‘Yerli ve Milli’ tank projesi Altay’da hüsran: Motor bulunursa üretilecek

Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. İsmail Demir, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 2020'de TSK envanterine kazandırılacağını açıkladığı Altay tankının yapımına motor bulunamadığı için başlanamadığını açıkladı.

KRONOS -9 Ocak 2020

2018’de, ihalesi hükümete yakın iş insanı Ethem Sancak’a ait BMC şirketine verilen Altay tankının 18 ay sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na teslime dileceğini duyuran Demir, 14 ay sonra ifade değişikliğine gitti.

Ankara’da gazetecilerin sorularını yanıtlayan Demir, “Altay tankında T0 artı 18 gibi bir sözleşmemiz var. Şu an için firma elinde güç paketi (motor ve transmisyon) olmadığından T0 başlatılamıyor” diyerek tankın geçen onca süreye rağmen üretimine başlanamadığını duyurdu ve 18 aylık sürecin tanka motor bulunduktan sonra yürürlüğe gireceğini ifade etti.

“Yapılan başvurunun sonuçlanmasını bekliyorduk, bu başvuru pozitif veya negatif sonuçlanmadı. Bekliyoruz ancak, motor yani güç paketi alternatif aramaları sürüyor, çok yakında sonuçlanmasını umuyoruz. Motor olduktan sonra 18 ayı üzerine koyacağız” diyerek 14 ay önce ihalesi verilen proje için hâlâ motor arayışı olduğunu duyuran Demir, BMC’nin tankı ne zaman üretmeye başlayabileceği ile ilgili bir bilgi vermedi.

[Kronos.News] 9.1.2020

Türkiye, Suriye’den 20 bin ton hububat ithal edecek

Toprak Mahsulleri Ofisi, Suriye’nin Tel Abyad bölgesinden 20 bin ton hububat alacak. Taşıma için 1,3 milyon lira harcanacak.

KRONOS -9 Ocak 2020

Suriye’den zeytinyağı alınması geçtiğimiz yaz tartışmalara neden olurken Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Şanlıurfa Merkez Şube Müdürlüğü de Suriye’den hububat almaya hazırlanıyor.

Kamu İhale Kurumu’na bağlı Elektronik Kamu Alımları Platformu’nda (EKAP) yayımlanan ihale bilgilerine göre, Suriye’nin Tel Abyad bölgesinden alınacak olan 20 bin ton hububat TMO’nun Şanlıurfa Merkez Şube Müdürlüğü’ne bağlı depolara taşınacak.

1 MİLYON 300 BİN TL’YE TAŞINACAK

Hububatların Türkiye’ye taşınması için yapılan ihaleye altı şirketin kaldığı belirtilirken 1 milyon 300 bin TL teklif veren Öz-Duy Uluslararası Taşımacılık Şirketi ile 3 Ocak tarihinde sözleşme imzalandığı açıklandı. Sözleşmeye göre şirket 30 Haziran tarihine kadar, yaklaşık altı boyunca Tel Abyad’daki hububatları Şanlıurfa’ya taşıyacak.

3 MİLYON TON DAHA AZ BUĞDAY ÜRETİYORUZ

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör’ün yaptığı açıklamada “Türkiye’de 21 milyon dönümlük alanda buğday ekimi yapılıyordu bu rakam 19 milyon dönüme kadar geriledi. Türkiye’nin 82 milyon nüfus var ve dört milyon Suriyeliyi de dahil ettiğimizde bu rakam 86 milyonu buluyor. Yani 86 milyon insanı doyurmak için bizim 21 milyon ton buğday üretmemiz gerekiyor fakat biz 19 milyon buğday üretimi yapıyoruz. Geçmiş yıllara göre üç milyon ton daha az buğday elde ediyoruz. İktidar aradaki farkı ihraç ederek kapatmaya çalışıyor” diye konuştu.

ÇİFTÇİLER ÜRETİMDEN VAZGEÇİYOR

Türkiye’de ekim alanlarının daraldığına dikkati çeken Güngör sözlerini şöyle sonlandırdı:

“Üretici buğday ekmekten vazgeçti. ‘Dışarıdan un ihraç edeceğiz’ denilerek 4- 5 milyon ton buğday alıyoruz. TMO her yıl zarar ediyor. Sadece 2019 yılında 7.6 milyon ton buğday ithal ettik. Bu son yılların rekorudur. Geçtiğimiz yıllarda biz bu kadar buğday ithal etmemiştik. 2002’de 2019’un sonu itibarıyla biz 60 milyon ton buğday ithal ettik. Buğday ithalatına 17 yılda 16 milyar dolar dedik.

Buğday’ın anavatanı biziz, buğdayı biz biliyoruz, topraklarımız elverişli ve yapılacak tek şey o kadar basit ki, biz yıllardır ‘buğday üreticisini destekle bizim üreticimiz buğday üretsin’ diyoruz. İlaç, gübre ve mazot maliyeti Türkiye’de çok yüksek. Çiftçiler bu nedenlerden dolayı üretimden vazgeçiyor. Çiftçi kayıt sistemine göre 700 bin kayıt sisteminden düştü ve nedeni ise çiftçilerinin çiftçilikten vazgeçmesidir.”

DAHA ÖNCE ARPA DA ALINMIŞTI

TMO, Suriye’nin Çobanbey İlçesinde bulunan arpaların Türkiye’ye taşınması için iki defa ihale yaptı. TMO Gaziantep Şube Müdürlüğü, Çobanbey geçici işyerinde bulunan arpanın karayolu ile Gaziantep’e taşınması için bir şirketle yaklaşık beş aylık sözleşme imzaladı. Bu şirkete de toplam 1 milyon 117 bin TL ödendi. TMO Gaziantep Şube Müdürlüğü 23 Aralık tarihinde de Çobanbey’den Antep, Maraş ve Kilis’e karayolu ile arpa taşınması için bir başka ihale daha yaptı. İhaleye 1 milyon 260 bin TL teklif veren şirketin ihaleyi kazandığı açıklandı.

[Kronos.News] 9.1.2020

8 aylık hamile tutuklu Elif Tuğral’dan eşine: Elinden geleni yap, burada doğum yapmaktan korkuyorum [Sevinç Özarslan]

Hamile tutuklu Elif Tuğral, cezaevinde 8. ayına girdi. Eşi Nuri Tuğral Ankara’ya giderek TBMM’yi ve insan hakları derneklerini bu duruma duyarlı olmaya davet etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Hamile tutuklu Elif Tuğral’ın eşi Nuri Tuğral, doğumu yaklaşan eşinin serbest bırakılması için TBMM dahil her yerde çözüm arıyor. Salı günkü açık görüşte eşinin söylediklerini aktaran Tuğral, “Eşim artık 8. ayıma girdim. Elinden geleni yap, burada doğum yapmaktan korkuyorum. Hareket etmekte de zorlanıyorum, koğuş kalabalık olduğu için hep ıslak oluyor, kayıp düşmekten korkuyorum, dedi. Dün İzmir’deki insan hakları derneğine gittim. Bugün TBMM’ye geldim. Ömer Faruk Gergerlioğlu ile görüşeceğim. Randevu verirlerse diğerleriyle görüşmek istiyorum. Herkesi eşimin durumuna duyarlı olmaya çağırıyorum” dedi.

Eşinin ilk doğumunu sezeryanla yaptığını, yine sezeryan olması gerekeceğini belirten Nuri Tuğral, “En az 10 gün bakıma ihtiyacı olacak. Hastane cezaevine zaten 2 saat uzaklıkta. Cezaevi aracında doğum yapmak üzere olan bir kadının taşınması sorun, eşimin endişeleri artık had safhaya çıktı.” ifadelerini kullandı.

