Dikkat testi: Resimdeki ‘hile’yi bulun! [Ahmet Dönmez]

“2016 Nisan ayı olabilir, yani 15 Temmuz’dan birkaç ay öncesi idi. Abidin Ünal, gizlice, sivil olarak, hiçbir korumasına haber vermeden, kendi karargâhı ve emir subayının da haberi olmadan, hiçbir koruma olmadan, hatta makam aracı veya hiçbir Hava Kuvvetleri aracını da kullanmadan (Sonradan MİT tarafından gönderilen araçla gittiğini öğreniyorum), tabii Hulusi Akar’dan da habersiz olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmeye gitti. Abidin Ünal’ın Cumhurbaşkanı ile gizlice görüşeceğini Hulusi Akar öğreniyor. Nasıl öğreniyor, bilmiyorum. Neticede bunu bir şekilde öğrenen Hulusi Akar bana, Abidin Ünal’a suçüstü yapmamı emretti. Bu suçüstü planının parçası olarak Hulusi Akar, 2. Başkan Orgeneral Yaşar Güler’e, Abidin Ünal’ın katılacağı bir toplantı planlaması emrini verdi. Zamanını da tam Abidin Ünal’ın Cumhurbaşkanı ile gizlice görüşeceği saate ayarlamasını emretti. Org. Yaşar Güler olaydan habersiz, toplantıyı planladı. Tabii, bilerek ve kasten planlanan bu toplantı saatinde Abidin Ünal Cumhurbaşkanı’nın yanında olması gerektiğinden, bir mazeret uydurdu toplantıya katılmamak için. Ve yalan söyledi. ‘Abim kaza geçirdi’ dedi, toplantıya katılmamak için mazeret uydurdu. Bunun üzerine Yaşar Güler, Abidin Ünal’ın toplantı ile ilgili mazereti ve aralarında geçenleri, benim de bulunduğum ortamda Hulusi Akar’a söyledi. Hulusi Akar da bıyık altından güldü. Ben o bıyık altından gülüşü iyi bilirim, ‘Şimdi seni yakaladım Abidin’ gülüşüydü o. Ve böylece bana, bu olayı, yani Abidin Ünal’ın yalanını çıkarma görevini verdi. Ben de Hulusi Akar’ın doktoru Denizci Tabip Yüzbaşı’yı, Abidin Ünal’ın hasta dediği abisinin evine muayeneye gönderdim. Tabii Abidin Ünal, bize dediği gibi abisinin evinde değildi. Abisinin de hiçbir şeyden haberi yoktu. Doğal olarak kaza da geçirmemişti. Ben bu durumu tescillemek için Doktor Yüzbaşı’ya cep telefonundan fotoğraf çektirdim. Yani Abidin Ünal’ın yalanını belgelemiş oldum. Bu esnada Abidin Ünal Orgenerali aradım. Tabii o daha bunlardan habersiz bana, ‘Abimin evindeyim, abimin yanındayım’ dedi. Ben de hiç bozuntuya vermeden, ‘Geçmiş olsun’ dedim ve telefonu kapattım. Sonra olanları Hulusi Akar’a anlattım ve belgelediğim şeyleri de önüne koydum. Hulusi Akar çok mutlu oldu. Sonra ne yaptı, nasıl bir yol izledi bilmiyorum.”

****

Bu sözler, dönemin Genelkurmay Başkan Hulusi Akar’ın eski yaveri Levent Türkkan’a ait. 24 Aralık 2018 tarihli savunmasında söyledi bunları.

O dönem Akar’ın danışmanı olan eski Albay Orhan Yıkılkan da 21 Şubat 2018 tarihli duruşmada aynı olayı üstü kapalı olarak kayıtlara geçirdi. Üstelik Abidin Ünal’ın tanık olarak bulunduğu mahkemede.

En son, eski Genelkurmay Personel Plan Dairesi Başkanı Mehmet Partigöç bu gizemli olayı mahkemede gündeme getirdi.

****

Burada bir kaç soru ile araya gireyim:

1- Hulusi Akar şimdi nerede, ne yapıyor?
2- Abidin Ünal şimdi nerede, ne yapıyor?
3- Mehmet Partigöç, Levent Türkkan ve Orhan Yıkılkan şimdi nerede, ne yapıyor?
4- Bu isimlerden hangileri şu anda ‘kahraman’, hangileri ‘hain’?

****

Bunlar bir kenarda dursun.

Şimdi biz o masaya geri dönelim: Dönemin Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı’nın gizlice Cumhurbaşkanı ile görüşmeye gittiğini tespit ediyor. Sonra onu ‘suçüstü’ yapmak için 2. Başkan ve yaveri ile birlikte plan yapıyor. Karargâhtaki ekibi ile birlikte. Abidin Ünal’ın foyasını ortaya çıkarıp “Ben şimdi sana gösteririm” diyor.

Burada Abidin Ünal nerede duruyor? Beştepe, yani AK Saray tarafında.

Hulusi Akar nerede duruyor? ‘Karargâhında’. Yani ‘Saray’ın karşısında’.

Verdiği görüntü bu. Abidin Ünal’ın yaptığını tasvip etmeyen, bu sır buluşmalardan rahatsızlık duyan ve bu kaçamakları onun ‘yanına bırakmayacağı’ izlenimi veren bir komutan.

O masada bulunan yaveri, danışmanı, 2. Başkanı ve yaşananlardan haberdar olacak diğer yakın karargâh personelinin gözünde iki komutanın nasıl mevzileneceğini düşünün.

****

Şimdi Levent Türkkan’ın sözlerindeki son cümleye gidelim. Ne diyor: “Hulusi Akar çok mutlu oldu. Sonra ne yaptı, nasıl bir yol izledi bilmiyorum.”

Kimse bilmiyor.

Gelin beraber cevap arayalım. Hep birlikte 15 Temmuz akşamına gidelim.

Saat 19.00 suları… Hulusi Akar, makam odasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile tarihi bir görüşme halindedir. Bir kaç saat önce bir Pilot Binbaşı, istihbarat teşkilatına gidip darbeyi haber vermiştir. Fidan da bunun üzerine Genelkurmay’a gitmiş, Akar’la durum değerlendirmesi yapmaktadır. Hulusi Akar, 19.05 itibariyle uçuş yasağı emri verir. Fakat ne hikmetse, Hava Kuvvetleri Komutanını aramaz. Düşünün; eski Diyarbakır 8. Ana Jet Üssü Komutanı Deniz Kartepe’nin ifadesiyle 106 yıllık Türk havacılık tarihinde ilk kez yurt genelinde uçuş yasağı emri veriliyor ama Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı’na bilgi vermiyor.

Neden?

Ona güvenmediği için mi?

Ne için güvenmeyecek? Onun Cumhurbaşkanı ile gizli gizli görüşmelerini bilen biri olarak, hükümete darbe ihbarını almış bir Genelkurmay Başkanı’nın Abidin Ünal’a güvenmemesi için nasıl bir sebep var?

Üstelik o sırada tam yanında oturan, kendisine darbe ihbarını getirmiş olan MİT Müsteşarı, Abidin Ünal’ın gizli gizli görüştüğü Cumhurbaşkanı’nın ‘sır küpü’. Kim, kime güvenmeyecek?

O halde Abidin Ünal’ı neden aramıyor?

“Sonrasında ne yaptı, nasıl bir yol izledi?” sorusunun cevabı burada aranabilir.

****

O dakika itibariyle Hava Kuvvetleri Komutanı tam olarak nerede, bilmiyoruz. Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Şanver’in kızının Moda Deniz Kulübü’ndeki düğünü saat 19.00’da başlamıştı. Şanver’in “15 Temmuz – Kartal Yuvasının İstilası” isimli kitabından öğrendiğimize göre ilk misafirler de tam 19.00’da gelmeye başlıyor. Fakat onlar arasında Komutan yok.

Abidin Ünal, savcılığa verdiği ilk ifadede darbe girişiminden 21.30 civarında eşinin telefonu ile haberdar olduğunu dile getiriyor. İkinci ifadesinde ise uçuş yasağı emri verilir verilmez, saat 19.06’da Ankara’daki Harekât Merkezi’nden kendisine bilgi verildiğini söylüyor.

Burada yine araya girip 2 soru soracağım:

1- O dakika itibariyle henüz düğün salonuna girmiş değil. 106 yıllık tarihinde ilk kez böyle bir emrin yayınlandığı kuvvetin komutanı olarak neden derhal Ankara’ya hareket etmek yerine düğüne gitmeyi tercih ediyor?

2- Haydi düğüne katılmayı tercih etti diyelim; neden oradaki hiç bir komutana tek bir şey dahi söylemiyor?

****

Şimdi tekrar aynı soruya dönelim: 3 ay önce o masada, ‘Şimdi seni yaktım Abidin’ diye manalı manalı gülen Hulusi Akar, neden 15 Temmuz akşamı Abidin Ünal’ı aramadı?

Oda TV yazarı Müyesser Yıldız, o menfur hadiseden 9 gün sonra yazdığı yazıda,
“Bu nasıl ‘büyük bir uyum’dur ki, saat 16.00’daki istihbarattan sonra Ünal’ın emrindeki Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’ni, Eskişehir’deki Hava Harekât Merkezi’ni arayıp talimatlar veren Karargâh, Komutan’a tek bir bilgi verme gereğini duymamış ve Ünal ancak gözaltına alınan bir komutanın eşinin telefonuyla darbe teşebbüsünden haberdar olabilmiştir?” diye soruyordu.

Aslında soru, kendi içinde cevabı da barındırıyor. O nasıl bir ‘uyumsa’ artık, ‘bilmesi gereken’ kuralına göre, ‘bilenler’ birbirlerini gayet iyi biliyor ve haber verme gereği hissetmiyorlardı sanırım. Tıpkı Hulusi Akar ve Hakan Fidan’ın Cumhurbaşkanı’na bilgi vermemesi gibi…

****

Ne mi kastediyorum?

Hemen 15 Temmuz’un 1 gün öncesine gidelim. Saray’ın sır küpü Hakan Fidan ile Hulusi Akar, bütün teamüllerin alt üst edildiği bir günde Özel Kuvvetler’de bir araya geliyor ve saatlerce başbaşa görüşme yapıyorlardı. Tıpkı Abidin Ünal’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la gizlice buluşup kafa kafaya vermesi gibi…

Üstelik Akar ile Fidan’ın buluştuğu 14 Temmuz günü, Abidin Ünal’ın da gizlice Dalaman’a gidip Erdoğan’la son bir gizli görüşme gerçekleştirdiği iddiaları ortalıkta duruyorken…

‘Bilmesi gereken’lerin hepsi o gün bir şekilde buluşuyor ve ‘son kontrolleri’ yapıyorlardı.
Haliyle Hulusi Akar’ın Abidin Ünal’ı arama gereği hissetmemesini anlayabiliriz.

****

Bu arada ‘sırdaş’ demişken…

Bir ‘sırdaş’ daha var biliyorsunuz. O da TSK içinde yapılacak tasfiyeler için özel bir misyonla MİT’e alınan Emekli Albay Sadık Üstün.

Abidin Ünal’ın selefi Akın Öztürk, mahkemedeki son savunmasında, Sadık Üstün ile Ünal’ın sırdaş olduklarını ve gizli görüşmeler yaptıklarını öne sürdü. 15 Temmuz’un ’sıklet merkezi’nin Hava Kuvvetleri olduğu herkesçe kabul edildiğine göre, bu sırdaşlığın ne kadar önemli olduğu görülecektir.
Akın Öztürk, aynı şekilde Üstün’ün Hulusi Akar’la da sık buluştuğunu ve kapalı kapılar arkasında toplantılar yaptıklarını anlattı.

O nasıl ki Abidin Paşa’nın gizemli ziyaretlerini takip ettirip foyasını meydana çıkarıyorsa demek ki birileri de Hulusi Paşa’nın bu sır dolu görüşmelerini dikkatle izliyordu.

****

“15 Temmuz’da kimin eli kimin cebinde, belli değil” mi diyorsunuz?

İki yıl önce yazdığım bir yazıda 15 Temmuz gecesini, Mission Impossible serisinin ilk filmindeki Prag gecesine benzetmiştim. Filmin ana karakteri Ethan Hunt, o gece bir vatani görev yaptığını zannederken bildiği bütün ezberlerin yıkıldığı bir pusun içinde buluyordu kendini. Kimin ne olduğu, kimin dost kimin düşman safta yer aldığı, aslında neye hizmet ettikleri, neyin parçası oldukları ve gördüklerinin ne kadarının gerçek, ne kadarının kurgu olduğu birbirine karışmıştı.

15 Temmuz gecesinin Ankara’sı da öyleydi. İşin kötüsü şu ki; aradan ikibuçuk yıldan fazla bir zaman geçtiği halde hâlâ o sis kalkmış değil. Her geçen gün kafaları biraz daha karıştıran bilgiler ortaya çıkıyor ama paradoksal olarak bunlar, 15 Temmuz’un nasıl bir komplo olduğunu her geçen gün biraz daha netleştiriyor.

***

Öyleyse gelin bir daha o masaya dönelim: Kendisi Saray’ın adamları ile gizli gizli iş tutan Hulusi Akar, Abidin Ünal’ın benzer siyasi oyunlarına çelme taktığı görüntüsü vererek kime, ne mesaj veriyordu?

Abidin Ünal Moda’da silah arkadaşlarından darbe girişimini saklayıp sinsi sinsi düğün-dernek havası çalarken Hulusi Akar da Karargâh’ta sessiz sessiz birilerinin sokağa çıkmasını bekliyordu.

O birileri de onun Cumhurbaşkanı’ndan nefret ettiğini sanıyor ve darbe yapacağına inanıyordu.
O resmi vermişti. Defalarca.

O Nisan akşamı, Yaver Levent Türkkan’ın gözlerine bakarak beliren ‘bıyık altı gülüş’ün adresi neresiydi acaba?

Şimdi resimdeki o ‘hileyi’ siz bulun.

[Ahmet Dönmez] 18.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

Türkiye’nin Uluslararası Yatırım Pozisyonu açığı 367,5 milyar dolara yükseldi

Türkiye’nin yurt dışı varlıkları ile yurt dışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net uluslararası yatırım pozisyonu (UYP), 2018 yıl sonunda 355,3 milyar dolar açık verirken, söz konusu açık 2019 Ocak sonunda 367,5 milyar dolara ulaştı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2019 yılı Ocak ayı Uluslararası Yatırım Pozisyonu Gelişmeleri raporunu açıkladı.

Konuya ilişkin TCMB’den yapılan açıklama şu şekilde:

“2019 Ocak sonu itibarıyla UYP verilerine göre Türkiye’nin yurt dışı varlıkları 2018 yıl sonuna göre yüzde 2,5 artışla 240,1 milyar ABD Doları, yükümlülükleri ise yüzde 3,1 artışla 607,6 milyar ABD Doları olarak gerçekleşmiştir.

Türkiye’nin yurt dışı varlıkları ile yurt dışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net UYP, 2018 yıl sonunda –355,3 milyar ABD Doları iken, 2019 Ocak sonunda –367,5 milyar ABD Doları seviyesinde gerçekleşmiştir.

Varlıklar alt kalemleri incelendiğinde, rezerv varlıklar kalemi 2018 yıl sonuna göre yüzde 4 artışla 96,8 milyar ABD Doları, diğer yatırımlar kalemi yüzde 2,3 artışla 91,1 milyar ABD Doları seviyesinde gerçekleşmiştir. Diğer yatırımlar alt kalemlerinden bankaların Yabancı Para ve Türk Lirası cinsinden efektif ve mevduatları yüzde 6,7 artışla 47,7 milyar ABD Doları olmuştur.

Yükümlülükler alt kalemleri incelendiğinde, doğrudan yatırımlar (sermaye ve diğer sermaye) piyasa değeri ile döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle 2018 yıl sonuna göre yüzde 5,4 artışla 143,3 milyar ABD Doları seviyesinde gerçekleşmiştir.

