Geçtiğimiz günlerde Rus petrol şirketi Rosneft, petrol ihracatında Euro’ya geçeceğini açıkladı. Her ne kadar Rosneft “dolar tekelini kırmak için yaptık” dese de adımın daha ziyade ekonomik gerekçelerinin olduğu düşünülebilir!
Euro dolaşıma girdiği 1 Ocak 2002 tarihinden beri hep dolardan daha değerli oldu. Hatta euro/dolar paritesi bir ara 1,60’lara kadar çıktı. Türkiye’de bile doların yatırım cazibesinin kaybolduğu 2007’li yıllarda futbol transfer paraları bile euro üzerinden açıklanmaya başlanmıştı. Rus şirketinin dolara karşı gösterdiği direncin politik değil de ekonomik olduğunu düşünmemizi gerektirecek pek çok sebep sayılabilir.
ABD Başkanı Trump iktidara geldiği günlerde doların diğer para birimleri karşısında çok değerli olduğunu doların değerini düşürerek ABD’nin ithalattan ziyade ihracat gücünü artırması gerektiğini söylüyordu. Ancak dolar Trump iktidarında azda olsa değer kazandı. 25.10.2019 itibarı ile euro/dolar paritesi 1,1080.
Bundan sonra ne olur? Tahmin etmek çok zor. Ancak elinde euro-dolar tutan büyük şirketlerin hamlelerine bakarak birşeyler söylenebilir. Bilançolarında yüksek kar görmek isteyen CEO’ların burunlarının iyi koku alması gerekir. Tabiki büyük şirkette olsa bir şirketin tavrı ile doların düşüşe geçeceğini söylemek mümkün değil. Ancak şimdiye kadar iç tüketimle büyüyen ABD’nin Çin’e koyduğu kotalarla bunu durdurmak istediği ve ülkesine yapılan ihracatı azaltmaya çalıştığı aşikar. IMF’nin son raporuna yansıdığı gibi dünya ekonomisinde resesyon beklentisi de artıyor. ABD büyümenin motoru konumunda. ABD’de yaşanacak bir duraklama zincirleme Avrupa ve Uzakdoğu’yu etkileyecektir. Bu konjonktürde doların serbest düşüşe geçmesi beklenebilir.
İhtacatçı bir ülkeyseniz paranızın değerli olması dezavantajdır. Çin ekonomik mucizesini bir açıdan ısrarla diğer para birimlerinde düşük tuttuğu yene borçlu. Ülkesini hem yatırım için cazibep tuttu hemde hiçbir ülke Çin ürünleri ile doğru dürüst fiyat rekabeti yapamadı.
Dünyada doların rezerv para açısından büyük itibarı var. Euro ikinci sırada. Şimdiye kadar itibarlı bu iki para birimi arasında rekabet vardı ama bu rekabetin acımasız olduğunu kimse söyleyemez. Ancak euro tabiki kullanım alanını genişletmek ister. Fakat Almanya’dan da resesyon tahminleri gelirken herhalde isteyecekleri en son şey değerli euro olacaktır.
Türkiye’ye gelirsek; 2018 yılında yaşanan kur şoku Türkiye’nin ihracat gücünü artırdı. Buna rağmen ihracat rakamları istenen seviyede yükselmedi. Bunun en önemli sebebi ise ihracat ürünlerinin hammaddesinin yaklaşık yüzde 65(bazı ürünlerde daha yüksek, sadece montaj) oranında ithalata bağımlı olması. Bu dengesizlik devam ettiği müddetçe ihracatın ekonomiye katkısını artırmak çok zor. Dolardaki değer kaybı belki döviz bozdurmaları artıracağı için dengeleyici olacaktır ancak ihracat olumsuz etkilenir.
[Harun Odabaşı] 26.10.2019 [Kronos.News]
Rusya neden euro tercihi yaptı? [Harun Odabaşı]
Karikatür gibi hayat: Mültecilik [Barbaros Kaya]
Kimse Yok Mu Derneği Başkan Yardımcısı Levent Eyüpoğlu, 15 Temmuz öncesine kadar uluslararası alanda mültecilerle ilgili pek çok çalışmaya imza attı. Tüm dünyaya mültecilerin sorunlarını duyurmak için karikatür yarışması düzenledikten sadece 3 ay sonra kendisi de mülteci oldu.
BOLD – Levent Eyüpoğlu, kürsüde mültecilik konulu karikatür sergisinin detaylarını paylaşıyordu. Mülteciliğin bir hastalık olmadığını ve Kimse Yok Mu Derneği’nin çalışmaları olduğunu anlattı. Mültecilik konusunda farkındalık yaratmak adına uluslararası bir karikatür yarışması düzenlemenin ve bunu Avrupa’nın bir çok şehrinde sergilemenin çok önemli olduğunu savunuyordu.
BİR GÜN BİZ DE MÜLTECİ OLABİLİRİZ
Konferansta bulunan bir Yunan gazeteci araya girerek Kimse Yok Mu Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcı Levent Eyüpoğlu’na “Neden mültecilik üzerine bu kadar duruyorsunuz? Diğer yardım kuruluşlarının göremediği neyi görüyorsunuz da bu konuda bu kadar hassassınız” sorusunu yöneltti. O anda konuşmacı olan Eyüpoğlu soru karşısında bir süre düşündü ve “Bir gün biz de mülteci olabiliriz. Bu coğrafyada kimsenin hayatı garanti altında değil” diye cevapladı.
Eyüpoğlu ile gazeteci arasında geçen bu diyalog, Atina’da Nisan 2016’da mülteci konulu karikatür sergisinin açılışında gerçekleşti. Tarihler 15 Temmuz 2016’yı gösterdiğinde uluslararası yardım kuruluşu ve mülteci çalışmaları olan Kimse Yok Mu Derneği Türkiye’de kapatıldı ve yönetici ve çalışanları mülteci olarak ülkeyi terk ettiler. Mülteci olmayanlar ise hapse girdiler.
BOT İLE YUNANİSTAN’A GEÇTİ
Eyüpoğlu, konuşmasından sadece 2 ay sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Türkiye’den Yunanistan’a bir bot ile geçti ve BM statüsünde bir mülteci oldu. Eyüpoğlu o geceyi anlatırken şunları söylüyor:
“Karanlıkta bir botun üzerinde sınırdan geçerken, yaptığım tüm çalışmalar gözümün önünden geçti. Daha önce yardım etmeye koştuğumuz Yunanistan’a şimdi sığınmak zorunda kaldık. Çok iyi bildiğim Atina’da şimdi mülteci olarak yaşıyorum. Geçmişe baktığımda gerçekten karikatür gibi bir hayatım oldu.”
İLTİCA ETMEK ZORUNDA KALIYORLAR
Savaşlar, çatışmalar, doğal afetler ve baskı rejimleri çok sayıda sivilin hayatında tarifi imkansız yaralar açıyor. Yurtlarından sürgün edilen insanlar güvenli bölgelere iltica etmek zorunda kalıyor. Göçe zorlanan siviller uzun yolculuklarında sayısız zorlukla mücadele ediyor. Güvenli bölgelere ulaşmayı başarabilenlerse ulaştıkları ülkede pek çok sorunla karşılaşıyor.
Kimse Yok Mu Derneği, hayatlarını “mülteci” olarak devam etmek durumunda kalan insanların yaşadığı tüm bu sorunları dünya gündemine taşımak için 2016 yılında mülteci konulu karikatür yarışması düzenledi. Dünyanın birçok noktasından 1200 karikatür yarışmaya katıldı ve en iyi 120 tanesi seçildikten sonra Atina’da sergilendi.
6 ŞEHRİ GEZECEKTİ
Organizasyonun yöneticilerinden olan Eyüpoğlu, şu bilgileri paylaştı: “Normal şartlar altında sergiyi bir panel olarak planlamıştık. Ödül törenini İstanbul’da yaptıktan sonra Atina, Berlin, Köln, Brüksel ve Paris’te seçilmiş 120 karikatürü sergilemeyi planlıyorduk. Bu şehirleri de bilinçli seçtik. Çünkü bir mülteci evinden çıkmak zorunda kalınca önce Türkiye’ye geliyor ve buradan Avrupa’ya geçmek için Yunanistan’a geçiyor. Yunanistan’da da kalmak istemiyor ve Avrupa’nın büyük şehirlerine dağılıyorlar.”
Göç yolları ile ilgili çalışma yaptıktan sonra karikatürleri bu şehirlerde sergilemeyi planladıklarını anlatan Eyüpoğlu, planlarından bahsederken bir an duraksadı ve arkasına yaslanıp “Çok güzel olacaktı” dedi. Çünkü olaylar planladıkları gibi gitmemişti. 15 Temmuz hadisesi baş gösterince Kimse Yok Mu kapandı ve çalışanları dahil Türkiye’den çok büyük bir grup göç etmek zorunda kaldı. Proje durdu. Sergiler apar topar toplandı ve herkes hayatını kurtarmaya çalıştı.
HERKES MÜLTECİ OLABİLİR
Kimse Yok Mu Derneği, karikatür yarışması ve sergisi için “Herkes mülteci olabilir. Bu sorunu en hızlı şekilde çözmeliyiz” diyerek harekete geçti. Yarışmanın açıklama bölümünde “Mülteci olarak isimlendirdiğimiz bu insanların yaşadığı tüm zorluklar bir gün herkesin sorunu olabilir. O nedenle bu sorunların bir an önce çözüme kavuşturulması zaruridir” mesajı yer alıyordu.
BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ KÜBA’YA
Mülteci konulu 1200 karikatür ödül için yarıştı ve birincilik ödülünü Kübalı karikatürist Aristides Esteban Hernandez Guerrero aldı. “Toplumla birlikte adaletin de göç etmek zorunda kalması” vurgusu karikatüre, birincilik ödülü olan 3 bin doları kazandırdı.
Yarışmada ikincilik ödülünü ise Romanya’dan Constatin Pavel aldı. Avrupa Birliğini mültecilik konusunda seyirci kalmakla suçlayıcı bir karikatür Pavel’e 2 bin dolar kazandırdı.
Üçüncülüğü İtalyan Alessandro Gatto elde etti. Gatto, ağzında bebek taşıyan bir leylek ile can simidi taşıyan bir meleği yan yana uçarken karikatürize etti.
DÜNYACA ÜNLÜ İSİMLER
Yarışmanın jüri üyeleri de dünya genelinde ismini duyurmuş karikatüristlerden oluşuyordu. T24 yayın kuruluşunda çizer olan Tan Oral, Avrupa Karikatürcüler Birliği Başkanı Rudy Gheysens, Dünyaca ünlü Türk karikatürist Muammer Kotbaş, Zaman Gazetesi ilistürasyon çizeri Cem Kızıltuğ ve ödüllü karikatürist İbrahim Özdabak’tan oluşan bir heyet karikatürleri değerlendirdi.
Karikatür yarışmasıyla ilgili daha fazla detay için Levent Eyüpoğlu ile yaptığımız söyleşiyi izleyebilirsiniz.
[Barbaros Kaya] 26.10.2019 [BoldMedya]
BOLD – Levent Eyüpoğlu, kürsüde mültecilik konulu karikatür sergisinin detaylarını paylaşıyordu. Mülteciliğin bir hastalık olmadığını ve Kimse Yok Mu Derneği’nin çalışmaları olduğunu anlattı. Mültecilik konusunda farkındalık yaratmak adına uluslararası bir karikatür yarışması düzenlemenin ve bunu Avrupa’nın bir çok şehrinde sergilemenin çok önemli olduğunu savunuyordu.
BİR GÜN BİZ DE MÜLTECİ OLABİLİRİZ
Konferansta bulunan bir Yunan gazeteci araya girerek Kimse Yok Mu Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcı Levent Eyüpoğlu’na “Neden mültecilik üzerine bu kadar duruyorsunuz? Diğer yardım kuruluşlarının göremediği neyi görüyorsunuz da bu konuda bu kadar hassassınız” sorusunu yöneltti. O anda konuşmacı olan Eyüpoğlu soru karşısında bir süre düşündü ve “Bir gün biz de mülteci olabiliriz. Bu coğrafyada kimsenin hayatı garanti altında değil” diye cevapladı.
Eyüpoğlu ile gazeteci arasında geçen bu diyalog, Atina’da Nisan 2016’da mülteci konulu karikatür sergisinin açılışında gerçekleşti. Tarihler 15 Temmuz 2016’yı gösterdiğinde uluslararası yardım kuruluşu ve mülteci çalışmaları olan Kimse Yok Mu Derneği Türkiye’de kapatıldı ve yönetici ve çalışanları mülteci olarak ülkeyi terk ettiler. Mülteci olmayanlar ise hapse girdiler.
BOT İLE YUNANİSTAN’A GEÇTİ
Eyüpoğlu, konuşmasından sadece 2 ay sonra ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Türkiye’den Yunanistan’a bir bot ile geçti ve BM statüsünde bir mülteci oldu. Eyüpoğlu o geceyi anlatırken şunları söylüyor:
“Karanlıkta bir botun üzerinde sınırdan geçerken, yaptığım tüm çalışmalar gözümün önünden geçti. Daha önce yardım etmeye koştuğumuz Yunanistan’a şimdi sığınmak zorunda kaldık. Çok iyi bildiğim Atina’da şimdi mülteci olarak yaşıyorum. Geçmişe baktığımda gerçekten karikatür gibi bir hayatım oldu.”
İLTİCA ETMEK ZORUNDA KALIYORLAR
Savaşlar, çatışmalar, doğal afetler ve baskı rejimleri çok sayıda sivilin hayatında tarifi imkansız yaralar açıyor. Yurtlarından sürgün edilen insanlar güvenli bölgelere iltica etmek zorunda kalıyor. Göçe zorlanan siviller uzun yolculuklarında sayısız zorlukla mücadele ediyor. Güvenli bölgelere ulaşmayı başarabilenlerse ulaştıkları ülkede pek çok sorunla karşılaşıyor.
Kimse Yok Mu Derneği, hayatlarını “mülteci” olarak devam etmek durumunda kalan insanların yaşadığı tüm bu sorunları dünya gündemine taşımak için 2016 yılında mülteci konulu karikatür yarışması düzenledi. Dünyanın birçok noktasından 1200 karikatür yarışmaya katıldı ve en iyi 120 tanesi seçildikten sonra Atina’da sergilendi.
6 ŞEHRİ GEZECEKTİ
Organizasyonun yöneticilerinden olan Eyüpoğlu, şu bilgileri paylaştı: “Normal şartlar altında sergiyi bir panel olarak planlamıştık. Ödül törenini İstanbul’da yaptıktan sonra Atina, Berlin, Köln, Brüksel ve Paris’te seçilmiş 120 karikatürü sergilemeyi planlıyorduk. Bu şehirleri de bilinçli seçtik. Çünkü bir mülteci evinden çıkmak zorunda kalınca önce Türkiye’ye geliyor ve buradan Avrupa’ya geçmek için Yunanistan’a geçiyor. Yunanistan’da da kalmak istemiyor ve Avrupa’nın büyük şehirlerine dağılıyorlar.”
Göç yolları ile ilgili çalışma yaptıktan sonra karikatürleri bu şehirlerde sergilemeyi planladıklarını anlatan Eyüpoğlu, planlarından bahsederken bir an duraksadı ve arkasına yaslanıp “Çok güzel olacaktı” dedi. Çünkü olaylar planladıkları gibi gitmemişti. 15 Temmuz hadisesi baş gösterince Kimse Yok Mu kapandı ve çalışanları dahil Türkiye’den çok büyük bir grup göç etmek zorunda kaldı. Proje durdu. Sergiler apar topar toplandı ve herkes hayatını kurtarmaya çalıştı.
HERKES MÜLTECİ OLABİLİR
Kimse Yok Mu Derneği, karikatür yarışması ve sergisi için “Herkes mülteci olabilir. Bu sorunu en hızlı şekilde çözmeliyiz” diyerek harekete geçti. Yarışmanın açıklama bölümünde “Mülteci olarak isimlendirdiğimiz bu insanların yaşadığı tüm zorluklar bir gün herkesin sorunu olabilir. O nedenle bu sorunların bir an önce çözüme kavuşturulması zaruridir” mesajı yer alıyordu.
BİRİNCİLİK ÖDÜLÜ KÜBA’YA
Mülteci konulu 1200 karikatür ödül için yarıştı ve birincilik ödülünü Kübalı karikatürist Aristides Esteban Hernandez Guerrero aldı. “Toplumla birlikte adaletin de göç etmek zorunda kalması” vurgusu karikatüre, birincilik ödülü olan 3 bin doları kazandırdı.
Yarışmada ikincilik ödülünü ise Romanya’dan Constatin Pavel aldı. Avrupa Birliğini mültecilik konusunda seyirci kalmakla suçlayıcı bir karikatür Pavel’e 2 bin dolar kazandırdı.
Üçüncülüğü İtalyan Alessandro Gatto elde etti. Gatto, ağzında bebek taşıyan bir leylek ile can simidi taşıyan bir meleği yan yana uçarken karikatürize etti.
DÜNYACA ÜNLÜ İSİMLER
Yarışmanın jüri üyeleri de dünya genelinde ismini duyurmuş karikatüristlerden oluşuyordu. T24 yayın kuruluşunda çizer olan Tan Oral, Avrupa Karikatürcüler Birliği Başkanı Rudy Gheysens, Dünyaca ünlü Türk karikatürist Muammer Kotbaş, Zaman Gazetesi ilistürasyon çizeri Cem Kızıltuğ ve ödüllü karikatürist İbrahim Özdabak’tan oluşan bir heyet karikatürleri değerlendirdi.
Karikatür yarışmasıyla ilgili daha fazla detay için Levent Eyüpoğlu ile yaptığımız söyleşiyi izleyebilirsiniz.
[Barbaros Kaya] 26.10.2019 [BoldMedya]
Dünya çocukları Avustralya'da
Avustralya’nın Melbourne kentinde dil ve kültür festivali rüzgârı esti.
Farklı ülkelerden çok sayıda öğrenci Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) 2019’un son etkinliğinde çok sayıda öğrenci Melbourne’da sahneden barış mesajları verdi.
Melbourne’un gözde mekanı Convention & Exhibition Centre’de gerçekleşen programa 15 ülkeden 50’ye yakın öğrenci katıldı. Öğrenciler sergiledikleri gösterilerle seyircilerden büyük alkış aldı.
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) çerçevesinde sahne alan öğrenciler, Avustralya'nın Melbourne şehrinde sahneden barış ve umut mesajları verdi.
2 BİN KİŞİ DİL VE KÜLTÜR FESTİVALİ'NDE BULUŞTU
Avustralya Kültürlerarası Diyalog Merkezi (AIS) ile Sirius Eğitim Kurumları ortaklaşa düzenlediği programa ülke çapından yaklaşık 2 bin kişi katıldı.
Gecenin sunuculuğunu Avustralya’nın tanınmış televizyoncularından George Donikian ve ABC televizyonundan Karen Percy yaptı.
Aborijn gruplarının yerel dans gösteri ile başlayan program tüm öğrencilerin “Dünyanın Renkleri” adlı şarkıyı seslendirmesiyle devam etti.
“BÖYLE BARIŞ DOLU BİR DÜNYA İSTİYORUZ”
Avustralya Başbakanı Scott Morrison adına geceye katılan Federal Milletvekili Jason Wood, programa katılmaktan dolayı memnuniyetini dile getirdi.
Wood, “Hayal ettiğimiz gibi böyle barış dolu bir dünya istiyoruz.” dedi.
Wood, Başbakan Morrison’un etkinliğe katılamamasından üzüntü duyduğunu, fakat etkinliği organize edenlere teşekkür ettiğini aktardı.
Kırgızistan'dan gelen öğrencilerin sahne performansı diğer öğrenciler gibi takdir topladı.
“ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK BİZİM İÇİN BİR GÜÇ KAYNAĞI”
Etkinlik öncesi verilen resepsiyonda konuşan Victoria Eyaleti Yeşiller Partisi Lideri Shantini Ratnam, AIS’nin başka kültürlerin kendini tanıtmasına imkan sağlayan kuruluşlardan olduğuna dikkati çekti.
AIS’ın düzenlediği Ramazan iftarlarına katıldığını belirten Shantini Ratnam, farklı kültürleri bir araya getiren bu programın da iftar programlarındaki atmosferi yansıttığını söyledi.
Farklı kültürdeki insanların birbirini bu tarz etkinliklerde tanımasının önemine vurgu yapan Ratnam şöyle konuştu: “Çok kültürlülük bizim için bir güç kaynağı. AIS ve Sirius Eğitim Kurumları’nın farklı kültürleri bir araya getirilmesinden dolayı büyük minnettarlık duymaktayız. Bugün de çok kültürlülüğünün güçlenmesi ve daha da ilerlemesi için büyük katkılarda bulunduğunuzun bir göstergesidir. Daha önemlisi buraya gelen farklı insanların güvenli ve barış içinde yaşamaları için destek veriyorsunuz. Yaptığınız bu çalışmalardan dolayı size teşekkür ederim.”
IFLC'nin Avustralya ayağında sahneye çıkan öğrencelir ülkelerinin danslarından örnekler sergiledi.
Eyalet Gölge Çokkültürlülük Bakanı Milletvekili Neil Angus da konuşmasında programı düzenleyenleri tebrik ederek, kültürler arası kaynaşmayı sağlayan bu projenin çok önemli olduğunu vurguladı.
“BU TÜR PROGRAMLAR IRKÇILIĞA KARŞI MODEL OLMAKTA”
Avustralya İnsan Hakları Komisyonundan Chin Tan ise dışarıda hâlâ ırkçılığın var olduğunu ve bunun bazı kesimlerde artarak devam ettiğini söyledi.
Irk Ayrımcılığı komisyon üyesi Tan, bu tür faaliyetlerin ve programların ırkçılığın önünü keserek örnek bir model teşkil ettiğini ifade etti.
“YAŞ İLERLEDİKÇE DİL VE KÜLTÜRÜN ÖNEMİ ARTIYOR”
Federal Kraliyet Komisyon üyesi emekli Federal Hakim Tony Pagone de geceye katılanlar arasındaydı.
İnsanın kendi dil ve kültürünü öğrenmesinin önemine dikkati çeken Hakim Tony Pagone, bir insanın yaşı ilerledikçe çocuklaştığını söyledi.
Tony Pagone, "İnsanlar yaşlandıkça çocuklukta öğrendiği dile geri dönüyor. Dilinizi ve kültürünüzü bilmenin önemini yaşlandıkça daha da anlıyorsunuz. Buna ihtiyaçta daha da artıyor. Dolasıyla bu programlar da bunun için büyük bir önem arz etmektir." dedi.
“BU MİSYONA İNANIYORUM VE SAVUNUYORUM”
"Bu programlar beni hayal ettiğim dünyaya götürüyor." diyen Melbourne Belediyesi meclis üyesi Susan Riley, daha önce dil-kültür festivaline katıldığını ve memnun ayrıldığını belirterek, “Daha önceki etkinlikten memnun ayrıldığım için yine bu gece buradayım.” şeklinde konuştu.
Bu misyona inandığını söyleyen Riley konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Bu misyonu savunuyorum. Çünkü, beni hayal ettiğim dünyayı götürüyorlar.” ifadelerini kullandı.
IFLC ekibi, Avustralya’daki son programı ile 2019 yılı içinde dünyanın farklı ülkelerinde toplam 14 gösteri düzenlemiş oldu.
[Samanyolu Haber] 26.10.2019
Farklı ülkelerden çok sayıda öğrenci Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) 2019’un son etkinliğinde çok sayıda öğrenci Melbourne’da sahneden barış mesajları verdi.
Melbourne’un gözde mekanı Convention & Exhibition Centre’de gerçekleşen programa 15 ülkeden 50’ye yakın öğrenci katıldı. Öğrenciler sergiledikleri gösterilerle seyircilerden büyük alkış aldı.
Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) çerçevesinde sahne alan öğrenciler, Avustralya'nın Melbourne şehrinde sahneden barış ve umut mesajları verdi.
2 BİN KİŞİ DİL VE KÜLTÜR FESTİVALİ'NDE BULUŞTU
Avustralya Kültürlerarası Diyalog Merkezi (AIS) ile Sirius Eğitim Kurumları ortaklaşa düzenlediği programa ülke çapından yaklaşık 2 bin kişi katıldı.
Gecenin sunuculuğunu Avustralya’nın tanınmış televizyoncularından George Donikian ve ABC televizyonundan Karen Percy yaptı.
Aborijn gruplarının yerel dans gösteri ile başlayan program tüm öğrencilerin “Dünyanın Renkleri” adlı şarkıyı seslendirmesiyle devam etti.
“BÖYLE BARIŞ DOLU BİR DÜNYA İSTİYORUZ”
Avustralya Başbakanı Scott Morrison adına geceye katılan Federal Milletvekili Jason Wood, programa katılmaktan dolayı memnuniyetini dile getirdi.
Wood, “Hayal ettiğimiz gibi böyle barış dolu bir dünya istiyoruz.” dedi.
Wood, Başbakan Morrison’un etkinliğe katılamamasından üzüntü duyduğunu, fakat etkinliği organize edenlere teşekkür ettiğini aktardı.
Kırgızistan'dan gelen öğrencilerin sahne performansı diğer öğrenciler gibi takdir topladı.
“ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK BİZİM İÇİN BİR GÜÇ KAYNAĞI”
Etkinlik öncesi verilen resepsiyonda konuşan Victoria Eyaleti Yeşiller Partisi Lideri Shantini Ratnam, AIS’nin başka kültürlerin kendini tanıtmasına imkan sağlayan kuruluşlardan olduğuna dikkati çekti.
AIS’ın düzenlediği Ramazan iftarlarına katıldığını belirten Shantini Ratnam, farklı kültürleri bir araya getiren bu programın da iftar programlarındaki atmosferi yansıttığını söyledi.
Farklı kültürdeki insanların birbirini bu tarz etkinliklerde tanımasının önemine vurgu yapan Ratnam şöyle konuştu: “Çok kültürlülük bizim için bir güç kaynağı. AIS ve Sirius Eğitim Kurumları’nın farklı kültürleri bir araya getirilmesinden dolayı büyük minnettarlık duymaktayız. Bugün de çok kültürlülüğünün güçlenmesi ve daha da ilerlemesi için büyük katkılarda bulunduğunuzun bir göstergesidir. Daha önemlisi buraya gelen farklı insanların güvenli ve barış içinde yaşamaları için destek veriyorsunuz. Yaptığınız bu çalışmalardan dolayı size teşekkür ederim.”
IFLC'nin Avustralya ayağında sahneye çıkan öğrencelir ülkelerinin danslarından örnekler sergiledi.
Eyalet Gölge Çokkültürlülük Bakanı Milletvekili Neil Angus da konuşmasında programı düzenleyenleri tebrik ederek, kültürler arası kaynaşmayı sağlayan bu projenin çok önemli olduğunu vurguladı.
“BU TÜR PROGRAMLAR IRKÇILIĞA KARŞI MODEL OLMAKTA”
Avustralya İnsan Hakları Komisyonundan Chin Tan ise dışarıda hâlâ ırkçılığın var olduğunu ve bunun bazı kesimlerde artarak devam ettiğini söyledi.
Irk Ayrımcılığı komisyon üyesi Tan, bu tür faaliyetlerin ve programların ırkçılığın önünü keserek örnek bir model teşkil ettiğini ifade etti.
