Çoban olursun İnşaallah... [Safvet Senih]

*Ahmet Faik Arslantürkoğlu, Üstad Bediüzzaman’ın ziyaretine gider… Üstadın huzurunda onun isteği ile bir Kur’an okur. Kendisi hâfızdır. Üstad ona “Evladım! Sana dua ettim inşaallah çoban olursun” der. Daha sonraki bir ziyaretinde Üstad ona “Çoban oldun mu?” diye sorar… Ahmed Faik Hoca anlayamaz. Onun için şöyle cevap verir: “Efendim, bizlerde eskiden koyun vardı. Ama onları sattık!” Üstad onun bu cevabına gülüp sorar: “Şimdi ne işle meşgulsünüz?” Cevaben der ki: “Efendim ben Denizli’nin Buldan ilçesinde vaizim.” Üstad da “İşte evladım, vâiz demek ÇOBAN demektir. Çoban nasıl koyunları bir araya topluyorsa, VÂİZ  de insanları HAKKA yaklaştırır ve buluşturur.” der.

*Dr. Mustafa Oruç (Ramazanoğlu), Kastamonu’da öğrenci iken şâhit olduğu  Üstad Hazretleriyle ilgili bir hatırasını anlatıyor: “Günlerden Çarşamba idi. Üstad’ın arkasında namaz kılabilmek için okuldan erken çıkıp ikindi vakti ziyaretlerine gitmiştik. Üstad, bizler de yetişip arkasında namaz kılabilmek için değil, tam HUZURU BULABİLMEK  için birkaç defa ‘Allahü Ekber’ derdi. Son defasında öyle bir haşmet ve haşyetle ‘Allahü Ekber’ demişti ki… Daha önce böyle bir TEKBİR  işitmemiştim. Böyle bir ‘Allahü Ekber’ ile huzura varmıştı. O anda YÜKSEK GERİLİMLİ  BİR  ELEKTİRİĞE  çarpılmış gibi olmuştu.  Aynı gün Üstad Hazretlerini abdest alırken de görmüştüm. Üstad o gün bizlere farz namazlarımızı kılmamızı ciddiyetle anlatmıştı. O zamana kadar namazlarıma pek de dikkat etmiyordum açıkçası… Ama Üstad Hazretlerinin bu nasihatlarından sonra ciddiyetle namazlarımı kılmaya ve vakit kaçırmadan devam etmeye başladım.

*Mehmed Feyzi Ağabeyimiz diyor ki: “Ankara üzerinden bizleri Denizli Hapishanesine götürmüşlerdi. Bizi götüren jandarmaların nezaretinde, Hacı Bayram Camiinde namaz kılmıştık. Ben o jandarmaların nezaretinde kıldığım namazın lezzetini hiçbir zaman unutmadım. Oradaki namazın lezzetini hiçbir namazımda almamıştım.”

*Dr. Mustafa Oruç diyor ki: 1953 senesinin bahar aylarında Üstad İstanbul’a geldiğinde, İstanbul’da büyük fethin (1453) beş yüzüncü yıldönümü büyük bayram merasimleriyle kutlanmıştı. 29 Mayıs fetih günü dolayısıyla Süleymaniye Camiinde mevlüt okutmuştu. Üstad Hazretleri o mevlidi sevinçle ve memnuniyetle dinlemişti…

*Tüccardan Nazif Çelebinin arabasıyla kırlara gitmiştik. İstanbul’un Avrupa yakasında, Belgrad Ormanlarına yakın bir yerlere gitmiştik. Yanımızda bir de, yine Nur talebelerinden, Muhsin Alev Bey vardı. Üstad Hazretleri, RADYO bahsini yazdırmıştı. Orada, bir Hristiyan geldi. Herhalde bir ilim adamıydı. Üstad Hazretlerinin ellerini öptü. Üstad Hazretleri bu ecnebi adama Risale-i Nurları okumanın faziletlerinden bahsetti. “Siz, şayet okuyup istifade ederseniz iki ecir alırsınız. Birisi Hristiyan olduğunuz için, birisi de (Kur’an tefsiri) Nurları kabul ettiğiniz için. Çok kârlı çıkarsınız. O Hristiyan herhalde Bakırköy Hastanesinde çalışıyormuş. Üstad’ın yanında bir müddet kaldı ve çok nurlu ve feyizli dersler almış oldu. Bizler de çok faydalanıp feyzlendik. Hatta Muhsin Alev (Konevî) o gün çok şevklenmişti. Namaz vakti gelince, aşk ve şevk içinde ve cezbe halinde bir ezan okumuştu. Üstad da bu durumu zevkle ve tebessümle seyre dalmıştı. Daha sonraları ben de o zamanki nurlu dersleri alarak iktibas etmiş ve kendime yazmıştım.

*Mustafa Sungur Ağabeyimiz diyor ki: “Mübarek, muazzez Nur Üstadımızın, Risale-i Nur telifi, neşri, gelen gidenlerle sohbeti, ehl-i idare, ehl-i maârif ve ehl-i siyasete hakikat dersleri veren şahsiyetinden başka; Rabbi ile baş başa, O’nu zikir ve fikir ile huzur-u daimî kazanmak, iman ve marifetullahda 80 sene daima terakkiyat ile Hakkalyakîne  yükselen mukaddes bir hâlini ise, bizim bu hususu anlatmaya takatimiz yetmez. Her gece istisnâsız, yalnız olarak o kudsî mazhariyetini devam ettirdi. Evet, Van’daki hayatında dahi böyle olduğunu Molla Hamid ismindeki talebesi ve hizmetkârları da defalarca beyan etmiştir.

“Üstadımızın namazı, namazdaki mazhariyeti, heybeti, huzuru ve huşûu bambaşkadır. Biz onu ifade edemeyiz. Onun namazdaki nihayetsiz tecelliyata mazhariyetinden hissettiğimiz, milyarda bir dahi olmaz. Evet bu katidir… Namaza duruşu, ilk tekbiri alışı, ellerini bağlayışı ve Cenab-ı Hakka dua ve tezellülü, Fâtiha’yı kıraati, Fâtiha’nın her bir kelimesini teker teker cümle cümle ve bütün mertebeleriyle okuyup hissetmesindeki ve dergâh-ı İlahiyeye takdim etmesindeki vüs’at, külliyet ve ulviyet bizim gibi hiç enderlerin beyanına gelemez. Hele namaz teşehhüdündeki ‘Ettehiyyatü’ deki mübarek kelimeleri Cenab-ı Hakka takdim ederken nasıl bütün kainatı, ruhunun eline alıp öylece arz etmesindeki kudsiyeti ifade edemeyiz. Yalnız bu hususlara dair, On Beşinci Şua’da ilm-i İlahî bahsinde ve diğer Risalelerde uzun izahat vardır. Onun okunması mutlaka, huzura da vesiledir. Aynı zamanda ‘Nur Âleminin Bir Anahtarı’ Risalesinde de izahlar yapılmıştır. Bu gibi eserlerden, Üstadımızın hal ve tavrından katiyen anlaşılıyordu ki, o, müstesnâ bir tecelliye mazhardır. Talebelerinde, hatta en ileri talebelerinde görünen hâller, Üstadımıza nisbetle çok cüz’î kalır. Hele geceleyin 4-5 saat meşguliyetinden sonraki dua vaktinde, kainatın mümessili, semavat ve arzın Sâhibinin  arz üzerinde en nuranî bir halife-i arzı olduğu âşikar belli olurdu. Onun dış âleme taşan, insanlara kurtuluş reçetesi sunan azîm şahsiyetinden başka bir kudsî ubudiyet hali, zikir ve tefekkür hali vardır ki, herhalde Risale-i Nur hakikatlerini, bu gibi, mânevî miracı olan halinde iken taallüm ederdi.

“Üstadımız, ‘İnsan namazda iken, teşehhüd esnasında Ettehiyyâtü derken, aynı günün o vaktinde Ettehiyyatü diyen bütün mahlukatın tahiyyelerini (hayat hediyeleri olan tesbihatlarını) kendi namına, Cenab-ı Hakka takdim edebilir. Hatta biraz daha ileri gitse, bütün zamanlardaki tahiyyat ve tesbihatları da kendi namına takdim edebilir’ meâlinde buyurmuştu.”

İnşaallah bizler de bu yüksek şuura ulaşabiliriz.

[Safvet Senih] 31.10.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Etiketlerdeki ‘E’ koduna dikkat!

Toplum olarak gıda etiketlerinin üzerindeki ‘E’  kodlarına karşı önyargılarımız var. ‘E’ kodunu görür görmez “Bu yiyecek/içecek zararlıdır” yaftasını yapıştırıyoruz. Lakin gıda maddelerinin yapay ve doğala özdeş katkı maddeleri gibi, doğalları da ‘E’ kodlarıyla numaralandırılıyor.

