendinize bakın’ (Mâide Suresi, 5/105) demiyor mu? Öyleyse niçin ‘Allah suretlerinize bakmaz, fakat kalblerinize bakar’ düsturu ile iç kontrolümüzü yapmıyoruz? Gönüllerimize neler giriyor, neler çıkıyor, araştırmıyoruz. Bunlar yapılmayınca, elde edilen başarılarda Allah’ın inayeti unutulur, nefsânilik yaşanır ve insan aldanır… Aldanır zira bunlar şeytanın sağdan yanaşarak fısıldadığı vesveselerdir. Bakın Allah’ın Resulüne (S.A.S.) Kâbe’ye (Fatih olarak) girerken, mübarek alnı, binitinin eyerinin kaşına değecek şekildeydi ve kendisi de iki büklümdü. O halde yaptığımız her şeyde O’nun rızasını aramalıyız. Halbuki çoğunlukla bir iş yaparken gülerek ve şen-şakrak halimizle mâl-i hülyalar içinde dolaşıyor ve çok defa yanlış şeyler yapıyoruz. Evet O’nun rızası yeter bize. Öyleyse herşeyimizde O esas olmalı, O hedef olmalı ve bütün davranışlarımız, düşüncelerimiz O’na ekdekslenmeli…”
Her bir Hizmet mensubunun Nasr Suresinde işaret edilen TESBİH, HAMD ve İSTİĞFAR vazifesine çok büyük önem vermesi gerekiyor, hem de Hocaefendinin bu tesbitlerini nazar-ı dikkate alması icap ediyor.
[Safvet Senih] 6.6.2019 [Samanyolu Haber]
Real Madrid nihayet 9 numarasını buldu [Hasan Cücük]
Dünya futbolunun lokomotif kulüplerinden Real Madrid son dönemde klasik 9 numara santrafor bulmada zorlanıyor. Cristiano Ronaldo’yu 2009’da Manchester United’den kadrosuna katan Real Madrid, uzun yıllar Portekizli yıldız sayesinde gol sıkıntısı yaşamadı. Ronaldo, klasik bir santrafor değildi. Kanat oyuncusu olmasına karşılık gol yollarındaki ustalığı nedeniyle Ronaldo döneminde Real Madrid 9 numaranın eksikliğini hissetmedi. Geçen yıl Cristiano Ronaldo’nun Juventus’a transfer olmasıyla gerçek anlamda bir 9 numaranın eksikliği ilk kez kendini gösterdi. Harekete geçen Real yönetimi aradığı 9 numarayı Bundesliga takımlarından Frankfurt’ta buldu.
Son iki sezonda şampiyonluğu Barcelona’ya kaptıran Real Madrid’de bu sezon birçok problem su yüzüne çıktı. Zinedine Zidane ile yeniden anlaşarak teknik direktör sorununu çözen Real Madrid yönetimi kadroda ciddi bir revizyon için kolları sıvadı. Transfer listesi oldukça kabarıktı. Kadroya katılan ilk isim Sırp forvet Luka Jovic oldu. Frankfurt formasıyla bu sezon harika bir performans ortaya koyan 21 yaşındaki forvet için 60 milyon Euro bonservis ödendi.
Kariyerine Sırbistan’ın ünlü kulübü Kızılyıldız’da başlayan Jovic, şubat 2016’da Benfica kadrosuna katılmıştı. Temmuz 2017’de Bundesliga takımlarından Frankfurt satın alma opsiyonuyla Jovic’i kadrosuna iki yıllığına kiralık olarak katmıştı. Geçtiğimiz ay 5 milyon Euro bonservis ödeyip Jovic’in bonservisini alan Frankfurt, Sırp oyuncuyu bir ay dolmadan 60 milyon Euro’ya Real Madrid’e sattı. Bu sezon Frankfurt formasıyla çıktığı toplam 47 maçta 27 kez ağları havalandıran Jovic, bunların 10’unu UEFA Avrupa Ligi’nde kaydetmiş ve gösterdiği performansla büyük kulüplerin radarına girmeyi başarmıştı. En büyük takipçisi ise Real Madrid olmuştu.
Jovic’i kadrosuna katarak santrafor sorunu çözen Real Madrid, son yıllarda 9 numara konusunda aradığını pek bulamayan kulüplerden biri oldu. Şuan kadroda 9 numaranın karşılığı Fransız Benzema’ydı. 2009’da Lyon’dan Real Madrid’e transfer olan Benzema çıktığı 465 maçta 222 gole imza attı. Ronaldo’nun ayrılmasıyla geçen sezon gol yükünün omuzlarına bindiği isim olan Benzema sezonu 21 gol ve 6 asistle kapattı.
Real Madrid’in hayal kırıklığı yaşadığı 9 numara listesi oldukça kabarık. Arjantinli Higuian’e hem Pellegrini hem de Mourinho ümit bağlamıştı. Çıktığı 264 maçta 122 gol atan Arjantinli forvet 2013’te takımdan ayrılarak Napoli yolunu tuttu. Napoli formasıyla leblebi gibi gol atan Higuian, Real Madrid’in hayal kırıklığı ile hatırladığı bir isim oldu. Hollandalı Ruud van Nistelrooy, iki yıl üst üste kazanılan şampiyonlukta önemli rol oynadı. 2006-07 sezonunu gol kralı olarak tamamlayan Hollandalı yıldız 96 maçta 64 gol attı. Ancak yaşadığı sakatlıklardan dolayı gözden düşüp, takımdan gönderildi.
Real Madrid’in son dönemde hüsran yaşadığı bir başka isim Alvaro Morata oldu. Jose Mourinho döneminde kadroda yer bulan Morata, Ancelotti’nin gelmesiyle yedek kulübesine çekildi. Zidane’nin güvendiği en önemli isimlerin başında gelen Morata, Fransız teknik adamı hayal kırıklığına uğrattı. Real’den ayrılıp Chelsea’ya giderken, çıktığı 95 maçta sadece 31 gol atmıştı.
Mariona 33 maçta 9 gol, Chicharito 33 maçta 9 gol, Adebayor 22 maçta 8 gol, Michael Owen 45 maçta 16 gol ve Klaas Jan Huntelaar 20 maçta 8 gol atıp Real Madrid’in hüsran yaşadığı 9 numaralardan oldular. Son 20 yılda 9 numaradan yana şansı tutmayan Real Madrid’in bu süreçte yüzünü güldüren tek isim Brezilyalı forvet Ronaldo oldu. 2002’de Real Madrid kadorusuna katılan Ronaldo, çıktığı 127 maçta 83 gole imza attı.
[Hasan Cücük] 6.6.2019 [TR724]
Son iki sezonda şampiyonluğu Barcelona’ya kaptıran Real Madrid’de bu sezon birçok problem su yüzüne çıktı. Zinedine Zidane ile yeniden anlaşarak teknik direktör sorununu çözen Real Madrid yönetimi kadroda ciddi bir revizyon için kolları sıvadı. Transfer listesi oldukça kabarıktı. Kadroya katılan ilk isim Sırp forvet Luka Jovic oldu. Frankfurt formasıyla bu sezon harika bir performans ortaya koyan 21 yaşındaki forvet için 60 milyon Euro bonservis ödendi.
Kariyerine Sırbistan’ın ünlü kulübü Kızılyıldız’da başlayan Jovic, şubat 2016’da Benfica kadrosuna katılmıştı. Temmuz 2017’de Bundesliga takımlarından Frankfurt satın alma opsiyonuyla Jovic’i kadrosuna iki yıllığına kiralık olarak katmıştı. Geçtiğimiz ay 5 milyon Euro bonservis ödeyip Jovic’in bonservisini alan Frankfurt, Sırp oyuncuyu bir ay dolmadan 60 milyon Euro’ya Real Madrid’e sattı. Bu sezon Frankfurt formasıyla çıktığı toplam 47 maçta 27 kez ağları havalandıran Jovic, bunların 10’unu UEFA Avrupa Ligi’nde kaydetmiş ve gösterdiği performansla büyük kulüplerin radarına girmeyi başarmıştı. En büyük takipçisi ise Real Madrid olmuştu.
Jovic’i kadrosuna katarak santrafor sorunu çözen Real Madrid, son yıllarda 9 numara konusunda aradığını pek bulamayan kulüplerden biri oldu. Şuan kadroda 9 numaranın karşılığı Fransız Benzema’ydı. 2009’da Lyon’dan Real Madrid’e transfer olan Benzema çıktığı 465 maçta 222 gole imza attı. Ronaldo’nun ayrılmasıyla geçen sezon gol yükünün omuzlarına bindiği isim olan Benzema sezonu 21 gol ve 6 asistle kapattı.
Real Madrid’in hayal kırıklığı yaşadığı 9 numara listesi oldukça kabarık. Arjantinli Higuian’e hem Pellegrini hem de Mourinho ümit bağlamıştı. Çıktığı 264 maçta 122 gol atan Arjantinli forvet 2013’te takımdan ayrılarak Napoli yolunu tuttu. Napoli formasıyla leblebi gibi gol atan Higuian, Real Madrid’in hayal kırıklığı ile hatırladığı bir isim oldu. Hollandalı Ruud van Nistelrooy, iki yıl üst üste kazanılan şampiyonlukta önemli rol oynadı. 2006-07 sezonunu gol kralı olarak tamamlayan Hollandalı yıldız 96 maçta 64 gol attı. Ancak yaşadığı sakatlıklardan dolayı gözden düşüp, takımdan gönderildi.
Real Madrid’in son dönemde hüsran yaşadığı bir başka isim Alvaro Morata oldu. Jose Mourinho döneminde kadroda yer bulan Morata, Ancelotti’nin gelmesiyle yedek kulübesine çekildi. Zidane’nin güvendiği en önemli isimlerin başında gelen Morata, Fransız teknik adamı hayal kırıklığına uğrattı. Real’den ayrılıp Chelsea’ya giderken, çıktığı 95 maçta sadece 31 gol atmıştı.
