ABD Meclisi Trump’ın azil tasarısını onayladı

ABD Temsilciler Meclisi, Başkan Donald Trump’ın ‘Azil Soruşturması Tasarısını’ onayladı. Azil süreci kapsamındaki ilk oylamasını yapan meclisin onayladığı tasarı, sürecin bundan sonra nasıl ilerleyeceğine ilişkin kuralları içeriyor.

Oylama, sürecin şu anda Kongre’deki iki parti içinde ne kadar desteğe sahip olduğunun ilk resmi testi olması bakımından önem taşıyordu. 435 sandalyeden 234’ünü elinde bulunduran Demokratlar, Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk parti konumunda ve tasarının geçmesi için salt çoğunluk yetiyordu.

Amerika’nın Sesi’nin aktardığına göre, Tasarı 196’ye karşı 232 oyla geçti. Yani Kongre üyelerinin tamamına yakını parti çizgisinde oy kullandı.Demokratlar’ın oylamaya verdikleri önemin bir göstergesi olarak, oturuma Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi başkanlık etti.

Sürece ilişkin bu ilk resmi oylamanın ardından, şimdi aylar sürebilecek, 2020’nin ilk haftalarına kadar uzanabilecek bir soruşturma süreci resmen başlamış oldu.

Tasarının kabul edilmesi Temsilciler Meclisi’ndeki soruşturmayı idare edecek olan çoğunluktaki Demokratlar için önemli bir zafer niteliğinde.

Sonuç Demokratlar açısından zafer olsa da Cumhuriyetçiler içinde azil soruşturmasına karşı duruşta fazla fire olmadığını da gösterdi.

Tasarı, azil süreci kapsamında kamuoyuna açık Kongre oturumları düzenlenmesi ve kapalı kapılar ardındaki toplantıların dökümlerinin yayınlanması çağrısını içeriyor. Tasarı ayrıca, süreç ilerlerken Cumhuriyetçi milletvekilleri ve Trump’ın sahip olacağı hakları listeliyor.

Cumhuriyetçiler Demokratlar’ı, Trump’ın haklarını çiğnemek ve süreci çok gizli yürütmekle suçluyordu.

ABD Anayasası, azil soruşturması konusundaki temel kuralları belirlemede Temsilciler Meclisi’ne geniş yetkiler tanıyor. Soruşturmalarla ilgili Meclis kurallarına uyduklarını savunan Demokratlar, Trump’a karşı yürüttükleri bu girişimin parçası olarak kamuoyuna açık oturumlar düzenleyecekleri sözünü verdi.

Kapalı kapılar ardındaki oturumda kilit isim konuşacak
Öte yandan Temsilciler Meclisi bugün süreçle alakalı önemli bir oturuma daha sahne olacak. Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Rusya konusundaki ana isim olan Tim Morrison kapalı kapılan ardında ifade verecek.

Azil soruşturmasını yürüten üç komisyonun üyeleri, oturumda Morrison’dan, Trump’ın Ukrayna’yla temasları hakkında yeni ayrıntılar vermesini bekliyor. Morrison, müzakerelerin içerisinde doğrudan yer almış bir isim. Oysa Cumhuriyetçiler, soruşturmanın şimdiye kadarki safhasının çoğunlukla ikinci el kaynaklara dayandığı suçlamasını yöneltiyordu.

Komisyon üyeleri, çok daha tanınmış bir isim olan eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’dan da gelecek hafta ifade vermesini istedi. Daha önceki oturumlara çağrılanlar, Bolton’un, Beyaz Saray tarafından Trump’ın siyasi rakiplerini soruşturması için Ukrayna Cumhurbaşkanı üzerinde baskı uygulama çabasından alarma geçtiği yönünde ifade vermişti.

Temsilciler Meclisi’nin soruşturma sürecini tamamlayıp azil tasarısını genel kurula getirmesi halinde yine salt çoğunluk aranacak. Eğer yeterli sayıya ulaşılır ve tasarı meclisten geçerse, süreç Trump’ın azledilip-azledilmemesi konusunda “mahkeme” vazifesi görecek Senato’ya taşınacak. Ancak 100 üyeli Senato’da Cumhuriyetçiler çoğunlukta ve azil için salt çoğunluk yetmiyor, üçte ikilik çoğunluk gerekiyor.

Azil soruşturması, Başkan Trump’ın 25 Temmuz Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski’ye görüşmesinde Ukrayna liderinden 2020 seçimlerinde olası Demokrat rakibi Joe Biden ve Ukrayna enerji şirketi Burisma’da bir dönem direktör olarak görev yapmış oğlunun iş faaliyetlerini araştırmasını istemesi konusuna odaklanıyor. Trump yanlış bir hareketinin olmadığında ısrarcı ve hakkında yürütülen azil soruşturmasını “düzmece” olarak niteliyor.

[TR724] 31.10.2019

İçinde öğrencilerin kaldığı yurt binasını AKP’li Belediye gece yarısı baskınıyla yıktı

İstanbul’un Kağıthane ilçesinde bulunan ve “Süleymancılar” olarak bilinen Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerine bağlı olan Sadabad Talebe Yurdu, AKP’li Kağıthane Belediyesi tarafından yıkıldı.

Sadabat Eğitim ve Kültüre Hizmet Derneği’ne ait olan yurda sabahın erken saatlerinde polislerle birlikte gelen belediye ekipleri yıkımı gerçekleştirdi. Yurdun bağlı olduğu cemaatin mensupları yıkımı engellemek istese de başarılı olamadı.

Yurdun yıkılmasını engellemek isteyenlere polis müdahale ederken, biber gazı da kullanıldı. Kapının açılmaması üzerine belediye ekipleri balyozla kapıyı kırarak içeri girdi. Binanın tahliye edilmesi ve vatandaşların bölgeden uzaklaştırılmasının ardından 5 katlı yurt binası yıkıldı.

Belediye yurt için “kaçak ve riskli” iddiasında bulunurken Cemaat bu iddiayı reddediyor.

Kağıthane Belediyesi’nden yapılan açıklamada, Çağlayan Mahallesi’ndeki Sadabad Öğrenci Yurdu ve Lojman binasının risk tespiti için Kağıthane Kaymakamlığının talebi üzerine 31 Ocak 2017’de saha çalışmasının yapıldığı bildirildi. Açıklamada, yapının betonarme kısımlarından alınan numunelerden hazırlanan risk tespit raporuna göre, yurt ve lojman binasının “depreme karşı statik yönden tehlikeli, can ve mal güvenliği açısından riskli” olduğunun belirlendiği kaydedildi. Söz konusu alanda kalan kişilerin, 2017 yılında bu rapora yaptığı itirazın da Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca reddedildiği belirtilen açıklamada, “Bugün yıkımı gerçekleştirilen yurt ve lojman binasının bulunduğu alan, 1979 yılında hazine arazisi üzerine kaçak olarak ruhsatsız ve izinsiz olarak yapılmıştır. Arazinin mülkiyet sahibi Hazine’dir” ifadelerine yer verildi.

DERNEKTEN AÇIKLAMA: BİLDİRİM YAPILMADI, HUKUK TANIMAZLIK!

Sadabat Eğitime Hizmet ve Kültür Derneği ise yıkım kararı için kendilerine herhangi bir bildirimde bulunulmadığını kaydetti. Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Buna gerekçe olarak da binanın eski ve yıpranmışlığı ifade edilmektedir. Halbuki belediye tarafından kabul edilen sertifikalı kuruluşlarca verilen raporlara göre binamız sağlamdır. Bu rapor dikkate alınmayıp her türlü hukuk ve usulün dışına çıkılarak 59 öğrenci ve personelimizin alelacele tahliyesi ve binanın yıkılması tamamen hukuk tanımazlıktır.”

[TR724] 31.10.2019

Ümmü Ma’bed’in dilinden Efendimiz (sas) (3 Rebiülevvel Hicrî 1)

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) ve beraberindekiler, Ümmü Ma’bed’in çadırının bulunduğu yerde konakladıklarında kocası Ebû Ma’bed orada değildi. Eve döndüğünde Ümmü Ma’bed, şahit olduğu şeylerden bahsetti. Meraklanan Ebû Ma’bed ondan çadırlarına uğrayan yolcuyu tarif etmesini istedi. Bunun üzerine yaşlı kadın o gün gördüğü, 53 yaşındaki Allah Resûlü’nü eşine şöyle tarif etmişti:

“Nur yüzlü bir adamdı; güzel ve parlak bir yüzü vardı. Yaratılışı güzel ve şekil itibariyle de vücudu düzdü. Ne göbeği öne çıkmış ve karnı büyümüştü ne de başı küçük ve kusurluydu; orta büyüklükte, güzel mi güzel ve mutedil bir vücut yapısı vardı. Gözleri siyah, göz kenarları da uzundu. Sesinde kadife gibi bir yumuşaklık vardı. Omuzları geniş, sakalı da sıktı. Kaşları, uzaktan dikkat çekecek kadar belirgin duruyordu. Sükût buyurduğunda üzerinde bir vakar, konuştuğunda ise meclisinde insibağ hakimdi; Allah’ın adını anarak konuşmasına başlıyor ve hep O’nu yücelterek devam ediyordu. Uzaktan bakıldığında, insanların en güzel ve alımlısıydı; yakınına yaklaşıldığında ise cemal ve ihsanın kemalini temsil ediyordu. Konuşmaları, tane tane ve kulak tırmalamayacak şekilde, ne az ne de çoktu. Mantığı, şiir gibi akıp gidiyordu. Ne, herkesten üstte kalacak kadar çok uzun boylu ne de insanlar arasında seçilmeyecek kadar kısa idi; görünüş itibariyle sanki O, iki dal arasında duran üçüncü bir dal gibiydi. Üç kişi arasında altın gibi parlıyordu ve görünüş itibariyle onların en güzeli idi. Arkadaşları, etrafında pervane gibi dönüyorlar; bir beyanı olduğunda ona kulak veriyor, O’ndan bir emir sudûr edince de koşarak bu emrini yerine getiriyorlardı. Etrafında dört dönüyor ve her arzusunu yerine getirmek için de, hiçbir isteksizlik emaresi göstermeden ve gönülden isteyerek koşturuyor, adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.”

[https://www.peygamberyolu.com] 31.10.2019

Yok öyle, “hem karnım doysun, hem pastam dursun” [Güven Sak, Dr.]

Bugünlerde etrafta olup bitenlere bakarken aklıma hep bu İngiliz atasözü geliyor doğrusu, bir nevi tekerleme gibi: “You can’t have your cake and eat it, too.”  Türkçeye bir Sezen Aksu şarkı sözü ile çevrilmişi de var, o da pek güzel geliyor kulağa: “Hem karnım doysun, hem pastam dursun/ Yok öyle.” Ziynet Sali’nin “Bizde böyle” şarkısı. Hatta Ekşi Sözlükte, “hem böreğim tam olsun, hem de karnım doysun” versiyonunu da gördüm. Hâlbuki Türkçede biz buna “Ne yardan geçer, ne serden” diyoruz doğrusu. Gelin anlatayım neden aklıma düştü bu söz.

Önce tanım. İstediği şey fedakarlığı gerektirdiği halde, fedakarlığa yanaşmayan ama istediğinden de vazgeçmeyen kişiler için biz “ne yardan geçiyor, ne de serden” deriz. Bir nevi birbiriyle uyumsuz iki hedefe aynı anda erişmeye nafile çabalamak burada söz konusu olan. İngilizler de aynı anda erişilmesi mümkün olmayan iki ayrı hedefe, aynı anda erişmeye çalışanlar için hem pastam dursun, hem karnım doysun olmaz diyorlar. Siyasi çekincelerle bir türlü karar veremeyenlere, bir nevi, iyi düşün, önceliklerini doğru belirle, hakikaten neyi istediğine karar ver demek. Kararsızlık ve kararsızlığın getirdiği hareketsizlik en kötüsü çünkü. İşte biz şimdi tam da bu noktadayız.

Yok öyle her şey aynı anda olsun, hem faiz insin, hem enflasyon düşsün, hem büyüme uzun dönem ortalamalarının üzerine çıksın, bir de, lütfen,  işsizlik azalsın, bu arada, hem de Türkiye bölgesinde sözü geçen ülke olsun derseniz, izler birbirine karışır, işleri toparlamak asla mümkün olmaz. Ama doğru sıralamayla bunların hepsinin olabilmesi ihtimal dahilindedir.

Türkiye, Cumhuriyet dönemi boyunca sürekli kapasite inşa etmiş, kabiliyetleri olan bir büyük ülkedir. El Hak, doğru. Ama her çiçeğin bir mevsimi, her işin bir zamanı vardır. Önceliklerimizi doğru belirler ve bir an önce olduğumuz yerde sallanmayı bırakıp, hakikaten adım atmaya başlarsak, bunların hepsi olur. Hadise, bir an önce “hem pastam dursun, hem karnım doysun” siyasi kararsızlığını aşmakla ilgili gibi geliyor bana doğrusu. Millet, idarenin bir an önce bir seçim yapıp, tedbir alması için doğrusu hala elinde yüz dolarlık banknotlarla bekliyor. En son baktığımda, yabancı para mevduatın toplam banka mevduatı içindeki payı hala yüzde 52 civarındaydı.

2018 ortasındaki kur şoku, Ayşe teyze ve Ali Rıza amcanın yaşam kalitesini şallak mallak etti

Adım atmak için önceliklerimizi belirlemek üzere ilk yapmamız gereken nedir? İçinde bulunduğumuz durumu doğru tespit etmektir sanırım. Türkiye, 2018 ortasında maruz kaldığı kur şokunun reel sonuçlarını idrak ediyor bugün. Ayşe teyze ile Ali Rıza amca 2018 yılı ortasındaki kur şokunun nasıl bir yeniden dengelenmeye yol açtığını hayatlarında her gün yeniden görüyorlar.