“YAŞ İLERLEDİKÇE DİL VE KÜLTÜRÜN ÖNEMİ ARTIYOR”
Federal Kraliyet Komisyon üyesi emekli Federal Hakim Tony Pagone de geceye katılanlar arasındaydı.
İnsanın kendi dil ve kültürünü öğrenmesinin önemine dikkati çeken Hakim Tony Pagone, bir insanın yaşı ilerledikçe çocuklaştığını söyledi.
Tony Pagone, "İnsanlar yaşlandıkça çocuklukta öğrendiği dile geri dönüyor. Dilinizi ve kültürünüzü bilmenin önemini yaşlandıkça daha da anlıyorsunuz. Buna ihtiyaçta daha da artıyor. Dolasıyla bu programlar da bunun için büyük bir önem arz etmektir." dedi.
“BU MİSYONA İNANIYORUM VE SAVUNUYORUM”
"Bu programlar beni hayal ettiğim dünyaya götürüyor." diyen Melbourne Belediyesi meclis üyesi Susan Riley, daha önce dil-kültür festivaline katıldığını ve memnun ayrıldığını belirterek, “Daha önceki etkinlikten memnun ayrıldığım için yine bu gece buradayım.” şeklinde konuştu.
Bu misyona inandığını söyleyen Riley konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Bu misyonu savunuyorum. Çünkü, beni hayal ettiğim dünyayı götürüyorlar.” ifadelerini kullandı.
IFLC ekibi, Avustralya’daki son programı ile 2019 yılı içinde dünyanın farklı ülkelerinde toplam 14 gösteri düzenlemiş oldu.
[Samanyolu Haber] 26.10.2019
"Erdoğan'a soruşturma açılmalı" çağrısı
Eski Birleşmiş Milletler Savaş Suçları Başsavcısı Carla Del Ponte, TSK'nın Suriye'nin kuzeyine düzenlediği 'Barış Pınarı Harekâtı' sebebiyle Türkiye ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a ağır ithamlarda bulundu.
T24'ün haberine göre İsviçre gazetesi Schweiz am Wochenende'ye açıklamalarda bulunan Del Ponte, Erdoğan'a Suriye'nin kuzeyine yapılan harekâttan sebep soruşturma açılması gerektiğini ve kendisine "savaş suçu" suçlamaları yöneltilmesi gerektiğini söyledi.
Erdoğan'ın "Kapıları açar, 3,6 milyon mülteciyi göndeririz" açıklamasına da değinen Del Ponte, "Erdoğan sığınmacıları pazarlık kozu olarak kullanıyor" dedi.
[Samanyolu Haber] 26.10.2019
T24'ün haberine göre İsviçre gazetesi Schweiz am Wochenende'ye açıklamalarda bulunan Del Ponte, Erdoğan'a Suriye'nin kuzeyine yapılan harekâttan sebep soruşturma açılması gerektiğini ve kendisine "savaş suçu" suçlamaları yöneltilmesi gerektiğini söyledi.
Erdoğan'ın "Kapıları açar, 3,6 milyon mülteciyi göndeririz" açıklamasına da değinen Del Ponte, "Erdoğan sığınmacıları pazarlık kozu olarak kullanıyor" dedi.
[Samanyolu Haber] 26.10.2019
‘Hutbe-i Şamiye’ Aynasına Bakabilmek [Fikret Kaplan]
“Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister.” Bediüzzaman
İslam alemi, bugün tarihinin hiçbir döneminde yaşamadığı kadar felaketlerle karşı karşıya bulunuyor. Özellikle de Batı dünyasında, İslam’la ilgili pek çok yanlış anlamanın devam ettiği ve çoğu insanın, Müslüman ile teröristi bir görerek ‘Bir din nasıl olur da binlerce insanın yok edilmesini teşvik edebilir?’ gibi şaşkınlık içinde sorular sorduğu bir devirde İslam’ın güzel ve gülen yüzünü ortaya koyan Hizmet’in yok edilmeye çalışılması ise zulmün belki de ulaştığı son nokta olsa gerek. Çünkü, Çağdaş dünyada ılımlı, sevgi ve hoşgörüye dayalı gerçek İslam’ın kuvvetli örneklerini Hizmet gösterdi ve Allah’ın inayetiyle göstermeye de devam edecektir.
Fakat, peşine düştüğümüz hedef bu kadar pahalı olunca, o hedef nispetinde de sıkıntıya katlanmamız, imtihanlardan geçmemiz ayet ve hadislerin bildirmesiyle kaçınılmaz oluyor. Sevdası büyük olanın imtihanı da ağır olur, denmesinin sebebi de bu. O büyük gayeye yürüdüğümüz yolda birer tepe şeklinde önümüze çıkan çok zor sıkıntıları, sevmediğimiz tavırları, söz ve davranışları, o kutlu hedef hatırına imtihan vesilesi bilmek ve güzel huyla onları aşıp tekrar yola koyulmak çok da kolay değil tabii ki... Ama, bu dönem öyle bir dönem ki sadece ümitli olmak da yetmiyor, aynı zamanda ümit kaynağı olmak da zaruri hale gelmiş… Her şeyin yolunda gittiği günlerde ümit adına bazı hususları mırıldanmak çok büyük bir marifet değildir. Asıl marifet, yalancı bir şafağın bile çakmadığı bir dönemde iradelere fer verecek bu sözleri söyleyebilmek ve dağınıklığa düşmemektir.
Bediüzzaman Hazretleri, Hutbe-i Şamiye ile asırlardan beri dura dura paslanmış ve bütün nöronları körelmiş, harekete geçme imkân ve kabiliyetleri kalmamış insanlara o gün bir kere daha maddi manevi bütün duygularıyla harekete geçme yollarını gösterdiği gibi, bugün de bazı kimselerin ümit kırıcı sözlerle karamsar bir hava estirdiği ortamda o:
“Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sada, İslam’ın sadası olacaktır.” ifadeleriyle, ölmüş iradelerimize ümit kaynağı oluyor.
O, gelişigüzel olumsuz bir tablo çizmek yerine öncelikle problemlerin teşhisinde bulunmuş; sonra da alem-i İslâm’ın yeniden dirilmesi adına gerekli olan reçeteleri sunmuştur. Onun teşhis ettiği en önemli hastalıklardan biri ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaların bilinmemesi; tedavi adına ortaya koyduğu reçete de meşveret ruhuyla vifak ve ittifak anlayışının yeniden diriltilmesiydi.
Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye’de bize tuttuğu aynayla arızalarımızı şöyle gösteriyor:
1- Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
İmtihan ağır olunca insan ister istemez ye’se kapılıyor zaman zaman. Ama, ümitsizliğin çaresi, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemektir. Günümüzde sadece ümide sarılmak değil, aynı zamanda canlı bir irade ortaya koymak ve etrafa ümit kaynağı olmak da iktiza ediyor. Üstad’ın, hizmetin temel düsturları ve Nur talebelerinin vasıfları konusunda birçok risalede saydığı en önemli özelliklerinden birisi ümittir. “Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın; eğer gerçekten mü’minler iseniz, her zaman için üstün olan sizsiniz.” ( l-i İmran Sûresi/3:139) “Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse, Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından ümit kesmez.” (Yusuf Sûresi/12: 87)
2- Sıdk’ın (Sadakatin) toplumsal hayatta ölmesi.
Doğruluk ve dürüstlüğü, gönlümüzü yakan sevdamızı sosyal hayatımıza da aksettirmeliyiz. Bundan başka bir şey için de dünyada yaşamaya değmez zaten. Hakiki bir mümin, Allah’ın rızası için dünyada kalmalı, Allah için yaşamalı, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı ve her şeyi Allah için yapmalı. İnsan ancak bu duygu sayesinde burada Allah için olabilir. Allah için olan da şeytan için olmaktan kurtulur. Şeytan için olma, her fırsatta kendinden bahsettirme şeklinde tezahür eder. Şeytanın oyuncağı haline gelen kimse ister ki; alem onu dillere destan yapsın, adeta kahramanlaştırsın… Böyle tehlikeli bir sürece girmeden Allah’a yürümeyi (ölmeyi) arzu etmek sadakat ifadesidir… Sıdk bir peygamber sıfatıdır, güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul kullar mertebesine ve Cennet’in zirvesine sadâkatle ulaşılır.
3- Adavete muhabbet.
Muhabbete mutlak surette yakınlık duymalı; maneviyatımıza ve benliğimize saldıran düşmana düşmanlık duymalıyız, kardeşlerimize değil…
‘Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i imana karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Halbuki, bu husûmet ve adâvetle, ehl-i imâna karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli sebepleri hafife almaktır, kıymetlerini düşürmektir.
Adâvetin ehemmiyetsiz sebeplerini, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divâneliktir.
Madem muhabbet adâvete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Elhasıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır.’ diyor Üstad.
4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani bağları bilmemek.
Hizmet içerisinde ve bulunduğumuz toplumda birlik ve beraberlik duyguları içinde yaşamalı, bizi birbirimize bağlayan onca ortak nokta varken kapalı bir kapıya takılıp kalmamalıyız. Kin ve düşmanlık duygularını bertaraf etmeli, sosyal ve ahlaki hasletleri hayatımızın her anına mal ederek yaşamaya çalışmalıyız.
5- Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdat.
Meşvereti sosyal ve içtimai hayatımıza hakim kılarak, birbirimize karşı saygıyı, hoşgörüyü, nezaket ve adabı göstererek hürriyet ve demokrasi tavrımızı geliştirmeliyiz. Dünya bunu hasretle bekliyor bizden.
6- Bütün himmetini şahsi menfaatlerine harcamak.
Mazlumlar, mağdurlar, mehcurlar, mevkuflar…hapiste, hücrede… hicret yollarında… onca sıkıntı içinde bulunan erkek, kadın, bebek… bunca kardeşimiz varken, sadece kendimizi ve ailemizi, çoluk çocuğumuzu düşünüp tavuk gibi sadece onların peşinde koşturmamız vefaya sığmaz. Bulunduğumuz beldelerde bize düşen Hizmetleri yapmanın yanında, o masum insanlar için elimizden gelen her şeyi yaparak Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmalıyız. Bunların hepsinin maddeten olduğu gibi, muavenet açısından olduğu gibi, dua açısından da desteklenmesi gerekmektedir. İşte bu zor imtihanla bize aralanan gök kapılarını değerlendirerek, ötelere, ötelerin ötesine bakan ruhanîlerin/meleklerin bakışlarındaki şefkat havasını yakalamak, onlar için “Allah’ım! Bu mazlumları, mağdurları, zâlimlerin, münafıkların şerrinden muhafaza buyur!” demek…
Eğer bugün sendeliyorsak bunun sebebi Üstad’ın ruhumuza tuttuğu bu aynaya yansıyan arızalardan dolayıdır. Özellikle de ümitsizliğe kapılıp sürekli suçlu ve yanlış bulma peşine düşmekle başlıyor bu sarsılma. Evvela, “Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın!’ sözünü ruhumuza nakşedip suçu da, çareyi de, kendimizde aramalıyız. Suçu ona, buna, doğuya ve batıya atarak meselelerimizi çözemeyiz. Üstad Hazretleri, Sözler, Şualar, Mektubat, Lem’alar ve Mesnevi-i Nuriye gibi eserlerinde nefs-i emmareyi te’dip etmenin Allah’a giden en kestirme ve en emin yola ulaşma olduğunu anlatıyor. “Nefislerinizi temize çıkarmayın, kendinizi hatasız, günahsız görmeyin. (Necm Sûresi/53: 32) Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın!” (Haşir Sûresi/59: 19) “Sana gelen her bir iyilik Allah’tandır. Başına gelen her bir fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ Sûresi/4: 79) “O’nun Vechi [Zâtı ve rızası] dışında her şey yok olup gitmeye mahkûmdur.” (Kasas Sûresi/28: 88)
Kur’an-ı Kerim, Bakara Sure-i celilesinin son iki ayetinde: “Unuttuk, bir halt karıştırdık, hata ettiysek, Sen, onlardan dolayı bizi muaheze etme!” duasını öğretiyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu iki ayeti okumadan da yatmıyordu. “Allah’ım, hatalarımızdan dolayı bizi muaheze etme!” mülahazası…
‘Hafizanallah, ya el-ayak, göz-kulak, dil-dudak ile işlenen günahlar var ise şayet?!. Onlar, kalp ile Allah arasında öyle sütreler oluşturur ki, kalbin Allah ile münasebeti kesilir; “Var mı, yok mu?” bilemez insan. O’na ibadet yaparken bile şeklen, yatar-kalkar; ne his, ne heyecan?!.’ diyor Hocaefendi bu konuda.
O halde, nefs-i emmaremizi tedip ile bir taraftan sızlayan, inleyen bir gönül ile, yani heyecan mızrabını hassasiyet tellerine dokundurmak suretiyle çıkaracağımız seslerle affımızı Cenâb-ı Hakk’a sunarken diğer yandan daima ümitle kardeşlerimiz için kurtuluş arzularımızı dillendirmeliyiz. Elimizden gelen bütün gayreti ortaya koymalıyız.
Hocaefendi, bugün yaşadığımız süreçleri onlarca, yüzlerce kez yaşadı belki. Ama hiçbirinde tamamen ye’se kapılıp bu işi yarıda bırakmamıştı. Mesela, 12 Mart Muhtırası’nın ardından, güya irticâî faaliyet yapma suçundan 3 Mayıs 1971’de tutuklanmış, altı ay hapishanede kaldıktan sonra tahliye edilmişti. Hapishaneden çıktığı dönemde, iyi bir mü’min olarak tanıdığı ve vefa beklediği bazı kimselerin bile “Artık bu işlere beni karıştırma!..” dediğine şahit olmuş ve çok kırılmıştı. Din ve vatan uğrunda başladığı hizmetlerin anlaşılamamış olmasından dolayı pek kederlenmiş ve davaya müteallik işlerin yarım kalacağından endişe etmişti.
O günlerde, birkaç arkadaşıyla küçük bir odada toplanmış; orada hislerini aktarmaya ve inkisarını ifade etmeye çalışmıştı. Bazı insanların Hizmet’i suçlamaları ve küçük bir tazyikten dolayı geri çekilmelerinden dolayı ne kadar ızdırap çektiğini anlatmıştı Hocaefendi o gün:
‘…Bir aralık, gözyaşları içinde “Boyunduruğu yere mi koyacaksınız?” deyince Yusuf Ağabey birden ayağa fırladı, yumruğunu göğsüne vurdu ve “Hocam, yoluna canım kurban!.” deyip gürledi. Diğerleri de onu takip ettiler; çokları kendi köşelerine çekilseler de bu vefalı dostlarım bir kere daha yüzümü güldürdüler ve ondan sonra da o günkü ahdlerine hep sâdık kaldılar. Sağlam duruşlarıyla, bitmeyen fedakârlıklarıyla, sönmeyen aşk u iştiyaklarıyla sürekli kuvve-i maneviyeyi takviye ettiler ve sonrakilere hüsn-ü misal oldular.’
Evet, kendi düşüncelerini hizmetin önünde tutmuş, dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmiş, en küçük bir yalpalamada hemen suçlu arama peşine düşmüş, kendisine yönelen övgülerle hizmeti kendinden bilmiş ve bir cübbe giymiş nice insanların bugün dedikleri gibi o gün de başkaları ‘bu iş bitti artık, yeni bir yöntem lazım.’ demelerine karşılık bu yiğit fedakar ağabeyler hizmete inandılar ve bugüne gelmesine vesile oldular.
Bugün, bu davayı miras alan hizmet gönüllülerine de aynı vefa ve fedakârlıkla, sönmeyen aşk u iştiyakla hizmete sahip çıkmak düşüyor.
Bediüzzaman ve Hocaefendi’ye örnek almış insanlar olarak kendimizi sürekli iç kontrolüne tabi tutmamız, kendimiz ile yüzleşmemiz, Allah ile münasebetimizi tekrar tekrar gözden geçirmemiz lazım: ‘Allah ile münasebetim nerede, acaba ben nerede duruyorum? Nerede durmam lazım geldiği halde, şimdi neredeyim? Bana kadar ihlasla getirilen bu davaya hakiki manada sahip çıkabiliyor muyum?’
‘Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister.’ diyor Bediüzzaman Kastamonu Lahikası’nda..vesselam…
[Fikret Kaplan] 26.10.2019 [Samanyolu Haber]
İslam alemi, bugün tarihinin hiçbir döneminde yaşamadığı kadar felaketlerle karşı karşıya bulunuyor. Özellikle de Batı dünyasında, İslam’la ilgili pek çok yanlış anlamanın devam ettiği ve çoğu insanın, Müslüman ile teröristi bir görerek ‘Bir din nasıl olur da binlerce insanın yok edilmesini teşvik edebilir?’ gibi şaşkınlık içinde sorular sorduğu bir devirde İslam’ın güzel ve gülen yüzünü ortaya koyan Hizmet’in yok edilmeye çalışılması ise zulmün belki de ulaştığı son nokta olsa gerek. Çünkü, Çağdaş dünyada ılımlı, sevgi ve hoşgörüye dayalı gerçek İslam’ın kuvvetli örneklerini Hizmet gösterdi ve Allah’ın inayetiyle göstermeye de devam edecektir.
Fakat, peşine düştüğümüz hedef bu kadar pahalı olunca, o hedef nispetinde de sıkıntıya katlanmamız, imtihanlardan geçmemiz ayet ve hadislerin bildirmesiyle kaçınılmaz oluyor. Sevdası büyük olanın imtihanı da ağır olur, denmesinin sebebi de bu. O büyük gayeye yürüdüğümüz yolda birer tepe şeklinde önümüze çıkan çok zor sıkıntıları, sevmediğimiz tavırları, söz ve davranışları, o kutlu hedef hatırına imtihan vesilesi bilmek ve güzel huyla onları aşıp tekrar yola koyulmak çok da kolay değil tabii ki... Ama, bu dönem öyle bir dönem ki sadece ümitli olmak da yetmiyor, aynı zamanda ümit kaynağı olmak da zaruri hale gelmiş… Her şeyin yolunda gittiği günlerde ümit adına bazı hususları mırıldanmak çok büyük bir marifet değildir. Asıl marifet, yalancı bir şafağın bile çakmadığı bir dönemde iradelere fer verecek bu sözleri söyleyebilmek ve dağınıklığa düşmemektir.
Bediüzzaman Hazretleri, Hutbe-i Şamiye ile asırlardan beri dura dura paslanmış ve bütün nöronları körelmiş, harekete geçme imkân ve kabiliyetleri kalmamış insanlara o gün bir kere daha maddi manevi bütün duygularıyla harekete geçme yollarını gösterdiği gibi, bugün de bazı kimselerin ümit kırıcı sözlerle karamsar bir hava estirdiği ortamda o:
“Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek ve gür sada, İslam’ın sadası olacaktır.” ifadeleriyle, ölmüş iradelerimize ümit kaynağı oluyor.
O, gelişigüzel olumsuz bir tablo çizmek yerine öncelikle problemlerin teşhisinde bulunmuş; sonra da alem-i İslâm’ın yeniden dirilmesi adına gerekli olan reçeteleri sunmuştur. Onun teşhis ettiği en önemli hastalıklardan biri ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaların bilinmemesi; tedavi adına ortaya koyduğu reçete de meşveret ruhuyla vifak ve ittifak anlayışının yeniden diriltilmesiydi.
Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye’de bize tuttuğu aynayla arızalarımızı şöyle gösteriyor:
1- Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
İmtihan ağır olunca insan ister istemez ye’se kapılıyor zaman zaman. Ama, ümitsizliğin çaresi, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemektir. Günümüzde sadece ümide sarılmak değil, aynı zamanda canlı bir irade ortaya koymak ve etrafa ümit kaynağı olmak da iktiza ediyor. Üstad’ın, hizmetin temel düsturları ve Nur talebelerinin vasıfları konusunda birçok risalede saydığı en önemli özelliklerinden birisi ümittir. “Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın; eğer gerçekten mü’minler iseniz, her zaman için üstün olan sizsiniz.” ( l-i İmran Sûresi/3:139) “Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse, Allah’ın rahmetinden, rahat ve genişliğe çıkarmasından ümit kesmez.” (Yusuf Sûresi/12: 87)
2- Sıdk’ın (Sadakatin) toplumsal hayatta ölmesi.
Doğruluk ve dürüstlüğü, gönlümüzü yakan sevdamızı sosyal hayatımıza da aksettirmeliyiz. Bundan başka bir şey için de dünyada yaşamaya değmez zaten. Hakiki bir mümin, Allah’ın rızası için dünyada kalmalı, Allah için yaşamalı, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı ve her şeyi Allah için yapmalı. İnsan ancak bu duygu sayesinde burada Allah için olabilir. Allah için olan da şeytan için olmaktan kurtulur. Şeytan için olma, her fırsatta kendinden bahsettirme şeklinde tezahür eder. Şeytanın oyuncağı haline gelen kimse ister ki; alem onu dillere destan yapsın, adeta kahramanlaştırsın… Böyle tehlikeli bir sürece girmeden Allah’a yürümeyi (ölmeyi) arzu etmek sadakat ifadesidir… Sıdk bir peygamber sıfatıdır, güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul kullar mertebesine ve Cennet’in zirvesine sadâkatle ulaşılır.
3- Adavete muhabbet.
Muhabbete mutlak surette yakınlık duymalı; maneviyatımıza ve benliğimize saldıran düşmana düşmanlık duymalıyız, kardeşlerimize değil…
‘Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak, ehl-i imana karşı haksız olarak adâvet eder; kendini haklı zanneder. Halbuki, bu husûmet ve adâvetle, ehl-i imâna karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli sebepleri hafife almaktır, kıymetlerini düşürmektir.
Adâvetin ehemmiyetsiz sebeplerini, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir divâneliktir.
Madem muhabbet adâvete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adâvet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Elhasıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır.’ diyor Üstad.
4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani bağları bilmemek.
Hizmet içerisinde ve bulunduğumuz toplumda birlik ve beraberlik duyguları içinde yaşamalı, bizi birbirimize bağlayan onca ortak nokta varken kapalı bir kapıya takılıp kalmamalıyız. Kin ve düşmanlık duygularını bertaraf etmeli, sosyal ve ahlaki hasletleri hayatımızın her anına mal ederek yaşamaya çalışmalıyız.
5- Çeşit çeşit sari hastalıklar gibi intişar eden istibdat.
Meşvereti sosyal ve içtimai hayatımıza hakim kılarak, birbirimize karşı saygıyı, hoşgörüyü, nezaket ve adabı göstererek hürriyet ve demokrasi tavrımızı geliştirmeliyiz. Dünya bunu hasretle bekliyor bizden.
6- Bütün himmetini şahsi menfaatlerine harcamak.
Mazlumlar, mağdurlar, mehcurlar, mevkuflar…hapiste, hücrede… hicret yollarında… onca sıkıntı içinde bulunan erkek, kadın, bebek… bunca kardeşimiz varken, sadece kendimizi ve ailemizi, çoluk çocuğumuzu düşünüp tavuk gibi sadece onların peşinde koşturmamız vefaya sığmaz. Bulunduğumuz beldelerde bize düşen Hizmetleri yapmanın yanında, o masum insanlar için elimizden gelen her şeyi yaparak Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunmalıyız. Bunların hepsinin maddeten olduğu gibi, muavenet açısından olduğu gibi, dua açısından da desteklenmesi gerekmektedir. İşte bu zor imtihanla bize aralanan gök kapılarını değerlendirerek, ötelere, ötelerin ötesine bakan ruhanîlerin/meleklerin bakışlarındaki şefkat havasını yakalamak, onlar için “Allah’ım! Bu mazlumları, mağdurları, zâlimlerin, münafıkların şerrinden muhafaza buyur!” demek…
Eğer bugün sendeliyorsak bunun sebebi Üstad’ın ruhumuza tuttuğu bu aynaya yansıyan arızalardan dolayıdır. Özellikle de ümitsizliğe kapılıp sürekli suçlu ve yanlış bulma peşine düşmekle başlıyor bu sarsılma. Evvela, “Sakın ola ki yılmayın ve tasalanmayın!’ sözünü ruhumuza nakşedip suçu da, çareyi de, kendimizde aramalıyız. Suçu ona, buna, doğuya ve batıya atarak meselelerimizi çözemeyiz. Üstad Hazretleri, Sözler, Şualar, Mektubat, Lem’alar ve Mesnevi-i Nuriye gibi eserlerinde nefs-i emmareyi te’dip etmenin Allah’a giden en kestirme ve en emin yola ulaşma olduğunu anlatıyor. “Nefislerinizi temize çıkarmayın, kendinizi hatasız, günahsız görmeyin. (Necm Sûresi/53: 32) Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın!” (Haşir Sûresi/59: 19) “Sana gelen her bir iyilik Allah’tandır. Başına gelen her bir fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ Sûresi/4: 79) “O’nun Vechi [Zâtı ve rızası] dışında her şey yok olup gitmeye mahkûmdur.” (Kasas Sûresi/28: 88)
Kur’an-ı Kerim, Bakara Sure-i celilesinin son iki ayetinde: “Unuttuk, bir halt karıştırdık, hata ettiysek, Sen, onlardan dolayı bizi muaheze etme!” duasını öğretiyor. Ve İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu iki ayeti okumadan da yatmıyordu. “Allah’ım, hatalarımızdan dolayı bizi muaheze etme!” mülahazası…
‘Hafizanallah, ya el-ayak, göz-kulak, dil-dudak ile işlenen günahlar var ise şayet?!. Onlar, kalp ile Allah arasında öyle sütreler oluşturur ki, kalbin Allah ile münasebeti kesilir; “Var mı, yok mu?” bilemez insan. O’na ibadet yaparken bile şeklen, yatar-kalkar; ne his, ne heyecan?!.’ diyor Hocaefendi bu konuda.
O halde, nefs-i emmaremizi tedip ile bir taraftan sızlayan, inleyen bir gönül ile, yani heyecan mızrabını hassasiyet tellerine dokundurmak suretiyle çıkaracağımız seslerle affımızı Cenâb-ı Hakk’a sunarken diğer yandan daima ümitle kardeşlerimiz için kurtuluş arzularımızı dillendirmeliyiz. Elimizden gelen bütün gayreti ortaya koymalıyız.
Hocaefendi, bugün yaşadığımız süreçleri onlarca, yüzlerce kez yaşadı belki. Ama hiçbirinde tamamen ye’se kapılıp bu işi yarıda bırakmamıştı. Mesela, 12 Mart Muhtırası’nın ardından, güya irticâî faaliyet yapma suçundan 3 Mayıs 1971’de tutuklanmış, altı ay hapishanede kaldıktan sonra tahliye edilmişti. Hapishaneden çıktığı dönemde, iyi bir mü’min olarak tanıdığı ve vefa beklediği bazı kimselerin bile “Artık bu işlere beni karıştırma!..” dediğine şahit olmuş ve çok kırılmıştı. Din ve vatan uğrunda başladığı hizmetlerin anlaşılamamış olmasından dolayı pek kederlenmiş ve davaya müteallik işlerin yarım kalacağından endişe etmişti.
