Ensar Vakfı, Kızılay’dan gelen 8 milyon doların yurt yapımı için TÜRGEV’in Amerika’daki uzantısı Türken’e bağışlandığını iddia etti. ABD Hazine Bakanlığı bağış listesinde ise Ensar ve paraya ilişkin kayıt yer almıyor.
BOLD – Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ABD Temsilcisi Yurter Özcan, Kızılay üzerinden Ensar Vakfına gittiği belirtilen 7 milyon 925 bin dolarlık bağışa ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu.
YURT YAPIMI İÇİN TÜRKEN’E BAĞIŞLANDIĞI İDDİA EDİLDİ
Ensar Vakfı Genel Müdürü Hüseyin Kader, Kızılay’dan gelen paranın ABD’de yurt yapılması için Türken Vakfına bağışlandığını duyurmuştu.
CHP’li Özcan ABD Hazine Bakanlığı’nın bağışçıların kimliğini açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaştığını belirterek listede Ensar Vakfının veya 7 milyon 925 bin dolarlık miktarın yer almadığını belirtti.
DEPREM SONRASI ‘MAKSATLI’ ŞEKİLDE ÇARPITILMIŞ
Başkentgaz’ın Kızılay üzerinden 7 milyon 925 bin dolar bağış yaptığı Ensar Vakfından açıklama gelmişti.
İki yıl önce gerçekleştirilen işlemin, Elazığ depremi sonrası maksatlı şekilde çarpıtıldığını savunan vakıf, o parayla ABD’de yurt binası yaptıklarını duyurmuştu.
HAZİNE BAKANLIĞI’NA TEBLİĞ ETTİ RAKAMLAR ARASINDA YOK
CHP ABD Temsilcisi Yurter Özcan ise Amerikan Hazine Bakanlığının kimlik açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaştığını belirtip “8 milyon dolarlık bağış, New York’taki Türken Vakfının Hazine Bakanlığına tebliğ ettiği rakamlar arasında yer almamaktadır” dedi.
2014’TE TÜRGEV VE ENSAR ORTAKLIĞI İLE KURULMUŞ
Özcan’ın açıklamasında yer alan ifadeler şu şekilde:
– Türgev ve Ensar Vakfının Amerika’da 2014 yılında ortaklaşa kurdukları Türken isimli vakfa kurulduğundan itibaren yaklaşık 330 milyon lira (54 milyon dolar) para yollandığını ABD Hazine Bakanlığı’ndan aldığımız belgelerle ispat etmiştik.
BAKANLIK KALEM KALEM PAYLAŞIYOR
– ABD kanunlarına göre, özel veri ve kişisel hakları korumak adına ABD Hazine Bakanlığı bağışçıların kimliğini açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaşmaktadır.
– Bu çerçevede, Türken Vakfı’nın 2015 ve 2018 mali yılı raporlarında yer alan detaylı bağış tarafımıza henüz iletilmemiştir.
2016’DA 7,2 2017’DE 2,2 MİLYON DOLAR BAĞIŞ GELMİŞ
– Ancak Türken vakfına 2016 ve 2017 yıllarında yapılan her bir bağış miktarını ekteki listede paylaşıyoruz. Bu kalemlere bakıldığında, Ensar Vakfı ABD‘nin Kızılay üzerinden aldığını iddia ettiği yaklaşık 8 milyon dolarlık bağış, New York’taki Türken Vakfının Hazine Bakanlığına tebliğ ettiği rakamlar arasında yer almamaktadır.
– Türken Vakfının ABD Hazine Bakanlığına verdiği mali raporlara göre: Türken’e 2016’da gelen toplam bağış yaklaşık 7.2 milyon dolar; 2017’de ise yaklaşık 2.2 milyon dolardır. 2017’de gelen en büyük bağış 1.2 milyon dolar; 2016’da ise 4.5 milyon dolardır.
LİSTE TEMİNİ SÜRECİ DEVAM EDİYOR
– 2015 Türken Vakfının en çok bağış topladığı senedir. O seneye ait bağışçı listesini temin etmek için ABD Hazine Bakanlığı’nda avukatlarımızın aracılığı ile başlattığımız süreç devam etmektedir.
HAZİNE BAKANLIĞI VE VERGİ DAİRESİ’NE DAVA AÇACAĞIZ
– Eğer kamuoyunu aydınlatmak amacıyla yaptığımız bu girişimler sonuçsuz kalırsa, CHP ABD Temsilciliği olarak ABD’de konuyla alakalı ABD Hazine Bakanlığı ve Vergi Dairesi’ne (IRS) dava açarak, bu bağışların kalemlerini öğreneceğimizi kamuoyunun bilgisine arz ederiz.
[BoldMedya] 31.1.2020
‘İmamoğlu’ düzenlemesi: Büyük ihalelerde belediyeler devre dışı bırakılıyor
AKP rejimi, büyükşehirlerin yetkilerini budamaya devam ediyor.
Son yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara dahil bir çok büyükşehiri kaybeden AKP iktidarı, yeni hamlelerle durumu kurtarmaya çalışıyor! İktidar, yerel yönetim taslağına ‘devletin ülke ölçeğinde belirlediği plan ve programlar kapsamında gerçekleştirdiği büyük projeler için belediyece yapılması gereken hizmetlerin yerine getirilmemesi’ durumunda söz konusu hizmetlerin valilikler tarafından yapılması, maliyetinin de ilgili belediyenin ödeneğinden kesilmesine ilişkin düzenleme koydu. Taslakta, belediyelerin mahkemeye itiraz yolu kapatılırken gerekli iş ve işlemlerin Kamu İhale Yasası’na göre ‘doğrudan temin’ yöntemiyle yapılması da öngörüldü.
BAKAN, VALİDEN İSTEYEBİLİR
Mevcut Belediye Yasası’nın ‘hizmetlerde aksama’ başlıklı 57. maddesinde değişiklik öngörülüyor. Mevcut hüküm, belediye hizmetlerinin ciddi bir biçimde aksatıldığının ve bu durumun halkın sağlık, huzur ve esenliğini hayati derecede olumsuz etkilediğinin İçişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine yetkili sulh hukuk hâkimi tarafından belirlenmesi durumunda, bakanın söz konusu hizmetlerin yapılmasını valilerden istemesini düzenliyor.
Mevcut uygulamada, İçişleri Bakanı, hizmetlerde meydana gelecek aksamanın giderilmesini hizmetin özelliğine göre makul bir süre vererek belediye başkanından istiyor. Aksama giderilmezse söz konusu hizmetin yerine getirilmesini o ilin valisinden istiyor. Bu durumda vali, aksaklığı öncelikle belediyenin araç, gereç, personel ve diğer kaynaklarıyla gideriyor. Mümkün olmadığı takdirde diğer kamu kurum ve kuruluşlarının olanaklarını da kullanabiliyor. Ortaya çıkacak maliyet vali tarafından İller Bankası’na bildiriliyor ve belediyenin genel bütçe vergi gelirleri payından kesiliyor. Sulh hukuk hâkimi tarafından alınan karara karşı ilgili belediye, asliye hukuk mahkemesine itiraz edebiliyor.
KESİNTİ BELEDİYEDEN YAPILACAK
Yerel yönetim taslağında, söz konusu 57. madde yeniden düzenleniyor ve kapsamı genişletiliyor. Taslakta, Kanal İstanbul başta olmak üzere büyük projeler de kapsama alınıyor. Yapılacak harcamalar, Kamu İhale Yasası kapsamında “doğrudan temin” yoluyla gerçekleştirilecek. Bu harcamalar sonucunda ortaya çıkacak maliyet, ilgili belediyenin müteakip ay genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı toplamı üzerinden ve kesinti limitine tabi olmaksızın belediyeye ayrılan paydan valilik emrine gönderilecek. Valilik, hizmeti gördürdüğü idarenin maliyetini ilgili idareye 15 gün içinde gönderecek.
[TR724] 31.1.2020
Son yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara dahil bir çok büyükşehiri kaybeden AKP iktidarı, yeni hamlelerle durumu kurtarmaya çalışıyor! İktidar, yerel yönetim taslağına ‘devletin ülke ölçeğinde belirlediği plan ve programlar kapsamında gerçekleştirdiği büyük projeler için belediyece yapılması gereken hizmetlerin yerine getirilmemesi’ durumunda söz konusu hizmetlerin valilikler tarafından yapılması, maliyetinin de ilgili belediyenin ödeneğinden kesilmesine ilişkin düzenleme koydu. Taslakta, belediyelerin mahkemeye itiraz yolu kapatılırken gerekli iş ve işlemlerin Kamu İhale Yasası’na göre ‘doğrudan temin’ yöntemiyle yapılması da öngörüldü.
BAKAN, VALİDEN İSTEYEBİLİR
Mevcut Belediye Yasası’nın ‘hizmetlerde aksama’ başlıklı 57. maddesinde değişiklik öngörülüyor. Mevcut hüküm, belediye hizmetlerinin ciddi bir biçimde aksatıldığının ve bu durumun halkın sağlık, huzur ve esenliğini hayati derecede olumsuz etkilediğinin İçişleri Bakanlığı’nın talebi üzerine yetkili sulh hukuk hâkimi tarafından belirlenmesi durumunda, bakanın söz konusu hizmetlerin yapılmasını valilerden istemesini düzenliyor.
Mevcut uygulamada, İçişleri Bakanı, hizmetlerde meydana gelecek aksamanın giderilmesini hizmetin özelliğine göre makul bir süre vererek belediye başkanından istiyor. Aksama giderilmezse söz konusu hizmetin yerine getirilmesini o ilin valisinden istiyor. Bu durumda vali, aksaklığı öncelikle belediyenin araç, gereç, personel ve diğer kaynaklarıyla gideriyor. Mümkün olmadığı takdirde diğer kamu kurum ve kuruluşlarının olanaklarını da kullanabiliyor. Ortaya çıkacak maliyet vali tarafından İller Bankası’na bildiriliyor ve belediyenin genel bütçe vergi gelirleri payından kesiliyor. Sulh hukuk hâkimi tarafından alınan karara karşı ilgili belediye, asliye hukuk mahkemesine itiraz edebiliyor.
KESİNTİ BELEDİYEDEN YAPILACAK
Yerel yönetim taslağında, söz konusu 57. madde yeniden düzenleniyor ve kapsamı genişletiliyor. Taslakta, Kanal İstanbul başta olmak üzere büyük projeler de kapsama alınıyor. Yapılacak harcamalar, Kamu İhale Yasası kapsamında “doğrudan temin” yoluyla gerçekleştirilecek. Bu harcamalar sonucunda ortaya çıkacak maliyet, ilgili belediyenin müteakip ay genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı toplamı üzerinden ve kesinti limitine tabi olmaksızın belediyeye ayrılan paydan valilik emrine gönderilecek. Valilik, hizmeti gördürdüğü idarenin maliyetini ilgili idareye 15 gün içinde gönderecek.
[TR724] 31.1.2020
Ensar Vakfı: 8 milyon dolara Manhattan’da yurt yaptık!
Erdoğan, TURKEN Vakfı'nın en büyük destekçilerinden...
Başkentgaz’ın Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na yaptığı 7 milyon 925 bin dolarlık bağış kamuoyunun gündemine oturdu. Konuyla ilgili bir açıklama da Ensar Vakfı’ndan geldi. Genel Müdür Hüseyin Kader imzası ile yayınlanan yazılı mesajda, Kızılay’dan gelen bağışın ABD’de yurt yapılması için TÜRKEN Vakfı’na bağışlandığı ifade edildi. O parayla ‘f.töyle’ mücadele için Manhattan’da yurt yapılmış!
Ensar Vakfı Genel Müdürü Hüseyin Kader yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Ensar Vakfı, TÜRGEV ile birlikte 2014 yılında Amerika’da “Turken Foundation” adıyla bir vakfın kuruluşuna öncülük etmiştir. Milletimizin ve devletimizin FETÖ ile mücadelesine her alanda katkı sunmayı sivil toplum sorumluluğu olarak gören Vakfımız; hem yurt içinde hem de yurt dışında FETÖ unsurlarının bu milletin evlatlarına musallat olmaması için bütün gayretiyle çalışmaktadır. Bu amaçla Türkiye’den Amerika’ya eğitim-araştırma için giden gençlerimizin FETÖ kıskacından uzak bir şekilde güven içerisinde barınabileceği bir yurt projesi TÜRKEN Vakfı tarafından hayata geçirilmiştir. New York Manhattan’da merkezi bir konumda bir arsa satın alınmış ve bu arsada TÜRKEN Vakfı Yurdu inşaatı başlatılmıştır. 21 katlı olarak planlanan yurdun önümüzdeki iki yıl içerisinde tamamlanması hedeflenmekte olup şimdiye kadar 12 katı inşaa edilmiştir.”
Açıklamanın devamında, Ensar Vakfı’nın faaliyetlerinin ve mali yapısının resmi kurumlarca denetlendiği ileri sürüldü. Vakfın şeffaf olduğu, hiç bir gizli ajandasının olmadığı iddia edildi.
[TR724] 31.1.2020
Başkentgaz’ın Kızılay üzerinden Ensar Vakfı’na yaptığı 7 milyon 925 bin dolarlık bağış kamuoyunun gündemine oturdu. Konuyla ilgili bir açıklama da Ensar Vakfı’ndan geldi. Genel Müdür Hüseyin Kader imzası ile yayınlanan yazılı mesajda, Kızılay’dan gelen bağışın ABD’de yurt yapılması için TÜRKEN Vakfı’na bağışlandığı ifade edildi. O parayla ‘f.töyle’ mücadele için Manhattan’da yurt yapılmış!
Ensar Vakfı Genel Müdürü Hüseyin Kader yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Ensar Vakfı, TÜRGEV ile birlikte 2014 yılında Amerika’da “Turken Foundation” adıyla bir vakfın kuruluşuna öncülük etmiştir. Milletimizin ve devletimizin FETÖ ile mücadelesine her alanda katkı sunmayı sivil toplum sorumluluğu olarak gören Vakfımız; hem yurt içinde hem de yurt dışında FETÖ unsurlarının bu milletin evlatlarına musallat olmaması için bütün gayretiyle çalışmaktadır. Bu amaçla Türkiye’den Amerika’ya eğitim-araştırma için giden gençlerimizin FETÖ kıskacından uzak bir şekilde güven içerisinde barınabileceği bir yurt projesi TÜRKEN Vakfı tarafından hayata geçirilmiştir. New York Manhattan’da merkezi bir konumda bir arsa satın alınmış ve bu arsada TÜRKEN Vakfı Yurdu inşaatı başlatılmıştır. 21 katlı olarak planlanan yurdun önümüzdeki iki yıl içerisinde tamamlanması hedeflenmekte olup şimdiye kadar 12 katı inşaa edilmiştir.”
Açıklamanın devamında, Ensar Vakfı’nın faaliyetlerinin ve mali yapısının resmi kurumlarca denetlendiği ileri sürüldü. Vakfın şeffaf olduğu, hiç bir gizli ajandasının olmadığı iddia edildi.
[TR724] 31.1.2020
Melek Çetinkaya’nın oğluna ‘hücre’ cezası
Oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya, 'adalet' isteyemeden her seferinde gözaltına alınıyor.
‘Adalet’ eylemleriyle tanınan Melek Çetinkaya’nının, müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli oğlu Furkan Çetinkaya’nın cezaevinde hücre cezasına çarptırıldığı ortaya çıktı. Melek Çetinkaya, konuya ilişkin paylaşımında, “Görüşten çıktım. Ankaraya dönüyorum. Oğlumla ne mi konuştuk; gardiyan oğluma bağırınca, ‘sen bana bağıramazsın’ dediği için tutanak tutulmuş. Mahkemeye çıkarmışlar. Hücre cezası vermişler. Şaşırdım mı; tabi ki hayır….” ifadelerini kullandı.
Sosyal medya kullanıcısı eski bir hakim ise söz konusu cezanın infaz hakiminin kararı kesinleşmeden infaz edilemeyeceğini belirtti: “İnfaz Hakimi, tutanak tanıklarını, olayın geçtiği yerde bulunan tutukluları dinlemeli ve kamera kayıtlarını incelemeli. Hücre cezası verdiklerine göre tutanağa daha fazlasını eklemiş olmalılar. İnfaz hakiminin kararı kesinleşmeden bu cezayı infaz edemezler.”
[TR724] 31.1.2020
‘Adalet’ eylemleriyle tanınan Melek Çetinkaya’nının, müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli oğlu Furkan Çetinkaya’nın cezaevinde hücre cezasına çarptırıldığı ortaya çıktı. Melek Çetinkaya, konuya ilişkin paylaşımında, “Görüşten çıktım. Ankaraya dönüyorum. Oğlumla ne mi konuştuk; gardiyan oğluma bağırınca, ‘sen bana bağıramazsın’ dediği için tutanak tutulmuş. Mahkemeye çıkarmışlar. Hücre cezası vermişler. Şaşırdım mı; tabi ki hayır….” ifadelerini kullandı.
Sosyal medya kullanıcısı eski bir hakim ise söz konusu cezanın infaz hakiminin kararı kesinleşmeden infaz edilemeyeceğini belirtti: “İnfaz Hakimi, tutanak tanıklarını, olayın geçtiği yerde bulunan tutukluları dinlemeli ve kamera kayıtlarını incelemeli. Hücre cezası verdiklerine göre tutanağa daha fazlasını eklemiş olmalılar. İnfaz hakiminin kararı kesinleşmeden bu cezayı infaz edemezler.”
[TR724] 31.1.2020
TÜİK verilerindeki çelişki Meclis gündeminde
HDP Milletvekli Kemalbay, Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’a TÜİK verilerindeki çelişkiyi sordu.
KRONOS -31 Ocak 2020
ANKARA – HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerindeki çelişkilere dikkat çekerek, 2019 yılından önceki dört yılın ortalamasında 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfustaki artışın yüzde 97’sinin işgücüne katıldığını ancak 2019 yılında bu oranın ‘dramatik’ şekilde yüzde 9’a indiğini söyledi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yanıtlaması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) verdiği soru önergesinde TÜİK verilerindeki çelişkilere dikkat çekti.
Kemalbay, önergesinde , “TÜİK verilerine göre, 15 yaş üstü kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus 2019’un Ekim ayı itibarıyla son bir yılda 915 bin kişi artmış, aynı dönem işgücündeki artış ise 82 bin düzeyinde kalmıştır. Yani TÜİK verilerine göre çalışma çağındaki nüfus 100 kişi artarken bunların yalnızca 9’u çalışmak isteğinde bulunmuş ve işgücüne katılmıştır. Oysa Ekim ayları itibarıyla önceki dört yıla bakıldığında aynı araştırma sonucunda 100 kişiden yüzde 97’si çalışma isteğinde bulunmuştur. TÜİK verilerine göre 2019’dan önceki dört yılın ortalamasında 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfustaki artışın yüzde 97’sinin işgücüne katıldığı görülürken, 2019 yılında bu yüzde 97’lik oranın dramatik şekilde yüzde 9’a inmesi büyük bir sapmaya işaret etmektedir” ifadelerine yer verdi.
“TÜİK MANİPÜLATİF VERİLER AÇIKLANMAYA MI ZORLANIYOR?”
HDP vekili Kemalbay, soru önergesinde Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın yanıtlaması istemiyle aşağıdaki soruları yöneltti:
-TÜİK verilerine göre 2019’dan önceki dört yılın ortalamasında 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfustaki artışın yüzde 97’sinin işgücüne katıldığı görülürken, 2019 yılında ise bu yüzde 97’lik oranın yüzde 9’a inmesinin sebebi nedir?
-Ekim 2019 itibarıyla işsizlik oranının yüzde 13.4 düzeyinde açıklanmasına rağmen işsizlik oranlarının daha yüksek olduğu yönündeki kamuoyundaki kuşkuları gidermek için bir çalışma yapılacak mıdır?
-Verilerdeki dramatik farklara istinaden demokratik kamuoyunca oluşan güvensizliği gidermek adına TÜİK’den konu ile ilgili herhangi bilgilendirici bir açıklama bugüne kadar neden yapılmamıştır?
-TÜİK manipülatif veriler açıklamaya mı zorlanmaktadır?
-TÜİK’in işlevi hükümetin işsizlik karnesini gizlemek midir?
[Kronos.News] 31.1.2020
KRONOS -31 Ocak 2020
ANKARA – HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerindeki çelişkilere dikkat çekerek, 2019 yılından önceki dört yılın ortalamasında 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfustaki artışın yüzde 97’sinin işgücüne katıldığını ancak 2019 yılında bu oranın ‘dramatik’ şekilde yüzde 9’a indiğini söyledi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın yanıtlaması istemiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) verdiği soru önergesinde TÜİK verilerindeki çelişkilere dikkat çekti.
Kemalbay, önergesinde , “TÜİK verilerine göre, 15 yaş üstü kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus 2019’un Ekim ayı itibarıyla son bir yılda 915 bin kişi artmış, aynı dönem işgücündeki artış ise 82 bin düzeyinde kalmıştır. Yani TÜİK verilerine göre çalışma çağındaki nüfus 100 kişi artarken bunların yalnızca 9’u çalışmak isteğinde bulunmuş ve işgücüne katılmıştır. Oysa Ekim ayları itibarıyla önceki dört yıla bakıldığında aynı araştırma sonucunda 100 kişiden yüzde 97’si çalışma isteğinde bulunmuştur. TÜİK verilerine göre 2019’dan önceki dört yılın ortalamasında 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfustaki artışın yüzde 97’sinin işgücüne katıldığı görülürken, 2019 yılında bu yüzde 97’lik oranın dramatik şekilde yüzde 9’a inmesi büyük bir sapmaya işaret etmektedir” ifadelerine yer verdi.
“TÜİK MANİPÜLATİF VERİLER AÇIKLANMAYA MI ZORLANIYOR?”
HDP vekili Kemalbay, soru önergesinde Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın yanıtlaması istemiyle aşağıdaki soruları yöneltti:
-TÜİK verilerine göre 2019’dan önceki dört yılın ortalamasında 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfustaki artışın yüzde 97’sinin işgücüne katıldığı görülürken, 2019 yılında ise bu yüzde 97’lik oranın yüzde 9’a inmesinin sebebi nedir?
-Ekim 2019 itibarıyla işsizlik oranının yüzde 13.4 düzeyinde açıklanmasına rağmen işsizlik oranlarının daha yüksek olduğu yönündeki kamuoyundaki kuşkuları gidermek için bir çalışma yapılacak mıdır?
-Verilerdeki dramatik farklara istinaden demokratik kamuoyunca oluşan güvensizliği gidermek adına TÜİK’den konu ile ilgili herhangi bilgilendirici bir açıklama bugüne kadar neden yapılmamıştır?
-TÜİK manipülatif veriler açıklamaya mı zorlanmaktadır?
-TÜİK’in işlevi hükümetin işsizlik karnesini gizlemek midir?
[Kronos.News] 31.1.2020
Borç batağındaki AKP’li belediyeden misafirlere 8 milyon liralık hediye
En borçlu belediyeler arasında yer alan AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi, hediye olarak dağıtmak amacıyla 8 milyon liraya 24 ayar altın işlemeli tabak ve ibrik başta olmak üzere ipek halı, ipek kravat, ipek şal ve bornoz yaptırdığı ortaya çıktı.
BOLD – AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi, 8 milyon liraya hediye olarak dağıtmak amacıyla 24 ayar altın işlemeli tabak ve ibrik, ipek halı, ipek kravat, ipek şal ve bornoz takımı aldığı ortaya çıktı. Hediyeliklerin kimlere verildiği ise merak konusu oldu.
BORNOZ SETİNE KADAR DÜŞÜNÜLMÜŞ
İller Bankası’na en çok borcu olan belediyelerin başında gelen AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin 2018 yılında ‘Temsil, Ağırlama ve Tanıtım Organizasyonları İle Kent Anı Objelerinin Tedariki Hizmet İşi’ başlığıyla yaptığı ihaleyle hediyelik 250 adet 24 ayar altın işlemeli tabak ve ibrik aldığı ortaya çıktı. 7 milyon 990 bin TL ödenen ihale kapsamında başkanının Alinur Aktaş olduğu AKP’li belediyenin konuklarına vermek üzere aldığı hediyeler arasında 30 hançer şeklinde Bursa bıçağı, 250 çini, 100 altın işlemeli tabak, 150 altın işlemeli ibrik, 15 el dokuması ipek halı, 3 bin kutu kestane şekeri, 250 ipek kravat, 200 el dokuması ipek şal, 10 bin fular, 15 bin el havlusu, 100 bornoz seti yer alıyor.
AKP’LİLERE VIP KONAKLAMA İMKANI SAĞLANMIŞ
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre; AKP’li belediye ihale kapsamında 250 kişilik VIP konaklama hizmeti de aldı. İhale dosyasında VIP konaklamaya ilişkin “Protokol kapsamında gelen üst düzey devlet erkanı (Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Kabine Üyeleri gibi) misafirlerin konaklamaları gerektiği durumlarda beş yıldızlı otelde özel odalarda tam pansiyon olarak konaklamasının sağlanması, otel rezervasyonların yapılması ve takibi. Kalabalık organizasyonlarda otellerde bir mihmandar veya irtibat görevlisi bulundurulması” ifadelerine yer verildi.
[BoldMedya] 31.1.2020
BOLD – AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi, 8 milyon liraya hediye olarak dağıtmak amacıyla 24 ayar altın işlemeli tabak ve ibrik, ipek halı, ipek kravat, ipek şal ve bornoz takımı aldığı ortaya çıktı. Hediyeliklerin kimlere verildiği ise merak konusu oldu.
BORNOZ SETİNE KADAR DÜŞÜNÜLMÜŞ
İller Bankası’na en çok borcu olan belediyelerin başında gelen AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin 2018 yılında ‘Temsil, Ağırlama ve Tanıtım Organizasyonları İle Kent Anı Objelerinin Tedariki Hizmet İşi’ başlığıyla yaptığı ihaleyle hediyelik 250 adet 24 ayar altın işlemeli tabak ve ibrik aldığı ortaya çıktı. 7 milyon 990 bin TL ödenen ihale kapsamında başkanının Alinur Aktaş olduğu AKP’li belediyenin konuklarına vermek üzere aldığı hediyeler arasında 30 hançer şeklinde Bursa bıçağı, 250 çini, 100 altın işlemeli tabak, 150 altın işlemeli ibrik, 15 el dokuması ipek halı, 3 bin kutu kestane şekeri, 250 ipek kravat, 200 el dokuması ipek şal, 10 bin fular, 15 bin el havlusu, 100 bornoz seti yer alıyor.
AKP’LİLERE VIP KONAKLAMA İMKANI SAĞLANMIŞ
BirGün’den İsmail Arı’nın haberine göre; AKP’li belediye ihale kapsamında 250 kişilik VIP konaklama hizmeti de aldı. İhale dosyasında VIP konaklamaya ilişkin “Protokol kapsamında gelen üst düzey devlet erkanı (Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Kabine Üyeleri gibi) misafirlerin konaklamaları gerektiği durumlarda beş yıldızlı otelde özel odalarda tam pansiyon olarak konaklamasının sağlanması, otel rezervasyonların yapılması ve takibi. Kalabalık organizasyonlarda otellerde bir mihmandar veya irtibat görevlisi bulundurulması” ifadelerine yer verildi.
[BoldMedya] 31.1.2020
Züleyha Gülüm: “Bekçilik sistemiyle AKP tüm bilgileri elinde tutacağı bir ağ kuruyor”
“AKP, bekçilik sistemiyle tüm bilgileri elinde tutmaya çalıştığı bir ağ kurmaya çalışıyor. Bu ağla toplumun bütünü üzerinde bir baskı oluşturma mekanizması geliştirmeye çalışıyor”
BOLD – Çarşı ve mahalle bekçilerine kimlik sorabilme, silah kullanma yetkisi ile adli görevler verilmesi gibi düzenlemeleri içeren 18 maddelik Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu Teklifi, Meclis İçişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Düzenlemeyle AKP iktidarının kendi güvenliğini sağlamlaştırmaya çalıştığını ve bu uygulamanın yasalaşması durumunda ilk olarak kadınların hedef alınacağını, silah kullanma yetkisinin vahim sonuçları olacağını belirten Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilli Züleyha Gülüm, yasal düzenlemeyi Mezopotamya Ajansı’na değerlendirdi.