5 aylık hamileyken tutuklanıp İzmir Şakran Cezaevine gönderilen ev hanımı Elif Tuğral (31), 20 Haziran 2019’da evinde gözaltına alınmış, o gün çıkarıldığı mahkeme tarafından ev hapsi verilerek serbest bırakılmıştı. Dört ay sonra; 10 Ekim 2019’da İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesinde hakkında açılan dava için hakim karşısına çıkan Tuğral, 6 yıl 10 hüküm verilerek cezaevine gönderilmişti.

Daha önce görüştüğümüz Elif Tuğral’ın annesi Aziziye Özünlü, “Aslında savcı hamileliğini göz önünde bulundurarak serbest bırakılmasını talep etti, bir hakim de aynı görüşteydi ama diğer hakim tutuklanmasını istedi. Kızımın düşük yapma tehlikesi var. Ev hapsindeyken kanının pıhtılaşmaması için her gün iğne oldu. İzin alarak sağlık ocağına gidiyordu. Cezaevinde bu iğneleri olup olmadığını bilmiyoruz. Her gün revire çıkma imkanı cezaevlerinde olmuyor. Sevk alıp kontrole gitmesi aylar sürüyor zaten.” demişti.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde mezun olan edebiyat öğretmeni Elif Tuğral, İzmir’de özel bir yurtta çalıştığı için örgüt üyesi olduğu iddia ediliyor. 2014’te evlenen Elif Tuğral’ın 4 yaşında Hilmi adında bir oğlu daha bulunuyor.

[Sevinç Özarslan] 9.1.2020 [BoldMedya]

‘THY Borsa’da iyi görünmek için işçi alacaklarına el koydu’

Şirketin sendikal hakları gasp ettiğini dile getiren Hava İş Başkanı Tatlıbal, şirketin borsada güzel görünmek için işçi alacaklarına göz koyduğunu anlattı.

Türk-İş’e bağlı Hava-İş Sendikası Türk Hava Yolları’na karşı isyan bayrağını çekti. Sendika Başkanı Ali Kemal Tatlıbal, “THY borsada güzel gözükmek için çalışanların alacaklarına dahi göz koydu. ‘Kamuyu Aydınlatma Platformu’nda kâr marjı yüksek gözüksün, bu sene 1 milyar doları tutturmamız lazım’ diyorlar. THY kâr marjını satışla yapmıyor, işçinin parasını çalarak şirketi kâr etmiş gösteriyorlar” dedi.

Cumhyuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre, THY yöneticilerinin usulsüz ve fuzuli birçok harcama yaptığını öne süren Tatlıbal, “Yöneticiler yurtdışı seyahatlerinde Mayback araba tahsis edilmeyince olay yaratıyorlar. Lüks bir otelde 10 oda ayırtan ama beğendiği tek bir odada kalanlar var. Michelin Yıldızı olmayan mekânlarda ise oturup yemek yemiyorlar” diye konuştu.

KÂRI SATIŞLA YAPMIYOR

Hava-İş Sendikası, THY ile imzaladığı toplu iş sözleşmesindeki hakların THY yöneticileri tarafından gasp edildiğini iddia ederek eylemlere başladı. Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Ali Kemal Tatlıbal, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu ve İcra Komitesi Başkanı İlker Aycı ve THY İnsan Kaynaklarından Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Abdulkerim Çay’ın THY’yi bakkal yönetir gibi yönettiğini öne sürerek, “Bu isimler hak bilmez tavırlar içerisinde. Sendikal hakları gasp etmeye çalışıyorlar. Bizim uçuşlarımızda hafta sonu ve ya da hafta içi denilen bir mevzu yok. 1 aydır yüksek kâr marjı göstermek için bütün üyelerin haklarını gasp ediyorlar. En son ise 50 yıldır kazandığımız pazar mesaisine göz diktiler” diye konuştu. THY’nin bir takım gerekçelerle görevden aldığı kişileri koruduğunu ve bu şahıslara görevden alınmadan önceki maaşları verdiğini aktaran Tatlıbal, “Eski ekip Planlama Başkanı Mert Yüzsever görevden alındı. Ancak kendisi genel müdür emrinde uzman olarak görevlendirildi. Bu kişi şu an 38 bin TL maaş alıyor. Bir uzmanın alması gereken maaş 3-4 bin TL” ifadelerini kullandı.

MİCHELİN YILDIZI ŞARTI

THY içerisinde çok fazla usulsüz harcama yapıldığını öne süren Tatlıbal özetle şunları söyledi: “Almanya ziyaretine giden üst düzey THY yöneticileri kendilerine makam aracı olarak Mercedes s350 verilmesine kızıp, ortalığı birbirine kattılar. ‘Vay efendim bize neden Mayback araba tahsis edilmedi’ diyorlar. Bunun için olay yaratıyorlar. Yine bir yönetici Londra’ya gidiyor. Lüks bir otelde 10 oda ayırtıyor. Bu yönetici otel odalarını gidip görüyor. Beğendiği -odada kalıyor. Ancak 10 odanın da ödemesi yapılıyor. Yurt dışındaki istasyon ziyaretlerinde Michelin Yıldızı olmayan mekânlar da ise oturup yemek yemiyorlar.”

MAAŞ BİLGİSİ VERİLMEDİ

İddialara ilişkin ulaştığımız THY basın biriminden yapılan açıklamada ise, “Söz konusu iddialar gerçeği yansıtmamaktadır” denildi. Görevden alınan eski Ekip Planlama Başkanı Mert Yüzsever’in ise THY Genel Müdürü emrinde çalıştığının belirtildiği açıklamada, “Bu isim aynı haklarla çalışmaya devam ediyor” ifadeleri kullanıldı. “38 bin TL maaş mı alıyor” sorumuza ise THY yetkilisi, “Maaşı hakkında açıklama yapmam doğru olmaz” dedi.

[Samanyolu Haber] 9.1.2020

Koza İpek kararı Saray'da verildi

Savcı İpek ailesine yönelttiği "kara para aklamak", "terörü finans etmek" gibi suçlamaların hiç birini ispat edemediği hâlde Koza İpek Davası'nda bugün açıklanan karar "pes" dedirtti. Ankara 24'üncü Ağır Ceza Mahkemesi hem anayasayı hem de Uluslararası Tahkim'in verdiği kararı da çiğnedi.

SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti "Bu kadar mükemmel bir muhasebe kaydı şüphe uyandırıyor" diyerek 27 Ekim 2015'te Koza İpek Holding'e kayyım tayin etmişti.

AKP, Koza İpek'te seri hukuk cinayeti işlemeye devam ediyor. Yaklaşık dört yıldır devam eden Koza İpek Davası'nda karar bugün açıklandı.

KARAR BUGÜN VERİLDİ, ANADOLU AJANSI BEŞ GÜN ÖNCE HABER YAPTI!

Bugünkü duruşmada açıklanan kararın AKP'nin resmi ajansı hâline gelen Anadolu Ajansı tarafından 3 Ocak'ta haber yapılması mahkemelerin Saray'ın talimatı ile hareket ettiğini bir kere daha gözler önüne serdi.

Ankara 24'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, Akın İpek'in kardeşi Cafer Tekin İpek'i ''silahlı terör örgütüne üye olmak'' suçundan 11 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı.

CAFER TEKİN İPEK'E 79 YIL 8 AY 21 GÜN HAPİS CEZASI!

Cafer Tekin İpek, ''SPK Kanunu'na muhalefet'' suçundan 6 yıl 3 ay hapis ile 250 bin lira para cezasına, 22 kere ''Vergi Usul Kanunu'na muhalefet'' suçundan da 62 yıl 2 ay 21 gün hapse mahkum edildi. Cafer Tekin İpek, 79 yıl 8 ay 21 gün hapis cezası aldı.

Melek İpek ise, ''terör örgütüne üyelik'' suçundan 7 yıl 6 ay yıl hapis cezasına çarptırıldı. Melek İpek'e, ''SPK Kanunu'na muhalefet'' suçundan ise 4 yıl 2 ay hapis ile 104 bin 100 lira para cezası da verildi.