Mariona 33 maçta 9 gol, Chicharito 33 maçta 9 gol, Adebayor 22 maçta 8 gol, Michael Owen 45 maçta 16 gol ve Klaas Jan Huntelaar 20 maçta 8 gol atıp Real Madrid’in hüsran yaşadığı 9 numaralardan oldular. Son 20 yılda 9 numaradan yana şansı tutmayan Real Madrid’in bu süreçte yüzünü güldüren tek isim Brezilyalı forvet Ronaldo oldu. 2002’de Real Madrid kadorusuna katılan Ronaldo, çıktığı 127 maçta 83 gole imza attı.
[Hasan Cücük] 6.6.2019 [TR724]
Müslümanlar bir Ramazanı daha uğurlarken! [Uğur Tezcan]
Ramazan ayının kendisi de bayramı da hep mutluluk, coşku, kutlama, ibadet, dostluk, samimiyet, yardımlaşma, paylaşma, hediyeleşme, sadaka, misafirlik-misafirperverlik, çocuk sevindirme, ziyaret, ziyafet, zerafet, küskünlerin barışması, yakınlaşma, vefa, kullukta derinleşme … ve benzeri kavramlar üzerinden tanımlanır.
Bu kültürel tanımlamalar ile büyümüş insanımızın en cahilinden en bilmişine kadar kime sorsanız sizinle yukarıda özetle resmettiğim kavramlar hakkında onlarca hadis ve öğretici menkıbe paylaşabilir; hatta size derince nasihatler ve üsturuplu dersler vermeye bile kalkışabilir. Cami minberlerinden bu konularla alakalı benzer vaazlar Ramazan öncesinden başlayarak serdedilir durur.
Oysa dinin bir çok emir ve uygulamasında olduğu gibi bu konularda da hikmetlerini tam manasıyla kavrayamadığımız ve onları gerçek manada iç dünyamıza yansıtıp hakim kılamadığımız bir çok nokta vardır. Bu kavramlar uğruna söylediğimiz çoğu sözün içi ya boştur ya da tam bir ihlas ve samimiyet boyasına yeterince boyanmamışlardır.
Güneyde Yemen ve Afrika’dan Kuzeyde Baltık kıyılarına; Batı’da Amerika’dan Doğu’da Uzakdoğu Asya’ya kadar milyarlarca Müslümanın içinde bulundukları acınası hallerine, çektikleri ızdıraplara, mağdur bırakıldıkları zulümlere karşı kimimiz biraz buğz edeceğiz, kimimiz her zamanki gibi bir kaç hamasi söylemle vicdan bastıracak, kimimiz de hiç aklımıza bile getirmeyecek o insanları. Çoğumuz, en azından, ellerimizi açıp o insanlar için bir dua bile etmeyeceğiz!
Siyasilerimiz, hele de seçim arefesinde olduğumuz şu dönemde, tekrar siyasi bayram mesajları yayınlayacaklar, ancak kendi elleriyle hapislerde çürüttükleri on binlerce Müslüman insana erkek, kadın, çocuk demeden zulmetmeye devam edecekler. Sonra da türlü türlü yalanlarla süsledikleri bu zulümlerini topluma milliyetçi ve devletçi sloganlar eşliğinde pazarlamaya devam edevrkler. Kendi fanatik (Müslüman) taraftarlarına da ‘tezahüratlar’ eşliğinde bu zulümleri alkışlatacaklar. O masum insanlara attıkları ‘’terörist’’ iftiralarına, duygusal tacizlere ve soykırımlara utanmadan hız verecekler; tıpkı ‘oruçlu’ ağızları ile ‘mübarek bir ay’ boyunca yaptıkları gibi!
Bu bayramda da o insanları toplumdan tecrit etmeye, onları dışlamaya, yalnızlaştırmaya, ötekileştirmeye devam edecekler. Adetler yerine gelsin diyerek bayramlaşma için bir araya gelen muhafazakar dindarından, liberal dindarına oradan tüm kültürel Müslümanlara kadar geniş bir yelpazede bir çok insan baklavalarını yiyip çocuklara ellerini öptürürlerken diğer yandan da bacak bacak üstüne atacaklar; bilmiş ve kendinden emin tavırlarla o masum insanlara ‘’Fetöcü terrorist!’’ diyecekler, ‘zaten Batı şöyle’, ‘CIA böyle…’ diyerek vicdan korlayacaklar, yalancı siyasetçilerin propagandalarına gönüllü gıybetler ve suizanlarla destek verecekler. ‘’Gülmek sadakadır!’’ diyen sevgi, merhamet ve vefa kahramanı bir Paygamberin ümmeti bir bayramda daha kinle, öfkeyle, suizanla oturup kalkacak ve siyasi liderlerinin cadı avı malzemesi yaptığı masum Müslümanlara karşı nefretler kusacak! Hoyratça, bilinçsizce ve acımasızca!..
Orucun maddi yükünü mide çeker; ancak manevi yükünü çekense kalptir. Hatta kalbin yükü midenin yükü yanında çok daha ağırdır. Zira aç kalmak kolaydır ama nefsinin dizginlerini ele alarak ona söz geçirebilmek, onu terbiye ederek bir üst vicdani, ahlaki, manevi, kalbi makama çıkarabilmek her insanın harcı değildir. O, salih kul olabilme kabiliyeti sergileyebilen karakterde kulların şiarıdır. Namaz, oruç, dua, tevekkül, akletme gibi ibadetler ve kabiliyetler o yolculukta yelkenleri şişiren bir rüzgar mesabesindedirler. Üzerinde yolculuk yapılan deniz bir düşünce ve his deryasıdır. Şuur ve vicdan ise üzerinde yolculuk edilen teknedir. Bu yolculuk kalbin gönül deryasına yelken açabilmekle başlayan bir iç serüvendir. İçe doğru yaşanan sessiz bir seyahattir. Hamasi nutuklar, öfke ve kinle bağırıp çağırmalar, sahte fetvalar-vicdan bastırmalar-iç rahatlatmalar ile desteklenmiş iftira ve yalanlar, bilmiş tavırlarla yapılan gıybet ve suizanlar ışığında yapılan yolculuklar hakikat güneşleri yerine yapay ampüllerin ışıklarına aldanan böceklerin seyahatleri gibidirler. Zaten böyle talihsiz yolculuklarda ışığa ulaşılan an yanıp kül olunduğu andır da; ama artık iş işten çoktan geçmiştir!
Çoğumuz Twitter’da ve eş-dost meclislerinde ‘’bayram o bayram olur!’’ ifadelerini yineleyip duracağız bu bayramda da. Oysa, her birimiz bir an durup düşünmeli ve bu yazıda resmetmeye çalıştığım pencereden kendi iç dünyasını tekrar okumaya çalışmalı, ihlasa ve vicdana bakan konumunu tekrar gözden geçirmeli, bahsettiğim kalbi seyahatin hangi pozisyonunda olduğunu vicdan radarlarına sürekli kontrol ettirmeli ve ilk paragrafta listelediğim konularda gerçek manada neler yapabildiğini en ince detayına kadar analiz edebilmeli…
Özellikle dindarlar olarak etrafımızdaki insanları ve eski arkadaşları, normal zamanları geçtim, bayramlarda bile arayıp sormuyoruz artık ve bu çok ciddi bir sorunun göstergesi. Herkes işten-güçten, ekmek parası derdinden, yoğunluktan dem vurup duruyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirlerinin evlerini bile ziyaret etmiyorlar artık. Kendi çevresinden bir iki aile hariç kimseyi evine iftara davet etmiyor. Acaba herkesin yalnızlaştırıldığı, travma yaşadığı, itilip-kakıldığı şu bahtsız dönemde acaba bir kaç insanı arayıp mutlu edebilir miyim gibi zarif düşünceleri ıskalıyoruz çoğunlukla. Onu geçtim çoğu dindar, kendilerine bayram mesajları atan insanlara nezaketen geri cevap bile göndermiyor ki; bunun yıllardır yakından şahidiyim! Bu listeye daha onlarca husus eklenebilir. Ancak ben maksat hasıl olmuştur diye düşünerek burada kesiyor ve başta nefsim olmak üzere herkesi bu yazıda ele alınan konularda derin bir tevekküle ve istişareye davet ediyorum.
Aile nasıl toplumun bir çekirdeği ise, sizler gibi güzel insanların tesis ettikleri ufak oluşumlar da daha sağlıklı cemiyetlerin, toplumların, geleceğin; hatta yeni medniyetlerin tohumlarıdır. Bu yazıda ele alınan hususlar üzerinden yeni Müslümanı eğitebilir ve daha sağlıklı bir İslami bakış çizgisini tesis edebilir, onu sistemleştirebilir ve hayata esas kılabilirseniz geleceğin mimarı da, ‘müttakilere imam’ da sizler olabilirsiniz. Kimbilir; belki de Efendimiz’in (sav), ‘’kardeşlerim!’’ dediği insanlar bu kabiliyette ve niyet çizgisinde olan insanlardır!
Rabbim hepinize ‘iç aydınlığı’ versin ve ‘kalbi seyahatinizde’ yollarınızı kendi hikmet ışıkları ile aydınlatsın; O’nun rızası ve lutfu ise o yolculukta pusulanız olsun!
[Uğur Tezcan] 6.6.2019 [TR724]
Bu kültürel tanımlamalar ile büyümüş insanımızın en cahilinden en bilmişine kadar kime sorsanız sizinle yukarıda özetle resmettiğim kavramlar hakkında onlarca hadis ve öğretici menkıbe paylaşabilir; hatta size derince nasihatler ve üsturuplu dersler vermeye bile kalkışabilir. Cami minberlerinden bu konularla alakalı benzer vaazlar Ramazan öncesinden başlayarak serdedilir durur.