O günlerde, birkaç arkadaşıyla küçük bir odada toplanmış; orada hislerini aktarmaya ve inkisarını ifade etmeye çalışmıştı. Bazı insanların Hizmet’i suçlamaları ve küçük bir tazyikten dolayı geri çekilmelerinden dolayı ne kadar ızdırap çektiğini anlatmıştı Hocaefendi o gün:
‘…Bir aralık, gözyaşları içinde “Boyunduruğu yere mi koyacaksınız?” deyince Yusuf Ağabey birden ayağa fırladı, yumruğunu göğsüne vurdu ve “Hocam, yoluna canım kurban!.” deyip gürledi. Diğerleri de onu takip ettiler; çokları kendi köşelerine çekilseler de bu vefalı dostlarım bir kere daha yüzümü güldürdüler ve ondan sonra da o günkü ahdlerine hep sâdık kaldılar. Sağlam duruşlarıyla, bitmeyen fedakârlıklarıyla, sönmeyen aşk u iştiyaklarıyla sürekli kuvve-i maneviyeyi takviye ettiler ve sonrakilere hüsn-ü misal oldular.’
Evet, kendi düşüncelerini hizmetin önünde tutmuş, dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmiş, en küçük bir yalpalamada hemen suçlu arama peşine düşmüş, kendisine yönelen övgülerle hizmeti kendinden bilmiş ve bir cübbe giymiş nice insanların bugün dedikleri gibi o gün de başkaları ‘bu iş bitti artık, yeni bir yöntem lazım.’ demelerine karşılık bu yiğit fedakar ağabeyler hizmete inandılar ve bugüne gelmesine vesile oldular.
Bugün, bu davayı miras alan hizmet gönüllülerine de aynı vefa ve fedakârlıkla, sönmeyen aşk u iştiyakla hizmete sahip çıkmak düşüyor.
Bediüzzaman ve Hocaefendi’ye örnek almış insanlar olarak kendimizi sürekli iç kontrolüne tabi tutmamız, kendimiz ile yüzleşmemiz, Allah ile münasebetimizi tekrar tekrar gözden geçirmemiz lazım: ‘Allah ile münasebetim nerede, acaba ben nerede duruyorum? Nerede durmam lazım geldiği halde, şimdi neredeyim? Bana kadar ihlasla getirilen bu davaya hakiki manada sahip çıkabiliyor muyum?’
‘Risale-i Nur, kendi sadık ve sebatkâr şakirtlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neticeye mukabil fiyat olarak, o şakirtlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister.’ diyor Bediüzzaman Kastamonu Lahikası’nda..vesselam…
[Fikret Kaplan] 26.10.2019 [Samanyolu Haber]
AYM’den, MİT TIR’ları ve 17 Aralık operasyonlarına getirilen yayın yasakları için hak ihlali kararı
Anayasa Mahkemesi, 17 Aralık Yolsuzluk Operasyonu ve MİT TIR’ları soruşturmalarına ilişkin yayım yasağı kararlarına karşı yapılan dört bireysel başvuruyu değerlendirdi. AYM başvuruları haklı bularak söz konusu yasaklar için hak ihlali kararı verdi ve kanunilik şartını taşımadığına hükmetti.
Söz konusu haberlerden dolayı Hizmet Hareketi’ne yakın medya kuruluşları suçlanmıştı. Gerekçe olarak bu haberlerin yayınlanması gösterilmişti. Bu yayınlardan dolayı gazeteciler tutuklanmış ve gazetelere el konulmuştu.
AYM “ifade ve basın özgürlüğünün ihlali” gerekçesiyle yapılan bireysel başvuruları haklı buldu. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi 20 Ocak 2014 tarihinde, 17 Aralık soruşturma dosyası kapsamında “yayım yasağı” konulmasına karar vermişti.
Adana 2 No’lu Hâkimliği de 13 Şubat 2014 tarihli kararıyla, MİT’e ait TIR’lara ilişkin ihbarı yapan şahıslar ile MİT görevlileri hakkında açılan soruşturmalarla ilgili olarak “yayım yasağı” kararı vermişti.
Cumhuriyet’in haberine göre, her iki yasak kararı, o dönem gazetenin sorumlu yazıişleri müdürü olan, Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya’ya tebliğ edildi. Küçükkaya, karara itiraz etti ancak mahkeme olumsuz yanıt verdi. Bunun üzerine Küçükkaya, AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise Musul’da Türk Konsolosluğu’nun IŞİD tarafından basılarak, çalışanların kaçırılması olayına konulan “yayım yasağı” ile ilgili AYM’ye başvurmuştu.
bianet.com da 17 Aralık soruşturması kapsamında dört bakan hakkında kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun faaliyetleriyle ilgili “yayım yasağını” AYM’ye taşımıştı.
‘KANUNİLİK ŞARTI TAŞIMIYOR’
AYM, yaptığı değerlendirme sonucunda bu dört “yayım yasağı” nedeniyle Cumhuriyet ve Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya ile Bianet ve Sezgin Tanrıkulu’nun “ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğine” karar verdi. Kararın gerekçesinde, daha önce benzer şekilde alınan Halk TV kararına atıf yapılarak, şu değerlendirmelerde bulunuldu:
“5187 sayılı yasanın 3. maddesinde öngörülen hükmün şeklî manada bir kanun niteliği taşıdığı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak söz konusu hükmün önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı uygulanmasıyla ilgili olarak hiçbir düzenleme ihtiva etmediği görülmektedir. Bu nedenle anılan hükümde, bir ceza soruşturması kapsamında yayım yasağı uygulanması halinde hangi davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağının ve bu bağlamda kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisi doğacağının belirli bir kesinlik ölçüsünde düzenlendiğinden bahsedilemeyeceği, bu doğrultuda devam eden bir ceza soruşturmasına ilişkin önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı konulması yönünden ‘öngörülebilirlik’ ve ‘belirlilik’ ölçütlerini sağlamadığı değerlendirilen 5187 sayılı yasanın 3. maddesinin kanunilik şartını karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.”
[TR724] 25.10.2019
Söz konusu haberlerden dolayı Hizmet Hareketi’ne yakın medya kuruluşları suçlanmıştı. Gerekçe olarak bu haberlerin yayınlanması gösterilmişti. Bu yayınlardan dolayı gazeteciler tutuklanmış ve gazetelere el konulmuştu.
AYM “ifade ve basın özgürlüğünün ihlali” gerekçesiyle yapılan bireysel başvuruları haklı buldu. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi 20 Ocak 2014 tarihinde, 17 Aralık soruşturma dosyası kapsamında “yayım yasağı” konulmasına karar vermişti.
Adana 2 No’lu Hâkimliği de 13 Şubat 2014 tarihli kararıyla, MİT’e ait TIR’lara ilişkin ihbarı yapan şahıslar ile MİT görevlileri hakkında açılan soruşturmalarla ilgili olarak “yayım yasağı” kararı vermişti.
Cumhuriyet’in haberine göre, her iki yasak kararı, o dönem gazetenin sorumlu yazıişleri müdürü olan, Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya’ya tebliğ edildi. Küçükkaya, karara itiraz etti ancak mahkeme olumsuz yanıt verdi. Bunun üzerine Küçükkaya, AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise Musul’da Türk Konsolosluğu’nun IŞİD tarafından basılarak, çalışanların kaçırılması olayına konulan “yayım yasağı” ile ilgili AYM’ye başvurmuştu.
bianet.com da 17 Aralık soruşturması kapsamında dört bakan hakkında kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun faaliyetleriyle ilgili “yayım yasağını” AYM’ye taşımıştı.
‘KANUNİLİK ŞARTI TAŞIMIYOR’
AYM, yaptığı değerlendirme sonucunda bu dört “yayım yasağı” nedeniyle Cumhuriyet ve Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya ile Bianet ve Sezgin Tanrıkulu’nun “ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiğine” karar verdi. Kararın gerekçesinde, daha önce benzer şekilde alınan Halk TV kararına atıf yapılarak, şu değerlendirmelerde bulunuldu:
“5187 sayılı yasanın 3. maddesinde öngörülen hükmün şeklî manada bir kanun niteliği taşıdığı hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak söz konusu hükmün önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı uygulanmasıyla ilgili olarak hiçbir düzenleme ihtiva etmediği görülmektedir. Bu nedenle anılan hükümde, bir ceza soruşturması kapsamında yayım yasağı uygulanması halinde hangi davranış veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağının ve bu bağlamda kamusal makamlar için nasıl bir müdahale yetkisi doğacağının belirli bir kesinlik ölçüsünde düzenlendiğinden bahsedilemeyeceği, bu doğrultuda devam eden bir ceza soruşturmasına ilişkin önleyici bir tedbir olarak yayım yasağı konulması yönünden ‘öngörülebilirlik’ ve ‘belirlilik’ ölçütlerini sağlamadığı değerlendirilen 5187 sayılı yasanın 3. maddesinin kanunilik şartını karşılamadığı sonucuna ulaşılmıştır.”
[TR724] 25.10.2019
OHAL Komisyonu’nun son istatistikleri: “Her 100 başvurunun sadece 8’i…”
OHAL döneminde hukuksuzca mesleklerinde atılan binlerce KHK’lının durumunu incelemek için kurulan OHAL Komisyonu, şimdiye kadar incelenen dosyalardan sadece yüzde 8’i için olumlu karar verdi. Komisyon şu ana kadar 92 bin başvuruyu incelerken olumlu cevap verilen başvuru sayısı ise 8 bin 100 oldu.
Komisyonun internet sitesinde yer alan açıklamaya göre, OHAL Komisyonu, 80’i hakim, uzman ve müfettiş, 250 personeli kurum bünyesinde görevlendirdi.
Başvurularla birlikte kuruma gelen 487 bin evrak kayda alınıp arşivlendi. Açıklamada KHK’larla 125 bin 678’i kamu görevinden çıkarma olmak üzere 131 bin 922 tedbir işlem yapıldığı belirtilirken, 25 Ekim itibariyle komisyona 126 bin 200 başvuru yapıldı.
Başvuruların 92 bini komisyon tarafından incelendi. Bunlardan 8 bin 100’ü hakkında olumlu, 83 bin 900’ü hakkında da olumsuz karar verildi. Kabul kararlarından 33’ü kapatılan dernek, vakıf, televizyon kanalı) kuruluşların açılmasına ilişkindi.
Komisyonda 34 bin 200 başvuru ise halen değerlendirme aşamasında. Komisyon 23 Ocak 2017’de kurulmuş, yıl sonuna doğru çalışmaya başlamıştı.
[TR724] 25.10.2019
Komisyonun internet sitesinde yer alan açıklamaya göre, OHAL Komisyonu, 80’i hakim, uzman ve müfettiş, 250 personeli kurum bünyesinde görevlendirdi.
Başvurularla birlikte kuruma gelen 487 bin evrak kayda alınıp arşivlendi. Açıklamada KHK’larla 125 bin 678’i kamu görevinden çıkarma olmak üzere 131 bin 922 tedbir işlem yapıldığı belirtilirken, 25 Ekim itibariyle komisyona 126 bin 200 başvuru yapıldı.
Başvuruların 92 bini komisyon tarafından incelendi. Bunlardan 8 bin 100’ü hakkında olumlu, 83 bin 900’ü hakkında da olumsuz karar verildi. Kabul kararlarından 33’ü kapatılan dernek, vakıf, televizyon kanalı) kuruluşların açılmasına ilişkindi.
Komisyonda 34 bin 200 başvuru ise halen değerlendirme aşamasında. Komisyon 23 Ocak 2017’de kurulmuş, yıl sonuna doğru çalışmaya başlamıştı.
[TR724] 25.10.2019
Hizmet Hareketi’nin öndeki isimleri MC TV’ye konuştu
MC EU TV Hizmet Hareketi’nin önde gelen isimleri ile son dönemde yaşananları konuştu.
‘Kim Bu Abiler’ başlıklı programın ilk bölümünde Abdullah Aymaz, Aysal Aytaç, Bahattin Karataş, Halit Esendir, Harun Tokak, Hüseyin Kara, Mehmet Ali Sengül, Mehmet Atalay, Mustafa Başarı, Necdet İçel ve Rasim Öz gibi bir çok kişiyle yapılan özel röportajlar yer aldı.
Hizmet Hareketi’nin geçmişte günümüze yaşadığı zorlukları anlatan hareketin önde gelen isimleri, “Bu işin sahibi Allah.” dediler. Son dönemde harekete yönelik baskı, tehdit ve hukuksuzluklara rağmen tek bir kişinin bile karşılık vermediğinin dikkat çekildiği konuşmalarda, Hizmet Hareketi’nin omurgasında, yol güzergahında herhangi bir sapmanın bulunmadığı vurgulandı.
Konuşmalarında dünyanın bu hareketi yakında tanıdığını belirten hareketin önde gelenleri, dünyanın en vahşi kabilelerinde bile bu hareketin yargılanması halinde bile ceza verecek kanunun bulunmadığı ifade edildi.
Mehmet Ali Şengül: ‘Hayatımda karıncaya basmadım, terör örgütünün baş elamanlarından gösteriliyorum’
Programda konuşan Mehmet Ali Şengül 27 yıldır Avrupa’da olduğunu, yerinin yurdunun belli olduğunu ama kırmızı bültenle arandığını söyleyerek, terör örgütünün baş elamanları arasında gösterildiğini söyledi.
Şengül şöyle devam etti: “Ama hayatında karıncaya basmadım. Arabayla giderken cama çarpan kelebekler için bile sadaka verip, Allah’dan af dilemiştir. Elhamdülillah askerliğim dışında silah diye bir şey taşımadım. çantamda bıçak diye bir şey taşımadım. Ben ülkenin aleyhine Suriye’de silah tüccarlığı yapan insan konumundayım. Bu tür isnatlar var, iftiralar var. Onu yapanlar hesabını versinler ülkede, ahirette. Ben de bana düşeni yapmakla mükellefim. Onlara bile kırgın değilim. Dua ediyorum. Allah onlara da istikamet versin.Allah onlar ahirette ceza alsalar, cehenneme konsa ben hiçbir zaman sevinemem. İmanım ona müsaade etmez.”
Abdullah Aymaz da bu sıkıntılı günlerin geçeceğini belirterek, “Gün gelecek bir arkadaşımızın dediği gibi şu türküyü söyleyeceğiz: ‘Kahveler pişti gel, köpükler taştı gel. Ey iyi gün dostları kötü günler geçti gel,’ İnşaallah” ifadelerini kullandı.
[TR724] 25.10.2019
‘Kim Bu Abiler’ başlıklı programın ilk bölümünde Abdullah Aymaz, Aysal Aytaç, Bahattin Karataş, Halit Esendir, Harun Tokak, Hüseyin Kara, Mehmet Ali Sengül, Mehmet Atalay, Mustafa Başarı, Necdet İçel ve Rasim Öz gibi bir çok kişiyle yapılan özel röportajlar yer aldı.
Hizmet Hareketi’nin geçmişte günümüze yaşadığı zorlukları anlatan hareketin önde gelen isimleri, “Bu işin sahibi Allah.” dediler. Son dönemde harekete yönelik baskı, tehdit ve hukuksuzluklara rağmen tek bir kişinin bile karşılık vermediğinin dikkat çekildiği konuşmalarda, Hizmet Hareketi’nin omurgasında, yol güzergahında herhangi bir sapmanın bulunmadığı vurgulandı.
Konuşmalarında dünyanın bu hareketi yakında tanıdığını belirten hareketin önde gelenleri, dünyanın en vahşi kabilelerinde bile bu hareketin yargılanması halinde bile ceza verecek kanunun bulunmadığı ifade edildi.
Mehmet Ali Şengül: ‘Hayatımda karıncaya basmadım, terör örgütünün baş elamanlarından gösteriliyorum’
Programda konuşan Mehmet Ali Şengül 27 yıldır Avrupa’da olduğunu, yerinin yurdunun belli olduğunu ama kırmızı bültenle arandığını söyleyerek, terör örgütünün baş elamanları arasında gösterildiğini söyledi.
Şengül şöyle devam etti: “Ama hayatında karıncaya basmadım. Arabayla giderken cama çarpan kelebekler için bile sadaka verip, Allah’dan af dilemiştir. Elhamdülillah askerliğim dışında silah diye bir şey taşımadım. çantamda bıçak diye bir şey taşımadım. Ben ülkenin aleyhine Suriye’de silah tüccarlığı yapan insan konumundayım. Bu tür isnatlar var, iftiralar var. Onu yapanlar hesabını versinler ülkede, ahirette. Ben de bana düşeni yapmakla mükellefim. Onlara bile kırgın değilim. Dua ediyorum. Allah onlara da istikamet versin.Allah onlar ahirette ceza alsalar, cehenneme konsa ben hiçbir zaman sevinemem. İmanım ona müsaade etmez.”
Abdullah Aymaz da bu sıkıntılı günlerin geçeceğini belirterek, “Gün gelecek bir arkadaşımızın dediği gibi şu türküyü söyleyeceğiz: ‘Kahveler pişti gel, köpükler taştı gel. Ey iyi gün dostları kötü günler geçti gel,’ İnşaallah” ifadelerini kullandı.
[TR724] 25.10.2019
Polis yine doğumhane kapısında: “Elif Yenice ve doğacak bebeği cezaevine götürülecek!”
Hamile kadınlara yönelik doğumhane kapısındaki polis baskısı devam ediyor. Adres bu sefer Uşak oldu. Özel Öztan Hastanesi’nde doğum için bekleyen Elif Yenice’nin kapısında polisler bekliyor.
Hakkında gözaltı kararı olan Yenice, doğum yaptıktan sonra yeni doğan bebeği ile cezaevine gönderilme tehlikesi yaşıyor. Yenice’nin 3 yaşında bir oğlu da bulunuyor. Yasal düzenlemeler, hamile ve doğum yapan kadınların gözaltına alınmasını ya da tutuklanmasını engelliyor. Fakat buna rağmen polisin bekleyişi devam ediyor.
“Kaçma şüphesi olmayan bir kadına bu baskı neden?”
Bu durumu gündeme getiren CHP’li vekil Sezgin Tanrıkulu, “Yine doğum yapmak üzere hastaneye yatan ve gözaltına alınmak istenen hamile bir kadın. Uşak Özel Öztan Hastanesi’nde gözaltına alınması için ameliyathanenin kapısında erkek polisler bekliyor.
Kaçma şüphesi olmayan, bir kadına bu baskı neden?”
Hakkında gözaltı kararı olan Yenice, doğum yaptıktan sonra yeni doğan bebeği ile cezaevine gönderilme tehlikesi yaşıyor. Yenice’nin 3 yaşında bir oğlu da bulunuyor. Yasal düzenlemeler, hamile ve doğum yapan kadınların gözaltına alınmasını ya da tutuklanmasını engelliyor. Fakat buna rağmen polisin bekleyişi devam ediyor.
“Kaçma şüphesi olmayan bir kadına bu baskı neden?”
Bu durumu gündeme getiren CHP’li vekil Sezgin Tanrıkulu, “Yine doğum yapmak üzere hastaneye yatan ve gözaltına alınmak istenen hamile bir kadın. Uşak Özel Öztan Hastanesi’nde gözaltına alınması için ameliyathanenin kapısında erkek polisler bekliyor.
Kaçma şüphesi olmayan, bir kadına bu baskı neden?”
[TR724] 26.10.2019Yine doğum yapmak üzere hastaneye yatan ve gözaltına alınmak istenen hamile bir kadın.— Sezgin Tanrıkulu (@MSTanrikulu) October 25, 2019
Uşak Özel Öztan Hastanesi'nde gözaltına alınması için ameliyathanenin kapısında erkek polisler bekliyor.
Kaçma şüphesi olmayan, bir kadına bu baskı neden? @abdulhamitgul @adalet_bakanlik pic.twitter.com/RVe2WKKp64
500 bin hedefe ‘stok’ engeli [Yusuf Dereli]
Otomotiv satışlarında faizlerin inmesiyle hedefler de revize edildi. Daha önce yıllık 350-400 bin arası satış bekleyen pazarda beklentiler 450-500 bin arası bir rakama evrildi. Ancak sorun şu ki; bazı markalar bu rakamları ‘öngöremediği’ için ellerinde yeterli araç stoğu da bulunmuyor. O nedenle 450 binin üzerinde bir rakama ulaşmak mümkün gözükmüyor.
Otomotiv sektörü ‘basiretsiz’ yöneticiler yüzünden krizden çıkamıyor. ÖTV teşviğinin sona ermesiyle tam anlamıyla komaya giren sektör, faiz indirimleriyle nefes aldı.
Faiz indirimlerinin ardından Otomobil Distribütörleri Derneği’nin verilerine göre, Eylül ayı otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 82,35 artışla 41.992 adet oldu. Otomobil satışları bir önceki yılın aynı ayına göre %100,67 arttı ve 35.308 adet oldu.
Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılı dokuz aylık dönemde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 39.3 azalarak 281 bin 309 adet olarak gerçekleşti. 2018 yılı dokuz aylık dönemde 463 bin 456 adet toplam pazar gerçekleşmişti.
MARKALARDA STOK SORUNU VAR
Faiz indirimleri otomobil satışlarını artırdı ancak bu kez başka bir sorun ortaya çıktı; birçok markanın elinde yeterli araç stoğu yok. Zira hiç bir marka yıl sonunda faiz indirimiyle satışların artacağını ‘öngöremedi!’. Zira ekonominin başındaki isimler sektörün sorunlarına kulak tıkadığı gibi, yapılacak düzenlemelerle ilgili sektör temsilcilerine önceden bilgi de vermedi. Bu nedenle otomobil bayiileri kendi belirledikleri yıl sonu hedeflerine göre otomobil siparişi verdi. Satışlar ne kadar artarsa artsın, bayiiler siparişlerini talep oranında artıramıyor. Dolayısıyla yıl sonunda 500 bin rakamına ulaşmak mümkün değil.
Yeni Golf, daha ‘dijital’
Golf, 8. nesliyle karşınızdaVolkswagen’in en çok satan modellerinden Golf, 8. nesliyle karşımızda. Dijital unsurlarıyla öne çıkan yeni Golf’ün tasarımında en büyük değişiklik ön tarafta yapıldı. Yeni Golf 8, Golf 7’de kullanılan motor seçenekleri ile satışa sunulacak. 1.0lt turbo TSI motorlar, 90 veya 110 beygir güce sahip. 1.5lt benzinli turbo TSI motorlar ise, sırasıyla 130 ve 150 beygir güç sunacak. Yeni Golf 8’de yer alacak 11 farklı motor seçeneği içinde 5 hibrit motor da kullanıcılara sunuluyor. Dizel motorlarda 1.5 veya 2.0lt. TDI seçenekleri, kullanıcıların tercihine bırakılıyor.
VW Golf’ün yeni modeli, Volkswagen CEO’su Herbert Diess tarafından Almanya’nın Wolfsburg’daki Volkswagen tesislerinde tanıtıldı. Şimdiye kadar 35 milyondan fazla satan modelde 11 farklı motor seçeneği içinde üçü hafif, ikisi plug-in olmak üzere 5 hibrit seçeneği bulunuyor. Yeni Golf’te en dikkat çeken değişim ön yüzünde oldu. Eski versiyonuna göre daha ince far ve ince ön ızgara ile donatılmış durumda.
Yeni jenerasyonda analog göstergelerden vazgeçilmiş. Marka, geçtiğimiz yaz Frankfurt’ta tanıttığı ID3 sistemini kullanıyor. Touareg’den tanıdığımız Innovision Cockpit düzenini benimseyen Golf 8, 10.25 inç boyutlu dijital gösterge paneli ve 8.25 inç boyutlu multimedya ekranı yekpare şekilde geliyor. Yeni Golf ile birlikte Trendline, Comfortline ve Highline olarak adlandırılan donanım seviyeleri artık Golf, Life ve Style olarak isimlendirilecek.
Bursalı Clio, ‘Yılın Otomobili’ne aday gösterildi
Avrupa’da Yılın Otomobili (COTY/Car Of The Year) için adaylar açıklandı. 2020 Car Of The Year organizasyonunda her segmentten birçok farklı model yer alıyor.
Bursa’da üretilen ve sınıfının en çok satan otomobili olma özelliğini de taşıyan Clio da o adaylar arasında. Yarışmada boy gösterecek olan olan 35 otomobilde aranan kriterler ise; Avrupa pazarında, şimdi ve yıl sonunda, beş pazardan daha fazla yerde satışa sunulması oluyor.
Car Of The Year organizasyonunda sektörün deneyilmi gazetecileri öncelikle 35 araç üzerinde ilk etap oylaması yapaca. 25 Kasım 2019 tarihinde 7 finalist açıklanacak. 2 Mart 2020’de kazanan otomobil belli olacak.
Mitsubishi distribütörlüğü Doğan’a mı geçiyor?
Doğan Şirketler Grubu’nun Türkiye’de Mitsubishi araçlarının distribütörlüğünü yapan Temsa Motorlu Araçlar Pazarlama ve Dağıtım’la Mitsubishi distribütörlüğünü almak için ön görüşmeler yaptığı öğrenildi.
Bloomberg’den Aslı Kandemir ve Ercan Ersoy’un haberi, konu hakkında açıklama yapan bir kaynağa dayandırıldı. Japon Suzuki markası da Türkiye’de Doğan Holding bünyesinde bulunuyor.
Daha önce Toyota’yı ardından da Temsa’nın distrübütörlüğünü satan Sabancı, Mitsubishi’yi de elden çıkarırsa otomotiv pazarından tamamen çıkmış olacak.
[Yusuf Dereli] 26.10.2019 [TR724]
Otomotiv sektörü ‘basiretsiz’ yöneticiler yüzünden krizden çıkamıyor. ÖTV teşviğinin sona ermesiyle tam anlamıyla komaya giren sektör, faiz indirimleriyle nefes aldı.
Faiz indirimlerinin ardından Otomobil Distribütörleri Derneği’nin verilerine göre, Eylül ayı otomobil ve hafif ticari araç pazarı yüzde 82,35 artışla 41.992 adet oldu. Otomobil satışları bir önceki yılın aynı ayına göre %100,67 arttı ve 35.308 adet oldu.
Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılı dokuz aylık dönemde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 39.3 azalarak 281 bin 309 adet olarak gerçekleşti. 2018 yılı dokuz aylık dönemde 463 bin 456 adet toplam pazar gerçekleşmişti.
MARKALARDA STOK SORUNU VAR
Faiz indirimleri otomobil satışlarını artırdı ancak bu kez başka bir sorun ortaya çıktı; birçok markanın elinde yeterli araç stoğu yok. Zira hiç bir marka yıl sonunda faiz indirimiyle satışların artacağını ‘öngöremedi!’. Zira ekonominin başındaki isimler sektörün sorunlarına kulak tıkadığı gibi, yapılacak düzenlemelerle ilgili sektör temsilcilerine önceden bilgi de vermedi. Bu nedenle otomobil bayiileri kendi belirledikleri yıl sonu hedeflerine göre otomobil siparişi verdi. Satışlar ne kadar artarsa artsın, bayiiler siparişlerini talep oranında artıramıyor. Dolayısıyla yıl sonunda 500 bin rakamına ulaşmak mümkün değil.