Daha önce bekçiler hakkında mahkemelerin verdiği “kimlik soramaz” ve “Genel Bilgi Taraması (GBT) yapamaz” şeklindeki kararları anımsatan Gülüm, iktidarın bu kararları önlemek için yasal bir düzenleme getirmeye çalıştığını söyledi. AKP’nin bu düzenlemeyle kendi iktidarının güvenliğini korumak için böyle bir sisteme başvurduğunu aktaran Gülüm, “AKP’nin emniyet güçlerini yeterli görmediği, bu nedenle bekçilik sistemini hayatımıza koyduğunu biliyoruz. AKP, bekçilik sistemiyle tüm bilgileri elinde tutmaya çalıştığı bir ağ kurmaya çalışıyor. Bu ağla toplumun bütünü üzerinde bir baskı oluşturma mekanizması geliştirmeye çalışıyor” dedi.
GİYİMLERE MÜDAHALE BAŞLAYACAK
“Bekçilerin bir diğer yönü ise ahlak bekçiliği yaptırmak. İktidar yine kendisine göre biçimlenmeyen yaşam biçimlerine müdahale etmeyi hedefliyor” diyen Gülüm, “Böyle olunca da ilk hedefleri kadınlar ve LGBT+ bireyler geliyor. Çünkü iktidar yaşam biçimiyle, giyim ve kuşamıyla, davranışıyla kadınlara dayattığı bir rol var. Bu rolün dışına çıkan kadınlara da müdahale ediyor. Bunun hazırlığı da bekçilerin üzerinden yapılıyor. Ki bunun örneklerini de Ankara’da bekçilerin insanların yaşam biçimlerine ve giyimlerine müdahalesinde gördük. Dolayısıyla bekçi dediğimiz şeyin kendisi geçmiş anlamda anladığımız bir bekçilik meselesi değil, AKP’nin iktidar güvenliğini koruyacak olan mekanizmalar olarak tarif edebiliriz. Hiçbir yanıyla kabul edilebilir bir yanı yoktur. Aslında hukuken yapamayacağı birçok yetkiyi bekçilere verip toplumu denetlemeye çalışıyorlar” diye belirtti.
ÖLÜM OLAYLARI ARTAR
Bekçilere silah kullanma yetkisinin verilmesini “vahim” olarak değerlendiren Gülüm, “Bu konuda gerekli eğitimi almamış, gerekli donanıma sahip olmayan, temel insan haklarını bilmeyen ve bu konudaki kendi yetki sınırlarını bilmeyen insanlara silah yetkisinin verilmesi çok vahim olur. Bu aslında sokak ortasında insanların rahatlıkla öldürülmesi anlamına gelir. Eğer devletin bir görevlisiyseniz, polis ve askerseniz, vatandaşa karşı işlediği suçtan yargılanmazsınız. Yargılansanız bile çok nadir davaya dönüşür. Orada beraat kararı alırsınız. Böylesi bir gerçeklik var iken, siz birilerine silah kullanma yetkisi verirseniz, bu gerçekten toplumda en küçük bir olayda, insanların ölümüne yol açacak. Bu uygulamalar hukuk devletinde asla kabul edilebilir bir durum değil” diye konuştu.
‘HERKESİN SES ÇIKARMASI GEREKİR’
Bu yasal düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’na geldiğinde yüksek sesle itirazlarını dile getireceklerini belirten Gülüm, bu düzenlemenin ilerde büyük sıkıntılara yol açabileceği uyarısında bulunarak, “Toplumun bütün kesimleri bu düzenlemeye karşı sesini yükseltmeli. İktidar, kamuoyu baskısı oluşmadan hiçbir düzenlemeden geri adım atmıyor. Ancak kamuoyu baskısı çok yüksek gelirse, o zaman bu düzenlemeyi geri çekmek zorunda kalıyor. O yüzden herkesin buna yüksek sesle hayır demesi gerekiyor” çağrısında bulundu.
[BoldMedya] 31.1.2020
BOLD – Çarşı ve mahalle bekçilerine kimlik sorabilme, silah kullanma yetkisi ile adli görevler verilmesi gibi düzenlemeleri içeren 18 maddelik Çarşı ve Mahalle Bekçileri Kanunu Teklifi, Meclis İçişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Düzenlemeyle AKP iktidarının kendi güvenliğini sağlamlaştırmaya çalıştığını ve bu uygulamanın yasalaşması durumunda ilk olarak kadınların hedef alınacağını, silah kullanma yetkisinin vahim sonuçları olacağını belirten Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilli Züleyha Gülüm, yasal düzenlemeyi Mezopotamya Ajansı’na değerlendirdi.
Daha önce bekçiler hakkında mahkemelerin verdiği “kimlik soramaz” ve “Genel Bilgi Taraması (GBT) yapamaz” şeklindeki kararları anımsatan Gülüm, iktidarın bu kararları önlemek için yasal bir düzenleme getirmeye çalıştığını söyledi. AKP’nin bu düzenlemeyle kendi iktidarının güvenliğini korumak için böyle bir sisteme başvurduğunu aktaran Gülüm, “AKP’nin emniyet güçlerini yeterli görmediği, bu nedenle bekçilik sistemini hayatımıza koyduğunu biliyoruz. AKP, bekçilik sistemiyle tüm bilgileri elinde tutmaya çalıştığı bir ağ kurmaya çalışıyor. Bu ağla toplumun bütünü üzerinde bir baskı oluşturma mekanizması geliştirmeye çalışıyor” dedi.
GİYİMLERE MÜDAHALE BAŞLAYACAK
“Bekçilerin bir diğer yönü ise ahlak bekçiliği yaptırmak. İktidar yine kendisine göre biçimlenmeyen yaşam biçimlerine müdahale etmeyi hedefliyor” diyen Gülüm, “Böyle olunca da ilk hedefleri kadınlar ve LGBT+ bireyler geliyor. Çünkü iktidar yaşam biçimiyle, giyim ve kuşamıyla, davranışıyla kadınlara dayattığı bir rol var. Bu rolün dışına çıkan kadınlara da müdahale ediyor. Bunun hazırlığı da bekçilerin üzerinden yapılıyor. Ki bunun örneklerini de Ankara’da bekçilerin insanların yaşam biçimlerine ve giyimlerine müdahalesinde gördük. Dolayısıyla bekçi dediğimiz şeyin kendisi geçmiş anlamda anladığımız bir bekçilik meselesi değil, AKP’nin iktidar güvenliğini koruyacak olan mekanizmalar olarak tarif edebiliriz. Hiçbir yanıyla kabul edilebilir bir yanı yoktur. Aslında hukuken yapamayacağı birçok yetkiyi bekçilere verip toplumu denetlemeye çalışıyorlar” diye belirtti.
ÖLÜM OLAYLARI ARTAR
Bekçilere silah kullanma yetkisinin verilmesini “vahim” olarak değerlendiren Gülüm, “Bu konuda gerekli eğitimi almamış, gerekli donanıma sahip olmayan, temel insan haklarını bilmeyen ve bu konudaki kendi yetki sınırlarını bilmeyen insanlara silah yetkisinin verilmesi çok vahim olur. Bu aslında sokak ortasında insanların rahatlıkla öldürülmesi anlamına gelir. Eğer devletin bir görevlisiyseniz, polis ve askerseniz, vatandaşa karşı işlediği suçtan yargılanmazsınız. Yargılansanız bile çok nadir davaya dönüşür. Orada beraat kararı alırsınız. Böylesi bir gerçeklik var iken, siz birilerine silah kullanma yetkisi verirseniz, bu gerçekten toplumda en küçük bir olayda, insanların ölümüne yol açacak. Bu uygulamalar hukuk devletinde asla kabul edilebilir bir durum değil” diye konuştu.
‘HERKESİN SES ÇIKARMASI GEREKİR’
Bu yasal düzenlemenin Meclis Genel Kurulu’na geldiğinde yüksek sesle itirazlarını dile getireceklerini belirten Gülüm, bu düzenlemenin ilerde büyük sıkıntılara yol açabileceği uyarısında bulunarak, “Toplumun bütün kesimleri bu düzenlemeye karşı sesini yükseltmeli. İktidar, kamuoyu baskısı oluşmadan hiçbir düzenlemeden geri adım atmıyor. Ancak kamuoyu baskısı çok yüksek gelirse, o zaman bu düzenlemeyi geri çekmek zorunda kalıyor. O yüzden herkesin buna yüksek sesle hayır demesi gerekiyor” çağrısında bulundu.
[BoldMedya] 31.1.2020
Şebnem Korur Fincancı: Türkiye tasdikname aldı modern ve insan haklarına saygılı ülkeler liginden atıldı
Türkiye’nin son beş yıldaki insan hakları karnesi, İsviçre’nin Cenevre kentinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (UPR) kapsamında masaya yatırıldı.
BOLD – Cenevre’de yapılan toplantıda üçüncü kez Türkiye’deki mevcut durum incelendi. Toplantıda KHK ile kamu görevinden alınan 130 bin kişinin durumu ve OHAL döneminde işkence ve adam kaçırma iddiaları da ele alındı.
Toplantıya katılan Türkiye İnsan hakları Vakfı Başkanı Şebnem Korur Fincancı Bold’un sorularını cevapladı. Fincancı, “Türkiye’nin modern ve insan haklarına saygılı ülkeler liginden atıldı, Türkiye tasdikname aldı.” dedi.
Fincancı Türkiye’nin, BM toplantısında yalanlarla ayakta durmaya çalıştığını söyledi. Fincancı, BM’nin Türkiye’yi işkence konusunda gözlem altına alması gerektiğini belirtti.
[BoldMedya] 31.1.2020
BOLD – Cenevre’de yapılan toplantıda üçüncü kez Türkiye’deki mevcut durum incelendi. Toplantıda KHK ile kamu görevinden alınan 130 bin kişinin durumu ve OHAL döneminde işkence ve adam kaçırma iddiaları da ele alındı.
Toplantıya katılan Türkiye İnsan hakları Vakfı Başkanı Şebnem Korur Fincancı Bold’un sorularını cevapladı. Fincancı, “Türkiye’nin modern ve insan haklarına saygılı ülkeler liginden atıldı, Türkiye tasdikname aldı.” dedi.
Fincancı Türkiye’nin, BM toplantısında yalanlarla ayakta durmaya çalıştığını söyledi. Fincancı, BM’nin Türkiye’yi işkence konusunda gözlem altına alması gerektiğini belirtti.
[BoldMedya] 31.1.2020
O para Amerika'daki hesaplarda yok!
Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) ABD Temsilcisi Yurter Özcan, Kızılay üzerinden Ensar Vakfı'na gittiği belirtilen 7 milyon 925 bin dolarlık bağışa dair çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Başkentgaz'ın Kızılay üzerinden 7 milyon 925 bin dolar bağış yaptığı Ensar Vakfı'ndan açıklama gelmişti.
Ensar Vakfı o parayla Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yurt binası inşâ ettiklerini iddia etmişti.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) ABD Temsilcisi Yurter Özcan, Kızılay üzerinden Ensar Vakfı'na gittiği belirtilen 7 milyon 925 bin dolarlık bağışa ilişkin dikkati çeken açıklamalarda bulundu.
ABD HAZİNE BAKANLIĞI KAYITLARINDA BÖYLE BİR PARA YOK
ABD Hazine Bakanlığı’nın bağışçıların kimliğini açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaştığını belirten CHP’li Yurter Özcan, yazılı açıklamasında şunları aktardı:
“Türgev ve Ensar Vakfı’nın Amerika’da 2014 yılında ortaklaşa kurdukları Türken isimli vakıfa kurulduğundan itibaren yaklaşık 330 milyon TL (54 milyon dolar) para yollandığını ABD Hazine Bakanlığından aldığımız belgelerle ispat etmiştik.
O zamandan bugüne bağışçıların kimler olduğu ile alakalı çalışmalarımız sürmektedir. ABD kanunlarına göre, özel veri ve kişisel hakları korumak adına ABD Hazine Bakanlığı bağışçıların kimliğini açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaşmaktadır.
Bu çerçevede, Türken Vakfı’nın 2015 ve 2018 mali yılı raporlarında yer alan detaylı bağış tarafımıza henüz iletilmemiştir.
Ancak Türken Vakfı'na 2016 ve 2017 yıllarında yapılan her bir bağış miktarını ekteki listede paylaşıyoruz. Bu kalemlere bakıldığında, Ensar Vakfı ABD'nin Kızılay üzerinden aldığını iddia ettiği yaklaşık 8 milyon dolarlık bağış, New York’taki Türken Vakfı'nın Hazine Bakanlığı'na tebliğ ettiği rakamlar arasında yer almamaktadır.”
ABD HAZİNE BAKANLIĞINA VERİLEN MALİ RAPOR
Türken Vakfı'nın ABD Hazine Bakanlığı'na verdiği mali raporlara göre bağışlar şöyle:
*Türken’e 2016’da gelen toplam bağış yaklaşık 7.2 milyon dolar; 2017’de ise yaklaşık 2,2 milyon dolardır.
*2017’de gelen en büyük bağış 1,2 milyon dolar; 2016’da ise 4,5 milyon dolardır.
2015 yılının Türken Vakfı'nın en çok bağış topladığı sene olduğuna işaret eden Özcan, "O seneye ait bağışçı listesini temin etmek için ABD Hazine Bakanlığı'nda avukatlarımızın aracılığı ile başlattığımız süreç devam etmektedir." dedi.
CHP DAVA AÇMA İMASINDA BULUNDU
Özcan, "Eğer kamuoyunu aydınlatmak amacıyla yaptığımız bu girişimler sonuçsuz kalırsa, CHP ABD Temsilciliği olarak ABD’de konuyla alakalı ABD Hazine Bakanlığı ve Vergi Dairesi (IRS)’e dava açarak bu bağışların kalemlerini öğreneceğimizi kamuoyunun bilgisine arz ederiz.” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 31.1.2020
Başkentgaz'ın Kızılay üzerinden 7 milyon 925 bin dolar bağış yaptığı Ensar Vakfı'ndan açıklama gelmişti.
Ensar Vakfı o parayla Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yurt binası inşâ ettiklerini iddia etmişti.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) ABD Temsilcisi Yurter Özcan, Kızılay üzerinden Ensar Vakfı'na gittiği belirtilen 7 milyon 925 bin dolarlık bağışa ilişkin dikkati çeken açıklamalarda bulundu.
ABD HAZİNE BAKANLIĞI KAYITLARINDA BÖYLE BİR PARA YOK
ABD Hazine Bakanlığı’nın bağışçıların kimliğini açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaştığını belirten CHP’li Yurter Özcan, yazılı açıklamasında şunları aktardı:
“Türgev ve Ensar Vakfı’nın Amerika’da 2014 yılında ortaklaşa kurdukları Türken isimli vakıfa kurulduğundan itibaren yaklaşık 330 milyon TL (54 milyon dolar) para yollandığını ABD Hazine Bakanlığından aldığımız belgelerle ispat etmiştik.
O zamandan bugüne bağışçıların kimler olduğu ile alakalı çalışmalarımız sürmektedir. ABD kanunlarına göre, özel veri ve kişisel hakları korumak adına ABD Hazine Bakanlığı bağışçıların kimliğini açıklamadan, yapılan bağış miktarlarını kalem kalem paylaşmaktadır.
Bu çerçevede, Türken Vakfı’nın 2015 ve 2018 mali yılı raporlarında yer alan detaylı bağış tarafımıza henüz iletilmemiştir.
Ancak Türken Vakfı'na 2016 ve 2017 yıllarında yapılan her bir bağış miktarını ekteki listede paylaşıyoruz. Bu kalemlere bakıldığında, Ensar Vakfı ABD'nin Kızılay üzerinden aldığını iddia ettiği yaklaşık 8 milyon dolarlık bağış, New York’taki Türken Vakfı'nın Hazine Bakanlığı'na tebliğ ettiği rakamlar arasında yer almamaktadır.”
ABD HAZİNE BAKANLIĞINA VERİLEN MALİ RAPOR
Türken Vakfı'nın ABD Hazine Bakanlığı'na verdiği mali raporlara göre bağışlar şöyle:
*Türken’e 2016’da gelen toplam bağış yaklaşık 7.2 milyon dolar; 2017’de ise yaklaşık 2,2 milyon dolardır.
*2017’de gelen en büyük bağış 1,2 milyon dolar; 2016’da ise 4,5 milyon dolardır.
2015 yılının Türken Vakfı'nın en çok bağış topladığı sene olduğuna işaret eden Özcan, "O seneye ait bağışçı listesini temin etmek için ABD Hazine Bakanlığı'nda avukatlarımızın aracılığı ile başlattığımız süreç devam etmektedir." dedi.
CHP DAVA AÇMA İMASINDA BULUNDU
Özcan, "Eğer kamuoyunu aydınlatmak amacıyla yaptığımız bu girişimler sonuçsuz kalırsa, CHP ABD Temsilciliği olarak ABD’de konuyla alakalı ABD Hazine Bakanlığı ve Vergi Dairesi (IRS)’e dava açarak bu bağışların kalemlerini öğreneceğimizi kamuoyunun bilgisine arz ederiz.” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 31.1.2020
Senin Gibi Bir İnsan Gidemez [Harun Tokak]
Gece sırtını sabaha dayadığı demlerde balkona çıkıyorum. Gecenin zülüflerine yağan yağmur parkın ölgün ışıklarını ve çimleri ıslatıyor.
Dışarısı çok soğuk. Kış giderayak dişini gösteriyor. Böyle gecelerde anam, “Karda kışta kalanları sen koru Ya Rabbi!” derdi.
Gurbette bütün mevsimler kış…
Gurbet güneşleri ısıtmıyor insanı. Dağdan dağa birbirine seslenen insanlar gibi bazen gurbetteki eski dostlarla hasbihal ediyoruz.
En çok da Antalya kahramanları ile konuşuyoruz.
Gurbette olsa hayat akıp gidiyor işte…
Doğumlar, ölümler, evlilikler, hastalıklar…
Geçtiğimiz günlerde Nevzat Abi aradı.
“Hüseyin Tulpar Hoca ameliyat olmuş ”dedi.
Pek çokları onu tanımaz.
O gündüzün kendisini gizlemesini bilen gece yıldızları gibidir.
Gurbette bir hastane odasından görüştüm onunla.
Yatakta boylu boyunca yatıyordu.
Çok zayıflamıştı. Nurani simasına binlerce kırışık, her biri bir kederin izi gibi yerleşmişti.
Nedendir bilmiyorum.
Onu ne zaman görsem ne zaman hatırlasam hatırıma hep Hazreti Ebu Bekir (r.a) gelir.
Boyu posu, endamı, siması, en tatlı ezgileri andıran sesindeki samimiyeti, oturuşu, duruşu, mahşere yürüyor hissi veren adımları, karanlık bir ormanın derinliklerinden bakıyor gibi güzel gözleri, bedii zevkleri, vakarı, ciddiyeti, cömertliği, helal-haramda kılı kırk yarışı, mütevazılığı, saygısı, şefkati, sadakati, ıstırabı, ilmi, irfanı, namazdaki ciddiyeti…
Gülü, nergisi, lotusu, zambağı, yeşilin her rengi ile serapa güzellikler diyarı bir bahçe.
Onca zaferler kazanmış mütevazı bir komutan gibi bu kadar nişanı nasıl taşır omuzlarında.
Hazreti Ebu Bekir gibi varlıklı ve vefalı bir insan olarak hatırlıyorum onu hep.
Antalya’da bulunduğum yıllarda tam bir infak kahramanı idi. Tek başına bir milletti.
1981’de Rasanet Gençlik Vakfı’nın başkanlığını üstlenmişti.
Onunla birlikte hizmet büyük bir ivme kazandı.
Allah büyük bereketler lütfetti.
2015’te polisler vakıf binasını bastıklarındaki kükreyişini dinlemiştim;
“Biz bu vakfı kurarken iki elin parmağını geçmeyecek kadar insan vardık. Yavrularımızı sokaktan kurtarıp yüksek ahlaki değerler içeren bir eğitim sistemi için eğittik. Perişan, rastgele bir hayat yaşayan yavrular önce kendilerini kazandı, sonra da aileler…”
Onun gibi gurbetlerde olan Antalya kahramanlarından Hasan Libas bir hatırasını anlatıyor…
“Elmalı’ya doğru gidiyorduk. Hava çok sıcaktı. Arabanın kliması yoktu. Kasetten Hocaefendi’nin vaazını dinliyorduk.
Bir ara Hüseyin Hoca,”off, çok sıcak oldu” der demez, Hocaefendi, “cehennem ateşi daha yakıcıdır” ayetini okudu. Hüseyin Hoca ‘tevbe bir daha söylemem’ dedi.”
Hiç araba kullandığını görmedim. Büyük bir servetin sahibi idi.
Özel şoförü olabilirdi.
Ama o bisiklete binerdi.
Onu hep bisikletin üzerinde Antalya sokaklarında giderken hayal ederim.
On yıl sonra Antalya’dan ayrılırken üzerinde yine ilk karşılaştığımda gördüğüm gri elbisesi vardı.
Himmet, burs ve muavenet gibi konularda herkesten öndeydi.
Ama ucuz olsun diye Sümerbank’tan giyinirdi.
İsrafı hiç sevmezdi.
Bir gün dış tarafı biraz düzgün gibi görünse de içi orasından burasından delinmiş atkısını göstermişti bana.
Antalya İmam-Hatip Okulu’nda müdürlük yaptığı yıllarda, “ayakkabıya ihtiyacı olan öğrenciler” listesinde kızının da olduğunu fark etmesi onun için sürpriz değildi.
Benim Doğu’da olduğum günlerin birinde İsmet Paşa caddesinde o yıllarda ilkokula giden çocuklarımla karşılaşır.
“Nereye gidiyorsunuz böyle?”
“Ayakkabılarımız delindi onları tamir ettireceğiz”
Ellerinden tutar, onları ayakkabıcıya götürür.
Hem yeni birer çift ayakkabı alır, hem de ayakkabılarını tamir ettirir.
Şimdi seksenini aşkın bu insan gurbette bir hastane odasında.
Ülkesinden çok uzaklarda.
Bir ömür boyu bisikleti ile dolaştığı Antalya sokaklarına hasret yaşıyor.
Her şeyi ile Hazreti Ebu Bekir’i andıran bu insana acaba bir Allah kulu önüne geçip, “Hocam senin gibi bir insan bu şehirde kalmalı, bu şehrin size ihtiyacı var” demedi mi acaba.
Hazreti Ebu Bekir’e Mekke kâfirlerinden biri demişti.
Ardı arkası kesilmeyen horlanmalar, hakaretler, işkenceler, inanan insanları canından bezdirmişti. Bu topraklarda daha fazla kalırlarsa ya imanlarından, ya da canlarından olacaklardı.
Mekke’nin ateş yurdu olduğu bir gün Kutlu Nebi sahabilerine seslendi;
“Siz isterseniz yeryüzüne dağılın, Allah elbette sizleri bir araya getirecektir.”
Gidiyorlardı işte. Doğup büyüdükleri şehre veda ediyorlardı.
Takvimler miladi 615 yılını gösteriyordu.
Seher vakti, İslam’ın ilk muhacirleri için sefer zamanıydı.
Şehir derin uykudaydı.
Derken, kerpiç evlerin kapıları bir bir açıldı.
İlk, Hazreti Osman çıktı evinden. Yanında hanımı, Peygamberimizin rikkatli ve zarif kızı Rukiye de vardı. Her ikisi de yağmur yüklü bulutlar gibiydi.
Alacakaranlık saklıyordu yüzlerini.
Hazreti Hatice annemizin gözyaşları sel olup aktı. İncelerden ince kızına sarıldı, gözlerinin içine bakıp bakıp ağladı. Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da sarılıp ağladılar.
Bu, bir baba olarak Güllerin Efendisi için zor bir durumdu. Sadece iman ettikleri için başta kendi kızı ve damadı olmak üzere, onca insanın doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalması hazindi.
Fakat bu cebrî hicretin arkasında çok büyük lütuf ve ihsanlar barındırdığını görüyor, müminlerin birer tohum gibi yeryüzünün bağrına saçılmalarını ve güneşin doğup battığı her yere İslam’ın nurunu taşımalarını arzu ediyordu. Sahabileri O’nun nazarında insanlığa rehberlik edecek birer yıldızdı. Her biri kendi mizacına göre ayrı ayrı terbiye ediliyor, kendi kemaline sevk ediliyordu.
Kızının alnından öpen Allah Resulü bu yolculuğu ailesiyle başlatıyor, damadına ve kızına birer mefkûre muhaciri olarak bakıyordu.
“Ya Rabbi sen onların her ikisine de yardımcı ol!” diye dua etti.
Hazreti Rukiye sanki yeni gelin olmuş gibi gidiyordu.
Müminler görüyorlardı ki, Güllerin Efendisi şayet bir tehlike varsa ortaya canını, canparesini koyuyordu.
Evlerdeki kandiller bir bir söndü, kapılar kapandı. Muhacirlerin bazıları anahtarlarını kapıların duvarın kovuğuna sakladı, bazıları yanlarına aldılar. Bazıları da güvendikleri konu komşuya bıraktılar.
Onlar bu şehrin havasından, suyundan rahatsız olduklarından, şehri sevmediklerinden, daha güzel bir yer bulduklarından değil, imanlarını korumak için gidiyorlardı. Ve bu çileli, zorlu yollara düşerek hem kendi devrinde yaşayanlara, hem de kıyamete kadar gelecek mefkûre muhacirlerine önemli bir ders veriyorlardı.
Gidiyorlardı işte… Her şeylerini geride bırakarak. Varlıktan ve yokluktan soyunarak.
Zalimlerin yıktığı yaşam duvarını sabırla örmeye çalışan ışık süvarileri, Rablerinin rahmetine doğru yürüyorlardı.
İkinci göç kafilesi ile Mekke’deki Müslümanların sayısı kırktan daha azdı artık.
İkinci Habeş hicreti için yola çıkanlar arasında Hazreti Ebû Bekir de vardı. Yola yeni koyulmuştu ki, Mekke dışında, şehrin ileri gelenlerinden İbn Dağınne ile karşılaştı.
“Nereye gidiyorsun?”
“Başka bir diyara gidiyorum”
“Senin gibi bir insan Mekke’den gidemez.”
“Kavmimin ezası bıktı, usandırdı”
“Hayır, gedemezsin, gitmemelisin”
“Onların kötülüklerinden korunmak ve başka bir diyara ticaret yapmak için gidiyorum. Orada Rabbime gönlümce ibadet edeceğim.”
Bu nasıl olurdu? Ebû Bekir gibi bir insan da bu şehri terk ediyorsa bu işte bir yanlışlık vardı. Şehirleri canlı kılan içlerindeki erdemli kimseler değil miydi?
İbn Dağınne bunun bilincinde bir insandı ve bu gidişe isyan etti:
“Sen herkese yardım eder, hakkı hukuku korur ve doğruluktan ayrılmazsın. Güçsüze, yolda kalmışa yardım, misafire ikram eder ve akrabalarını gözetirsin. Haydi, Mekke’ye geri dön ve Rabbine orada ibadet et. Ben seni himaye ederim.”
Birlikte Mekke’ye geri döndüler.
Gece sırtını sabaha dayadığı demlerde balkondayım. Gecenin zülüflerine yağan yağmur parkın ölgün ışıklarını ve çimleri ıslatıyor.
Dışarısı çok soğuk.
Karşı apartmanlar derin uykuda.
Neler düşünüyorum neler…
O güzel insanlar bir gün güzel atlarına binerek ülkelerine dönecekler.