Oysa dinin bir çok emir ve uygulamasında olduğu gibi bu konularda da hikmetlerini tam manasıyla kavrayamadığımız ve onları gerçek manada iç dünyamıza yansıtıp hakim kılamadığımız bir çok nokta vardır. Bu kavramlar uğruna söylediğimiz çoğu sözün içi ya boştur ya da tam bir ihlas ve samimiyet boyasına yeterince boyanmamışlardır.
Güneyde Yemen ve Afrika’dan Kuzeyde Baltık kıyılarına; Batı’da Amerika’dan Doğu’da Uzakdoğu Asya’ya kadar milyarlarca Müslümanın içinde bulundukları acınası hallerine, çektikleri ızdıraplara, mağdur bırakıldıkları zulümlere karşı kimimiz biraz buğz edeceğiz, kimimiz her zamanki gibi bir kaç hamasi söylemle vicdan bastıracak, kimimiz de hiç aklımıza bile getirmeyecek o insanları. Çoğumuz, en azından, ellerimizi açıp o insanlar için bir dua bile etmeyeceğiz!
Siyasilerimiz, hele de seçim arefesinde olduğumuz şu dönemde, tekrar siyasi bayram mesajları yayınlayacaklar, ancak kendi elleriyle hapislerde çürüttükleri on binlerce Müslüman insana erkek, kadın, çocuk demeden zulmetmeye devam edecekler. Sonra da türlü türlü yalanlarla süsledikleri bu zulümlerini topluma milliyetçi ve devletçi sloganlar eşliğinde pazarlamaya devam edevrkler. Kendi fanatik (Müslüman) taraftarlarına da ‘tezahüratlar’ eşliğinde bu zulümleri alkışlatacaklar. O masum insanlara attıkları ‘’terörist’’ iftiralarına, duygusal tacizlere ve soykırımlara utanmadan hız verecekler; tıpkı ‘oruçlu’ ağızları ile ‘mübarek bir ay’ boyunca yaptıkları gibi!
Bu bayramda da o insanları toplumdan tecrit etmeye, onları dışlamaya, yalnızlaştırmaya, ötekileştirmeye devam edecekler. Adetler yerine gelsin diyerek bayramlaşma için bir araya gelen muhafazakar dindarından, liberal dindarına oradan tüm kültürel Müslümanlara kadar geniş bir yelpazede bir çok insan baklavalarını yiyip çocuklara ellerini öptürürlerken diğer yandan da bacak bacak üstüne atacaklar; bilmiş ve kendinden emin tavırlarla o masum insanlara ‘’Fetöcü terrorist!’’ diyecekler, ‘zaten Batı şöyle’, ‘CIA böyle…’ diyerek vicdan korlayacaklar, yalancı siyasetçilerin propagandalarına gönüllü gıybetler ve suizanlarla destek verecekler. ‘’Gülmek sadakadır!’’ diyen sevgi, merhamet ve vefa kahramanı bir Paygamberin ümmeti bir bayramda daha kinle, öfkeyle, suizanla oturup kalkacak ve siyasi liderlerinin cadı avı malzemesi yaptığı masum Müslümanlara karşı nefretler kusacak! Hoyratça, bilinçsizce ve acımasızca!..
Orucun maddi yükünü mide çeker; ancak manevi yükünü çekense kalptir. Hatta kalbin yükü midenin yükü yanında çok daha ağırdır. Zira aç kalmak kolaydır ama nefsinin dizginlerini ele alarak ona söz geçirebilmek, onu terbiye ederek bir üst vicdani, ahlaki, manevi, kalbi makama çıkarabilmek her insanın harcı değildir. O, salih kul olabilme kabiliyeti sergileyebilen karakterde kulların şiarıdır. Namaz, oruç, dua, tevekkül, akletme gibi ibadetler ve kabiliyetler o yolculukta yelkenleri şişiren bir rüzgar mesabesindedirler. Üzerinde yolculuk yapılan deniz bir düşünce ve his deryasıdır. Şuur ve vicdan ise üzerinde yolculuk edilen teknedir. Bu yolculuk kalbin gönül deryasına yelken açabilmekle başlayan bir iç serüvendir. İçe doğru yaşanan sessiz bir seyahattir. Hamasi nutuklar, öfke ve kinle bağırıp çağırmalar, sahte fetvalar-vicdan bastırmalar-iç rahatlatmalar ile desteklenmiş iftira ve yalanlar, bilmiş tavırlarla yapılan gıybet ve suizanlar ışığında yapılan yolculuklar hakikat güneşleri yerine yapay ampüllerin ışıklarına aldanan böceklerin seyahatleri gibidirler. Zaten böyle talihsiz yolculuklarda ışığa ulaşılan an yanıp kül olunduğu andır da; ama artık iş işten çoktan geçmiştir!
Çoğumuz Twitter’da ve eş-dost meclislerinde ‘’bayram o bayram olur!’’ ifadelerini yineleyip duracağız bu bayramda da. Oysa, her birimiz bir an durup düşünmeli ve bu yazıda resmetmeye çalıştığım pencereden kendi iç dünyasını tekrar okumaya çalışmalı, ihlasa ve vicdana bakan konumunu tekrar gözden geçirmeli, bahsettiğim kalbi seyahatin hangi pozisyonunda olduğunu vicdan radarlarına sürekli kontrol ettirmeli ve ilk paragrafta listelediğim konularda gerçek manada neler yapabildiğini en ince detayına kadar analiz edebilmeli…
Özellikle dindarlar olarak etrafımızdaki insanları ve eski arkadaşları, normal zamanları geçtim, bayramlarda bile arayıp sormuyoruz artık ve bu çok ciddi bir sorunun göstergesi. Herkes işten-güçten, ekmek parası derdinden, yoğunluktan dem vurup duruyor. Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirlerinin evlerini bile ziyaret etmiyorlar artık. Kendi çevresinden bir iki aile hariç kimseyi evine iftara davet etmiyor. Acaba herkesin yalnızlaştırıldığı, travma yaşadığı, itilip-kakıldığı şu bahtsız dönemde acaba bir kaç insanı arayıp mutlu edebilir miyim gibi zarif düşünceleri ıskalıyoruz çoğunlukla. Onu geçtim çoğu dindar, kendilerine bayram mesajları atan insanlara nezaketen geri cevap bile göndermiyor ki; bunun yıllardır yakından şahidiyim! Bu listeye daha onlarca husus eklenebilir. Ancak ben maksat hasıl olmuştur diye düşünerek burada kesiyor ve başta nefsim olmak üzere herkesi bu yazıda ele alınan konularda derin bir tevekküle ve istişareye davet ediyorum.
Aile nasıl toplumun bir çekirdeği ise, sizler gibi güzel insanların tesis ettikleri ufak oluşumlar da daha sağlıklı cemiyetlerin, toplumların, geleceğin; hatta yeni medniyetlerin tohumlarıdır. Bu yazıda ele alınan hususlar üzerinden yeni Müslümanı eğitebilir ve daha sağlıklı bir İslami bakış çizgisini tesis edebilir, onu sistemleştirebilir ve hayata esas kılabilirseniz geleceğin mimarı da, ‘müttakilere imam’ da sizler olabilirsiniz. Kimbilir; belki de Efendimiz’in (sav), ‘’kardeşlerim!’’ dediği insanlar bu kabiliyette ve niyet çizgisinde olan insanlardır!
Rabbim hepinize ‘iç aydınlığı’ versin ve ‘kalbi seyahatinizde’ yollarınızı kendi hikmet ışıkları ile aydınlatsın; O’nun rızası ve lutfu ise o yolculukta pusulanız olsun!
[Uğur Tezcan] 6.6.2019 [TR724]
Türkiye’de pompalanan nefret nereye kanalize olacak? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Sistematik bir nefret pompalaması süreci yaşanıyor, zaten kamplaşmış-kutuplaşmış Türkiye toplumunda. Son yapay bölünme Pontus-Rum söylemi üzerinden, İmamoğlu’nu yıpratmak için yapılıyor.
Esasında İstanbul “seçimleri” rejimin ortaya attığı bir kıtır! İstanbul’da belediye kimin kontrolünde meselesi, çok tali bir mesele! Esas sorun giderek profil kazanan hibrit ideoloji. Rejim sosyal ve siyasal mühendislik taktikleriyle tüm kesimleri “yerli-milli” bir Avrasyacı moda sokmayı başardı. Dış ve iç ötekiler yaratarak, toplumu radikalleştirdi. Mobilize olmaya hazır kıtalar oluşturmak için bu gerekli. Her faşizm gibi bu rejim de bir şekilde ülkeyi şiddete ve yıkıma götürmek zorunda. Ahmet Altan’ın dediği gibi, “hukuka dönemezler” artık! Hukuka döndürme gayreti içinde olan herkes de bu rejimin düşmanıdır, onun gazabına uğrar! Rejim bu işlerin meşruiyetini sağlamak durumunda. Onu da hibrit bir ideoloji ile yapıyor. İzah edeyim:
Saray ve arkasındaki ortakları gittikçe içlerindeki ırkçı-milliyetçi tortuyu kusmaya başladılar. Topal Osman Ağa’nın “Pontus’lulara karşı doğu Karadeniz bölgesini savunması” türü bir söylemi İmamoğlu bağlamında İstanbul seçimlerinde malzeme olarak kullanmaları, kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçırdıklarını gösteriyor. Dış politikada anti-Batı söylemini son haftalarda artan oranda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğu Akdeniz’de bulduğu yüklü doğal gaz rezervlerine odaklayan ve yeni bir Türk-Yunan sorununu körükleyen güvenlik elitleri, iç politikada Karadeniz seçmenini kaybetme pahasına Pontus-İmamoğlu bağlantısı üzerinden, zaten haddinden fazla radikalleşmiş bulunan Türkiye kamuoyuna nefret pompalıyor. Bu gidişat iyiye işaret değil. Aynı oyun içerideki Türkiye vatandaşı Kürtlerle dışarıdaki Irak ve Suriye Kürtleri arasında bağ kurarak yapıldı. Elbette Kürtler Rumlara göre çok daha sahipsiz, bu bir gerçek. Avrasyacıların günah keçisi Kürtler, Cizre’de, Sur’da, Diyarbakır’da ve diğer Kürt yoğunluklu illerde ve kasabalarda ağır silahlarla bombalanırken rejim bir taraftan nasıl bunu Suriye’deki YPG’ye karşı geliştirdiği yeni tutumla aynı bağlamda ele aldıysa, bugün Rum-Pontus-İmamoğlu üzerinden “ihanete karşı koyan yerli-milli güçler” karşısında “satılmış-hain-Yunan uşağı” CHP imajı, Kıbrıs karasularındaki doğalgaz yataklarının Türk “kıta sahanlığı” ilan edilmesi ve KKTC’nin (tanınmayan) egemenlik hakları üzerinden ele alınıyor! Böylece hem içerde hem de dışarıda aynı Avrasyacı hibrit ideoloji üzerinden Türkiye radikalleştiriliyor, hatta olası bir askeri çatışmaya hazırlanıyor.
