Zulme karşı dik duran cennet hanımefendisi: Hz. Esma [Ali Demirel]

Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın kızı Hz. Esma, yaşadığı dönemler ve bulunduğu konum itibariyle İslam kadınlık âleminde mutlaka tanınması, bilinmesi gereken önemli bir isim, mümtaz bir şahsiyettir. O, Hz. Aişe annemizin ablası olması itibariyle Peygamber Efendimiz’in baldızı, cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Hz. Zübeyr bin Avvam’ın eşi, Emevi saltanatına karşı Hicaz bölgesinde halifeliğini ilan eden Hz. Abdullah bin Zübeyr’in de annesidir.

Allah Resûlü’nün risaletten önce de babasıyla çok iyi dost olması, Hz. Esma’ya iman davasında ilklerden olma ve ön safta bulunma fırsatı vermiştir. Efendimiz’e ilk vahiy geldiğinde 16 yaşlarında bir genç kızdı.

Hz. Esma, Mekke’de İslam’ın duyurulması ve yayılması için gayret gösteren hanımlardan biridir. Ev ev dolaşarak ulaşabildiği herkese Allah Resûlü’nün risaletini ve Kur’an ayetlerini anlatırdı. Başta Hz. Hatice validemiz olmak üzere Mekkeli ilk müslüman kadınların evlerde yürüttükleri bu faaliyetler, kadınlar arasında günümüze kadar gelen evlerde kurulan sohbet meclislerinin ve ders halkalarının ilk örnekleridir.

Peygamber Efendimiz, Mekke’de risaletinin ilk on yılında pek çok zorluk ve sıkıntı yaşadıktan sonra nihayet ilahi emirle hicret yolculuğuna çıkacağı zaman dostu Hz. Ebu Bekir’in evine gelmiş, Hz. Aişe ve Hz. Esma da orada bulunduğu halde hicret kararını açıklamıştı. Allah Resulü ve babası için hemen yol hazırlıklarına girişen Hz. Esma, birinde su diğerinde yiyecek olan iki çanta hazırladı. Bunların ağzını bağlamak için de o dönemde kadınların beline bağladığı yere kadar uzanan kuşağını ortadan ikiye bölüp kullandı. Bu manzarayı gören Kâinatın Efendisi ona “zâtu’n-nikâteyn-iki kuşak sahibi” lakabını verdi ve bu davranışının karşılığında cennette kendisine iki kuşak verileceğini müjdeledi.

Hicretin sırdaş şahidi

Herkesten gizlenmesi gereken yolculuğun selametle sonuca ermesi için de Hz. Esma’ya tarihi bir görev düşüyordu. Allah Resûlü’nü ve babasını aramaya gelen Ebu Cehil ve ekibine onların yerini söylemedi. Çok hırslanan cehaletin babası hamile olan Hz. Esma’nın yüzüne şiddetli bir tokat vurdu ve küpesini düşürdü. Tekmeledi. Hıncını alamayıp kılıcını çıkararak konuşmazsa öldüreceğini söyledi. Ancak ne kadar zorladılarsa da babasıyla Peygamberimizin nerede olduğunu onlara anlatmadı.

Resûlullah ile Hz. Ebu Bekir, Sevr dağındaki mağarada üç gün üç gece gizlendi. Hz. Esma da geceleri onlara yiyecek ve haber getirdi şehirden. Oysa o vakitlerde Hz. Esma, Hz. Abdullah bin Zübeyr’e hamileliğinin son aylarını yaşıyordu. Ancak bu zorluğa aldırmadan saatlerce yürüyüp Sevr dağına geliyor, kayalıkların arasından mağaraya kadar tırmanıyordu.

Hz. Esma zor zamanlarda paniklemeyen, kararlı, akıllı bir hanımdı. Bu karakteri ile dedesi Ebu Kuhafe’nin Hz. Ebu Bekir’e yönelik kızgınlığının da önüne geçmişti. Çünkü Ebu Kuhafe henüz iman nurunu kalbinde duymamış, İslam uğruna oğlunun yaptığı fedakârlık ve harcamaları da hoş karşılamıyordu. Hz. Ebu Bekir’in şehirden ayrıldığı duyulduktan sonra Ebu Kuhafe evlerine geldi ve giderken bütün paraları da götürüp götürmediğini sordu. Allah yolunda vermede hep en önde duran Hz. Ebu Bekir gerçekten tüm parasını yanına almış, çoluk çocuğuna bir şey bırakmamıştı. Hz. Esma ise dedesine bunu fark ettirmemek için küçük taşlar toplayıp paraların durduğu yere koydu ve üzerini örttü. Gözleri görmeyen Ebu Kuhafe kumaşın üzerinden dokunup yeteri kadar paraları kaldığına inanarak teselli oldu.

Hz. Esma’nın hicreti de çok önemli bir olaya vesile idi müslümanlar için. Doğum yapmasına az bir zaman kala ailesiyle birlikte hicret yolculuğuna çıktı. Medine yakınlarında Kuba’ya varınca doğumu gerçekleşti. Bu kutlu çocuk muhacirlerin Medine’de doğan ilk ferdi olduğu için büyük bir sevinçle tekbirlerle karşılandı. Çünkü Medine’li Yahudiler müslümanlar için “Biz onları büyüledik, onların burada çocukları olmayacak.” diyordu. Hicretin ilk senesi Hz. Abdullah dünyaya gelince ehl-i iman mutlu olmuştu.

Fitne zamanlarında Hz. Esma

İslam’ın ilk tebliğ edildiği günlerden başlayarak Asr-ı saadeti, raşit halifeler devrini, fitne zamanlarını yaşayan Hz. Esma, ömrünün son yıllarında Emevi saltanatına karşı isyan eden oğlu Hz. Abdullah’a verdiği destekle güçlü karakterini göstermiş, tarihe geçmiştir. Hz. Abdullah bin Zübeyr’in Mekke’de halifelik yaptığı dokuz senenin ardından şehit edilişi İslam tarihinde kalpleri sızlatan hüzünlü bir sayfadır. Hz. Esma’yı tanıma ve tarihi rolünü görme adına bu dönemi de hatırlamakta fayda var.
Şöyle ki, Kerbela’da Allah Resûlü’nün torunu Hz. Hüseyin başta olmak üzere ehl-i beyti katlettiren Yezid’in ölümünden sonra Hz. Abdullah bin Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan etti. Hicaz, Mısır, Irak, Horasan ve Kuzey Arabistan’ın büyük kısmı da bunu kabul ederek ona itaatlerini bildirdi. Hz. Abdullah dokuz sene halife olarak yönetimin başında kaldı ancak Emevi saltanatının başına geçen Abdülmelik bin Mervan, tarihe Haccac-ı Zalim olarak kaydolan Haccac bin Yusuf es-Sekafî komutasında büyük bir orduyu onun üzerine gönderdi. Mekke’yi kuşatan Haccac, Ebu Kubeys dağının üzerinden Beytullah’a mancınıklarla taş attırmış, duvarlarını yıktırmıştır.

Hz. Abdullah bin Zübeyr kendi ailesi ve taraftarları ile Haremi Şerif’te yedi ay mahsur kaldı. Kuşatmanın uzaması ve sıkıntıların, açlığın artması üzerine oğulları dâhil taraftarları kendisini terk etti. Hz. Abdullah’ın yanında sadece Zübeyr isimli oğlu ile annesi Hz. Esma ve küçük bir topluluktan ibaret bazı arkadaşları kaldı. O zaman Hz. Abdullah annesinin yanına varıp teslim olmakla vuruşarak ölmek arasındaki kararı için istişare yaptı. Hz. Esma’nın bu noktada oğluna nasihatleri, yeryüzünde hakikat adına mücadele eden bütün insanlar için rehber niteliğindedir.

“Oğlum, sen kendini daha iyi bilirsin. Hak üzere olduğun ve halkı Hakk’a çağırdığından eminsen sebat et. Şüphe yok ki ashab ve arkadaşların hep hak üzere öldürüldüler. Kendini Ümeyye oğullarına teslim edip oynatma. Eğer muradın sadece dünya ise ne fena bir kul imişsin sen ki, kendini ve beraberindekileri helake sürüklemiş oldun. Eğer dersen ki ben hak üzere idim, fakat ashabıma zayıflık ve fütur gelmekle ben de zebun oldum, bu da hür olanların söyleyeceği söz değildir. Dünyada daha ne kadar müddet baki kalacaksın, ölüm evladır. Koyun derisi yüzülmekten elem duymaz, sen Cenab-ı Hak’tan yardım isteyip azminde ısrar eyle.”

Hz. Abdullah da bu görüşteydi zaten, ancak annesinin fikrini almak istemişti. Onun sözleriyle azmi kuvvetlendi ve o gün 73 yaşında şehit düştü. Emevi askerleri sevinçlerinden tekbir getiriyordu. Bu manzarayı gören Hz. Abdullah bin Ömer, Hz. Abdullah bin Zübeyr doğduğu zaman Kuba’da sevinçlerinden tekbir getiren sahabileri hatırladı ve “Mü’minler bu zatın doğumunda ferahlarından tekbir getirmişlerdi. Bunlar ise öldürülmesiyle ferahlanıp tekbir getiriyorlar.” dedi.

Ey hutbesi bitmeyen hatip!

Haccac-ı zalim, Hz. Abdullah’ın başını Şam’a Abdülmelik’e gönderdi. Cesedini de Mekke’de kabristanın üzerinde olduğu dağın sağ yanında bir yere astı. Hz. Esma alıp defnetmek istediyse de izin vermedi. Hz. Esma’yı yanına çağırttı ancak Hz. Esma zalimin ayağına gitmedi. İkinci seferde tehdit ederek çağırttı; yine gelmeyince kalkıp kendisi onun yanına gitti. Hz. Esma’ya, “Allah’ın düşmanına ettiğimi nasıl buluyorsun?” diye sordu. Hz. Esma, “Sen onun dünyasını mahvettin, o da senin ahiretini. Resûlü Ekrem bize Sakif oğullarından bir kezzab ile bir helak edicinin zuhur edeceğini haber vermişti. Kezzabı gördük. Helak edici de sensin.” cevabını verdi.

Hz. Abdullah’ın cesedi günlerce orada asılı kaldı. Hz. Esma altıncı gün Mekke sokaklarına çıktı ve oğlunun cesedinin asılı olduğu yere gitti. Hayatı boyunca olduğu gibi yüz yaşında da hiç sarsılmadan, dimdik ayakta duruyordu. Asılı cesedin karşısına geldi ve “Ey hutbesi bitmeyen hatip, hutbeden ne zaman ineceksin. Zulüm bitmez sen hutbene devam et!” dedi.

Sonra halka dönüp şöyle haykırdı:

- Biliyor musunuz Abdullah ölümsüzlüğü temsil ediyor. Siz onu başsız görüyorsunuz ama o zulme karşı mücadelenin faziletini ve ölümsüzlüğünü temsil ediyor. Bu çok büyük bir hutbedir. Bu hutbeyi her yerde dinleyemezsiniz, gelin gelin bu hutbeyi izleyin…”

Herkes şaşırmıştı. Üzerlerinde şoku kısa sürede atlatan halk akın akın Hz. Abdullah’ın mübarek bedenine, “Hutbe dinlemeye gidiyoruz!” diyerek gelmeye başlamıştı. Bu durumdan endişe eden Haccac naaşı indirip defnettirdi. Bundan sonra Hz. Esma çok yaşamayıp rahmet-i Rahman’a kavuştu.

O, zulme karşı dik duruşu, örnek kulluğu, teslimiyeti, tevekkülü ve sabrı ile bütün müminlere örnek bir hayat yaşamıştı.

BİR SORU-BİR CEVAP

Babanın haram kazancından hanımı ve çocukları yiyebilir mi?

Bu soruyu bize “Soru” rumuzlu okurumuz soruyor.

Dinimiz, anne ve çocukların geçimini babanın üzerine verir. Ayet-i kerimenin ifadesiyle anne ve çocukların helal yollardan yiyeceğini giyeceğini sağlamak, babanın görevidir. (Bkz. Bakara, 2/233) Bu, Cenab-ı Hak tarafından babanın omuzlarına yüklenmiş dinî bir yükümlülüktür.

Aile reisi olan baba, başta kendisi olmak üzere hanımının, çocuklarının ve nafakaları üzerine olan -babası ve annesi gibi- kimselerin nafakalarını helâl yoldan kazandığı para ile karşılamak durumundadır.