‘E’ kodunun nereden geldiğine bir göz atalım. ‘E’, Europe (Avrupa) sözcüğünün ilk harfidir. Ve bu kodun yer alması, bu katkı maddesinin üzerinde tüm güvenlik çalışmalarının tamamlandığı, Avrupa Birliği tarafından da onaylandığı anlamına geliyor. ‘E’ harfiyle ayrıca katkı maddeleri, tüm dünyada bütünlük sağlamış oluyor.

Gıda katkı maddelerinin kimi yapay, kimi doğala özdeş, kimi de doğal maddelerden yapılıyor. Yapaylar, tabiatta hiç bulunmayıp insan eliyle yapılırken, doğala özdeş olanlar ise doğadakinin eşdeğeri niteliğinde. Ancak yine de tamamen doğal değiller. Haliyle tamamen zararsız diyemeyiz.

E471 bitkisel mi hayvansal mı!..

Bilinen tüm yağlar (bitkisel ve hayvansal) 1 molekül gliserol ve 3 molekül yağ asitten oluşur. E 471 ise gıda katkı maddesi olarak bilinen ve mono ve digliseritlere verilen isimdir. Mono gliseritler 1 molekül gliserol, 2 molekü yağ asidinden; digliseritler ise 1 molekül gliserol ve 2 molekül yağ asidinden oluşmaktadır.

Görüldüğü gibi E 471 bildiğimiz yağ yapısındadır. Gıdalarda yağ ve su fazını bir arada tutması amacıyla kullanılır. Mono ve digliseritler yani E 471, çoğunlukla hidrojenize edilmiş (hidrojenle muamele edilmiş) soya yağından üretilmektedir. Ancak hayvansal yağlardan da üretilebilir. Bir ürünün E 471 içermesi domuz yağı içerdiği anlamına gelmemektedir. Eğer gıdanın üzerinde “domuz yağı ve katkılarını içermez” ifadesini görmüyorsanız ve bu gıda E 471 içeriyorsa bu üründen şüphelenebilirsiniz. Ancak üzerinde domuz yağı içermez ifadesi bulunuyorsa bu katkı maddesinin bitkisel kaynaklı kullanıldığı anlamına gelir. UHT krema, pasta kremaları, dondurma, toz patates püresi, gofret, puding, sıcak çikolata karışımları, margarin ve bazı unlu mamuller E471’in en çok kullanıldığı ürünlerdir.

Zararlı olmayan ‘doğal’ gıda katkı maddelerine birkaç örnek…

E -100 (kurkimin): Zerdeçal bitkisinin köklerinden elde edilir.

E -140 (klorofil): Tüm bitkilerde bulunur, renklendirici olarak kullanılır.

E -160(a)/ karoten (alfa/beta/gama): Havuçta, turunçgillerde ve turuncu sarı renkteki sebzelerde bulunur. Gıdalara renklendirici olarak eklenir.

E -160(d) (likopen): Domates ve pembe greyfurtta bulunur.

E -162 (betanin): Pancar özünden elde edilir. Renklendirici boyar madde olarak kullanılır.

E -163 (antosiyaninler): Çiçeklerden elde edilen renklendirici bitki özüdür.

E -181 (tannik asit): Fındık ve meşe ağacı dallarından elde edilir. Berraklaştırıcı olarak kullanılır.

[TR724] 31.10.2018

Devlet-i Ebed Müddet’ten Mondros Ateşkes Antlaşması’na [Dr. Serdar Efeoğlu]

Yüz yıl önce 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti’ni tarihten silen Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış, antlaşma sonrasında elde kalan Anadolu toprakları da işgale uğramıştı. Birinci Dünya Savaşına girerken Osmanlı toprakları yaklaşık 1.700.000 kilometre kare iken İstiklal Harbi sonrasında yarısından az bir kısmı Türk devletinin elinde kalmıştı.

Hâlbuki Osmanlı devlet telakkisine göre Devlet-i Aliyye, kıyamete kadar varlığını devam ettirecekti. Bu nedenle “devlet-i ebed müddet” anlayışı öne çıkmış ve “nizam-ı âlem” ifadesiyle birlikte devletin temel felsefelerinden birisi olmuştu.

DEVLET-İ EBED MÜDDET

Osmanlı klasik döneminden itibaren yazılan eserlerde devletin “ebed müddet” yaşayacağı düşüncesi vurgulanıyordu. Böylece devletin sürekliliğiyle beraber siyasi güç ve zaferler öne çıkarılıyordu. Bu anlayış, devlete “kutsallık” veriyor ve padişahların yanlış olsa bile bütün icraatlarına meşruiyet kazandırıyordu.

18.yüzyıldan itibaren devletin kötü gidişini durdurmak için yapılan girişimler sonuç vermedi ve 19. Yüzyılda daha radikal reformlara girişildi. Ancak ne Tanzimat’ın batıcı çözümleri, ne de Abdülhamit’in baskıyla ülkeyi bir arada tutma girişimleri çöküşü durduramadı.

Artık Osmanlı Devleti devletlerarası rekabet sayesinde ayakta kalabiliyordu. Abdülhamit’in ilk yıllarında Sırbistan, Karadağ, Romanya Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazanmış; Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilmiş ve Bosna-Hersek Avusturya idaresine bırakılmıştı.

Abdülhamit devrinde bundan sonra da kayıplar devam edecek; Kıbrıs ve Mısır İngilizlerin, Teselya Yunanistan’ın, Tunus Fransızların eline geçecek, özerk Bulgaristan da 1887’de Doğru Rumeli’yi ilhak edecekti.

İkinci Meşrutiyetin ilanı da bir şey değiştirmedi ve Abdülhamit’in padişah olduğu, İttihatçıların dışarıdan hükümeti yönlendirmeyi tercih ettiği bir ortamda, Bulgaristan tam bağımsızlığını ilan ederken Yunanistan Girit’i ilhak etti. Avusturya da Bosna-Hersek’i topraklarına kattı.

Bu kayıpları Trablusgarp Savaşı ve Balkan Harbi izledi. Bu savaşlarla Libya, Ege adaları ve Avrupa Türkiye’si elden çıktı.

ÇÖKÜŞE DOĞRU

İttihatçılar yaşanan felaketler sonrasında Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girerek kaybedilen toprakları geri alabileceklerine inanıyorlardı. Ayrıca Almanlar ve İttihat ve Terakki yönetimi, savaşın başında Padişah Mehmet Reşad’ın cihat fetvası ile bütün Müslümanların İngiltere ve Fransa’ya karşı harekete geçeceği ve böylece zaferin kazanılacağı düşüncesindeydiler. Ancak “topyekûn bir Müslüman kitle isyanı” hiçbir zaman gerçekleşmedi.

İttihatçılara göre bu savaşla Mısır geri alınacak, Abdülhamit devrinde Ruslara bırakılan elviye-i selase kurtarılacak, Balkan topraklarının bir kısmı geri alınacak, hatta “Turan devleti” kurulabilecekti.

Osmanlı Devleti savaş esnasında Makedonya, Romanya, Galiçya’dan İran içleri ve Kafkasya’ya, Hicaz ve Yemen’den Filistin ve Kanal’a kadar çok farklı cephelerde savaştı. Balkan Harbinde bir ayda dağılan Osmanlı ordusu her türlü olumsuzluğa rağmen dört yıl boyunca mücadele etti.

Savaşta Çanakkale, Kut muharebeleri, 1918 yılında 3. Ordu’nun ileri harekâtı ve Azerbaycan harekâtı gibi başarılar da kazanıldı.

ALMANLAR YENİLDİĞİ İÇİN YENİK SAYILMADIK

Kazanılan başarılara karşılık Kafkas cephesinde Sarıkamış’la başlayan felaketler zinciri Rus ilerleyişinin Erzincan’a kadar sürmesiyle devam etti. Bu bölgede Osmanlı’nın imdadına 1917’de yaşanan Bolşevik İhtilali yetişti.

Kut zaferine rağmen İngilizler, Irak cephesinde Bağdat’ı ele geçirerek Musul önlerine kadar geldiler. Hicaz’da Şerif Hüseyin’le yapılan mücadele, sadece Medine ve Medine-Şam demiryolunu elde tutma stratejisine dönüştü.

Cemal Paşa’nın iki Kanal harekâtı da başarısızlıkla sonuçlandığı gibi İngilizler Filistin’de de büyük zaferler kazandılar. Kudüs kaybedildi ve bir süre sonra İngiliz kuvvetleri Şam’a girdiler.

Bölgedeki dört Osmanlı ordusundan geriye, perişan durumdaki Yıldırım Grubu kalmıştı ve M. Kemal Paşa bu kuvvetleri imha olmamak için Halep’in kuzeyine çekti.