[Harun Tokak] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
Dışarısı çok soğuk. Kış giderayak dişini gösteriyor. Böyle gecelerde anam, “Karda kışta kalanları sen koru Ya Rabbi!” derdi.
Gurbette bütün mevsimler kış…
Gurbet güneşleri ısıtmıyor insanı. Dağdan dağa birbirine seslenen insanlar gibi bazen gurbetteki eski dostlarla hasbihal ediyoruz.
En çok da Antalya kahramanları ile konuşuyoruz.
Gurbette olsa hayat akıp gidiyor işte…
Doğumlar, ölümler, evlilikler, hastalıklar…
Geçtiğimiz günlerde Nevzat Abi aradı.
“Hüseyin Tulpar Hoca ameliyat olmuş ”dedi.
Pek çokları onu tanımaz.
O gündüzün kendisini gizlemesini bilen gece yıldızları gibidir.
Gurbette bir hastane odasından görüştüm onunla.
Yatakta boylu boyunca yatıyordu.
Çok zayıflamıştı. Nurani simasına binlerce kırışık, her biri bir kederin izi gibi yerleşmişti.
Nedendir bilmiyorum.
Onu ne zaman görsem ne zaman hatırlasam hatırıma hep Hazreti Ebu Bekir (r.a) gelir.
Boyu posu, endamı, siması, en tatlı ezgileri andıran sesindeki samimiyeti, oturuşu, duruşu, mahşere yürüyor hissi veren adımları, karanlık bir ormanın derinliklerinden bakıyor gibi güzel gözleri, bedii zevkleri, vakarı, ciddiyeti, cömertliği, helal-haramda kılı kırk yarışı, mütevazılığı, saygısı, şefkati, sadakati, ıstırabı, ilmi, irfanı, namazdaki ciddiyeti…
Gülü, nergisi, lotusu, zambağı, yeşilin her rengi ile serapa güzellikler diyarı bir bahçe.
Onca zaferler kazanmış mütevazı bir komutan gibi bu kadar nişanı nasıl taşır omuzlarında.
Hazreti Ebu Bekir gibi varlıklı ve vefalı bir insan olarak hatırlıyorum onu hep.
Antalya’da bulunduğum yıllarda tam bir infak kahramanı idi. Tek başına bir milletti.
1981’de Rasanet Gençlik Vakfı’nın başkanlığını üstlenmişti.
Onunla birlikte hizmet büyük bir ivme kazandı.
Allah büyük bereketler lütfetti.
2015’te polisler vakıf binasını bastıklarındaki kükreyişini dinlemiştim;
“Biz bu vakfı kurarken iki elin parmağını geçmeyecek kadar insan vardık. Yavrularımızı sokaktan kurtarıp yüksek ahlaki değerler içeren bir eğitim sistemi için eğittik. Perişan, rastgele bir hayat yaşayan yavrular önce kendilerini kazandı, sonra da aileler…”
Onun gibi gurbetlerde olan Antalya kahramanlarından Hasan Libas bir hatırasını anlatıyor…
“Elmalı’ya doğru gidiyorduk. Hava çok sıcaktı. Arabanın kliması yoktu. Kasetten Hocaefendi’nin vaazını dinliyorduk.
Bir ara Hüseyin Hoca,”off, çok sıcak oldu” der demez, Hocaefendi, “cehennem ateşi daha yakıcıdır” ayetini okudu. Hüseyin Hoca ‘tevbe bir daha söylemem’ dedi.”
Hiç araba kullandığını görmedim. Büyük bir servetin sahibi idi.
Özel şoförü olabilirdi.
Ama o bisiklete binerdi.
Onu hep bisikletin üzerinde Antalya sokaklarında giderken hayal ederim.
On yıl sonra Antalya’dan ayrılırken üzerinde yine ilk karşılaştığımda gördüğüm gri elbisesi vardı.
Himmet, burs ve muavenet gibi konularda herkesten öndeydi.
Ama ucuz olsun diye Sümerbank’tan giyinirdi.
İsrafı hiç sevmezdi.
Bir gün dış tarafı biraz düzgün gibi görünse de içi orasından burasından delinmiş atkısını göstermişti bana.
Antalya İmam-Hatip Okulu’nda müdürlük yaptığı yıllarda, “ayakkabıya ihtiyacı olan öğrenciler” listesinde kızının da olduğunu fark etmesi onun için sürpriz değildi.
Benim Doğu’da olduğum günlerin birinde İsmet Paşa caddesinde o yıllarda ilkokula giden çocuklarımla karşılaşır.
“Nereye gidiyorsunuz böyle?”
“Ayakkabılarımız delindi onları tamir ettireceğiz”
Ellerinden tutar, onları ayakkabıcıya götürür.
Hem yeni birer çift ayakkabı alır, hem de ayakkabılarını tamir ettirir.
Şimdi seksenini aşkın bu insan gurbette bir hastane odasında.
Ülkesinden çok uzaklarda.
Bir ömür boyu bisikleti ile dolaştığı Antalya sokaklarına hasret yaşıyor.
Her şeyi ile Hazreti Ebu Bekir’i andıran bu insana acaba bir Allah kulu önüne geçip, “Hocam senin gibi bir insan bu şehirde kalmalı, bu şehrin size ihtiyacı var” demedi mi acaba.
Hazreti Ebu Bekir’e Mekke kâfirlerinden biri demişti.
Ardı arkası kesilmeyen horlanmalar, hakaretler, işkenceler, inanan insanları canından bezdirmişti. Bu topraklarda daha fazla kalırlarsa ya imanlarından, ya da canlarından olacaklardı.
Mekke’nin ateş yurdu olduğu bir gün Kutlu Nebi sahabilerine seslendi;
“Siz isterseniz yeryüzüne dağılın, Allah elbette sizleri bir araya getirecektir.”
Gidiyorlardı işte. Doğup büyüdükleri şehre veda ediyorlardı.
Takvimler miladi 615 yılını gösteriyordu.
Seher vakti, İslam’ın ilk muhacirleri için sefer zamanıydı.
Şehir derin uykudaydı.
Derken, kerpiç evlerin kapıları bir bir açıldı.
İlk, Hazreti Osman çıktı evinden. Yanında hanımı, Peygamberimizin rikkatli ve zarif kızı Rukiye de vardı. Her ikisi de yağmur yüklü bulutlar gibiydi.
Alacakaranlık saklıyordu yüzlerini.
Hazreti Hatice annemizin gözyaşları sel olup aktı. İncelerden ince kızına sarıldı, gözlerinin içine bakıp bakıp ağladı. Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da sarılıp ağladılar.
Bu, bir baba olarak Güllerin Efendisi için zor bir durumdu. Sadece iman ettikleri için başta kendi kızı ve damadı olmak üzere, onca insanın doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalması hazindi.
Fakat bu cebrî hicretin arkasında çok büyük lütuf ve ihsanlar barındırdığını görüyor, müminlerin birer tohum gibi yeryüzünün bağrına saçılmalarını ve güneşin doğup battığı her yere İslam’ın nurunu taşımalarını arzu ediyordu. Sahabileri O’nun nazarında insanlığa rehberlik edecek birer yıldızdı. Her biri kendi mizacına göre ayrı ayrı terbiye ediliyor, kendi kemaline sevk ediliyordu.
Kızının alnından öpen Allah Resulü bu yolculuğu ailesiyle başlatıyor, damadına ve kızına birer mefkûre muhaciri olarak bakıyordu.
“Ya Rabbi sen onların her ikisine de yardımcı ol!” diye dua etti.
Hazreti Rukiye sanki yeni gelin olmuş gibi gidiyordu.
Müminler görüyorlardı ki, Güllerin Efendisi şayet bir tehlike varsa ortaya canını, canparesini koyuyordu.
Evlerdeki kandiller bir bir söndü, kapılar kapandı. Muhacirlerin bazıları anahtarlarını kapıların duvarın kovuğuna sakladı, bazıları yanlarına aldılar. Bazıları da güvendikleri konu komşuya bıraktılar.
Onlar bu şehrin havasından, suyundan rahatsız olduklarından, şehri sevmediklerinden, daha güzel bir yer bulduklarından değil, imanlarını korumak için gidiyorlardı. Ve bu çileli, zorlu yollara düşerek hem kendi devrinde yaşayanlara, hem de kıyamete kadar gelecek mefkûre muhacirlerine önemli bir ders veriyorlardı.
Gidiyorlardı işte… Her şeylerini geride bırakarak. Varlıktan ve yokluktan soyunarak.
Zalimlerin yıktığı yaşam duvarını sabırla örmeye çalışan ışık süvarileri, Rablerinin rahmetine doğru yürüyorlardı.
İkinci göç kafilesi ile Mekke’deki Müslümanların sayısı kırktan daha azdı artık.
İkinci Habeş hicreti için yola çıkanlar arasında Hazreti Ebû Bekir de vardı. Yola yeni koyulmuştu ki, Mekke dışında, şehrin ileri gelenlerinden İbn Dağınne ile karşılaştı.
“Nereye gidiyorsun?”
“Başka bir diyara gidiyorum”
“Senin gibi bir insan Mekke’den gidemez.”
“Kavmimin ezası bıktı, usandırdı”
“Hayır, gedemezsin, gitmemelisin”
“Onların kötülüklerinden korunmak ve başka bir diyara ticaret yapmak için gidiyorum. Orada Rabbime gönlümce ibadet edeceğim.”
Bu nasıl olurdu? Ebû Bekir gibi bir insan da bu şehri terk ediyorsa bu işte bir yanlışlık vardı. Şehirleri canlı kılan içlerindeki erdemli kimseler değil miydi?
İbn Dağınne bunun bilincinde bir insandı ve bu gidişe isyan etti:
“Sen herkese yardım eder, hakkı hukuku korur ve doğruluktan ayrılmazsın. Güçsüze, yolda kalmışa yardım, misafire ikram eder ve akrabalarını gözetirsin. Haydi, Mekke’ye geri dön ve Rabbine orada ibadet et. Ben seni himaye ederim.”
Birlikte Mekke’ye geri döndüler.
Gece sırtını sabaha dayadığı demlerde balkondayım. Gecenin zülüflerine yağan yağmur parkın ölgün ışıklarını ve çimleri ıslatıyor.
Dışarısı çok soğuk.
Karşı apartmanlar derin uykuda.
Neler düşünüyorum neler…
O güzel insanlar bir gün güzel atlarına binerek ülkelerine dönecekler.
[Harun Tokak] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
Hâlâ Öğüt alan yok mu? [Rehberlik Köşesi] [Z.Hicran Yıldırım]
Yeryüzünde yüzlerce harabe…hepsi ayrı bir mücrim kavmin akıbetine emare ve hepsi birer ayet gibi gözler önünde…yok mu ibret alacak, yok mu?...’
İdris Aleyhisselam
İdris Aleyhisselam, Şit Aleyhisselam’ın torunlarındandır. Elbiseyi diken ilk insan olarak kabul edilir. Kendisine 30 sayfa indirilmiştir. Risale-i Nur’da Mektubat isimli eserde Birinci Mektup’ta beş kısma ayrılan hayat tabakalarından üçüncü tabakada Hazreti İsa (as) ile birlikte bulunmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri, bu konuyu şöyle açıklar:
‘Hayatın beş tabakası var…
Birinci Hayat Tabakası: Bizim hayatımızdır ki, pek çok kayıtla sınırlıdır.
İkinci Hayat Tabakası: Hazreti Hızır ve İlyas’ın (aleyhimesselam) hayat mertebeleridir ki bir derece serbesttir. Yani onlar, aynı anda pek çok yerde bulunabilirler. Bizim gibi sürekli, beşerî ihtiyaçlarla sınırlanmamışlardır. İstedikleri zaman yer, içerler; fakat bizim gibi buna mecbur değillerdir. Eşyanın perde arkasını gören şuhud ve keşf ehli evliyanın Hazreti Hızır ile yanlışlığına ihtimal verilmeyecek bir ittifakla nakledilen hikâyeleri, bu hayat tabakasını aydınlatır ve ispat eder. Hatta velilik makamlarından biri vardır ki, “Hızır makamı” denir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve onunla görüşür. Fakat bazen o makamın sahibi, yanlış bir şekilde, bizzat Hazreti Hızır zannedilir.
Üçüncü Hayat Tabakası: Hazreti İdris ve İsa’nın (aleyhimesselam) hayat tabakalarıdır. Onlar, beşerî ihtiyaçlardan sıyrılıp meleklerin hayatı gibi bir hayat mertebesine girerek nuranî bir letafet kazanmışlardır. Âdeta misalî bir beden letafetinde ve yıldız gibi parlak bir nuraniliğe sahip dünyadaki cisimleriyle göklerde bulunurlar.
Dördüncü Hayat Tabakası: Şehitlerin hayatıdır. Kur’an’ın açık ve kesin hükmüyle şehitlerin kabir ehlinin üstünde bir hayat mertebeleri vardır. (Bakara sûresi, 2/154; Âl-i İmran sûresi, 3/169)
Evet, şehitler dünya hayatlarını hak yolunda feda ettikleri için Cenâb-ı Hak kusursuz keremiyle onlara berzah âleminde, dünya hayatına benzer fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayat ihsan eder. Onlar öldüklerini bilmez, yalnız daha iyi bir âleme gittiklerini bilirler.
Tam bir saadet içinde lezzet duyar, ölümdeki ayrılık acısını hissetmezler. Gerçi kabir ehlinin ruhları bâkidir, fakat onlar öldüklerini bilir; berzahta aldıkları lezzet ve hissettikleri saadet, şehitlerin aldığı lezzete yetişemez. (Âl-i İmrân sûresi, 3/157; Nisâ sûresi, 4/74)
Berzah âlemindeki ölüler ile şehitlerin kabir hayatını hissedişleri farklıdır. Şehitlerin bu şekilde bir hayata mazhar oldukları ve kendilerini sağ bildikleri sayısız vaka ve rivayetle sabit ve kesindir.
Mesela şehitlerin efendisi Hazreti Hamza’nın (radiyallâhu anh) kendine sığınanları koruması, onların dünyaya ait işlerini görmesi ve gördürmesi gibi defalarca şahit olunan pek çok hadiseyle, bu hayat tabakası aydınlatılmış ve ispat edilmiştir.
Hatta benim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Yanımda, benim yerime şehit olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum sırada, defnedildiği yeri bilmediğim halde bence sadık bir rüyada, yeraltında bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şehitlerin hayat tabakasında gördüm. O, beni öldü biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor, fakat Rusların istilasından çekindiği için yeraltında kendine güzel bir sığınak yaptığını zannediyordu. İşte bu basit rüya, bazı şartlar ve işaretlerle, geçen hakikate dair bana gözümle görmüş gibi kesin bir kanaat vermiştir.
Beşinci Hayat Tabakası: Kabir ehlinin ruhanî hayatlarıdır. Evet, ölüm bir mekân değiştirmedir, ruhun salıverilmesi ve vazifeden terhistir; idam, hiçlik ve yok oluş değildir. Sayısız örnekle evliyanın ruhlarının surete bürünmesi ve keşf ehline görünmesi… kabirdeki bazı kimselerin uyanıkken veya uykudayken bizimle münasebeti… bize gerçeğe uygun haberler vermeleri gibi pek çok delil, o hayat tabakasının varlığını aydınlatır ve ispat eder.’ (Mektubat, s. 11-12)
İdris Aleyhisselam ile ilgili olarak en sağlam bilgi az da olsa, Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetlerde mevcuttur.
"(Ey Muhammed)! Kitapta İdris'e dair söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik." (Meryem, 19/56-57).
"(Ey Muhammed)! İsmail, İdris, Zü'l-kifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar iyilerdendi." (Enbiyâ, 21 /85-86).
Taberi’nin naklettiğine göre, Hazret-i Adem ve Şit’ten (as) sonra gelen ilk peygamber İdris Aleyhisselam’dır. Peygamber olduğunda henüz Adem Aleyhisselam hayattaydı. Kabiloğullarına peygamber olarak gönderilmişti. Kavmini Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uymaya davet etti. Ancak, kavmi onu dinlemedi.
İdris Aleyhisselam, Hazret-i Adem ve Hazret-i Şit’e (as) gönderilen ilahi metinleri de üzerinde taşırdı. Hesap, tıp, yazı yazma sanatı ve terzilik gibi birçok ilim dalıyla uğraştı İdris Aleyhisselam.
Peygamber Efendimiz’in (sav) Miraç Gecesi’nde İdris Aleyhisselâmla görüşmesi:
Peygamberimiz (sav) Miraç Gece'sinde, Cebrail Aleyhisselâmla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, İdris Aleyhisselâmla karşılaştı. Cebrail Aleyhisselâma:
"Kim bu?" diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu, İdris Aleyhisselâm’dır! Selâm ver ona!" dedi. Peygamberimiz, selâm verdi. O da Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra: "Hoş geldin, safa geldin salih kardeş, salih Peygamber!" dedi ve hayırla dua etti.
Nuh Aleyhisselam
Nuh Aleyhisselam, Hazreti İdris’ten (as) sonra gönderilen ve onun soyundan olan bir peygamberdir. Nuh Aleyhisselam diğer insanlarda görülmeyen üstün meziyetlere sahipti.
Peygamberlik vazifesi ile vazifelendirildiğinde önce kendisine yakın gördüğü kişilere gizli gizli tebliğde bulundu. Zamanla tebliği her tarafa yaymaya çalıştı. Ancak, ona inanmak istemeyenler kulaklarını tıkıyorlar, kendisini gördüklerinde başlarına elbiselerini çekerek moralini bozmaya çalışıyorlardı.
Nuh (as) senelerce hiçbir engele takılmadan kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye devam etti. Müşriklerin ileri gelenleri inananlara türlü türlü eziyetler yapmaya başladılar. Peygambere inanan, fakir ve alt tabakadaki insanlarla alay ettiler. Bir insanın peygamber olamayacağını iddia ettiler. Onlar, her şeyi makam, kuvvet ve madde ile değerlendiriyorlardı.
Nuh Aleyhisselam’a, fakirlerin imana gelmelerine mani olduklarını, onları kovması halinde imana geleceklerini söylüyorlardı.
"Sana düşük seviyeli kimseler tabi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!" (Şuara Suresi, 111) diyorlardı. Amaçları, imana gelmek değil, müminlerle Peygamberin arasını açmaktı. Teklifleri reddedilip, fakirlerin kovulmayacağı cevabını almaları üzerine hiddetlenerek tehditlerde bulunmaya başladılar:
"Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!" (Şuara Suresi, 116)
Bir türlü hidayete yanaşmayan Hz. Nuh’un (as) kavmi, peygamberlerinin kendilerini korkuttuğu azabı dilleriyle istiyorlardı.
Bu taşkınlıklar karşısında Nuh (as) Yüce Allah’a döktü içini:
“Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben davet ettikçe onlar daha çok kaçtılar. Her ne zaman onları bağışlaman için Senin mağfiretine çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, beni görmemek için elbiselerini başlarına geçirdiler. İnat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh Suresi, 5, 6, 7)
Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle 950 sene kavminin içinde kalmış ve yıllarca kavmini hak ve hakikate davet etmişti.
‘Çok önce Biz Nûh'u halkına resul olarak gönderdik. O da aralarında bin yıldan elli yıl eksik kaldı. Netice de onlar zulümlerine devam ederken tufan onları boğdu.’ (Ankebût Suresi, 29/14)
Hakarete maruz kalmış, hırpalanmış, dövülmüş fakat hakkın hatırını âli tuttuğundan, kızmadan, öfkelenmeden onların kapılarını çalmaya devam etmişti. Öyle ki onun tebliğ ve irşat mevzuundaki cehd u gayreti karşısında hâlâ inatlarını devam ettiren insanların durumu en sonunda gayretullaha dokunmuştu.
O gün ona inanan çok az insan vardı. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, Hz. Nuh (as) Cenâb-ı Hakk'a ellerini açıp mağlup düştüğünü itiraf etmek ve Rabbinden kâfirlere karşı yardım dilemek zorunda kalmıştı. Böyle bir nebinin duâsı elbette ki reddedilemezdi ve edilmemişti de. Kur'ân bize bu hâdiseyi oldukça tafsîlatlı bir biçimde anlatır:
'Bu putperestlerden önce Nuh kavmi de kulumuzu yalanlayarak, 'delidir' demişlerdi ve onun yolu kesilmişti. O da 'Ben mağlup düştüm bana yardım et!' diye Rabbine yalvarmıştı. Biz de bunun üzerine gök kapılarını, boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık; derken her iki su takdir edilen bir ölçüye göre buluştu. Onu tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik. Kavmi tarafından inkâr edilmiş olan Nuh'a mükâfat olarak verdiğimiz gemi, bizim gözetimimizde yüzüyordu. And olsun ki biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık. Hâlâ Öğüt alan yok mu? Benim azabım ve uyarmam nasılmış?' (Kamer Suresi, 54/9-16)
Yapılan zulüm ve haksızlıkların gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu eşik aşıldıktan sonra artık Allah affetmez. İşte kavminin inkâr ve temerrütleri gayretullaha dokunduktan sonra, Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a gemi yapmasını emretmişti.
Cenab-ı Hakkın öğretmesiyle Hz. Nuh bir gemi yaptı. Kendisine iman eden üç oğlu ile birlikte mü’minlerin tamamı seksen kişi idi. Hz. Nuh, gemisini inşa ederken bile kavminin şakileri gelip gidip ona sataşmaya devam etmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şöyle anlatır:
“Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler ise her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh, ‘Siz’ dedi, ‘şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir. Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca ahiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz.” (Hûd sûresi, 11/38-39)
Azabın yaklaştığı anlarda kavminin hâlâ küfür, inat ve temerrütlerini devam ettirmeleri ve her fırsatta alay etmeyi sürdürmeleri karşısında bile Hz. Nuh, tavrını hiç değiştirmemişti.
Gemiyi bitirince de iman edenleri çağırarak onları gemiye almış ve Allah’ın takdirini beklemeye koyulmuştu.
Gemiye Hz. Nuh’a inananlar bindi. Her hayvandan da bir çift alındı. O, gökten bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağmaya, yerden sular kaynamaya başladığı anlarda bile kavmi aleyhine: “Hani bir şey olmaz diyordunuz. Alın ağzınızın payını!” şeklinde tek bir söz söylememişti.
Yerden fışkıran sular ve gökten yağan yağmur kısa zamanda her tarafı deryaya çevirdi. Gemide bulunanlardan başka bütün insanlar ve canlılar helak oldu. Tufan dindikten sonra gemi Musul civarında bulunan Cudi dağına oturdu.
Kur’ân-ı Kerim bu hadiseyi tafsilatıyla bize anlatır:
‘Nihayet emrimiz gelip de tennur kaynadığı zaman (tandırdan sular kaynamaya başlayınca) Nuh'a dedik ki: "Her hayvan türünden erkekli dişili ikişer eş ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları hariç olmak üzere, aileni bir de iman edenleri gemiye al!" Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.
Nuh dedi ki "Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir" (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).
Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken, Nuh biraz ötede olan oğluna: "Evladım, gel sen de bizimle gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!" diye seslendi.
O: "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!" dedi. Nuh ise: "Bugün Allah'ın helâk emrinden koruyacak hiçbir kuvvet yoktur. Ancak O'nun merhamet ettiği kurtulur!" der demez, birden aralarına dalga girdi ve oğlu boğulanlardan oldu.
Kâfirler boğulduktan sonra yerle göğe: "Ey yer suyunu yut ve ey gök suyunu tut!" diye emir buyuruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cudi üzerinde yerleşti ve "Kahrolsun o zalimler!" denildi.
Nuh Rabbine hitâb edip: "Ya Rabbî, dedi, elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!"
"Ey Nuh!" buyurdu Allah, "O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.O halde, hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Cahilce bir davranışta bulunmayasın diye sana öğüt veriyorum."
"Ya Rabbî, dedi, hakkında kesin bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana merhamet etmezsen, her şeyi kaybedenlerden olurum."
"Ey Nuh! denildi, sana ve beraberinde bulunan mümin topluluklara Bizim tarafımızdan bir selâmet ve çok bereketlerle gemiden in! Gelecek nesiller içinde niceleri de olacak ki onları dünyada bir müddet yaşatacağız, sonra da Biz den onlara gayet acı bir azap dokunacaktır."
İşte bunlar gayb olan birtakım haberlerdir. Onları sana Biz vahyediyoruz.Halbuki bu vahiyden önce onları ne sen, ne de milletin bilmezdiniz. Öyleyse onların red ve inkârlarına karşı sabret, dişini sık ve şüphen olmasın ki hayırlı âkıbet müttakilerindir (Sonunda kazananlar, Allah'ı sayıp O'nun emirlerini çiğnemekten sakınanlar olacaktır).’ (Hud Suresi, 11/40-49)
Hâlâ Öğüt alan yok mu?
‘Hz. Nuh (as) nübüvvetle serfiraz kılınmış bir peygamberdi. Ve başında peygamberlik tacı vardı. O başkasının değil; Allah'ın memuruydu ve insanları, Allah'a kul olmaya davet ediyordu. Halbuki kavmi ona, 'mecnun' diyordu. Aslında onların bu ifadeleri, peygamberdeki imanın kemaline işaret ederdi. Çünkü o toplumda içtimai hayatın dengeleri alt-üst olmuş ve bütün değer ölçüleri tersine dönmüştü. Böyle olunca da bir peygamber elbette ki onların ölçülerine göre dengeli görülemezdi…
Ona 'mecnun' diyeceklerdi ve dediler de. Zira bu şanı yüce nebi, onların bozduğu cemiyeti baştan sona yeniden imara çalışıyordu. Ve böyle bir insan, elbette diğerleri arasında bu yaftayla damgalanacaktı. Ondandır ki, Allah Resûlü (sav) bir hadîslerinde, bir mü'mine mecnun denmesini onun imanının kemali olarak ifade etmişlerdir. (Müsned, 3/68; 6/18; Tirmizi, Zühd, 39)
Bunun üzerine Hz. Nuh (as) kavminin isyanı karşısında ellerini açtı ve Rabbine duâ etti:
'Rabbim, ben mağlubum, bana yardım et!' dedi. Allah (cc) da onun, o azgın kavmini suya batırdı. Üstten ve alttan gelen sularla hepsini boğup helâk etti. Belki bu Atlantis medeniyetiydi, belki de bir başka medeniyet… bu azgın insanlar ister Atlantik Denizi'ne batırılmış olsunlar, ister bir başka denize…fark etmez. Hâdise şu idi; başlarında bir peygamber olmasına, o peygamber her an emr-i bi'l-maruf yapmasına rağmen bir medeniyet batırılıyordu. Çünkü o peygamber mağlup düştüğünü ilan etmişti.
Ayet, onların ve Hz. Nuh (as)'un durumunu anlattıktan; yani kavminin sular içinde boğulup, Hz. Nuh (as) ve yanındakilerin bir vapurla korunmalarını dile getirdikten sonra soruyor: 'Yok mu ibret alan?'
Mü'min, her şeyden evvel bir emniyet insanıdır. Ondan zarar gelmesi söz konusu değildir. İçtimaî hayat, onlarla sigortalıdır. Bütün insanlığa karşı durumu böyle olmakla beraber mü'min, inanan insanlara karşı daha bir sıcak ve derindir. Onun için Allah (cc) ve Resûlü (sav)'nden kendisine intikal eden güzellikleri herkese anlatma durumundadır. İçinde yaşadığı toplumu bir taraftan imara çalışırken, diğer taraftan da onları çeşitli zararlardan koruma mevzuunda fevkalâde içten ve hassas davranır. Bu vazifeyi yüklenmek istemeyenler, esasen kendilerine birer üstünlük nişanesi gibi verilen 'mü'minlik' ünvanına tepki gösteriyorlar demektir.
Evet, en küçük daireden -ki kalb dairesidir- en büyük daireye kadar, mü'minin kendi durumuna göre bir kısım vazifeleri vardır. Hane, köy, belde, millet ve topyekûn insanlık, ulaşacaksa, onun elindeki nurlu beyanlarla aydınlık ufuklara ulaşacaktır. Muhatapları anlamasa, idrak etmese dahi, onun bu mevzudaki ihmali başkalarının mahrumiyetini netice verdiğinden önemli bir vebal ve eksikliktir.