Gözü karartmış rejim koalisyonunda herkes kendi rejim içi konumunu korumaya veya geliştirmeye odaklanmış durumda. İstanbul seçimleri önemli evet, ancak ondan da önemli olan bu rejimin ayakta kalmasına yarayan diskurun ideolojik arka planının “dolu” tutulması! Kitlelere satın almalarını sağlayacak somut bir şeyler sunmaları lazım. Yoksa rejim aleyhine giderek artan eleştirilerin sesini kesmek mümkün olmayacak. AKP içi akbabalar kokuyu aldıkları için “treni kaçırmamak” adına yavaştan faaliyetlere başladılar bile! Davutoğlu gibi rejimin doğuşunda önemli roller üstlenen “ağzı şahsiyetinden büyük” lider heveslileri bir yerlerden koku almış av köpekleri gibi harekete geçiverdi. Daha önce yedek kulübesine kapağı atan Akşener gibi “kadın kotasından” ikinci Tansu Çillerciliğe oynama heveslisi adaylar, rejime “en sert bandajlarla ben oynarım” mesajı veriyor uzunca süredir! Oynarlar mı oynarlar da! Nitekim bu merkez sağ geleneği az Mehmet Ağarlar yetiştirmedi hani! Yeri gelmişken, Süleyman Soylu’yu atlamamak lazım, değil mi? Çünkü o da her ne kadar “reisine her vesileyle kuyruk sallayan” bir strateji içinde de görünse, derinlerle çok girift bir ilişki kurmuş olduğu ve “ustasının ardından” gelirken, boynuzun kulağı geçmesi mücadelesi verdiğini siyaset kulisleri konuşuyor. Kısacası rejim koalisyonunda herkes kendi derdine düşmüş görünüyor.
Pontus’çu olmakla itham ettikleri İmamoğlu da sanki farklı bir yerlerde mi? Muharrem İnce gibi o da “sosyal demokrat” kontenjanından Kemalofaşist rejim liderliğine iyi aday olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Mülayim ve daha ölçülü, belki daha “iyi niyetli” hatta! Ancak bu onun Kemalist tabanı sosyal demokrasiye evirme rolünden ziyade var olan CHP ulusalcılığı üzerinden rejim koalisyonuna şirin görünme taktiğini örtbas edemiyor. CHP’de Kılıçdaroğlu Alevi tabanını, İmamoğlu Erdoğan’dan uzaklaşan Karadeniz tabanını kontrol etme vazifesini ifa ederken, partinin merkezini ve ana akım tabanı kontrol eden ulusalcı (ulusolcu = çakma solcu) sol-nasyonalistler, Avrasyacılığın doğal müttefiki konumundalar zaten.
Bu şartlar altında giderek artan nasyonalizm dozajı, bir yerlere doğru taşma (hatta patlama) yapmak zorunda. Daha önce işaret ettiğim üzere, sınırlı bir Kuzey Irak operasyonu veya YPG’ye yönelik Rusya vizeli ve icazetli bir kara harekâtı bu nasyonalizmin beklentilerini kesmez. Kaldı ki ipin bir yerlerden kopması lazım! Rus S-400’leri konusunda Rusya bastırıyor. Ankara’da aklı başında olanların Erdoğan’ı dengelemek istemeleri ve ABD ile ipleri tümden kopartmamak adına zaman kazanmaya oynamaları tutmadı. ABD’deki mülayimlerin de Türkiye’ye açtığı “zaman kredisi” tükendi. Ruslar bastırıyor, Avrasyacılar Erdoğan’ın siyaseten ümüğünü zaten bırakmıyor ve artan baskıya paralel onu daha da fazla köşeye sıkıştırıyor. Erdoğan ise kurnaz bir tilki gibi, ekonomik bir krizin her an patlayacağını görüyor ve Rusya limanına sığınarak durumu en azından bir süreliğine daha kurtarmaya çalışıyor. Böylece ABD-NATO yörüngesine geri dönüş işi mucizelere kalıyor! Bu işin inceldiği yerden kopması için gereken bahane salt S-400 işi olmayacak. Biri tetiğe basacak. S-400’lerin doğu Akdeniz’e yerleştirilecek olması, tekin bir hamle değil. Moskova’da bu işin üstadı stratejistler ellerini ovuşturarak farenin kapana girmesini bekliyor! Bu koşullarda radikalleştirilen ve “kötü Batı’ya” bir ders vermek ve “Yunan’ı denize döken atalarına layık olduğunu” göstermek isteyen kamuoyu, sağcısı-solcusu, dincisi-laikçisi, ülkücüsü-ulusalcısı, elde ne varsa artık, tüm Türkiye tabanı bu genel hibrit ideolojinin hipnozu içinde, amok koşusunda.
Gereken oldubittilerin yapılması konusundaki kabiliyetini ispatlamış olan bu rejim, kurduğu aparat içinde bu işin de bir yolunu bulmaz mı? Ben Kremlin’in Türkiye’yi geri dönüşü imkânsız bir şekilde raydan çıkartacak hamleyi doğu Akdeniz-S-400 arası bir korelasyonda, radikalleştirilen Türk kamuoyu ve onun hipnozunu sağlayan hibrit ideoloji üzerinden gerçekleştireceğini tahmin ediyorum. Anayasasız bu rejimde savaş ilan etme yetkisi kimde? Ben bilmiyorum. Zaten bu sorunun doğru cevabı, “yetkiye gerek var mı?” olmalı, değil mi! Savaş-iç savaş-ekonomik çöküş-Rusya güdümü arasında demirlemiş durumda olan Türkiye gemisinde tüm kaptanlar kendisini kurtarma derdinde. Bu yazın sonuna yönelik değerlendirmelerim hep olumsuz. Umarım üçüncü aktörler Türkiye’deki koalisyonun mümessillerinden daha sorumlu ve basiretli hareket edebilecek iradeye sahiptirler. Türkiye’deki mevcut durumu salt Erdoğan üzerinden değil, tüm bu komplike ve çok bilinmeyenli denklem üzerinden okumaya yönelmedikçe, gidişatı anlamak imkansızlaşıyor ve ona çözüm bulmak da zorlaşıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.6.2019 [TR724]
Esasında İstanbul “seçimleri” rejimin ortaya attığı bir kıtır! İstanbul’da belediye kimin kontrolünde meselesi, çok tali bir mesele! Esas sorun giderek profil kazanan hibrit ideoloji. Rejim sosyal ve siyasal mühendislik taktikleriyle tüm kesimleri “yerli-milli” bir Avrasyacı moda sokmayı başardı. Dış ve iç ötekiler yaratarak, toplumu radikalleştirdi. Mobilize olmaya hazır kıtalar oluşturmak için bu gerekli. Her faşizm gibi bu rejim de bir şekilde ülkeyi şiddete ve yıkıma götürmek zorunda. Ahmet Altan’ın dediği gibi, “hukuka dönemezler” artık! Hukuka döndürme gayreti içinde olan herkes de bu rejimin düşmanıdır, onun gazabına uğrar! Rejim bu işlerin meşruiyetini sağlamak durumunda. Onu da hibrit bir ideoloji ile yapıyor. İzah edeyim:
Saray ve arkasındaki ortakları gittikçe içlerindeki ırkçı-milliyetçi tortuyu kusmaya başladılar. Topal Osman Ağa’nın “Pontus’lulara karşı doğu Karadeniz bölgesini savunması” türü bir söylemi İmamoğlu bağlamında İstanbul seçimlerinde malzeme olarak kullanmaları, kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçırdıklarını gösteriyor. Dış politikada anti-Batı söylemini son haftalarda artan oranda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğu Akdeniz’de bulduğu yüklü doğal gaz rezervlerine odaklayan ve yeni bir Türk-Yunan sorununu körükleyen güvenlik elitleri, iç politikada Karadeniz seçmenini kaybetme pahasına Pontus-İmamoğlu bağlantısı üzerinden, zaten haddinden fazla radikalleşmiş bulunan Türkiye kamuoyuna nefret pompalıyor. Bu gidişat iyiye işaret değil. Aynı oyun içerideki Türkiye vatandaşı Kürtlerle dışarıdaki Irak ve Suriye Kürtleri arasında bağ kurarak yapıldı. Elbette Kürtler Rumlara göre çok daha sahipsiz, bu bir gerçek. Avrasyacıların günah keçisi Kürtler, Cizre’de, Sur’da, Diyarbakır’da ve diğer Kürt yoğunluklu illerde ve kasabalarda ağır silahlarla bombalanırken rejim bir taraftan nasıl bunu Suriye’deki YPG’ye karşı geliştirdiği yeni tutumla aynı bağlamda ele aldıysa, bugün Rum-Pontus-İmamoğlu üzerinden “ihanete karşı koyan yerli-milli güçler” karşısında “satılmış-hain-Yunan uşağı” CHP imajı, Kıbrıs karasularındaki doğalgaz yataklarının Türk “kıta sahanlığı” ilan edilmesi ve KKTC’nin (tanınmayan) egemenlik hakları üzerinden ele alınıyor! Böylece hem içerde hem de dışarıda aynı Avrasyacı hibrit ideoloji üzerinden Türkiye radikalleştiriliyor, hatta olası bir askeri çatışmaya hazırlanıyor.
