İyi ki Washington'a gitti, sona bir adım daha yaklaştı [Faruk Mercan]

Amerika'nın dış politikasını belirleyen kurumlardan biri kabul edilen Dış İlişkiler Konseyi CFR'nin başkanı Richard Haass, “Washington'a gelmese de olur, hiçbir kaybımız olmaz” demişti.

Fakat iyi ki gitti Washington'a...

Bir kaç saat içinde her şey ayan beyan ortaya çıktı.

Medeni dünyada hiçbir itibarları kalmadığı mesela...

Başkan Trump, kendisiyle sadece 20 dakika başbaşa görüşme zamanı ayırdı, soru-cevaplı basın toplantısı yapmadı.

Baktım ertesi gün Başkan Trump, görüştüğü Kolombiya Devlet Başkanı ile sorulu-cevaplı basın toplantısı yapıyor.

Bırakın Türkiye'yi, kendisini İslam dünyasının lideri, müminlerin Halifesi ilan eden zatın Kolombiya Devlet Başkanı kadar bir itibarı yok...

Göreve geldiğinden beri Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'la iki defa görüşen Trump, bugün veya yarın üçüncü görüşmesini yapacak Filistin'de mesela...

Amerikalı gazeteciler, güya Amerika ile ilişkilerine “nokta” koymak için Washington'a gelen Saraydaki şahsın, Beyaz Saray'da Başkan Trump'a yaptığı yağcılığı konuşuyorlar. Elbette, Trump'ın Amerika'da başkan seçilmesi önemli bir olay, ama kimsenin bugüne kadar Trump'ın yüzüne, “Efsanevi bir seçim zaferi kazandınız” dediğini duymadım.

Hiçbir Orta Doğulu lider de bugüne kadar Trump'a, “Seçilmeniz bölgemizde büyük umutlar uyandırdı” demedi. Çünkü, Trump'ın seçilmesi, Amerika'nın iç dinamikleriyle ilgili bir olay, Orta Doğu ile bir ilgisi yok. Hillary Clinton da seçilmiş olsa aynı şekilde...

Çok basit yağcılık ifadeleriydi bunlar. Trump bile şaşırdı ve müstehzi bir ifadeyle güldü.

Baktı ki Washington'da kapılar açılmıyor. Yağcılığa yeltendi Saraydaki şahıs...

İyi ki gitti Washington'a... Adamları gösteri yapan insanlara salrdırırken, arabasının içinde onları izlediği, hatta büyük ihtimalle saldırı emrini verdiği görüntülerle ortaya çıktı.

Amerikan medyası, “Gaddar rejimin adamları” dedi bunlara...

“Washington'da insanlara böyle pervasızca saldıranlar, Türkiye'de kimbilir görmediğimiz, duymadığımız neler yapıyor?” diyor şimdi bütün dünya...

Wall Street Journal gazetesinin Beyaz Saray'daki görüşmeden iki gün sonra yayınladığı haberin başlığı şöyle:

“Savcılar, Michael Flynn'in Türkiye'den aldığı paraların, ulusal güvenlik danışmanı iken aldığı kararlara etki edip etmediğini araştırıyor.”

Flynn olayı bir başka suçüstü hali...

Amerikan Kongresi, şimdi Flynn olayını didik didik edecek. Olayın Türkiye boyutunda ne rezaletler olduğu da ortaya çıkacak... En az Rıza Sarraf dosyası kadar Saraydaki şahsı deşifre edecek bir olay Flynn dosyası...

Kim bilir ne umutlar bağlamıştı Flynn'e... Önce Rıza'yı kurtaracaktı. Sonra, Hizmet hareketi'yle ilgili planlarını icra edecekti onunla... Kendince Başkan Trump'ı manüple etmenin hesaplarını yapıyordu.

“Trump Cemaat'in parasıyla başkan seçilmedi ki” gibi abuk sabuk laflar bile etti. Ama hatırlarsanız, Trump'ın başkan seçilmesinden sonra buraya yazmıştım Saraydaki şahsın boş hayaller kurduğunu...

Dün Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da İslam ülkelerinin devlet başkanlarıyla biraraya gelen Trump'ın konuşmasını dikkatle dinledim.

Trump'ın konuşmasını dinleyen liderlere baktım.

Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev oradaydı.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev oradaydı.

Pakistan Başbakanı Nawaz Şerif oradaydı.

Toplantının ismi “İslam Zirvesi”, ama Türkiye ile yetinmeyen, kendisini İslam dünyasının lideri, müminlerin Halifesi görün zat orada yoktu! İşte buraya kadar dedim kendi kendime...

Trump konuşmasında, IŞİD ile mücadele eden ülkeleri tek tek saydı.

IŞİD'e karşı hava operasyonlarına katılan Ürdünlü plotları övdü.

IŞİD'e karşı mücadele eden Lübnan ordusunu övdü.

Musul'da IŞİD ile savaşan Irak'ın Kürtlerini, Şiilerini, Sünnilerini övdü.

Ama Türkiye'den bahsetme gereği duymadı. Güya Türkiye, IŞİD ile savaşmak için Suriye'ye girmişti. Açıklanan rakamlara göre TSK Suriye'de 70'ten fazla şehit verdi, yüzlerce yaralı var. Rakamların daha fazla olduğuna dair uluslararası medyada yayınlanan haberler var.

Ama Trump, TSK'nın Suriye'ye girmesinin IŞİD ile mücadele amacı taşımadığını gayet iyi biliyor.

Türkiye'de hergün yalanlarıyla kitleleri uyutan, elindeki medya gücüyle her gün insanların beyinlerini yıkatan Saraydaki şahıs, Başkan Trump'ı kandıracağını sanıyordu. Boş hayaller...

Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış... Yatsıyı bile görmedi bunların mumu... Eridi gitti.

Cumartesi günü, NBA basketbolcusu Enes Kanter, Hizmet okullarının Bükreş'te düzenlediği festivaline katılmak üzere gittiği Romanya'da hava alanında mahsur kaldı. Çünkü Türkiye'nin Romanya Büyükelçisi pasaportunu iptal ettirmişti.

New York Times gazetesi, NBA ve Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın devreye girmesiyle Enes Kanter'in Londra'ya geçtiğini duyurdu.

Enes Kanter, hava alanında tutulurken bir mesaj paylaştı sosyal medya hesabında... Saraydaki şahıs için günümüzün Hitler'i dedi.

Dünyanın bütün önde gelen medya organları haber yaptı bu olayı...

Dört yıldır sürdürdüğü cadı avcılığında sınır tanımayan gaddar bir rejimin, yeni bir vukuatı olarak...

Güya, Trump ile konuşarak “nokta”yı koyacaktı Saraydaki şahıs... Baktı ki olmuyor, “virgül”e döndürdü işi...

Ama hiç şüpheniz olmasın. Birgün mutlaka ebedi zannettiği saltanatına nokta konulacak...

Kendini ebedi zanneden Hitler'in, Stalin'in, Saddam'ın, Kaddafi'nin saltanatlarına, gaddar rejimlerine nokta konulduğu gibi...

Türkiye'yi perişan eden, Türkiye'yi hergün dünyaya rezil eden bu pespaye, gaddar rejimin de birgün sonu gelecek...

[Faruk Mercan] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]

Esad Coşan Hocaefendi'nin çizgisi [Ali Emir Pakkan]

Yıl, 1990, 26 Mayıs, İstanbul... Gençlerin olduğu bir salonda, İskenderpaşa Cemaatinin lideri Prof. Esad Coşan Hocaefendi, dikkatle dinlenen bir konuşma yapıyor... Lütfen iktidardaki 'Siyasi İslamcı' partinin söylemleri ve eylemlerini gözünüzün önüne getirerek sonuna kadar okuyun:

"Umumiyetle bana diyorlar ki, ‘Partiyi bir müddet desteklediniz, şimdi bir ihtilaftan bahsediliyor, niye?’

Efendim, Hocamıza belli kişiler geldiler, dediler ki; ‘Hocam,böyle böyle şeyler yapalım mı?’ Emir buyurdu, istikamet gösterdi, yapın buyurdu. Ayrıca eleman verdi. Bazı kişiler, ‘Efendim, bana filanca kardeşim şöyle teklifte bulunuyor, ne yapayım? Uygun görür müsünüz, çalışayım mı?’ diye sordular. Onlara ‘Uygundur, çalışın’ diye emir buyurdular. Vazife verdiler. Böylece bizim dergâhımızın bir aksiyonu olarak politik bir çalışma başladı. Hocamız destekledi. 

Bu çocukları mahvedecekler!

Öyle zamanlar oldu ki siyasi olaylarda hocamızın ( Zahid Kotku Hz) ikazları oldu, nasihatları, tavsiyeleri oldu. 'Söyleyin şöyle yapsın. Söyleyin onlara böyle yapmasın. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar. Ama sakın şu olmasın’ tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim. Askeri harekâttan önce hatırlıyorum; ‘Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar, bu çocukları mahvedecekler’ dediklerini hatırlıyorum. Evet, ama o zaman meydan şunlara kalır, bunlara kalır. Kapatır mıyız, kapatırsak nice olur halimiz?’ diye itiraz ettiklerini biliyorum. İtiraz edenlerin hepsi sonra hapishanede, ‘medrese-i yusufiye’de biraz zahmet çektiler, üç beş sene kaldılar, hâlâ mahkemeleri devam edenler vardır.

İşte o sırada söz dinleyenler rahat ettiler.

80 harekâtından sonra örfi idare devreleri oldu, çeşitli sıkıntılar oldu, parti yasaklamaları oldu, bu sırada bizim yurtiçinde, dışında partiye muhabbet eden kardeşlerimizle eğitim çalışması olarak, konferans olarak çeşitli faaliyetlerimiz oldu.

O zamanlarda parti bizim bir yan teşebbüsümüzdür, bizim bir parçamızdır, kardeşlerimizin müessesesidir diye o gözle destek olmaktaydık. Hiç kimse ‘Efendim parti bizimdir, sizin değildir’ diye bizi dışlayarak buna girişmez diye düşünüyorduk. 

Fakülteden zor izin alırdık, çünkü bir taraftan fakültede görevimiz olduğu için, izin alarak, ‘Falanca zamanda buyurun, filanca toplantı olacak buyurun’ diye rica ederlerdi. Almanya’ya giderdik ve oralardaki toplantılarda bizi öyle bir ünvanlarla takdim ederlerdi ki buradaki takdim solda sıfır kalır. 'Çok büyük mürşit’ filan diye, ‘çok büyük evliyatullahtan’ diye takdim etmeye kalkarlardı. Ben mani olmaya çalışırdım. Merkez merkez, şehir şehir dolaşırdık, şu gruplar gibi kalabalık cami cemaatleri ve yüzlerce insan katılırdı. 

Şimdi biz bu kardeşlik duygusuyla, sevgisiyle partinin merkez yönetim kuruluna eleman vererek, başkanlıklarına, başkan yardımcılıklarına, gençlik teşekküllerine eleman vererek böyle devam ediyor idik. Bu tavır bir zaman sonra bariz bir değişikliğe uğradı, parti yönetimi ve teşkilatlarında bize karşı bir tavır başladı. Üç sene önceden, dört sene önceden, beş, altı sene önceden bir tavır başladı. 

Tarihi, tasavvufu bilmiyorlar, cahiller!

Nasıl bir tavır başladı?  Bizim dergimizin nasıl çalıştığını biliyorsunuz, neden yazdığımı biliyorsunuz, beğeniyorsunuz veya efendim okuyorsunuz, alıyorsunuz. Biz bu dergileri şu bakımdan çıkartmıştık, örfi idare var, ben İskender Paşa’da konuşuyorum. Ankara’da konuşma iznim var, muhtelif yerlerde izinler alabilmişim, konuşuyorum ama yasaklanabilir. ‘Sen Diyanet’e bağlı bir kimse değilsin. Emeklisin konuşamazsın diyebilirler. Onun için ben ihvanıma, yani kardeşlerime, ahiret yoldaşlarıma ulaşabileyim, mesajımı iletebileyim, mektuplaşabileyim diye çıkartıyorum bu dergileri. Dergimizden istifade ediyor ama dergiler bizim dergilerimiz değil, abone olmak yok, abone olmaya engel var. 

Bizim vakfımızdan bazı kimseler kazara bir tüccarın yanına gitmişler üç dört sene önce, biz demişler, ‘Hak-Yol için, talebeler için para topluyoruz, siz de katılır mısınız? Yardım eder misiniz?’ demişler. Aldıkları cevap, ‘Bizim partiye soracağız, verilen cevaba göre yardım ederiz veya etmeyiz, biz doğrudan doğruya yardım yapamıyoruz’, filan demişler. Sormuşlar partiye, sonra da, ‘Yapamayız’, demişler, ‘Bu vakıf bizim değil’, demişler. 

Halbuki Hak-Yol Vakfı’nı rahmetli Hocamız kurmuştu, Hak-Yol Vakfı’nı dışlamışlar, beğenmiyorlar ve yardım yapmıyorlar. 

Ama iktibas gazetesi sahibinin ( E. Ö) adamları Almanya’ya gittiği zaman, Almanya’daki mescitlerde para topladıklarını ve buraya geldikleri zaman da radikal Müslüman kardeşlerin, cuma kılmayan, cumayı uygun görmeyen kardeşlerin yurtlarına bu paraların harcandığını biliyorum. Yani biz onlardan geri sayılmışız. Yardım edilmeme durumu var. 