Helâl kazançla yetinmeyip, geçim derdini bahane ederek, iman zayıflığından dolayı harama teşebbüs eden, hatta daha da umursamaz bir tavra girerek, kazancının tamamını haram yoldan karşılayan kimse, başta kendisi olmak üzere, aynı kazançtan yedirdiği aile fertlerinin bütün mesuliyet ve günahını üzerine almış olur.

Çünkü bakmakla mükellef olduğu fertlerin bu meselede bir mesuliyet ve suçu yoktur. Dolayısıyla, onlar mecbur kaldıkları için haram kazançtan yemektedirler. Bu sebepten, günaha girmiş olmazlar.

Sorumluluk babaya aittir

Fıkıh kitaplarımızda konu ile alakalı şöyle bir kayıt vardır:

“Kocasının, aslen meşru olmayan bir yoldan temin ederek geçirmiş olduğu bir yiyeceği yemesinde, bir elbiseyi giymesinde hanım için bir günah yoktur. Günah, kocanın kendisinedir.” (Reddü’l-Muhtar, 5/247)

Çocukların durumu da bundan farklı değildir. Çünkü hanımın nafakası nasıl kocasının üzerine ise çocukların geçimi de babaya aittir. Çocuklar da babalarının kendilerine haramdan getirmiş olduğu nafakadan faydalanmak mecburiyetinde kaldıkları için, o haramdan doğacak günah babalarına aittir.
Ne zaman ki çocukların eli iş tutar, kendi ihtiyaçlarını kendileri temin edecek seviyeye gelir, helâl yoldan para kazanma durumuna ulaşırlarsa, artık kendi kazançlarını yemeleri gerekir.

ÖRNEK HAYATLAR

Peygamber Efendimiz’in gençliği nasıldı?

Efendimiz’in (s.a.s.) on dört-on beş yaşlarına geldiğinde diğer gençlerden farklı biri olduğu her halinden belli oldu. Allah, O’nu cahiliyyenin bütün kötülüklerinden ve ayıplarından korudu. Hilmi, sabrı, şükrü, adaleti, tevazusu, iffeti, cömertliği, cesareti, hayâsı ve vakarı ile kısa sürede halkın parmakla gösterdiği fazilet, ahlak ve şeref timsali bir genç oldu.

Hiç bir zaman halktan uzaklaşmayan Efendimizin sosyal ilişkileri son derece iyiydi. İnsanlara iyilik eder, yardımlarına koşar, düşenin elinden tutup kaldırırdı. Hal ve hareketleri ile sevilip sayılan bu genç, doğru sözlülüğü, eminliği, iyilikseverliği, kötülüklerden uzak durması, aklı başında insanların hoşlanmayacağı işlere yaklaşmaması sayesinde daha o yaşta gıpta edilerek örnek gösterildi. “el-Emîn” lakabı ile anılarak büyük değer verildi.

İnsanlarla iyi ilişkilerin yanı sıra yanında kaldığı aileye karşı sorumluluklarını da en iyi şekilde yerine getirmeye gayret etti. Yalnızca ailenin koyunlarını otlatmayıp, her konuda yardımlarına koştu.

Günahlardan hep uzak durdu

Mekke’ye misafir olarak gelenlere yemek ve zemzem ikram etme görevini üstlenen amcası Ebû Tâlib, zemzem kuyusunun yıkılan yerlerini tamir etmeye karar verdiğinde çocuklarını ve yeğenini yanına çağırarak kendisine yardım etmelerini istedi. Mekkeli gençlerle çok güzel arkadaşlıklar kuran Efendimiz, amcasına daha fazla yardım etmek için arkadaşlarının yanına koştu. Durumu anlatarak yardım istedi. Olumlu cevap veren arkadaşları elbirliği ile işi kısa zamanda bitirdiler.
Bütün Mekkeliler tarafından takdir edilen Efendimiz, gençliği boyunca putlara tapmaktan ve günahlardan uzak durdu. Bir konuşma sırasında Mekkelilere Efendimizin gençliğini anlatan Nadr b. Hâris şöyle diyordu:

“Muhammed aranızda büyüyen, her halini bildiğiniz bir gençti. Gençlik yıllarında onun hal ve hareketlerinden çok memnundunuz. O sizin en doğru sözlünüz, en güvenilir olanınızdı. Olgunluk çağına ulaşıncaya kadar en küçük bir hatasına şahit olmadınız. Şimdi siz getirdiğini getirince ona sihirbaz yaftasını yapıştırdınız. Vallahi o sihirbaz değildir…” (İbn Seyyidinnâs, Uyûnu’l-Eser, 2/403)

[Ali Demirel] 23.11.2018 [Samanyolu Haber]
TWİTTER : @aliihsandemirel
 alidemirelshaber@gmail.com.

“Oku! Rabbin Adıyla” -7 [Mehmet Ali Şengül]

Bismillah, İslâm nişanıdır. Böyle olduğunu anlatan en güzel olay, Peygamber Efendimiz’in (sav) Taif’te yaşadığı hâdisedir. Efendimiz (sav), Taif’de bir ağacın altında ızdırab içinde kanlarını silerken, Cibril (as) gelip; ‘Yâ Muhammed! Allah selâm ediyor. Habibim dilerse o zalimlerin başına dağları geçireyim’ buyuruyor. Efendimiz (sav); ‘Hayır Yâ Rabbi! Onların içinden veya gelecek nesillerinden bir tane bile Sana inanacak, Bana ümmet olacak bir kişi varsa, hayır Yâ Rabbi!’ diyor.

Bu arada uzakta bulunan bağ sahibi müşrikler köleleri bulunan Addas ile ağaç altında dinlenen yolculara üzüm gönderirler. Addas yanlarına gelir ve ikramda bulunur. Allah Resûlü (sav) üzümü alırken Bismillâhirrahmânirrâhim  der. Bunu duyan Addas:
   
-Siz kimsiniz? ‘Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla’ diyen birisini  ilk defa duyuyorum. Efendimiz’de (sav) O’na;
- Sen kimsin? diye sorar.
-Ben Ninovalı Addas’ım.
-Benim Yunus kardeşimin memleketindensin.
- Sen Yunus’u nerden tanıyorsun?
-O da Peygamberdi. Kavmi tarafından çok sıkıntılar yaşadı. Ben de ahir zaman Nebîsi (Hz)Muhammed’im, deyince Addas kendini Efendimiz’in kucağına atıyor,  ‘ben de seni arıyordum ‘Yâ Resûlallah!’ deyip şehâdet getiriyor.
   
Bismillâhirrahmânirrâhim, hem kuvvet hem de berekettir. Dindar bir kadın varmış. Ağzından Besmele hiç düşmezmiş. Bir şey alırken ya da koyarken, mutlaka Besmele çekermiş. Kadının bu halinden hoşlanmayan kocası, onu denemek ve biraz da azarlamak için, kendisine bir kese altın vermiş ve saklamasını tenbihlemiş. Kadın keseyi, Besmele ile sandığa koymuş. Kocası, gizlice sandıktan keseyi  alıp kuyuya atmış. Sonra kadından keseyi istemiş. Kadın Besmele ile sandığı açmış ve sular sızan altın kesesini kocasının önüne koymuş. Besmele’nin bereketi hürmetine Cenâb-ı Hak kadını mahcup etmemiş, kocasının da aklı başına gelmiş.
 
Bismillâhirrahmânirrâhim, yeri göklere bağlayan nuranî bir merdivendir. Besmele’de geçen Allah, Rahmân ve Rahîm  isimlerinin, kâinat, Arz ve insan sîmâlarında tecellileri vardır. ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ semadan insana uzanan bir bağdır. İnsanın arşa yükselmesi için bu merdivenden tırmanması gerekmektedir.
   
Hz.Üstad’ın ifâdeleriyle; ‘Kâinat sîmâsında, arz sîmâsında ve insan sîmâsında, birbiri içinde birbirinin numûnesini gösteren üç sikke-i Rubûbiyet var: Biri; kâinatın hey’et-i mecmûasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke-i kübrâ-i Ulûhiyettir ki, Allah ismi ona bakıyor.
   
İkincisi; küre-i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanâtın tedbîr ve terbiye ve idâresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizam, insicam, lütuf ve merhametten tezâhür eden sikke-i kübrâ-i Rahmâniyettir ki,  ‘Rahmân’ ismi ona bakıyor.
   
Sonra, insanın mâhiyet-i câmiâsının sîmâsındaki letâif-i re’fet ve dekàik-ı şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden sikke-i ulyâ-i Rahîmiyettir ki, ‘Rahîm’ ismi ona bakıyor.
     
Demek ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’, sahife-i âlemde bir satır-ı nurânî teşkil eden üç sikke-i ehâdiyetin kudsî ünvânıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yâni,  yukarıdan nüzûl ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar; insanî arşa çıkmaya bir yol olur.’ (Sözler) 
   
Yine Hz.Üstad, “Ey insan! Bil ki, İlâhi rahmetin Arş’ına yetişmek için bir mi’rac var, o mi’rac ise ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’dir...  Besmele’nin azamet-i kadrine en katî bir hüccet şudur ki; İmam-ı Şâfî (ra) gibi  çok büyük müçtehitler demişler: ‘Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an-ı Kerim’de 114 defa nazil olmuştur.’ (Eş-Şâfî, el-Gazâlî)”  (Sözler)
 
Zirâ, kalplere azık ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verir. Aynı zamanda, tekrarlandıkça daha ziyâde parlar, hak ve hakîkat nurlarını saçar, misk gibi karıştırdıkça kokar.
   
Hayber Savaşından sonra, yahudi bir kadın bir keçiyi kızartıp, çok tesirli bir zehirle zehirlemiş ve Peygamberimiz Hz.Muhammed’e (sav) göndermiş. Sahabeler yemeye başlarlar. Efendimiz (sav) birden, ‘Ellerinizi kaldırın, o bana zehirli olduğunu söylüyor’ buyurur. Herkes elini çeker. Fakat o şiddetli zehirin tesirinden Bişr bin Berâ (ra) aldığı bir tek lokmadan vefât eder.
   
Efendimiz (sav) Zeynep isimli o kadını çağırtır ve ‘neden yaptın?’ diye sorar. Kadın; ‘Eğer Sen Peygamber isen sana zarar vermez. Eğer Peygamber değilsen, senden insanları kurtarmak için yaptım’ diye cevap verir. Bir rivâyette Peygamberimiz (sav) zehirli olduğu haberinden sonra, ‘Bismillah’ deyiniz sonra yeyiniz, daha zehir tesir etmeyecektir’ buyurmuş; gerçekten de tesir etmemiştir. (Taberî, İbn-i Kesir)
           
Ashab-ı Uhdud

‘Ashab-ı Uhdud'la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak'a vardır. Müslim, Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel'in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdise şudur:
 
Bir kralın bir büyücüsü vardır. Yaşı epeyce ilerleyen büyücü, krala: Ömrüm sona yaklaştı. Bana bir çocuk ver de ona büyü öğreteyim.' der ve kralın kendisine verdiği çocuğa büyü öğretmeye başlar. Fakat büyücü ile kral arasında bir râhip vardır ve çocuk bir gün o râhibin yanına uğrar. Râhibin anlattığı şeyler çocuğun daha çok hoşuna gider. Birgün halkın gittiği yol üzerine korkunç bir canavar çıkar. Çocuk yerden bir taş alır ve: 'Allah'ım, eğer sen râhibin yaptıklarını, büyücünün yaptıklarından daha çok seviyorsan bu hayvanı öldür, insanlar yollarına gitsinler.' diyerek taşı atar. Canavar ölür, insanlar da yollarına giderler. Çocuk bu olayı râhibe anlatınca, râhib: 'Oğlum, sen şimdi benden üstünsün. Bundan ötürü imtihan edilebilirsin. İmtihan ânında beni ele verme.' der.
   
Gün geçtikçe çocuk daha bir seviye kazanır ve meşhur olur; öyle ki körü, abrası ve diğer hastaları iyileştirmeye başlar. Derken, bir gün kralın âmâ olan bir nedimi de kendisini iyileştirmesi için çocuktan istekte bulunur; çocuğun ona karşı cevabı: 'Ben kimseyi iyi edemem, ancak Allah iyi eder. Eğer Allah'a inanırsan, O sana şifâ verir.' şeklinde olur. İyi olan nedim, kralın yanına gidince, kral hayret eder ve bunu kimin yaptığını sorar. Nedim de, 'Rabbim iyi etti.' diye cevap verir. Kralın, 'yani ben mi?' sorusuna ise, 'Hayır, benim de Rabbim, senin de Rabbin olan Allah.' cevabını verir.
 