Portföy yatırımları 2018 yıl sonuna göre yüzde 7,2 artarak 150,3 milyar ABD Doları olmuştur. Yurt dışı yerleşiklerin hisse senedi stoku 2018 yıl sonuna göre yüzde 18,5 artışla 35,2 milyar ABD Doları olurken, yur tdışı yerleşiklerin mülkiyetindeki DİBS stoku yüzde 1,6 artışla 18,8 milyar ABD Doları, Hazine’nin tahvil stoku (yurt içi yerleşiklerce alınan tahvil stoku düşüldükten sonra) ise yüzde 7,2 51,7 milyar ABD Doları seviyesinde gerçekleşmiştir.

BANKALARIN TOPLAM KREDİ STOKUNDA AZALMA

Aynı dönemde, diğer yatırımlar 2018 yıl sonuna göre yüzde 0,2 artarak 314 milyar ABD Doları olmuştur. Yurt dışı yerleşiklerin yurt içi yerleşik bankalardaki Yabancı Para mevduatı, 2018 yıl sonuna göre yüzde 1,9 artarak 32,4 milyar ABD Doları olurken, TL mevduatı yüzde 11,8 artarak 15,7 milyar ABD Doları olmuştur.

Bankaların toplam kredi stoku yüzde 2,7 azalışla 79,1 milyar ABD Doları olurken, diğer sektörlerin toplam kredi stoku yüzde 0,3 azalışla 106,5 milyar ABD Doları düzeyinde gerçekleşmiştir.”

[MedyaBold.com] 18.3.2019

Atilla Yeşilada: Yalvarsan da IMF gelmez çünkü iki yıl sonra onlar bile Türkiye’yi kurtaramaz

“Ekonomi yılın ikinci yarısında nasıl toparlanacak? Uzaylılar bize borç mu verecek?” diye soran ekonomist Atilla Yeşilada, en karamsar yazılarından birine imza attı.

“ANKARA ANKETLERİNİ GÖREN AKP GİBİ KIVRANMAYA BAŞLADIM”

Yeşilada’nın paraanaliz.com’daki “Seçim sonrası reform var” başlıklı yazısı şöyle:

Tam anlamıyla çöl ortasında kutup ayısıyla istemsiz flört yaşayan kısmetsiz hacı haftasını başarıyla geride bıraktım. Salı sabahı biletim var, iş seyahati için yurt dışına gideceğim. Pazartesi akşamı kasıklarımda bir ağrı, Ankara anketlerini gören AKP gibi kıvranmaya başladım.

Acile gittik, iki kasıkta da fıtıklar yırtık. Halbuki ben çok dikkatli spor ve sex yaparım. 100 kilodan fazla squat yapmam, 3’ten fazla kadınla tek seferde yatmam. Belki de yaşlanıyorum.

“UFAK BİR LOBOTOMİ SONRASI EKONOMİDE YEŞİL FİLİZLERİ GÖREBİLECEĞİM”

Neyse, Çarşamba ameliyat, 3 saat sürdü, 5 saat sonra da güvenlik elemanları nezaretinde taburculuk süreci, çünkü Türkiye’de hastanelerin çok katı ve bence insan haklarına aykırı bir sigara yasağı politikası var. Bangladeş’li doktorumdan aldığım “doğuştan nikotin eksikliği” sağlık raporunu ciddiye almadılar.

Artık popomdan (2 protez) omuzuma kadar (titanyum boru), her yerimi tamir ettirdim. Bir tek beyin kaldı, haftaya da ufak bir lobotomi geçireceğim, ondan sonra rahatlıkla ekonomide yeşil filizleri göreceğimi söyledi doktorum.

“‘EKONOMİ YILIN İKİNCİ YARISINDA TOPARLANIR’ KONSENSUSUNU ASLA ANLAYAMADIM”

Bu şanssız hafta yüzünden yazacak çok şey birikti, mesela şu “ekonomi yılın ikinci yarısında toparlanır” konsensusunu asla anlayamadım.

Nasıl olacak bu? Uzaylılar bize borç mu verecek. Ya da S-400’leri alıcaz da, ABD bize yaptırım uygulamayacak? Hatta, inatla mevduat faizini enflasyonun altına çekeceğiz, ama vatandaş dövize kaçmayacak?

Bu ülkeye muz cumhuriyeti diyenlere çok içerliyorum, çünkü herkes bilir, bizim iklimde muz yetişmez. Çadır devleti de değiliz, çünkü AKP müteahhitleri hepsini yıkıp rezidans yaptı ve battı. Peki neyiz biz kardeşim?

“BİZ BİR ÇİFTLİK DEVLETİYİZ. ALİ BABA’NIN ÇİFTLİĞİ. 80 MİLYON DÜVEL. İSTERSE SAĞAR, İSTERSE KESER”

Anayasa ve hukuk kurallarına bağlı bir sosyal demokrasi olmadığımız kesin. Hah buldum, biz bir Çiftlik Devletiyiz. Burası Ali Baba’nın çiftliği. Biz de 80 milyon düvel. İsterse sağar, isterse keser. Çok yüksek sesle möööölersek, ağıla kapatırlar.

Şimdi çiftlikte yeni bir kahya var, Ali Baba onun telkini ile yapısal reform yapmaya hazırlanıyor. Seçimden sonra yapısal reformlar geliyormuş. Değerli meslektaşım ve SABAH Gazetesi köşe yazarı Prof. Kerem Alkin bu ikinci nesil reformları şöyle açıklıyor:

“2. ve 3. nesil reformların yakın zamanda hayata geçirilmesi elzem olan bir kaç tanesine değinmek gerekirse, biri reel sektörün küresel rekabetteki konumunu güçlendirecek ‘yatırımcı ve üretici dostu vergi reformu’ ve reel sektöre alternatif, ucuz ve uzun vadeli finansman olanağı sağlayacak yeni bir ‘sermaye piyasası mimarisi’ sayılabilir. Hiç kuşkusuz, bu başlıklarla elbette bağlantılı olarak, en kısa sürede ‘İstanbul Uluslararası Bölgesel Finans Merkezi’ projesinin tüm kurumlarıyla, tüm ekosistemi oluşturmuş bir şekilde hayat bulması.”

“AKP’NİN SÜREKLİ KÖTÜLEŞEN PERFORMANSINI FETÖ’YE VE SEÇİMLERE BAĞLAMAYA KARARLIYIM”

Hayır, kesinlikle karamsar olmayacağım. Kesinlikle bu ülkeden ümidimi kesmeyeceğim. AKP ve hükümetten de. Bardağı yarı dolu görmeye devam ediyorum. AKP’nin Gezi protestolarından bu yana sürekli kötüleşen ekonomik, diplomatik ve siyasal performansını FETÖ denen şeytani örgütün ihanetlerine ve bitmek-tükenmek bilmez bir seçim döngüsüne bağlamaya kararlıyım.

“2014’TEN BU YANA 12.500 DOLARDAN 9.500 DOLARA DÜŞEN KELLE BAŞI GELİR, YILLARCA SÜRECEK RESESYON BATAĞINDA 5.000 DOLARA GİDER”

Onlara seçimden sonra bir şans daha vereceğim. Bizi SADECE yapısal reform kurtarır. Eğer bunları acilen hayata geçirmezsek, ekonomi toparlanmaz. Yıllarca sürecek bir resesyon batağında 2014’ten bu yana 12.500 dolardan 9.500 dolara düşen kelle başı gelir, 5.000 dolara gider. IMF’ye yalvarsan da gelmez, çünkü 2 yıl sonra artık o da Türkiye’yi kurtaramaz.

“POPOMUZDAN ÇIKAN DUMARLARI YENİ BİR YANARDAĞ SANARLAR”

Yanıldıysam? Ekonomi şahlanırsa? O zaman da cari açık 60 milyar dolar, enflasyon da yüzde 30 olur ve öyle bir devaluasyon yeriz ki, popomuzdan çıkan dumanları ABD’nin casus uyduları yeni bir yanardağ sanar.

“İÇİŞLERİ BAKANI, TİPİNİ BEĞENMEDİĞİNİ TERÖRİST DİYE İÇERİ ATACAK”

Ama, değerli dostum Prof. Alkin’in bahsettiği ikinci nesil reformlardan sadece vergi reformu acil ve akla yakın. İstanbul’u Finans Merkezi yapmak hakkaten komik ötesi.

Senin bir İçişleri Bakanın var, tipini beğenmediğini terörist diye içeri atacak. Bankalar emirle faiz belirleyecek. Likit fonların portföy dağılımına karışacaksın, sonra da gavur buraya gelip finansal işlem yapacak öyle mi? Siz ne kullanıyorsanız, torbacınızın konumunu atın da, bana da uğrasın.

“BU HALE GELMİŞ BİR ÜLKEDE SERMAYE PİYASASI REFORMU YAPSAN KAÇ YAZAR AĞAM?”

Sermaye piyasası reformu? Ne güzel olur, ama Türkiye’de uzun vadeli yatırım yapıp birikimleri toplayacak kurumsal yatırımcı yok. Bir ülkenin birikiminin yarısı dövizde, yarısı yastık altında, üçüncü yarısı da artık kimsenin almayacağı boş binalarda olursa, sermaye piyasası reformu yapsan kaç yazar, Ağam?

Yapılacak olanlar basit. Kıdem Tazminatını hallet. Bu Af’lardan vazgeç, vergi oranlarını düşür, ödemeyeni içeri al. Eğitim sistemini değiştir, bırak bu değerler eğitimi geyiğini, beceri eğitimine geç. AB’nin Kamu İhale Kanunu ilkelerini benimse. Sözlü sınavla kamu personeli alma. TCMB ve BDDK başta, bağımsız denetim kurumlarının yakasından elini çek.

“İŞ DÜNYASI NİYE SABİT SERMAYE YATIRIMI YAPMAZ? REEL VARLIKLAR BEDAVAYKEN BİR TANE ECNEBİ NİYE GELİP FABRİKA ALMAZ?”

Daha yazarım da, asıl meseleyi çözmeden bunların da sonuç getireceğini zannetmiyorum. Biraz gözünüzü kapatın ve bu ülkede iş dünyası niye sabit sermaye yatırımı yapmaz, niye reel varlıklar bedavayken bir tane ecnebi gelip fabrika almaz diye düşünün.

Ben cevabı biliyorum. Bir gün bir yabancı yatırım bankası çağırdı, karşımıza Çin’in en büyük Servet Fonları’ndan birinin 9 adet temsilcisi çıktı, sohbet ediyoruz. Herifin biri ne dedi, biliyor musunuz? “Biz hukunun üstünlüğü ve yasalara saygının geçerli olmadığı ülkelere yatırım yapmıyoruz.”

“DÜNYANIN EN FAŞİST ÜLKESİNDEN GELEN ADAM BİLE ‘DEMOKRASİ OLMAYAN ÜLKELERE YATIRIM YAPMIYORUZ’ DİYOR”

Ulan, herif dünyanın en faşist ülkesinden geliyor, o bile demokrasi, bağımsız yargı, yasalara saygı ve kurumsal yönetimi olmayan ülkelere para yatırırsa, avcunu yalayacağını biliyor da, biz bu gerçeği anlamadık.

“ÇOK SESLİ DEMOKRASİ, İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ OLMADAN BU ÜLKEYE PARA GELMEZ”

Seçimden sonra ilk yapılacak olan bu ”Beka tehdidi” geyiği ile kurulan baskı ve sindirme rejimini sonlandırarak, çok sesli demorkasi, ifade ve basın özgürlüğünü geri getirmek olmalı. Bunlar olmadan, bu ülkeye para gelmez.

“CUMHURBAŞKANI, İŞ BANKASI HİSSELERİNE EL KOYMAYA ÇALIŞIYOR, O ÜLKEYE PARA YATIRIR MIYIM BEN?

Yine 3 hafta önce Londra’dayım, bir banker aynen şunu söyledi: “Cumhurbaşkanı İş Bankası hisselerine el koymaya çalışıyor, o ülkeye para yatırır mıyım ben?”

“AKILLANIN ARTIK!”

Bakın, DİBS ihaleleriyle oynadınız, kafanızca Hazine 2 kuruş tasarruf etti, yılbaşından bu yana 1 milyar dolar kaçtı o piyasadan. Akıllanın artık!

“BUNLAR YAPILMAZSA SEÇMEN AKP’Yİ SATAR, BKP VE CKP’YE OY VERİR”

Beyaz Türkler, “Artık çok geç, AKP yapamaz bunları” diye hayıflanıyor. Yapar kardeşim. O AKP bu ülkeyi AB kapısına getirdi. Öyle bir yapar ki, yapmazsa, seçmen AKP’yi satar, BKP ve CKP’ye oy verir. Çünkü, demokrasilerde çare tükenmez.

[MedyaBold.com] 18.3.2019

28 Şubat’tan 15 Temmuz’a ‘hukuksuzluğa’ direnen bir ailenin öyküsü.. [Sevinç Özarslan]

Ortopedik engelli Yavuz Selim Burgu, Eylül 2016’da Bylock suçlaması nedeniyle gözaltına alındı. Sağlık durumu nedeniyle adli kontrolle serbest bırakıldı. Nisan 2017’de, içeriğinde yine Bylock’tan başka bir şey olmayan ‘mahrem imam operasyonu’yla tekrar gözaltına alındı ve bu kez tutuklandı. Tutuklandıktan 10 ay sonra ilk mahkemesine çıkan Burgu, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tutukluluğunun devamına karar verildi. Dosyası şu an Yargıtay aşamasında.

Anayasa’nın 5275 sayılı kanununa göre, cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen kişilerin cezası, iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Fakat bu yasa, iki yıldır Kayseri Bünyan Cezaevi’nde bulunan Yavuz Selim Burgu için uygulanmadı. Özellikle ‘Cemaat operasyonları’ kapsamında tutuklananlara hiç uygulanmıyor. (Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 1154 hasta ve engelli tutuklu bulunuyor.)

Cezaevlerindeki imkansızlıklar engelli ve hasta tutukluların durumunu daha da ağırlaştırıyor. Nitekim Burgu da iki yıl cezaevinde kalınca geçtiğimiz hafta Kayseri Devlet Hastanesi’nde böbrek ameliyatı olmak zorunda kaldı.

Eşi Rukiye Burgu, “Böbreğinde taş vardı fakat herkeste olduğu gibi ciddi bir şey değildi. Ama iki yıldır cezaevinde kaldığı için taş büyüdü. Çünkü orada hareket etmekte zorlanıyor. Koğuşlar iki katlı. İki koltuk değneğiyle iki katlı bir koğuşta yaşamak eşim için kolay değil. Sürekli su içmesi gerekiyordu, yapamadı. Böylelikle taş büyüyünce doktor alma kararı verdi” diyor.  Ameliyattan birkaç gün sonra, 15 Mart 2019’da tekrar cezaevine gönderilen Yavuz Selim Burgu, sürekli fizik tedavi olmak zorunda olan bir engelli. Sol bacağında his kaybı var ve bu nedenle sol bacağını kullanamıyor. Tüm vücut sağlam bacağına yüklendiği için sağ bacağında da zaman içinde problem başladı ve ameliyat edildi. Sağlam bacağını kaybetmesi demek tekerlekli sandalyeye mahkum olması anlamına geliyor. Ayrıca bir kulağında işitme kaybı bulunuyor.

“SAKAT OĞLUNA BAKICI MI ARIYORSUN!”

1976 Kayseri doğumlu olan Yavuz Selim Burgu, ilkokulu annesinin sırtında okula gidip gelerek okumuş bir matematik öğretmeni. Burgu 2 yaşındayken çocuk felci geçiriyor ve uzun bir süre yürüyemiyor. Annesi oğlunu kayıt için, Kayseri merkezdeki ilkokula götürünce müdür yardımcısı ‘sen sakat oğluna bakıcı mı arıyorsun, niye buraya getirdin. Nasıl okuyacak bu halde?’ diye annesini azarlıyor. Oysa kayıt yaptırılmayan Yavuz Selim Burgu, o sırada okumayı kendine kendine öğrenmiş, üç basamaklı çarpma işlemlerini yapabilen bir çocuk. Okuma yazması olmayan annesi, öğretmen komşularına yalvararak kayıt yaptırabiliyor.

Başarılı bir eğitim hayatının ardından Sakarya Fen Edebiyat Fakültesi Matematik bölümünü bitiren Burgu, yüksek lisansını Cumhuriyet Üniversitesi Tarih bölümünde tamamlıyor. Anadolu Selçukluları adlı bir kitabı da var. Bankacı, daha sonra da devlet memuru olan eşi Rukiye Burgu ile 12 sene önce yaptıkları evlilikten 9 yaşında bir çocukları bulunuyor.