Gözü karartmış rejim koalisyonunda herkes kendi rejim içi konumunu korumaya veya geliştirmeye odaklanmış durumda. İstanbul seçimleri önemli evet, ancak ondan da önemli olan bu rejimin ayakta kalmasına yarayan diskurun ideolojik arka planının “dolu” tutulması! Kitlelere satın almalarını sağlayacak somut bir şeyler sunmaları lazım. Yoksa rejim aleyhine giderek artan eleştirilerin sesini kesmek mümkün olmayacak. AKP içi akbabalar kokuyu aldıkları için “treni kaçırmamak” adına yavaştan faaliyetlere başladılar bile! Davutoğlu gibi rejimin doğuşunda önemli roller üstlenen “ağzı şahsiyetinden büyük” lider heveslileri bir yerlerden koku almış av köpekleri gibi harekete geçiverdi. Daha önce yedek kulübesine kapağı atan Akşener gibi “kadın kotasından” ikinci Tansu Çillerciliğe oynama heveslisi adaylar, rejime “en sert bandajlarla ben oynarım” mesajı veriyor uzunca süredir! Oynarlar mı oynarlar da! Nitekim bu merkez sağ geleneği az Mehmet Ağarlar yetiştirmedi hani! Yeri gelmişken, Süleyman Soylu’yu atlamamak lazım, değil mi? Çünkü o da her ne kadar “reisine her vesileyle kuyruk sallayan” bir strateji içinde de görünse, derinlerle çok girift bir ilişki kurmuş olduğu ve “ustasının ardından” gelirken, boynuzun kulağı geçmesi mücadelesi verdiğini siyaset kulisleri konuşuyor. Kısacası rejim koalisyonunda herkes kendi derdine düşmüş görünüyor.
Pontus’çu olmakla itham ettikleri İmamoğlu da sanki farklı bir yerlerde mi? Muharrem İnce gibi o da “sosyal demokrat” kontenjanından Kemalofaşist rejim liderliğine iyi aday olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Mülayim ve daha ölçülü, belki daha “iyi niyetli” hatta! Ancak bu onun Kemalist tabanı sosyal demokrasiye evirme rolünden ziyade var olan CHP ulusalcılığı üzerinden rejim koalisyonuna şirin görünme taktiğini örtbas edemiyor. CHP’de Kılıçdaroğlu Alevi tabanını, İmamoğlu Erdoğan’dan uzaklaşan Karadeniz tabanını kontrol etme vazifesini ifa ederken, partinin merkezini ve ana akım tabanı kontrol eden ulusalcı (ulusolcu = çakma solcu) sol-nasyonalistler, Avrasyacılığın doğal müttefiki konumundalar zaten.
Bu şartlar altında giderek artan nasyonalizm dozajı, bir yerlere doğru taşma (hatta patlama) yapmak zorunda. Daha önce işaret ettiğim üzere, sınırlı bir Kuzey Irak operasyonu veya YPG’ye yönelik Rusya vizeli ve icazetli bir kara harekâtı bu nasyonalizmin beklentilerini kesmez. Kaldı ki ipin bir yerlerden kopması lazım! Rus S-400’leri konusunda Rusya bastırıyor. Ankara’da aklı başında olanların Erdoğan’ı dengelemek istemeleri ve ABD ile ipleri tümden kopartmamak adına zaman kazanmaya oynamaları tutmadı. ABD’deki mülayimlerin de Türkiye’ye açtığı “zaman kredisi” tükendi. Ruslar bastırıyor, Avrasyacılar Erdoğan’ın siyaseten ümüğünü zaten bırakmıyor ve artan baskıya paralel onu daha da fazla köşeye sıkıştırıyor. Erdoğan ise kurnaz bir tilki gibi, ekonomik bir krizin her an patlayacağını görüyor ve Rusya limanına sığınarak durumu en azından bir süreliğine daha kurtarmaya çalışıyor. Böylece ABD-NATO yörüngesine geri dönüş işi mucizelere kalıyor! Bu işin inceldiği yerden kopması için gereken bahane salt S-400 işi olmayacak. Biri tetiğe basacak. S-400’lerin doğu Akdeniz’e yerleştirilecek olması, tekin bir hamle değil. Moskova’da bu işin üstadı stratejistler ellerini ovuşturarak farenin kapana girmesini bekliyor! Bu koşullarda radikalleştirilen ve “kötü Batı’ya” bir ders vermek ve “Yunan’ı denize döken atalarına layık olduğunu” göstermek isteyen kamuoyu, sağcısı-solcusu, dincisi-laikçisi, ülkücüsü-ulusalcısı, elde ne varsa artık, tüm Türkiye tabanı bu genel hibrit ideolojinin hipnozu içinde, amok koşusunda.
Gereken oldubittilerin yapılması konusundaki kabiliyetini ispatlamış olan bu rejim, kurduğu aparat içinde bu işin de bir yolunu bulmaz mı? Ben Kremlin’in Türkiye’yi geri dönüşü imkânsız bir şekilde raydan çıkartacak hamleyi doğu Akdeniz-S-400 arası bir korelasyonda, radikalleştirilen Türk kamuoyu ve onun hipnozunu sağlayan hibrit ideoloji üzerinden gerçekleştireceğini tahmin ediyorum. Anayasasız bu rejimde savaş ilan etme yetkisi kimde? Ben bilmiyorum. Zaten bu sorunun doğru cevabı, “yetkiye gerek var mı?” olmalı, değil mi! Savaş-iç savaş-ekonomik çöküş-Rusya güdümü arasında demirlemiş durumda olan Türkiye gemisinde tüm kaptanlar kendisini kurtarma derdinde. Bu yazın sonuna yönelik değerlendirmelerim hep olumsuz. Umarım üçüncü aktörler Türkiye’deki koalisyonun mümessillerinden daha sorumlu ve basiretli hareket edebilecek iradeye sahiptirler. Türkiye’deki mevcut durumu salt Erdoğan üzerinden değil, tüm bu komplike ve çok bilinmeyenli denklem üzerinden okumaya yönelmedikçe, gidişatı anlamak imkansızlaşıyor ve ona çözüm bulmak da zorlaşıyor.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 6.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Mehmet Baransu: Eli kalem tutan Braveheart (3) [Av. Osman Ertürk]
Son iki yazımızda (1) (2) Ergenekon’un zalimliği ve gerçekleri çarpıtmadaki mahareti üzerinde durmuştuk. Kaldığımız yerden devam edelim. Ergenekon yargılamalarında basın yayın organlarının işleyişi ve duruşu çok önemliydi. Bu duruş hassasiyetle incelenmelidir.
Ana akım medyanın büyük bir yekûnu, kendisini taraf ilan ederek, Ergenekon sanıklarının yanında durdu. İddianamede gösterilen eylemleri açık veya gizli olarak küçümseyip “Tu kaka” ilan ettiler. Koro halinde şöyle diyorlardı: “Yılları devlete hizmetle geçmiş itibarlı paşalarımız, nasıl darbeye teşebbüs ederler, olmaz böyle şey!” Diğer taraftan da Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Baransu gibi gazeteciler, Taraf gibi bir döneme damga vuran gazete, vesayet odaklarıyla cesurca çarpışıyordu. O dönemin gür sesli tüm yazarlarından bahsetmek, onların emeklerini hatırlatmak çok önemli. Onlara vefa borcumuz var. Birçoğu dört duvar arasında. İsimlerini bile unutmaya başladık neredeyse. Belki de içlerinden en az hatırlanan Mehmet Baransu’dan bahsetmek, onun gazeteciliğinden söz etmek istiyorum. Hakkında onlarca dava açılan, acımasızca sindirilmek istenen, özel hayatı didik didik edilen bir dönemin Braveheart’ı o.
9 Ağustos 2014 günü gece 01:00 civarlarıydı. Mesaimiz yine gece yarısını bulmuş, adalet peşinde koşuyorduk. Çağlayan Adliyesi’nde müvekkil polislere yapılan zulüm zirve yapmış, biz de bu zulmü azaltabilir miyiz diye her gün adliyedeydik. Baro odasında karar beklerken alt kattan bağrışmalar duyduk. Bir şahıs adliye içindeki polis merkezine karga tulumba götürülüyordu. Bağırışlar tüm adliyede yankılanıyordu. Koşar adım aşağı indiğimde gözaltına alınan şahsın Mehmet Baransu olduğunu gördüm. Genç yaşında bir döneme damga vurmuş, çok okunan, “Bomba haberler”le ses getiren Baransu, kötü bir muamele ile gözaltına alınıyordu. O Ramazan günlerinde zulme uğrayan polislerin yanında durması, adliyeye sürekli gelip gitmesi takdire şayandı. Hakkında yazılan bir iddianamede savcı aynen şöyle diyecekti: “Baransu, 17-25 Aralık sonrasında yapılan birçok operasyonda, destek mahiyetinde açıklamalar yaptığı için örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde bulundu…” Yani savcı, kafasına göre bir torba yapıp, haber yapan gazeteciyi de bu torbanın içine atmakta beis görmeyecekti.
Önceden şahsi bir tanışıklığım yoktu kendisiyle. O gün, polisin kötü muamelesinin önüne geçtik birkaç meslektaşımla. Baransu’ya müdafilik yaptım. Adliye’de saatlerce sohbet etme imkânımız oldu. Yedi ay sonra Balyoz dosyasından tutuklanınca Silivri’de, Ergenekon ve Balyoz’un detayları üzerine konuştuk. Cesur, sözünü esirgemeyen, ustası Ahmet Altan gibi gözü kara bir gazeteci. “Devletin bağırsaklarını temizlediği” dönemde “Devlet sırrı, gizli” denen sayısız habere imza attı Baransu. Dağlıca, Hantepe, Gediktepe baskınları, Lahika Eylem Planı, AKP kapatma girişimleri gibi ortalığı ayağa kaldıran dosyalar yaptı. Baransu’nun “Pimini çekip bombayı verdi” haberi, 100 yılın araştırma haberleri arasında yerini aldı.