Kral, 'Senin benden başka Rabbin mi var?' diye nedime çıkışır ve ona eziyet etmeye başlar. Yapılan işkenceye dayanamayan Nedim, sonunda çocuğun ismini söyler. Kral, çocuğu çağırtıp ondan da aynı cevabı alınca, ona da işkence etmeye başlar ve bu fikrin râhipten çıktığını öğrenir. Kral üçünü de çağırarak dinlerinden dönmelerini ister ve onları ölümle tehdit eder.
   
Bunlar inançlarında ısrar edince, râhibi de, nedimini de testereden geçirir; çocuğa gelince, onu da yüksek bir dağdan aşağıya atmaları için adamlarına teslim eder. Ne var ki çocuk, 'Allah'ım, beni bunlardan kurtar.' diye dua edince, dağ sarsılır ve kralın adamları aşağı yuvarlanır. Adamlardan kurtulan çocuk da, tekrar kralın yanına gelir ve adamlarının başına gelenleri anlatır. Kral, bu kez çocuğu başkalarına teslim eder ve eğer dininden dönmezse onu denizin derin bir yerine atmalarını emreder.
 
Çocuk, duasıyla onlardan da kurtulur ve krala gelerek, söylediklerini yapmadığı sürece kendisini öldüremeyeceğini bildirir. Ardından da, insanları bir yere toplayıp, kendisini bir ağaç dalına  asmasını, sonra da torbasından bir ok çıkararak, 'Çocuğun Rabbi olan Allah'ın adıyla.' diyerek atmasını ve ancak bu şekilde kendisini öldürebileceğini ifâde eder.
   
Kral, çocuğun söylediklerini yapar; ok çocuğun bağrına saplanır ve çocuk ölür. Olup bitenleri izleyen halk ise, ‘biz çocuğun Rabbine inandık!‘ derler. Bunun üzerine kral, hendekler kazdırıp içlerini ateşle doldurtur ve inananları o hendeklere atar...
   
Bir dönemde yaşanmış böyle bir hâdise, günümüzün şartları içinde de, irşat ve tebliğ adına önemli mesajlar ihtiva etmektedir. Günümüzde farklı boyutlarıyla da olsa bunun örneklerini görmek mümkündür. Anlaşılan o ki, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de bir çocuğa el atılmış, onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmıştır. Şu kadar var ki, o dönemde, şimdiye nisbeten bir kısım kerâmetler daha zâhir ve daha bâriz olduğu anlaşılıyor.
   
Benzer bir durum Hz. Mesih için de, söz konusu idi ki o da kendi ümmetinden âmâ olanların gözlerini açıyor, hasta olanları tedâvi ediyor, hattâ bir mânâda ölüleri de diriltiyordu. Tabî bütün bunlar birer ikrâm-ı ilâhî ve birer mûcize idi. Kalbi ile Allah arasında hiçbir engel bırakmayan, hâlis, muhlis bir Allah kulu, bu kerâmet veya mûcizelerle başka birine âit herhangi bir ârızayı –Allah’ın izniyle-  giderebilir.
     
Ancak, bunların yanında, ilmî kerâmeti, irşaddaki sistem kerâmetini, bu sistemi âlemşümul hale getirip işletme kerâmetini de hafife almamak gerekir. Bunlara nâil olan bir irşat eri, yetmiş- seksen sene dinsizlik cereyanına maruz kalmış bir yere gittiğinde, bir de bakarsınız ki, kısa zamanda, onun çevresinde halkalar teşekkül etmiş ve o öyle bir ses oluvermiş ki, o seste upuzun bir gelecek yankılanıyor. İlmî kerâmet açısından bakıyorsunuz, birisi çok azıcık bir şey okumuş, ama dağlar cesâmetinde şeyler biliyor.
   
İmam Rabbani ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri gibi zatlar böyle bir kerâmete mazhar olanlardan sadece iki sîmâdır. Cenâb-ı Hakk'ın lütfuyla bugün bile, o zatların sesi-soluğu hâlâ âfâk-ı âlemde çınlıyor. Buna karşılık dünya kadar insan Arapça'yla birlikte diğer dînî ilimleri hallaç etmiş ama bakıyorsunuz, onlar da yerlerinde sayıyor. Üstad Hazretleri, buna bir yerde işâret eder ve bir kısım harikulâde şeylerin olabileceğine îmâda bulunduktan sonra  sözü, muhataplarının mantığına hitap etmeye getirir.
   
Ancak günümüzde, bir insanın gözünün açılmasından ve onun bir kısım hastalıklardan kurtulmasından ise, böyle birinin kalp kapılarının açılması daha önemli olsa gerek. Başka bir ifâdeyle Hz. Mesih'in üç beş hastayı tedavi etmesi değil, ruhunun ilhamlarıyla tamamen maddeye kilitlenmiş bir cemaati irşat etmesi daha önemlidir. Evet, O'nun bilinen mûcizeleri içinde en büyük mûcizesi de işte budur.
 
Keza Efendimiz'in de (sav) en büyük mucizesi, parmaklarından suyun akması, her şeyin kendisine selâm vermesi değildir; zira bütün bunlar meydana geleceği ana kadar da, bir çok insan fevc fevc İslâm'a dehâlet etmiş ve O'nu dinlemişlerdi. O'nun en büyük mucizesi, ses ve soluğunun insanların sinelerinde makes bulması ve ölü kalblerin onun soluklarıyla dirilmesidir.
   
Böyle olunca, günümüzde kerâmet-i ilmiyeyle birlikte kerâmet-i beyâniyeye, kerâmet-i iknâiyeye, kerâmet-i irşadiyeye sahip olan çocuklar, aynen o çocuğun yaptığı işler gibi, mektepte, sokakta, sanat dünyasında aynı şeyleri yapabilirler. Zannediyorum bu çocuklar, o râhibin yanında yetişen çocuktan daha fazla avantajlara sahip bulunuyorlar. İşte bu zâviyeden, râhibin yanında yetişen çocuğun durumu bizler için birçok hikmet dersi ihtiva ettiği kanaatindeyim.
   
Ayrıca anlatılan bu vak'a ile, Hz. Musa'nın, Firavun karşısındaki tebliğ ve irşadında takip ettiği metot arasında bir parelellik de söz konusu. Aslında hep dikkatimi çekmiştir; Seyyidinâ Hz. Musa (as), Firavun'la vaidleşirken, bütün halkın toplanacağı bir meydanı, vakit olarak da kuşluk vaktini seçer. Bu iki intihap da çok önemlidir. Hz. Musa (as), Cenâb-ı Hakk'a güvenip dayandığını, O'na mutlak mânâda itimat ettiğini ve elindeki âsâsının O'nun güç ve kuvvetiyle bir yılan haline geldiğini, gelip sihirbazların bütün oyunlarını bozduğunu, bozacağını göstermek için, Firavun ve onunla beraber birkaç insanla yetinmiyor; bütün halkın toplanabileceği ve izhar etmek istediği hakikatleri herkese duyurabileceği bir ortamın hazırlanmasını istiyor.
   
Evet O (as), Cenâb-ı Hakk'ın kendisine vermiş olduğu önemli bir krediyi niçin sadece Firavun ve üç beş insana karşı kullansın ki..!  O bu önemli işi, öyle bir yerde yapmalıydı ki, bütün sihirbazlar nakavt olup pes etmeliydiler ve aynı zamanda ma'şerî vicdan da buna şahit olmalıydı.. bu çok önemli bir taktikti ve peygamber fetânetinin gereğiydi.
   
İkinci bir taktik de, Hz. Musa'nın (as), insanların toplanma zamanı olarak bayram günü kuşluk vaktini seçmesiydi. Yani, etraftan sihirbazların geldiğini ve bir düello yapılacağını duyan herkes oraya, uykusunu almış, dinlenmiş olacak bir şekilde geleceklerdi.
 
Bu mevzuda Hz. Musa'nın (as) taktiği çizgisinde olan Abdullah İbni Hüzafetü's-Sehmi (ra), esir düştüğünde, bir papazın kendisine mühlet vermesi ve Hıristiyanlığa davet etmesi üzerine ona şöyle der: 'Aziz peder, bana üç dakika mehil verdiğinden dolayı sana çok teşekkür ederim. Çünkü bu üç dakikalık zaman içinde sana, hak din olan İslâm'ı anlatırsam ölsem bile gam yemem.' Evet, işte böyle bir stratejinin gereği olarak, ihtimal Firavun, Hz. Musa'yı dinlemeyecek ve O'na karşı bazı taşkınlıklar yapacaktı, ama bu hâdise, geniş çapta bir fethe sebep olacak ve bir yâd-ı cemil olarak kalacaktı.
   
Bir üçüncü husus da sihirbazlar, o dönemin entel sınıfını teşkil ediyorlardı. Dolayısıyla Hz. Musa (as), kendi döneminin elit  sınıfını yenmekle işe başlıyordu ki, gerisi gelecekti.. Bu tıpkı Allah Rasulü'nün (sav) şâirleri yendiği gibi bir şeydi. Elindeki âsâ, bir mûcize ifâdesi olarak kocaman bir ejderha hâlini alıyor ve sihirbazların büyülü ip ve sopalarını bir anda yutuveriyor. Bunun üzerine de bütün sihirbazlar, kendilerini secdeye atıp, 'Biz Harun'un ve Musa'nın Rabbine iman ettik.' (Tâhâ, 20/70) diyorlardı. Onlar bu şekilde secde edince oradaki insanlarda da, bir intibah hâli hâsıl oluyordu. En azından bir tereddüt ve şüphe kapısı aralanıyordu. Hz. Musa da, rahatlıkla o kalbleri eline alıyor, bal mumu gibi yoğuruyor ve şekillendiriyordu. Çünkü, artık küfr-ü mutlak kırılmıştı.
   
Buradaki kıssanın kahramanı o râhibin yanında yetişen çocukta da, bir peygamber mantığı seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait bir hakikati temsil ediyordu ve Allah da onu eşrara karşı koruyordu. Öyle ki, teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor, kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabî bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sâyesinde oluyordu.
   
Ne yapıp yapıp onu öldürmeyi düşünüyorlardı, ama nâfile, Allah (cc) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı. Belki de onu öldürmenin bir kısım içtimaî komplikasyonları olabileceği endişesi de taşınıyordı. Bu mevzûda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür.
   
Sonra da tıpkı Hz. Musa'nın (as) yaptığı gibi, halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku 'çocuğun Allah'ının adıyla' deyip atacaksın diyor. Ve şehit olup gidiyor; şehit olup gidiyor ama, değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilerine yetip artıyor; madde temelinden sarsılıyor ve Allah'ın varlığı bütün vicdanlarda duyuluyor.‘ (Prizma)

                                                                            -Bitti-

[Mehmet Ali Şengül] 23.11.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Stok yok, hastalık var; çözüm ithalat [İlker Doğan]

Türkiye’nin farklı bölgelerinden soğan depolarına baskın yapıldığı haberleri geliyor. Son olarak Mardin’de soğan avına çıktı ekipler. Bir depoda 30 ton soğan ele geçirildiği açıklandı. Ancak birkaç depoya baskın yaparak soğan fiyatlarındaki artışın önüne geçmek mümkün değil. Zira fiyat artışının sebebi iktidar temsilcilerinin iddia ettiği gibi ‘stokçuluk’ değil. En büyük etken ‘küf’ hastalığı. İthalat kartı da dahil gerekli önlemler alınmazsa, soğanın kilosu ocak-şubat aylarında 15 lirayı bulabilir.