EŞİMLE EVLENMEK İÇİN ÜÇ YIL MÜCADELE ETTİM

“Eşimi tanıdığım ve onunla evli olduğum için çok mutluyum.” diyen Rukiye Burgu, eşiyle evlenebilmek için üç yıl mücadele ettiğini ifade ediyor. İstanbul’da yaşayan ve bankada çalışan bir genç kızı ailesi Kayseri’ye, üstelik engelli! birine vermek istememiş. Ama sonra ‘annem benden daha çok sevdi damadını’ diye anlatıyor Rukiye Burgu: “Eşimle ben Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde İşletme okurken tanıştık. Biz İstanbul’da yaşıyorduk, evlenmek istediğimi ailemle paylaştım, ailem 3 yıl hayır dedi, engelli olduğu için ama ben vazgeçmedim.”

EŞİ DE KHK İLE İHRAÇ

Kayseri Tapu Kadastro Müdürlüğü’nde memur olarak çalışan Rukiye Burgu da KHK ile ihraç bir kamu personeli. Burgu ailesi, 15 Temmuz yaşandığında biri öğretmen, diğeri memur olan bir aileydi. O gece Kayseri’de fuar alanında piknik yapıyorlardı. Rukiye Burgu, “Bu ülkede birilerinin canı çok yandı, hiç hak etmediği bir şekilde. Bunu birileri okusun istiyorum. Benim eşim vatanını, milletini seven bir adam. Şimdi vatan haini suçlamasıyla içeride.” diyor.

28 ŞUBAT’TA DA HAKSIZLIĞA UĞRADIM ŞİMDİ DE

Rukiye Burgu, 28 Şubat’ı en ağır yaşayan öğrencilerden biri. Bugün 28 Şubat’ı sadece bazı başörtülü kadınların sahiplenmesinden de rahatsız:

“Ben İmam Hatip mezunuyum ve 28 Şubat’ın silindir gibi üzerinden geçtiği öğrencilerden biriyim. Bugün bazı başörtülü kadınlar çıkıp sadece 28 Şubat’ı kendileri yaşamış gibi anlatıyor. Okul birincisiyken, o kontenjana alınmamış biriyim. Milli Güvenlik dersine giremediğim için okul birinciliğim elimden alındı. Sonra da katsayı geldi ve ben Cumhuriyet Üniversitesi’nde işletme okudum. Oysa tıp okuyabilecek bir puan almıştım. Şimdi 28 Şubat’ı bazıları sahipleniyor, biz bu işin mağduruyuz diyor. Hayır çok mağdur var. Ve ben şimdi ikinci bir mağduriyet yaşıyorum. Hakkımız, hukukumuz çiğneniyor. Ben Hizmet’e hiçbir şekilde aidiyet duymadım. Eşim ne kadar duyuyor, o kendisiyle ilgili. İnsan haklı tarafta olmalı. Ben 28 Şubat’ta doğru şeyi yaptım. Okuduğum liseyi değiştirmedim, değiştirebilirdim, çünkü kolej sınavlarını da kazanmıştım. ÖNDER’in bursuyla dershaneye gittim. İlim Yayma Cemiyeti’nin yurtlarında kaldım. Şimdi ezmeye çalıştıkları tarafın dershanelerinde okumadım. Bunlar asla suç demek istemiyorum. Şunu demek istiyorum. ‘Biz 28 Şubat’ı yaşadık, şimdi de siz yaşayın’ gibi bir bakış açısı var. E ben 28 Şubat’ı da yaşadım. Doğru yerde olmak lazım. Bunun da her zaman bedeli oluyor.”

[Sevinç Özarslan] 18.3.2019 [MedyaBold.com]

Hırsızlar serbest, yakalayan polislere müebbet

17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasına imza atan polis müdürlerinin yargılandığı davada karar açıklandı.

Eski emniyet müdürleri Yakub Saygılı, Kazım Aksoy, Yasin Topçu ve Nazmi Ardıç’ın da aralarında bulunduğu 10'u tutuklu 67 kişinin yargılandığı davada 15 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

SAVCILIĞIN TALİMATINI YERİNE GETİRMEK DARBE SUÇU SAYILDI

İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nce Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'nin karşısında bulunan binada yapılan duruşmada mahkeme heyeti davaya dair kararını açıkladı.

Mahkeme heyeti, eski emniyet müdürleri aralarında bulunduğu 15 sanığın "Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs" suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasına karar verdi.

SEN MİSİN RÜŞVET KONUŞMALARINI DİNLEYEN!

Mahkeme eski bakan Erdoğan Bayraktar ve oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar’ı dinledikleri iddiasıyla 6 polis hakkında da “kişisel verilerin hukuka aykırı kaydedildiği” iddiası ile dosyalarının tefrik edilerek, başka bir esas numarası ile yargılanmasına hükmetti.

Mahkeme, bazı sanıkları da "silahlı terör örgütüne üye olma", "özel hayatın gizliliği" ve "usulsüz dinlenme suçlarından değişen oranlarda hapis cezasına çarptırdı.

17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasında ismi geçen 4 bakandan biri olan İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler'in rezidansından 7 para kasası, 1 para sayma makinesi ve 1,2 milyon lira para çıkmıştı.

ÖNCE DOSYA SAVCILARDAN ALINDI, SONRA POLİSLER TUTUKLANDI

Cumhuriyet Savcıları Mehmet Yüzgeç ve Celal Kara tarafından 17 Aralık 2013’te başlatılan ve dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Zekeriya Öz tarafından koordine edilen operasyonla siyaset içerisindeki kirli rüşvet ağı ortaya çıkarılmıştı.

Aralarında eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan ve İranlı Reza Zarrab’ın da yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı ve 26’sı tutuklandı.

Yolsuzlukla suçlanan 4 bakan istifa etmek zorunda kalırken, operasyonu yapan hâkim, savcı ve polisler ise önce görevlerinden alındı, ardından birçoğu tutuklandı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekilleri tarafından soruşturma engellenirken, savcılık da 17 Aralık dosyası hakkında takipsizlik kararı vererek rüşvet iddialarının üstünü örttü.

17 Aralık 2013 akşamı Konya dönüşünde Ankara'da mitingi yapan dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Zarrab'dan rüşvet aldıkları ortaya çıkan 4 bakanı (Egemen Bağış, Muammer Güler, Erdoğan Bayraktar ve Zafer Çağlayan) parti otobüsünün üzerine çıkardı. Skandalın üzerinden bir hafta geçmeden 4 bakan Erdoğan'ın talimatı ile istifa etti.

4 BAKAN VE HALKBANK GENEL MÜDÜRÜ GÖZALTINA ALINDI

Aralarında eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, işadamları Ali Ağaoğlu ve Reza Zarrab’ın da yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı ve 26’sı tutuklandı.

Yolsuzlukla suçlanan 4 bakan istifa etmek zorunda kalırken, operasyonu yapan hakim, savcı ve polisler ise önce görevlerinden alındı ardından birçoğu tutuklandı.

Reza Zarrab, "kara para aklağı" suçlaması ile New York JFK Havalimanı'nda 20 Mart 2016'da yakalanmıştı. İki yıla yakın süre tutuklu kalan Zarrab savcı ile işbirliğe yaptı ve tahliye oldu. Zarrab, New York Mahkemesi'nde sadece Zafer Çağlayan'a 50 milyon euroya yakın rüşvet verdiğini itiraf etti.
 
BAHŞİŞİ PEŞİN VEREN İŞADAMI: REZA ZARRAB

İran asıllı işadamı Reza Zarrab’ın örgüt lideri olarak gösterildiği suç şebekesinin, bakanların yardımıyla kara para aklama, rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, altın kaçakçılığı gibi birçok suç işlediği tespit edildi.

Zarrab’ın rüşvet trafiğini kontrol ederken söylediği “O….u ile memurun bahşişini peşin vereceksin.” sözü dönemin sembolü oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yakın medya ise Reza Zarrab için “hayırsever iş adamı” tanımıyla savunma hattını kurdu.

NUMAN KURTULMUŞ’UN ELİNDEN İHRACAT ÖDÜLÜ ALDI

2015 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katılığı bir törende, dönemin Ekonomi Bakanı Namık Zeybekçi ve dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un elinden ödül alan Zarrab, 19 Mart 2016’da tatil için gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde tutuklandı.

İran ambargosunu delmek ve kara para aklamak suçlamasıyla hakkında 135 yıl hapis cezası istenen Zarrab suçlamaları kabul etti.

Rüşvet ağından başta dört bakan olmak üzere devletin en yetkili kişilerinin de bilgisi olduğunu belirten Zarrab, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da rüşvet verdiği kişilerin başında saydı.

Zarrab, Erdoğan ve medyası tarafından “Hayırsever İş Adamı” nitelemesinden çıkartıldı ve vatan haini hatta İran ajanı denmeye başlandı.

İÇİŞLERİ BAKANI MUAMMER GÜLER: ÖNÜNE YATARIM REZA

Zarrab’ın Erdoğan’dan bakanlarına kadar kurduğu rüşvet çarkı, işlediği uluslararası suçlar için Türkiye içinde kendisine güvenlik duvarı oluşturmuştu.

Telefon dinlemelerinde İçişleri Bakanı Muammer Güler, Reza Zarrab’a dokunulmazlık garantisi verirken “Önüne yatarım Reza.” sözlerini sarfetmişti. AKP Hükümeti için dokunulamaz Zarrab’a, dokunanlar ise devlet içerisindeki dürüst memurlardı.

Zarrab’ın altın kaçakçılığı işini İstanbul Atatürk Havalimanı’nda görev yapan Gümrük Müdür Yardımcısı Teoman Coşkun Dudak ilk yakalayan isimdi.

Gana’dan getirilen 64,5 milyon dolar değerindeki 1.5 ton kaçak altının sahte belgelerle ülkeye sokulmaya çalışıldığını fark eden Dudak, tutanakla kaçakçılığı tescillemişti.

O ŞİRKETE 57 MİLYON LİRA CEZA

Reza Zarrab’ın tüm rüşvet tekliflerini geri çeviren Dudak daha sonra Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na tutanağı teslim ederek suç duyurusunda bulunmuştu. Dudak’ın tutanağı sonrası Zarrab’ın şirketine 57 milyon lira para cezası kesildi.

Doğruluğu Zarrab tarafından onaylanan ses kayıtlarında Zarrab, Dudak hakkında, “Teoman’a neler yaptım, ne vaatler ne şeyler. Yok yok adam almıyor.” ifadedelerini kullanmıştı.

Kamuoyu bu ses kaydından sonra Dudak’a “Memur Teoman” ismini taktı. Memur Teoman dürüstlüğünün bedelini Gaziantep’e sürgün yiyerek ödedi.

AYAKKABI KUTULARI, SAATLER, PARA SAYMA MAKİNELERİ

Dönemin bir diğer sembolü ise ayakkabı kutuları oldu. Polis fezlekelerine göre dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Reza Zarrab’tan toplam 52 milyon dolar rüşvet aldığı ortaya çıktı.

Zarrab tarafından Çağlayan’a verilen 720 bin Lira değerindeki lüks marka saat 17 Aralık soruşturmasının en çok konuşulan konularından biri oldu.

Zarrab hakkında ABD’de açılan davada da Zafer Çağlayan kara para aklama ile suçlandı. Ardından ABD’de hakkında tutuklama kararı çıkarıldı.

MUAMMER GÜLER’İN OĞLUNUN EVİNDEN 7 PARA KASASI ÇIKTI

17 Aralık dosyasında adı geçen bir diğer bakan ise eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’di. Güler’in oğlunun evinden 7 para kasası, 1 para sayma makinesi ve 1,2 milyon lira para çıktı.

Toplam 10 milyon lira rüşvet aldığı tespit edilen Güler bunun karşılığında Zarrab’ın trafikte geçiş üstünlüğü kartı ve koruma polisi almasını sağladı.

Dönemin Avrupa Birliği’nden sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın ise rüşvet karşılığı Zarrab için vatandaşlık işlemleri yaptığı belirlendi. Bunun karşılığında çikolata kutusunda 500 bin dolar aldı.

Rüşvet ve kara para aklama çarkının ana merkezi olan Halkbank’ın genel müdürü de gözaltındaydı.

Genel Müdürü Süleyman Arslan’ın evindeki ayakkabı kutuları içerisinden 4,5 milyon dolar para çıktı. Arslan paraların İmam Hatip yapılmak için topladığı bağış paraları olduğunu söyledi.

HALKBANK GENEL MÜDÜR YARDIMCISI’NA ABD’DE 32 AY HAPİS CEZASI

Soruşturma ‘kumpas’a çevrilince paraları geri alan Arslan hakkındaki soruşturma ABD’ye de sıçradı.

Aynı davada ABD'de iki yıla yakın süre tutukla kalan ve itirafçı olan Reza Zarrab’ın verdiği bilgiler sonucu Çağlayan’ın yanı sıra Süleyman Arslan hakkında da ABD’de tutuklama kararı çıkarıldı.

Arslan’ın yardımcısı Mehmet Hakan Atilla da aynı dosya yüzünden ABD’de tutuklanarak kara para aklama ve ambargoyu delmek suçlamasıyla 32 ay hapis cezasına çarptırıldı.

17 Aralık 2013 operasyonunu İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı sevk ve idare etmişti.

ERDOĞAN BAYRAKTAR: BAŞBAKAN İSTİFA ETMELİ

Rüşvet skandalının imar yolsuzluğuna bakan kısmında ise sıradışı gelişmeler yaşandı.

Hazine arazilerini usülsüz şekilde imara açan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, NTV canlı yayınında istifa ettiğini açıkladı.

Bayraktar sorumlunun dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan olduğunu ilan etti: “İmarlık plan ve projelerinin yönlendirme görevini Başbakan Erdoğan’ın emriyle yaptım. Bundan ötürüdür ki, milletvekilliğimden ve bakanlığımdan istifa ettiğimi ilan ediyorum. Başbakan’ın bu vatanı ve milleti rahatlatması için istifa etmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Operasyonun diğer bir ayağında ise Bayraktar’ın oğlu, işadamı Ali Ağaoğlu ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de içinde bulunduğu 22 şüpheli inşaat patronunun ismi yer aldı.

Bu isimlerin rüşvet karşılığında önemli projelerin imar ruhsatı sorunlarını çözdüğü iddia edildi.

17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonunu sevk ve idare eden dönemin İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Şube Müdürü Yakup Saygılı, ekibi ile birlikte büyük rüşvet çarkını çökertmişti. İstanbul 14'üncü Ağır Ceza Mahkemesi bugün Doğu Perinçek'in "Hukuk siyasetin köpeği." sözünü haklı çıkarırcasına Saygılı'yı da müebbet hapis cezasına çarptırdı.

RÜŞVET VE YOLSUZLUĞU ORTAYA ÇIKARMANIN BEDELİ

Hükümet, büyük yolsuzluk operasyonunu engellemek için devlet düzenini tamamiyle değiştirdi. Başbakanlık Müsteşarı Efgan Ala’nın, yeni İstanbul Emniyet Müdürü’ne söylediği “Mahkeme kararını yırt çöpe at!” sözleri yeni düzenin sembolü oldu.

Mahkeme kararları uygulanmadığı gibi, yolsuzluk operasyonunu yapan bütün kadro görevden alındı.

Başlangıç İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’la oldu. Mali Suçları Araştırma Komisyonu Başkan Yardımcısı Faruk Elieyioğlu de operasyonu gizlediği gerekçesiyle görevden alındı.

ZEKERİYA ÖZ, BOLU’YA SÜRÜLDÜ

Operasyonun savcısı Zekeriya Öz, Bakırköy Başsavcıvekilliği’ne gönderilerek soruşturmadan uzaklaştırıldı.

Ardından çıkarılan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kararnamesi ile Bolu’ya sürüldü. Soruşturmayı yürüten Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç de dosyadan alınarak pasif görevlere verildi.

Eş zamanlı olarak Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok ilde emniyet mensubunun görev yeri değiştirildi. 15 ilin Emniyet müdürü ve bir Emniyet Genel Müdür Yardımcısı görevden alındı. Başsavcı ve başsavcı vekilleri sürüldü.