Ekonomide yeniden dengelenme dediğiniz nedir? Türk lirasının Amerikan doları karşısında hezimete uğraması bizi bir denge noktasından, yeni bir denge noktasına getirdi. Şimdi bütün fiyatlar, Türk lirasının Amerikan doları karşısındaki hezimetinin kuru çıkardığı noktayı veri alarak, yeniden dengeleniyor. Yaşadığımız budur.

Ben, içinde yaşadığımız sürecin öncelikle böyle dönemlerde rakamlarla çok oynanmaması gerektiği konusunda, dersler içerdiğini düşünüyorum. Bu çerçevede, bir değerli dostumun yakınlarda tartışmaya açtığı, aşağıdaki grafiğe dikkatinizi çekmek isterim. Bu vesileyle, bu konuda ne düşündüğümü de anlatayım.


Türkiye, yakın dönemde üç ciddi iktisadi kriz yaşadı. İlki 2000-2001 kriziydi. Kaynağı içeridendi. İkincisi, 2008-2009 kriziydi. Sistemin merkezinde başlayıverdi, bizi de başlangıçta gafil avladı. Üçüncüsü de 2018’de başlayan ve halen devam eden içinde bulunduğumuz krizdir. Aslında bu kriz, Batıda 2008 krizini iktisadi krizi yönetmek üzere alınan tedbirlerin bizim üzerimizdeki uzatmalı etkisidir. Orada parasal genişleme olunca, burada şirketlerimiz borçlandıkça borçlandı. Etki dışarıdan davul çalarak geldi, biz zamanında tedbir alamadık ve bir kez daha gafil avlanmış olduk. Bugünlerde, “Fed ve ECB’nin faiz indirmesi, gelişmekte olan ülkelerde daha da büyük ve sistemik etkileri olan krize yol açar, aman dikkat” diyenlerin işaret ettiği bizim gibi ülkelerin şu anki tecrübesidir. Türkiye gibi zenginleşmek için yabancıların tasarrufuna muhtaç bir ülkenin içine kapanmak, dolar piyasalarından uzaklaşmak, Batıdan kopmak gibi bir lüksü, istese de, yoktur.

Şimdi grafikte aslında bu üç krizin milli gelir daralması ve özel tüketim daralması rakamları işaretlenmiş durumda. Mavi çubuklar, ilgili kriz döneminde, milli gelirin ne kadar daraldığını gösteriyor. Kırmızı noktalar ise, yine ilgili kriz döneminde, özel tüketim harcamalarının ne kadar daraldığını gösteriyor.

İlk kriz, 2000 yılının üçüncü çeyreği ile 2001 yılının dördüncü çeyreği arasında. Bu dönemde, özel tüketim harcamaları yüzde 8 daralmış, milli gelirdeki daralma ise yüzde 11 civarında olmuş. İkinci krizimiz ile ilgili rakamlar 2008 yılının birinci çeyreği ile 2009 yılının birinci çeyreği arasında. Bu dönemde, özel tüketim harcamaları yüzde 8,9 daralırken, milli gelirdeki daralma yüzde 12,5 olmuş.

Şu an içinde bulunduğumuz iktisadi kriz dönemi olarak ise 2018 yılının ilk çeyreği ile 2019 yılının ilk çeyreğini alıyoruz. Bu dönemde özel tüketim harcamaları yüzde 8,2 daralırken, milli gelir yalnızca yüzde 2,8 daralmış. Bu ne demek? Arada milli gelir tahmin sistemimizi değiştirdiğimiz için, bu kez daha önce alışık olmadığımız bir gelişme ile karşılaşmışız. Milli gelir büyümesi rakamları bizi artık özel tüketim daralması konusunda yeterince bilgilendirmemeye başlamış. Ben, bunun neden böyle olduğundan daha önemli olanın, artık böyle olması olduğunu düşünüyorum. Siyasetçi için buradan çıkartılacak ders açıktır: Zor dönemlerde, rakamlarla zinhar oynamamak gerekir. Oynayan kaybeder.

Siyasetçi için önemli olan, milli gelirin dalgalanmasında, özel tüketimin seyridir esasen. Ayşe teyze ile Ali Rıza amcanın yaşam kalitesini ilgilendiren gösterge o’dur. 26 Mart 1989 yılında, Anavatan Partisi belediye seçimlerinde oy oranını yüzde 21,75’e düşürünce, Rahmetli Özal’ın “işte bunu atlamışım” diye baktığı ilk göstergenin özel tüketim harcamalarının seyri olduğunu anlatırdı bilenler. İşte tam da öyledir. Böyle bakınca, içinde bulunduğumuz iktisadi kriz, 2001 krizi kadar, 2008 krizi kadar derin bir iktisadi krizdir ve milletin yaşam kalitesini aynı biçimde derinden etkilemektedir. Son yerel idare seçimlerinin neden böyle olduğunun en güzel göstergesi de bana sorarsanız buradadır. Bence öncelikle idrak edilmesi gereken vakıa budur. Sonra vakıa ile kavgayı bırakıp, tedaviye odaklanmak gerekir.

Koyun can, kasap et derdinde

Peki, böyle bir ortamda, merkez bankasının külliyetli faiz indirimi özel tüketimi toparlamakta işe yarar mı? Hayır. Öncelikle ikinci grafiğe bir bakın isterseniz. İşsizlik 2008 yılında nasıl arttıysa, şimdi on yıl sonra yine benzer bir şiddette artmaktadır. Şimdi herkese düşük faizli tüketici kredisi ya da ev kredisi vermenin zamanı mıdır? Hayır. İki nedenle. Verseniz de alamazlar bir. Bu bankalar o işi müdebbir bir tacir gibi davranırlarsa yapmayacaklardır. Her çiçeğin bir mevsimi, her işin bir zamanı vardır. Üstelik bundan on yıl önce bu işi halletmek için yaptıklarımızı artık yeniden yapmak mümkün değildir. Nedir?


Dün bankalarımızın bilançosunda kur şoku kaynaklı bir yangın yoktu, bugün vardır. Şimdi odaklanılması gereken iş, banka bilançolarına yeni riskler yüklemek değil, onların mevcut fazla riskten arındırılmasıdır. Sistemi canlandırmanın yolu mıntıka temizliği ve yeniden sermayelendirmedir. Parayı yanlış yerde dağıtmamak gerekir. Bu risklerin orada birikmesine göz yuman idare, bugün, siyasi çekincelerle,  o bilançoları temizlemeyi kendisine bir an önce iş edinmez ve bir nevi, “hem pastam dursun, hem karnım doysun” diye oyalanır ve herkes kendi başının çaresine baksın derse ne olur? Öncelikle, yarın yapılması gereken temizliğin milletçe ödememiz gereken faturası yalnızca daha büyük olur. İkincisi, özel tüketimdeki daralma derinleşerek devam eder. Üçüncüsü, özel tüketimde devamlılık kazanan daralmanın siyasi faturası da daha büyük olur.  Daha ne diyeyim? Dinamik bir sürecin içindeyiz, böyle bir süreçte en kötüsü asla geride kalmaz.

Şimdi yazmadığım cümleyi de yazayım ki, akıllara kazınsın. Bu hale,  2018 yılındaki kur hareketi başlarken, ortalığı saran “hem pastam dursun, hem karnım doysun” siyasi çekincelerinin neden olduğu atalet ile geldiğimizi de lütfen unutmayın. Tedavinin başlayacağı nokta, vakıayla kavga etmeyi bıraktığınız noktadır.

[Güven Sak, Dr.] 06 Ağustos 2019 [https://www.tepav.org.tr/tr/blog/s/6479]

ABD Başkanı Trump’ın azil süreci başlatıldı

ABD Temsilciler Meclisi, ABD Başkanı Donald Trump hakkındaki azil soruşturması kapsamında bugün ilk kez oylama yaptı. Tasarı, ABD Kongresi’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi, azil soruşturması sürecini resmen başlatan tasarıyı onayladı.

Azil sürecindeki ilk oylamada, Kongre, azil sürecinin nasıl işletileceğine dair kural ve çerçeveyi kararlaştırmış oldu.

Amerika’nın Sesi’nin haberine göre, oylama Kongre’de Cumhuriyetçi ve Demokratların sahip oldukları desteğin görülmesi açısında ilk önemli sınav anlamına geliyor.

Kongre’de 435 sandalyeden 234’ü Demokratlar kontrol ederken, tasarının geçmesi için salt çoğunluk gerekiyordu ve bu çoğunluk sağlandı.

Oylamada, 196 evet, 232 hayır kararı çıkarken, Kongre üyelerinin tamamı parti çizgisinde oy kullanmış oldu. Oturuma Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi başkanlık etti.

Habere göre, sürece ilişkin bu ilk resmi oylamanın ardından, şimdi aylar sürebilecek, 2020’nin ilk haftalarına kadar uzanabilecek bir soruşturma süreci resmen başlamış oldu.

Tasarının kabul edilmesi Temsilciler Meclisi’ndeki soruşturmayı idare edecek olan çoğunluktaki Demokratlar için önemli bir zafer niteliğinde.

Sonuç Demokratlar açısından zafer olsa da Cumhuriyetçiler içinde azil soruşturmasına karşı duruşta fazla fire olmadığını da gösterdi.

Tasarı, azil süreci kapsamında kamuoyuna açık Kongre oturumları düzenlenmesi ve kapalı kapılar ardındaki toplantıların dökümlerinin yayınlanması çağrısını içeriyor. Tasarı ayrıca, süreç ilerlerken Cumhuriyetçi milletvekilleri ve Trump’ın sahip olacağı hakları listeliyor.

[Kronos.News]

Batı acısı [Can Bahadır Yüce]

Dağlarca’nın en güzel kitap adlarındandır: Batı Acısı. İyimser bir hümanizmle başlayıp bir tür ulusalcılığa kayan o kitapta “Asya’nın korkunç yalnızlığı”ndan söz eder şair. Farklı ülkelere ayrılmış sayfalardaki bir dize, Batı’yı görme biçimimizi özetler gibidir: Almanlar makineleri sever.

Batı’ya yönelik genelleyici yaklaşımların bütününe “Garbiyatçılık” (Oksidentalizm) diyoruz. Nasıl Şarkiyatçılık (Oryantalizm) Doğu’yu klişelerle betimlediyse, Garbiyatçılık da Batı’yı belli kalıplar içinde görmüştür. (Sadık el-Azm, Garbiyatçılık için “tersine Oryantalizm” demişti.) Bu kavramın bizde bir tür batı acısı olarak belirdiğini söylemek yeni bir saptama olmaz: Beşir Fuat’tan Celâl Nuri’ye müstağriplerimiz yazdıklarıyla (ve yaşadıklarıyla) bunu ortaya koymuştu. Türk romanı deyiş yerindeyse “batı acısı”ndan doğdu. Batı kaynaklı bu edebi türün dilimizdeki öncü örnekleri Batı romanı okuyan kadın kahramanlarla, Batı dili konuşmaya çalışan erkek kahramanlarla doludur. Türkçe yazan erken dönem romancıların dramı, Batı’nın kusurlarını Batı kaynaklı bir edebi tür aracılığıyla anlatmaya çalışmaktı. Namık Kemal gibi birkaç gür ses (yetersiz ama samimi “Renan Müdafaanamesi”ni anımsayalım) sönmeye yüz tutmuş yıldızlar gibi—artık kimse onları okumuyor, belki bazen adları anılıyor. Ali Canip Yöntem’in yüz yıl önceki çığlığı bile bugün cılız bir yankıdan başka bir şey değil: “Ey şark uyan yeter, yeter ey şark, uyan yeter!”

Garbiyatçılık da bütün ideolojiler gibi dünyaya Avrupa’dan yayıldı. Coğrafi değil zihinsel bir ayrım bu: Hitler’in ordusu Ruslarla çarpışmadan önce rotasını Batı’ya çevirmişti. Alman diktatör Batı (Anglosakson) kültüründen nefret ediyor, mesela caz müziğini yozlaşmış Amerikancılığın simgesi sayıyordu. Hitler, Batıcı yozlaşmanın eseri olarak gördüğü Berlin’i neredeyse baştan inşa ettirdi: Daha büyük binalar dikerek Batı’dan intikam aldığını düşünüyordu—bu bütün despotlarda görülen bir saplantıdır. Aynı dönemde Heidegger de “Amerikanismus”un düşmanıydı. Ama belki de ilk gerçek garbiyatçılar, gittikçe kalabalıklaşan batı şehirlerinden kaçmak isteyen, pastoral şiirler yazan romantik şairlerdi. Yirminci yüzyıla gelindiğinde “batı acısı” birçok coğrafyada temel meseleydi artık: 1940’larda Japon entelektüeller Batılılaşma “hastalığına” çare arıyordu. Afrikalı Tayib Salih ünlü romanında aynı metaforu kullandı: Kuzeye Göç Mevsimi’nin Batı’ya giden kahramanı dönüşünde öldürücü bir “virüs” taşıyordu. Batı’nın sömürgelerine ve Şark’a bulaştırdığı bin yıllık virüstü bu.

Dağlarca’nın “Almanlar makineleri sever” dizesi, Batı’yı teknikle eş gören zihniyeti özetliyor. Ruhsuz, maddeci ve korkunç Batı: “Tek dişi kalmış canavar.” Garbiyatçılığın gözünde bu canavarın kötücüllüğünün simgesi şehirlerdi. Bu yüzden 11 Eylül saldırıları Batı’nın (kapitalizmin) simgesi olan şehre ve onun simgesi ikiz kulelere yapıldı. Gelgelelim, Japonya’dan Rusya’ya kadar Batı karşıtlarının kompleksi, Batı uygarlığını simgeleyen şehirleri kopyalamaktı (galiba bir tek Mao bu hataya düşmedi).