Daha 15 gün önce 2 liradan satılan soğanın kilosu bir hafta içinde rekor bir artışla 5 TL’ye kadar çıktı. Fiyat artışındaki en büyük etken soğanda ortaya çıkan ‘küf’ hastalığı olarak açıklandı. Küf hastalığı bu yılın nisan ayında fark edilmişti aslında. O dönemde yapılan açıklamalarda rekoltenin ciddi oranda düşeceği belirtilmişti. Nitekim öyle de oldu. Ürünün hasadı eylül-ekim aylarında tamamlandı. Toplanan soğanlar depolara istiflendi. Ancak ürünlerin yüzde 40’ında küf hastalığı belirlendi. Depolardaki soğanda ortaya çıkan hastalık doğal olarak fiyatlara da yansıdı. Çürüyen soğanlar sebebiyle rekoltenin düşmesi fiyatın da katlanmasına sebep oldu. Daha 15 gün önce markette 2 liradan satılan kuru soğanın fiyatı, 15 Kasım 2018 itibariyle 5 TL’ye kadar yükseldi.

‘STOKÇULARIN DEPOLARINI BASACAĞIZ’

Vatandaşın temel gıda maddelerinden olan soğanın fiyatındaki artış iktidar temsilcilerini de rahatsız etti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, iki gün önce muhtarlara yaptığı konuşmada konuyu gündemine aldı. Soğanların depoda çürüdüğü iddialarını inandırıcı bulmadığını söyleyen Erdoğan, “Dün söyledim, ‘Stok yapıyorsunuz, patatesleri stokluyorsunuz, soğanı stokluyorsunuz, sebze, meyve stokluyorsunuz’ dedim. Bundan sonra aldığımız ihbarlar sebebiyle bütün bu stokların yapıldığı depoları basacağız. Kimse benim vatandaşıma, halkıma pahalı ürün yedirme hakkına sahip değildir. Ondan sonra da ‘Hastalıklı, çürüdü’ diyorlar. Sen çürüttün, sen hastalıklı hale getirdin. Bunlar havasız kalırsa tabii ki çürüyecek. Onun için asla taviz yok.” dedi.

EKİPLER SOĞAN AVINA ÇIKTI

Partili cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı üzerine ekipler harekete geçti. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı ekipleri denetime çıktı. Bakanlık yetkilleri, Polatlı’da 24 depoya baskın yaptı. 50 bin ton soğanın stoklandığı iddia edildi. Aynı şekilde Çorum’un Alaca ilçesindeki soğan depolarına yönelik de denetimler yapıldı. Ekipler tarafından stoklardaki ürün miktarları belirlendi. Dün ise baskının adresi Mardin’di. Bir depoya yapılan baskında 30 ton, yani bir TIR soğan bulundu. İktidar yandaşı medya bu haberleri ‘soğan ele geçirildi’ diye servis etti.

‘DEPOLAMAK ZORUNDAYIZ’

Soğan üreticileri ‘stokçuluk’ yaptıkları iddiasını yalanlıyor. Tr724’e konuşan bir üreticinin sözleri sorunun sanıldığından çok daha büyük olduğunu gösteriyor: “Biz stokçu değiliz. Fırsatçılık da yapmıyoruz. Her sene bu zamanda ürünler depolanır. Ürünü depolamadan nasıl satacağız? Üretici ürününü hasad eder etmez satamaz. Fiyat artışının sebebi stokçuluk değil. Bu yıl 200-250 bin ton ürün çürüdü. Ocak-şubat aylarında soğanın kilosunu 15 liradan bulursanız alırsınız!”

2017 üretimi 2,1 milyon ton

Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Örgütü’nün (FAO) verilerine göre 2016 yılında dünyada 144 ülkede kuru soğan üretim yapılıyor. Kuru soğan üretimi bir önceki yıla göre yüzde 2,2 artarak 93 milyon ton olarak kayıtlara geçmiş. Dünya kuru soğan üretiminde Çin ve Hindistan başlıca ülkeler. Çin’de önceki yıl 23,9 milyon ton, Hindistan’da ise 19,4 milyon tonluk kuru soğan üretimi yapıldı. Türkiye’de ise 2017 yılında 2,13 milyon ton kuru soğan üretimi gerçekleştirildi. Ankara 523 bin ton kuru soğan üretimi ile ekim alanında olduğu gibi üretimde de ilk sırada yer alıyor. Ankara’yı, 272 bin tonluk üretimle Amasya, 198 bin tonluk üretimle Hatay takip ediyor. FAO’nun verilerin gör Türkiye, dünyada 6. sırada yer alıyor.

Önlem alınmazsa yılbaşından önce 7 lira

Türkiye Halciler Federasyonu Başkanı Yüksel Tavşan da daha önce yaptığı açıklamada meselenin sanılandan ciddi olduğunu belirtmişti. Tavşan, “Patates v soğan halkın temel tüketim maddeleri arasında. İnşallah spekülatiftir ve bir an önce geçer ama öyle gözüküyor ki kolay geçeceğe benzemiyor. Tedbir alınması lazım. Gerekirse tabi ithalat da yapılabilir veya ihracat bazı ürünlerde kısıtlamaya gidebilir. Başka çare yok. Çünkü tüketiciyi korumak zorundayız.ֲ” ifadelerini kullanmıştı. Antalya Toptancı Hal Yaş, Sebze ve Meyve Komisyoncuları Dernek Başkanı Nevzat Akcan ise soğanın çürüdüğü için ihtiyacı karşılamadığını belirtti.

[İlker Doğan] 23.11.2018 [TR724]

Yıllarca bunları doğru diye yemişiz!

Birçok insan, sağlıklı yaşamak için yemek seçimlerine özen gösterir. Çocuklar için seçilen yemeklerin protein ve mineral açısından zengin olmasına dikkat edilir.

Hastalandıklarında çeşit çeşit karışımlar hazırlanır ki çabuk ayağa kalkabilsinler. Aynı şekilde eşler birbirine, öğrenciler ev arkadaşlarına hastalandıklarında iyi bakabilmek için elinden geleni yapar. Ancak sağlıklı olduğunu düşünerek tükettiğimiz yiyecek ve içecekler bazen yanlış beslenmemize neden olabiliyor. Üstelik doğru bildiğimiz bu yanlışlar yalnız hastalık durumlarında yapılmıyor. Günlük hayatta sıklıkla yediğimiz gıdalarla ilgili yapılan birçok hata var. Et yemeklerinin yanında ayran içmek, balı sıcak su veya sütle karıştırmak bunlardan yalnızca birkaçı. Bu yanlışların neler olduğunu öğrenmek isterseniz bu tavsiyeleri dikkate almalısınız.

Pekmeze yoğurt veya süt eklemek: Genellikle anneler faydalı olduğunu düşündüğü için çocuklarına yedirdikleri pekmeze yoğurt veya süt katar ya da tam tersi süte pekmez ekler. Hâlbuki sütün içinde bulunan kalsiyum, pekmezde bulunan demirin emilimini azaltıyor. Demir, C vitamini ile birlikte tüketildiğinde emilim artıyor ve C vitamini demirin vücutta daha iyi kullanılmasını sağlıyor. Bu sebeple pekmez, süt yerine portakal suyu ile karıştırılırsa çok daha faydalı olacaktır.

Et yemekleri yanında ayran içmek: Et yemeklerinin yanında ayran içmek vazgeçilmez geleneklerimizdendir. Et ve ayranı ya da yoğurdu bir arada tüketmemek gerekiyor. Etteki demirin emilimini, ayrandaki kalsiyum azaltıyor. Eğer et yemeklerini de C vitamini ile birlikte yerseniz emilim artacaktır. Mesela et yemeğinin yanına, içinde maydanoz ve biber olan bol limonlu bir salata hazırlayabilirsiniz. Böylece C vitamini açısından zengin olan maydanoz, biber ve limon sayesinde etteki demirden maksimum fayda sağlarsınız.

Ispanağı yoğurtla birlikte yemek: Ispanakta da demir vitamini olduğundan yoğurtla yememeniz gerekenlerden. Sadece ıspanağı değil, içinde demir olan yiyecekleri kalsiyumla tüketmeyin.

Balı sıcak sütle karıştırmak: Kendimizi biraz kötü hissettiğimizde, grip olacağımızı düşündüğümüzde hemen aklımıza gelir sıcak suya bal ve limon karıştırıp içmek. Sıcak sıcak içmeye önem verdiğimiz bu karışımın boğazlarımıza iyi geleceğini düşünürüz. Sıklıkla yaptığımız bu yanlış, aslında baldaki protein, mineral ve enzimlerin kaybedilmesine neden oluyor. 43 derecenin üzerinde ısıya maruz kalan bal, tüm besin değerini yitiriyor ve sıcak suyun, sütün ya da çayın içinde yalnızca tatlandırıcı işlevi görüyor. Bu nedenle balı ılık su, süt veya meyve suyu ile tüketmeye özen gösterin.

Kepek ekmek ve light ürünler yemek: Kepek ekmeğinin kalorisi, beyaz ekmeğe göre biraz daha az olduğundan, kadınlar genellikle kepek ekmek yemeyi tercih ediyor. Ancak kepek ekmek ile beyaz ekmek arasında çok büyük bir kalori farkı yok. ‘Nasılsa kalorisi az’ diye kepek ekmeğini fazla tüketenler ise zayıflamak yerine kilo alıyor. Aynı şekilde üzerinde light yazan yiyecek ve içeceklerin tüketimlerine de dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü bu ürünlerin içinde şeker olmamasına rağmen yağ, un, tuz gibi lezzet veren öğeler var. HABERİN TAMAMI Tr724.com’DA

Aç karnına limonlu, sirkeli su veya greyfurt suyu içmek: Kilo problemi olan birçok insan, aç karnına sirkeli, limonlu su veya greyfurt suyu içmenin zayıflatacağını düşünür. Suya eklenen limon veya greyfurt, C vitamini içeriği dolayısıyla, güne başlarken kendini iyi hissetmenizi sağlayabilir. Ancak bu uygulamanın ne yazık ki zayıflatıcı hiçbir etkisi yok. Hatta sindirim sisteminizde rahatsızlık varsa sirkenin zararlı etkileri de olabilir.

Zeytinyağı, katı yağlar gibi kilo aldırmaz: Zeytinyağı kalp ve damar sağlığı için faydalı olsa da kilo yapma bakımından diğer yağlardan farksız. Zeytinyağı da olsa margarin de olsa bütün yağların 1 gramı 9 kalori enerji veriyor. Yani zeytinyağı da gereğinden fazla tüketildiğinde kilo yapıyor.

Kolesterolü artırır diye yumurta yememek: Yumurta anne sütünden sonra en kaliteli protein kaynağı olarak kabul edilir. Bu sebeple hiçbir sağlık problemi olmayanlar günde 1 yumurtayı rahatlıkla yiyebilir. Kolesterol, şeker veya tansiyon gibi problemi olanların haftada 2 yumurta tüketmesi daha uygun. Yumurtayı haşlama olarak yiyebileceğiniz gibi menemen, omlet, çılbır şeklinde 1 tatlı kaşığı yağ ile tüketebilirsiniz.

[TR724] 23.11.2018

Pişmanlığın işe yaradığı tek yer var [Tarık Toros]

Her şey ters gidiyor, biliyorum.

Çoğumuz için durum böyle, farkındayım.

Hayatın ve dünyanın anlamsızlığını sorguluyoruz, hep beraber.

Sorunlar üstümüze devriliyor, biri bitmeden diğeri başlıyor.

Ülkenin iç bir dert, dışı başka bir dert.

Yaşam sevinci sıfır.

Hamdolsun diyenlerde dahi bir iç burkuntusu, hüzün.

Şükür, sadece dudaklarda.

Çok içten gelmiyor.


**

Bunalımımızı gizliyoruz, öylesi bir mahcubiyet.

Barut gibi olduğumuz anlar sıklaştı, olur olmaz öfkeleniyoruz.

Nazımızın geçtiği varsa çevrede, sebepsiz patlıyoruz bazen.

Sonda o da anlıyor durumu, o da içine atıyor, mazur görüyor.


**

Geçen İngiliz Parlamentosunda bir programa katıldım.

Konu, Türkiye’de devam eden hukuk ve hürriyet krizi.

Tam adı şuydu:

“Tehdit altındaki ifade hürriyeti ve hukukun üstünlüğü.”


**

Burada bir sıkıntı var tabi.

O da şu:

Ülkede basın veya hukuk yok ki, tehdit altında olsun.


**

Konu başlığı garibime gitti gitmesine ama…

Konuşmalara bakınca…

Gerek insan hakları, gerekse gazetecilik örgütlerine mensup katılımcıların…

Türkiye gerçeğinin fazlasıyla farkında olduğunu gördüm.


**

İnsanları şu uyarmıyorsa, daha ne uyaracak?

