Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 8 polisin büfe ve restoranlardan rüşvet aldığı tespit edildi.
BOLD-Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’nde yaşanan skandal rüşvet olayından sonra Sivil Ekipler Amirliği’nde görevli tüm polislerin açığa alındığı öğrenildi. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında 8 polisin tutuklandığı ifade edildi. Tutuklanan polislerin, büfe ve işletmelerden rüşvet aldıkları ve topladıkları paraları havuz yöntemi ile paylaştıkları iddia edildi. Emniyet Genel Müdürlüğü de olayla ilgili idari soruşturma başlattığı aktarıldı.
SİVİL EKİPLER AMİRLİĞİNDE GÖREVLİ POLİSLER TAKİBE ALINDI
Ankara Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne yapılan bir ihbar üzerine Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki sivil ekipler amirliğinde görevli bazı polislere yönelik takip çalışması başlattı.
T24’te yer alan habere göre, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinesinde yürütülen adli soruşturmada, sivil ekipler amirliği kadrosunda görevli polislerin Çankaya ilçesi sınırları içinde bazı büfelerden ve restoranlardan para aldıkları belirlendi.
“ALKOL SATIŞI VE SİGARA KULLANIMINA GÖZ YUMMA”
Gizli kamera çekimlerinin de yapıldığı takiplerde, sivil polislerin büfelerin gece saat 22.00’den sonra alkol satışına göz yumma, restoranlarda ise özellikle kapalı mekânlarda tütün kullanımına karşı idari işlem yapmama karşılığında 5 – 30 bin lira arasında aylık para topladıkları anlaşıldı.
Soruşturma kapsamında polislere para veren bazı büfe ve işletme sahiplerinin ifadelerine başvurulurken, Organize Suçlarla Mücadele Şubesi, ekimde iki ayrı operasyonla polisleri gözaltına aldı.
KAMUOYUNDAN GİZLENDİ
Rüşvet aldıkları iddia edilen polislerden sekizi savcılık sorgularının ardından mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Kamuoyuna açıklanmayan operasyonlar sonrasında savcılık soruşturmasıyla birlikte Emniyet Genel Müdürlüğü de idari soruşturma başlattı. Gözaltına alınan polislerin tamamı, idari soruşturma çerçevesinde görevden el çektirildi.
Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nca görevlendirilen müfettişler, Ankara Emniyeti’nde çalışmaya başladı. Müfettişlerin, rüşvet iddiasına konu olan polislerin bireysel suç işleyip işlemediklerini araştırdıkları öğrenildi.
TÜM PERSONEL GÖREVDEN ALINDI
Organize şekilde rüşvet aldıkları iddia edilen Sivil Ekipler Amirliği’ndeki tüm personel görevden alınarak başka birimlere kaydırıldı. Başka birimlerden seçilen yeni personel sivil ekipler amirliği bünyesinde görev aldı.
Emniyet çevrelerine yansıyan iddialara göre, rüşvet topladıkları öne sürülen polislerin, topladıkları parayı “havuz” sistemine dönüştürdükleri ifade ediliyor.
[BoldMedya] 18.11.2019
İzmir’de kaçırılan Adem Özdaman, eli yüzü kanlı şekilde evinin önüne bırakıldı
İzmir’de kaçırılan esnaf Adem Özdaman, dün gece 04.00’te eli yüzü kanlı bir şekilde evinin iki sokak ötesine bırakıldı. Özdaman, maskeli 5 kişi tarafından kaçırıldığını söyledi.
BOLD- İzmir’deki evinin önünden siyah bir arabayla kaçırılan Adem Özdaman, bu sabah 04.00’te eli yüzü kanlı bir şekilde evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Özdaman’ın avukatı Abdi Yaşar, müvekkilinin yaşadıklarını sosyal medya hesabından paylaştı.
Yaşar, “Müvekkilim Adem Özdaman kimliği belirsiz kişiler tarafından 16.11.2019 tarihinde gece 23.00 civarında eli silahlı, maskeli 5 kişi tarafından babasının evinin önünden alınıyor. Aynı gün eşi ve kardeşi benimle iletişime geçti. Ben de derhal asayiş şube, terörle mücadele, jandarmayı aradım. Eşini ve kardeşini oraya yönlendirdim. Jandarma karakolunda tam 5 saat boyunca resmi işlemlerin bitmesini beklediler. Herhangi bir netice alamadık. Müvekkilimi kaçırdıktan 1 saat sonra müvekkilin babasını arayıp yüklü miktarda para istediler. Aileye ses kaydı yaptırdım.” dedi.
AVUKAT VE AİLE KAÇAKÇILARLA BULUŞTU
Dün öğlen saatlerinde birisinin müvekkilin yaşlı babasını aradığını belirten Yaşar, “Arayanlar ‘Biz Adem’in işini kökten çözeceğiz. 3 önemli adam getiriyorum. Bu adamlar sizin işinizi çözecek’ dediler. Müvekkilimin babası beni aradı. “Benim de gelmem koşuluyla kabul et” dedim. O arada jandarma istihbarata gittim. Durumu anlattım. Savcı ve jandarmadan onay aldıktan sonra aile ile adamlarla görüşmeye gittik. Görüşmede 1’i kadın olmak üzere 5 kişi vardı. Bana polis olduklarını ve Adem’i bulacaklarını söylediler. O arada ayağa kalktım. Gelen şahıslardan 1’i sosyal incelemede polis müdürü, 1’i asayiş şubede müdür, diğeri de Karşıyaka emniyet müdürüyüm dedi. Para konuşulmaya başlandığı anda ayağa kalktım. Jandarmaya istihbarat gözaltı işlemi yaptı.” ifadelerini kullandı.
EŞİNİ TEHDİT ETTİLER
Yaşar şöyle devam etti: “Başsavcı sağolsun hiçbir talebimizi reddetmedi. O da bizimle gece 03.00 kadar karakolda bekledi ve çalıştı. Bu arada müvekkilin eşine bir video geldi. ‘İfadenizi çekin, bizden şikayetçi olmayın. Eşinizin sizin haberiniz olmadan evden ayrıldığını karakola gidip bildirirseniz eşinizi bırakacağız.’ dediler. Hemen Jandarma ile konuyu paylaştım. Tutanak ile şikayetten vazgeçmiş gibi yaptık.
KAÇIRILMA OLAYININ İÇİNDE POLİS DE VAR
Gece 04.00 sıralarında müvekkilim eli yüzü kanlı şekilde evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Müvekkilin yanında uyuşturucu kullanmışlar, darp etmişler. Ama genel olarak sağlığı iyi durumdadır. Müvekkilin kendine gelmesini bekliyoruz. Birazdan götürüp Jandarma istihbarata teslim edeceğim. Polis ve diğer 4 kişi şu anda gözaltında ama diğerleri hala serbest dolaşıyorlar.”
2 MİLYON DOLAR İSTEMİŞLERDİ
İzmir Yeşilova esnaflarından Adem Özdaman (33), cumartesi akşam 22.30-23.00 saatleri arasında Aliağa Yeni Şakran’daki evinin önünden kaçırılmış, arabası kapısı açık ve çalışır durumda bulunmuştu. Özdaman kaçırıldıktan sonra eşi aranmış ve 2 milyon dolar istenmişti. Abdi Yaşar’ın ifadesine göre İzmir’de bulunan bir çete, hakkında Cemaat soruşturması bulunanları kaçırıp ailelerden para istiyor.
[BoldMedya] 18.11.2019
BOLD- İzmir’deki evinin önünden siyah bir arabayla kaçırılan Adem Özdaman, bu sabah 04.00’te eli yüzü kanlı bir şekilde evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Özdaman’ın avukatı Abdi Yaşar, müvekkilinin yaşadıklarını sosyal medya hesabından paylaştı.
Yaşar, “Müvekkilim Adem Özdaman kimliği belirsiz kişiler tarafından 16.11.2019 tarihinde gece 23.00 civarında eli silahlı, maskeli 5 kişi tarafından babasının evinin önünden alınıyor. Aynı gün eşi ve kardeşi benimle iletişime geçti. Ben de derhal asayiş şube, terörle mücadele, jandarmayı aradım. Eşini ve kardeşini oraya yönlendirdim. Jandarma karakolunda tam 5 saat boyunca resmi işlemlerin bitmesini beklediler. Herhangi bir netice alamadık. Müvekkilimi kaçırdıktan 1 saat sonra müvekkilin babasını arayıp yüklü miktarda para istediler. Aileye ses kaydı yaptırdım.” dedi.
AVUKAT VE AİLE KAÇAKÇILARLA BULUŞTU
Dün öğlen saatlerinde birisinin müvekkilin yaşlı babasını aradığını belirten Yaşar, “Arayanlar ‘Biz Adem’in işini kökten çözeceğiz. 3 önemli adam getiriyorum. Bu adamlar sizin işinizi çözecek’ dediler. Müvekkilimin babası beni aradı. “Benim de gelmem koşuluyla kabul et” dedim. O arada jandarma istihbarata gittim. Durumu anlattım. Savcı ve jandarmadan onay aldıktan sonra aile ile adamlarla görüşmeye gittik. Görüşmede 1’i kadın olmak üzere 5 kişi vardı. Bana polis olduklarını ve Adem’i bulacaklarını söylediler. O arada ayağa kalktım. Gelen şahıslardan 1’i sosyal incelemede polis müdürü, 1’i asayiş şubede müdür, diğeri de Karşıyaka emniyet müdürüyüm dedi. Para konuşulmaya başlandığı anda ayağa kalktım. Jandarmaya istihbarat gözaltı işlemi yaptı.” ifadelerini kullandı.
EŞİNİ TEHDİT ETTİLER
Yaşar şöyle devam etti: “Başsavcı sağolsun hiçbir talebimizi reddetmedi. O da bizimle gece 03.00 kadar karakolda bekledi ve çalıştı. Bu arada müvekkilin eşine bir video geldi. ‘İfadenizi çekin, bizden şikayetçi olmayın. Eşinizin sizin haberiniz olmadan evden ayrıldığını karakola gidip bildirirseniz eşinizi bırakacağız.’ dediler. Hemen Jandarma ile konuyu paylaştım. Tutanak ile şikayetten vazgeçmiş gibi yaptık.
KAÇIRILMA OLAYININ İÇİNDE POLİS DE VAR
Gece 04.00 sıralarında müvekkilim eli yüzü kanlı şekilde evinin iki sokak arkasına bırakıldı. Müvekkilin yanında uyuşturucu kullanmışlar, darp etmişler. Ama genel olarak sağlığı iyi durumdadır. Müvekkilin kendine gelmesini bekliyoruz. Birazdan götürüp Jandarma istihbarata teslim edeceğim. Polis ve diğer 4 kişi şu anda gözaltında ama diğerleri hala serbest dolaşıyorlar.”
2 MİLYON DOLAR İSTEMİŞLERDİ
İzmir Yeşilova esnaflarından Adem Özdaman (33), cumartesi akşam 22.30-23.00 saatleri arasında Aliağa Yeni Şakran’daki evinin önünden kaçırılmış, arabası kapısı açık ve çalışır durumda bulunmuştu. Özdaman kaçırıldıktan sonra eşi aranmış ve 2 milyon dolar istenmişti. Abdi Yaşar’ın ifadesine göre İzmir’de bulunan bir çete, hakkında Cemaat soruşturması bulunanları kaçırıp ailelerden para istiyor.
[BoldMedya] 18.11.2019
MİT Başkanı Hakan Fidan’ın 15 Temmuz sırrı!
15 Temmuz’un gerçek yüzüyle ilgili neredeyse her hafta farklı bir gerçek gün yüzüne çıkıyor.
Gazeteci Yazar Ahmet Nesin, MİT Başkanı Hakan Fidan’ın darbeyi 15 Temmuz’dan çok daha önce bildiğini belgeleriyle ortaya koydu.
İşte o çarpıcı belgede yer alan ifadeler…
[BoldMedya] 18.11.2019
Gazeteci Yazar Ahmet Nesin, MİT Başkanı Hakan Fidan’ın darbeyi 15 Temmuz’dan çok daha önce bildiğini belgeleriyle ortaya koydu.
İşte o çarpıcı belgede yer alan ifadeler…
[BoldMedya] 18.11.2019
Ceylan’ın çığlığı: Abim ölüyor kurtarın [Sevinç Özarslan]
9 kardeşli ailenin kızı Ceylan, perişan haldeki köy evlerinden hasta tutuklu abisi için dünyaya seslendi. Herkesi Ceylan’la omuz omuza dayanışmaya çağırıyoruz..
BOLD ÖZEL – Hasta tutuklu Veysel Avunan’ın durumu her geçen gün kötüleşiyor ve artık vücudunun büyük bölümünü hissetmiyor. Cezaevinde tuvalete dahi gidemez hale gelen Veysel Avunan için, Bingöl’ün Genç İlçesi Kepçeli Köyü’nde virane gibi bir evde yaşayan kız kardeşi Ceylan çığlık olmaya çalışıyor.
9 kardeşli ailenin en büyüğü olan Veysel Avunan, imkansızlıklar içinde okudu ve Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında tutuklanan Avunan, cezaevinde ağır sağlık sorunları yaşadı ve tedavi ettirilmediği için şu an vücudunun büyük bölümünü hissedemiyor.
Veysel Avunan’ın kız kardeşi Ceylan, imkansızlıklar içinde pes etmeden sesini duyurmaya çalışıyor. Ceylan abisinin yaşadığı ağır hak ihlallerini, ailesinin durumunu anlattığı videosunda “Sadece adalet istiyorum” diye haykırıyor.
Belden aşağısını hissedemeyen Veysel Avunan, artık ellerini de hissetmemeye başladı. Abisine 5 ay önce tüberküloz menenjit teşhisi konulduğunu anlatan Ceylan, “Abim Elazığ Cezaevinde tedavisi geciktirildiği için hastalığı ilerlerdi. Tuvalete diğer tutuklular götürüyor. Plastik sandalyenin ortasını kesip abime tuvalet yapmışlar. Altını koğuşundaki arkadaşları temizliyor. Abim bundan dolayı utanç içinde. Diğer mahkumlara mahkum halde” diyor.
KÖYDEKİ VİRANEDEN SESLENDİ
Bingöl’e 35 km uzaklıktaki Kepçeli Köyünde yaşayan Avunan ailesi, köydeki tek hane. Köyün diğer sakinleri göç etmişler. Hayvancılıkla geçinen Avunan ailesi ise ekonomik sebeplerle göç edememiş ve köyde tek başlarına kalmış durumdalar. Ceylan, “Abim neden cezaevinden çıkmak istemedi biliyor musunuz? Verem ve menenjit tedavisi görüyordu. Ekstradan da ayaklar eklendi. Ve bunların tedavisi ağır. Ailemin maddi durumu hiç yok. Annem babam köyde hayvancılık yapıyor. Öyle bir yerdeyiz ki kuş geçmez kervan geçmez. Abim dışarı çıksa tedavisini yaptıracak imkan bizde bulunmuyor. Bundan dolayı ben içeride kalayım, tedavim yapılsın diye düşünüyor. Biz tahliye edilsin diye uğraşıyoruz. ‘Hayır ben ceza ertelemesi istemiyorum, içeride tedavim yapılsın’ diyor.” Bize yardım edin, insanlık öldü mü? Hastalara merhamet edin, adaletli olun.” sözleriyle ailenin içinden çıkamadığı imkansızlığı anlatıyor.
HASTANEDE NASIL YER OLMAZ!
Ceylan, bu sabah (18 Kasım 2019) telefon görüşmesi yaptığı abisinin son durumunu ise şöyle anlatıyor: “Cuma hastaneye gitmiş. Yatış vermişler ama yer yok diye yatırmamışlar. Telefonda, ‘ellerim de ayaklarım gibi olmaya başladı. Onları da hissetmiyorum’ dedi. Abimin acil tedavi olması lazım. İhmalin kurbanı olmasın. Felç kalmasın. Lütfen söylediklerimi yazın, paylaşın, tüm dünya duysun. Hastanede nasıl yer olmaz! Elazığ Şehir Hastanesi, yer yok, biz anlamıyoruz deyip abimi göndermiş. Nasıl yer olmaz. Artık yeter.’
2017’DEN BERİ TUTUKLU
28 yaşındaki Veysel Avunan 15 Eylül 2017’den beri tutuklu. Hastalığı nedeniyle Bingöl Cezaevinden Elazığ Cezaevine gönderilen ve Elazığ Şehir Hastanesine sevk edildi. Hastanede yer olmadığı gerekçesiyle cezaevine geri gönderildi. Avunan tedavi ettirilmediği için felç vücuduna yayılıyor.
[Sevinç Özarslan] 18.11.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Hasta tutuklu Veysel Avunan’ın durumu her geçen gün kötüleşiyor ve artık vücudunun büyük bölümünü hissetmiyor. Cezaevinde tuvalete dahi gidemez hale gelen Veysel Avunan için, Bingöl’ün Genç İlçesi Kepçeli Köyü’nde virane gibi bir evde yaşayan kız kardeşi Ceylan çığlık olmaya çalışıyor.
9 kardeşli ailenin en büyüğü olan Veysel Avunan, imkansızlıklar içinde okudu ve Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında tutuklanan Avunan, cezaevinde ağır sağlık sorunları yaşadı ve tedavi ettirilmediği için şu an vücudunun büyük bölümünü hissedemiyor.
Veysel Avunan’ın kız kardeşi Ceylan, imkansızlıklar içinde pes etmeden sesini duyurmaya çalışıyor. Ceylan abisinin yaşadığı ağır hak ihlallerini, ailesinin durumunu anlattığı videosunda “Sadece adalet istiyorum” diye haykırıyor.
Belden aşağısını hissedemeyen Veysel Avunan, artık ellerini de hissetmemeye başladı. Abisine 5 ay önce tüberküloz menenjit teşhisi konulduğunu anlatan Ceylan, “Abim Elazığ Cezaevinde tedavisi geciktirildiği için hastalığı ilerlerdi. Tuvalete diğer tutuklular götürüyor. Plastik sandalyenin ortasını kesip abime tuvalet yapmışlar. Altını koğuşundaki arkadaşları temizliyor. Abim bundan dolayı utanç içinde. Diğer mahkumlara mahkum halde” diyor.
KÖYDEKİ VİRANEDEN SESLENDİ
Bingöl’e 35 km uzaklıktaki Kepçeli Köyünde yaşayan Avunan ailesi, köydeki tek hane. Köyün diğer sakinleri göç etmişler. Hayvancılıkla geçinen Avunan ailesi ise ekonomik sebeplerle göç edememiş ve köyde tek başlarına kalmış durumdalar. Ceylan, “Abim neden cezaevinden çıkmak istemedi biliyor musunuz? Verem ve menenjit tedavisi görüyordu. Ekstradan da ayaklar eklendi. Ve bunların tedavisi ağır. Ailemin maddi durumu hiç yok. Annem babam köyde hayvancılık yapıyor. Öyle bir yerdeyiz ki kuş geçmez kervan geçmez. Abim dışarı çıksa tedavisini yaptıracak imkan bizde bulunmuyor. Bundan dolayı ben içeride kalayım, tedavim yapılsın diye düşünüyor. Biz tahliye edilsin diye uğraşıyoruz. ‘Hayır ben ceza ertelemesi istemiyorum, içeride tedavim yapılsın’ diyor.” Bize yardım edin, insanlık öldü mü? Hastalara merhamet edin, adaletli olun.” sözleriyle ailenin içinden çıkamadığı imkansızlığı anlatıyor.
HASTANEDE NASIL YER OLMAZ!
Ceylan, bu sabah (18 Kasım 2019) telefon görüşmesi yaptığı abisinin son durumunu ise şöyle anlatıyor: “Cuma hastaneye gitmiş. Yatış vermişler ama yer yok diye yatırmamışlar. Telefonda, ‘ellerim de ayaklarım gibi olmaya başladı. Onları da hissetmiyorum’ dedi. Abimin acil tedavi olması lazım. İhmalin kurbanı olmasın. Felç kalmasın. Lütfen söylediklerimi yazın, paylaşın, tüm dünya duysun. Hastanede nasıl yer olmaz! Elazığ Şehir Hastanesi, yer yok, biz anlamıyoruz deyip abimi göndermiş. Nasıl yer olmaz. Artık yeter.’
2017’DEN BERİ TUTUKLU
28 yaşındaki Veysel Avunan 15 Eylül 2017’den beri tutuklu. Hastalığı nedeniyle Bingöl Cezaevinden Elazığ Cezaevine gönderilen ve Elazığ Şehir Hastanesine sevk edildi. Hastanede yer olmadığı gerekçesiyle cezaevine geri gönderildi. Avunan tedavi ettirilmediği için felç vücuduna yayılıyor.
[Sevinç Özarslan] 18.11.2019 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Kimsenin umurunda değiliz, dışarıda bir virgül kadar mevzu bahsimiz yapılmıyor [Ali Turna]
Bir terörist olarak tutuklanmıştık. Ne kadar da bu sıfata çok uzak bir yaşantımız olsa da kendi aramızda şakasına alışmıştık. Bu bölümde terörist olarak bir günümüzü nasıl yaşadığımızı neler yaptığımızı anlatmaya çalışacağım. Öncelikle belirtmem gerekir ki bu yazdığım yaşantı sadece bizim koğuş için geçerli. Diğer koğuşlarda kalan arkadaşlar farklı sistemlerde kurabiliyorlar ama farklılıklar sadece saat değişikliği gibi ufak tefek farklılıklar, genel hatlarıyla bizim koğuşlarındaki yaşam aynı.
Sabah kalkıyoruz bazı arkadaşlar molotof kokteyl hazırlıyor, bazısı duvarlara slogan falan yazıyor, kavgalar başlıyor, biri diğerine bıçak çekiyor desem tabiî ki de inanmayın bizim terör örgütü diğerlerinden çok farklı. Bizimkisine bir isim takacak olursak belki NFK’nın merhamet çetesi veya mazlumlar diyarı veya türevleri olabilir.
Yedikule hastanesine giderken yanıma bir adli suçluyu verdiler, beraber gittik. Yolda konuşurken koğuşlarındaki sistemi sordum. Her yerde sigara içiyorlarmış, yardımlaşma olmazmış, kahvaltı yokmuş. Sadece bir kişi ortacı oluyormuş, tüm işleri o şahıs yapıyormuş. Daha önce ortalığı karıştırmak için adli suçlularla F... tutuklularını karıştırmışlar. Ama ortalık karışacağına adliler namaza başlamış. Hatta adliler halı sahaya çıkarken diğerlerinin çıkmamasına başkaldırmış falan. Bakmışlar ki kavga gürültü yok tam tersine adliler namaza falan başlayınca gene ayırmışlar. Yanımdaki adli suçlu “Allah razı olsun Kur’an okumayı öğrettiler bana“ dedi.
Aslında koğuşta yaşadığımız dünün tekrarı. Her gün aynı günü yaşıyoruz. Ama görüş günü, telefon günü gibi bazı durumlar farklı kılıyor günü. Bu yüzden haftanın yedi gününü farklı yazmak gerekiyor. Şunu net belirtmeliyim ki haftaların hepsi aynı ve zaman çok hızlı geçiyor. Yaz-kış biraz farklılaştırıyor. Günlerin uzun-kısa olması soğuk- sıcak faktörü yazı kıştan ayırıyor. Yazın genellikle avluda geçen hayatımız kışın salonda geçiyor.
Pazartesi: Bir gün önce oruç tutacakların listesi yapılıyor.12 kişiyi geçmişse nöbetçi gece kalkıp sahur hazırlıyor ki genelde pazartesi perşembe orucunu koğuşun yarısına yakını tutuyor. Oruç tutacaklar sahura kalkıp peynir, zeytin, domates, pekmez ile sahurunu yapıp gece namazını kılıp kimi yatıyor, kimi eline Kur’an alıp sabah namazını bekliyor. Bu arada nöbetçi bulaşıkları yıkayıp ortalığı temizliyor. Sabah kışın 5, yazın 7 gibi bir arkadaş tek tek herkesi namaza kaldırıyor. Kimisi ilk seferde kimisi üçüncü seferde uyanabiliyor. Zor ve sabır isteyen bu uyandırma görevini sabırlı İbrahim üstlenmişti. Hakkı zor ödenir. Sabah namazı cemaatle kılınıyor. Mescid 40 kişi almadığı için genelde 2 cemaat yapıyoruz ve uyuşuk olan ben genelde 2. cemaate yetişiyorum. Peşinden yapılan uzun namaz tesbihatı güneşin ilk ışıklarıyla farklı bir mistik atmosfer oluşturuyor. Abdest aldığımız suyun buz gibi olması yetmiyormuş gibi mescidin betonundan da bir posta soğuk yiyoruz kahvaltıdan önce. Ve anons geliyor, “Tüm tutuklu ve hükümlülerin dikkatine, sayım için hizaya geçilsin.” Nöbetçi bir saat öncesinden kahvaltıyı hazırlama başlıyor. İki nöbetçi bir saatte ancak hazırlayabiliyor 40 kişiye kahvaltıyı. Sen misin evde eşine bir kere bile kahvaltı hazırlamayan yardımcı olmayan? Allah böyle 40 kişiye kahvaltı hazırlattırıyor. Kader diyoruz.
Sabah 8’de masalara geçiyoruz. Toplam dokuz masamız var, kimi masalar beşer kişilik. Her gelen Aksel markalı semaverden çayını alıp masasına geçiyor. Herkes standart kahvaltısını yapıp masasını temizliyor. Bir nevi nöbetçiye yardım etme olayı. Şu an kış olduğu için dışarısı hâlâ tam aydınlanmamış. Kimi yatağına geri dönüyor, kimi spora başlıyor, kimi Kur’an okuyor. Saat 11’e kadar sessizlik saati devam ettiği için yüksek sesle konuşmak yasak. TV’nin sesi minimumda, ancak 3 -5 metreye kadar ses gidiyor. Öğlene kadar herkes münferit hareket ediyor. Nöbetçi bulaşıkları yıkarken gazeteler geliyor. Salonda Kur’an okuyanlar, avluda soğuğa inat spor, yürüyüş yapanlar, sıcak su gelmişse duş alanlar ki kışın sıcak su vermiyorlar. Sadece gece 1 ile 3 arası sıcak su veriyorlar. Yazın da soğuk suların kesintisi çok oluyor. Yönetime çok suç bulamıyoruz. 7 kişilik koğuşta 40 kişi kalınıyorsa bu demektir ki cezaevi 6 kat fazla yoğunlukla çalışıyor. Alt yapı bu kadar kalabalığa göre yapılmamış ki.
Pazartesi günü görüş günü olduğu için bizim için çok farklı bir gün. Saat 11 gibi görüşe gideceğiz, bu yüzden o gün kahvaltıdan sonra pek uyuyan olmuyor. Hazırlıklar başlıyor. En güzel kıyafetler giyiliyor. Saçlar taranıyor. Tıraş olmaya çalışanlar aynanın karşısında sıraya giriyor. Bayramlık kıyafetlerimizi giydikten sonra kapıda bekliyoruz. Gardiyanlar geliyor ve ziyaretçisi gelenleri alıp götürüyor. Bir saatlik görüşme sonrası koğuşumuza geri dönüyoruz ama kalplerimiz, yüreklerimiz görüş salonunda kalıyor. Çay eşliğinde kendimize geliyoruz. Mahkûm kıyafetlerimizi tekrar giyiyoruz. Yani pantolon, gömlekler çıkıyor yerine eşofman, tshirt gibi rahat kıyafetler giyiliyor. Avluda çaylı sigaralı görüşten gelen haberlerin kritiğini yapmaya başlıyoruz. Bir nevi açık oturum. Saat birde öğlen yemeğine başlıyoruz. Kahvaltıyı sadece kendi paramızla alıyoruz. Öğlen ve akşam yemeklerini devlet ısmarlıyor.
Yemekler genellikle bir kepçe çorba yanında pilav, barbunya, makarna, fasulye, misket köfte (kimse yemiyor plastik gibi), ıspanak benzeri yemeklerden biri sadece. Yemek sonrası nöbetçinin hazırladığı çayı yudumlarken Selim abinin sesi, “Namaza 10 dakika.” Nöbetçi bulaşıkları yıkarken cemaatle öğle namazı kılınıyor. Namaz esnasında koğuşta sıfır sessizlik. İkinci cemaat de kıldıktan sonra tesbihat yapılıyor. Namaz sonrası kimi grup matematik, kimi İngilizce, kimi tefsir gibi derslere başlıyor. Kimisi de avluda yürüyor. Gece hayatını yoğun yaşayan arkadaşlar öğlen uykusuna dalıyor. Saat 4 gibi voleybol saati ve ayak topu başlıyor, iki saat kadar hep beraber oynuyoruz. Yazın rağbet gören toplu oyuna kışın kimse bakmıyor bile, benim gibi 3-5 deli sadece devamlı oynadık. Kışın yağmurun altında bile avluda ayak topunu oynuyorduk. Ve avlu kapanıyor. Sekizde açılan avlumuz kışın 5 gibi, yazın 7 gibi kapanıyor. Her avlu kapanması bize ayrı bir mahpusluk yaşatıyor. Bir şeylerin kısıtlanması, mahrum bırakılmak bizi hapis yattığımıza ikna ediyor. Salata nöbetçileri manavdan sipariş geçtiğimiz sebzelerle salata yapıyorlar.
Öğleden sonra gelen akşam yemeğini nöbetçi semaverde ısıtmaya çalışıyor. Abdestler alınıyor akşam namazı tesbihatlı kılınıyor ve akşam yemeğine geçiliyor. İkindi namazını yazmadım sadece ikindi namazı toplu kılınmıyor. Dersler voleybol vb. dolayı işini bitiren yine cemaatle ikindi namazını kılıyor. Akşam yemeği yenirken TV’ de haberler açılıyor. Ve 8 gibi sayım anonsunun ardından gardiyanlar geliyor ve Allah kurtarsın deyip gidiyorlar. Akşam ile yatsı arası varsa güzel bir film izleniyor kimisi serbest takılıyor. Satranç oynayanlar çekirdek yiyenler, odalarında muhabbet edenler ve yatsı namazı vakti.