O dönemde basın yayın hayatı bu kadar çölleşmemişti. Bir tarafta askeri vesayetin feleğini şaşırtan Baransu gibi cesur yürekli gazeteciler, diğer tarafta birçok muhalif gazeteci serbest bir şekilde yazabiliyordu. Ergenekon hakkında her akşam birçok kanalda TV programları yapılıyordu. Sansür daha azdı ve Ergenekon’u savunmak kutsal bir vazife olarak eda ediliyordu. Ana akım medyanın köşe yazarlarından sesi gür çıkanlar bu psikolojik baskıya eşlik ederken, bürokratik ve politik destek içinde ellerinde ne varsa kullanıyorlardı. Aynı kurum ve kuruluşların bugün masum binlerce insana yapılan “Zalimlik Show” u hakkında çıkıp bir kelam etmemelerine ne demeli? Hepsi üç maymunu oynuyor. Çağın zalimliği karşısında hepsi kör, sağır…Savcı, polis gibi o günkü ilgilileri yerden yere vuran bu zevat, hamile-lohusa kadınlar, hasta tutuklular, cezaevi ölümleri hakkında neden konuşmazlar? Bunlar mı demokrat, özgürlükçü, insan hakkı savunucusu? Hepsini birden at çöpe! Ergenekon’da gösterdikleri kararlılık ve destek çıkışlarının onda birini bugünün mağdurlarından esirgeyenlerin bırakın gazeteciliğini, insanlığını da sorgulamak gerekir.
Ergenekon suçüstü yakalandı
Ergenekon’un kurumsal duruşu ve ifadelerinden çıkardığım genel yaklaşım şu: Darbe planları ve ülkeyi seçim dışı yönetme isteği onların aidiyattan işi aslında. Bunu doğumla kazanılan hak gibi görüyorlar dersek abartı olmaz. Onların kutsal ve dokunulmaz alanı bu işler. Örneğin Balyoz dosyası, Baransu’nun bu pervasızlığı açığa çıkardığı en önemli iştir. “Ses kayıtları, tutuklama listeleri, el yazıları, binlerce ıslak imzalı belge, mahkemede sorulan sorulara açıklama yapamayınca, “seminerde oyun oynuyorduk” dediler. Balyoz darbesini önlediği iddia edilen dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tanık olarak dinlenmiş, ifadesinde “Bu seminer icra edilmiş, fakat en tehlikeli senaryo amacını biraz aşkın şekilde oynanmış. Siyasi kişiler ve siyasi olaylar, gerçekmiş gibi oynanmış. Ben de Kara Kuvvetleri Komutanı’na incelettim” demişti. Ardından Vatan gazetesinden Güngör Mengi’ye “Şu anda üzüntü içindeyim. Hepimiz keşke böyle durumlar olmasaydı diye düşünüyoruz” demişti. Bu da yetmemiş “Balyoz var da diyemem, yok da diyemem” ifadesini de kullanmıştı.
“Dava devam ederken sıra dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a gelmişti: “Bu olayda emre itaatsizlik söz konusudur. Böyle olduğu için de disiplin hukukunu ilgilendirir. Disiplin suçunun gereği de komutan olarak tarafımdan yapılmıştır.” Bu sözlerin sahibi Yalman disiplin suçunun gereği olarak ne yaptığını ise açıklayamıyordu. Yalman, 26 Eylül 2012 tarihinde ise Akşam Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’yı arayarak Balyoz darbesini kendisinin önlediğini üstü kapalı olarak itiraf etti: “İsmail Bey, darbeyi Hilmi Özkök önledi diyorsun, aç iddianameyi oku, darbeyi asıl önleyen benim. Hilmi Paşa’nın kaç tankı tüfeği var? Türk Ordusu demek, Kara Kuvvetleri demektir.” Yalman, Milliyet gazetesine 8 Kasım 2013 tarihinde Balyozcular “emirlere aykırı hareket ettiler”, dedi.
Bu ve buna benzer konuşmaların planların yapıldığı, davaya dönüşen olay sonucu ne mi oldu? “Kumpas” denilerek, mahkemece “Asker işini yapmış, bunlar darbe toplantısı değil, sınırı biraz aşmışlar, o kadar da olur” denilerek dava kapatıldı.” Milleti enayi yerine koyup, hırsızlıkta suçüstü yapılan iktidarla bir olup, yüzlerce ıslak imzalı kapı gibi belgeyi, delilleri çöpe attılar.
Bir dönem, bu topraklarda konuşmak, gerçekleri açıklamak çok meşakkatli bir işti. Basında hakim noktaları tutmuş gazeteci ve köşe yazarları, “Asker ne der?” diye düşünürken, Baransu gibi cesur yürekler “Gizli veya devlet sırrı” ibareli belgeleri gözlerini kırpmadan, korkusuzca yayınladılar. Askeri vesayetin etkisinden köşe bucak kaçan korkaklara inat onlar mesleğinin hakkını veriyorlardı. Hukuk, basın özgürlüğü, demokrasi için kendini feda eden bu asil yüreklere cesaretlerinin bedeli ödetiliyor şimdi.
Onlar gazeteciliğin yüz akı olarak göğüslerini mesleklerine siper ederken, gazeteciliğin yüzkaraları şu günlerde köşe başlarında. Basın yayın kuruluşları iktidarın tetikçisi olmuş, maalesef önüne geleni infaz ediyorlar. Hele birkaç gün önce iktidarın bir kalemşörünün yazdığı tam bir utanç abidesiydi. Şöyle diyordu kendisi gibi haysiyet fukarası muhatabına: “Ben sana bizim taraftansın demedim. Bizim taraftan değilsin ama sen bizim tarafın köpeğisin. Eskiden Aydın Doğan’ın köpeğiydin, şimdi ise bizim köpeğimizsin. Sahibin değişiyor ama her devir sen bir köpeksin. Biz yat desek yatıyorsun. Kalk desek kalkıyorsun. Havla dediğimizde işte Ekrem İmamoğlu’na yaptırdığımız gibi havlıyorsun” ifadelerini kullanacaktı. Şu sözlere, düşülen seviyeye bakar mısınız? Ne kadar sığ, yazar müsveddesi adamlara kaldı gazetecilik değil mi? Bir tarafta bu zavallılar, diğer tarafta Baransu ve onun gibi cesur yürekler. Evet, onlar hayatları ve özgürlükleri pahasına kaleminin namusunu satmadı. Dört duvar arasına sıkıştırılan bedenleri olabilir ama düşündüklerini ve gördüklerini yazamamak en büyük esaret olacaktı onlar için. Bunun bedelini hepimiz adına ödüyorsunuz. Bu ülke yarın basın özgürlüğü, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarında bir ivme yakalayacaksa size ayrı bir parantez açacaktır. Kim ne dersen desin, Baransu ve diğer Breaveheart’lar elbet bir gün minnettar bir nazarla alkışlanacaktır.
[Av. Osman Ertürk] 6.6.2019 [TR724]
Ana akım medyanın büyük bir yekûnu, kendisini taraf ilan ederek, Ergenekon sanıklarının yanında durdu. İddianamede gösterilen eylemleri açık veya gizli olarak küçümseyip “Tu kaka” ilan ettiler. Koro halinde şöyle diyorlardı: “Yılları devlete hizmetle geçmiş itibarlı paşalarımız, nasıl darbeye teşebbüs ederler, olmaz böyle şey!” Diğer taraftan da Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Baransu gibi gazeteciler, Taraf gibi bir döneme damga vuran gazete, vesayet odaklarıyla cesurca çarpışıyordu. O dönemin gür sesli tüm yazarlarından bahsetmek, onların emeklerini hatırlatmak çok önemli. Onlara vefa borcumuz var. Birçoğu dört duvar arasında. İsimlerini bile unutmaya başladık neredeyse. Belki de içlerinden en az hatırlanan Mehmet Baransu’dan bahsetmek, onun gazeteciliğinden söz etmek istiyorum. Hakkında onlarca dava açılan, acımasızca sindirilmek istenen, özel hayatı didik didik edilen bir dönemin Braveheart’ı o.
9 Ağustos 2014 günü gece 01:00 civarlarıydı. Mesaimiz yine gece yarısını bulmuş, adalet peşinde koşuyorduk. Çağlayan Adliyesi’nde müvekkil polislere yapılan zulüm zirve yapmış, biz de bu zulmü azaltabilir miyiz diye her gün adliyedeydik. Baro odasında karar beklerken alt kattan bağrışmalar duyduk. Bir şahıs adliye içindeki polis merkezine karga tulumba götürülüyordu. Bağırışlar tüm adliyede yankılanıyordu. Koşar adım aşağı indiğimde gözaltına alınan şahsın Mehmet Baransu olduğunu gördüm. Genç yaşında bir döneme damga vurmuş, çok okunan, “Bomba haberler”le ses getiren Baransu, kötü bir muamele ile gözaltına alınıyordu. O Ramazan günlerinde zulme uğrayan polislerin yanında durması, adliyeye sürekli gelip gitmesi takdire şayandı. Hakkında yazılan bir iddianamede savcı aynen şöyle diyecekti: “Baransu, 17-25 Aralık sonrasında yapılan birçok operasyonda, destek mahiyetinde açıklamalar yaptığı için örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde bulundu…” Yani savcı, kafasına göre bir torba yapıp, haber yapan gazeteciyi de bu torbanın içine atmakta beis görmeyecekti.