Bir gün önce Avrupa Birliği hedefini işaret edenlerin…

Bir gün sonra Avrupa Mahkemesi kararını tanımaması, tehdit altında olanın basın veya hukuk değil, ülke olduğunu gösterir.

O ülke ve içindekiler, iktidarın tehdidi altındadır.


**

Dünya gazetecileri, gittikçe tiranlaşan yönetimleri görüyor ve yavaş yavaş birleşiyor, birbirini anlamaya çalışıyor.

Mahalleler buluşuyor.

Geçmişin günahları, küçük rezervler konularak rafa kalkıyor.

Herkes muhatabını test ediyor.

Bu sınav kimimiz için hayat boyu sürecek.


**

Çok şey ters gidiyor, biliyorum.

Çoğu için durum böyle, onun da farkındayım.

Gündemdeki her konudan bağımsız şöyle bitireyim:

Pişmanlıklarla değil, edinilen tecrübelerle yürümeli.

Kasedi başa sarıp eski hayatımızı tekrar sürecek hal yok.

Pişmanlık…

“Keşke öyle yapmasaydım” deme hali.

Ve bu ancak yargıda hafifletici sebep oluyor.

Hayatta işe yaramıyor.

[Tarık Toros] 23.11.2018 [TR724]

Şirketler en kötü senaryoya hazırlık yapıyor [Semih Ardıç]

Şirketler bugünlerde 2018 senesini en az hasarla atlatabilme gayretinde. Borcu az, pazar payı yüksek, ihracat pazarlarında faaliyet gösteren şirketler ekonominin kasıp kavuran ateşinden kendilerini bir nebze uzak tutabildi.

En iyi bilançolar bile yüzde 10’a yakın küçüldü. Kârlılık deveye hendek atlatmaktan zor hale geldi. Yatırımcının pusulası olarak kabul edilen hukukî güvenlik, kur ve enflasyon gibi göstergeleri de ihtiva eden fiyat istikrarı Türkiye’de hiç olmadığı kadar tahribata uğradı.

İNŞAATA DAYALI BÜYÜME MODELİ ÇÖKTÜ

Suni kredi pompalayarak tüketimi coşturmak şeklinde hülasa edilebilecek inşaata dayalı büyüme modeli tamamen iflas etti. En fazla “konkordato” talebi müteahhitlerden geliyor. Şantiyelerin kapısına birer birer kilit vuruluyor.

İşsizlik maaşına müracaat edenlerin sayısı ekimde 140 bini aştı. İlk 10 ayda 1,2 milyona yakın kişi işsizlik maaşı talebi ile İş Kurumu’na (İŞKUR) müracaat etti.

Bisiklet ağustos ayına kadar yavaşlıyordu. Sert fren ağustosta yapıldı. O ana kadar elde edilen ivme ile bir müddet daha yola devam edilse de Türkiye ekonomisi 2018’in son üç ayında kuvvetle muhtemel küçülme ile tanışacak.

2019’UN İLK YARISI YİNE KARANLIK

Ekonomide daralma temayülü 2019’un ilk yarısında bariz bir hal alacak. Sanayi üretiminin eksiye düşmesi, işsizlikteki tırmanış durgunluğun ilk işaretleri.

Doğuş, Ülker, Akkök, Anadolu ve Borusan gibi büyük holdinglerin iki numaralı isimleri olan CEO’lar 2019 yılında hiç büyüme olmayacakmış gibi hazırlık yaptıklarını söyledi. (Fotoğraf: Capital)
Dolayısıyla şirketler böylesine bulanık suda balık avlamaya çalışıyor. Belirsizliklerin en üst seviyeye çıktığı şu günlerde 2019’a dair hazırlıklar ikmal ediliyor.

Kimse kur, faiz, enflasyon gibi parametrelerin ne olacağını bilmiyor. Genel müdürler (CEO) 2018 senesi ağustos ayında maruz kaldıkları kur şoku sebebiyle yoğurdu üfleyerek yiyor.

TAHMİN YAPMAK KOLAY DEĞİL

Tahmin aralığı çok açık. “Artış 1 birim de 3 birim de olabilir.” diyen var. 2018 bütçeleri hazırlanırken enflasyon yüzde 7-8, dolar/TL 4,55 olarak tespit edilmişti.

İktidarın hatalı kararları yüzünden ekonomi duvara tosladı ve tahminler paramparça oldu.

İstanbul’da “CEO Ajanda 2019” toplantısında konuşan CEO’lar bu yüzden ihtiyatlı bir dil kullandı. Borusan Holding CEO’su Agah Uğur talebin daha da düşeceği kanaatinde.

“2019 hem talep hem fonlama açısından zor bir yıl olacak.” diyen Uğur iç piyasadaki talep sıkıntısının devam etme ihtimalini yüksek görüyor.

Borusan bazı işlerde küçülme mecburiyeti ile karşı karşıya kalacak ve temkinli hareket edecek.

AKKÖK KAPASİTEYİ DÜŞÜRÜYOR

2018’i kapatırken şartların ağırlaştığını ifade eden Akkök Holding İcra Kurulu Başkanı Ahmet Dördüncü, “Kapasiteyi kısma gibi tedbirler almaya başladık. 2019’da nakit akımına çok dikkat edeceği.” ifadelerini kullanıyor.

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ali Ülker gıda ağırlıklı bir şirket olmanın avantajı ile otomotiv, inşaat sektörlerinde faaliyet gösteren rakiplerine göre nisbeten rahat. Ülker yine de 2019’un bütçe çalışmalarında zorlandıklarını dile getiriyor.

“HİÇ BÜYÜME OLMAYACAKMIŞ GİBİ HAZIRLIK YAPIYORUZ”

Anadolu Grubu İcra Başkanı Hurşit Zorlu, “2018’de görece borçluluğu yüksek bazı şirketlerimizde kârlılık hedefinin gerisinde kaldık. 2019 bütçemizi yaparken büyümenin hiç olmayacağı ya da çok düşük olacağı varsayımı ile yapıyoruz.” tespitinde bulunuyor.

Grup 2019’da emek ve sermayesini döviz açığını kapatmak için sarfedecek. Bu da daha az yatırım, daha fazla tasarruf demek.

200 BİNE YAKIN OTOMOBİL STOKTA

Doğuş Grubu CEO’su Hüsnü Akhan da dertli. Zira Doğuş Otomotiv sektördeki krizden nasibini fazlası ile aldı. Sektörün stok parkında 200 bine yakın taşıt var. Firmalar yüzde 20’den fazla küçüldü.

Akhan, “2019’da ihtiyatlı ve tedbirli olmak anlamında bir takım aktiflerimizde ve bir takım alanlarda küçülme hazırlıklarımız var.” diyor.

Bütün bunları takip eden kuruluşlar rakamlarını da aşağı çekiyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) mayıs ayında Türkiye’nin yüzde 4,9 büyüyeceğini açıklamıştı.

OECD: TÜRKİYE YÜZDE 0,5 BÜYÜYECEK

Aynı kuruluş 21 Kasım’da yayımladığı raporda, “Türkiye 2019’da yüzde 0,5 büyüyecek.” tahmininde bulundu.

İthalatın azalmasına bağlı cari açık da azalırken Türkiye kendine has iktisadî krizin merkezine doğru yol alıyor.

Acı hakikati kabul etmek istemeyenler ciro ve kâr rekortmeni holdinglerin 1 yahut 2 numaralı isimlerinin mevcut baskı ortamında kitabına uydurarak söyledikleri sözlere kulak vermeli.

2019 yaklaşırken umut ve heyecandan süratle uzaklaşıyoruz.

[Semih Ardıç] 23.11.2018 [TR724]

İslam devlet eliyle mi temsil edilmeli? [Siyasal İslam-2] [Prof. Dr. Osman Şahin]

Önceki yazıda bulunduğumuz zaman dilimine kadar müslümanların ekseriyetinde İslam’ın tekrar yeryüzünde hükümferma olması için kurulacak yeni bir İslam devletine ihtiyaç olduğu düşüncesinin hakim olduğunu, hak ve adalet üzerine teessüs etmiş böyle bir devletin yeryüzünde muvazene unsuru olmasının, dinin yaşanması, temsil ve tebliği açısından önemine dikkat çekmiştik.

Şimdi de günümüzde İslam böyle bir devlet eliyle mi temsil edilmeli sorusuna cevap arayalım.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin devletin bir gaye değil, araç olması gerektiği tespitini hatırlayalım. Asr-ı Saadet’te Allah Resulü’nün (sav) öncelikli  hedefi devlet kurmak değildi. O’nun (sav) en önemli meselesi insanların Allah’a (cc) iman etmeleriydi. İnsanlar, iman edip de belli bir keyfiyet ve kemiyete ulaştıktan sonra, devlet  doğal bir netice olarak ortaya çıkmıştır.

O günün şartlarında inananların hak ve hukukuklarının korunması adına, böyle bir devletin vücudu aynı zamanda bir zaruret idi.  Sonraki asırlarda kurulan İslami devletler de bazen problemler yaşansa da genellikle bu misyonu eda etmişler ve İslam’ın günümüze kadar ulaşmasında çok önemli bir rol oynamışlardır. Malik bin Nebi’nin Osmanlı Devleti ile alakalı şu tesbiti buna dikkat çekmektedir: “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Osmanlı olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Osmanlı olmasaydı, bugün yeryüzünde müslümanlık da kalmazdı.”

Bugün sadece Siyasal İslamcılarda değil, aynı zamanda birçok cemaatte de devletin ele geçirilip, elde edilecek imkanlar ile İslam’ın hayata hayat kılınması düşüncesi hakimdir.  Halbuki İslamı tebliğde öncelikli olarak bireylerin iman etmeleri önemlidir. İman problemi olan insanlar ile bir İslam devleti kurulamazdı. İslam adına kurulacak böyle bir devlet, ancak insanlığın başına bir problem kaynağı olurdu.

Menfaat üzerine kurulu siyaset canavardır…

Bugün İslam, hiç bir İslam beldesinde gerçek olarak yaşanıp temsil edilmemektedir. Bu iddia ile ortaya atılan siyasi parti mensuplarının hayat tarzlarının, İslama uygun olduğunu söylemenin ise imkanı yoktur. Siyaset arenasında her şey menfaat eksenli olarak cereyan etmektedir. Dinin emir ve yasaklarından daha çok, maddi çıkar ve menfaatler ön plandadır. Tarafgirlik hastalığının da etkisiyle haklı olana değil parti/hizip mensubiyetine bakılmaktadır. Muhalif olanlara ise hakkı hayat tanınmamaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “menfaat üzerine kurulu siyaset canavardır.” Başkalarının hakkını gasp eden, darp eden ve hatta hayat hakkını elinden alan bir canavardır. Çok açıktır ki bütün bunların İslam ile alakası olmadığı gibi, İslam’ın şiddetle karşı olduğu hususlardır. Böyle bir menfi ortamdan, hakiki bir İslam devleti beklemek ise safdillik olsa gerektir.

İSLAM ADINA DEVLETİ ELE GEÇİRENLER GÜÇ ZEHİRLEMESİ YAŞAYACAK, TOPLUM PARAMPARÇA OLACAK, BİRİLERİ HEP ÖTEKİLEŞTİRİLECEK VE ZÜLÜMLERİN ARDI ARKASI KESİLMEYECEKTİR.

Bediüzzaman Hazretleri, bütün bu hususlara 1940 ve 1950’li yıllarda dikkat çekmişlerdir. O günden bugüne kadar yaşananlar, her zaman Üstad Hazretlerini haklı çıkarmıştır. Üstad, ahirzamanda en önemli hizmetin iman kurtarmak hizmeti olduğunu ve ancak bunda muvaffak olduktan sonra, İslam’ın hayata hayat kılınması için gerekli olan diğer safhalara geçilebileceğini ifade etmişlerdir.

Kurulacak bir İslam’i Devlet zararlı mı olur?…

Üstad, bu hususta elimize bir takım kriterler de vermektedir.  Bu amaçla kurulacak bir parti için Emirdağ Lahikası’nda verilen ölçü şudur: “İttihad-ı İslâm Partisi, yüzde altmış, yetmişi tam mütedeyyin olmak şartıyla, şimdiki siyaset başına geçebilir. Dini siyasete âlet etmemeye, belki siyaseti dine âlet etmeye çalışabilir. Fakat çok zamandan beri terbiye-i İslâmiye zedelenmesiyle ve şimdiki siyasetin cinayetine karşı dini siyasete âlet etmeye mecbur olacağından, şimdilik o parti başa geçmemek lâzımdır.”

