Ahlakın mümincesi [Dr. Hüseyin Kara]

Yaratılıştan getirilen sâf ve temiz fıtratın, İslam dininin kurallarına uyarak şuurlu bir biçimde sürdürülebilir hale getirilmesine ahlak denmektedir. İyiye de kötüye de meyyal olarak dünyaya gelen insan, her şey olmaya müsaittir. İlâhî dinlerin gönderiliş sebebi; insanın iyi taraflarını öne çıkartıp, kötülüklerden korunmasını sağlama maksadına yöneliktir. Allah’ın gönderdiği bütün peygamberlerin birer ahlak abidesi olarak yaşayıp ümmetlerine örnek olmalarının altında yatan gerçek de budur.

Mekârim-i ahlâkı en üst düzeyde ancak peygamberler temsil etmişlerdir. Çünkü onların Mürebbi’leri Allah’tır. Başka türlü; put ustası Azer’in oğlu olan İbrahim’den Allah dostu Hz. İbrahim (as), Firavun’un sarayında gençliğini geçiren Musa’dan da ulü’l-azm peygamberlerden biri olan Hz. Musa ( as ) olamazdı. Hele cahiliyet döneminde yetim ve öksüz yetişen Efendimiz( sav )  de ‘’Muhakkak sen yüce bir ahlak üzeresin’’ (Kalem, 68/4) ilâhî hitabına mazhar olamazdı. Aynı zamanda, yeryüzünde en kaliteli ve ahlaklı kuşakları da her zaman peygamberler yetiştirmeye, Allah’ın izni ile, muvaffak olmuşlardır. En olumsuz çevre şartlarında yaşayan topluluklarda bile, peygamberlere muhatap olan talihli insanlardaki iyiye doğru ahlâkî değişimler bunun en açık ispatıdır.  Bu konuda; Hz. Cafer-i Tayyar’ın Necaşi’ye karşı hitabındaki ifadeleri ile Hz. Ömer’in ( ra )  itirafları çok çarpıcı beyanlardır. Her ikisi de; ‘Bizler cahiliye döneminde şöyle böyle iken, İslam dini sayesinde şimdi bu konumdayız.’ demişlerdir.

Beşerde bu ahlâkî gelişim ve iyiye doğru değişimin fizikî şartlarını ve merhalelerini sıralarken; aile ortamını başta saymamız gerekir. Ardından eğitim ve öğretim sürecini ve nihayet çevre şartlarını dikkate almak gerekmektedir.  Şartların hepsi olumsuz olsa bile, bu kuralın istisnası peygamberlerdir. Onlar mevcut şartlara göre değil, Müsebbib-ül Esbab olan Allah’ın elçileri olmaları itibariyle kurallar üstü bir nizama tabidirler. Çünkü; sıdk, emanet, ismet ve fetanet onların ortak vasıfları, tebliğ de ortak vazifeleri idi. Bu ilâhî altyapıları onların tebliğ, temsil ve irşad görevlerini ifa edebilmelerinin olmazsa olmaz şartıdır. Efendimiz (sav), Ashabının bununla ilgili sordukları bir soruya karşılık; ’’ Beni Rabbim terbiye etti de, benim terbiyem ondan dolayı güzel oldu.’’ (Keşf’l-hafâ, 1/72 ) cevabını vermiştir. Efendimiz’i (sav ) hayatta iken görememiş fakat güzel ahlakını duymuş Tabiinden gençler ise bu soruyu Hz. Aişe Validemize sorduklarında ‘’Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’andı.’’  diye cevap verdi. (Müslim) Efendimiz( sav ) ruhunun ufkuna yürürken, geride ümmetine emanet olarak bıraktığı Kur’an ve Sünnet, peygamberânî bir ahlakın temellerini barındırıyor ve Ashab Efendilerimiz de o ahlakı yaşanır halde tutuyorlardı. İslam dininin getirdiği ahlak sistemi kıyamete kadar yaşayacak ve onu yaşatacak kaliteli müminler de her zaman bulunacaktır. Bunda hiç şüphe yoktur.

Her ne kadar insanlar farklı  analardan dünyaya gelse ve farklı yüz hatlarına sahip olsalar da alacakları ortak terbiye onları davranış birlikteliğine kavuşturur. Ayrı coğrafyaların ayrı renkli insanları olsalar da bu değişmez. Çünkü terbiye ruha işlenen bir güzellik olup, fizikî farklılıklardan etkilenmez. Evrensel bir din olan İslamiyet’in farklı coğrafyalarda yetiştirip terbiye ettiği müslümanlara bakıldığında; kadın-erkek iyi yetişmiş her müslümanın, İslam’ın ortak ahlak değerlerine sahip olduğu gerçeği sosyologlar ve ahlakçılarca da desteklenmektedir. İnsanın vücudu, çocukluktan ihtiyarlığa doğru değişiklikler gösterdiği gibi, ruh dünyasında da bir takım iyiye veya kötüye  doğru değişikliklerin yaşanması normaldir. Ahlak, bu değişimin müsbet olanı ile ilgilenmektedir.  Onu da üç merhalede ele almak gerekir.