Osmanlı ordusu 1917’den itibaren büyük bir hezimet yaşamış, özellikle Arapların yoğun olduğu yerler çok mücadele etme imkânı bulamadan kaybedilmişti. Artık gündem, savaştan çekilmek ve teslim olmaktı.

Görüldüğü gibi “Almanya yenildiği için biz de yenik sayıldık” sözü sadece bir efsaneden ibarettir ve Osmanlı orduları hemen her cephede büyük bozgunlar yaşamışlardır.

DAMAT’TAN MEDET UMMAK

İttihat ve Terakki hükümetinin 1917’den itibaren savaşın kaybedileceğini öngördüğü ve buna göre strateji geliştirerek elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’yu korumaya yöneldiği anlaşılmaktadır.

1918 yılında yaşanan hezimetler, ateşkesin gerekli olduğu kanaatini güçlendirmiş ve Sadrazam Talat Paşa Almanya’ya giderek görüşmeler yapmıştı. Talat Paşa’nın geri dönüşünde Bulgaristan 29 Eylül 1918’de Selanik Mütarekesi ile savaştan çekildi. Bunun anlamı, İstanbul-Berlin bağlantısının kopması demekti ve artık ateşkes sırası Osmanlı Devleti’ne gelmişti.

Osmanlı Devleti ateşkes için ABD başta olmak üzere çeşitli devletlere başvurdu. Bu sırada Talat Paşa Hükümeti istifa etmiş ve yeni hükümet Mareşal A. İzzet Paşa tarafından kurulmuştu. İttihatçı liderler ülkeyi terk etmişler, yenilginin ağır faturasını yeni hükümete bırakmışlardı.

Bu sırada Kut zaferinde teslim alınan ve Büyükada’da yaşayan İngiliz General Townsend’ın aracılığıyla İngilizlerle bağlantı kuruldu ve Londra hükümeti görüşmeler için Amiral Calthorpe’u görevlendirildi.

İstanbul’da ise heyetin belirlenmesi konusu büyük tartışmalara yol açtı. Padişah Vahdettin, eniştesi Damat Ferit Paşa’yı heyet başkanı yapmak istiyor ve İngilizlerle iyi bir antlaşma yapılabileceğini düşünüyordu. Padişah ancak İzzet Paşa’nın “aman efendim, bu adam bir çılgındır” sözleriyle ısrarından vazgeçirilebildi ve Rauf Bey (Orbay) başkan olarak görevlendirildi.

Bu aşamada Osmanlı heyetinin görüşmelere iyi hazırlanamadığı kesindir. Bir taraftan tecrübesizlik, diğer taraftan çaresizlik heyetin görüşmelerde silik kalmasına yol açmıştır.

VAY MAĞLUPLERİN HALİNE!

Osmanlı Devleti’nin aksine İngilizler, görüşmelere çok iyi hazırlanmışlardı. Müttefiklerinin onayını almışlar ve Boğazlara yönelik olan dört maddenin kabulünü asıl hedef olarak belirlemişler, diğer maddelerde değişiklik yapılabileceğine karar vermişlerdi.

Amiral Calthorpe görüşmelerde başarılı bir strateji izlemiş ve maddeleri birer birer gündeme getirerek Osmanlı heyetinin itirazlarını azaltmaya çalışmıştı. Osmanlı heyetinin ise İstanbul’u ve padişaha korumayı asıl hedef olarak belirlemesi, diğer önemli maddelerin geri planda kalmasına yol açmıştır.

Bir taraftan Calthorpe’un tehditlerinin diğer taraftan kötü hava şartlarından dolayı İstanbul’la telgraf bağlantısında yaşanan sıkıntıların, Osmanlı heyetinin moralini iyice bozduğu anlaşılmaktadır.

Heyet, İngiliz tekliflerini çok az değişikliklerle kabul etmiş ve böylece Boğazlar ve Toros tünelleri işgale açık hale getirilmiş, Osmanlı ordusunun terhisi ve diğer cephelerdeki askerlerin teslim olması kararlaştırılmış, ulaşım ve haberleşme İtilaf devletlerinin kontrolüne bırakılmıştır.

Ateşkesin en önemli maddesi kuşkusuz 7. Maddedir ve “İtilaf devletleri güvenlikleri tehlikeye düştüğünde stratejik noktaları işgal edebileceklerdir“ gibi muğlak bir hükümle o zamana kadar işgale uğramayan yerler de işgale açık hale getirilmiştir.

Osmanlı heyetinin görüşmelerdeki kötü performansına en önemli örnek 24. Maddedir. Antlaşmada geçerli nüshanın İngilizce kopya olduğu belirtilmesine rağmen Türkçe nüshanın 24. Maddesinde “vilayat-ı sitte” ifadesi yer alırken İngilizce nüshada “Altı Ermeni Vilayeti” yazılmış ve Osmanlı heyeti bunu bile fark edememiştir.

DEVLET-İ EBED MÜDDETİN SONU

Mondros sonrasında hem Rauf Bey’in, hem de Vahdettin’in “iyimser” açıklamaları gerçeklerden ne kadar uzak olduklarını göstermektedir. Hâlbuki ateşkes sonucunda kısa zamanda işgaller başlayacak ve Osmanlı ülkesi “kontrol altında olan İstanbul” ve Orta Anadolu bozkırından ibaret kalacak, “Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet” tarihe karışacaktır.

Osmanlı Devleti’nin yüzyıllarca kullandığı bu kavram, Türkiye Cumhuriyeti’ne de intikal etmiştir. Bu durum Cumhuriyetin kurucularının da Osmanlı’nın “meşruiyet” aracını aynen miras aldıklarını ve “dünyadaki tek bağımsız Türk devleti” söylemiyle destekleyerek yeni kurulan devleti “kutsallaştırdıklarını” göstermektedir.

Bugün de AKP “kutsal devlet” söylemiyle hareket ederek “devletin bekası için” her türlü icraatını meşru hale getirmektedir.

Günümüzde ordunun tamamen siyasete bulaştırılması, yargının evrensel hukuk yerine tek parti emrine girmesi ve hatalar zincirinin bir sonucu olarak yaşanan ekonomik kriz, bu durumun en önemli göstergesidir. En son Tunceli’de iki askerin donarak şehit olması, devleti kutsallaştırıp insana değer vermeyen zihniyetin bir sonucu olarak görülmelidir.

Devletlerin üst üste hata yapma lüksü yoktur ve bu yönüyle Mondros Ateşkes Antlaşması, reel politiğe uygun davranmayan bir devletin “geçmişi ne kadar zaferlerle dolu olsa da“ yıkılmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 31.10.2018 [TR724]

Nur topu gibi bir diktatörümüz daha oldu! [Naci Karadağ]

Felaket tellallığı değil derdim elbette. Ama biz kendi dünyamızda yuvarlanıp dururken bir ülke daha faşizme teslim oldu.

Havuzcu gevezelerin Erdoğan yalakalığı için üflediği gibi değil ama Ronald Inglehart ve Jean-Marie Guéhennogibi önemli beyinlerin kul yapısı her sistem gibi Demokrasi’nin de bir finale doğru gittiğine dair kafa yoruyorsa vardır bir gerçeklik payı. (BKZ) ve (BKZ)

Kaldı ki, kendimizden biliyoruz artık, toplumlar kendi elleriyle verebiliyorlar özgürlüklerini totaliter kimselere.

Demokrasi ve özgürlükler konusunda yüzümüzü döndüğümüz toplumlarda da ciddi bir evrilme ve yöneliş var. Batı demokrasilerinde otoriter popülist partilerin aldığı oyların ortalaması yüzde 15’lere ulaşıyor artık. Macaristan, Polonya ve ABD gibi ülkelerde iktidar bile oluyorlar, Hollanda, Danimarka, İsviçre, Avusturya ve Fransa’da ise iktidar ortağı adayları…

Kuzey Kore, Rusya, Azerbaycan, Arap ve Ortadoğu ülkeleri, Afrika’da irili ufaklı onlarca ülke, Suriye, Kolombiya ve bizimkisi…

Tablo hiç iç açıcı değil ve gidişat da iyi değil maalesef.

Geçtiğimiz hafta Brezilya’da seçimler yaşandı…

Brezilya’da düzenlenen başkanlık seçimlerini aşırı sağcı aday Jair Bolsonaro büyük bir oy farkıyla kazandı.

Seçimlerin ikinci turunda solcu İşçi Partisi’nin adayı Fernando Haddad’a karşı yarışan Bolsonaro, oyların yüzde 55’ini aldı. Haddad’ın oyları ise yüzde 45’te kaldı.