Aynı zamanda, küfür ve ilhadın önüne geçilmezse, berheva olan sadece kâfir ve mülhidler olmayacak, onun kendisi de bu yıkımdan nasibini alacaktır. Öyleyse mü'min, asgarî, bu noktadan hareketle, 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yapmalı ve bir umumî felakete meydan vermemelidir.
Bu hususu tenvir sadedinde Allah Resûlü (sav) bir hadîslerinde şöyle buyururlar:
'Allah'ın emirlerini yerine getirenle getirmeyenlerin misali, aynı vapurda yolculuk yapan kimselerin misali gibidir. Bunlardan kimisi üst katta, kimisi de alt kattadır. Altta bulunanlar, kardeşlerini rahatsız etmemek için su almak istediklerinde, yukarıdakilere biz kendi yerimizde bir menfez açsak deyip, geminin tabanından bir delik açmaya yeltenseler, yukarıdakiler de bu duruma göz yumsalar, her iki taraf da batmaya maruz kalacaktır.' (Buhari, Şerike, 6; Müsned, 4/268,269)
Allah Resûlü’nün (sav) bu ifadeleri bir temsildir. Nebiler Serveri (sav), çok ciddî bir içtimâî meseleyi, temsil suretinde dile getirmekte ve bizim anlayış seviyemize göre ifade etmektedir. Burada gemiyi delmek isteyenlerin arzuları, ilk bakışta masumane görünebilir. Fakat doğacak akıbet, hiç de masum sayılabilecek gibi değildir.
Bu hadîsten hareketle denilebilir ki, dünya, Hz. Nuh’un (as) gemisi gibi bir gemidir. Bütün insanlık hiçbir tercih hakkı olmaksızın o gemiye binmiş durumdadır. Zira bu dünyada herkes, aynı zeminde yaşamak zorundadır. Bu gemideki hayat nizamı, bizi buraya bindiren Zat'a aittir. Başkalarının bu nizamı ihlale ve çiğnemeye hakları olamaz. Ve böyle bir durumda hususî hayat da söz konusu değildir.’***
İçinde bulunduğumuz gemiyi korumak, onu batmaktan muhafaza etmek hepimizin vazifesidir…
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
İdris Aleyhisselam
İdris Aleyhisselam, Şit Aleyhisselam’ın torunlarındandır. Elbiseyi diken ilk insan olarak kabul edilir. Kendisine 30 sayfa indirilmiştir. Risale-i Nur’da Mektubat isimli eserde Birinci Mektup’ta beş kısma ayrılan hayat tabakalarından üçüncü tabakada Hazreti İsa (as) ile birlikte bulunmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri, bu konuyu şöyle açıklar:
‘Hayatın beş tabakası var…
Birinci Hayat Tabakası: Bizim hayatımızdır ki, pek çok kayıtla sınırlıdır.
İkinci Hayat Tabakası: Hazreti Hızır ve İlyas’ın (aleyhimesselam) hayat mertebeleridir ki bir derece serbesttir. Yani onlar, aynı anda pek çok yerde bulunabilirler. Bizim gibi sürekli, beşerî ihtiyaçlarla sınırlanmamışlardır. İstedikleri zaman yer, içerler; fakat bizim gibi buna mecbur değillerdir. Eşyanın perde arkasını gören şuhud ve keşf ehli evliyanın Hazreti Hızır ile yanlışlığına ihtimal verilmeyecek bir ittifakla nakledilen hikâyeleri, bu hayat tabakasını aydınlatır ve ispat eder. Hatta velilik makamlarından biri vardır ki, “Hızır makamı” denir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve onunla görüşür. Fakat bazen o makamın sahibi, yanlış bir şekilde, bizzat Hazreti Hızır zannedilir.
Üçüncü Hayat Tabakası: Hazreti İdris ve İsa’nın (aleyhimesselam) hayat tabakalarıdır. Onlar, beşerî ihtiyaçlardan sıyrılıp meleklerin hayatı gibi bir hayat mertebesine girerek nuranî bir letafet kazanmışlardır. Âdeta misalî bir beden letafetinde ve yıldız gibi parlak bir nuraniliğe sahip dünyadaki cisimleriyle göklerde bulunurlar.
Dördüncü Hayat Tabakası: Şehitlerin hayatıdır. Kur’an’ın açık ve kesin hükmüyle şehitlerin kabir ehlinin üstünde bir hayat mertebeleri vardır. (Bakara sûresi, 2/154; Âl-i İmran sûresi, 3/169)
Evet, şehitler dünya hayatlarını hak yolunda feda ettikleri için Cenâb-ı Hak kusursuz keremiyle onlara berzah âleminde, dünya hayatına benzer fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayat ihsan eder. Onlar öldüklerini bilmez, yalnız daha iyi bir âleme gittiklerini bilirler.
Tam bir saadet içinde lezzet duyar, ölümdeki ayrılık acısını hissetmezler. Gerçi kabir ehlinin ruhları bâkidir, fakat onlar öldüklerini bilir; berzahta aldıkları lezzet ve hissettikleri saadet, şehitlerin aldığı lezzete yetişemez. (Âl-i İmrân sûresi, 3/157; Nisâ sûresi, 4/74)
Berzah âlemindeki ölüler ile şehitlerin kabir hayatını hissedişleri farklıdır. Şehitlerin bu şekilde bir hayata mazhar oldukları ve kendilerini sağ bildikleri sayısız vaka ve rivayetle sabit ve kesindir.
Mesela şehitlerin efendisi Hazreti Hamza’nın (radiyallâhu anh) kendine sığınanları koruması, onların dünyaya ait işlerini görmesi ve gördürmesi gibi defalarca şahit olunan pek çok hadiseyle, bu hayat tabakası aydınlatılmış ve ispat edilmiştir.
Hatta benim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Yanımda, benim yerime şehit olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum sırada, defnedildiği yeri bilmediğim halde bence sadık bir rüyada, yeraltında bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şehitlerin hayat tabakasında gördüm. O, beni öldü biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor, fakat Rusların istilasından çekindiği için yeraltında kendine güzel bir sığınak yaptığını zannediyordu. İşte bu basit rüya, bazı şartlar ve işaretlerle, geçen hakikate dair bana gözümle görmüş gibi kesin bir kanaat vermiştir.
Beşinci Hayat Tabakası: Kabir ehlinin ruhanî hayatlarıdır. Evet, ölüm bir mekân değiştirmedir, ruhun salıverilmesi ve vazifeden terhistir; idam, hiçlik ve yok oluş değildir. Sayısız örnekle evliyanın ruhlarının surete bürünmesi ve keşf ehline görünmesi… kabirdeki bazı kimselerin uyanıkken veya uykudayken bizimle münasebeti… bize gerçeğe uygun haberler vermeleri gibi pek çok delil, o hayat tabakasının varlığını aydınlatır ve ispat eder.’ (Mektubat, s. 11-12)
İdris Aleyhisselam ile ilgili olarak en sağlam bilgi az da olsa, Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetlerde mevcuttur.
"(Ey Muhammed)! Kitapta İdris'e dair söylediklerimizi de an. Çünkü o, dosdoğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik." (Meryem, 19/56-57).
"(Ey Muhammed)! İsmail, İdris, Zü'l-kifl hakkında anlattığımızı da an; onların her biri sabredenlerdendi. Onları rahmetimize kattık. Doğrusu onlar iyilerdendi." (Enbiyâ, 21 /85-86).
Taberi’nin naklettiğine göre, Hazret-i Adem ve Şit’ten (as) sonra gelen ilk peygamber İdris Aleyhisselam’dır. Peygamber olduğunda henüz Adem Aleyhisselam hayattaydı. Kabiloğullarına peygamber olarak gönderilmişti. Kavmini Cenab-ı Hakk’ın emirlerine uymaya davet etti. Ancak, kavmi onu dinlemedi.
İdris Aleyhisselam, Hazret-i Adem ve Hazret-i Şit’e (as) gönderilen ilahi metinleri de üzerinde taşırdı. Hesap, tıp, yazı yazma sanatı ve terzilik gibi birçok ilim dalıyla uğraştı İdris Aleyhisselam.
Peygamber Efendimiz’in (sav) Miraç Gecesi’nde İdris Aleyhisselâmla görüşmesi:
Peygamberimiz (sav) Miraç Gece'sinde, Cebrail Aleyhisselâmla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, İdris Aleyhisselâmla karşılaştı. Cebrail Aleyhisselâma:
"Kim bu?" diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm:
"Bu, İdris Aleyhisselâm’dır! Selâm ver ona!" dedi. Peygamberimiz, selâm verdi. O da Peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra: "Hoş geldin, safa geldin salih kardeş, salih Peygamber!" dedi ve hayırla dua etti.
Nuh Aleyhisselam
Nuh Aleyhisselam, Hazreti İdris’ten (as) sonra gönderilen ve onun soyundan olan bir peygamberdir. Nuh Aleyhisselam diğer insanlarda görülmeyen üstün meziyetlere sahipti.
Peygamberlik vazifesi ile vazifelendirildiğinde önce kendisine yakın gördüğü kişilere gizli gizli tebliğde bulundu. Zamanla tebliği her tarafa yaymaya çalıştı. Ancak, ona inanmak istemeyenler kulaklarını tıkıyorlar, kendisini gördüklerinde başlarına elbiselerini çekerek moralini bozmaya çalışıyorlardı.
Nuh (as) senelerce hiçbir engele takılmadan kendisine verilen vazifeyi yerine getirmeye devam etti. Müşriklerin ileri gelenleri inananlara türlü türlü eziyetler yapmaya başladılar. Peygambere inanan, fakir ve alt tabakadaki insanlarla alay ettiler. Bir insanın peygamber olamayacağını iddia ettiler. Onlar, her şeyi makam, kuvvet ve madde ile değerlendiriyorlardı.
Nuh Aleyhisselam’a, fakirlerin imana gelmelerine mani olduklarını, onları kovması halinde imana geleceklerini söylüyorlardı.
"Sana düşük seviyeli kimseler tabi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!" (Şuara Suresi, 111) diyorlardı. Amaçları, imana gelmek değil, müminlerle Peygamberin arasını açmaktı. Teklifleri reddedilip, fakirlerin kovulmayacağı cevabını almaları üzerine hiddetlenerek tehditlerde bulunmaya başladılar:
"Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!" (Şuara Suresi, 116)
Bir türlü hidayete yanaşmayan Hz. Nuh’un (as) kavmi, peygamberlerinin kendilerini korkuttuğu azabı dilleriyle istiyorlardı.
Bu taşkınlıklar karşısında Nuh (as) Yüce Allah’a döktü içini:
“Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben davet ettikçe onlar daha çok kaçtılar. Her ne zaman onları bağışlaman için Senin mağfiretine çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, beni görmemek için elbiselerini başlarına geçirdiler. İnat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nuh Suresi, 5, 6, 7)
Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle 950 sene kavminin içinde kalmış ve yıllarca kavmini hak ve hakikate davet etmişti.
‘Çok önce Biz Nûh'u halkına resul olarak gönderdik. O da aralarında bin yıldan elli yıl eksik kaldı. Netice de onlar zulümlerine devam ederken tufan onları boğdu.’ (Ankebût Suresi, 29/14)
Hakarete maruz kalmış, hırpalanmış, dövülmüş fakat hakkın hatırını âli tuttuğundan, kızmadan, öfkelenmeden onların kapılarını çalmaya devam etmişti. Öyle ki onun tebliğ ve irşat mevzuundaki cehd u gayreti karşısında hâlâ inatlarını devam ettiren insanların durumu en sonunda gayretullaha dokunmuştu.
O gün ona inanan çok az insan vardı. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, Hz. Nuh (as) Cenâb-ı Hakk'a ellerini açıp mağlup düştüğünü itiraf etmek ve Rabbinden kâfirlere karşı yardım dilemek zorunda kalmıştı. Böyle bir nebinin duâsı elbette ki reddedilemezdi ve edilmemişti de. Kur'ân bize bu hâdiseyi oldukça tafsîlatlı bir biçimde anlatır:
'Bu putperestlerden önce Nuh kavmi de kulumuzu yalanlayarak, 'delidir' demişlerdi ve onun yolu kesilmişti. O da 'Ben mağlup düştüm bana yardım et!' diye Rabbine yalvarmıştı. Biz de bunun üzerine gök kapılarını, boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık; derken her iki su takdir edilen bir ölçüye göre buluştu. Onu tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik. Kavmi tarafından inkâr edilmiş olan Nuh'a mükâfat olarak verdiğimiz gemi, bizim gözetimimizde yüzüyordu. And olsun ki biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık. Hâlâ Öğüt alan yok mu? Benim azabım ve uyarmam nasılmış?' (Kamer Suresi, 54/9-16)
Yapılan zulüm ve haksızlıkların gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu eşik aşıldıktan sonra artık Allah affetmez. İşte kavminin inkâr ve temerrütleri gayretullaha dokunduktan sonra, Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a gemi yapmasını emretmişti.
Cenab-ı Hakkın öğretmesiyle Hz. Nuh bir gemi yaptı. Kendisine iman eden üç oğlu ile birlikte mü’minlerin tamamı seksen kişi idi. Hz. Nuh, gemisini inşa ederken bile kavminin şakileri gelip gidip ona sataşmaya devam etmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şöyle anlatır:
“Nuh gemiyi yapıyor, halkından ileri gelenler ise her ne zaman yanından geçseler onunla alay ediyorlardı. Nuh, ‘Siz’ dedi, ‘şimdi bizimle alay ediyorsanız, elbet bizim de sizinle alay edeceğimiz bir gün gelir. Artık rüsvay edecek azabın kime gelip çatacağını, ayrıca ahiretteki daimi azabın da kimin üzerine ineceğini yakında görüp öğrenirsiniz.” (Hûd sûresi, 11/38-39)
Azabın yaklaştığı anlarda kavminin hâlâ küfür, inat ve temerrütlerini devam ettirmeleri ve her fırsatta alay etmeyi sürdürmeleri karşısında bile Hz. Nuh, tavrını hiç değiştirmemişti.
Gemiyi bitirince de iman edenleri çağırarak onları gemiye almış ve Allah’ın takdirini beklemeye koyulmuştu.
Gemiye Hz. Nuh’a inananlar bindi. Her hayvandan da bir çift alındı. O, gökten bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağmaya, yerden sular kaynamaya başladığı anlarda bile kavmi aleyhine: “Hani bir şey olmaz diyordunuz. Alın ağzınızın payını!” şeklinde tek bir söz söylememişti.
Yerden fışkıran sular ve gökten yağan yağmur kısa zamanda her tarafı deryaya çevirdi. Gemide bulunanlardan başka bütün insanlar ve canlılar helak oldu. Tufan dindikten sonra gemi Musul civarında bulunan Cudi dağına oturdu.
Kur’ân-ı Kerim bu hadiseyi tafsilatıyla bize anlatır:
‘Nihayet emrimiz gelip de tennur kaynadığı zaman (tandırdan sular kaynamaya başlayınca) Nuh'a dedik ki: "Her hayvan türünden erkekli dişili ikişer eş ile haklarında helâk hükmü verilmiş olanları hariç olmak üzere, aileni bir de iman edenleri gemiye al!" Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.
Nuh dedi ki "Binin gemiye! Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır. Gerçekten Rabbim gafurdur, rahîmdir" (affı, rahmet ve ihsanı pek boldur).
Gemi onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken, Nuh biraz ötede olan oğluna: "Evladım, gel sen de bizimle gemiye bin de kâfirlerle beraber kalma!" diye seslendi.
O: "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!" dedi. Nuh ise: "Bugün Allah'ın helâk emrinden koruyacak hiçbir kuvvet yoktur. Ancak O'nun merhamet ettiği kurtulur!" der demez, birden aralarına dalga girdi ve oğlu boğulanlardan oldu.
Kâfirler boğulduktan sonra yerle göğe: "Ey yer suyunu yut ve ey gök suyunu tut!" diye emir buyuruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cudi üzerinde yerleşti ve "Kahrolsun o zalimler!" denildi.
Nuh Rabbine hitâb edip: "Ya Rabbî, dedi, elbette boğulan oğlum da ailemdendi, öz evladımdı. (Halbuki ben onları gemiye alırken Sen bana kurtulacaklarını, müjdelemiştin). Senin vaadin elbette haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!"
"Ey Nuh!" buyurdu Allah, "O senin ailenden değil. Çünkü o, dürüst iş yapan, temiz bir insan değildi.O halde, hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Cahilce bir davranışta bulunmayasın diye sana öğüt veriyorum."
"Ya Rabbî, dedi, hakkında kesin bilgim olmayan şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana merhamet etmezsen, her şeyi kaybedenlerden olurum."
"Ey Nuh! denildi, sana ve beraberinde bulunan mümin topluluklara Bizim tarafımızdan bir selâmet ve çok bereketlerle gemiden in! Gelecek nesiller içinde niceleri de olacak ki onları dünyada bir müddet yaşatacağız, sonra da Biz den onlara gayet acı bir azap dokunacaktır."
İşte bunlar gayb olan birtakım haberlerdir. Onları sana Biz vahyediyoruz.Halbuki bu vahiyden önce onları ne sen, ne de milletin bilmezdiniz. Öyleyse onların red ve inkârlarına karşı sabret, dişini sık ve şüphen olmasın ki hayırlı âkıbet müttakilerindir (Sonunda kazananlar, Allah'ı sayıp O'nun emirlerini çiğnemekten sakınanlar olacaktır).’ (Hud Suresi, 11/40-49)
Hâlâ Öğüt alan yok mu?
‘Hz. Nuh (as) nübüvvetle serfiraz kılınmış bir peygamberdi. Ve başında peygamberlik tacı vardı. O başkasının değil; Allah'ın memuruydu ve insanları, Allah'a kul olmaya davet ediyordu. Halbuki kavmi ona, 'mecnun' diyordu. Aslında onların bu ifadeleri, peygamberdeki imanın kemaline işaret ederdi. Çünkü o toplumda içtimai hayatın dengeleri alt-üst olmuş ve bütün değer ölçüleri tersine dönmüştü. Böyle olunca da bir peygamber elbette ki onların ölçülerine göre dengeli görülemezdi…
Ona 'mecnun' diyeceklerdi ve dediler de. Zira bu şanı yüce nebi, onların bozduğu cemiyeti baştan sona yeniden imara çalışıyordu. Ve böyle bir insan, elbette diğerleri arasında bu yaftayla damgalanacaktı. Ondandır ki, Allah Resûlü (sav) bir hadîslerinde, bir mü'mine mecnun denmesini onun imanının kemali olarak ifade etmişlerdir. (Müsned, 3/68; 6/18; Tirmizi, Zühd, 39)
Bunun üzerine Hz. Nuh (as) kavminin isyanı karşısında ellerini açtı ve Rabbine duâ etti:
'Rabbim, ben mağlubum, bana yardım et!' dedi. Allah (cc) da onun, o azgın kavmini suya batırdı. Üstten ve alttan gelen sularla hepsini boğup helâk etti. Belki bu Atlantis medeniyetiydi, belki de bir başka medeniyet… bu azgın insanlar ister Atlantik Denizi'ne batırılmış olsunlar, ister bir başka denize…fark etmez. Hâdise şu idi; başlarında bir peygamber olmasına, o peygamber her an emr-i bi'l-maruf yapmasına rağmen bir medeniyet batırılıyordu. Çünkü o peygamber mağlup düştüğünü ilan etmişti.
Ayet, onların ve Hz. Nuh (as)'un durumunu anlattıktan; yani kavminin sular içinde boğulup, Hz. Nuh (as) ve yanındakilerin bir vapurla korunmalarını dile getirdikten sonra soruyor: 'Yok mu ibret alan?'
Mü'min, her şeyden evvel bir emniyet insanıdır. Ondan zarar gelmesi söz konusu değildir. İçtimaî hayat, onlarla sigortalıdır. Bütün insanlığa karşı durumu böyle olmakla beraber mü'min, inanan insanlara karşı daha bir sıcak ve derindir. Onun için Allah (cc) ve Resûlü (sav)'nden kendisine intikal eden güzellikleri herkese anlatma durumundadır. İçinde yaşadığı toplumu bir taraftan imara çalışırken, diğer taraftan da onları çeşitli zararlardan koruma mevzuunda fevkalâde içten ve hassas davranır. Bu vazifeyi yüklenmek istemeyenler, esasen kendilerine birer üstünlük nişanesi gibi verilen 'mü'minlik' ünvanına tepki gösteriyorlar demektir.
Evet, en küçük daireden -ki kalb dairesidir- en büyük daireye kadar, mü'minin kendi durumuna göre bir kısım vazifeleri vardır. Hane, köy, belde, millet ve topyekûn insanlık, ulaşacaksa, onun elindeki nurlu beyanlarla aydınlık ufuklara ulaşacaktır. Muhatapları anlamasa, idrak etmese dahi, onun bu mevzudaki ihmali başkalarının mahrumiyetini netice verdiğinden önemli bir vebal ve eksikliktir.
Aynı zamanda, küfür ve ilhadın önüne geçilmezse, berheva olan sadece kâfir ve mülhidler olmayacak, onun kendisi de bu yıkımdan nasibini alacaktır. Öyleyse mü'min, asgarî, bu noktadan hareketle, 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' yapmalı ve bir umumî felakete meydan vermemelidir.
Bu hususu tenvir sadedinde Allah Resûlü (sav) bir hadîslerinde şöyle buyururlar:
'Allah'ın emirlerini yerine getirenle getirmeyenlerin misali, aynı vapurda yolculuk yapan kimselerin misali gibidir. Bunlardan kimisi üst katta, kimisi de alt kattadır. Altta bulunanlar, kardeşlerini rahatsız etmemek için su almak istediklerinde, yukarıdakilere biz kendi yerimizde bir menfez açsak deyip, geminin tabanından bir delik açmaya yeltenseler, yukarıdakiler de bu duruma göz yumsalar, her iki taraf da batmaya maruz kalacaktır.' (Buhari, Şerike, 6; Müsned, 4/268,269)
Allah Resûlü’nün (sav) bu ifadeleri bir temsildir. Nebiler Serveri (sav), çok ciddî bir içtimâî meseleyi, temsil suretinde dile getirmekte ve bizim anlayış seviyemize göre ifade etmektedir. Burada gemiyi delmek isteyenlerin arzuları, ilk bakışta masumane görünebilir. Fakat doğacak akıbet, hiç de masum sayılabilecek gibi değildir.
Bu hadîsten hareketle denilebilir ki, dünya, Hz. Nuh’un (as) gemisi gibi bir gemidir. Bütün insanlık hiçbir tercih hakkı olmaksızın o gemiye binmiş durumdadır. Zira bu dünyada herkes, aynı zeminde yaşamak zorundadır. Bu gemideki hayat nizamı, bizi buraya bindiren Zat'a aittir. Başkalarının bu nizamı ihlale ve çiğnemeye hakları olamaz. Ve böyle bir durumda hususî hayat da söz konusu değildir.’***
İçinde bulunduğumuz gemiyi korumak, onu batmaktan muhafaza etmek hepimizin vazifesidir…
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sadık Fethullah Gülen Hocaefendi-52 [Fikret Kaplan]
Hizmet, Allah’ın lütfudur, ihsanıdır…
“Bazıları diyor ki ‘Bu büyük bir proje. Bir cami hocasının kafasından çıkmış olamaz.’ Tahkir etmek için böyle diyorlar. Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki. Bu türlü iddialardan Allah’a sığınırım. Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır. Bunların hepsi Allah’ın lütfudur, Allah’ın ihsanıdır…”
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ille de mahkûm etme düşmanlığıyla oluşturulan soruşturmada artık sona gelinmişti. 10 Mart 2003 günü, mahkeme kararını açıkladı. Karar, davanın beş yıl süreyle ertelenmesiydi. Davanın beş yıl sonraya ertelenmesi akıldışı bir hadiseydi.
Hemen o gün Avukat Abdülkadir Aksoy ve Avukat Orhan Erdemli karara itiraz ettiler. İki avukat dilekçelerinde, “Fethullah Gülen suçluysa mahkûm edin, suçsuzsa beraat ettirin” dediler. Ne var ki mahkeme, Hocaefendi’nin avukatlarının “Davayı bir sonuca bağlayın” talebini reddetti.
Hocaefendi, bu erteleme kararının açıklanmasından dört gün sonra şöyle diyordu:
“Mahkeme kararı hakkındaki kanaatım yakın ve uzak çevrem tarafından şimdiye kadar defalarca soruldu. Şahsen ben bu konuda konuşmamaya niyetli idim. Tıpkı mahkeme sürecinde olduğu gibi. Malum olduğu üzere mahkeme süreci içinde çoklarının yaptığı gibi ileri-geri de konuşmadım. Gerek kamuoyunu gerekse mahkeme heyetini müspet veya menfi etkileyecek sözler sarf etmedim, tavırlar içine girmedim. Sadece kanuni haklarımı kanuni yollara riayetle avukatlarım vasıtasıyla kullandım.
Hastalıklarımın da etkisiyle yanlış anlaşılabilecek, yanlış yorumlara konu olabilecek her türlü tutum ve davranıştan uzak kalmaya özen gösterdim. Yerli-yabancı gazete ve TV’lerin röportaj tekliflerini kabul etmedim. Yine yerli ve yabancı, hatta mahkeme öncesi girilen diyalog sürecinde edindiğimiz dostlar dahil –hiç mübalağa yapmıyorum- yüzlerce, binlerce kişinin ziyaret isteklerini geri çevirdim.
Aynı endişelerden hareketle telefon konuşmalarımı dahi kısıtladım. Seslerini duyduğumda gurbetteki hasret ateşime bir damla su serpeceğine inandığım en samimi dostlarımın, en yakın arkadaşlarım, en candan akrabalarımın dahi zaman zaman telefonla konuşma isteklerini sineme taş basarak reddettim.
Siz bu hayata bir isim koyacaksanız iradi inziva ya da iradi hapis diyebilirsiniz. İradi sürgün demek belki en doğrusu. Altmış beş yıllık hayatının en küçük karesini bile halkın içinde geçiren bir insan için bunun ne kadar zor ve tahammül edilmesi imkânsız bir şey olduğunu ancak benimle aynı hissiyatı paylaşanlar anlayabilir. Ama ben bütün bunlara milletim için seve seve katlandım. Allah’ın hakkımda takdir buyurduğu kaderin cilvesi dedim, o cilveleri okumaya çalıştım. Günahlarıma keffarettir deyip bu dönemi bir muhasebe ve murakabe vesilesi bildim.
Ama madem bu kadar istek var, belki bazı yakın çevremin ısrarla söylediği gibi Türk ve dünya kamuoyunun da beklentileri var, öyleyse söyleyeyim:
Ben hayatım boyunca ne bir şahsa ne de bir kuruma ne asalak ne de tufeyli hiç olmadım. Harçlığımın olmadığı, maaşımın yetmediği yerde borç aldım, karnımı öyle doyurdum. Eğer borç alacak birisini bulamadıysam aç durmayı tercih ettim. Müdürlüğünü yaptığım kurumda talebenin hakkı dedim, kul hakkı dedim, sabununa bile elimi sürmedim. Hiçbir kimseden, hiçbir kurumdan ulûfe almadım, ulûfe beklentisi içine de girmedim. Allah’tan başka hiç kimseye minnetim de olmadı.
Suç işlemedim. Bana isnat edilen suçların hiçbirisini ama hiçbirisini işlediğime inanmıyorum. Vatana ve millete, devletin sunduğu maddi-manevi imkanlarla yaptıkları hizmetler ile övünüp, “Ben, ben” diye diye etrafta dolaşanlardan çok daha fazla bu milletin, bu vatanın varlığına, birliğine, bütünlüğüne, bugününe ve yarınına hem de devletin o imkanlarına sahip olmadan hizmet etmeye çalıştım.