Önceden şahsi bir tanışıklığım yoktu kendisiyle. O gün, polisin kötü muamelesinin önüne geçtik birkaç meslektaşımla. Baransu’ya müdafilik yaptım. Adliye’de saatlerce sohbet etme imkânımız oldu. Yedi ay sonra Balyoz dosyasından tutuklanınca Silivri’de, Ergenekon ve Balyoz’un detayları üzerine konuştuk. Cesur, sözünü esirgemeyen, ustası Ahmet Altan gibi gözü kara bir gazeteci. “Devletin bağırsaklarını temizlediği” dönemde “Devlet sırrı, gizli” denen sayısız habere imza attı Baransu. Dağlıca, Hantepe, Gediktepe baskınları, Lahika Eylem Planı, AKP kapatma girişimleri gibi ortalığı ayağa kaldıran dosyalar yaptı. Baransu’nun “Pimini çekip bombayı verdi” haberi, 100 yılın araştırma haberleri arasında yerini aldı.
O dönemde basın yayın hayatı bu kadar çölleşmemişti. Bir tarafta askeri vesayetin feleğini şaşırtan Baransu gibi cesur yürekli gazeteciler, diğer tarafta birçok muhalif gazeteci serbest bir şekilde yazabiliyordu. Ergenekon hakkında her akşam birçok kanalda TV programları yapılıyordu. Sansür daha azdı ve Ergenekon’u savunmak kutsal bir vazife olarak eda ediliyordu. Ana akım medyanın köşe yazarlarından sesi gür çıkanlar bu psikolojik baskıya eşlik ederken, bürokratik ve politik destek içinde ellerinde ne varsa kullanıyorlardı. Aynı kurum ve kuruluşların bugün masum binlerce insana yapılan “Zalimlik Show” u hakkında çıkıp bir kelam etmemelerine ne demeli? Hepsi üç maymunu oynuyor. Çağın zalimliği karşısında hepsi kör, sağır…Savcı, polis gibi o günkü ilgilileri yerden yere vuran bu zevat, hamile-lohusa kadınlar, hasta tutuklular, cezaevi ölümleri hakkında neden konuşmazlar? Bunlar mı demokrat, özgürlükçü, insan hakkı savunucusu? Hepsini birden at çöpe! Ergenekon’da gösterdikleri kararlılık ve destek çıkışlarının onda birini bugünün mağdurlarından esirgeyenlerin bırakın gazeteciliğini, insanlığını da sorgulamak gerekir.
Ergenekon suçüstü yakalandı
Ergenekon’un kurumsal duruşu ve ifadelerinden çıkardığım genel yaklaşım şu: Darbe planları ve ülkeyi seçim dışı yönetme isteği onların aidiyattan işi aslında. Bunu doğumla kazanılan hak gibi görüyorlar dersek abartı olmaz. Onların kutsal ve dokunulmaz alanı bu işler. Örneğin Balyoz dosyası, Baransu’nun bu pervasızlığı açığa çıkardığı en önemli iştir. “Ses kayıtları, tutuklama listeleri, el yazıları, binlerce ıslak imzalı belge, mahkemede sorulan sorulara açıklama yapamayınca, “seminerde oyun oynuyorduk” dediler. Balyoz darbesini önlediği iddia edilen dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tanık olarak dinlenmiş, ifadesinde “Bu seminer icra edilmiş, fakat en tehlikeli senaryo amacını biraz aşkın şekilde oynanmış. Siyasi kişiler ve siyasi olaylar, gerçekmiş gibi oynanmış. Ben de Kara Kuvvetleri Komutanı’na incelettim” demişti. Ardından Vatan gazetesinden Güngör Mengi’ye “Şu anda üzüntü içindeyim. Hepimiz keşke böyle durumlar olmasaydı diye düşünüyoruz” demişti. Bu da yetmemiş “Balyoz var da diyemem, yok da diyemem” ifadesini de kullanmıştı.
“Dava devam ederken sıra dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a gelmişti: “Bu olayda emre itaatsizlik söz konusudur. Böyle olduğu için de disiplin hukukunu ilgilendirir. Disiplin suçunun gereği de komutan olarak tarafımdan yapılmıştır.” Bu sözlerin sahibi Yalman disiplin suçunun gereği olarak ne yaptığını ise açıklayamıyordu. Yalman, 26 Eylül 2012 tarihinde ise Akşam Gazetesi’nin eski Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya’yı arayarak Balyoz darbesini kendisinin önlediğini üstü kapalı olarak itiraf etti: “İsmail Bey, darbeyi Hilmi Özkök önledi diyorsun, aç iddianameyi oku, darbeyi asıl önleyen benim. Hilmi Paşa’nın kaç tankı tüfeği var? Türk Ordusu demek, Kara Kuvvetleri demektir.” Yalman, Milliyet gazetesine 8 Kasım 2013 tarihinde Balyozcular “emirlere aykırı hareket ettiler”, dedi.
Bu ve buna benzer konuşmaların planların yapıldığı, davaya dönüşen olay sonucu ne mi oldu? “Kumpas” denilerek, mahkemece “Asker işini yapmış, bunlar darbe toplantısı değil, sınırı biraz aşmışlar, o kadar da olur” denilerek dava kapatıldı.” Milleti enayi yerine koyup, hırsızlıkta suçüstü yapılan iktidarla bir olup, yüzlerce ıslak imzalı kapı gibi belgeyi, delilleri çöpe attılar.
Bir dönem, bu topraklarda konuşmak, gerçekleri açıklamak çok meşakkatli bir işti. Basında hakim noktaları tutmuş gazeteci ve köşe yazarları, “Asker ne der?” diye düşünürken, Baransu gibi cesur yürekler “Gizli veya devlet sırrı” ibareli belgeleri gözlerini kırpmadan, korkusuzca yayınladılar. Askeri vesayetin etkisinden köşe bucak kaçan korkaklara inat onlar mesleğinin hakkını veriyorlardı. Hukuk, basın özgürlüğü, demokrasi için kendini feda eden bu asil yüreklere cesaretlerinin bedeli ödetiliyor şimdi.
Onlar gazeteciliğin yüz akı olarak göğüslerini mesleklerine siper ederken, gazeteciliğin yüzkaraları şu günlerde köşe başlarında. Basın yayın kuruluşları iktidarın tetikçisi olmuş, maalesef önüne geleni infaz ediyorlar. Hele birkaç gün önce iktidarın bir kalemşörünün yazdığı tam bir utanç abidesiydi. Şöyle diyordu kendisi gibi haysiyet fukarası muhatabına: “Ben sana bizim taraftansın demedim. Bizim taraftan değilsin ama sen bizim tarafın köpeğisin. Eskiden Aydın Doğan’ın köpeğiydin, şimdi ise bizim köpeğimizsin. Sahibin değişiyor ama her devir sen bir köpeksin. Biz yat desek yatıyorsun. Kalk desek kalkıyorsun. Havla dediğimizde işte Ekrem İmamoğlu’na yaptırdığımız gibi havlıyorsun” ifadelerini kullanacaktı. Şu sözlere, düşülen seviyeye bakar mısınız? Ne kadar sığ, yazar müsveddesi adamlara kaldı gazetecilik değil mi? Bir tarafta bu zavallılar, diğer tarafta Baransu ve onun gibi cesur yürekler. Evet, onlar hayatları ve özgürlükleri pahasına kaleminin namusunu satmadı. Dört duvar arasına sıkıştırılan bedenleri olabilir ama düşündüklerini ve gördüklerini yazamamak en büyük esaret olacaktı onlar için. Bunun bedelini hepimiz adına ödüyorsunuz. Bu ülke yarın basın özgürlüğü, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarında bir ivme yakalayacaksa size ayrı bir parantez açacaktır. Kim ne dersen desin, Baransu ve diğer Breaveheart’lar elbet bir gün minnettar bir nazarla alkışlanacaktır.
[Av. Osman Ertürk] 6.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Osman Ertürk
Ekranlarda Diyanet ateşi! [Naci Karadağ]
Hayat gerçek çok garip, Soylu’lar filan…
Vaktiyle kınadıkları, küçümseyip dudak büktükleri her şeyi kader onlara misliyle yaptırdığı gibi, daha da rezil duruma düşürüyor ibretamiz olarak.
Hatırlıyor musunuz tutuklu emniyet mensuplarının kıldığı bayram namazı medyaya sızmıştı.
İktidarın maaşlı tetikçileri demediklerini bırakmamışlardı, yok “bayram namazı öyle mi kılınır, eller öyle mi bağlanır, ayaklar öyle mi durur?” vs…
Hani başta uluları olmak üzere hepsini tanımasak, en takvalılarının nargile içerken okunan ezan sesini kısmanın dışında bir ibadetinin olmadığını bilmesek bu çemkirmelerine hak verecektik..
Yaşı yeterince büyük olanlar pek bilmez, TRT’nin tek kanal olduğu dönemlerde Anadolu kültürünü devam ettirebilmek adına Hoytur Ekibi türünden bazı dernek ve vakıflar vardı. Geleneksel oyunları, folklorik olarak sergilerlerdi.
Daha sonra bu çabalar Anadolu Ateşi türünden modernize oldu, biraz daha görselleşti, bütçesi büyüdü filan…
Maun suresi günümüz siyasal İslamcılarını şahane tarif ediyor:
“İşte o, yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmayı teşvik etmez. Şu namaz kılanların vay haline! Onlar namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Ve onlar en küçük bir yardımı da engellerler…”
İyilik ve güzelliğe nefretle dolu olanların, eğitimin, kültürün, sanatın açıkça düşmanı olmakla gurur duyanların ibadeti bir gösteri sanatına dönüştürmesi kutsal kitapta “gafillikle” tanımlanıyor. İşte bugün bu gafiller güruhunun elinde inim inim inliyor koskoca ülke.
Merhum Elmalılı Nisa-142’yi şöyle tercüme eder: “Her zaman münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar, Allah da hilelerini başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, halka gösteriş yaparlar, yoksa Allah’ı pek az anarlar.”
Süleyman Soylu’nun havuz kanallarında canlı yayınlanan namaz şovu da böylesi ibretlik bir yayın oldu. Bir gösterişin başa geçirilmesinden başka bir şey değil gibiydi.