Ülkede yolsuzluğu bitirme ve suç oranını düşürme vaadiyle oy toplayan Bolsonaro, hem seçim kampanyası döneminde hem de siyasi kariyeri boyunca yaptığı açıklamalarla tartışmaların odağında olan bir isim.

Bolsonaro, siyasete yaklaşımı, Twitter’ı oldukça aktif kullanıyor olması ve savunduğu politikalar nedeniyle ABD Başkanı Donald Trump’a da benzetiliyor ve ‘Tropiklerin Trump’ı’ olarak da anılıyor.

Yüzde 55 gibi ciddi bir oy oranıyla başa geldi bu emekli Faşist asker.

Kafa bizim Ergenekoncuların aynı kafa.

Kenan Evren’in güncellenmiş hali adeta.

Faşist emekli yüzbaşı Jair Bolsonaro, hem seçim kampanyası döneminde hem de önceki siyasi kariyerinde sık sık yaptığı sert açıklamalarla gündeme gelmişti.

Herkeste bir korku olmakla beraber “Brezilya halkı kafayı peynir ekmekle yemedi” diyerek ihtimal de vermiyordu. Ama korktukları oldu.

(Bolsonaro taraftarlarının zafer sevinci bizim AKP takımına epey benziyor)

Bakın size BBC’den bu adamın yaptığı bazı konuşmaları derledim, görün dünya nasıl bir bela aldı başına!

“Diktatörlük döneminin hatası işkence edip öldürmemekti.”

– Haziran 2016’da Jovem Pan radyosuna verdiği röportajdan.

“Diktatörlük döneminde daha fazla insan öldürülmüş olsaydı ülke bugün çok daha iyi bir yerde olurdu.”

– Haziran 1999, Folha de Sao Paulo gazetesine verdiği röportajdan.

“Pinochet (1973’ten 1990’a kadar Şili’yi yöneten diktatör) daha fazla kişiyi öldürmeliydi.”

– 2 Aralık 1998, Veja dergisine verdiği röportajdan.

“Acre’de İşçi Partisi destekçilerini vuracağız.”

– 1 Eylül 2018, ülkenin Batı’sındaki Acre kentinde İşçi Partisi’nin bir toplantısı devam ederken söylediği sözler. Bolsonaro’nun kampanya iletişim departmanı bu sözlerin ardından ‘Her zamanki gibi sadece şaka yapıyordu’ demişti.

“Quilombola’ya (Afrika’dan getirilmiş olan kölelerin soyundan gelenlerin yaşadığı bir yerleşim yeri) gittim. En hafif Afrikalı torunu 80 kiloydu. Hiçbir şey yapmıyorlar. Üreme konusunda bile işe yaramıyorlar.”

– Eylül 2018, Rio de Janerio’da düzenlenen bir konferansta söylediği sözler.

“Siyahlara ne gibi bir tarihsel borcumuz varmış? Ben kimseyi köleleştirmedim. Portekizliler de Afrika’ya ayak bile basmadılar. Siyahları buraya köle olarak getirenler yine siyahlardı.”

– Haziran 2018, Roda Viva programındaki konuşmasından.

“Sana asla tecavüz etmezdim çünkü sen buna bile layık değilsin.”

– Kasım 2003, Kadın milletvekili Maria do Rosario’ya söylediği sözler.

“Metresler? Onlar da yasak mı?”

– Nisan 2005, Kamu kuruluşlarında nepotizmi yasaklayan bir yasa tasarısının görüşülmesi sırasında söylediği sözler.

Kendisini Brezilya’da sokakları yeniden güvenli hale getirecek Başkan adayı olarak tanımlayan Bolsonaro, ülkede güvenliği sağlamak için bireysel silahlanma önündeki engelleri azaltıcı adımlar atacağını söylemişti.

11 Ekim’de Rede TV televizyon kanalında konuşan Bolsonaro, “Erkek ya da kadın olsun, tüm dürüst vatandaşlar evlerinde silah bulundurmak istiyorlarsa belli kriterlere bağlı olarak bunu yapabilecek” demişti.

Kamuda israfı azaltmayı vadeden Bolsonaro, piyasa ekonomisine devlet müdahalesini de azaltma sözü vermişti ancak ağzından kaçırdığı bazı cümleler ile uygulamanın hiç de öyle olmayacağını gösteriyor. Ancak aşırı sağcı lider, zaman zaman ekonomi konusunda milliyetçi açıklamalar da yaptı. Mesela, ulusal çıkarlar açısından stratejik olarak görülen sektörlerin devlet kontrolünde kalması gerektiğini düşünüyor.

Bolsonaro bir Twitter mesajında “Bakanlık sayısını azaltacağız, kamunun elindeki çok sayıda tesisi ya kapatacağız ya da özelleştireceğiz” demişti.

Yeni diktatörün meslektaşlarından kendi karakterine yakın olanlarıyla epey sıkı-fıkı bir ilişki içinde olması bekleniyor. Başta Trump olmak üzere elbette.

Zaten politik anlayışları arasında (Her totaliter liderde olduğu gibi) büyük benzeşmeler var.

Bolsonaro’nun Trump’ın politikaları ile örtüşen bir diğer yaklaşımı ise Brezilya’nın İsrail’deki büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımak istiyor oluşu.

Ayrıca Brezilya’daki Filistin büyükelçiliğini de kapatmak istediğini de söylüyor ve “Filistin bir ülke mi? Filistin bir ülke değil. O zaman burada bir büyükelçiliğinin de olmaması gerekir” diyor.

Filistin yönetimi 2016’da Brezilya’nın başkenti Brasilia’da bir büyükelçilik açmıştı.

Bolsonaro başkan seçilmesi durumunda ilk resmi yurtdışı ziyaretini İsrail’e yapacağını da söylemişti.

Yahudi ya da İslam nefreti üzerinden popülist siyaset her diktatörün öncelikli tercihlerinden biri. Ancak yan yana gelince nefret sopalarını saklamak gibi bir ustalıkları da oluyor bunların.

Allah Brezilya başta olmak üzere tüm Dünya halklarının yardımcısı olsun!

[Naci Karadağ] 31.10.2018 [TR724]

Zenginimiz bedel öder, şehidimiz buzdandır [Levent Kenez]

Acı olan şu ki, Tunceli’de şehit olan askerler eğer donmamış olsalardı şu an onlarla ilgili herhangi bir şey konuşuyor olmayacaktık. “Tunceli kırsalında çıkan çatışmada iki asker şehit oldu, kaçan teröristlerin yakalanması için bölgede güvenlik güçleri geniş çaplı operasyonlara devam ediyor”. Bu kadar. Yazılmış olmak için yazılan sadece yer ve  isimlerin değiştiği taziye mesajları arasında kaybolup gidecekti olay. Elbette yine öyle olacak. Ateş düştüğü yeri yakacak. Çoktandır şehit haberleri maç skoru ile magazin haberi arasında timeline’da bir satır, televizyonda kayıp giden bir altyazı. Eğer iktidarın yiyeceği rant varsa en duygusal haliyle gözü yaşlı hikayeler, olay kapatılsın isteniyorsa ara ki bulasın haberleri.

Farklı seslerin çıktığı tek yer olan sosyal medyada da tepkiler olayın donma ayrıntısı üzerine. Neden öldüklerinden ziyade nasıl öldükleri mesele. O kadar kanıksanmış ki ölmek… Ölmeye itiraz yok, itiraz donarak ölmeye.

Dün grup toplantılarında konu gündeme geldi. Erdoğan tahmin edildiği gibi şehadetten girdi, dinsiz Kemal’den devam etti, CHP camileri ahıra çevirdi kısmını bu kez okumadan bitirdi. Her zamanki mide bulandırıcı üslup ve ajitasyonuyla. Şehit olduktan sonra ha donmuş ha vurulmuş ha yakılmış ne önemi vardı. Başkasının evlatları üzerinden güzelleme yapmak ne güzel ya. “Bakan açıkladı nasıl öldüklerini” diyor. En dehşet kısım da orası. Açıklama dediği “Hava bozdu, helikopterler gidemedi, Allah rahmet eylesin”…Kılıçdaroğlu’nun da herhangi bir samimiyeti olduğunu sanmıyorum.

Soruşturma açılmış. Bir kaç subayın, astsubayın siciline malolacak o kadar. Erler bilmese, tanıklar olmasa belki donarak öldüklerini bile hiç bilemeyecektik. Yok başkaları da varmış ama onlar donmadığına göre çocuklar mı acaba narinmiş! Mersinli olduklarına göre soğuğa alışkın mı değillermiş! Neredeyse ölenlere çıkacak fatura. Belki öyle bile olur. Pilot öldüyse raporun pilotaj hatası çıkması gibi. Acaba bu kaçıncı donma olayı bu kirli savaşta hiç duymadığımız.