Yani vakfımıza karşı tavır, dergilerimize karşı tavır, efendim, benim aciz naçiz şahsıma karşı tavır, kitaplarıma karşı tavır ‘bu kitapları okutmayın’ filan tarzında. 

Yani onlardan böyle ikili bir tavır, vakfımıza yardım etmeme, kitaplarımızı, dergilerimizi okutmama ama onlarca imkânlarıyla elemanlarımızdan faydalanma...Böyle bir acayip durum. Uzun zaman belki düzelirler, yanlışlarını anlarlar diye bekledik, dayandık. Sonradan iş daha da keskin bir hale geldi. Partinin eğitim seminerlerinde; Tarikata karşı bir tavır, tasavvufa karşı bir tavır başladı. Hadi benim şahsıma karşı bir tavır olsa bir şey değil ama tasavvufa karşı bir tavır, benim yoluma, müritlerime, benim bağlandığım şeye tavırdır. ‘Tasavvuf da neymiş, şeyhler laf üretmekten başka ne yaparlar?’ Tarihi bilmiyor, tasavvuf tarihini bilmiyorlar. Cahiller.

Dini gerçeklerle alay edilmez!

Vahdet Gazetesi'nden bir kardeşimiz geldi... ‘Hocam ne dersiniz Müslüman’lar bir şûra kurmalı mı?’ diye bir soruyla başladı. Dedim, ‘Öyle şey olmaz, bu benim şahsıma bağlı bir şey değil. Bu Kuran-ı Kerim’in ayetin koyduğu bir kural’, dedim. 

Sonra bir yazar (gıybet olmasın diye ismini söylemeyeyim) şûra ile ilgili bir yazı yazmış dalga geçmiş. ‘Şimdi bir de İslam şûrası meselesi çıktı, eğitim şûrasından, efendim, spor şûrasından sonra bir de şimdi İslam şûrası modası çıktı.’ 

Hayır!  Bu moda Peygamber efendimizin zamanından yani Kuran-ı Kerim’in modası. Böyle dini gerçeklerle alay edilmez, bunu yapanlar sapıtmış, şaşırmış, dostunu düşmanını ayırt edemeyecek hale gelmiş. Böyle saçma şey olmaz Kuran-ı Kerim hakikatiyle alay edilmez. Böyle kimselerle dostlukla, arkadaşlıkla, ihvanlıkla ilişkim yok. Böyle bir yolla, böyle bir teşkilatla ilişkim yok. Böyle bir kafayla benim ilişkim olamaz. 

Bizim uğraşımız Allah rızasını kazanmak. Ne gerekirse yaparız. Susmaksa susmak, konuşmaksa konuşmak, kavgaysa kavga, ölmekse ölmek. Ben Kuran-ı Kerim’e aykırı bir şey söylüyorsam, sünnete aykırı bir şey söylüyorsam yapmayın, ama başkası da söylüyorsa yapmayın, onu da yapmayın. Hesap sorur, ‘niye sen Kuran’daki hakikatle alay ediyorsun?’ diye hesap sorun. Şimdi birçok insan hesap sormadığı için şımarıyor, çünkü bazı insanlar değişiyor, şımarıyor. 

Değişen ben değilim. 1990 yılının ocak ayına kadar bütün kusurlarıyla bu kardeşlerimizi destekledim, adam olurlarsa ilerde de desteklerim, doğru yolda giderlerse desteklerim, doğru yolda gitmezlerse babam olsa dinlemem, sizi de dinlemem, doğru bildiğim şeyi yaparım. Bile bile susmak doğru mu? Avrupa’da hoca yok mu? Niye söylemiyorlar? Tek başıma kalabilirim, hiç kimse destek olmayabilir ama ben yanlış gördüğüm şeyi söylerim. Şûra’ya dil uzatmak İslam’i hareket değildir.

 Cihat, müslümanla yapılmaz!

‘Cihat yapıyoruz’ diyor. ‘Ben cihat emiriyim’ diyor. Muhterem kardeşlerim şu anda harp var mı Türkiye’de? Var mı, yani harp yok, yani silahlı bir çatışma yok, irşat var, tebliğ var, terbiye var, hakkı söylemek var, çeşitli çalışmalar var. Cihat kâfirlerle olur. Sen cihat yaptın mı kâfirlerle? Afganistan’a gittin mi? Orda düşmana silah attın mı? Mercedeslere kurulup saltanat sürüyorsun, yaptın mı cihadı? Cihat Emiri: Nerde cihat emirliği yaptın? Yapmadın. Sadece nutuk attın. ‘Neler yaptık şu vatan için’ dediği gibi şairin, kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik, sadece nutuk söyledin. Hain de öyle yapıyor. Sen kendini doğru yolda sanabilirsin ama öteki de kendini öyle sanır onun için Şafi mezhebi vardır, onun için Hanefi mezhebi vardır, Maliki mezhebi vardır, Hambeli mezhebi vardır, şu mezhep vardır, bu mezhep vardır ve biz onlara hak mezhep diyoruz.

‘Bana biat etmeyen kendine din arasın’ diyor. Yani insanlıktan mı çıkıyor? Böyle saçma şey olur mu? Sen nesin? Bulunmaz Hint kumaşı mısın ki ben sana itimat etmediğim zaman, kusurlu görmüşüm şey yapmışım.. Ben ne diye sana uyayım?  Beğenmiyorum ki metodunu, benim metodum o değil ki! Benim metodum sevgi, kardeşlik, vefa, ahde vefa. Hani nerde ahde vefa? Peygamber efendimiz buyuruyor ki, ‘ahdine vefası olmayanın dini yoktur’ diyor. Hani, nerde ahde vefa? Hani nerde 20-30 yıllık 40 yıllık arkadaşlık? Hani nerde iyiliğe iyilikle mukabele etme? Ben seni 90 yılına kadar desteklemişim, sen benim vakfımı niye desteklemiyorsun? Sen benim kitabımda İslam’a aykırı ne gördün? Kendi keyfine göre bir yol tutturmuş, “Cihat emiriyim’ ne cihadı? Böyle Allah yoluna bir cihat değil ki bu!

Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu Müslüman. Niye sağlanamamış birlik ve beraberlik? Biz bunun hatasını görüyoruz. Biz Müslümanların kardeşliğinin tam ifade edilmediğini görüyoruz. Cihat literatürü ifade ediyorlar. Cihat literatüründen coşan gönülleri Müslüman’lar üzerine tevci ediyorlar. Öyle şey olmaz, Cihat Müslümanlarla olmaz, Müslüman Müslüman’la cihat etmez. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz, ‘dervişlik metodunu kullanalım’ diyoruz. ‘Kusuru kendimizde arayalım’ diyoruz. Millet kusuru kendisinde görmüyor. ‘Efendim yüzde doksan dokuz Müslüman hatalı’ diyor. Kendisini destekleyenler tamam, desteklemeyenlere tabir aynen kendisinin ‘patates dininden’ diyor. Alay ediyor yani. Cihadı methediyor, ediyor ondan sonra da ‘En büyük cihat parti sandığında parti müşahidi olmaktır’ diyor. Peki öyleyse, niye reye en çok ihtiyacı olduğu dönemde hem de seni en son seçimde bile desteklemiş dergâhla savaşa kalkıyorsun? Niye benim dergilerime, vakıflarıma, şahsıma savaş açmış durumdasın? 

İçtihat edemezsin!

Biraz kusuru kendinde görsen! Biraz söz dinlesen. Şûrayı kabul etmiyor ki adam, ben diyor, emirim diyor. Kendisine bağlı diyor ve ‘Ben de istediğim gibi içtihat ederim’ diyor. Sen içtihat edemezsin, çünkü sen ne ayet bilirsin, ne Arapça bilirsin, ne de içtihatın şartlarından herhangi birine sahipsin, ne de ekseriyetle tasvip görmüş seçilmiş bir insansın. Senin eski yol arkadaşların bile sana kırılmış, senden ayrılmışlar. Sana son ana kadar yardım etmeye çalışmış, yaralarını sarmaya çalışmış insanları bile bile karşına almış, tavır almışsın, nasıl cihat edeceksin? Neyle cihat edeceksin? Ne biçim anlayış! Bu kafayla nereye varırsın?

İslâmî bilmiyorlar, İslam’i doğru uygulamıyorlar, Fanatizme düştüler, yanlış uygulamaya geçtiler. Lütfü Doğan Hoca benim yanıma gelirken, ‘Efendim, zatıâlılerinize hürmetleri var, ellerinizden öpüyor.’ ‘Ben istemem kardeşim, benim elimi ne diye öpüyor, ben öyle bir şey demiyorum, istemiyorum. Ama “ellerinden öperim’ deyip arkasından kuyu kazmak İslam’da yok."

Prof. Esat Coşan Hocaefendi, kuruluş aşamasından itibaren destekledikleri siyasi harekete bu eleştirileri getirmiş ve cemaatin parti ile yollarını ayırmıştı. 28 Şubat ( 1997) sürecinde yurtdışına çıkmak zorunda kalan Coşan Hocaefendi, bir trafik kazasında hayatını kaybetti. ( 2001) "Siyasi İslamcı" parti ise bölündü. İçinden bir grubun kurduğu AKP, iktidar oldu. Prof. Coşan, yolsuzlukları, yalanları,  hizmet hareketine zulümleri, fanatizmi, İŞİD ilişkilerini, Ayetlerle alayları, sarayları, gemicikleri, mala mülke çökmeleri ve hele Peygamberimizi küçümseyenleri görse daha neler derdi? Bugün, sohbetlerinde Coşan'ın dile getirdiği Kur'an hakikatlarını kim söylüyor? Nasıl bir linçle karşı karşıya ve Cemaatler neden bu zulme seyirci?  Prof Coşan'ın uzun sohbeti, herkese tutulmuş bir ayna? Kim nerede duruyor tepkilere bakılarak anlaşılabilir...

Not: Prof Esad Coşan Hocaefendi'nin konuşmasın tamamı: 

[Ali Emir Pakkan] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Türkçe Olimpiyatları'nın Gerçekleşen Şeytanîler Sahnesi ve Yurt Dışındaki Festivaller [Salih Yusuf]

2012 yılının bir yaz akşamıydı. 

Dünya'nın her bir köşesine yayılmış Türk Okullarının yetiştirdiği meyvelerini görmek niyetiyle, İstanbul Seyrantepe'de bir araya gelmiştik. Oldukça kalabalıktık o gün. Stadın içinde ve dışında, sanırım 100 bin kişiyi aşmıştık.

10. Türkçe Olimpiyatları finali ismini taşıyan bu organizasyon, çok tuhaf şeylerin yaşandığı ve ileride yaşanacaklar hakkında ipuçları veren bir program oldu.

Benim gibi meşgalesi tarih olan birisi için en başta stadın adı garipti. Daha doğrusu programın amacıyla "Arena" isminin yaptığı çağrışımlar taban tabana zıt idi.

Bunu İslam'in ilk fütuhat döneminde, eski Roma şehirlerini fetheden orduda bulunan bir sahabenin ifadeleri üzerinden anlatayım:

"Şu Romalılar ne garip varlıklarmış. Esir İnsanları, birbirleriyle veya vahşi hayvanlarla dövüştürmekten ve onların acı çekerek ölmelerini izlemekten zevk alıyorlarmış. Ve bu vahşeti, çoluk-çocuk on binlerce kişi keyifle seyredebilsin diye Arena ismini verdikleri devasa yapılar inşa etmişler." der şaşkınlıkla Hz.Peygamber'in (sas) arkadaşı.

İsmini böyle vahşi amaçlar için yapılmış mekanlardan alan bir stadda, evrensel barış hedefiyle yeryüzü çocuklarının kaynaştırıldığı bir program izliyorduk.

Dile kolay havsalaya ise zor; sahada 135 ülkeden gençler vardı.. Bunlar formalite adına alelade her taraftan toplanmış gençler değil Türk okullarının öğrencileriydiler.

Bu tabloya vesile eğitimciler, rehberlerinin kitaplarına, söylemlerine, şiirlerine döktüğü ve inançlarının da bir maksadı gördükleri "yeni bir dünya" hayalini gerçekleştirmek için dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı.

O GELDİ 

Sahada gençlerin kâbiliyetlerini sergilediği, seyircilerin de onlara tempo tuttuğu bir hengamede TC. Başbakanının stada geldiği anons edildi. Bu haber staddaki coşkuyu iyice artırdı. Seyirciler alkışlar ve tezahürat ile kendisine samimice sevgilerini sundular. O da kürsüye çıktığında, bu gençleri yetiştiren  fedâkar öğretmenleri ve destekleyicilerini yere göğe sığdıramadığı bir konuşma yaptı. Akabinde bu faaliyetlerin gurbetteki mimarına, o meşhur "Hasret bitsin" sözüyle gel çağrısında bulundu.

Bol takdirli bu konuşma sonrasında program kaldığı yerden devam etti. Bir müddet sonra da sahada görsel büyük bir show başladı. Neredeyse tüm alanı kaplayan bir dünya haritası ışıklarla sahaya yansıtıldı. Gençler ve çocuklar yaşadıkları kıtalar üzerinde "yeni bir dünya" şarkısını söyleyip dans ediyorlardı.Işıklar, giysiler, tenler rengarenkti. Ulaşılmaz gökkuşağı sanki burada sahaya inmişti. 1966'da İzmir'de görülmüş ve şiire dökülmüş bir rüyanın bestesini hep birlikte söylüyorlardı:

"Yeni bir dünya kuruyorlardı; harıl harıl...
Her taraf gökle yarışır gibi; pırıl pırıl!"