Operasyonun ana yürütücüsü olan İstanbul Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ise hükümetin hedef noktası oldu. Şube Müdürü Yakup Saygılı, yardımcıları Yasin Topçu ve Başkomiser Mehmet Akif Üner dahil onlarca Emniyet mensubu tutuklandı.

SORUŞTURMAYI KAPATMA GÖREVİ

Soruşturmayı kapatma göreviyle yeni atanan Savcı Ekrem Aydıner, 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk soruşturmasına takipsizlik kararı vererek dosyayı kapattı. Takipsizlik kararına yapılan itiraz da reddedilerek adli yönden üstü örtülmüş oldu.

Meclis ayağında olayın üstünü örtmek ise çok uzun sürmedi.

HIRSIZI YAKALAYAN POLİSLERE MÜEBBET

İstifa etmek zorunda kalan 4 bakan hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 15 kişilik soruşturma komisyonu kuruldu.

5 Ocak 2015 tarihinde yapılan oylamada 9 AKP’li üyenin araştırma teklifine red oyu vermesi üzerine dosyanın Yüce Divana gitmesi engellendi.

17 Aralık Soruşturmasından geriye, halen cezaevinde olan onlarca dürüst memur kaldı. Hâkim, Savcı, Emniyet Müdürü, polis ve memurlardan oluşan onlarca kamu görevlisi halen Silivri Cezaevi’nde.

Yakup Saygılı ile Kazım Aksoy’un da aralarında bulunduğu 10 Emniyet amiri “hırsızlığı ortaya çıkardıkları için” müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

[Samanyolu Haber] 18.3.2019

İslam-devlet ilişkisini yeniden düşünmek-2 [Mevlüt Karakaplan]

İSLAMIN AMACI VE DEVLETİN MAHİYETİ

''Ayrıca “devlet” dediğimiz şey insanların bir araya gelerek temel haklarını ve hürriyetlerini muhafaza, adalet ve barışı temin için oluşturdukları sistemin adıdır. Devlet bizatihi maksat değil, insanların her iki cihanda mutluluğa ulaşması için yardımcı bir araçtır. O sistemi oluşturan insanlar bir takım temel inançlar ve değerleri ne ölçüde benimsemişlerse devlet de o ölçüde o inanç ve değerlere yakındır. Dolayısıyla İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. İnsanlar arasında bir sosyal kontratın neticesi olan devlet nihayetinde insanlardan müteşekkildir; “İslami” veya “kutsal” olamaz'' .

Bu ifadeler 25.02.2019 da Le Monde'de yayınlanan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin makalesinden. Konuya bu ifade ile başlamamın sebebi, İslam toplumlarında din-devlet ilişkisindeki problemleri anlayabilmemiz için önemli bazı kavramları içeriyor olmasıdır. Mesela ''İslam devleti'' tabiri konuyu çözümlemek açısından önemli bir kavramdır. Bir önceki yazıda tarihsel süreç içerisinde oluşan algı yanılgısının sebeplerini sıralamış, bu sebeplerin her birisi kendi içinde uzun bilgilendirme ve açıklama gerektirdiği için gelecek yazılarda bu konuları ele alacağımızı ifade etmiştik. İşte bu sebeplerin anlaşılması için öncelikle bazı kavram ve içeriklerin net bir şekilde ifade edilmesi gerekir.

Meseleyi daha en başından, yani İslam’ın ne olduğu konusunda, küçük bir soru ve cevapla izah etmeye çalışalım; İslam nedir ve neyi amaçlar?

İslam, Hz Peygamber'in ilettiği, yüce Allah’ın tüm varlığı yarattığı ve yarattığı insanların da onu bilip, O'na kulluk edip O'nun istediği doğrultuda yaşama, bilmeyenlere ise O'nu anlatma; bu doğrultudaki davranışların ödüllendirilip bunun aksinin ise cezalandırılacağı bilgisine insanların inanması ve bu doğrultuda yaşanılması arzu edilen bir dindir. Bu durumda İslam'ın amaçladığı tek şey bütün insanların (ferd ferd) Allah’ı bilip Allah’ın istediği şekilde yaşamaları ve bunu hür iradeleriyle yapmaları; dolayısı ile öldükten sonra kendilerini bekleyen cezadan kurtulmalarıdır. Anlaşılacağı üzere ancak insanlar hür iradelerini hür bir şekilde kullanabilir, Allah’a inanabilir ve yine ancak insanlar öldükten sonra bu inancın hesap ve sorgusuna maruz kalabilirler. Bu sebeple kurumlar, kuruluşlar, tüzel kişilikler bunu yapamazlar. Çünkü hepsi de insan eliyle oluşturulmuş oluşumlardır ve hepsi de ancak insanın var olması şartı ile var olabilirler. Devlet de bu oluşumlardan sadece bir tanesidir.

Aynı şekilde devletin tanımı ve amacını belirtecek olursak; devlet, insanların tarihin sonraki dönemlerinde daha çok güvenlik endişesinden dolayı bir araya gelerek kendi içlerindeki düzeni sağlasın diye yetki ve haklarının bir kısmını devrettikleri, arzuladıkları bu düzen ve güvenliği sağlaması için de kendisinden adilane yararlanmak istedikleri bir oluşumdur. Dolayısıyla Yaratıcının emir ve dokunmasıyla değil, insanların kendi iradeleriyle var ettikleri bir oluşumdur devlet. Tıpkı kültür gibi, tıpkı gelenek ve görenekler gibi sonradan insanın kendisinin icat ettiği bir sistemdir.

Bu çerçeveden yola çıkarsak, İslam’ın amacı tamamen evrenseldir. Yani tüm insanları kucaklayarak onları Allah'a inanmaya davet eder. Devlet ise tek bir yönetimden oluşan ve hatta mümkünse tek tip insan modeli arzu eden bir oluşumdur. İslam'ın tek gayesi vardır, o da insanların Allah ile tanıştırılması;  devletin ise öncelikli gayesi ve refleksi, devletin muhafazası ve devamlılığını sağlamaktır. İslam insanı tamamen kendi hür iradesine bırakır; devlet ise koyduğu prensiplere herkesin uymasını zorunlu kılar. İslam insanı hedef alır, kişi ile ilgilenir; devlet ise kurumsal ve toptancı hareket eder. İslam kendisine inanmayanın cezasını ileriye, yani Ahirete bırakır; devlet ise kendisine karşı geleni hemen cezalandırır. İslam vahiy ile gelmiştir ve ilahi kaynaklıdır; devlet ise insan eliyle oluşturulmuş ve tamamen dünyevidir. İslam Tüm zamanlara ve tüm coğrafyalara hitap eder, amacı aynıdır; devletin ise meydana geldiği zamana ve coğrafyaya göre hem içeriği ve hem de şekli değişir, değişmek zorundadır.

Tüm bu kıyaslamalardan da anlaşılacağı üzere, devlete dini bir özellik atfetmek, ancak dinin amacında devlet kurmak gibi bir amacın mevcudiyeti ile mümkün olabilir. Oysa bu konuda ise işin esası şudur: Kuran'da, devlet yönetimi ile ilgili hiçbir ize rastlanmaz. Kur’an, devlet başkanı olarak sadece iki peygamberden söz eder; Hz Davut ve Hz Süleyman. Oysa ulu'l-azm (büyük) peygamberlerin hiçbirisi ne bir devlet kurmak gaye edinmiş, ne de bir devlet sistemi iddiasında bulunmuştur. Üstelik hem Hz Davut ve hem de Hz Süleyman ulu'l-azm peygamberlerden olarak zikredilmezler. Hadislerde ise devlet meselelerine pek az değinilmiştir, o da zorunlu olarak. Hz peygamberin Mekke'de iken ve elinde imkan varken, yani yönetime geçebilecekken, böyle bir işe girişmeyip, insanlara tek tek inandığı şeyi anlatmak suretiyle işe başlaması, devlet meselesinin İslam'ın esası bakımından nasıl ''detay'' bir konu olduğunu göstermesi için yeterlidir. Zaten eğer İslam bir ''İslam devleti'' hedefi göstermiş olsaydı, dünyadaki tüm insanları tek tip insan modeline sokmaya çalışmış olurdu. Bu durumda da “(...) Birbirinizi tanıyasınız ve tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık (...)”(Hücurat-13) ayetinin karşılığı olmazdı. Bilindiği gibi bu tutum ise imtihan sırrına aykırı bir durum teşkil ederdi.

Dolayısı ile Siyaset ve devlet olgusu İslam'la birlikte doğmuş ve yeryüzüne dağılmış değildir. Devlet ve insanların bir araya gelmeleri ve organizasyon kurmaları fıtri bir olaydır. İslam burada ne fıtri bir bidat getirmiş, ne de fıtri olanı (devleti) inkâr etmiştir.

İslam'ın devlet konusunda yaptığı tek şey, devlete ve devlet kurumlarına, yine bireyler üzerinden, yani müslüman olma iddiasındaki kişiler üzerinden bir ''İslamilik'' boyası çalmak olmuştur.  Daha açık ifade edecek olursak, İslam, devletin sadece vasıflarıyla ilgilenmiş, bunu da insan haklarının korunması; mesela canın korunması, malın korunması, ırzın korunması, inanç hürriyetinin sağlandığı bir ortamın teşekkülü maksadı ile yapmıştır. Bu sebeple Süleyman Uludağ'ın da belirttiği gibi Kur'an siyasal olarak okunmaya müsait bir kitap değildir. Bu bakış açısı ilk defa çoğunluğunu Şia ekollerin oluşturduğu çeşitli hiziplerin Kuran'ı ve hadisleri siyasal olarak okumaya girişmeleri neticesinde oluşmaya başladı. Bu hizipler sonraları peyder pey geliştirdikleri bütün siyasal teori ve düşünceleri, Kuranda varmış gibi Kurandan çıkarılmış gibi sunmuşlar, hadisler konusunda ise konuyla ilgili birçok kaynağı belirsiz hadis olduğu iddiasında bulundukları sözler öne sürerek daha rahat hareket etmişlerdir.

Tarihsel süreç içerisinde devlet kavramının ulaştığı anlam değişliği ve günümüzdeki devlet dediğimiz, ama maalesef aslında kutsal bir oluşumu kastettiğimiz bu siyasal oluşum, İslam toplumlarının yol ararken ve yoldayken ulaştığı neticedir. Bu netice dolayısıyla bugün İslam dünyasında, despotlar hâkimiyeti ellerinde bulundurmakta, bu diktatörler devlet ve siyaseti müslümanların en temel ve gerekli mevzusu imiş gibi sunmakta ve yine İslam toplumlarının gözünü açıp ilerlemelerine engel olarak çok daha gerekli konularla ilgilenmelerinin önlemektedir. Ve sonuçta Yaratıcı ile olan münasebetleriyle ilgilenmek yerine, günümüzde olduğu gibi tamamen politize olmuş kitleler meydana gelmektedir. Oysa Ali Şeriati ne de güzel ifade eder bu durumu; 'Yolda kaybolmak yolu kaybetmekten daha kötüdür. Siyasete ve dolayısı ile devlet merkezli anlayışa indirgenmiş dini anlayışın durumu tam olarak budur. Dindar toplumlarda görülen rahatsızlıkların tümü, dinin ruh ve yön değiştirmesi ve sonuçta sahip olduğu rolün değişmesi nedeniyledir…

Not: Gelecek yazıda İslam'ın başlangıcında devletin ortaya çıkısı ve hilafetin yerleşmesi mevzusuna değineceğiz.

[Mevlüt Karakaplan] 18.3.2019 [Samanyolu Haber]

Lock Her Up, “O Bacı'yı İçeri Tık!” [Kadir Gürcan]

Saray'dan yapılan Soğuk Savaş dönemi, tedhiş ve tehdit çeşnisi yüksek anons ve bildirilerin herhangi bir ağırlığı kalmadı. “Neden artık Saray ve Cumhurbaşkanı bizim için bir şey ifade etmiyor?” kanaatimiz her gün biraz daha pekişiyor. Ekonomik savrulma bu şekilde devam ederse, benzer bıkkınlık ve kanıksamanın, grip virüsü gibi yayılacağı artık kehanet değil. Mitinglerde toplanan o kadar insan, şahsi kaprislerini sürekli aynı ton ve gerginlikte, mikrofondan bangır bangır bağıran tek kişilik bir tükenişe bilmem daha ne kadar dayanabilirler.

Bu konuşmaların muhatabı kim ola ki? Muhalif belediye başkan adayları, muhtarlar ya da belediye encümenleri mi? Eğer öyleyse, Saray'ı bu kadar küplere bindirmeyi başardıkları için kendileri ile övünebilirler. Zira, muhalefet parti liderleri bile bu kadar başarılı olamıyorlar. Hazret'in yumuşak karnı belli. Oraya dokunup, katıla katıla gülmek varken, bir kamyon dolusu muhalefet lideri beceriksizlikte birbirleriyle yarışıyorlar. Ya hu bir muhalefet lideri, “Bize oy vermeseniz de olur!” der mi? Kışın gününe insanın beyni bu kadar sulanır mı? Bu laubalilik, ait oldukları siyasi partinin sebeb-i vücudunu inkar etmek değil mi?

Kırık dökük de olsa, her seçim döneminde, demokrasi adına kazanımları biriktirmeye çalışıyoruz. Cumhurbaşkanı sayesinde, milliyetçi, muhafazakar, havada karada din, vatan, millet sahiplenmelerini kimseye bırakmayan bir takım insanların ne derece içten çürüdüklerini kanıtlamak bundan böyle daha kolay. Şu an kalabalıkları coşturan bildik cümlelerin bir çoğu, bu günkü Saray sakini ile Çin malları kullanışsızlığında çöpe atılacak. Elbetteki, yerel seçim sonuçlarıyla değil. Cumhurbaşkanlığı seçimi yapmıyoruz ki! Bunu için daha vakit var.

Çok acele etmeyelim ama, şu ana kadar, ezan haricinde dini materyal pek piyasaya sürülmedi. Son anda, din akıllarına gelen iktidar mensuplarının, istatistik ve kamuoyu yoklamalarındaki sonuçları halkın nazarından kaçırmak için buldukları numara fazla alev almadan kendiliğinden söndü. Olayları bir kaç hafta geriden takip eden içi geçmiş Saray yazarları biraz daha üzerinde dururlar, sonra her şey eski haline döner ve ezana da bir şey olmaz.

Mitinglerden birisinde, Cumhurbaşkanı, muhalefet liderlerinden bir bayan'ı hapis cezası ile tehdit etti. O bayan'ın siyasi yetersizliği de dahil, düşünce ve eğilim olarak hiç bir yönü bizi ilgilendirmiyor. Bayan olarak siyaset yapması da bu satırların konusu değil. Sadece, Cumhurbaşkanı koltuğunda oturan, devlet imkanları bir el işaretine bakan bir otoritenin, siyasi olarak kendisinden farklı düşünen bir eğilimin liderini hapis ile korkutması, despot idarelerin sözlük tanımına birebir uyuşması ile ilgileniyoruz. Cumhurbaşkanlığı makamının, spor kulübü, belediye başkanlığı ya da parti, klik ve sendika başkanlığından farklı bir işleyişi olması gerektiği hala anlaşılamamış. Ankara'nın muhalif belediye başkan adayı için, “Alengirli işleri var...” sözü de Cumhurbaşkanına ait. Alengirli işler deyince, on yedi senedir iktidarı zabt edenlerin, boy aynası önünde uzunca bir süre durmaları gerekiyor.

Seçim dönemlerinde yapılan bir çok aşırılıkların, sandıklar açıldıktan ve netice belli olduktan sonra geride bırakılması demokratik bir nezaket. 2016 ABD seçim kampanya döneminde Trump'ın Demokrat Rakibi Hillary için kullandığı “Lock Her Up, Onu içeri tık, hapse at!”  sloganı, bugün Başkan olan Trump için hala yüzkarası bir demokrasi suçu kabul ediliyor. Gerçi, seçim sonrasında böyle bir dava açılmadı ama, seçmenlerin bu marjinalliğe sürüklenmesi noktasındaki aşırılık, Trump'ın hatalar listesinin başında duruyor.