Nazi Almanya’sından Uzakdoğu’daki örneklerine kadar garbiyatçıların bir ortak noktası daha var: Dünyayı bir ‘üst akıl’ın kontrol ettiğine inanmak. Bu saplantı, Batı karşısında konum alamayan, hayal dünyasında yaşayan bir Doğu üretiyor. Entelektüel yetersizlik, dünyaya Batılı bir değer diye sunulan demokrasiye karşıtlık olarak algılanıyor. İslam adına işlendiği iddia edilen cinayetleri “ama…” demeden kınayamamak sıradan bir basiretsizlik değil—köklerini uzun Garbiyatçılık tarihinde aramak gerekiyor.

Batı karşıtlığı siyaseten kullanışlı bir argüman, üçüncü dünya ülkelerinde çoğu kez cehalet ve hamasetle birleşiyor. Gelişmeler önümüzdeki dönemde Batı karşıtlığının iktidar için en işlevsel silah olacağını gösteriyor. Batı’ya bıçkın ve cesurca (!) seslenişleri daha sık duyacağız. Gelgelelim, duyduklarımız aslında Batı karşıtlığı değil Batı karşıtlığının bir parodisi olacak.

“Sönmeye yüz tutmuş yıldız” dedim ama bugünkülerin sığlığına ve ikiyüzlülüğüne bakınca insanın dürüst Namık Kemal’e saygısı artıyor.

Dağlarca aynı kitapta “yıldızlarla ampuller” diyordu: İkisini karıştırmamak gerekir.

[Can Bahadır Yüce] 31.10.2019 [Kronos.News]

“Abim İlyas Salman bile ‘Sen ne yaptın da attılar’ diyor! Gerisini siz düşünün…”

KHK TV’ye konuşan KHK mağduru sağlık çalışanı Vahap Salman, ağabeyi İlyas Salman’ın bile kendisini suçlu gördüğünü, adeta toplumdan refüze edildiklerini söyledi.

BOLD – Yeşilçam’ın yıldızlarından İlyas Salman’ın kardeşi Vahap Salman, KHK’lı olmanın zorluklarını anlattı. “Eşinize, dostunuza suçsuzluğunuzu anlatamıyorsunuz” diyen Vahap Salman, “Abim İlyas Salman bile ‘Sen ne yaptın ki seni attılar’ diyor, gerisini siz düşünün” diye konuştu.

Salman, mağdurların haklı davalarını memleketin her yerinde anlatarak halkı bilinçlendirmesinin, KHK sorununu ortadan kaldıracağına inandığını söyledi. “Bu şu anda ülkenin kanayan yarası. Çok büyük bir travma. Bu yangın sadece bizi yakmıyor. Cezaevindeki bebekleri de annelerini de yakıyor. Meriç’te ölenleri, hasta tutukluları yakıyor” diye konuştu.

[BoldMedya] 31.10.2019

Güzel örnek olma [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi  Çocuk  Terbiyesinde şöyle diyor:

Her mümin anne-baba, çocuklarını gayet tabii olarak Kur’an-ı Kerim’e göre çerçevelemeye ve resmetmeye çalıştığımız, o en ideal toplumun sıhhatli ve mükemmel bir parçası şeklinde yetiştirmeyi düşünürler. Ne var ki, onların bu hisleri, pratik hayatlarına aksetmez ve namaz, hacc, oruç, zekat… gibi ibadetlerle derinleştirilmez veya daha doğrusu, ağızlarıyla söylediklerini güzel sözleri sonradan güzel davranışlarla pekiştirilmezse, pekiştirilip davranışları sözlerinden daha doğru görülmezse; söyledikleri sözlerin tesiri şöyle dursun, bazen aksü’l-amel yapması bile söz konusudur. Sözlerinin çocukların üzerinde nüfuzunu (tesirini) arzu eden bütün babalar ve anneler, söylemek istedikleri şeyleri evvela kendileri kemâl-i hassasiyetle yaşamalı, sonra onu başkalarından istemelidirler.

“İmam A’zam’a atfedilen bir menkıbeyi, konumuza ışık tutması bakımından zikredip geçeceğim:
“O dönemde bir çocuğa  BAL  dokunuyordur; çocuğa onca ‘YEME!’ tavsiyelerine rağmen, o yine bal yemeye devam eder. derken bir gün elinden tutup Hz. İmam’ın huzuruna getirir ve ‘Bu çocuk, bal yiyor, biz yememesini istememize rağmen o yemeye devam ediyor’ derler. Hz. İmam: ‘Götürün Kırk gün sonra bu çocuğu bana getirin.’ der. Kırık gün sonra yeniden getirilir. İmam çocuğu karşısına alır ve bal yememesini tavsiye eder. çocuk kalkarken babasının elini öper ve ‘Babacığım, bir daha bal yemeyeceğim’ der. Oradakiler: ‘Yâ İmam, ilk getirdiğimiz zaman niçin nasihat etmeyip de, bizi kırk gün beklettiniz?’ diye sorduklarında, İmam onlara şöyle cevap verir: “Siz çocuğu bana getirdiğiniz gün, ben bal yemiştim.  Eğer kendi yaptığım bir şeyden onu vazgeçirmeye çalışsaydım, ihtimal nasihatım makes bulmayacak (tesirsiz kalacak) idi. Bu kırk gün içinde, ben onu vücudumdan atıp da öyle nasihat etmek istedim.”

“Doğru sözün yanında, doğru hareket  çok mühimdir. Çünkü çocuğun nazarında, davranışlarımızla sözlerimiz arasındaki tezat, onun bize olan güvenini sarsar. Hayatta bir kez olsun yalanınızı veya davranış ve söz çelişkinizi yakalayan çocuk, bunu zihninde taşıdığı sürece, siz onun nazarında GÜVENİLMEZ  BİRİ  olarak kalırsınız. İlerde küçük bir hoşnutsuzluk hâsıl eden davranışınızda o husus şuur üstüne çıkar ve siz evladınızın nazarında TİKSİNTİ  duyulan biri gibi algılanırsınız. Dolayısıyla da sözleriniz onda hiç mi hiç makes bulmaz. Öyleyse davranışlarınızı  öyle ayarlamalıyız ki, onlar bizi evlerinin içinde baba ve anne değil de birer melek farz etmeliler. Bizde ciddiyet, bizde vakar, bizde hassasiyet görmeli ve sonuna kadar bize güvenmelidirler. İşte duygu ve düşüncelerin, böylesi bir yolla intikalini başaran anne ve babalar EN  BAŞARILI  MUALLİM sayılırlar…”

Merhum Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz İstanbul’da kalırken, bina sahibi Ağabeyimizin küçük çocukları, arasıra Zübeyir Ağabeyin odasına gelirlerdi. Onlar içeri girince Zübeyir Ağabey, üstüne başına sözlerine hal ve tavırlarına  son derece dikkat eder, yanındaki ağabey ve kardeşlere de “Aman dikkat! Çocuklar geldi. Şimdi fotoğrafımızı çekecekler. Yanlış bir şey yapmayalım!” diye ikaz ederdi.
Hocaefendinin annesi Refia Hanım, çocuklarının  terbiyesine çok dikkat ediyordu. Bu meseleyi oluruna bırakmıyordu. Zaten yaşadıkları evde büyük küçük herkes birbirine karşı EDEB  ÖLÇÜSÜNDE   davranıyor, saygıyla hitap ediyordu. Çocuklara sadece ismi söylenmiyor, mutlaka  EFENDi  veya HANIM  eklenerek konuşuluyordu; Mesih Efendi, Salih Efendi gibi, Refia Hanım, kendisinden küçük kayınbiraderlerine bile efendi, diyerek sesleniyor, süt oğlu olan en küçük kaynı Seyfeddin Beye de “Küçükbey” diye hitabediyor. Hıfzını tamamladıktan sonra Hocaefendiye de “Hâfız” diye hitap etmiş, hacca gittikten sonra da “Hocaefendi” demişti. Kardeşler bile birbirlerine hitap ederken çok küçük yaşlar dışında hep “Efendi” ilavesiyle konuşuyorlardı.

Bu evde çocuklar, daha doğmadan, Kur’an, salavat ve dua ile muhatap oluyordu. Refia Hanım  hamileliğinde her gün mutlaka Yâsin okuyor,  her ay en az bir hatim indiriyordu. Emzirirken hafif sesle Kur’an ve salavat okuyordu bebeklerin kulağına. Kucağından bırakıp ev işlerine başladığı zaman da dilinden dökülen yine Kur’an, yine salavat-ı şeriflerdi. Çocuklar annelerinden hep o mübarek kelamı duyuyor, ruhen âşina oluyor, onu öğrenmeye hazır hale geliyorlardı. Daha konuşmaya başlarken Kur’an okumayı ve namaz kılmayı öğretiyordu. Bütün çocuklar 4-5 yaşlarında hatim etmişlerdi. Annesinin kendisine Kur’an okumayı öğrettiğinde üç yaşlarında olduğunu söyleyen Sıbğatullah Gülen, annesinin derslere nasıl teşvik ettiğini şöyle anlatıyor: “Annemden dayak yediğimi hiç hatırlamıyorum. Beni okutmak için çok iltifat ederdi. Şeker verirdi, üzüm verirdi. Ben dışarıda iken gözüyle işaret eder, eve çağırır, ekmeğime yağ sürer, okuturdu. Annem disiplinliydi, çok severdi ama lâubâlilik yapmazdı.”

Refia Hanım namaz üzerinde çok hassasiyetle duruyordu… Kur’an ve  namazla birlikte çocukların ahlâkına, davranışlarına da özen gösterirdi. Mesela, “Bir çocuk size bir şey dedi mi, o şeyi, onun gözüne bakarak dinleyin. Peygamberimizin sünneti böyle” derdi. Çocukları hatta torunları böyle alışmıştı.” (Şemsinur Özdemir, Hacaanne Ve Ailesi)

[Safvet Senih] 31.10.2019 [Samanyolu Haber]

“Cemaat’ten nefret ediyorlardı, öldürecekler sandım” [Levent Kenez]

Türkiye’nin iade talebi üzerine Fas’ta tutuklanan ve başkent Rabat’ta bir hapishanede 726 gün hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşan 61 yaşındaki Türk işadamının hapishanede yaşadığı her an bir film karesi gibi.

“Türkiye’de yatmaktansa yine olsa yine Fas’ta hapis yatarım” diyen işadamı, Türkiye’deki cezaevi koşullarının çok daha kötü olduğunu, Fas Hükümetinin gecikmeli de olsa son tahlilde uluslararası hukuka saygılı davrandığını söylüyor ve ekliyor: “Benim ülkem bunu yapmazdı.”

İlk olarak İngilizce yayın yapan Nordic Monitor’de haber olan hikayenin tamamı duyanları hayrete düşürüyor. İşte Afrika’dan Avrupa’ya uzanan o müthiş hikaye:

15 Temmuz darbe girişiminden 3 ay önce Fas’a gelen işadamı E.A., 2016 Ağustos ayında evine baskın yapıldığını haber alınca haksız tutuklanma ve kötü muamele endişesiyle Türkiye’ye dönmekten vazgeçer. Bir suçu olmadığını düşünen işadamı kendisi hakkında açılan dosyayı merak eder ve dosyaya bakması için bir avukat tutmaya karar verir, Türk büyükelçiliğine giderek vekaletname vermek için başvuruda bulunur. İsminin kara listede olduğu söylenerek işlemi gerçekleştirilmez. Avukat tutamadığı için üzülürken henüz başına geleceklerden habersizdir. Türkiye’nin Rabat Büyükelçiliği Ankara’ya kendisinin Fas’ta olduğunu çoktan haber vermiştir.

Hakkındaki dosyayı yürüten savcı Gökalp Poyraz, Adalet Bakanlığı aracılığıyla Fas adlî makamlarına bir dilekçe yazarak işadamının Türkiye’de aranan bir terör şüphelisi olduğunu belirtir. Savcı, Türkçe yazdığı mektupta şüphelinin Zaman Gazetesi abonesi olduğunu, gazeteye 10 tane abone bulduğunu, Gülen Cemaati’ne bağlı okulların yönetiminde olduğunu ve Bank Asya’da hesabının olduğunu delil olarak sunar.

Darbe sonrası Türkiye’den gelen resmî talebi dikkate alan Fas yetkilileri, güvenlik güçlerine talimat vererek E.A.’yı işyerinde gözaltına aldırır. Prosedürden habersiz, doğruca havaalanına gideceğini ve ilk uçağa bindirileceğini sanan işadamı Faslıların mahkemeye çıkacağını ve Türkiye’ye iadesine mahkemenin karar vereceğini söylemesi ile ilk şoku atlatır. Ama gergin bekleyiş başlamıştır.

1 ay sonra hakim karşına çıkan işadamını, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tahsis edilen bir avukat savunur. Avukat, Türkiye’de işkence ve kötü muamele olduğunu, müvekkilinin avukat dahi tutamadığını anlatır. Hakimin elindeki iade talep kağıdının bile Türkçe olduğunu hatırlatan avukat iadenin durdurulmasını ve BM’nin olay ile ilgili görüşünün beklenmesini talep eder. Mahkeme, bu talebi kabul eder ancak bu süre içerisinde tutukluluğun devam etmesine karar verir.

Türkiye’ye iadesi şimdilik durdurulan işadamı bunun tesellisi ile cezaevine konacağını ehven-i şer sayar, yıllarca yatacak değildir ya. Sále 2 hapishanesine konulacak işadamı için sevk kağıdında terör şüphelisi denmiştir. Hapishane yönetimi dosyasından bihaber, gelen misafiri terör koğuşuna yerleştirir.

O zamana kadar ‘sabır’ diyen E.A.’yı burada bir sürpriz beklemektedir. Çünkü terör koğuşu denen yer IŞİD şüphelilerinin kaldığı 6 kişilik hücrelerden oluşan 250 kişilik kocaman bir kutudur. Kafa kesen canilerin arasına yerleştirileceğini duyduğunda şok yaşayan E.A.’nın korkularının aksine koğuş arkadaşları onu gülücüklerle karşılar. E.A.’nın Türkiye’den geldiğini öğrenen mahkumlar ona büyük ilgi ve alaka gösterirler. Ancak bu durum çok da fazla sürmeyecektir…

“SENİN ARKADAŞLARIN YERLERDE YATIYORDU!”