Ziya Paşa; “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor. Sözü uzatmaya gerek yok, yapılan işler ortada. Önce Allah’ın lutfu ve inayeti, ardından milletimin samimi, fedakâr, hasbi insanlarının insanüstü gayretleri ile gerçekleştirdiği, dünyanın dört bir yanına dağılan ve tarihte eşine az rastlanır cinsten başta eğitim ve öğretim olmak üzere hayatın değişik alanlarındaki faaliyetler meydanda.
Ama bunları tek başıma ben yapmadım; zaten ne dün ne de bugün ancak şeytana yakışır böyle bir iddiada bulunmadım, yarın da bulunmayacağım. Bu işler devletime danışılarak ve devlet büyüklerinin teşvikleri ile yapılmaya çalışıldı. Bundan emin olabilirsiniz. Defalarca ifade ettiğim gibi, önünde bin bir barikat geleceğine doğru yürüyen bu milletin yüzünü ak, alnını açık edecek bütün bu işlerde benim rolüm, milletimin bana verdiği hüsnü zan kredisini yine onlar hesabına kullanmaktan ibaret oldu.
Her bir kuruşunda vefakâr halkımızın alın teri bulunan devlet imkanlarını suistimal edenlerin elini kolunu sallayarak dışarılarda dolaştığı, skandal skandal üstüne adı her türlü yolsuzluk, hilekarlık, düzenbazlık, sahtekarlık vb… şeylere karışanların el üstünde tutulduğu bir yerde benimle alakalı bu davanın neticesi kamuoyu vicdanında beraat olarak bekleniyordu. Kararı verenler işin aslını daha iyi bilirler ama davanın açılmasıyla yaralanan, yıllardan beri sürüncemede kalmasıyla da yarası derinleşen kamu vicdanı ancak bir beraat kararıyla tatmin olabilir, yarasını iyileştirebilirdi.
Evet, artık herkes biliyor ki, asıl işi ben olan, beni suçlu göstermek, hakkımda mahkûmiyet kararı çıkması için ellerinden gelen her türlü gayreti gösteren bazı insanlar var. Ama bu insanlar bilmiyorlar ve anlamıyorlar ki bu hizmetlerin varlığı ve devamının benim fani şahsımla bir alakası yok. Bunlar asırlarca dünyada söz sahibi olmuş bir milletin içinden nebean eden duygu, düşünce ve inancın yeniden harekete geçişinin bir göstergesi ve sonucudur. Bu ruh korunduğu müddetçe de bu faaliyetler katlanarak devam edecektir.
Ben kalp, şeker, yüksek tansiyon başta, daha onlarca hastalıkla hayatının son demlerini yaşadığına inanan bir insanım. Kabre bu kadar yaklaşan, yaklaştığını hisseden, ötelere iman ile dopdolu bir kalbe sahip olan her insan gibi benim de tek amacım, bu günlerimi Rabbimin rızasını tahsil istikametinde değerlendirmekten ibarettir.
Bu açıdan işin aslını isterseniz, karar beraat olmuş veya mahkûmiyet olmuş; mesele Allah rızası olduktan sonra çok da önemli değil. Ama yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi yaralanan ve mutlaka tamiri gereken bir kamu vicdanı vardır. Mevcut kanunlar muvahecesinde ispatı yapılamamış sözde suç vardır. İspat ya da itiraf ile tespiti yapılamamış suça beraat vermemek herkesin bildiği; “Aksi ispatlanana kadar her şahıs masumdur” hukuk kaidesine aykırıdır.
Bu açıdan inanıyorum erteleme kararına avukatlarımın yapmış olduğu itiraz Devlet Güvenlik Mahkemesinin yetkili hakimleri tarafından tekrar dikkatlice incelenecek ve adaletin tecelli ettiğini gösterecek bir kararın geç de olsa verileceğini ümit ediyorum.”
Hocaefendi, 2003 yılının Mart ayında ülkemizde akla zarar iddialarla mahkum edilmeye çalışılırken, Norveç’in başkenti Oslo’da yapılan uluslararası gençlik festivaline katılan 450 gençten yirmisi, dünyanın değişik ülkelerindeki Türk okullarından mezundu ve kendi aralarında Türkçe konuşuyorlardı.
Bir ‘Camii Hocası’nın İmajı
2003 yılında, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, komutanlığın İzmir’deki karargâhında 35 yıldır Hocaefendi’yi tanıyan bir gazeteci olan Halit Esendir’le konuşuyordu. Orgeneral Tolon’un Esendir’e söylediği şey şuydu: “Bir cami hocası olan Fethullah Hoca’nın yanında bu kadar üniversite mezunu kapasiteli insan nasıl olur? Bunu anlamıyorum.”
Bu soruya Suat Yıldırım Hoca çok güzel cevap veriyor:
“…Onun asıl göstermek istediği model: İyi bir eğitim ve öğretim; verimli, itibarlı bir üretim ve ticaret, dengeli bir ibadet, güzel ahlak örnekleri ile dolu, aktif bir hayatiyet ortaya koyarak, insanları hayra çağırmaktır. Merhum Prof. Dr. Ali Fuad Başgil'in temenni ve formüle ettiği üzere, dinin mümine kazandırdığı gönül zenginliğini ve ruh huzurunu yaşayan, dinden uzak olanları da davranışlarındaki olgunlukla dine imrendiren bir tarzda Müslümanlığın güler yüzünü göstermektir. İman, fikir, ahlak ve davranış uyumuna ulaşmış insanların sayısını artırmaktır. O, bu gayret içinde olurken Türk milletinin anlayıp yaşadığı ve tarihi boyunca uyguladığı Türkiye Müslümanlığını esas almaktadır. Öyle zannediyorum ki, sözlerinin büyük tesir uyandırmasının sırrı da buradadır.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, pek çok insanın kafasındaki olumsuz “hoca” imajını yıktı. Çünkü Hocaefendi, hayatının hiçbir döneminde sadece klasik bir cami hocası olmadı. 30 yıl cami kürsülerinde verdiği vaazlar aslında onun hizmet hayatının mukaddimesiydi. Aristo’yu yorumlayacak kadar, Montesquieu’den bahsedecek kadar bilgi sahibi olması insanları şaşırtıyordu.
Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur külliyatı’nı, M. Akif’in Safahat’ının tamamını ezberden bildiği gibi İmam Rabbani, Gazali, Mevlana, İmam-ı Azam ve diğer müçtehitlerle temsil edilen İslam medeniyetinin klasik ve çağdaş bütün fikri mahsullerine tamamen vakıftı.
Bunun yanında edebiyat, fikir ve felsefe alanında Batı klasiklerine vukufu, biyoloji, astronomi gibi fen bilimlerinde ortalama bir üniversite mezununun birikiminden daha fazla bilgiye ve tıp alanında uzmanları hayran bırakacak seviyede bir birikime sahip olduğu herkesin malumuydu. Sadece Türkiye’deki değil dünyadaki ünlü akademisyenler bunu takdirle ifade etmektedirler.
'Geleceği kucaklamak bilgi toplumu olmaktan geçer. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hadiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır.
İşte bu noktada, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaratanı’na teslim olduğu noktadır. Bazı kimseler dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makineleşmesi ve bir karınca topluluğu haline gelmesi gibi felaketler getireceğine inanır. Bu katiyyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez.
Her şey netice itibariyle ilme bağlıdır ve ilim olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur. Vakıa, pek çok şehirlerimizde, insanın makineleştiği, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber insani faziletlerin silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İçtimai sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden bekleneni eda etselerdi, belki de endişe verici bu hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı!' (Fethullah Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar (2), Sf. 89-90; Prizma, Sf. 248)
Hocaefendi, zaman zaman dile getirilen, “Bütün bu projeler bir cami hocasının kafasından mı çıktı?” sorusuna şu cevabı veriyor:
“Bazıları diyor ki ‘Bu büyük bir proje. Bir cami hocasının kafasından çıkmış olamaz.’ Tahkir etmek için böyle diyorlar. Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki. Bu türlü iddialardan Allah’a sığınırım. Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır. Bunların hepsi Allah’ın lütfudur, Allah’ın ihsanıdır…”
Devam edecek…
[Fikret Kaplan] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
“Bazıları diyor ki ‘Bu büyük bir proje. Bir cami hocasının kafasından çıkmış olamaz.’ Tahkir etmek için böyle diyorlar. Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki. Bu türlü iddialardan Allah’a sığınırım. Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır. Bunların hepsi Allah’ın lütfudur, Allah’ın ihsanıdır…”
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ille de mahkûm etme düşmanlığıyla oluşturulan soruşturmada artık sona gelinmişti. 10 Mart 2003 günü, mahkeme kararını açıkladı. Karar, davanın beş yıl süreyle ertelenmesiydi. Davanın beş yıl sonraya ertelenmesi akıldışı bir hadiseydi.
Hemen o gün Avukat Abdülkadir Aksoy ve Avukat Orhan Erdemli karara itiraz ettiler. İki avukat dilekçelerinde, “Fethullah Gülen suçluysa mahkûm edin, suçsuzsa beraat ettirin” dediler. Ne var ki mahkeme, Hocaefendi’nin avukatlarının “Davayı bir sonuca bağlayın” talebini reddetti.
Hocaefendi, bu erteleme kararının açıklanmasından dört gün sonra şöyle diyordu:
“Mahkeme kararı hakkındaki kanaatım yakın ve uzak çevrem tarafından şimdiye kadar defalarca soruldu. Şahsen ben bu konuda konuşmamaya niyetli idim. Tıpkı mahkeme sürecinde olduğu gibi. Malum olduğu üzere mahkeme süreci içinde çoklarının yaptığı gibi ileri-geri de konuşmadım. Gerek kamuoyunu gerekse mahkeme heyetini müspet veya menfi etkileyecek sözler sarf etmedim, tavırlar içine girmedim. Sadece kanuni haklarımı kanuni yollara riayetle avukatlarım vasıtasıyla kullandım.
Hastalıklarımın da etkisiyle yanlış anlaşılabilecek, yanlış yorumlara konu olabilecek her türlü tutum ve davranıştan uzak kalmaya özen gösterdim. Yerli-yabancı gazete ve TV’lerin röportaj tekliflerini kabul etmedim. Yine yerli ve yabancı, hatta mahkeme öncesi girilen diyalog sürecinde edindiğimiz dostlar dahil –hiç mübalağa yapmıyorum- yüzlerce, binlerce kişinin ziyaret isteklerini geri çevirdim.
Aynı endişelerden hareketle telefon konuşmalarımı dahi kısıtladım. Seslerini duyduğumda gurbetteki hasret ateşime bir damla su serpeceğine inandığım en samimi dostlarımın, en yakın arkadaşlarım, en candan akrabalarımın dahi zaman zaman telefonla konuşma isteklerini sineme taş basarak reddettim.
Siz bu hayata bir isim koyacaksanız iradi inziva ya da iradi hapis diyebilirsiniz. İradi sürgün demek belki en doğrusu. Altmış beş yıllık hayatının en küçük karesini bile halkın içinde geçiren bir insan için bunun ne kadar zor ve tahammül edilmesi imkânsız bir şey olduğunu ancak benimle aynı hissiyatı paylaşanlar anlayabilir. Ama ben bütün bunlara milletim için seve seve katlandım. Allah’ın hakkımda takdir buyurduğu kaderin cilvesi dedim, o cilveleri okumaya çalıştım. Günahlarıma keffarettir deyip bu dönemi bir muhasebe ve murakabe vesilesi bildim.
Ama madem bu kadar istek var, belki bazı yakın çevremin ısrarla söylediği gibi Türk ve dünya kamuoyunun da beklentileri var, öyleyse söyleyeyim:
Ben hayatım boyunca ne bir şahsa ne de bir kuruma ne asalak ne de tufeyli hiç olmadım. Harçlığımın olmadığı, maaşımın yetmediği yerde borç aldım, karnımı öyle doyurdum. Eğer borç alacak birisini bulamadıysam aç durmayı tercih ettim. Müdürlüğünü yaptığım kurumda talebenin hakkı dedim, kul hakkı dedim, sabununa bile elimi sürmedim. Hiçbir kimseden, hiçbir kurumdan ulûfe almadım, ulûfe beklentisi içine de girmedim. Allah’tan başka hiç kimseye minnetim de olmadı.
Suç işlemedim. Bana isnat edilen suçların hiçbirisini ama hiçbirisini işlediğime inanmıyorum. Vatana ve millete, devletin sunduğu maddi-manevi imkanlarla yaptıkları hizmetler ile övünüp, “Ben, ben” diye diye etrafta dolaşanlardan çok daha fazla bu milletin, bu vatanın varlığına, birliğine, bütünlüğüne, bugününe ve yarınına hem de devletin o imkanlarına sahip olmadan hizmet etmeye çalıştım.
Ziya Paşa; “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor. Sözü uzatmaya gerek yok, yapılan işler ortada. Önce Allah’ın lutfu ve inayeti, ardından milletimin samimi, fedakâr, hasbi insanlarının insanüstü gayretleri ile gerçekleştirdiği, dünyanın dört bir yanına dağılan ve tarihte eşine az rastlanır cinsten başta eğitim ve öğretim olmak üzere hayatın değişik alanlarındaki faaliyetler meydanda.
Ama bunları tek başıma ben yapmadım; zaten ne dün ne de bugün ancak şeytana yakışır böyle bir iddiada bulunmadım, yarın da bulunmayacağım. Bu işler devletime danışılarak ve devlet büyüklerinin teşvikleri ile yapılmaya çalışıldı. Bundan emin olabilirsiniz. Defalarca ifade ettiğim gibi, önünde bin bir barikat geleceğine doğru yürüyen bu milletin yüzünü ak, alnını açık edecek bütün bu işlerde benim rolüm, milletimin bana verdiği hüsnü zan kredisini yine onlar hesabına kullanmaktan ibaret oldu.
Her bir kuruşunda vefakâr halkımızın alın teri bulunan devlet imkanlarını suistimal edenlerin elini kolunu sallayarak dışarılarda dolaştığı, skandal skandal üstüne adı her türlü yolsuzluk, hilekarlık, düzenbazlık, sahtekarlık vb… şeylere karışanların el üstünde tutulduğu bir yerde benimle alakalı bu davanın neticesi kamuoyu vicdanında beraat olarak bekleniyordu. Kararı verenler işin aslını daha iyi bilirler ama davanın açılmasıyla yaralanan, yıllardan beri sürüncemede kalmasıyla da yarası derinleşen kamu vicdanı ancak bir beraat kararıyla tatmin olabilir, yarasını iyileştirebilirdi.
Evet, artık herkes biliyor ki, asıl işi ben olan, beni suçlu göstermek, hakkımda mahkûmiyet kararı çıkması için ellerinden gelen her türlü gayreti gösteren bazı insanlar var. Ama bu insanlar bilmiyorlar ve anlamıyorlar ki bu hizmetlerin varlığı ve devamının benim fani şahsımla bir alakası yok. Bunlar asırlarca dünyada söz sahibi olmuş bir milletin içinden nebean eden duygu, düşünce ve inancın yeniden harekete geçişinin bir göstergesi ve sonucudur. Bu ruh korunduğu müddetçe de bu faaliyetler katlanarak devam edecektir.
Ben kalp, şeker, yüksek tansiyon başta, daha onlarca hastalıkla hayatının son demlerini yaşadığına inanan bir insanım. Kabre bu kadar yaklaşan, yaklaştığını hisseden, ötelere iman ile dopdolu bir kalbe sahip olan her insan gibi benim de tek amacım, bu günlerimi Rabbimin rızasını tahsil istikametinde değerlendirmekten ibarettir.
Bu açıdan işin aslını isterseniz, karar beraat olmuş veya mahkûmiyet olmuş; mesele Allah rızası olduktan sonra çok da önemli değil. Ama yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi yaralanan ve mutlaka tamiri gereken bir kamu vicdanı vardır. Mevcut kanunlar muvahecesinde ispatı yapılamamış sözde suç vardır. İspat ya da itiraf ile tespiti yapılamamış suça beraat vermemek herkesin bildiği; “Aksi ispatlanana kadar her şahıs masumdur” hukuk kaidesine aykırıdır.
Bu açıdan inanıyorum erteleme kararına avukatlarımın yapmış olduğu itiraz Devlet Güvenlik Mahkemesinin yetkili hakimleri tarafından tekrar dikkatlice incelenecek ve adaletin tecelli ettiğini gösterecek bir kararın geç de olsa verileceğini ümit ediyorum.”
Hocaefendi, 2003 yılının Mart ayında ülkemizde akla zarar iddialarla mahkum edilmeye çalışılırken, Norveç’in başkenti Oslo’da yapılan uluslararası gençlik festivaline katılan 450 gençten yirmisi, dünyanın değişik ülkelerindeki Türk okullarından mezundu ve kendi aralarında Türkçe konuşuyorlardı.
Bir ‘Camii Hocası’nın İmajı
2003 yılında, Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, komutanlığın İzmir’deki karargâhında 35 yıldır Hocaefendi’yi tanıyan bir gazeteci olan Halit Esendir’le konuşuyordu. Orgeneral Tolon’un Esendir’e söylediği şey şuydu: “Bir cami hocası olan Fethullah Hoca’nın yanında bu kadar üniversite mezunu kapasiteli insan nasıl olur? Bunu anlamıyorum.”
Bu soruya Suat Yıldırım Hoca çok güzel cevap veriyor:
“…Onun asıl göstermek istediği model: İyi bir eğitim ve öğretim; verimli, itibarlı bir üretim ve ticaret, dengeli bir ibadet, güzel ahlak örnekleri ile dolu, aktif bir hayatiyet ortaya koyarak, insanları hayra çağırmaktır. Merhum Prof. Dr. Ali Fuad Başgil'in temenni ve formüle ettiği üzere, dinin mümine kazandırdığı gönül zenginliğini ve ruh huzurunu yaşayan, dinden uzak olanları da davranışlarındaki olgunlukla dine imrendiren bir tarzda Müslümanlığın güler yüzünü göstermektir. İman, fikir, ahlak ve davranış uyumuna ulaşmış insanların sayısını artırmaktır. O, bu gayret içinde olurken Türk milletinin anlayıp yaşadığı ve tarihi boyunca uyguladığı Türkiye Müslümanlığını esas almaktadır. Öyle zannediyorum ki, sözlerinin büyük tesir uyandırmasının sırrı da buradadır.”
Fethullah Gülen Hocaefendi, pek çok insanın kafasındaki olumsuz “hoca” imajını yıktı. Çünkü Hocaefendi, hayatının hiçbir döneminde sadece klasik bir cami hocası olmadı. 30 yıl cami kürsülerinde verdiği vaazlar aslında onun hizmet hayatının mukaddimesiydi. Aristo’yu yorumlayacak kadar, Montesquieu’den bahsedecek kadar bilgi sahibi olması insanları şaşırtıyordu.
Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur külliyatı’nı, M. Akif’in Safahat’ının tamamını ezberden bildiği gibi İmam Rabbani, Gazali, Mevlana, İmam-ı Azam ve diğer müçtehitlerle temsil edilen İslam medeniyetinin klasik ve çağdaş bütün fikri mahsullerine tamamen vakıftı.
Bunun yanında edebiyat, fikir ve felsefe alanında Batı klasiklerine vukufu, biyoloji, astronomi gibi fen bilimlerinde ortalama bir üniversite mezununun birikiminden daha fazla bilgiye ve tıp alanında uzmanları hayran bırakacak seviyede bir birikime sahip olduğu herkesin malumuydu. Sadece Türkiye’deki değil dünyadaki ünlü akademisyenler bunu takdirle ifade etmektedirler.
'Geleceği kucaklamak bilgi toplumu olmaktan geçer. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hadiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır.
İşte bu noktada, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaratanı’na teslim olduğu noktadır. Bazı kimseler dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makineleşmesi ve bir karınca topluluğu haline gelmesi gibi felaketler getireceğine inanır. Bu katiyyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez.
Her şey netice itibariyle ilme bağlıdır ve ilim olmadan dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur. Vakıa, pek çok şehirlerimizde, insanın makineleştiği, insancıl duyguların yok edildiği; düşünce ile beraber sıhhatin, sıhhatle beraber insani faziletlerin silinip gittiği bir gerçektir. Ancak bunu ilme ve tekniğe yüklemek de bir haksızlıktır. Belki bunda asıl kabahati, gerçek ilim adamının, sorumluluk yüklenmekten kaçınması keyfiyetinde aramalıyız. İçtimai sorumluluk şuuruna varmış ilim adamları, kendilerinden bekleneni eda etselerdi, belki de endişe verici bu hususların pek çoğu şimdi olmayacaktı!' (Fethullah Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar (2), Sf. 89-90; Prizma, Sf. 248)
Hocaefendi, zaman zaman dile getirilen, “Bütün bu projeler bir cami hocasının kafasından mı çıktı?” sorusuna şu cevabı veriyor:
“Bazıları diyor ki ‘Bu büyük bir proje. Bir cami hocasının kafasından çıkmış olamaz.’ Tahkir etmek için böyle diyorlar. Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki. Bu türlü iddialardan Allah’a sığınırım. Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır. Bunların hepsi Allah’ın lütfudur, Allah’ın ihsanıdır…”
Devam edecek…
[Fikret Kaplan] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
Birbirimize eksik yönlerimizi söyleyebilmeliyiz [Dr. Ali Demirel]
Soru: “İnsan, çoğu zaman kendi yaptığı yanlışları göremiyor. Etrafında bulunan arkadaşları ise “kırılmasın” endişesiyle o kişinin yüzüne karşı hatalarını söyleyemiyor. Halbuki sevdiğimiz insanların yanlışlarını da yüzlerine karşı söylememiz gerekmez mi? Ne dersiniz?” (Necati B.)
Evet, bazen birbirimize karşı pozitif yanlarımızı söylerken, negatif yönlerimizi söylemekten kaçınabiliyoruz. Maalesef bu durum, her ne kadar iyi niyetli olsak da yakınımızda olan insanların kusurlarını devam ettirmelerine sebep olabiliyor.
Halbuki iyi bir zaman ve mekanını kollayarak sevdiğimiz insanların yanlışlarını da yüzlerine karşı tatlı ve uygun bir dille söyleyebilmeliyiz.
Aslında eksiklik duygusu, insanın gelişimi için gereklidir. Ama çoğumuz bu duyguyu kabul etmek istemeyiz. Çünkü eksiklik, toplumsal değer yargılarına göre arzu edilmeyen bir durumdur.
Bu sebeple, eksik yönlerimizi ancak bazı durumlarla yüz yüze geldiğimizde kabul ederiz. Eksiklik duygusu, meydana getirdiği hoşnutsuzluğa karşın yaşanması kaçınılmaz bir olgudur.
Üstelik insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunludur. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insanı harekete geçirir.
Sözün burasında bir kıssa anlatalım:
Harun Reşit, halife olur. Arkadaşı olan Allah dostu Süfyan-ı Sevrî’nin de kendisine gelip biat etmesini bekler. Ama Süfyan-ı Sevri hiç de onun gibi düşünmez. Derken Harun Reşit artık dayanamaz ve bir mektup yazıp Süfyan-ı Sevri’ye gönderir.
Mektubunda biraz da ona sitem ederek,
- Herkes geldi biat etti, hediyelerini aldı. Halbuki benim gözlerim hep seni bekledi, der.
Hazret, gelen mektubu kendisi açıp okumaz. Talebelerinden birine okutur.
- Bir zalimin yazdığı mektuba ben el süremem, der.
Sonra da cevabı aynı kağıdın arkasına yazdırır. Talebesi, kullanılmış bir kağıda, halifeye gidecek mektubu yazmak uygun olmaz anlamında itirazda bulunsa da bu büyük insan ona şu cevabı verir:
- Eğer bu kağıt milletin malından alınmışsa onu geri göndermiş olacağız. Kendi malından ise benim onun için harcayacak param yok.
Sonra da talebesine şunları yazdırır:
- Harun, halife oldun. Milletin parasını sağa-sola savurdun. Beni de bu işe şahit tutmak için yanına çağırıyorsun. Unutma, bir gün Rabbinin huzuruna çıkacak ve bütün bu yaptıklarından hesap vereceksin.
Hadisenin gerisini, Harun Reşit’in sarayında bulunan bir şahıs bize şöyle nakleder:
Harun Reşit, mektubu alıp okudu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Her namazdan sonra bu mektubu getirtip okutuyor ve ardından da,
- Senin gibi bir hayırhâh ve dost esas bu günlerimde benim yanımda olmalıydı. İşte o zaman kaymaktan kurtulmuş olurdum, diyordu.
Belli bir terbiye çerçevesinde birbirimizi ikaz etmeye kendimizi alıştırmalıyız. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde gıyabında konuşma da kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Burada üslup meselesinin önemi bir kere daha ortaya çıkıyor. Bu tür bire bir diyaloglarda, perdeyi yırtmadan, muhatabı söz ve tavırlarla rencide etmeden ve suçlayıcı ve karalayıcı bir üslup kullanmadan, yol gösterici mahiyette tamamen Allah rızasını gözeterek hareket etmek ciddi önem arz ediyor. Bu bir ahlâk haline getirildiğinde hem kardeşlik duygusu gelişmiş olacak, hem de gıybet kapısı kapanmış olacaktır.
Allah’ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basiret sahibi insanlar, kendi kusurlarını fark etmeyi, Allah’ın, gösterdikleri kulluk performansının bir neticesi ve lütfu olarak görebilir ve kendilerini düzeltebilirler.
Herkesin bir hayırhâh (kendisini ikaz eden bir dost) edinmesi, kusurlarını düzeltmesi için düşünülen çok tesirli çarelerden biridir. Çünkü hayırhah bir dost, hayatımızdaki pek çok sırrı bilen, bizimle üzüntülerini, sevinçlerini paylaşan, bazen ailemizden bile daha yakın gördüğümüz kişilerdir.
Onlar bizim eksik yanlarımızı, zaaflarımızı, olumlu taraflarımızı kısaca bize dair birçok şeyi en iyi bilen insanlardır.
İşte biz de böylesine samimi olduğumuz bir arkadaşımıza “Bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum” diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalayabiliriz. Bizi devamlı hayra çağıran bir hayırhâhımızın olması istikametimizi korumamıza yardımcı olacaktır.
Evet, bazen birbirimize karşı pozitif yanlarımızı söylerken, negatif yönlerimizi söylemekten kaçınabiliyoruz. Maalesef bu durum, her ne kadar iyi niyetli olsak da yakınımızda olan insanların kusurlarını devam ettirmelerine sebep olabiliyor.
Halbuki iyi bir zaman ve mekanını kollayarak sevdiğimiz insanların yanlışlarını da yüzlerine karşı tatlı ve uygun bir dille söyleyebilmeliyiz.
Aslında eksiklik duygusu, insanın gelişimi için gereklidir. Ama çoğumuz bu duyguyu kabul etmek istemeyiz. Çünkü eksiklik, toplumsal değer yargılarına göre arzu edilmeyen bir durumdur.
Bu sebeple, eksik yönlerimizi ancak bazı durumlarla yüz yüze geldiğimizde kabul ederiz. Eksiklik duygusu, meydana getirdiği hoşnutsuzluğa karşın yaşanması kaçınılmaz bir olgudur.
Üstelik insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için zorunludur. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insanı harekete geçirir.
Sözün burasında bir kıssa anlatalım:
Harun Reşit, halife olur. Arkadaşı olan Allah dostu Süfyan-ı Sevrî’nin de kendisine gelip biat etmesini bekler. Ama Süfyan-ı Sevri hiç de onun gibi düşünmez. Derken Harun Reşit artık dayanamaz ve bir mektup yazıp Süfyan-ı Sevri’ye gönderir.
Mektubunda biraz da ona sitem ederek,
- Herkes geldi biat etti, hediyelerini aldı. Halbuki benim gözlerim hep seni bekledi, der.
Hazret, gelen mektubu kendisi açıp okumaz. Talebelerinden birine okutur.