Bu zamanda terbiye-i İslâmiye zedelendiğinden (iman problemleri ve ahlaki bozulma neticesinde) böyle bir şartı gerçekleştirmenin mümkün olamayacağı da ifade edilmektedir.  Böyle bir parti, işe vaziyet ederse zarar verecektir. Din, siyasete ve dolayısıyla menfaatlere alet edileceği için çok büyük zararlara maruz kalacaktır. İnsanlar, dini, yanlış temsil eden bu insanlara bakarak dinden uzaklaşacaklar  ve toplum bünyesinde tamiri neredeyse imkansız çok büyük tahribatlara yol verilecektir. İslam adına devleti ele geçirenler güç zehirlemesi yaşayacak, toplum paramparça olacak, birileri hep ötekileştirilecek ve zülümlerin ardı arkası kesilmeyecektir.  Düşünsenize, inanç problemi olan insanlara, devlet eliyle zorla dayatılacak dini bir yaşayış karşısında bu insanların münafıklaşmaktan başka bir seçenekleri kalacak mıdır? Maalesef bu yaşanılan ifritten süreç boyunca bunun çok sayıda mükemmel örneklerini görüyoruz.

Toplum, belli bir kıvama ulaştıktan sonra, yüzde altmış, yetmişi bu işe evet dedikten sonra ancak devlet düşünülebilir. Ancak böyle bir devlet, yeryüzünde sulh ve sükûnun müessisi olabilecektir. Bugünün şartları içerisinde, daha önceki asırlarda yaşandığı gibi, dinin devlet eliyle temsili mümkün gözükmemektedir.

Devlet eliyle temsil edilmeyecekse nasıl temsil edilecek?…

Her zamanın bir hükmü vardır. Dünyada iletişim imkanları had safhaya ulaşmıştır. Globalleşmenin etkisiyle, dünya bir köy haline gelmiştir.  Son asırda meydana gelen önemli inkılâplardan sonra tebliğ ve temsil metodu da değişmiştir. Üstad Hazretlerinin bu hususa dikkat çeken bazı tesbitlerini buraya alalım.

BAŞKALARININ HAKKINI GASP EDEN, DARP EDEN VE HATTA HAYAT HAKKINI ELİNDEN ALAN BİR CANAVARDIR. ÇOK AÇIKTIR Kİ BÜTÜN BUNLARIN İSLAM İLE ALAKASI OLMADIĞI GİBİ, İSLAM’IN ŞİDDETLE KARŞI OLDUĞU HUSUSLARDIR.

20.Söz’de “Ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâğat ve cezâlet, bütün envâıyla âhir zamanda en merğub bir suret alacaktır. Hattâ, insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için en keskin silâhını, cezâlet-i beyandan ve en mukavemetsûz kuvvetini belâğat-i edâdan alacaktır.” demişlerdir.  Fikir olarak daha güçlü olanlar ve bunu en güzel bir şekilde kavli ve fiili ifade edebilenler başarılı olacaklardır.

Üstad Hazretleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, bir vâkıâ-ı sâdıkada, Ararat denilen Ağrı Dağının infilak ettiğini ve mühim bir zatın ona “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.” diye emrettiğinden bahsederler. Bu müşahadeyi, büyük bir infilak ve inkılâp olacağı ve Kur’an’ın etrafındaki surların kırılacağı, Kur’an’ın kendi kendini müdafaa edeceği ve kendisinin, Kur’an’ın i’câzının izharına namzet olacağı şeklinde tevil ederler.

Kur’an’ın etrafındaki surların yıkılmasından, Osmanlı Devletinin yıkılacağı ve artık Kur’an hakikatlerinin bir devlet eliyle müdafaasına ve temsiline bundan sonra ihtiyaç duyulmayacağı anlamı da çıkarılabilir.  Artık, “Medenilere galebe ikna iledir” ile prensip haline gelen, bireylere tek tek İslam’ın anlatılmasına ve temsiline ihtiyaç vardır. Maddi güç ve kuvvetle, devlet baskısıyla değil, Kur’an’ın manevi olan elmas kılıcıyla, kalplerin feth edilmesi gerekmektedir. Bu zaman da önemli olan, toplumlar arasındaki iletişim engellerini ortadan kaldırmak için diyalog köprüleri kurmak, İslam’ı hakiki manada yaşayan, Kur’an’i ve nebevi düsturlara uygun hareket eden  hizmet erleri ile insanları buluşturmak ve böylece kalplere, hak ve hakikate giden yolları açmaktır.

Devlet eliyle gerçekleştirilecek bir temsile, diğer ülke insanlarının soğuk bakacağı, yine bir parti tarafından temsil edilen İslam’a, diğer parti mensuplarının uzak duracağını da göz önünde bulunduracak olursak, yaşanan süreçte hizmet hareketinin başına gelen hadiselerin ilahi takdir boyutu çok daha iyi anlaşılabilecektir.

Allah (cc), hizmet insanını dar kalıpları içerisinden çıkararak, hiç bir devletle ve hiç bir parti ile ilişkisi olmayan bir hizmet hareketi haline getirerek, tebliğ ve temsil için en ideal şartları meydana getirmiştir.  Süreç, hizmet insanını gittiği ülkelerin vatandaşı olmaya, dillerini ve kültürlerini öğrenmeye ve o topluma entegre olmaya zorlamaktadır. Böylece aradaki iletişim engelleri ortadan kalkmakta, diyalog köprüleri kurulmakta ve bu dünyanın insanlarına, İslam’ı en güzel şekilde  temsil edip gösterecek hakikat erleri ile buluşma imkanı verilmektedir.

Siyaseti tam dindar İsevilere bırakmak…

Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lahikası’nda geçen yayınlanmamış bir mektupta şöyle bir tesbit  yapmıştır: “Gerçi, hakikat noktasında, ahirzamandaki gelecek büyük Mehdi, siyaseti tam dindar İsevilere bırakıp yalnız İslamiyet hakikatlarını ispata, izhara, icraya çalışır.” Bir diğer önemli tespiti ise Osmanlı Devleti’nin bir Avrupa devletine, Avrupa’nın ise bir İslam Devletine gebe olduğu şeklindedir. Osmanlı bir Avrupa devleti doğurmuş, şimdi ise Avrupa’nın bir İslam devleti doğurması intizar edilmektedir. Bu tespitlerden İslam dünyasında, müstakim bir siyaseti hayata geçirebilecek bir potansiyel bulunmadığı,  bu işte hakiki dindar isevilerin istihdam edilerek buna muvaffak olunacağı müjdesini anlamak da mümkündür. Belki de müslümanların, hakiki dindar İseviler ile ittifak etmesi sayesinde, İslami bir devletin vücuda gelmesinin şartları meydana gelecek, Avrupa kendinden beklenen İslam Devleti’ni doğuracak ve böyle bir devlet veya devletler yeryüzünde bir kere daha muvazene unsuru haline gelerek, Beyanı Nebevi’de (sav) müjdelenen, ahirzamanda İslam veya İslami hakikatlerin bir kere daha yeryüzünde hakim olması hakikatı gerçekleşecektir.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 23.11.2018 [TR724]

Futbol Samba yapmayı özledi! [Hasan Cücük]

Dünya futboluna yön veren ülkeler arasında ilk sırada bulunan Brezilya son dönemde yıldız oyuncu çıkaramamanın sıkıntısını yaşadı. Yıllarca Messi’nin gölgesinden çıkamayan Sambacılar, Neymar’la ümitlendi. Son yıllarda Neymar’ın yanına yeni isimler eklendiği gibi, hayal kırıklığı olan isimlerde yok değildi.

Teknik kapasitesi yüksek olan Brezilyalı oyuncular, fizik gücü olarak Avrupalı rakiplerinin oldukça gerisinde bulundu. Daha küçük yaşlarda kumsalda meşin yuvarlakla tanışan Brezilyalılar, çalım atmada ve göze hoş gelen futbolda herkesi hayran bıraktı. Avrupa’ya açıldıklarında ise farklı bir ortam vardı. İtalya’da defansif futbol, İngiltere’de fizik gücü, Almanya’da takım oyunu tercih ediliyordu. Brezilyalıların en rahat ettiği yer İspanya oluyordu. Futbol kültürü birbirine yakınlıktan dolayı Brezilyalılar, yetiştikleri tarzda bir futbol sitilinden dolayı İspanya’da oldukça başarılı oldular.

Romario, Ronaldo, Rivaldo ve Ronaldinho, dünyada yılın futbolcusu seçilirken Brezilyalı oyuncuların çoğunlukta olduğu Barcelona’da top koşturuyorlardı. Barcelona’nın oyun tarzının bireysel yeteneğe tolerans tanımasından dolayı bu isimler serbestçe çalım atıp şahsi oyunu sürdürüyordu. Ancak son dönemde İspanya liginde de ciddi değişim oldu. Takım oyunu ve fizik gücü ortaya çıkmaya başladı. Barcelona, altyapıdan yetişen oyunculardan oluşan bir takım olurken, Real Madrid fizik gücünü teknikle birleştiren isimlerden oluşmaya başladı. İspanya’da dünyanın en iyisi olan Brezilyalılar, bu şansını kaybetti.

Afrika ülkelerinin esamesinin okunmadığı dönemde futbolun merkezi Avrupa olurken, bu ülkeleri Güney Amerika’dan sadece Brezilya ve Arjantin besliyordu. Ancak futbolun kara kıta tarafından 1990’lı yıllarda ciddiye alınmasıyla standartlar üstü yıldızlar çıkmaya başladı. Güney Amerika’da Kolombiya ve Uruguay’ın futbola yatırım yapıp yeni yıldızlar yetiştirmeleriyle Brezilya’nın tahtı sarsıldı. Bu ülkelerle rekabet edecek yeni yıldızlar çıkaramadı.

Brezilyalı oyuncuların ortak özelliklerinden biri de fakir ailelerin çocukları olmalarıydı. Futbol, fakirlikten kurtulmak için önemli bir araçtı. 20’li yaşların başına kadar ‘bir lokma, bir hırka’ ile hayatını devam ettiren bu isimler, profesyonel imzayı attıktan sonra ekonomik olarak sınıf atladılar. Avrupa’ya transfer olduklarında ise maddi olarak tüm imkanlara sahip oldular. Paranın şımartmasıyla profesyonel davranmakta oldukça zorlandılar. Sezon başı buluşmalarına daima geç geldiler. Disiplinden taviz vermeyen Avrupa mantalitesine uyumda sıkıntı çektiler. Gece hayatında dengeyi kurmada zorlandılar. Yakın dönemde Adriano ve şu sıralar Sivasspor formasını Robinho örneğinde olduğu gibi. Futbol yetenekleri üst düzey olan bu isimler, disipline girmekte zorlanınca kısa sürede kaybolup gittiler.

Brezilya’da altyapının yeterli olmamasından dolayı bireysel yeteneklerle oyuncular sivriliyor. Küçük yaşta vücutları disipline olmayan bu oyuncular, yeteneklerinden dolayı genç yaşta bünyelerinin üzerinde bir yüklenme ile liglerde oynamaya başlıyorlar. Avrupa’ya gelen bu isimler fizik gücü karşısında eziliyor. Teknik kapasitesi çok yüksek olan oyuncular ise daha 30’lu yaşları görmeden yıldızlıktan sıradanlığa terfi ediyor. Tıpkı Ronaldino, Ronaldo, Robinho ve Kaka gibi.

Son şampiyonluğunu 2002 Dünya Kupası’nda yaşayan Brezilya, 2006 ve 2010’da çeyrek finalde evine dönerek beklentileri boşa çıkardı. Ev sahipliğini yaptığı 2014 Dünya Kupası ise tam bir kabus oldu. Yarı finalde Almanya’ya 7-1 yenilerek, yıllarca unutulmayacak tarihi bir hezimet yaşadılar. Kupanın en büyük 3 büyük favorisinden biri olarak geldikleri Rusya 2018’de ise çeyrek finalde Belçika’ya yenilip, bir hayal kırıklığına daha imza attılar.