Yeni Golf, daha ‘dijital’
Golf, 8. nesliyle karşınızdaVolkswagen’in en çok satan modellerinden Golf, 8. nesliyle karşımızda. Dijital unsurlarıyla öne çıkan yeni Golf’ün tasarımında en büyük değişiklik ön tarafta yapıldı. Yeni Golf 8, Golf 7’de kullanılan motor seçenekleri ile satışa sunulacak. 1.0lt turbo TSI motorlar, 90 veya 110 beygir güce sahip. 1.5lt benzinli turbo TSI motorlar ise, sırasıyla 130 ve 150 beygir güç sunacak. Yeni Golf 8’de yer alacak 11 farklı motor seçeneği içinde 5 hibrit motor da kullanıcılara sunuluyor. Dizel motorlarda 1.5 veya 2.0lt. TDI seçenekleri, kullanıcıların tercihine bırakılıyor.
VW Golf’ün yeni modeli, Volkswagen CEO’su Herbert Diess tarafından Almanya’nın Wolfsburg’daki Volkswagen tesislerinde tanıtıldı. Şimdiye kadar 35 milyondan fazla satan modelde 11 farklı motor seçeneği içinde üçü hafif, ikisi plug-in olmak üzere 5 hibrit seçeneği bulunuyor. Yeni Golf’te en dikkat çeken değişim ön yüzünde oldu. Eski versiyonuna göre daha ince far ve ince ön ızgara ile donatılmış durumda.
Yeni jenerasyonda analog göstergelerden vazgeçilmiş. Marka, geçtiğimiz yaz Frankfurt’ta tanıttığı ID3 sistemini kullanıyor. Touareg’den tanıdığımız Innovision Cockpit düzenini benimseyen Golf 8, 10.25 inç boyutlu dijital gösterge paneli ve 8.25 inç boyutlu multimedya ekranı yekpare şekilde geliyor. Yeni Golf ile birlikte Trendline, Comfortline ve Highline olarak adlandırılan donanım seviyeleri artık Golf, Life ve Style olarak isimlendirilecek.
Bursalı Clio, ‘Yılın Otomobili’ne aday gösterildi
Avrupa’da Yılın Otomobili (COTY/Car Of The Year) için adaylar açıklandı. 2020 Car Of The Year organizasyonunda her segmentten birçok farklı model yer alıyor.
Bursa’da üretilen ve sınıfının en çok satan otomobili olma özelliğini de taşıyan Clio da o adaylar arasında. Yarışmada boy gösterecek olan olan 35 otomobilde aranan kriterler ise; Avrupa pazarında, şimdi ve yıl sonunda, beş pazardan daha fazla yerde satışa sunulması oluyor.
Car Of The Year organizasyonunda sektörün deneyilmi gazetecileri öncelikle 35 araç üzerinde ilk etap oylaması yapaca. 25 Kasım 2019 tarihinde 7 finalist açıklanacak. 2 Mart 2020’de kazanan otomobil belli olacak.
Mitsubishi distribütörlüğü Doğan’a mı geçiyor?
Doğan Şirketler Grubu’nun Türkiye’de Mitsubishi araçlarının distribütörlüğünü yapan Temsa Motorlu Araçlar Pazarlama ve Dağıtım’la Mitsubishi distribütörlüğünü almak için ön görüşmeler yaptığı öğrenildi.
Bloomberg’den Aslı Kandemir ve Ercan Ersoy’un haberi, konu hakkında açıklama yapan bir kaynağa dayandırıldı. Japon Suzuki markası da Türkiye’de Doğan Holding bünyesinde bulunuyor.
Daha önce Toyota’yı ardından da Temsa’nın distrübütörlüğünü satan Sabancı, Mitsubishi’yi de elden çıkarırsa otomotiv pazarından tamamen çıkmış olacak.
[Yusuf Dereli] 26.10.2019 [TR724]
İslam, demokrasiyle bağdaşır mı? [DEMOKRASİ VE İSLAM-6] [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Demokrasiye karşı çıkanların içine düştükleri temel hatalara işaret ettikten ve onların İslam adına demokrasiyi reddetme adına dayandıkları başlıca argümanları ele aldıktan sonra artık şu soruyu sorabiliriz: Gerçekten İslam, demokrasiyle bağdaşır mı?
Bu soruya doğru cevap verebilme adına öncelikle şu sorunun sorulması gerekir: Demokrasinin İslam’a uygun bir yönetim şekli olup olmadığı nasıl tespit edilecek, bu konudaki hareket noktası ne olacaktır. Daha önce de ifade edildiği üzere İslam’ın demokrasi karşısına koyduğu herhangi bir alternatif yönetim şekli yoktur; sadece yönetimle ilgili koyduğu evrensel bir kısım ilkeler vardır. Bu sebeple konuyla ilgili bakılması gereken nokta, demokrasinin bu ilkelerle çelişip çelişmediğidir.
Herhangi bir uygulamanın İslam’a uygun olup olmadığını anlamanın çeşitli yolları vardır: İlk olarak söz konusu uygulamanın naslarda yer alıp almadığına, yani onunla ilgili şer’î bir delilin bulunup bulunmadığına; ikinci olarak bunun, İslam’ın ruhuyla, temel ilkeleriyle ve maksatlarıyla ne ölçüde uyuştuğuna; üçüncü olarak da dinî naslara bir aykırılığın söz konusu olup olmadığına bakılır.
Kanaatimizce hem oylama, seçim, parlamento, anayasal sistem, güçler ayrılığı gibi demokrasinin mekanizmaları hem de hürriyet, kanun önünde eşitlik, insan hakları, farklı fikirlere saygı, uzlaşı ve hoşgörü gibi demokrasinin temel değerleri dinî naslara ters değildir. Ters olma bir yana demokrasi; şura, bey’at, icma, sulh, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, maslahatları elde etme ve mefsedetleri giderme, hak ve adaleti ikame etme, zulüm ve fesadı önleme, hukukun üstünlüğünü sağlama gibi pek çok dinî kavram ve ilkeyle uyum içindedir.
Bu kavramlar içerisinde özellikle şura ve bey’at çok önemlidir. Allah, “Onların işleri kendi aralarında şûra iledir.” (eş-Şûrâ, 42/38) buyurmak suretiyle yönetim işlerinin nasıl yürütülmesi gerektiğinin yolunu göstermiştir. Buna göre her türlü idari ve siyasi meselenin meşverete dayanması gerekir ki bu, demokrasilerin de özünü oluşturur. Zira tek adam rejimlerinin önüne geçmenin, istibdat ve baskıyı engellemenin en etkili yolu, işlerin istişareyle karara bağlanmasıdır.
Bey’at ise halk ile yöneticiler arasında yapılan bir çeşit akittir. Bu akdin maksadı, halk tarafından seçilen ve razı olunan kişilerin yönetime geçmesi; yöneticilerin otorite ve yetkilerini halkın irade ve egemenliğinden almasıdır. Demokrasiyi monarşiden ayıran temel nokta da budur.
Demokrasinin nihai amacı olan hürriyet ise bir yönüyle İslam’ın da en temel maksatlarından birisidir. Zira Yüce Allah’ın, peygamberler ve ilahî kitaplar göndermesinin asıl maksadı insanları; kendi nefislerine, arzu ve heveslerine, makam ve mansıplara, dünya malına, zorba yöneticilere, din adamlarına, totemlere, farklı ideoloji ve “izm”lere kul olmaktan kurtararak sadece Kendisine kullukta bulunmalarını temin etmektir. Gerçek hürriyetin yolu da buradan geçer. Zira mü’min düşüncesine göre bütün kulluklardan sıyrılmanın ve hakiki manada hür olabilmenin çaresi, hakkıyla Allah’a kulluk yapabilmektir.
Öte yandan Allah’ın, insana akıl ve irade bahşederek onu tercihleriyle baş başa bırakması da İslam’ın hürriyete verdiği değeri gösterir. Allah’a şirk koşma ve Ona karşı büyüklük taslama affedilmez günahlardır. Allah da bunların en çok gazaplandığı davranışlar olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Birr 136) Fakat buna rağmen O, en güzel şekilde yarattığı, şeref ve itibar atfettiği ve Kendisine halife yaptığı insanın bu tür günahlarına müdahale etmemektedir. Kendisi müdahale etmediği gibi peygamberlere de böyle bir yetki vermemiştir. Zira onlarca ayet-i kerimede peygamberlerin vazifesinin sadece tebliğ ve irşattan ibaret olduğu bildirilmiş (el-Maide, 5/99; en-Nur, 24/54), onların hiç kimse üzerinde baskı kurma haklarının olmadığı ifade edilmiştir. (Kâf, 50/45; el-Gâşiye, 88/22)
İslam mesajının hakkıyla anlaşılıp yaşanabilmesi de insanın bütün kısıtlama ve baskılardan azade kalmasına bağlıdır. Zira farklı baskı ve zorlamaların söz konusu olduğu bir yerde ne gerçek manada insan ne de mü’min olabilme söz konusu değildir. Çünkü insanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran asıl özelliği, akıl ve irade sahibi olması, tercihler yapabilmesi ve hayatını bu tercihlere göre yaşayabilmesidir. Bu sebepledir ki hem insanın insanca bir hayat yaşayacağı hem de mü’minin gerçek anlamıyla dinini yaşayacağı yerler, gerçek anlamıyla demokratik yönetimlerin uygulamada olduğu ülkelerdir.
Bilindiği üzere Hudeybiye barışına kadar geçen 19 yıllık zaman diliminde Müslüman olan insanların sayısı ne kadarsa, bundan sonraki bir yıl içinde o kadar insan daha Müslüman olmuştur. Demek ki toplumun farklı kesimleri arasındaki gerilim ve çatışmaların sürüp gittiği dönemlerde İslam’ın insanlığa sunduğu mesajın iyi anlaşılıp doğru değerlendirilebilmesi de mümkün değildir. Bunun için mutlaka uzlaşı ve barış ortamına ihtiyaç vardır. Toplumun bütün katmanlarında çeşitliliğin hakim olduğu bir dünyada bunu temin edebilecek en elverişli sistem ise demokrasidir.
Nitekim Türkiye tarihi açısından hem dindar kesimin rahat bir nefes aldığı hem de İslamcı partilerin önünün açıldığı zamanlara bakılacak olursa bunun kısmen de olsa demokrasinin işlerlik kazandığı dönemlere rastladığı görülecektir. Demokrasi, sosyal, dinî ve siyasi hayatta her zaman Müslümanların önünü açmıştır. Zira demokrasinin sağladığı özgür ve rahat ortam, her türlü faaliyet ve çalışmalarını yürütebilme, sosyal ve siyasi alanda istedikleri gibi örgütlenebilme, kendi fikir ve düşüncelerini savunabilme adına Müslümanlara önemli fırsatlar sunmuştur.
Müslümanların en çok içe kapandığı, haklarından mahrum edildiği, dinlerini yaşama imkânlarının ellerinden alındığı, ötekileştirildiği, dışlandığı, devlet kurumlarından tasfiye edildiği dönemler ise baskıcı ve totaliter anlayışın hakim olduğu zamanlardır.
Bu ölçüde demokrasinin sağladığı imkanlardan faydalanmalarına rağmen bazı Müslümanların hala demokrasinin karşısında olmaları veya istibdat dönemlerinde tam bir demokrasi savunucu kesilen Müslümanların güç ve iktidarı ellerine geçirdikleri dönemlerde ondan vazgeçmeleri gerçekten anlaşılması zor bir tavırdır. Halbuki günümüz Müslümanlarının demokrasi karşıtı tavırları, onların altını oymaktan veya bindikleri dalı kesmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Üstelik böyle bir tavır, akıntıya karşı kürek çekme demektir. Zira bu, efkar-ı ammeye terstir. Bu yüzden Müslümanların, küreselleşen bir dünyada demokrasiyi karşılarına alarak varabilecekleri hiç bir yer yoktur. Eğer Müslümanlar yaşadıkları dünyanın dışında kalmak ve zaman dışı olmak istemiyorlarsa, mutlaka demokrasiye sahip çıkmalı ve hatta onu daha da geliştirmeye çalışmalıdırlar.
Elbette Batılı demokrasinin İslamî değer ve idealler açısından tenkit edilebilecek yönleri vardır. Fakat dünyada hangi yönetim şekli veya devlet vardır ki tamamıyla kusursuz olsun! İslam tarihindeki yönetim ve devletlerin İslam açısından kusursuz olduğu iddia edilebilir mi? Kamil manada bir siyaset uygulayan Efendimiz dönemine nispetle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemleri -kendilerine ait seviye farklılıklarına rağmen- kamile en yakın dönemlerdir. Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde ise -yine nispetler perspektifinde- ilk iki halifeye yakın bir kemal söz konusudur. Emevilerle birlikte ise aradaki açı epey açılmıştır. Dolayısıyla konu ile ilgili yapılacak değerlendirmelerde mutlaka beşerî ve tarihî realitelerin göz önünde bulundurulması gerekir.
Netice
Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz ki, İslam ve demokrasi ne birbirinin alternatifidirler ne de birbirinin düşmanı. Bilakis demokrasi, İslamî ilkeler ve değerler açısından mevcutlar arasında en uygun ve en ideal yönetim şeklidir. Eğer Müslümanlar, başlarındaki ceberut yönetimlerden kurtulmak ve geleceğin dünyasında söz sahibi olmak istiyorlarsa Batılılardan daha fazla demokrasiye sahip çıkmalıdırlar. Bütün enerjilerini “İslam devleti” kurma yolunda harcayacaklarına; cehalet, istibdat, fakirlik, geri kalmışlık gibi çözüm bekleyen daha acil sorunlara odaklanmalı; bu sorunları da demokrasinin temin edeceği rahat, özgür ve güvenli bir ortamda daha rahat çözebileceklerinin şuurunda olmalıdırlar.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 26.10.2019
Bu soruya doğru cevap verebilme adına öncelikle şu sorunun sorulması gerekir: Demokrasinin İslam’a uygun bir yönetim şekli olup olmadığı nasıl tespit edilecek, bu konudaki hareket noktası ne olacaktır. Daha önce de ifade edildiği üzere İslam’ın demokrasi karşısına koyduğu herhangi bir alternatif yönetim şekli yoktur; sadece yönetimle ilgili koyduğu evrensel bir kısım ilkeler vardır. Bu sebeple konuyla ilgili bakılması gereken nokta, demokrasinin bu ilkelerle çelişip çelişmediğidir.
Herhangi bir uygulamanın İslam’a uygun olup olmadığını anlamanın çeşitli yolları vardır: İlk olarak söz konusu uygulamanın naslarda yer alıp almadığına, yani onunla ilgili şer’î bir delilin bulunup bulunmadığına; ikinci olarak bunun, İslam’ın ruhuyla, temel ilkeleriyle ve maksatlarıyla ne ölçüde uyuştuğuna; üçüncü olarak da dinî naslara bir aykırılığın söz konusu olup olmadığına bakılır.
Kanaatimizce hem oylama, seçim, parlamento, anayasal sistem, güçler ayrılığı gibi demokrasinin mekanizmaları hem de hürriyet, kanun önünde eşitlik, insan hakları, farklı fikirlere saygı, uzlaşı ve hoşgörü gibi demokrasinin temel değerleri dinî naslara ters değildir. Ters olma bir yana demokrasi; şura, bey’at, icma, sulh, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, maslahatları elde etme ve mefsedetleri giderme, hak ve adaleti ikame etme, zulüm ve fesadı önleme, hukukun üstünlüğünü sağlama gibi pek çok dinî kavram ve ilkeyle uyum içindedir.
Bu kavramlar içerisinde özellikle şura ve bey’at çok önemlidir. Allah, “Onların işleri kendi aralarında şûra iledir.” (eş-Şûrâ, 42/38) buyurmak suretiyle yönetim işlerinin nasıl yürütülmesi gerektiğinin yolunu göstermiştir. Buna göre her türlü idari ve siyasi meselenin meşverete dayanması gerekir ki bu, demokrasilerin de özünü oluşturur. Zira tek adam rejimlerinin önüne geçmenin, istibdat ve baskıyı engellemenin en etkili yolu, işlerin istişareyle karara bağlanmasıdır.
Bey’at ise halk ile yöneticiler arasında yapılan bir çeşit akittir. Bu akdin maksadı, halk tarafından seçilen ve razı olunan kişilerin yönetime geçmesi; yöneticilerin otorite ve yetkilerini halkın irade ve egemenliğinden almasıdır. Demokrasiyi monarşiden ayıran temel nokta da budur.
Demokrasinin nihai amacı olan hürriyet ise bir yönüyle İslam’ın da en temel maksatlarından birisidir. Zira Yüce Allah’ın, peygamberler ve ilahî kitaplar göndermesinin asıl maksadı insanları; kendi nefislerine, arzu ve heveslerine, makam ve mansıplara, dünya malına, zorba yöneticilere, din adamlarına, totemlere, farklı ideoloji ve “izm”lere kul olmaktan kurtararak sadece Kendisine kullukta bulunmalarını temin etmektir. Gerçek hürriyetin yolu da buradan geçer. Zira mü’min düşüncesine göre bütün kulluklardan sıyrılmanın ve hakiki manada hür olabilmenin çaresi, hakkıyla Allah’a kulluk yapabilmektir.
Öte yandan Allah’ın, insana akıl ve irade bahşederek onu tercihleriyle baş başa bırakması da İslam’ın hürriyete verdiği değeri gösterir. Allah’a şirk koşma ve Ona karşı büyüklük taslama affedilmez günahlardır. Allah da bunların en çok gazaplandığı davranışlar olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Birr 136) Fakat buna rağmen O, en güzel şekilde yarattığı, şeref ve itibar atfettiği ve Kendisine halife yaptığı insanın bu tür günahlarına müdahale etmemektedir. Kendisi müdahale etmediği gibi peygamberlere de böyle bir yetki vermemiştir. Zira onlarca ayet-i kerimede peygamberlerin vazifesinin sadece tebliğ ve irşattan ibaret olduğu bildirilmiş (el-Maide, 5/99; en-Nur, 24/54), onların hiç kimse üzerinde baskı kurma haklarının olmadığı ifade edilmiştir. (Kâf, 50/45; el-Gâşiye, 88/22)
İslam mesajının hakkıyla anlaşılıp yaşanabilmesi de insanın bütün kısıtlama ve baskılardan azade kalmasına bağlıdır. Zira farklı baskı ve zorlamaların söz konusu olduğu bir yerde ne gerçek manada insan ne de mü’min olabilme söz konusu değildir. Çünkü insanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran asıl özelliği, akıl ve irade sahibi olması, tercihler yapabilmesi ve hayatını bu tercihlere göre yaşayabilmesidir. Bu sebepledir ki hem insanın insanca bir hayat yaşayacağı hem de mü’minin gerçek anlamıyla dinini yaşayacağı yerler, gerçek anlamıyla demokratik yönetimlerin uygulamada olduğu ülkelerdir.
Bilindiği üzere Hudeybiye barışına kadar geçen 19 yıllık zaman diliminde Müslüman olan insanların sayısı ne kadarsa, bundan sonraki bir yıl içinde o kadar insan daha Müslüman olmuştur. Demek ki toplumun farklı kesimleri arasındaki gerilim ve çatışmaların sürüp gittiği dönemlerde İslam’ın insanlığa sunduğu mesajın iyi anlaşılıp doğru değerlendirilebilmesi de mümkün değildir. Bunun için mutlaka uzlaşı ve barış ortamına ihtiyaç vardır. Toplumun bütün katmanlarında çeşitliliğin hakim olduğu bir dünyada bunu temin edebilecek en elverişli sistem ise demokrasidir.
Nitekim Türkiye tarihi açısından hem dindar kesimin rahat bir nefes aldığı hem de İslamcı partilerin önünün açıldığı zamanlara bakılacak olursa bunun kısmen de olsa demokrasinin işlerlik kazandığı dönemlere rastladığı görülecektir. Demokrasi, sosyal, dinî ve siyasi hayatta her zaman Müslümanların önünü açmıştır. Zira demokrasinin sağladığı özgür ve rahat ortam, her türlü faaliyet ve çalışmalarını yürütebilme, sosyal ve siyasi alanda istedikleri gibi örgütlenebilme, kendi fikir ve düşüncelerini savunabilme adına Müslümanlara önemli fırsatlar sunmuştur.
Müslümanların en çok içe kapandığı, haklarından mahrum edildiği, dinlerini yaşama imkânlarının ellerinden alındığı, ötekileştirildiği, dışlandığı, devlet kurumlarından tasfiye edildiği dönemler ise baskıcı ve totaliter anlayışın hakim olduğu zamanlardır.
Bu ölçüde demokrasinin sağladığı imkanlardan faydalanmalarına rağmen bazı Müslümanların hala demokrasinin karşısında olmaları veya istibdat dönemlerinde tam bir demokrasi savunucu kesilen Müslümanların güç ve iktidarı ellerine geçirdikleri dönemlerde ondan vazgeçmeleri gerçekten anlaşılması zor bir tavırdır. Halbuki günümüz Müslümanlarının demokrasi karşıtı tavırları, onların altını oymaktan veya bindikleri dalı kesmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Üstelik böyle bir tavır, akıntıya karşı kürek çekme demektir. Zira bu, efkar-ı ammeye terstir. Bu yüzden Müslümanların, küreselleşen bir dünyada demokrasiyi karşılarına alarak varabilecekleri hiç bir yer yoktur. Eğer Müslümanlar yaşadıkları dünyanın dışında kalmak ve zaman dışı olmak istemiyorlarsa, mutlaka demokrasiye sahip çıkmalı ve hatta onu daha da geliştirmeye çalışmalıdırlar.
Elbette Batılı demokrasinin İslamî değer ve idealler açısından tenkit edilebilecek yönleri vardır. Fakat dünyada hangi yönetim şekli veya devlet vardır ki tamamıyla kusursuz olsun! İslam tarihindeki yönetim ve devletlerin İslam açısından kusursuz olduğu iddia edilebilir mi? Kamil manada bir siyaset uygulayan Efendimiz dönemine nispetle Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer dönemleri -kendilerine ait seviye farklılıklarına rağmen- kamile en yakın dönemlerdir. Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde ise -yine nispetler perspektifinde- ilk iki halifeye yakın bir kemal söz konusudur. Emevilerle birlikte ise aradaki açı epey açılmıştır. Dolayısıyla konu ile ilgili yapılacak değerlendirmelerde mutlaka beşerî ve tarihî realitelerin göz önünde bulundurulması gerekir.
Netice
Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz ki, İslam ve demokrasi ne birbirinin alternatifidirler ne de birbirinin düşmanı. Bilakis demokrasi, İslamî ilkeler ve değerler açısından mevcutlar arasında en uygun ve en ideal yönetim şeklidir. Eğer Müslümanlar, başlarındaki ceberut yönetimlerden kurtulmak ve geleceğin dünyasında söz sahibi olmak istiyorlarsa Batılılardan daha fazla demokrasiye sahip çıkmalıdırlar. Bütün enerjilerini “İslam devleti” kurma yolunda harcayacaklarına; cehalet, istibdat, fakirlik, geri kalmışlık gibi çözüm bekleyen daha acil sorunlara odaklanmalı; bu sorunları da demokrasinin temin edeceği rahat, özgür ve güvenli bir ortamda daha rahat çözebileceklerinin şuurunda olmalıdırlar.
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 26.10.2019
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Avrupa’daki hüsranın getirdiği tehlike [Hasan Cücük]
12 maç; sadece bir galibiyet ve toplanan 6 puan. Herhangi bir takım böyle bir tablo ortaya koysa muhtemelen teknik direktörüyle yollarını çıktan ayırmış olurdu. Kimse 12 maç sonunda 36 puan beklentisinde değildi. Ancak bu denli bir dibe vurma da beklenmiyordu. Bu tablo bu yıl Türk takımlarının Avrupa karnesi.
Türk takımlarının, Avrupa kupalarında 3 hafta maçları bildik senaryo ile başladı. Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray, sahasında Real Madrid’i konuk ederken, rakibinin eksikleri ve istikrarsız sonuçlarından dolayı elini 3 puan için ovuşturmaya başladı. Ancak maç başladığında, asıl eksiklerine odaklanması gerekenin Galatasaray olduğunu gördük.
Andone ile 2 dakikada bulduğumuz iki net pozisyonu konuştuk ama maç boyunca Muslera’nın kurtardığı 12 gollük pozisyonu es geçtik. Real Madrid forvetleri biraz daha dikkatli olsaydı tarihi bir fark daha ortaya çıkardı. 90 dakikada kaleye çekilen 28 şut. Real Madrid’in sezon başından beri en iyi istatistiği oldu. Hem de 6 eksikle geldiği İstanbul’da.
Galatasaray sadece son iki yılın şampiyonu değil. Devler Ligi’nde lig ikincimiz elemeleri geçip katılamadığı için kasasına UEFA’dan hatırı sayılır bir rakamı koyan bir kulüp. UEFA’dan gelen milyonlara bakıyorsunuz bir de transferlere… Terim, milyarlık kulüplerle mücadele ediyoruz diyor. Haklıdır, Real Madrid ve PSG kadro yapısıyla fark atıyor.
Şampiyonlar Ligi’ne 4. torbadan katılıp da kolay gruba düşmesini bekliyor sanırız. Bir zamanlar Avrupa Fatihi olarak tanımlanan bir kulübün neden 4. torbaya gerilediğini sormak yerine mazeretlerin arkasına sığınıyor. Transferlerin geç yapıldığına atıfta bulunuyor. Yapmayın sayın Terim, bu takımın başında 3. yılınızdasınız. Transferi planlamak yönetimin değil, teknik direktörün görevidir. Allah’tan, Belhanda sorunu ve hafta sonu derbi var da sorunların üstünü çabucak örttük.
Abdullah Avcı, A Milli Takım’ın başına geçtiğinde Sepp Piontek küplere binmişti. Tecrübeli isme göre, Avcı uluslararası tecrübesi olmayan biriydi. Milli takım hocalığının ayrı bir uzmanlık ve tecrübe gerektirdiğini en iyi bilen isimlerden biri olan Piontek’in itirazı haklı çıkmış, Avcı’nın milli takım dönemi hüsran olmuştu. Başakşehir’de Avcı’nın ortaya koyduğu başarı takdire şayandı. Zirveye oynayan bir takım kurdu. İşi kolaydı. Üzerinde hiçbir baskı olmayan bir takımı zirveye çıkarmak kolaydı. Bir de neredeyse devletin tüm kurumlarının sponsor olduğu bir kulüptü Başakşehir. Para sıkıntısı yoktu. Adebayor, Arda Turan gibi isimleri rahatlıkla kadrosuna katacak kaynağı buluyordu.
Aynı Avcı şimdi Beşiktaş’ta. Ne oynattığı futbol ne toplanan puanlar ilerisi için ümit vermiyor. Avrupa tam bir facia. 3 maç sonunda henüz puanla tanışamadı. Sahasında oynadığı iki maçı da kaybetti. Hafta sonu Galatasaray derbisinden çıkacak bir mağlubiyet Avcı’nın Beşiktaş döneminin sonu olabilir. Beşiktaş ilk kez Avrupa kupalarında sahasında oynadığı 4 maçı art arda kaybederek kötü bir rekora imza attı. Avcı, sakatlıklardan dert yanıyor. 8 haftada 22 değişik oyuncuya şans vermek zorunda kaldığını, bunun ise fazla olduğunu söylüyor. Oyuncuların bu kadar kolay sakatlanmasının sebebini bulmakta teknik direktörün görevlerinden biri olduğunu unutuyor.