- Bir zalimin yazdığı mektuba ben el süremem, der.
Sonra da cevabı aynı kağıdın arkasına yazdırır. Talebesi, kullanılmış bir kağıda, halifeye gidecek mektubu yazmak uygun olmaz anlamında itirazda bulunsa da bu büyük insan ona şu cevabı verir:
- Eğer bu kağıt milletin malından alınmışsa onu geri göndermiş olacağız. Kendi malından ise benim onun için harcayacak param yok.
Sonra da talebesine şunları yazdırır:
- Harun, halife oldun. Milletin parasını sağa-sola savurdun. Beni de bu işe şahit tutmak için yanına çağırıyorsun. Unutma, bir gün Rabbinin huzuruna çıkacak ve bütün bu yaptıklarından hesap vereceksin.
Hadisenin gerisini, Harun Reşit’in sarayında bulunan bir şahıs bize şöyle nakleder:
Harun Reşit, mektubu alıp okudu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Her namazdan sonra bu mektubu getirtip okutuyor ve ardından da,
- Senin gibi bir hayırhâh ve dost esas bu günlerimde benim yanımda olmalıydı. İşte o zaman kaymaktan kurtulmuş olurdum, diyordu.
Belli bir terbiye çerçevesinde birbirimizi ikaz etmeye kendimizi alıştırmalıyız. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde gıyabında konuşma da kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
Burada üslup meselesinin önemi bir kere daha ortaya çıkıyor. Bu tür bire bir diyaloglarda, perdeyi yırtmadan, muhatabı söz ve tavırlarla rencide etmeden ve suçlayıcı ve karalayıcı bir üslup kullanmadan, yol gösterici mahiyette tamamen Allah rızasını gözeterek hareket etmek ciddi önem arz ediyor. Bu bir ahlâk haline getirildiğinde hem kardeşlik duygusu gelişmiş olacak, hem de gıybet kapısı kapanmış olacaktır.
Allah’ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basiret sahibi insanlar, kendi kusurlarını fark etmeyi, Allah’ın, gösterdikleri kulluk performansının bir neticesi ve lütfu olarak görebilir ve kendilerini düzeltebilirler.
Herkesin bir hayırhâh (kendisini ikaz eden bir dost) edinmesi, kusurlarını düzeltmesi için düşünülen çok tesirli çarelerden biridir. Çünkü hayırhah bir dost, hayatımızdaki pek çok sırrı bilen, bizimle üzüntülerini, sevinçlerini paylaşan, bazen ailemizden bile daha yakın gördüğümüz kişilerdir.
Onlar bizim eksik yanlarımızı, zaaflarımızı, olumlu taraflarımızı kısaca bize dair birçok şeyi en iyi bilen insanlardır.
İşte biz de böylesine samimi olduğumuz bir arkadaşımıza “Bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum” diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalayabiliriz. Bizi devamlı hayra çağıran bir hayırhâhımızın olması istikametimizi korumamıza yardımcı olacaktır.
[Dr. Ali Demirel] 31.1.2020 [Samanyolu Haber]
Başkentgaz, TÜRGEV’e 31 adet işyeri bağışlamış; değerleri 30 milyon TL!
Başkentgaz, yönetiminde Bilal Erdoğan'ın olduğu vakıflara milyonlarca lira aktarmış...
Ensar Vakfı’na, Kızılay’ı paravan olarak kullanarak yaptığı 8 milyon dolar bağışla gündeme gelen Başkentgaz’ın, Bilal Erdoğan’ın yönetim kurulunda yer aldığı TÜRGEV’e 31 adet işyeri bağışladığı ortaya çıktı. Bağışların toplam değeri 30 milyon TL!
Cumhuriyet Gazetesi’nden Sena Yaşar’ın haberine göre, Başkentgaz Doğalgaz Dağıtım A.Ş.’nin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) iştiraki olan KİPTAŞ’ın 5. Levent Güzeltepe Konutları’ndan satın aldığı 31 adet işyerini, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucusu, kızı Esra Albayrak’ın ise yönetim kurulu üyesi olduğu Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’na (TÜRGEV) bağışladığı ortaya çıktı. İki ayrı kalemde yapılan bağış protokolünde ise “bağışlanan işyerlerinin toplamda 30 milyon TL değerinde olduğu” belirtildi.
Ensar Vakfı’na, Kızılay üzerinden 8 milyon dolarlık bağışta bulunduğu tespit edilen Başkent Doğalgaz A.Ş.’nin, bu kez de TÜRGEV’e bağış yaptığı öğrenildi. Cumhuriyet’in ulaştığı belgelere göre Başkentgaz, İBB iştiraki KİPTAŞ’ın projesi olan 5. Levent Güzeltepe Konutları’nın zemin katlarındaki 31 adet ticari işyeri ve işyerlerine ait bin 596 metrekarelik depoları 18 Ekim 2018’de, 30 milyon TL’ye satın aldı. Satış sözleşmesinin ardından 15 gün içinde 12 milyon TL’yi nakit ödeyen Başkentgaz’ın, kalan 18 milyon TL’yi ise 12 aylığına taksitlendirerek KİPTAŞ’a ödeyeceği taahhüdünde bulunması dikkat çekti.
31 ADET İŞYERİ BAĞIŞLANMIŞ!
Başkentgaz; sözleşmenin noterce onaylanmasının ardından, satın aldığı 31 adet işyerinin 16’sını ve 916 metrekarelik depoları bir protokolle, 15’ini ve 679 metrekarelik depoları ise ayrı bir protokol ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İBB Başkanlığı döneminde kurulan ve çocukları Esra Albayrak ile Bilal Erdoğan’ın yönetim kurullarında yer aldığı TÜRGEV’e bağışladı. Başkentgaz ve TÜRGEV arasında imzalanan iki ayrı bağış protokolünde de vakfın “hayırseverin yapacağı bağışı, dilediği şekil ve şartlarda kullanabileceği” de belirtildi. Protokole göre, TÜRGEV 30 milyon değerindeki işyeri ve depoları “dilediği gibi işletme, satma ve kiralama” hakkına sahip olacak.
Protokollerde, bağışlanan 16 işyeri ve 916 metrekarelik depoların rayiç bedelinin (pazar değeri) ve bağışlamaya esas tutarın 15 milyon 779 bin TL, 15 işyeri ve 679 metrekarelik depoların rayiç bedelinin 14 milyon 221 bin TL olduğu da kabul edildi.
[TR724] 31.1.2020
Ensar Vakfı’na, Kızılay’ı paravan olarak kullanarak yaptığı 8 milyon dolar bağışla gündeme gelen Başkentgaz’ın, Bilal Erdoğan’ın yönetim kurulunda yer aldığı TÜRGEV’e 31 adet işyeri bağışladığı ortaya çıktı. Bağışların toplam değeri 30 milyon TL!
Cumhuriyet Gazetesi’nden Sena Yaşar’ın haberine göre, Başkentgaz Doğalgaz Dağıtım A.Ş.’nin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) iştiraki olan KİPTAŞ’ın 5. Levent Güzeltepe Konutları’ndan satın aldığı 31 adet işyerini, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucusu, kızı Esra Albayrak’ın ise yönetim kurulu üyesi olduğu Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’na (TÜRGEV) bağışladığı ortaya çıktı. İki ayrı kalemde yapılan bağış protokolünde ise “bağışlanan işyerlerinin toplamda 30 milyon TL değerinde olduğu” belirtildi.
Ensar Vakfı’na, Kızılay üzerinden 8 milyon dolarlık bağışta bulunduğu tespit edilen Başkent Doğalgaz A.Ş.’nin, bu kez de TÜRGEV’e bağış yaptığı öğrenildi. Cumhuriyet’in ulaştığı belgelere göre Başkentgaz, İBB iştiraki KİPTAŞ’ın projesi olan 5. Levent Güzeltepe Konutları’nın zemin katlarındaki 31 adet ticari işyeri ve işyerlerine ait bin 596 metrekarelik depoları 18 Ekim 2018’de, 30 milyon TL’ye satın aldı. Satış sözleşmesinin ardından 15 gün içinde 12 milyon TL’yi nakit ödeyen Başkentgaz’ın, kalan 18 milyon TL’yi ise 12 aylığına taksitlendirerek KİPTAŞ’a ödeyeceği taahhüdünde bulunması dikkat çekti.
31 ADET İŞYERİ BAĞIŞLANMIŞ!
Başkentgaz; sözleşmenin noterce onaylanmasının ardından, satın aldığı 31 adet işyerinin 16’sını ve 916 metrekarelik depoları bir protokolle, 15’ini ve 679 metrekarelik depoları ise ayrı bir protokol ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İBB Başkanlığı döneminde kurulan ve çocukları Esra Albayrak ile Bilal Erdoğan’ın yönetim kurullarında yer aldığı TÜRGEV’e bağışladı. Başkentgaz ve TÜRGEV arasında imzalanan iki ayrı bağış protokolünde de vakfın “hayırseverin yapacağı bağışı, dilediği şekil ve şartlarda kullanabileceği” de belirtildi. Protokole göre, TÜRGEV 30 milyon değerindeki işyeri ve depoları “dilediği gibi işletme, satma ve kiralama” hakkına sahip olacak.
Protokollerde, bağışlanan 16 işyeri ve 916 metrekarelik depoların rayiç bedelinin (pazar değeri) ve bağışlamaya esas tutarın 15 milyon 779 bin TL, 15 işyeri ve 679 metrekarelik depoların rayiç bedelinin 14 milyon 221 bin TL olduğu da kabul edildi.
[TR724] 31.1.2020
Melek Çetinkaya, Milli Mücadele Partisi’nde yaşadıklarını anlattı
15 Temmuz sonrası tutuklanan ve müebbet hapis cezası alan Harbiyeli öğrencilerden Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, başlatığı ‘Adalet Yürüyüşü’ne son verme gerekçelerinden birini açıkladı.
Ankara Tem Şube’de üç günlük baskı ve tehditlerle dolu gözaltının ardından adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağıyla serbest bırakılan Çetinkaya, sosyal medya hesabından başından geçen bir olayı anlattı.
‘Duvarda ne Atatürk resmi, ne de bayrak vardı; çıplak kadın resimleri vardı’
17 Ocak tarihinde kendisini Milli Mücadele Partisi Genel Başkanı’nın aradığını anlatan Çetinkaya, başkanın kendisine yürüyüşe destek vereceklerini söylediğini aktardı. Bir gün sonra kendisiyle partinin Ankara İl Bakanı Abbas Bütün’ün irtibata geçtiğini söyleyen Çetinkaya, Bütün’ün kendisinden yürüyüşe katılacakların isim listesini istediğini belirtti.
Çetinkaya, “Parti ofisine gelir misiniz detaylı konuşalım dedi.Tamam dedim. Sabah tekrar aradı sizin güvenliğiniz için parti binasına değilde bir cafeye gelin dedi. Cafeye gelemeyeceğini isterlerse ofise geleceğimi söyledim.Kabul etti adreslerdi. Güvenpark apt.8.kat.15 numaraya Cemal Yıldırım Bey ile gittim.” ifadelerini kullandı.
Abbas Bütün’ün odasındaki izlenimlerini aktaran Çetinkaya, ”Abbas beyin parti ofisinde duvardaki çıplak kadın resminden başka bir şey yoktu. Ne Atatürk resmi,ne Bayrak” ifadelerini kullandı.
‘Beni ilçe başkanı yapmaya uygun görmüşler’
Görüşme bittikten sonra, İl Başkanının akşam yine aradığını aktaran Çetinkaya, Başkan Abbas Bütün’ün yürüyüşe polisin müdahale edeceğini, buna rağmen yürüyüp yürümeyeceklerini sorduğunu söyledi. Melek Çetinkaya, Bütün’ün kendilerine Adalet Yürüyüşünden vazgeçmeleri karşılığında, bir ay içerisinde 5 bin kişinin katılacağı bir eylem sözü verdiğini söyledi. Ayrıca Abbas Bütün partinin Çankaya İlçe Başkanlığına Çetinkaya’yı uygun gördüğünü söyledi.
‘Alt katta Vatan Partisi vardı‘
Teklifi reddettiğini açıklayan Çetinkaya, ”Beni huzursuz eden bir şeyler vardı. Onlar bana nasıl yan odada, böyle bir görev teklif etmişlerdi. Hiç inandırıcı gelmemişti. Vatan partisi ofisi bir alt kattaydı. Kendi ofislerinin doğal gaz saati bile yoktu. Acaba kime çalışıyorlardı.”
Numaralarını engelledim fakat aramaya devam ediyorlar. Benden ne istiyorlar, neden peşimdeler anlamadım. Allah’a verecek bir can borcum var. Alında kurtulayım yeter artık. Her gün karşıma farklı insanlar çıkıyor. Yanımda gibi gözüküyor. Ben sadece acılı bir anneyim. Bırakın peşimi” diye konuştu.
[Tr724] 31.1.2020
Ankara Tem Şube’de üç günlük baskı ve tehditlerle dolu gözaltının ardından adli kontrol şartı ve yurt dışı yasağıyla serbest bırakılan Çetinkaya, sosyal medya hesabından başından geçen bir olayı anlattı.
‘Duvarda ne Atatürk resmi, ne de bayrak vardı; çıplak kadın resimleri vardı’
17 Ocak tarihinde kendisini Milli Mücadele Partisi Genel Başkanı’nın aradığını anlatan Çetinkaya, başkanın kendisine yürüyüşe destek vereceklerini söylediğini aktardı. Bir gün sonra kendisiyle partinin Ankara İl Bakanı Abbas Bütün’ün irtibata geçtiğini söyleyen Çetinkaya, Bütün’ün kendisinden yürüyüşe katılacakların isim listesini istediğini belirtti.
Çetinkaya, “Parti ofisine gelir misiniz detaylı konuşalım dedi.Tamam dedim. Sabah tekrar aradı sizin güvenliğiniz için parti binasına değilde bir cafeye gelin dedi. Cafeye gelemeyeceğini isterlerse ofise geleceğimi söyledim.Kabul etti adreslerdi. Güvenpark apt.8.kat.15 numaraya Cemal Yıldırım Bey ile gittim.” ifadelerini kullandı.
Abbas Bütün’ün odasındaki izlenimlerini aktaran Çetinkaya, ”Abbas beyin parti ofisinde duvardaki çıplak kadın resminden başka bir şey yoktu. Ne Atatürk resmi,ne Bayrak” ifadelerini kullandı.
‘Beni ilçe başkanı yapmaya uygun görmüşler’
Görüşme bittikten sonra, İl Başkanının akşam yine aradığını aktaran Çetinkaya, Başkan Abbas Bütün’ün yürüyüşe polisin müdahale edeceğini, buna rağmen yürüyüp yürümeyeceklerini sorduğunu söyledi. Melek Çetinkaya, Bütün’ün kendilerine Adalet Yürüyüşünden vazgeçmeleri karşılığında, bir ay içerisinde 5 bin kişinin katılacağı bir eylem sözü verdiğini söyledi. Ayrıca Abbas Bütün partinin Çankaya İlçe Başkanlığına Çetinkaya’yı uygun gördüğünü söyledi.
‘Alt katta Vatan Partisi vardı‘
Teklifi reddettiğini açıklayan Çetinkaya, ”Beni huzursuz eden bir şeyler vardı. Onlar bana nasıl yan odada, böyle bir görev teklif etmişlerdi. Hiç inandırıcı gelmemişti. Vatan partisi ofisi bir alt kattaydı. Kendi ofislerinin doğal gaz saati bile yoktu. Acaba kime çalışıyorlardı.”
Numaralarını engelledim fakat aramaya devam ediyorlar. Benden ne istiyorlar, neden peşimdeler anlamadım. Allah’a verecek bir can borcum var. Alında kurtulayım yeter artık. Her gün karşıma farklı insanlar çıkıyor. Yanımda gibi gözüküyor. Ben sadece acılı bir anneyim. Bırakın peşimi” diye konuştu.
[Tr724] 31.1.2020
Ergenekon davasının gizli tanığı Ümit Sayın evinde ölü bulundu
Ergenekon davasının kilit isimlerinden ve gizli tanık olan Ümit Sayın evinde ölü bulundu. Sayın’ın cenazesi Adli Tıp Morguna kaldırılırken, ölüm nedeni araştırılıyor.
Ergenekon davasında tutuklanan ve ardından itirafçı olduktan sonra tahliye olan Ümit Sayın, Kadıköy Merdivenköy’deki evinde ölü bulundu.
Şüpheli ölüm sonrası polis evde inceleme yaparken, Sayın’ın cenazesi Adli Tıp Morguna kaldırıldı. Komşuları ise Sayın ile pek görüşmediklerini söyledi.
[TR724] 31.1.2020
Ergenekon davasında tutuklanan ve ardından itirafçı olduktan sonra tahliye olan Ümit Sayın, Kadıköy Merdivenköy’deki evinde ölü bulundu.
Şüpheli ölüm sonrası polis evde inceleme yaparken, Sayın’ın cenazesi Adli Tıp Morguna kaldırıldı. Komşuları ise Sayın ile pek görüşmediklerini söyledi.
[TR724] 31.1.2020
Çinlilere gelin olarak satılan Pakistanlı kızlar [Yüksel Durgut]
Günay Asya’da iki bilinen denklem vardır. Rusya ve Çin bu denklemin iki büyük parçasını oluşturur. Pakistan, Çin ile yakın ilişki içerisindedir. Rusya ise Hindistan ile. Uluslararası Af Örgütüne göre ise bu yakın ilişki, Pakistan’ın “Kendi vatandaşlarına karşı insan hakları ihlallerine kör olmasına” neden oluyor. Bunun neticesinde 2019’a kadar 600’den fazla Pakistanlı kadın ve kız çocuğu Çin’deki erkeklere gelin olarak satıldı.
Pakistan’daki insan ticareti ağlarını yıkmaya çalışan uluslararası örgütler, ülkenin çeşitli havaalanlarında kullanılan seyahat belgelerinin dijital kayıtlarından derleyebildikleri kapsamlı bir çalışma yaptılar. Pakistanlı gelinlerin ulusal kimlik numaraları, Çinli kocalarının isimleri ve 2018 ve Nisan 2019’a kadar olan evlilik tarihleri yer alıyor. Çalışma sonucu ise ilginç verilere ulaştılar. İnsan tacirleri, ülkedeki yoksul ve dini bir azınlığı temsil eden Pakistan’daki Hıristiyan topluluklarını hedef alıyor. Yerel kaçakçılıklar genellikle kızlarını Çin’de gelin arayan erkeklere satmaya çalışan aracılar vasıtasıyla bu ailelere ulaşıyorlar. Ekonomik olarak yoksulluk içerisinde olan aileler kız çocukları karşılığında küçük ücretler alıyor.
Pakistanlı bir yetkiliye göre, 629 kadın ve kız çocuğu kendi aileleri tarafından insan tacirlerine satıldı. Araştırmaya göre bu sayı 2018’den beri Pakistan’da bu ağa yakalanan kadın ve kızların sayısını ortaya koysa da listenin daha da kabarık olduğu düşünülüyor. Kaçakçılığın boyutları ise korkunç. İnsan tacirlerinin satın aldıkları kızların ailelerine 1.500 dolar verilirken, Çin ve Pakistan’daki aracılar 25 bin dolar ila 50 bin dolar arasında para kazanıyorlar. Çinli erkeklere gelin olarak satıldıktan sonra, kadınların ve kızların çoğu istismar ediliyor ve fuhuşa zorlanıyor. Ancak bazı aileler, kızları karşılığında vaat ettikleri parayı ise alamıyor.
Hıristiyan aktivist Saleem Iqbal’a göre ise rakamlar daha vahim. Ekim 2018’den bu yana pazarın arttığını ve 750 ila 1.000 kızın yabancı gelin arayan Çinli erkeklerle evlendirildiğini söylüyor. Satılan kızların çoğunluğunun ise Pakistanlı Hristiyan ailelerin çocukları olduğunu aktarıyor.
Pakistan Federal Soruşturma Ajansı, sekiz Çinli ve dört Pakistan vatandaşını kız çocuklarının Çin’e kaçakçılık yapmaktan dolayı tutukladı ve daha sonra bu kızların hayat kadını olarak çalıştırıldıklarını açıkladı. Pakistan’ın Faisalabad kentindeki insan kaçakçılığı ilgili 31 Çinli erkeğin suçlanması ülkenin gündemine oturmuştu. Ancak Çinli vatandaşlar suçlamalardan kendilerine satılan kadınların korkularından dolayı ifade değiştirmelerinden dolayı beraat ettiler. Bu olayın ardından yetkililer, “Kimse bu kızlara yardım etmek için hiçbir şey yapamıyor. Aileler korkuyor ve kaçakçılar kurtulabileceklerini biliyorlar. Yetkililer soruşturma açılmaması için baskı yapıyor. İnsan ticareti artıyor” diyorlar. Pakistan’da mahkemeye çıkarılan sanıkların kefaletle serbest bırakıldıktan sonra ülkeden kaçtıkları biliniyor.
Associated Press’e göre bu, Çin ve Pakistan arasındaki ticaret ve karlı bir ilişki sürdürme baskısından kaynaklanıyor. Pakistan, Çin’e ekonomik olarak güveniyor. Çin şu anda Pakistan’a önemli askeri yardım sağlıyor ve her iki ülke de 75 milyar dolarlık bir altyapı projesi yürütüyor.
Filmlere konu olabilecek bu haberlerin çıkışı ise ilginç. Kaçakçılık, Pakistan’ın yasal evlenme yaşını 16’dan 18’e yükselterek çocuk evliliğini ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar başlatınca ortaya çıkıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) geçen ay yayınladığı Çin’e satılan gelinlerin ticaretini belgeleyen raporda, kaçakçılığın hızla arttığı belirtiliyor. Raporda sadece Pakistan’dan değil, Kamboçya, Endonezya, Laos, Myanmar, Nepal, Kuzey Kore ve Vietnam’ın “kaynak ülkeler haline geldiği” aktarılıyor. HRW raporunu hazırlayan Heather Barr, “Bu konuda son derece çarpıcı şeylerden biri de, gelin kaçakçılığı işinde kaynak ülkeler olarak bilinen ülkelerin listesi hızla büyüyor” diyerek insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu söylüyor.
[Yüksel Durgut] 31.1.2020 [TR724]
Pakistan’daki insan ticareti ağlarını yıkmaya çalışan uluslararası örgütler, ülkenin çeşitli havaalanlarında kullanılan seyahat belgelerinin dijital kayıtlarından derleyebildikleri kapsamlı bir çalışma yaptılar. Pakistanlı gelinlerin ulusal kimlik numaraları, Çinli kocalarının isimleri ve 2018 ve Nisan 2019’a kadar olan evlilik tarihleri yer alıyor. Çalışma sonucu ise ilginç verilere ulaştılar. İnsan tacirleri, ülkedeki yoksul ve dini bir azınlığı temsil eden Pakistan’daki Hıristiyan topluluklarını hedef alıyor. Yerel kaçakçılıklar genellikle kızlarını Çin’de gelin arayan erkeklere satmaya çalışan aracılar vasıtasıyla bu ailelere ulaşıyorlar. Ekonomik olarak yoksulluk içerisinde olan aileler kız çocukları karşılığında küçük ücretler alıyor.
Pakistanlı bir yetkiliye göre, 629 kadın ve kız çocuğu kendi aileleri tarafından insan tacirlerine satıldı. Araştırmaya göre bu sayı 2018’den beri Pakistan’da bu ağa yakalanan kadın ve kızların sayısını ortaya koysa da listenin daha da kabarık olduğu düşünülüyor. Kaçakçılığın boyutları ise korkunç. İnsan tacirlerinin satın aldıkları kızların ailelerine 1.500 dolar verilirken, Çin ve Pakistan’daki aracılar 25 bin dolar ila 50 bin dolar arasında para kazanıyorlar. Çinli erkeklere gelin olarak satıldıktan sonra, kadınların ve kızların çoğu istismar ediliyor ve fuhuşa zorlanıyor. Ancak bazı aileler, kızları karşılığında vaat ettikleri parayı ise alamıyor.
Hıristiyan aktivist Saleem Iqbal’a göre ise rakamlar daha vahim. Ekim 2018’den bu yana pazarın arttığını ve 750 ila 1.000 kızın yabancı gelin arayan Çinli erkeklerle evlendirildiğini söylüyor. Satılan kızların çoğunluğunun ise Pakistanlı Hristiyan ailelerin çocukları olduğunu aktarıyor.
Pakistan Federal Soruşturma Ajansı, sekiz Çinli ve dört Pakistan vatandaşını kız çocuklarının Çin’e kaçakçılık yapmaktan dolayı tutukladı ve daha sonra bu kızların hayat kadını olarak çalıştırıldıklarını açıkladı. Pakistan’ın Faisalabad kentindeki insan kaçakçılığı ilgili 31 Çinli erkeğin suçlanması ülkenin gündemine oturmuştu. Ancak Çinli vatandaşlar suçlamalardan kendilerine satılan kadınların korkularından dolayı ifade değiştirmelerinden dolayı beraat ettiler. Bu olayın ardından yetkililer, “Kimse bu kızlara yardım etmek için hiçbir şey yapamıyor. Aileler korkuyor ve kaçakçılar kurtulabileceklerini biliyorlar. Yetkililer soruşturma açılmaması için baskı yapıyor. İnsan ticareti artıyor” diyorlar. Pakistan’da mahkemeye çıkarılan sanıkların kefaletle serbest bırakıldıktan sonra ülkeden kaçtıkları biliniyor.
Associated Press’e göre bu, Çin ve Pakistan arasındaki ticaret ve karlı bir ilişki sürdürme baskısından kaynaklanıyor. Pakistan, Çin’e ekonomik olarak güveniyor. Çin şu anda Pakistan’a önemli askeri yardım sağlıyor ve her iki ülke de 75 milyar dolarlık bir altyapı projesi yürütüyor.
Filmlere konu olabilecek bu haberlerin çıkışı ise ilginç. Kaçakçılık, Pakistan’ın yasal evlenme yaşını 16’dan 18’e yükselterek çocuk evliliğini ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar başlatınca ortaya çıkıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) geçen ay yayınladığı Çin’e satılan gelinlerin ticaretini belgeleyen raporda, kaçakçılığın hızla arttığı belirtiliyor. Raporda sadece Pakistan’dan değil, Kamboçya, Endonezya, Laos, Myanmar, Nepal, Kuzey Kore ve Vietnam’ın “kaynak ülkeler haline geldiği” aktarılıyor. HRW raporunu hazırlayan Heather Barr, “Bu konuda son derece çarpıcı şeylerden biri de, gelin kaçakçılığı işinde kaynak ülkeler olarak bilinen ülkelerin listesi hızla büyüyor” diyerek insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu söylüyor.
[Yüksel Durgut] 31.1.2020 [TR724]
Geçmiş sorgulanmalı mı, ibret mi alınmalı? [Prof. Dr. Osman Şahin]
Hocaefendi’nin süreçte yaşananlar hakkında kullandığı “yolun kaderi” yaklaşımı önceki yazılarda ele alınan kadere iman bakış açısının bir diğer ifade şeklidir. Bazı insanlar, hadiseleri yorumlarken kullanılan yolun kaderi yaklaşımından her nedense rahatsız olmaktadırlar. Bu rahatsızlığın sebebi de kader ve cüz-i irade hakikatlerinin yeterince doğru anlaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Önceki yazılarda yaşananların yolun kaderi olmasının bunlara sebebiyet verenleri sorumluluktan kurtarmadığı, geçmişin muhasebesinin yapılarak tekrar aynı yanlışlara düşülmemesi ve geleceğe ait plan ve programların daha isabetli olması gerektiği üzerinde durulmuştu. Ayrıca yaşananlar sebebiyle atf-ı cürümlere girilmemesi ve uhuvvet, vifak ve ittifakın korunması adına kader hakikatından nasıl istifade edilmesi gerektiği ele alınmıştır.