Sıfır sessizlik eşliğinde yatsı namazı cemaatle kılınıyor, peşinden hacet namazı ve tesbihat. Saat 11’e kadar çay, satranç, kitap, Kur’an gibi meşgalelerle geçiriyoruz. Saat 11 dua saati. Her gece mutlaka dua saati yaparız. Yarım saat kadar süren dua saatimizde Yasinler, Fetih suresi, Hucurat, Cevşen, Sekine duası gibi farklı dualar, sureler ve salavatlar dağıtılır. Ve bir arkadaş duaya başlar, o yalvarır Allah’a, biz amin deriz. Dualarımız hiç şahsi olmadı. Her duamızda milletimiz vardı, Müslümanlar vardı, devletimiz vardı. Sonra semaverde kaynatılan sütler içilir. Kimi yatağına gider, kimi salonda oturur.
Gece hayatı yaşayanların vakti başlar aynı zamanda.
Bir pazartesi böyle geçiyor. Genelde pazartesi günleri görüşten dolayı duyguların yoğun yaşandığı bir gün olarak geçiyor. Kiminin dört gözle beklediği eşi, çocuğu gelmiyor ve acaba ne oldu düşüncesiyle dalıp gidiyor gün boyu. Kimi kötü bir haber alıyor, çekiliyor köşesine, acısını yaşıyor ve bir şey yapamamanın çaresizliğinde yüzüyor. Kimisi özlediği çocuğunu görmenin mutluluğunu diğerleriyle paylaşıyor, yüzünde bir bayram mutluluğu. Burası çok farklı bir dünya, aynı anda ölüm acısı yaşanırken düğün mutluluğunun da yaşandığı bir yer ve herkes birbirine saygılı. Kaçacak, yalnızlığımızı yaşayabileceğimiz bir köşemiz yok. Bazen duygu çatışmasından kıvılcımlar çıksa da hemen söndürülüyor. 40 insan, 40 farklı duygu, 40 farklı dert, 40 farklı mutluluk ve değişken duygular.
Görüş sonrası sorulan sorular:
-Var mı bir haber, af, tasarı nedir dışardaki durum? Elcevap: Kimsenin umurunda değiliz maalesef. Dışarıda ailemiz dışında bir virgül kadar mevzu bahsimiz yapılmıyor. Cevaplar hep aynı da olsa sorulur bu sorular. Bir ümit bir güzel haber alabilme ihtimali hiç eksilmedi içimizden. Sebepler dairesinde zorluyoruz ve hayırlısı olsun deyip çekiliyoruz köşemize. Pazartesi haftanın başlangıç günü olsa da bizim için bir anlam ifade etmiyor.
Yok diğer günlerden bir farkı. Sadece görüş günü. Ayda bir açık görüşümüz oluyor. O gün çok farklı yaşanıyor. Arada avukat görüşü veya yemek harici kapımız hiç çalmıyor.
Salı günü pazartesi günümüzden pek farklı değil. Namaz, yemek, Kur’an, kitap, spor vb. Salı gününün tek özelliği manav günü olmasıdır. Nöbetçiler ekstradan buzdolabını temizliyor ve bir hafta önce yazdığımız manav siparişimiz geliyor. İsim isim çağrılıp mazgaldan meyve, sebzelerimiz veriliyor. Her hafta bir kişi yatakhaneden ortağa sebze yazıyor. 7 yatakhanemiz var, altışar kişi kalıyoruz odada. Altı haftada bir ortağa sebze sırası geliyor. Manav harici diğer günlerden farklı bir şey yaşanmıyor.
Çarşamba biraz daha yoğun geçiyor. O gün hem kantin günümüz hem de telefon günümüz. Salı akşamı yazdığımız kantin siparişlerimiz çarşamba gün içerisinde mazgaldan veriliyor. Haftalık harcama limitimiz 500 TL oldu. Manav, kantin, mektup, çamaşır yıkama dâhil. Gerçi ne yazarsak yazalım hep kantinimiz eksik geliyor. Uzun kollu atlet 6 aydır gelmiyor mesela. İki haftadır süt yok, kulaklık karaborsa gibi. Genelde kantinden alınanlar aynı çerez, sigara, peynir, temizlik malzemesi, bisküvi çeşitleri.
Bize verdiği duygu ise özgürlük. Aldığımız paketli ürünler bize dışarıyı hatırlatıyor. Yataklarımızın altına stokluyoruz bir haftada tüketmek üzere. Telefon görüşü ayrı bir heyecan kaynağımız. Sabah 10.30 gibi gardiyan 14 kişilik grup halinde bizi alıyor, ayakkabı çırpma, üst araması sonrası telefonların olduğu koridora götürüyor. Kantinden aldığımız telefon kartlarıyla daha önce belirlenen numarayı arıyoruz, başka numara çeviremezsin ve daha daha nasılsınlı konuşmalar on dakika sürüyor. O on dakikada tüm sevdiklerimize selam gönderip evimizden havadisleri alıyoruz. Bize sen ne yapıyorsun sorusu sorulduğunda “Aynı bea” dan başka bir şey söyleyemiyoruz. Çünkü farklı bir günümüz hiç olmuyor. Seni özledim vedasıyla telefon otomatik kapanıyor ve ayakkabı çırpma, üst arama sonrası koğuşa geri dönüyoruz.
Reklamlar bitti mahkûm hayatına devam.
Dışarıda hoyratça kullandığımız o telefonun değerini şimdi daha iyi anlıyorum. On dakikalık telefon hakkımız bizi dış hayata bağlıyor aslında. Meğer ne büyük nimetmiş sevdiğini arayıp seni seviyorum diyebilmek... Hapishane bize dışarıda olağan gibi gelen ama ne kadar önemli olduğunu anlayamadığımız şeylerin kıymetini hatırlattı tekrar. Zamanın ne kadar özel olduğunu, ailenin, dostluğun, arkadaşlığın ehemmiyetini, yumurtanın tadını, özgürlüğü, buzdolabını hoyratça kullanabilmeyi ve bilmem daha neleri kısaca hayatın ne kadar güzel olduğunu. Bunun yanında Allah’a yönelmenin, namazların, duaların huzur veren o güzel tadını öğretti bize.
Çarşamba akşamı dizi film olmazdı TV’ de, kurt köylü oynardık. Yalan söylemeyi beceremeyen bu güzel insanların karşısında esnaf olan ben avantajlı olurdum oyunda. Ve ertesi gün oruç tutacaklar gece yatmadan listeye isimlerini yazarlardı oruç için.
Ve sahurla başlar perşembe günü. Perşembe her gün yaşadıklarımızdan farklı çok bir şey olmaz. Evrak veya noter yoksa o gün normal hapis hayatımızın sıradan bir günü olarak geçer. Bol ibadet ve yaşamsal aktiviteler. Boş geçmiyor günlerimiz, her gün bir hatim indirilir koğuşumuzda, Fetih sureleri, Hucurat sureleri, Yasinler, 4444 adet salavat çekilir Efendimiz'e (sas). Aslında çok yoğun bir yaşamımız vardır. Hatta zaman bize yetmiyordu desem inanır mısınız?
Cuma buruk bir gün bizim için. Sabah namazı, kahvaltı, sayım, Kur’an, tefsir, Efendimiz'e (sas) salavatlar çekildikten sonra hafız beyin sandalye üzerinde hutbe verdiği cuma namazını toplu bir şekilde eda ediyorduk. Ben cuma namazlarını kılmıyordum bir de Özkan kılmıyordu.
Özkan cuma namazına giderken camii kapısından polisler almış, ben de esir olduğumu düşünüyor ve bu yüzden cuma kılmayarak, Rabbime halimi arz ederek bir nevi ben esirim ve halimi sana arz ediyorum, Rabbim mealinde, dua hükmünde olabileceğini düşünüyordum.
Öğleden sonra gelen görüldü kaşeli mektuplar koğuşu farklı bir duygu iklimine taşıyordu. Cuma günü de diğer günler gibi gece 11’de yaptığımız dua saatiyle güne noktayı koyuyor ve sessizlik saatine başlıyorduk.
Cumartesi çok bir aksiyonumuz olmazdı. Aynı; sabah namazıyla başlar, dua saatine kadar diğer günler gibi geçirirdik. Hapiste çok kitap okudum. 2 günde bir kitap bitirirdim. Ve kitap sayımız sınırlı olduğu için ne bulursak okurduk. Kütüphaneden de kitap almaya çalışırdık. F... soruşturmaları öncesi bu kadar kitap, okul vs. olmadığı için gardiyanlara ekstra bir iş çıkartmıştık. Pazartesi perşembe harici 61 gün orucu tutanlar da vardı. O yüzden diğer günlerde de on kişi civarı mutlak sahur iftar olurdu. Cumartesi gecesi tıraş günümüzdü. Halil abi ilk zamanlar tıraş ederdi bizi ve Halil abi sadece tek stil bildiği için biz ne desek de o bildiği gibi tek düze kesip gönderiyordu. Bu yüzden koğuşta hepimiz birbirimize benzer olmuştuk.
Pazar bizim temizlik günümüzdü. Koğuşun her yeri ve avlu Cif’le yıkanır, tüm camlar, ranzalar, dolap üstleri silinir, kullanılan tüm eşyalar silkelenirdi. Kısacası el değmemiş tek nokta bırakmazdık. Genel temizlik yarım günümüzü alır ve her hafta tekrarlanırdı. Diğer yarım gün aynı programla devam eder, ertesi günkü görüşe hazırlık yapılırdı. Koğuş temizliğinde herkes kendi yatakhanesini yıkar, daha sonra nöbetçi yatakhane full ortak alanı yıkardı. Eğer siz de bu yaşam tarzını olumlu görüyorsanız siz de terörist adayısınız ve her an kapınız çalabilir.
Silivri kışın gerçekten soğuk… Gerçek bilgi yayabilirsiniz.
[Ali Turna] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Sabah kalkıyoruz bazı arkadaşlar molotof kokteyl hazırlıyor, bazısı duvarlara slogan falan yazıyor, kavgalar başlıyor, biri diğerine bıçak çekiyor desem tabiî ki de inanmayın bizim terör örgütü diğerlerinden çok farklı. Bizimkisine bir isim takacak olursak belki NFK’nın merhamet çetesi veya mazlumlar diyarı veya türevleri olabilir.
Yedikule hastanesine giderken yanıma bir adli suçluyu verdiler, beraber gittik. Yolda konuşurken koğuşlarındaki sistemi sordum. Her yerde sigara içiyorlarmış, yardımlaşma olmazmış, kahvaltı yokmuş. Sadece bir kişi ortacı oluyormuş, tüm işleri o şahıs yapıyormuş. Daha önce ortalığı karıştırmak için adli suçlularla F... tutuklularını karıştırmışlar. Ama ortalık karışacağına adliler namaza başlamış. Hatta adliler halı sahaya çıkarken diğerlerinin çıkmamasına başkaldırmış falan. Bakmışlar ki kavga gürültü yok tam tersine adliler namaza falan başlayınca gene ayırmışlar. Yanımdaki adli suçlu “Allah razı olsun Kur’an okumayı öğrettiler bana“ dedi.
Aslında koğuşta yaşadığımız dünün tekrarı. Her gün aynı günü yaşıyoruz. Ama görüş günü, telefon günü gibi bazı durumlar farklı kılıyor günü. Bu yüzden haftanın yedi gününü farklı yazmak gerekiyor. Şunu net belirtmeliyim ki haftaların hepsi aynı ve zaman çok hızlı geçiyor. Yaz-kış biraz farklılaştırıyor. Günlerin uzun-kısa olması soğuk- sıcak faktörü yazı kıştan ayırıyor. Yazın genellikle avluda geçen hayatımız kışın salonda geçiyor.
Pazartesi: Bir gün önce oruç tutacakların listesi yapılıyor.12 kişiyi geçmişse nöbetçi gece kalkıp sahur hazırlıyor ki genelde pazartesi perşembe orucunu koğuşun yarısına yakını tutuyor. Oruç tutacaklar sahura kalkıp peynir, zeytin, domates, pekmez ile sahurunu yapıp gece namazını kılıp kimi yatıyor, kimi eline Kur’an alıp sabah namazını bekliyor. Bu arada nöbetçi bulaşıkları yıkayıp ortalığı temizliyor. Sabah kışın 5, yazın 7 gibi bir arkadaş tek tek herkesi namaza kaldırıyor. Kimisi ilk seferde kimisi üçüncü seferde uyanabiliyor. Zor ve sabır isteyen bu uyandırma görevini sabırlı İbrahim üstlenmişti. Hakkı zor ödenir. Sabah namazı cemaatle kılınıyor. Mescid 40 kişi almadığı için genelde 2 cemaat yapıyoruz ve uyuşuk olan ben genelde 2. cemaate yetişiyorum. Peşinden yapılan uzun namaz tesbihatı güneşin ilk ışıklarıyla farklı bir mistik atmosfer oluşturuyor. Abdest aldığımız suyun buz gibi olması yetmiyormuş gibi mescidin betonundan da bir posta soğuk yiyoruz kahvaltıdan önce. Ve anons geliyor, “Tüm tutuklu ve hükümlülerin dikkatine, sayım için hizaya geçilsin.” Nöbetçi bir saat öncesinden kahvaltıyı hazırlama başlıyor. İki nöbetçi bir saatte ancak hazırlayabiliyor 40 kişiye kahvaltıyı. Sen misin evde eşine bir kere bile kahvaltı hazırlamayan yardımcı olmayan? Allah böyle 40 kişiye kahvaltı hazırlattırıyor. Kader diyoruz.
Sabah 8’de masalara geçiyoruz. Toplam dokuz masamız var, kimi masalar beşer kişilik. Her gelen Aksel markalı semaverden çayını alıp masasına geçiyor. Herkes standart kahvaltısını yapıp masasını temizliyor. Bir nevi nöbetçiye yardım etme olayı. Şu an kış olduğu için dışarısı hâlâ tam aydınlanmamış. Kimi yatağına geri dönüyor, kimi spora başlıyor, kimi Kur’an okuyor. Saat 11’e kadar sessizlik saati devam ettiği için yüksek sesle konuşmak yasak. TV’nin sesi minimumda, ancak 3 -5 metreye kadar ses gidiyor. Öğlene kadar herkes münferit hareket ediyor. Nöbetçi bulaşıkları yıkarken gazeteler geliyor. Salonda Kur’an okuyanlar, avluda soğuğa inat spor, yürüyüş yapanlar, sıcak su gelmişse duş alanlar ki kışın sıcak su vermiyorlar. Sadece gece 1 ile 3 arası sıcak su veriyorlar. Yazın da soğuk suların kesintisi çok oluyor. Yönetime çok suç bulamıyoruz. 7 kişilik koğuşta 40 kişi kalınıyorsa bu demektir ki cezaevi 6 kat fazla yoğunlukla çalışıyor. Alt yapı bu kadar kalabalığa göre yapılmamış ki.
Pazartesi günü görüş günü olduğu için bizim için çok farklı bir gün. Saat 11 gibi görüşe gideceğiz, bu yüzden o gün kahvaltıdan sonra pek uyuyan olmuyor. Hazırlıklar başlıyor. En güzel kıyafetler giyiliyor. Saçlar taranıyor. Tıraş olmaya çalışanlar aynanın karşısında sıraya giriyor. Bayramlık kıyafetlerimizi giydikten sonra kapıda bekliyoruz. Gardiyanlar geliyor ve ziyaretçisi gelenleri alıp götürüyor. Bir saatlik görüşme sonrası koğuşumuza geri dönüyoruz ama kalplerimiz, yüreklerimiz görüş salonunda kalıyor. Çay eşliğinde kendimize geliyoruz. Mahkûm kıyafetlerimizi tekrar giyiyoruz. Yani pantolon, gömlekler çıkıyor yerine eşofman, tshirt gibi rahat kıyafetler giyiliyor. Avluda çaylı sigaralı görüşten gelen haberlerin kritiğini yapmaya başlıyoruz. Bir nevi açık oturum. Saat birde öğlen yemeğine başlıyoruz. Kahvaltıyı sadece kendi paramızla alıyoruz. Öğlen ve akşam yemeklerini devlet ısmarlıyor.
Yemekler genellikle bir kepçe çorba yanında pilav, barbunya, makarna, fasulye, misket köfte (kimse yemiyor plastik gibi), ıspanak benzeri yemeklerden biri sadece. Yemek sonrası nöbetçinin hazırladığı çayı yudumlarken Selim abinin sesi, “Namaza 10 dakika.” Nöbetçi bulaşıkları yıkarken cemaatle öğle namazı kılınıyor. Namaz esnasında koğuşta sıfır sessizlik. İkinci cemaat de kıldıktan sonra tesbihat yapılıyor. Namaz sonrası kimi grup matematik, kimi İngilizce, kimi tefsir gibi derslere başlıyor. Kimisi de avluda yürüyor. Gece hayatını yoğun yaşayan arkadaşlar öğlen uykusuna dalıyor. Saat 4 gibi voleybol saati ve ayak topu başlıyor, iki saat kadar hep beraber oynuyoruz. Yazın rağbet gören toplu oyuna kışın kimse bakmıyor bile, benim gibi 3-5 deli sadece devamlı oynadık. Kışın yağmurun altında bile avluda ayak topunu oynuyorduk. Ve avlu kapanıyor. Sekizde açılan avlumuz kışın 5 gibi, yazın 7 gibi kapanıyor. Her avlu kapanması bize ayrı bir mahpusluk yaşatıyor. Bir şeylerin kısıtlanması, mahrum bırakılmak bizi hapis yattığımıza ikna ediyor. Salata nöbetçileri manavdan sipariş geçtiğimiz sebzelerle salata yapıyorlar.
Öğleden sonra gelen akşam yemeğini nöbetçi semaverde ısıtmaya çalışıyor. Abdestler alınıyor akşam namazı tesbihatlı kılınıyor ve akşam yemeğine geçiliyor. İkindi namazını yazmadım sadece ikindi namazı toplu kılınmıyor. Dersler voleybol vb. dolayı işini bitiren yine cemaatle ikindi namazını kılıyor. Akşam yemeği yenirken TV’ de haberler açılıyor. Ve 8 gibi sayım anonsunun ardından gardiyanlar geliyor ve Allah kurtarsın deyip gidiyorlar. Akşam ile yatsı arası varsa güzel bir film izleniyor kimisi serbest takılıyor. Satranç oynayanlar çekirdek yiyenler, odalarında muhabbet edenler ve yatsı namazı vakti.
Sıfır sessizlik eşliğinde yatsı namazı cemaatle kılınıyor, peşinden hacet namazı ve tesbihat. Saat 11’e kadar çay, satranç, kitap, Kur’an gibi meşgalelerle geçiriyoruz. Saat 11 dua saati. Her gece mutlaka dua saati yaparız. Yarım saat kadar süren dua saatimizde Yasinler, Fetih suresi, Hucurat, Cevşen, Sekine duası gibi farklı dualar, sureler ve salavatlar dağıtılır. Ve bir arkadaş duaya başlar, o yalvarır Allah’a, biz amin deriz. Dualarımız hiç şahsi olmadı. Her duamızda milletimiz vardı, Müslümanlar vardı, devletimiz vardı. Sonra semaverde kaynatılan sütler içilir. Kimi yatağına gider, kimi salonda oturur.
Gece hayatı yaşayanların vakti başlar aynı zamanda.
Bir pazartesi böyle geçiyor. Genelde pazartesi günleri görüşten dolayı duyguların yoğun yaşandığı bir gün olarak geçiyor. Kiminin dört gözle beklediği eşi, çocuğu gelmiyor ve acaba ne oldu düşüncesiyle dalıp gidiyor gün boyu. Kimi kötü bir haber alıyor, çekiliyor köşesine, acısını yaşıyor ve bir şey yapamamanın çaresizliğinde yüzüyor. Kimisi özlediği çocuğunu görmenin mutluluğunu diğerleriyle paylaşıyor, yüzünde bir bayram mutluluğu. Burası çok farklı bir dünya, aynı anda ölüm acısı yaşanırken düğün mutluluğunun da yaşandığı bir yer ve herkes birbirine saygılı. Kaçacak, yalnızlığımızı yaşayabileceğimiz bir köşemiz yok. Bazen duygu çatışmasından kıvılcımlar çıksa da hemen söndürülüyor. 40 insan, 40 farklı duygu, 40 farklı dert, 40 farklı mutluluk ve değişken duygular.
Görüş sonrası sorulan sorular:
-Var mı bir haber, af, tasarı nedir dışardaki durum? Elcevap: Kimsenin umurunda değiliz maalesef. Dışarıda ailemiz dışında bir virgül kadar mevzu bahsimiz yapılmıyor. Cevaplar hep aynı da olsa sorulur bu sorular. Bir ümit bir güzel haber alabilme ihtimali hiç eksilmedi içimizden. Sebepler dairesinde zorluyoruz ve hayırlısı olsun deyip çekiliyoruz köşemize. Pazartesi haftanın başlangıç günü olsa da bizim için bir anlam ifade etmiyor.
Yok diğer günlerden bir farkı. Sadece görüş günü. Ayda bir açık görüşümüz oluyor. O gün çok farklı yaşanıyor. Arada avukat görüşü veya yemek harici kapımız hiç çalmıyor.
Salı günü pazartesi günümüzden pek farklı değil. Namaz, yemek, Kur’an, kitap, spor vb. Salı gününün tek özelliği manav günü olmasıdır. Nöbetçiler ekstradan buzdolabını temizliyor ve bir hafta önce yazdığımız manav siparişimiz geliyor. İsim isim çağrılıp mazgaldan meyve, sebzelerimiz veriliyor. Her hafta bir kişi yatakhaneden ortağa sebze yazıyor. 7 yatakhanemiz var, altışar kişi kalıyoruz odada. Altı haftada bir ortağa sebze sırası geliyor. Manav harici diğer günlerden farklı bir şey yaşanmıyor.
Çarşamba biraz daha yoğun geçiyor. O gün hem kantin günümüz hem de telefon günümüz. Salı akşamı yazdığımız kantin siparişlerimiz çarşamba gün içerisinde mazgaldan veriliyor. Haftalık harcama limitimiz 500 TL oldu. Manav, kantin, mektup, çamaşır yıkama dâhil. Gerçi ne yazarsak yazalım hep kantinimiz eksik geliyor. Uzun kollu atlet 6 aydır gelmiyor mesela. İki haftadır süt yok, kulaklık karaborsa gibi. Genelde kantinden alınanlar aynı çerez, sigara, peynir, temizlik malzemesi, bisküvi çeşitleri.
Bize verdiği duygu ise özgürlük. Aldığımız paketli ürünler bize dışarıyı hatırlatıyor. Yataklarımızın altına stokluyoruz bir haftada tüketmek üzere. Telefon görüşü ayrı bir heyecan kaynağımız. Sabah 10.30 gibi gardiyan 14 kişilik grup halinde bizi alıyor, ayakkabı çırpma, üst araması sonrası telefonların olduğu koridora götürüyor. Kantinden aldığımız telefon kartlarıyla daha önce belirlenen numarayı arıyoruz, başka numara çeviremezsin ve daha daha nasılsınlı konuşmalar on dakika sürüyor. O on dakikada tüm sevdiklerimize selam gönderip evimizden havadisleri alıyoruz. Bize sen ne yapıyorsun sorusu sorulduğunda “Aynı bea” dan başka bir şey söyleyemiyoruz. Çünkü farklı bir günümüz hiç olmuyor. Seni özledim vedasıyla telefon otomatik kapanıyor ve ayakkabı çırpma, üst arama sonrası koğuşa geri dönüyoruz.
Reklamlar bitti mahkûm hayatına devam.
Dışarıda hoyratça kullandığımız o telefonun değerini şimdi daha iyi anlıyorum. On dakikalık telefon hakkımız bizi dış hayata bağlıyor aslında. Meğer ne büyük nimetmiş sevdiğini arayıp seni seviyorum diyebilmek... Hapishane bize dışarıda olağan gibi gelen ama ne kadar önemli olduğunu anlayamadığımız şeylerin kıymetini hatırlattı tekrar. Zamanın ne kadar özel olduğunu, ailenin, dostluğun, arkadaşlığın ehemmiyetini, yumurtanın tadını, özgürlüğü, buzdolabını hoyratça kullanabilmeyi ve bilmem daha neleri kısaca hayatın ne kadar güzel olduğunu. Bunun yanında Allah’a yönelmenin, namazların, duaların huzur veren o güzel tadını öğretti bize.
Çarşamba akşamı dizi film olmazdı TV’ de, kurt köylü oynardık. Yalan söylemeyi beceremeyen bu güzel insanların karşısında esnaf olan ben avantajlı olurdum oyunda. Ve ertesi gün oruç tutacaklar gece yatmadan listeye isimlerini yazarlardı oruç için.
Ve sahurla başlar perşembe günü. Perşembe her gün yaşadıklarımızdan farklı çok bir şey olmaz. Evrak veya noter yoksa o gün normal hapis hayatımızın sıradan bir günü olarak geçer. Bol ibadet ve yaşamsal aktiviteler. Boş geçmiyor günlerimiz, her gün bir hatim indirilir koğuşumuzda, Fetih sureleri, Hucurat sureleri, Yasinler, 4444 adet salavat çekilir Efendimiz'e (sas). Aslında çok yoğun bir yaşamımız vardır. Hatta zaman bize yetmiyordu desem inanır mısınız?
Cuma buruk bir gün bizim için. Sabah namazı, kahvaltı, sayım, Kur’an, tefsir, Efendimiz'e (sas) salavatlar çekildikten sonra hafız beyin sandalye üzerinde hutbe verdiği cuma namazını toplu bir şekilde eda ediyorduk. Ben cuma namazlarını kılmıyordum bir de Özkan kılmıyordu.
Özkan cuma namazına giderken camii kapısından polisler almış, ben de esir olduğumu düşünüyor ve bu yüzden cuma kılmayarak, Rabbime halimi arz ederek bir nevi ben esirim ve halimi sana arz ediyorum, Rabbim mealinde, dua hükmünde olabileceğini düşünüyordum.
Öğleden sonra gelen görüldü kaşeli mektuplar koğuşu farklı bir duygu iklimine taşıyordu. Cuma günü de diğer günler gibi gece 11’de yaptığımız dua saatiyle güne noktayı koyuyor ve sessizlik saatine başlıyorduk.
Cumartesi çok bir aksiyonumuz olmazdı. Aynı; sabah namazıyla başlar, dua saatine kadar diğer günler gibi geçirirdik. Hapiste çok kitap okudum. 2 günde bir kitap bitirirdim. Ve kitap sayımız sınırlı olduğu için ne bulursak okurduk. Kütüphaneden de kitap almaya çalışırdık. F... soruşturmaları öncesi bu kadar kitap, okul vs. olmadığı için gardiyanlara ekstra bir iş çıkartmıştık. Pazartesi perşembe harici 61 gün orucu tutanlar da vardı. O yüzden diğer günlerde de on kişi civarı mutlak sahur iftar olurdu. Cumartesi gecesi tıraş günümüzdü. Halil abi ilk zamanlar tıraş ederdi bizi ve Halil abi sadece tek stil bildiği için biz ne desek de o bildiği gibi tek düze kesip gönderiyordu. Bu yüzden koğuşta hepimiz birbirimize benzer olmuştuk.
Pazar bizim temizlik günümüzdü. Koğuşun her yeri ve avlu Cif’le yıkanır, tüm camlar, ranzalar, dolap üstleri silinir, kullanılan tüm eşyalar silkelenirdi. Kısacası el değmemiş tek nokta bırakmazdık. Genel temizlik yarım günümüzü alır ve her hafta tekrarlanırdı. Diğer yarım gün aynı programla devam eder, ertesi günkü görüşe hazırlık yapılırdı. Koğuş temizliğinde herkes kendi yatakhanesini yıkar, daha sonra nöbetçi yatakhane full ortak alanı yıkardı. Eğer siz de bu yaşam tarzını olumlu görüyorsanız siz de terörist adayısınız ve her an kapınız çalabilir.
Silivri kışın gerçekten soğuk… Gerçek bilgi yayabilirsiniz.
[Ali Turna] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Biz de Aynı Soruyu Soruyorduk! [Kadir Gürcan]
Cumhurbaşkanı'nın dar dairesine yerleştirdiği medya takımı şimdi olduğu gibi gelecekte de mesleki açıdan utanç vesilesi olacaklar. Çünkü yaptıkları iş, resmi korumaların yaptığının aynı. Sadece “Yasal” silah ve mermileri yok. Bir de korumalarla karıştırılmasın diye, aynı elbise ve üniformaları giymiyorlar. Cumhurbaşkanı'na sadakatleri konusunda birbirleriyle yarışırken yakın korumalar kadar nefes tüketiyorlar ve makyajları dökülecek kadar terliyorlar.
ABD gezisine eşlik eden medya temsilcileri arasında öne çıkan ve değerlendirmelerine değer atfedilebilecek hiç bir kimse yok. Hepsi aynı kıratta. Hazret'e yakınlığını artıranlar, tasavvuf'un ilk mertebelerinden sayılan fena fi'ş-şeyh halindeki tükenişi yaşıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda iktidar güdümündeki medya oluşumunun boşalan koltuğuna yukardan inen omurgasız, gezi öncesinde Cumhurbaşkanı'na yakın olduğunu göstermek için neredeyse Hazret'in omuzuna çıkacakmış. Verilen resim karesi bunu gösteriyor. Tamam yahu, veliyyünimetinize şükran borçlusunuz da işi fazla abartmayın. Bak, eski patronunun hali içler acısı.
Bana kalırsa, Cumhurbaşkanı'nın yakın dairesine aldığı medya mensupları -mesleki etik ve kifayet açısından yüz karası durumdalar ama, yine de gazeteci ve yazar olarak anılıyorlar-, çok eşli evliliklerde yaşanan problemi yaşıyor görüntüsü veriyorlar. Saadet halkasına yeni dahil olanlar eski döküntüleri kıskandırmak için elinden geleni artlarına bırakmıyorlar anlaşılan. Şimdi o görgüsüz, Sayın Cumhurbaşkanı'nın sırtına çıkınca, öbürlerine kıskançlıktan çatır çatır çatlamaktan ya da gerdan kırmaktan başka seçenek kalmıyor. Kuma kıskançlıkları da çekilmez olur! Fıkrayı sona saklıyorum.