Bu olay üzerine bir üst düzey istifa olacağını zerre aklına getiren var mı? Tabii ki yok. Kim istifa etsin? Kendi ülkesinin sınırları içerisinde bir ordunun personelini dağda dondurarak kaybetmesi medeni bir ülkede istifa silsilesi getirecek, günlerce manşetlerden, haber bültenlerinden düşmeyecek bir olay. Hadi diyelim kimsenin bu çatışmalara, savaşa prensipte bir itirazı yok; düşünsene, oğlunu askere gönderiyorsun yakıyorlar, dağda donduruyorlar, tenekeden araçla havaya uçuruyorlar, 1-2 ay kıytırık eğitimle eline silah verip ölmeye ve öldürmeye yolluyorlar ve bu 40 yıldır devam ediyor. Ve kimse isyan edemiyor. Sana “Vatan sağolsun” dedirtene kadar başka zaman kapının önünden geçmeyecek sıralı protokol evine hücum ediyor. Tabutuna kolunu koyuyor sesini çıkaramıyorsun. Geride kalanlara tutulmayacak sözler, maddi-manevi vaatler. Bu şerbet bu kadar lezzetli ve değerliyse neden sadece fakirlerin ve kimsesizlerin çocukları içiyor yıllardır öğrenemedik. En artist milliyetçi, sorsan vatana-millete canı feda olacak tosun bedelli kuyruğunda. Bir defasında İzmir’de kahraman bir anne ‘vatan sağolsun’ demiyorum dedi vatan haini ilan edeceklerdi. Kardeşinin ölümüne isyan eden, “Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da sonuna kadar savaş diyor? Saraylarda 30 tane korumayla gezip zırhlı arabalara binip ‘Şehit olmak istiyorum’ diye bir şey yok” diye bağıran yarbaya o gün dokunamamışlardı, 15 Temmuz bahanesi ile ordudan attılar. Hukuk mezunuymuş şimdi avukatlık dahi yaptırmıyorlar.

Seçim sonuçlarının masada belirlendiği, bunu bilmesine rağmen sesini çıkaramayan muhalefetin bu kadar boş, işlevsiz olduğu hatta önemli kısmının mevcut durumdan epey hoşnut olduğu yerde her trajik olayı Saray’daki ihtişam ve israfla kıyaslamanın da bir anlamı kaldı mı bilmiyorum. Skandallar yaşanmasa da bir diktatör var başımızda, ailesi ve suç örgütü ile birlikte ülkeyi idare ediyor. Ülkenin kaynaklarını emiyor. Servetlerine servet katıyor. Ve şüpheniz olmasın yaygın kanaatin aksine AKP’ye oy veren kesimin ezici çoğunluğu herşeyi biliyor. Bunu bir sonraki yazı konusu yapalım.

Hepimiz defalarca şahit olduk ve biliyoruz ki mesele insan hayatının bir öneminin olmaması. Bu, dün de böyleydi, bugün daha acı bir şekilde geçerli. Sadece çatışmalar için geçerli değil bu. İş cinayetlerinde de böyle, trafikte de böyle. 1 ölümde kıyamet kopmayınca diğer ölümler sadece istatistik oluyor. Bize de neden dondular demek kalıyor.

[Levent Kenez] 31.10.2018 [TR724]

Real Madrid, amatörlüğün bedelini ağır ödedi [Hasan Cücük]

Futbol sezonu bitmiş, tüm gözler Rusya’da yapılacak Dünya Kupası’na çevrilmişti. Futbolun bir anlamda kısa bir mola yaşadığı günlerdi. Molayı bozan Real Madrid teknik patronu Zinedine Zidane’ınn ani bir kararla görevinden istifa etmesi oldu. Dünyanın bir numaralı kulübü teknik adamsız kalacak değildi. Nitekim kısa sürede yeni isim belli oldu. Ama bu isim bir heyecan dalgası yerine kaosa sebebiyet veriyordu.

İspanya milli takımı 2008’den itibaren futbola damgasını vurmuştu. Euro 2008’de başlayan altın süreç 2010 Dünya Kupası ve Euro 2012 ile devam etmişti. Üst üste 3 büyük turnuvada şampiyon olarak adını tarihe yazdıran İspanyollar için 2014 Dünya Kupası tam bir kabus olmuştu. Son şampiyon ünvanıyla geldikleri Brezilya 2014’te gruptan çıkamayıp, hüsranın adresi olmuştu. Euro 2026’yı telafi olarak gören İspanyollar, ikinci turda İtalya’ya elenip evine dönmüştü. Üst üste iki turnuvada yaşanan hüsranın telafi adresi olarak Rusya 2018 görülüyordu.

2018 Dünya Kupası yolunda İtalya ile aynı gruba düşen İspanya kelimenin tek anlamıyla adeta şov yapıyordu. Grupta oynadığı 10 maçın 9’unu kazanıp, birinde berabere kalarak ikinci İtalya’nın 5 puan önünde adını Rusya’da mücadele edecek 32 ülke arasına yazdırıyordu. İspanya’nın parmak ısırtan bir performansı vardı. 36 gol atıp, kalesinde sadece 3 gol görmüştü. Brezilya’daki hüsranın hesabını kesmeye gelen bir İspanya vardı. Takımın dümeninde ise Julen Lopetegui vardı.

İspanya, Dünya Kupası’nda Portekiz, İran ve Fas’ın yer aldığı B Grubu’na düşerken, Avrupa şampiyonu Portekiz’le birlikte grubun mutlak favorisiydi. Kafalarda cevap arayan soru, grupta hangi ülkenin birinci olacağıydı. Herkes 15 Haziran’da oynanacak gruptaki Portekiz – İspanya maçına kilitlenmişti.

Takvim yaprakları 31 Mayıs’ı gösterirken, Real Madrid Başkanı Florentino Perez ve teknik direktör Zinedine Zidane basının karşısına geçiyordu. Sadece 5 gün önce Zidane yönetimindeki Real Madrid bir tarih yazıp, üst üste 3. kez Şampiyonlar Ligi kupasını kazanmıştı. Real Madrid, Zidane ile çıktığı finalleri kaybetmeme geleneğini sürdürüyordu. Bu zaferden 5 gün sonra düzenlenen basın toplantısının özel bir anlamı olmalıydı? Bunun cevabı basın toplantısının daha ilk dakikalarında alınıyordu. Zidane, ’Görevimden ayrılıyorum’ diyordu. Başkan Perez ise, ’Bu habere hazırlıklı değildim’ deyip yaşadığı şoku ifade ediyordu.

Zidane defterini kapatan Real Madrid yeni teknik direktör arayışına giriyordu. Piyasada dolaşan isim çoktu ama her teknik adamda Real Madrid’i çalıştıramazdı. Hele 2,5 yıla 3’ü Şampiyonlar Ligi ve biri La Liga şampiyonluğu olmak üzere 9 kupa sığdıran Zidane’nin yerini doldurmak o kadar kolay değildi. Ama takımda hocasız kalamazdı.

Takvim yaprakları 12 Haziran’ı gösterdiğinde Real Madrid 3 yıllığına anlaştığı yeni teknik direktörünün adını açıklıyordu. Bu isim İspanya ile Rusya’da bulunan Julen Lopetegui idi. 2 yıldır İspanya Milli Takımı’nın teknik direktörlüğünü yapan Lopetegui, Real Madrid’e 2018 Dünya Kupası’nın ardından katılacaktı. Bu açıklama şok etkisi yapıyordu. İspanya’nın Dünya Kupası’ndaki ilk maçını oynamasına sadece 3 gün vardı. Real Madrid, Lopetegui ile anlaştığını kupa sonrası ilan edebilirdi. Real Madrid’in bu kararına İspanya Futbol Federasyonu’nun tavrı oldukça sert oluyordu. İspanya’yı finallere taşıyan Lopetegui’nin biletini 13 Haziran’da kesip, takımı Fernando Hiero’ya teslim ediyordu. Lopetegui’siz İspanya gruptan lider çıkıyordu ama ikinci turda ev sahibi Rusya’ya elenip, evine dönüyordu. Hezimetin sorumluları ise, Real Madrid ve Julen Lopetegui gösteriliyordu.

Zidane’nin koltuğunu doldurmak için göreve gelen Lopetegui, daha koltuğu oturmadan eleştiri oklarının hedefi oluyordu. Real Madrid’in büyük strateji ve iletişim hatası Lopetegui’nin zor olan işini daha da zorlaştırıyordu. Bütün bunların üstüne bir de Criatioano Ronaldo’nun satılması ekleniyordu. Sancılı başlayan Real Madrid dönemi Lopetegui’nin ömrünü fazla tutmadı. La Liga’da çıktığı 10 maç sonunda 14 puan toplayan Real Madrid, son 5 maçında sadece bir beraberlik alıp, 4 kez sahadan mağlup ayrıldı. El Clasico’da Barcelona karşısında alınan 5-1’lik hezimet Lopetegui’nin biletini kestirdi. İlk düğmenin yanlış iliklenmesinin bedelini hem kulüp hem de teknik adam ödemiş oldu.