Mahkeme Cafer Tekin İpek, Melek İpek, Ebru İpek, Şaban Yörüklü ve Ali Serdar Hasırcıoğlu'nun kayyım yönetiminde bulunan Koza İpek Holding bünyesindeki payları oranındaki hisselerinin müsaderesine hükmetti.

AA MÜSADERE KARARINI MAHKEMEDEN ÖNCE VERDİ!

Anadolu Ajansı, gasp edilen Koza-İpek Holding hakkında devam eden davada mahkemenin vereceği kararı beş gün önceden açıkladı.

"Devlet el koyacak" başlığı ile yayımlanan haberde, "İpek ailesine ait hisselere müsadere yoluyla devlet tarafından el konulması" yönündeki savcı talebinin kabul edileceği belirtilmişti.

Mahkemeden önce böyle bir haber yayımlanmasını "manidar" bulan Koza İpek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek şaşkınlığını şu sözlerle özetlemişti: “Koza İpek davası 08.01.2020'de. 'Devlet ajansı' mahkemenin vereceği kararı beş gün önceden, yani bugün 03.01.2020 de açıkladı. El koyacaklarmış."

SUÇ DELİLİ BULUNAMADIĞI HALDE MÜSADERE!

AKP hükümeti, Koza İpek Holding'e ait Bugün TV ve Kanal Türk televizyonları ile Bugün ve Millet gazetelerine, İzmir Bergama, Kayseri Himmetdede ve Gümüşhane altın madeni işletmelerine, otel, çiftlik ve Koza Davetiye başta olmak üzere İpek ailesinin bütün mal varlığına el koymuştu.

Savcı İpek ailesine yönelttiği "kara para aklamak", "terörü finans etmek" gibi suçlamaların hiç birini ispat edememişti. Buna rağmen hem hapis cezaları hem de müsadere kararı çıktı. Anayasanın teminat altına aldığı mülkiyet hakkı bir kere daha mahkemeler tarafından çiğnendi.

ULUSLARARASI TAHKİM'İ DE DİNLEMEDİ

Ankara 24'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, Uluslararası Tahkim'in verdiği "yargılamayı durdurun" kararı da tanımadı.

Hukukçular "müsadere (el koyma)" kararı için terör ve kara para irtibatını gösteren çok kuvvetli deliller olması gerektiğinin altını çiziyor. 

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun ifade ettiği gibi mahkeme kararları artık mahkeme salonlarında değil, Saray'da alınıyor.

Karaların takibini de AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın avukatları ile AKP il ve ilçe başkanları yapıyor.

[Samanyolu Haber] 9.1.2020

AKP'ye göre gazetecilik en ağır suç!

G9 Gazetecilik Örgütleri Platformu, Türkiye'deki gazetecilerin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin gözaltı ve tutuklama sopası ile susturulduğuna dikkati çekti.

G9 Gazetecilik Örgütleri Platformu, 2019'da Türkiye'deki gazetecilerin karşı karşıya kaldığı uygulamalar ile ilgili bir bildiri yayımladı.

Aralarında Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ), Basın-Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası (HABER-SEN), Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK BASIN-İŞ ) ve Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın da bulunduğu (TGS) dokuz gazetecilik platformunun bulunduğu G9 Gazetecilik Örgütleri Platformu, 2019 senesinin basın çalışanları açısından hak gaspları ile geçtiğini ifade etti.

GAZETECİLERE YÖNELİK GÖZALTI, DARP VE SALDIRI DEVAM EDİYOR

G-9 Gazetecilik Örgütleri Platformu gazetecilere yönelik gözaltı, darp, tutuklama ve saldırı vakalarının devam ettiğini vurguladı.

Platform, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun gazetecilere yönelik baskı ve yıldırma vakalarını önlemekte birinci dereceden sorumlu olduğunu, ancak engellemek bir tarafa gazetecilerin işini yapmaya kalktığını belirtti.

İçişleri Bakanı Soylu, 12 Aralık'ta yaptığı açıklamada Türkiye'de araştırmacı gazeteciliğin kalmadığını iddia ederek, "Şimdi dönüp her şeyi bırakıp gazetecilik yapmak istiyorum." ifadelerini kullanmıştı.

100 CİVARINDA YAYIN KAPANDI, YÜZLERCE GAZETECİ İŞSİZ KALDI

Platform geçen yıl çok sayıda yayın kuruluşunun kapatıldığını belirterek, yeni yıldan beklentilerini 18 maddede şöyle sıraladı:

* Gazeteciler SETA isimli bir vakıf tarafından fişlendi.

* Gazetecilerin fazla mesai alacakları için uygulanan hakkı mahkeme kararı ile gasp edildi.

* Değişik dağıtım büyüklüklerine sahip 100 civarında yayın kapandı.

* Yüzlerce gazeteci işsiz kaldı.

* Binlerce gazetecinin devlet tarafından verilen basın kartı iptal edildi.

* Basın İlan Kurumu muhalif basının ilan gelirini kesti

* Belirlenen asgari ücret beklentilerin çok altında kaldı.

* Gazeteciler iktidar ve paydaşları tarafından hedef gösterilip sokak ortasında sopalı saldırılara maruz kaldı


* Tüm bunlar yaşanırken, bir bakanın çıkıp, 'Her şeyi bırakıp gazetecilik yapabilirim' demesi ciddiyet ile bağdaşmıyor. Çalışan Gazeteciler Günü dolayısıyla taleplerimizi bir kez daha hatırlatıyoruz.

* Basın İlan Kurumu özerkleşmeli, siyasi iktidarların denetim amacı olmaktan çıkmalıdır.

* Basın İlan Kurumu tarafından gazetecilere tanınan borçlanma hakkı, görsel, işitsel ve internet medyası için de geçerli hale gelmelidir.

* Basın örgütleri tarafından verilen kimlik kartları gazetecilerin görevini yapabilmesi için geçerli kabul edilmelidir.

* Yıpranma hakkı eski haline dönmeli, basın kurumlarında diğer çalışanlar için de geçerli olmalıdır.

* Gazetecilerin görev yapmasını engelleyenlere yönelik cezalar caydırıcı hale gelmelidir.

* İnternet medyası çalışanlarının Basın Kanunu'na tabi çalışması için düzenleme yapılmalıdır.

* Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller son bulmalı, işkolu barajı gibi uygulamalar kaldırılmalıdır

* İşsiz meslektaşlarımızın yaşadığı zorluklar göz önüne alınınca İşsizlik Fonu'nun farklı amaçlarla kullanılmasına son verilmeli.

*İşsizlik maaşı insanca yaşamaya elverişli bir oran olarak yeniden belirlenmelidir.

* Gazetecilere açılan keyfi davalar tüm sonuçları ile ortadan kaldırılmalıdır.

[Samanyolu Haber] 9.1.2020

[Mehmet Altan yazdı] Silivri Mahpushane Şarkıları...

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin "Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi" hâline getirdiği Türkiye'de iki yıla yakın hapis yatan gazeteci Mehmet Altan, İstanbul Silivri Kapalı Cezaevi'nde söylenen ve dinlenen şarkıların hikâyesini kaleme aldı.

Silivri Mahpushane Şarkıları...
MEHMET ALTAN | P24

Silivri Mahpushane Şarkıları’nın adını "Silivri Avlu Şarkıları" yaparak Spotify’da oluşturduk.

Ya 2017 yılının son günleriydi ya da 2018’in hemen başı, biz tutuklandıktan 15 ay sonra Adalet Bakanlığı’ndan ancak izin alabilen Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç Silivri Cezaevi’ne bizleri ziyarete geldi.

Hâl hatırdan sonra merak ettiklerini sordu.

Ziyareti 4 Ocak 2018 tarihli Hürriyet gazetesinin ilk sayfasında "Mehmet Altan’ın Sezen’den ricası" başlığıyla yayınlandı.