Hemen hemen hepsinin yolu Türkiye’den geçmiştir ve Türkiye’ye karşı büyük bir sevgi duymaktadırlar. Hele Erdoğan’ı yerlere göklere sığdıramamakta, onu İslam dünyasının lideri olarak görmektedir. Ve gelen misafir bütün bunlardan habersiz neden hapiste olduğunu söyleyiverir. Gülen yüzler asılır, dost ülkenin dost insanı gitmiş artık yerine Ulü’l Emr’e başkaldırmış, halifeye ihanet etmiş bir mürtet gelmiştir.

E.A. nasıl olur da Cemaat’i bu kadar yakından tanıdıklarına hayret eder. Zaman içerisinde öğrenir ki birçoğu Türkiye’de oldukça rahat şartlarda hapishanelere kalmış ve hapishanedeki Gülen cemaati mensuplarından haberdar olmuş ve haliyle epey bilgi edinmişlerdir. Ve pek tabi Türkiye’de tutuklananlar, cemaatçi diye bildikleri insanların işlerine engel olduğunu unutmamıştır.

“Sizin arkadaşlarınız Aliağa’da yerlerde yatıyordu” diyen mahkumlardan öğrendiğine göre bir IŞİD mensubu Aliağa Cezaevi’nde pembe oda hakkını kullanarak baba bile olmuş. Bu hak bugün hiçbir siyasi ve terör mahkumuna kullandırılmıyor.

Türkçe birkaç kelime hatırlasalar da İstanbul’daki semt adlarını sokaklarına varana kadar çok iyi bildikleri aklında kalanlardan. Beşiktaş, Avcılar, Fındıkzâde ve Aksaray en iyi bildikleri yerler. Sınır geçmek için İstanbul’dan Urfa’ya otobüslerle nasıl gittiklerini, yolda hiç durdurulmadıklarını hatta kendilerini fark edip tanıyan jandarmanın nasıl geç geç yaptığını anlatmışlar.

Geçmişte de Haricilere ait en bilinen özellik olan çok ibadet etmelerini not düşüyor E.A., belki de hikayenin İslam dünyasına bakan en hazin kısmı olarak, “Ama tekfir etmedikleri kimse kalmamıştı” diye de ekliyor.

Bir de deli gibi spor yapmaları aklında kalmış. “İnanılmaz şınav çekiyorlardı, yan yana atlaya atlaya, görmeniz lazım. Spor artık bir ihtiyaçları olmuş, günde birkaç saat yapmadan duramıyorlardı” diyor. “Bu kadar niye spor yapıyorsunuz?” sorusuna da dürüst cevap vermişler: “Çıkınca zinde olmamız lazım ki yine cihada gittiğimizde formda kalalım”. Spor olayının pek masum olmadığını fark eden cezaevi yönetimi sporu yasaklamış ama geceleri ya da kendi hücrelerinde yapmaya devam etmişler.

“Senin ailende Müslüman var mı?” sorularına artık alışsa da zaman zaman muhabbetler tartışma ve kavga noktasına gelmeden bitmez olmuştur. Bir keresinde elindeki çaydanlığı kendisine fırlatacak mahkum son anda vazgeçmiş, bir diğeri de eliyle kafa kesme işareti yaparak tehdit etmişti. “Beni öldürecekler sandım diyen” E.A. cezaevi yönetimine başvurarak başka yere naklini ister. Bu talebi kabul edilmez ancak koğuş arkadaşlarının seçiminde dikkatli olurlar. 8 ay sonrasında biraz daha rahatladığını yönetimin kendisine kolaylıklar sağladığını 726 gün hapis yatsa bile vefanın gereği olarak söylemeden geçemiyor.

“Sağlık kontrolüne eli kelepçeli götürüyorlardı, doktor karşısında da eliniz kelepçeliydi, beni en çok bu zorluyordu” sözlerini duymak hiç şaşırtmıyor. “Bu çağda böyle şey olur mu ya?” diyecek hal kalmadı zira. Hafta içi 3 saat havalandırma izni varmış. E.A. kendisini okumaya ve İngilizce öğrenmeye adamış 61 yaşından sonra.

“Artık derdimi anlatacak kadar İngilizce biliyorum” dedikten sonra başlıyor İngilizce konuşmaya. Tercüme edersek “Hapse girene kadar hiç İngilizce bilmiyordum, orada öğrendim” diyor.

“Acemiliklerimiz de oldu tabi. Boş boş oturacağımıza bari bir işe de yarayalım, mahkumlara ders verelim mesela Türkçe öğretebiliriz dedik. Demez olaydık, zaten Türkiye’den gelmiş bu sabıkalı tiplerin bir de Türkçe öğrenme ihtimaline cezaevi büyük tepki gösterdi, işte o zaman biraz gerildik”.

Fas hükümeti, IŞİD şüphelilerin rehabilitasyonu için bir yol geliştirmiş. Fas’ta hiçbir suç işlemeyenler ve haklarında güçlü deliller olmayanlar için 2 yıl dini eğitimi de kapsayan bir program öneriliyor ve sonunda eğer radikal düşüncelerinden kurtulduklarını ispat ederlerse serbestler yoksa minimum 15 yıl cezaevi hem de şimdikinden çok daha kötü şartlarda.

Doğal olarak hepsi kabul ediyormuş. “E peki takiye yaparlarsa” diye sormadan edemiyor insan. Belli ki onlar da Fas hükümeti de şanslarını deniyor.

Günler günleri, aylar ayları kovalar ama BM’nin de bir türlü kararı gelmez. İlk anda imdada yetişen BM iadeyi durdurmuştur durdurmasına ama bu sefer de Fas’ta cezaevinde unutmuştur E.A.’yı. “Artık kader bizi buraya mahkum etti “diye düşünüp 726.günü doldurduğunda gardiyan gelir müdürün odasına götürür. “Serbestsiniz, kapıda polis aracına binip gidiyorsunuz” der müdür. Kendisi ile aynı kaderi paylaşan arkadaşı ile göz göze gelirler. Gerçekten serbest mi kalmışlardır yoksa direk Türkiye’ye mi yollanacaklardır emin değildirler. Cezaevi müdürünün bunlar ne yapıyor böyle bakışları arasında avukatımız gelene kadar çıkmıyoruz derler. Müdür dertlerinin ne olduğunu anlayınca teminat verir. “Düşündüğünüz gibi değil hadi çıkın” diye başlayan ikna “defolun gidin artık işimiz var”a kadar uzar ama bizimkiler de duyduklarından ders almıştır. En sonunda E.A. “bu dünyada daha ne gelecek ki başımıza” der gider biner polis aracına, az biraz uzaklaşmışlardır ki gardiyanlar diğer mahkumu da karga tulumba araca bindirirler.

İstikamet doğru BM ofisi. BM ofisinde kendilerini bir Avrupa ülkesinin kabul ettiğini öğrenirler, birkaç gün içerisinde Fas’ı terk edecekleri söylenir. “Ama siz yine çok dışarda gezmeyin” diye nazikçe uyarırlar. Filmi biraz geriye sarınca yeni şeyler de öğrenirler. BM İnsan Hakları Komiserliği, Fas hükümetine E.A. için hukuk literatürüne girecek bir dosya yollamıştır. Türkiye’de kötü muamele ve işkencenin olduğunu da kayda geçiren belge E.A.’nın derhal serbest bırakılmasını talep ederken kendisinin BM nezaretinde 3.bir ülkeye transferinin yapılacağını da tebliğ etmektedir.

Fas hükümeti kendisine gelen bu talebi kabul eder ve E.A.’yı Türkiye’ye yollamaktan vazgeçer.

726 günlük mahpusluğun ardından E.A. şimdi bir Avrupa ülkesinde. “Geldiğimde hepsi ile Ingilizce konuştum” diyor. Şimdi yeni bir dil daha öğrenmek için her sabah kursta hem de 61 yaşından sonra.

E.A.’nın en büyük üzüntüsü hapishanede tutmaya başladığı günlüğü, dışarıya kağıt çıkarmanın çok büyük bir suç olmasından ötürü “Ne olur n’olmaz bir de bundan yatmayalım” diye yarım bırakması.

Hikayesinin bütün ayrıntılarını özgürce anlatabileceği ana kavuşmanın hayaliyle yine gün sayıyor.

[Levent Kenez] 31.10.2019 [TR724]

Bülent Arınç: KHK melesesi faciadır, ortada suç yok!

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç, KHK’lıların durumuyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. KHK’lıların durumunu ‘facia’ olarak niteleyen Arınç, mahkemenin beraat kararına rağmen binlerce insanın göreve iade edilmemesinin ‘can yakıcı’ olduğunu anlattı. Af konusuna da değinen Arınç, “Af çıkmaz çünkü ortada suç yok!” diye konuştu.

Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, gazeteci Kemal Öztürk’ün YouTube kanalındaki yayınına katıldı. Sosyal medyadan duyurulan yayın için izleyicilerden gelen soruları sormaya başlayan Öztürk’ün, “KHK meselesini nasıl çözeceğiz?” demesi üzerine, Arınç şu ifadeleri kullandı:

EVİME TEMİZLİĞE GELEN DAİRE BAŞKANI’NI GÖRÜNCE, YERİN DİBİNE GEÇİYORUM

“Çevremde o kadar çok bu felaketi yaşayan insan var ki ben onlara acıyorum, merhamet ediyorum. Aslında onlardan da özür ediyorum. Evime temizliğe gelen Daire Başkanlığı’ndan ihraç edilmiş bir kadın gördükçe, eşi polis ihraç edilmiş bir başka kadını görünce ben yerin dibine geçiyorum ve onlara birkaç kuruş daha fazla vereyim de bir katkım olsun diyorum. Kırıkkale’den yumurta getirip satmaya çalışan genel müdür yardımcısı gördüğüm zaman felaket görüyorum. Bir benzinliğe gittiğim zaman danıştay üyesinin pompa tuttuğunu gördüğüm zaman acı duyuyorum. Bir restorantta bulaşıkçı olarak çalışan bir genel müdür gördüğüm zaman perişan oluyorum. Tüm bunları yaşıyor Türkiye. İşin esasına gelelim, 15 Temmuz’da bir facia yaşandı. Arkasından olağanüstü hal ilan edildi. Yüzde 100 doğru. Onlarca kararname çıktı ve yüzlerce insan kamudan ihraç edildi.”

15 TEMMUZ SONRASI YAPILANLAR HUKUKİ DEĞİL

Görev yaptığı dönem yani 15 Temmuz’dan önce hakkında şüphe duyulan kişilerin isim listelerinin önüne geldiğini anlatan Arınç, “Onların görev yerlerini değiştirirdik veya görevden alırdık. İzmir’dekini Bitlis’e verirdim. Bitlis’tekini alır bilmem nereye verirdim tedbir amacıyla.” dedi. Durumun o dönem normal olduğunu fakat 15 Temmuz sonrası yapılan ihraçların hukuki bir tanımlamaya sahip olmadığını ve kanaatle yapıldığını söyledi.

İHRAÇLAR İDARİ KARARLARDIR

İşten çıkarmalarla ilgili “Kamu kurumlarından aldıkları kararlara bağlı kaldılar. İdari bir karar olduğu kendi yapısı içerisinde de konuşuluyor. Yargı kararı değil.” ifadelerini kullandı. İhraçlarla ilgili ise ihraç listelerinin bir kısmının doğru kararlarla yapıldığını belirtirken bir çoğunun haksız yere yapıldığını sözlerine ekledi.

DÜN NİYE TERÖRİST DEDİNİZ ŞİMDİ NEDEN ŞEHİT DİYORSUNUZ?

Bülent Arınç, ihraç edilenlerin mahkemeye başvurması ve suçsuz bulunmasının kurumlar tarafından kabul görmemesini ise “Can yakıcı olan bu.” sözleriyle değerlendirdi. Şehit olan KHK’lı eski polis memuru örneğini veren Arınç, “Önce teröristti, askere gitti terörle mücadelede şehit düştü. Dün niye terörist dediniz bu adama şimdi neden şehit diyorsunuz.” diye konuştu.


AF ÇIKMAZ ÇÜNKÜ ORTADA SUÇ YOK

KHK’lılarla ilgili ‘af’ konusunun sorulması üzerine, “Bu konuda af çıkacak dediler ama bu konuda af çıkmaz çünkü ortada suç yok. Yani devlete de ben burada bir suçlama yapmıyorum. 15 Temmuz şartlarında doğru da olsa yanlış da olsa bunu hemen hukuki bir kılıfa koymaları gerekirdi. Komisyon kuruldu ama layıkıyla görevini yapmadı bana göre. Burada af olmaz olacak şey sadece Olağanüstü Hal Kararnameleri ile ihraç edilen kişilerin yeni bir kanun düzenlemesiyle haklar geri iade edilir.” ifadelerini kullandı.

HİÇBİR KARARNAMEDE İMZAM YOKTUR

Yeni yasal bir düzenlemenin çözüm olacağını söyleyen Arınç, “Sosyal medyada özellikle yazarlar yazdığı zaman beni de KHK’lerde OHAL döneminde ihraç edilenlerin ihraçlarında görev oynamış gibi gösteriyorlar. Bu külliyen yalan. Hiçbir kararnamede imzam yoktur ve hiçbir sorumluluk almadım. Mağduriyetler bir faciaya dönüşmüştür. Mağduriyetler bir an evvel giderilmelidir. ” dedi.