[Hasan Cücük] 31.10.2018 [TR724]

Bir intihar eylemcisi olarak Melih Gökçek [Bülent Korucu]

Kuralsız ve ilkesiz ortamda siyasi analiz yapmanın anlamsız ve sonuçsuz  bir uğraş olduğunu bilecek kadar kötü tecrübem var. O yüzden bu başlığın altında siyasi analiz okumayı bekleyenler yanıldığını birazdan farkedecek. Takip ettiğim ve tanıdığım kadarıyla adı geçenlerin mevcut ve muhtemel tepkilerini kayıtlara geçirmekle yetineceğim.

Siyaset arenasında -eskilerin tabiriyle- yaprak kımıldamıyor. Onun için Ankara eski Belediye Başkanı Melih Gökçek’in odağında yer aldığı anlık esintilere fırtına muamelesi çekiliyor. Gökçek ve muhatapları nehrin karşı yakasından birbirine laf atıp peşrev çeken pehlivanlar gibi. İki taraf da sonuç alıcı hamlelerden kaçınıyor. Bu tavrı bir Soğuk Savaş terimi ile izah edebiliriz: Dehşet Dengesi. İronik biçimce yeni bir dünya savaşının önündeki engel, NATO ve Sovyet bloklarının elindeki nükleer silahlardı. Birbirini, hatta dünyayı yok etme gücü barışın teminatıydı! Cumhurbaşkanı Erdoğan vekalet verdikleri üzerinden yoklama ve taciz atışları yapıyor; Gökçek de bunlara aynı oranda ve elindeki bombaları hatırlatarak cevap veriyor.

Halefi yeni başkan Mustafa Tuna’nın katıldığı bir programda hafriyat gelirinin aylık 30 bin TL iken, belediyeye devrolduktan sonra ortalama 15 milyon TL’ye yükseldiğini açıklaması ilk salvoydu. Gökçek, sosyal medya üzerinden ‘Mustafa Tuna bana hırsız demiş…’ diye başlayan uzun bir cevap verdi. “Yazdıklarım sadece nefs-i müdafaa. İnan partime zarar vermeyeceğime inansam, seni insan yüzüne çıkamaz hale getiririm” cümlesiyle noktayı koydu. Tuna geri adım atar gibi yaptı ama atı alan Üsküdar’ı geçti.

Yeni kapışma sahası Gökçek’in MHP’den adaylık ihtimali. MHP kaynakları, Gökçek’in Ankara’dan aday yapılabileceğini sızdırdı. MHP lideri Devlet Bahçeli bırakın yalanlamayı üstüne ‘Onur duyarız’ minvalinde açıklama yaptı. Karşılıklı jestler devam ederken, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, bu konudaki soruya “Melih Gökçek’in görevden alınması iş olsun diye istenmedi” cevabını verdi. Bu sözlere Gökçek’ten sert ve Tuna’ya benzer bir cevap geldi. Gökçek, “Davama zarar vermemek için susmaya devam ediyorum. Hadi yiğitsen devam et. Sabrımı taşırma. Vallahi tozunu atarım” diyerek tehditlerini tekrar etti.

Son dakikada kerhen aday yapıldığı süreçlerle de birleştirdiğimde Gökçek gözümün önünde şöyle beliriyor: üzerine bomba düzeneği sarmış, pimi eline almış bir intihar bombacısı. Ve belli aralıklarla aynı cümleyi tekrarlıyor; “belki ben ölürüm ama sizin de tozunuzu atarım.”

Dehşet dengesinin farkında olan Erdoğan, kontrollü gerginliği tercih ediyor. Tartışmalardan sonra Gökçek’i arayarak ‘beraber geldik, beraber gideriz’ dediği rivayet ediliyor. Erdoğan’ın yegane korkusu Gökçek’in bireysel hırsları değil. Sırtını dayadığı derin yapının yeni ortak bulmasından endişe ediyor. Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman’ın sondan önceki iki yazısını tekrar okumakta fayda var. http://www.tr724.com/derin-yapi-kendi-guc-alanini-mi-test-ediyor-derin-devlet-2/ . Erdoğan etkisiz eleman ya da basit bir maşa değil ancak ağırlıklı olarak ortaklarının ajandası hüküm sürüyor. Ve onlar aralarda asıl patronu hatırlatmaya çalışıyor. Danıştay’ın Türklük andı herhalde böyle bir adım. Erdoğan, ne olduğunu anlamak için birkaç gün bekledi ve ona göre tepki verdi. Şimdi her zamanki gibi kontra atakla üste çıkmaya çalışıyor. Hem tabanına öcünün dirilme ihtimalini gösterip konsolide ediyor, hem de mahkeme kararlarının pek de matah bir şey olmayacağını gösteriyor.

Gökçek, her kritik dönemeçte derin devlete kendini beğendirmeye uğraştı. AKP kurulurken ve kapatma davası sırasındaki yoğun temaslarını en iyi Erdoğan biliyor. Asıl endişesi mavi boncuğun Gökçek’e geçmesi. Ama dere geçilirken at değiştirilmesi mümkün görünmüyor. Uyarı atışlarını, koalisyonun gerçekten bittiğini sanma riski var. MHP’li Cemal Enginyurt’un asfalta bıraktığı fren izi hepimize ders olmalı.

Benim asıl merak ettiğim konu şu; Erdoğan acaba derin yapıyla dehşet dengesini kurabildi mi, kendini emniyete alacak yığınağı yapabildi mi? Onların elleri her açıdan güçlü, tek başına 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları bile yeter. Sadece cemaat değil, organik solcular, Kürtler ve gerçek liberallerin tasfiye edilmesinin normal sonucu Erdoğan’ın alternatifsiz kalışı. Kendi tabanında fazla karşılığı kalmayan, hatta ileri gidildi algısı oluşan ‘FETÖ’ sakızına dönüşü de bu yüzden. ‘Beni hâlâ kullanabilirsiniz, son kullanma tarihim gelmedi!’ mesajı veriyor bence.

[Bülent Korucu] 31.10.2018 [TR724]

Bu dalga bizi boğar! [Adem Yavuz Arslan]

Brezilya’nın yeni başkanı Jair Bolsonaro sadece ülkesinde değil dünyanın birçok yerinde gündem oldu.

‘Radikal fikirleri’ ve ‘pervasızlığı’ ile bilinen, bu yüzden de ‘Latin Trump’ olarak adlandırılan Bolsonaro’nun başkan seçilmesi tam anlamıyla küresel bir endişe kaynağına dönüştü.

Çünkü uzunca bir zamandır, özellikle de akademik çevrelerde devam eden ‘Demokrasi ölüyor mu ?’ tartışması Brezilya seçimleri ile yeni bir aşamaya geçti.

HUNTINGTON HAKLI MI ÇIKIYOR ?

Bilindiği gibi ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi ile bilinen Samuel Huntington demokratik süreçleri de ‘dalga’ metaforu ile açıklar. Ona göre demokrasi dalga gibidir, yükselir ve alçalır.

Huntington’un sınıflandırması ise şöyledir ;

1828 ile 1926 arası ilk ve uzun demokrasi dalgasıdır. Bu dönemde demokrasi yükselişe geçmiştir. ‘Karşı dalga’ ise 1926 ile 1942 arasındadır. 1943 ile 1962 arasında ikinci yükseliş dalgası yaşanmıştır.

1958-1974 ise yeni bir karşı dalganın yaşandığı dönemdir. Huntington’a göre üçüncü demokrasi dalgası 1974 Portekiz Karanfil Devrimi ile başlamıştır. İstatistiklere göre bu dönemde dünya genelinde demokrasi ile yönetilen ülke sayısı 46 iken 119’a yükselmiştir.

Freedom House verilerine göre 2006 ile birlikte demokrasi tüm dünyada duraklama ve hatta gerileme dönemine girdi. İstatistiklere göre 2006’den bu yana demokrasilerde bir artış yok. Arap Baharı ile ‘4.yükseliş dalgası mı ?’ tartışmaları başlamış fakat yaşananın bahar olmadığı görülünce tartışma tersine döndü.

Siyaset bilimcilere göre ‘salıncak devlet’ olarak kabul edilen -aralarında Türkiye’nin de bulunduğu- ülkelerde ciddi bir düşüş yaşanıyor. Dahası otoriter eğilimler büyük ve stratejik açıdan önemli ülkelerde derinleşmeye başladı.