Süper Lig’in en iyi futbolunu oynayan Trabzonspor da Avrupa’da hüsran yaşattı. Sahasında Krarnodar’a 2-0 yenilen Karadeniz ekibi, grupta bir puanla son sırada yer almaya devam etti. İyi futbol oynuyor ama 22 maçtır kalesini gole kapatamayan bir Trabzonspor var. Gol yemeye devam edersen, gol atamadığın maçı kaybediyorsun. FC Basel, Getafe ve Krasnodar’ın yer aldığı bir gruptan Trabzonspor’un rahat çıkması gerekir ama sonuçlar ortada.
12 maçta tek galibiyeti Başakşehir aldı. Avusturya temsilcisi Wolfsberger’i 1-0 yenen Başakşehir, bu sezon Avrupa kupalarında yüzümüzü güldüren takım oldu. Topladığı 4 puanla Roma’nın ardından ikinci sırada bulunuyor. 4. hafta Wolfsberger deplasmanından puanla dönerse gruptan çıkma şansını devam ettirecek.
Mevcut durum Türk takımları açısından oldukça sıkıntılı. Güncel UEFA ülke sıralamasına göre Türkiye 11. sırada yer alıyor. Bu sezon Galatasaray, 5000, Trabzonspor 3500, Başakşehir 3000, Malatyaspor 2500 ülke puanına katkı yaparken, Beşiktaş’ın şu ana kadar puan katkısı olmadı. Bu sezon Avrupa arenasında 14 bin puan topladık. Kural gereği bu puan, katılan takım sayısına bölünüyor. Ortaya çıkan 2800 ise şuanki ülke puanımız oluyor. Son 5 yılda topladığımız puan ise 31 bin 500.
Avrupa kupalarında takımlarımız istikrarsız sonuçlara devam ederse Süper Lig’in şampiyonu Devler Ligi doğrudan katılma hakkını kaybedecek. Şampiyonlar Ligi’nde statü yine değişti. Gelecek sezondan itibaren ülke puan sıralamasında ilk 10’da yer alan ülkelerin şampiyonları direk olarak gruplardan başlayacak. Şuan 11. sırada bulunan Türkiye’nin şampiyonu ise eleme oynamak zorunda kalacak. Lig ikincimizin uzun bir süredir elemeleri geçemediğini hesapladığımızda Türk takımları olmadan bir Şampiyonlar Ligi’ne hazır olmalıyız. Türkiye, Ukrayna veya Hollanda’dan birini geçmesi gerekirken, Avusturya’nın nefesini ensesinde hissediyor. Başakşehir, Wolfsberger deplasmanından puansız dönerse büyük ihtimal 11. sıradaki yerimizi kaybedeceğiz.
Şampiyonlar Ligi sadece prestij değil. Muazzam bir maddi kaynak. Şampiyonumuz gruplarda yer bulamazsa Avrupa ile aramızdaki fark daha da açılacak. Kulüplerin maddi krizi daha artacak.
[Hasan Cücük] 26.10.2019 [TR724]
Türk takımlarının, Avrupa kupalarında 3 hafta maçları bildik senaryo ile başladı. Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray, sahasında Real Madrid’i konuk ederken, rakibinin eksikleri ve istikrarsız sonuçlarından dolayı elini 3 puan için ovuşturmaya başladı. Ancak maç başladığında, asıl eksiklerine odaklanması gerekenin Galatasaray olduğunu gördük.
Andone ile 2 dakikada bulduğumuz iki net pozisyonu konuştuk ama maç boyunca Muslera’nın kurtardığı 12 gollük pozisyonu es geçtik. Real Madrid forvetleri biraz daha dikkatli olsaydı tarihi bir fark daha ortaya çıkardı. 90 dakikada kaleye çekilen 28 şut. Real Madrid’in sezon başından beri en iyi istatistiği oldu. Hem de 6 eksikle geldiği İstanbul’da.
Galatasaray sadece son iki yılın şampiyonu değil. Devler Ligi’nde lig ikincimiz elemeleri geçip katılamadığı için kasasına UEFA’dan hatırı sayılır bir rakamı koyan bir kulüp. UEFA’dan gelen milyonlara bakıyorsunuz bir de transferlere… Terim, milyarlık kulüplerle mücadele ediyoruz diyor. Haklıdır, Real Madrid ve PSG kadro yapısıyla fark atıyor.
Şampiyonlar Ligi’ne 4. torbadan katılıp da kolay gruba düşmesini bekliyor sanırız. Bir zamanlar Avrupa Fatihi olarak tanımlanan bir kulübün neden 4. torbaya gerilediğini sormak yerine mazeretlerin arkasına sığınıyor. Transferlerin geç yapıldığına atıfta bulunuyor. Yapmayın sayın Terim, bu takımın başında 3. yılınızdasınız. Transferi planlamak yönetimin değil, teknik direktörün görevidir. Allah’tan, Belhanda sorunu ve hafta sonu derbi var da sorunların üstünü çabucak örttük.
Abdullah Avcı, A Milli Takım’ın başına geçtiğinde Sepp Piontek küplere binmişti. Tecrübeli isme göre, Avcı uluslararası tecrübesi olmayan biriydi. Milli takım hocalığının ayrı bir uzmanlık ve tecrübe gerektirdiğini en iyi bilen isimlerden biri olan Piontek’in itirazı haklı çıkmış, Avcı’nın milli takım dönemi hüsran olmuştu. Başakşehir’de Avcı’nın ortaya koyduğu başarı takdire şayandı. Zirveye oynayan bir takım kurdu. İşi kolaydı. Üzerinde hiçbir baskı olmayan bir takımı zirveye çıkarmak kolaydı. Bir de neredeyse devletin tüm kurumlarının sponsor olduğu bir kulüptü Başakşehir. Para sıkıntısı yoktu. Adebayor, Arda Turan gibi isimleri rahatlıkla kadrosuna katacak kaynağı buluyordu.
Aynı Avcı şimdi Beşiktaş’ta. Ne oynattığı futbol ne toplanan puanlar ilerisi için ümit vermiyor. Avrupa tam bir facia. 3 maç sonunda henüz puanla tanışamadı. Sahasında oynadığı iki maçı da kaybetti. Hafta sonu Galatasaray derbisinden çıkacak bir mağlubiyet Avcı’nın Beşiktaş döneminin sonu olabilir. Beşiktaş ilk kez Avrupa kupalarında sahasında oynadığı 4 maçı art arda kaybederek kötü bir rekora imza attı. Avcı, sakatlıklardan dert yanıyor. 8 haftada 22 değişik oyuncuya şans vermek zorunda kaldığını, bunun ise fazla olduğunu söylüyor. Oyuncuların bu kadar kolay sakatlanmasının sebebini bulmakta teknik direktörün görevlerinden biri olduğunu unutuyor.
Süper Lig’in en iyi futbolunu oynayan Trabzonspor da Avrupa’da hüsran yaşattı. Sahasında Krarnodar’a 2-0 yenilen Karadeniz ekibi, grupta bir puanla son sırada yer almaya devam etti. İyi futbol oynuyor ama 22 maçtır kalesini gole kapatamayan bir Trabzonspor var. Gol yemeye devam edersen, gol atamadığın maçı kaybediyorsun. FC Basel, Getafe ve Krasnodar’ın yer aldığı bir gruptan Trabzonspor’un rahat çıkması gerekir ama sonuçlar ortada.
12 maçta tek galibiyeti Başakşehir aldı. Avusturya temsilcisi Wolfsberger’i 1-0 yenen Başakşehir, bu sezon Avrupa kupalarında yüzümüzü güldüren takım oldu. Topladığı 4 puanla Roma’nın ardından ikinci sırada bulunuyor. 4. hafta Wolfsberger deplasmanından puanla dönerse gruptan çıkma şansını devam ettirecek.
Mevcut durum Türk takımları açısından oldukça sıkıntılı. Güncel UEFA ülke sıralamasına göre Türkiye 11. sırada yer alıyor. Bu sezon Galatasaray, 5000, Trabzonspor 3500, Başakşehir 3000, Malatyaspor 2500 ülke puanına katkı yaparken, Beşiktaş’ın şu ana kadar puan katkısı olmadı. Bu sezon Avrupa arenasında 14 bin puan topladık. Kural gereği bu puan, katılan takım sayısına bölünüyor. Ortaya çıkan 2800 ise şuanki ülke puanımız oluyor. Son 5 yılda topladığımız puan ise 31 bin 500.
Avrupa kupalarında takımlarımız istikrarsız sonuçlara devam ederse Süper Lig’in şampiyonu Devler Ligi doğrudan katılma hakkını kaybedecek. Şampiyonlar Ligi’nde statü yine değişti. Gelecek sezondan itibaren ülke puan sıralamasında ilk 10’da yer alan ülkelerin şampiyonları direk olarak gruplardan başlayacak. Şuan 11. sırada bulunan Türkiye’nin şampiyonu ise eleme oynamak zorunda kalacak. Lig ikincimizin uzun bir süredir elemeleri geçemediğini hesapladığımızda Türk takımları olmadan bir Şampiyonlar Ligi’ne hazır olmalıyız. Türkiye, Ukrayna veya Hollanda’dan birini geçmesi gerekirken, Avusturya’nın nefesini ensesinde hissediyor. Başakşehir, Wolfsberger deplasmanından puansız dönerse büyük ihtimal 11. sıradaki yerimizi kaybedeceğiz.
Şampiyonlar Ligi sadece prestij değil. Muazzam bir maddi kaynak. Şampiyonumuz gruplarda yer bulamazsa Avrupa ile aramızdaki fark daha da açılacak. Kulüplerin maddi krizi daha artacak.
[Hasan Cücük] 26.10.2019 [TR724]
Yitik günün zafer duruşu [Dr. Reşit Haylamaz]
Bedir’den sonra Uhud’da da aynı hezimetin yükü altında ezilmeye başlamışlardı ki yalandan bir zafer kurguladılar!
İçteki unsurları da kullanarak öylesine köpürttüler ki geçici de olsa bir üstünlük görüntüsüne ulaştılar.
Ancak, bu üstünlük havasını cephede devam ettiremeyeceklerinden eminlerdi ve iş kıvamında iken Uhud’dan ayrılmayı tercih ettiler.
Tabii, işin bir de “hava” boyutu vardı ve göstere göstere bunu da yaptılar! Zafer kazanmışçasına yaklaştı ve Bedir’in rövanşını aldıklarını söylediler. Üstelik, bir de davetleri vardı; özetle:
“Madem iş, berabere bitti; gelecek yıl Bedir’de buluşup kozlarımızı paylaşalım!” diyorlardı.
İşin garip yanı, böylesine havalı bir görüntü arz etmelerine rağmen arkalarına bile bakmadan Mekke’nin yolunu tuttular.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbıyla yola çıktı ve Hamrâü’l-Esed’e kadar gitti. Üstelik, burada üç gün bekledi. Zira o günün teamüllerine göre zaferi kazanan taraf, savaş meydanında üç gün beklerdi ve bu üç gün zarfında karşı taraf yeniden gelip savaşma cesareti gösteremezse zaferini ilan ederdi.
Bu zaviyeden bakıldığında Uhud, mutlak bir zaferdi!
Zaman, su gibi akıp gidiverdi ve teklif ettikleri Bedir mevsimi kapıya dayandı.
Ortada, havasını attıkları, meydan okuyarak düelloya çağırdıkları bir cephe vardı ama Mekke’de başka bir durum daha vardı; kasıp kavuran bir kıtlıkla boğuşuyorlardı!
Açlığın acısı yürek yakıyor, çoluk çocuğun feryadı gökleri inletiyordu! O kadar ki yiyecek bulamayan hayvanlar telef olmaya başlamıştı!
Ebû Süfyân’ın gözü-kulağı Medîne’deydi.
Endişe ettiği gibi beklediği de oldu ve günün birinde Nuaym İbn-i Mes’ûd, İkinci Bedir için Medîne’nin sefer hazırlığı yaptığının haberini getiriverdi!
Evet, bunu kendisi teklif etmişti etmesine ama o, bir yıl önceydi. Hem, mağlubiyet gömleğini giymemek için o gün öyle denilmesi, üst perdeden konuşulması ve cesaretsizliğini zafer gömleğiyle perdelemesi gerekiyordu.
Şimdi ise gün değişmiş, devran dönmüş, köprünün altından ne sular akmıştı.
Görünen köy kılavuz istemezdi ve gidişatı gören Ebû Süfyân, bu durumda yapılacak bir savaşın sonucunu şimdiden görüyordu.
Bunu kaldıramazdı.
Hamaset naralarıyla Uhud’u perdelemiş olsa da yeni bir Bedir macerasını hiçbir yamacı kapatamaz, zafer diye yutturamazdı!
Öyleyse, İkinci Bedir olmamalıydı.
Ancak, “Korktu ve gelmedi!” denilmesini de istemiyordu.
Bunun tek bir yolu vardı; ne yapıp etmeli ve Medîne’yi bu sevdadan vazgeçirmeliydi!
Böylelikle, acziyetin faturasını da Medîne’ye kesecek, vaziyeti kurtaracaklardı.
Nuaym İbn-i Mes’ûd ile masaya oturdu ve bir anlaşmaya vardılar; gidecek ve Medîne’yi bu sevdadan vazgeçirecekti. Üstelik, beyanlarını sorgusuz tekrarlayacak nakaratçı takımını da harekete geçirecek, beyanlarının münferit olmadığını gösterecek ve böylelikle, aklı olan herkesin aynı fikirde birleştiği kanaatini uyandıracaktı.
Hem, bu işin üstesinden gelir, yalanına Medîne’yi kandırabilirse, üstüne yirmi deve de ücret alacaktı.
Kureyş’in kudretli hatibi Süheyl İbn-i Amr da buna kefildi!
Ne yapsınlar, o günün imkanları bu kadardı; günümüzün ağzı süt kokan paytak badili insanları gibi hazır kıta orduları olsaydı, kim bilir ne atışlar yaptırır, gün ortasında güneşi, karadelik diye yuttururlardı!
Planladıkları gibi Medîne’ye geldi, Nuaym; gördüğü, karşılaştığı herkese, “Ebû Süfyân, karşı konulamayacak bir kuvvet hazırladı!” demeye başladı.
İçi boş bir yalanla, koskoca bir şehrin algısını değiştireceğine inanıyor ve yirmi deveye tamah ettiği dünyalık için katmerli yalanını, dünyanın en yalın hakikatiymiş gibi pazarlıyordu!
Ama nafile; ne Uhud’daki şehidlerden bahisler açması ne de o gün alınan yaraları hatırlatıp hazin manzarayı önlerine koyması, sonucu değiştirmiyordu.
Metanetiyle ortada duran ve “Söz verdik; Bedir’e gideceğiz!” diyen Ashâb’ın bu tavrı, onu çileden çıkaracak gibi oluyordu:
“Ne isabetsiz bir görüş! Ne yanlış bir karar! Beni dinleyin ve evlerinizde oturun; şayet Bedir’e giderseniz, kaçanlarınızdan başkası kurtulamaz!” dese de sözünün karşılık bulmadığını görmek onu kahrediyordu.
Bu badireyi, ancak içerideki unsurların, uykuda görünümü veren aktif hücrelerin yardımıyla aşabilirdi ve o da nifak yuvalarının kapısını aşındırmaya başladı!
Belirlenen yeni slogan, “Bu ordunun elinden Muhammed kurtulamaz!” şeklindeydi.
Tabii olarak bu, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına kadar geldi; ashâbını topladı ve onlara şunları söyledi:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki kimse gelmese bile Ben, tek başıma yola çıkacak ve sözleşme yerine gideceğim!”
Lider, ortalığın kazan gibi kaynadığı bu demlerde belli olurdu ve bu Nebevî duruş, yalanın tesir alanına girenleri de kendine getirdi; bundan böyle Medîne, Bedir’e kilitliydi!
Beri tarafta, yalanın kuş tüyü yastığında hayal gören Mekke, Medîne’nin işinin bittiğine inanıyor ve bir daha cesaret gösterip karşılarına çıkamayacaklarını konuşup duruyorlardı!
Neden mi?
Tek kanaldan besleniyorlardı; zaten, düşünme lüksleri yoktu ve onlara göre “reis” ne diyorsa, sorgu-sualsiz mutlak doğru o idi.
Medîne’yi yolundan çevirememiş olmanın acziyle yola çıksalar da başka çare kalmamıştı; realiteyi kabul edecek ve geri döneceklerdi. Nasıl olsa, önlerine konan her argümanı hazmeden bir teb’aları vardı; bu dönüşün faturasını, kıtlık ve yaşanan sıkıntılara bağlayacak, foyalarının çıkmasına yine meydan vermemiş olacaklardı!
Bedir panayırına ticaret için gelen Mahşî İbn-i Amr, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbını karşısında görünce çok şaşırmış ve bu şaşkınlıkla şunları söylemişti:
“Sen bu kuyuların başına, Kureyş ile karşılaşmak için mi geldin, yâ Muhammed? Halbuki, bize anlatılanlara göre hepiniz öldürülmüş ve işiniz de bitmişti! Ancak, görüyorum ki panayırın büyük çoğunluğu sizlerden oluşuyor!”
İnsan işte!
Bir hakikatin bin yalanı kül edeceğini bile bile buna tevessül ediyor ve hezimetine zafer süsü vererek, yitik gününü kurtarabilmek için kaç türlü kılığa girebiliyor!
[Dr. Reşit Haylamaz] 26.10.2019 [TR724]
İçteki unsurları da kullanarak öylesine köpürttüler ki geçici de olsa bir üstünlük görüntüsüne ulaştılar.
Ancak, bu üstünlük havasını cephede devam ettiremeyeceklerinden eminlerdi ve iş kıvamında iken Uhud’dan ayrılmayı tercih ettiler.
Tabii, işin bir de “hava” boyutu vardı ve göstere göstere bunu da yaptılar! Zafer kazanmışçasına yaklaştı ve Bedir’in rövanşını aldıklarını söylediler. Üstelik, bir de davetleri vardı; özetle:
“Madem iş, berabere bitti; gelecek yıl Bedir’de buluşup kozlarımızı paylaşalım!” diyorlardı.
İşin garip yanı, böylesine havalı bir görüntü arz etmelerine rağmen arkalarına bile bakmadan Mekke’nin yolunu tuttular.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbıyla yola çıktı ve Hamrâü’l-Esed’e kadar gitti. Üstelik, burada üç gün bekledi. Zira o günün teamüllerine göre zaferi kazanan taraf, savaş meydanında üç gün beklerdi ve bu üç gün zarfında karşı taraf yeniden gelip savaşma cesareti gösteremezse zaferini ilan ederdi.
Bu zaviyeden bakıldığında Uhud, mutlak bir zaferdi!
Zaman, su gibi akıp gidiverdi ve teklif ettikleri Bedir mevsimi kapıya dayandı.
Ortada, havasını attıkları, meydan okuyarak düelloya çağırdıkları bir cephe vardı ama Mekke’de başka bir durum daha vardı; kasıp kavuran bir kıtlıkla boğuşuyorlardı!
Açlığın acısı yürek yakıyor, çoluk çocuğun feryadı gökleri inletiyordu! O kadar ki yiyecek bulamayan hayvanlar telef olmaya başlamıştı!
Ebû Süfyân’ın gözü-kulağı Medîne’deydi.
Endişe ettiği gibi beklediği de oldu ve günün birinde Nuaym İbn-i Mes’ûd, İkinci Bedir için Medîne’nin sefer hazırlığı yaptığının haberini getiriverdi!
Evet, bunu kendisi teklif etmişti etmesine ama o, bir yıl önceydi. Hem, mağlubiyet gömleğini giymemek için o gün öyle denilmesi, üst perdeden konuşulması ve cesaretsizliğini zafer gömleğiyle perdelemesi gerekiyordu.
Şimdi ise gün değişmiş, devran dönmüş, köprünün altından ne sular akmıştı.
Görünen köy kılavuz istemezdi ve gidişatı gören Ebû Süfyân, bu durumda yapılacak bir savaşın sonucunu şimdiden görüyordu.
Bunu kaldıramazdı.
Hamaset naralarıyla Uhud’u perdelemiş olsa da yeni bir Bedir macerasını hiçbir yamacı kapatamaz, zafer diye yutturamazdı!
Öyleyse, İkinci Bedir olmamalıydı.
Ancak, “Korktu ve gelmedi!” denilmesini de istemiyordu.
Bunun tek bir yolu vardı; ne yapıp etmeli ve Medîne’yi bu sevdadan vazgeçirmeliydi!
Böylelikle, acziyetin faturasını da Medîne’ye kesecek, vaziyeti kurtaracaklardı.
Nuaym İbn-i Mes’ûd ile masaya oturdu ve bir anlaşmaya vardılar; gidecek ve Medîne’yi bu sevdadan vazgeçirecekti. Üstelik, beyanlarını sorgusuz tekrarlayacak nakaratçı takımını da harekete geçirecek, beyanlarının münferit olmadığını gösterecek ve böylelikle, aklı olan herkesin aynı fikirde birleştiği kanaatini uyandıracaktı.
Hem, bu işin üstesinden gelir, yalanına Medîne’yi kandırabilirse, üstüne yirmi deve de ücret alacaktı.
Kureyş’in kudretli hatibi Süheyl İbn-i Amr da buna kefildi!
Ne yapsınlar, o günün imkanları bu kadardı; günümüzün ağzı süt kokan paytak badili insanları gibi hazır kıta orduları olsaydı, kim bilir ne atışlar yaptırır, gün ortasında güneşi, karadelik diye yuttururlardı!
Planladıkları gibi Medîne’ye geldi, Nuaym; gördüğü, karşılaştığı herkese, “Ebû Süfyân, karşı konulamayacak bir kuvvet hazırladı!” demeye başladı.
İçi boş bir yalanla, koskoca bir şehrin algısını değiştireceğine inanıyor ve yirmi deveye tamah ettiği dünyalık için katmerli yalanını, dünyanın en yalın hakikatiymiş gibi pazarlıyordu!
Ama nafile; ne Uhud’daki şehidlerden bahisler açması ne de o gün alınan yaraları hatırlatıp hazin manzarayı önlerine koyması, sonucu değiştirmiyordu.
Metanetiyle ortada duran ve “Söz verdik; Bedir’e gideceğiz!” diyen Ashâb’ın bu tavrı, onu çileden çıkaracak gibi oluyordu:
“Ne isabetsiz bir görüş! Ne yanlış bir karar! Beni dinleyin ve evlerinizde oturun; şayet Bedir’e giderseniz, kaçanlarınızdan başkası kurtulamaz!” dese de sözünün karşılık bulmadığını görmek onu kahrediyordu.
Bu badireyi, ancak içerideki unsurların, uykuda görünümü veren aktif hücrelerin yardımıyla aşabilirdi ve o da nifak yuvalarının kapısını aşındırmaya başladı!
Belirlenen yeni slogan, “Bu ordunun elinden Muhammed kurtulamaz!” şeklindeydi.
Tabii olarak bu, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına kadar geldi; ashâbını topladı ve onlara şunları söyledi:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki kimse gelmese bile Ben, tek başıma yola çıkacak ve sözleşme yerine gideceğim!”
Lider, ortalığın kazan gibi kaynadığı bu demlerde belli olurdu ve bu Nebevî duruş, yalanın tesir alanına girenleri de kendine getirdi; bundan böyle Medîne, Bedir’e kilitliydi!
Beri tarafta, yalanın kuş tüyü yastığında hayal gören Mekke, Medîne’nin işinin bittiğine inanıyor ve bir daha cesaret gösterip karşılarına çıkamayacaklarını konuşup duruyorlardı!
Neden mi?
Tek kanaldan besleniyorlardı; zaten, düşünme lüksleri yoktu ve onlara göre “reis” ne diyorsa, sorgu-sualsiz mutlak doğru o idi.
Medîne’yi yolundan çevirememiş olmanın acziyle yola çıksalar da başka çare kalmamıştı; realiteyi kabul edecek ve geri döneceklerdi. Nasıl olsa, önlerine konan her argümanı hazmeden bir teb’aları vardı; bu dönüşün faturasını, kıtlık ve yaşanan sıkıntılara bağlayacak, foyalarının çıkmasına yine meydan vermemiş olacaklardı!
Bedir panayırına ticaret için gelen Mahşî İbn-i Amr, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbını karşısında görünce çok şaşırmış ve bu şaşkınlıkla şunları söylemişti:
“Sen bu kuyuların başına, Kureyş ile karşılaşmak için mi geldin, yâ Muhammed? Halbuki, bize anlatılanlara göre hepiniz öldürülmüş ve işiniz de bitmişti! Ancak, görüyorum ki panayırın büyük çoğunluğu sizlerden oluşuyor!”
İnsan işte!
Bir hakikatin bin yalanı kül edeceğini bile bile buna tevessül ediyor ve hezimetine zafer süsü vererek, yitik gününü kurtarabilmek için kaç türlü kılığa girebiliyor!
[Dr. Reşit Haylamaz] 26.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Reşit Haylamaz
Türkiye’de neden kitap okunmaz? [Yavuz Altun]
Hemen bütün uzmanların mutabık olduğu bir konu var: Türkiye’de kitap okunmuyor.
Nisan 2018’de, dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Gaziantep’teki bir kitap fuarının açılışında şöyle demiş mesela:
“Türkiye’de kitap okuyanların oranı, bir çalışmaya göre binde bir. (…) Vatandaşlarımız televizyon seyretmeye, internete günde ortalama 8-9 saat ayırıyor, kitap okumaya bir dakika ayırıyormuş. (…) Batıda metroya, otobüse bindiğiniz zaman insanların harıl harıl kitap okuduğunu görürsünüz. Kitaba da para harcamıyoruz. Norveç’te bir vatandaş yıllık ortalama 137, Almanya 122, dünyada ise 1,3 dolar harcanıyor. Türkiye’de 25 cent. Medeniyetimiz, inancımız okumayı, öğrenmeyi teşvik ve talep ediyorsa da gelin görün ki bizim bu durumu iyileştirmemiz lazım.”
Bu konu hep bu şekilde gündeme getirilir ve “kitap” denilen o şeyin okunması salık verilir.
Bence önce şuradan başlamak lazım: Kitap kültürü nedir? Bizim kültürümüzde yeri var mıdır?
Temelde kitapların iki önemli işlevi var. İlki, bilginin saklanması ve bilgi üreticileri arasında bu vasıtayla nesiller arası bir iletişime vesile olması. İkincisi, toplumsal bir iletişimin aracı olması.
Bilgi üretimi yönü, entelektüelleri, araştırmacıları, akademisyenleri ve bilumum kaymak tabaka insanını ilgilendirdiği ve o kesimde – öyle ümit ediyorum ki – kitap okumakla ilgili bir problem olmadığı için, ikincil işleve odaklanalım.
Bu işleve sahip kitaplar, bilgilendirici (enformatif) ya da eğlendirici (sanatsal) olmak üzere çok kabaca ikiye ayrılabilir. Tabi bu ayrım, farazîdir. İkisinin kesiştiği, çok sayıda örnek var.
Eğitim sistemi içinde gereklilik duyulan kitapları dışarıda bırakırsak, toplumun ne türlü kitaplar okuyacağına çoğu zaman yayınevleri karar verir. Elbette burada arz-talep dengesi gözetildiğini varsayabiliriz, fakat temelde bir kitapçıda karşımıza çıkan kitaplar seçkisi, yayınevi yöneticilerinin görgüleri nispetindedir.