1-AİLE OCAĞINDAN ELDE EDİLEN AHLAK

İnsanın dünyaya geldiği ve ilk yıllarını geçirdiği aile ortamı onun ilk talimgâhı olması itibariyle çok önemlidir. Her şeyi ile ana ve babasına emanet edilmiş bir yavrunun terbiyesi ve yüksek ahlakî değerlerle büyümesi onların sorumluluğundadır. Çocuklarına helal rızık temininden tâ ahiret saadetlerine kadar evlatlarının; dünyaları kadar ahiretlerini dert edinen bir ana-baba çocuğuna bırakabileceği en büyük ve değerli mirasın güzel ahlâk olduğunun şuurunda olarak hareket etmelidir. Ahlâk prensiplerine değer veren ve hayatlarında yaşayan bir ailede doğmak, bir çocuk için elbette büyük bir talihliliktir. Ancak; bu hayat boyu ahlaklı olarak yaşamanın teminatı değildir. Aile ortamından sonraki merhalelerde korunup geliştirilmesi gerekenlerin tam tersine zayi edilmesi durumunda, insanların ne hallere düştüklerini, inançlı ana-babaların evlatlarının ahlâkî hiçbir değer taşımadıkları az da olsa müşahede edilmiştir. Ana-baba olmak çok şerefli bir konum olmakla birlikte yüksek sorumluluk taşıyan bir durumdur da. Evlatlarından dolayı dünyada mahcup olmanın yanında ahirette mahcup olmak da ana-babayı dilhûn edecek konular arasındadır.  ( Abese, 80/34,35,36)

2- EĞİTİM KADEMELERİNDEN ELDE EDİLEN AHLAK

Ahlâk değerlerinin eğitiminde, çocuğun hayatına aile ile birlikte ikinci sırada eğitim kurumları girmekte ve terbiye de çeşitlenmektedir. Eğer bu iki kurum aynı kaynaktan besleniyor ve aynı sorumluluk duygularını paylaşıyorlarsa; yani öğretmen ana-baba kadar, ana-baba da öğretmen kadar emanetlere sahip çıkıyor ve yaşantıları ile örnek oluyorlarsa bu iki kurum görevlerini tam anlamı ile ifa ediyor demektir. Bu nitelikli dayanışmadan çok güzel sonuçların çıkması beklenir. Bunun aksi ise büyük bir fecaat ve nesiller adına büyük bir yıkımdır. Eğer aileden alınan doğrular eğitim kurumlarındaki yanlışlarla yer değiştiriyor ve dinden kaynaklanan ahlak kuralları istihfaf edilip modernizme kurban ediliyorsa; bu çatışma ortamında ahlak sağlığı asla korunamaz. Milletimiz Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yaşadığı bu feci travmayı henüz bütünüyle atlatmış sayılmaz. Hatta inanç ve ahlak konularında aile ile eğitim kurumlarının çakışması pek çok gencin dünyasını da ukbasını da karartmıştır. Bu ise bir milletin en büyük kaybı sayılmalıdır.

3- ÇEVREDEN ELDE EDİLEN AHLAK

İnsanın yaşadığı ortam, ahlak açısından çok şeyler almaya da  vermeye de müsait olan bir çevredir. Aile çevresinden, arkadaş ve iş çevrelerine kadar bu etkileşim ahlakî yapıya da tesir etmektedir. Buna; okunan kitaplar, izlenilen tv kanalları ve sanal alem dahil edildiği zaman konunun boyutları uluslararası nitelik kazanmaktadır. Günümüzde gelişen kitle iletişim araçları ile bu durum kontrol edilemez bir hale gelmiştir. Artık eskiden olduğu gibi, şimdiki insanın çevresi sadece fizikî ortamdan ibaret değildir. Hatta sanal dünyanın genişliği insanın fizikî çevresini daracık hale sokmuştur, denilebilir. Aynı ortamı paylaşan dostlar bile, artık kendi aralarında tatlı tatlı sohbet etmek yerine; ya açık olan bir tv programını sessizce izlemeyi veya kendi akıllı telefonu ile dünyayı takip etmeyi yeğlemektedir.

Bu çevre; eğer ahlakî değerlerin paylaşımında kullanılabilse, sohbet-i canana fırsat verilip kitap müzakerelerine zemin oluştursa, arkadaşlıklar candan olabilse… Böyle bir proje insanlığın yeniden dirilmesine çok ciddi katkı sağlayabilir. Hatta insan ailesinden ve eğitim süreçlerinden bir güzellik alamadan gelip böyle bir kaliteli hizmet çevresine katılsa, dünya ve ahiret hayatını düzene koyacak prensipleri bu ortamdan elde edebilir.

Hizmet, aynı zamanda bir ıslah hareketi olması itibariyle, bozulan aile ortamını yeniden ıslah edip düzeltmeye, değerlerini inkâr eden eğitim süreçlerini ilim ve irfan kurumlarına dönüştürmeye ve nihayet çevreyi de insanın kalp ve kafasını zindeleştiren bir ortama dönüştürmeye muvaffak olmuştur. Bu doğru projeyi, dünyanın farklı coğrafyalarındaki farklı milletlerin evlatlarına da uygulayan Hizmet Hareketi’nin fedakâr ruhlu insanları, insan ahlakının sükût ettiği bir dünyada, karınca ezmez efendilerin yetişmesine vesile olmuştur. Önce insanın yaşayacağı ortamı kötülüklerden arındırmak, ardından güzelliklerin yeşereceği vasatı nezih tutmak sureti ile yeni neslin yetiştirilmesi ile Hizmet Hareketi insanlığa en büyük katkıyı sağlamıştır.