Ne var ki, gezi öncesinde ve sonrasında Cumhurbaşkanı'nın aşamadığı problemler vardı ve tebessüm edecek hali yoktu. Suriye Operasyonu ile başına açtığı büyük belanın faturaları bu gün olmasa da yakın bir gelecekte adrese postalanacak gibi. Son günlere kadar ABD gezisi konusundaki kararsızlığın perde arkası hala karanlık. Ortadoğu'da savaş suçlusu olmak ya da teröre destekçi ülke kategorisine gerilemek bütün planları alt-üst edebilir. Saray destekli yazarlardan biri bile, Suriye konusunda erken sevindiklerini itiraf etti.
Cumhurbaşkanlığı uçağını itiş-tepiş doldururken birbirlerini çiğneyen besleme takımının bu tür ülke problemlerini düşünecek kapasiteleri yok. Zat-ı Şahanelerinin omuzbaşındaki yeni kuma, ABD seyahatini hafta sonu tekne gezileri gibi düşünüyor olmalı. O, bu tür seviyesizlikler için üretilmiş bir malzeme. Daha önceleri, yat gezilerinde mangalda et pişirip patronununa servis yaparak yazar arkadaşlarını kıskandırıyordu. Cumhurbaşkanlığı uçağında mangala müsaade etmiyorlardır herhalde.
Türk Heyeti'nin Başkan Trump ile olan basın toplantısında, Cumhurbaşkanı'na yakın bir gazeteciyi T'ye almasının ötesinde dikkat çekecek ve gündem olacak bir şey yoktu. O zavallı da Türkiye'de yaptığı sayısız meslek hatalarıyla dökülen makyajını onarmak için fırsat kolluyor olmalı ama, insan deplasmanda olmanın dezavantajlarını hesap etmeli. Hakem ve seyirci üstünlüğünüz yok. Sonra Başkan Trump'ın gazetecilere karşı olan alerjisi cümlenin malumu. Neden şansınızı zorluyorsunuz?
Bahsettiğim kuma psikolojisi işte bu. Türkiye'den itibaren ikinci plana atılmış müsveddeler, eski konumlarını koruma pahasına, piyasayı kızıştırmak için ellerinden geleni yapacak gibi görünüyorlar. Trump'ı hışmına uğrayan Türk Gazeteci'nin durumu da öyle. Güya ABD Başkanı ile flört edip, eski efendisini kıskandıracaktı ama olmadı. İşin kötü tarafı, seyahat boyunca ezberlediği pasajı da iyi ifade edememiş. ABD İstihbarat birimlerinin servis ettiği ikinci el malzemeyi kimseye satamadı. Cumhurbaşkanı'nın omuzuna çıkınca, itibar kazandıklarına kendilerini çok kötü inandırmışlar.
Merhum Nasreddin Hoca, ilerleyen yaşlarında, eski karısından biraz daha genç biri ile evlenir. İki eşi ile birlikte bir akarsu kenarına geldiklerinde, eski eşi Hoca'nın kulağına eğilip “Hangimizi sırtına alıp karşıya kıyıya geçireceksin Efendi?” diye sorunca, Hazret bir yeni eşine bir eski eşine baktıktan sonra, eski eşinin kulağına eğilip, “Hanım sen yüzme biliyordun değil mi?” diye sorar. ABD'den dönüş yolculuğunda yeni bir fotoğraf ya da görüntüye rastlamadık. Trump'ın mesleğini sorguladığı gazetecinin nereye oturduğunu hala merak ediyoruz. Okyanusu yüzerek geçecek hali yok elbette ki!
Bizim maaşlı takımı laftan, sözden ve nasihattan anlamazlar ama biz yine de hadiseden çıkardığımız dersi kaydedelim. Siz siz olun, kendi aşığınızı kıskandırmak için deplasmanda yeni aşklar edinip flört etmeye uğraşmayın. Trump'ın Beyaz Saray'da ağırladığı tek despot ve müstebit lider kadrosu siz değilsiniz. Beyaz Saray Ekibi, Üçüncü Dünya ülkelerinin bagajlarında ve el valizlerinde taşıdıkları malzemeyi en az on kez kontrol edecek kadar tecrübeliler. Ayrıca, Trump'ın bir omuzunda Sean Hannity diğer omuzunda da Ann Coulter, Tomi Lahren ve Laura Ingraham var. Bunlar da Trump'ın tetikçileri.
Başkan Trump ile benzer sorularda hemfikir olmak bir yazar için en kötü seçeneklerden biridir. Şu an bu satırın yazarı; “Siz gerçekten gazetecilik yaptığınıza inanıyor musunuz?” sorusunun muhatabı Türk Medyası hakkında, ABD tarihinin IQ'sü en düşük başkanı ile aynı çizgiyi paylaşmanın hicabını yaşadığını itiraf etmek zorunda.
[Kadir Gürcan] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
ABD gezisine eşlik eden medya temsilcileri arasında öne çıkan ve değerlendirmelerine değer atfedilebilecek hiç bir kimse yok. Hepsi aynı kıratta. Hazret'e yakınlığını artıranlar, tasavvuf'un ilk mertebelerinden sayılan fena fi'ş-şeyh halindeki tükenişi yaşıyorlar. Geçtiğimiz haftalarda iktidar güdümündeki medya oluşumunun boşalan koltuğuna yukardan inen omurgasız, gezi öncesinde Cumhurbaşkanı'na yakın olduğunu göstermek için neredeyse Hazret'in omuzuna çıkacakmış. Verilen resim karesi bunu gösteriyor. Tamam yahu, veliyyünimetinize şükran borçlusunuz da işi fazla abartmayın. Bak, eski patronunun hali içler acısı.
Bana kalırsa, Cumhurbaşkanı'nın yakın dairesine aldığı medya mensupları -mesleki etik ve kifayet açısından yüz karası durumdalar ama, yine de gazeteci ve yazar olarak anılıyorlar-, çok eşli evliliklerde yaşanan problemi yaşıyor görüntüsü veriyorlar. Saadet halkasına yeni dahil olanlar eski döküntüleri kıskandırmak için elinden geleni artlarına bırakmıyorlar anlaşılan. Şimdi o görgüsüz, Sayın Cumhurbaşkanı'nın sırtına çıkınca, öbürlerine kıskançlıktan çatır çatır çatlamaktan ya da gerdan kırmaktan başka seçenek kalmıyor. Kuma kıskançlıkları da çekilmez olur! Fıkrayı sona saklıyorum.
Ne var ki, gezi öncesinde ve sonrasında Cumhurbaşkanı'nın aşamadığı problemler vardı ve tebessüm edecek hali yoktu. Suriye Operasyonu ile başına açtığı büyük belanın faturaları bu gün olmasa da yakın bir gelecekte adrese postalanacak gibi. Son günlere kadar ABD gezisi konusundaki kararsızlığın perde arkası hala karanlık. Ortadoğu'da savaş suçlusu olmak ya da teröre destekçi ülke kategorisine gerilemek bütün planları alt-üst edebilir. Saray destekli yazarlardan biri bile, Suriye konusunda erken sevindiklerini itiraf etti.
Cumhurbaşkanlığı uçağını itiş-tepiş doldururken birbirlerini çiğneyen besleme takımının bu tür ülke problemlerini düşünecek kapasiteleri yok. Zat-ı Şahanelerinin omuzbaşındaki yeni kuma, ABD seyahatini hafta sonu tekne gezileri gibi düşünüyor olmalı. O, bu tür seviyesizlikler için üretilmiş bir malzeme. Daha önceleri, yat gezilerinde mangalda et pişirip patronununa servis yaparak yazar arkadaşlarını kıskandırıyordu. Cumhurbaşkanlığı uçağında mangala müsaade etmiyorlardır herhalde.
Türk Heyeti'nin Başkan Trump ile olan basın toplantısında, Cumhurbaşkanı'na yakın bir gazeteciyi T'ye almasının ötesinde dikkat çekecek ve gündem olacak bir şey yoktu. O zavallı da Türkiye'de yaptığı sayısız meslek hatalarıyla dökülen makyajını onarmak için fırsat kolluyor olmalı ama, insan deplasmanda olmanın dezavantajlarını hesap etmeli. Hakem ve seyirci üstünlüğünüz yok. Sonra Başkan Trump'ın gazetecilere karşı olan alerjisi cümlenin malumu. Neden şansınızı zorluyorsunuz?
Bahsettiğim kuma psikolojisi işte bu. Türkiye'den itibaren ikinci plana atılmış müsveddeler, eski konumlarını koruma pahasına, piyasayı kızıştırmak için ellerinden geleni yapacak gibi görünüyorlar. Trump'ı hışmına uğrayan Türk Gazeteci'nin durumu da öyle. Güya ABD Başkanı ile flört edip, eski efendisini kıskandıracaktı ama olmadı. İşin kötü tarafı, seyahat boyunca ezberlediği pasajı da iyi ifade edememiş. ABD İstihbarat birimlerinin servis ettiği ikinci el malzemeyi kimseye satamadı. Cumhurbaşkanı'nın omuzuna çıkınca, itibar kazandıklarına kendilerini çok kötü inandırmışlar.
Merhum Nasreddin Hoca, ilerleyen yaşlarında, eski karısından biraz daha genç biri ile evlenir. İki eşi ile birlikte bir akarsu kenarına geldiklerinde, eski eşi Hoca'nın kulağına eğilip “Hangimizi sırtına alıp karşıya kıyıya geçireceksin Efendi?” diye sorunca, Hazret bir yeni eşine bir eski eşine baktıktan sonra, eski eşinin kulağına eğilip, “Hanım sen yüzme biliyordun değil mi?” diye sorar. ABD'den dönüş yolculuğunda yeni bir fotoğraf ya da görüntüye rastlamadık. Trump'ın mesleğini sorguladığı gazetecinin nereye oturduğunu hala merak ediyoruz. Okyanusu yüzerek geçecek hali yok elbette ki!
Bizim maaşlı takımı laftan, sözden ve nasihattan anlamazlar ama biz yine de hadiseden çıkardığımız dersi kaydedelim. Siz siz olun, kendi aşığınızı kıskandırmak için deplasmanda yeni aşklar edinip flört etmeye uğraşmayın. Trump'ın Beyaz Saray'da ağırladığı tek despot ve müstebit lider kadrosu siz değilsiniz. Beyaz Saray Ekibi, Üçüncü Dünya ülkelerinin bagajlarında ve el valizlerinde taşıdıkları malzemeyi en az on kez kontrol edecek kadar tecrübeliler. Ayrıca, Trump'ın bir omuzunda Sean Hannity diğer omuzunda da Ann Coulter, Tomi Lahren ve Laura Ingraham var. Bunlar da Trump'ın tetikçileri.
Başkan Trump ile benzer sorularda hemfikir olmak bir yazar için en kötü seçeneklerden biridir. Şu an bu satırın yazarı; “Siz gerçekten gazetecilik yaptığınıza inanıyor musunuz?” sorusunun muhatabı Türk Medyası hakkında, ABD tarihinin IQ'sü en düşük başkanı ile aynı çizgiyi paylaşmanın hicabını yaşadığını itiraf etmek zorunda.
[Kadir Gürcan] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Asya’nın Troyka’sı ve BRICS’in geleceği [Arif Asalıoğlu]
Geçtiğimiz Ekim ayında Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Hindistan’a gayri resmi bir ziyarette bulundu. Hint Okyanusu’nun kenarında yaklaşık 5 bin yıllık tarihi Tamil Nadu şehrinde gerçekleşen ziyarete Hindistan Başbakanı Narendra Modi ev sahibi olarak eşlik etti.
Delhi’nin, Cammu Keşmir’in ayrıcalıklı statüsüne son vermesi ve bölgeyi Cammu Keşmir ve Ladakh Birlik Toprağı olarak ikiye bölmesine Çin’den sert tepki sonrası bu ziyaret iki ülke arasında en yakın temas oldu. Ayrıca Doğu Asya’da geçtiğimiz yakın zamanlarda ABD’nin Çin’e yönelik ticari yaptırımları ile başlayan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında yani Soğuk Savaş döneminden birikmiş sorunları hesaba katınca bu ziyaretin önemi artmaktadır.
Pekin ve Delhi arasındaki bu yakınlaşma, Hint-Pasifik bölgesindeki durumun temelden değişmesi taraftarı olan Rusya diplomasisi için yeni fırsatlar doğuruyor. Daha önce Moskova, iki stratejik ortağı arasında denge politikası kurmaya çalışarak diplomasi yürütmeye çalışıyordu. Şimdi ise kurulabilecek Moskova-Pekin-Delhi troyka gücü dünya siyasetinde belirleyici faktörlerden biri olabilecek ve uzun vadede Çin ile Hindistan arasında oluşacak yakınlaşma Moskova'nın rolünü artırarak daha etkin ve yetenekli bir yapıya kavuşacak.
Hind-Pasifik bölgesine Rusya ulaşabilecek
Dünyanın önde gelen ülkeleriyle güçlü ilişkilerini devam ettirebilen Hindistan, askeri ve ekonomik olarak etkisini Hint Okyanusu'nun bütün havzasına hissettirebiliyor ve yıldan yıla daha güçlü bir devlet haline geliyor. Bu bağlamda eski anlaşmazlıklar üzerine mutabık sağlanması durumunda, oluşacak Troyka ile Hint-Pasifik bölgesinde birlikte hareket etme fırsatları yakalanmış olacak.
ABD ile Çin arasındaki mevcut olan Ticari ve ekonomik rekabet, Rusya ve Hindistan’a, Çin’le ekonomik problemler konusunda müzakere etmek için eşsiz bir fırsat penceresi açıyor. Çin-ABD tartışması, Pekin’i, Hindistan’ın ikili ticaretteki dengesizlik ve Çin şirketlerinin Hindistan ve bölgesel pazarlara nüfuz etmesi konusundaki taleplerine daha özenli olmaya itiyor. Bütün bu gelişmeler Moskova-Pekin-Delhi üçgeni içindeki ilişkileri artıracağı gibi BRICS'in etkisi üzerine olumlu sonuçları da doğuracak.
BRICS liderleri Brezilya’da
Ekonomileri gelişmekte olan BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) liderleri geçtiğimiz hafta Brezilya'nın ev sahipliğinde 11. kez bir araya geldiler. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 42'sini, gayri safi hasılanın yüzde 23'ünü oluşturan bu ülkeler hem ekonomik hem de politik anlamda oldukça yüklü bir gündemle iki gün boyunca sinerji oluşturmaya çalıştılar.
Zirvede önemli açıklamalarda bulunan Rusya Devlet Başkanı Putin, Rusya’nın 2020’deki BRICS başkanlığı dönemindeki planlarını anlattı. Putin konuşmasında, ‘Rusya uluslararası ticarette aktif yer alıyor, başka ülkelerle, başta da BRICS’li partnerlerimizle karşılıklı olarak faydalı ilişkilerimizi arttırıyoruz. 2018 yılında dört ülke ile olan ticaret hacmimiz 125 milyar doları aştı. Bilgisayar bilimleri ve telekomünikasyonda işbirliğimizi güçlendirmemiz için iyi imkanlar var. BRICS ülkelerine yeni projelerimize yakından bakmayı teklif ediyoruz. Yani elektronik belge yönetimi, araştırma sistemleri ve en yüksek güvenlik ihtiyaçlarını karşılayan antivirüs yazılımlarına…” ifadelerini kullandı.
BRICS ülkeleri bugüne kadar Avrupa ve Amerika’nın kontrolündeki sistemlere karşı "daha adil bir uluslararası yönetim"e ulaşmayı hedeflediklerini açıklıyorlar. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, BRICS’in 11. zirvesi münasebetiyle, China Daily gazetesine zirveye ilişkin görüşlerini belirttiği bir makalede üyeleri bir araya getiren değer ve politikaları tasvir etti. "Grubun çoğulculuk değerlerini koruması, uluslararası ticarette ayrımcılık yapmadan şeffaflığı desteklemesi, açık, özgür ve kapsayıcı olması, uluslararası ekonomik kalkınmada tek taraflı tüm ekonomik ve korumacı kısıtlamaları reddetmesi diğer ülkelerin BRICS ile ilgilenmelerinin sebebi". ifadelerini kullandı.
Lavrov makalesinde, ‘’Küresel siyaset devam ederken, dünyanın çeşitli bölgeleri hala önemli çatışma potansiyelini koruyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması'ndan çekilmesi örneğinde olduğu gibi silah kontrol mekanizmaları kasıtlı olarak baltalandı. Dünya ekonomisindeki yapısal dengesizliklerin de henüz üstesinden gelinemedi. Tek taraflı ekonomik yaptırımlar, ticaret savaşları ve ABD'nin rezerv para birimini aşırı derecede kötüye kullanması gibi haksız rekabet uygulamaları küresel ekonomik büyüme için tehdit oluşturuyor. Uluslararası toplum, terörizm, iklim değişikliğine kadar zamanımızın birçok zorluğuna etkili yanıtlar bulamadı.’’ Dedi.
BRICS ülkeleri tarafından kurulan ve bir uluslararası kalkınma bankası olan NDB’in (New Development Bank) Başkanı Kundapur Vaman Kamath’da bankanın Birleşmiş Milletler'in tüm üyelerine açık olup görevinin ise gelişmekte ve kalkınmakta olan diğer ekonomilerle BRICS üyeleri arasında sürdürülebilir kalkınma projelerine kaynak ayırmak olduğunun altını çizdi. Üye sayısının artacağını da belirten başkan bu ülkelerin isimleri konusunda bilgi vermedi.
Asya’nın yükselen ülkeleri
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ondan sonraki süreçte ABD’nın baskın politikaları ekonomileri gelişmekte olan ülkeler tarafından kritiğe tutulmaya başladı. Rusya Devlet Başkanlığı’na gelen Vladimir Putin sonrası ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri üstünlüğünün sert şekilde sorgulandığı bir dönem yaşıyoruz. Buna ilaveten küresel güçler arasındaki mevcut dengenin değişmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de Çin ve Hindistan’ın yükselişi. İşte bu unsurları birleştirince Asya’nın yükselen ülkeleri olan Rusya, Çin ve Hindistan’ın bölgenin ekonomik ve siyasi gelişmelerini çok yakından etkileyeceği kolaylıkla açığa çıkıyor.
Ancak bu ülkelerin henüz kendi stratejilerini bağımsız bir şekilde uygulayacak bir güce ve güvene sahip olmadıkları da bir gerçek. Her ne kadar bu ülkeler yükselen güçler arasındaki baş aktörler olarak nispeten daha bağımsız ve istikrarlı dış politika uygulamaya çalışsalar da küresel güçlerin muhtemel pozisyonlarına karşı hem de kendi aralarındaki rekabete oldukça duyarlılar.
Bu çerçevede bu üç ülkenin siyasi sistemleri arasındaki fark muhtemel gelişmeleri de etkileyecektir. Mesela her ne kadar sorunlu olsa da Hindistan bağımsızlığından bu yana demokratik bir siyasal sistem içinde mevcut ekonomik kalkınmasını yönetmeye çalışıyor. Bu durum Hindistan için avantajlar ve dezavantajlar barındırıyor. Hindistan’ın etnik ve dini çeşitliliğinin yanı sıra eyaletler arasında gelir dağılımındaki devasa uçurum her seçim döneminin en önemli sorunları arasında yer alıyor. Demokratik bir sistem içinde sürekli müzakereler, çatışmalar ve koalisyonların ortaya çıkmasına sebep olan bu yapı, Hindistan’ın Çin karşısındaki en önemli kırılgan noktası.
Rusya, Çin ve Hindistan sahip oldukları coğrafya ve nüfus açısından Asya’nın hem tarihi, kültürel anlamda şekillenmesinde hem de ekonomik kalkınmasında etkili olan en önemli ülkeler. Ekonomik anlamda bir başarı hikayesi ortaya koyarken diğer yandan nükleer güç olarak bölgesel ve küresel siyasette daha etkin olmaya çalışmaktalar. Rusya ve Hindistan’ın son yıllarda dünya silah piyasasında en fazla silah satan ülkeler arasında ilk sıralarda olmaları ayrıca önemli.
[Arif Asalıoğlu] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Delhi’nin, Cammu Keşmir’in ayrıcalıklı statüsüne son vermesi ve bölgeyi Cammu Keşmir ve Ladakh Birlik Toprağı olarak ikiye bölmesine Çin’den sert tepki sonrası bu ziyaret iki ülke arasında en yakın temas oldu. Ayrıca Doğu Asya’da geçtiğimiz yakın zamanlarda ABD’nin Çin’e yönelik ticari yaptırımları ile başlayan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında yani Soğuk Savaş döneminden birikmiş sorunları hesaba katınca bu ziyaretin önemi artmaktadır.
Pekin ve Delhi arasındaki bu yakınlaşma, Hint-Pasifik bölgesindeki durumun temelden değişmesi taraftarı olan Rusya diplomasisi için yeni fırsatlar doğuruyor. Daha önce Moskova, iki stratejik ortağı arasında denge politikası kurmaya çalışarak diplomasi yürütmeye çalışıyordu. Şimdi ise kurulabilecek Moskova-Pekin-Delhi troyka gücü dünya siyasetinde belirleyici faktörlerden biri olabilecek ve uzun vadede Çin ile Hindistan arasında oluşacak yakınlaşma Moskova'nın rolünü artırarak daha etkin ve yetenekli bir yapıya kavuşacak.
Hind-Pasifik bölgesine Rusya ulaşabilecek
Dünyanın önde gelen ülkeleriyle güçlü ilişkilerini devam ettirebilen Hindistan, askeri ve ekonomik olarak etkisini Hint Okyanusu'nun bütün havzasına hissettirebiliyor ve yıldan yıla daha güçlü bir devlet haline geliyor. Bu bağlamda eski anlaşmazlıklar üzerine mutabık sağlanması durumunda, oluşacak Troyka ile Hint-Pasifik bölgesinde birlikte hareket etme fırsatları yakalanmış olacak.
ABD ile Çin arasındaki mevcut olan Ticari ve ekonomik rekabet, Rusya ve Hindistan’a, Çin’le ekonomik problemler konusunda müzakere etmek için eşsiz bir fırsat penceresi açıyor. Çin-ABD tartışması, Pekin’i, Hindistan’ın ikili ticaretteki dengesizlik ve Çin şirketlerinin Hindistan ve bölgesel pazarlara nüfuz etmesi konusundaki taleplerine daha özenli olmaya itiyor. Bütün bu gelişmeler Moskova-Pekin-Delhi üçgeni içindeki ilişkileri artıracağı gibi BRICS'in etkisi üzerine olumlu sonuçları da doğuracak.
BRICS liderleri Brezilya’da
Ekonomileri gelişmekte olan BRICS ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) liderleri geçtiğimiz hafta Brezilya'nın ev sahipliğinde 11. kez bir araya geldiler. Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 42'sini, gayri safi hasılanın yüzde 23'ünü oluşturan bu ülkeler hem ekonomik hem de politik anlamda oldukça yüklü bir gündemle iki gün boyunca sinerji oluşturmaya çalıştılar.
Zirvede önemli açıklamalarda bulunan Rusya Devlet Başkanı Putin, Rusya’nın 2020’deki BRICS başkanlığı dönemindeki planlarını anlattı. Putin konuşmasında, ‘Rusya uluslararası ticarette aktif yer alıyor, başka ülkelerle, başta da BRICS’li partnerlerimizle karşılıklı olarak faydalı ilişkilerimizi arttırıyoruz. 2018 yılında dört ülke ile olan ticaret hacmimiz 125 milyar doları aştı. Bilgisayar bilimleri ve telekomünikasyonda işbirliğimizi güçlendirmemiz için iyi imkanlar var. BRICS ülkelerine yeni projelerimize yakından bakmayı teklif ediyoruz. Yani elektronik belge yönetimi, araştırma sistemleri ve en yüksek güvenlik ihtiyaçlarını karşılayan antivirüs yazılımlarına…” ifadelerini kullandı.
BRICS ülkeleri bugüne kadar Avrupa ve Amerika’nın kontrolündeki sistemlere karşı "daha adil bir uluslararası yönetim"e ulaşmayı hedeflediklerini açıklıyorlar. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, BRICS’in 11. zirvesi münasebetiyle, China Daily gazetesine zirveye ilişkin görüşlerini belirttiği bir makalede üyeleri bir araya getiren değer ve politikaları tasvir etti. "Grubun çoğulculuk değerlerini koruması, uluslararası ticarette ayrımcılık yapmadan şeffaflığı desteklemesi, açık, özgür ve kapsayıcı olması, uluslararası ekonomik kalkınmada tek taraflı tüm ekonomik ve korumacı kısıtlamaları reddetmesi diğer ülkelerin BRICS ile ilgilenmelerinin sebebi". ifadelerini kullandı.
Lavrov makalesinde, ‘’Küresel siyaset devam ederken, dünyanın çeşitli bölgeleri hala önemli çatışma potansiyelini koruyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması'ndan çekilmesi örneğinde olduğu gibi silah kontrol mekanizmaları kasıtlı olarak baltalandı. Dünya ekonomisindeki yapısal dengesizliklerin de henüz üstesinden gelinemedi. Tek taraflı ekonomik yaptırımlar, ticaret savaşları ve ABD'nin rezerv para birimini aşırı derecede kötüye kullanması gibi haksız rekabet uygulamaları küresel ekonomik büyüme için tehdit oluşturuyor. Uluslararası toplum, terörizm, iklim değişikliğine kadar zamanımızın birçok zorluğuna etkili yanıtlar bulamadı.’’ Dedi.
BRICS ülkeleri tarafından kurulan ve bir uluslararası kalkınma bankası olan NDB’in (New Development Bank) Başkanı Kundapur Vaman Kamath’da bankanın Birleşmiş Milletler'in tüm üyelerine açık olup görevinin ise gelişmekte ve kalkınmakta olan diğer ekonomilerle BRICS üyeleri arasında sürdürülebilir kalkınma projelerine kaynak ayırmak olduğunun altını çizdi. Üye sayısının artacağını da belirten başkan bu ülkelerin isimleri konusunda bilgi vermedi.
Asya’nın yükselen ülkeleri
Sovyetler Birliği’nin dağılması ve ondan sonraki süreçte ABD’nın baskın politikaları ekonomileri gelişmekte olan ülkeler tarafından kritiğe tutulmaya başladı. Rusya Devlet Başkanlığı’na gelen Vladimir Putin sonrası ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri üstünlüğünün sert şekilde sorgulandığı bir dönem yaşıyoruz. Buna ilaveten küresel güçler arasındaki mevcut dengenin değişmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de Çin ve Hindistan’ın yükselişi. İşte bu unsurları birleştirince Asya’nın yükselen ülkeleri olan Rusya, Çin ve Hindistan’ın bölgenin ekonomik ve siyasi gelişmelerini çok yakından etkileyeceği kolaylıkla açığa çıkıyor.
Ancak bu ülkelerin henüz kendi stratejilerini bağımsız bir şekilde uygulayacak bir güce ve güvene sahip olmadıkları da bir gerçek. Her ne kadar bu ülkeler yükselen güçler arasındaki baş aktörler olarak nispeten daha bağımsız ve istikrarlı dış politika uygulamaya çalışsalar da küresel güçlerin muhtemel pozisyonlarına karşı hem de kendi aralarındaki rekabete oldukça duyarlılar.
Bu çerçevede bu üç ülkenin siyasi sistemleri arasındaki fark muhtemel gelişmeleri de etkileyecektir. Mesela her ne kadar sorunlu olsa da Hindistan bağımsızlığından bu yana demokratik bir siyasal sistem içinde mevcut ekonomik kalkınmasını yönetmeye çalışıyor. Bu durum Hindistan için avantajlar ve dezavantajlar barındırıyor. Hindistan’ın etnik ve dini çeşitliliğinin yanı sıra eyaletler arasında gelir dağılımındaki devasa uçurum her seçim döneminin en önemli sorunları arasında yer alıyor. Demokratik bir sistem içinde sürekli müzakereler, çatışmalar ve koalisyonların ortaya çıkmasına sebep olan bu yapı, Hindistan’ın Çin karşısındaki en önemli kırılgan noktası.
Rusya, Çin ve Hindistan sahip oldukları coğrafya ve nüfus açısından Asya’nın hem tarihi, kültürel anlamda şekillenmesinde hem de ekonomik kalkınmasında etkili olan en önemli ülkeler. Ekonomik anlamda bir başarı hikayesi ortaya koyarken diğer yandan nükleer güç olarak bölgesel ve küresel siyasette daha etkin olmaya çalışmaktalar. Rusya ve Hindistan’ın son yıllarda dünya silah piyasasında en fazla silah satan ülkeler arasında ilk sıralarda olmaları ayrıca önemli.
[Arif Asalıoğlu] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Farklı Bir İmtihan [Mehmet Ali Şengül]
Hayat kanunlarına yabancı olarak dünyaya gözünü açan insan, diğer insanlara benzemediği gibi, sırr-ı teklifin gereği olarak farklı ve garip fıtratlar sergilemektedir. İnsan; bir gün şu fâni dünyanın başına yıkılacağını, beklenmedik bir anda ölümün kendisini yakalayacağını, bir kefenle Allah’ın huzuruna gideceğini, Hâkimler Hâkimi Allah’a hesap vereceğini unutmakta, korkunç zulümler irtikap etmektedir.
Hz. Âdem (as) ve Şeytan’la başlayan bu imtihana, nice firavunlar, nemrutlar ve deccallar katılmıştır. Onlar ise, sesleri solukları çıkmadan bir metrekarelik kabirde yatmakta, cehennem çukurlarında ettiklerini bulmakta, azab-ı elîm içinde kıvranmakta, ebedî cehennemi beklemektedirler.
Mü’min göründüğü halde elindeki silahı bırakmayan, her yanlış hareketi Müslümanlık gibi gösterenler olduğu gibi, mü’min olduğu halde, dinin detaylarını sebepler dairesinde kavrayamayan insanlar da vardır. Dini; kavga, savaş dini gibi göstermeye çalışanlar, hâlâ mevcuttur.