Tribündekiler de coşmuş sık sık, "yeni bir dünya!" diye haykırıyorlardı. Belki bir çoğu benim gibi gözyaşlarıyla gençlere eşlik ediyordu.

KÖTÜLÜK DEVREDE

Gösteri bu heyecanla devam ederken birden, seyirciler açısından beklenmedik bir şeyler oldu.

Gençlerin arasında bazı karartılar beliriverdi. Ve akabinde ürpertici bir müzik çalmaya başladı. Renkli ışıklar da gitmiş, her taraf alaca bir karanlığa boğulmuştu. 

Şeytanî kostümlü bazı yaratıklar, kıta kıta dolaşıp insanların kulaklarına fısıldıyorlardı. Onlara kulak vermeyle birlikte insanların birbirlerine olan bakışları değişti. Yumruklar sıkıldı, kaşlar çatıldı. Böylece biraz önceki sevgi atmosferi kısa bir sürede dağılıp yerini gergin bir havaya bıraktı.

Evet beş yıl önce sergilenen o şov, bugün Türkçe Olimpiyatları'nın devamı niteliğindeki Fransa Dil ve K ültür festivalinde aklıma geldi.

"Aman Allah'ım!" dedim kendi kendime. O ilginç gösteri, sanki sonrasında yaşanacakları anlatmıştı.

Tuhaf olan ise, uluslararası dostluk ve kaynaşmanın bozgunculuğunu yapacak kişinin, o akşam, o güzel iltifatları eden olmasıydı.

Çok merak ediyorum doğrusu;

O sahneyi bir süre sonra gerçeğe dönüştürecek olanlar izlediler mi acaba?

Zira sonrasında oynayacakları rolün senarize edilerek gözlerinin içine sokulması oldukça ilginç duruyor.

Evet çok zaman geçmeden Hizmet gönüllüleri, olimpiyatlarda övgü dolu sözler duydukları ağızdan, inanılmaz bir nefret ile hemen her gün ağır sövgülere ve iftiralara maruz kaldılar.

O akşam Arena'da bulunan kadını ve erkeğiyle binlercesi, yürekten alkışladıkları kişi tarafından toptan terörist ilan edilerek mahpusiyete, işkencelere, açlığa veya başkaca ağır mağduriyete uğradılar.

Yine o kişi tarafından Birleşmiş Milletler meclis kürsüsünde tüm dünyayı ele geçirmek istiyorlar diye şikayet edildiler. Kendi halklarına ise oradaki ülkelerin casusları ve hainleri olarak lanse edildiler.

Modern dönemin en etkileyici inanç ve fedakârlık hikayelerini barındıran "insanlığın barışı" hedefli gönüllüler hareketini, kıta kıta dolaşarak baltalamaya çalıştılar ve çalışıyorlar.

Nesillere modern bilimle birlikte ulvî ve asil duygular kazandıran eğitim kurumlarının, Türkiye'de tümüne, yurt dışında ise bir kısmına, baskılar veya verdikleri rüşvetlerle el koydular.

Olimpiyatlarda yere göğe sığdıramadığı fedâkar öğretmenlerin, kimisini mafya usulü yöntemlerle ülkeye getirip hapishanelerde işkence ettiler.

Velhasıl o akşam teatral müzikalde geçen barışçıl çabaları; kavga ve gerilimlerden beslenenlerin kolay hazmedemeyeceği mesajı da böylece anlaşılmış oldu.

Ama bu süreçte, dünyanın tüm topraklarında filiz tutmuş, inanılması zor bir işin altından kalkanlar, öyle deli saçması iddialar nedeniyle davalarından kolayca vazgeçmeyeceklerini de göstermiş oldular.

SÜRGÜNDEKİ DİL VE KÜLTÜR OLIMPIYATLARI

Türkiye'de yasaklandıktan sonra sürgündeki ilk Türkçe Olimpiyatları finali 2014 Haziran'da Almanya'da gerçekleştirildi. Bu Kaderî İlahinin adeta latif bir mesajıydı. Çünkü bu tarih tüm Dünya'nın birbirine düştüğü, 1. Cihan Harbi'nin Haziran 1914'te başlayan 100. yıl dönümüne tam tamına tekabül ediyordu.

Bu inanılmaz tevafuk Hizmet Hareketinin, savaşlardan yorulmuş dünyaya nihayetinde aradığı sulhû getirebileceği konusunda bir müjde gibi okunabilir.

İki Dünya Savaşı'nın merkezinde yer alan Almanya topraklarında tüm dünya çocuklarının "yeni bir dünya" şarkısını dillendirmesi göz ardı edilecek bir olay değil elbet.

Unutulmamalı ki o çocuklar daha dün birbirleriyle yaka paça olmuş olan dedelerin torunlarıydı.

Tank, panzer, uçak gürültüsünün duyulduğu topraklarda, bu defa tüm coğrafyalardan çocukların barış ve sevgi mesajları duyuldu.

Ama diğer yandan bu hayırlı işi bozmaya addetmiş olanlar da boş durmadılar haliyle.

Sürekli yeni yeni hamlelerle Hizmet Hareketinin önünü kesmeye, faaliyetlerini durdurmaya devam ettiler.

Kıta kıta dolaşıp her ülke yetkilisinin kulağına, eğitim gönüllülerinin aslında birer terörist olduklarını fısıldadılar.

Ama onlara hiçbir somut delil sunamadılar. Hatta Türkiye'de dahi bu konuda başarılı olamadılar.

Bu nedenle gönüllülerin evlerine, kurumlarına silah sokma ve terör hücrelerine Hizmet Hareketinin kitaplarını koyma cüretinde dahi bulundular. Lakin bu teşebbüsler de öncesinde medyada ihbar edilmesinden dolayı tutmadı.  Akıl almaz terörist gösterme çırpınması karşısında Hizmet gönüllüleri nasıl bir tiynetin karşısında olduklarını da anlamış oldular.  Bu zihniyetin iktidar gücü ve imkanları vardı. Bu nedenle imtihanları iyice zorlaşacaktı.

Ve uzun uğraşlar sonunda emellerine de ulaştılar. Bunu önceki kumpasları haber veren tüm kaynaklar susturulduktan sonra başarabildiler. Genelin meşru müdafaa gördüğü şartlarda dahi şiddeti çözüm görmemiş insanları, karanlık bir olayın hemen ilk dakikasından itibaren terörle anmaya başladılar.

Ama her şeye rağmen gönüllüler hiç durmadan hizmetlerine devam ediyorlar. Mayası muhabbet ve diğergâmlık olan davalarına, yeryüzünün meğerse ne denli ihtiyacı olduğunu daha iyi anladılar.

FRANSA'DA DİL ve KÜLTÜR FESTİVALİ

Dünya'nın çeşitli ülkelerinde, Türkçe Olimpiyatları, değişmiş ismi ve içeriği ile git gide büyüyen bir ilgiye mazhar olmakta.

IFLC yani Uluslararası Dil ve Kültür Festivali ismi verilen organizasyonun Paris'teki finaline ben de katıldım. Paris finali, Fransa'nın bir çok yerinde gerçekleştirilen şenliklerin galasaydı.

Programın yapılacağı binanın girişinde festivale katılmak için gelenlerin oluşturduğu kuyruğu gördüğümde hayret ettim. Hele aralarında bulunan bebek arabalı kadınların varlığı şaşkınlığımı iyice arttırdı.

Amfili konferans salonuna girdiğimde ise tribünleri tamamen doldurmuş bir kalabalıkla karşılaştım.

Terör örgütü gibi korkunç ithamlara ve en yakınlarının yoğun baskısına rağmen kadınıyla, erkeğiyle ve hatta çocuklarıyla böyle güzel bir organizasyonun gerçekleşmesinde payı olanlara ve salonu dolduran o  derin bir hayranlık duydum. 

Onlar, o çirkin iftiraların hiçbirini umursamadılar. Ortaya koydukları işlerin destansı olduğu konusunda şüphe yok. Ama onlar bunun farkında bile değiller. 

Koca adam zannetiklerimin, şu bir kaç yıl içerisinde düştükleri alçaltıcı durumlara şahit olduktan sonra bu vefalı insanların nasıl bir asil ruh taşıdıklarına kâni oldum.

Ayrıca onların bu gurbet ellerde Türkiye'de davası uğruna hapislerde bulunan kardeşlerine yardım etmek için nasıl da çırpındıklarına, onlara mahçup olmamak adına yaptıkları tüm fedakârlıklara sürekli şahit oluyorum.

Gönül dostlarının mazlumiyet hikayeleri, binlerce km ötede yaşayan bu insanların evlerinde, sohbet meclislerinde ve dualarında konu oluyor. 

İyilik kervanından kopanlardan dolayı yükü artmış erkekler ve yardım kermesleri için sık sık bir araya gelip yiyecekler hazırlayan kadınlar...

Bu kadirşinas gayretlerinin yanı sıra aslî işleri olan eğitim ve diyalog hizmetlerine de hiç yılmadan devam etmekteler.

Bu gayretlerin sonucu, Paris'teki kültür şenliğinde sadece sahnedekiler değil seyirciler de her renkten, her ırktan, her inançtandı.

Kendi ülkelerinde hemen her kesimin aşağılamaya çalıştığı ve dışladığı insanlara tüm Dünya kucak açarak vefalarını gösteriyorlar. Zira Hizmet öğretmenlerinin, çocukları üzerindeki olumlu etkilerini gördüler ve bu gerçeği propagandalara kurban etmediler.

Bahsettiğim Türklerin yanısıra, yerli Fransızlar, Mağrib ve Ortadoğu Arapları, Siyahîler, Uzakdoğulular, Latin Amerikalılar ve diğer Avrupa ülke vatandaşları, hep birlikte sahnedekilere eşlik ettiler.

Onlarca ülkeden gençler, Türkçe ve başka dillerde şarkılar söylediler. Gençlerin ve şarkıların ortak dili ise Fransızca idi.

Seyirciler en az sahnedekiler kadar heyecanlıydı. Ee onca yaşanan sıkıntılar bu programı haliyle çok anlamlı kıldı.

Ben de bir yandan kişisel sosyal medya hesabımdan festivali canlı yayınladım. İnsanlar yoğun bir ilgiyle izlediler.

Dünya'nın her tarafından, açıktan ve özelden sevincini benimle paylaşan çok fazla insan oldu. Özellikle Türkiye'den epey bir destek ve teşekkür mesajı yağdı. Bunlardan en anlamlısı ise mahpusiyetten yeni çıktığını söyleyen bir ablamızın mesajına aitti.

Yayını ağlayarak izlediğini ve bu sevdanın bitmeyeceğine dair inancını pekiştirdiğini söyledi.
Kapanış şarkısı her zamanki gibi "Yeni bir dünya" idi.

Yalnız bu defa ortak slogan Fransızca "Paix universelle" idi.  Yani "Evrensel Barış".

Tüm gençler birlikte sahneye çıkıp, Şarkıyı söylerken bizler de ayakta gençlere eşlik ettik. Tıpkı bir zamanlar Türkiye'deki gibi..

Evet iyilik de, kötülük de kıtalar dolaşıyor. 

Bozgunculuk faaliyetlerini fısıltı halinden, gürültü propagandalara dönüştürseler de İyilik Hareketi'ne gönül verenlerin sesini kesemediler. Anlaşılan o ki bu sese dünya daha çok kulak veriyor.

Gönül dostlarına ve gönül kıranlara duyurula!..

[Salih Yusuf] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]

Niyet ettim Allah rızası için hizmet etmeye [Dr. Hüseyin Kara]

İnsanlık tarihinde peygamberlerin rehberlik yaptığı iman davasında dört önemli husus her zaman birlikte geçerli olmuştur. Bunlar; Niyet, Gayret, Faaliyet ve Hicret’tir. Bu dört unsuru sırasıyla hizmet hayatlarında tatbik eden Enbiyayı Kiram ve onları takip eden baş yüceler vazifelerini ifa etmiş ve neticeyi de Allah’a havale etmişlerdir. Kıyamete kadar bozulmadan geçerli bir dinin mensupları ve de hizmetkârları olanların da aynı unsurlarla hizmet etmeleri en tabii bir durumdur.

1-NİYET: Adî davranışları ibadete çeviren bir iksir olarak tarif edilen bu sihirli kelime bir de ihlası da içinde barındırırsa iman ve Kur'an hizmetinde adeta olmazsa olmaz bir konum arz etmektedir. İman davasının mensupları samimi bir niyet ile işe başlamaları bu yönü ile çok fazla önem taşımaktadır. Zira ihlaslı bir niyet ile yapılmayan hiçbir hizmet rolden öteye geçemez. Roller kulluk sayılmadığı için hizmet de sayılmazlar. Kiramen Kâtibin melekleri kulların söz ve davranışlarına niyetlerini de dahil ederek kayıt yapmaktadır. Onun için Buhari'nin ilk hadisi ‘’Ameller niyetlere göredir’’Efendimizin (sas) kutlu beyanı ile başlamaktadır Daha doğru bir ifade ile söylemek gerekirse;  Allah’ın izni ile kulların niyetlerine nigâhban olan melekler üç boyutlu (Niyet, söz ve davranış) olarak kayıt altına aldıkları ibadetlerde ihlas bulunmuyorsa görüntü kayıpları olabilir. Ayrıca hizmet ve ubudiyetin ihlaslı yapılması da ihlaslı bir niyete bağlıdır. Niyet samimiyet taşımıyorsa ibadetin samimiliği veya hizmetlerin geçerliliğinden söz etmek pek de kolay olmasa gerek.