Hâsılı; mümin için ahlak çok elzem bir vasıf olduğundan; başta iman, ardından amel ve nihayetinde güzel ahlakın oluştuğu hayat, gerçek müminin hayatıdır. Bu unsurlar birbirlerinin lâzım-ı gayr-i mufarıklarıdırlar. Bizim dünyamızda bu unsurlar birbirlerinden asla ayrılamazlar. Zira imanın olmadığı yerde nasıl amel olmazsa, amel-i salihin olmadığı yerde ve kişide de asla mekârim-i ahlak olamaz. İnsanların bazı iyi huyları olabilir. Hatta bazı milletlerin kanun korkusundan dolayı iyi görüntüleri de olabilir. Bunların hiçbirisi bizim ahlak anlayışımıza denk olamaz. Herhangi bir davranışın ahiret boyutu yoksa, o davranış biçimi ahlakî sayılmamaktadır. Çünkü ahlâk, peygamberânî bir tavrın adıdır. Peygamberin yolunda ve izinde olmayanlarda böyle bir haslet ortaya çıkmaz. Vesselam.

[Dr. Hüseyin Kara] 6.11.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com   

Yeryüzü mirasçılarının yedinci vasfı [Abdullah Aymaz]

“Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken” başlıklı yazısında M. Fethullah Gülen Hocaefendi, diyor ki:

“Mirasçının yedinci vasfı, RİYÂZÎ DÜŞÜNCEDİR. Bir dönemde Asya’daki ilkler, daha sonra da batı, RÖNESANSINI riyazî kanunlarla düşünme sayesinde gerçekleştirdi. İnsanlık, tarihi boyu pek çok belirsiz ve karanlık şeyleri sayıların sırlı dünyasında keşfedip ortaya çıkarmıştır. Hurûfilerin ifratkâr davranışları bir yana, matematik olmayınca ne eşyanın ne de insanın birbirleriyle münasebetlerini anlamak mümkün  değildir. O, kâinattan hayata uzanan çizgide bir ışık kaynağı gibi yollarımızı aydınlatır, bize insan ufkunun ötelerini, hatta düşünülmesi taşınılması çok zor imkân âleminin derinliklerini gösterir ve bizi ideallerimizde buluşturur.

“Ne var ki, riyâzî olmak, matematikle alâkalı şeyleri bilmek değildir; o, matematiği kanunları ile düşünmek, insan düşüncesinden varlığın derinliklerine uzayan yolda sürekli onunla beraber olmaktır. Fizikten metafiziğe, maddeden enerjiye, cesedden ruha, hukuktan tasavvufa hep onunla beraber olmak. Evet varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce, hem ilmî araştırma çifte usulünü kabul etme mecburiyetindeyiz. Batı temelde, kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalıştı… her ne zaman İslâm ruhuyla içli-dışlı olmuş bizim dünyamız için, yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığınmaya ihtiyaç yoktur. Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve iman sistemimizin içinde vardır; elverir ki, o kaynağı ve o ruhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim… o zaman, varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin âhenkli cereyanını görecek ve herşeyi daha bir değişik temâşa ve zevk irfanına ulaşacağız.”

Üstad Bedizzaman Hazretleri, bir zatı iknâ hususunda riyâzî  düşünceyi nasıl kullandığını şöyle izah ediyor:

“Bir zaman –Allah rahmet etsin- mühim bir zât kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb’e gitmeye mecburuz. Israr ettim. Dedi: ‘Korkuyorum; belki batacağız.’ Ona dedim: ‘Bu Haliç’te tahminen kaç kayık var?’  Dedi: ‘Belki bin var.’ Dedim: ‘Senede kaç kayık batar?’ Dedi: ‘Bir –iki tane; bazı sene de hiç batmaz.’ Dedim: ‘Sene kaç gündür?’ Dedi: ‘Üçyüz altmış gündür.’ Dedim: ‘Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üç yüz altmış bin ihtimalden bir tek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da alamaz.’ Hem ona dedim: ‘Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?’ Dedi: ‘Ben ihtiyarım; belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.’ Dedim: ‘Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var.  Öyle ise, üç bin altı yüz günde, her gün vefatın muhtemel. İşte kayık gibi üç yüz binde bir ihtimal değil, belki üç binden bir ihtimal ile bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla, vasiyet et” dedim. Aklı başına geldi; titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim: ‘Cenab-ı  Hak korku damarını hayatı korumak için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır, müşkül elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Korku, iki, üç, dört ihtimalden bir ihtimal olsa, hatta beş altı ihtimalden biri olsa, ihtiyatlıca bir korku meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile korkmak evhamdır, hayatı azaba çevirir.” (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım)

Fıtratta fıtrî olarak riyazîlik cereyan ediyor. Kainatta en küçükten en büyüğe her şey riyazî hesaplarla ölçülü biçimli yaratılmış ve hareketleri ayarlanmış. Arılar âlemine girecek olursak mesela; önce keşif arıları gider incelemesini yapar; bal özünün kalitesi nedir? Toplamayan değer mi? Bir de mesafe ne kadar? Hepsini riyazi olarak hesaplar. Toplamaya gidecek olanlar da  benzini hesaplı alan vasıtalar gibi besinlerini ona göre alırlar. Fazla alırlarsa ona göre fazla bal özü ve polen getiremezler. Onun için riyazi dengeyi ona göre hesaplamaları gerekir…

Üstad Hazretleri Birinci Şua’da şöyle diyor:
“Beşincisi: Riyazî ilimlerin âlimlerinin, rakamların münasebeti içinde en lâtif düsturları ve avamca harika görünen kanunları bu tevafuklu hesabın cinsindendir. Hatta eşyanın fıtratında Cenab-ı Hak, bu hesabî tevafuku bir düstur-u nizam ve bir birlik, insicam ve âhenk kanunu… ve bir tenâsip ve ittifak vesilesi… ve bir güzellik ve ittisak (bir nizam dahilinde sıralanmak) prensibi yapmış. Mesela, nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, sinirleri, kemikleri hatta hücreleri, gözenekleri, hesapça birbirine tevafuk ederler. Öyle de bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek, yaprak, meyvece tevafuk ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevâfuk… ve istikbal baharlarının da, mâzi baharlarına Cenab-ı Hakkın iradesini gösteren sırlı ve az farkla uygun düşmeleri, muvafakatları, tevafuk etmeleri, Cenab-ı Hakkın bir ve tek olduğunu gösteren kuvvetli bir vahdaniyet şâhididir.