Önce şu meşhur namaz şovunu bir izleyelim:
Görüldüğü üzere baştan sona milletin gözünü boyamak için samimiyetsiz şekilde yapılan ibadet başta imam olmak üzere hepsinin yüzüne gözüne bulaşıyor. İmam rükûa gitmeden doğrudan secdeye uçarken ilk sıradaki cemaatin kimi öyle yapıyor, kimi tereddüt edip onlar da gidiyor, kimi ise rükûa eğiliyor, tekbir filan hak getire. Sonra tek secdelik aradan sonra imam durumu fark etmiş olacak ki kalkıyor hemen, burada da sıkıntı var, “acaba rükûa mı gitsem yoksa kıyama mı dursam” problematiği!
İlk sırada dördüncü arkadaş artık kafası karışıklığında zirveye ulaşmış ki iki elini birden açıp “n’oluyoruz bilader?” tepkisini gösteriyor. Bu ritimsizlik ve ‘free style” gösteriş şovu bir süre sonra dengeye oturur gibi olurken bu kez arka saftaki beyaz tişörtlü arkadaş ayağa kalkıyor. Tek başına bakıyor kalkan filan yok, “oturayım bari” diyerek o da çöküyor.
Diyelim ki insanlık hali… Bunların hepsi, herkesin başına gelebilir. İslam dini hakkında kibrit kutusu kadar malumatı olan ve dahi normal mesleği profesyonel namaz kıldırıcılık olan imamlar çok çok iyi bilir ki yanlış yaptıysanız sehiv secdesi ile namazı tamamlamanız lazım. Aksi takdirde boşa gider namaz. Halay başı imamımız bunu da yapmıyor, belki de “şimdi bir de sehiv secdesi yaparsam saflar Anadolu ateşine döner” diyerek ondan vazgeçiyor ve havuzun namaz şovu burada tamamlanıyor…
Bir an için şöyle düşünün. Allah korusun bu duruma İmamoğlu ya da Kılıçdaroğlu veya herhangi bir CHPli düşse, Tayyip Erdoğan bu görüntüleri miting meydanlarında yayınlatır ve halka yuhalatırdı sebep olanları.
Daha önce de müteaddit defa ifade ettim. AKP ve lideri sıklıkla tek parti dönemini eleştirir ve günümüz Türkiye’sinin baş müsebbibi İsmet İnönü imiş gibi habire çakıp durur. En çok bayıldıkları argümanları da “CHP camileri ahır yaptı”dır.
Oysa çok net olarak görüyoruz ki başta teravih namazında siyasi miting konuşması yapan Erdoğan olmak üzere siyasal İslamcı tayfa dini ve dine ait tüm değerlerin içini oya oya bitirdi. Camiler siyasetin ahırına dönüştü. İnsanın zoruna gidiyor ama Soylu gibiler de bu alanda cirit atarken emrindeki medyayı da şahit ederek halkın dinden soğumasına destek oluyorlar…
Süleyman Soylu ile ilgili bir ayrıntıyı daha size iletmeme izin verin.
Demokrat parti başkanı olduğu dönemde yanında şoförlük yapan biriyle yolculuk yapma imkanım olmuştu. Bana –yaklaşık 6 yıl önce- bu adam kadar dini kullanan bir siyasetçi yoktur. “Hangi şehre gitsek önce büyük camii sorar ve abdest filan almadan gidip orada namaza dururdu” demişti ve ben pek inanmamıştım açıkçası!
İster abdest alır, ister namazda amuda kalkar bizi elbette ilgilendirmez ama devleti temsilen canlı yayında namazı böyle şov malzemesi yapanların hilelerini Allah başlarına geçiriyor bir şekilde!
Olay bundan ibaret…
[Naci Karadağ] 6.6.2019 [TR724]
Vaktiyle kınadıkları, küçümseyip dudak büktükleri her şeyi kader onlara misliyle yaptırdığı gibi, daha da rezil duruma düşürüyor ibretamiz olarak.
Hatırlıyor musunuz tutuklu emniyet mensuplarının kıldığı bayram namazı medyaya sızmıştı.
İktidarın maaşlı tetikçileri demediklerini bırakmamışlardı, yok “bayram namazı öyle mi kılınır, eller öyle mi bağlanır, ayaklar öyle mi durur?” vs…
Hani başta uluları olmak üzere hepsini tanımasak, en takvalılarının nargile içerken okunan ezan sesini kısmanın dışında bir ibadetinin olmadığını bilmesek bu çemkirmelerine hak verecektik..
Yaşı yeterince büyük olanlar pek bilmez, TRT’nin tek kanal olduğu dönemlerde Anadolu kültürünü devam ettirebilmek adına Hoytur Ekibi türünden bazı dernek ve vakıflar vardı. Geleneksel oyunları, folklorik olarak sergilerlerdi.
Daha sonra bu çabalar Anadolu Ateşi türünden modernize oldu, biraz daha görselleşti, bütçesi büyüdü filan…
Maun suresi günümüz siyasal İslamcılarını şahane tarif ediyor:
“İşte o, yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmayı teşvik etmez. Şu namaz kılanların vay haline! Onlar namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Ve onlar en küçük bir yardımı da engellerler…”
İyilik ve güzelliğe nefretle dolu olanların, eğitimin, kültürün, sanatın açıkça düşmanı olmakla gurur duyanların ibadeti bir gösteri sanatına dönüştürmesi kutsal kitapta “gafillikle” tanımlanıyor. İşte bugün bu gafiller güruhunun elinde inim inim inliyor koskoca ülke.
Merhum Elmalılı Nisa-142’yi şöyle tercüme eder: “Her zaman münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar, Allah da hilelerini başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar, halka gösteriş yaparlar, yoksa Allah’ı pek az anarlar.”
Süleyman Soylu’nun havuz kanallarında canlı yayınlanan namaz şovu da böylesi ibretlik bir yayın oldu. Bir gösterişin başa geçirilmesinden başka bir şey değil gibiydi.
Önce şu meşhur namaz şovunu bir izleyelim:
Soylu ve ekibi Kato’da ‘tekbirsiz bayram namazı kıldı— Tr724 (@tr724com) 4 Haziran 2019
Tuhaf namazın videolarını sosyal medyadan paylaşan vatandaşlar:
“Şov amaçlı olunca ancak bu kadar oluyor işte..”https://t.co/rcGM5qR0ms pic.twitter.com/BxdR91EKl4
Görüldüğü üzere baştan sona milletin gözünü boyamak için samimiyetsiz şekilde yapılan ibadet başta imam olmak üzere hepsinin yüzüne gözüne bulaşıyor. İmam rükûa gitmeden doğrudan secdeye uçarken ilk sıradaki cemaatin kimi öyle yapıyor, kimi tereddüt edip onlar da gidiyor, kimi ise rükûa eğiliyor, tekbir filan hak getire. Sonra tek secdelik aradan sonra imam durumu fark etmiş olacak ki kalkıyor hemen, burada da sıkıntı var, “acaba rükûa mı gitsem yoksa kıyama mı dursam” problematiği!
İlk sırada dördüncü arkadaş artık kafası karışıklığında zirveye ulaşmış ki iki elini birden açıp “n’oluyoruz bilader?” tepkisini gösteriyor. Bu ritimsizlik ve ‘free style” gösteriş şovu bir süre sonra dengeye oturur gibi olurken bu kez arka saftaki beyaz tişörtlü arkadaş ayağa kalkıyor. Tek başına bakıyor kalkan filan yok, “oturayım bari” diyerek o da çöküyor.
Diyelim ki insanlık hali… Bunların hepsi, herkesin başına gelebilir. İslam dini hakkında kibrit kutusu kadar malumatı olan ve dahi normal mesleği profesyonel namaz kıldırıcılık olan imamlar çok çok iyi bilir ki yanlış yaptıysanız sehiv secdesi ile namazı tamamlamanız lazım. Aksi takdirde boşa gider namaz. Halay başı imamımız bunu da yapmıyor, belki de “şimdi bir de sehiv secdesi yaparsam saflar Anadolu ateşine döner” diyerek ondan vazgeçiyor ve havuzun namaz şovu burada tamamlanıyor…
Bir an için şöyle düşünün. Allah korusun bu duruma İmamoğlu ya da Kılıçdaroğlu veya herhangi bir CHPli düşse, Tayyip Erdoğan bu görüntüleri miting meydanlarında yayınlatır ve halka yuhalatırdı sebep olanları.
Daha önce de müteaddit defa ifade ettim. AKP ve lideri sıklıkla tek parti dönemini eleştirir ve günümüz Türkiye’sinin baş müsebbibi İsmet İnönü imiş gibi habire çakıp durur. En çok bayıldıkları argümanları da “CHP camileri ahır yaptı”dır.
Oysa çok net olarak görüyoruz ki başta teravih namazında siyasi miting konuşması yapan Erdoğan olmak üzere siyasal İslamcı tayfa dini ve dine ait tüm değerlerin içini oya oya bitirdi. Camiler siyasetin ahırına dönüştü. İnsanın zoruna gidiyor ama Soylu gibiler de bu alanda cirit atarken emrindeki medyayı da şahit ederek halkın dinden soğumasına destek oluyorlar…
Süleyman Soylu ile ilgili bir ayrıntıyı daha size iletmeme izin verin.
Demokrat parti başkanı olduğu dönemde yanında şoförlük yapan biriyle yolculuk yapma imkanım olmuştu. Bana –yaklaşık 6 yıl önce- bu adam kadar dini kullanan bir siyasetçi yoktur. “Hangi şehre gitsek önce büyük camii sorar ve abdest filan almadan gidip orada namaza dururdu” demişti ve ben pek inanmamıştım açıkçası!
İster abdest alır, ister namazda amuda kalkar bizi elbette ilgilendirmez ama devleti temsilen canlı yayında namazı böyle şov malzemesi yapanların hilelerini Allah başlarına geçiriyor bir şekilde!
Olay bundan ibaret…
[Naci Karadağ] 6.6.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)