Brezilya’nın 2010’larda futbol sahalarına sürdüğü iki yıldız isimden biri Neymar, diğeri Oscar oldu. 2012’de Chelsea kadrosuna katılan Oscar için ödenen rakam 32 milyon Euro’ydu. 21 yaşında Premier Lig’e adım atan Oscar, yüksek tempoya ayak uydurmakta zorlanmamasına karşın, bir yıl sonra futbolu ilerleme kaydetmedi. Takımı sırtlayacak bir yıldız olma yolunda ümit vermedi. Giderek sıradanlaşan Oscar, sıra dışı bir karar vererek 2017’de henüz 26 yaşındayken Çin ligine transfer oldu. Chelsea bu transferden kasasına 60 milyon Euro koydu ama Brezilya’nın ümit bağladığı isimlerden biri olan Oscar 30’unu görmeden sönüp giden bir yıldız oldu.

Neymar, Brezilya’nın sarsılan imajını düzeltecek isim olarak lanse edildi. Pele’ye göre Messi’den daha iyi olan Neymar’ın taliplileri arasında Real Madrid’in yanı sıra İngiliz kulüpleri de vardı. Neymar, akıllı bir seçim yaptı. Real Madrid daha fazla para vermesine karşılık, oyun stiline daha yakın gördüğü Barcelona’yı tercih etti. 4 sezon Barcelona’da top koşturan Neymar, ne yapsa ikinci adamlıktan öteye geçemiyordu. Önünde aşılması imkansız bir Messi vardı. Messi gölgesinden kurtulmak için geçen yıl PSG’ye transfer olan Neymar, Paris’in kralı oldu ama Fransız takımıyla futbola mührünü vurması için ligden ziyade Şampiyonlar Ligi’nde kupayı kaldırması gerekiyor. Brezilya milli takımının ümidi Neymar, 2014’ten sonra Rusya 2018’de de yıllarca hasreti çekilen şampiyonluğa ülkesini taşıyamadı. Neymar, şuan için Brezilya’nın gururu olma yolunda sarsılmadan ilerliyor. Ama daha önünde aşması gereken Cristiano Ronaldo ve Messi engeli var. Şansı yaşının genç olması.

Oscar’da hayal kırıklığı yaşayan Brezilya ümidini Neymar’a bağlarken bu oyucunun adının yanına yazılacak yeni isim ise Gabriel Jesus ve Phillip Coutinho oldu. Manchester City’de Pep Guardiola’nın elinde parlayan bir yıldız olma yolunda ilerleyen Jesus için biçilen değer 80 milyon Euro. Yıldızlar topluluğu Manchester City’de zaman zaman forma bulamıyor ama Guardiola’nın güvendiği isimlerden biri olması en büyük avantajı olmaya devam ediyor. Yaşının 21 olması ise ayrı bir avantaj.

Barcelona formasını giyen Phillip Coutinho, ödenen rekor transfer ücretinin henüz hakkını veremedi. Neymar’ın üzerine düşen Messi gölgesinden Coutinho’da nasibini aldı. Son bir kaç yıldır başarılı Brezilyalı listesine Firmino, kaleciler Alisson ve Ederson eklendi. Ancak süper star kategorisinde şimdilik Neymar bulunuyor. Neymar’ın önünde de iki büyük engel!

[Hasan Cücük] 23.11.2018 [TR724]

Yargının cevabını bulamadığı soru (Mestan Yayman Kararı-3) [Aziz Kamil Can]

Hukukun en genel kriterlerinden birisi “suç ve cezaların kanuniliği” ile özellikle ceza hukukunda “suç ve cezaların geriye yürümezliği” ilkesidir. Siyasi muktedirlerin gücü ele geçirip zamanla otoriterleşen rejimlerde, muhalif kesimlerin sindirilmesi işlevi genelde yeniden şekillendirilen hukuk sistemi eliyle yapılır. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminden sonra yaklaşık 500 bin kişi hakkında adli soruşturma açıldı. 10 binlerce memur savunmaları dahi alınmadan ihraç edildi. Malvarlıklarına da el konulan bu insanlar ve aileleri, açlığa, ölüme terkedildiler.

BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu (KTÇG)’ye göre, BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi tarafından hazırlanan ve OHAL döneminde alınan tedbirlerin insan haklarına etkisine dair raporda belirtildiği gibi, kamu görevinden ihraçlarda kullanılan farklı gerekçeler mevcut. Bunlardan bazıları “Bank Asya’ya para yatırma, Gülenist Network’a ait sendika ya da derneklere üye olma, hayır kurumlarına yaptıkları bağışlar, ziyaret edilen web siteleri veya çocuklarını Gülenist Networkla ilişkili okullara göndermedir.” Çalışma grubu, incelediği Yayman’ın ceza yargılamasında da benzer delillerin kullanıldığını belirtmiştir.

Örnek olarak sayılan bu iddialar gibi ByLock’la ilgili birden fazla problem vardır. Bu iddiaların her biri kendi içinde somut özellikleri, suç içeriği barındırmaması gibi sebepler nedeniyle “silahlı terör örgütü üyeliği” suçu için, maddi ve manevi unsurlar açısından delil kabul edilmesinde, birçok hukuki sıkıntıyı içermektedir.

Ancak tüm iddialar açısından ortak olan en önemli problem “suç tarihi”dir. AKP hükümeti, 4 bakanı aleyhindeki 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonları sonrasında çeşitli basın açıklamaları ve mitinglerinde bu operasyonların arkasında Gülen Cemaati’nin olduğunu iddia etmiş ve Cemaatin “paralel bir örgüt” olduğunu söylemişti. Fakat özellikle bu konuda asıl yetkili mercii olan Yargıtay ya da bunun dışında herhangi görevli resmi bir kurum tarafından Gülen Cemaati hakkında “silahlı terör örgütü olduğu” ile ilgili bir kabul mevcut değildi.

TÜRKİYE’DE 100 BİNLERCE KİŞİNİN YARGILANDIĞI DAVALARIN HUKUKİLİĞİNDEN BAHSEDEBİLMEK İÇİN İLK TEMEL ŞART; HUKUKİ ŞARTLARA HAİZ BİR “SUÇ TARİHİ”NİN ORTAYA KONULMASIDIR. ANCAK YARGI BUGÜNE KADAR BU KONUDA ORTAK BİR TARİH ÜZERİNDE MUTABAKATA VARABİLMİŞ DEĞİL.

Aşağıda ayrıntılarına yer vereceğim Avrupa Konseyi Komiseri’nin belirttiği üzere, bir grubun silahlı terör örgütü olması, o grup hakkında yargı kararının kesinleşerek “hüküm” halini aldığı Yargıtay’ca verilmesiyle mümkün. Gülen Cemaati ile ilgili herhangi bir yargı merci tarafından olmasa bile “ilk kez” Anayasa 118. maddesi gereğince sadece Bakanlar Kurulu’na “tavsiye niteliğinde karar” almaya yetkili olan Milli Güvenlik Kurulu tarafından 26 Mayıs 2016 tarihinde, “bir terör örgütü olan paralel devlet yapılanması” ifadesi kullanıldı.

Bu tarihten önce “paralel devlet yapılanmaları” veya “legal görünümlü illegal yapılar” şeklindeki siyasi yorumlar yapılmıştı ki bu ifadelerin ceza hukuku anlamında hukuki bir değeri yoktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Mayıs 2016 tarihinde Kırşehir’de yaptığı konuşmada, “Dün (MGK’da) yeni bir karar daha aldık. … Fetullahçı Terör Örgütü olarak tavsiye kararını aldık ve Hükümete gönderdik. Şimdi Hükümetten de Bakanlar Kurulu kararı bekliyoruz. Bunların terör örgütü olarak tescilini de gerçekleştireceğiz” demişti.

30 Mayıs 2016 tarihli Bakanlar Kurulu Toplantısı sonrası, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş da, “… Paralel Devlet Yapılanması ilk kez MGK toplantısında tavsiye kararı olarak bir terör örgütü olarak nitelendirilmiş ve bundan sonraki mücadelenin ana çerçevesi de bir terör örgütü ile mücadele şekline getirilmiştir. …” açıklamasını yaptı.

Darbe teşebbüsü gibi bir suçun olduğu bir yerde, elbette kimin hangi iddia ile suçlanıp cezalandırılabileceği konusu açısından en önemli unsur şüphesiz “suç tarihi”dir. BM KTÇG’ye göre, Milli Güvenlik Kurulunun 2015 yılında FETÖ isminde terör örgütü olarak nitelendirdiği tarihte dahi, toplum, bu organizasyonun şiddete başvuran bir yapı olduğunu düşünmemişti (en azından iddiaya konu 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimine kadar).

Bu nedenle, BM KTÇG, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından 7 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan Memorandum’daki görüşlere referans yaparak, kişiler hakkında ceza soruşturması yürütürken ilgililer arasında ayrım yapılması gerektiğini belirtti. Eş ifade ile, illegal eylemleri olanlarla (1. Grup), şiddete başvuracağından habersiz olarak bu harekete sempati duyan, destekleyen veya bu hareketle bağlantılı yasal kuruluşlara üye olanlar (2. Grup) arasında ayrım yapılması gerektiğini ifade ederek, ikinci grupta olanların ceza soruşturmasına muhatap olamayacaklarını ima etti.

BM KTÇG’nin sıklıkla atıf yaptığı Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks’in 7 Ekim 2016 tarihinde yayınladığı Memorandum’da, 15 Temmuz sonrası OHAL süresince alınan tedbirlerin “Ceza hukuku yönünden” (Criminal Law Aspects) değerlendirilmesi başlığı altında özellikle şu görüşlere yer verilmiştir (§ 20-22):

20- “…Dahası, Yargıtay’ın bu örgütü terör örgütü olarak kabul eden nihai bir kararı henüz bulunmamaktadır ki yetkililere göre, bir örgütün terörist olarak tanımlanması için Türk hukuk sisteminde çok temel bir hukuki işlemdir. Türkiye toplumunun çeşitli kesimlerinde, Fetullah Gülen hareketi on yıllar boyunca gelişmeye devam etmiş ve çok yakın tarihlere kadar dini kurumlar, eğitim, sivil toplum ve sendikalar, medya, finans ve iş çevreleri gibi Türkiye toplumunun bütün sektörlerinde yaygın ve saygın bir varlık gösterme özgürlüğünü kullanmış görünmektedir. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan ve bu Hareketle bağlantılı pek çok örgütün bu tarihe kadar açık ve yasal olarak faaliyetlerine devam ediyor oldukları da şüphe götürmemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir vatandaşının o ya da bu şekilde bu hareketle bir irtibatı ya da münasebeti olmamış olmasının ender bir durum olduğuna dair genel bir kabul söz konusudur.

21- …Olağanüstü hal kararnameleriyle getirilen bazı idari tedbirlerin muğlaklığı ve bazı idari yaptırımların cezai bir nitelik taşıyormuş gibi görünmesi (aşağıda ele alınmıştır) karşısında pek çok kişi kendileri yasa dışı bir fiil işlememiş olsalar dahi müeyyidelere maruz kalmaktan haklı olarak korkmaktadır.

22- Komiser, yetkilileri, Fetullah Gülen hareketi ile bağlantılı olsa bile yasal olarak kurulmuş ve faaliyet gösteren kuruluşlara sadece üyelik ya da bu kuruluşlarla irtibatın cezai sorumluluk oluşturmak için yeterli olmadığını ve terör suçlamasının 15 Temmuz tarihinden önceki eylemlere geriye dönük olarak uygulanmayacağını sarih biçimde ifade ederek bu korkuları bertaraf etmeye davet etmektedir.”

BM Çalışma Grubu, Yayman kararı ile, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin pozisyonuna benzer şekilde, derhal olağan prosedür ve hukuki korumalara (olağan hukuk düzenine) ve mümkün olan en kısa sürede, (kitlesel yargılamalardan vazgeçerek) case by case yaklaşımına dönme tavsiyesinde bulunmuştur.

Avrupa Konseyi Komiseri’nin adı geçen raporunda da özellikle belirtildiği üzere, Türkiye’de uzun yıllardır özellikle eğitim vb. konularda faaliyet gösteren Gülen Cemaati ile herhangi bir vatandaşın o ya da bu şekilde bir irtibatı bulunmamış olmasının ender bir durum olduğu bir gerçektir.