Cenâb-ı Hak Ankebut sûresinin başındaki âyetlerde şöyle buyurmaktadır:
“Müminler sadece ‘iman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tabî tutulmayacaklarını mı zannettiler? ” (29/2)
“Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah, elbette şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sâdık olanlarla, kâzip (yalancı, samimiyetsiz) olanları elbette bilecektir” (29/ 3)
“Kötülükleri işleyenler hükmümüzden kaçıp kurtulacaklarını mı zannettiler? Ne fena hükmediyorlar. ” (29/ 4)
“Kim Allah’a kavuşmayı ümit ediyorsa bilsin ki, Allah’ın tayin ettiği vâde mutlaka gelecektir. O (cc) herşeyi hakkıyla işitir ve bilir”. (29/ 5)
Mü’minler içinde, yüz binlerce masumun kanına giren, ortalığı fesada verip yangın çıkaran zâlimler de gelmişlerdir. Tarih buna şahittir. Nice mazlumlar ve mağdurlar, onların yaptıklarıyla inim inim inlemişler ve bu dünyada cehennem azâbı yaşamışlardır.
‘Tarihi tekkerrür diye tarif ediyorlar.
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’ (Mehmet Akif)
Bu minval üzere imtihanlar, kıyâmete kadar devam edecek, herkes karakterini sergileyecektir. İnsanlar da, iyi veya kötü rollerini oynayacaklardır. Sahnelerde nice rol alan insanlar vardır. Onların rol özellikleri, oyunda belirlenen karakterle yansımaktadır. Seyirciler de onları hakem gözlüğüyle değerlendirmektedirler.
İnsanlar da, bu fâni hayatta üzerlerine düşen rolleri kabiliyetleri ölçüsünde oynamaktadırlar. Birileri yıkmaya çalışırken, birileri de yapmaya, onarmaya çalışmaktadır. İyi zannettiğimiz nice insanlar vardır ki, ellerine geçen fırsatları kötüye kullanmakta, kara ve kötü ruhlara âlet olmakta, can yakıp gönül kırmaktadırlar.
‘Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı vardır.’ Bu asla unutulmamalıdır. ‘Eden bulur’ fehvasınca nasıl yaşandıysa karşılığı o nispette olacaktır.
Bugün maalesef hak ve adâlet duygusu zaafa uğramış, haklı olan kuvvetli olması gerekirken, kuvvetli olan haklı duruma gelmiştir. Nice mazlumlar bu ıztırap altında inlemektedirler.
Dünya emir dairesinde süratle dönüyor. Devrini tamamlamak, vazifesini deruhte edebilmek için emre itaat etmektedir. Zaman zaman rüzgârlar sert esiyor, bazen fırtınalar, tsunamiye dönüşüyor, her şeyi alt üst ediyor. Sonra hayat, yavaş yavaş sükûnete eriyor, ortalık duruluyor. Fiziki kurallar böyle tecelli ediyor. Kader hükmünü ortaya koyar.
Şimdilerde de böylesine bir dönem geçiriliyor. Önce sessizce yangın çıkarılıyor. Onu bahane edip feryat koparılıyor. Ortalık velveleye veriliyor. Kim haklı, kim haksız, demeden fitne atmosferleri oluşturuluyor. Dün alkışlanan insanlar, bugün yerin dibine batırılmaya çalışılıyor.
Ülkemizde ve bütün dünyada kendini kabul ettiren, kendileri de dahil binlerce devlet adamlarının takdir ve tebcil ettikleri, alkışladıkları gönüllüler, dün takdir edilirken bugün yere çalınmaktadırlar. Kafası aydın, kalbi fazilet dolu bu kahramanlar, kimseye zararları olmadığı gibi, güven, huzur ve emniyetin manevî temsilcileridirler. Onlar; kavl-i leyyin, tatlı dil-güler yüzle, sevgiyle sinelere girmesini beceren fedakâr ruhlardır.
Bu örnek nesillere, pimi çekilmiş bir bomba gibi saldırıp örgüt yaftası ile karalamak isteyenler, ne istemektedirler? Dün; sağcı-solcu, sünnî-alevî, Türk-Kürt istismarı ile bu necip milletin evlatlarını birbirine saldırtıp bugüne kadar tedavisi zor yaralar açmışlardır.
Yakın tarihte binlerce insanın, gencin öldürülmelerine sebebiyet verdikleri gibi bugün de; düşmanlık tohumları atılmış, insanlar birbirine düşman haline getirilmiş, aileler parçalanmış, masum insanlar, -husûsiyle çocuklar ve kadınlar- sıkıntı ve zulümlere maruz bırakılmış, yıllarca kapanması zor olacak yaralar açılarak toplum parça parça haline getirilmiştir. Ne acıdır ki, bu durum hâlâ fark edilememektedir.
Ortalıkta bir yangın varsa, bir fitne çıkarılmışsa, üzerine benzinle gidilmektedir. Halbuki; üzerine su dolu kova ile, yangın söndürme hortumuyla, sabır ve sükûnetle gidilmeli ve ıslahçı rol oynanmalıdır.
‘Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,
Yol budur, bilmiyorum başka çıkar yol.’ (Mehmet Akif)
Allah (cc), bütün bu hadiselerle mü’minleri farklı bir imtihana tâbi tutmaktadır. Bu imtihanda, sâdıklarla kâzipleri, ruh yapısını kirletmiş olanlarla, gerçek karakter sahiplerini ortaya çıkarmak murad etmiş olsa gerektir. Bu olup bitenler şer gibi görünse de, -İnşaallah- neticesi hayırlara vesile olacaktır.
[Mehmet Ali Şengül] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Hz. Âdem (as) ve Şeytan’la başlayan bu imtihana, nice firavunlar, nemrutlar ve deccallar katılmıştır. Onlar ise, sesleri solukları çıkmadan bir metrekarelik kabirde yatmakta, cehennem çukurlarında ettiklerini bulmakta, azab-ı elîm içinde kıvranmakta, ebedî cehennemi beklemektedirler.
Mü’min göründüğü halde elindeki silahı bırakmayan, her yanlış hareketi Müslümanlık gibi gösterenler olduğu gibi, mü’min olduğu halde, dinin detaylarını sebepler dairesinde kavrayamayan insanlar da vardır. Dini; kavga, savaş dini gibi göstermeye çalışanlar, hâlâ mevcuttur.
Cenâb-ı Hak Ankebut sûresinin başındaki âyetlerde şöyle buyurmaktadır:
“Müminler sadece ‘iman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tabî tutulmayacaklarını mı zannettiler? ” (29/2)
“Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah, elbette şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sâdık olanlarla, kâzip (yalancı, samimiyetsiz) olanları elbette bilecektir” (29/ 3)
“Kötülükleri işleyenler hükmümüzden kaçıp kurtulacaklarını mı zannettiler? Ne fena hükmediyorlar. ” (29/ 4)
“Kim Allah’a kavuşmayı ümit ediyorsa bilsin ki, Allah’ın tayin ettiği vâde mutlaka gelecektir. O (cc) herşeyi hakkıyla işitir ve bilir”. (29/ 5)
Mü’minler içinde, yüz binlerce masumun kanına giren, ortalığı fesada verip yangın çıkaran zâlimler de gelmişlerdir. Tarih buna şahittir. Nice mazlumlar ve mağdurlar, onların yaptıklarıyla inim inim inlemişler ve bu dünyada cehennem azâbı yaşamışlardır.
‘Tarihi tekkerrür diye tarif ediyorlar.
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’ (Mehmet Akif)
Bu minval üzere imtihanlar, kıyâmete kadar devam edecek, herkes karakterini sergileyecektir. İnsanlar da, iyi veya kötü rollerini oynayacaklardır. Sahnelerde nice rol alan insanlar vardır. Onların rol özellikleri, oyunda belirlenen karakterle yansımaktadır. Seyirciler de onları hakem gözlüğüyle değerlendirmektedirler.
İnsanlar da, bu fâni hayatta üzerlerine düşen rolleri kabiliyetleri ölçüsünde oynamaktadırlar. Birileri yıkmaya çalışırken, birileri de yapmaya, onarmaya çalışmaktadır. İyi zannettiğimiz nice insanlar vardır ki, ellerine geçen fırsatları kötüye kullanmakta, kara ve kötü ruhlara âlet olmakta, can yakıp gönül kırmaktadırlar.
‘Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı vardır.’ Bu asla unutulmamalıdır. ‘Eden bulur’ fehvasınca nasıl yaşandıysa karşılığı o nispette olacaktır.
Bugün maalesef hak ve adâlet duygusu zaafa uğramış, haklı olan kuvvetli olması gerekirken, kuvvetli olan haklı duruma gelmiştir. Nice mazlumlar bu ıztırap altında inlemektedirler.
Dünya emir dairesinde süratle dönüyor. Devrini tamamlamak, vazifesini deruhte edebilmek için emre itaat etmektedir. Zaman zaman rüzgârlar sert esiyor, bazen fırtınalar, tsunamiye dönüşüyor, her şeyi alt üst ediyor. Sonra hayat, yavaş yavaş sükûnete eriyor, ortalık duruluyor. Fiziki kurallar böyle tecelli ediyor. Kader hükmünü ortaya koyar.
Şimdilerde de böylesine bir dönem geçiriliyor. Önce sessizce yangın çıkarılıyor. Onu bahane edip feryat koparılıyor. Ortalık velveleye veriliyor. Kim haklı, kim haksız, demeden fitne atmosferleri oluşturuluyor. Dün alkışlanan insanlar, bugün yerin dibine batırılmaya çalışılıyor.
Ülkemizde ve bütün dünyada kendini kabul ettiren, kendileri de dahil binlerce devlet adamlarının takdir ve tebcil ettikleri, alkışladıkları gönüllüler, dün takdir edilirken bugün yere çalınmaktadırlar. Kafası aydın, kalbi fazilet dolu bu kahramanlar, kimseye zararları olmadığı gibi, güven, huzur ve emniyetin manevî temsilcileridirler. Onlar; kavl-i leyyin, tatlı dil-güler yüzle, sevgiyle sinelere girmesini beceren fedakâr ruhlardır.
Bu örnek nesillere, pimi çekilmiş bir bomba gibi saldırıp örgüt yaftası ile karalamak isteyenler, ne istemektedirler? Dün; sağcı-solcu, sünnî-alevî, Türk-Kürt istismarı ile bu necip milletin evlatlarını birbirine saldırtıp bugüne kadar tedavisi zor yaralar açmışlardır.
Yakın tarihte binlerce insanın, gencin öldürülmelerine sebebiyet verdikleri gibi bugün de; düşmanlık tohumları atılmış, insanlar birbirine düşman haline getirilmiş, aileler parçalanmış, masum insanlar, -husûsiyle çocuklar ve kadınlar- sıkıntı ve zulümlere maruz bırakılmış, yıllarca kapanması zor olacak yaralar açılarak toplum parça parça haline getirilmiştir. Ne acıdır ki, bu durum hâlâ fark edilememektedir.
Ortalıkta bir yangın varsa, bir fitne çıkarılmışsa, üzerine benzinle gidilmektedir. Halbuki; üzerine su dolu kova ile, yangın söndürme hortumuyla, sabır ve sükûnetle gidilmeli ve ıslahçı rol oynanmalıdır.
‘Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol,
Yol budur, bilmiyorum başka çıkar yol.’ (Mehmet Akif)
Allah (cc), bütün bu hadiselerle mü’minleri farklı bir imtihana tâbi tutmaktadır. Bu imtihanda, sâdıklarla kâzipleri, ruh yapısını kirletmiş olanlarla, gerçek karakter sahiplerini ortaya çıkarmak murad etmiş olsa gerektir. Bu olup bitenler şer gibi görünse de, -İnşaallah- neticesi hayırlara vesile olacaktır.
[Mehmet Ali Şengül] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-41 [Tarık Burak]
Birlikte Yaşama Tecrübesi…Hizmet
‘Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir…
Refia Gülen Hanımefendi Vefat Etti (28 Haziran 1993)
Hocaefendi’nin annesi Refia Gülen Hanımefendi, 28 Haziran 1993 Pazartesi günü saat 12.20 sularında İzmir'de vefat etti. Refia Gülen Hanımefendi'nin cenaze namazını, 30 Haziran 1993 Çarşamba günü Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii'nde Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı. Cenaze, Yamanlar Örnekköy mezarlığına defnedildi.
Hocaefendi, annesi için şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Annemin benim arkadaşlarıma ayrı bir teveccühü vardı. ‘Seni ve arkadaşlarını günde birkaç defa duadan dûr etmeden yad ediyorum.’ derdi. Her zaman arkadaşımız, diyeceğimiz bu daire içindeki herkesi, kardeş, dost, muhib herkesi dualarında yad ederdi. Gözü yaşlı çok rakikatül kalb biri idi.” (17 Aralık 1996)
“Benim çok dua kaynaklarım vardır. Annem vefat ettiği zaman Kırkıncı Hoca bana dedi ki ‘Bir dua kaynağını daha kaybettin.’ Hiç unutmam bu sözü… Ben zannediyorum annem benim için dünyevi uhrevi saadet dilekleri istikametinde ellerini açıp Allah’a yalvardığında ortaya döktüğü samimiyet hiçbir zaman kendi yaptığı dualarda ortaya dökmemiştir. Bilerek konuşuyorum bunu çünkü ölesiye bir dua yapar.” (1 Eylül 2005)
“Hayatımda bir iki şeyden dolayı kendimi affetmiyorum. Ailemden sadece hizmet için ayrıldım. Ne maaş, ne izdivaç, ne çoluk çocuğum için, ne malım için… hizmet dedim. Annem babam buna belli ölçüde inanmışlardı. Beni öyle gönderdiği zaman vefat ederken yanında olamadım. İçimde bir ukdedir, kendimi hiç affetmiyorum… Geldim, bir hafta kaldım konferanslar bitti hemen gidecektim. Telefon ettiler, valide vefat etti. Yanında değildim. Bugün beş sene olmuş ama ben kendimi affetmiyorum. Yuh diyorum, sen hizmet dedin burada durdun, annen orada sahipsiz öldü. Kendimi hiç affetmiyorum. O affeder mi, affetmez mi? Ablam bir iki defa dedi, anneler büyük olur, şefkatli olurlar ama ben kendimi affedemiyorum. Kaldı ki nefsim adına değildi. …Ben annemden hiç acı bir şey görmedim. Hep dua ederdi bana. Hatta bana bu kadar şey yapıyorsun derdim kendi içimden, Allah sevmeyebilir bunu… Alsaydım anne babamı ömür boyu omzumda gezdirseydim, kalbim taşır mı, soluklarım biter mi, zannediyorum yine haklarını verdim diyemezdim.”(5 Kasım 1998)
Kırkıncı Hocaefendi “Hayatım- Hatıralarım” adlı anı eserinde şunları ifade etmekte: Yıllar sonra annesinin vefatı üzerine Osman Hoca ile birlikte taziye için gittik. Üç-dört saat yanında kaldık. Çok güzel sohbetler oldu. Birkaç gün önce bir rüya görmüştüm. Rüyada geniş bir bina, ucu bucağı görünmüyor, zemini de halı gibi döşenmiş. Hocaefendi birden yanımda durdu ve binayı bana anlatmaya başladı.
Dedim: “Buraya gelmeden önce böyle bir rüya gördüm. Tabiri nedir?”
Dedi: “Estağfurullah, siz daha iyi bilirsiniz.”
Ben de “Sizin hizmetinizden çok gelişeceğine işarettir” dedim.
Hocaefendi: “Bu sizin hizmetiniz , sizin , sizin...”diye ağlamaya başladı.
Ben, “Cenabı-ı Hak, Bediüzzaman’ı kendisini anlatmak için yaratmış, Fethullah Hocayı da hizmet için yaratmış.” diyorum. Benim inancım bu...” (Nur’un Büyük Kumandanı-İhsan Atasoy-s:118-119-Nesil Yayınları-İst-2006)
Kırkıncı Hocanın hizmetlere dair gördüğü iki rüyasını Hocaefendi bir sohbetinde şöyle anlatıyor: “Benim öteden beri hep kendisine saygı duyduğum bir zat. 5–10 yaş benden ilerde olmasının yanı başında aynı zamanda 5–10 sene evvel de Hazret-i Bediüzzaman’ın dünyasına erken uyanmış olması itibarıyla benim saygı hisleri, saygı duygularıma bir o kadar daha saygı ilave ettiren bir insandır. İki sene evveldi, bu müesseselere gelmişti. Bana iki enfes şey anlattı. Bunlardan bir tanesi şuydu:
Gözyaşlarıyla, 60 yaşındaki insan hıçkıra hıçkıra anlattı…Dedi ki; “Bu müesseseleri gördüm. Her birisi dünyayı idare edecek büyük saraylar gibi geldi. O saraylarda beni gezdirdiler. Bir yere gelince o saraylarla alakalı insanları, görünce, anladım ki meğer dünyayı idare eden o saraylar bu hizmet ve bu hizmetin arkasındaki insanlarmış” dedi. Ve hıçkıra hıçkıra ağladı.
Ve sonra arkasından ayrı bir şey anlattı: “Gördüm ki yine” dedi. “Anadolu seller içinde, seylâplar içinde. O seller binaları önüne katıp bir kütük gibi sürükleyip götürüyor. Ve herkes endişe telaş içinde. O esnada ümitlerin ayakta kalması düşünülemez. Herkes sarsık, belki her vicdanda yeis yaşanıyor. Fakat o esnada nereden çıktığı belli olmadan birden Bediüzzaman belirdi. O selin içinde, sizin yurtlarınızı, pansiyonlarınızı, evlerinizi, kaya gibi kucaklıyor, selin önüne koyuyor ve bir baraj yapıyor. GAP barajı gibi bir baraj yapıyor. Derken sular çekildi. Zararlı olma durumu inkitaa uğradı. Ve faydalı bir baraj haline geldi. Anadolu da seylâpların erozyonundan kurtuldu.”
Ve bugün, o kurumların hepsi talan edildi…yakılıp harabeye döndürüldü. ‘Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir, diyor Hocaefendi.
Sivas Katliamı (2 Temmuz 1993)
Ülkeyi sürekli karıştırmak isteyen karanlık güçler yine iş başındaydı. Sivas'ta Pir Sultan etkinliklerine katılan Aziz Nesin ve bir grup aydın-sanatçı, kaldıkları Madımak Otel'de bu karanlık kişiler tarafından yakılmak istendi. Olay sonucunda 37 kişi dumandan boğularak öldü.
(Bu arada, Turgut Özal’ın vefatından sonra, 16 Mayıs 1993 Süleyman Demirel Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı seçilmişti. Demirel'den boşalan DYP genel başkanlığına ise Tansu Çiller getirilmişti.)
Teşekkür Mesajı (7 Temmuz 1993)
Hocaefendi, annesinin vefatı üzerine gerek cenazeye katılan ve gerekse taziye mesajı gönderen herkese 7 Temmuz 1993’te Zaman gazetesinde bir teşekkür mesajı yayınladı.
Anadolu İnsanının Himmeti Boşa Çıkmadı
1992 yılında yurt dışına hicret eden kahraman öğretmenlere Yüce Allah kısa sürede büyük lütuflarda bulundu. Onların gayretini ve Anadolu insanının himmetini boşa çıkarmadı. Türkiye’deki kolejlerde okuyan öğrenciler gibi yurtdışındaki Türk okullarında okuyan öğrenciler de dünya bilim olimpiyatlarında büyük başarılar elde ettiler. Örneğin, sadece iki yıl sonra 1994 yılında yapılan Dünya Biyoloji Olimpiyatları’nda Azerbaycan’daki Türk okulunun öğrencileri iki altın, bir gümüş, bir bronz madalya kazandılar. Türkmenistan’daki Türk kolejleri 1994-2008 arasındaki bilim olimpiyatlarında bu madalyalardan tam 130 tanesini aldılar. 1996 yılında Dünya Bilim Olimpiyatları’nda iki altın ve bir bronz madalya kazanan Kazakistan’daki Türk okulları 2001 yılında Washington’da yapılan Dünya Matematik Olimpiyatları’nda dört altın madalya aldılar. Bunlar sadece birer örnek. Daha ilk yıllardan itibaren kazanılan başarılara misal olsun diye verildi. Yoksa 173 ülkede faaliyetlerini başarıyla yürüten ve 200’den fazla ülkeye ulaşmayı kendisine hedef koyan hizmetin sadece başarılarını yazmaya kalkışsak yüzlerce kitaba dahi sığmaz.
“Okul Fikri, Bu Hocanın Kafasından mı Çıktı?”
1985-87 yılları arasında Jandarma Genel komutanlığı yapmış olan Orgeneral Adnan Doğu, 1994’te Yüksek Öğretim Kurulu üyesi Şerif Ali Tekalan’la birlikte İstanbul’da Fatih Koleji’ni ziyaret ettiğinde okulda Yakutistan’dan gelen bir heyeti gördü. Orgeneral Doğu, Sibirya’da bulunan Yakutistan’da da bir Türk koleji açıldığını öğrendiğinde şaşırdı.
1994 sonu itibariyle, dünyanın 32 değişik ülkesinde açılan Türk okulu sayısı 146’ya yükselmişti. Türkiye’ye 15.000 kilometre uzaklıktaki Yakutistan da okul açılan yerlerden biriydi. Türkiye’nin birkaç katı toprağa sahip Yakutistan’daki Saha Türk Koleji 1993 yılı Şubat ayında açılmıştı.
Orgeneral Doğu, yanındaki Profesör Tekalan’a dönerek, “Bana haritadan Yakutistan’ı göster deseniz gösteremem. Bütün bu okulların açılması fikri, bu hocanın kafasından mı çıktı? Onu görmek ve tanımak istiyorum” dedi.
Orgeneral Doğu İzmir’de, dünya bilim olimpiyatlarında madalya alan kolej öğrencileri için düzenlenen törende Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanıştı. Doğu, yurtiçindeki ve yurtdışındaki kolejlerde okuyan başarılı öğrenciler için memnuniyetini ifade etti.
Hocaefendi, o günün akşamı ziyaretine gelen işadamlarına Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde işyerleri kurmaları, oralarda açılan Türk okullarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu. Hatta Hocaefendi birkaç yıldır bu konu üzerinde durmasına rağmen, bu çağrısının Türk iş dünyasında yeterince yankı bulmadığını düşündüğünden bu ziyaretçilerine şöyle dedi:
“Tabii size bütün bunları bir ekonomi profesörü değil, bir hoca söylüyor. Şimdi oralarda iş kurduğunuz zaman, beş on sene sonra oraların en zenginleri olacaksınız desem de sizi ne kadar inandırabilirim bilemiyorum.”
Hocaefendi’ye göre Türk insanı, dört beş yıl içinde bu ülkelerde binlerce okul açacak kadar büyük düşünmeliydi. Çünkü Türk insanı komünizmin pençesinden yeni kurtulmuş bu ülkelere bu yoğunlukta gitmese, başka ülkelerin devreye girerek buralarda yeni bir “sömürü süreci” başlatması kaçınılmazdı.
Yerel Seçimler (27 Mart 1994)
27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerin galibi RP oldu. İstanbul dahil 5 büyükşehiri Refah Partisi kazandı. Böylece, 28 Mart 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep T. Erdoğan oldu.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Açılış Toplantısı (1994)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Onursal Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, dünyanın büyük ihtiyaç duyduğu "Birlikte Yaşama Tecrübesi"nin dünyaya sunulmasına katkıda bulunmak amacıyla 1994 yılında kuruldu. Vakfın açılışı dolayısıyla, 29 Haziran 1994’te İstanbul Dedeman Otel’inde ilk defa, toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren yemekli bir toplantı düzenlendi.
Bu yemeğin davetlilerinden biri de Türk solunu Bülent Ecevit’ten önce halkla buluşturan kişi olarak bilinen Kasım Gülek’ti. Ankara’ya yaşayan Gülek, davet için Hocaefendi’nin yakın arkadaşı Alaattin Kaya’yla birlikte İstanbul’a geldi. Davetlilere Hocaefendi’nin de yemeğe katılacağı bildirilmişti.
Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde İzmir’den İstanbul’a gelmişti, ancak yemeğe katılmak düşüncesinde değildi. Yakın arkadaşlarının bütün ısrarlarına rağmen, törene katılmamaya kesin kararlıydı, sadece bir mesaj gönderecekti. Yıllarca camilerde ve konferans salonlarında halkla birlikte olmasına rağmen, gazeteler ve televizyonlardan uzak durmayı tercih ediyordu.
Hocaefendi, Ankara’dan birçok politikacıyı bu yemeğe davet eden Alaattin Kaya’yı cep telefonundan arayarak toplantıya gelemeyeceğini bildirdi. Alaattin Kaya üzgündü. En azından Kasım Gülek’i Hocaefendi ile tanıştırmak istiyordu. Çünkü Gülek’i, onunla görüştürmek üzere İstanbul’a getirmişti. Telefonda Hocaefendi’ye, “Kasım Gülek sizinle tanışmaya gelmişti, hiç olmazsa biz size gelelim.” dedi. Hocaefendi, “İftardan sonra buyurun gelin” dedi. Alaatin Kaya, “Şimdi gelmek istiyor, akşam uçağıyla Adana’ya dönmek zorunda” dedi. Hocaefendi, “O halde gelin” dedi.
Kaya ve Gülek, Altunizade’ye ulaşana kadar arabada Kaya, Kasım Gülek’e, “Kasım Bey ne yaparsan yap, Hocaefendi’yi mutlaka iftara katılmaya ikna et” dedi. Gülek daha içeri girip Hocaefendi ile karşılaşır karşılaşmaz, “Hocaefendi Hazretleri bu akşam mutlaka oraya gelmeniz lazım. Bu kadar insan sizin için gelmiş. Başka çaresi yok” dedi. Hocaefendi, Gülek’in bu sürprizi karşısında şaşırmıştı. Ama Ankara’dan kalkıp yanına kadar gelmiş olan 84 yaşındaki Gülek’i kırmak istemedi. Dostça kucaklaştığı Gülek’e o anda, “Sizin gibi bir üstat buraya kadar gelmiş, gelirim” dedi.
Böylece, Hocaefendi ile Kasım Gülek Dedeman Oteli’ne giderek yemeğin verildiği salona birlikte girdiler.
Programda Yazar Vehbi Vakkasoğlu, konukları teker teker kürsüye çağırıyordu. İzmirli politikacı Işılay Saygın’ın, Hocaefendi’ye büyük saygısı vardı. “Lütfen beni Gülen’den önce kürsüye çağırmayın. Onun önünde konuşamam” demesine rağmen kürsüye davet edildi.
Saygın’ın konuşması bitince kürsüye davet edilen Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde büyük yankı yapan “Demokrasiden geriye dönülemez” konuşmasını yaptı. Sürekli “şeriat” korkusunun dile getirildiği Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa Üstad Bediüzzaman gibi Hocaefendi de “Demokrasiden dönüş yoktur” diyordu.
Bediüzzaman’ın Cumhuriyete ve demokrasiye bakışı şöyleydi:
“O zaman (1892) –şimdiki gibi– hâli bir türbe kubbesinde (Tillo’da) inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim:
– Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.
Sonra dediler;
– Sen selef-i salihine (İslâmiyet’in ilk rehberlerine) muhalefet ediyorsun.
Cevaben diyordum;
– Raşid Halifeler hem halife, hem cumhurbaşkanı idiler. Sıddik-i Ekber (radiyallâhu anh) Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahabe-i Kiram’a elbette cumhurbaşkanı hükmünde idi. Fakat, manasız isim ve resimler şeklinde değil, belki gerçek adaleti ve dinî hürriyeti taşıyan dindar anlamında cumhuriyetin reisleri idiler.’ (Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 270-71)
Hocaefendi de konuşmasında:
“Artık du¨nyada demokrasiden do¨nu¨s¸ so¨z konusu degˆildir. Bu demokrasi su¨reci ic¸inde aynı zamanda dindar insanlar da dinleri, diyanetleri adına demokratik hak ve hu¨rriyetlere sahip olacaklar. Bo¨ylece daha engin hizmet etme imka^nı bulacaklardır… Biz demokrasiden yanayız. Bizi demokrasinin öşrüne bile layık görmüyorlar…” diyordu. Hocaefendi bu sözleriyle, şeriat düzeni istemekle suçlanan dindar insanların, aslında demokrasiye ne denli ihtiyaç duyduklarını ifade ediyordu.
Hocaefendi, İstanbul’daki bu toplantıdan sonra yazar Ali Ünal’la birlikte tekrar İzmir’e döndü. İzmir Bozyaka’da Hocaefendi’nin ikamet ettiği yere geldiklerinde asansörde Ünal’a, “Bu toplantılar bana göre değil” dedi. Toplantılarda bu kadar ön plana çıkmayı kişiliğiyle ve hayat tarzıyla bağdaştırmıyordu.
Cem Karaca Nasıl Etkilendi?
Robert Kolej mezunlarından olan Cem Karaca, Hocaefendi ile 1994’te tanıştı. Karaca’yı en çok etkileyen şey, Hocaefendi ile tanışma sahnesiydi. Bunu şöyle anlatıyordu:
“Benim için insanlarla tanışırken geçerli bazı kriterler vardır. Bunlardan en önemli iki tanesi şu: Bir, elimi nasıl tutuyor, elimi nasıl sıkıyor? İki, gözüme nasıl bakıyor? Bu çok önemlidir. Çünkü kimisi elini muhatabının avucuna âdeta iyice dövülmüş bir biftek parçası gibi yumuşacık bırakır ve bunu nezaket zanneder. Çok yanlıştır. Halbuki el tutulur ve sıkılır. Hayvan pazarında at alır satar gibi sallamanın âlemi yok ama tutulur ve sıkılır. Ne fazla acıtarak, ne fazla da yumuşacık. Sayın Fethullah Gülen’in elini uzatışı, artı göz göze geldiğimizde gözünde ışık gördüm. Baktım ki karşımda yüksek voltta bir ışık var.”
Sonraki tarihlerde, Türkçe Olimpiyatları’nda Cem Karaca’nın “Allah Yâr” şarkısını okuyan Kenyalı öğrenci Samuel Olero’yu Abd’de televizyondan izleyen Hocaefendi “Cem Karaca da son günlerinde hep böyle Allah Allah diyordu. Öyle de vefat etti” diyerek duygularını dile getiriyordu.