“İşte madem bu cifrî ve ebcedi tevafuk, ilmî bir kanun, riyazî bir düstur ve fıtrî bir prensip ve edebî bir usül ve gaybi bir anahtar oluyor. Elbette ilimler menbaı, sırlar madeni ve fıtratın tekvînî (yaratılış) ayetlerinin tercümanı ve edebiyatın en büyük mucizesi ve gaybın lisanı olan mucizeli beyan Kur’an, o  tevafukî kanunu, işaretlerinde istihdam ve istimal etmesi mucizeliğinin gereğidir…”

İşte Kainatta ve Kur’an’da geçerli olan bu riyazîlik hakikatı elbette yeryüzü mirasçılarının da bir vasfı olacaktır… Hocaefendinin dediği gibi riyazî düşüncenin gelecekte büyük yankıları olacaktır…

[Abdullah Aymaz] 6.11.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bülent Ecevit ve doğruluk tutarlılığı [Ali Emir Pakkan]

Türk siyasetinde bir Bülent Ecevit vardı. Nezaket ve tevazu sahibi, farklı görüşlere saygılı, şair ruhlu, entelektüel... Güç karşısında boyun eğmeyen, siyaseti zenginleşme aracı olarak görmeyen...

Aktif siyasette en uzun süre kalmış liderlerden biriydi. 1957’de girdiği siyaseti ara dönemler ve siyasi yasaklar hariç ölümüne kadar sürdürdü. Türkiye’nin dönüm noktaları ve değişim süreçlerinde hep adı vardı. Onu diğer liderlerden ayıran yönü, aynı zamanda bir düşünür, entelektüel ve şair olmasıydı. Değişime açık ve karizmatik bir liderdi. Kendi deyimiyle, ‘doğruluk tutarlılığı’ hayat felsefesiydi.

5 Kasım 2006’da kaybettiğimiz Ecevit, 1957-1972 arasında genç bir siyaset adamı olarak, İsmet İnönü’nün yanı başında yer aldı. Demokrat Parti’ye ve daha sonra Adalet Partisi’ne karşı verilen siyasi mücadelede ve kavgalarda hep ön saflardaydı. Gençlik hareketlerinin içinde bulundu. CHP’ye girdikten sonra genel sekreterlik gibi önemli bir görev üstlendi. İnönü’den sonra ikinci adamdı. 36 yaşında Çalışma Bakanı oldu. ‘Ortanın solu’ fikri ile devletçi CHP’yi Batılı anlamda bir sol parti yapma düşüncesindeydi. ‘Bu düzen değişmeli’ kitabı elden ele dolaşıyordu.

Liderliğe yükselişi, 12 Mart 1971 askerî muhtırasına karşı aldığı tutumla oldu. 12 Mart hükümetine bakan verilmesi konusunda İsmet İnönü ile ters düştü. Askerî yönetime karşıydı. Nihat Erim ara rejim hükümetine bakan veren İnönü’ye Ecevit hemen tepki gösterdi, CHP genel sekreterlik görevinden istifa etti. 1972’de CHP genel başkanlığına aday oldu ve 34 yıllık İsmet İnönü dönemini bitirdi. Yenilikçi fikirlerle halkın desteğini almayı başardı. Çok partili hayata geçildikten sonra CHP, ilk defa Bülent Ecevit’in genel başkanlığında seçim zaferlerine imza attı.

1974 ve 1977 genel seçimlerinde CHP’yi birinci parti yaptı. Ancak tek başına iktidar olacak sandalye sayısına ulaşamadı. MSP ile koalisyon kurarak bir tabuyu yıktı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yapan koalisyon hükümetinin başbakanıydı. Artık ismi dağa taşa ‘Karaoğlan’ diye yazılıyordu; ‘Kıbrıs fatihi, halkçı Ecevit’ti o. 1977 yerel seçimlerinde il genel meclisi oylarının yüzde 41,7’sini aldı. Belediye başkanlıkları seçiminde de oy oranı yüzde 48’di.

1974-80 yılları arasında Süleyman Demirel ile birlikte ülke yönetiminde söz sahibiydi. Artan şiddet ve terör olaylarının arkasındaki gerçeği biliyordu. Suikast girişimleri korkutamadı. ‘Kontrgerilladan hesap sormak bizim için bir borçtur’ diyerek ilk kez kontrgerilladan bahseden lider oldu. Ancak bu amacına ulaşamadı.

12 Eylül 1980’deki askerî müdahale ile siyasi yasaklı hâle gelen Ecevit, köşesine çekilmedi; Arayış dergisi ile demokrasiyi açıktan savunmaya devam etti.

CHP’den istifa edip siyasi mücadelesini yazılarla sürdüren Ecevit’i ne ardı ardına açılan davalar ne de hapis hayatı yolundan döndürebildi. Hiç susmadı. Siyasi yasakları ihlal ettiği gerekçesi ile hakkında 100’ün üzerinde dava açıldı. Devletin hariçteki nüfuzunu kıracak şekilde asılsız neşriyatta bulunmaktan TCK’nın 140. maddesi çerçevesinde yargılanıyordu! 3 Aralık 1981’de cezaevine girmeden önce BBC’ye verdiği röportajda; ”Dışarıda bir mahpus gibi yaşamaktansa, özgür bir insan olarak bir süre hapiste kalmayı tercih ederim.” diyordu.