Bu tabloyu daha da karamsar hale getiren ise başta ABD olmak üzere ‘köklü demokrasilerin’ giderek daha kötü performans sergilemesi.

‘LATİN TRUMP’ KÜRESEL ENDİŞE KAYNAĞI OLUYOR

Bu aşamada ‘demokrasi ölüyor mu?’ tartışmalarını alevlendiren Brezilya seçimlerine daha yakından bakmakta fayda var.

Bolsonaro son yıllarda ‘seçimlerle iş başına gelip hızla ülkelerini demokrasiden uzaklaştıran, yargı ve ifade özgürlüğünü rafa kaldıran, ‘check and balance’ diye bilinen kontrol mekanizmalarını devre dışı bırakan, devlet imkanlarını sonuna kadar lehine kullanıp şaibeli seçimlerle kendine meşruiyet alanı açan popülist liderler’den.

Hatta ‘onların bir tık üstü’ denebilir.

Diğer popülist liderler gibi Bolsonaro’da ‘vatan-millet-sakarya’muhabbetini seviyor. Halkın korkularına oynamayı tercih ediyor. Mesela seçim kampanyası sırasında ‘Brezilya kimliğinin saldırı altında olduğunu’ savundu.

Azınlıklara, farklı din temsilcilerine ‘sıcak bakmıyor. Açıkça ‘benim gibi düşünmeyen herkes yabancı ve tehlikelidir’ diyor.

Hatta Brezilya’nın siyah kökenli vatandaşlarını ‘hayvanat bahçesine geri gönderilmesi gereken havyanlar’ olarak tanımlıyor. Ortadoğu kökenlileri ise ‘pislik tabakası’ olarak görüyor.

Bolsonaro herhangi bir şekilde muhalefeti kabul etmiyor.

Bunu da açıkça söylüyor. Nitekim kampanya sırasında rakibini ‘seçilince hapse attırmakla’ tehdit bile etti. Bir dönem Türkiye’de popüler olan ‘ya sev ya terk et’e benzer bir slogana sahip.

Doğrudan ‘beğenmiyorsanız ya cezaevine ya da yurt dışına gidin’ diyor.

Laiklikle problemli, ‘gayri Hıristiyan politikacı olamaz, burası bir Hıristiyan ülke’ şeklinde kampanya yürüttü. Azınlıkların da din değiştirmesi gerektiğini savundu.

Batı medyasında çok ses getiren ‘işkenceyi destekleyen açıklamaları’ ise Bolsonaro için rutin sayılıyor. Hatta Nazi Partisi’ne yeşil ışık yakıyor.

Bolsonaro’nun ‘radikal fikirleri’ bunlarla da sınırlı değil. Brezilya tarihinin en karanlık dönemlerinden olan 1964 darbesinin lideri Ustra’yı ‘ulusal kahraman’ olarak tanımlıyor. Hatta işkenceleri ile ünlü Ustra’nın ‘tek hatasının’ o dönemde ‘yeterince işkence etmemesi’ olduğunu savundu.

Diktatör Pinochet’i öven demeçler verirken çocuklarını arayan kayıp yakınları için “sadece köpekler sağda solda kemik arar” bile diyebildi.

Eğer ‘yok artık , bu kadarda olmaz’ diyenlerdenseniz daha bitmedi.

Bolsonaro ‘yargısız infaz’ taraftarı.

‘Suçluların görüldüğü yerde öldürülmesini’ savunuyor. Seçim kampanyası sırasında polisin silahlarını güçlendireceğini açıklamıştı.

Kadınlara karşı söylemleri de ülkedeki kadınların büyük tepkisini çekiyor. Mesela Brezilya İnsan Hakları Bakanından Maria Do Rosario’dan bahsederken ‘tecavüzü hak etmeyecek kadar çirkin’ dedi.

Brezilya’nın yeni başkanının eşcinsellerle ilgili de hayli ilginç değerlendirmeleri var.

Örnekleri uzatmak mümkün. Normal şartlarda bu lafları edebilen , iktidara gelirse bunları yapacağını vaad eden birinin Brezilya gibi bir ülkede yüzde 55 oy almaması gerekirdi.

Fakat oldu.

Tıpkı Trump’ın seçilmesinin beklenmemesi gibi. Bu arada hemen hatırlatalım, Bolsonaro’yu hemen arayıp tebrik eden lider Trump oldu. Trump, Bolsonaro ile ‘çok iyi çalışacağını’ açıkladı.

ALTERNATİF ‘OTORİTER MODERNLİK’ Mİ ?

Peki ama ne oluyor ? Bolsonaro gibi bir siyasetçinin seçimi kazanması ‘demokrasi ölüyor’ tezini teyit mi ediyor ?

Huntington’un ‘dalga’ metaforu doğruysa biz yeniden ‘otoriter bir dalga’ ile karşı karşıya mıyız ?

Bu ve benzeri sorular uzunca bir zamandır siyaset bilimi uzmanlarınca tartışılıyor. ‘Demokrasinin ölümü’ temalı sayısız kitap ve bilimsel makale yayınlandı.

Öne çıkan değerlendirmelerden kısa bir özet yapacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor ;

Demokrasi 1930’lardan bu yana en büyük krizini yaşıyor. Popülizm ve otoriterlik yükseliyor, ‘demokrasi ile otoriterlik’ arasında ‘melez bir sistem’ giderek yayılıyor ve demokrasiye inanç her geçen gün azalıyor.

Bazıları bu durumu Huntington gibi ‘tersine dalga’ olarak tanımlarken bazı akademisyenler daha da karamsarlar ve ‘demokrasi çağının sonunun geldiğini’ iddia ediyorlar.

Aslına bakılırsa endişeler yersiz değil. Zira yükselen popülizm düne kadar demokrasinin beşiği sayılan ülkelerde bile populist liderleri iktidara taşıyor.

Kuvvetler ayrılığı dengesi bozulması, yürütmenin ‘başkanlaşması’, yargı ve bürokrasinin siyasallaşması, demokrasiye ‘yatay katılım kanallarının’ kapanması, basın ve ifade özgürlüğünün saldırı altında olması demokrasi tarihindeki en kapsamlı gerilemelerden birinin yaşandığı tezini destekliyor.

Endişeyi büyüten verilerden birisi de ‘demokrasi ile iktisadi gelişme arasındaki ilişki’ tezinin çökmesi. Siyaset teorisyenlerine göre ‘otoriter ülkeler ekonomik büyüme ile demokrasiye evrilir’. Fakat Freedom House kıstaslarına göre ‘özgür olmayan’ ülkelerin dünya gelirinden aldığı pay 1990’da yüzde 12 iken bu rakam 2018 itibariyle yüzde 33’e çıktı.

Projeksiyonlar yakın gelecekte bu rakamın yüzde 50’ye ulaşacağını öngörüyor. Yani ülkeler hem zenginleşip hem otoriter rejimlerle yaşayabiliyorlar.

‘MELEZ DEMOKRASİLER’ YÜKSELİYOR 

Siyaset bilimi teorisyenlerine göre melez bir model olarak ‘rekabetçi otoriter’ rejimler yükseliyor.

Türkiye örneğinde olduğu gibi; bu ülkelerde seçimler var, bir den fazla parti seçime giriyor ve bu yüzden ‘demokrasi’ olarak kabul ediliyorlar.

Ancak özgürlükler, hukukun üstünlüğü, rekabet ve katılım eşitliğinin olmaması, basın ve ifade özgürlüğünün sağlanamaması noktasında ‘otoriter’ rejimlerin özelliklerini gösteriyorlar.

İstatistikler bu yeni ‘melez rejim’in giderek yükseldiğini teyit ediyor.

Ürkütücü olan ise birbirine paralel süreçlerin yaşanıyor olması. Bir yandan otoriter rejimler güç kazanır, saygınlık görürken öbür taraftan ‘demokrasi’nin günümüz sorunlarına yeterince cevap veremediği fikri yaygınlaşıyor.

DALGA TERSİNE DÖNER Mİ ?

Huntington’un dalga teorisiyle toparlayacak olursak.

Veriler hiç parlak değil. Dünyanın her yerinde popülist liderler iktidara geliyor. Otoriter liderler adım adım demokratik değerleri aşındırıyorlar ve demokrasiye olan inanç her geçen gün azalıyor.

Bu trendin doğal sonucu olarak da özgürlük alanları daralıyor.

Dahası, Çin ve Rusya’nın başını çektiği ülkeler çok etkili bir şekilde rejim ihracı yapıyorlar. Bu tredi daha da tehlikeli hale getiren Trump’ın başkanlığı.

Hem siyasi hem ekonomi politikaları ile yükselen otoriter dalgaya gaz veren bir lider Trump.