Cumhurbaşkanı'nın bir türlü kurtulamadığı şiddet ve öfke, kadın, kız, çoluk-çocuk, masum, genç, ihtiyar ve şu an hedefe girmemiş, hareket eden bütün cisimler için söz konusu. Milliyetçi-Muhafazakar kesimin, muhalefet bile olsa, yenge, abla, ya da mahallenin namusu diye sahiplenmeleri gereken siyasi figürlere yapılan bu tür çiğ saldırılara karşı duyarsızlığı da bir garip. Ya hu, mahallenin bacısına saldırı var, nerede sizin delikanlılık geleneğiniz?

Nasibine, zayıf bir partiden muhalefet düşmüş olan bayan da korkmuş olmalı ki, seçimlere kadar ağzını bıçak açmayacak gibi görünüyor. Ülkücü Camia'nı 'Bacı'sı iddia ve inatlarını kaybetti; “Bize oy verseniz de olur vermeseniz de. Hepimiz kardeşiz.” Nobel Barış Ödülü hedefli, dost ve kardeş edebiyatı, seçim yarışından çekildiğinin alametleri.

Hillary Clinton zor geçirdiği seçim kampanyası döneminde, “Rusya'nın kuklası!” diyerek Trump'ı hafife almıştı. Başkanlığın iki yılında, Rusya ile işbirliği yaptığı söylentilerden kurtulmak için geçiren Trump, bir kaç ay önce Hillary'nin “Ben demiştim, bu kukla!” hükmünü yine yüzünde hissetti. Hillary ise, seçimi kaybetse de, haklı çıkmanın doyulmaz tadını bir kez daha tattı.

Yunan Mitolojisine göre,  tanrıların gazabından kurtulmak için her yıl bir bakire kurban edilirmiş. Bizim de kaderimiz midir nedir, her seçimde bir mukaddes, bir insani değer ve bize ait bir kıymeti kaybediyoruz. İktidar, kendilerini milliyetçi olarak etiketleyen koltuk değneği bir muhalefetin elinden daha düne kadar, “Abla, bacı, kızkardeş...” olarak bilinen bir mahremi söke söke alıyor, müntesiplerden tık yok. Ayıptır, Tatar Ramazan'ın kemiklerini sızlattınız.

[Kadir Gürcan] 18.3.2019 [Samanyolu Haber]

İlmin Namusu ve Sessizliğe Bürünenler - 1 [Dr. Ahmet Yılmaz]

Mihne süreci, İslam düşüncesinin yaşadığı en karanlık dönemlerden biri hiç kuşkusuz. Dönemin hukukçularının, bilim insanlarının ve kanaat önderlerinin, fikirleri sebebiyle oligarşik bir zümrenin baskısı altında inlediği zor ve zahmetli zamanlar. Onların sadece düşünsel temelde ve ilmî çerçevede sürdürdükleri muhalefetleri sebebiyle türlü yaftalamalara, fişlemelere ve işkencelere maruz bırakıldıkları karanlık bir devir. Hicrî 218-234 yılları arasını kapsayan ve hükümet elitlerinin o günün aydın ve düşünürlerini yıldırma adına uyguladıkları sistemli zulümleri ve cinayetleri ifade için kullanılan bir tabir, mihne.(1)

Abbâsî halifeleri el-Me’mûn (ö. 218/833), el-Mu‘tasım-Billâh (ö. 227/842), el-Vâsık-Billâh (ö. 232/847) ile birlikte anılan yan yakıcı bir süreç. el-Me’mûn tarafından saltanatının sonlarına doğru ihdas edilmiş bir çeşit işkenceli soruşturma ve sorgulama usulü. Zaten Arapçada “sınama”, “bir nevi işkence”, “sorguya çekme”, “çetin imtihana tâbi tutma” ve “eziyet etme”  manalarına gelmekte. Fişlemelerde kullanılan siyasal polis örgütü şefi, bir dönem emniyet müdürlüğü de yapmış olan Bağdat valisi İshâk b. İbrahim idi.

Dönemin abide şahsiyeti ise Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855). Hicrî II. asrın ikinci yarısı ile III. asrın ilk yarısı arasında yaşamış büyük İslâm âlimi, amelde Hanbelî Mezhebini takip edenlerin imamı, muhaddis ve mutlak bir müçtehit… 

Ahmed b. Hanbel’in ilmî çalışmalar açısından çok verimli bir dönem olarak kabul edilen 30-60 yaşları arasını türlü eziyetler ve işkenceler içerisinde geçirdiği görülmektedir. O, Mu‘tezile oligarşisinin güttüğü politikalardan dolayı, her türlü olanaktan yoksun bir hayat sürmüştür. Mesela, Halîfe Me’mûn zamanında Bağdat’ta kurulan Beytü’l-hikme, o dönem itibariyle bir ilim ve tercüme merkezi olarak faaliyette bulunmasının yanı sıra, mu‘tezilî düşüncenin yelkenlerini şişirmekteydi. Oranın kapısı Ahmed b. Hanbel için içeriden sürgülüydü. İnandığı değerler uğruna türlü hakaretlere, aşağılamalara, mağduriyetlere ve mahrumiyetlere uğramıştı. Kırbaçlar altında inim inim inlemiş ama her şeye rağmen hakkın ve hakikatin sesi olmaktan geri durmamıştı.

Bu süreçte onunla birlikte baskılara direnebilen âlimlerin sayısı gerçekten azdı. Muhammed b. Nûh, Hasan b. Hammâd es-Seccâde ve Ubeydullah b. Ömer el-Kavârîrî onlardandı. Bu üç âlim İshak b. İbrâhim tarafından zincire vurularak tekrar tekrar sorgulanmış, Muhammed b. Nûh görüşlerinde ısrar etmiş, diğer ikisi resmî görüşü benimseyip kurtulmuştu. Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Nûh elleri zincirli, ayakları prangalı olarak o sırada Me’mûn’un bulunduğu Tarsus’a gönderilmişti.(2)

Me’mûn’un ölmesi üzerine Bağdat’a geri gönderilen iki kişiden Muhammed b. Nûh da yolda prangaların eziyetine dayanamayarak vefat etmiş, Ahmed b. Hanbel ise yapayalnız Bağdat’ta bir hücreye atılmıştı.

Bununla birlikte o, ilmî haysiyetini her zaman muhafaza etmiş, hayatının hiç bir döneminde istiğnâ düşüncesinden ayrılmamış, türlü zulümlere rağmen ilmî çalışmalarını sürdürmüştü. Bir defasında Me’mûn, İshâk b. Mûsâ el-Ensârî’ye bir miktar para vermiş ve: “Bunu hadis ile iştigal edenlere dağıt” demişti. O günlerde birçok ilim ehlinin bu hususta bir zafiyet içinde olduğunu biliyordu. Birçokları bu yardımı kabul etti. Ahmed b. Hanbel ise böyle bir minnetin altına girmeyecek ve saraydan gelen o bahşişi geri çevirecekti.(3)

Ahmed b. Hanbel, babasından kalan dokuma tezgâhının kirasından aldığı para geçimine yetmediği için, bazen ücretle kitap istinsah eder, bazen kemer dokur, bazen de hanımının eğirip dokuduğu kumaşı satardı. Ekinler biçildikten sonra tarlada kalan döküntüleri diğer ihtiyaç sahipleri ile birlikte topladığı olurdu. Yakınlarının söylediğine göre, evinde yiyip içecek bir şey bulunmadığı zaman bundan gocunmaz, ekmek kırıntılarını ıslatır, üzerine tuz döküp yerdi. Pahalı yiyeceklere iltifat etmezdi. Tahsil hayatı boyunca da aynı sıkıntılara katlanmış, fakat hiç kimseden yardım kabul etmemişti. Kendisinden hadis dinlemek üzere Yemen’e kadar kervancıların yanında deve bakıcılığı yaparak gittiği hocası Abdurrezzâk b. Hemmâm ona bir miktar yardımda bulunmak isteyince: “Eğer birinden yardım kabul etmeyi arzu etseydim, bu kişi sen olurdun” diyerek kabul etmemişti. Kendisini seven bazı tacirlerin ve ona saygı duyanların ısrarla vermek istedikleri binlerce dirhem veya dinarı almamış, reddettiği büyük imkânları, başkalarının geri çevirmediğini söyleyen oğlu Sâlih’e, Tâ-Hâ sûresinin 131. âyetini okuyarak, Allah’ın vereceği rızkın daha hayırlı ve daha kalıcı olacağını ifade etmişti.  Aynı konuda sitemde bulunan amcasına da, “Biz paranın peşinde olmadığımız için geliyor, eğer onun peşinde olsaydık gelmezdi” demişti. Mütevazı evi son derece sadeydi. Buna rağmen misafirlerini evinde ağırlar ve onlara kuru bir ekmekle bile olsa ikramda bulunurdu. Yardıma muhtaç yakınlarına veya kendisinden yardım isteyenlere elindeki üç beş dirhemin tamamını verirdi. (4)

Arkadaşı ve talebesi Ebû Ca’fer el-Enbârî’nin Ahmed b. Hanbel’in yaşadığı zorlukları ifade etme sadedinde anlattıkları çok dikkat çekicidir:
“Me’mûn’un Ahmed b. Hanbel’e işkence etmeye başladığını duyunca hemen Fırat Nehri’ni aşarak bir şekilde onun yanına ulaştım. Onun birçok sıkıntı ve eziyete maruz bırakıldığına bizzat şahit oldum. Yanına girdiğimde ona selâm verdim. Bana: “Ebû Ca‘fer, zahmet çektin!” dedi. Ona: “Buna zahmet denilmez” dedim. Ardından şöyle devam ettim: “Ey başına bu kadar felaket gelen Ahmed! Sen bir ilim ehli olarak şu insanların rehberi konumundasın. İnsanlar senin ilmini takdir ve sana itibar etmektedirler. Eğer sen Kur’ân’ın yaratılmış olduğu fikrini kabul edersen, onların büyük bir kısmı peşinden gelecekler. Eğer kabul etmezsen, onlar da seninle beraber kabul etmeyecekler. Bununla beraber bu adam (Me’mûn) seni öldüremese de sen bir gün zaten öleceksin. Ölüm var. O halde Allah’tan kork ve bunların bâtıl taleplerine icâbet etme. Ahmed b. Hanbel, “mâşâallâh, mâşâallâh” derken bir taraftan da ağlıyordu. Benim sabır telkin eden cümlelerim bittiğinde: “Ey Ebû Ca’fer bana bunlardan biraz daha bahsetsen!” diyordu ve ben de ona biraz daha anlatıyordum. O, gözlerinden yaşlar süzülürken, “mâşâallâh, mâşâallâh” demeye devam ediyordu.”(5)

Ahmed b. Hanbel gibi bir iman ve amel kahramanının bile bir insan olarak yeri geldiğinde sabır ve tahammül takviyesine ihtiyaç duyabildiğini ifade eden bu satırlar beni derinden etkiledi. Asr sûresi aklıma düştü bir an. “İnsanın gerçekten ziyanda olduğunun” vurgulanmasının akabinde, hüsran yaşayacak insanlardan istisna sadedinde, “birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin” dile getirilmesi ne kadar da manidar! Özellikle şu zor günlerde; toplum içerisinde ezilen, hor ve hakir görülen, sayılarının azlığı veya güçsüzlükleri sebebiyle zulme maruz kalan mağdurların, birbirlerine sabır ve hakikat tavsiyesinde bulunmayı başarabilmelerinin önem arz ettiğini ve bunun Kur’ânî bir ödevimiz olduğunu düşünmekteyim. Yoksa Ahmed b. Hanbel’in sîretine genel olarak bakıldığında onun; bir Müslüman'da bulunması gereken en temel özelliklerden olan sabır, sebat ve tahammül hasletlerini en güzel bir şekilde taşıdığı görülüyor. O, bu ifritten süreçte maruz bırakıldığı türlü eziyetlere tahammül etmesini bilmiş, birçok imkânsızlık içinde sabr-ı cemîl göstermek suretiyle ilminin namusuna sahip çıkmış ve temsil keyfiyetini en güzel bir şekilde yerine getirmiştir.  Onun sergilemiş olduğu bu güzel meziyetler, gerek kendi devrinde yaşamış olan hakşinas âlimler tarafından gerekse daha sonrakiler tarafından kabul ve tasdik edilmektedir.
Yazımızın başlığının ikinci kısmı olan sessizliğe bürünenlere ise bir sonraki yazımızda değinelim…

1- Yücesoy, Hayrettin, “Mihne”, DİA, XXX, 26.
2-Taberî, Tarih, VIII, 631-645.
3-el-Mizzî, Tehzibü’l-kemâl, I, 459.
4-Kandemir, Yaşar, “Ahmed b. Hanbel”, DİA, II, 77.
5-el-Mizzî, Tehzibü’l-kemâl, I, 461.

[Dr. Ahmet Yılmaz] 18.3.2019 [Samanyolu Haber]

Albay Hulusi Yahyagil'in gözüyle Çanakkale [Abdullah Aymaz]

Bediüzzaman Hazretlerinin her zaman ihlasta önde olan Nur’un birinci talebesi Hulusî Ağabeyimiz Harbiye'de iken Birinci Dünya Savaşı patlak verir. O da emsâlleri gibi tahsilini yarıda bırakıp cepheye koşar. Kısa bir süre savaş için askerî hazırlık eğitimi gördükten sonra 21 Ekim 1914’te on sekiz yaşında ordudaki yerini alır. 25. Alayın çeşitli bölüklerinde görev yaptıktan sonra 14 Temmuz 1915’te asteğmen olur. 26 Temmuz 1915’te Çanakkale Savaşına katılır. Anafartalar Conk Bayırı Muharebesinde 25. Alayın 10. Bölüğüyle savaşın en yoğun çarpışmalarında bulunur. İstanbul’dan getirilen topların cepheye taşınması için atlarla çekilen ağır toplardan biri bataklığa saplanır. Atlar ne kadar hamle yapsalar da bir türlü topu saplandığı yerden kurtaramazlar. Derken Hulusi Bey devreye girer. Birliğinde bulunan DESTAN  isimli atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insanla konuşur gibi atın boynuna sarılır: “Destan, haydi yavrum, bu din işi, vatan işi, göreyim seni!” der. Atlar son bir defa dehlenir, kırbaçlanır. Büyük bir hamleyle top saplandığı yerden kurtulur. Ama DESTAN, yaptığı hamle sonunda cansız yere serilir. Zira takatinin üstünde gösterdiği gücün sonunda çatlayarak ölmüştür.

Hulusî Bey Çanakkale’de yaşadıklarını şöyle anlatır: “Bir çok çıkarmalar yapıldı. O zaman harbe giderken pilav yemeye gider bir hevesle gitmiştik. 30 Mart 1915’te Seddülbahir’e gelmiştik. Çanakkale’nin Anafartaların, Conk Bayırı’nın DİNÇ  FIRKASI idik. Süngülü tüfekle ‘Allah Allah!’  diye gidiyorduk. Anafartalar Muharebesinde Cenab-ı Hakk'ın lütfu ile gazi olduk… Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktı. Şayet su bulunmazsa, teyemmüm edilecekti. 8 Ağustos 1915’te yüzümden, kolumdan, göğsümden yaralandım. Yaralandığım gece KADİR GECESİYDİ. Karadan, denizden top mermileri patlıyordu. Bir top mermisi önümde patladı. İki el ateş ettim. Yanımdaki asteğmen ‘Silahla bir kaçını temizleyeyim’ dedi. Siperdeyken düşman cephesinden gelen kurşun sol yanağıma isabet etti. Yüzüme elimi attım, baktım kanıyor. Bir kurşun da köprücük kemiğimi ikiye bölerek kalbime doğru bir buçuk santimetre kadar ilerlemiş. Sol koluma da kurşun isabet etmişti. Artık şuurum tam işlemiyordu. Üstümde yepyeni bir paltom vardı. Kandan, üzerinde elle tutulacak bir yer kalmamıştı.  Beni, ‘Bununla uğraşılmaz, hayata döndürülmesi zor’ diye ölüler ve ağır yaralılar arasına bıraktılar. Baygın halde yatıyordum. Birden kulağıma gâibten bir ses geldi. Bu gaybî ses, ‘İmâmuhâ, kitâbuhâ, yazâruhâ!.’  (Bu ses âdeta ona şunu ifade ediyordu: ‘Senin bu dünyada daha vazifen var. Asrın İMÂMI’na asker olacak, onun KİTABINI  YAZACAK  YAYACAKSIN. Ona TALEBE  olacak, HİZMET  edeceksin, KALK!)  diye çınlıyordu. Beni bu ses uyandırdı. Üzerimden pardösümü çıkardılar. Her yerinden kan süzülüyordu!  Kendime gelir gelmez, karşımda duran Fransız doktora Fransızca olarak ‘Allah’ın izniyle ben ölmeyeceğim!’ diye bağırdım. Bunun üzerine beni ölüler arasından alıp önce Biga’da daha sonra İstanbul’da tedavi altına almak üzere gönderdiler. Harbiye Mektebi hastane olmuştu.”