Hapishanede ekonomik sıkıntılar içindeydi. Çevresi boşalmıştı. Kimse ziyaret etmeye cesaret edemiyordu. Rahşan Hanım, evinde para edecek ne var ne yok satmıştı. Ecevit’in mektuplarına cevap verecek maddi imkânlardan yoksun olduğunu bilen CHP İstanbul Gençlik Kolları’na mensup bir grup genç, Ecevit’e gönderdikleri mektupların içine 5’er lira koymaya başlamıştı. Hapishane yönetimi Ecevit’e gönderilen her mektubu açıyordu. Bu yüzden yönetim tarafından uyarılmıştı. Ecevit bir yolunu bulup genç sevenlerine mektuplarının içine para koymamaları tavsiyesinde bulundu. Onlar da artık mektupların içine para koymak yerine posta pulları koymaya başladı.

1987’de siyasi yasakların kalkmasının ardından yeni bir parti, yeni kadrolar ve yeni fikirlerle yoluna devam etti. 1980 öncesi CHP’de yapamadıklarını âdeta DSP ile denemiş, özellikle ‘dine saygılı laiklik’ söylemi ile dindar, muhafazakâr kitlelerin de ilgisini çekmeyi başarmıştı.

Okuyan, yazan, felsefe ve tarihe meraklı bir siyaset adamıydı. Ezberleri bozuyordu. Ona göre; Osmanlı’nın son sultanı Vahdettin’e ‘vatan haini’ denmesi doğru değildi. ‘İstese Padişah, yurtdışına hazineyi çıkarırdı ama o kendisine yetecek küçük bir miktar alarak ülkeyi terk etmişti.’ Bu düşünceleri devrim niteliğindeydi.

Demokrasiye balans ayarı diye tarihe geçen 28 Şubat sürecinden sonra, 1999’da yapılan seçimlerden DSP birinci parti çıktı; MHP ve ANAP ile kurulan koalisyon hükümetinin başbakanı Ecevit oldu. Askerin siyaset üzerindeki gölgesi sürüyordu.

Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi 28 Şubat sürecinde de bugünkü gibi saldırılara maruz kalmıştı. Sosyal demokrat Başbakan Ecevit bunlara hiç itibar etmedi. MGK’de sunulan brifing sonrasında, “Siz öyle düşünüyorsunuz. Ben eskisi gibi düşünmeye devam ediyorum.” diyerek 28 Şubatçılara karşı dik durdu.

Türk cumhuriyetlerinde açılan okullara hep sahip çıktı ve onlardan ‘Okullarımız’ diye bahsetti. Ecevit’e göre Gülen, ‘Çağdaş ve kuşku uyandırıcı tavırlardan uzak birisi’ydi. Hizmet Hareketi’ne saldırılar sürerken, 29 Şubat 2000’de Arnavutluk gezisi sırasında şöyle konuştu: “Bazı çevrelerce eleştirilmeyi göze alarak çalışmalarınızı tebrik ederim. Yurtdışındaki bu tür okulların gelişmesinden kıvanç duyuyorum. Bunu her vesileyle dile getirmeyi borç biliyorum. Osmanlı Devleti’nin çok geniş alanlara yayıldığı zamanlarda bile, Türk dili ve kültürü bu kadar geniş bir alana yayılmamıştı.”

Siyaseti zenginleşme aracı olarak görmeyen Ecevit’in adı hiçbir zaman yolsuzluklarla anılmadı. Başbakanlık ve bakanlık dönemlerinde mal varlığında artış olmadı. Dürüst bir devlet adamıydı. Eşi Rahşan Ecevit de lüks ve israfı sevmiyordu. Rahşan Hanım, kayınvalidesinin hediye ettiği yüzükleri bile takmadı.

Ecevit çiftinin hep mütevazı bir hayatı oldu. Evine gelen misafirlerine Rahşan Hanım, kendi elleri ile çay yapıp ikram etti. Ecevit devlet kadrolarında liyakate önem veriyordu. Farklı görüşlerden insanlarla çalıştı. Oran Sitesi’ndeki mütevazı evinde siyaseti noktaladı.

24 Eylül 1982’de Bülent Ecevit, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nden eşi Rahşan Ecevit’e yazdığı mektupta; "Toplumla birlikte sürükleniyoruz tünele. Kurtulursak toplumla birlikte kurtulabileceğiz ancak. Bunu da biliyoruz. " diyordu.

Rahmetle anıyorum..

[Ali Emir Pakkan] 6.11.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Dünyayı unutmak ve çilesizlerin tehlikesi [Veysel Ayhan]

Hızır çeşmesine doğru – 6

Hz. Mevlana’nın açtığı kapıdan girince Kehf Suresi, pek çok hakikatin anahtarı olarak karşımıza çıkıyor. Hz. Musa aklı, Hz. Hızır vahyi temsil eder. Hz. Musa’nın şaşırma ve hayreti vahiy karşısında aklın şaşkınlığını ifade eder. Hz. Musa, Hz. Hızır’ı bulmak istemektedir. Ona balığı yitirdiği yerde Hızır’ı bulacağı, söylenmiştir. “Balık” bir semboldür. Zahiri olarak ne olduğu açık ve muhkem değildir. Müteşabih olarak adlandırılabilir. “Balık” ile ilgili Lem’alar’da şöyle denir: “Arz iki kısımdır: biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır… İnsanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır.” Yani dünyayı ve hayatı ifade eden önemli bir semboldür.