Başlığın altındaki spot şöyleydi:

Silivri Cezaevi’nde görüştüğümüz Mehmet Altan içeride ayları nasıl geçirdiğini anlattı:

"Bir müzik CD’si hazırlıyorum. 2017’nin en popüler şarkı ve türkülerini topluyorum. Sezen Aksu’dan ricam var. Bana bu konuda destek olabilir mi acaba? 15 şarkılık bir CD."

Hızlıca ve kestirmeden spota dönüşen cümlede bizim on beş adımı bulmayan küçük avluda zamanı öldürmek için hep beraber söylediğimiz şarkı ve türkülerle onların ardındaki hapishane yaşamlarımızın hikâyesi vardı.

Yılın en popüler şarkıları, eskilerden kalanlar, annelerimizden dinlediklerimizle gittikçe genişleyen bir repertuvarımız oluşuyordu. Şarkı sözlerine takıldığımızda ise dışardan o sözlerin getirilmesini sağlamanın peşine düşüyorduk.

Zamanla, söylenenlerden bir liste oluşturma, ardından bunları en iyi icra edenlerden de bir CD yapma, böylece mahpusluk yıllarının ruh iklimini sese dönüştürerek kalıcı hâle getirme fikrine kapıldım.

Ama bu sürecin ve teknolojinin çok yabancısı olduğum için de Sezen’in Türkiye’yi hayran bırakan büyüleyici birikiminden yardım alırım diye düşündüm… Pınar’a söylediğim de oydu zaten.

Nitekim, 9 Ocak 2018 tarihinde T24, "Sezen Aksu'nun gözetim ve denetiminde şekillendirilmesini" istediğim ve el yazımla oluşturduğum avlu şarkılarının listesini yayınladı.

* * *

Meğerse Türkiye’nin ne kadar hastalandığından haberdar değilmişim… Sakin bir cümleden şifre çıkarma manyaklığının azgınlığı sürekli olarak artmış, müptezelleşerek patolojik hâle gelmiş…

Katlettikleri gazeteciliğin ölü yıkayıcılarının iğrenç rezilliklerini tutuklanma ertesinde de görmüştüm… Ayrıca yaşam bana ezik adamın iflah olamayacağını daha evvel de zaten öğretmişti.

Ama bu röportaj sonrası atılan hastalıklı manşeti, yapılan zekâsız yorumu, psikopatolojik yalanları görünce bir kez daha şaşırdım, Sezen’i de bu sefil sürüsüne konu ettiğim için çok üzüldüm.

* * *

Tahliye sonrasında "yapılacak işler" listesinde sıra geçenlerde bu Silivri Cezaevi avlusunda söylenen şarkıların kalıcı hâle getirilmesine geldi.

Silivri zulmünün sesli bir yadigârı da olsun istiyordum doğrusu. O üzeri bile tellerle örtülü avludan boşluğa gönderdiklerimizin en iyi seslerden CD’ye dönüşmesini arzuluyordum.

Hapishane avlusunda söylenen şarkılar listesi zaman içinde biraz daha genişledi. 24 şarkılık bir liste yaptım. Sonra bu şarkıları en iyi icra eden şarkıcılar tarandı ve ortaya ham bir tek numunelik CD çıktı.

Bu konulardaki cehaletim, ayrıca ihtiyacım olan estetik birikim rehberliği için Sezen Aksu’dan yardım isteme arzum devam ediyordu.

İlk ağızda CD çıkarma işinin manâsızlığını öğrendim. Nihat Yıldırım son gelişmeleri bana olağanüstü nezaketiyle özetledi, teknik ve bürokratik zorlukları yanında piyasada CD talebinin öldüğünü anlattı. Spotify’ı önerdi.

Sağ olsun, Sezen onca işi gücü arasında oluşturduğum listeyi gözden geçirdi, iki alternatif liste oluşturdu.

Birini seçtik. Nihat Yıldırım ve uzman bir arkadaşımız daha hep birlikte o şarkıları en iyi söyleyenleri son bir kez daha gözden geçirerek noktayı koyduk.

Ve Silivri Mahpushane Şarkıları’nın adını "Silivri Avlu Şarkıları" yaparak Spotify’da oluşturduk.

* * *

Eğer dinlerseniz çok değerli ses sanatçılarımızın seslerinin büyüsü içinden Silivri Cezaevi’ni, ömürlerin bırakıldığı üzerine tel çekilmiş ufacık avluyu, avlunun üzerindeki teller arasından gördüğümüz gökyüzünü hissedeceksiniz…

Avluda Sabahattin Ali’ler, Ahmed Arif’ler, Grup Yorum’un müzisyenleri de dolaşacak.

O şarkılar, siyasal yönetimlerin yazıya, çiziye, düşünceye bitmez tükenmez zulmünün ses tarihimize bırakılan kaydıdır.

[Samanyolu Haber] 9.1.2020

Muhsin Yazıcıoğlu davasında şoke eden ifadeler...

Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde 25 Mart 2009’da düşen helikopterde bulunan Büyük Birlik Partisi (BBP) lideri Muhsin Yazıcıoğlu, BBP Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, yardımcısı Yüksel Yancı, BBP Sivas Belediye Meclisi Üyesi Adayı Murat Çetinkaya, İHA muhabiri İsmail Güneş ve Pilot Mustafa Kaya İstektepe hayatını kaybetmişti. Kaza üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanamadı. İsimsiz bir mektupta geçen isimler ve iddialar devam eden davaya damgasını vurdu.

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği helikoptere ait GPS cihazlarının sökülmesiyle ilgili dava duruşmasına 10 yıl önce dosyaya giren isimsiz bir ihbar mektubu damga vurdu.

Helikopterdeki GSP cihazları Argus 5000 ve Skymap III C’nin sökülmesiyle ilgili tutuksuz 10 sanığın Göksun Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davanın 7’nci duruşması görüldü.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşi Gülefer ve oğlu Furkan Yazıcıoğlu ile faciada hayatını kaybedenlerin ailesi, yakınları ve partililerin de hazır bulunduğu duruşmaya tutuksuz sanıklar Davut Uçum, Aydın Özsıcak, Cemal Şahin ve Nedim Bakırhan ikamet ettikleri illerden Sesli ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) vasıtasıyla katıldı.

"SÖKME TALİMATINI VEREN VE TAKİP EDEN SEMİH YÜKSEKKAYA’DIR"

Duruşma, Aydı Özsıcak’ın savunmasının alınmasıyla başladı.

Özsıcak, savunmasında GPS cihazlarının sökülmesine ait olduğu iddia edilen ve kendisinin de elinde tornavida olduğu görüntülerin bilirkişi tarafından incelenmesini talep etti.

Daha sonra söz alan Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Kemal Yavuz, ana soruşturma dosyasında yer alan isimsiz bir ihbar mektubunu dava dosyasına sundu ve mektupta yazanlar duruşmaya damga vurdu.

Yavuz’un "Tanıyorum" dediği kişi tarafından yazılan mektupta sanıklar hakkında şu iddialar yer aldı:

"Helikopterden parça sökme işini yöneten F.B. ve Semih Yüksekkaya değildir. Bu kişiler de daha yukarı bir yerden talimat aldılar çünkü bu olaydan sonra bunlar terfi ettirildiler.

Semih Yüksekkaya albaydır, bakım komutanıdır. GPS cihazlarının sökme talimatını veren ve takip eden Semih Yüksekkaya’dır. Görüntüleri gönderen kişi görüntüleri çeken kişi değildir.

Görüntüler yanlışlıkla helikopter kazasıyla ilgili dosyaya girmiş bir CD’dir, dosyadan alan bir kişi tarafından gönderildiği düşünülmektedir. Fotoğrafları çeken şahıs M.B.’dir. Kendisi albay ya da binbaşıdır.