Hizmet ve ibadetlerde bozuk, eksik veya veya sui niyet sadece o kulluğun kabulünü önlemek ile kalmaz, Allah muahafaza gizli şirk olarak bilinen riyakârlığa kadar giden kötü bir sonuç da ortaya çıkarır. Halbuki samimi bir niyet ile girilen yolda varılması planlanan menzile ulaşılamazsa bile varılmış gibi sevap alınacağı da Efendimizin müjdeleri arasındadır. Bir şartla ki; Niyetin tahakkuku için fiilî ve kavlî bütün meşru yollara tevessül edilip tüketilmeli. Buna rağmen hedefe varılamazsa bile hedefe ulaşılmış gibi sevaba varılmış oluyor. Aynı şekilde farz olan bedenî ibadetlerden namaz ve oruç gibi bütün hak dinlerde ortak olan kullukların içleri ihlaslı bir niyet ile doldurulursa o adî davranışlar ibadet neşvesi kazanırlar. Aksi takdirde o davranışlar adilikten kurtulamazlar. Ve sahiplerini de adileştirirler. Eskilerin tabiri ile ‘’Ke enlem yekün’’ sanki hiç olmamış keyfiyetine bürünürler.
    
Şeklî veya sadece sözlü bir niyet kalp ve ruhun derinliklerinden gücünü almıyorsa, yani niyet hizmetin veya ibadetin yapılmasında rızayı İlahiyi asıl maksat yapmıyorsa ve neyi niçin yapmakta olduğuna dair vicdanî kanaat tam hasıl olmuyorsa asla o tip bir niyet adiyatı ubudiyete dönüştüremez. Niyetin ifade edilmesi dilin işi olsa da, asıl istifade gönül işi olduğu kesindir. Hem Allah’a ibadette ve hem de Allah’ın iman davasına hizmet etmede en önemli unsurun samimi niyetlerle olabileceği artık tebeyyün etmiştir. İşte tam burada niyetlerin yeniden gözden geçirilip tashihe ihtiyaç duyan niyetlerin olup olmadığı bir mümin vicdanı ve firaseti ile iç dünyamızı kulluğumuz ve hizmetimiz ile uyumlu hale getirmek de bizlere düşüyor. Hizmet olsun diye yaptıklarımızı gerçekten Allah için mi yoksa nefsimiz için mi yapmakta olduğumuzu henüz bozulmayan vicdanlarımız bize fısıldarlar. Yeter ki bir cesaret ile çok hızla akıp giden şu zamanın düğmesine basıp adeta hayatı durdurup bu soruları vicdanlarımıza bir sorabilsek. 
        
Santimleri metrelere, gramları kilolara değiştirilemeyecek kadar Allah'ın nezd-i ulühiyetinde çok kıymet ifade eden ihlaslı bir niyetle yapılan ibadet ve hizmetler dün olduğu gibi bu gün de hatta yarınlarda da önemini hiç yitirmedi. Zira kulların gerçek değeri Allah’ın nezdindeki değeridir. İçinde yaşadığı asrın insanları onun değerini anlamasalar da. Zaten büyük davaların ve büyük dava adamlarının ortak kaderidir ’’Hayatta iken anlaşılamamak’.’ Öyle ise ne gam. Gelin bir kez daha tashih-i niyet edip vira bismillah diyelim.    

[Dr. Hüseyin Kara] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Gülen Hareketi nedir ve ne ister? [Abdullah Aymaz]

Arkadaşımız Ercan Karakoyun “Gülen Hareketi-Nedir  Ve  Ne  İster”  isimli 224 sayfalık bir kitap yazdı. Bu kitap 200 yıllık geçmişi olan Herder Yayınevinde basılıp yayınlandı. Daha önce burada Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ve Dalai Lama ve Papa Benediktin de kitapları yayınlanmıştı. Kitapta ayrıca Hareketin, aslında Hizmet ve Gönüllüler Hareketi ismini taşıdığı da açıklanıyor. Kitabın ilk baskısı 5000 âdet idi. Hepsi de bitti. Şu an ikinci baskısına geçildi. Kitap, en çok Almanya’nın büyük kitapçıları olan Hugendubel, Mayersche ve Thalia isimli kitap satış mağazalarında satıldı.

Yazar Ercan Karakoyuncu Bey, kitabın tanıtımı için çok sayıda Almanya genelinde programlara katılıyorum. Alman vakıfları, dînî ve seküler akademiler, enstitüler, basın klüpleri ve halk eğitim merkezleri kitaba ve konuya büyük ilgi gösteriyorlar. Ercan Bey, bugüne kadar yaptığı 15’e yakın kitap tanıtım programlarına 1000’den fazla katılım oldu. Gerçekten Alman akademisyenler ve gazeteciler konuya çok ciddi ilgi duyuyor. Sol düşünceli Tazgeszeitung gazetesi, Frankfurter Allgemeine gazetesi, Deutschlandfunkf, Rundfunk Berlin Brandenburg ve WDR  gibi Almanya’nın en önemli medya kuruluşları kitap hakkında olumlu yorumlar yazdılar. 

Yorumcuların en çok dikkatini çeken husus ise, kitabı, şahsî bir perspektiften yazıp, Türkiye, Almanya, İslam, uyum, terör, eğitim ve diyalog gibi alanlarda derin bir bilgi vermiş olması… Bunun dışında kitap için: ‘Eleştirel bakışa sahip, aynı zamanda yapıcı ve eleştirilerinde tarafsız” tesbitinde bulunup, Ercan Beyin özeleştirilerine de çok değer veriyorlar…

Kitaptaki konulara baktığımızda, ana başlıklar halinde  şunları görüyoruz:

Darbe girişimi ve neticeleri… Yanlış anlaşılmalar ve Almanya’daki Hizmet… Almanya’da görünmez Hizmet çalışmaları… Almanya’da Türkiye’de ve dünyada terör… Çok yönlü bir din: İslamiyet… Modern Eğitime büyük katkıda bulunan Hocaefendi… Türkiye’de sahte demokrasi: Darbe girişimi ve öncüleri…  Hizmet – Uluslararası geleceği olan Alman hareketi… 

Tabii bunlar ana başlıklar… Bunların her birisi bir çok bölüme ayrılıyor…

Ercan Bey, M. Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında şunları söylüyor: 

“Benim üzerimde derin tesiri olan Fethullah Gülen Hocaefendinin kitaplarını ilk olarak Türkçe olarak okudum. Soy ismi ‘gülümseyen’ ilk ismi ise ‘Allah’ın fethi’ mânasına geliyor. Adının, kendisinin bütün dünyaya bildirmek istediği mesaja uygun düşmesi, ne hoş bir tevâfuk!..

“Kalbin Zümrüt Tepeleri’ ve ‘Ruhumuzun Heykelini Dikerken’ isimli kitapları, okuyucunun İslâmiyete karşı olan bakış açısını tesir altında bırakmakta… Etrafında bulunan insanlara, soru sormalarını teşvik ediyor. Gülen,  bu kitaplarda okumaya, tartışmaya ve hakkında düşünmeye çağırıyor. Dinler arası diyaloğun oluşması, global bir kültürün, sevginin ve hoşgörünün yerleşmesini hedefliyor…

“Üç sene önce Gülen,  TIME dergisinin her yıl açıkladığı ‘EN ETKİLİ  100 İSİM’  listesinde yer almıştı. Makale içerisinde Gülen’in yüzbinlerce gönüllüleri etkileme gücü dile getiriliyor. İslam dünyasının barışçı olabilmesi için çok önemli çalışmalar motive ettiği vurgulanıyor.

“Elbette Gülen, çevresinde saygıyla anılmaktadır. Senelerdir yanından ayrılmayan bazı kişilerle yoğun öğretmen-öğrenci ilişkisi içerisindedir. Ama Gülen, kesinlikle kural koyan ve emir yağdıran biri değildir. Herkesin,  kendine mahsus fikirler üretip, yeni yollar keşfetmesini destekliyor. Önerilerde bulunuyor. (Ferdin kendisinin çiçek açmasını istiyor.)

“Geriye baktığımda, (11 Eylül 2001’den hemen sonra) 12 Eylül 2001 tarihinde milyonlarca Müslümanın el ele, dua ederek, şehirlerinin meydanlarına akmalarını dilerdim. Bu, insanlık dışı terör eylemi işleyenlerin karşısında ne kadar gurur verici bir cevap olurdu. Fakat maalesef İslam dünyasından hiçbir ses çıkmadı. GÜLEN MÜSTESNA: O, Washington Post gazetesinde büyük bir ilan yayınlamıştı. Zaman Gazetesi 11 Eylül hakkında özel sayı çıkarmıştı. Hayatını kaybedenler ve diğer mağdurlar için, yüzlerce dua ve mevlütler okunmuştu. Almanya’da bulunan bizler, 11 Eylül terör eylemini insanlığa karşı suç olarak  nitelendirdik. Bu terör eyleminin, kimin adına yapıldığı önemli değil…”

Ercan Karakoyuncu Bey, bu süreçte üzerine düşeni böyle bir eserle yerine getirdi. Çok da faydalı oldu. İnşaallah bu kitap diğer dillere de tercüme edilerek baskıları yapılır. 

[Abdullah Aymaz] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]

Hizmet ve biz [Baran]

Yarattı Bizi İnsan, Ulaştırdı İslâma.
Gönderdi Habibini, Bizler Uyduk İmama.
Tekbir Sadalarıyla, İnledi Arz-U Sema.

Dinimize Sarıldık, Saygı Duyduk Ahkâma.
Yaymak İçin Bu Dini, Başvurduk Her Akvama.
Temsile Eşlik Etti, Tebliğ Geldi Kıvama.
Kadın-Erkek Hepimiz, Yükseldik Bu Makama.

Sahabe Mesleğiyle Varlığı Algılama.
Her Şeyi Feda Edip, Bağırlara Taş Basma.
Yaşamayı Unutup, Başkasını Yaşatma.
Herkesin Sinesine, Yüce Rabbi Duyurma.

Hizmeti Burda Yapıp, Ücreti Orda Alma.
Peygamberanî Bir İş, Başka Bir Yol Arama.
Tüm Dünyayı Verseler, Peşin Olarak Sayma.
Nefsin Dizginlerini Güçlü Tut, Boşa Salma.

Bu Yolun Kaderidir, Kimseye Gönül Koyma.
Zalimden Gelen Zulme, Hiç Bir Zaman Aldırma.
Sabır Ve Metanetle, Hizmetlere Devama.
İnayet-İ İlâhî, Hıfzıyetle Koruma.

Başımızda Müceddit, Hakiki Bir Adama.
Bey’at Ettik Hepimiz, Havastan Tâ Avâma.
Ruhlarımız Zilletten,  Böyle Kalktı Kıyama.
Yepyeni Bir Renk Geldi, Salâta Ve Sıyama

İman-Amel Ve Ahlâk, Hepsini De Anlama.
Rahmet Kapılarını, Sırayla Aralama.
Anadolu İnsanı, Dualarla Yalvarma.
Genci Ve İhtiyarı, Ruhlarda Yok Savrulma.

Bu Asırda Gözyaşı, Başkasına Ağlama.
Ne Görmüştü Bu Nesil, Ne De Bir Hatırlama.
Öyle Bir Coşku Seli, Sineleri Dağlama.
Gönüllüler Hizmeti, Asr-I Nebiden Kalma.

İnsan-İmkân Ve Mekân, Varı Hizmete Sunma.
Yok Olduğunda Bile, Âtiyi Plânlama.
Böyle Geldi Bu Dünya, Hep Böyle Gider Sanma.
Bu Dâvâ Rabbimizin, Başka Türlü Anlama.

Cefa Çekmeden Olmaz, Yapılanlara Bakma.
Nerden Gelirse Gelsin, Yönünü Bile Sorma.
Değil Mi Ki Allah Var, O’nun Yolunda Olma.
Bizim Gerçek Gayemiz, Kadere Var İnanma.

Allah’ım Bir Fereç Ver, Mazluma Ve Mahkuma.
Kurtar Onları Tezden, Can Gelmeden Hulkuma.
Bir Fırsat Daha Lütfet, Bu Güzel İnsanıma.
Bütün Meleklerini, Gönder Bize Yardıma.

Baran-Aralık 2016

[Baran] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]

Germophobia (Mikrop Korkusu) [Kadir Gürcan]

Sayın Cumhurbaşkanı’nın ABD ziyareti, referandum sonrasında yuvarlandıkça büyüyen büyüdükçe mecrasından iyice kopan garip bir hilkat garibesine dönüştü. Neyse ki bitti. Altı-üstü resmi bir ziyaretten bahsetmiyor muyuz? Diplomatik teklif ve beklentilerle şişirdiğiniz seyahat çantanızı hiç açamama ihtimali her zaman söz konusu. Birileri dananın kuyruğunu koparmak için çok ter döktü ama, bir şey çıkmadı.