Peki, insanlar neden kitap yazma ihtiyacı duymuşlar?
“Kitap” bugünkü formatı itibariyle bir Avrupa buluşu. Elbette her kültürde “kitap” diyebileceğimiz şeyler mevcut. Ve kitap, her daim elitlerin uğraşı. Ancak Gutenberg’in 1440’larda icat ettiği matbaa, bunu değiştirerek, kitabın herkese ulaşmasını sağlıyor.
Tabi matbaa teknolojisi, aynı zamanda kârlı bir ticarete kapı aralıyor. Avrupa’nın birçok şehrinde matbaa sayesinde yeni zenginler türüyor. Bunun alıcısı da var. Aklınıza gelebilecek hemen her konuda kitaplar yazılıyor. “Çok satanlar” listeleri oluşuyor.
Bugünkü “çok satanlar” listelerine bakıp hayıflananlar için söyleyeyim; tarih boyunca en popüler kitaplar genelde dönemine göre “bayağı” bulunan eserler olmuş. Mizahî eserler, pornografi ve ucuz romanlar elden ele dolaşmış. Hatta modern zamanlarda “iyi kitap” daha çok değer görüyor denebilir.
Matbaanın icadıyla birlikte sadece kitaplar değil, gazeteler de popülerleşiyor. Avrupa eliti, antik zamanlardan beri bir “yazılı kültür” üretmekteydi; matbaa ise yazılı kültürü toplumun diğer kesimlerinde de yaygınlaştıracaktı.
Kitap gibi, gazetenin de öncelikli işlevi kitle iletişimiydi. Hatta ilk döneminde gazeteler, vatandaşların görüşleriyle dolup taşardı. Henüz “haber formatı” oturmadığı zamanlarda, sıklıkla okuyucu mektupları yayınlanırdı. Bu da, birbirini hiç tanımayan insanların, gazeteler üzerinden belirli konuları tartışmalarını sağlamıştı.
Edebiyat alanında da, gazeteler bu dönemde öncü roller üstlenecekti. Bugün roman olarak okuduğumuz pek çok eser, zamanında gazetelerde tefrika hâlinde basılmıştı. Mesela Tolstoy’un meşhur Anna Karenina romanı, 1873’le 1877 arasında The Russian Messenger isimli bir gazetede yayınlandı. Düşünün ki bir Alman gazetesi 1875’te, tefrika roman yayınlayarak tirajını 382 bine çıkarabilmişti.
Edebiyatın da araçlarından biri olduğu bu tartışma kültürü, zamanla kitap formuna da taşındı. Avrupa şehirlerindeki okuma salonlarında, şehrin önde gelen entelektüelleri tarafından yazılan fikir yazıları ya da seyahat notları bu salonlarda okunur, üzerine tartışılırdı.
Hem gazete hem de bu kitap formu, Osmanlı’ya 19. yüzyılın ikinci yarısında girdi. Öncesinde el yazmaları vardı elbette, fakat halk arasında yaygın değildi. Okuma yazma oranları da hâliyle Avrupa’ya kıyasla düşüktü. İmparatorluğun zor zamanları olduğundan, bu iki form da politik araçlar olarak ön plana çıktı.
Yine de bu dönem, kitap üzerinden iletişim kuran bir entelektüel sınıfın ortaya çıkmasını sağladı. Cumhuriyet’le birlikte “kitap yazabilen” sınıf kendini bir anda dinî ulemanın yerinde buldu. Gazeteler ve kitaplar, bu otorite kaymasından olacak, uzunca bir süre didaktik bir tonda devam etti. Ulemanın bir diğer muadili olan akademisyenler de kendi kütüphanelerini oluşturdu.
Televizyonun ve radyonun yokluğunda, kitap ve gazete okumak bir ihtiyaç gibi görülebilirdi fakat onların icadıyla birlikte, okumak bilhassa bizim gibi okuma-yazma kültürü zayıf olan ülkelerde lükse dönüştü. 1960’larda ve 70’lerde belirli kitapları okumanın kriminal eylem sayılması, muhtemelen o dönemin insanlarında çeşitli travmalara da yol açmıştır.
Ama asıl büyük problem, Türkiye’de ortak bir kanonun yokluğu. Bugün Avrupa medeniyeti dediğimizde, hemen her Avrupa ülkesinde ortak bir miras olarak görülen kitapların varlığından söz ederiz. O kitaplar ve onların yorumları üzerinden ortaklaşan bir düşünce atlası çıkarılabilir. Bu, ulus devletleri de aşan bir kültür.
Çok-cemaatli bir toplumsal yapıya sahip Türkiye’de ise, her kesimin kendi seçkisi ön plana çıkıyor. Topluluklar arası fay hatlarını kırmak suretiyle yığınlar üzerinde yükselen “grup entelektüeli” ise karşıtlıklar kurarak, varlığını sürdürme derdinde. Atatürk’ün Nutuk’una karşılık Rıza Nur’un Hatırât’ının muhafazakâr kesimde yüceltilmesi gibi.
Hâliyle kitap okumak, yine bir “grup içi aktivite” ya da “gruba mensubiyet” adına yapılması gereken bir eyleme dönüşüyor. Ödüllendirme mekanizması, bu şekilde çalışıyor. Bir insanın “çok kitap okuması” değil, “doğru kitapları okuması” teşvik ediliyor.
Bu grupların en çok üzerinde uzlaştığı mesele de, Batılı kanona karşı bir “tereddüt” üretmek. Türk entelektüeli, öncelikli olarak Batılı kanonu “okuyabilen” kişi olarak ön plana çıktığından, sıradan vatandaşın doğrudan oraya yönelmesini bilinçaltında pek de istemiyor denebilir. Osmanlı’dan bugüne yabancı dilde eser okuyabilmek, Tercüme Odası’ndan geçmek, entelektüelliğin yeter şartlarındandı. Bu sebeple popüler Türk entelektüelleri, Batılı kanonu okuyup onu kendince yorumlayarak hakikati perdeleme vazifesi icra ediyorlar.
Çok okumanın değil “doğru kitapları okumanın” ödüllendirilmesi meselesi, örgün eğitimde de karşımıza çıkıyor. Bir öğrencinin okulunu başarıyla bitirip iyi bir üniversiteye yerleşmesi macerası sırasında, okul kitapları dışındaki kitapların pek de bir önemi yok. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitapları ise, bilgiyi didaktik bir biçimde, “bu budur, şu da şudur” basmakalıp sisteminde vermeyi tercih ettiği için, buradan da bir kitap okuma alışkanlığı türemiyor.
Merkezî sınav sisteminde ise, doğru cevapları ezberlemeniz kâfi. Oysa bir konuyu derinlemesine araştırdıkça, o konuda yazılmış çok sayıda farklı kitabı okudukça, “doğru cevap” denen şeyin ne kadar muğlak olduğunun farkına varırsınız. Kesin hükümlerden, didaktik öğretilerden uzaklaşırsınız. Zira bir kitabı, bir tweet’ten ya da gazetedeki kısa bir makaleden (mesela bu okuduğunuz makaleden) ayıran, içindeki nüanslardır. İyi bir kitap, size çok yönlü bir bakış açısı kazandırır. Doğru bir tarih kitabı okuduğunuzda Sultan Abdülhamit’in “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” olduğu sorusuna tek bir cevap veremeyeceğinizi görürsünüz.
Bu da, politik açıdan pek faydalı değildir. Türkiye gibi yazarların değil politikacıların toplum üzerinde daha fazla etkili olduğu yerlerde, sadece doğru kitapları okumanız, karmaşık problemlere verilmiş kısa ve net cevapları, yer yer sloganları ezberlemeniz beklenir. Türkçe’de yazılmış kitapların kâhir ekseriyetinde bu üslubun ön plana çıkmasının sebebi de, bana kalırsa, budur.
Oysa kitap okumak, sizi sofistike düşünmeye itmeli. Gerek düşüncede, gerekse duygularınızda sığlıktan uzaklaştırmalı. Hayata başkalarının gözüyle de bakabilmeyi, hayatın sonsuz ihtimalleri içinde daha temkinli hüküm vermeyi sağlamalı.
Bunun için de, kitap kültürümüze yeniden bakmak, neden kitap yazmamız, neden kitap okumamız gerektiğini ve bunun toplumsal etkilerini yeniden düşünmek iyi olacaktır.
[Yavuz Altun] 26.10.2019 [TR724]
Nisan 2018’de, dönemin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Gaziantep’teki bir kitap fuarının açılışında şöyle demiş mesela:
“Türkiye’de kitap okuyanların oranı, bir çalışmaya göre binde bir. (…) Vatandaşlarımız televizyon seyretmeye, internete günde ortalama 8-9 saat ayırıyor, kitap okumaya bir dakika ayırıyormuş. (…) Batıda metroya, otobüse bindiğiniz zaman insanların harıl harıl kitap okuduğunu görürsünüz. Kitaba da para harcamıyoruz. Norveç’te bir vatandaş yıllık ortalama 137, Almanya 122, dünyada ise 1,3 dolar harcanıyor. Türkiye’de 25 cent. Medeniyetimiz, inancımız okumayı, öğrenmeyi teşvik ve talep ediyorsa da gelin görün ki bizim bu durumu iyileştirmemiz lazım.”
Bu konu hep bu şekilde gündeme getirilir ve “kitap” denilen o şeyin okunması salık verilir.
Bence önce şuradan başlamak lazım: Kitap kültürü nedir? Bizim kültürümüzde yeri var mıdır?
Temelde kitapların iki önemli işlevi var. İlki, bilginin saklanması ve bilgi üreticileri arasında bu vasıtayla nesiller arası bir iletişime vesile olması. İkincisi, toplumsal bir iletişimin aracı olması.
Bilgi üretimi yönü, entelektüelleri, araştırmacıları, akademisyenleri ve bilumum kaymak tabaka insanını ilgilendirdiği ve o kesimde – öyle ümit ediyorum ki – kitap okumakla ilgili bir problem olmadığı için, ikincil işleve odaklanalım.
Bu işleve sahip kitaplar, bilgilendirici (enformatif) ya da eğlendirici (sanatsal) olmak üzere çok kabaca ikiye ayrılabilir. Tabi bu ayrım, farazîdir. İkisinin kesiştiği, çok sayıda örnek var.
Eğitim sistemi içinde gereklilik duyulan kitapları dışarıda bırakırsak, toplumun ne türlü kitaplar okuyacağına çoğu zaman yayınevleri karar verir. Elbette burada arz-talep dengesi gözetildiğini varsayabiliriz, fakat temelde bir kitapçıda karşımıza çıkan kitaplar seçkisi, yayınevi yöneticilerinin görgüleri nispetindedir.
Peki, insanlar neden kitap yazma ihtiyacı duymuşlar?
“Kitap” bugünkü formatı itibariyle bir Avrupa buluşu. Elbette her kültürde “kitap” diyebileceğimiz şeyler mevcut. Ve kitap, her daim elitlerin uğraşı. Ancak Gutenberg’in 1440’larda icat ettiği matbaa, bunu değiştirerek, kitabın herkese ulaşmasını sağlıyor.
Tabi matbaa teknolojisi, aynı zamanda kârlı bir ticarete kapı aralıyor. Avrupa’nın birçok şehrinde matbaa sayesinde yeni zenginler türüyor. Bunun alıcısı da var. Aklınıza gelebilecek hemen her konuda kitaplar yazılıyor. “Çok satanlar” listeleri oluşuyor.
Bugünkü “çok satanlar” listelerine bakıp hayıflananlar için söyleyeyim; tarih boyunca en popüler kitaplar genelde dönemine göre “bayağı” bulunan eserler olmuş. Mizahî eserler, pornografi ve ucuz romanlar elden ele dolaşmış. Hatta modern zamanlarda “iyi kitap” daha çok değer görüyor denebilir.
Matbaanın icadıyla birlikte sadece kitaplar değil, gazeteler de popülerleşiyor. Avrupa eliti, antik zamanlardan beri bir “yazılı kültür” üretmekteydi; matbaa ise yazılı kültürü toplumun diğer kesimlerinde de yaygınlaştıracaktı.
Kitap gibi, gazetenin de öncelikli işlevi kitle iletişimiydi. Hatta ilk döneminde gazeteler, vatandaşların görüşleriyle dolup taşardı. Henüz “haber formatı” oturmadığı zamanlarda, sıklıkla okuyucu mektupları yayınlanırdı. Bu da, birbirini hiç tanımayan insanların, gazeteler üzerinden belirli konuları tartışmalarını sağlamıştı.
Edebiyat alanında da, gazeteler bu dönemde öncü roller üstlenecekti. Bugün roman olarak okuduğumuz pek çok eser, zamanında gazetelerde tefrika hâlinde basılmıştı. Mesela Tolstoy’un meşhur Anna Karenina romanı, 1873’le 1877 arasında The Russian Messenger isimli bir gazetede yayınlandı. Düşünün ki bir Alman gazetesi 1875’te, tefrika roman yayınlayarak tirajını 382 bine çıkarabilmişti.
Edebiyatın da araçlarından biri olduğu bu tartışma kültürü, zamanla kitap formuna da taşındı. Avrupa şehirlerindeki okuma salonlarında, şehrin önde gelen entelektüelleri tarafından yazılan fikir yazıları ya da seyahat notları bu salonlarda okunur, üzerine tartışılırdı.
Hem gazete hem de bu kitap formu, Osmanlı’ya 19. yüzyılın ikinci yarısında girdi. Öncesinde el yazmaları vardı elbette, fakat halk arasında yaygın değildi. Okuma yazma oranları da hâliyle Avrupa’ya kıyasla düşüktü. İmparatorluğun zor zamanları olduğundan, bu iki form da politik araçlar olarak ön plana çıktı.
Yine de bu dönem, kitap üzerinden iletişim kuran bir entelektüel sınıfın ortaya çıkmasını sağladı. Cumhuriyet’le birlikte “kitap yazabilen” sınıf kendini bir anda dinî ulemanın yerinde buldu. Gazeteler ve kitaplar, bu otorite kaymasından olacak, uzunca bir süre didaktik bir tonda devam etti. Ulemanın bir diğer muadili olan akademisyenler de kendi kütüphanelerini oluşturdu.
Televizyonun ve radyonun yokluğunda, kitap ve gazete okumak bir ihtiyaç gibi görülebilirdi fakat onların icadıyla birlikte, okumak bilhassa bizim gibi okuma-yazma kültürü zayıf olan ülkelerde lükse dönüştü. 1960’larda ve 70’lerde belirli kitapları okumanın kriminal eylem sayılması, muhtemelen o dönemin insanlarında çeşitli travmalara da yol açmıştır.
Ama asıl büyük problem, Türkiye’de ortak bir kanonun yokluğu. Bugün Avrupa medeniyeti dediğimizde, hemen her Avrupa ülkesinde ortak bir miras olarak görülen kitapların varlığından söz ederiz. O kitaplar ve onların yorumları üzerinden ortaklaşan bir düşünce atlası çıkarılabilir. Bu, ulus devletleri de aşan bir kültür.
Çok-cemaatli bir toplumsal yapıya sahip Türkiye’de ise, her kesimin kendi seçkisi ön plana çıkıyor. Topluluklar arası fay hatlarını kırmak suretiyle yığınlar üzerinde yükselen “grup entelektüeli” ise karşıtlıklar kurarak, varlığını sürdürme derdinde. Atatürk’ün Nutuk’una karşılık Rıza Nur’un Hatırât’ının muhafazakâr kesimde yüceltilmesi gibi.
Hâliyle kitap okumak, yine bir “grup içi aktivite” ya da “gruba mensubiyet” adına yapılması gereken bir eyleme dönüşüyor. Ödüllendirme mekanizması, bu şekilde çalışıyor. Bir insanın “çok kitap okuması” değil, “doğru kitapları okuması” teşvik ediliyor.
Bu grupların en çok üzerinde uzlaştığı mesele de, Batılı kanona karşı bir “tereddüt” üretmek. Türk entelektüeli, öncelikli olarak Batılı kanonu “okuyabilen” kişi olarak ön plana çıktığından, sıradan vatandaşın doğrudan oraya yönelmesini bilinçaltında pek de istemiyor denebilir. Osmanlı’dan bugüne yabancı dilde eser okuyabilmek, Tercüme Odası’ndan geçmek, entelektüelliğin yeter şartlarındandı. Bu sebeple popüler Türk entelektüelleri, Batılı kanonu okuyup onu kendince yorumlayarak hakikati perdeleme vazifesi icra ediyorlar.
Çok okumanın değil “doğru kitapları okumanın” ödüllendirilmesi meselesi, örgün eğitimde de karşımıza çıkıyor. Bir öğrencinin okulunu başarıyla bitirip iyi bir üniversiteye yerleşmesi macerası sırasında, okul kitapları dışındaki kitapların pek de bir önemi yok. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitapları ise, bilgiyi didaktik bir biçimde, “bu budur, şu da şudur” basmakalıp sisteminde vermeyi tercih ettiği için, buradan da bir kitap okuma alışkanlığı türemiyor.
Merkezî sınav sisteminde ise, doğru cevapları ezberlemeniz kâfi. Oysa bir konuyu derinlemesine araştırdıkça, o konuda yazılmış çok sayıda farklı kitabı okudukça, “doğru cevap” denen şeyin ne kadar muğlak olduğunun farkına varırsınız. Kesin hükümlerden, didaktik öğretilerden uzaklaşırsınız. Zira bir kitabı, bir tweet’ten ya da gazetedeki kısa bir makaleden (mesela bu okuduğunuz makaleden) ayıran, içindeki nüanslardır. İyi bir kitap, size çok yönlü bir bakış açısı kazandırır. Doğru bir tarih kitabı okuduğunuzda Sultan Abdülhamit’in “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” olduğu sorusuna tek bir cevap veremeyeceğinizi görürsünüz.
Bu da, politik açıdan pek faydalı değildir. Türkiye gibi yazarların değil politikacıların toplum üzerinde daha fazla etkili olduğu yerlerde, sadece doğru kitapları okumanız, karmaşık problemlere verilmiş kısa ve net cevapları, yer yer sloganları ezberlemeniz beklenir. Türkçe’de yazılmış kitapların kâhir ekseriyetinde bu üslubun ön plana çıkmasının sebebi de, bana kalırsa, budur.
Oysa kitap okumak, sizi sofistike düşünmeye itmeli. Gerek düşüncede, gerekse duygularınızda sığlıktan uzaklaştırmalı. Hayata başkalarının gözüyle de bakabilmeyi, hayatın sonsuz ihtimalleri içinde daha temkinli hüküm vermeyi sağlamalı.
Bunun için de, kitap kültürümüze yeniden bakmak, neden kitap yazmamız, neden kitap okumamız gerektiğini ve bunun toplumsal etkilerini yeniden düşünmek iyi olacaktır.
[Yavuz Altun] 26.10.2019 [TR724]
Vatan, Bayrak ve Hocaefendi ile bir hatıra (2) [Bekir Salim]
Bu yazı geçen haftaki yazımın devamıdır. Dolayısıyla, okumamış olan varsa önceki yazıyı okumalarını öneririm.
Bir husus da şu ki, Hocaefendi ile olan konuşmalarımızı kelime kelime hatırlama imkânım olmadığından bende bıraktığı duyguları kendi ifadelerimle arz etmeye çalışıyorum. Hâsılı kelâm, noksanlık varsa tamamıyla bana aittir.
Geçen yazımda göreceksiniz; büyük şair, eski bir milletvekili dostum, ağabeyim, benim “Barış Pınarı” harekâtıyla ilgili eleştirilerime, “Bu iş Bilâl değil Hilâl meselesi…” diye serzenişle karşılık verince, ben de “Hilâl” anlayışımızı Hocaefendi ile olan bir hatıramla anlatmaya gayret ediyordum. Devam edelim…
***
En son, ortadaki büyük kubbenin tasarımıyla ilgili konuşmuş, Ashab-ı Bedir’i yıldızlarla anlatma fikrimize dualarla karşılık bulduktan sonra Hocaefendiye bir soru daha tevcih etmiştim:
“-Hocam kubbenin tepesine, yıldızların birleştiği merkeze bir Türk Bayrağı yerleştirmeyi düşünüyorum. Lâkin, burası yabancı bir ülke, kanunlarını, anlayışlarını bilmediğim için soruyorum: Bu mümkün müdür?”
O ana kadar her anlattığım şeyi tebessümle ve şefkatle dinleyen Hocaefendi birdenbire sertleşti ve sesini yükseltmedi ama, sarsıcı bir tonlama ve insanın ciğerine işleyen keskin bir bakışla:
“-Siz Türk Bayrağının mânâsını biliyor musunuz:” diye sordu.
Ben bir hata yaptığımı anladım ama, ne olduğunu o an tam kavrayamadım:
“-Evet Hocam. Savaşta şehitlerin kanı akıp bir sipere dolmuş. Tam o sıralarda hilâl şeklinde ay ve bir yıldız gökyüzünde tevafuken birbirine yakın duruyorlarmış. Ay-yıldız gölgesi şehit kanları üzerine düşünce bayrağımız ortaya çıkmış.” diye kekeleyerek cevap vermeye çalıştım.
Hocaefendi, bu defa daha az sert bir ses tonuyla:
“-Bu benim de çok hoşuma giden bir efsanedir.” deyip uzun uzun şehitlik mertebesi ve şehit kanının değerinden ve öneminden bahsetti. Vaazlarında sık sık ağlayarak anlattığı, Kurtuluş Savaşı sırasında kardeş Pakistan halkının yardım için toplandığı meydanda Muhammed İkbâl’in yaptığı konuşmayı gene gözyaşları içinde tekrar anlattı:
“-Efendimiz (SAV) bana, ‘Ey İkbâl bana ne hediye getirdin?’ diye sorarsa, ‘Ya Resulallah! Sana şehit olan Müslüman Türk Askerinin kanını getirdim.’ diyeceğim…”
O an çok duygulandık, Hocaefendiyle beraber biz de gözyaşlarına boğulduk.
Hocaefendi devam etti:
“Evet, sizin bahsettiğiniz efsane güzel bir efsanedir. Ama, Türk Bayrağı’nın asıl mânâsı şudur ki;
Lafza-i Celâl olan “Allah” ismi, ebced hesabıyla 66 sayısına tekâbül eder. Kezâ, “hilâl” kelimesi de aynı şekilde 66 sayısına denk gelir. Bu nedenle bayrağımızdaki hilâl, Allah (CC)’ı remz eder. Gene, beş köşeli yıldız da, meşhur beş köşesi olan Muhammed (SAV) istifinde olduğu şekliyle Efendimizi(SAV) remz eder. Yani, bizim bayrağımız “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün rasûlüllah.” der ve ‘Kelime-i Tevhid’i haykırır. Üstâd Hazretlerinin dediği gibi hayatta en yüksek hakikat budur. O yüzden hep yüksekte tutulur. Biz, bayrağımızın o nedenle yere düşmesine asla izin vermeyiz. Siz o bayrağı lütfen en yüksek yere resmedin. Ben her bakışta size dua edeceğim.” (*)
Bu yorumu o gün ilk kez duymuştum. Zaten çok seviyordum o asil bayrağı, o zaman daha çok sevmeye başladım.
***
Evet, Sevgili Ağabeyim;
Benim “Hilâl” anlayışım budur.
Şehitlere, şehitlik makamına saygım tarif edilemez büyüklüktedir…
Vatan sevgisinin imandan olduğuna da iman ederim…
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
beyitini her daim bütün hücrelerimde hissederek ve inanarak okurum.
Vatan kuru bir toprak parçası değildir gözümde, gönlümde…
İstiklâl Marşını okurken hıçkırıklara gark olduğumu beni tanıyanlar iyi bilirler.
Gene Âkif’in;
“Bir Hilâl uğruna Ya Rab, ne güneşler batıyor!” mısraını
“Ne yücesin ki kanın kurtarıyor ‘Tevhid’i,” mısrasıyla beraber okur, her defasında sarsılırım.
Toprağını, malını, canını, namusunu koruruken ölmek de, benim için, bu “yüksek hakikat” içinde kıymet ifade eder. Bu konularda en coşkun hissiyata sahip olduğumdan da zerre kadar kuşkun olmasın.
Benim kabul edemediğim şey;
“Falanca harekâtta 50 şehit verdik, ama o bölgedeki inşaat işlerinin çoğu Türk müteahhitlerine verildi.”
“Şehit sayısı arttıkça, elhamdülillah oy oranlarımız da artıyor.”
“Bu Barış Pınarı harekâtından sonra herkesi filanca parti saflarında birlik olmaya davet ediyorum.”
gibi aşağılık ifade ve anlayışlardır.
Hâsılı;
Hilâl uğrunda her can feda olsun… Ama dünyanın bütün topraklarını, bütün petrollerini, bütün servetini verseler Mehmetçiğin bir damla kanıyla değişemem…
Eğer bu bir kusursa, kusuruma bakmayın…
(*) Hocaefendinin vefasına kırk yılda en az kırk kere şahit olmuşumdur. O kadar işi arasında bu sözüne de tam sahip çıktı. Ben Amerika’dan Türkiye’ye döndüğümde, zahir saat farkından dolayı, gece yarısı ikide-üçte bazı dostlar tarafından uyandırıldım ve “Biraz önce Hocaefendi sana tavandaki nakışları göstererek ismen dua etti, biz de amin dedik.” müjdeleriyle mutluluk üstüne mutluluk yaşadım. Allah beni Hocaefendi ve hizmet kardeşlerimle haşreylesin… Amin diyenleri de…
[Bekir Salim] 26.10.2019 [TR724]
Bir husus da şu ki, Hocaefendi ile olan konuşmalarımızı kelime kelime hatırlama imkânım olmadığından bende bıraktığı duyguları kendi ifadelerimle arz etmeye çalışıyorum. Hâsılı kelâm, noksanlık varsa tamamıyla bana aittir.
Geçen yazımda göreceksiniz; büyük şair, eski bir milletvekili dostum, ağabeyim, benim “Barış Pınarı” harekâtıyla ilgili eleştirilerime, “Bu iş Bilâl değil Hilâl meselesi…” diye serzenişle karşılık verince, ben de “Hilâl” anlayışımızı Hocaefendi ile olan bir hatıramla anlatmaya gayret ediyordum. Devam edelim…
***
En son, ortadaki büyük kubbenin tasarımıyla ilgili konuşmuş, Ashab-ı Bedir’i yıldızlarla anlatma fikrimize dualarla karşılık bulduktan sonra Hocaefendiye bir soru daha tevcih etmiştim:
“-Hocam kubbenin tepesine, yıldızların birleştiği merkeze bir Türk Bayrağı yerleştirmeyi düşünüyorum. Lâkin, burası yabancı bir ülke, kanunlarını, anlayışlarını bilmediğim için soruyorum: Bu mümkün müdür?”
O ana kadar her anlattığım şeyi tebessümle ve şefkatle dinleyen Hocaefendi birdenbire sertleşti ve sesini yükseltmedi ama, sarsıcı bir tonlama ve insanın ciğerine işleyen keskin bir bakışla:
“-Siz Türk Bayrağının mânâsını biliyor musunuz:” diye sordu.