Çanakkale Muharebesinde yaralılar şehitler hep alnından vuruluyordu. Çünkü biz mazgallardan gözetlemek için başımızı çıkardığımızda düşman bizi ayna ile takip ediyor, hemen ateş ediyordu. Bunu öğrenince biz de başımızdaki kalpağı küreğin sapına takıp göstererek hedef şaşırtmaya başladık. Çanakkale şühedâ (şehitler) mezarlığıdır. Orada en yetişmiş askerlerimizi kaybettik. Şehitler arasında elinde borusu, küreği ile şehit düşenler vardı. Tedavim yaklaşık beş ay sürdü. Ocak 1916’da tekrar cephedeki Birliğime döndüğümde, üç gün sonra Zafer ilan edildi. Düşmanlar büyük bir hezimet içinde Çanakkale’yi terk ettiler.”

“Çanakkale bir salhane-i kebirdir. O hiçbir şeye benzemez. Bölük, tabur savaşa girdiği gün eriyordu. Öyle bir salhaneydi, orası. Mezbuhane muharebe ediyorduk. Asrın her türlü ihtiyaçları temin edilmiş ordularına karşı, âdeta iman kuvvetiyle et ve kemikten bir set oluşturmuştuk.”

“12-13-14  Nisan ikindi vaktine kadar, Seddülbahir’de düşmanın o amansız saldırısına kadar, ah bir tek atacak topumuz olsa diyorduk. Ama yoktu, hasret kalmıştık. İşte böyle perişaniyet ve mahrumiyet karşısında bu  millet en güzîde evladlarını Çanakkale Muharebesinde kaybetmiştir. Çanakkale, hem zaferdir, hem mağlubiyettir. Mağlubiyetin sebebi de Çanakkale’deki zaferdir. Çünkü bu millet en değerli unsurunu orada kaybetmiştir. Eridik mahvolduk. Düşünebiliyor musunuz 25. Alay 3.000 mevcuduyla savaşa girdi, bir günde ölü ve yaralı sayısı alayın nüfusu kadar 3.000 kişi! Tarih kitaplarında bunları okuyamazsınız!”

“Savaşın sonlarına doğru askerler arasında gökte bir nur görüldüğü haberi yayıldı. Ben o nuru gece rüyamda gördüm. Ertesi gün gördüğümü arkadaşlara anlattığımda ‘Biz de gördük’ dediler. O nurda; ‘İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ’  (Ey Muhammed Biz sana apaçık bir fetih ve zafer ihsan ettik) (Fetih Suresi, 48/1) yazılıydı.”

“Çanakkale Savaşı esnasında bir rahatsızlığım sebebiyle doktora gidip muayene olmuştum. Doktor Müslüman değildi. Gelen Müslüman askerlere KOLERA  teşhisi koyup, tel örgüler arasına kapattırıyordu. Ben bunu fark edince bir fırsatını bulup kaçtım.”

“Çanakkale Savaşı’nı asıl planlayan 4. Ordu Komutanı Mareşal Osman Paşadır. Bu zât aslen Tatar olup çok müttaki bir kişidir.”

Gerçek tarih yazılırken, merhum Hulusî  Ağabey gibi bizzat savaşa iştirak edenlerin hatıralarından da istifade edilmelidir…

[Abdullah Aymaz] 18.3.2019 [Samanyolu Haber]

Tarrant, Breivik ve ‘tecritteki sivillerin savaşı’ [Engin Tenekeci]

Yeni Zelanda’da  iki camide gerçekleştirilen 49 kişinin öldüğü ve 48 kişinin yaralandığı vahşet özellikle Norveç’te daha farklı bir yankı buldu. Zira bilindiği üzere cani Breivik, 22 Temmuz 2011’de  77 kişiyi katletmişti. Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern, vahşeti ülkenin en karanlık günlerinden biri olarak açıkladı. Benzer açıklamaları da şimdiki NATO Başkanı, o zamanki Norveç Başbakan’ı Jens Stoltenberg de yapmıştı.

Oslo Üniversitesi’nde  görev yapan terör uzmanı Prof. Tore Bjørgo, katliamı, “tecritteki sivillerin savaşı’’ şeklinde niteledi.  Ülkenin en trajlı günlük gazetesi Aftenposten’e konuşan Bjørgo, din kisvesi altındaki radikal ve aşırı sağcıların ortak paydalarına da dikkat çekti: Diğerleri. Zira bu tür çarpık ideolojiler “diğerleri” argümanı ile besleniyor. Bunu şu şekilde açabiliriz:  Aşırı sağcılara göre Avrupa, “diğerleri” olan Müslümanların; radikal gruplara göreyse Avrupalıların “diğerleri” ve bu yüzden İslam dünyası güya tehdit altında. Tore Bjørgo, Yeni Zelanda katili Brenton Tarrant ile Brevik’in oldukça benzer yanlarının olduğuna dikkat çekti. Menifestolarının dahi bir birine benzediğine işaret etti.

Hatırlarsak Breivik Norveç’i müslümanların işgal edeceğini, bunun  nedeninin ise o dönem iktidarda olan Norveç İşçi Partisi (Ap) olarak açıklamıştı. Basında yer alan haberlerde Tarrant’ın  da benzer açıklamalarda bulunduğunu okuyoruz. Breivik, Partinin gençlik kollarının Utøya adasında düzenlediği kampı polis kıyafetiyle basarak çoğunluğu çocuk olan 69 kişiyi acımasızca katletmişti. Son dönem açıklamalarında pişman olduğun dile getirmişti.

İsveçli terör uzmanı Magnus Ranstorp ise, teröristin manifestosunun onun nasıl bir ruh haleti yansıttığı meselesi üzerinde durdu. Ranstorp göre terörist etno-milliyetçi, faşist, anarşist, narsist, komünist bir ruh portesine sahip. Norveçli birçok psikolog da Brevik’in narsist bir fıtrata sahip olduğunu ifade etmişti.

Daniel Poohl ise, İsveç’te yayınlanan  dini ve anti-ırkçı bir derginin genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Ona göre Brevik ve Tarrant’ın katliamları hemen hemen aynı. Avrupa’da bu tür terör faaliyetlerini  gerçekleştiren aşırı sağcıları “cihatçılar” şeklinde tanımladı. Ayrıca Poohl, iki teröristin de katliamlarını faşizm alaşımlı postmodern bir kokteyl olduğu düşüncesinde.

Diğer taraftan Tarrant manifestosunda Breivik ile kontak halinde olduğunu ve gerçekleştirdiği katliamı Breivik’in kendisine bir nevi kutsi bir misyon olarak takdim ettiğini iddia etti. Ancak Breivik’e gelen mektuplar sıkı bir denetim atında olduğunu hemen hatırlatalım. Zira Breivik’in avukatı Øystein Storrvik yine Aftenposten gazetesine yaptığı açıklamada Breivik’in dünyaya kapalı bir tecrit hayatı yaşadığını ve bundan dolayı Tarrant’ın onunla kontakta olmasınım sıfır ihtimal olduğunu belirtti.

O dönem Breivik katliamına ilişkin  Zaman gazetesi olarak Oslo’daki ofisinde görüştüğümüz dönemin Norveç eski Savunma bakanı Espen Barth Eide, Breivik katliamının beraberinde,  kendisini halktan tecrit etmiş ferdi terörü de gün yüzüne çıkardığını söylemişti. Buna karşı ciddi önlemler alınması gerektiği uyarısında bulunmuştu. Hatta o dönem Aksiyon dergisinde Breivik katliamına ilişkin ‘Norveç’i yalnızlık vurdu’ başlıklı bir haber yayımlanmştı.

Eski bakan yukarıdaki bu açıklamaları bize bir kez daha terör uzmanı Tore Bjørgo başlığa çektiğimiz,”tecritteki sivillerin savaşı” tespiti hatırlattı. Aslında tam da burada  Fethullah Gülen Hocaefendinin Yeni Zelanda halkına yaptığı taziyelerdeki bazı sözlerine dikkat çekmekte fayda var. Taziyenin tamamı TR724 haber sitesinde okunabilir. Burada belki de üzerinde durulması gereken husus, Hocaefendi’nin bu tür saldırıların nedenine değindiği şu açıklamadır: “Kendisini yer yer İslamofobi, Antisemitism, Hristiyan düşmanlığı, yabancı düşmanlığı veya başka şekillerde gösteren problemin temelinde yatan ön yargı, korku ve nefret psikolojisi bir insanlık problemidir.”

Hocaefendinin özellikle ‘ön yargı’ hastalığını başta zikretmesi manidar. Sanki bu virüs insanın içine girince beraberinde ‘korku ve nefret’ virüslerine de davetiye çıkarıyor. Bu tür manevi hastalıklarsa insanı yalnızlığa ittiği bir gerçektir. Korkan ne yapar, halktan kendisini soyutlar, kalabalıklardan kaçar. Tüm yabancıları potansiyel düşman görür. İçerisine attığı nefret tohumu gün geçtikçe filizlenip ağaç haline gelir ve neticesinde böyle katliam meyveleri verir. Bundan dolayı Hocaefendi’nin taziyesi ve içerisindeki reçetelerin üzerinde uzunca durulması gereklidir.

[Engin Tenekeci] 18.3.2019 [TR724]

Acı, empati, samimiyet, anne, kadın, lider: Jacinda Ardern [Hasan Cücük]

Jacinda Ardern’in adını genellikle dünyada kadın devlet ve hükümet başkanları listesi yapılırken duyardık. Ülke yöneten 11 kadından biri olan Ardern görevi sırasında hamile kalmasıyla dünyanın ilgisini çekmeye başladı.

Başbakanlığının yanına ‘anne’ ünvanını ekleten Ardern, ülkesi, tarihinin en kanlı terör saldırısına uğradığında liderlik vasfıyla öne çıktı. Bir anne, eş ve tüm ülkenin başbakanı olduğunu tavır ve davranışlarıyla gösterip, tüm dünyaya liderlik dersi verdi, veriyor.


26 Temmuz 1980 doğumlu olan Jacinda Ardern, 19 Ekim 2017’de yapılan genel seçimleri kazanarak Yeni Zelanda başbakanı oldu. 1 Ağustos 2017’de İşçi Partisi liderliğine seçilen Ardern, çiçeği burnunda bir genel başkan olarak girdiği ilk seçimden başbakan olarak çıktı. Ocak 2018’te kameraların karşısına eşiyle birlikte geçen Ardern, vereceği önemli haberin ‘haziran ayında anne olacağı’ olduğunu belirtiyordu. 21 Haziran’da Neve adını verdikleri bir kız çocuğu dünyaya getiren Ardern 6 haftalık doğum iznine ayrıldı. Pakistan başbakanı Benazir Butto’dan sonra görevi başındayken anne olan ikinci başbakan olarak tarihe geçti.

Jacinda Ardern, eylül ayında New York’ta yapılan BM Genel Kurulu’na 3 aylık kızıyla katıldığında bir kez daha objektiflerin çevrildiği isim oldu. 38 yaşındaki başbakana eşi Clarke Gayford eşlik etti. BM kürsünden Genel Kurula hitap ederken, bebeğin bakıcılığını babası üstleniyordu. Ardern’in oğlu Neve için bastırılan ve üzerinde ‘first baby’ yazan güvenlik kartı da Twitter’da çok paylaşılanlar arasına girdi. ‘Ülkeyi yönetmek mi yoksa 3 aylık bebekle 17 saat uçakla yolculuk etmek mi daha zor?’ sorusuna “Şu anda birbirine eşit gibi… Ancak ben ve eşim Clarke bunun üstesinden geliyoruz.” diye konuştu. Ardern uçakta diğer yolcuları rahatsız ettikleri için onlardan özür dilediklerini de sözlerine ekliyordu. New York yolculuğuyla ilgili ilginç bir ayrıntı ise, eşi Clarke Gayford’un resmi ziyaretteki masraflarını ise devletin kasasından değil, kendi şahsi bütçelerinden karşılamaları oluyordu.

YENİ ZELANDA’NIN KARA GÜNÜ

15 Mart tarihi Yeni Zelanda için artık kanlı bir günün adı oldu. Christchurch şehrindeki iki camiye otomatik silahlarla saldıran 28 yaşındaki Avustralya Brenton Tarrant, ülke tarihinin en kanlı eylemine imza attı. Cuma için camileri dolduran Müslümanlar, terörün hedefi oldu. Saldırı şok etkisi yaptı. Saatler ilerledikçe bilanço ağırlaştı. Hayatını kaybedenlerin sayısı her geçen gün artarken, ilk resmi açıklamayı ülkenin başbakanı Jacinda Ardern yaptı: 40 ölü, 49 yaralı. Bugün itibarıyla 50 kişi hayatını kaybetti.

Saldırının adını tereddütsüz ‘terör’ olarak koyan Ardern, ’’Bu, Yeni Zelanda’nın en karanlık günlerinden biri olacak” dedi basın karşısında. Jacinda Ardern, hayatını kaybedenlerin çoğunluğunun Yeni Zelanda’ya göçmen ve mülteci olarak gelenler olduğuna işaret ederek, ‘Onlar Yeni Zelanda’yı evleri olarak seçtiler. Evet, burası onların evi. Aslında onlar, biziz. Bu şiddet eylemini gerçekleştiren kişi aslında bizi öldürdü. Onların (teröristlerin) burada yeri yoktur. Böylesi bir şiddet eylemi asla kabul edilemez. Bu benim ve tüm Yeni Zelandalıların düşüncesidir.’ diedi sesi titreyerek. Kolay değildi. Ülkesi 1990’dan sonra en kanlı eyleme sahne olmuştu. Duruşu topluma moral olacaktı. Vereceği mesajlar önemliydi.

SİZ ASLINDA BİZSİNİZ

Jacinda Ardern, anne, eş ve başbakan olarak acıyı yüreğinde hissediyordu. Empati yapıyordu. Acıyı paylaşıyordu. Müslüman toplumları ziyaret etti, siz aslında bizsiniz mesajı verdi. Ne mağduriyet çıkarıyor, ne nefret tohumu ekiyor. Bizim topraklarımızda pek görmediğimiz acıya ortak olma hasletini ortaya koyuyor. ‘Ülkenin en karanlık günü’ dediği menfur saldırı sonrası Müslümanlara ait dernek ve lokallere gidip taziyelerini iletiyor. Başını örten ve yas kıyafeti olarak siyah giyinen Ardern, sadece görüntüde değil beden dili ve konuşmasıyla da acıya ortak oluyor. Hüzün yüzüne yansıyor. Konuşurken umutsuzluk değil, umut aşılıyor.

Yeni Zelanda Pakistan Birliği’ni (PANZ) ziyareti sırasında ‘Ulusumuza büyük bir acı hâkim. Bizler kalbimizin derinliklerinde acınızı hissediyoruz” ifadelerini kullandı. ‘Elem, haksızlık ve öfke hissediyoruz’ derken sesi yine titriyordu. Cenazelerin en kısa sürede ailelerine teslim edilmesi için çalışmaların aralıksız sürdüğünü belirtip, ‘Şuan benim için önemli şey sizlerin güvenliğidir. Özellikle ibadet mekanlarındaki güvenliğiniz birincil düşüncem.’ garantisi verdi. Konuşması ve davranışlarında, saygı ve merhamet vardı. Yakınlarını kaybedenlere sarılırken, yaşadığı acıyı yüz ifadesi ortaya koyuyordu. Terör saldırısı sonrası arayan ve ‘Yeni Zelanda’ya nasıl yardım edebileceğini’ soran ABD Başkanı Trump’a verdiği cevap ise tarihe geçti: “Tüm Müslüman topluluklar için sempati ve sevgi duyun.”