[TR724] 31.10.2019

Bağdadi’nin yardımcısı: Kobani’ye saldırmamız için Erdoğan ısrar etti

IŞİD’in üst düzey yöneticisi Taha Abdurrahim Abdullah, Şam’a saldırmak üzere yaptıkları hazırlığın son anda IŞİD lideri Bağdadi tarafından Kobanê’ye çevrildiğini iddia etti. Abdullah, “Bağdadi, Kobanê’ye saldırılmasını istedi. Bu duruma itiraz ettik, kabul etmedi. Daha sonra öğrendik ki Erdoğan ısrar etmiş.” dedi. Erdoğan, Kobani saldırıları başladıktan yaklaşık 1 ay kadar sonra 7 Ekim 2014’te yaptığı bir konuşmada, “Kobani düştü düşecek!” demişti.

IŞİD’in öldürülen lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin en yakın yöneticisi Iraklı Taha Abdurrahim Abdullah, esir düştüğü Suriye Demokratik Güçleri’ne ilginç açıklamalar yaptı. 23 Mart’ta Derezor Baxoz’da esir alınan Abdullah, Türkiye ile IŞİD arasındaki ilişkilerden, Kobanê saldırısına kadar birçok konuda önemli iddialarda bulundu. Sorgusu halen devam eden Abdullah, Kobanê savaşının talimatının birçok yönetim üyesinin itirazlarına rağmen bizzat Bağdadi tarafından verildiğini söyledi. Abdullah’ın iddiasına göre Erdoğan bu konuda ısrarcı olmuş.

“KOBANÊ’DE AĞIR KAYIPLAR VERDİK”

ANF’nin geçtiği habere göre Abdullah, IŞİD’in 13 Eylül 2014’te başlayan Kobanê saldırısı konusunda önemli bilgiler verdi. Abdullah, “Savaş hazırlığı yapıyorduk fakat hedefimiz Kobanê değil, Şam’a ilerlemekti. Bağdadi, Kobanê’ye saldırılmasını istedi. Bu duruma itiraz ettik. Ama kabul etmedi. Kobanê’de ağır kayıplar yaşadık. Daha sonra öğrendik ki Bağdadi’nin bir gecede yönümüzü Kobanê’ye çevirmesinin nedeni Türklerin ısrarıydı. Kobanê’ye saldırılmasını Türkler istemişti. Erdoğan ısrar etmişti. Daha sonra zaten bu savaşın komutanı olan Ebu Yasir Iraki susturulmak için Irak’a gönderildi. Ebu Yasir bu durumu fark etmişti.” diye konuştu.

ERDOĞAN: KOBANİ DÜŞTÜ DÜŞECEK!

Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraki ilk gezisini 7 Ekim 2014’de Gaziantep’e yapmıştı. Kobani saldırılarının başlamasından yaklaşık bir ay sonra. Burada sığınmacıların kampında konuşan Erdoğan, Kobani’de YPG ile çatışan IŞİD’in koalisyon güçlerince havadan vurulduğunu hatırlatmış ve şöyle demişti: “Havadan bombalayarak bu sorunlar çözülmez. Bununla ilgili yerde mücadele eden yapılarla işbirliği kurulmadan netice alınamaz. İşte aylar geçti ve herhangi bir netice yok. Şu anda Kobani de düştü düşüyor.”

[TR724] 31.10.2019

Erdoğan’ın mal varlığı: Bir beka sorunu! [İlker Doğan]

ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen tasarıyla birlikte AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mal varlığı yeniden gündeme geldi. Zira tasarı, Türkiye’ye bir çok alanda yaptırımlar getirirken Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılıp rapor hazırlanmasını öngörüyor. 2013 yılında yayınlanan WikiLeaks belgelerinde Erdoğan’ın İsviçre’de 8 ayrı gizli banka hesabı olduğu iddia ediliyordu. 17 Aralık soruşturmasında sadece evinden kaçırılan para 1 milyar dolardı. Bugünkü kurla 5,7 milyar TL! CHP’li Aykut Erdoğdu, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında Erdoğan ve ailesinin mal varlığının ulusal güvenlik sorunu haline geldiğini söylemişti. Görünen o ki, Erdoğan ailesinin milyarlarca dolarlık mal varlığı daha uzun süre konuşulmaya devam edecek.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mal varlığı yine gündemde. Erdoğan’ın 24 Haziran seçimleri öncesinde YSK’ya sunduğu belgelere göre sadece 6 milyon 347 bin lira nakit parası var. Bir işadamına ise 2 milyon TL borçlu! Erdoğan’ın resmi açıklaması böyle ancak hiç kimse bu rakamların gerçekliğine inanmıyor; zira hiç bir inandırıcılığı yok!
ABD Temsilciler Meclisi’nde önceki gece kabul edilen tasarı, Türkiye’ye bir çok alanda yaptırımlar getiriyor. Bundan daha da önemlisi tasarı, Erdoğan ve ailesinin mal varlığının ve iş ilişkilerinin de araştırılıp rapor hazırlanmasını öngörüyor. Kendisi ve ailesine ait mal varlığının ortaya dökülmesi Erdoğan’ın en son isteyeceği şey olmalı!

SADECE EVİNDE 1 MİLYAR DOLAR ÇIKTI!

Recep Tayyip Erdoğan’ın ne kadar parası olduğunu kimse bilmiyor. Ancak 17 Aralık büyük yolsuzluk soruşturması, bu konuda daha önce ortaya atılan nakit 30-35 milyar doları olduğu yönündeki iddiaların çok da uçuk olmadığını ortaya koydu. Zira sadece evinde çıkan para 1 milyar dolardı. Söz konusu para kamyonetlerle ‘tanıdıklara’ taşındı ancak bitirilemedi! Kalan 30 milyon Euro’yla ‘Şehrizar’dan villalar alınmıştı. Hepsi belgeli! Evinde bile 1 milyar doları olan bir insanın farklı banka hesaplarında ne kadarı vardır, siz düşünün!

ÇANTANIN AĞZI KAPANMIYORDU!

Peki milyarlarca lira serveti nasıl edindi? Belediye başkanlığı döneminde danışmanlığını yapan kişi, sistemi şöyle anlatmıştı; “Özel kalemde oturuyordum. Korumalar ellerinde orta büyüklükte bir çantayla geldi. Çanta ağzına kadar para doluydu. Öyle ki çantanın fermuarı kapanmadığı için koli bandı çekilmişti. Paranın ‘Erdoğan’a ihaleden düşen pay’ olduğunu söylediler.” Yani Erdoğan, ‘humus’ adı altında rüşvet almaya taa 1994 yılında başlamıştı. Makamı büyüdükçe, etki alanı da genişledi.

NASIL OLSA KUCAĞIMIZA DÜŞECEK!

Sadece bir örnek aktaralım; 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmasının ardından Erdoğan ve oğluna ait ikinci ses kaydı 26 Şubat 2014’de internete düşmüştü. ‘Sıfırlama’ tapesinden sonra düşen ses kaydına göre, Bilal Erdoğan babasını arayarak, ‘Sıtkı’ adlı bir işadamının istenilen 20 milyon Euro komisyonun, 10 milyon Eurosu’nu getirdiğini söylüyordu. Bunun üzerine Erdoğan, “Sakın alma. Kendisi bize ne söz verdiyse (20 Milyon Euro) onu getircekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok!” diyordu kızarak. Ardından da, “Başkaları getiriyor da o niye getiremiyor, laf mı yani. Hiç. Bunlar ne zannediyor bu işi ya? Ama kucağımıza düşecekler merak etme.” ifadelerini kullanıyordu.

REDDETTİĞİ PARA 10 MİLYON EURO!

Recep Tayyip Erdoğan’ın sadece bir işadamından ve göreceli olarak küçük bir ihale için aldığı ‘komisyon’ 20 milyon Euro! 1994’ten bu yana ne kadar ihaleden, ne kadar komisyon aldığını siz hesap edin. Havalimanları, otoyollar, hastane inşaatları gibi dev projelerden alınan komisyonları hayal edebiliyor musunuz? Bir de şu açıdan düşünün; Erdoğan’ın işadamına kızarak ‘elinin tersiyle’ ittiği para 10 milyon Euro! Türk lirasıyla 65 milyon TL’ye yakın bir paradan bahsediyoruz!

İDDİA: İSVİÇRE’DE 8 AYRI BANKA HESABI VAR

Recep Tayyip Erdoğan’ın mal varlığıyla ilgili iddialar önceki yıllarda da gündeme gelmişti. Wikileaks‘in yayınladığı belgelere göre Erdoğan’ın İsviçre’de 8 ayrı banka hesabı vardı. Belgelere göre, ABD eski Büyükelçisi Edelman’ın ABD’ye geçtiği bir notta, “İki ayrı kaynaktan edindiğimiz bilgiye göre, Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı var. Bu durumda, Erdoğan’ın, zenginliğinin oğlunun düğününde gelen hediyelerden kaynakladığı ve dört çocuğunun okul masraflarını ödeyen Türk işadamının bunu sade bir fedakarlık olarak yaptığı inandırıcı değil.” ifadeleri kullanılıyordu. Önüne gelene dava açan Recep Tayyip Erdoğan, söz konusu iddiaları ‘yalanlamakla’ yetindi. Yargıya gitmedi. İsviçre’deki bankalara yazı yazarak hesabı olmadığına dair bir yazı da istemedi.

CHP: AKRABALARININ MAL VARLIĞI ARAŞTIRILSIN

Dönemin CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, 4 Temmuz 2014’de Erdoğan hakkında, gerçek mal varlığını gizleyerek, ‘3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununa muhalefet ettiği’ iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu dilekçesinde, Erdoğan’ın, Başbakanlık makamının verdiği nüfuz ve güçle ihaleleri tevzi ettiği, iş takipçiliği yaptığı, görevini kötüye kullandığına dair hakkında ciddi bulgular olduğu ileri sürüldü. O güne kadar internete düşen yolsuzluk ve rüşvete ilişkin ses kayıtları hatırlatıldı, Erdoğan’ın akrabalarının mal varlıklarının araştırılması istendi.

ERDOĞAN’IN MAL VARLIĞI ULUSAL GÜVENLİK SORUNU

CHP’li Aykut Erdoğdu, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında ABD ile Türkiye arasında varılan Barış Pınarı Harekâtı’na ara verilmesine dair anlşamanın, Washington’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve ailesinin mal varlığının araştırılması tehdidinin hemen ardından gelmesine dikkat çekmiş ve “Erdoğan’ın yurtdışındaki mal varlığı meselesi artık bizim için bir ulusal güvenlik sorunudur.” demişti. Erdoğan ve ailesinin milyarlarca dolarlık mal varlığı daha uzun süre konuşulacak gibi görünüyor…

Kılıçdaroğlu, İsviçre’deki hesapları sormuştu

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, WikiLeaks tarafından açıklanan belgelerde Erdoğan’a ilişkin İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı olduğu iddialarını 30 Kasım 2010’daki partisinin grup toplantısında gündeme getirmişti. Kılıçdaroğlu, “Sayın Başbakan’ın çok net kamuoyunu tatmin edecek açıklamalar yapmasını bekliyoruz. Suçlamıyoruz. Bu iddiadır diyoruz. Ama bu iddiaya karşı net, somut bilgiler ortaya konmazsa Sayın Başbakan bu iddiaların altında kalır.” ifadelerini kullanmıştı.

[İlker Doğan] 31.10.2019 [TR724]

Bir sezonda efsane oldular [Hasan Cücük]

Süper Lig’de mücadele eden 18 takımın kadrosunda 521 oyuncu bulunuyor. Özellikle şampiyonluk mücadelesi veren 4 büyüklerin kadro iskeletinin çoğunluğunu yabancı oyuncular oluşturuyor.

Ligimizde 247 yabancı oyuncu top koşturuyor. Birleşmiş Milletler (BM) gibi bir çok ülkeden oyuncu ligimizde ter döküyor. Ancak Süper Lig’de top koşturan öyle oyuncular var ki, sadece bir sezon ülkemizde kalmalarına rağmen unutulmaz iz bıraktılar.

John Carew (Beşiktaş – 2004-05): Norveç’in yetiştirdiği önemli forvetlerden biri olan Carew, Rosenborg ve Valencia formalarıyla ortaya koyduğu futbolla, yaşanan şampiyonluklarda pay sahibi oldu. 2004’de Beşiktaş’a transfer olan Carew, kısa sürede siyah-beyazlı taraftarların sevgilisi oldu. Siyah-Beyazlı ekiple çıktığı 28 resmi maçta 14 gol kaydeden Carew, taraftarın sevgilisi haline gelmesine karşın medyayla bir türlü barışamadı. Sezonun bitimiyle valizini toplayan Carew, 7,5 milyon Euro bedelle Lyon’a transfer oldu. İlerleyen yıllarda her transfer sezonunda adı Beşiktaş’la anıldı ancak bir daha yolu İstanbul’a düşmedi. Tek sezonda Beşiktaş tarafının gönlünde silinmez iz bıraktı.

Les Ferdinand (Beşiktaş – 1988-89): Bir dönem İngiliz futbolunun önemli takımlarından Queens Park Rangers (QPR) takımının 22 yaşındaki genç futbolcusu Les Ferdinand kiralık olarak Beşiktaş’a geldiğinde unutulmaz iz bırakacağını kimse bilmiyordu. Siyah-beyazlı formayı kiralık olarak bir yıl terleten Ferdinand, 26 maçta 14 gole imza attı. Türkiye Kupası’nda rakiplerini birbir geçip Fenerbahçe kalesine attığı gol ise hafızalara kazandı. Sezon bitince Türkiye’den ayrılan Ferdinand, Ada futboluna damga vuran bir forvet olarak Newcastle, Tottenham, West Ham gibi ekiplerde boy gösterdi.