"29 YILLIK ASKERİ HAYATIMI MAHVETTİN"

M.B. okul komutanlığına çağırılarak bu fotoğrafları niye çektiği ile ilgili ifadesi alınmıştır. İfadesi alındıktan sonra F. paşa tarafından ‘Allah belanı versin. 29 yıllık askeri hayatımı mahvettin. Bu fotoğrafı ne diye çektin?’ diyerek azarlanmıştır.

Bu toplantıya katılanlar Tümgeneral S.S. ile Tuğgeneral F.B.’dir. Dönüşte Cemal Şahan, Nusret Memiş, Nedim Bakırhan’ı yanlarına çağırarak ifade birliği içerisinde olalım talimatını vermiştir.

Kara Kuvvetleri Komutanı’nın ‘Biz zaten isimleri geç verdik, size hiçbir şey olmayacak. İfade birliğinizi bozmayın’ dediği ifade edildi.

Nedim Bakırhan ‘Ben oraya askeri helikopter için gittim’ derim. Ancak ‘Orada sivil helikopterler de görünce merak ettim yanına gittim ve inceledim’ diyeceğim. Zaten komutan da ‘Böyle ifade verin’ diye söyledi demiştir.

Sikorsky’nin kırımı özel olarak yaptırılmıştır.

“AĞABEY BİZ SÖKTÜK, FAKAT BİZ Mİ DÜŞÜRDÜK?”

Amaçları Sikorsky’e gönderilecek inceleme heyeti ile bu operasyonu yapmaktı. Nedim Bakırhan’a ‘Konuşma’ demelerine rağmen sürekli panik içinde ‘Ağabey biz söktük, fakat biz mi düşürdük?’ demekte, hatta bir keresinde 'Helikopter 25’inde düştü biz 29’unda gittik. Cihazlar o zaman kayboldu, bizi bulurlar’ demektedir.

Dün operasyon başladığında savcı komutanla görüşürken iki bayan katibin geldiğini gören iki astsubay bilgisayarları kucaklayarak bayanlar tuvaletinden kaçırdılar. Bayan katipler de bunu görmüş olmalı.

Sürekli bu üç kişi toplanarak nasıl ifade vereceklerini konuşmaktalar. Hatta bir emekli askeri hâkimi avukat tuttular. Ortak ifade vermeyi ve nasıl ifade vereceklerini ayrı ayrı kararlaştırdılar.

Bu kişiler avukatlarıyla birlikte Malatya’ya gidip ifade vermek için hazırlandılar ancak Kara Kuvvetleri Komutanı’nın izin vermediğini F. paşa söyledi diye konuşmuşlardır.”

MEKTUPTA YAZILANLAR DOĞRU MU?

Kemal Yavuz sonra sırasıyla Aydın Özsıcak, Nedim Bakırhan ve Cemal Şahin’e mektupta yer alan iddiaların doğru olup olmadığını, ifade birliğini bozmamaları için birilerinden talimat alıp almadıklarını sordu.

Her üç sanık da mektupta yazan iddiaların asılsız olduğunu, kendilerine ait olduğu ifadeleri hiçbir yerde söylemediklerini belirtti.

Sanık avukatları da mektubun isimsiz olduğunu ve delil niteliği taşımadığını iddia etti.

YAVUZ: MALATYA’DA BU ŞAHISLA GÖRÜŞTÜM

Sanıklardan Nedim Bakırhan, mektubu yazan kişinin mahkemeye gelmesini isteyerek, “Kendisiyle yüz yüze görüşmek isterdim. Sayın Yavuz’dan merak ediyorum ismini açıklayabilir mi, hâlâ kendisiyle görüşüyor mu?” dedi.

Bunun üzerine Kemal yavuz şunları söyledi: “Şahsı ben tanıyorum. Malatya’da yürütülen soruşturma aşamasında bu şahısla görüştüm. Şahsın belirtmiş olduğu hususların gerçekle birebir örtüştüğünü savcılar söyledi. Bu noktadan sonra ben şahısla görüşmedim. O tarihte muvazzaf askerdi, belki de senin odandaydı, bilemem.”

UÇUM: FURKAN YAZICIOĞLU’NUN SORULARINA CEVAP VERECEĞİM

Davut Uçum ise olayın açığa çıkmasını en çok kendisinin istediğini, ancak birilerinin bunu istemediğine dikkati çekti.

Furkan Yazıcıoğlu’na da seslenen Uçum, “Ben Furkan Yazıcıoğlu ile karşılıklı konuşmak istiyorum. Savcılıktan izin alsın, bütün soruları getirsin sorsun. Ben, Furkan Yazıcıoğlu’na ne istiyorsa hepsinin cevabını vereyim.” dedi.

Mahkeme başkanı davayı 22 Nisan’a erteledi.


BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği helikopter kazasının üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen kazaya dair esrar perdesi hâlâ aralanamadı.

HELİKOPTER 25 MART 2009'DA DÜŞMÜŞTÜ

Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde 25 Mart 2009’da düşen helikopterde bulunan BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu, BBP Sivas İl Başkanı Erhan Üstündağ, yardımcısı Yüksel Yancı, BBP Sivas Belediye Meclisi Üyesi Adayı Murat Çetinkaya, İHA muhabiri İsmail Güneş ve Pilot Mustafa Kaya İstektepe hayatını kaybetmişti.

S70 Sikorsky helikopterin soruşturmasını yürütmek üzere Pilot Yarbay Ebubekir Semih Yüksekkaya, Pilot Yüzbaşı Davut Uçum, Teknisyen Başçavuş Halil İbrahim Açan, Teknisyen Başçavuş Bekir Çerikçi, Teknisyen Üstçavuş Cemal Şahin, Teknisyen Başçavuş Suat Kaplan, Teknisyen Başçavuş Aydın Özsıcak, Teknisyen Başçavuş Nedim Bakırhan ve Teknisyen Başçavuş Nusret Memiş  görevlendirilmişti.

"HIRSIZLIK" SUÇUNDAN YARGILANIYORLAR

Soruşturma sırasında teknik takibe takılan dönemin Kahramanmaraş İl Jandarma Komutanlığı Asayiş Şube Müdürü Ahmet Ergeç ile telefon görüşmesinde “Bir söken ekip var, bir de sökülen malzemeyi yakan ekip var. Biz de yaktık.” dediği öne sürülen Yusuf Yiğit ve diğer sanıkların "hırsızlık" suçundan 10 yıla kadar hapisleri talep  ediliyor.

[Samanyolu Haber] 9.1.2020

AYM’den ‘Saray soytarısı’ kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM), Halk TV eski Genel Yayın Yönetmeni Şaban Sevinç’in, eski Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç’a ‘saray soytarısı’ dediği için aldığı cezayı iptal etti. AYM, söz konusu cezanın ifade özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetti.

AYM’nin oy çokluğu ile aldığı kararda, Sevinç’in ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasının ‘kabul edilebilir’ olduğuna karar verildi. Kararda, “Başvurucu tarafından kullanılan ‘saray soytarısı’ kelimesinin saldırgan ve rahatsız edici nitelikte bulunmadığı söylenemese de ifadenin müştekinin ifadeleri ile katkı sağladığı politik bir tartışmada kullanıldığı dikkate alınmalıdır. Nitekim ilk derece mahkemesi, müştekinin ifadelerini haksız tahrik nedeni olarak kabul ederek başvurucunun cezasında belirli oranda indirime gitmiştir.

Yukarıda açıklanan sebeplerle başvuru konusu ifadenin kabul edilebilir eleştiri sınırları içinde kaldığı değerlendirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin kanaatine göre mevcut olayda başvurucunun ifade özgürlüğü ile müştekinin itibarını koruma hak ve menfaati arasında derece mahkemesi tarafından adil bir dengenin kurulmasına çalışılmamış başvurucunun adli bir ceza ile cezalandırılmasının demokratik bir toplumda zorlayıcı toplumsal ihtiyaca karşılık geldiği ilgili vyeterli bir gerekçe ile ortaya konulmamıştır. Bu nedenle başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahelenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.” denildi.