Trump öyle laflar ediyor, öyle icraatlara imza atıyor ki, ABD’nin çıkıp başka bir ülkeye tavsiye de bulunma imkanı artık yok. Hatta Trump yargı ve basın özgürlüğü gibi demokrasinin olmazsa olmazı kurumları yıpratarak yükselen otoriter dalgaya destek veriyor.

Sonuç itibariyle; tablo pek parlak değil. Dünya da yükselen dalga demokratları, azınlıkları, fikir insanlarını ve dini grupları tehdit eder hale geliyor.

Bu yükselen dalga iktidarlara biat etmeyen herkesi boğacak gibi.

[Adem Yavuz Arslan] 31.10.2018 [TR724]

Almanya mektubu [Abdullah Gök]

Tam 57 yıl önce, 31 Ekim 1961‘de imzalanan anlaşmayla başlamıştı Türklerin Almanya‘ya olan büyük göçü. Birkaç yıl çalışıp, memleketlerinde tarla ve traktör alma niyetiyle, sevdiklerini, yaşadıkları toprakları, tanıdığı insanları ve her şeyi geride bırakıp, ucuz işgücü olarak Almanya‘ya gelmişlerdi. Sirkeci Garı‘ndan yola çıkıp, misafir işçi olarak Almanya‘ya, Münih‘te ilk defa ayak bastıkları on bir nolu perona, kendi hafif fakat gam yükü ağır bavullarla umudu,hasreti, özlemi taşımışlardı. Kaderlerinde ya gurbetçi olup bantlara sesini kaydedip, özlemlerini memlekete göndermek vardı, ya da geride kalan olup, yol gözleyip, hasretle selam beklemek. Gurbet, zaman ve mekan çizgisinde garipliğin en uç noktasını hissettiriyor olmalıydı ki, kızının mektupta çizdiği ayakkabıyı, dönmesine sekiz ay olmasına rağmen bir saat içinde aldırabiliyordu bir gurbetçi babaya. Dönmek için yola çıkmışlardı ama yolun sonunda gurbetin vatan olması vardı.

Kısa sürede binlerce gurbetçinin büyük umutlarla yola çıkmasından yıllar önce “Bir zaman ehli dünya beni herşeyden tecrit ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düştüm (1)” diyen üstadın da yine bir zulüm deryası olan Rusya‘dan firar etmesiyle düşmüştü yolu Almanya’ya (2).  Gurbeti ve ayrılıkları anlatırken, “Firaklardan gelen feryatlar, aşkı bekâdan gelen ağlamaların tercümanı hükmündedir.(3)” diyen Bediüzzaman, iki ay kadar burada kalıp, üç parçalı İsviçre‘nin ahvalini merak etmiş, birlik beraberlik felsefelerini yerinde tetkik ederek Osmanlı‘nın birlik ve beraberliğini muhafaza etmesini ve yıkılmamasının çarelerini aramıştı.

Efendimiz’e (as) hitaben “Seninle aynı asır ve zaman diliminde yaşayamadığımdan dolayı üzüntülüyüm.(4)” diyen  meşhur düşünür ve hükümdarın ülkesi olan bahtiyar Almanya, üstadın Mektubat’ta ” İşte gece vakti, şu garibâne dağlarda, sessiz, sedasız, yalnız, ağaçların hazinâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.(5)” sözleriyle anlattığı  duruma düşüp, dünyanın dört bir yanından, zulüm ateşinden kaçanlar için günümüzde bir kez daha serin bir gölgelik olmuştu.

Öz yurdundan sürgün edilmişlerin kimi orta asya steplerinde öğretmendi, kimi yıllarca  emek verdiği halde bir çırpıda işinden atılan memur, kimi efendimiz hicretteyken, Mekke‘deki evini satan amcasinin oğlu Âkil‘in(6) yaptığı gibi malına mülküne el konulan esnaftı…Hepsinin ortak bir hikayesi ve ulvi bir hedefi vardı.  Dinlerinin izzetini koruma adına, nefislerine gem vurup, mülteci kamplarında yaşamayı onur sayıyor, yemek kuyruklarında bekleyip, verilen harçlıkla geçiniyorlardı. Esas musibetin dine gelen musibetler olduğunu bildikleri için önceleri nispeten rahat ve büyük mekanlarda yaşamış olsalar da, hedefleri ve idealleri arza sığmayanlar, kamp odalarından küçücük bir mekana sığabilmişti. Zalimi alkışlayarak elde edecekleri dünyalıkları geri teperek, mütevazi  sofralarda kurulan kuru lokmalara razı olmuşlardı. Gidecek bir evleri bile kalmamıştı tıpkı gidecek evi kalmayanlardan olan Hazreti İbrahim gibi. Hazreti Musa su ile sınanmıştı, Hazreti İbrahim ateşle… Alevler arasına atılırken, içinde neşet ettiği toplumdan hiçbir itiraz sesi yükselmemişti ve Hz İbrahim gibi sürgün edilmişlerin  nasibine de  “O yerlerin sahibi”ne iltica ederek yola koyulmak düşmüştü.

Gurbetin yalnız adının değil aslının da sinelere işlediği günlerde  “Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevî ordusu, yalnız ihlas ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım kimselerdir, ne kadar  az da olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.(7)” diye tarif edilen ölçüyü son nefesine kadar yakalamaya çalışan birinin yolu daha düşmüştü bahtiyar Almanya‘ya. Bartın‘da saygın bir iş adamıyken, Bediuzzaman‘ın Divani Harbi Örfi‘de: “Şeriatın yüzde doksan dokuzu ahlaktır, fazilettir, ahirettir, ibadettir, ancak yüzde biri siyasettir.(8)” sözünden bihaber kişilerin zulmünden hissesini alıp, imanının gereği olarak Rabbinden başkasının önünde  eğilmemek için önce Ruanda‘ya hicret eden sonra tedavi için geldiği Almanya‘da, son nefesini verirken bile “Hizmetler Dûr olmasın” diyen Birol Dikyurt da, bir gurbet şehrinde, bir gurbet hastanesinde, son nefesini  vermiş, hakka yürürken mezarı da  yine  bir gurbet şehrinde eşilmişti.

Efendimizin, zulme rıza göstermeyen bir hükümdar olması sebebiyle gidilmesini tavsiye ettiği  Habeşistan‘ın hükümdarı olan Necaşi‘nin babası, taht mücadelesi sırasında öldürülmüştü bu sebeple çocukluk yıllarını, sürgünde, Bedir civarında, araplar arasinda çobanlık yaparak geçirmişti hükümdar Necaşi(9). Sahip olduğu  engin ahlâk ve vicdan sayesinde, topraklarına doğru yapılan kutlu göçte, sahip çıktığı muhacirler gibi, çağın muhacirleri de asırlar sonra yine bir zalime boyun eğmedikleri için, kimi zaman sürgün edildikleri memleketlerinde, kimi zaman da yanlarında getiremedikleri için başka gurbet ellerde, Rablerine emanet ederek, sevdiklerinden ayrılıp çıkmışlardı bu yolculuğa. Yüreğinin yarısını  medreseyi yusufiyede bırakanlar da vardı, parmaklıklar ardındaki eşine selam gönderirken, sıkıntı vermesinler diye “benden de selam söyleyin ama ismimi söylemeyin” diyenler de, elinde duadan ve kırık gönülle gönderilen selamdan başka bir şey kalmayan da… canından  çok sevdiği evlatlarından ayrı düşen anne ve babalar da vardı,  babasını yalnızca telefonun ekran görüntüsünden tanımak zorunda bırakılan çocuklar da… Şehadet şerbeti içen de vardı, geride kalıp gözyaşı döken de…

Mevlana Celaleddin‘in nefsine hitaben ” Cenâb-ı Hak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğinde “evet, Sen bizim Rabbimizsin” dedim.
Teşekkür ve minnet bu “Evet” sözünün neresindedir? Zîra o söz hüznün ve sıkıntıların kaynağıdır.
Bilir misin hüzün ve sıkıntı sırrı nedir?
O, fakr ve fenâfillah kapısını çalmaktır.” dediği gibi üstad  Bediüzzaman da “Evet, evet. Acz ve tevekkülle, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır.(10)” der.

“Tevekkül ile bela yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül. (11)


****
1-Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s. 58
2-„Bahtiyar Almanya“ ifadesinin referansı: Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 603
3-Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, s.19
4-Otto von Bismarck
5-Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.26
6-Muhammet Emin Yıldırım, Asr-ı Saadet ve Tüccar Sahabiler
7-Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası 1/265
8-Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28
9-Levent Öztürk, NecâşîEshame, XXXII,476.
10-Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.28
11-Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s.188

[Abdullah Gök] 31.10.2018 [TR724]