Bafetimbi Gomis (Galatasaray – 2017-18): Kariyerinde Lyon ve Marsilya gibi takımlar olan Gomis, 2,5 milyon Euro bedelle 2017’de Swensea City’den transfer edildiğinde Galatasaray taraftarı için bilinmeyenleri oldukça fazla bir isimdi. Ancak sezonun başlamasıyla kalitesini konuşturan Gomis, attığı gollerle tribünleri coşturdu. Gol sonrası yaptığı aslan şovu unutulmazlar arasında yerini aldı. Sezonu 29 golle tamamlayan Gomis ilk sezonunda gol kralı oldu. Galatasaray taraftarlarının gönlünde taht kuran Gomis, yeni sezonun başlamasına bir kaç gün kala 6 milyon Euro bedelle Arabistan ligine satıldı. Bir sezonda rekorları alt üst eden Gomis’i sarı-kırmızılı taraftar unutulmaz listesine kaydetti.

Franck Ribery (Galatasaray – 2005): Ara transferde Galatasaray’ın, Metz takımından 5 milyon Euro bedelle kadrosuna kattığı Ribery, sadece yarım sezonda Türk futboluna damga vurmayı başardı. Hızı ve tekniğiye dikkat çeken genç Fransız, özellikle Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe’yi dağıtan isim oldu. Sezon sonunda ise parasını alamadığı gerekçe göstererek ülkemizden ayrıldı. 2 yıl Marsilya’da oynadıktan sonra 2007’de Bayern Münih’e transfer olan Ribery, Avrupa’nın en iyi kanat oyuncularından biri olarak ünlendi. Sezon başında Bayern’den ayrılıp, Fiorentina’ya giden Ribery’i Galatasaray taraftarı hiç unutmadı.

Nicolas Anelka (Fenerbahçe – 2005-06): Genç yaşında PSG formasıyla adını duyuran, Arsenal’de yıldızlaşan Anelka, Real Madrid ve Manchester City formalarını giydikten sonra Ocak 2005’te 10 milyon Euro bedelle Fenerbahçe’ye transfer oldu. Ülkemize gelen en kariyerli oyunculardan biri olan Anelka, sarı-lacivertli forma ile geldikten 6 ay sonra şampiyonluk yaşadı. 2005-06 sezonunu İstanbul’da geçiren Fransız yıldız, Sarı-Lacivertli formayla 37 resmi maçta 12 gol attı ve 2006 yazında 12 milyon Euro karşılığında Bolton’ın yolunu tuttu. Sarı-lacivertilerin unutamadığı isimlerin başında yerini aldı.

Jaja Coelho (Trabzonspor – 2010-11): 2010-11 sezonu başında Ukrayna’nın Metalist’ten Trabzonspor’a gelen Jaja, kısa sürede kendini ispat etti. Bordo-Mavili formayla bir sezon ülkemizde boy gösteren Jaja, 29 maçta kaydettiği 12 golle takımının şampiyonluk yarışını son haftaya kadar taşımasını sağladı. 2011 yazında Al Ahli’yle anlaşıp ülkemizden ayrılan Jaja’nın yolu 2013’te yarım sezonluğuna yeniden ülkemize düştü. Kayserispor’da kiralık oynayan Jaja’yı, unutamayanlar ise Trabzonspor taraftarları oldu.

Mario Gomez (Beşiktaş – 2015-16): Sezona Şenol Güneş yönetiminde başlayan Beşiktaş’ın kadrosuna kattığı isimlerden biri de Mario Gomez’di. Fiorentina’dan kiralık olarak İstanbul’a gelen Gomez, 33 lig maçında attığı 26 golle hem takımını şampiyonluğa taşıdı hem de gol kralı unvanını elde etti. Sezon sonunda Wolfsburg’un yolunu tutan Mario Gomez, Beşiktaş günlerindeki performansını bir daha yakalayamadı. Beşiktaş’ın uzun bir aradan sonra şampiyon olmasını sağlayan isimlerin başında gelen Gomez’i taraftarlar hiç unutmadı.

[Hasan Cücük] 31.10.2019 [TR724]

Cumhuriyet üzerine tezler [Yavuz Altun]

Önceki gün Cumhuriyet’in ilân edilişinin 96. yıl dönümüydü. Bir yönetim krizinin ortasında olduğumuz için, rasyonel değil daha ziyade duygusal tepkilerle karşıladık. Türkiye’de tarih parçalanmış kimliklerin varoluş mücadeleleriyle sıkı sıkıya ilintili olduğu için, zaten üzerinde hakkıyla bir tartışma yapmak da pek mümkün değil. Yine de Cumhuriyet’in niteliği ve bugüne yansımalarıyla ilgili birkaç hususu konuşalım isterim.

1. Cumhuriyet elitist bir projedir

Durun hemen kızmayın, bu kötü bir şey değil. Avrupa Birliği de elitist bir projedir mesela. AB kurulduktan sonra gerçekleştirilen referandumların çoğunda Avrupa halkları, birlik karşıtı safta yer almıştır. En sonuncusu Brexit referandumuydu, hatırlarsınız.

Bu projeler, milletlerin kaderinde önemlidir. Toplumların önde gelenleri, bazen bir meselede bir konsensüse ulaşır, tabanlarının rağmına bir projeyi desteklemeyi tercih ederler. Güney Afrika’da apartheid rejiminden çıkış, Mandela’nın kurduğu örgütle çelişen bir tercihte bulunmasıyla mümkün olmuştur.

1920’de kurulan Meclis, Osmanlı’dan geriye kalan ne varsa, onun “beyni” gibi çalıştı. Aldığı hayatî kararlar, toplumun bütününü baştan sona temsil eden kararlar değildi her zaman. Zira buna önemli engeller vardı: İmparatorluğun getirdiği yıkım, yıllardır süren savaşlar; ve Avrupa’daki modern yönetim biçimlerinin Anadolu’da sadece bir avuç elit kesimi tarafından biliniyor oluşu.

Nitekim savaşlar devri kapandıktan sonra genç Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçtaki elitizme uygun adımlar attı. Modernleşmeyi topluma yaymaya girişti. Evet, tepeden inmeydi bu projeler; gelgelelim toplum bunun alternatifini üretecek durumda da değildi.

Mustafa Kemal Atatürk, hem ülkenin kurtarıcısı olarak, hem de iktidar mekanizmalarının tamamında tartışmasız liderlik edebilecek yegâne figür olarak zihnindeki hamleleri gerçekleştirme fırsatı yakaladı.

Modernleşme süreçleri, Avrupa da dâhil olmak üzere, hemen her yerde benzer toplumsal fay hatlarına dokundu, toplumdan benzer tepkiler aldı. Ama Batılı devletlerin “problem çözme” kabiliyetleri burada devreye girdi. Bu tepkiler, katılımcı bir şekilde reforma tahvil edildi.

Modern devlet, toplumu kendi ihtiyaçlarına göre dizayn eden bir mekanizmaydı ve Cumhuriyet de bunu yapmaya çalıştı fakat – bana kalırsa – başarısız olduğu iki nokta vardı: Birincisi, devleti yönetenler, kontrolü kademeli olarak bırakmayı ve serbest teşebbüsü güçlendirmeyi “otorite kaybı” zannetti; ve ikincisi Cumhuriyet ideolojisini kuramsallaştıracak ve bu hususta rıza üretecek entelektüel sınıftan yoksundu.

Bu yüzden Türkiye uzunca bir zaman (ve kısa bir aradan sonra yeniden) de facto bir Sovyet ülkesi gibi yaşadı.

2. Cumhuriyet’in kendisi değil, Alaturka uygulaması problemliydi

Tarihsel realiteler açısından Cumhuriyet’in ilânı, Osmanlı İmparatorluğu sonrası tutulabilecek yegâne yoldu. Hatta yerine göre bir ulus-devlet olarak şekillenmesinin de zamanın ruhuyla uyumlu olduğu söylenebilir. Ancak bazı Türk milliyetçilerinin iddia ettiği gibi “Türk kimliği” bir üst kimlik gibi tanımlanamadı. Bilakis, tek kimlik olarak dayatıldı.

Eğer üst kimlik olsaydı, diğer kimliğe sahip vatandaşların kendi dillerinde eğitim görmeleri, kendi kültürlerini özgürce yaşamaları bir sorun teşkil etmezdi.

II. Mahmut’un (1808-1839) Kürt aşiretlerinin otonom yönetim yetkisini ellerinden almasının üzerine 1921’e kadar irili ufaklı 15 Kürt isyanı yaşandı. 1937’deki Dersim isyanı dâhil 24 kadar ayaklanma da Cumhuriyet devrinde oldu. 1937’den 1980’lere kadar Kürt isyanı yaşanmasının sebebi, Kürtlere daha fazla hak tanınması değildi elbette. Genç devlet, otorite problemleri yaşıyordu ve bunu en bildik yöntemle, “bastırmakla” çözmeye çalışmıştı.

Nitekim Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların ve Süryanîlerin de durumları pek farklı değildi. Sayıca azlardı, isyan çıkarmıyorlardı ama hep bir “tehdit” oluşturuyorlardı. En ufak talepleri, “bastırılıyordu”. Bu da yine, yeni devletin özgüven problemlerinin işaretiydi.

Toplumun önde gelenlerinin yapıp ettikleri, bir kültür oluşturuyor ve o kültür, benzer şeyler yapan yeni liderler çıkarıyor. Cumhuriyet fikrinin idealleri, tartışılabilir, güncellenebilir veya değiştirilebilirdi fakat onun elitleri, bu şekilde icra etmeyi, dogmalaştırmayı ve yine kişi kültüne dayalı bir biçimde ondan ilkel bir iktidar devşirmeyi kolay gördü.

1961 Anayasası, sözgelimi, gayet özgürlükçü bir metindi fakat bir süre sonra, “Bu gömlek bize bol geldi” diyeceklerdi.

3. Cumhuriyet’in öngördüğü eşitlik sağlanamadı

Cumhuriyet’i kuran kadronun zihin dünyası, Osmanlı’daki kavgalarla meşguldü. Nitekim Avrupa’da da düşünce akımlarının arka planında hep bu türlü kavgaları görmek mümkün. “Padişaha kul olmak değil, eşit vatandaş olmak” sözde kolay, pratikte bir hayli zor bir hükümdü.

Bir fikir olarak Cumhuriyet, “halkın kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlanırken, özellikle “çoğulcu” yapısıyla ön plana çıkar. Roma İmparatorluğu ile Roma Cumhuriyeti arasındaki fark, kararları tek kişinin vermemesi esasına dayanır. Ancak zaman içinde Cumhuriyet fikri, toplumu da içine alarak, genişlemiştir (ya da demokratikleşmiştir).

Türkiye örneğinde ise Cumhuriyet, Saltanat’ın kaldırılması ve bir Meclis’in inşasıyla ilk kurumsal adımını atmıştır fakat zaman içinde Meclis yetkileri tek kişide toplanmış, “olağanüstü hâller” hiçbir zaman bitmemiş ve bu durum bir anlamda devletin karakteri hâline dönüşmüş.

Cumhuriyet’in çocukları olarak, Türkiye sınırları içindeki hemen her siyasî ya da toplumsal harekette de rastlanabileceği üzere, “kolay tercih” olan tek adamcılık, sadece tek adamların kabahati değil. Kitleler de buna müsait. Zira tek adamın dışındakiler sorumluluk yükünden kurtuluyor, tek kişiye hesap vereceğini düşünerek vazifesini ona göre icra ediyor.

Ama bununla birlikte, Cumhuriyet’i yönetenler, sistemsel eşitsizliği, yani sürekli kontrol edilmek suretiyle ancak giderilebilecek bir durumu kabullenmek istemedi. İktidarı ele geçiren, onu bırakmak istemediği gibi, iktidarı döneminde imtiyazlı kesimler oluşturmayı ve “makbul vatandaş” rolleri biçmeyi uygun gördü. Düşman yaratarak var oldu. Eşit rekabet alanları oluşturarak toplumsal birikimden yine toplum adına maksimum verimi almayı akıl edemedi, ya da etmek istemedi.

“Cumhuriyet düşmanlığı” özcü bir karakter olarak toplumun bir kesiminde kendi kendine neşet etmedi, “Cumhuriyet” adına yapılanlar marifetiyle körüklendi.

4. Cumhuriyet Altı Ok’a (partilere, kişilere) kurban edildi

Altı Ok, bir kavramsal karmaşadır. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve İnkılapçılık ilkeleri, zaman içinde birbirini iptal eden matematiksel bir imkânsızlığa dönüşebilir. Yukarıda da bahsettim, Cumhuriyet bir ideal olarak toplumun geniş kesimlerinin katılacağı bir yönetim, toplum adına karar verme mekanizmasını öngörür. Bu da, beraberinde eşitliği barındırır.

Ancak Altı Ok’taki “devletçilik” ile “halkçılık” birbiriyle uyuşmayacağı gibi, bir zaman sonra, devletin “halk için en iyisini ben bilirim” dediği bir noktaya evrilmesi de kaçınılmazdır. Zira gücü elinde tutan, hiyerarşik olarak üstte olan, diğerinin kaderini belirleme hakkını da kendinde görür. Bunu, safiyane bir sorumluluk hissiyle, “iyi niyetle” de yapsa, burada bir zulme kapı açılması yüksek ihtimaldir.

Milliyetçilik, muhafazakâr bir ideolojiyken, bunun her daim inkılapçılıkla desteklenebileceğini sanmak da, biraz safdillik. Zira, inkılap, ya da güncel Türkçesiyle reform, kalıplarınızı kırmanızı, daha baştan kendinize sınırlar çizmeyip özgür düşünceye alan açmanızı gerektirir. Oysa, Kürt meselesinde, azınlıklarla ilgili konularda dozu arttırılan “milliyetçilik” üniversiteler başta olmak üzere bütün kamusal alanları zehirlemiştir.

Yine laiklik, bir yanıyla bir Ortadoğu ülkesi olan Türkiye’de çok işlevsel bir şekilde, vatandaşlarının yüzünü dünyaya (Batı’ya) dönmesine imkân sağlayabilecekken, kişisel kavgalara alet edilmiştir. Cumhuriyetçilikle birlikte bir toplumsal eşitliğin temelini oluşturması beklenirken, ayrımcılığın ve toplum kesimleri arasında düşmanlığın sebebi kılınmıştır.