Gezi öncesinde, Sayın Cumhurbaşkanı’nın huzur-u şahanelerine kabul edilmelerinin ezikliğiyle, başları önlerinde bir sonraki yazıları dikte ettirilen medya camiasının tükenmişliği içler acısı. Sıradan açıklamaları bile mecrasından çıkarıp, “Trump’a şu şartları koştu. Suriye’de ne yapılması gerektiğiyle alakalı Trump’ı uyardı. Amerika yanlış yapıyor. YPG’ye silah yardımı yapılmasına çok içerledim...” kalpazanlıklarına dökülüp, Saray Sofrasının diyetini ödüyorlar. Basına yansıyan resim, omurgasını kaybetmiş sözde gazeteci ve yazar örneği için çerçeveletip duvara asılacak kalitedeydi. 

Sayın Başbakan ABD’nin göz göre göre karşılıksız ve geri almamak üzere Ortadoğu’daki gruplara yaptığı ağır ölçekli silah yardımı karşısındaki çaresizliğini “ABD’ye savaş açacak halimiz yok!”  çaresizliğiyle dile getirdi. Ha şunu bileydiniz! Nasırınıza her basıldığında, Mehter Marşı eşliğinde öyle harb-i umumi falan ilan edilmiyor. Bu aynı zamanda, geçtiğimiz haftalarda, Amerikan askerlerine yönelik dil altı bir komplo teorisini seslendiren Cumhurbaşkanı danışmanına da manidar bir cevap teşkil etti. Acaba bu Saray’a da bir gönderme miydi? 

Hafta içinde kulis dedikodularını manşet yaparak vakit geçiren yandaş medya mensupları, beklediklerini bulamamanın şaşkınlığını üzerlerinden atamadılar. Neyi tutsalar ellerinde kalıyor. Daha başlangıçta kendilerini zorladıkları ‘Tarihi bir gezi olacak!” beklenti ve ümniyesi Aydın Havası gibi kısa ve gösterişsiz oldu. Görüşmeyi darası ile bile tarttığınızda altı-üstü yirmi dakika. Yarısını taraflara tercümeye harcasanız, on dakika. Anlayacağınız, hal-hatır sormaya bile vakit kalmamış. 

İş yine vücut dilinden mana çıkaran modern kahinlere kaldı. Dikkat çeken iki resim; birisi, Erdoğan-Trump’ın basına verdikleri tokalaşma karesi, diğeri Türk ve Amerikan heyetlerinin yemek masasındaki görüntüleri. 

Erdoğan-Trump görüşmesi öncesinde, ev sahibinin, Türk Misafirinin elini sıkmaktaki isteksizlik ve üstünkörülüğüne ikna edici bir yorum bulunamayınca, Trump’ın “el sıkma tarihi!”ne sığınılmış. Öyle ya, adam, Almanya’nın Demir Lady’sine bile elini uzatmadı. En azından Sayın Cumhurbaşkanı’na elini uzatma nezaketini göstermiş. Daha ne yapsın? Saray Medyası memnun olsun diye, kırk yıllık ahbap gibi sarmaş-dolaş olacak halleri yoktu ya! Bizim divaneler, dünya liderlerinin hepsini Kasımpaşa Futbol kulübünde top koşturdu falan zannediyorlar her halde. 

Michael Kranish ve Marc Fisher’in  geçtiğimiz aylarda yayınladıkları “Trump Revealed” adlı Trump biyografisinde, 45. ABD Başkanı’nın Narsist saplantısı yanında gençlik yıllarından itibaren kurtulamadığı ‘germphobic’ takıntısına kitabın bir kaç yerinde atıfta bulunuyorlar. Trump insanlarla ya hiç tokalaşmıyor ya da tokalaştıktan sonra, ellerini itina ile dezenfekte ediyormuş. “Misafiriniz hasta ise, tokalaştığınızda, hastalık size de bulaşır!” ifadeleri Trump’a ait. Şimdiye kadar itina ile koruduğu hassasiyeti, ABD Başkanlığı hatırına istemeye istemeye de olsa, bırakmak zorunda kalmış. Trump da olsa siyasi nezaketin gereklerine harfiyen riayet etmesi ilginç. 

ABD ziyaretini ille de tarihi bir zemine kondurmaya karar vermiş Saray eşrafını, Erdoğan-Trump tokalaşmasına “Tarihi bir kılıf!” geçirememe sıkıntısından kurtarmış olalım. Bu iyiliğimizi unutmasınlar! 

Kanadına çok büyük ümitler takılan ABD gezisi, beklenenin çok hem de çok altında sönük geçti. Bir önceki hafta, Rus Dış İşleri Bakanı’nın Trump ile yaptığı görüşme daha sansasyonel oldu. Hatta, görüşmenin basına sızan görüntüleri FBI Başkanı’nın başını yedi. Hadisenin kopardığı fırtınadan kimse de “Trump, Rus devlet adamının elini sıktı mı?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadı. 

Yabancı basın, Cumhurbaşkanı korumalarının estirdiği terör havasına “Erdoğan’ın korumaları suç işleme konusunda tarih yazdılar!” yorumumu yaptı. İlle de tarihe geçeceklerdi, şimdilik bununla yetinsinler. 

[Kadir Gürcan] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Topyekün oruç tutmak veya oruçlaşmak [Bahattin Karataş]

Ramazan sıcaklık demek. Ramazan buzların erimesi, düşmanlıkların, kinin, öfkenin sönmesi, şeytanların bağlanmasıdır. Ramazan kaynaşma, Ramazan paylaşma, bölüşme, açları görme, açlığın ve açların farkında olma ve nimetlerle donatılan insanın rahmet ve merhamet kesilmesidir. Ramazan insanın nefis ve enaniyetinin açlıkla terbiye görüp haddini bilmesidir. Kul olduğunun farkına varmasıdır..
       
Gündüzü oruçla bir çeşit ibadeti, gecesi teravihlerle farklı boyutta farklı bir ibadeti ihtiva eden bir zaman dilimidir Ramazan..
       
İnsan oruçla Allah'ın verilen nimetlerin farkına varır, hem nimetlerin esas sahibinin Allah olduğu, kendisine verilenlerin geçici olduğu, istediği zaman istediğini yiyemeyeceği imanına erer.. Hem kendisinin Allah adına dağıtım memuru olduğunu, kimseye de minnet edemeyeceğini bilir. 

Oruç insanın beşeri kazurattan temizlenip ruhun hayat derecesine geçip Allah'a miracıdır..Orucun sonlarına doğru Kadir Gecesi'nde Rabbimizin rahmetini sağanak sağanak başımızdan aşağı indirmesi ile kulluğumuzun afv-u mağfiret finalini yakalamış oluruz..
       
Levhi mahfuzda muhafaza edilen Kur'an'ımızın dünyamıza tenezzülüdür. Dünya Efendimiz (as) ile müşerref olduktan sonra ikinci kez Kur'an'la şereflendi. Yer göklere karşı bu tenezülat ile iftihar etti. Ben de Hz. Muhammed a.s. ve Kuran var dedi." O Ramazan ayı ki size hidayet olsun diye onda Kuran indirildi"
       
Göklerden sicim sicim inen rahmetine karşılık yerden de göklere günahlarına ağlayan insanların pişmanlığı ve sicim sicim gözyaşlarının akması mevsimidir Ramazan.. 
       
Günahlarına ağlamayan gözyaşı dökmeyen talihsizlere "Onlara Gök de yer de ağlamadı. Mühlet de tanınmadı." Buyurur Kur'an.. Evet kendine ağlamayana gök de yer de hiç kimse ağlamaz.. Ramazan orucunu tutup da affedilmeden aç susuz kalanlara yazıklar olsun." buyurur Kainatın sultanı, Efendimiz aleyhisselam.

Ramazan ayı kendimize ve merhamete muhtaçlara merhamet etme ayıdır. Halimizi gözden geçirip hayatımızın muhasebesini yapma, yeniden yol haritamızı ve rotamızı çizme mevsimidir.
       
Oruç komple bir ibadettir..Tüm varlığımızı ilgilendiren büyük bir ibadettir.. Sadece midenin aç kalması değildir. Maddemiz ve manamızla tutulan oruç, sadece insana verilmiştir. Dinimizin beş şartından birisi olmasının hikmeti de böylece anlaşılır.
       
Orucu sadece midenin açlığından ibaret sananlar aç kalmış olurlar. Dilin gıybet, dedikodu, yalan, iftira ve boş şeylerden alıkonulmasına dilin orucu, gözün haramdan sakınmasına gözün orucu, elin ve ayağın haramdan uzaklaştırılmasına elin ayağın orucu, nefsin, heva ve hevesin arınmasına ve gemlenmesine nefsin orucu diyoruz. Taat ibadetle ruhun ulvileşmesi ve melekleşmesine de ruhun ve kalbin orucu diyoruz. 
       
Tüm organlarımızla orucun tutulması, bizi orucun hakikatına da vardırır. Yoksa oruç sadece açlık ve susuzluk veya nefsin bir kısım ihtiyaçlarının engellenmesi değildir..
       
İnsan sosyal ve toplumsal bir varlıktır. Kendi başına yaşayamaz. Hayatın dengesinin sağlanması bir takım paylaşımlarla olur. Bunun için, verdiği nimetleri Allah adına muhtaç kullarına dağıtmakla insan Allah'ın halifesi olduğunu da hatırlar. 
       
Ramazan'da yeme ve içmeye kapalıyız dediğimiz gibi günahlara ve kötülüklere de kapalıyız diyebilmeliyiz. Konu komşu, herkesin canı, malı mülkü, namusu ve ırzı bizden güvende olmalı.. Toplumun emniyet ve asayişi ihlal edilmemeli.. Hatta teminatı olmalıyız..
       
Oruç müminin maddeden soyutlanarak manevileşmesi, beşerilikten soyunup melekleşmesi, dünyevilikten kurtulup semavileşmesi, nefsani ve hevailikten sıyrılıp göklere kanat çırpma koridorudur.

Oruç insanın haddini bilmesi ameliyesi ve edebidir. İnsan bencildir. Kendinden başkasını görmez. Acıkınca açı görür. Muhtaç olma dan ihtiyaç sahibini, düşmeden düşenleri göremez.. İşte oruç kendimizden başkalarının da var olduğunu bize gösterir. 
       
Kudsi hadiste Allah cc. Nefse "men ene ve ma ente'' sorar. Nefis 'ene ene, ente ente' Ben benim, sen de sensin der. Çeşitli azaplar verir sorar. Ben kimim, sen kimsin? Yine aynı cevabı verir. Yakar, başka cezalar verir yine sorar. Ben kimim sen kimsin? Aynı cevabı verince, açlıkla cezalandırır.. Bu defa "Sen benim merhametli Rabbim'sin ben de senin aciz kulunum" der. Açlıkla haddini, kulluğunu bilir, Rabbini tanır.. "Men arefe nefsehü, fekad arefe Rabbehü." hakikatına erer. Açlık ve oruç ameliyesiyle yükselme trendini yakalar..
        
Efendimiz as. kudsi hadiste "Oruç benimdir. Onu ben mükafatlandırırım. Kim Ramazan'ı affedileceği beklentisiyle tutarsa geçmiş bütün günahları affolur." buyurur. Ve bir kez daha Ramazan orucuna rastlayıp da affedilmeden aç susuz kalanlara yazıklar olsun...
        
Göklerin yere en büyük hediyesi Kur'an'dır..Bu ayda bu nimetin şükrü ve teşekkürü onu bol bol okumak, anlamını öğrenmekle vakit geçirmektir..Kuran bize ne diyor, merak etmeliyiz.. Yoksa Kur'an bir vadide, biz ayrı bir vadide oluruz..
        
Kaç Ramazan gelir geçer bağımıza ve kem talihimize bir damla rahmet düşmez.. İçimiz dışımız, evimiz barkımız, çarşımız, sokak ve mahallemiz Kur'an tüllenmeli, üful üful Kur'an esmeli, Kur'an tütmeli her yerimiz.. Tüm hal hareketimiz Kur'ani boyayla boyanmalıdır. Bize bakanlar bunlardan zarar gelmez, bunlar oruçlular demeliler..
        
"Nice oruç tutanlar vardır ki yemeden içmeden kesilir fakat yanlarına açlık ve susuzluktan başka bir kâr kalmaz'' Yine Efendimiz (as) "Kul eğer yalanı ve yalanla iş yapmayı terk etmezse, yeme içmeyi bırakıp aç durmasına Allah'ın ihtiyacı ve orucunun da Allah'ın yanında hiç bir kıymeti yoktur." der 
        
Rabbim bizleri kazanma kuşağında kaybettirmesin. Oruç ve teravihlerimizi kabul etsin. Sonunda Kadir Gecesi bereketiyle de ömrümüzü bereketlendirerek bağışlanmış olarak bayram ettirsin.            
Mazlum, mağdur, mahkum ve mescunîn ihvan ve ehevatımızı bir an önce kurtarmakla da bayramlarımızı çiftlendirsin inşallah!..

[Bahattin Karataş] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]

Fıtrat [Ercümend Perver]

Allah’ın yarattığı nebatattan hayvanata, insden cinne her varlığın bir fıtratı vardır. Mesela zerdali familyasından olan kaysı, şeftali, kiraz, vişne hatta bademi de sayabiliriz bu ağaçlar birbirine aşılanarak istenilen mahsul elde edilebilir. 

Mesela hangi armut ağacının çekirdeğini toprağa atarsanız atın, çıkan fide yabani olacaktır. Onu belli kalınlığa gelince siz aşılayarak istediğiniz armut cinsine aşılayabilirsiniz. Ama armuta ceviz aşılayamazsınız zira fıtratları uyuşmamaktadır. Bir de asla aşı tutmayanlar vardır. Mesela çınar gibi, meşe gibi ağaçlar… vs… 

Bazı ağaçlar vardır ondan sadece odun olur, bazılarının yakıldığı zaman kömürü bile kıymetlidir. Bazıları ise sadece kereste olur. Bazıları mobilya sektöründe bazıları ahşap süsleme sanatlarında kullanılır. Mesela bunlardan altın gibi kıymetli olup kiloyla satılanlar vardır. bunların hepsi ağaçtır ama fıtratlarına göre değerlendirilir.