Şaban Sevinç, Samsun’da katıldığı bir organizasyonda Akif Çağatay Kılıç’a yönelik olarak sarfettiği ‘saray soytarısı’ ifadesi nedeniye “kamu görevlisine alenen hakaret suçunu işlediği” gerekçesiyle cezalandırılmıştı. Verilen cezanın ifade özgürlüğünün ihlal edilmesi olduğunu savunan Sevinç, Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.

[TR724] 9.1.2020

Türkiye’nin yükünü çekiyorlar… Kamyoncular da isyanda [İlker Doğan]

Gırtlağına kadar borç batağında olan kamyoncuların öfkesi büyüyor… Borcu olmayan kamyoncu neredeyse yok! Bir çok kamyon hacizli. Evinin kirasını ödeyemediği için ailesiyle, çocuğuyla birlikte kamyonunda yaşayan şoförler bile var! Mazota gelen zamlar, otoban ve uçuk köprü ücretlerinin yanı sıra neredeyse her seferde yedikleri trafik cezaları Türkiye’nin yükünü çeken kamyoncuları canlarından bezdirmiş durumda.

Son dönemde özellikle sosyal medyada kamyoncuların isyanlarına ilişkin videolar kısa sürede viral oluyor. Zira yeni Türkiye’de seslerini duyurabildikleri tek alan sosyal medya. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan videoda bir kamyoncu Konya’dan çıktığında cebinde 700 lira olduğunu, Sultanbeyli’ye geldiğinde ise 200 TL’sinin kaldığını isyan ederek anlatıyordu: “Komisyon ver, garaj parası ver, yok efendim bilmem ne ver! Bu ne ya! Sen bizim sabrımızı mı sınan, aklımızla dalga mı geçen sayın Cumhurbaşkanı! Esnaf Odaları başkanları…. Siz bu kamyoncuların da başkanısınız. Bu kamyoncuların da hakkını aramak zorundasınız! Allah’tan korkun ya! Çorlu’da garaja girdim, 30 lira para ödedim. Durduğum 2 saat. Havadaki uçan kuş kamyoncunun sırtından geçiniyor ya!”

DAHA DA AK PARTİ’YE OY VERMEM, BİTİRDİ BİZİ!

Bir başka kamyoncu ise yukarıdaki meslektaşının sözlerini teyit ediyor videosunda: “Nefret ettirdiniz AK Parti’den ya! Ben AK Parti’ye yıllardır destek veriyorum nefret ettim vallahi ya… Yılbaşından beri çalışmıyorum, iş yok. Ne yiyeceğim ben? Kiramı nasıl ödeyeceğim. Artık AK Parti’ye de MHP’ye de oy vermem. Bitirdin ya! Dijital ehliyet, otobanlarda köprü parası, kantar parası çıkarttın, psikoteknik çıkarttın, SRC çıkarttın. Boyuna verin bakalım! Para mı kazanıyoruz da verelim!”

PEKİ KAMYONCULARIN SORUNU NE?

Kamyoncular deyim yerindeyse tam anlamıyla borç batağında. Anlattıklarına göre kazanamıyorlar. Zira artan mazot fiyatlarının yanı sıra sürekli kesilen cezalar da canlarından bezdirmiş durumda. Bir kamyoncu, 24 milyar trafik cezası olduğunu anlatıyor kameralara: “Trafik polisleri bizi gördü mü ‘sağa çek’ diyor. Gülüyor! Ceza yazacağı için mutlu oluyorlar! 24 bin lira cezam var, ödeyemiyorum. Cezası olmayan yok! Kamyonum hacizli. Gece 2’de arabanın içine atlıyorlar ceza yazayım diye.”

KENDİMİ Mİ YAKAYIM?

28 yaşındaki bir başka kamyoncu anlatıyor: “Lastik olmuş 3 bin lira, bir tabak yemek 10 liraydı 25 lira olmuş, bir çay 1 liraydı 2 lira olmuş. Ne kazancı? 28 yaşındayım 58 yaşında görünüyorum sıkıntıdan stresten. Kendimi mi yakayım? Malatyalıyım. Biz Malatya’dan buraya kayısı getiriyoruz. Buraya geliş gidiş bin litre mazot yakıyoruz. Yağı var, suyu var, lastiği, balatası var. 6-7 bin lira para yapıyor. Annem evde yemek yapıyor da arabada yiyoruz. Dışarda yemek yemeyelim ki çocuğumuza ekmek götürelim diye. Ayağımızda ayakkabı yok. 10 gündür yıkanmamışım, bit düşmüş kafama yazık günah. İnsan canına acır.”

ÇOCUĞUMLA BİRLİKTE KAMYONUMDA YATIYORUM

Antalyalı bir başka kamyoncu ise evinin kirasını ödeyemediği için eşinin evi terk ettiğini, çocuğuyla birlikte garajda, kamyonunda yaşadığını anlatıyor: “Çocuğumla tek başıma arabada yaşıyorum ben! Yük sarmaya gideceğim, ‘bu arabayla mı geldin’ diyecek adam. Lastiklerimin haline bakın, balon yapmış. Yenisi 3 bin lira, alamıyorum. Mazot 6.73 lira. Bu araba 100 km’de 25-30 litre mazot yakıyor. Bu iş bitti! Arabayı satamıyorsun. Hepimizin Maliye’ye borcu var. Satsak bile borçları kapatamıyoruz.”

DİJİTAL TAKOGRAF 3 BİN LİRA!

Bakanlığın, yeni yılda zorunlu hale getirdiği ancak tepkiler üzerine 6 ay ertelediği dijital takografın fiyatı 3 bin lira! Bir başka kamyoncu şunları söylüyor: “İki bandrol 5 bin lira! Trafik sigortası 5-6 bin lira! Kasko 7-8 bin lira! K belgesi 15 bin lira! Otobandan İstanbul’a git-gel 700 lira! Kazara Osmangazi köprüsünü kullanırsan 300 lira! İki tabak yemek 40 lira olmuş. Bir bardak çay 2 lira! Yediğimiz trafik cezalarının haddi hesabı yok. Mazot 7 liraya dayandı! Biz nasıl para kazanacağız?!”

Dijital takograf uygulaması ertelendi

Kamyoncuların 1 Ocak’tan itibaren zorunlu hale getirilen ‘dijital takograf’ uygulamasını protesto etmek amacıyla ülke genelinde başlattığı eylemler sonuç verdi. Tepkiler üzerine Ulaştırma Bakanlığı, kamyonculara 6 ay ek süre tanıdı.

Dijital takograf, karayolu ile yolcu ve eşya taşımacılığı yapan ticari araçlarda kullanılan bir kontrol cihazı. Dijital takografla sürücülerin sürüş saatlerinde esneme olmasının önüne geçilmesi planlanıyor. Buna göre sürücü 4,5 saat yol gittikten sonra 30 dakika mola vermek zorunda. Ardından yeniden yola çıktıktan sonra yine 4,5 saatlik süresi var. Günlük 9 saati doldurduğu anda 12 saat mola vermeli. 15 dakika ihlal hakkı var. 9 saat 15 dakikayı geçen sürücüler 2 bin 22 lira ceza ödemek zorunda. Kamyoncular, Türkiye’de 9 saatte ancak 350-400 km yol alınabildiğini, dolayısıyla 9 saat sınırının yeterli olmadığını anlatıyor.

[İlker Doğan] 9.1.2020 [TR724]

İsveç’in huzurunu bozan sniper’lar [Hasan Cücük]

Olof Palme ve Anna Lindh, İsveç yakın tarihinin en önemli politik figürlerindendi. Sosyal Demokrat Parti’li olan bu ikilinin bir başka ortak özelliği de cinayete kurban gitmeleriydi. Palme, başbakanlık yaparken 28 Şubat 1986’da sinema çıkışında öldürülmüştü. Aradan geçen 34 yıla rağmen katil bir türlü bulunamadı. Dışişleri bakanlığı koltuğunda oturan Anna Lindh ise 11 Eylül 2003’te bir alış-veriş merkezinde uğradığı bıçaklı saldırı sonrası yaşamını yitirmişti. Geleceğin başbakanı gözüyle bakılan Lindh’in katili Mijailo Mijailoviç kısa sürede yakalanıp ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.