Altı Ok, aynı zamanda Cumhuriyet’in bir yönetim biçimi olarak soyut anlamda kavramsallaşmasını ve toplumca hazmedilmesini engelledi ve meseleyi kişilere, partilere, ideolojilere hasrederek, en çok Cumhuriyet’e zarar verdi.

Ezcümle: Bana sorarsanız, Cumhuriyet’in temel değerleriyle ilgili bir problem yok. 2019 senesinde yaşadığımızı ve dünyanın geldiği noktayı anlayıp, dogmatik değil verimli tartışmalar eşliğinde bu değerleri hayata geçirmeye çalışacak yeni bir yönetici eliti, birçok problemimi kolayca çözecektir. Ama mevcut iktidar mekanizmaları, toplumsal kamplaşma ve sosyo-ekonomik kompleksler, böyle bir elitin ortaya çıkmasını pek de mümkün kılmamaktadır.

[Yavuz Altun] 31.10.2019 [TR724]

Din AKP’nin elinde afyondur! [Alper Ender Fırat]

İslam değil ama Hayrettin Karaman’ın anlattığı din, Recep T. Erdoğan ve şürekasının kitleleri uyuşturmak için kullandığı bir afyon. Önceleri ‘çalıyor ama çalışıyor, yol yapıyor’ diye uyuşturuyorlardı halkı. Her uyuşturucu bağımlılığı gibi dozu giderek artırmak zorunda kaldılar. Artık Nirvana’ya ulaştılar; son kozu oynadılar. Yeni motto ‘çalıyor ama şeriatı getirdi.’ Toplum aşırı dozdan gidecek, ortada millet diyebileceğimiz bir insan topluluğu kalmayacak bu gidişle.

Hayrettin Karaman’ın “Bundan önceki birçok iktidar döneminde İslâmî kesimin ayaklarında maddi ve manevi hareketlerini engelleyen bağlar, bukağılar, prangalar vardı. Bu iktidar bunları teker teker çözdü, şimdi iyi Müslümanlar olabilmek için maddi ve manevî neye ihtiyacımız var ise mevcuttur. İnsanların kendi aralarında anlaşarak -ceza alanı hariç- birçok alanda ve ilişkide şeriat kurallarını uygulamalarına da engel yoktur.’’ Diye yazdığı bir zaman da ABD’nde Recep T. Erdoğan ve ailesinin dünyadaki mal varlığının araştırılması için yasa tasarı hazırlandı.

Karaman’a göre; Müslümanların ayağındaki bütün prangaları kaldırmış bir isim olan Erdoğan’ın, devletten aldığı maaşla araştırılmaya değer bir mal varlığı da edinmemiş olması gerekir öyle değil mi? Yemese içmese hepsini biriktirse bile yine de bir dişin kovuğunu doldurmaması gerekir.  İyi Müslüman olabilmek için bütün bukağıları ortadan kaldıran bir adamın ailesinin de ne mal varlığı olabilir ki? Bu konu nasıl oluyor da dünya ölçülerinde bir mesele geliyor ve ABD kongresinde yasa tasarısının konusu olabiliyor?

Normal bir ülkede herkesin aklına gelecek bu soru konu söz konusu Din ticareti yapan Erdoğan ve ailesi olunca kimsenin aklına gelmiyor. Çünkü hırsızlık öylesine kanıksanmış ve içselleştirilmiş ki kimseyi hayrete düşürmüyor bile.

Ancak AKP tabanında homurtular, hışırtılar, rahatsızlanmalar her geçen gün artıyor olacak ki elinde din sopasıyla Hayrettin Karaman çıkıyor ortaya. Rahatsızlığını seslendirmeye başlayan AKP tabanını avutmak, uyutmak, afyonlamak için kaleme sarılıp ‘bu hükümet şeriatı bile getirdi’ diyor. Konu kamuoyunda şeriatı getirdik diye tartışılıyor, Karaman’ın AKP tabanını dinle nasıl afyonladığı tartışma konusu bile olmuyor. Sembolleri seven Kemalistler olayı sadece Şeriat kelimesiyle okuyor.

Saray sakini ailesiyle birlikte tarihimizin gördüğü en büyük hırsız olmasına başka ülkeler itiraz ederken Türkiye’de din adına konuşanlardan tek kelime ses çıkmıyor.

Karl Marks ‘Din toplumun afyonudur’ sözünü zannediyorum tam da bunun için söylüyordu. Zalimin masumları inim inim inlettiği, hırsızlığı gizlemeye bile gerek görmediği bir zamanda Karamangillerin çıkıp bu hükümetin iyi Müslüman olmak için bütün prangaları kaldırdığını yazması dini bir uyuşturucu olarak kullanmaktan başka şey değildir.

Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i de andığı yazısının hiçbir yerinde onların devleti yönetirken takındığı tavırdan bahsetmiyor. Devlet hazinesinden bir çöp kullanmayanları anarken, yazısında savunduklarına ‘bu kadar parayı nereden buldun?’ diye sormuyor. Demiyor ki yeryüzündeki bütün Müslümanlar sizin hırsızlığınız yüzünden aşağılanıyor.

Dini zalim bir hırsız güruhunun baston değneği haline getiren Hayrettin Karaman ve benzerleri, iman edenleri afyonlayan birer üfürükçü. İktidarın yaptığı bütün hırsızlıklara, zulümlere, cinayetlere dini kılıf bulan bu adamlar sadece hokkabazlık yapıyor.

Afyonlanan bu halkın soramadığı şeyi yani bu hırsızların servetlerinin kaynağını da ABD soruyor.

[Alper Ender Fırat] 31.10.2019 [TR724]

Ceberut-acziyet sarkacında devlet [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Türkiye Cumhuriyeti pek çok zaman acze düşmüş görüntüler yaşadı. 1980 öncesi dönemde gençlerin çatışmaları o hale gelmişti ki sokaklar sağ-sol, ülkücü, Dev Yol’cu, Dev Sol’cu, Mao’cu vb diye örgütler arasında pay edilmişti. Polis yetersiz kalıyor, olayları engelleyemiyordu. Dahası polis de kendi arasında POLDER, POLBİR diye bölünmüştü. Sağcı polisler sağcı gençleri, solcu polisler solcu gençleri kayırıyordu. Okullarda eğitim bitmiş, silahlanma 13-15 yaşına kadar inmişti. İnsanlar devlete, güvenlik güçlerine güvenmediği için kendi tedbirlerini alıyor; silahlanıyordu. Geceleri dışarıya çıkmanın, ailece bir yerlere gitmenin imkanı kalmamıştı. Genç yaşta çocuğu olan her aile evladının bir kör kurşuna hedef olup ölmesinden veya ideolojik bir gurubun saldırısına maruz kalmasından korkuyordu. Babam teröre bulaşır, başına bir iş gelir diye abimi üniversiteye göndermemişti.

Öte yandan koskoca ülke 70 cente muhtaç olmuştu. Pirinçten şekere, çaya kadar en temel gıda maddeleri adeta karne ile alınıyor, karaborsaya düşüyordu. Bir depo benzin alabilmek için benzinlikler önünde kilometreye varan kuyruklar oluşuyordu.

Sivil iktidarlar elinde bu acziyet tablosunu yaşayan devlet. 1980 Darbesiyle askerin kontrolüne geçince bir anda ceberutlaştı, milleti ezmeye, sindirmeye başladı. O dönem itibariyle 40 milyonluk Türkiye’de bir milyon insan hakkında soruşturmalar açıldı, yüzbinler hapislere dolduruldu. Hukuk, yasa gözetilmeden düşünen, okuyan insanlar mahkum edildi. Darbeci devlet başkanı Kenan Evren’in yaklaşımıyla “adil olsun” diye gençler “bir sağdan, bir soldan” asılarak idam edildi. En temel hak ve özgürlükler yasaklandı. İnsanların kendi dilini konuşması, öğrenmesi engellendi. Toplum askerlerin ölçülerine göre kalıba sokulmaya çalışıldı. Bu dönemde ceberut devlet hortlamış her görüşten, düşünceden insana güçlü ama adaletsiz ve merhametsiz yüzünü göstermişti. Neden cezalandırıldığını bilmeyen onbinlerce genç ömrünü hapislerde tüketti. Sağcısı solcusu, Alevisi Sünnisi, dindarı seküleri bu dönemde devletin soğuk, sevimsiz yüzüne muhatap oldu.

Devletin acziyet ve ceberutluk arasında yaşadığı gelgitleri ortaya koyan en çarpıcı vakalar Kürt sorunu üzerinden yaşandı. 1980 sonrası Diyarbakır Cezaevi, devletin Kürtlere yaptığı adaletsiz ve zorba uygulamalar nedeniyle PKK için adeta fidanlık, militan üretim merkezi oldu. Kürt olduğundan dolayı insanlar aşağılandı. Cezaevlerinden okullara kadar Kürtlere heryerde Türk olduklarını itirafa zorlayan marşlar, şiirler ezberletildi, söyletildi. Sokaklara, okullara, devlet dairelerine gözlere sokarcasına Türklükle ilgili tabelalar, dövizler asıldı. Cezaevi ziyaretinde Kürtçe bilmeyen analar, hapis yatan oğluyla Türkçe konuşmaya zorlandı. Her alanda Kürtçe konuşanlar aşağılandı. Öte yandan yıllarca başörtüsü nedeniyle oğlunun yemin törenini garnizonun dış tel örgüsünden seyreden analar vardı bu ülkede. Başörtüsü nedeniyle şehit oğlunun taşındığı askeri helikoptere alınmayan analar oldu. Kürtleri, dindarları askere alan, şehit olduklarında tantanalı askeri törenler, devleti kutsamaya malzeme yapan anlayış aynı gençlerin TSK içinde namaz kılmasına, Kürtçe konuşmasına müsaade etmedi. Devletin zorba yanı kendi standardına uymayan vatandaşlarını en temel hizmetlerden (eğitim, adalet, sağlık) mahrum etmekte tereddüt etmedi.

Sivil Kürtlere bu derece merhametsiz olan, kısa süre içinde binlerce Kürt köyünü boşaltıp insanları evinden tarlasından koparıp sokaklara atan, insanları bir gece götürüp yok eden “güçlü!” devlet, aynı anda ana yolların güvenliğini sağlayamıyordu. Karakollarını koruyamıyor, ardı ardına baskınlar yiyor ve her gün onlarca şehit veriyordu. Polislerinin sokak ortasında öldürülmesine engel olamıyor, asker/polis ailelerinin lojmanlara hapsolduğu dönemler yaşıyordu. Başbakanın, bakanların gitmekten korktuğu şehirler oluyordu. Sadece Güneydoğu’da değil, Ankara’da İstanbul’da, Mersin’de devletin terör grupları karşısında acze düştüğü, polisinin askerinin itibarını koruyamadığı çok tablo yaşandı. Hala PKK’nın elinde ne kadar Mit mensubu, ne kadar polis/asker var bilemiyoruz. Devletin acziyeti ortaya çıkmasın diye konuşturmuyor, yazdırmıyorlar. IŞİD dünyanın gözü önünde Türk askerlerin yaktı. Bir şey yapıldığını duymadık! Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması vakası vatandaşına kaplan kesilen devletin acziyette adeta dip yapmasıydı. Sınırımızdaki ecdat yadigarı bir avuç toprağı bile IŞİD’den koruyamadı. Mezarı alelacele ve PKK-YPG’nin desteğiyle taşıyabildi. Bunu da kahramanlık gibi satmaktan utanmadılar.

Maalesef Türkiye Cumhuriyeti devleti aciz devletle ceberut devlet arasında gelgitler yaşıyor. Gücü elde edince sınırsızca ve sorumsuzca kullanıyor. Hukuk, adalet, ilke tanımıyor. Ama sorumluluğu altında fakat kontrol edemediği alanlarda acze düşüyor. Askerini, polisini koruyamadığı gibi arkasını da aramıyor. Yıllarca Güneydoğuda her yıl basılan ve her defasında onlarca şehit verilen karakollar vardı. Gücü ele geçirince en başta kendi vatandaşlarını ezdiği, zora girince acze düştüğü, manevra yaptığı için Türkiye Cumhuriyeti dostlarına güven, düşmanlarına korku veren, caydırıcı bir devlet olamadı. Adil ama güçlü bir devlet olamadı, olmaya çalışmadı. Trump’ın ağır hakaretlerini yutan, Putin’in emrivakilerine boyun eğen, ama lohusa anaları ve bebekleri hapse atan devlet bu nedenle saygı görmüyor. Bulaşılmaması gereken, korkulan bir aygıt görülüyor.

 Kürt sorununda da problemin kaynağı önemli oranda burada yatıyor. Devlet yıllarca sivil, silahsız Kürtleri ezdi, aşağıladı, en temel haklarından mahrum etti. Onlara adaletli, hukuk içerisinde muamele etmedi. Bu nedenle de Kürtleri PKK’nın kucağına itti; Örgütün korumasına mahkum, himayesine mecbur etti. Bölgede yaşayan insanlar yıllarca “kendi karakolunu koruyamayan devlet, her an örgütün şantajına, tehdidine maruz bizleri nasıl koruyacak?” diye düşündü ve örgütle uzlaşmanın yollarını aradı. Oysa yapılacak şey elinde silah olanla mücadele etmek, onlara devletin gücünü gösterme; sivil Kürtlere ise adaletle, merhametle davranmaktı. Çözüm süreçlerinde dahi vatandaşı kazanmayı, hakları iyileştirmeyi değil, Örgüte taviz vermeyi, meşrulaştırmayı seçti.

Türkiye maalesef ne içte ne dışta güçlü, adil, ilkeli devlet oldu. Güçlüler karşısında eğildi, büküldü, tavizler verdi. Ama vatandaşlarını, kendisine emanet edilen insanları ezerek kontrol etmeyi, sindirmeyi tercih etti. Dışta, düşmana karşı zayıf, tavizkar, aciz davranırken; koruması gerekenlere hukuksuz, ceberut oldu.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 31.10.2019 [TR724]

ABD’den Türkiye’ye çifte darbe [Adem Yavuz Arslan]

ABD Başkenti, Türkiye açısından tarihi bir güne şahitlik etti.