[Hasan Cücük] 18.3.2019 [TR724]

Hizmet’in stratejik vizyonu ve ırkçılık sorunu [Uğur Tezcan]

İster bağlı olduğunuz grubun ideolojisi istikametinde olsun, ister İslam’ı farklı yorumlayan anlayışlarınızın tesiri altında olsun Hizmet Hareketinden rahatsızlık duyuyor, metodlarını tasvip etmiyor veya topyekün nefret ediyor olabilirsiniz. Bunu Türkiye’nin şartları göz önünde bulundurulduğunda çok garip karşılamıyorum. Zira sizler, yıllar boyunca birbirine karşı kin güttürülerek, nefret ettirilerek, ötekileştirilerek, cahil bırakılarak ve parçalanarak yönlendirilmeye alıştırılmış kayıp bir neslin fertlerisiniz. O dar kalıpları aşıp öteki olanla empati kurabilmenizi ve iletişim tesis edebilmenizi beklemek omuzlarınıza fazlaca yük bindirmek anlamına geleceği için bu size karşı bir nevi haksızlık etmek anlamına bile gelebilir. Anormalliklerin sıradanlaştığı, sürekli düşman üreterek yaşamanın artık bir norm halini aldığı, kimseye güvenmemenin geçer bir akçe olduğu böyle bir ortamda sizlerden içine hapsolduğunuz fasit dairenin zincirlerini kırıp insanlığınızı ve Müslümanlığınızı zamanın ruhuna göre yeniden inşa etmenizi beklemek sadece ütopik hayaller kurmak anlamına gelebilir.

İşte Hizmet Hareketi böyle bir toplumun içinde neş’et etmiş olan bir harekettir. Nefretle, ümitsizlikle, vizyonsuzlukla ve cehaletle zehirlenmiş bir toplumun içinde kendine özgü; ama Kur’an’dan süzülen bir vizyonla kök salmaya başlamış; kayalıklarda biten nadir ve nadide bir çiçek gibi filiz vermeye yüz tutmuş bir oluşumdur. Mükemmel değildir elbet; içinde yetiştiği toplumun bazı hastalık, hata ve kusurları onun da üzerine bulaşmış olsa da o, onları ‘Allah rızası’ bahçelerine yağan rahmet yağmurları altında yıkamaya azmetmiş ve öyle bir azimle de o kayalıklar arasında kök salmaya niyet etmiş bir harekettir.

Cihat düşüncesi belli bir döneme kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli hayat anlayışı olmuş olsa da; onu Batı’ya açılmaya yönlendiren ileri görüşlü vizyon onun için daha önemli bir hayat kaynağı olmuştur ve ona önemli bir varolma sebebi kazandırmıştır. Birincisi ona hareket için geçerli azim, irade ve enerjiyi vermişken, ikincisi de o harekete bir pusula gibi yön vermiş, istikamet sağlamıştır. Kendi etrafındaki kendi gibi olan gruplar, beylikler ve ülkelerle gerekli olmadıkça uğraşıp zaman kaybetmemiş, ona sürekli enerji kaybettirecek ve onu kısır bir çekişmenin içine hapsedebilecek öyle itiş-kakışlardan uzak durmaya çalışmıştır. Eğer kendisini sürekli olarak öyle bir çekişmenin içine çekmeye çalışan Pers de olmasaydı eminim ki Osmanlı, daha değişik formlarda da Batı’ya ve hatta Okyanus ötesine açılmaya gayret gösterirdi. Bu anlayışla olsa gerek, o; belli kadrolar için yetiştirdiği insanları bile o dar kalıplı fitne ortamlarında yetişen, zihinleri kabilecilik ve grup aidiyetçiliği gibi anlayışlarla bulanıklaşmış, kendi dar kalıpları ve çekişmeleri içine hapsolmuş çevrelerin çocuklarından değil de kendi vizyonu ve İslami anlayışı ile yetiştirdiği devşirme çocuklardan seçmiştir. Bu da aslında bir nevi açılımdır ve zamanın şartlarına bağlı olarak düşünülmüş önemli bir stratejidir.

Hizmet Hareketi de benzer bir yol izlemektedir. Kurduğu kurumlar aracılığıyla hamasetten uzak bir anlayış izleyerek kendisine ait bir kulvar çizmiş ve önemli bir vizyon geliştirmiştir. Bu vizyonu Türkiye’deki bir çok kesim, girişte belirttiğim reflekslerden ötürü, anlayamasa veya kabul etmese de, o; Kur’an ve Sünnet’ten harmanlanan önemli bir anlayıştır. Hareket de tıpkı Osmanlı gibi o hastalıklı ve sürekli fitne kazanı gibi kaynayan zehirleyici ortamın didişmelerine bulaşmak istememiş, kendisini sürekli olarak eleştiren, hor ve hakir gören, aşağılayan, ithamlarla suçlayan, belli itiş-kakışların içerisine çekmek isteyen gruplarla gereksiz tartışmaların içine girmemiş; hatta kendisini onlara anlatma veya kabul ettirme gibi bir endişeye de kapılmadan ve vakit kaybetmeden o zehirleyici, hamasileştirici ortamdan uzak durmaya çalışmıştır. O toplumun içinden kurtarabilediği kadar insanı eğitip, bilinçlendirip, kurtarmaya çalışarak belli bir kıvama ulaşmış, sonra da ulaşabildiği kadar farklı kesimlerden aklı selim sahibi kişilerle diyalog kurmaya çalışmıştır. Kendi ülkesinde belli bir noktaya kadar kök salar salmaz da gözünü hemen diğer toplumlara açılma yollarına dikmiş ve dünyanın bir çok ülkesine açılım yapmıştır. Bu vizyon ona hep bir zindelik kazandırmış ve ona önemli bir istikamet vermiştir. Zaten sosyolojik anlamda da olması gereken budur. Tarih boyunca yaşanan tüm göçler bile yaşadıkları fesat ve bozuk ortamların tesis ettiği kabz halinden sıyrılmaya çalışan insanlarca yapılmış ve bu onlara yeni bir canlılık vesilesi ve dinamizm kazandırmış ve onların yeni idealler, kabiliyetler ve bakış açıları geliştirmelerini sağlamıştır.

Zira Türkiye ve Ortadoğu coğrafyası her düşünceyi ve hareketi kendi dar kalıpları, hastlalıkları, itiş-kakışları, milliyetçilik, devletçilik, lider tapıcılık, çıkarcılık vb. bir çok asit kuyusu içinde eritebilecek bir ortamdır. O hastalıklı bünyenin evlatları ile uzun soluklu bir sistem kurmak bugün için pek mümkün görünmemektedir. Ülkenin bugün geldiği nokta tüm İslami grupların durumları da göz önüne alındığında bunun göstergesidir. Onlar ileride kendilerine şefkat edilip eğitilmeleri ve ellerinden tutulmaları gereken, İslam’ın ve ahlaki kaidelerin kendilerine yeniden öğretilmesi icab eden bir kitledir. Hizmet’in diğer toplumlara açılıp oralarda ‘’sulh adacıkları’’ oluşturabilmesi, Türkiye’deki o kabz halinden sıyrılmaya çalışarak dışarıda kendine yeni bir kimlik oluşturabilmesi ve evrensel bir bakış açısı kazanabilmesi ancak bu sayede mümkün olabilirdi. Bu açılımın amacı sadece yaklaşan muhtemel savaşları önleme adına bir gayret değildir veya artan ırkçılık sorununa karşı dünyaya bir çözüm sunma gayreti de değildir. Dediğim gibi, bu, sosyolojik bir gerekliliktir! Dün cahilce tavırlarla Hizmet’in bu açılımlarını eleştiren kesimler o kabz halinin tesiriyle bugün Siyasal İslamcı AK Parti’nin (İslami) değerleri bir buldozer gibi ezen kötücül ve fesat devletçi yöntemleri altında ezilmişler ve pert olmuşlardır. Bunu halen farkedemememiş olmaları da çok acıdır. Hasarla kurtulabilen bazılarının ileride geç de kalmış olsalar tamamiyle Hizmet Hareketini taklit etmeye çalışacaklarını da göreceksiniz. Bunu kısmen de olsa yapmaya başlayanlar olmuştu zaten.

Vizyon; bir kurumun ileriye bakan yönünü ve felsefesini ifade ederken, misyon da o hedefe ulaşma adına bugün ne yapıyor olduğunun serencamesidir. Strateji ise o vizyonu başarmak veya idame ettirmek için ne tür yöntemler izlenildiğiyle alakalıdır. Hizmet için bu üç husus o kadar iç içe geçmiştir ki, ben o nedenle hizmetin vizyonu kelimesinden ziyade, Hizmet’in ‘stratejik vizyonu’ tabirini kullanmayı daha uygun görüyorum. Çünkü onun vizyonu ve stratejisi, eksiklik ve kusurlarına rağmen, sürekli aksiyoner olmayı ve inşa edici olmayı gerektiren, yöntemleri ilmek gibi hem günlük misyonunu hem de ileri soluklu vizyonunu an be an dokuyan bir harekettir.

Yıkmanın çok kolay olduğu ve çok da tercih edildiği böyle bir zaman diliminde sadece imanı değil, insanı da, toplumu da yeniden inşa etmeye çalışmak alışılmadık bir vizyon ve sürekli aksiyon gerektiren gayretlerdir. Değişik kültürlerden, ırklardan ve dinlerden insanları; insanlık, adalet, insana saygı, kardeşlik, birlikte yaşama, diyalog kurma gibi yapıcı hedefler doğrultusunda bir araya getirmeye çalışmak, en azından saygı duyulması gereken çabalardır. Bizim topraklarımızda henüz tam olarak anlaşılmasa da ve ihtiyaç duyulmasa da dış dünyada önemi gittikçe daha iyi anlaşılmaya başlanmış değerlerdir bunlar. Geleceği de bu yöndeki gayretler belirleyecek ve şekillendirecektir.

Dünya politik yönden sürekli nefret üretirken ve bir medeniyetler çatışması üretme istikametinde hızla ilerlerken bunun aksine olarak insanlık vicdanında, paralel bir düzlemde, daha yapıcı bir anlayışın da doğuyor olduğunu gören gözler görüyor. İnsanlık bir hiss-i kable’l–vukû ile yaklaşan bazı çılgınlıkları ve kaosları önceden seziyor. İlkeli hareket eden, ahlaki ve hukuki bir yaşantı anlayışı ve sistem geliştirebilme becerisi olan insanlar ve topluluklar çoktandır belli arayışların içerisine zaten girmiş durumdalar. Hizmet’in açılım sağlama ve her yerde olma, önemli merkezlerde sulh adacıkları oluşturma, değişik toplumlarla diyaloglar kurma gayretleri o psiko-sosyolojik gelişmeler trenine çok geçmeden eklemlenme, ona bizim değerlerimize ait bir renk, bir ses, bir nota katabilme gayretleridir. Bu bakış ve gayret değerli bir basirettir, bir kabiliyettir ve Allah’tan bir lütüf ve ikramdır.

Bu satırları duygusal bir düzlemde belli bir tarafgirliğin tesiri altında yazdığımı düşünenler çıkabilir ki ona da saygı duyarım; ancak ben şahsen bu yazıda kabaca çizmeye çalıştığım gibi meseleyi sosyal ve psikolojik bir zeminde değerlendirdiğimi düşünüyorum. Bir yandan dünyada hızla artan ırkçıklık ve faşizm hareketleri ve buna bağlı olarak yaşanan büyük çaplı göç hareketleri ve zihinsel değişimler; diğer yanda da tüm bu negatif yıkma-parçalama-nefret ettirme gayretlerine rağmen, birbirine artan bir hızda empati duyan eğitimli-kaliteli insanların varlığı bana bu satırları yazdırıyor.

Bulunduğum Amerikan toplumunu ve dünyadaki gelişmeleri büyük bir merak altında yıllardır izlemekteyim. Yaklaşık 17 yıl önce Amerika’ya geldiğim ilk yıllarda belli sosyolojik gelişmeleri, toplumun doğasını ve bazı sinir uçlarının verdikleri refleksleri kendimce yorumlamış ve etrafımdaki bazı insanlara çok yakın bir gelecekte hem Amerika’da hem Avrupa’da hem de diğer ülkelerde ırkçı ve faşist hareketlerin çokça artacağından endişelendiğimi, bazı grupların sokaklarda Yahudi, Müslüman vs. avlayacak konuma bile gelebileceklerini söylemiştim. ABD’deki rahat özgürlük ortamının ve refah düzeyinin büyüsüyle büyülendikleri için olsa gerek; beni komplo teorisyeni olmakla itham etmişler, o yöndeki sözlerimi kendilerince değersizleştirmeye çalışmışlardı. Zaten kendi çocuklarının fikirlerini dinlemeye pek alışmamış bir toplumun fertleriydiler hepsi! Şimdi geldiğimiz noktada Trump’ın ve bazı Batılı liderlerin faşist refleksleri, Erdoğan’ın faşist düzeni, dünyanın her yerinde ivme kazanan ve hızla örgütlenen faşist ve aşırı sağ hareketler, yabancılara karşı artan düşmanlıklar, nefret suçları ve ölümlerindeki yükseliş, camilere, kliselere ve sinagoglara yapılan saldırılar insana üzücü bir haklılık duygusu yaşatıyor bugünlerde!

İşte insanlığın geldiği bu noktayı çok önceden sezebilmiş olduğu görülen Hizmet Hareketi’nin özellikle son çeyrek asırda gerçekleştirmeye çalıştığı ‘stratejik vizyonun’ önemi, sosyolojik anlamda, sonradan çok daha iyi anlaşılacak bir vizyondur; dünyanın ihtiyaç duyduğu ilaçlardan da biridir. O nedenle Hizmet’in bu stratejik vizyonunu yıllardır sadece duygusal bir aidiyet duygusuyla değil de, sosyolojik öngörülerim gereği hep destekledim ve halen de destekliyorum.

Bu son cümleden olarak; böyle bir vizyonun önünü kesmeye; hatta onu tümüyle yok etmeye ant içmiş Ergenekon ve Erdoğan zihniyetinin, bilerek veya bilmeyerek, insanlığın geleceği adına nasıl büyük bir cinayet işledikleri de sanırım bu yazı çerçevesinde daha iyi anlaşılmaktadır… İnsanlığın nefret ve kin deryalarında boğulmasını önlemeye çalışanlar Kur’an’da ‘’hakkı ve sabrı tavsiye eden salih kullar’’ tanımlamasının (inşallah) muhatabıdırlar. Bunun karşısında olanları destekleyenlerse kendi konumlarını ve nasıl büyük bir vebalin altına girdiklerini iyice düşünmelidirler!

[Uğur Tezcan] 18.3.2019 [TR724]

Etiket [Hakan Zafer]

Yeni Zelenda’da yaşanan tarifsiz acının kendisi kadar yansımaları da tartışılacak gibi. Belli ki “İslami Terör” etiketinden halâ tiksinmeyenler, “Haçlı Terörü”, “Hristiyan Terörü” etiketlerini havada uçuşturuyor. İnsan siyasetçi olsa, açmamak üzere yemin edip kepenk kapattıracak bir rezillikle miting meydanında olayın görüntülerini izlettirmekten Ayasofya muhabbetine geldi ya iş, midesi kalkmayana aşk olsun.

Aslında etiketleme virüsü çoktan bünyeyi kaplamış. Tüm ülke, teşhis koyma ve bir daha da koyduğu teşhisi kaldırmama şeklinde ilerleyen bu hastalığa tutulunca kurtulan mahalle kalmadı maalesef.

Etiketleme Kuramına göre (Labeling Theory), bir insana yakıştırılan etiketin onunla zerre alakası olmasa bile başkaları, yakıştırmanın etkisiyle, onun davranışlarını tam da etiketin gerektirdiği gibi okumaya başlıyor. Haliyle, kendisine bu muamelede bulunulan kişi için etiket pekişmiş oluyor. Geçici olsa yine iyi, kurama göre etiketler kalıcı etkiye sahip.