Bu konu Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar’nda şöyle ifade edilir:

“Mantık ve rasyonalizm, kalbe ve ruha teslim olmak zorundadır. Burada masum gibi görünen çocuk öldürülüyor, yıkılması gereken duvar tamir ediliyor ve teşekkür edilmesi gereken yerde iyi insanların gemisi deliniyor. Böylece anlıyoruz ki, akıl, ledünden açılmış bir pencere karşısında her zaman yeterli olmayabiliyor. Onun için esas olan, dinin ruhuna teslim olmaktır. İnsan, dünya ve mâfîhâdan tecerrüt edip tam soyunmadıkça ledünnî hakikatleri alabilme melekesini de elde edemez. Onun için, kalben dünyadan uzaklaşıp, ukbâya yaklaştırıcı bir seyre ihtiyaç vardır.”

“- Gördün mü? dedi, o kayanın yanında mola verdiğimizde, ben balığı unutmuşum! Muhakkak ki onu sana söylememi unutturan da şeytandan başkası değildir. Doğrusu balık, çok acayip bir şekilde canlanarak denizde yolunu tutup gittiydi.” (18/63)

Bu bakış açısıyla Hızır çeşmesinden ab-ı hayat içmek için yola çıkanların “balık” (dünya, mal, mülk) eşliğinde Hz. Hızır’a ulaşmaları mümkün değil. Onu “unuttuklarında” Hz. Hızır’a giden yol açılıyor. Ve unuttukları o ölü “balık” canlanıyor. Deryaya karışıyor. Veya “balık/mal, mülk”, “sadaka” olup denize yol buluyor ve gerçek hayatiyete kavuşuyor. Temel olarak dünya malı, para ve servet, tıpkı kıssadaki tuzlanmış ölü balık gibidir. Fani ve ölümlü dünya malına ebediyet kazandıran onu “unutmaktır”. “Terk-i dünya” ile unutulunca canlanır, yolunu bulur ve deryalara karışır.

İşari olarak böyle yorumlayınca “dünya”yı unutma Hz. Hızır’a kavuşmanın bir anahtarı oluyor. Ve bu “unutmanın”,“kaybedişin” Şeytan’dan olduğunu düşünen yol arkadaşı yolculuğun sonraki kısmına katılmıyor veya katılamıyor. Sadece Hz. Musa, Hz. Hızır’a mülaki oluyor.

Bu sebeple Hz. Musa emanet bir sepette taşıdığı dünyayı/ölü balığı “unutuyor” geride bırakıyor ve yolculuğa hak kazanıyor.

HIZIR’LA MÜLAKAT

Biz de o yola düşüp Hızır’a mülaki oluyoruz. Hikmetini çözemediğimiz hadiseler, yıkımlar, ölümler dalga dalga geliyor.

“İhata edemediğin şeye (arka planını bilmediğin hadiseye) nasıl sabredeceksin?” (18/68) soruları art arda önümüze geliyor. Gemiden bir tahta eksilmiyor. Kader geminin tüm tahtalarını söküyor. Kaderin hükmüne razı oluyoruz. Masum gençler, çocuklar zindanlarda göz göre göre ölüme mahkum ediliyor. İşkence ile öldürülüyor. Tam mesleklerine kavuşacakken binlerce masum okullarından atılıyor. Kadere taş atmıyoruz. Hızırî hikmetlere râm oluyoruz.

“Tekrar yola devam ettiler. Nihayet bir şehre varıp o şehir halkından yiyecek istediler, ama ahali bunları misafir etmemekte diretti. Bu sırada (Hızır) orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar görür görmez onu düzeltiverdi. Mûsâ: “İsteseydin” dedi, “elbette buna karşı iyi bir ücret alabilirdin.” (18/77)

‘KÖTÜLÜĞE İYİLİKLE MUKABELE’ DERSİ

Bu ayetle Hz Hızır ile verilen bir başka ders “kötülüğe iyilikle mukabele” etmek.

“Kötülüklere karşı iyilikle mukabelede bulunun. İyiliğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak ihsan değildir. Kötülüklere karşı iyilikte bulunmak ihsandır. Kötülükleri iyilikle savma ahlak-ı âliye-yi İslamiye’dendir.” (Bamteli)

“Dünyaya o Hızır çeşmesini götürüyorsunuz, ulaştırıyorsunuz. Ona vesile olan tazyikler, Cenâb-ı Hakk’ın değişik tecelli dalga boyunda rahmetinin ifadesidir. Siz o baskıları görmeseniz, dünyanın çok muhtaç olduğu âb-ı hayata dünya ulaşamazdı, mum tutuşturmaya ulaşamazdı. Bir mesaj götürüyorsunuz, bütün dünya insanlığı, başkalarıyla da yaşamanın mümkün olduğunu görüyor, bir huzur dünyasının emarelerini görüyor, okuyor. Bu da zannediyorum Enbiyaların mesajının gölgesinde (gölgesi kaydı çok önemli) insanlık için yapılması gerekli olan en önemli şey. Bir huzur dünyası, bir selam-ı âlem. Olumsuz şeyler yapanlara karşı bile “selam” deyip, onlara esenlik çakmak. Dünyanın böyle bir atmosfere, böyle bir oluşuma ihtiyacı var. Kim bilir belki de bugün muvakkaten ve lokal olan bir yerdeki tazyikler, döl yatağında bu mübarek oluşumları besliyor.” (Bamteli)

Bu düşünceyi rehber ediniyoruz. Gittiğimiz ülkelerde, hatta kovulduğumuz mekanlarda gönülsüzce işimize bakıyoruz. Kalpleri imara devam ediyoruz. Hz. Hızır’ın bila ücret yıkılmaya yüz tutmuş duvarı tamir ettiği gibi biz de “Bila ücret” yıkılan yuvaları/yıkılan köprüleri onarmayı sürdürüyoruz. El üstünde tutulmasak da hüsn-ü kabule mazhar olmasak da “imar”a azmediyoruz.