Ben bir hata yaptığımı anladım ama, ne olduğunu o an tam kavrayamadım:
“-Evet Hocam. Savaşta şehitlerin kanı akıp bir sipere dolmuş. Tam o sıralarda hilâl şeklinde ay ve bir yıldız gökyüzünde tevafuken birbirine yakın duruyorlarmış. Ay-yıldız gölgesi şehit kanları üzerine düşünce bayrağımız ortaya çıkmış.” diye kekeleyerek cevap vermeye çalıştım.
Hocaefendi, bu defa daha az sert bir ses tonuyla:
“-Bu benim de çok hoşuma giden bir efsanedir.” deyip uzun uzun şehitlik mertebesi ve şehit kanının değerinden ve öneminden bahsetti. Vaazlarında sık sık ağlayarak anlattığı, Kurtuluş Savaşı sırasında kardeş Pakistan halkının yardım için toplandığı meydanda Muhammed İkbâl’in yaptığı konuşmayı gene gözyaşları içinde tekrar anlattı:
“-Efendimiz (SAV) bana, ‘Ey İkbâl bana ne hediye getirdin?’ diye sorarsa, ‘Ya Resulallah! Sana şehit olan Müslüman Türk Askerinin kanını getirdim.’ diyeceğim…”
O an çok duygulandık, Hocaefendiyle beraber biz de gözyaşlarına boğulduk.
Hocaefendi devam etti:
“Evet, sizin bahsettiğiniz efsane güzel bir efsanedir. Ama, Türk Bayrağı’nın asıl mânâsı şudur ki;
Lafza-i Celâl olan “Allah” ismi, ebced hesabıyla 66 sayısına tekâbül eder. Kezâ, “hilâl” kelimesi de aynı şekilde 66 sayısına denk gelir. Bu nedenle bayrağımızdaki hilâl, Allah (CC)’ı remz eder. Gene, beş köşeli yıldız da, meşhur beş köşesi olan Muhammed (SAV) istifinde olduğu şekliyle Efendimizi(SAV) remz eder. Yani, bizim bayrağımız “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün rasûlüllah.” der ve ‘Kelime-i Tevhid’i haykırır. Üstâd Hazretlerinin dediği gibi hayatta en yüksek hakikat budur. O yüzden hep yüksekte tutulur. Biz, bayrağımızın o nedenle yere düşmesine asla izin vermeyiz. Siz o bayrağı lütfen en yüksek yere resmedin. Ben her bakışta size dua edeceğim.” (*)
Bu yorumu o gün ilk kez duymuştum. Zaten çok seviyordum o asil bayrağı, o zaman daha çok sevmeye başladım.
***
Evet, Sevgili Ağabeyim;
Benim “Hilâl” anlayışım budur.
Şehitlere, şehitlik makamına saygım tarif edilemez büyüklüktedir…
Vatan sevgisinin imandan olduğuna da iman ederim…
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
beyitini her daim bütün hücrelerimde hissederek ve inanarak okurum.
Vatan kuru bir toprak parçası değildir gözümde, gönlümde…
İstiklâl Marşını okurken hıçkırıklara gark olduğumu beni tanıyanlar iyi bilirler.
Gene Âkif’in;
“Bir Hilâl uğruna Ya Rab, ne güneşler batıyor!” mısraını
“Ne yücesin ki kanın kurtarıyor ‘Tevhid’i,” mısrasıyla beraber okur, her defasında sarsılırım.
Toprağını, malını, canını, namusunu koruruken ölmek de, benim için, bu “yüksek hakikat” içinde kıymet ifade eder. Bu konularda en coşkun hissiyata sahip olduğumdan da zerre kadar kuşkun olmasın.
Benim kabul edemediğim şey;
“Falanca harekâtta 50 şehit verdik, ama o bölgedeki inşaat işlerinin çoğu Türk müteahhitlerine verildi.”
“Şehit sayısı arttıkça, elhamdülillah oy oranlarımız da artıyor.”
“Bu Barış Pınarı harekâtından sonra herkesi filanca parti saflarında birlik olmaya davet ediyorum.”
gibi aşağılık ifade ve anlayışlardır.
Hâsılı;
Hilâl uğrunda her can feda olsun… Ama dünyanın bütün topraklarını, bütün petrollerini, bütün servetini verseler Mehmetçiğin bir damla kanıyla değişemem…
Eğer bu bir kusursa, kusuruma bakmayın…
(*) Hocaefendinin vefasına kırk yılda en az kırk kere şahit olmuşumdur. O kadar işi arasında bu sözüne de tam sahip çıktı. Ben Amerika’dan Türkiye’ye döndüğümde, zahir saat farkından dolayı, gece yarısı ikide-üçte bazı dostlar tarafından uyandırıldım ve “Biraz önce Hocaefendi sana tavandaki nakışları göstererek ismen dua etti, biz de amin dedik.” müjdeleriyle mutluluk üstüne mutluluk yaşadım. Allah beni Hocaefendi ve hizmet kardeşlerimle haşreylesin… Amin diyenleri de…
[Bekir Salim] 26.10.2019 [TR724]
Yaşadığımız sürecin düşündürdükleri [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
İnsanlar değişiyor. İnsanların algıları değişiyor. İnsanların doğrulara ve yanlışlara ilişkin temel görüşleri değişiyor. Bu değişmelerin tümü, daha iyiye, güzele ve doğruya doğru değil; daha kötüye, çirkine ve yanlışa doğru oluyor. Türkiye ve Türkiye toplumu, kapıldığı bu kontrolsüz ve debisi yüksek nehrin akışı içinde, nereye gittiğini ve bu gidişin sonunda neler olacağını düşünmeden gün tüketmekle meşgul. Oysa doğrular önemlidir. Moral değerler önemlidir. Hukuk önemlidir. Gelenekler önemlidir. Türkiye, pusulasını kaybetmiş bir halde, her geçen gün biraz daha birbirine yabancılaşan, içeride aşırılıkların normalleştiği, ayrımcılığın gündelik hale geldiği, devletin biraz daha fetişleştirildiği ve acının biraz daha arttığı bir ülke olarak oradan oraya savruluyor.
İçeride de dışarıda da dünyanın en kötüler listelerinde başa oynayan Türkiye, hem insan hakları ve hukuk devleti standartlarında, hem de bölgesinde ve küresel sistemde üstlendiği rolde, bir istikrarsızlık ve belirsizlik adası. İç siyasetle dış siyasetin sonuçları bakımından ortak noktaları, zulüm. İçeride yüz binlerce insan, anayasa ve yasalara aykırı, fabrikasyon gerekçelerle kötü muamele, işkence, hapis, ihraç, fişlenme, Sippenhaft (aile boyu) takibat, bilimum ayrımcılık ve ırkçılık, şiddet, çürümüşlük ve yozlaşmışlık gibi sorunlarla boğuşuyor. Dışarıda, özellikle Suriye’de yüz binlerce Suriyeli Kürt, Türkiye’nin irredentist ve statüko karşıtı askeri saldırılarıyla kitlesel yer değiştirme sorunuyla yüzyüze, yerinden-yurdundan edilerek, büyük insani kayıplar vererek, perişan halde güneye ve güneybatıya doğru kaçıyor. Yıllarca Suriye’de cihatçıların değirmenine su taşıyan “laik Türkiye Cumhuriyeti”, yine Osmanlı-İttihatçı atalarından ve Cumhuriyet’in kurucularından miras kalan etnik milliyetçilik üzerinden etno-demografik mühendislik yapmaya çalışıyor. 1915’te Ermenilere yapılanların izinde içeride ve dışarıda yeni soykırımlara neden olan bugünkü hukuksuz rejim, maalesef Realpolitik – var olan siyasi ve stratejik durum – nedeniyle küresel güçler tarafından müsamaha görüyor. En azından şimdilik, zulüm makinesini durduran çıkmadı. Ermeni soykırımında olduğu gibi, dur diyen kimse yok.
Bunlar oluyor. Engel olamayız. Tekiz. Güçsüzüz. Fakat bir noktayı vurgulamadan geçmek mümkün değil! Ülkede önemli birikimi olan, iyi okullarda okumuş, dünya görmüş, uluslararası bağlantıları ve deneyimleri olan, küresel gerçekleri bilen, başını gömdüğü kumdan çıkartabilmiş binlerce aydın var – ya da ben öyle zannediyordum! Bu insanların en azından bir bölümünün bu yaşanan büyük çürümeye, frenlenemez amok koşusuna, toplumsal hezeyana, kitlesel hipnoza, yakalanılmış olunan sosyolojik kansere uzundan da olsa bir eleştirel pozisyon geliştirmesini, kendilerini hızın şehvetine kaptırmış bilinçsiz kitlelerden ayırmalarını, biraz olsun aydın refleksiyle hareket etmelerini, olmadı susmalarını beklerdim! Suriye’ye giren orduya “fethe çıkmanın coşkusu” ile yaklaşan, ihraç edilen nitelikli insanlara ve onların anayasal tüm haklarına tecavüz edilen aile bireylerine “devlet temizleniyor” söylemiyle faşist bir pencereden bakan aydınlar ve entelektüellerin nasıl boşa çıktığını, nasıl ilkokul andımız türü bir müsamere edebiyatına yenik düştüklerini görüyoruz. Daha çok ayırtına varıyoruz ve idrak ediyoruz ki, savundukları değerlerle aralarında gerçek bir bağ kuramamış sahteci bir zümreymiş meğer bunlar.
İlkelerin ne kadar önemli olduğunu gördük – görüyoruz! İlkeler, kâğıtta durdukları gibi durmuyormuş hayatın akışı içinde. Türkiye’de solcuların faşistleşme eğilimlerini, liberallerin özgürlük düşmanı olduğunu, hümanistlerin işkenceci, Müslümanların putperest, Milliyetçilerin NAZİ, merkez sağcıların İslamcı, laiklerin giyim fetişisti, dindarların derdinin bizim adam gelsin çamurdan olsun olduğunu gördük. Anayasanın bir kâğıt parçası, imzalanan uluslararası antlaşmaların şekil, demokrasi nutuklarının kendi gibi olanların iktidarı için düzülen güzellemeler olduğunu öğrendik, kafamıza vurulurken ve haklarımız gasp edilirken. Feministlerin başörtülü hemcinslerini kadından saymadığını, çocuk hakları savunucularının dincilerin Kuran kursu tecavüzleri dışındaki olaylarla, mesela hapishanelerdeki yüzlerce bebek ve çocukla ilgilenmediğini ağlayarak anladık. Türk ordusunun en candan savunucularının hapislerdeki işkenceyle onurları ayaklar altına alınmış rütbeli rütbesiz, yetişkin-çocuk TSK personeliyle ilgilenmediğini, 1950’lerden beri üyesi olunan askeri ittifakın aslında “Türkiye’yi bölmek isteyen dış güçler” (!) olduğunu, tek adamlığa fit milyonların bu cumhuriyetin ana akımını oluşturduğunu da idrak ettik.
Sonuçta bu mevcut enkazla baş başayız işte. Toplumun fay hatlarında birleştirici tutkal olarak nasyonalizm ve İslamcılık kullanılıyor. 1980’lerin aksine, bu kez militarist bir nasyonalizm – saldırganlaşan bir milliyetçilik – söz konusu olan! Hayat standartlarıyla, eğitim düzeyleriyle, sosyo-ekonomik koşullarıyla, rekabet güçleriyle, insani gelişmişlik seviyeleriyle dünya ortalamasının vasat alt grubunda olan ve giderek bu şekilde küresel algıya oturan Türkiye, ucuz retorik ve nutuklarla, TV dizileri ve filmlerle, çarpıtılmış ve tahrif edilmiş tarihin üzerine inşa edilen endoktrinizasyonla, birleştirilip yeknesaklaştırılmaya çalışılıyor. Adına muhalefet denmesinin zor olduğu CHP ve İYİ Parti gibi oluşumlar, bu sistemi kabullenmiş durumdalar. Suriye toprakları da, Kıbrıs’ın karasuları da, Ege’deki Yunan adaları da, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanların “kadim toprakları da”, ihtiraslı ve kem gözlü bir Osmanlıcılık neo-faşizmi üzerinden siyasi spektrumu birleştiriyor. Büyük Türkiye’nin neden büyük olması gerektiğini kimse sormuyor. Herkes büyük olanın daha iyi olduğunda hemfikir! Bunu eleştirenler vatan haini! Ve enkaz, bu çarpık algıya karşın olduğu yeder duruyor işte! Dünyayla hiçbir bağı-bağlantısı olmayan, uluslararası arenada hiçbir deneyimi bulunmayan kitleler, bu masalları satın alıyor. Dünyanın en güzel ülkesi, dünyanın en barışçıl milleti, âleme nizam veren, herkesin korktuğu ve gıpta ettiği Türkler ve Türkiye diskuru, kimseyi rahatsız etmiyor. Yeni havaalanını Almanların kıskanması veya ABD’nin Türk ordusundan korkması gibi anlatılarla kitlelerin gururları okşanırken, karınlarından gelen açlık gurultuları mehterler ve Erdoğan’a yakılan ağıtımsı türkülerle bastırılmaya çalışılıyor. Ve bu ortamda, Suriye’de bedenleri yanmış çocukların, cesetlerine basılan kadın Kürt milislerinin ve bombalanmış kentlerin fotoğrafları internete düşüyor!
Bu ortamda, aklıselim birkaç kişi dışında kimse yok. Ağır bir hava üstümüze sinen! Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi Suriye işgali nedeniyle kınamasını, AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti ortak bildiriyle kınıyor! Yani herkes her şeyi biliyor, herkes olanlardan memnun, herkes rejimi desteliyor, herkes rejim!
Aydınların görevi devletleri gibi düşünmek değildir oysa. Evrensel olan, lokal olana baskındır. Baskın olmalıdır. İdealler, olması gerekenler, normlar, etik değerler! İnsanlık kendi milletimizden daha büyüktür, daha önemlidir. Dünya, Türkiye’nin de parçası olduğu bir gezegense eğer, büyük insanlık da Türklerin üyesi olduğu bir ortak platformdur. Suça bulaşanları koruyan, onlara yataklık eden, onlara mazeret üreten, onların konumlarına güzelleme yapan, onların avukatlığına soyunan bir pozisyonu benimsemek, 1915’te yaşanan faciaya susmak bir kenara, yok edilenlerin malına mülküne konanları yaptığı gibi, aslında suç ortaklığından başka bir şey değildir! Aydın duruşu bu olabilir mi! Büyük bir şok yaşıyorum. Doğrular önemli olduğu, moral değerlerin önemli olduğu, hukukun önemli olduğu bir Türkiye hayal ediyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.10.2019 [TR724]
İçeride de dışarıda da dünyanın en kötüler listelerinde başa oynayan Türkiye, hem insan hakları ve hukuk devleti standartlarında, hem de bölgesinde ve küresel sistemde üstlendiği rolde, bir istikrarsızlık ve belirsizlik adası. İç siyasetle dış siyasetin sonuçları bakımından ortak noktaları, zulüm. İçeride yüz binlerce insan, anayasa ve yasalara aykırı, fabrikasyon gerekçelerle kötü muamele, işkence, hapis, ihraç, fişlenme, Sippenhaft (aile boyu) takibat, bilimum ayrımcılık ve ırkçılık, şiddet, çürümüşlük ve yozlaşmışlık gibi sorunlarla boğuşuyor. Dışarıda, özellikle Suriye’de yüz binlerce Suriyeli Kürt, Türkiye’nin irredentist ve statüko karşıtı askeri saldırılarıyla kitlesel yer değiştirme sorunuyla yüzyüze, yerinden-yurdundan edilerek, büyük insani kayıplar vererek, perişan halde güneye ve güneybatıya doğru kaçıyor. Yıllarca Suriye’de cihatçıların değirmenine su taşıyan “laik Türkiye Cumhuriyeti”, yine Osmanlı-İttihatçı atalarından ve Cumhuriyet’in kurucularından miras kalan etnik milliyetçilik üzerinden etno-demografik mühendislik yapmaya çalışıyor. 1915’te Ermenilere yapılanların izinde içeride ve dışarıda yeni soykırımlara neden olan bugünkü hukuksuz rejim, maalesef Realpolitik – var olan siyasi ve stratejik durum – nedeniyle küresel güçler tarafından müsamaha görüyor. En azından şimdilik, zulüm makinesini durduran çıkmadı. Ermeni soykırımında olduğu gibi, dur diyen kimse yok.
Bunlar oluyor. Engel olamayız. Tekiz. Güçsüzüz. Fakat bir noktayı vurgulamadan geçmek mümkün değil! Ülkede önemli birikimi olan, iyi okullarda okumuş, dünya görmüş, uluslararası bağlantıları ve deneyimleri olan, küresel gerçekleri bilen, başını gömdüğü kumdan çıkartabilmiş binlerce aydın var – ya da ben öyle zannediyordum! Bu insanların en azından bir bölümünün bu yaşanan büyük çürümeye, frenlenemez amok koşusuna, toplumsal hezeyana, kitlesel hipnoza, yakalanılmış olunan sosyolojik kansere uzundan da olsa bir eleştirel pozisyon geliştirmesini, kendilerini hızın şehvetine kaptırmış bilinçsiz kitlelerden ayırmalarını, biraz olsun aydın refleksiyle hareket etmelerini, olmadı susmalarını beklerdim! Suriye’ye giren orduya “fethe çıkmanın coşkusu” ile yaklaşan, ihraç edilen nitelikli insanlara ve onların anayasal tüm haklarına tecavüz edilen aile bireylerine “devlet temizleniyor” söylemiyle faşist bir pencereden bakan aydınlar ve entelektüellerin nasıl boşa çıktığını, nasıl ilkokul andımız türü bir müsamere edebiyatına yenik düştüklerini görüyoruz. Daha çok ayırtına varıyoruz ve idrak ediyoruz ki, savundukları değerlerle aralarında gerçek bir bağ kuramamış sahteci bir zümreymiş meğer bunlar.
İlkelerin ne kadar önemli olduğunu gördük – görüyoruz! İlkeler, kâğıtta durdukları gibi durmuyormuş hayatın akışı içinde. Türkiye’de solcuların faşistleşme eğilimlerini, liberallerin özgürlük düşmanı olduğunu, hümanistlerin işkenceci, Müslümanların putperest, Milliyetçilerin NAZİ, merkez sağcıların İslamcı, laiklerin giyim fetişisti, dindarların derdinin bizim adam gelsin çamurdan olsun olduğunu gördük. Anayasanın bir kâğıt parçası, imzalanan uluslararası antlaşmaların şekil, demokrasi nutuklarının kendi gibi olanların iktidarı için düzülen güzellemeler olduğunu öğrendik, kafamıza vurulurken ve haklarımız gasp edilirken. Feministlerin başörtülü hemcinslerini kadından saymadığını, çocuk hakları savunucularının dincilerin Kuran kursu tecavüzleri dışındaki olaylarla, mesela hapishanelerdeki yüzlerce bebek ve çocukla ilgilenmediğini ağlayarak anladık. Türk ordusunun en candan savunucularının hapislerdeki işkenceyle onurları ayaklar altına alınmış rütbeli rütbesiz, yetişkin-çocuk TSK personeliyle ilgilenmediğini, 1950’lerden beri üyesi olunan askeri ittifakın aslında “Türkiye’yi bölmek isteyen dış güçler” (!) olduğunu, tek adamlığa fit milyonların bu cumhuriyetin ana akımını oluşturduğunu da idrak ettik.
Sonuçta bu mevcut enkazla baş başayız işte. Toplumun fay hatlarında birleştirici tutkal olarak nasyonalizm ve İslamcılık kullanılıyor. 1980’lerin aksine, bu kez militarist bir nasyonalizm – saldırganlaşan bir milliyetçilik – söz konusu olan! Hayat standartlarıyla, eğitim düzeyleriyle, sosyo-ekonomik koşullarıyla, rekabet güçleriyle, insani gelişmişlik seviyeleriyle dünya ortalamasının vasat alt grubunda olan ve giderek bu şekilde küresel algıya oturan Türkiye, ucuz retorik ve nutuklarla, TV dizileri ve filmlerle, çarpıtılmış ve tahrif edilmiş tarihin üzerine inşa edilen endoktrinizasyonla, birleştirilip yeknesaklaştırılmaya çalışılıyor. Adına muhalefet denmesinin zor olduğu CHP ve İYİ Parti gibi oluşumlar, bu sistemi kabullenmiş durumdalar. Suriye toprakları da, Kıbrıs’ın karasuları da, Ege’deki Yunan adaları da, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanların “kadim toprakları da”, ihtiraslı ve kem gözlü bir Osmanlıcılık neo-faşizmi üzerinden siyasi spektrumu birleştiriyor. Büyük Türkiye’nin neden büyük olması gerektiğini kimse sormuyor. Herkes büyük olanın daha iyi olduğunda hemfikir! Bunu eleştirenler vatan haini! Ve enkaz, bu çarpık algıya karşın olduğu yeder duruyor işte! Dünyayla hiçbir bağı-bağlantısı olmayan, uluslararası arenada hiçbir deneyimi bulunmayan kitleler, bu masalları satın alıyor. Dünyanın en güzel ülkesi, dünyanın en barışçıl milleti, âleme nizam veren, herkesin korktuğu ve gıpta ettiği Türkler ve Türkiye diskuru, kimseyi rahatsız etmiyor. Yeni havaalanını Almanların kıskanması veya ABD’nin Türk ordusundan korkması gibi anlatılarla kitlelerin gururları okşanırken, karınlarından gelen açlık gurultuları mehterler ve Erdoğan’a yakılan ağıtımsı türkülerle bastırılmaya çalışılıyor. Ve bu ortamda, Suriye’de bedenleri yanmış çocukların, cesetlerine basılan kadın Kürt milislerinin ve bombalanmış kentlerin fotoğrafları internete düşüyor!
Bu ortamda, aklıselim birkaç kişi dışında kimse yok. Ağır bir hava üstümüze sinen! Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’yi Suriye işgali nedeniyle kınamasını, AKP, CHP, MHP ve İYİ Parti ortak bildiriyle kınıyor! Yani herkes her şeyi biliyor, herkes olanlardan memnun, herkes rejimi desteliyor, herkes rejim!
Aydınların görevi devletleri gibi düşünmek değildir oysa. Evrensel olan, lokal olana baskındır. Baskın olmalıdır. İdealler, olması gerekenler, normlar, etik değerler! İnsanlık kendi milletimizden daha büyüktür, daha önemlidir. Dünya, Türkiye’nin de parçası olduğu bir gezegense eğer, büyük insanlık da Türklerin üyesi olduğu bir ortak platformdur. Suça bulaşanları koruyan, onlara yataklık eden, onlara mazeret üreten, onların konumlarına güzelleme yapan, onların avukatlığına soyunan bir pozisyonu benimsemek, 1915’te yaşanan faciaya susmak bir kenara, yok edilenlerin malına mülküne konanları yaptığı gibi, aslında suç ortaklığından başka bir şey değildir! Aydın duruşu bu olabilir mi! Büyük bir şok yaşıyorum. Doğrular önemli olduğu, moral değerlerin önemli olduğu, hukukun önemli olduğu bir Türkiye hayal ediyorum.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 26.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kabak deyip geçmeyin! [AMERİKA GÜNLÜĞÜ] [Adem Yavuz Arslan]
Başlık biraz karışık mı geldi?
Aslında mevzu o kadar karmaşık değil. Son günlerde ABD’de iki gündem var; birisi Başkan Trump’ın kendisi. Diğeri de ‘Cadılar Bayramı’. Cadılar Bayramı’nın sembolü de kabak. Bildiğiniz bal kabağı.
Dolayısıyla sokağın gündeminde Trump ve kabak var.
Başkan Trump’ın azli tartışmaları, Amerika’nın Suriye’den çekilmesi ve Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu ABD başkentinde tansiyonu fena halde yükseltti.
Özellikle Başkan Trump’ın yargıya müdahale girişimlerine dair sızan detaylar Amerika’da bir nevi ‘devlet krizi’ yaşandığını gösteriyor. Ama 300 küsür milyonluk Amerika’nın tamamının da politik gündemin peşine takılıp gittiğini sanmayın.
Milyonlarca Amerikalı- kelimenin tam anlamıyla 7’den 70’e- Hallowen (Cadılar Bayramı)na hazırlanıyor. Bu haftasonundan başlayarak 31 Ekim akşamına kadar olan süre de Cadılar Bayramı kutlanıyor. Yetişkinler için haftasonu, çocuklar için ise önümüzdeki Çarşamba akşamı büyük gün.
Peki nedir bu Hallowen – Cadılar Bayramı- ve milyonlarca insan neden korkunç kostümler giyerek sokaklara çıkıyor ?
9 MİLYAR DOLARLIK BİR FESTİVAL
Halloween’in kökeni Keltlere dayanıyor ve 2 bin yılı aşkın bir geçmişi olduğu var sayılıyor. 1 Kasım’da kutlanan Azizler Günü’nde önceki geceye denk geliyor ve anlamı “ Tüm Azizler Günü- All Hallows Eve” demek. 19.yüzyılda Amerika’ya göç eden İrlandalılar bu geleneği de taşımışlar. Pagan geleneği olsa da sonraları Hıristiyan geleneği haline gelmiş. Bugün ise dini boyutundan sıyrılarak dev bir festival ve sadece Amerika’da milyarlarca dolarlık bir ekonomiye dönüşmüş durumda.
Yetişkinlerin çılgın kostümlerle eğlenirken çocuklar hayranı oldukları süper kahramanlar gibi giyinerek kapı kapı dolaşıp şeker topluyorlar. Bir nevi ‘şeker ve çikolota bayramı’.
Herşeyi paraya ve eğlenceye çevirme konusunda çok mahir olan Amerikalılar Hallowen olayını da dini kimliğinden çıkartıp ülkenin en büyük festivallerinden biri haline getirmiş durumda. Öyle ki Cadılar Bayramı’nın bu yılki cirosu 9 milyar doları aşıyor.
İstatistiklere göre Amerikalılar geçen yıl Cadılar Bayramı’nda 9 milyar 100 milyon dolar para harcamış. Bu rakamın bu yıl yine 9 milyar dolar civarında olması bekleniyor. Kişi başı kostüm-şeker harcamasının ise 87 dolar olacağı hesaplanmış. CNN’in projeksiyonuna göre bu yıl 172 milyon Amerikalı Cadılar Bayramı’nı kutlayacak. Amerikanın nüfusunun yaklaşık 330 milyon olduğunu ve Müslümanlarla Yahudilerin (genellikle) Cadılar Bayramını kutlamadığını düşünürseniz ortalama Amerikalı için Hallowen’in ne anlama geldiğini daha iyi görebilirsiniz.
YER KABAK GÖK CADI
Halloween istatistikleri çok ilginç. Çocukların hangi kostümleri aldığından hangi tür çikolataların ne kadar tüketildiğe kadar çılgın detaylar var. Deştikçe Halloween olayının sıradan bir mesele olmadığını, Amerikan kültürünün genlerine işlemiş olduğunu görüyorsunuz. Hatta ‘korku’ üzerine bina edilen bu bayram ‘korkutma’ işini o kadar abartmış ki ‘Cadılar Bayramı Fobisi-Samhainophobia’ oluşmuş. Ekim ayının ikinci yarısından kasım başına kadar ülkenin her yerinde Halloween teması var. Beyaz Saray’da bile.
Beyaz Saray’ın avlusuna platform kuruluyor, dekorasyonlar ekleniyor ve başkan kostüm giyen çocuklara çikolota dağıtıyor. Amerikan başkanlarının ilginç kostümlü çocuklarla şakalaşmaları medyanın ilgisini çekiyor.