Kaldı ki bu STK’ya ait okullar, AB üyesi olan ülkelerin tamamında, Amerika’da ve dünyanın yaklaşık 150 ülkesinde eğitim faaliyetlerine devam etmektedir. AKP hükümeti, defalarca bu ülkelere özellikle darbe teşebbüsü suçlamasıyla ilgili bilgi ve belge göndererek bu ülkelerden Cemaatin, terör örgütü olarak kabul edilmesini istemiştir. Ancak aradan geçen 2 yıldan fazla süreye rağmen, sayıları çok sınırlı ve özellikle ekonomik açıdan geri kalmış bir kaç ülke dışında, hiçbir ülke bu konudaki iddiaları ciddi bulmadığı için eğitim faaliyetleri devam etmektedir.

Dolayısıyla Türkiye’de 100 binlerce kişinin yargılandığı bu davaların hukukiliğinden bahsedebilmek için ilk temel şart; hukuki şartlara haiz bir “suç tarihi”nin ortaya koyulmasıdır.

Kararı analiz etmeye sonraki yazıda devam edeceğiz.

[Aziz Kamil Can] 23.11.2018 [TR724]

Müceddidin vazifesi vefat edince biter! [Cemil Tokpınar]

Yıl 1930… Altı asırlık koca çınar olan Osmanlının yıkılması üzerine hem onun mirasına konan hem de onu reddeden yeni Türkiye’de peş peşe yapılan inkılaplarla millet ve bilhassa gelecek nesiller dininden, ahlâkından, maneviyattan koparılıp dünyevî bir sistemin temelleri atılıyordu. O yıllarda Barla’ya sürgün edilen ve milletin imanına hizmet için Risale-i Nur eserlerini yazmaya başlayan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, çok kısa zamanda Isparta ve çevresinde tanınmaya başlar. Buram buram iman ve İslâm hakikatlerini işlediği Risale-i Nur parçalarını yazıp çevresine ulaştırırken, çok ağır takibat ve mahrumiyet yaşamakta, korkunç bir gurbet ve yalnızlık çekmektedir.

Üstad Çam Dağı’nda aylardır tek başına ibadet, tefekkür, zikir ve dua ile birlikte Risale-i Nur hizmetine odaklandığı günlerde yaşadığı gurbeti Mektubat isimli eserinin 6. Mektub’unda pek acıklı bir surette anlatır. Hani hatırlarsınız, şöyle feryat ettiği mektup:

“Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvanem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,
Bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem zidergâhet İlahî!”

İşte bu mektubun sonunda aklına bir soru gelir ve onu talebelerine yazar:

“Madem ben garibim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim; acaba şu misafirhanedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki ‘sizleri ve Sözler’i tevkil etsem ve bütün bütün alakamı kessem’ fikri hatırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki: ‘Acaba yazılan Sözler kâfi midir, noksanı var mı? Yani, vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli, hakikî bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlâna Celaleddin’in dediği gibi,

دَانِى سَمَاعِ چِه بُوَدْ بِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى

اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشِيدَنْ

deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?’ diye sizi o sualler ile tasdi’ etmiştim.”

Hey Koca Üstad, niçin böyle düşünür, neden talebelerine bunu sorar? Kendisine yüklenen manevî vazifenin nasıl verildiğini, nasıl yönetildiğini ve nasıl sona ereceğini bilmez mi?

Elbette bilir. Peki, niçin talebelerine böyle sorar?

Belki mutmain olmak için, eserlerinin tesirini görmek için, talebelerinin hizmet etrafında kenetlendiğine şahit olmak için, Allah’ın dergâhında el açtığında arkasındaki güzide talebelerin desteğini şefaatçi yapmak için… Belki de başka sebepler ve hikmetler için talebelerinin görüşlerini merak eder, ısrarla cevap ister.

Peki, talebeleri ne cevap verirler?

Cevaba geçmeden niçin bu hatırayla başladım yazıya, onu anlatayım.

Masum ve iyi niyetli diye başlayan tenkitler, artık açıkça Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiyi ve cemaatin birliğini hedef almaya başladı. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan iki yazıda, “Cemaat kendisini lağvetmeli” ve “Hocaefendi ve Hizmet Hareketinin liderlik yapısı çekilmeli” görüşü dile getirildi.

Bir söz mertçe söyleniyorsa takdir ederim. Lafı eveleyip gevelemek yerine açıkça maksadını söylemek, cemaat mensuplarının da alacağı tavrı netleştirir.

Her neyse… Bunun üzerinde fazla durmayıp Üstadın hatırasına dönelim. Orada Üstad, “Vazifem bitmiş midir?” diye sormuştu. Burada ise birileri, hem Hocaefendinin, hem de cemaatin vazifesinin bittiğine hükmediyorlar. Biz bu hükme yabancı değiliz aslında. Beş yıldır Hocaefendi ve Hizmet mensuplarına yönelik saldırıları yapan küresel güçler ve yerli işbirlikçilerinin hükmü de aynı şekilde. Farkı şu: Birisi Cemaat dışından geliyordu, diğeri cemaat içindeymiş gibi gözükenlerden geliyor.

İşte Üstadın sorusuna talebelerinden Hulusi Yahyagil Ağabeyin verdiği cevap, “Hocaefendi ve Cemaatinin vazifesi bitmiş mi yoksa artarak devam mı ediyor?” sorusuna açıklık getiriyor. Hulusi Ağabeyin ilgili mektubu Barla Lâhikasında yer alıyor. “Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim burhanlar “ diye başlayıp “İhtiyaç da, hizmet de bitmemiştir” şeklinde biten altı maddelik bir gerekçe var.

Bunları tek tek sıralayıp günümüzle ilişkisini kısaca açıklamak istiyorum:

1- “Bid’atların çoğaldığı bir zamanda ulemanın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyan buyurulan hadîsteki emir ve zecr.”

Bütün dünyada küfür, zulüm, ahlâksızlık artmışken âlimler hakkı konuşmak şöyle dursun, dilsiz şeytan olmanın da ötesine geçip zulmü ve zalimi alkışlıyorsa geri çekilmek mi gerekir yoksa daha fazla hizmet etmek mi? Hocaefendi ve hizmetin kendisini lağvetmesi demek düşmanların amacına hizmet edip intihar etmesi demektir ki, intihar caiz değildir.

2- “Peygamberimizin ittibaına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet-i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.”

Mademki peygamberler (a.s.) vefat edinceye kadar hizmet ederler, onların peşinden giden, dertleri ve hedefleri hak ve hakikati anlatmak olan Allah dostları da son nefesine kadar vazifeye devam etmek mecburiyetindedir. Değil kendini lağvetmesi, hizmette bir adım geri atması dahi düşünülemez.

3- “Madem bu hizmet münhasıran re’yinizle değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur’an, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdan Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ ferman-ı celilini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i risaletinin hitamına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatindeyim.”

Biz inanıyoruz ki, Hocaefendi, gerçekleştirdiği iman ve hayat hizmetinin şehadetiyle asrımızın müceddididir. Bu kanaat, sadece benim görüşüm değil, birçok büyüğümüz bu inancı taşımaktadır. Nitekim 2015 yılındaki bir toplantıda Hekimoğlu İsmail Ağabeyimiz kanaatini şöyle dile getirmişti:

“Bendeniz, hem Bediüzzaman’ın, hem de Fethullah Hoca’nın talebesiyim. İkisi de müceddiddir!”

Üstad Hazretlerinin yakın talebesi ve “Hayatım, hayatınla devam edecek” dediği Mustafa Sungur Ağabeyin Hocaefendi hakkındaki müspet kanaatlerini bizzat kendisinden dinlediğim gibi birçok kimseden de işittim. Nitekim Sungur Ağabey de şöyle demiş: “Biz Üstadın varisiyiz, Hocaefendi ise vekilidir.”

Hocaefendi ve cemaatin zahiren mağlup gibi görünmesi gerçekleri değiştirmez. Bunları Namık Kemal’in şu beytiyle değerlendirmek gerekir:

“Hakîr olduysa millet şânına noksan gelir sanma,

Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.”

4- “Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür’et edilmemesi, ilâ-nihaye bu hâlin devam edeceğine delil olamaz. Hâl-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzât zât-ı fâzılâneleri cevab vereceksiniz.”

İlerleyen yıllarda Üstadımıza ve hizmetlerine tenkit ve saldırılar olmuş, o da yayınladığı mektuplarla cevap vermiş, hatta bunların bir kısmı daha sonra “Bediüzzaman Cevap Veriyor” ismiyle kitaplaşmıştır. Hocaefendi de gerek haftalık Bamteli sohbetleriyle, gerekse basına verdiği röportajlarla iddia ve iftiraları cevaplamakta ve kendisini rehber kabul edenlere yol göstermektedir. Yoğun saldırı sürecinin yaşandığı Eskişehir, Denizli ve Afyon Hapislerinde Üstadın yazdığı mektuplar talebelerine ümit, çare, ışık ve çözüm olduğu gibi, Bamteli’nde dile getirilen hususlar da ona gönül veren milyonlara ümit, teselli, çare ve ışık olmaktadır.

5- “Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebep olmasa dahi yalnız bu mübarek Sözler’le rabıta peyda eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteyecek ve cevapsız bırakmayacaksınız.”

Buradaki Sözler’den maksat, Risale-i Nur’dur. Günümüze uyarlamak gerekirse, bütün dünyayı kaplayan Hizmetle ilgili sorulacak sorular ve yapılacak istişareler, Hocaefendi’nin hizmetinin bitmediğini, aksine artarak devam ettiğini göstermektedir.

6- “Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler’e bile geçmeyen mesail kat’iyyetle gösteriyorlar ki; ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.”

Tıpkı Hulusi Ağabey gibi biz de diyoruz ki, bunca haince ve münafıkça komplo ve tezgâhların bulunduğu bir dünyada, Hocaefendi’nin ferasetine, basiretine, dirayetine, dualarına, ibadetine, ikazlarına, hizmetine çok ama çok ihtiyacımız var. Bu yüzden Rabbimiz ömür verdikçe oluşturduğu Hareketin başında olmasını biz can ü gönülden isteriz, sağlığı ve uzun ömrü için dua ederiz. Ama emr-i Hak vaki olursa da, birlik ve beraberlik içinde istişarenin hakkını vererek, vazife bölümü yapıp yeni projelerle yolumuza devam ederiz. Ayrılık teklifi kendisinden bile gelse, Hey Gidi Günler vaazında camiyi lerzeye getiren, “Hocam bizi bırakma, Hocam yine vaaza gel” diye ağlayıp çığlıklar atan cemaat gibi “Gitme Hocam, vazife de, hizmet de bitmemiştir” sedalarıyla gök kubbeyi çınlatırız.

Çünkü Hocaefendi ve Hizmet Hareketi, Üstadımızın ve Risale-i Nur’un yüzünü ak etmiştir. Çünkü Risale-i Nur’u dünyanın 180 ülkesinde orijinal dili olan Türkçe olarak okutmuştur. İslâm âleminin şeref ve haysiyetini kurtarmıştır. Çünkü İslam’ın terörle birlikte anılamayacağını, aşkla şevkle nasıl yaşanacağını ve nasıl anlatılacağını göstermiştir.

Bizim Hocaefendi ve Hizmeti değerlendirmemiz zahirî galibiyet veya mağlubiyetine endeksli değildir. Şu andaki tablo kimseyi aldatmasın. Yarın devran döner, dünyaya hâkim olan ve hiç yıkılmaz sanılan zulüm saltanatı yerle bir olur, masum ve mazlumlar kurtulur, Hizmet bütün cihanda haklılığını ispat eder.

Oyun içinde oyun yaşıyoruz. Cemaate darbeci dediler, dünyayı inandıramadılar; terörize etmek istediler, müspet hareketin önünde mağlup oldular, mazlumlar hiç kimseye bir yumruk bile atmadı; cezaevlerinde isyan komplosu da Allah’ın inayetiyle boşa çıktı.

Şimdiki hedef, cemaat içi fikir ayrılıkları oluşturup birlik ve beraberliğimizi yok etmek, sen-ben kavgasıyla cemaati bölmek. İnşallah bunu da başaramayacaklar.

Safları sıklaştıralım dostlar, birlik ve beraberliği, uhuvvet ve tesanüdü hâkim kılalım. Duaya, ibadete, hizmete odaklanalım. Bakın göreceksiniz, bu kışlar geçecek, Allah ne baharlar yaratacak.

[Cemil Tokpınar] 23.11.2018 [TR724]