Hak yolun yolcuları her zaman böyle imtihanlara maruz kalmışlardır. Bu bir adet-i ilahidir. Peygamberlerin ve onlardan sonra gelenlerin hayatlarına baktığımızda, bu değişmez kanun-u ilahiyi her zaman görmek mümkündür. Bamtelleri’nde Hocaefendi bu noktayı örnekleri ile açıklamaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin önceki yazılara aldığımız ifadelerin satır aralarında da bu hakikate işaretler vardır. İhtiyarlar risalesinde de bunun bir örneğini görmek mümkündür: “Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı Âzam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mücahid-i ekber, Kur’ân’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar.”
Hocaefendi aynı hususa “Yangın, İmtihan ve Yardım” başlıklı bamtelinde şu şekilde vurgu yapmaktadırlar: “Olup biten şeyleri “yolun kaderi” olarak görmek lazım. Bu, zulmü alkışlamak veya zâlimi alkışlamak, zulme “Evet!” demek değildir… “Bu yolun kaderi!..” Enbiyâ-i ızâm, aynı şeylere maruz kalmış, hep dikenli tarlalarda gezmişler; ayaklarının kanamadığı ân olmamış, ızdırap çekmedikleri tek dakika olmamış. En-bi-yâ-ı ı-zâm… Allah’ın seçkin kulları, hususi seçip insanları irşad için vazifelendirdiği en şerefli insanlar… Herkes bunun böyle olduğunu bilmeli. Bu peygamberler yolu, Peygamberler güzergâhı; yolun kaderi de bu, bunlar çekilecek.”
Bunun böyle olduğu, Allah Rasûlü’nün (sav) şu beyanında da net olarak görülmektedir: “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Çünkü Hocaefendi’nin ifadesiyle “İnsanların ebedî nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nispetinde olacaktır; âhiretteki mükâfatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir.”
Hâdiselerin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek ve ondan mesajlar çıkarmak gerekmektedir…
Hocaefendi, bu hadiselere karşı nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiğini Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sav) “Sükûtu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olan kurtulmuştur.” beyanına bina ederek şu şekilde açıklamaktadırlar: “İnanan bir insan, eşya ve hâdiseleri ibret nazarıyla süzmeli, konuşmadan önce durup tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri döktürmelidir. Aslında, hikmet tefekkürün bağrında gelişir; tefekkür de sükut serasında olgunlaşır. Dolayısıyla, bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, iradî olarak susmak, hâdisenin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk âdâbına uygun şekilde konuşmak ve mutlaka sabırlı davranmaktır.”
Arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Allah’ı (cc) kullarına şikâyet etmemek…
Burada önemli olan kadere taş atmama ve ondan şikayette bulunmamadır. Allah Rasûlü’nün (sav) Taif dönüşü halini Allah’a (cc) arzederken söylediği sözler insanın başına gelen belalardan sonra nasıl bir tavır sergilemesi gerektiği ile ilgili çok güzel bir örnekdir: “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sendedir.”
Hocaefendi ayrıca “Kalb İbresi” kitabında “Kadere taş atma!..” başlıklı yazısında bu mevzuyu çok enfes bir şekilde ele almaktadırlar. Bu yazıda, Nebiler Serveri’nin (sav) kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadelerin lazımî mânâsıyla ele alınamayacağını, fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi –hâşâ ve kellâ– kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını ve şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu sözlerinden ibret alacaksak, kendi hesabımıza şu mânâları çıkarabileceğimiz ifade edilmektedir: “Rabbimiz, şu anda, bize yüklediğin misyon itibarıyla yerimizi doldurmuyoruz. Zayıfız, güçsüzüz ve halk nazarında da hor hakîriz. Söz ve davranışlarımız tutarsız, hemen her yaptığımız yanlış; âdeta birer hatalar heykeliyiz. Eğer, Sen bize inayet etmezsen, şerrin ta kendisiyiz. Hâlimizi Sana şikâyet ediyor ve bizi ıslah eylemeni diliyoruz. Tamir et bizi Rabbimiz!..”
Hocaefendi aynı yazıda atf-ı cürümlerde bulunmayla baş edilmesinde cüz-i ihtiyari sırrının nasıl kullanılacağı ile ilgili ise şöyle demektedirler: “Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülâhaza, kadere taş atmamıza mâni olur; üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı hâline getirir.”
Hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak değildir; maziden ibret almaktır…
Hocaefendi hiç farkına varmadan arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikâyet etmiş olmamak için geçmişi sorgulamaktan ziyade maziden ibret alınması gerektiğiyle ilgili aynı yazıda önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Arz-ı hal ve vakayı rapor, hususiyle bütün bir heyeti alâkadâr eden meselelerde, işte böyle bir mülâhazayla çok faydalı ve önemli olabilir. Şahs-ı mânevînin bir ferdi diğer arkadaşlarına, “Başımızda şöyle bir musibet var. Acaba bu hangi mesâvîmize terettüp eden bir derttir? Hele gelin şurada bir saat istiğfar edelim; yeniden Allah’a müteveccih olup iman tazeleyelim. Galiba, bazı sebeplerde müşterek olarak kusurlar ettik; onları telafi etmenin bir yoluna bakalım. Sebepler dairesinde yaşıyoruz; esbab, izzet ve azametin perdesidir, Cenâb-ı Hak çok defa icraât-ı sübhaniyesini onlar vesilesiyle ortaya koymaktadır. Öyleyse, hangi sebepte kusurlu davrandığımızı belirleyelim ve hiç olmazsa bundan sonra aynı hatayı işlemeyelim!” diyerek kendisiyle beraber bütün heyeti muhasebe ve murakabeye çağırabilir.
Aynı zamanda, böyle hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak da değildir; maziden ibret almaktır. Bu itibarla, hata ve kusurları telafi etmek, geçmişten ibret almak ve ona göre geleceğe dair planlar yapmak, projeler oluşturmak kasdıyla arz-ı hal ve vakayı rapor usûlüne başvurulabilir.”
Hocaefendi, kadere taş atmamak, üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın önüne geçmek için her türlü olumsuzluğu kendi hatalarımıza ve kusurlarımıza vermemiz dışında bir diğer prensip daha ortaya koymaktadırlar. Geçmişde yaşanan hadiseler ele alınırken asıl amaç sorgulamak yani suçlu aramak, vahdeti, uhuvveti ve ihlası kıracak atf-ı cürümlerde bulunmak şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine hata ve kusurları telafi edebilmek, geçmişten ibret almak ve bu yapılan geçmişin muhasebesinden hareketle geleceğe dair daha isabetli planlar ve projeler yapmak amacına yönelik durum tesbiti ve olayların raporlanması şeklinde olmalıdır. Uhut’ta yaşanan felaketlerden sonra Allah Rasûlü’nün (sav) ashabına karşı muamelesine ve bu muamelenin Kur’an’da medh edilmesine baktığımızda, bu tarz hadiselere bu şekilde yaklaşmanın nebevî usule de tamamen uygun olduğu görülebilecektir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 31.1.2020 [TR724]
Hak yolun yolcuları her zaman böyle imtihanlara maruz kalmışlardır. Bu bir adet-i ilahidir. Peygamberlerin ve onlardan sonra gelenlerin hayatlarına baktığımızda, bu değişmez kanun-u ilahiyi her zaman görmek mümkündür. Bamtelleri’nde Hocaefendi bu noktayı örnekleri ile açıklamaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin önceki yazılara aldığımız ifadelerin satır aralarında da bu hakikate işaretler vardır. İhtiyarlar risalesinde de bunun bir örneğini görmek mümkündür: “Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı Âzam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibni Hanbel gibi bir mücahid-i ekber, Kur’ân’ın bir tek meselesi için hapiste pek çok azap verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabırla sebat edip o meselelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imamlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar.”
Hocaefendi aynı hususa “Yangın, İmtihan ve Yardım” başlıklı bamtelinde şu şekilde vurgu yapmaktadırlar: “Olup biten şeyleri “yolun kaderi” olarak görmek lazım. Bu, zulmü alkışlamak veya zâlimi alkışlamak, zulme “Evet!” demek değildir… “Bu yolun kaderi!..” Enbiyâ-i ızâm, aynı şeylere maruz kalmış, hep dikenli tarlalarda gezmişler; ayaklarının kanamadığı ân olmamış, ızdırap çekmedikleri tek dakika olmamış. En-bi-yâ-ı ı-zâm… Allah’ın seçkin kulları, hususi seçip insanları irşad için vazifelendirdiği en şerefli insanlar… Herkes bunun böyle olduğunu bilmeli. Bu peygamberler yolu, Peygamberler güzergâhı; yolun kaderi de bu, bunlar çekilecek.”
Bunun böyle olduğu, Allah Rasûlü’nün (sav) şu beyanında da net olarak görülmektedir: “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Çünkü Hocaefendi’nin ifadesiyle “İnsanların ebedî nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nispetinde olacaktır; âhiretteki mükâfatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir.”
Hâdiselerin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek ve ondan mesajlar çıkarmak gerekmektedir…
Hocaefendi, bu hadiselere karşı nasıl bir tavır sergilenmesi gerektiğini Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sav) “Sükûtu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olan kurtulmuştur.” beyanına bina ederek şu şekilde açıklamaktadırlar: “İnanan bir insan, eşya ve hâdiseleri ibret nazarıyla süzmeli, konuşmadan önce durup tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri döktürmelidir. Aslında, hikmet tefekkürün bağrında gelişir; tefekkür de sükut serasında olgunlaşır. Dolayısıyla, bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, iradî olarak susmak, hâdisenin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk âdâbına uygun şekilde konuşmak ve mutlaka sabırlı davranmaktır.”
Arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Allah’ı (cc) kullarına şikâyet etmemek…
Burada önemli olan kadere taş atmama ve ondan şikayette bulunmamadır. Allah Rasûlü’nün (sav) Taif dönüşü halini Allah’a (cc) arzederken söylediği sözler insanın başına gelen belalardan sonra nasıl bir tavır sergilemesi gerektiği ile ilgili çok güzel bir örnekdir: “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sendedir.”
Hocaefendi ayrıca “Kalb İbresi” kitabında “Kadere taş atma!..” başlıklı yazısında bu mevzuyu çok enfes bir şekilde ele almaktadırlar. Bu yazıda, Nebiler Serveri’nin (sav) kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadelerin lazımî mânâsıyla ele alınamayacağını, fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi –hâşâ ve kellâ– kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını ve şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu sözlerinden ibret alacaksak, kendi hesabımıza şu mânâları çıkarabileceğimiz ifade edilmektedir: “Rabbimiz, şu anda, bize yüklediğin misyon itibarıyla yerimizi doldurmuyoruz. Zayıfız, güçsüzüz ve halk nazarında da hor hakîriz. Söz ve davranışlarımız tutarsız, hemen her yaptığımız yanlış; âdeta birer hatalar heykeliyiz. Eğer, Sen bize inayet etmezsen, şerrin ta kendisiyiz. Hâlimizi Sana şikâyet ediyor ve bizi ıslah eylemeni diliyoruz. Tamir et bizi Rabbimiz!..”
Hocaefendi aynı yazıda atf-ı cürümlerde bulunmayla baş edilmesinde cüz-i ihtiyari sırrının nasıl kullanılacağı ile ilgili ise şöyle demektedirler: “Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülâhaza, kadere taş atmamıza mâni olur; üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı hâline getirir.”
Hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak değildir; maziden ibret almaktır…
Hocaefendi hiç farkına varmadan arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikâyet etmiş olmamak için geçmişi sorgulamaktan ziyade maziden ibret alınması gerektiğiyle ilgili aynı yazıda önemli tesbitler yapmaktadırlar: “Arz-ı hal ve vakayı rapor, hususiyle bütün bir heyeti alâkadâr eden meselelerde, işte böyle bir mülâhazayla çok faydalı ve önemli olabilir. Şahs-ı mânevînin bir ferdi diğer arkadaşlarına, “Başımızda şöyle bir musibet var. Acaba bu hangi mesâvîmize terettüp eden bir derttir? Hele gelin şurada bir saat istiğfar edelim; yeniden Allah’a müteveccih olup iman tazeleyelim. Galiba, bazı sebeplerde müşterek olarak kusurlar ettik; onları telafi etmenin bir yoluna bakalım. Sebepler dairesinde yaşıyoruz; esbab, izzet ve azametin perdesidir, Cenâb-ı Hak çok defa icraât-ı sübhaniyesini onlar vesilesiyle ortaya koymaktadır. Öyleyse, hangi sebepte kusurlu davrandığımızı belirleyelim ve hiç olmazsa bundan sonra aynı hatayı işlemeyelim!” diyerek kendisiyle beraber bütün heyeti muhasebe ve murakabeye çağırabilir.
Aynı zamanda, böyle hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak da değildir; maziden ibret almaktır. Bu itibarla, hata ve kusurları telafi etmek, geçmişten ibret almak ve ona göre geleceğe dair planlar yapmak, projeler oluşturmak kasdıyla arz-ı hal ve vakayı rapor usûlüne başvurulabilir.”
Hocaefendi, kadere taş atmamak, üslup itibarıyla, –hâşâ ve kella– Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın önüne geçmek için her türlü olumsuzluğu kendi hatalarımıza ve kusurlarımıza vermemiz dışında bir diğer prensip daha ortaya koymaktadırlar. Geçmişde yaşanan hadiseler ele alınırken asıl amaç sorgulamak yani suçlu aramak, vahdeti, uhuvveti ve ihlası kıracak atf-ı cürümlerde bulunmak şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine hata ve kusurları telafi edebilmek, geçmişten ibret almak ve bu yapılan geçmişin muhasebesinden hareketle geleceğe dair daha isabetli planlar ve projeler yapmak amacına yönelik durum tesbiti ve olayların raporlanması şeklinde olmalıdır. Uhut’ta yaşanan felaketlerden sonra Allah Rasûlü’nün (sav) ashabına karşı muamelesine ve bu muamelenin Kur’an’da medh edilmesine baktığımızda, bu tarz hadiselere bu şekilde yaklaşmanın nebevî usule de tamamen uygun olduğu görülebilecektir.
[Prof. Dr. Osman Şahin] 31.1.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Osman Şahin
Kırklarelispor’u yalnız bırakmadılar! [Hasan Cücük]
Türkiye Kupası’nda Kırklarelispor gösterdiği sıradışı başarıyla ilgi odağı oldu. Trakya temsilcisi, kupada Süper Lig ekiplerini birer birer safdışı bırakıp adını çeyrek finale yazdırdı ve Fenerbahçe’nin rakibi oldu. Bu yıl Kırklarelispor gibi sıradışı başarıya imza atan başka kulüpler de var. Biri Fransa’dan diğerleri İspanya’dan.
Önce Kırklarelispor’u hatırlayalım. Mazisi 1968’de başlayan Kırklarelispor, uzun yıllar Amatör Lig’de mücadele etti. Son 9 yıldır ise 2. Lig’de başarıyı arıyor. Tarihinde ilk kez Türkiye Kupası’nda çeyrek finale yükselen Kırklarelispor’un başarı yürüyüşü 3. turdan başladı. TFF 3. Lig ekiplerinden 1954 Kelkit Belediyespor’u 1-0 yenen Kırklarelispor, kupada bir üst tura çıktı. 4.turda rakibi Süper Lig ekiplerinden Ankaragücü oldu.
Güçlü rakibini 1-0 mağlup ederek adını 5. tura yazdırdı. Rakip yine Süper Lig’dendi. Bu kez aşması gereken engelin adı Gaziantep FK oldu. Gaziantep FK’yi evinde 2-1 yenmeyi başaran Kırklarelispor, rövanş mücadelesinde deplasmanda 3-2 yenilmesine rağmen son 16 turuna yükseldi. Kırklarelispor, iki Süper Lig ekibini eleyip, havaya girmişti ama son 16 turunda rakip oldukça dişliydi.
‘Çekirgenin de sıçramasınında bir sonu var’ diyenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Zira, rakibin adı Başakşehir’di. Ligde zirveye oynayan Başakşehir’le deplasmanda 1-1 berabere kalan Kırklarelispor, rövanş mücadelesinde sahadan 0-0 beraberlikle ayrıldı ve adını çeyrek finale yazdırdı. Şimdi rakibin adı Fenerbahçe. Başarısının adı ise ‘peri masalı’ oldu. Bakalım 1978-79 sezonunda bir başka Trakya ekibi Lüleburgazspor’un başarısını gösterip adını yarı finale yazdıracak mı? Lüleburgazspor, Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi eleme başarısını göstermişti. Kırklarelispor sayfasını kapatıp, Avrupa’da ses getiren diğer iki kupa başarılarına geçelim.
Atletico Madrid, Aralık 2011’de dümeni Arjantinli Diego Simeone’ye teslim ettikten sonra farklı bir kimliğe büründü. Real Madrid ve Barcelona’ya rakip olacak bir takım kuran Simeone, La Liga ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu yaşattı. Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar geldi ancak Madrid’in diğer devi Real’e boyun eğdi. Bu sezon alışık olduğumuz Atletico Madrid’i görmek pek mümkün olmuyor. Ligde istikrarsız sonuçlar alıyor. Puan tablosunda daima ilk üçte olan Atletico Madrid, 5. sırada yer alıyor. Ancak asıl sürpriz İspanya Kral Kupası’nda geldi. Kral Kupası’nda tek maç üzerinden oynanan 3. tur müsabakalarında sürpriz sonuçlar çıktı. Kupanın en büyük sürprizini Atletico Madrid’i eleyen 3. Lig ekibi Cultural Leonoesa yaptı. Normal süresi 1-1 sona eren maçın uzatma dakikalarında Benito ile golü bulan Leonesa, son 16’ya kaldı. Kral Kupası’nda diğer sürprizleri, Eibar’ı 3-1 yenerek eleyen 3. lig takımı Badajoz, Okay Yokuşlu’yu kadrosunda bulunduran Celta Vigo’yu 2-1’lik skorla turnuva dışında bırakan 2. lig takımı Mirandes ve Real Betis’i penaltılarda eleyen 2. lig takımı Rayo Vallecano yaptı.
Fransa Kupası’nın son 16 turunda sürprizin adresi Yusuf Yazıcı ve Zeki Çelik’in formasını giydiği Lille oldu. Amatör lig ekiplerinden Epinal’a konuk olan Lille’in kimse sürpriz bir sonuca imza atacağına ihtimal vermiyordu. Sakatlığından dolayı sezonu kapatan Yusuf Yazıcı kadroda yer almazken, diğer milli oyuncumuz Zeki Çelik maça yedek kulübesinde başladı ve karşılaşmada forma şansı bulmadı. Lille, 8. dakikada Loic Remy’nin attığı golle 1-0 öne geçse de bu üstünlüğünü koruyamadı. Fransa’da amatör seviyeye denk gelen 4. ligde mücadele eden Epinal, Jean-Philippe Krasso’nun 54 ve 61. dakikalarda bulduğu gollerle mücadeleden 2-1 galip ayrıldı ve çeyrek finale çıkarak kupada sürprize imza attı.
Fransa Kupası’nı farklı kılan sadece yaşanan sürprizler değil. Amatör ve profesyonel tüm takımlar Fransa Kupası’na katılıyor. Her yıl 7 binin üzerinde takım kupa mücadelesi veriyor. Fransa Kupası, final dahil 14 tur üzerinden, tek maçlık eleme sistemiyle oynanıyor. Kupaya katılmak için Fransa Futbol Federasyonu’na kayıtlı olmak, kupaya katılma ücretini ödemek ve onaylı bir stada sahip olmak yeterli oluyor. Fransa Kupası’nda en büyük sürpriz 2009-10 sezonunda gerçekleşmişti. Fransa 4. Futbol Ligi’nde mücadele eden amatör Quevilly takımı, 2009-2010 sezonunda yarı finale kadar yükselmiş, yarı finalde Ligue 1 ekibi Paris Saint Germain’e 1-0 yenilerek elenmişti. Quevilly, tamamını evinde oynadığı maçlarda 11. turda Ligue 1 takımı Rennes’i, 12. tur olan çeyrek finalde o dönemde Ligue 1’de bulunan Boulogne’u elemişti.
[Hasan Cücük] 31.1.2020 [TR724]
Önce Kırklarelispor’u hatırlayalım. Mazisi 1968’de başlayan Kırklarelispor, uzun yıllar Amatör Lig’de mücadele etti. Son 9 yıldır ise 2. Lig’de başarıyı arıyor. Tarihinde ilk kez Türkiye Kupası’nda çeyrek finale yükselen Kırklarelispor’un başarı yürüyüşü 3. turdan başladı. TFF 3. Lig ekiplerinden 1954 Kelkit Belediyespor’u 1-0 yenen Kırklarelispor, kupada bir üst tura çıktı. 4.turda rakibi Süper Lig ekiplerinden Ankaragücü oldu.
Güçlü rakibini 1-0 mağlup ederek adını 5. tura yazdırdı. Rakip yine Süper Lig’dendi. Bu kez aşması gereken engelin adı Gaziantep FK oldu. Gaziantep FK’yi evinde 2-1 yenmeyi başaran Kırklarelispor, rövanş mücadelesinde deplasmanda 3-2 yenilmesine rağmen son 16 turuna yükseldi. Kırklarelispor, iki Süper Lig ekibini eleyip, havaya girmişti ama son 16 turunda rakip oldukça dişliydi.
‘Çekirgenin de sıçramasınında bir sonu var’ diyenlerin sayısı oldukça fazlaydı. Zira, rakibin adı Başakşehir’di. Ligde zirveye oynayan Başakşehir’le deplasmanda 1-1 berabere kalan Kırklarelispor, rövanş mücadelesinde sahadan 0-0 beraberlikle ayrıldı ve adını çeyrek finale yazdırdı. Şimdi rakibin adı Fenerbahçe. Başarısının adı ise ‘peri masalı’ oldu. Bakalım 1978-79 sezonunda bir başka Trakya ekibi Lüleburgazspor’un başarısını gösterip adını yarı finale yazdıracak mı? Lüleburgazspor, Beşiktaş ve Fenerbahçe’yi eleme başarısını göstermişti. Kırklarelispor sayfasını kapatıp, Avrupa’da ses getiren diğer iki kupa başarılarına geçelim.
Atletico Madrid, Aralık 2011’de dümeni Arjantinli Diego Simeone’ye teslim ettikten sonra farklı bir kimliğe büründü. Real Madrid ve Barcelona’ya rakip olacak bir takım kuran Simeone, La Liga ve UEFA Avrupa Ligi şampiyonluğu yaşattı. Şampiyonlar Ligi’nde finale kadar geldi ancak Madrid’in diğer devi Real’e boyun eğdi. Bu sezon alışık olduğumuz Atletico Madrid’i görmek pek mümkün olmuyor. Ligde istikrarsız sonuçlar alıyor. Puan tablosunda daima ilk üçte olan Atletico Madrid, 5. sırada yer alıyor. Ancak asıl sürpriz İspanya Kral Kupası’nda geldi. Kral Kupası’nda tek maç üzerinden oynanan 3. tur müsabakalarında sürpriz sonuçlar çıktı. Kupanın en büyük sürprizini Atletico Madrid’i eleyen 3. Lig ekibi Cultural Leonoesa yaptı. Normal süresi 1-1 sona eren maçın uzatma dakikalarında Benito ile golü bulan Leonesa, son 16’ya kaldı. Kral Kupası’nda diğer sürprizleri, Eibar’ı 3-1 yenerek eleyen 3. lig takımı Badajoz, Okay Yokuşlu’yu kadrosunda bulunduran Celta Vigo’yu 2-1’lik skorla turnuva dışında bırakan 2. lig takımı Mirandes ve Real Betis’i penaltılarda eleyen 2. lig takımı Rayo Vallecano yaptı.
Fransa Kupası’nın son 16 turunda sürprizin adresi Yusuf Yazıcı ve Zeki Çelik’in formasını giydiği Lille oldu. Amatör lig ekiplerinden Epinal’a konuk olan Lille’in kimse sürpriz bir sonuca imza atacağına ihtimal vermiyordu. Sakatlığından dolayı sezonu kapatan Yusuf Yazıcı kadroda yer almazken, diğer milli oyuncumuz Zeki Çelik maça yedek kulübesinde başladı ve karşılaşmada forma şansı bulmadı. Lille, 8. dakikada Loic Remy’nin attığı golle 1-0 öne geçse de bu üstünlüğünü koruyamadı. Fransa’da amatör seviyeye denk gelen 4. ligde mücadele eden Epinal, Jean-Philippe Krasso’nun 54 ve 61. dakikalarda bulduğu gollerle mücadeleden 2-1 galip ayrıldı ve çeyrek finale çıkarak kupada sürprize imza attı.
Fransa Kupası’nı farklı kılan sadece yaşanan sürprizler değil. Amatör ve profesyonel tüm takımlar Fransa Kupası’na katılıyor. Her yıl 7 binin üzerinde takım kupa mücadelesi veriyor. Fransa Kupası, final dahil 14 tur üzerinden, tek maçlık eleme sistemiyle oynanıyor. Kupaya katılmak için Fransa Futbol Federasyonu’na kayıtlı olmak, kupaya katılma ücretini ödemek ve onaylı bir stada sahip olmak yeterli oluyor. Fransa Kupası’nda en büyük sürpriz 2009-10 sezonunda gerçekleşmişti. Fransa 4. Futbol Ligi’nde mücadele eden amatör Quevilly takımı, 2009-2010 sezonunda yarı finale kadar yükselmiş, yarı finalde Ligue 1 ekibi Paris Saint Germain’e 1-0 yenilerek elenmişti. Quevilly, tamamını evinde oynadığı maçlarda 11. turda Ligue 1 takımı Rennes’i, 12. tur olan çeyrek finalde o dönemde Ligue 1’de bulunan Boulogne’u elemişti.
[Hasan Cücük] 31.1.2020 [TR724]
Anayasa Mahkemesi hukuku mu hatırladı? [Ramazan Faruk Güzel]
Anayasa Mahkemesi, 31 Ekim 2019’da Mustafa Özterzi’nin başvurusunu görüştü ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine” karar verdi. Bu karar 29 Ocak 2020 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlandı.
Bu karar ne anlama geliyor?
Önce dosyanın özetine bakalım
Başvurucu Mustafa Özterzi, hâkim olarak görev yapmakta iken “15 Temmuz Kurgu Darbesi” sonrasında “Fetö/PDY” ile bağlantısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınmış ve tutuklanmış. Özterzi, tutuklama kararına itiraz etmiş ancak itirazı reddedilince konuyu AYM’ye taşımış.
Bu arada hakkında kamu davası açılmış, yapılan yargılama neticesinde beraat etmiş. Savcılık bu karara itiraz etmiş. Karara ilişkin istinaf incelemesi halen devam etmekte.
Bu durumda iken Özterzi’nin başvurusunu görüşen AYM, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiş oldu. Bu kararın hem olumlu hem de olumsuz yanları var. Önce olumlu yanlarına bakalım.
AYM KARARININ OLUMLU YANLARI
Birleşmiş Milletler’de Türkiye aleyhine çıkan kararlarda “Siyasi baskılardan dolayı artık AYM’nin bir iç hukuk yolu olmaktan çıktığını” söylemesinden beri AYM’ye bir haller oldu. Bu olayda da görüldüğü gibi, yarım ağızla da olsa bazı özgürlükçü (?) kararlar vermeye başladı…
AİHM ise ısrarla Türkiye’de iç hukuk yollarının halen tükenmediği görüşünde. Zaten “OHAL Komisyonu” fikrini Türkiye’ye fısıldayanlar da onlar…
Bu sürece dair çeşitli makaleler kaleme almıştık, son olarak da “AİHM-OHAL Komisyonu ortaklığı ile nereye varılacak?” başlığı ile bir yazı da yayınlamıştık, detayları için oraya bakılabilir…
AYM’nin bu kararı, “etkili iç hukuk yolları varmış gibi yapmak” şeklinde görülebilir. Buna rağmen hangi maksatla olursa olsun bu tür kararları alkışlamak gerekir.