Ermenilerin uzun yıllardır üzerinde çalıştıkları ancak her defasında ‘Amerikan devletinin’ stratejik gerekçelerle engellediği ‘Ermeni Soykırım Karar Tasarısı’ bu kez jet hızıyla ve ezici bir çoğunlukla geçti.

Hemen ardından ise Türkiye’nin Suriye’ye yönelik operasyonu nedeniyle hazırlanan yaptırım yasası görüşüldü ve o da ezici bir çoğunlukla geçti.

Bu durum Washington’daki Erdoğan ve Türkiye alerjisinin ne kadar büyük olduğunun en somut göstergesi. Erdoğan’ın ‘tek dostu’ Başkan Trump’ın ise bu rüzgar karşısında direnmesi zor gözüküyor.

Peki bu kararlar ne anlama geliyor ? Şimdi ne olacak ?


Analize geçmeden önce tarihi günün kısa bir özetini yapmakta fayda var. Temsilciler Meclisi’nin dünkü oturumu neredeyse baştan sona Türkiye gündemliydi.

Önce California’nın Demokrat Partili Milletvekili Adam Schiff’in hazırladığı soykırım tasarısı görüşüldü. Yasanın sahibi Schiff uzun yıllardır bu yasa için çalıştığını anlatırken gözyaşlarına hakim olamadı.

Kürsüye çıkan kongre üyeleri Türkiye’nin Almanya’nın yaptığı gibi geçmişiyle hesaplaşması gerektiğini söylerken Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik operasyonuna tepki gösterdiler.

Kürtlere yönelik etnik temizlik tehlikesi en çok vurgulanan mesajlardandı.

Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi Ermeni soykırımının tanınmasının geçmişin hatalarının tekrarlanmaması için önemli oduğunu belirterek “Kürtlere yapılanlar günümüzdeki tehlikenin bir hatırlatıcısı” dedi.

Temsilciler Meclisi çoğunluk lideri Steny Hoyer ise karar tasarısının Türkiye’yi hedef almadığını söyledi.

Hoyer günümüzde Rohingya Müslümanları ve Uygurlar gibi birçok toplumun etnik temizlik politikalarına maruz kaldığına dikkat çekerken “Bunların bir daha asla olmayacağını yüksek sesle ve açıkça ilan etmeliyiz. Bugün attığımız adım Erdoğan ve hükümetine ‘ABD’nin gözü üzerinizde’ mesajını vermeli. Ermeni kardeşlerimize, Kürt kardeşlerimize, ‘sizi bir daha asla terk etmeyeceğiz’ demeliyiz” diye konuştu.

Tasarı 405 oyla kabul edilirken 11 ret ve 3 çekimser oy çıktı.

Karar tasarısının bir bağlayıcılığı yok ancak Kongre’nin bu konudaki yaklaşımını yansıttığı için çok önemli. Bu karar başka ülkelerde alınacak kararlar için de örnek teşkil edebilir.

Yasanın hikayesi aslında Washington’daki ‘anti Erdoğan’ ittifakının bir özeti gibi.

Çünkü normal şartlarda hiçbir konuda anlaşamayan, bir çok tasarı da kanlı bıçaklı olan Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bu yasa da el birliği yaptılar. Yasa aslında geçtiğimiz nisan ayında sunulmuştu. Ancak Suriye operasyonu nedeniyle oluşan havayı fırsat bilen milletvekilleri tasarıyı öne çektiler.

Pazartesi günü Temsilciler Meclisi Mevzuat  Komisyonu’nda ele alındı ve komisyonda görüşülmeden doğrudan Genel Kurul’a gelmesi sağlandı. Normal şartlarda yasanın önce komisyonda görüşülmesi gerekirdi.

Ancak her iki parti de tasarı üzerinde ittifak ettiği için ‘kestirmeden’ hemen Genel Kurul’a indirdiler.

Washington’daki ‘Ermeni Soykırım Tasarısı” tartışmaları uzun yıllardır devam edegelen bir konu. Her yıl bu konu gündeme geldiğinde ‘Amerikan Devleti’ sahaya iner, ‘milli çıkarlar’ı gerekçe göstererek yasayı engellerdi. Komisyonda geçse bile Genel Kurul’da yokluğa mahkum edilirdi.

Ankara’da uzun yıllardır milyonlarca dolar parayı lobi şirketlerine aktarır, bir  şekilde yasa kadük kalırdı.

Ancak bu yıl ne Amerikan devleti sahaya indi ne de lobi şirketlerinin sesi çıktı. Washington’da Erdoğan ve Türkiye alerjisi o kadar yüksek ki, kimse çıkıp Türkiye’nin tezlerini dile getirmeye cesaret dahi edemedi.

Ayrıca Erdoğan rejimi tüm enerjisini ve sınırsız kamu bütçesini Cemaati kötülemek için harcadığı için Ermeni meselesi son yıllarda gündemlerine girmedi.

Bu  sonuçla birlikte Washington’daki ‘Türkiye’yi kaybetmeyelim’ düşüncesinin de artık geçerli olmadığı ortaya çıktı. Uzunca bir zamandır Erdoğan rejiminin yaptıkları karşısında ‘stratejik gerekçelerle’ sessiz kalmayı tercih eden Washington artık Türkiye’nin ‘müttefik’ olmadığını düşünüyor.

ERDOĞAN’IN ‘ŞAHSİ MAL VARLIĞI’ HEDEFTE

Günün ikinci büyük darbesi ise Suriye operasyonu gerekçesi ile hazırlanan yaptırım yasa tasarısında geldi.

Ermeni Soykırım Kararı’nda olduğu gibi bu konuda da iki parti ittifak etti. Yasa tasarısı 16’ya karşı 403 oyla kabul edilirken söz konusu yasa tasarısı ile Türkiye’ye bir çok alanda kapsamlı yaptırımlar öngörülüyor.

Yasa tasarısının en dikkat çekici maddesi ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin mal varlığının -iş ilişkilerinin araştırılıp rapor hazırlanması kararı.

Tasarı, yasanın kabulünden sonra en geç 120 gün içinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Hazine Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Direktörlüğü ile ortak bir rapor hazırlamasını gerektiriyor.

ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu Başkanı Eliot Engel ve Cumhuriyetçi üye Mike McCaul tarafından hazırlanan yasa tasarısı Türk ordusunun silah ve finansmana erişimine sınırlamalar getiriyor.

Tasarı ayrıca ABD Başkanı Trump’ı, Türk hükümetine Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sisteminden dolayı ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyması Yasası (CAATSA ) altındaki yaptırımları devreye sokmasını öngörüyor.

Yasa tasarısı şimdi Senato gündemine gelecek. Senato’da zaten başka yaptırım tasarıları da var.

Trump’ın en yakın isimlerinden olan Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham bir açıklama yaparak Temsilciler Meclisi’nden çıkan kararları destekledi.

Graham “Senato’nun tasarıyı geçirmesine hazırız. Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin ezici desteğiyle Türkiye’nin işgalini alaşağı eden müthiş partiler üstü yaptırım Meclis’e geldi, Senato’dan geçecek” dedi.

Senato’daki yaptırım tasarısının mimarlarından Demokrat senatör Chris Van Hollen ise “ Meclis yaptırım tasarısını 403 e karşı 16 oyla geçirerek Kongreye Türkiye ve yanındakilerin Suriyeli Kürt müttefiklerimizi öldürmeye devam etmesine ve IŞID’in yeniden canlanmasını körüklemesine sessiz kalmayacağına dair mesaj (sinyal) verdi. Senato tereddüt içerisinde kalmaktan vazgeçmeli ve harekete geçmeli- müttefiklerimizin hayatları ve güvenliğimiz risk altında” dedi.

Bu iki açıklama Senato’daki havayı yansıtması açısından önemli.

Yani Temsilciler Meclisi’nde olduğu gibi Senato’da partiler üstü mutabakat mevcut. Bu durumda hem Temsilciler Meclisi hem de Senato’dan partiler üstü mutabakatla geçecek bir yasanın Başkan Trump tarafından veto edilmesi ihtimali zayıflıyor. Kaldı ki Trump azil tartışmaları nedeniyle kendi partisiyle ters düşmek istemiyor.

Sonuç itibariyle Erdoğan rejiminin son 6-7 yılda yaptığı büyük hatalar Suriye Operasyonu ile birleşince Türkiye ABD’yi tamamen karşına almış oldu.

Türkiye’nin Cumhuriyet Bayramını kutladığı bir anda ABD meclisi Ermeni Soykırım Kararı gibi çok hassas bir kararı partiler üstü mutabakatla geçirdi.

Başta Erdoğan ve ailesi olmak üzere Türkiye’ye yönelik yaptırım tasarısında da aynı durum söz konusu. Erdoğan ise tüm oyun planlarını Trump üzerine oynadı. Bugüne kadar bunda başarılı da oldu.

Halkbank’a yönelik cezayı erteletti ve S-400’lerin alınmasına rağmen yaptırımları uygulatmadı. Ancak gelinen noktada ABD kamuoyunda o kadar güçlü bir ‘anti-Erdoğan’ rüzgarı var ki Trump’ın bu rüzgara direnmesi zor. Kısacası Erdoğan rejimi için zor günler kapıda.

[Adem Yavuz Arslan] 31.10.2019 [TR724]

Kriz fırsatçıları [Hakan Taner]

Her yaşanan kriz herkes için kriz değildir. Bazıları gerçekten mağduriyet yaşarken, bazıları da krizi fırsata çevirir.

Örneğin döviz fiyatlarının ani olarak ateşinin yükseldiği dönemde tüm sektörlerde aynı düzlem içerisinde aktüel fiyatlar bir anda asgari yüzde 50 arttı. Üstüne bir de enflasyon oranı denilerek yüzde 20 daha ilave edildi.

O tarihten sonra döviz fiyatları hemen hemen eski stabil seviyesine geri döndü, fakat yükselen pazar fiyatları eski seviyesine dönmek bir yana yeni seviyeyi sıfır noktası kabul ederek fiyatlarını düzenli olarak artırmaya devam etti.

Döviz zamlarının yükselen yıldızlarından biri de kâğıt ürünleriydi. Bu ürün grubunda satışlar düşünce firmalar indirim kozunu oynamaya başladı. Aynı durum satışları düşen diğer ürün gruplarında da geçerli, fakat perakende satışlar geçen ay yine de yüzde 5’e yakın düşüş gösterdi.

Düşüşteki sebepleri incelediğimizde tüketicilerin gelir seviyesinin enflasyona yenik düşmesi, artan işsizlik, güven sorunu ve tasarruf oranının düşmesi gibi faktörler ilk sıralarda yer alıyor.

Perakende ve gıda sektörü krizi fırsata çeviren sektörler içerisinde ilk sıralarda yer almakla birlikte, kriz olmadığını her fırsatta yenileyen iktidar sözcüleri ve iktidara yakın şirketlerin krizi fırsata çevirmede de liderliği kimseye vermediği anlaşıldı.

İktidar şirketlerinden Ağaoğlu önce krize girdiği algısını yaydı, sonra da iktidara başvurdu. Elindeki stoklar iktidar tarafından nakde çevrildi.

Hemen peşi sıra Turkuvaz Medya’nın da sahibi olan Kalyon grubu, Varlık Fonu koruması altına alındı. Cengiz İnşaat zaten hep orada.

Yine Saray’ın müteahhidi Rönesans’ın da aynı avantajlardan istifade ettiği biliniyor.

İktidar ile yakın ilişki içerisinde olan hiç kimsenin kriz yaşadığı vaki olmasa da krizin sağladığı fırsat ve avantajlardan faydalanmasını en iyi bilenler yine onlar oldu.

REEL SEKTÖRDE KRİZ FIRSATLARI

Ne zaman krizden bahsedilse reel sektör bu söze ezberindeki iki tepki ile karşılık veriyor. İlk önce reklam bütçeleri minimize ediliyor, devamında işçi çıkarmaları ve aynı işi daha düşük personelle yapmak.

Çalışanlardan biraz da tehditkâr bir yaklaşımla uzun mesai saatleri, zam ve mesai ücreti almadan çalışmak gibi talepleri oluyor patronların.

Uzun çalışma, fakat kısa maaş konusunda liderlik perakende ve hizmet sektörlerinde.

Bu adaletsiz ve haksız tutum karşısında Koton çalışanları gibi bazı firmaların çalışanları nihayet seslerini yükseltmeye başladı.

Koton firmasının çalışanlarını işten çıkartmak için bulduğu bahaneler diğer firmalara da ilham olmaz umarım.

Koton’un çalışanlarını işten çıkarmak için çalışanların sosyal medya hesaplarında takip ettikleri kişiler de bir kriter olmuş.

Sektörler bu konuda oldukça sıkıntılı ve çalışanların sorunları çok fazla.

Bir ülkede işsizlik tehdit aracı olarak kullanılarak, çalışanlara mobing uygulanması yeni değil, fakat hiçbir dönemde bu kadar işlevsel olmamıştı.

Patronlar krizi fırsata çevirmede gerçekten mahir. Örneğin maaş skalasını düşürüp işten çıkardıklarını açlık sınırından yeniden işe almak bu dönemin en yaygın uygulamalarından biri.

Çalışanların emeğini sömürmek ne ilk ne de son olacak. O yüzden bu dönemler çalışanlar açısından gerçekten zor zamanlar.

İşsizler ise çaresizlik sendromu içerisinde bir başka dünyanın insanları olarak hayat mücadelesi veriyor.

Bu dönemler küçük bir kitle dışında herkes için zor zamanlar olarak yazılacak ve anılacaktır.

[Hakan Taner] 31.10.2019 [TR724]