Bu arada Amerikalıların en sevdiğim yanlarından birisi kendileriyle dalga geçebilmeleri.
Öyle ki Amerikan başkanıyla dalga geçmek, devlet sistemini tiye almak çok yaygın.
Mesela son iki yıldır en çok tercih edilen Halloween kostümü Trump’ı korkunç bir balkabağına benzeten maske. Trumpla ilgili yapılan Cadılar Bayramı espirilerinin haddi hesabı yok. Amerikalılar başkanlarını bal kabağı şeklinde resmedip espiriler yapabiliyor. Türkiye’de böyle bir şeyi bırakın yapmayı ima etseniz bile hapsi boylarsınız.
Halloween’in sembolü İrlanda ve İskoçya’da turpmuş ama ABD’de balkabağı daha çok yetiştiği için zamanla turpun yerini balkabağı almış. Marketlerin dışında bizim kurban pazarları gibi kabak pazarları var. ‘Kabak seçmek’ ciddi bir iş. Hatta Kanada Başbakanı Justin Trudeau kabak seçerken bir fotoğrafını paylaşıp bu işi ne kadar ciddiye aldığını anlattı.
Balkabaklarının içi oyuluyor, korkunç yüzler çizilip içine mum yakılıyor. Bu kabaklar evlerin önüne konuyor. Böylece kötü ruhların korkutulacağı varsayılıyor.
Dediğim gibi herşeyi paraya çevirme konusunda Amerikalılar çok başarılı. Kabakları sadece oymuyorlar, envai çeşit yemeklerini yapıyorlar. Tasarımda sınır yok. Kabaklar kostümlerin ve süslemelerin vazgeçilmezi. Tabi pagan kültürün etkisiyle çok sayıda iskelet, zombi ve cadı var. Hatta Amerikalılar evcil hayvanları için bile kostüm sipariş ediyorlar.
Denebilir ki bugünlerde Amerika’da yer kabak gök cadı.
Peki kilise ne diyor bu işe ? Aslında kiliseyi takan yok. Kelt geleneği bir ara Hıristiyanların bayramına dönüşmüş ama 1900’lerin ikinci yarısından itibaren tamamen festivale evrilmiş.Kilise olayın ticari bir festivale dönüşmesine tepki koysa da bir süre sonra geleneğin gücüne yenilmiş. Bugün artık Hallowen’in dini boyutunu tartışan yok gibi.
Sonuç itibariyle; Hallowen’in kökleri Pagan geleneklere dayansada popüler kültürün yıkıcı etkisiyle küresel çapta bir festivale dönüşmüş halde. Amerika’da ise çılgınlık boyutunda. Kostümler, süslemeler,aktiviteler bir yere kadar ancak benim ilgimi en çok Halloween-Siyaset ilişkisi çekiyor. Düşünsenize ülkenin başkanını kabağa benzetebiliyorsunuz. Başkanın fotoğrafını korkunç kostümlere ekliyorsunuz. Medya organları başkanı milleti korkutan bir surette çizebiliyor.
Velhasıl; Amerikalılar eğlenmesini de para kazanmasını da hicvetmesini de biliyor.
[Adem Yavuz Arslan] 26.10.2019 [TR724]
Aslında mevzu o kadar karmaşık değil. Son günlerde ABD’de iki gündem var; birisi Başkan Trump’ın kendisi. Diğeri de ‘Cadılar Bayramı’. Cadılar Bayramı’nın sembolü de kabak. Bildiğiniz bal kabağı.
Dolayısıyla sokağın gündeminde Trump ve kabak var.
Başkan Trump’ın azli tartışmaları, Amerika’nın Suriye’den çekilmesi ve Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu ABD başkentinde tansiyonu fena halde yükseltti.
Özellikle Başkan Trump’ın yargıya müdahale girişimlerine dair sızan detaylar Amerika’da bir nevi ‘devlet krizi’ yaşandığını gösteriyor. Ama 300 küsür milyonluk Amerika’nın tamamının da politik gündemin peşine takılıp gittiğini sanmayın.
Milyonlarca Amerikalı- kelimenin tam anlamıyla 7’den 70’e- Hallowen (Cadılar Bayramı)na hazırlanıyor. Bu haftasonundan başlayarak 31 Ekim akşamına kadar olan süre de Cadılar Bayramı kutlanıyor. Yetişkinler için haftasonu, çocuklar için ise önümüzdeki Çarşamba akşamı büyük gün.
Peki nedir bu Hallowen – Cadılar Bayramı- ve milyonlarca insan neden korkunç kostümler giyerek sokaklara çıkıyor ?
9 MİLYAR DOLARLIK BİR FESTİVAL
Halloween’in kökeni Keltlere dayanıyor ve 2 bin yılı aşkın bir geçmişi olduğu var sayılıyor. 1 Kasım’da kutlanan Azizler Günü’nde önceki geceye denk geliyor ve anlamı “ Tüm Azizler Günü- All Hallows Eve” demek. 19.yüzyılda Amerika’ya göç eden İrlandalılar bu geleneği de taşımışlar. Pagan geleneği olsa da sonraları Hıristiyan geleneği haline gelmiş. Bugün ise dini boyutundan sıyrılarak dev bir festival ve sadece Amerika’da milyarlarca dolarlık bir ekonomiye dönüşmüş durumda.
Yetişkinlerin çılgın kostümlerle eğlenirken çocuklar hayranı oldukları süper kahramanlar gibi giyinerek kapı kapı dolaşıp şeker topluyorlar. Bir nevi ‘şeker ve çikolota bayramı’.
Herşeyi paraya ve eğlenceye çevirme konusunda çok mahir olan Amerikalılar Hallowen olayını da dini kimliğinden çıkartıp ülkenin en büyük festivallerinden biri haline getirmiş durumda. Öyle ki Cadılar Bayramı’nın bu yılki cirosu 9 milyar doları aşıyor.
İstatistiklere göre Amerikalılar geçen yıl Cadılar Bayramı’nda 9 milyar 100 milyon dolar para harcamış. Bu rakamın bu yıl yine 9 milyar dolar civarında olması bekleniyor. Kişi başı kostüm-şeker harcamasının ise 87 dolar olacağı hesaplanmış. CNN’in projeksiyonuna göre bu yıl 172 milyon Amerikalı Cadılar Bayramı’nı kutlayacak. Amerikanın nüfusunun yaklaşık 330 milyon olduğunu ve Müslümanlarla Yahudilerin (genellikle) Cadılar Bayramını kutlamadığını düşünürseniz ortalama Amerikalı için Hallowen’in ne anlama geldiğini daha iyi görebilirsiniz.
YER KABAK GÖK CADI
Halloween istatistikleri çok ilginç. Çocukların hangi kostümleri aldığından hangi tür çikolataların ne kadar tüketildiğe kadar çılgın detaylar var. Deştikçe Halloween olayının sıradan bir mesele olmadığını, Amerikan kültürünün genlerine işlemiş olduğunu görüyorsunuz. Hatta ‘korku’ üzerine bina edilen bu bayram ‘korkutma’ işini o kadar abartmış ki ‘Cadılar Bayramı Fobisi-Samhainophobia’ oluşmuş. Ekim ayının ikinci yarısından kasım başına kadar ülkenin her yerinde Halloween teması var. Beyaz Saray’da bile.
Beyaz Saray’ın avlusuna platform kuruluyor, dekorasyonlar ekleniyor ve başkan kostüm giyen çocuklara çikolota dağıtıyor. Amerikan başkanlarının ilginç kostümlü çocuklarla şakalaşmaları medyanın ilgisini çekiyor.
Bu arada Amerikalıların en sevdiğim yanlarından birisi kendileriyle dalga geçebilmeleri.
Öyle ki Amerikan başkanıyla dalga geçmek, devlet sistemini tiye almak çok yaygın.
Mesela son iki yıldır en çok tercih edilen Halloween kostümü Trump’ı korkunç bir balkabağına benzeten maske. Trumpla ilgili yapılan Cadılar Bayramı espirilerinin haddi hesabı yok. Amerikalılar başkanlarını bal kabağı şeklinde resmedip espiriler yapabiliyor. Türkiye’de böyle bir şeyi bırakın yapmayı ima etseniz bile hapsi boylarsınız.
Halloween’in sembolü İrlanda ve İskoçya’da turpmuş ama ABD’de balkabağı daha çok yetiştiği için zamanla turpun yerini balkabağı almış. Marketlerin dışında bizim kurban pazarları gibi kabak pazarları var. ‘Kabak seçmek’ ciddi bir iş. Hatta Kanada Başbakanı Justin Trudeau kabak seçerken bir fotoğrafını paylaşıp bu işi ne kadar ciddiye aldığını anlattı.
Balkabaklarının içi oyuluyor, korkunç yüzler çizilip içine mum yakılıyor. Bu kabaklar evlerin önüne konuyor. Böylece kötü ruhların korkutulacağı varsayılıyor.
Dediğim gibi herşeyi paraya çevirme konusunda Amerikalılar çok başarılı. Kabakları sadece oymuyorlar, envai çeşit yemeklerini yapıyorlar. Tasarımda sınır yok. Kabaklar kostümlerin ve süslemelerin vazgeçilmezi. Tabi pagan kültürün etkisiyle çok sayıda iskelet, zombi ve cadı var. Hatta Amerikalılar evcil hayvanları için bile kostüm sipariş ediyorlar.
Denebilir ki bugünlerde Amerika’da yer kabak gök cadı.
Peki kilise ne diyor bu işe ? Aslında kiliseyi takan yok. Kelt geleneği bir ara Hıristiyanların bayramına dönüşmüş ama 1900’lerin ikinci yarısından itibaren tamamen festivale evrilmiş.Kilise olayın ticari bir festivale dönüşmesine tepki koysa da bir süre sonra geleneğin gücüne yenilmiş. Bugün artık Hallowen’in dini boyutunu tartışan yok gibi.
Sonuç itibariyle; Hallowen’in kökleri Pagan geleneklere dayansada popüler kültürün yıkıcı etkisiyle küresel çapta bir festivale dönüşmüş halde. Amerika’da ise çılgınlık boyutunda. Kostümler, süslemeler,aktiviteler bir yere kadar ancak benim ilgimi en çok Halloween-Siyaset ilişkisi çekiyor. Düşünsenize ülkenin başkanını kabağa benzetebiliyorsunuz. Başkanın fotoğrafını korkunç kostümlere ekliyorsunuz. Medya organları başkanı milleti korkutan bir surette çizebiliyor.
Velhasıl; Amerikalılar eğlenmesini de para kazanmasını da hicvetmesini de biliyor.
[Adem Yavuz Arslan] 26.10.2019 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaç mahkeme kaç! [Bülent Korucu]
Bu bir sinema filmi olsaydı, ‘Kaç İsmail kaç!’ sahnesiyle başlardı. 28 Temmuz 2014’te gözaltındaki 49 polisin sorgusunu yapan sulh ceza yargıcı (şimdi Yargıtay üyesi) İslam Çiçek’in ağzından dökülmüştü bu ifade. Gözaltı süreleri dolduğu için hem usul açısından salıvermek dışında yapılabilecek bir şey yoktu; hem de dosya içeriklerinde suç unsuru bulamıyordu. 17-25 Aralık büyük yolsuzluk soruşturmasında görev almaktı suçları, yani işlerini yapmışlardı. Çiçek, beş dakika ara vermişti ama iki saat geçtiği halde kararını açıklayamıyordu. Avukatlar ve milletvekili Mahmut Tanal durumu sormak için odasına girdiklerinden yargıcı, 5 kişiyle görüşürken buldular. Bunlar kim sorusuna çoğunluk ‘biz polisiz’ cevabı vermişti. Ancak biri tedirgin bir sessizlik içindeydi. Yargıç Çiçek ona döndü ve ‘Kaç İsmail kaç!’ deyiverdi. İsmail’in, kararı getiren MİT mensubu olduğu öne sürüldü. İstanbul Emniyet Müdürlüğünün ‘bizde çalışan bir memur’ açıklaması ikna edici değildi; zira odada kimlik gösterebilen polisler kaçma lüzumu hissetmemişti.
Suriye ve İran’daki benzerlerinin yolunda giden istihbarat örgütünün yakın tarihi kaçma ve kaçırmalarla şekillendi. Forest Gump’in koşusu gibi İsmaille başlayan koşu büyüyerek devam ediyor. MİT artık kararları tebliğ etmek için ulak kullanmıyor. İnsanları kaçırıp Ankara’nın göbeğinde aylarca işkence ediyor. Yetmezmiş gibi onları yargılayan mahkemeyi bile kaçırıyor.
Tıpkı doksanlı yılların ‘Beyaz Toros’ları gibi insanları kaçıran ‘Siyah Transporter’lerin marifetleri gündemde. Ailelerinin aylar boyunca her kapıyı çalıp her yetkiliye sorduğu kişiler birden bire emniyette ortaya çıkıyor. Maddi manevi işkence gördükleri her hallerinden belli ama avukat istemiyorlar. Neler yaşadıklarını ailelerine bile anlatamıyorlar. Bağımsız gözlemcilerin takibine imkan tanınmıyor ve ikna edici bir sağlık kontrolüne izin verilmiyor. Tam bir tecrit altında tutulmaya devam ediliyorlar. En azından mahkemeye çıktıklarında bazı şeyleri öğrenebiliriz beklentisi de boşa çıktı; çünkü MİT bu defa mahkemeyi kaçırdı.
Farklı zamanlarda kaybolup aynı anda aynı şubede ortaya çıkan dört kişi Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak’ın ilk duruşmaları yapıldı. Aynı dosyadan yargılanan insanlar mahkemede bile iletişime geçer diye ayrı günlerde duruşmaya çıkarıldı. Ücretini kimin ödediği bilinmeyen avukatlar salonda hazır bulunuyor ama savundukları söylenemez. İlk gün aileler ve İnsan Hakları Savunucusu CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu mahkemeyi bulamadı. Tanrıkulu, “mahkeme gizli görülecekse bile ilk duruşma açık yapılıp karar alınması lazım’ dediği için ikinci gün bu usul hatasını düzelttiler. Aç kapa yaptılar. Böylece gözlemci olmak isteyen İnsan Hakları Derneği Ankara şubesini dışarı çıkardılar.
DOĞAL YARGIÇ İLKESİ NEREDE KALDI?
Adamların sanki ellerinde bir liste var ve ihlal edilmedik bir hukuk normu kalmasın istiyorlar. Savunma hakkının dokunulmazlığı ulusal hukukun yanısıra Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6. Maddesinin güvenceye aldığı bir hak. Ancak bu insanlara kullandırılmıyor. Duruşmaların aleni yapılması hakeza hukuk güvencesi açısından vazgeçilmezdir. Mahkeme önce usul hatasıyla ardından şekli prosedürü tamamlasada esasta hak ihlali yapıyor; gizli kapaklı yargılıyor. Doğal yargıç ilkesi ise belki en önemli temel prensiplerden. Oysa Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi 10 Temmuz 2019’da MİT davalarına bakmak üzere kurularak bu ilkeyi yerle bir etti. Suçun işlendiği mahaldeki ve suçtan bağımsız biçimde doğal süreçlerde kurulmuş mahkemeler yetkilidir. İşin tuhaf yanı MİT mensuplarını yargılasın diye özel kurulan mahkeme, istihbarat örgütünün işkence yaptığı iddia edilen kişileri de yargılıyor.
Eskiden işi kılıfına uydurmak kaygıları vardı, artık ona bile gerek görmüyorlar. Fakat bir yandan da işkencelerin kayda geçmesinin korkusu onları daha büyük ihlallere zorluyor. Ayten Öztürk vakasında suç üstü yakalandıkları için şimdi hayalet mahkemelerle iş bitirmeye çalışıyorlar.
Ayten Öztürk, 8 Mart 2018’de Lübnan’dan özel uçakla kaçırılarak işkence merkezine getirilen, kendi ifadesiyle hiç bir örgütle ilişkisi olmayan anti-emperyalist, enternasyonel bir kadın. 15 Haziran 2019’da çıktığı mahkemede gördüğü işkenceleri en ince ayrıntısıyla anlattı. Yakalanışından, göstermelik gözaltı işlemine ve altı aylık tam tecritten bulunduğu andaki sağlık problemlerine varana kadar her şey aynı.
“Bana seninle ilgili sonsuz yetki verildi. Bu devlet senin için özel uçak kaldırdı. Burası başka yere benzemez. Buradaki herkes işini profesyonelce yapar. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Konuşacak mısın?” Sorusuyla başlayan altı aylık zorlu bir süreç. Öztürk konuşmayınca doz artıyor; cinsel işkence dahil her türlü insanlık dışı muameleye maruz kalıyor. “Tutuklanıp hapishaneye geldiğimde arkadaşlarım vücudumdaki yara bere izini saydı. 898 yara-bere vardı” diyor. Dile kolay tam 898 yara… Ayrı bir işkenceye dönüşen 25 günlük bir tedavi sürecinden sonra “Seni adalete teslim edeceğiz. Aklına başka bir şey gelmesin. Hapislerde çürüyeceksin” sözleriyle işkencehaneden çıkarılıyor. Diğer kayıpların yaşadığına benzeyen bir tiyatroyla yakalanıp gözaltına alınmış gibi tutanak tutuluyor.
Öztürk uyduruk yakalanma senaryosuna şu sözlerle isyan ediyor:
“Yüzlerce yara bereli, yaklaşık 40 kilogramlık, ayakta duramayan o halimle hiç bilmediğim açık bir arazide benim ne işim olabilir ki? Hem de gece vakti, Ankara’yı hiç bilmediğim halde, üstümde Türk parası bile yokken tek başıma orada ne yapabilirdim? TEM polisi, hâlâ bir ihbar sonucu beni aldığını iddia edebilir mi? Savcılık ve Sulh ceza hakimliğinde işkenceleri anlatmak istedim. Yara berelerimle, incecik bedenimle ayakta duramayacak halde olamama rağmen kafalarını kaldırıp bakmadılar. “Dava konumuz değil” deyip sözümü kestiler. Merak edip tek bir soru bile sormadılar. “Suç duyurusunda bulun” dediler. Hapishanede iken suç duyurusunda bulundum. Savcı kısa süre içinde “takipsizlik” verdi.”
Öztürk aynı durumda olan diğer insanları şöyle anlattı mahkemede: Bazen gün içinde, bazen de gece işkence sesleri geliyordu. Çığlık, ağlama sesleri yakından geliyordu. Hep erkek sesleriydi. Genellikle “Konuşacak mısın, abilerini çağırayım mı? Hacı Abin gelsin mi? Buradan çıkmak istiyorsan konuş” sesleri geliyordu. Orada kaç kişi gözaltındaydı bilmiyorum. Ama kapıların açılıp kapanma seslerinden 7 hücre olduğunu tahmin ediyordum.” Bahsettiği kişiler büyük ihtimalle beşi ortaya çıkan yedi kayıp.
“Sonuç olarak ömür boyu kullanmak zorunda olduğum bazı ilaçlara rağmen bedenimdeki yaralar kapandı; ancak içimdeki yaralar asla kapanmayacak.” Sözleriyle tahliyesini talep eden Öztürk hâlâ tutuklu. 3 Kasım’da tekrar duruşması var. Gördüğü işkenceyi ispatlamasına rağmen onu tutuklu yargılayan mahkeme bile tatmin etmemiş olacak ki yeni mağdurları hayalet mahkemeye havale ettiler.
Toplum olarak İsmail’i elimizden kaçırmasaydık, kör topal da olsa hukuku muhafaza edebilirdik belki. Şimdi saklambaç oynayan mahkemelerin eline kaldık.
[Bülent Korucu] 26.10.2019 [TR724]
Suriye ve İran’daki benzerlerinin yolunda giden istihbarat örgütünün yakın tarihi kaçma ve kaçırmalarla şekillendi. Forest Gump’in koşusu gibi İsmaille başlayan koşu büyüyerek devam ediyor. MİT artık kararları tebliğ etmek için ulak kullanmıyor. İnsanları kaçırıp Ankara’nın göbeğinde aylarca işkence ediyor. Yetmezmiş gibi onları yargılayan mahkemeyi bile kaçırıyor.
Tıpkı doksanlı yılların ‘Beyaz Toros’ları gibi insanları kaçıran ‘Siyah Transporter’lerin marifetleri gündemde. Ailelerinin aylar boyunca her kapıyı çalıp her yetkiliye sorduğu kişiler birden bire emniyette ortaya çıkıyor. Maddi manevi işkence gördükleri her hallerinden belli ama avukat istemiyorlar. Neler yaşadıklarını ailelerine bile anlatamıyorlar. Bağımsız gözlemcilerin takibine imkan tanınmıyor ve ikna edici bir sağlık kontrolüne izin verilmiyor. Tam bir tecrit altında tutulmaya devam ediliyorlar. En azından mahkemeye çıktıklarında bazı şeyleri öğrenebiliriz beklentisi de boşa çıktı; çünkü MİT bu defa mahkemeyi kaçırdı.
Farklı zamanlarda kaybolup aynı anda aynı şubede ortaya çıkan dört kişi Salim Zeybek, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Erkan Irmak’ın ilk duruşmaları yapıldı. Aynı dosyadan yargılanan insanlar mahkemede bile iletişime geçer diye ayrı günlerde duruşmaya çıkarıldı. Ücretini kimin ödediği bilinmeyen avukatlar salonda hazır bulunuyor ama savundukları söylenemez. İlk gün aileler ve İnsan Hakları Savunucusu CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu mahkemeyi bulamadı. Tanrıkulu, “mahkeme gizli görülecekse bile ilk duruşma açık yapılıp karar alınması lazım’ dediği için ikinci gün bu usul hatasını düzelttiler. Aç kapa yaptılar. Böylece gözlemci olmak isteyen İnsan Hakları Derneği Ankara şubesini dışarı çıkardılar.
DOĞAL YARGIÇ İLKESİ NEREDE KALDI?
Adamların sanki ellerinde bir liste var ve ihlal edilmedik bir hukuk normu kalmasın istiyorlar. Savunma hakkının dokunulmazlığı ulusal hukukun yanısıra Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 6. Maddesinin güvenceye aldığı bir hak. Ancak bu insanlara kullandırılmıyor. Duruşmaların aleni yapılması hakeza hukuk güvencesi açısından vazgeçilmezdir. Mahkeme önce usul hatasıyla ardından şekli prosedürü tamamlasada esasta hak ihlali yapıyor; gizli kapaklı yargılıyor. Doğal yargıç ilkesi ise belki en önemli temel prensiplerden. Oysa Ankara 34. Ağır Ceza Mahkemesi 10 Temmuz 2019’da MİT davalarına bakmak üzere kurularak bu ilkeyi yerle bir etti. Suçun işlendiği mahaldeki ve suçtan bağımsız biçimde doğal süreçlerde kurulmuş mahkemeler yetkilidir. İşin tuhaf yanı MİT mensuplarını yargılasın diye özel kurulan mahkeme, istihbarat örgütünün işkence yaptığı iddia edilen kişileri de yargılıyor.
Eskiden işi kılıfına uydurmak kaygıları vardı, artık ona bile gerek görmüyorlar. Fakat bir yandan da işkencelerin kayda geçmesinin korkusu onları daha büyük ihlallere zorluyor. Ayten Öztürk vakasında suç üstü yakalandıkları için şimdi hayalet mahkemelerle iş bitirmeye çalışıyorlar.
Ayten Öztürk, 8 Mart 2018’de Lübnan’dan özel uçakla kaçırılarak işkence merkezine getirilen, kendi ifadesiyle hiç bir örgütle ilişkisi olmayan anti-emperyalist, enternasyonel bir kadın. 15 Haziran 2019’da çıktığı mahkemede gördüğü işkenceleri en ince ayrıntısıyla anlattı. Yakalanışından, göstermelik gözaltı işlemine ve altı aylık tam tecritten bulunduğu andaki sağlık problemlerine varana kadar her şey aynı.
“Bana seninle ilgili sonsuz yetki verildi. Bu devlet senin için özel uçak kaldırdı. Burası başka yere benzemez. Buradaki herkes işini profesyonelce yapar. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Konuşacak mısın?” Sorusuyla başlayan altı aylık zorlu bir süreç. Öztürk konuşmayınca doz artıyor; cinsel işkence dahil her türlü insanlık dışı muameleye maruz kalıyor. “Tutuklanıp hapishaneye geldiğimde arkadaşlarım vücudumdaki yara bere izini saydı. 898 yara-bere vardı” diyor. Dile kolay tam 898 yara… Ayrı bir işkenceye dönüşen 25 günlük bir tedavi sürecinden sonra “Seni adalete teslim edeceğiz. Aklına başka bir şey gelmesin. Hapislerde çürüyeceksin” sözleriyle işkencehaneden çıkarılıyor. Diğer kayıpların yaşadığına benzeyen bir tiyatroyla yakalanıp gözaltına alınmış gibi tutanak tutuluyor.
Öztürk uyduruk yakalanma senaryosuna şu sözlerle isyan ediyor:
“Yüzlerce yara bereli, yaklaşık 40 kilogramlık, ayakta duramayan o halimle hiç bilmediğim açık bir arazide benim ne işim olabilir ki? Hem de gece vakti, Ankara’yı hiç bilmediğim halde, üstümde Türk parası bile yokken tek başıma orada ne yapabilirdim? TEM polisi, hâlâ bir ihbar sonucu beni aldığını iddia edebilir mi? Savcılık ve Sulh ceza hakimliğinde işkenceleri anlatmak istedim. Yara berelerimle, incecik bedenimle ayakta duramayacak halde olamama rağmen kafalarını kaldırıp bakmadılar. “Dava konumuz değil” deyip sözümü kestiler. Merak edip tek bir soru bile sormadılar. “Suç duyurusunda bulun” dediler. Hapishanede iken suç duyurusunda bulundum. Savcı kısa süre içinde “takipsizlik” verdi.”
Öztürk aynı durumda olan diğer insanları şöyle anlattı mahkemede: Bazen gün içinde, bazen de gece işkence sesleri geliyordu. Çığlık, ağlama sesleri yakından geliyordu. Hep erkek sesleriydi. Genellikle “Konuşacak mısın, abilerini çağırayım mı? Hacı Abin gelsin mi? Buradan çıkmak istiyorsan konuş” sesleri geliyordu. Orada kaç kişi gözaltındaydı bilmiyorum. Ama kapıların açılıp kapanma seslerinden 7 hücre olduğunu tahmin ediyordum.” Bahsettiği kişiler büyük ihtimalle beşi ortaya çıkan yedi kayıp.
“Sonuç olarak ömür boyu kullanmak zorunda olduğum bazı ilaçlara rağmen bedenimdeki yaralar kapandı; ancak içimdeki yaralar asla kapanmayacak.” Sözleriyle tahliyesini talep eden Öztürk hâlâ tutuklu. 3 Kasım’da tekrar duruşması var. Gördüğü işkenceyi ispatlamasına rağmen onu tutuklu yargılayan mahkeme bile tatmin etmemiş olacak ki yeni mağdurları hayalet mahkemeye havale ettiler.
Toplum olarak İsmail’i elimizden kaçırmasaydık, kör topal da olsa hukuku muhafaza edebilirdik belki. Şimdi saklambaç oynayan mahkemelerin eline kaldık.
[Bülent Korucu] 26.10.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)