Terörle Mücadele Kanunu (1994)
Fethullah Gülen Hocaefendi, Terörle Mücadele Kanunu’yla yeniden getirilmek istenen düşünce suçlarına hep karşı çıktı. Zira kendisi de bu madde mağduru olan Hocaefendi’ye göre bu çabalar, eski 163. Madde’nin hortlatılması girişimlerinden başka bir şey değildi. Oysa artık Türkiye’de fikir suçları tarihe karışmıştı. Başbakan Tansu Çiller’in görüşme teklifine “evet” deyip Ankara’ya giderek 30 Kasım 1994 günü Çiller’le görüşmesinin temel sebeplerinden biri de buydu. Meclis’te Doğru Yol Partisi “evet” demediği sürece bu düzenlemelerin geçmesi mümkün değildi. Hocaefendi, “Bu terör kanunu söz konusu olunca, 163’ün gadrini yaşamış, Sefiller’deki gibi 6 yıl adım adım takip edilmiş bir insan olarak, bir daha böyle bir şeye meydan verilmemesi, benim için önemli bir meseleydi” diyordu.
Hocaefendi, ayrıca 1994 yılındaki bir konuşmasında, bölgesel güç olmak isteyen Türkiye’de Avrasya bölgesine de hitap eden bir haber ajansının önemini anlatıyordu. “Kehkeşanlara (gökyüzündeki yıldız kümesi’ne) bile istasyon kurun” diyerek 2004 ve 2006 yıllarında da ısrarla bu konu üzerinde duruyordu. Zira, dünyadaki olaylar belli ajansların eliyle yansıtıldığı için onlar nasıl aktarırsa dünya öyle bakıyor ve inanıyordu. Bu yüzden güvenilir ve tarafsız bir haber ajansına çok büyük ihtiyaç vardı.
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
‘Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir…
Refia Gülen Hanımefendi Vefat Etti (28 Haziran 1993)
Hocaefendi’nin annesi Refia Gülen Hanımefendi, 28 Haziran 1993 Pazartesi günü saat 12.20 sularında İzmir'de vefat etti. Refia Gülen Hanımefendi'nin cenaze namazını, 30 Haziran 1993 Çarşamba günü Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii'nde Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı. Cenaze, Yamanlar Örnekköy mezarlığına defnedildi.
Hocaefendi, annesi için şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Annemin benim arkadaşlarıma ayrı bir teveccühü vardı. ‘Seni ve arkadaşlarını günde birkaç defa duadan dûr etmeden yad ediyorum.’ derdi. Her zaman arkadaşımız, diyeceğimiz bu daire içindeki herkesi, kardeş, dost, muhib herkesi dualarında yad ederdi. Gözü yaşlı çok rakikatül kalb biri idi.” (17 Aralık 1996)
“Benim çok dua kaynaklarım vardır. Annem vefat ettiği zaman Kırkıncı Hoca bana dedi ki ‘Bir dua kaynağını daha kaybettin.’ Hiç unutmam bu sözü… Ben zannediyorum annem benim için dünyevi uhrevi saadet dilekleri istikametinde ellerini açıp Allah’a yalvardığında ortaya döktüğü samimiyet hiçbir zaman kendi yaptığı dualarda ortaya dökmemiştir. Bilerek konuşuyorum bunu çünkü ölesiye bir dua yapar.” (1 Eylül 2005)
“Hayatımda bir iki şeyden dolayı kendimi affetmiyorum. Ailemden sadece hizmet için ayrıldım. Ne maaş, ne izdivaç, ne çoluk çocuğum için, ne malım için… hizmet dedim. Annem babam buna belli ölçüde inanmışlardı. Beni öyle gönderdiği zaman vefat ederken yanında olamadım. İçimde bir ukdedir, kendimi hiç affetmiyorum… Geldim, bir hafta kaldım konferanslar bitti hemen gidecektim. Telefon ettiler, valide vefat etti. Yanında değildim. Bugün beş sene olmuş ama ben kendimi affetmiyorum. Yuh diyorum, sen hizmet dedin burada durdun, annen orada sahipsiz öldü. Kendimi hiç affetmiyorum. O affeder mi, affetmez mi? Ablam bir iki defa dedi, anneler büyük olur, şefkatli olurlar ama ben kendimi affedemiyorum. Kaldı ki nefsim adına değildi. …Ben annemden hiç acı bir şey görmedim. Hep dua ederdi bana. Hatta bana bu kadar şey yapıyorsun derdim kendi içimden, Allah sevmeyebilir bunu… Alsaydım anne babamı ömür boyu omzumda gezdirseydim, kalbim taşır mı, soluklarım biter mi, zannediyorum yine haklarını verdim diyemezdim.”(5 Kasım 1998)
Kırkıncı Hocaefendi “Hayatım- Hatıralarım” adlı anı eserinde şunları ifade etmekte: Yıllar sonra annesinin vefatı üzerine Osman Hoca ile birlikte taziye için gittik. Üç-dört saat yanında kaldık. Çok güzel sohbetler oldu. Birkaç gün önce bir rüya görmüştüm. Rüyada geniş bir bina, ucu bucağı görünmüyor, zemini de halı gibi döşenmiş. Hocaefendi birden yanımda durdu ve binayı bana anlatmaya başladı.
Dedim: “Buraya gelmeden önce böyle bir rüya gördüm. Tabiri nedir?”
Dedi: “Estağfurullah, siz daha iyi bilirsiniz.”
Ben de “Sizin hizmetinizden çok gelişeceğine işarettir” dedim.
Hocaefendi: “Bu sizin hizmetiniz , sizin , sizin...”diye ağlamaya başladı.
Ben, “Cenabı-ı Hak, Bediüzzaman’ı kendisini anlatmak için yaratmış, Fethullah Hocayı da hizmet için yaratmış.” diyorum. Benim inancım bu...” (Nur’un Büyük Kumandanı-İhsan Atasoy-s:118-119-Nesil Yayınları-İst-2006)
Kırkıncı Hocanın hizmetlere dair gördüğü iki rüyasını Hocaefendi bir sohbetinde şöyle anlatıyor: “Benim öteden beri hep kendisine saygı duyduğum bir zat. 5–10 yaş benden ilerde olmasının yanı başında aynı zamanda 5–10 sene evvel de Hazret-i Bediüzzaman’ın dünyasına erken uyanmış olması itibarıyla benim saygı hisleri, saygı duygularıma bir o kadar daha saygı ilave ettiren bir insandır. İki sene evveldi, bu müesseselere gelmişti. Bana iki enfes şey anlattı. Bunlardan bir tanesi şuydu:
Gözyaşlarıyla, 60 yaşındaki insan hıçkıra hıçkıra anlattı…Dedi ki; “Bu müesseseleri gördüm. Her birisi dünyayı idare edecek büyük saraylar gibi geldi. O saraylarda beni gezdirdiler. Bir yere gelince o saraylarla alakalı insanları, görünce, anladım ki meğer dünyayı idare eden o saraylar bu hizmet ve bu hizmetin arkasındaki insanlarmış” dedi. Ve hıçkıra hıçkıra ağladı.
Ve sonra arkasından ayrı bir şey anlattı: “Gördüm ki yine” dedi. “Anadolu seller içinde, seylâplar içinde. O seller binaları önüne katıp bir kütük gibi sürükleyip götürüyor. Ve herkes endişe telaş içinde. O esnada ümitlerin ayakta kalması düşünülemez. Herkes sarsık, belki her vicdanda yeis yaşanıyor. Fakat o esnada nereden çıktığı belli olmadan birden Bediüzzaman belirdi. O selin içinde, sizin yurtlarınızı, pansiyonlarınızı, evlerinizi, kaya gibi kucaklıyor, selin önüne koyuyor ve bir baraj yapıyor. GAP barajı gibi bir baraj yapıyor. Derken sular çekildi. Zararlı olma durumu inkitaa uğradı. Ve faydalı bir baraj haline geldi. Anadolu da seylâpların erozyonundan kurtuldu.”
Ve bugün, o kurumların hepsi talan edildi…yakılıp harabeye döndürüldü. ‘Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir, diyor Hocaefendi.
Sivas Katliamı (2 Temmuz 1993)
Ülkeyi sürekli karıştırmak isteyen karanlık güçler yine iş başındaydı. Sivas'ta Pir Sultan etkinliklerine katılan Aziz Nesin ve bir grup aydın-sanatçı, kaldıkları Madımak Otel'de bu karanlık kişiler tarafından yakılmak istendi. Olay sonucunda 37 kişi dumandan boğularak öldü.
(Bu arada, Turgut Özal’ın vefatından sonra, 16 Mayıs 1993 Süleyman Demirel Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. Cumhurbaşkanı seçilmişti. Demirel'den boşalan DYP genel başkanlığına ise Tansu Çiller getirilmişti.)
Teşekkür Mesajı (7 Temmuz 1993)
Hocaefendi, annesinin vefatı üzerine gerek cenazeye katılan ve gerekse taziye mesajı gönderen herkese 7 Temmuz 1993’te Zaman gazetesinde bir teşekkür mesajı yayınladı.
Anadolu İnsanının Himmeti Boşa Çıkmadı
1992 yılında yurt dışına hicret eden kahraman öğretmenlere Yüce Allah kısa sürede büyük lütuflarda bulundu. Onların gayretini ve Anadolu insanının himmetini boşa çıkarmadı. Türkiye’deki kolejlerde okuyan öğrenciler gibi yurtdışındaki Türk okullarında okuyan öğrenciler de dünya bilim olimpiyatlarında büyük başarılar elde ettiler. Örneğin, sadece iki yıl sonra 1994 yılında yapılan Dünya Biyoloji Olimpiyatları’nda Azerbaycan’daki Türk okulunun öğrencileri iki altın, bir gümüş, bir bronz madalya kazandılar. Türkmenistan’daki Türk kolejleri 1994-2008 arasındaki bilim olimpiyatlarında bu madalyalardan tam 130 tanesini aldılar. 1996 yılında Dünya Bilim Olimpiyatları’nda iki altın ve bir bronz madalya kazanan Kazakistan’daki Türk okulları 2001 yılında Washington’da yapılan Dünya Matematik Olimpiyatları’nda dört altın madalya aldılar. Bunlar sadece birer örnek. Daha ilk yıllardan itibaren kazanılan başarılara misal olsun diye verildi. Yoksa 173 ülkede faaliyetlerini başarıyla yürüten ve 200’den fazla ülkeye ulaşmayı kendisine hedef koyan hizmetin sadece başarılarını yazmaya kalkışsak yüzlerce kitaba dahi sığmaz.
“Okul Fikri, Bu Hocanın Kafasından mı Çıktı?”
1985-87 yılları arasında Jandarma Genel komutanlığı yapmış olan Orgeneral Adnan Doğu, 1994’te Yüksek Öğretim Kurulu üyesi Şerif Ali Tekalan’la birlikte İstanbul’da Fatih Koleji’ni ziyaret ettiğinde okulda Yakutistan’dan gelen bir heyeti gördü. Orgeneral Doğu, Sibirya’da bulunan Yakutistan’da da bir Türk koleji açıldığını öğrendiğinde şaşırdı.
1994 sonu itibariyle, dünyanın 32 değişik ülkesinde açılan Türk okulu sayısı 146’ya yükselmişti. Türkiye’ye 15.000 kilometre uzaklıktaki Yakutistan da okul açılan yerlerden biriydi. Türkiye’nin birkaç katı toprağa sahip Yakutistan’daki Saha Türk Koleji 1993 yılı Şubat ayında açılmıştı.
Orgeneral Doğu, yanındaki Profesör Tekalan’a dönerek, “Bana haritadan Yakutistan’ı göster deseniz gösteremem. Bütün bu okulların açılması fikri, bu hocanın kafasından mı çıktı? Onu görmek ve tanımak istiyorum” dedi.
Orgeneral Doğu İzmir’de, dünya bilim olimpiyatlarında madalya alan kolej öğrencileri için düzenlenen törende Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanıştı. Doğu, yurtiçindeki ve yurtdışındaki kolejlerde okuyan başarılı öğrenciler için memnuniyetini ifade etti.
Hocaefendi, o günün akşamı ziyaretine gelen işadamlarına Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde işyerleri kurmaları, oralarda açılan Türk okullarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu. Hatta Hocaefendi birkaç yıldır bu konu üzerinde durmasına rağmen, bu çağrısının Türk iş dünyasında yeterince yankı bulmadığını düşündüğünden bu ziyaretçilerine şöyle dedi:
“Tabii size bütün bunları bir ekonomi profesörü değil, bir hoca söylüyor. Şimdi oralarda iş kurduğunuz zaman, beş on sene sonra oraların en zenginleri olacaksınız desem de sizi ne kadar inandırabilirim bilemiyorum.”
Hocaefendi’ye göre Türk insanı, dört beş yıl içinde bu ülkelerde binlerce okul açacak kadar büyük düşünmeliydi. Çünkü Türk insanı komünizmin pençesinden yeni kurtulmuş bu ülkelere bu yoğunlukta gitmese, başka ülkelerin devreye girerek buralarda yeni bir “sömürü süreci” başlatması kaçınılmazdı.
Yerel Seçimler (27 Mart 1994)
27 Mart 1994’te yapılan yerel seçimlerin galibi RP oldu. İstanbul dahil 5 büyükşehiri Refah Partisi kazandı. Böylece, 28 Mart 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep T. Erdoğan oldu.
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Açılış Toplantısı (1994)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Onursal Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, dünyanın büyük ihtiyaç duyduğu "Birlikte Yaşama Tecrübesi"nin dünyaya sunulmasına katkıda bulunmak amacıyla 1994 yılında kuruldu. Vakfın açılışı dolayısıyla, 29 Haziran 1994’te İstanbul Dedeman Otel’inde ilk defa, toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren yemekli bir toplantı düzenlendi.
Bu yemeğin davetlilerinden biri de Türk solunu Bülent Ecevit’ten önce halkla buluşturan kişi olarak bilinen Kasım Gülek’ti. Ankara’ya yaşayan Gülek, davet için Hocaefendi’nin yakın arkadaşı Alaattin Kaya’yla birlikte İstanbul’a geldi. Davetlilere Hocaefendi’nin de yemeğe katılacağı bildirilmişti.
Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde İzmir’den İstanbul’a gelmişti, ancak yemeğe katılmak düşüncesinde değildi. Yakın arkadaşlarının bütün ısrarlarına rağmen, törene katılmamaya kesin kararlıydı, sadece bir mesaj gönderecekti. Yıllarca camilerde ve konferans salonlarında halkla birlikte olmasına rağmen, gazeteler ve televizyonlardan uzak durmayı tercih ediyordu.
Hocaefendi, Ankara’dan birçok politikacıyı bu yemeğe davet eden Alaattin Kaya’yı cep telefonundan arayarak toplantıya gelemeyeceğini bildirdi. Alaattin Kaya üzgündü. En azından Kasım Gülek’i Hocaefendi ile tanıştırmak istiyordu. Çünkü Gülek’i, onunla görüştürmek üzere İstanbul’a getirmişti. Telefonda Hocaefendi’ye, “Kasım Gülek sizinle tanışmaya gelmişti, hiç olmazsa biz size gelelim.” dedi. Hocaefendi, “İftardan sonra buyurun gelin” dedi. Alaatin Kaya, “Şimdi gelmek istiyor, akşam uçağıyla Adana’ya dönmek zorunda” dedi. Hocaefendi, “O halde gelin” dedi.
Kaya ve Gülek, Altunizade’ye ulaşana kadar arabada Kaya, Kasım Gülek’e, “Kasım Bey ne yaparsan yap, Hocaefendi’yi mutlaka iftara katılmaya ikna et” dedi. Gülek daha içeri girip Hocaefendi ile karşılaşır karşılaşmaz, “Hocaefendi Hazretleri bu akşam mutlaka oraya gelmeniz lazım. Bu kadar insan sizin için gelmiş. Başka çaresi yok” dedi. Hocaefendi, Gülek’in bu sürprizi karşısında şaşırmıştı. Ama Ankara’dan kalkıp yanına kadar gelmiş olan 84 yaşındaki Gülek’i kırmak istemedi. Dostça kucaklaştığı Gülek’e o anda, “Sizin gibi bir üstat buraya kadar gelmiş, gelirim” dedi.
Böylece, Hocaefendi ile Kasım Gülek Dedeman Oteli’ne giderek yemeğin verildiği salona birlikte girdiler.
Programda Yazar Vehbi Vakkasoğlu, konukları teker teker kürsüye çağırıyordu. İzmirli politikacı Işılay Saygın’ın, Hocaefendi’ye büyük saygısı vardı. “Lütfen beni Gülen’den önce kürsüye çağırmayın. Onun önünde konuşamam” demesine rağmen kürsüye davet edildi.
Saygın’ın konuşması bitince kürsüye davet edilen Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde büyük yankı yapan “Demokrasiden geriye dönülemez” konuşmasını yaptı. Sürekli “şeriat” korkusunun dile getirildiği Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk defa Üstad Bediüzzaman gibi Hocaefendi de “Demokrasiden dönüş yoktur” diyordu.
Bediüzzaman’ın Cumhuriyete ve demokrasiye bakışı şöyleydi:
“O zaman (1892) –şimdiki gibi– hâli bir türbe kubbesinde (Tillo’da) inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum. Ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim:
– Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten taneleri karıncalara veriyorum.
Sonra dediler;
– Sen selef-i salihine (İslâmiyet’in ilk rehberlerine) muhalefet ediyorsun.
Cevaben diyordum;
– Raşid Halifeler hem halife, hem cumhurbaşkanı idiler. Sıddik-i Ekber (radiyallâhu anh) Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahabe-i Kiram’a elbette cumhurbaşkanı hükmünde idi. Fakat, manasız isim ve resimler şeklinde değil, belki gerçek adaleti ve dinî hürriyeti taşıyan dindar anlamında cumhuriyetin reisleri idiler.’ (Şuâlar, On İkinci Şuâ, s. 270-71)
Hocaefendi de konuşmasında:
“Artık du¨nyada demokrasiden do¨nu¨s¸ so¨z konusu degˆildir. Bu demokrasi su¨reci ic¸inde aynı zamanda dindar insanlar da dinleri, diyanetleri adına demokratik hak ve hu¨rriyetlere sahip olacaklar. Bo¨ylece daha engin hizmet etme imka^nı bulacaklardır… Biz demokrasiden yanayız. Bizi demokrasinin öşrüne bile layık görmüyorlar…” diyordu. Hocaefendi bu sözleriyle, şeriat düzeni istemekle suçlanan dindar insanların, aslında demokrasiye ne denli ihtiyaç duyduklarını ifade ediyordu.
Hocaefendi, İstanbul’daki bu toplantıdan sonra yazar Ali Ünal’la birlikte tekrar İzmir’e döndü. İzmir Bozyaka’da Hocaefendi’nin ikamet ettiği yere geldiklerinde asansörde Ünal’a, “Bu toplantılar bana göre değil” dedi. Toplantılarda bu kadar ön plana çıkmayı kişiliğiyle ve hayat tarzıyla bağdaştırmıyordu.
Cem Karaca Nasıl Etkilendi?
Robert Kolej mezunlarından olan Cem Karaca, Hocaefendi ile 1994’te tanıştı. Karaca’yı en çok etkileyen şey, Hocaefendi ile tanışma sahnesiydi. Bunu şöyle anlatıyordu:
“Benim için insanlarla tanışırken geçerli bazı kriterler vardır. Bunlardan en önemli iki tanesi şu: Bir, elimi nasıl tutuyor, elimi nasıl sıkıyor? İki, gözüme nasıl bakıyor? Bu çok önemlidir. Çünkü kimisi elini muhatabının avucuna âdeta iyice dövülmüş bir biftek parçası gibi yumuşacık bırakır ve bunu nezaket zanneder. Çok yanlıştır. Halbuki el tutulur ve sıkılır. Hayvan pazarında at alır satar gibi sallamanın âlemi yok ama tutulur ve sıkılır. Ne fazla acıtarak, ne fazla da yumuşacık. Sayın Fethullah Gülen’in elini uzatışı, artı göz göze geldiğimizde gözünde ışık gördüm. Baktım ki karşımda yüksek voltta bir ışık var.”
Sonraki tarihlerde, Türkçe Olimpiyatları’nda Cem Karaca’nın “Allah Yâr” şarkısını okuyan Kenyalı öğrenci Samuel Olero’yu Abd’de televizyondan izleyen Hocaefendi “Cem Karaca da son günlerinde hep böyle Allah Allah diyordu. Öyle de vefat etti” diyerek duygularını dile getiriyordu.
Terörle Mücadele Kanunu (1994)
Fethullah Gülen Hocaefendi, Terörle Mücadele Kanunu’yla yeniden getirilmek istenen düşünce suçlarına hep karşı çıktı. Zira kendisi de bu madde mağduru olan Hocaefendi’ye göre bu çabalar, eski 163. Madde’nin hortlatılması girişimlerinden başka bir şey değildi. Oysa artık Türkiye’de fikir suçları tarihe karışmıştı. Başbakan Tansu Çiller’in görüşme teklifine “evet” deyip Ankara’ya giderek 30 Kasım 1994 günü Çiller’le görüşmesinin temel sebeplerinden biri de buydu. Meclis’te Doğru Yol Partisi “evet” demediği sürece bu düzenlemelerin geçmesi mümkün değildi. Hocaefendi, “Bu terör kanunu söz konusu olunca, 163’ün gadrini yaşamış, Sefiller’deki gibi 6 yıl adım adım takip edilmiş bir insan olarak, bir daha böyle bir şeye meydan verilmemesi, benim için önemli bir meseleydi” diyordu.
Hocaefendi, ayrıca 1994 yılındaki bir konuşmasında, bölgesel güç olmak isteyen Türkiye’de Avrasya bölgesine de hitap eden bir haber ajansının önemini anlatıyordu. “Kehkeşanlara (gökyüzündeki yıldız kümesi’ne) bile istasyon kurun” diyerek 2004 ve 2006 yıllarında da ısrarla bu konu üzerinde duruyordu. Zira, dünyadaki olaylar belli ajansların eliyle yansıtıldığı için onlar nasıl aktarırsa dünya öyle bakıyor ve inanıyordu. Bu yüzden güvenilir ve tarafsız bir haber ajansına çok büyük ihtiyaç vardı.
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Tartışma Usulü [Abdullah Aymaz]
Isparat’nın Eğirdir kazası, Üstad Hazretlerinin kaldığı Barla’ya nisbetle daha kültürlü ve bürokrat insanların bulunduğu bir yerdir. Bu yüzden zaman zaman ilmî ve dînî münakaşalara sahne olur. Üstad, bu tartışmalardan haberdar olur ve kendilerine bir mektup yazar. Bu mektuptan TARTIŞMA USÛLLERİ hakkında önemli PRENSİPLERİ ihtiva ediyor ve şöyle deniliyor: “Ehl-i Hak, yalnız hak için bahse girişilmeli. Hak için bahse girişen ızhâr-ı fazl etmez (kendisini üstün ve faziletli göstermeye çalışmaz.) Yalnız hakkı arar. Hak, hangi tarafta olursa olsun, kemâl-i şevk ile alır. Hatta hak, hasım tarafında olsa, halis bir hakperest daha ziyade sever. Çünkü istifade eder. Eğer hak, onun sözünde olsa, bir istifadesi olmaz. Gurura girmek ihtimali var. Fakat hasmın elinden çıksa, hem istifade eder, hem teslimiyetle hakka inkıyadını gösterir. Bir fazilet dahi kazanır.
“Hakikat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakta ve ulemada HAKPESETLİK namı altında, NEFİSPERESTLİK işe çok karışıyor. En mühim ve kudsî bir meseleyi, satranç oyunu gibi, ızhar-ı fazl yolunda ve ilmî müzâkereyi, MÜNAKAŞA derecesine çıkarıp onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf madem münakaşa suretini alıyor, haksızdırlar. Zaten kemiyeten (sayı itibariyle) az olan ehl-i dalâlet, kesretli (çok) olan ehl-i hakkın şu halinden istifade ederek, mağlup edip perişan ediyorlar.
“Hem münakaşacı iki taraf, o meselede hakkı göremezler. Çünkü insaf nazarıyla bakılmadığı için tenkit nazarı, hasmının yalnız çürük taraflarını ve taraftarlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür. İyiliklerini onun çürükleriyle muvazene eder. Elbette bu nazar, hakkı göremez, görse de tanımaz.”
Üstad Hazretleri Yirminci Lem’a’da (İhlas Risalesinde) bu hususta şöyle diyor: “Fenn-i âdâb ve MÜN ZARA ilminin âlimleri arasındaki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup, kendi haklı çıktığına sevinse; hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazara bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip memnun olur.
“İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber edinseler, ihlası kazanırlar. Uhrevî vazifelerinde muvaffak olurlar. Böylece bu fecî sukut (düşüş) ve hazır musibetten Allah’ın rahmetiyle kurtulurlar.” (Yirminci Lem’a, Yedinci Sebep)
“Eğirdir’de ilmî bir münakaşayı iiştmiştim. O münakaşa, bilhassa şu zamanda yanlıştır. (…) Bu çeşit meseleleri münakaşa etmenin şartı, insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir durette, ehil olmayanların arasında, yanlış anlamaya sebep olmadan müzakeresiz câiz olabilir. O müzakere, hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa müteessir olmasın, belki memnun olsun. Çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa fazla bir şey öğrenmedi… belki gurura düşmek ihtimali var. (…) Avâm içinde müşkilât-ı hadisiyeyi münakaşa etmek, ızhâr-ı fazl suretinde, avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enaniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak C İZ DEĞİLDİR.” (Yirmi Sekizinci Mektup İkinci Mesele, Sâniyen)
Seneler önce materyalist bir anlayışın içinde yoğrulmuş birisi, bizim arkadaşlardan bir cami imamına şüpheli sorular soruyor. Ama arkadaşımız gülümsüyor ve ona “Zannetme ki bunların cevabı yok… Hepsinin de cevabı var…” Arkadaşımız onu alıp Hocaefendinin Bornova’da Cuma vaazına götürür. Namazdan sonra İmam odasına Hocaefendinin yanına girerler. Orada aynı soruları Hocaefendiye de sormak ister. Hocaefendi, “Bunları Mehmet Özyurt Hocamız size anlatır.” der. Sonra Mehmet Hocamızla beraber üniversitede okuyan öğrencilerin evlerine giderler. Evlerinin tertip düzeni ve onların güzel hâl ve tavırları ona çok tesir eder. Ayrıca Mehmet Hocanın onlardan bir kitap isteyip tam da onun sorduğu sorulara cevap teşkil eden yerleri okuyup şüphelerini gidermesi çok hayret ve dikkatini çeker. Seneler sonra İslami hakikatları kabul edip Risale-i Nurları baştan sona okumaya başlayınca, şimdi sizlere takdim ettiğim bölümleri mütalaa edince, niye sorularına münakaşa tarzında cevap vermeyip, nefislerin çatıştığı münazara ve münakaşadan kaçınıp, normal olarak ortaya söylenmiş değerli sözler gibi takdim edilmesinin hikmetini kavramış… “Eğer münakaşa tarzı olsaydı, mağlubiyeti kabul etmeyen nefsim o güzel hakikatları kabullenmekte zorlanırdı.” diye bir itirafta da bulunmuştur. Cenab-ı Hak ona Hizmet dolu bir hayat bahşetsin…
[Abdullah Aymaz] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
“Hakikat böyle iken, maatteessüf ehl-i hakta ve ulemada HAKPESETLİK namı altında, NEFİSPERESTLİK işe çok karışıyor. En mühim ve kudsî bir meseleyi, satranç oyunu gibi, ızhar-ı fazl yolunda ve ilmî müzâkereyi, MÜNAKAŞA derecesine çıkarıp onunla oynuyorlar. Her iki taraf kendini haklı zanneder. Her iki taraf madem münakaşa suretini alıyor, haksızdırlar. Zaten kemiyeten (sayı itibariyle) az olan ehl-i dalâlet, kesretli (çok) olan ehl-i hakkın şu halinden istifade ederek, mağlup edip perişan ediyorlar.
“Hem münakaşacı iki taraf, o meselede hakkı göremezler. Çünkü insaf nazarıyla bakılmadığı için tenkit nazarı, hasmının yalnız çürük taraflarını ve taraftarlık cihetiyle kendi nefsinin yalnız iyilik tarafını görür. İyiliklerini onun çürükleriyle muvazene eder. Elbette bu nazar, hakkı göremez, görse de tanımaz.”
Üstad Hazretleri Yirminci Lem’a’da (İhlas Risalesinde) bu hususta şöyle diyor: “Fenn-i âdâb ve MÜN ZARA ilminin âlimleri arasındaki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup, kendi haklı çıktığına sevinse; hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazara bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip memnun olur.
“İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber edinseler, ihlası kazanırlar. Uhrevî vazifelerinde muvaffak olurlar. Böylece bu fecî sukut (düşüş) ve hazır musibetten Allah’ın rahmetiyle kurtulurlar.” (Yirminci Lem’a, Yedinci Sebep)
“Eğirdir’de ilmî bir münakaşayı iiştmiştim. O münakaşa, bilhassa şu zamanda yanlıştır. (…) Bu çeşit meseleleri münakaşa etmenin şartı, insafla, hakkı bulmak niyetiyle, inatsız bir durette, ehil olmayanların arasında, yanlış anlamaya sebep olmadan müzakeresiz câiz olabilir. O müzakere, hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa müteessir olmasın, belki memnun olsun. Çünkü bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa fazla bir şey öğrenmedi… belki gurura düşmek ihtimali var. (…) Avâm içinde müşkilât-ı hadisiyeyi münakaşa etmek, ızhâr-ı fazl suretinde, avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enaniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak C İZ DEĞİLDİR.” (Yirmi Sekizinci Mektup İkinci Mesele, Sâniyen)
Seneler önce materyalist bir anlayışın içinde yoğrulmuş birisi, bizim arkadaşlardan bir cami imamına şüpheli sorular soruyor. Ama arkadaşımız gülümsüyor ve ona “Zannetme ki bunların cevabı yok… Hepsinin de cevabı var…” Arkadaşımız onu alıp Hocaefendinin Bornova’da Cuma vaazına götürür. Namazdan sonra İmam odasına Hocaefendinin yanına girerler. Orada aynı soruları Hocaefendiye de sormak ister. Hocaefendi, “Bunları Mehmet Özyurt Hocamız size anlatır.” der. Sonra Mehmet Hocamızla beraber üniversitede okuyan öğrencilerin evlerine giderler. Evlerinin tertip düzeni ve onların güzel hâl ve tavırları ona çok tesir eder. Ayrıca Mehmet Hocanın onlardan bir kitap isteyip tam da onun sorduğu sorulara cevap teşkil eden yerleri okuyup şüphelerini gidermesi çok hayret ve dikkatini çeker. Seneler sonra İslami hakikatları kabul edip Risale-i Nurları baştan sona okumaya başlayınca, şimdi sizlere takdim ettiğim bölümleri mütalaa edince, niye sorularına münakaşa tarzında cevap vermeyip, nefislerin çatıştığı münazara ve münakaşadan kaçınıp, normal olarak ortaya söylenmiş değerli sözler gibi takdim edilmesinin hikmetini kavramış… “Eğer münakaşa tarzı olsaydı, mağlubiyeti kabul etmeyen nefsim o güzel hakikatları kabullenmekte zorlanırdı.” diye bir itirafta da bulunmuştur. Cenab-ı Hak ona Hizmet dolu bir hayat bahşetsin…
[Abdullah Aymaz] 18.11.2019 [Samanyolu Haber]
Emekli açlığa mahkum; Bu mu insani düzey! [İlker Doğan]
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün yaptığı “Emekli maaşlarını insani düzeyde hayat sürülebilecek seviyeye çıkardık.” sözleri kamuoyunun gündemine oturdu. Zira rakamlar Erdoğan’ı yalanlıyor. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısının bugün 4,5 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Zira emekli aylıkları ‘insanca’ bir hayat sürmelerine yetmiyor. 9 yıl önce maaşıyla 6 çeyrek altın alabilen emekli, bugün 2,6 çeyrek altın alabiliyor. 2010 yılında maaşının tamamıyla 455 dolar alabiliyorken, bugün bu rakam 195 dolara kadar düştü. Türkiye’de 847 bin 643 kişinin emekli aylığı 1.000 TL veya altında. Yaklaşık 13 milyon emekliden 8.3 milyonu TÜRK İŞ’in Ekim ayı araştırmasına göre belirlediği 2 bin 58 liralık açlık sınırının altındaki aylıklarla ayakta kalmaya çalışıyor. Emekli maaşlarına yüzde 10,1 zam yapıldı. Ancak TÜİK’e göre bile(!) yıllık enflasyon yüzde 21’den fazla. Yani emeklinin maaşı eridikçe eriyor… Emekli çalışmazsa, açlığa mahkum edilmiş durumda.
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceki gün yaptığı konuşmada EYT’lilere rest çekti, kapıları kapattı. Bunu yaparken kullandığı ifadeler kamuoyunda gündem oldu. Zira Erdoğan’a göre ‘sosyal güvenlik sistemimizi yeniden inşa etmişler ve emeklilerin maaşlarını ‘insani düzeyde yaşayabilecek seviyeye’ getirmişlerdi. Ancak resmi rakamlar Erdoğan’ın yalanlıyor. Buna göre, AKP iktidarı döneminde emeklilerin ekonomik sıkıntıları her geçen yıl daha da arttı. Bugün Türkiye’deki yaklaşık 13 milyon emeklinin neredeyse yüzde 80’i açlık sınırının altında bir aylıkla geçinmeye çalışıyor.
RESMİ İŞSİZ SAYISI 5 MİLYONA DAYANDI
Türkiye’deki emeklilerin durumuna geçmeden önce ekonominin genel durumuna ilişkin bir kaç resmi rakam verelim; Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. TÜİK’in Ağustos verilerine göre işsiz sayısı 1 yılda 980 bin kişi artarak 4 milyon 650 bin kişi oldu. Genç işsiz sayısı ise 2 milyon 801 bine çıkarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 6.6 puanlık artış ile yüzde 27.4’e fırladı. Neredeyse üç gençten 1’i işsiz!
İŞ GÜÇÜ ARTIYOR, İSTİHDAM AZALIYOR!
Aynı dönemde istihdam edilenlerin sayısı 789 bin kişi azalarak 28 milyon 529 bin kişi, istihdam oranı ise 2 puanlık azalış ile yüzde 46.3 düzeyine geriledi. İşgücü 191 bin kişi artarak 33 milyon 180 bin kişiye çıkarken, işgücüne katılma oranı 0.4 puanlık azalış ile yüzde 53.9’a geriledi.
Türkiye’deki yaklaşık 13 milyon emeklinin yüzde 80’i açlık sınırının altında yaşıyor. Erdoğan ise “Emekli maaşlarını insani düzeyde hayat sürülebilecek seviyeye çıkardık.” diyor. Rakamlar çık çarpıcı: 9 yıl önce maaşıyla 6 çeyrek altın alabilen emekli, bugün 2,6 çeyrek altın alabiliyor. 847 bin 643 kişinin emekli aylığı 1.000 TL veya altında.
DİSK-AR: İŞSİZ SAYISI 7.3 MİLYON
TÜİK, dar tanımlı işsizlik rakamlarını açıklıyor; dolayısıyla gerçeklikten uzak! DİSK-AR tarafından hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı ise Ağustos 2018’de 6 milyon 352 bin iken Ağustos 2019’da 7 milyon 305 bine yükseldi. Ağustos 2019’da geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 20,6 olarak hesaplandı.
SEFALET ENDEKSİNDE ZİRVEYİ ZORLUYOR!
Enflasyon ve işsizlik oranlarının toplanmasıyla hesaplanan ‘Dünya Sefalet Endeksi’ verilerine göre oluşturulan listede Türkiye, 5’inci sırada yer alıyor. Listede, 1’inci sırada Venezuela var. Onu Arjantin, İran, Brezilya ve Türkiye takip ediyor.
EMEKLİLER AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR
Türkiye’de ortalama her yıl 300 bin kişi emekli oluyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre emekli sayısı 12 milyon 876 bine ulaşmış durumda. Yaklaşık 13 milyon emekliden 8.3 milyonu TÜRK İŞ’in Ekim ayı araştırmasına göre belirlediği 2 bin 58 liralık açlık sınırının altındaki aylıklarla ayakta kalmaya çalışıyor.
EMEKLİ MAAŞLARI 9 YILDA ERİDİ
Tayyip Erdoğan, emekli maaşlarını 4 kat artırdıklarını anlatıyor konuşmasında. Ancak enflasyonla birlikte TL’nin kaybettiği değerden hiç bahsetmiyor. 9 yıl önce en düşük emekli maaşıyla (683 TL) 6 çeyrek altına alabilen emekli, bugünkü en düşük emekli maaşıyla (1.125 TL) 2,6 çeyrek altın alabiliyor. Yarısı kadar bile değil! 2010 yılında en düşük emekli maaşının tamamıyla 455 Dolar alabiliyordu emekli. Bugün bu rakam sadece 192 dolar.
4,5 MİLYON EMEKLİ İŞ ARIYOR!
DİSK’in geçtiğimiz yıl açıkladığı ‘Türkiye’de Emeklilerin Durumu’ araştırmasına göre çalışan ve iş arayan emekli sayısı hızla tırmanıyor. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısı 2017 itibariyle 4 milyonu aştı. 2018’den bugüne emekli sayısına 500 bin civarında kişi eklemlendi. Bugün iş arayan emekli sayısının 4,5 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Raporda, ‘çalışan ve iş arayan emeklilerin sayısının giderek artmasının temel nedeni, emekli aylıklarının insanca yaşamaya yetecek seviyede olmaması’ şeklinde açıklanıyor.
Alt sınır asgari ücretle eşitlenmeli
DİSK’in geçtiğimiz yıl yayınladığı ‘Türkiye’de Emeklilerin Durumu’ raporunda yapılması gerekenler de maddeler halinde sıralanmış. Buna göre öncelikle emekli aylıklarının yaşam koşullarına uygun hale getirilmesi gerektiği aktarılıyor. İşte söz konusu çalışmadan derlediğimiz önerilerden bazıları: “Emekli aylıklarının alt sınırı asgari ücretle eşitlenerek asgari ücrete uyumlu bir biçimde zam oranları belirlenmelidir. Aynı koşullarda emekli olanların aynı emekli aylığı alması sağlanmalıdır. Emekli aylıklarının artışında sadece enflasyon değil, milli gelir artışı da hesaba katılmalıdır. Emekli aylıkları iyileştirilmeli, aylık bağlama oranları eski düzeye çekilmeli, güncelleme katsayısında milli gelir artışının tümü dikkate alınmalıdır. Emekli aylıklarının belirlenmesine hükümet emekli sendikalarıyla müzakere etmeli, emeklilere toplu pazarlık hakkı tanınmalıdır.”
[İlker Doğan] 18.11.2019 [TR724]
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceki gün yaptığı konuşmada EYT’lilere rest çekti, kapıları kapattı. Bunu yaparken kullandığı ifadeler kamuoyunda gündem oldu. Zira Erdoğan’a göre ‘sosyal güvenlik sistemimizi yeniden inşa etmişler ve emeklilerin maaşlarını ‘insani düzeyde yaşayabilecek seviyeye’ getirmişlerdi. Ancak resmi rakamlar Erdoğan’ın yalanlıyor. Buna göre, AKP iktidarı döneminde emeklilerin ekonomik sıkıntıları her geçen yıl daha da arttı. Bugün Türkiye’deki yaklaşık 13 milyon emeklinin neredeyse yüzde 80’i açlık sınırının altında bir aylıkla geçinmeye çalışıyor.
RESMİ İŞSİZ SAYISI 5 MİLYONA DAYANDI
Türkiye’deki emeklilerin durumuna geçmeden önce ekonominin genel durumuna ilişkin bir kaç resmi rakam verelim; Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. TÜİK’in Ağustos verilerine göre işsiz sayısı 1 yılda 980 bin kişi artarak 4 milyon 650 bin kişi oldu. Genç işsiz sayısı ise 2 milyon 801 bine çıkarak Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 6.6 puanlık artış ile yüzde 27.4’e fırladı. Neredeyse üç gençten 1’i işsiz!
İŞ GÜÇÜ ARTIYOR, İSTİHDAM AZALIYOR!
Aynı dönemde istihdam edilenlerin sayısı 789 bin kişi azalarak 28 milyon 529 bin kişi, istihdam oranı ise 2 puanlık azalış ile yüzde 46.3 düzeyine geriledi. İşgücü 191 bin kişi artarak 33 milyon 180 bin kişiye çıkarken, işgücüne katılma oranı 0.4 puanlık azalış ile yüzde 53.9’a geriledi.
Türkiye’deki yaklaşık 13 milyon emeklinin yüzde 80’i açlık sınırının altında yaşıyor. Erdoğan ise “Emekli maaşlarını insani düzeyde hayat sürülebilecek seviyeye çıkardık.” diyor. Rakamlar çık çarpıcı: 9 yıl önce maaşıyla 6 çeyrek altın alabilen emekli, bugün 2,6 çeyrek altın alabiliyor. 847 bin 643 kişinin emekli aylığı 1.000 TL veya altında.
DİSK-AR: İŞSİZ SAYISI 7.3 MİLYON
TÜİK, dar tanımlı işsizlik rakamlarını açıklıyor; dolayısıyla gerçeklikten uzak! DİSK-AR tarafından hesaplanan geniş tanımlı işsiz sayısı ise Ağustos 2018’de 6 milyon 352 bin iken Ağustos 2019’da 7 milyon 305 bine yükseldi. Ağustos 2019’da geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 20,6 olarak hesaplandı.
SEFALET ENDEKSİNDE ZİRVEYİ ZORLUYOR!
Enflasyon ve işsizlik oranlarının toplanmasıyla hesaplanan ‘Dünya Sefalet Endeksi’ verilerine göre oluşturulan listede Türkiye, 5’inci sırada yer alıyor. Listede, 1’inci sırada Venezuela var. Onu Arjantin, İran, Brezilya ve Türkiye takip ediyor.
EMEKLİLER AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR
Türkiye’de ortalama her yıl 300 bin kişi emekli oluyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine göre emekli sayısı 12 milyon 876 bine ulaşmış durumda. Yaklaşık 13 milyon emekliden 8.3 milyonu TÜRK İŞ’in Ekim ayı araştırmasına göre belirlediği 2 bin 58 liralık açlık sınırının altındaki aylıklarla ayakta kalmaya çalışıyor.
EMEKLİ MAAŞLARI 9 YILDA ERİDİ
Tayyip Erdoğan, emekli maaşlarını 4 kat artırdıklarını anlatıyor konuşmasında. Ancak enflasyonla birlikte TL’nin kaybettiği değerden hiç bahsetmiyor. 9 yıl önce en düşük emekli maaşıyla (683 TL) 6 çeyrek altına alabilen emekli, bugünkü en düşük emekli maaşıyla (1.125 TL) 2,6 çeyrek altın alabiliyor. Yarısı kadar bile değil! 2010 yılında en düşük emekli maaşının tamamıyla 455 Dolar alabiliyordu emekli. Bugün bu rakam sadece 192 dolar.
4,5 MİLYON EMEKLİ İŞ ARIYOR!
DİSK’in geçtiğimiz yıl açıkladığı ‘Türkiye’de Emeklilerin Durumu’ araştırmasına göre çalışan ve iş arayan emekli sayısı hızla tırmanıyor. 2003 yılında 1,5 milyon olan çalışan ve iş arayan emekli sayısı 2017 itibariyle 4 milyonu aştı. 2018’den bugüne emekli sayısına 500 bin civarında kişi eklemlendi. Bugün iş arayan emekli sayısının 4,5 milyonu aştığı tahmin ediliyor. Raporda, ‘çalışan ve iş arayan emeklilerin sayısının giderek artmasının temel nedeni, emekli aylıklarının insanca yaşamaya yetecek seviyede olmaması’ şeklinde açıklanıyor.
Alt sınır asgari ücretle eşitlenmeli
DİSK’in geçtiğimiz yıl yayınladığı ‘Türkiye’de Emeklilerin Durumu’ raporunda yapılması gerekenler de maddeler halinde sıralanmış. Buna göre öncelikle emekli aylıklarının yaşam koşullarına uygun hale getirilmesi gerektiği aktarılıyor. İşte söz konusu çalışmadan derlediğimiz önerilerden bazıları: “Emekli aylıklarının alt sınırı asgari ücretle eşitlenerek asgari ücrete uyumlu bir biçimde zam oranları belirlenmelidir. Aynı koşullarda emekli olanların aynı emekli aylığı alması sağlanmalıdır. Emekli aylıklarının artışında sadece enflasyon değil, milli gelir artışı da hesaba katılmalıdır. Emekli aylıkları iyileştirilmeli, aylık bağlama oranları eski düzeye çekilmeli, güncelleme katsayısında milli gelir artışının tümü dikkate alınmalıdır. Emekli aylıklarının belirlenmesine hükümet emekli sendikalarıyla müzakere etmeli, emeklilere toplu pazarlık hakkı tanınmalıdır.”
[İlker Doğan] 18.11.2019 [TR724]
Hücum eden Ehl-i İman’a nasıl cevap verelim? [Seyid Nurfethi Erkal]
Arkadaşlarımız soruyorlar ki; “Çok ehl-i ilim, ehl-i takva, ehl-i tarik hatta ehl-i nur şahıslar hatta liderleri hizmetimize ve muhterem Hocamıza hem de galiz tabirlerle hatta dalalet isnadıyla hücum ediyorlar. Salabeti zayıf arkadaşlarımız acaba diye şüpheye düşerken, kuvvetli olanları ise yer yer mukabele-i bilmisil ile ve bazen galiz ifadelerle karşı tarafı yerme hatasına düşebiliyorlar. Bunlar ehl-i hak ve iman ise biz nasıl mukabele etmeliyiz?”
Üstadımız Hazretleri’nin “Eskişehir Hapishanesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğu hengâmda” “işârât-ı Kur’âniyeden bir müjdeyi hem kendine hem musibetzede arkadaşlarına bir tesellî niyetiyle beyan ettiği” için “güya ortalıkta medâr-ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkeratı ve cinayeti görmüyor gibi” “onu gıybet ve galiz tabiratla teşhir etmek ve onun dersleriyle imanlarını kurtaran, mâsum şakirtlerini ondan tenfir edip şüpheler vermek” derecesinde şahsına ve Risale-i Nur’a hücum eden şeyh efendiye cevap verirken; “muhterem” ve “dost zât” diye anması hatta “hususi bir memleketin kutbu” diyerek iltifat edip, haksız hücumunu “ihtiyar”lıktan gelen asabiyete vermesi ve o elim hadiseye işaret eden ayet “şiddetle gıybetten men ettiğinden, bizi gıybet edenleri unutmalıyız, medâr-ı gıybet etmemeliyiz” diyerek adını anmayıp, gizlemeye çalışması, benzeri hadiseler karşında bize ders olması gereken üsluptur.
Üstadımızın “İstanbul’da malûm itiraz hadisesi” vesilesiyle “En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer, bütün bütün zahir-i şeriate muhalif ve hatası zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola.” diyerek bizleri uyarması ve “ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler” diye kat’i haber vermesi ve “belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir” diye fitne dönemlerine dair dört önemli esası hatırlatması şüphesiz bugün dahi hatt-ı hareketimizi belirlemesi gereken düsturlardır.
Hücum edenlere mukabele-i bilmisil yapmak Risale-i Nur düsturlarına zıt olduğundan, onlar bizi inkâr etse dahi onları inkâr meşrebimize uygun değildir. (Burada siyasi cereyanlar bütünüyle bahsimiz haricidir) Zaten Muhiddin-i Arabi Hazretleri (k.s.) efrad kutupların hususiyetleri sayarken; “İnkâr etmek Efrad’ın özelliği değildir. Çünkü onlar her işte öncelik sahibidir. Dolayısıyla kendileri inkâr edilir, fakat onlar inkâr etmezler.” (Futuhat-ı Mekkiye, cilt 3) diyerek adeta Üstadımızı ve Hocamızı tarif etmektedir.
Fenafinnur Mustafa Sungur Ağabey’den rivayet edildiğine göre;
“1950’de itiraz eden Zât’ın oğlu Emirdağı’na gelmişti. İkindi namazını eda etmiştik. Otüzüç adet tesbihat bitmişti. Sıra ‘La ilahe illalllah’a gelince şeyh efendinin mahdumu kalkmak istedi. Hz. Üstad ona işaret etti. “Otur” dedi. O da oturdu. Tesbihatttan sonra, Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den “eyuhhibbu ehadüküm…” mektubunu okuttu. Ve ona: “Fakat, baban evliyadandır. Biz Denizli hapsine, baban da kabre gitti” diyerek iltifat etmiş ve karşı tarafı incitecek beyanlardan hassasiyetle kaçınmıştır.
Yine ulum-u İslamiye’nin bir mucizesi olan Hazret-i Muhiddin (k.s.); “Süvariler, bu yolda Efrad’dır. Onlar Kutub’un hükmü dışındaki yegâne guruptur, Kutub’un onlarda tasarrufu yoktur.” derken ahir-il Fürsan olan Üstadımız’ın bu mesele münasebetiyle faş etmek zorunda kaldığı azim sırrı tasdik etmektedir.
“Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsi “ferid” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicazda bulunan kutb-u a’zamın tasarrufundan hariç olduğu ve onun hükmü altına girmeğe mecbur değil. Her zamanda bulunan iki “İmam” gibi, onu yâni kutb-u a’zamı tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A’zamda “kutbiyet” ve “gavsiyet”le beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhir zamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risalet-ün-Nur o ferdiyet makamının mazharıdır.” (Kastamonu Lahikası)
Üstadımız bu ifadesiyle makam-ı cemin mazharı bir mürşid-i kâmil olduğunu beyan ederken kendisinden sonra da şahs-ı maneviyi temsil makamında efraddan irşad kutbu başka şahıslar olacağını da açıkça haber vermektedir.
Bu sebeple bugün dahi “Mekke-i Mükerremede dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur’un aleyhinde bir itiraz kutb-u âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selam suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.” (Kastamonu Lahikası)
Bize düşen “Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak” ve “muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisille karşılamamak. Yalnız kendilerini müdafaa için musalahakârâne, medâr-ı itiraz noktaları izah etmek ve cevap vermekle” yetinmek ve ehl-i iman ise Hakk’a havale etmek olmalıdır.
Ancak bugün de hizmetin en ziyade medet beklediği bir zamanda, en ziyade muavenet ve teşvik beklediği ve onlar da o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazife-i diniyece mükellef oldukları halde bize yardımı yapmayıp, bilâkis fütur verecek bir tarzda hizmeti ve hizmetin şahs-ı manevisini temsil eden Hocaefendiyi gıybet eden hatta dalaletle itham eden ehl-i iman, ehl-i tarik hususen ehl-i nura bu adavetlerine hangi mezheplerinin fetva verdiğini elbette sormak gerekmektedir?
Bu noktada tesir etsin veya etmesin, ümmet-i Muhammedin istikbaliyle doğrudan alakalı bu mesele de bize düşen uyarma vazifesini yapmak adına muarız ehl-i imana Üstadımızın ölmüş kalpleri ve akılları dahi ayıltacağını umduğumuz şu nurani ikazını bir kez daha hatırlatalım.
“Ben her şeyden vazgeçerim fakat adalet-i ilâhiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helal etmem! Titresin(ler)! Bütün saadatın ceddi olan Fahr-ı alem aleyhisselatu vesselamın sünnet-i seniyyesini muhafaza için hayatını ve her şeyini feda eden bir mazlumun şekvası, elbette cevapsız kalmayacak.”
“Bu mesele yalnız bir şahsa taallûk etseydi, belki nefs-i emmareyi tam kırmak için belki ona minnettar dahi olunurdu” lâkin “şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet” “mü’min ve müdakkik zatların vazîfe-i kudsiyesine muvafık gelemez” “hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritane bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakikati ağlattıracak elîm bir hadisedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)
Evet; “ahireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı ahirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla, hakikî müminler dahi bazan ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatada bulunuyorlar. Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risale-i Nur şakirtlerini bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin. Âmin” (Kastamonu Lahikası)
[Seyid Nurfethi Erkal] 18.11.2019 [TR724]
Üstadımız Hazretleri’nin “Eskişehir Hapishanesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğu hengâmda” “işârât-ı Kur’âniyeden bir müjdeyi hem kendine hem musibetzede arkadaşlarına bir tesellî niyetiyle beyan ettiği” için “güya ortalıkta medâr-ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkeratı ve cinayeti görmüyor gibi” “onu gıybet ve galiz tabiratla teşhir etmek ve onun dersleriyle imanlarını kurtaran, mâsum şakirtlerini ondan tenfir edip şüpheler vermek” derecesinde şahsına ve Risale-i Nur’a hücum eden şeyh efendiye cevap verirken; “muhterem” ve “dost zât” diye anması hatta “hususi bir memleketin kutbu” diyerek iltifat edip, haksız hücumunu “ihtiyar”lıktan gelen asabiyete vermesi ve o elim hadiseye işaret eden ayet “şiddetle gıybetten men ettiğinden, bizi gıybet edenleri unutmalıyız, medâr-ı gıybet etmemeliyiz” diyerek adını anmayıp, gizlemeye çalışması, benzeri hadiseler karşında bize ders olması gereken üsluptur.
Üstadımızın “İstanbul’da malûm itiraz hadisesi” vesilesiyle “En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer, bütün bütün zahir-i şeriate muhalif ve hatası zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola.” diyerek bizleri uyarması ve “ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler” diye kat’i haber vermesi ve “belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vukuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir” diye fitne dönemlerine dair dört önemli esası hatırlatması şüphesiz bugün dahi hatt-ı hareketimizi belirlemesi gereken düsturlardır.
Hücum edenlere mukabele-i bilmisil yapmak Risale-i Nur düsturlarına zıt olduğundan, onlar bizi inkâr etse dahi onları inkâr meşrebimize uygun değildir. (Burada siyasi cereyanlar bütünüyle bahsimiz haricidir) Zaten Muhiddin-i Arabi Hazretleri (k.s.) efrad kutupların hususiyetleri sayarken; “İnkâr etmek Efrad’ın özelliği değildir. Çünkü onlar her işte öncelik sahibidir. Dolayısıyla kendileri inkâr edilir, fakat onlar inkâr etmezler.” (Futuhat-ı Mekkiye, cilt 3) diyerek adeta Üstadımızı ve Hocamızı tarif etmektedir.
Fenafinnur Mustafa Sungur Ağabey’den rivayet edildiğine göre;
“1950’de itiraz eden Zât’ın oğlu Emirdağı’na gelmişti. İkindi namazını eda etmiştik. Otüzüç adet tesbihat bitmişti. Sıra ‘La ilahe illalllah’a gelince şeyh efendinin mahdumu kalkmak istedi. Hz. Üstad ona işaret etti. “Otur” dedi. O da oturdu. Tesbihatttan sonra, Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den “eyuhhibbu ehadüküm…” mektubunu okuttu. Ve ona: “Fakat, baban evliyadandır. Biz Denizli hapsine, baban da kabre gitti” diyerek iltifat etmiş ve karşı tarafı incitecek beyanlardan hassasiyetle kaçınmıştır.
Yine ulum-u İslamiye’nin bir mucizesi olan Hazret-i Muhiddin (k.s.); “Süvariler, bu yolda Efrad’dır. Onlar Kutub’un hükmü dışındaki yegâne guruptur, Kutub’un onlarda tasarrufu yoktur.” derken ahir-il Fürsan olan Üstadımız’ın bu mesele münasebetiyle faş etmek zorunda kaldığı azim sırrı tasdik etmektedir.
“Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsi “ferid” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet-i mutlaka ile Hicazda bulunan kutb-u a’zamın tasarrufundan hariç olduğu ve onun hükmü altına girmeğe mecbur değil. Her zamanda bulunan iki “İmam” gibi, onu yâni kutb-u a’zamı tanımağa mecbur olmuyor. Ben eskide Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A’zamda “kutbiyet” ve “gavsiyet”le beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhir zamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risalet-ün-Nur o ferdiyet makamının mazharıdır.” (Kastamonu Lahikası)
Üstadımız bu ifadesiyle makam-ı cemin mazharı bir mürşid-i kâmil olduğunu beyan ederken kendisinden sonra da şahs-ı maneviyi temsil makamında efraddan irşad kutbu başka şahıslar olacağını da açıkça haber vermektedir.
Bu sebeple bugün dahi “Mekke-i Mükerremede dahi -farz-ı muhal olarak- Risale-i Nur’un aleyhinde bir itiraz kutb-u âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selam suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.” (Kastamonu Lahikası)
Bize düşen “Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak” ve “muarızlara hiddet ve tehevvürle ve mukabele-i bilmisille karşılamamak. Yalnız kendilerini müdafaa için musalahakârâne, medâr-ı itiraz noktaları izah etmek ve cevap vermekle” yetinmek ve ehl-i iman ise Hakk’a havale etmek olmalıdır.
Ancak bugün de hizmetin en ziyade medet beklediği bir zamanda, en ziyade muavenet ve teşvik beklediği ve onlar da o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazife-i diniyece mükellef oldukları halde bize yardımı yapmayıp, bilâkis fütur verecek bir tarzda hizmeti ve hizmetin şahs-ı manevisini temsil eden Hocaefendiyi gıybet eden hatta dalaletle itham eden ehl-i iman, ehl-i tarik hususen ehl-i nura bu adavetlerine hangi mezheplerinin fetva verdiğini elbette sormak gerekmektedir?
Bu noktada tesir etsin veya etmesin, ümmet-i Muhammedin istikbaliyle doğrudan alakalı bu mesele de bize düşen uyarma vazifesini yapmak adına muarız ehl-i imana Üstadımızın ölmüş kalpleri ve akılları dahi ayıltacağını umduğumuz şu nurani ikazını bir kez daha hatırlatalım.
“Ben her şeyden vazgeçerim fakat adalet-i ilâhiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helal etmem! Titresin(ler)! Bütün saadatın ceddi olan Fahr-ı alem aleyhisselatu vesselamın sünnet-i seniyyesini muhafaza için hayatını ve her şeyini feda eden bir mazlumun şekvası, elbette cevapsız kalmayacak.”
“Bu mesele yalnız bir şahsa taallûk etseydi, belki nefs-i emmareyi tam kırmak için belki ona minnettar dahi olunurdu” lâkin “şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet” “mü’min ve müdakkik zatların vazîfe-i kudsiyesine muvafık gelemez” “hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritane bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakikati ağlattıracak elîm bir hadisedir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)
Evet; “ahireti bildikleri ve iman ettikleri halde dünyayı ahirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla, hakikî müminler dahi bazan ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatada bulunuyorlar. Cenab-ı Hak, ehl-i imanı ve Risale-i Nur şakirtlerini bu musibetlerin şerrinden muhafaza eylesin. Âmin” (Kastamonu Lahikası)
[Seyid Nurfethi Erkal] 18.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Seyid Nurfethi Erkal
Karius golü unuttu! [Hasan Cücük]
Tarih 26 Mayıs 2018… Yer Kiev Olimpiyat Stadı.. Şampiyonlar Ligi finalinde Real Madrid ve Liverpool kupaya uzanma mücadelesi veriyor. Maça Liverpool daha atak başlarken, 36. dakikada takımın gol umudu Muhammed Salah’ın sakatlanıp çıkması dengeleri değiştiriyordu. Bu dakikadan sonra sahneye Liverpool kalecisi Loris Karius çıktı. Bir birinden hatalı iki gol yiyen Karius, kupanın Real Madrid’e gitmesini sağlayan isim oldu. Liverpool’dan ayrılıp kiralık olarak Beşiktaş’a gelen Karius, bu sezon ortaya koyduğu performansla parmak ısırtmaya devam ediyor.