Stanford Üniversitesinden psikolog David Rosenhan’ın, 1973 yılında teşhis güvenilirliğini araştırma amaçlı yaptığı deneyi * örnek vermek mümkün.

Akıl sağlığı yerinde, çoğu psikoloji bilen sekiz kişiden oluşan –ki biri de kendisi- bir “sahte hasta” gurubu, ABD’nin farklı yerlerinde on iki hastaneye, gaipten bazı sözcükler (thud, empty ve hollow) duyma şikâyetiyle başvuruyor. Normal olarak, kabul ediliyorlar. Çoğuna şizofren teşhisi koyuluyor. Ancak grup ilk başta söyledikleri ses duyma yalanı hariç her durumda normal davranıyor. Bir süre sonra artık ses duymadıklarını söyleseler de doktorlar normal davranışları bile hastalık belirtisi olarak algılamaya başlıyorlar. Psikolojiden anlamanın avantajıyla çareyi, hastalığı kabullenmiş gözükmekte buluyorlar. “Tamam, öyle olsun, hastayız ama iyileşiyoruz” deyince yavaş yavaş taburcu ediliyorlar. Çıkışta da veda hediyesi(!) “hafiflemiş şizofreni” teşhisi ile.

Bununla da kalmıyor. ABD’nin meşhur hastanelerinden biri araştırmacıya meydan okuyor. “Yiğitsen bize de gönder sahte hastalarını” diye kılıcı çekince, David Rosenhan da kabul ediyor. Deney için belirtilen sürede hastaneye 193 kişi psikiyatrik sebeplerle başvuruyor. Hastane, bunlardan 41’inin sahte hasta olduğunu tespit ettiklerini gururla ilan ediyor etmesine ama gerçekte Rosenhan’ın hastaneye hiç kimseyi göndermediği ortaya çıkıyor.

Elbette teoriye tamamen teslim olmak zorunda değiliz. Sınırları ve sonuçları tartışılabilir. Birini etiketledik diye o kişi illa etiketin gereği davranışlar sergilemek zorunda değildir.

Mesela, Türkiye’de her geçen gün artarak milyonlara ulaşan “teröristten sayılanlar”, etiket yakıştırıldı diye terör faaliyetlerinde bulunmuyor. Elinde etiket çuvalıyla dolaşanları kudurtacak derecede sükûnetle bekliyor insanlar. Çok bilmeye, tanımaya da gerek yok. Var sayımla bile durumun denildiği gibi olmadığı anlaşılabilir; Ya gerçek terörist olsalardı?

*****

Bir de olumlu görünen yumuşak dikeni var etiketlemenin… Adama “iyi biri” demeye görün, hep iyi kabul ediliyor. Sonra, ondan gelen her şey iyi rafına yerleştiriliyor. Ne çamlar devirirse devirsin, mutlaka sizin, benim hatta bizi ikna için yırtınanın bile bilmediği “bir bildiği” oluyor. Çok zorlamaya hacet yok, çünkü bilemeyeceğimiz her ne ise onu, vakti gelmiş de öğrenmiş kimseye rastlayamıyorsunuz.

Hep “deli” deme zorunluluğu yok ya, varsa müsait kırk gününüz, bir Âdem evladına “velî” deyin, kırk birinci gün seyredin manzarayı…

*Rosenhan, D. L. (1973), On Being Sane in Insane Places, Science Vol. 179, Issue 4070

[Hakan Zafer] 18.3.2019 [TR724]

“Yeni Zelanda’dan Türkiye’ye saldıran Batı” paradigması neden sorunlu? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

“Yeni Zelanda’dan Türkiye’ye saldıran Batı” paradigması neden sorunlu? Esasında mantığı olan biri için bu sorunun sorulması bile abesle iştigaldir. Çünkü bu saldırıların Batı ile de, Türkiye ile de doğrudan bir bağlantısı yok. Bir şeye doğru veya yanlış demek için ne zamandır dini-coğrafi aidiyetlerimize başvurmamız gerekiyor? Olabilir mi böyle bir şey? Aynı saldırı Hindu tapınağına veya Yahudi havrasına gerçekleşse, daha az mı tepki verilmeliydi yani!

Yeni Zelanda’da iki camiye gerçekleşen saldırılar sonrası yaşamını yitirenlerin sayısı artarken, tüm insanlık teröre, şiddete, fanatizme ve aşırı sağa karşı birleşti. Zeni Zelanda ve dünyada, her kesimden, ırktan, dinden, milletten insanı birleştirmeyi ve ekstremizme karşı cephe oluşturmayı hedefleyen mesajlar geldi. Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern’in kocaman bir yüreği olduğunu ispat ettiği konuşmada vurguladığı temel haklar ve güven inşasına yönelik mesajlar çok önemliydi. Tüm uygar ve demokratik ülkelerde ana akım medya, siyasi karar alıcılar ve elitler, üniversiteler ve akademisyenler, sivil toplum; kısacası toplumun ezici çoğunluğu, “beyazların üstünlüğü” ideolojisine inanan aşırı sağ sapkın ideolojinin eleştirisine odaklandı. Tüm inançlardan insanların ortak yaşamına yönelik hukuk ve özgürlükler rejimi ön plana çıkartılarak, Müslümanların bulundukları toplumlarda daha özgür ve güvenli olarak eşit vatandaşlık bazında yer almalarının önemi, ana hatlarıyla tüm mesajların ortak vurgusuydu denilebilir. Herkes yas tuttu, birbirini teskin ve teselli etti. Yapmacılıktan uzak, sade ama güçlü bir tepki ortaya kondu. Genellikle Müslüman ülkelerin hükümetleri ve aydınları da aynı basiretli tutumu benimsedi.

Saldırılar esasında büyük bir kenetlenişe neden oldu

Daha da etkili mesaj, Christchurch ve diğer Zelanda kentlerinde insanların oluşturduğu taziye zincirleri, katliamın yapıldığı camilerin önüne bırakılan binlerce çiçek ve mesajdı. İnsan olmaktan neden övünmemiz gerektiğini ortaya koyan son derece anlamlı, kültürler ve dinler arasında köprüler inşa eden büyük bir dayanışmaya şahit olduk. Sevginin nefretten çok daha güçlü olduğu, yaşatmanın öldürmekten çok daha fazla önem taşıdığı bir kez daha herkes tarafından görüldü. Tüm dünya, masumların yanında yer aldı. Bu bakımdan saldırılara en iyi yanıtı sanırım sıradan insanların samimiyetle tuttukları yas vermiş oldu. Çocuklarımızın geleceği bu dünyada! Saldırılar esasında büyük bir kenetlenişe neden oldu. Gelecek için umut vermektedir bu!


Oysa Türkiye’ye durum çok farklıydı. Ben bir Türkiye vatandaşı olarak utandım resmi ağızlardan gelen tepkilere. Bu, geçiştirilmemesi gereken bir örnektir. Türkiye, yörüngesinden çıktı çıkalı, her alanda – özellikle de siyaset ve etik sahalarının kesişme alanında – ciddi fireler veriyor. Değerler erozyonu değil, değerlerin yok oluşuna şahit oluyoruz. Sadece radikal ve anti-demokratik bir rejim değil sorunumuz. Toplumsal düzeye yayılmakta olan bir değerler düzlemi sorunu gün be gün ortaya çıkıyor. Bir tanker kazası sonrasında ham petrolün masmavi enginlere sızması ve çevrede ne varsa yok etmesi gibi, gittikçe zehirlenen bir vicdan, kirlenen bir etik, izanını yitiren bir siyaset, basiretini kaybetmiş bir millet!

Erdoğan ve avenesinin tutumu

Bu olmak zorunda değildi. Fakat olmasının ana sebebi, Erdoğan’ın sorumsuzca saldırının videolarını seçim meydanlarında taraftarlarına izletmesidir. Dahası, hiçbir iyi niyet olmaksızın, Türkiye ile alakası olmayan Yeni Zelanda saldırılarını sanki konu Türkiye’ye saldırıymışçasına lanse etmesidir. Orada hayatını kaybeden insanlar için zerre üzüntü duysaydı eğer, bunu yapmazdı, inanın bana! Bir insan, ölen insanların acısı üzerinden siyasi çıkar elde etmeye çalışır mı? Bunu yapan birinin insani değerler bakımından nasıl değerlendirilmesi gerektiğini okurlara bırakıyorum! Dünyanın öte tarafında meydana gelen bir saldırıda, “asıl hedef Türkiye” mesajı vermek, sanırım Türkiye’de nasıl bir rejimle karşı karşıya olduğumuzu ortaya koydu. Bunu göstermekle kalmadı, aynı zamanda rejimin içerisinde yer alan “insanların” etik değerlerine ilişkin standartları da, samimiyet derecelerini de, imajları ve gerçek kimlikler arasındaki farkı da net olarak göstermiş oldu. Gazze’deki Müslümanlar da, Suriyeliler de, Bosnalılar da, Çin’deki Uygurlar da – nereye giderseniz gidin, Erdoğan ve güç merkezinin aynı ikiyüzlü ve “fırsatı avantaja çevirme” rasyonel kafasını görüyorsunuz. Bu öyle kötü sırıtıyor ki! Bazen kendime, “acaba herhangi bir yerde herhangi bir sahicilikleri kalmış mıdır?” diye soruyorum! Sahici tepkiler, amaca yönelik eylem veya strateji devşirmez dramlardan çünkü. Kendi ülkesinde Berkin Elvan’a, Ethem Sarısülük’e, Roboski katliamında yaşamını kaybeden zavallılara, Harp Okulu öğrencilerinin başına gelen vahşete ve sonrasında, arkadaşlarının aldığı inanılmaz hapis cezalarına – sadece bu tür trajiler karşısında Erdoğan ve avenesinin tutumuna bakarsanız, ne demek istediğimi daha net anlayabilirsiniz! Ahmet Altan’lara, Osman Kavala’lara, Selahattin Demirtaş’lara ve iki yüze sayısına yaklaşan inanılmaz kalibredeki gazeteci takibatına baktığınızda, sanırım karşımızdaki insanların nasıl bir “hak-hukuk-etik” anlayışında olduklarını fark edebiliyoruz. Zulüm büyük. 800’e yakın bebek ve çocuk annecikleriyle beraber hapiste. İnsanlar kitleler halinde kaçıyor Türkiye’den. Ve kaçamayanlar, imkân bulsalar hiç geriye bakmadan gidecekler! Bu boyutlarda bir kaçış 1915’te oldu sadece. Türkiye ve Türkiyeliler, çok karanlık günlerden geçmekteler! Sahicilikle tüm bağları kopmuş, takiyye-çıkar-kamuflaj-yolsuzluk-zulüm-baskı-faşizanlık-İslamcılık-şovenlik gibi bir “malzemenin kombinasyonu” olan bir  yönetim var maalesef. Bu kadar nasıl battılar, anlamak güç. Fakat vurulan dibi göstermek bakımından, bazı alıntıları paylaşmak istiyorum, çünkü kast ettiğim moral-çöküş kendi kendini ortaya koyuyor açıkça.

Bakın neler diyor: “Bu dünyada yeniden bir haçlı-hilal mücadelesi istemiyoruz! Çok merak ediyorsanız, gereği de olur! Bunu da açıkça söylüyoruz. Bize saldıran haçlı bozuntularına sesleniyorum: başaramayacaksınız! Bizi susturamayacaksınız! Bu ülkeye diz çöktüremeyeceksiniz! Türkiye’nin yükselişini engelleyemeyeceksiniz! Türk Milleti’nin maziden atiye giden kutlu yolculuğunun önünü kesemeyeceksiniz! Türkiye’nin yükselişi elbette haçlı artıklarının zoruna gidecek. İslam karşıtlarına, Müslüman düşmanlarına asla boyun eğmeyeceğiz!”. Bunlar normal cümleler midir? Bunları söyleyen birinin sorumlu hareket ettiği söylenebilir mi?

Erdoğan bu metinde görüldüğü üzere, açıkça Yeni Zelanda saldırılarını bir Müslüman-Hristiyan dinamiği üzerinden lanse ediyor. Ve ne hikmetse, El Nour saldırısını yapan fanatiğin kendisini Hristiyan bile kabul etmediği gerçeği bir kenara, tüm Batı dünyasının nasıl bir dayanışma ile olayı lanetlediğini görmezden geliyor. Bilinçli bir şekilde kışkırtmada bulunuyor. Cidden bu saldırıları Batılılar mı yaptı, Erdoğan’ın dediği gibi? Madem öyle, bu manyakça varsayıma göre, Batı veya anti-Müslüman cephe, neden ellerindeki çok daha sofistike imkanları seferber etmiyor da, akli dengesi tartışmalı iki manyak üzerinden on binlerce kilometre uzakta bir Müslüman hedefe yöneliyor? Bunu da bir zahmet açıklasa keşke “reis”. Fakat ne onu dinleyen kalabalıkların, ne de yazar-kasa çalakalem onun patolojik dünyasını yazılarında propaganda edenlerin bu sorularla alakaları olamaz. Analitik-sorgulayıcı ve basiretli düşünme çabası çoktan sizlere ömür! Türkiye, adeta Moğol saldırısı sonrası Fetret devri Anadolu’su dibi, tarumar bir düşün dünyası içinde kıvranıyor.

Tehlikeler Erdoğan’ın umurunda mı?

Dahası, İslami olduğunu iddia eden Selefi terörist hareketlerin (mesela IŞİD’in) bazı İslami coğrafyalarda nasıl kitleselleştiği ve ana akım ılımlı teolojiyi tasfiye ettiğini de unutuyor. Erdoğan’ın nefret ve kutuplaştırma mantalitesine göre düşünülecek olursa, Hristiyan liderlerin bu fanatik cihatçıların eylemlerini tüm Müslümanlara mal etmeleri gerekmez miydi? Oysa hiçbir cihatçı-fanatik saldırı sonrasında ana akım Batı dünyasında bu doğrultuda bir genelleme yapılmadı. George W. Bush’un Haçlı kelimesini 11 Eylül sonrasında kullanması, ABD ve Batı’da çok ciddi bir entelektüel eleştiri akımını tetikledi. Aynı direnç, Trump’ın bazı Müslüman ülkelere vize koyma girişimi ile de gösterildi. Bugün hâlihazırda Müslüman kitleler, siyasi nedenlerle ülkelerini terk etmek durumunda kaldıklarında, sığınmak için dikkat ediniz, Müslüman kardeşlerinin çoğunlukta olduğu ülkeleri değil, ileri demokrasiye sahip Batılı ülkeleri tercih ediyorlar. Dünyada Erdoğan’ın sorunsuzca kışkırttığı gibi bir hilal-haçlı gerilimi yok. Açıkçası, ağırlıklı olarak Müslüman dünyanın insan hakları ve temel özgürlüklerle ve de modernleşmeyle sorunları var. Hatta bu sorunlar Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanların uyum süreçlerini güçleştiriyor. Bu da İslam karşıtı şiddet yanlısı fanatizme bir beslenme damarı oluşturuyor. Müslümanların yaşadıkları ülkelere uyumu ve mesleki kariyerlerinde başarılı olmaları, anti-İslam türü habis fanatizme de daha az olanak tanıyacak oysa. Gel gelelim, Erdoğan ve İslamcı kesimin Christchurch olayını kendi kısa dönem siyasi başarıları için kullanması gibi bir sorumsuz siyaset, hem Türkiye’de, hem de başka ülkelerde yaşayan Türkiyeliler ve Müslümanlar açısından çok negatif sonuçları beraberinde getirebilir. Zaten rejimin Türk-İslam sentezi endoktrinizasyonunda beyni yıkanan kitleler, çok tehlikeli bir radikalleşme sürecine girerek, kontrolden çıkabilir.

Bu tehlikeler Erdoğan’ın umurunda mı? Sanmıyorum! Tıpkı ülkenin demokrasisini, hukuk devletini, aydınlarını, ekonomisini, eğitimini ve sosyolojik tutkalını imha ettiği gibi, Erdoğan ve arkasındaki derin yapı, salt kendi menfaatlerine odaklanmış bir okumayla, büyük bir vurdumduymazlık ve sorumsuzlukla döke-saça yol alıyor, iktidarlarını konsolide ediyor!

“Yeni Zelanda’dan Türkiye’ye saldıran Batı” paradigması, tipik bir Erdoğan rejimi diskuru!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.3.2019 [TR724]