Aşağıda yer alan nedenlerle AYM’nin Özterzi kararını önemsiyorum.
Kaldı ki bu noktada da birçok AİHM kararı da bulunmakta idi. AYM de direkt olarak bu kararlara atıf ile “suçüstü hali yoktur”, “Sulh Ceza dosyalarında hiçbir somut delil bulunmamaktadır”, dolayısıyla da “bu tür tutuklamalar da haksızdır” deyip geçebilirdi mesela…
KARARA ELEŞTİRİLERE GELİNCE…
AYM kararında, ilgili hâkim için “suçüstü hali olmadığını” açıkça ortaya koymakta… Nitekim AİHM, Alpaslan Altan kararında “yargıç teminatına aykırı olarak tutuklama yapıldığı yönünde karar vermişti. Bütün bunlara rağmen AYM, siyasi iktidarla karşı karşıya gelmemek için kararının bir yerine “suçüstü hali var” ifadesini sıkıştırmış.
Özterzi hakkında tutuklama kararı veren Sulh ceza hakimi, yalnızca “görevden uzaklaştırma kararına” dayanmış… AYM, AİHM içtihadında belirtildiği gibi sadece bu kapsamda dosyayı incelemesi gerekiyordu. Ama AYM, bütün ceza dava dosyasındaki tüm verileri ele alarak karar vermiştir. Bu ise hukuka aykırıdır.
AYM iddianamedeki delillere atıf yapmış, HTS kayıtları, YARSAV üyeliği ve dijital materyale dair incelemede bulunmuştur… Halbuki AYM sadece “Tutuklama tarihi itibariyle” mevcut bilgi, belgeye bakmalı ve bunların tutuklamaya delil olup olmayacağını değerlendirmeliydi. İlgili başvurucu, Ağır Cezadaki yargılaması sonucunda beraat etmese de mahkûm bile olsa dosyadaki delillere atıf yapamayacaktır.
AYM, ACM’deki yargılamadaki “tanık beyanlarına” da girmiş, bu noktada da/ aynı şekilde hukuksuzluk işlemiştir…
Bununla da yetinmeyen AYM, kararında ayrıca “tutuklamanın hukukiliği bağlamında başvurucunun suç işlediğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığı yönündeki incelemesini bu olgular temelinde gerçekleştirmiştir” demiş ve hukuk tanımazlığının bir kez daha vurgulamıştır!
SON TAHLİLDE…
Peki AYM neden böyle bir dosyayı seçti?
Evet, AYM görüntüde böyle bir “ihlal kararı” vermiştir ama bunun için -özellikle- ByLock açısından boş bir dosya seçmiştir. Hükümetin onayı olmadan bu şekilde bir kadar vermesinin zor olacağını da hatırlatalım.
Bu şekildeki kararlar benzer dosyalara da uygulanabilir… Yani yukarıda sıraladığımız hususlar, benzer durumdaki mağdurların dosyalarına da sunulabilir… Sunup “beraatlarını isterken”, AYM’nin bu kararının görüntüde bir ihlal olduğu ve içerik olarak tamamen hukuka aykırı olduğu da vurgulanmalı…
AYM kararı aslında “Darbeye karışmamış hiç kimse tutuklanamaz, yasal hiçbir eylem siyasi bir irade sonucu suç olamaz” şeklinde olmalı idi. AYM, net bir tavır takınmak yerine, 15 Temmuz’dan sonra elde edilen bulgularla 15 Temmuz gecesi başlatılan soruşturmaya dayalı gözaltı kararlarını değerlendirmeye çalışmakla dolaylı bir “aklama” yoluna gitmiş.
Halbuki şu soru sorulmalıydı:
“Geri kalanların buradaki mağdur hâkimden ne farkı var ve AYM bu hâkimin başvurusunda uyguladığı kriterleri neden başka dosyalarda görmezden geliyor?”
Son bir detay daha:
Oy çokluğu ile verilen bu göstermelik kararda bile muhalif kalan 7 kişi var ve bunların başını Selahattin Menteş çekiyor. Uygulamalarını Diyarbakır’dan bildiğim Menteş, bundan önce OHAL Komisyonu başkanlığı yapmış ve orada verdiği hukuksuz kararlarla AKP rejimine kendisini ispatlamış birisidir!
İşte bu Selahattin Menteş’in 3 sayfalık karşı oy yazısını okursanız nasıl bir zihniyetin ülke üzerinde bir karabasan gibi çökmüş olduğunu görürsünüz.
[Ramazan Faruk Güzel] 31.1.2020 [TR724]
Bu karar ne anlama geliyor?
Önce dosyanın özetine bakalım
Başvurucu Mustafa Özterzi, hâkim olarak görev yapmakta iken “15 Temmuz Kurgu Darbesi” sonrasında “Fetö/PDY” ile bağlantısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınmış ve tutuklanmış. Özterzi, tutuklama kararına itiraz etmiş ancak itirazı reddedilince konuyu AYM’ye taşımış.
Bu arada hakkında kamu davası açılmış, yapılan yargılama neticesinde beraat etmiş. Savcılık bu karara itiraz etmiş. Karara ilişkin istinaf incelemesi halen devam etmekte.
Bu durumda iken Özterzi’nin başvurusunu görüşen AYM, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiş oldu. Bu kararın hem olumlu hem de olumsuz yanları var. Önce olumlu yanlarına bakalım.
AYM KARARININ OLUMLU YANLARI
Birleşmiş Milletler’de Türkiye aleyhine çıkan kararlarda “Siyasi baskılardan dolayı artık AYM’nin bir iç hukuk yolu olmaktan çıktığını” söylemesinden beri AYM’ye bir haller oldu. Bu olayda da görüldüğü gibi, yarım ağızla da olsa bazı özgürlükçü (?) kararlar vermeye başladı…
AİHM ise ısrarla Türkiye’de iç hukuk yollarının halen tükenmediği görüşünde. Zaten “OHAL Komisyonu” fikrini Türkiye’ye fısıldayanlar da onlar…
Bu sürece dair çeşitli makaleler kaleme almıştık, son olarak da “AİHM-OHAL Komisyonu ortaklığı ile nereye varılacak?” başlığı ile bir yazı da yayınlamıştık, detayları için oraya bakılabilir…
AYM’nin bu kararı, “etkili iç hukuk yolları varmış gibi yapmak” şeklinde görülebilir. Buna rağmen hangi maksatla olursa olsun bu tür kararları alkışlamak gerekir.
Aşağıda yer alan nedenlerle AYM’nin Özterzi kararını önemsiyorum.
- AYM’nin başvurucu hakkında “görevden uzaklaştırma ve/veya kamu görevinden çıkarma tedbirlerinin uygulanmasının -tek başına- suç işlediğine dair kuvvetli bir belirti sayılamacağını” söylemesi bu durumdaki binlerce insan için de emsaldir,
- Başvurucunun “YARSAV üyeliğinin örgüt talimatı ile olduğu ortaya konmadan delil sayılamacağının” hükme bağlanması, “Talimatla bir yere/ bir bankaya para yatırılmış olduğu” gibi absürt gerekçelerle mağdur edilmiş binlerce kişi için de bir umuttur,
- İlgili Hâkimin HTS kayıtları için de “Görüşmelerin içeriğine ilişkin herhangi veri mevcut değildir. Ayrıca söz konusu görüşmelerin FETÖ/PDY’nin yargı alanındaki yöneticileriyle (imamlarıyla) gerçekleştirildiğine dair bir belirlemede de bulunulmamıştır. Bu durumda bu telefon görüşme kayıtları örgütsel bir ilişki bakımından kuvvetli suç belirtisi sayılamaz” denilmiştir. Fakat tesadüfi olarak yolları çakışmış binlerce insan için hükümler tesis edilip cezalar verilmiştir. AYM kararı sonrasında bu kararların tekrar gözden geçirilmesi gerekmektedir. (Bu seçmede dosyada AYM biraz da sinsice yaklaşıp, “böyle hususlar varsa da tutuklama da hak ihlali de normaldir” demeye getirmektedir. Halbuki bunların hiçbirisi evrensel hukukta suç değildir.)
- Yine AYM kararında, “Soruşturma mercilerince aramalarda ele geçirilen dijital verilerle ilgili inceleme raporunda başvurucunun e-posta hesabında Bylock isimli programın kalıntılarına rastlandığı tespit edilmiş” olsa da “ByLock’a ilişkin veriler ancak bu uygulamanın kullanıldığının veya kullanılmak üzere telefona yüklendiğinin tespit edilmesi hâlinde kuvvetli belirti olarak kabul edilebileceği” ifade edilmiştir! Ayrıca, somut olayda soruşturma mercilerince başvurucunun “anılan programı kullandığına veya kullanmak üzere telefonuna indirdiğine dair bir iddiada bulunulmadığının” altı çizilmiştir… Halbuki ByLock kullandığı iddiasıyla ağır cezalar verilen binlerce kişi ile ilgili bu kıstaslara pek uyulmamıştır!
- Başvurucunun “FETÖ/PDY’nin propagandasının yapıldığı bazı sosyal medya hesaplarını ve internet sitelerini takip etmiş olmasının” bir delil olamayacağı vurgulanmıştır AYM kararında… Yine aynı şekilde, dosyasında delil diye “bazı sitelere girmiş olması” gibi fecaat bir detay olan kimseler bu AYM kararını nazarlara verebilirler.
- AYM’nin “Suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına aykırı olduğu sonucuna varması”, insanın aklına “geçmiş bayramınız mübarek olsun!” sözünü getiriyor!.. Zira bu şekilde binlerce insan tutuklanmış ve özgürlüğünden edilmişti. Bu durumu, “Yargımız yavaş yavaş hukuku hatırlamaya mı başlıyor?” sorusunu da akla getiriyor hani…
Kaldı ki bu noktada da birçok AİHM kararı da bulunmakta idi. AYM de direkt olarak bu kararlara atıf ile “suçüstü hali yoktur”, “Sulh Ceza dosyalarında hiçbir somut delil bulunmamaktadır”, dolayısıyla da “bu tür tutuklamalar da haksızdır” deyip geçebilirdi mesela…
KARARA ELEŞTİRİLERE GELİNCE…
AYM kararında, ilgili hâkim için “suçüstü hali olmadığını” açıkça ortaya koymakta… Nitekim AİHM, Alpaslan Altan kararında “yargıç teminatına aykırı olarak tutuklama yapıldığı yönünde karar vermişti. Bütün bunlara rağmen AYM, siyasi iktidarla karşı karşıya gelmemek için kararının bir yerine “suçüstü hali var” ifadesini sıkıştırmış.
Özterzi hakkında tutuklama kararı veren Sulh ceza hakimi, yalnızca “görevden uzaklaştırma kararına” dayanmış… AYM, AİHM içtihadında belirtildiği gibi sadece bu kapsamda dosyayı incelemesi gerekiyordu. Ama AYM, bütün ceza dava dosyasındaki tüm verileri ele alarak karar vermiştir. Bu ise hukuka aykırıdır.
AYM iddianamedeki delillere atıf yapmış, HTS kayıtları, YARSAV üyeliği ve dijital materyale dair incelemede bulunmuştur… Halbuki AYM sadece “Tutuklama tarihi itibariyle” mevcut bilgi, belgeye bakmalı ve bunların tutuklamaya delil olup olmayacağını değerlendirmeliydi. İlgili başvurucu, Ağır Cezadaki yargılaması sonucunda beraat etmese de mahkûm bile olsa dosyadaki delillere atıf yapamayacaktır.
AYM, ACM’deki yargılamadaki “tanık beyanlarına” da girmiş, bu noktada da/ aynı şekilde hukuksuzluk işlemiştir…
Bununla da yetinmeyen AYM, kararında ayrıca “tutuklamanın hukukiliği bağlamında başvurucunun suç işlediğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığı yönündeki incelemesini bu olgular temelinde gerçekleştirmiştir” demiş ve hukuk tanımazlığının bir kez daha vurgulamıştır!
SON TAHLİLDE…
- AYM, AİHM kararlarına uymuyor.
- İlk derece mahkemeleri siyasi davalarda AYM kararlarını hiçe sayabiliyor.
- Aynı ilk derece mahkemeleri yeri geliyor AİHM kararlarına dahi uymayabiliyor. Hızını alamayıp İsmet Özçelik kararında olduğu gibi Birleşmiş Milletler’in kararlarını dahi takmıyor.
- Bakanlık ise 15 Ocak genelgesinde açıkça “AİHM önündeki ihlal kararına yol açanların terfilerinde bu durumun dikkate alınacağını” belirterek bu kanunsuzluğa teşvikçi oluyor!
Peki AYM neden böyle bir dosyayı seçti?
Evet, AYM görüntüde böyle bir “ihlal kararı” vermiştir ama bunun için -özellikle- ByLock açısından boş bir dosya seçmiştir. Hükümetin onayı olmadan bu şekilde bir kadar vermesinin zor olacağını da hatırlatalım.
Bu şekildeki kararlar benzer dosyalara da uygulanabilir… Yani yukarıda sıraladığımız hususlar, benzer durumdaki mağdurların dosyalarına da sunulabilir… Sunup “beraatlarını isterken”, AYM’nin bu kararının görüntüde bir ihlal olduğu ve içerik olarak tamamen hukuka aykırı olduğu da vurgulanmalı…
AYM kararı aslında “Darbeye karışmamış hiç kimse tutuklanamaz, yasal hiçbir eylem siyasi bir irade sonucu suç olamaz” şeklinde olmalı idi. AYM, net bir tavır takınmak yerine, 15 Temmuz’dan sonra elde edilen bulgularla 15 Temmuz gecesi başlatılan soruşturmaya dayalı gözaltı kararlarını değerlendirmeye çalışmakla dolaylı bir “aklama” yoluna gitmiş.
Halbuki şu soru sorulmalıydı:
“Geri kalanların buradaki mağdur hâkimden ne farkı var ve AYM bu hâkimin başvurusunda uyguladığı kriterleri neden başka dosyalarda görmezden geliyor?”
Son bir detay daha:
Oy çokluğu ile verilen bu göstermelik kararda bile muhalif kalan 7 kişi var ve bunların başını Selahattin Menteş çekiyor. Uygulamalarını Diyarbakır’dan bildiğim Menteş, bundan önce OHAL Komisyonu başkanlığı yapmış ve orada verdiği hukuksuz kararlarla AKP rejimine kendisini ispatlamış birisidir!
İşte bu Selahattin Menteş’in 3 sayfalık karşı oy yazısını okursanız nasıl bir zihniyetin ülke üzerinde bir karabasan gibi çökmüş olduğunu görürsünüz.
[Ramazan Faruk Güzel] 31.1.2020 [TR724]
Kızılay’a çok yazık etmişler! [Erhan Başyurt]
Elazığ merkezli depremi fırsata dönüştürmek isteyen Kızılay Başkanı, yardım ulaştırmak yerine telefon mesajı ile kişi başı 10 TL toplama derdine düşünce, pandoranın kutusu açıldı.
Meğer 151 yıllık Kızılay bir süredir ‘çiftlik bank’ kafası ile yönetiliyormuş.
***
Kızılay, “vergi kaçırma” veya Başkan Kerem Kınık’ın deyimi “vergiden kaçınma” amaçlı “hülleli yardımlara” komisyon karşılığı arabuluculuk yapıyormuş.
Ankara’da gaz tekelini elinde bulunduran BaşkentGaz, Kızılay’a 2017’de 8 milyon dolar bağış yapıyor.
Başkan Kınık’a göre bu ‘şartlı yardım’, paranın Ensar Vakfı’na devrini öngörüyordu.
Kızılay da 75 bin dolarlık bir komisyon alıp, 7 milyon 925 dolarını ‘yurt yapması’ için Ensar Vakfı’na aktarıyor.
BaşkentGaz, Kızılay’a bağış yaptığını beyan edip 1 buçuk milyon doları vergiden kaçırıyor.
Kızılay 75 bin dolar, Ensar Vakfı da 7 milyon 925 bin dolar kazanıyor.
Böylece BaşkentGaz, kamuoyunda art arda cinsel istismar ve tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Ensar Vakfı’na direkt bağış yapmayarak, kamuoyu tepkisinden de vergi de olduğu gibi kendisini koruyor.
***
Başkan Kınık, bu durumu “vergi kaçırma değil, vergiden kaçınma” olarak canlı yayında itiraf etti.
Oysa o para Kızılay yardımlarında kullanılmak üzere bağışlanırsa, vergiden muaftır.
Kızılay, kara para aklama, vergi kaçırma cenneti değildir.
Kızılay, devlete kendisine bağışlanmış gibi gösterdiği ve vergiden düşürttüğü parayı arka kapıdan Ensar’a aktarıyor. Karşılığında da yüzde 1’in altında komisyon alıyor.
Organize bir vergi kaçakçılığı suçu işlenmiş görünüyor.
Daha çarpıcı olanı, Başkan Kınık göreve geldikten sonra 2015’te 54 milyon TL olan bağış ve yardım miktarı, 2016’da birden 20 kat artarak 1 milyar 261 milyona yükseliyor.
2018’de ise bu rakam ikiye katlanıyor ve 3 milyar 465 milyona yükseliyor.
Kızılay, deprem fırsatçılığı yapıp vatandaştan 10 TL toplamaya tenezzül ettiğine göre, bu milyarların önemli bir kısmının daha vergiden kaçırma ve para aklama amaçlı ‘şartlı yardım’ olma ihtimali yüksek…
Zaten Başkan Kınık, başka benzer ‘şartlı yardım’ bağışları da olduğunu, ancak açıklamayacağını beyan etti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kızılay’ın adının karıştığı tek yolsuzluk bu da değil. Savurganlık, lüks harcama ve maaşlar da dudak uçuklatıyor.
Gazeteci Murat Ağırel’in açıkladığı belgeler bu acı gerçeği ortaya koyuyor.
İstanbul’daki merkez yeni başkana dar gelince, Sarıyer’de bir yalı kiralanıyor.
24 bin dolar stopaj, 10 bin dolar emlakçı komisyonu, aylık 12 bin dolar da kira bedeli ödeniyor.
Kültürel varlık olmasına rağmen makam için 500 bin TL de tadilat masrafı ödeniyor. Ancak kamuoyundan tepkiler gelince yalı boşaltılıyor.
Üstelik ev sahibine 1 yıllık kira bedeli olarak 1 milyon 317 bin TL para, sözleşme gereği ‘tazminat’ olarak ödeniyor.
Kızılay Başkanı yeni yere taşınma arzusundan yine de pes etmiyor.
Bu kez MÜSİAD’a ait boşaltılan eski merkez binasını kiralıyor.
Değerlendirme şirketleri binaya aylık 65-70 bin civarı fiyat biçiyor. Ancak Kızılay bu binayı da aylık 110 bin TL aylık bedelle kiralıyor ve 1 milyon TL de depoziti ödüyor.
AK yandaşı işadamlarının derneği MÜSİAD neden Kızılay’a boşalttığı binayı bedelsiz vermemiş ve hatta piyasa bedelinin bir buçuk katına kiralamış olabilir?
Kendisi de yılda 420 bin TL net maaş alan Başkan Kınık neden vatandaşın bağış ve yardımlarını bu kadar rahat harcıyor veya savuruyor olabilir?
***
Kızılay, Kızılhaç gibi sadece Türkiye’de değil uluslararası bir yardım kuruluşu olmalıydı…
Bunun için de şeffaf, denetime açık, hesap veren konumda olmalı ve hayırseverlere güven vermeli.
Sadece arzu etmek yetmez, Kızılay’ın uluslararası yardım ve afet çalışmaları için profesyonel hazırlıklar yapması, kurtarma ve ilk yardım ekipleri kurması ve gayret göstermesi gerekir.
Kızılay, Türkiye Cumhuriyeti’nin insani yardım eli ve gülen yüzü olmalı ve olabilir.
Ancak Kızılay’ın uluslararası faaliyetleri toplam gelirinin yüzde biri değil.
Kızılay’ın personel gideri ise, 268 milyon dolar… 2015’te toplam gelirinin yüzde 50’si personele maaş ödeniyormuş.
***
Kızılay gibi 151 yıllık köklü bir kurumun bu şekilde itibarsızlaştırılması, yüksek maaşlar ve lüks makamlar ile “talan edilmesi”, yüzde 1 komisyon karşılığı “vergi kaçırmak” için kullanılması çok üzücü.
İktidar hesap vermekten kaçınıp, Sayıştay denetimlerini engelledikçe, deprem yardımlarının hesabını vermek yerine hakaret edip “zamanımız yok” dedikçe, kamu bankasından İran’a uluslararası yaptırımları delip komisyon karşılığı dolar pompalayınca, iktidar destekli yöneticiler de benzer yolu takip ediyor.
Kızılay Başkanı Kınık, ÇiftlikBank dolandırıcısı ‘Tosun’ ile bir bir aynı cümle ile kendini savunuyor; “Bu vergi kaçırmak değil, vergiden kaçınmak…”
Başkan Kınık hızını alamamış, yaptığı hatayı telafi etmek veya istifa etmek yerine Ensar’a devredilen yardımın belgelerinin yayınlanmasının etik olmadığını ve suç olduğunu iddia etmiş.
İktidar ne yapıyorsa, bürokratları da aynı şeyi yapıyor.
“Balık baştan kokar…” boşuna dememişler!
Dünya markası olması, Türkiye’nin gülen yüzü olması beklenen Kızılay’a çok yazık etmişler, çok…
[Erhan Başyurt] 31.1.2020 [TR724]
Meğer 151 yıllık Kızılay bir süredir ‘çiftlik bank’ kafası ile yönetiliyormuş.
***
Kızılay, “vergi kaçırma” veya Başkan Kerem Kınık’ın deyimi “vergiden kaçınma” amaçlı “hülleli yardımlara” komisyon karşılığı arabuluculuk yapıyormuş.
Ankara’da gaz tekelini elinde bulunduran BaşkentGaz, Kızılay’a 2017’de 8 milyon dolar bağış yapıyor.
Başkan Kınık’a göre bu ‘şartlı yardım’, paranın Ensar Vakfı’na devrini öngörüyordu.
Kızılay da 75 bin dolarlık bir komisyon alıp, 7 milyon 925 dolarını ‘yurt yapması’ için Ensar Vakfı’na aktarıyor.
BaşkentGaz, Kızılay’a bağış yaptığını beyan edip 1 buçuk milyon doları vergiden kaçırıyor.
Kızılay 75 bin dolar, Ensar Vakfı da 7 milyon 925 bin dolar kazanıyor.
Böylece BaşkentGaz, kamuoyunda art arda cinsel istismar ve tecavüz iddialarıyla gündeme gelen Ensar Vakfı’na direkt bağış yapmayarak, kamuoyu tepkisinden de vergi de olduğu gibi kendisini koruyor.
***
Başkan Kınık, bu durumu “vergi kaçırma değil, vergiden kaçınma” olarak canlı yayında itiraf etti.
Oysa o para Kızılay yardımlarında kullanılmak üzere bağışlanırsa, vergiden muaftır.
Kızılay, kara para aklama, vergi kaçırma cenneti değildir.
Kızılay, devlete kendisine bağışlanmış gibi gösterdiği ve vergiden düşürttüğü parayı arka kapıdan Ensar’a aktarıyor. Karşılığında da yüzde 1’in altında komisyon alıyor.
Organize bir vergi kaçakçılığı suçu işlenmiş görünüyor.
Daha çarpıcı olanı, Başkan Kınık göreve geldikten sonra 2015’te 54 milyon TL olan bağış ve yardım miktarı, 2016’da birden 20 kat artarak 1 milyar 261 milyona yükseliyor.
2018’de ise bu rakam ikiye katlanıyor ve 3 milyar 465 milyona yükseliyor.
Kızılay, deprem fırsatçılığı yapıp vatandaştan 10 TL toplamaya tenezzül ettiğine göre, bu milyarların önemli bir kısmının daha vergiden kaçırma ve para aklama amaçlı ‘şartlı yardım’ olma ihtimali yüksek…
Zaten Başkan Kınık, başka benzer ‘şartlı yardım’ bağışları da olduğunu, ancak açıklamayacağını beyan etti.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Kızılay’ın adının karıştığı tek yolsuzluk bu da değil. Savurganlık, lüks harcama ve maaşlar da dudak uçuklatıyor.
Gazeteci Murat Ağırel’in açıkladığı belgeler bu acı gerçeği ortaya koyuyor.
İstanbul’daki merkez yeni başkana dar gelince, Sarıyer’de bir yalı kiralanıyor.
24 bin dolar stopaj, 10 bin dolar emlakçı komisyonu, aylık 12 bin dolar da kira bedeli ödeniyor.
Kültürel varlık olmasına rağmen makam için 500 bin TL de tadilat masrafı ödeniyor. Ancak kamuoyundan tepkiler gelince yalı boşaltılıyor.
Üstelik ev sahibine 1 yıllık kira bedeli olarak 1 milyon 317 bin TL para, sözleşme gereği ‘tazminat’ olarak ödeniyor.
Kızılay Başkanı yeni yere taşınma arzusundan yine de pes etmiyor.
Bu kez MÜSİAD’a ait boşaltılan eski merkez binasını kiralıyor.
Değerlendirme şirketleri binaya aylık 65-70 bin civarı fiyat biçiyor. Ancak Kızılay bu binayı da aylık 110 bin TL aylık bedelle kiralıyor ve 1 milyon TL de depoziti ödüyor.
AK yandaşı işadamlarının derneği MÜSİAD neden Kızılay’a boşalttığı binayı bedelsiz vermemiş ve hatta piyasa bedelinin bir buçuk katına kiralamış olabilir?
Kendisi de yılda 420 bin TL net maaş alan Başkan Kınık neden vatandaşın bağış ve yardımlarını bu kadar rahat harcıyor veya savuruyor olabilir?
***
Kızılay, Kızılhaç gibi sadece Türkiye’de değil uluslararası bir yardım kuruluşu olmalıydı…
Bunun için de şeffaf, denetime açık, hesap veren konumda olmalı ve hayırseverlere güven vermeli.
Sadece arzu etmek yetmez, Kızılay’ın uluslararası yardım ve afet çalışmaları için profesyonel hazırlıklar yapması, kurtarma ve ilk yardım ekipleri kurması ve gayret göstermesi gerekir.
Kızılay, Türkiye Cumhuriyeti’nin insani yardım eli ve gülen yüzü olmalı ve olabilir.
Ancak Kızılay’ın uluslararası faaliyetleri toplam gelirinin yüzde biri değil.
Kızılay’ın personel gideri ise, 268 milyon dolar… 2015’te toplam gelirinin yüzde 50’si personele maaş ödeniyormuş.
***
Kızılay gibi 151 yıllık köklü bir kurumun bu şekilde itibarsızlaştırılması, yüksek maaşlar ve lüks makamlar ile “talan edilmesi”, yüzde 1 komisyon karşılığı “vergi kaçırmak” için kullanılması çok üzücü.
İktidar hesap vermekten kaçınıp, Sayıştay denetimlerini engelledikçe, deprem yardımlarının hesabını vermek yerine hakaret edip “zamanımız yok” dedikçe, kamu bankasından İran’a uluslararası yaptırımları delip komisyon karşılığı dolar pompalayınca, iktidar destekli yöneticiler de benzer yolu takip ediyor.
Kızılay Başkanı Kınık, ÇiftlikBank dolandırıcısı ‘Tosun’ ile bir bir aynı cümle ile kendini savunuyor; “Bu vergi kaçırmak değil, vergiden kaçınmak…”
Başkan Kınık hızını alamamış, yaptığı hatayı telafi etmek veya istifa etmek yerine Ensar’a devredilen yardımın belgelerinin yayınlanmasının etik olmadığını ve suç olduğunu iddia etmiş.
İktidar ne yapıyorsa, bürokratları da aynı şeyi yapıyor.
“Balık baştan kokar…” boşuna dememişler!
Dünya markası olması, Türkiye’nin gülen yüzü olması beklenen Kızılay’a çok yazık etmişler, çok…
[Erhan Başyurt] 31.1.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)