Hayvanata gelince; biz sadakatinden dolayı köpek besler, köpek severiz ama bir adama köpek deseniz sonunuz karakolda biter hatta kavga ilerlerse cinayet bile işlenebilir. Günümüzde yaygın olarak evlerde köpek beslenmesine rağmen neden birine köpek dediğinizde hakaret kabul edilir de aslan dediğinizde gurur duyulup göğsünüz kabarır? Köpek fıtratlıları egoistler, narsistler çok sever. Onlar hep kendilerine itaat ister. Ve köpek fıtratlılar da kusursuz itaat eder. Hem de üç beş kemik hatrına. 

Birine, özellikle gençlere hitaben kullanılan “Koçum” kelimesine kimse bir şey demez de keçi dendiğinde insanlar keçiliği kabul etmez ve söyleyene olumsuz tepki verirler? 

Ve daha nice örnekler; çakal, tilki, affedersiniz ayı, inek gibi tanıdık, hatta insan oğluna oldukça fazla faydasına rağmen inekliği kimse kabullenmez. Ama “Tosunum” dediniz mi iltifat kabul edilir. Tosunu çifte koşmadan önce Anadolu'da “Eneltme” dediğimiz bir işleme tabi tutarlar. Yani tosunun aşırı gücünü hemcinsi olan dişilerine kullanmaması için hadım edilir. İşte o andan itibaren tosun öküz olur. Ve kimse; öküzün önde gideni de olsa öküzleşmeyi kabul etmez.

Bazı hayvanlar zahiren çok güzeldirler. Tabi ki güzel çirkin zahire göre, zira biz batına hakim değiliz. Mesela tavus kuşunu, özellikle kuyruğunu yelpaze gibi açtığında herkes görmek ister. Ama sesini duyduğunuzda kulaklarınızı kapatıp oradan uzaklaşmak istersiniz. İğrenç bir sesi vardır. Bazı hayvanların da zahiren görüntüsü oldukça iticidir. Mesela istiridye. Şair ve Sedefkâr Fikri GÜNEŞ sular aleminin dervişi olarak atfettiği bu hayvan için çok da nefis bir beyt yazmıştır. 

“Bilmese de kıymetin allı pulllu balıklar 
Nice Adem bilirim inci diye sayıklar”

Evet istiridye özellikle kadınların vazgeçilmez mücevherlerinden inciyi bağrında taşıyan bir hayvandır. 
Köpek başkalarının artıklarıyla beslenirken aslan kendi avlanıp hatta artıklarıyla diğer çakal tilki gibi bedenen zayıf yırtıcılar istifade ederler. Bütün bu örneklerden bir yere gelmek istediğimi biliyorsunuz ve sonunu merak ettiğinizi de biliyorum. 

Yukarıda isimleri zikredilen hayvanların ismiyle kişilere hitap edildiğinde hoşlanılıp hoşlanılmamasının sebebi o hayvanların fıtratıyla alakalı bir durum.

Dünyada iman etmeleri durumunda amudi yükselecek öyle milletler var ki onları tanıdığınızda “Ah keşke bir iman etseler. Şu fıtratları tam da müslüman fıtratı” dediğimiz milyonlarca insan var. Aynı şekilde yaptığı hiç bir işin islama ve insanlığa uymayan ama sorduğunuzda göğsünü gere gere “Elhamdulillah müslümanım” diyen. Ama diğer milletler bunları gördüğünde İslamdan ve müslümandan dünyanın en tehlikeli canavarından kaçar gibi uzaklaştıklarına maalesef şahit olunca içimiz burkuluyor. 

İşte bu da fıtrat dostlar. Tabiri caiz ise; Allah elest bezminde insanların fıtratlarını şekillendirirken mayasına muhabbet katmış. Ama insan oğlu fıtratına derc edilmiş bu muhabbeti kendisini yaratan ve yaşatana ve yaratıcının, muhabbet etmemiz emredilenlerine değil de; çil çil altınlara, yemyeşil ekili tarlalara, doru atlara, makama, mansıba, şana şöhrete ve duyulduğunda yüzünü kızartacak ve duyulmaması için de bu sırrını bilenin istediği her melaneti işleyeceği şehvetine hasretmiş. İşte kendisi gibi aynı şeylere muhabbet besleyenleri görünce de adeta “Ya benimsin ya kara toprağın” der gibi o makama ve mansıba göz dikenleri saf dışı eder ya da göz dikeceğini zannetttiği masumları ortadan kaldırmaya kalkışır. 

İşte bu son süreçte fıtratlarının gereği iradesini kullanıp idrak ile; “Ben madem hesap gününe inanıyorum, öyleyse dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dine mensup olursa olsun mazlumlarının yanlarında olmalıyım. Zalim ve avanelerinin tehditleri beni yıldıramaz” deyip Masum insanlara yapılan bu zulümlere karşı gelen insanlar da olmuştur. 

Yıllarca hizmet hareketinin içinde hizmet hareketinin vesile olduğu nimetlerden nemalananlar, daha yağlı sofraları gördüklerinde yallanmak için nasıl zalim ve avanelerinin kapısında kuyruk dövdülerse; aynı şekilde bu son sürece kadar Hizmet hareketiyle çok da irtibatı olmayan ama vicdanının sesine kulak verip “Burada bir terslik var. Hiç elma ağacı armut verir mi? Arslan çakal doğurur mu? Biz yıllardır bu insanları tanıyoruz. Evet meşrebimiz farklı olabilir ama bu insanlardan sizin iftiralarınıza konu olan; Hainlik, teröristlik, haşhaşilik, sahte peygamberlik, alim müsveddeliği, mezar soygunculuğu, rantçılık, vampirlik, milletin kanını emen sülüklük ve daha nice insanı imandan edecek cehenneme hatap haline getirecek iftiralarınızı asla onaylamıyorum ve tek dertleri milletin selameti olan bu masum insanları destekliyorum. Bu uğurda da tehditlerinize gülüp geçiyorum. Elinizden geleni ardınıza koymayın diyen yiğit oğlu yiğitler ve dişi arslanlar da oldu. İşte size, bana gönderdiği mail ile bu duygularını paylaşan bir kardeşimizin mektubu. 

Merhaba,
Cenab-ı Hakk'tan, başta hapis ve sürgünlerde sıkıntı çeken abi, abla ve kardeşlerimiz olmak üzere cümlemizin yardımcı olmasını niyaz ediyorum.
Saat gecenin birine yaklaşırken bir yandan size bir şey yazmadan uyumakla yazmak arasında tereddüt geçirdikten sonra, Allah yolunda atılan hiçbir adımın küçük olmayacağını, benim bu mailim her ne kadar önemsiz bile olsa, sizlerle bir anlamda irtibat kurabilmek, biz de sizinleyiz diyebilmek, dua istirham etmek ve hocamızın belirttiği gibi dünyada iken adres bırakma adına yazma konusunda karar kıldım.

Ben sizleri ve Hocaefendiyi ilk olarak dershaneler, okullar veya abiler vesilesi ile tanımış değilim. Dinin ciddi olarak yaşanmadığı bir ortamda neşet etmiş biri olarak gençlik yıllarında yaşadığı buhranlar sonucu dine, Kur'an'a ve namaza yönelme ihtiyacı hissetmiş, bir süre sonra üniversite mescidinde o zamana kadar tam olarak adını bile duymadığım risalelerle ile tanışmış ve bu kitapları okuyan bir çok kimse ile görüşme imkanım olmuştu. Fakat o zamanlar Zaman gazetesini, Sızıntı dergisini bilmeme rağmen hizmet hareketi ve Hocaefendi hakkında fazlaca malumatım yoktu. 
Aradan yıllar geçti Hocaefendi'nin bazı kitaplarını okuma imkanım oldu. Eserler gerçekten çok etkileyici idiler. Risaleleri tanıdıktan sonra bir çok esere, aynı veciz ifade ve üslüpları tam olarak bulamadığımı düşünerek, soğuk bakmama rağmen Hocaefendi'nin eserlerinde bu hissiyat ortadan kalkmıştı. herkul.org web sitesi ve bamteli sohbetleriyle de müşerref olmayı nasib etti Cenab-ı Hakk elhamdülillah. Yine bir ara camide hizmetten bir abimiz ile tanışma imkanım oldu fakat daha önceden kendimce bir yol tutturmuşluğuma binaen hiçbir zaman tam manası ile aranızda olamadım. Tâ ki Aralık olayları patlak verene kadar. O güne kadar okuduklarım, gördüklerim beni elhamdülillah sizin tarafınızda olmaya sevketmişti (sevkeden Cenab-ı Hakk aslında). Aradan bir müddet daha geçtikten sonra camide tanıştığım abimize artık sohbetlere gelmek ve hizmetin bir parçası olmak istediğimi belirttim. İlk zamanlarda pek ciddiye almadı galiba. Her tarafta bu kadar aleyhte şeyler yazılır-çizilirken, hizmet bitirilmeye çalışırken, her geçen gün zulüm üstüne zulüm işlenirken birinin gelip de ben artık sizden olmak istiyorum demesi pek mantıklı gelmemişti belki de. Bir süre sonra ben teklifimi yineledim, çünkü tüm bu hadiseler esnasında zalimlerin yanında olmak istemiyordum, yakınlarımda olan insanlara da bu tavrımla etki ederim düşüncesindeydim.

Baskılardan dolayı düzenli olamasa da bazı haftalar sohbetlerimiz oluyor, bazen Ramazan'da teravih veya Eyüp gezimiz gibi programlarımız oluyordu. Fakat baskıların şiddetini daha da artırmasıyla o programlar ve görüşmeler de artık sekteye uğramaya başlamıştı. Daha sonra zaten Temmuz olayları oldu. Şimdi bazen abimizi ziyaret edebiliyorum, internetten Hocamızı takip etmeye çalışıyorum.

Aranızda olduğum günler hayatımın en güzel günleriydi. Şimdi o günlerin özlemi ile, platonik bir aşığın uzaktan seyretmesi gizi sizleri seyrediyorum, dinliyorum, okuyorum. Bazen İstanbul sokaklarında kulaklığımda Hocamızın sesi, polislerin yakınından geçiyorum içten-içe biraz gülerek biraz da sevinerek, ellerinin uzanamadığı yerlerin de olduğunu düşüncesiyle.
 Geçenlerde benim gibi hayatının bir dönemini dinden uzak geçirmiş sonradan namaza ve niyaza başlayan bir arkadaşımla, biraz da darbe iddialarının etkisinde kaldığı su-i zannıyla, sohbet etme imkanım oldu. O da darbeyi hizmet hareketinin yaptığına inanmıyor. Tahmin ediyorum daha nice böyle düşünen insanlar vardır. 

Sizlerden istirhamım şudur ki: Dua ediniz ben de sizinle olayım. Kader bizleri hapiste de olsa birleştirsin inşallah. Manen çok zayıf olduğum için bunu belki can-ı gönülden dileyemiyorum, hapse girersem döneklik yaparım diye korkuyorum. Fakat bu dünya hayatı kapanıp da mahşer kurulduğu zaman sizlerin daireniz dışında kalmaktan korkuyorum. Çünkü o gün hizmetin ve hizmetin başındaki zatların tamamen aklanıp, firavun-meşreblerin de bütün zulüm ve pisliklerinin ortaya döküleceğine inancım kavî. Fakat bunda da bir ihlassızlık var mı bilemiyorum. Yani mahşer meydanında kendim için rant peşinde koşuyor gibi bir halde miyim onu da bilemiyorum. Fakat gücüm yetse, dünyaya bağırabilsem, ben zalimin yanında değilim ve zulmüne ortak da değilim ve olmak istemiyorum. 

Sizleri Allah için seviyorum, bir çok abimiz, ablamız yurt dışında gurbette, ben de burada Türkiye'de gurbetteyim. Aranızdan görmek, görüşmek istediğim çok insan var fakat durumlar malum. Bazı tanıdık simaları hapse gidip ziyaret edeyim diyorum, ziyarete giden hanımları, eşleri bile tutukladıklarını duyunca vazgeçiyorum.

Mail adresimde kendi ismim yazmıyor. Bu sizden çekindiğim için değil zalimlerin ne zaman nereye ulaşacaklarını bilememekten kaynaklanan bir tedbir. 

Yazmış olmak için bir şey yazılmaz fakat belirttiğim gibi sizlerle bir şekilde irtibatımı sürdürmek istiyorum. Mesajımda belki kendimden bahsettim, ene'mi nazara verdim, kusura bakmayınız. Böyle bir mesaj yazmakla ucuz kahramanlık peşinde koşar gibi olmanın da hoş olmadığını biliyorum. Fakat Cenab-ı Hakk'ın kendisine bir adım atana koşarak (temsilde hata olmasın) mukabele ettiğini biliyorum. İnşallah bu mesajım bir tohum olur, aranızda filizlenir, bir gün ben de bir hizmet gönüllüsü olurum.