İsveç yakın geçmişinde sadece siyasilerini cinayete kurban vermedi. 1990’lı yılların başında ülkenin huzurunu kaçıran isim ise ‘Lazer Adam’ olarak tanımlanan John Wolfgang Alexander Ausonius, barış, demokrasi ve insan haklarının merkezi İsveç’in huzurunu bozmuştu. 2009’da ise ortaya çıkan bir başka ‘gizemli sniper’ Peter Wangs huzuru bozan ikinci isim olmuştu. İşte İsveç’in huzurunu bozan iki sniperin hikayesi.

Alman bir anne ve Alman asıllı İsviçreli bir babanın çocuğu olarak 1953’te doğan Ausonius, Stockholm’ün işçilerin çoğunlukta yaşadığı banliyölerinde büyüdü. Göz ve ten renginden dolayı okulda sürekli alay konusu olan Ausonius, gençlik döneminde önce Alman soyadını değiştirip John Alexander Wolfgang Stannerman adını aldı. Bununla da yetinmeyip lens takarak göz rengini değiştirdi, saçlarını sarıya boyatıp İsveçlilere benzemeye çalıştı. Eğitim hayatı parlak geçmeyen Ausonius, çeşitli hırsızlık ve gasp olaylarına karıştı. 28 Şubat 1986’da öldürülen eski İsveç Başbakanı Olof Palme’nin zanlıları arasında ilk sırada gösterilen Ausonius, cinayet sırasında hapiste olduğunu ispatladı.

Hapishanede tanıştığı Sırp Miro Berasiç’ten etkilenen Ausonius, dışarı çıktığında komünistlerden, sosyalistlerden ve yabancılardan nefret ediyordu. Hapis hayatı sonrası ticarete atılan Ausonius, borsadan büyük paralar kazandı. Kısa sürede zengin olan Ausonius’un çöküşü de hızlı oldu. 1990’ların başında iflas edip beş parasız kalınca tekrar eski hayatına dönmek için banka soydu, tam 18 kez hırsızlık yaptı. 1979’da İsveç vatandaşlığına geçen Ausonius, nefret ettiği yabancıları korkutup ülkeden gitmesini sağlamanın yolunun onları birer birer öldürmekten geçtiğine karar verdi. 3 Ağustos 1991’de Afrikalı bir göçmeni vuran Ausonius, lazerli tüfek kullanmasından dolayı, ‘Lazer Adam’ olarak tanımlandı. Peş peşe göçmenleri hedef alan ve işini bitirdikten sonra ortadan kaybolan Ausonius, 1991 ve 1992’de 11 kişiyi vurup birini öldürdü.

İsveç polisi, Olof Palme cinayetinden sonra en kapsamlı soruşturmayı başlattı. Stockholm’ü yabancılar için güvensiz kılan Lazer Adam, yakayı bir banka soygununda ele verdi. 12 Haziran 1992’de banka soyarken yakalanan Ausonius, 1994’te ömür boyu hapse mahkum edildi. Polis, göçmenleri vuran ismin Ausonius olduğunu, şahsın, işlediği suçları 2000 yılında hapiste itiraf etmesiyle öğrendi.

İsveç, Lazer Adam’ın hapse atılmasıyla rahat bir nefes alırken Ekim 2009’da huzuru bozan yeni bir sniper ortaya çıktı. Bu kez adres ülkenin üçüncü büyük kenti Malmö idi. 10 Ekim 2009’da 22 yaşında bir erkek ve 20 yaşında bir kadın arabanın içinde oturuyordu. Nereden geldiği belli olmayan bir kurşun sessizliği bozuyordu. Kadın hayatını kaybederken, erkek ağır yaralanıyordu. Hedef alınan şahısların özelliği, yabancı kökenli olmalarıydı. Polis, olaya önce ‘adi bir cinayet’ olarak yaklaştı. Ancak benzer olaylar devam edince, İsveç polisi yeni bir ‘Lazer Adam’la karşı karşıya olduğuna karar verdi.

10 Ekim’de ilk vukuatını işleyen ‘gizemli’ sniper, 23 Ekim’de tekrar sahneye çıktı. Yabancıların yoğun olarak yaşadığı Hyacint Caddesi’ndeki sessizliği silah sesleri bozdu. Peş peşe çıkan kurşunların insanları hedef almaması sevindirici gelişmeydi. Ama artık yabancılarda korku hakimdi. Saldırgan, 2009’un son gününde cuma namazını kıldıran bir imamı hedef aldı. Kurşunlar isabet etmedi ancak kırılan cam parçaları imamın ensesine saplandı.

Malmö polisi, peş peşe gelen saldırılar karşısında çaresiz kalıyordu. Gizemli sniper, 10 Ekim 2009-24 Ekim 2010 arasında tam 18 saldırı düzenlemişti. Kurbanların tamamı yabancı kökenli olurken, saldırılarda bir kişi hayatı kaybetmiş, yaralı sayısı çiftli rakamlara ulaşmıştı. Aslında kullandığı yöntem hep aynıydı. Akşam ve gece sessizliğinde otobüs duraklarında yalnız başına olan yabancılar hedefteki ilk isimler oluyordu. Kurbanını vurduktan sonra sırra kadem basan sniper, geride hiçbir iz bırakmıyordu. Ortaya atılan tüm teorilere rağmen şahsın kimliği hakkında en küçük bir ipucu bulunamıyordu.

Malmö polisi, yeni bir ‘Lazer Adam’la karşı karşıyaydı. Saldırganın bulunması bir ‘onur’ meselesi olmuştu artık. Oluşturulan özel ekip tüm ayrıntıları mercek altına aldı. 1992’de Ausonius’u yakalayan Eiler Augustsson ekibe dahil edildi. Augustsson’un teorisi ilginçti. Ona göre, sniper kurbanlarla aynı bölgede yaşıyor, hedefini etkisiz hale getirdikten sonra olay yerinden kaçarken paniğe kapılmıyor, araba ile kaçma yerine daha hızlı hareket etmek ve dikkat çekmemek için bisiklet kullanıyordu. “İnsanlar güvende olduğunu hissettikleri yerlerde daha kolay suç işlerler.” diyen Augustsson, en küçük delilin bile kendileri için çok önemli olduğunu söylüyordu.

İsveç polisi nihayet ‘gizemli saldırganın’ kimliğini tespit etti. Bu isim Peter Mangs’tı. İzine ulaşılan saldırgan Mangs, 9 Kasım 2010’da gözaltına alındığında, 2003 yılında bir cinayeti daha işlediği ortaya çıkıyordu. Bir yılda 18 saldırı düzenleyen Peter Mangs, yaptıklarının hesabını mahkemede verirken, tıpkı 1990’lı yılların Lazer Adam’ı gibi ömür boyu hapse mahkum edildi.

[Hasan Cücük] 9.1.2020 [TR724]

Putin’i beklerken [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’nin dışişlerinde Amerika’lı yıllar, AB’li yıllar vardır. NATO’ya girmek, AB’ye girmek, hep Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda şekillendi. NATO oldu, AB olmadı. Birçok nedenleri var bu başarının ve başarısızlığın. Fakat bunlar önemli değil. Ankara’nın iradesi Soğuk Savaş’ın başlangıcında ülkenin savunulması için Batı ittifakına girme hedefini önceledi. 1945 sonrası dünya, aynı bugünkü gibi, aynı 1910’lu yıllardaki gibi, aynı 1800’lerin sonlarındaki gibi, tehlikelerle doluydu. Türkiye’de yönetici olanlar, güvenliğe odaklandıkça ve defansa önem verdikçe, ülkelerine hizmet yaptılar. Maceraya ve ütopik hedeflere yönelenler, ülkelerine hezimet yaşattılar. En basit bir futbol müsabakasını izleyenler dahi bilir. Bir takım için kazanmanın yolu şuursuzca karşı takımın yarı sahasına yığılıp gol aramaktan geçmez. Eğer savunmayı ihmal ederseniz, gol ararken gol yersiniz. Türkiye’nin bölgesinde ve uluslararası ilişkilerinde yaşadığı tecrübelerden öğrendiği hiçbir şey yoksa bile, bu vardır. Ve bu, bugün her zamankinden daha fazla hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek!