ÜCRET İSTEMEK…

İlk iki olayda Hz. Musa’nın iki soru ve itirazı var: “E harakte? E katelte?” (Türkçe “(Gemiyi) nasıl delersin, (Çocuğu) nasıl öldürürsün” anlamında)

“…İçindeki yolcuları denizde boğmak için mi yaptın bunu? Vallahi çok korkunç bir iş yaptın!”(18/71)

“…masum ve günahsız bir canı, kısas hükmü ile bir can karşılığında olmaksızın mı öldürdün? (18/74)

İlk iki olaydaki soru ve itiraz kamu hukuku ve kul hakkı ile ilgili. Yapılan itiraz hakperestlik namına. Hz. Hızır bunlarda nisyan ve özrü kabul ediyor.

Son olayda ise sitem ve merak var. Çünkü Hz. Musa, Hz. Hızır’da  o ana kadar gördüğü “menfi” hareketlerin rağmına bir davranış görüyor. Hayret ve merak uyanıyor. Aslında soru yok.

“Mûsâ: -İsteseydin, dedi, elbette buna karşı iyi bir ücret alabilirdin.” (18/77)

Hz. Musa hemen üstteki “Sana bir daha soracak olursam, bundan böyle benimle hiç arkadaşlık etme! Artık özür dileyemeyecek hale geldim.” Sözünü aslında çiğnemiyor. Sözünde duruyor.

Üçüncü olayda itiraz yok. Fakat bu istifsar (tefsirini öğrenme isteği) şer-i şerif ve hukuk endişesi içermiyor. İtiraz olmamasına rağmen sadece “Ücret alabilirdin!” sitemi var.

Kur’an’da peygamberler on üç yerde “Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in) in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn” ayetini seslendirir. “Bu hizmetten ötürü sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemin’dir.” Bu peygamberlerin önemli bir vasfını ifade eder.

Hz. Hızır, itiraz ve soru olmamasına rağmen Hz. Musa’nın bu merak ve istifsarından bu sebeple mi rahatsız oldu bilmiyoruz.

Ama Efendimiz (sav) bu vakayla ilgili şöyle buyurur: “Allah’ın rahmeti bizim ve Musa’nın üzerine olsun. Arkadaşına biraz daha dayanabilseydi daha ne acayip şeyler görecekti.”

Fakat sonuç olarak surenin başlarında Ashab-ı Kehf’i yakalatan “bi verıkı-kum” (18/19) (para) meselesi burada da ortaya çıkıyor. Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın yolculuğunu bitiriyor. Demek ki Hızır çeşmesi’ne ulaşmayı düşünenler için “davası” için saray hayatını terk etmiş istiğna kahramanı Hz. Musa ders olmalı. Onun istifsarı aracılığıyla bize bir ders veriliyor. Peygamberlerin hayalinden men edildikleri bir husus “dava-yı nübüvvetin vârisleri” için gerçeğinden kaçılması gereken biz imtihana dönüyor.

SON DERS: İNCİNMEMEK

Bu, “İlk dersi incitmemek, son dersi incinmemek olan mânevî tahsil”imizin gereği. Allah’ın “ihlas”lı amellerimizi hangi büyük semerelere çekirdek yapabileceğini Hz. Hızır’dan öğrendik. Şimdi bilmeseler de hicret edilen ülkelerin nesilleri ileride onlara sunduğumuz “hazineleri” (18/82) keşfedecektir.

Kaderi sorgulamayarak sabırla Hızır’la yolculuğumuza devam ediyoruz.

Hızır, “hadr”dan gelir. Manası yeşildir ve sonsuz hayatı ifade eder. Hz. Hızır’ın geçtiği yerler yeşillenir. Bu sebeple “Hızır” bir bahar sembolü olarak da kabul edilir. Bu yola çıkacaklara açılan bir sonraki merhalede “Zülkarneyn” vardır. Açılacak kapıları ve “bahar”ı yani “Zülkarneyn faslını” Kur’an şöyle va’dediyor:

“Biz ona dünyada geniş imkânlar verdik ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda (akıl, ilim, kuvvet, servet ve idarecilik gibi) sebep ve vasıtalar ihsan ettik. Gün geldi, gerekli imkânla donanmış olarak batı yönünde sefere çıktı.” (18/84,85)

Hocaefendi “Kehf” sürecini anlattıktan sonra ümidini eski yıllarda şöyle ifade eder: “Şimdi ise dünyanın dört bir yanında İslâm adına gösterilen gayretlerin semere vereceği günlere bir yürüyüş var. Mağarada kalma müddeti tamamlandıktan sonra bahar ve gül devri bütün debdebesiyle tülleniyor gibi…” (Prizma)

ÇİLESİZLER TEHLİKESİ

Hızır çeşmesine gitmek zordur. Hizmet etmek çilelidir. Her türlü hatadan âri olarak mahkeme kurmak ve insanları yargılamak ise kolaydır. Konforlu ve rahat olan budur. Genelde bu ruh hali  hamlıktan, Hizmet’in çilesini çekmemiş olmaktan kaynaklanır. Hayatı boyunca taş üstüne taş koymamış olanlar suret-i haktan gözükerek deprem sonrası bir anda inşaat mühendisi ve mimar kesilebilirler.