Allah'a emanet olunuz.
El-Bakî Hüve'l-Bakî
Kardeşiniz 

Evet yukarıda bahsettiğimiz gibi, kardeşimizin hizmet hareketiyle mazisi çok da eski olmamasına rağmen hizmet Hareketine mensup insanlara olan muhabbetlerini iletmiş. Nasip meselesi. Otuz beş - kırk yılını Hizmet Hareketi içinde geçirip de ihanet edenleri görünce böyle bir süreçte bu duyguları beslemek “Evet ben de O’nun dediğini diyorum. Var mı itirazın. Gücün yetiyorsa bana da vur” diyen Hz. Hamza'yı aklıma getirdi. 

[Ercümend Perver] 22.5.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Erdoğan’ın ikinci gelişi [Analiz: Kemal Ay]

Bir kısım Hıristiyanlar arasındaki yaygın inanışa göre Hz. İsa şu anda Tanrı katında oturmakta fakat bir vakit yeniden yeryüzüne dönecek. Buna ‘İsa’nın ikinci gelişi’ deniyor. İlki, şeriatını vazetmek üzereydi malum. Bu ikincisi ise ‘yargılama’ dönemi. Onun yokluğunda günahlara dalanlar, bu ikinci dönemde cezalarını bulacaklar.

İnançlı ya da inançsız pek çok otoriter politikacı, kendilerini ‘efsanevî’ figürlerle kıyaslar. Kendi icraatlarını tarihteki bazı büyük değişim ve dönüşüm zamanlarına benzetmeye kalkışır. Psikolojik seviyede bu, ebeveynleri taklit ederek ‘büyüdüğünü’ zanneden çocuğun davranışıdır. Burada ‘büyümek’ elbette ‘tarihe mal olmak’ demek. Otoriter politikacıların en büyük amaçlarından birisi de zaten bu. Yani bir çeşit ‘büyük işler başarmak’ arzusu… Bu da, insanları çoğu zaman haddini aşmaya, ‘zulme’ itiyor.

Adolf Hitler’e yakın işadamı Ernst Hanfstaengl, hatıralarında Hitler’in iktidara geldikten sonra özellikle Napolyon’u örnek almaya başladığını anlatmıştı. Zira Napolyon, Avrupa’nın kontrolü ve Moskova’ya kadar uzanan ‘hırsıyla’ Hitler için bir ‘hedef’ teşkil ediyordu. 1940’ların başlarında, Hitler Napolyon’un ülkesi Fransa’yı, büyük ölçüde Avrupa’yı teslim almış, gözünü Moskova’ya dikmişti. Napolyon’un oğlunun Avusturya’daki mezarını babasının yanına taşıtmış ve burada Napolyon’a saygılarını sunmuştu.

***

Dün 21 Mayıs’tı ve beklenen oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 16 Nisan referandumunun kendisine tanıdığı hakkı kullanarak bir partinin başına geçebilecekti. Ben şahsen CHP’yi tercih edeceğini düşünüyordum ama o yine AKP’de karar kıldı!

3 dönemlik başbakanlığını ‘çıraklık, kalfalık ve ustalık’ şeklinde tarif eden Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı dönemini ve referandum sonrasını nasıl tarif edeceğini merak ediyordum uzun süredir. İlk işareti, 15 Temmuz benzetmesiyle verdi. Darbeci askerlerin Cumhurbaşkanlığı uçağına girip bir şey yapamadan çıkmalarını, Peygamber Efendimiz’in (sav) Hicret yolculuğu esnasında yaşanan mağara olayına benzetti. Sonraki açıklamasını uçakta gazetecilere yaptı: “Peygamber bile herkesi kucaklayamadı” dedi.

Birçokları ‘politika’ zannetse de, ben Erdoğan’ın bunlara ciddi anlamda inandığını düşünenlerdenim. Kendisini açıkça ‘vazifeli’ görüyor. Eskiden beri ‘politika üstü’ bir konum ihraz etmenin yollarını arıyordu. Diğer siyasetçilerle birlikte TV programına çıkmama, Cumhuriyet tarihi içinde Menderes’ten başlayan bir ‘mitos’ yaratma, Osmanlı’nın dirilişiyle ilgili ‘muştular gibi’ konuşmalar yapma bunun işaretleriydi.

İleride bir gün Erdoğan’ın psikolojisiyle ilgili kitaplar yazacaklar, muhtemelen en büyük motivasyonunun bu ‘tarihe geçme’ ülküsü olduğunu söyleyecektir. Bunun için de, büyük dönüşümleri hedeflemesi gerekti. 2011’de yüzde 50’ye yakın oy aldığında, 2023 ve 2071 hedefleri koyması laf olsun diye değildi. 2023 hedefine dair en ‘güzel’ betimlemeyi, kulakları çınlasın, Etyen Mahçupyan yapmıştı: 100 yıllık parantez kapanacak.

İkincisinde, yani Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’nı kazanarak Anadolu’yu Müslüman Türklere açmasında ise Erdoğan’ın gözettiği ‘misyon’ bir çeşit ‘İslamî diriliş’.

Tabi bunlar öyle bugünden yarına olacak şeyler değil. Büyük düşmanlar, büyük fetihler, büyük dönüşümler gerekiyor. Eğer imkânı olsa Suriye’ye bir ucundan girip Esad’ı devirmek istiyor ama şartlar ona el vermiyor. Hâl böyle olunca ülke içine dönüyor her defasında. Dünkü kongrede yine ‘FETÖ’ deyip durdu. 15 Temmuz’u andı bolca. Şimdilik en büyük ‘hikâyesi’ bu. Delik deşik bir kurgu ama umurunda mı? Değil. Tarihe peki ‘zorla’ geçilir mi? Elbette, nihayetinde Napolyon da geçmiş tarihe, Hitler de…

***

Tiranlık şöyle bir şeydir: Bir canavar her gün evinize gelir ve “Canını bağışlamam için bugün neleri feda edebilirsin?” diye sorar.

Hitler’in ordusu Sovyet Rusya’ya doğru ilerlerken, yol üzerindeki köylerde, kentlerde ne var ne yoksa yakıp yıkarmış. İnsanlara vahşice zulmedermiş ki direniş olmasın. O günlerde bir grup Rus, Nazi askerlerine yakalanmadan köyden kaçmaya çalışır. İçlerinde küçücük bir bebek de vardır. Askerler çok yakındadır, adeta nefes bile almadan hareket ederler. O ara bebek ağlamaya başlar. Herkes bebeğin susması için çabalar ama sonuç vermez. Sonunda ne mi olur? Bebeği öldürürler.

Tarihten öğrendiğimiz bir şey varsa, o da insanlar üzerinde yoğun bir baskı kurarak onlara istediğinizi yaptırabileceğinizdir. Sadece bir zaman meselesidir. Bu yoğun baskının yolu da belli: Korkutmak.

***

21 Mayıs bu açıdan önemli bir dönüm noktası. Hürriyet’ten Murat Yetkin’e göre Erdoğan AKP’de temizliğe başlayacak. Yani Erdoğan’ın partiye ikinci gelişi, bir çeşit ‘cezalandırma’ dönemi olacak. ‘Erdoğan şeriatını’ harfiyen uygulamayanlar değişecek. Yetkin, ‘siyasete gözünü Erdoğan’la açanlar’ şeklinde bir kategori oluşturmuş. Partideki kadroları böyleleri dolduracak, diyor. Yani Erdoğan artık ‘aykırı görüş’ istemiyor.

Her ne kadar olağanüstü kongrede bundan sonra AKP için başarı çıtasını “yüzde 50+1” olarak belirlese de, “Tek Lider, Tek Parti” döneminde muhalefete ihtiyaç olacak mı göreceğiz. Ancak şurası kesin ki, Erdoğan Türkiye’de az çok makama mevkie ulaşmış, ‘kaybedecek çok şeyi olan’ herkesi iyiden iyiye korkutmuş. Son TÜSİAD toplantısından da kısmen bunu anlamak mümkün. Ana muhalefet partisi CHP, hareket etmekte zorlanıyor. Sözcü gazetesine polislerin adım atması bir şeylerin başlangıcı görünümünde.

Murat Belge geçenlerde verdiği bir röportajda, Hitler’in Almanya’daki önde gelen sanayicileri ikna etmesiyle birlikte faşizme hız kazandırdığını anlatmıştı. Referandumu ucu ucuna kabul ettiren Erdoğan, şimdi muhtemelen böyle bir mutabakatın peşinde koşacak. Bunun için de o meşhur soruyu soracak: Canınızı ve malınızı bağışlamam için neleri feda edebilirsiniz?

Hiçbir diktatör, hiçbir faşist kendisini “Şeytan’ın hizmetkârı” olarak görmez, hepsi de istisnasız “Tanrı’nın eli” olarak icraat yaptıklarını düşünmüştür. Büyük dönüşümler, büyük fetihler insanlara böyle hissettirir çünkü.

Eğer uluslararası konjonktür de müsaade ederse, 21 Mayıs sonrası Erdoğan için ‘ustalığın da ustalığı dönemi’ olacaktır. Sadece AKP içinde değil, ülke için de icraatının ‘olağanüstü’ olmasını beklemek gerekir. Zaten OHAL’in ülke (aslında kendisi) huzur bulana kadar süreceğini beyan etti. Şu kadar söyleyeyim: Doğan Grubu’nun başına Abdurrahim Boynukalın ‘kayyım’ olarak atanırsa hiç şaşırmayın…

[Kemal Ay] 22.5.2017 [TR724]

Dünya liderinden, dünya markası: Işıktan hızlı tekme [Selim Gündüz]

Epiktetos’un çok güzel bir karşılaştırması var: “At şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır, ama koşamazsa talihsiz olur. Köpek uçamadığı için talihsiz midir? Hayır, fakat koku alamazsa talihsiz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı için bedbaht mıdır? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama temizliği, iyiliği, vefayı, adaleti, kaybettiği vakit ve ruhuna Allah’ın işlediği ilâhî değerler silindiği vakit bedbahttır.”

Yani insan “insanî değerlerle” insandır. Tersinden söylersek ‘tekme atmak, saldırmak, ısırmak, çifte atmak…’ gibi fiiller insanî değildir. Daha çok hayvanlara yakışır. İnsana yakışan fiiller düşünmek, araştırmak ve çalışmaktır.

Ama siz insani yanlarınızı tüketmişseniz mecburen hayvani fiillere sığınırsınız.

AKP yönetimi insani değerleri tüketince çaresiz kaldı. Dünyada kendinden söz ettirecek bir şeyler yapması lazım. Başındakine ‘dünya lideri’ deyince o liderden dünya çapında “barış, özgürlük, savaşları durdurma; teknolojik gelişmelere öncülük etme, çağ atlama, ülkesini dünya klasmanında üste yükselme” gibi işler beklersiniz.

Ama ‘dünya liderinizin’ zihni, bir mafya liderinin donanımından ibaretse bu beklentiler hep boş çıkar. Barış değil savaş; sevgi değil nefret görürsünüz.


DÜNYA LİDERİ…

Mesela ‘dünya liderinizin’ öncülük ettiği bilimsel bir atılım duydunuz mu? Hayır.

Ülkenin en iyi akademisyenlerini işten attı. Üniversiteleri kapattı. En başarılı liseleri ‘yobaz yetiştirme mektebi’ne çevirdi.

Müdürü hayvanat bahçesinden gelen TÜBİTAK, son 10 yıldır dünyada ses getiren bir icat veya keşif yaptı mı? Yapmadı.

Milli Eğitim sistemine kazandırılmış başarılı bir proje var mı? Hayır.

Tek proje Fatih tablet projesiydi. Amacı eğitim değil yandaş iş adamına rant idi. İş adamı devleti soydu, proje de çöplüğe atıldı.

AKP, 5 yıl önce ‘yerli uçak göklerde’ diye seçim kampanyası yaptı. Ama ilk yerli uçak yapılmadı ancak önceki yıl ilk yerli uçak koltuğu üretildi!

Yerli araba yapıyoruz dediler, proje ve tasarımın Cadillac’tan çalıntı olduğu ortaya çıktı.

Tek yapabildikleri bir rant madeni olan köprü ve otoyollar. Onu da yabancı teknoloji ve ecnebi mühendisle yaptılar. Amaçları da “ülke kalkınsın değil de yandaş iş adamı kazansın” olduğu için tam bir soygun ve devleti hortumlama kaynağı oldu. Finansını devlet bankalarının yaptığı projeleri 10 katına devlete satıp 20 yıl devleti sömürecekler.

Sonuç olarak Erdoğan ve AKP hükümeti “yapma”yı değil “yıkma”yı biliyor.


SÖZE KARŞI KILIÇ

Asrı Saadet’te müşriklerin Kur’an’ın beyan ve belagatine karşı nazire yapamayışları ve sonucunda kılıca sarılmaları anlatılırken bunun asıl sebebini Arap şair Cahız “Muaraza-i bil huruf mümkün değildi, o nedenle muharebe-i bissuyufa mecbur oldular” diyerek anlatır. Yani sözlerle harflerle savaşamayınca ‘seyf’ (kılıç) ile savaştılar. Söze sözle cevap verememe silaha sarılma çaresizlik ve acz ifade eder.

AKP, Cemaate karşı savaş açtığında da dürüstçe mücadele edemedi. Daha iyi okul yapamadı. Daha başarılı öğrenci yetiştiremedi. Daha iyi bir vakıf, dernek kuramadı. Öyle olunca da ‘devlet kılıcı’ ile hukuksuzca okullara çöktü. Yapılan işlere saldırdı.