Bir zamanlar NATO üyeliğini veya AB üyeliğini hayal ederken, bugün neyi hayal ediyor Türkiye? Bu soruyu gayet samimiyetle soruyorum ve herkesin bu soru üzerine durup biraz düşünmesini özellikle rica ediyorum. Nedir istenen, beklenen, planlanan?

Suriye’de Emevi Camii’nde namaz kılmak olabilir mi? Veya Arnavutluk’ta, Kırım’da ya da Bosna’da cami onarmak? Cihatçı Selefi ideolojilere batmış Suriye Türkmenlerine Abbülbilmemne taburu kurdurarak “cihada çıkmak”, kafa-kol kesmek, Türkiye’deki insanlara ne fayda sağlıyor? Irak’ta binlerce askerin maaşı, yemesi içmesi, kullandıkları yakıtı, elektriği, ayrılan diğer “örtülü” kaynaklar, hangi amaçlara hizmet ediyor? O “görevlerde” hayatını kaybedenler ya da yaralananlar, “vatan savunması” için mi görev ifa ediyor? Selefi ve cihatçı manyakların maaşları, Türkiye vergi mükellefleri tarafından her ay düzenli olarak ödenirken, üniversite öğrencilerinin sabah kahvaltıları veya öğle yemekleri kırpılırken, Türkler kendilerini “yeter ki büyük hissetsinler” mantığı mıdır, bu maceraların ve ütopik politikaların nedeni yoksa? Türkiye NATO’ya girerken, masada üye her devlet gibi “ortak olmak” amacıyla hareket etmişti. Soğuk Savaş boyunca NATO Sovyet tehdidine karşı önemli bir koruma kalkanı oldu. Yaradığı iş bu! Ya da AB, Türkiye’nin ürettiği sanayi ürünleri Avrupa pazarına kotasız, gümrüksüz girebilsin diye Gümrük Birliği kararı alırken, Türk sanayisi AB koşullarına “bağışıklık kazandı”, üretilen ürünlerin kalitesi arttı. İstihdam ve rekabet gücü, her şeyden önce de kendine güven arttı. Dahası, demokratikleşme, şeffaflaşma, insan ve azınlık haklarında ilerleme, çeşitli projelerin ve işbirliklerinin doğması, saymakla bitmeyecek artılardan sadece birkaçı. Suriye’de veya Libya’da girişilen maceraların somut bir tane avantajını, artısını, faydasını gösterebilir misiniz?

2000’lerin başında başlayan büyük bir memnuniyetsizliğin dışa vurumudur bu. Sadece Müslüman Kardeşler ideolojisinin esiri olmuş gariban fakir ve yerli bir grup İslamcının çocukluk hayalleri değildir yani. Soğuk Savaş bitmiş, Türkiye’nin 1920’ler, 30’lar ve 40’lardaki kifayetsizliği kabak gibi dışa vurmuştu! 1990’lar, Türkiye’nin bu sıradan olmak durumuyla yüzleştiği yıllardı. Osmanlı’nın devamı olmak da, Balkanlar’dan Çin Seddi’ne Türk Dünyası tahayyülleri de fos çıkmıştı. AB tarafından yeterince Avrupalı olmamakla itham edilen – öyledir zaten! – ve dışlanan Ankara, 1991’de Birinci Körfez Savaşı’na Türkiye’yi sokmaya azimli Özal’ı engellemeyi başarmış, ayakları yere basan normal dış politika geleneği devam etmişti. Aslında trenin motoru çoktan durmuştu da, önceden almış olduğu hızla aynı rayda ilerlemekteydi! Biz daha durumu tam fark edememiştik. Biz derken, Türk dış politikası çalışan yerli akademik tayfa, gazeteciler milleti, siyaset ekürisi – bunlardan bahsediyorum.

Vasatlıktan kimse memnun değildi. Oysa vasat fakat varlıklı ülkelerin çocukları hayatlarından gayet memnundular. Kimse Belçika’nın ya da Finlandiya’nın küresel güç olmasıyla ilgilenmiyordu. Portekiz’in Brezilya ile birleşerek ve Asya kolonilerini yeninden etkisi altına almak gibi hedefleri yoktu. Almanlar kaybettikleri imparatorluğu restore etmeye çalışmıyor, kör topal, parçalanmış ülkelerini birleştirmek gibi mütevazı işlerle uğraşıyordu. Fransızlar kuzey Afrika ve Sahra Altı kolonilerini kendilerine bağlamak gibi bir işe kalkışmıyordu. Fakat Türkler! Türkler, vasat bir ülkede yaşamayı “yeterince maceracı” bulmuyordu.

Değişmeliydik biz! Daha enginlere açılmalıydık. Hiç kimse bizim kadar “zeki ve çevik” değildi. Bir Japon ya da bir Arap değil, bir Türk “dünyaya bedeldi”. Orta Asya’dan dörtnala geldikleri kısrak başından, yeniden Orta Asya’ya “çakır gözlü” olarak dönecektik. “Damarlarımızdaki asil kan” bunu gerektirirdi bizim! Değişmeliydik. Her iktidarın istisnasız burguladığı “büyük Türkiye” (greater Turkey) buydu!

İşin bir de diğer bir boyutu, bal tutanın parmağını mutlaka yaladığı sosyolojik normaliteydi. Böylece iktidarlar, halka bolca retorik satarak, onlardan bolca oy aldı. Ve bolca, gayet bolca hem de, bal tutup parmaklarını yaladı. Böylece yolsuzluklar, siyasi güç ve kontrol, hukuksuzluk, diyanet-ticaret-siyaset üçgeni, bolca vaat ve masal, hikâye devam ede geldi. Ta ki bugünlere kadar!

Şimdi, bugün Türk tarafı Putin’i beklerken, Putin’in vücut dilini, oturuşunu kalkışını, onun projelerini, Libya, İran ve Suriye konusundaki demeçlerini falan konuşur-tartışırken, aklıma bunlar geldi. NATO’lu veya AB’li hedeflerden, Suriye ve Libya çöllerine, Putin’den alınacak icazetle sefere çıkmak isteyen Neo Osmanlıcı İslamcılarla, Avrasyacı Ulusalcı Kemalistler, hep beraber Adile Naşit’in 1980’lerdeki Uykudan Önce programı gibi, toplumu uykuya, daha derin, daha da derin uykuya yönlendiriyor! Varını yoğunu satan, gelir seviyesini, enflasyonunu, politik krizlerini, Kürt meselesini, kutuplaşmasını, yolsuzluğunu 2000’lerin başlarından da geriye, 1990’ların seviyesine gerileten bir ülke var karşımızda. Dahası, o günlerde despot da olsa işleyen bir devlet mekanizması varken, bugün hem despot hem de işlemeyen bir muz cumhuriyeti var! Putin’in bekliyoruz! Putin, Moskova’nın Çarlık döneminde, Sovyetler Birliği’nde ve bugün süreklilik arz eden âli çıkarları doğrultusunda, Moskova, Doğu Ukrayna ve Kırım, Gürcistan, Ermenistan ve Suriye hattı boyunca elde ettiği kazanımları, bugün yapbozun Türkiye parçasını biraz daha belirginleştirerek, Türkiye’den ayrılmış olacak.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.1.2020 [TR724]