Futbolun ‘panzer’ ülkesi Almanya’nın, dünya futboluna kazandırdığı sayısız yıldız var. Her mevkide söz sahibi oyuncu yetiştiren Almanların, dünya çapında kalecileri de bulunuyor. Günümüzde Manuel Neuer ve Andre Ter-Stegen gibi iki usta sahip Almanlar geçmişte Sepp Meier, Toni Schmuacher, Jens Lehmann ve Oliver Khan gibi tecrübeli eldivenleri vardı. Gelecek vaat eden isimlerden biri de Loris Karius’tu. Mainz’den 2016’da 23 yaşında Liverpool’a transfer olan Karius’tan beklentiler oldukça yüksekti.
2015’te takımın dümeninin teslim edildiği Jürgen Klopp ile yeniden yükselişe geçen Liverpool’un en zayıf halkası kalecilerdi. Belçikalı Simon Migonolet’nin performansından memnun olmayan Klopp, 2016’da takıma vatandaşını transfer etmişti. 2017-18 sezonunda takımın iki kalecisi Karius ve Mignolet eşit sayıda maçta kaleyi korumuştu. 19’ar maçta kaleye geçen ikiliden Karius 14, Mignolet ise 24 gol yedi. Şampiyonlar Ligi’nde ise Klopp kaleyi Karius’a teslim etti. Mignolet sadece gruplara katılma mücadelesinin verildiği elemelerdeki iki maçta forma giydi. Karius ise 13 maçta kaleye geçti. Ancak final maçında yediği iki hatalı gol, Alman eldivenin üzerinin çizilmesini sağladı. Klopp aradığı kaleciyi Roma’da buldu. Brezilyalı Alisson Becker’i transfer eden Kloop, Karius’un kiralık gönderilmesine onay verdi.
Fabri’yi Fulham’a satan Beşiktaş, aradığı kaleciyi yine Ada’dan buldu. Karius, iki yıllığına siyah-beyazlı ekibe gelirken, Liverpool’a yıllık 2,5 milyon Euro kiralık ücreti ödenecekti. Şampiyonlar Ligi finalinin kötü etkisiyle Beşiktaş’a gelen Karius, hatalı goller yemeye siyah-beyazlı forma altında da devam etti. Özellikle UEFA Avrupa Ligi’nde Malmö’den yediği goller tam bir faciaydı. Sezon boyunca 29 maçta Beşiktaş kalesini koruyan Alman eldiven, 39 gole engel olamadı ve 1,34 ortalamayla sezonu tamamladı. Karius, 2018-19’da hükmen kazanılan Akhisarspor maçı dışında 5 maçta kalesini gole kapadı. Alman eldiven, Galatasaray, Kayserispor ve Alanyaspor maçlarında gol yemezken, ikinci devrede ise Bursaspor ve Göztepe karşılaşmalarında aynı performansı gösterdi. Koca sezonda sadece 5 maçı gol yemeden tamamlayan Karius, Beşiktaş’ın en zayıf halkalarından biri olarak sezonu tamamladı.
Bu sezon farklı bir Karius var. İlk yılında Beşiktaş taraftarından geçer not alamayan Karius, kaleyi koruduğu 10 maçta gösterdiği performansla Almanların dev eldivenlerini geride bıraktı. Kaleye geçtiği 10 maçın 5’inde 90 dakikayı gol yemeden tamamladı. Karius; Göztepe (3-0), Alanyaspor (2-0), MKE Ankaragücü (0-0), Galatasaray (1-0) ve Denizlispor (1-0) maçlarında başarılı performansıyla göz doldurdu. Kazanılan 3 puanın mimarlarından biri olarak soyunma odasına gitti.
Bu sezon Süper Lig ve Avrupa’nın beş büyük liginde forma giyen Alman kaleciler arasında kalesini en fazla maçta gole kapatan isim oldu. Karius 5 maçta gol yemezken, Barcelona kalesini koruyan Andre Ter-Stegen 12 maçın 3’ünde, Bayern Münih’in file bekçisi Manuel Neuer’de 11 maçın yine 3’ünde maçı gol yemeden tamamladı.
Almanların efsane ismi Oliver Khan’ı örnek aldığını belirten Loris Karius, Bundesliga’da kaleye geçen en genç eldiven olma özelliğini elinde bulunduruyor. 19 yaşında kiralık olarak Mainz’e giden Karius, bir sezon sonra kalıcı imzayı attı. Mainz’de ilk profesyonel maçını 2012’de Hannover karşısında çıkan Karius, bu maçla birlikte Bundesliga’da forma giyen en genç kaleci oldu. Hannover maçında kaleyi koruduğunda 19 yıl, 5 ay ve 9 günlüktü. Refleksleri oldukça iyi olan Karius’un zaaflarının başında topu oyuna sokmada eksikliği geliyor. Babasının Motocroos sürücüsü olmasını istediği Karius’u futbola yönlendiren isim ise dedesi olmuş.
Loris Karius’un Beşiktaş’la olan kiralık sözleşmesi sezon sonunda bitiyor. Yeniden Liverpool’a dönme hayali koruyor. Ancak Liverpool kalesinde dünyanın en iyi kalecilerinden Alisson’un bulunması Karius’un bu hayalini zora sokuyor. Bakalım sezon sonunda gelişmeler ne yönde olacak.
[Hasan Cücük] 18.11.2019 [TR724]
Futbolun ‘panzer’ ülkesi Almanya’nın, dünya futboluna kazandırdığı sayısız yıldız var. Her mevkide söz sahibi oyuncu yetiştiren Almanların, dünya çapında kalecileri de bulunuyor. Günümüzde Manuel Neuer ve Andre Ter-Stegen gibi iki usta sahip Almanlar geçmişte Sepp Meier, Toni Schmuacher, Jens Lehmann ve Oliver Khan gibi tecrübeli eldivenleri vardı. Gelecek vaat eden isimlerden biri de Loris Karius’tu. Mainz’den 2016’da 23 yaşında Liverpool’a transfer olan Karius’tan beklentiler oldukça yüksekti.
2015’te takımın dümeninin teslim edildiği Jürgen Klopp ile yeniden yükselişe geçen Liverpool’un en zayıf halkası kalecilerdi. Belçikalı Simon Migonolet’nin performansından memnun olmayan Klopp, 2016’da takıma vatandaşını transfer etmişti. 2017-18 sezonunda takımın iki kalecisi Karius ve Mignolet eşit sayıda maçta kaleyi korumuştu. 19’ar maçta kaleye geçen ikiliden Karius 14, Mignolet ise 24 gol yedi. Şampiyonlar Ligi’nde ise Klopp kaleyi Karius’a teslim etti. Mignolet sadece gruplara katılma mücadelesinin verildiği elemelerdeki iki maçta forma giydi. Karius ise 13 maçta kaleye geçti. Ancak final maçında yediği iki hatalı gol, Alman eldivenin üzerinin çizilmesini sağladı. Klopp aradığı kaleciyi Roma’da buldu. Brezilyalı Alisson Becker’i transfer eden Kloop, Karius’un kiralık gönderilmesine onay verdi.
Fabri’yi Fulham’a satan Beşiktaş, aradığı kaleciyi yine Ada’dan buldu. Karius, iki yıllığına siyah-beyazlı ekibe gelirken, Liverpool’a yıllık 2,5 milyon Euro kiralık ücreti ödenecekti. Şampiyonlar Ligi finalinin kötü etkisiyle Beşiktaş’a gelen Karius, hatalı goller yemeye siyah-beyazlı forma altında da devam etti. Özellikle UEFA Avrupa Ligi’nde Malmö’den yediği goller tam bir faciaydı. Sezon boyunca 29 maçta Beşiktaş kalesini koruyan Alman eldiven, 39 gole engel olamadı ve 1,34 ortalamayla sezonu tamamladı. Karius, 2018-19’da hükmen kazanılan Akhisarspor maçı dışında 5 maçta kalesini gole kapadı. Alman eldiven, Galatasaray, Kayserispor ve Alanyaspor maçlarında gol yemezken, ikinci devrede ise Bursaspor ve Göztepe karşılaşmalarında aynı performansı gösterdi. Koca sezonda sadece 5 maçı gol yemeden tamamlayan Karius, Beşiktaş’ın en zayıf halkalarından biri olarak sezonu tamamladı.
Bu sezon farklı bir Karius var. İlk yılında Beşiktaş taraftarından geçer not alamayan Karius, kaleyi koruduğu 10 maçta gösterdiği performansla Almanların dev eldivenlerini geride bıraktı. Kaleye geçtiği 10 maçın 5’inde 90 dakikayı gol yemeden tamamladı. Karius; Göztepe (3-0), Alanyaspor (2-0), MKE Ankaragücü (0-0), Galatasaray (1-0) ve Denizlispor (1-0) maçlarında başarılı performansıyla göz doldurdu. Kazanılan 3 puanın mimarlarından biri olarak soyunma odasına gitti.
Bu sezon Süper Lig ve Avrupa’nın beş büyük liginde forma giyen Alman kaleciler arasında kalesini en fazla maçta gole kapatan isim oldu. Karius 5 maçta gol yemezken, Barcelona kalesini koruyan Andre Ter-Stegen 12 maçın 3’ünde, Bayern Münih’in file bekçisi Manuel Neuer’de 11 maçın yine 3’ünde maçı gol yemeden tamamladı.
Almanların efsane ismi Oliver Khan’ı örnek aldığını belirten Loris Karius, Bundesliga’da kaleye geçen en genç eldiven olma özelliğini elinde bulunduruyor. 19 yaşında kiralık olarak Mainz’e giden Karius, bir sezon sonra kalıcı imzayı attı. Mainz’de ilk profesyonel maçını 2012’de Hannover karşısında çıkan Karius, bu maçla birlikte Bundesliga’da forma giyen en genç kaleci oldu. Hannover maçında kaleyi koruduğunda 19 yıl, 5 ay ve 9 günlüktü. Refleksleri oldukça iyi olan Karius’un zaaflarının başında topu oyuna sokmada eksikliği geliyor. Babasının Motocroos sürücüsü olmasını istediği Karius’u futbola yönlendiren isim ise dedesi olmuş.
Loris Karius’un Beşiktaş’la olan kiralık sözleşmesi sezon sonunda bitiyor. Yeniden Liverpool’a dönme hayali koruyor. Ancak Liverpool kalesinde dünyanın en iyi kalecilerinden Alisson’un bulunması Karius’un bu hayalini zora sokuyor. Bakalım sezon sonunda gelişmeler ne yönde olacak.
[Hasan Cücük] 18.11.2019 [TR724]
Ekonomi hakkında yorum yapmanın zorluğu [Hakan Taner]
Ekonomik gelişmelerle ilgili tam ve doğru yorumlarda bulunmak oldukça güç. Bunun en önemli sebebi son dönemde açıklanan resmi verilerin gerçekle münasebeti.
Bir diğer zorluk da son dönemde birçok alanla ilgili olarak kayda değer bir verinin paylaşılmıyor olması.
Şimdi bunlara bir zorluk daha eklendi. Ekonomik yorum ve analizler bundan böyle hükümetin iznine tabi.
Sosyal medyada görüşlerini paylaştığı için haftalık mesaisinin önemli bir kısmını mahkeme salonlarında geçirmek zorunda olan ve gelirinin bir kısmını avukatlarla paylaşmak zorunda kalan binlerce insan var.
Bu insanlar da artık kendilerini sorgulamaya başladı. En temel soru şu: Bunca çile, mihnet ve çaba kimin için? Değer mi? Kim, kimi ne kadar etkileyip vicdani çizgiye gelmesini sağlayabiliyor?
Bu soruların ne tam bir cevabı var ne de anlamı. Niçin mi?
Türkiye toplumunu kamplara, hiziplere, çeşitli alt gruplara bölme faaliyeti son dönemin en başarılı planı!
Bu plan çerçevesinde ülkede yıllarca öteki olarak konumlandırılan Kürtler ve Alevilere yeni bir ekleme yapıldı; cemaat(ler). Fakat bir farkla. Kürtler ve Aleviler uzun zamandır varoluş mücadelesi veriyor ve bu mücadele genellikle ‘sisifos mücadelesi’ni andırıyor.
Bu mücadeleye yeni başlayanların durumu ise bundan bile kötü. Çünkü yapayalnızlar, yukarı taşımak zorunda oldukları şey oldukça soyut.
Ekonomik yorum ve analizlere getirilen sınırlama, düşünen için oldukça düşündürücü.
Bir ülkede ekonomik konularda yorum yapmak ve görüş beyan etmek yasaklanırsa bizatihi bu yasak zaten genel gidişatın nasıl ve ne yönde olduğunun tek başına yeterli delilidir.
İfade etmeye çalıştığım tam da budur.
Ekonomik durumdan etkilenmeyen ciddi bir kitle var. Bu kitle iktidar imkânlarını, ülke kaynaklarını kullanan, her şart ve şekil altında gelirleri en kötü stabil kalan bir kitle. Bunların siyasi tercihleri de gelirleri ile paralel.
Bir kitle daha var, iyi eğitimli ve gelirli.
Bu kitle de menkul kıymetlerinin önemli bir kısmını yurt dışına transfer etti, gayrimenkullerini de satarak nakite çevirip, olan biteni kendisi ve ailesine zarar gelmeyeceğini düşündüğü uzak bir kayanın üstünden takip ediyor.
Toplumda önemli sayılabilecek bir niceliğe sahip, fakat nitelik ve gelir olarak fakir kitlenin önemli bir kısmı da iktidar destekçisi. Kalan bir kısım ise iktidarın gadrine uğrayan insanlara yapılanlardan aldığı sanal zevkle tatmin olanlar.
Hâl ve ahval üç aşağı beş yukarı böyle.
Hâl böyle olunca da ülkenin en önemli markalarından biri Ahmet Altan’a uygulanan özel hukuk(!) hukuku ağlatırken, bazılarını da zevkin doruğuna çıkarıyor.
Sen gel de bu kitleye ekonomik gidişatın ve gelişmenin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini, hukukun ekmek, aş ve özgürlük olduğunu anlat!
Son dönemde ülkede yapılan ve istihdam kapısı diye iftihar edilen en önemli yatırım ne biliyor musunuz? Cevap cezaevleri.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) artık cezaevleri ile oy toplamaya çalışıyor. Yasaklara karşı iktidara gelen bir siyasi hareketin nihayetinde geldiği noktayı göstermesi açısından ibretlik!
[Hakan Taner] 18.11.2019 [TR724]
Bir diğer zorluk da son dönemde birçok alanla ilgili olarak kayda değer bir verinin paylaşılmıyor olması.
Şimdi bunlara bir zorluk daha eklendi. Ekonomik yorum ve analizler bundan böyle hükümetin iznine tabi.
Sosyal medyada görüşlerini paylaştığı için haftalık mesaisinin önemli bir kısmını mahkeme salonlarında geçirmek zorunda olan ve gelirinin bir kısmını avukatlarla paylaşmak zorunda kalan binlerce insan var.
Bu insanlar da artık kendilerini sorgulamaya başladı. En temel soru şu: Bunca çile, mihnet ve çaba kimin için? Değer mi? Kim, kimi ne kadar etkileyip vicdani çizgiye gelmesini sağlayabiliyor?
Bu soruların ne tam bir cevabı var ne de anlamı. Niçin mi?
Türkiye toplumunu kamplara, hiziplere, çeşitli alt gruplara bölme faaliyeti son dönemin en başarılı planı!
Bu plan çerçevesinde ülkede yıllarca öteki olarak konumlandırılan Kürtler ve Alevilere yeni bir ekleme yapıldı; cemaat(ler). Fakat bir farkla. Kürtler ve Aleviler uzun zamandır varoluş mücadelesi veriyor ve bu mücadele genellikle ‘sisifos mücadelesi’ni andırıyor.
Bu mücadeleye yeni başlayanların durumu ise bundan bile kötü. Çünkü yapayalnızlar, yukarı taşımak zorunda oldukları şey oldukça soyut.
Ekonomik yorum ve analizlere getirilen sınırlama, düşünen için oldukça düşündürücü.
Bir ülkede ekonomik konularda yorum yapmak ve görüş beyan etmek yasaklanırsa bizatihi bu yasak zaten genel gidişatın nasıl ve ne yönde olduğunun tek başına yeterli delilidir.
İfade etmeye çalıştığım tam da budur.
Ekonomik durumdan etkilenmeyen ciddi bir kitle var. Bu kitle iktidar imkânlarını, ülke kaynaklarını kullanan, her şart ve şekil altında gelirleri en kötü stabil kalan bir kitle. Bunların siyasi tercihleri de gelirleri ile paralel.
Bir kitle daha var, iyi eğitimli ve gelirli.
Bu kitle de menkul kıymetlerinin önemli bir kısmını yurt dışına transfer etti, gayrimenkullerini de satarak nakite çevirip, olan biteni kendisi ve ailesine zarar gelmeyeceğini düşündüğü uzak bir kayanın üstünden takip ediyor.
Toplumda önemli sayılabilecek bir niceliğe sahip, fakat nitelik ve gelir olarak fakir kitlenin önemli bir kısmı da iktidar destekçisi. Kalan bir kısım ise iktidarın gadrine uğrayan insanlara yapılanlardan aldığı sanal zevkle tatmin olanlar.
Hâl ve ahval üç aşağı beş yukarı böyle.
Hâl böyle olunca da ülkenin en önemli markalarından biri Ahmet Altan’a uygulanan özel hukuk(!) hukuku ağlatırken, bazılarını da zevkin doruğuna çıkarıyor.
Sen gel de bu kitleye ekonomik gidişatın ve gelişmenin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini, hukukun ekmek, aş ve özgürlük olduğunu anlat!
Son dönemde ülkede yapılan ve istihdam kapısı diye iftihar edilen en önemli yatırım ne biliyor musunuz? Cevap cezaevleri.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) artık cezaevleri ile oy toplamaya çalışıyor. Yasaklara karşı iktidara gelen bir siyasi hareketin nihayetinde geldiği noktayı göstermesi açısından ibretlik!
[Hakan Taner] 18.11.2019 [TR724]
Ahmet Altan’ı tutuklayanlar işledikleri hukuk cinayetinin farkında mı? [Mehmet Tahsin]
2015 yılında, iktidarın yasadışı işlerini soruşturduğu için gözaltın alınan ve kendisi tutuklayan hakimler karşısında savunma yapan bir savcının, “bunca katil, hırsız dışarıda serbest dolaşırken bizim dışarıda olmamız abes olurdu!..” sözlerini unutamam.
Ahmet Altan’ın üçüncü defa hapse girmesine gerekçe gösterilen “Kağıttan Flüt” yazısını okurken de aynı şeyleri hissettim.
“Ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı. O demir parmaklıklar ve kalın duvarlar cangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.
Bir gece yarısı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.”
Bu yazı şimdiden tarihe geçti. Ahmet Altan duruşuyla tarihe geçtiği gibi, onu bunca yıldır içeride tutanlar, 8 günlük aradan sonra, yasaları çiğneyip suç işlemeyi göze alarak tekrar tutuklayanlar da birer utanç abidesi olarak tarihe geçecekler.
Ahmet Altan’ın tekrar tutuklanması üzerine, uzun yıllar boyunca kritik ceza soruşturmalarında görev yapmış bir hukukçuya ulaştım. Bu kararın mevcut yasalarda zorlama ile dahi olsa bir yolunun olup olmadığını sordum. Asla, dedi ve şunları ilave etti:
Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanmanın temel unsurlarından biri ve hukuk devleti ile hukuk güvenliği ilkesinin bir gereğidir. Gerekçe, yargılamanın konusu iddia ve savunmayı, vakıa, delil ve talepleri değerlendirerek hangi yasal nedenlere dayandığını ortaya koyan hukuki bir metindir ve her kararda bulunması yasal zorunluluktur.
Öte yandan, CMK 223/1: “Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.”
Dolayısıyla yargılamayı sona erdiren her karar hükümdür ve hüküm ile birlikte ilk derece mahkemesi artık dosyadan elini çeker. Bu aşamadan sonra dosya hakkında işlem yapacak yargı mercileri İstinaf mahkemeleri veya Yargıtay ilgili dairesidir.
TCK 267 maddesinde “Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.” şeklinde yer alan düzenleme ile itiraz edilebilecek kararlar belirtilmiştir.
Bu yasal düzenlemeden de anlaşılacağı üzere mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. Mahkemeler tarafından verilen ara kararlar ile birlikte verilen tutuklama ve tahliye kararları yasada belirtilen mahkeme kararlarındandır. Oysa ki hüküm bir ara karar olmayıp yargılamayı sonlandıran bir yargısal karadır. Bu aşamada artık hiçbir ilk derece mahkemesi bu karar içeriği ile ilgili değerlendirme yapamaz. Bir başka deyişle hüküm CMK 267 kapsamında itiraza tabi bir karar değildir. Dolayısıyla hükümle birlikte verilen tahliye kararına da itiraz edilemeyeceği gibi bu hususta karar verilemez. Bu kararlar yok hükmündedir.
Ahmet Altan yaklaşık 3 yıl 2 ay haksız bir şekilde tutuklu olarak yargılandıktan sonra Yargıtay’ın bozma kararı sonrasında mahkemece adli kontrol tedbiriyle tahliye edildi. Mahkeme tahliye kararına rağmen Türk hukuk tarihinde görülmemiş bir şekilde terör örgütüne yardım suçundan, terör örgütü yöneticilerine verilen miktarda (10 yıl 6 ay) cezaya hükmetti.
Mahkemenin bu haksız ve hukuksuz kararı tartışılırken, bu kez yukarıda izah ettiğimiz üzere yetki gaspı yapan bir üst mahkeme Ahmet Altan hakkında yakalama kararı verdi. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi kendisini istinaf mahkemesi veya yargılamayı bitirdikten sonraki her karar hükümdür, ara karar değildir. Bu nedenle 27. Ağır Ceza mahkemesi İstinaf Mahkemesinin yetkisini gasp ederek kararı denetlemiştir.
Kararı veren asıl mahkeme bile kendi kararını değiştiremez çünkü dosyadan el çekmiştir. Başka bir Ağır Ceza Mahkemesi de o kararı değiştiremez. CMK da bunun aksini ortaya koyacak ya da yorumla dahi bu sonucu ortaya çıkaracak hiçbir hüküm yoktur.
İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi kendisini Yargıtay yerine koyarak bu kararı verdi. Öğrendiğimiz kadarıyla yakalama kararını veren mahkemenin başkanı bu mahkemeye 1 gün önce atanmış. Dosyayı 3 yılda dahi anlayamayan asıl mahkemenin verdiği kararı dosyayı 1 günde okuyup çözerek anlamış bir yargıç! Espri olsun diye ‘çok zeki’ diyeceğim ama
Evet, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı bir yargıçtan daha çok bir tetikçi gibi davrandı. Bu hukuksuz kararı kendi başına verdiğini düşünmek de saflık olur. Altan’ın cezaevinden çıktıktan sonra sergilediği tutum birilerini fena rahatsız etmiş olmalı ki önce mahkeme başkanını değiştirip, yerine söz dinleyecek bir yargıç atayıp, en temel insan haklarını, hukuku yasayı, anayasayı çiğneyerek bu kararı verdirdiler.
Ahmet Altan, cesur, kişilikli, değerlerinden ödün vermeyen, zalim bir dikta karşısında direnen bir kahraman olarak tarihe geçti. Eminim çok yakın zamanda yine özgürlüğüne kavuşacak. Bu kararı verenler ise işledikleri bu suçun hesabının sorulmaması için planlar yapacak. Hukukun geri döndüğü o gün geldiğinde, kendisine yol gösterenler ortadan kaybolacak, yanında bir tane dostu olmayacak.
[Mehmet Tahsin] 18.11.2019 [TR724]
Ahmet Altan’ın üçüncü defa hapse girmesine gerekçe gösterilen “Kağıttan Flüt” yazısını okurken de aynı şeyleri hissettim.
“Ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı. O demir parmaklıklar ve kalın duvarlar cangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.
Bir gece yarısı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.”
Bu yazı şimdiden tarihe geçti. Ahmet Altan duruşuyla tarihe geçtiği gibi, onu bunca yıldır içeride tutanlar, 8 günlük aradan sonra, yasaları çiğneyip suç işlemeyi göze alarak tekrar tutuklayanlar da birer utanç abidesi olarak tarihe geçecekler.
Ahmet Altan’ın tekrar tutuklanması üzerine, uzun yıllar boyunca kritik ceza soruşturmalarında görev yapmış bir hukukçuya ulaştım. Bu kararın mevcut yasalarda zorlama ile dahi olsa bir yolunun olup olmadığını sordum. Asla, dedi ve şunları ilave etti:
Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanmanın temel unsurlarından biri ve hukuk devleti ile hukuk güvenliği ilkesinin bir gereğidir. Gerekçe, yargılamanın konusu iddia ve savunmayı, vakıa, delil ve talepleri değerlendirerek hangi yasal nedenlere dayandığını ortaya koyan hukuki bir metindir ve her kararda bulunması yasal zorunluluktur.
Öte yandan, CMK 223/1: “Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür.”
Dolayısıyla yargılamayı sona erdiren her karar hükümdür ve hüküm ile birlikte ilk derece mahkemesi artık dosyadan elini çeker. Bu aşamadan sonra dosya hakkında işlem yapacak yargı mercileri İstinaf mahkemeleri veya Yargıtay ilgili dairesidir.
TCK 267 maddesinde “Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.” şeklinde yer alan düzenleme ile itiraz edilebilecek kararlar belirtilmiştir.
Bu yasal düzenlemeden de anlaşılacağı üzere mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. Mahkemeler tarafından verilen ara kararlar ile birlikte verilen tutuklama ve tahliye kararları yasada belirtilen mahkeme kararlarındandır. Oysa ki hüküm bir ara karar olmayıp yargılamayı sonlandıran bir yargısal karadır. Bu aşamada artık hiçbir ilk derece mahkemesi bu karar içeriği ile ilgili değerlendirme yapamaz. Bir başka deyişle hüküm CMK 267 kapsamında itiraza tabi bir karar değildir. Dolayısıyla hükümle birlikte verilen tahliye kararına da itiraz edilemeyeceği gibi bu hususta karar verilemez. Bu kararlar yok hükmündedir.
Ahmet Altan yaklaşık 3 yıl 2 ay haksız bir şekilde tutuklu olarak yargılandıktan sonra Yargıtay’ın bozma kararı sonrasında mahkemece adli kontrol tedbiriyle tahliye edildi. Mahkeme tahliye kararına rağmen Türk hukuk tarihinde görülmemiş bir şekilde terör örgütüne yardım suçundan, terör örgütü yöneticilerine verilen miktarda (10 yıl 6 ay) cezaya hükmetti.
Mahkemenin bu haksız ve hukuksuz kararı tartışılırken, bu kez yukarıda izah ettiğimiz üzere yetki gaspı yapan bir üst mahkeme Ahmet Altan hakkında yakalama kararı verdi. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi kendisini istinaf mahkemesi veya yargılamayı bitirdikten sonraki her karar hükümdür, ara karar değildir. Bu nedenle 27. Ağır Ceza mahkemesi İstinaf Mahkemesinin yetkisini gasp ederek kararı denetlemiştir.
Kararı veren asıl mahkeme bile kendi kararını değiştiremez çünkü dosyadan el çekmiştir. Başka bir Ağır Ceza Mahkemesi de o kararı değiştiremez. CMK da bunun aksini ortaya koyacak ya da yorumla dahi bu sonucu ortaya çıkaracak hiçbir hüküm yoktur.
İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi kendisini Yargıtay yerine koyarak bu kararı verdi. Öğrendiğimiz kadarıyla yakalama kararını veren mahkemenin başkanı bu mahkemeye 1 gün önce atanmış. Dosyayı 3 yılda dahi anlayamayan asıl mahkemenin verdiği kararı dosyayı 1 günde okuyup çözerek anlamış bir yargıç! Espri olsun diye ‘çok zeki’ diyeceğim ama
Evet, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı bir yargıçtan daha çok bir tetikçi gibi davrandı. Bu hukuksuz kararı kendi başına verdiğini düşünmek de saflık olur. Altan’ın cezaevinden çıktıktan sonra sergilediği tutum birilerini fena rahatsız etmiş olmalı ki önce mahkeme başkanını değiştirip, yerine söz dinleyecek bir yargıç atayıp, en temel insan haklarını, hukuku yasayı, anayasayı çiğneyerek bu kararı verdirdiler.
Ahmet Altan, cesur, kişilikli, değerlerinden ödün vermeyen, zalim bir dikta karşısında direnen bir kahraman olarak tarihe geçti. Eminim çok yakın zamanda yine özgürlüğüne kavuşacak. Bu kararı verenler ise işledikleri bu suçun hesabının sorulmaması için planlar yapacak. Hukukun geri döndüğü o gün geldiğinde, kendisine yol gösterenler ortadan kaybolacak, yanında bir tane dostu olmayacak.
[Mehmet Tahsin] 18.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
Natali Avazyan ve Feridun [Veysel Ayhan]
Bir twit atanın kendini zindanda bulduğu ülke…
Bir “çete”nin her şeyi teslim aldığı bir ülke…
Hırsıza hırsız diyenin kodesi boyladığı ülke…
Muhalifim diyenin o dört harfli lanetli sözcükle ancak söze başlamaya cesaret edebildiği ülke…
Avazyan, işte böyle bir ülkede konuşuyor.
Erkeğim diyenlerin masanın altından çıkmadığı bir ortamda sesini yükseltiyor.
Kendi mahallesinden biri için değil,
Kendi milliyetinden biri için değil,
Kendi dininden biri için de değil,
Bunların hepsini kenara itip bir masumu sadece bir masum olarak ele alıp sahip çıkıyor.
Mazluma kimlik sormuyor.
İşte o yüzden “Arlet Natali Avazyan” büyüyor, abideleşiyor tıpkı Ahmet Altan gibi.
Şefkat ve merhametin olmadığı bir gönlün iman taşıyamayacağını gösteriyor.
Tolstoy’un o meşhur vecizesini katı kalplere kazıyor:
“Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.”
Böylece önüne gelenin değil mü’min, insan bile olamayacağını ispatlıyor.
Avazyan’ın ilk twiti annesinin mahkemesini beklerken sandalyede uyuyakalan bir çocuk fotoğrafınaydı: “Adliye koridorlarında uyuyor çocuklar, bunların yeri anne kucağı…”
Geçenlerde KHK TV’den Tuba Demir’e konuştu:
“İnsanların bu şekilde ülkelerinden ayrılması çok üzücü. Çok can yakıcı. Ben vicdanımın sesini dinliyorum. Bundan başka bir şey yapamıyorum. Keşke çok daha fazla bir şey yapabilseydim.”