Sonuç olarak Erdoğan’ın ve AKP’nin başarılı bir insanî proje yapmaları mümkün olmadı. Çünkü insanî değerler liginde, hukuk ve adalet kulvarında yarışacak bir birikimleri veya hedefleri hiç bir zaman olmadı.


DÜNYA LİDERİNDEN, DÜNYA MARKASI: TEKME

Bu nedenle var olan tek ‘marka’larını pazarlıyorlar: Kavga ve dövüş.

Sözle savaşamıyorlar ama tekme atıyorlar. Üretemiyorlar ama ısırmayı iyi biliyorlar. Çalışmıyorlar ama çalışanın malına çöküyorlar. Bildikleri işi yapıyorlar. İnsanî bir çalışma sistemi getiremiyorlar ve bunu isteyeni de Soma’da olduğu gibi tekmeliyorlar. İhraç edebilecekleri tek kalem var: Tekme

Sonuçta AKP bir gün yıkılıp gittiğinde geride kalacak tek marka “tekme”; tek miras devletin genlerine sinmiş “mafya gelenekleri” olacak.

Yarın: 1.Washington Meydan Savaşı

[Selim Gündüz] 22.5.2017 [TR724]

Dükkânı kapatıp gidin… [Analiz: Semih Ardıç]

TÜSİAD kendi üyeleri için bile demokrasi ve hukuktan bahsedemiyorsa…

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan ile buluştuğu son Yüksek İstişare Konseyi, siyasetin sermayeye kadife eldivenle yumruk atabilme kabiliyetini haiz olduğunu tekrar hatırlattı. Yumruk yiyeceğini bile bile sermayenin üç kuruş uğruna temel hak ve hürriyetleri ikinci plana itebileceğini müşahede etmek hakikaten endişe verici. Siyasetin elinde oyuncağa dönen bir sermayenin sivil toplum inisiyatifiyle siyaset müessesesini frenlemesi mümkün mü?

TÜSİAD’ın kurucu iradesini temsil eden belli başlı aileler gayet iyi biliyor ki Erdoğan onların tarz-ı hayatından hazzetmiyor. Hatta Erdoğan fırsatını bulsa TÜSİAD üyelerinin bütün servetlerine el koyacak kadar kendilerine diş biliyor. En yakın misali bizzat yaşadılar. Tek suçları Hizmet Hareketi’ne mensubiyet olan Boydak ailesine TÜSİAD üyesiyken gayri insanî ve gayrî hukukî biçimde bedel ödetildi.


BOYDAK’A KELEPÇEYE TÜSİAD SESSİZ KALDI

Saray’ın paşa gönlünü hoşnut etmeye yanaşmadıkları için Boydak’a reva görülen zulme TÜSİAD mütereddit ve muvakkat direnişle mukabelede bulunduğu gün Erdoğan gökte aradığı fırsatı yerde bulmuştu. Eline kelepçe vurulan Memduh Boydak, TÜSİAD yönetim kurulu üyesiyken Sincan Cezaevi’ne götürülmüştü. Gazete ilanları ile hükûmetlere geri adım attıran TÜSİAD’dan eser kalmadı. Mustafa Koç’un vefatını müteakip Saray’a şirin görünme gayretkeşliği iyiden iyiye gün yüzüne çıktı. Otoriter liderler hep ‘dalkavukların’ omuzlarında yükselmiştir.

Erdoğan hep yaptığı gibi Boydak operasyonu ile nabız yokladı. TÜSİAD zannettiği kadar güçlü değilmiş. Artık hayalini kurduğu tek adam rejiminin sermaye ayağını şekillendirebilirdi. TÜSİAD gibi beyne’l-milel irtibatları olan bir odağı korkutup sindirebilecekti. Bu kozu servet transferinde kullanacaktı. Yeni ihalelerde zaten nidüğü belirsiz kimseleri tercih ederek bir nevi suyun yönünü değiştirmişti.


TÜSİAD’IN İÇİ KAYNAYAN KAZAN MİSALİ

Sıra TÜSİAD’ın itibarını zedelemeye gelmişti. Kullanıp atmakta Erdoğan’ın eline kimse su dökemez. İçeriden bazı ailelere hiçbir vakit tutmayacağı bazı vaatlerde bulunacak, böylece diğer aileleri tahrik etmek, patronlar kulübüne nifak tohumu atmak kolaylaşacaktı. Nitekim öyle oldu. Erdoğan son YİK’e o bazı ailelerin ısrarıyla davet edildi. Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları sicili berbat halde iken, batıdaki gazeteler Erdoğan ile ‘diktatör’ kelimesini yan yana kullanırken varlıklarını liberal ekonomiye borçlu olan TÜSİAD üyeleri Erdoğan’a hoşâmedide bulundu.

TÜSİAD, herhangi bir mevzuda (vergi oranları gibi teknik bir meselede bile) bu tarihten sonra Avrupa Birliği ve ABD nezdinden herhangi bir talepte bulunamaz, bulunsa da beklediği alakayı göremez. Erdoğan’ın baskıcı rejiminin ekmeğine yağ süren bir TÜSİAD’ın batıda otuz senede bin bir emekle kazandığı itibarı kaybedeceği muhakkak.


TUNCAY ÖZİLHAN’IN SATIR ARASI MESAJLARI

YİK Başkanı Tuncay Özilhan, böyle bir ihtimalden endişe etmiş olmalı ki tenkitlerini konuşmasının satır aralarına serpiştirmiş. Tenkitler için Türkiye haricinden misaller vermesi ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ taktiği ile izah edilebilir.

Özilhan’dan birkaç cümleyi not ettim:

“Donald Trump (ABD Başkanı) yönetimi ilk yüz günü tamamlarken hayatın gerçekleri karşısında fantezilerin fantezi olarak kalmak zorunda olduğu ortaya çıkıyor. Fransa seçimleri merkez siyasete geri dönüşü işaret etti. İlaveten umudun ve yeninin karşısında eskinin tutuculuğun, korku siyasetinin ve milliyetçiliğin tutunamadığını da gösterdi.”

“Güçlü devletler gücün bir yerde temerküz ettiği değil farklı organlar arasında dağıldığı ve birbirini dengelediği yapılardır. Güçlü devlet olmanın şartı budur. Yürütme sütunu güçlenirken yasama, yargı, bürokrasi, bağımsız medya ve iş dünyası, sivil toplumun da çağdaş ve saygın bir demokrasinin temel direkleri olarak güçlenmesi gerekir.”


GAZETECİLERİN HAPSE ATILMASI SAYGINLIĞA DARBE

“Başta terörle mücadele yasası olarak kanun ve uygulamalarda düşünce suçu alanı oluşturmamaya duyarlı olmakta yarar var. Dünya kamuoyunda ‘Türkiye hakkında düşünce suçları var, gazeteciler, akademisyenler hapiste şeklinde’ bahsi olması bizzat Türkiye düşmanı lobileri güçlendirmekte siyasî ve ekonomik millî menfaatlerimize ve demokrasimizin saygınlığına darbe vurmaktadır.”

“Popülist liderlerin artması ülkeler arasındaki iş birliğinin yerini çatışmaya bırakması ihtimalini güçlendirdi. Ülkelerarası işbirliği yerini çatışmaya bırakırsa ne olur gayet iyi biliyoruz.”

“Referandum değişikliğine evet denmesine karşılık hayır oylarının evet oylarına yakın olması bundan sonraki süreçte değişikliğe karşı çıkanlarının endişe ve itirazlarının olabildiğince hesaba katılması gerektiğini gösterdi.”

“Türkiye AB arasında gerilim değil, işbirliği olmasını gerektiriyor. Bu mantık karşılıklı olarak tesis edilirse daha önce de olduğu gibi, AB sürecinde ilerledikçe Türkiye dünyanın yükselmekte olan ülkeleri arasında öne çıkar, ekonomik cazibe ve demokratik referans kaynağı olur.”


BAZI İSİMLER O DAVETE İCABET ETMEDİ

Özilhan’ın satır arasında kalan tenkitleri, patronlar kulübünde günlerce müzakere edilen bir denge arayışının neticesiymiş. Salona girecek isimlerin Saray’dan tek tek akredite edilecek olması ciddi rahatsızlığa sebebiyet vermiş. YİK hazırlıkları esnasında TÜSİAD’ın geleneklerinden taviz verilmesine üyelerden itiraz sesleri yükselmiş.

Yukarıdaki cümlelere sirayet eden ‘mesafeli duruş’, AB’nin ateş püskürdüğü bir dönemde Erdoğan ile aynı kareye girilmesini riskli bulan ailelerin endişelerini gidermek maksadıyla Özilhan’ın konuşma metnine derc edilmiş. Böylece TÜSİAD bünyesindeki tartışmaların büyümesine, ihtilafın gazete sayfalarına aksetmesine mani olunmuş. Mamafih o gün bazı üyeler ‘acil bir işi çıktığı için’ salona gelememiş. İsimlerini teyit ettim. Hukukun askıya alındığı iklimden zarar görmemeleri için onları mahfuz tutacağım.


BU SAATTEN SONRA TÜSİAD NE DESE BOŞ

Erdoğan zaviyesinden tablo zaten farklı. Özilhan’ın sözlerinin kıymeti yok. Bir kulağından girip diğerinden çıkacak. Bildiğini okumaya devam edecek. Aynı toplantıda TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in OHAL’in bir an evvel kaldırılması talebine verdiği cevap Erdoğan’ın nasıl bir Türkiye tasavvur ettiğinin ipuçlarını verdi: “OHAL endişelerini anlamakta zorlanıyorum. OHAL bizim sanayicilerimizin işadamlarımızın neyini engelledi? Eğer OHAL şu anki işleri engelliyorsa oturur onu konuşuruz. Ama şu an böyle bir şey söz konusu değil. OHAL işadamlarımızın daha rahat iş görmesini sağlıyor. Kusura bakmayın.”

Bütün bunlar demek oluyor ki Erdoğan ‘tamam’ diyeceği vakte kadar Türkiye, OHAL rejiminden çıkamayacak. Mahkemelerin iflas erteleme kararı alamaması, nakit krizinin büyümesi, yabancı sermayenin gelmemesi, 104 bin esnafın iflası, rekor kıran işsizlik ve el konulan şirketler işadamlarını endişelendirecek kadar vahim hâdiseler değilmiş. İşadamları ziyadesiyle rahatmış. Kimse kusura bakmasın!


TÜSİAD İÇİN DE YOLUN SONU GÖRÜNDÜ

Demek ki demokrasi takiyye ile yürümüyor. Tuncay Özilhan’ın satır aralarına serpiştirdiği itirazlarla demokrasi de mülkiyet hakkı da muhafaza edilemez. YİK, TÜSİAD üyeleri için imayla dahi olsa demokrasiden bahsedebilecekleri nihai toplantıydı. Ne yazık ki öyle!

Partili Cumhurbaşkanlığı, nam-ı diğer Erdoğan tarzı Başkanlık’ta farklı kesimlerin talep ve endişeleri kale alınmayacak. Erdoğan, TÜSİAD’ın amel defterine yazdığı eksilerin hesabını muhakkak soracak. Yanlarına koymayacak. Beyaz Türkler diye maruf ailelerin temsil ettiği sermayenin yanına bırakmayacak.


YERLİ ARABA AZARI YANLARINA KÂR KALDI

TÜSİAD’ın içine düştüğü zillete bakın ki Erdoğan hiçbir demokratik talebe müspet cevap vermediği gibi üstüne üstlük ‘yerli araba’yı imal etmedikleri için hepsini azarladı. O kadar ihale verdiği MÜSİAD üyelerinden ümidini kesmiş olmalı ki TÜSİAD’da, “Şu işe bir el atın” dedi. Bunları söylerken miting meydanlarında halkı kandırdığını, Türkiye’nin yerli araba imal edebilecek bir kapasiteye ulaşamadığını bakın nasıl itiraf etti: “Şu anda altyapıyla ilgili olarak kendimizi en gelişmiş ülkelerle yan yana koyalım, onlarla aynı seviyeye geldik ama daha çok şeyler yapmamız lazım. Değer üreten markalara ihtiyacımız var. Yerli otomobilde arzu ettiğimiz neticeye ulaşamadığımızdan dolayı üzüntü duruyorum.”


TOPYEKÛN BİR TEFESSÜHLE YÜZLEŞİYORUZ

Erdoğan’ın TÜSİAD YİK’e davet edilmesinden kürsüde sarfedilen sözlere kadar sinen ikiyüzlülüğü, kadife eldivenle vurulan yumrukları tarafların hazım sistemine havale edip geçiyorum. Siyasî, iktisadî, içtimaî, ticarî, ahlakî tefessühle (çürüme) yüzleştikçe daha nice kişinin maskesi düşecek.

Türkiye’nin içine düştüğü dipsiz kuyuda nasıl debelendiğini yine Erdoğan tarif etti: “TÜSİAD üyelerinden bu konuda cesaretli bir atılım bekliyorum. Eğer bu salondan bir babayiğit çıkartamıyorsak bu dükkânı kapatıp gitmemiz lazım.”

Cesaret ve atılıma hasret kaldığımız doğru. 200’e yakın gazeteci mahpusken, TUSKON ve TÜSİAD üyesi işadamlarına kelepçe vurulurken, demokrasi ve insan hakları kör bıçakla kuytuda boğazlanırken o salondan bir babayiğit çıkmadığına göre dükkânı kapatıp gidin.

Araba olmasa da olur…

[Semih Ardıç] 22.5.2017 [TR724]