Söz “Tenkil” baskısından kaçarken Eğe’de boğulan Maden ailesine, 6 yaşındaki Feridun’a gelince gözlerinden yaşlar süzülüyor:
“Bütün çocuklara yüreğim çok yandı. Feridun beni mahvetti. Çok acı çektim. O benim güzel oğlum, artık manevi oğlum. Gözümün önünden gitmiyor. Yunanistan’a gidip mezarını ziyaret etmek istedim. Oğlumun gidip mezarını ziyaret edeceğim.”
Vefatından bir yıl sonra “Kuzum, Yavrum Feridun’u mu hiç unutmadım. Benim için mavinin adı ‘Feridun’. Mavi çorapları ile…” diye twit atmıştı.
Geçen 23 Nisan çocuk bayramında unutmamış “güzel oğlum” diyerek twitle hatırlamıştı.
Avazyan gelen tehditleri umursamıyor: “İstediklerini söylesinler. Ben o çocukları savunacağım. İşten atılanları, KHK’lılar savunacağım. Her zaman yanlarındayım.”
Annelerin niye hapse atıldığını araştırdığını aktarıyor: “Araştırıyorum. Silahlı bir eyleme mi karışmışlar? Hırsızlık mı yapmışlar? Cinayet mi işlemişler, katiller mi? Yoo bu kadınlar sadece kermeslerde pasta börek satmışlar. Birbirlerinin yardımcı olmuşlar. İyi de sen bunu suç olarak görüyorsan elektronik kelepçeyle evlerinde cezalanır.”
On binlerce kadına böyle zulmedilirken 50’yi aşkın kadın derneğinden tek bir cılız ses bile çıkmıyor.
‘Muhafazakar’ militanlar ise dahasını istiyor:
“Fazla merhametli gidiliyor.”
“Büyüyünce o çocuklar da onlara benzeyecekti.”
“Mağduriyet için planlayıp da çocuk doğuruyorlar.”
Militan kısmı böyleyken merrhamet ve sevgi timsali kadın aydınlarımız ne diyor?
Sibel Eraslan, bestseller olmasını beklediği zulüm görmüş bir başka kadın sahabiyi kaleme alıyordur muhtemelen veya ‘uzun adam’ın yüce gönüllülüğü’ üstüne yazı meşk ediyordur.
Fatma Barbarosoğlu, “100 yılda toplu taşımada adab-ı muaşereti öğrenemedik mi?” diye Yeni Şafak’taki köşesinde dertlerini dile getiriyor.
Ayşe Böhürler, Merve Kavakçı ve benzerlerini anmıyorum bile.
Bir bebeğin annesinden koparılması karşısında ağlamayan, göz yaşlarına boğulmayan bir insana -insan denmeyeceğinin farkındayım da- ne denir, bilmiyorum.
Daha ötesinde bunu onaylayanlara, sebep olanlara, sessizce seyredenler, ne denir siz söyleyin!
Onlar cüceleştikçe Avazyan’lar büyüyor:
“Ben imanlı bir Hristiyanım Her Pazar günü kiliseye gidiyorum. Kilisede çocuklar için dua ediyorum. KHK’lılar için dua ediyorum. Tanrım yardımcıları olsun.”
Erkek cephesi de farksız.
Mütedeyyin ve âlim aydınlar suskun ve başları önlerinde.
En celalli hakperestler masanın altında.
Velhasıl “İmanın ateşten bir kor olduğu” günlerdeyiz.
Ateşi elinden atıp bir köşede serinleyenler her geçen gün küçülürken Natali Avazyan’lar, Ahmet Altan’lar o kor avuçlarında gittikçe büyüyorlar.
[Veysel Ayhan] 18.11.2019 [TR724]
Bir “çete”nin her şeyi teslim aldığı bir ülke…
Hırsıza hırsız diyenin kodesi boyladığı ülke…
Muhalifim diyenin o dört harfli lanetli sözcükle ancak söze başlamaya cesaret edebildiği ülke…
Avazyan, işte böyle bir ülkede konuşuyor.
Erkeğim diyenlerin masanın altından çıkmadığı bir ortamda sesini yükseltiyor.
Kendi mahallesinden biri için değil,
Kendi milliyetinden biri için değil,
Kendi dininden biri için de değil,
Bunların hepsini kenara itip bir masumu sadece bir masum olarak ele alıp sahip çıkıyor.
Mazluma kimlik sormuyor.
İşte o yüzden “Arlet Natali Avazyan” büyüyor, abideleşiyor tıpkı Ahmet Altan gibi.
Vicdanın olmadığı bir kalpte imanın olmayacağını anlatıyor.Natali Avazyan :— KHK TV (@khktelevizyonu) November 16, 2019
🔹Ege Denizi'nde boğulan Ferudun için çok acı çektim, O benim manevi oğlum. Yunanistan'a gidip mezarını ziyaret edeceğim. @NataliAVAZYAN
Videonun Tamamı
👇👇👇
https://t.co/w6BJLfTSeS pic.twitter.com/1DRmj1SyoJ
Şefkat ve merhametin olmadığı bir gönlün iman taşıyamayacağını gösteriyor.
Tolstoy’un o meşhur vecizesini katı kalplere kazıyor:
“Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.”
Böylece önüne gelenin değil mü’min, insan bile olamayacağını ispatlıyor.
Avazyan’ın ilk twiti annesinin mahkemesini beklerken sandalyede uyuyakalan bir çocuk fotoğrafınaydı: “Adliye koridorlarında uyuyor çocuklar, bunların yeri anne kucağı…”
Geçenlerde KHK TV’den Tuba Demir’e konuştu:
“İnsanların bu şekilde ülkelerinden ayrılması çok üzücü. Çok can yakıcı. Ben vicdanımın sesini dinliyorum. Bundan başka bir şey yapamıyorum. Keşke çok daha fazla bir şey yapabilseydim.”
Söz “Tenkil” baskısından kaçarken Eğe’de boğulan Maden ailesine, 6 yaşındaki Feridun’a gelince gözlerinden yaşlar süzülüyor:
“Bütün çocuklara yüreğim çok yandı. Feridun beni mahvetti. Çok acı çektim. O benim güzel oğlum, artık manevi oğlum. Gözümün önünden gitmiyor. Yunanistan’a gidip mezarını ziyaret etmek istedim. Oğlumun gidip mezarını ziyaret edeceğim.”
Vefatından bir yıl sonra “Kuzum, Yavrum Feridun’u mu hiç unutmadım. Benim için mavinin adı ‘Feridun’. Mavi çorapları ile…” diye twit atmıştı.
Geçen 23 Nisan çocuk bayramında unutmamış “güzel oğlum” diyerek twitle hatırlamıştı.
Avazyan gelen tehditleri umursamıyor: “İstediklerini söylesinler. Ben o çocukları savunacağım. İşten atılanları, KHK’lılar savunacağım. Her zaman yanlarındayım.”
Annelerin niye hapse atıldığını araştırdığını aktarıyor: “Araştırıyorum. Silahlı bir eyleme mi karışmışlar? Hırsızlık mı yapmışlar? Cinayet mi işlemişler, katiller mi? Yoo bu kadınlar sadece kermeslerde pasta börek satmışlar. Birbirlerinin yardımcı olmuşlar. İyi de sen bunu suç olarak görüyorsan elektronik kelepçeyle evlerinde cezalanır.”
On binlerce kadına böyle zulmedilirken 50’yi aşkın kadın derneğinden tek bir cılız ses bile çıkmıyor.
‘Muhafazakar’ militanlar ise dahasını istiyor:
“Fazla merhametli gidiliyor.”
“Büyüyünce o çocuklar da onlara benzeyecekti.”
“Mağduriyet için planlayıp da çocuk doğuruyorlar.”
Militan kısmı böyleyken merrhamet ve sevgi timsali kadın aydınlarımız ne diyor?
Sibel Eraslan, bestseller olmasını beklediği zulüm görmüş bir başka kadın sahabiyi kaleme alıyordur muhtemelen veya ‘uzun adam’ın yüce gönüllülüğü’ üstüne yazı meşk ediyordur.
Fatma Barbarosoğlu, “100 yılda toplu taşımada adab-ı muaşereti öğrenemedik mi?” diye Yeni Şafak’taki köşesinde dertlerini dile getiriyor.
Ayşe Böhürler, Merve Kavakçı ve benzerlerini anmıyorum bile.
Bir bebeğin annesinden koparılması karşısında ağlamayan, göz yaşlarına boğulmayan bir insana -insan denmeyeceğinin farkındayım da- ne denir, bilmiyorum.
Daha ötesinde bunu onaylayanlara, sebep olanlara, sessizce seyredenler, ne denir siz söyleyin!
Onlar cüceleştikçe Avazyan’lar büyüyor:
“Ben imanlı bir Hristiyanım Her Pazar günü kiliseye gidiyorum. Kilisede çocuklar için dua ediyorum. KHK’lılar için dua ediyorum. Tanrım yardımcıları olsun.”
Erkek cephesi de farksız.
Mütedeyyin ve âlim aydınlar suskun ve başları önlerinde.
En celalli hakperestler masanın altında.
Velhasıl “İmanın ateşten bir kor olduğu” günlerdeyiz.
Ateşi elinden atıp bir köşede serinleyenler her geçen gün küçülürken Natali Avazyan’lar, Ahmet Altan’lar o kor avuçlarında gittikçe büyüyorlar.
[Veysel Ayhan] 18.11.2019 [TR724]
Türkler, Uygurlar ve Türkîler: kimlik inşası üzerine bir deneme [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Çocukluğumdan bu yana bilgiye değer verdim, ama daha çok ona saygı duydum. Okumak hala hem mesleğim gereği, hem de boş zamanlarımı değerlendirmek için en çok zaman ayırdığım aktivite. Okurken yeni bir şey öğrenirsiniz. Bu bir roman karakteri olabilir, bir tarihsel olay veya bir hakikat. Fakat hepsi bir bilgidir. Olan bir şeydir ve dünyayı anlamamızda, anlamlandırmamızda, hepsinden önemlisi de dönüştürmemizde bir rol oynar. Cahillikten rahatsız olurum, ama cahilleri aşağılamam. Onları cehaletlerini fark etmeye yönelik bir tutum içinde olduğumda, kırıcı olmamaya ve bilginin iktidarını kullanmamaya özen gösteririm. Ancak sosyal medyada son üç yıldır gözlemlediğim bir olgu, Türkiye insanının bilgiye değer vermesi ve bilgi sahibi olanları kaba saba bir tutumla küstürmesi. Bilgisi olmayanlar, bilgisi olanların üzerinde iktidar kurmaya kalkıyor. Bu bağlamda bilginin bırakın iktidarını kurma yanlışını, bilgi öksüz ve yetim kalıyor. Bilginin hakkını kim savunacak?
Bir şekilde Uygurlar hakkında bir yorum yazmış bulundum. Yorumda, Uygur Türkleri yazmanın doğru olmadığını, Uygurların da diğer Türkî halklar gibi kendilerini Türklerden ayrı bir millet olarak algıladıklarını ve tanımladıklarını yazdım. Oysa bilindiği üzere, Türkiye’deki egemen retorik, Uygurların Türk olduğunu varsayıyor. Bunu sadece Türkiye’de görebilirsiniz.
Türkiye Türklerini Türk olarak tanımlıyoruz. Ancak Türkler, çok geniş bir dil grubunun ve etnik grubun bir üyesi sadece. Bu linguistik ve etnik gruba “Türkî” diyoruz. Türkî gruba dâhil olan üç ana alt grup var. Bunlar Oğuzlar, Kıpçaklar ve Çağatay’lardır. Oğuzların içinde Türkler, Azeriler ve Türkmenler var. Kıpçaklara Kırgızlar, Kazaklar, Volga Tatarları gibi milletler dâhil. Çağatay ailesi için Uygurları ve Özbekleri örnek olarak verebiliriz. Türkiye Türkleri ve Azeriler, dil bakımından bir arada gruplanabilir. Önemli dilbilgisi farklılıklarına karşın, Almanlar, Avusturyalılar ve İsviçreliler gibi, tek bir linguistik aileye tasnif edilebilirler. Fakat Oğuz grubunda olmalarına karşın, coğrafi ayrım ve bundan kaynaklanan Kıpçak ve Çağatay etkisi gibi faktörlerden dolayı, Türkmence müstakil bir dil olarak kabul ediliyor. Dahası, Kıpçak ve Çağatay grubundaki tüm diller, müstakil dildir. Her biri tabiatıyla ayrı birer etnolinguistik gruptur. Bunlar bilimsel gerçekler. Reddetmek anlamsız.
Karşılaştırmayla daha iyi anlayabiliriz. Almanya, Avusturya ve İsviçre arasındaki konuşulan Almanca her ne kadar bünyesinde bazı nüanslar barındırsa da, yazılı Almanca birdir. Linguistik manada tek bir dil vardır, o da Almancadır. Almanca, Cermen (Germen) dil ailesine dâhil bir alt gruptur. Germen dil ailesinde örneğin Norveççe veya Danimarka dili de bulunmaktadır. Modern Almanca ile ciddi benzerlikler gösteren bu dilleri Almanlar Norveç Almancası veya Danimarka Almancası diye tasnif ediyor mu?
İmparatorluk ve yayılmacılık
Türkiye’deki egemen nasyonalizm, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, Yirminci Yüzyıl başlarında doğdu. İmparatorluk rüyasının canlı olduğu, Pantürkist bir ortamda palazlanan uluslaşma süreci, Birinci Dünya Savaşı’ndaki İttihatçı Turan rüyasının ete kemiğe bürünmesiyle, elitler arasında yayıldı. Rusya’dan Osmanlı Devleti’ne göç eden Türkî aydınlar tarafından başat şekilde etkilenen Türklük inşasında, Orta Asya ve Avrasya “Türklüğü”, ideolojik olarak Türkçülük ideolojisini derinden etkiledi. İsmail Gasprinski (Gaspıralı İsmail), Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura gibi onlarca Türkî aydın, bu akımda söz sahibi oldu. Gasprinski tarafından çıkartılan Tercüman gazetesi, tüm Türkîler tarafından anlaşılabilecek bir tür yapay ortak dil oluşturma gayesiydi. Dil aynı olsa, neden bu gayret olsun ki? Fakat imparatorluk ve yayılmacılık fikirleri öyle güçlüydü ki, olanı değil, görmek istediklerini gördüler. Osmanlı Aydınları ise daha dillerinin ve tarihlerinin yeni ayırtına varmaya başlamışlardı. Tarihlerinin İslam tarihinin dışında bir İslam öncesi dönemi kapsadığı ve büyük bir dil grubunun üyesi oldukları bilinci yerleşmeye başlıyordu. Enver Paşa gibi, Mustafa Kemal de bu ortamda büyüdü ve sosyalleşti. Enver Paşa, imparatorluğu yıkıma götürdükten sonra Orta Asya’ya giderek oradaki Kıpçak ve Çağatay “soydaşlarını” örgütlemeye ve Türk imparatorluğu kurmaya kalktı. 1917 Ekim Devrimi ertesinde bölgede güçlenen Rusya’nın da etkisiyle, Enver’in girişimi başarısız kaldı. Anadolu’da ulus devlet projesine girişen Mustafa Kemal, Ziya Gökalp’in Oğuzculuk düşüncesini gerçekleştirmeye çalışıyor, bunun birinci evresi olan Türkiyecilik aşamasına girişiyordu. Gökalp’in Türkiyeciliğini Oğuzculuk (Azeriler ve Türkmenlerle birleşme) izleyecekti. Mustafa Kemal bunu arzuluyor muydu? Sanırım bunun için fazla gerçekçiydi. Ama Ziya Gökalp’ten etkilendiği muhakkak. Gökalp’in Oğuzculuğunu Turancılık (tüm Türklerin birleşmesi) izliyordu. Bunlar işin kuramsal-ideolojik kısmı. Fakat Orta Asya Türkîlerini Türk görme tutumunun köklerinde bu tarihsel ve düşünsel macera var.
19. Yüzyıl pan ideolojilerinin tümü başarısız oldu. Germenler için ortaya atılan pan-Germenizm gibi, pan-Slavizm de başarı elde edemedi. Germen ve Slav halkları birer müstakil milletti. Tıpkı Türkîler gibi! Linguistik sınırlar çok derindi. Etnik ve fizyolojik ayrımlar gibi, coğrafya da önemli bir faktördü. Türkî mirası yeterli görmeyen romantik pan-Türkçülük, Balkanlar’dan Çin Seddine, kuzey kutup dairesinden Tacikistan-Afganistan enlemine dek bütüncül bir “Türklük” tasavvur ettiler. Bu Türklük mefkûresi, Türklere Anadolu’nun dışındaki toprakları vaat ediyordu. Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, vatan müebbet ve ulu bir ülkedir: Turan diyordu. Bunu diyenler, Türkçülerdi. Kemalistler bu Türkçü ideolojiyi İkinci Dünya Savaşı’nda zararlı addetti. Çünkü Nihal Atsız gibi birçokları, Hitler Almanya’sına sempati duyuyor, Türklerin bir tür üstün ırk olduğuna inanıyordu. Cumhuriyet’in resmi tarih tezi ise Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünü mitleştiriyor, az sayıda savaşkan fetihçi Türk kökenlinin Anadolu’ya gelip orada yerli unsurlarla (Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Araplar ve diğerleri) karışmış olduğu gerçeğini gizliyordu. Anadolu’nun yönetim dilinden dolayı linguistik dönüşümünü ve Türkçenin başat hale gelmesini “ırksan bir Türkleşme” olarak algılayan bu tez, pan-Türkçülerin ekmeğine yağ sürdü. Böylece “dış Türkler” miti oluştu. Buna Osmanlı cihan imparatorluğu eklemlendi. Oysa Osmanlı hanedanının Türk olmakla ilgili kimliksel bir algısı 20. Yüzyıla kadar mevcut değildi. Bilakis, göçebe Türkler (Yörükler) konusunda ciddi önyargıları vardı. “Etrak-ı bi idrak” (anlama yetisinden yoksun Türkler) türü ifadeler, bu tutumu yansıtıyor. Osmanlı ne Anadolu’da yerleşim isimlerini Türkleştirdi, ne de Türkiye dışındaki Türkî halklarla özel bir ilişki kurmaya gayret etti. İşin aslı, Timuriler ve Sefeviler Türkî olmalarına karşın, Osmanlı hanedanının can düşmanı oldu. Şii Türkîlere nazaran Sünni Araplar veya Arnavutlar çok daha “bizden” kabul edildiler. Fakat Osmanlı modernleşmesiyle ve Türkiye Cumhuriyeti ile beraber Osmanlı’nın bir “Türk devleti” olduğu miti, Türklük bilincini kuvvetlendirmek için özenle inşa edildi. Okullarda bu kimlik bilinci endoktrine edildi.
Uygurlar Türk değil
Uygurlar Türk değil. Bu onların sorunları ile ilgilenmememizi gerektirmiyor. Kazaklar veya Özbekler Türk değil. Ama bu onlarla işbirliği yapmamızı veya kültürel ortaklıklarımızdan hazzetmemizi gerektirmiyor. Her şeyden önce, o toplulukların kendileri tarafından benimsenen tarihsel kimliklere saygı duymak gerekir. Türk Tarih Kurumu ve endoktrinizasyon tezlerini bir kenara bırakmak lazım. Kürtlere “dağ Türkleri” denmesi nasıl saçmalıksa, Orta Asya toplumlarına zorla Türk denmek istenmesi bir o kadar irrasyoneldir.
Kafanın kuma gömülü kalmaması, bugünkü sürecin inşa edilen diskurunu deşifre etmek açısından çok gereklidir. Bugünkü sürecin ideolojik arka planını deşifre etmek ve sorgulamak, daha nesnel bir tarih okuması ile mümkün olabilir. Gerçeklerden kopuk bir biçimde bize okullarda öğretilen ezber bilgilerin yerine, endoktrinizasyonun hipnozunu sonlandıracak, bizi uyandıracak, sağlıklı, hepsinden önemlisi de insan haklarını benimseyen, ırkçılığı ve irredantizmi (yayılmacılığı) reddeden bir kimlik, birleştirici olabilir. Türk olmak ne iyidir, ne kötüdür. Bir kimliktir. Ötekine saygı ve ötekiyle eşitlik içinde olmayan her kimlik, inşa edilen bir güç enstrümanıdır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.11.2019 [TR724]
Bir şekilde Uygurlar hakkında bir yorum yazmış bulundum. Yorumda, Uygur Türkleri yazmanın doğru olmadığını, Uygurların da diğer Türkî halklar gibi kendilerini Türklerden ayrı bir millet olarak algıladıklarını ve tanımladıklarını yazdım. Oysa bilindiği üzere, Türkiye’deki egemen retorik, Uygurların Türk olduğunu varsayıyor. Bunu sadece Türkiye’de görebilirsiniz.
Türkiye Türklerini Türk olarak tanımlıyoruz. Ancak Türkler, çok geniş bir dil grubunun ve etnik grubun bir üyesi sadece. Bu linguistik ve etnik gruba “Türkî” diyoruz. Türkî gruba dâhil olan üç ana alt grup var. Bunlar Oğuzlar, Kıpçaklar ve Çağatay’lardır. Oğuzların içinde Türkler, Azeriler ve Türkmenler var. Kıpçaklara Kırgızlar, Kazaklar, Volga Tatarları gibi milletler dâhil. Çağatay ailesi için Uygurları ve Özbekleri örnek olarak verebiliriz. Türkiye Türkleri ve Azeriler, dil bakımından bir arada gruplanabilir. Önemli dilbilgisi farklılıklarına karşın, Almanlar, Avusturyalılar ve İsviçreliler gibi, tek bir linguistik aileye tasnif edilebilirler. Fakat Oğuz grubunda olmalarına karşın, coğrafi ayrım ve bundan kaynaklanan Kıpçak ve Çağatay etkisi gibi faktörlerden dolayı, Türkmence müstakil bir dil olarak kabul ediliyor. Dahası, Kıpçak ve Çağatay grubundaki tüm diller, müstakil dildir. Her biri tabiatıyla ayrı birer etnolinguistik gruptur. Bunlar bilimsel gerçekler. Reddetmek anlamsız.
Karşılaştırmayla daha iyi anlayabiliriz. Almanya, Avusturya ve İsviçre arasındaki konuşulan Almanca her ne kadar bünyesinde bazı nüanslar barındırsa da, yazılı Almanca birdir. Linguistik manada tek bir dil vardır, o da Almancadır. Almanca, Cermen (Germen) dil ailesine dâhil bir alt gruptur. Germen dil ailesinde örneğin Norveççe veya Danimarka dili de bulunmaktadır. Modern Almanca ile ciddi benzerlikler gösteren bu dilleri Almanlar Norveç Almancası veya Danimarka Almancası diye tasnif ediyor mu?
İmparatorluk ve yayılmacılık
Türkiye’deki egemen nasyonalizm, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, Yirminci Yüzyıl başlarında doğdu. İmparatorluk rüyasının canlı olduğu, Pantürkist bir ortamda palazlanan uluslaşma süreci, Birinci Dünya Savaşı’ndaki İttihatçı Turan rüyasının ete kemiğe bürünmesiyle, elitler arasında yayıldı. Rusya’dan Osmanlı Devleti’ne göç eden Türkî aydınlar tarafından başat şekilde etkilenen Türklük inşasında, Orta Asya ve Avrasya “Türklüğü”, ideolojik olarak Türkçülük ideolojisini derinden etkiledi. İsmail Gasprinski (Gaspıralı İsmail), Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura gibi onlarca Türkî aydın, bu akımda söz sahibi oldu. Gasprinski tarafından çıkartılan Tercüman gazetesi, tüm Türkîler tarafından anlaşılabilecek bir tür yapay ortak dil oluşturma gayesiydi. Dil aynı olsa, neden bu gayret olsun ki? Fakat imparatorluk ve yayılmacılık fikirleri öyle güçlüydü ki, olanı değil, görmek istediklerini gördüler. Osmanlı Aydınları ise daha dillerinin ve tarihlerinin yeni ayırtına varmaya başlamışlardı. Tarihlerinin İslam tarihinin dışında bir İslam öncesi dönemi kapsadığı ve büyük bir dil grubunun üyesi oldukları bilinci yerleşmeye başlıyordu. Enver Paşa gibi, Mustafa Kemal de bu ortamda büyüdü ve sosyalleşti. Enver Paşa, imparatorluğu yıkıma götürdükten sonra Orta Asya’ya giderek oradaki Kıpçak ve Çağatay “soydaşlarını” örgütlemeye ve Türk imparatorluğu kurmaya kalktı. 1917 Ekim Devrimi ertesinde bölgede güçlenen Rusya’nın da etkisiyle, Enver’in girişimi başarısız kaldı. Anadolu’da ulus devlet projesine girişen Mustafa Kemal, Ziya Gökalp’in Oğuzculuk düşüncesini gerçekleştirmeye çalışıyor, bunun birinci evresi olan Türkiyecilik aşamasına girişiyordu. Gökalp’in Türkiyeciliğini Oğuzculuk (Azeriler ve Türkmenlerle birleşme) izleyecekti. Mustafa Kemal bunu arzuluyor muydu? Sanırım bunun için fazla gerçekçiydi. Ama Ziya Gökalp’ten etkilendiği muhakkak. Gökalp’in Oğuzculuğunu Turancılık (tüm Türklerin birleşmesi) izliyordu. Bunlar işin kuramsal-ideolojik kısmı. Fakat Orta Asya Türkîlerini Türk görme tutumunun köklerinde bu tarihsel ve düşünsel macera var.
19. Yüzyıl pan ideolojilerinin tümü başarısız oldu. Germenler için ortaya atılan pan-Germenizm gibi, pan-Slavizm de başarı elde edemedi. Germen ve Slav halkları birer müstakil milletti. Tıpkı Türkîler gibi! Linguistik sınırlar çok derindi. Etnik ve fizyolojik ayrımlar gibi, coğrafya da önemli bir faktördü. Türkî mirası yeterli görmeyen romantik pan-Türkçülük, Balkanlar’dan Çin Seddine, kuzey kutup dairesinden Tacikistan-Afganistan enlemine dek bütüncül bir “Türklük” tasavvur ettiler. Bu Türklük mefkûresi, Türklere Anadolu’nun dışındaki toprakları vaat ediyordu. Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, vatan müebbet ve ulu bir ülkedir: Turan diyordu. Bunu diyenler, Türkçülerdi. Kemalistler bu Türkçü ideolojiyi İkinci Dünya Savaşı’nda zararlı addetti. Çünkü Nihal Atsız gibi birçokları, Hitler Almanya’sına sempati duyuyor, Türklerin bir tür üstün ırk olduğuna inanıyordu. Cumhuriyet’in resmi tarih tezi ise Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göçünü mitleştiriyor, az sayıda savaşkan fetihçi Türk kökenlinin Anadolu’ya gelip orada yerli unsurlarla (Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Araplar ve diğerleri) karışmış olduğu gerçeğini gizliyordu. Anadolu’nun yönetim dilinden dolayı linguistik dönüşümünü ve Türkçenin başat hale gelmesini “ırksan bir Türkleşme” olarak algılayan bu tez, pan-Türkçülerin ekmeğine yağ sürdü. Böylece “dış Türkler” miti oluştu. Buna Osmanlı cihan imparatorluğu eklemlendi. Oysa Osmanlı hanedanının Türk olmakla ilgili kimliksel bir algısı 20. Yüzyıla kadar mevcut değildi. Bilakis, göçebe Türkler (Yörükler) konusunda ciddi önyargıları vardı. “Etrak-ı bi idrak” (anlama yetisinden yoksun Türkler) türü ifadeler, bu tutumu yansıtıyor. Osmanlı ne Anadolu’da yerleşim isimlerini Türkleştirdi, ne de Türkiye dışındaki Türkî halklarla özel bir ilişki kurmaya gayret etti. İşin aslı, Timuriler ve Sefeviler Türkî olmalarına karşın, Osmanlı hanedanının can düşmanı oldu. Şii Türkîlere nazaran Sünni Araplar veya Arnavutlar çok daha “bizden” kabul edildiler. Fakat Osmanlı modernleşmesiyle ve Türkiye Cumhuriyeti ile beraber Osmanlı’nın bir “Türk devleti” olduğu miti, Türklük bilincini kuvvetlendirmek için özenle inşa edildi. Okullarda bu kimlik bilinci endoktrine edildi.
Uygurlar Türk değil
Uygurlar Türk değil. Bu onların sorunları ile ilgilenmememizi gerektirmiyor. Kazaklar veya Özbekler Türk değil. Ama bu onlarla işbirliği yapmamızı veya kültürel ortaklıklarımızdan hazzetmemizi gerektirmiyor. Her şeyden önce, o toplulukların kendileri tarafından benimsenen tarihsel kimliklere saygı duymak gerekir. Türk Tarih Kurumu ve endoktrinizasyon tezlerini bir kenara bırakmak lazım. Kürtlere “dağ Türkleri” denmesi nasıl saçmalıksa, Orta Asya toplumlarına zorla Türk denmek istenmesi bir o kadar irrasyoneldir.
Kafanın kuma gömülü kalmaması, bugünkü sürecin inşa edilen diskurunu deşifre etmek açısından çok gereklidir. Bugünkü sürecin ideolojik arka planını deşifre etmek ve sorgulamak, daha nesnel bir tarih okuması ile mümkün olabilir. Gerçeklerden kopuk bir biçimde bize okullarda öğretilen ezber bilgilerin yerine, endoktrinizasyonun hipnozunu sonlandıracak, bizi uyandıracak, sağlıklı, hepsinden önemlisi de insan haklarını benimseyen, ırkçılığı ve irredantizmi (yayılmacılığı) reddeden bir kimlik, birleştirici olabilir. Türk olmak ne iyidir, ne kötüdür. Bir kimliktir. Ötekine saygı ve ötekiyle eşitlik içinde olmayan her kimlik, inşa edilen bir güç enstrümanıdır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Kaydol:
Yorumlar (Atom)