En doğrusu bunlardan da incinmemeyi başarmak ve onlara muhatap olmamaktır.

Zihin Harmanı bu tiplere karşı bizi uyarır:

“Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez. –Hafizanallah– böyle bir şey olsa ben yine: ‘Çalışır, tekrar çoğalırız.’ der, yoluma devam ederim. Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları… İşte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur. Zira Saadet Asrı’nı dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslâm âlemini kan gölü hâline getirmişlerdir.

Evet, o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbab’lar, Ammar’lar ve Bilal’ler değildir. Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa – elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir- bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir. Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbim’e şöyle niyaz ettiğimi itiraf etmeliyim: ‘Rabbim, art fikirli insanları Sen bertaraf et. İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!’ Âmin.”

[Veysel Ayhan] 6.11.2017 [TR724]

Asılsız ihbar mektuplarıyla karartılan hayatlar [Mehmet Yıldız]

Almanya’nın Köln şehrinde El-De Hause isimli bir müze var. Hitler döneminde kullanılan yöntemlerin sergilendiği bu müzenin bir bölümünde Gestapo’ya gönderilen mektuplar sergilenir. O günlerde Hitler’e bağlı gizli polis teşkilatı Gestapo, herkesin herkesi ihbar etmesini zorunlu hale getirmiş. Bir komşusunu, hatta akrabasını, kardeşini bile ihbar etmeyen çok ağır bir şekilde cezalandırılıyor. Ve mektupların içinde: “Kardeşim Rudolf bir yemekte Hitler’i beğenmediğini söyledi…” “Komşum Petra, bir Yahudi olan Frau Schmid’in iyi bir insan olduğunu belirtti…” gibi onlarca örnek var. Kardeşini, akrabasını, hatta kendi çocuğunu bile ihbar eden yüzlerce soysuz insanın yazdığı mektuplar var. Gestapo, bütün bir halkı ihbarcı yaparak “istihbarat toplama” işini kolaylaştırmış. Ve bu ihbarlar sonucu yüzbinlerce insan toplama kamplarına gönderilmiş veya katledilmiş. (*)

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Erdoğan’ın muazzam paralar ödeyerek inşa ettirdiği Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda sıklıkla yapılan muhtarlar buluşmalarının temel amaçlarından biri de her muhtarı Saray’ın muhbiri yapmaktı. Bir konuşmasında muhtarlara “Hangi evde kim olduğunu, kimin nesebinin (akrabalık, baba tarafından hısımlık) ne olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Bunları tek tek tesbit edip yetkili makamlara, gerekirse bizzat bana kadar bildireceksiniz…” diyerek ihbar talimatını veriyordu.

15 Temmuz’dan sonraki 3 ay içinde emniyet birimlerine 40 binden fazla ihbar geldiği açıklanmıştı. Açıklamayı yapan yetkililer, gelen ihbarların büyük bölümünün kişisel problemlerden kaynaklanan kin ve nefrete dayalı, asılsız ihbarlar olduğunu da belirtmişler. (*) Bunun istisnası, ihbar edilen şahsın Hizmet Hareketi’yle uzaktan yakından ilgisi varsa ihbarın asılsız olup olmadığına bakmaksızın işlem yapılmış, halen de yapılıyor. Şimdi 15 Temmuz’un üzerinden 15 ay geçtiğine göre bu rakamı en az 5’le çarparak yüzbinleri bulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O günden bu yana ihbar sistemi daha da geliştirildi, bir zamanlar popüler olan Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER), fiili başkanlık sistemine geçişle birlikte yerini Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER)’e bıraktı.

Birine husumetiniz mi var, yazın CİMER’e ‘F..ÖCÜ’ diye, hayatını karartın. Savcıların böyle bir ihbarı ciddiye almaması düşünülemez. Hele ki sülalesinden birinin azıcık Hizmet’le irtibatı varsa yandı. Bunun binlerce örneği var.

Eşinin yerine rehin alındı

Yurtdışında yaşayan bir arkadaşım anlattı. 15 Temmuz öncesinde eşi ve çocuklarını da alarak bayram ziyareti için İç Anadolu’da bulunan memleketine gidiyor. Bir süre önce babası vefat etmiş. Memlekette olan ağabeyi, babasından kalan tarlaları ekip biçmekte. Bu bayram ziyareti esnasında, ağabeyin bir talebi olur; babasından kalan tarlaların tapusunu kendi üzerine geçirmesini ister. Kardeşi, zaten ben yurtdışındayım sen ekip biçmeye devam et, tapu işini boş ver deyip geçiştirir.

Sen misin bunu diyen. 15 Temmuz’dan birkaç gün sonra bizzat Erdoğan’ın teşvikiyle başlayan ihbar furyasından yurtdışında yaşayan kardeş de nasibini alır. Ağabeyi tarafından ‘F..ÖCÜ’ olarak ihbar edilen kardeş, bayram ziyaretinden hemen sonra yurtdışına döndüğü için gözaltına alınamaz ama yerine birkaç gün sonra dönmeye hazırlanan eşi gözaltına alınır. Bu arada ihbarcının kimliği ortaya çıkar, bütün aile ihbarcı ağabeyin üzerine gidince, ertesi gün emniyete gidip yalan ihbarda bulunduğunu beyan eder. Ama yukarılara yaranmak için skor peşindeki savcı bey bu durumu dikkate almaz, tutuklamaya sevk eder. Suçlama çok ciddidir: 15 Temmuz darbesine iştirak! 10 gün kadar gözaltında tutulduktan sonra bu suçlamayla hâkim karşısına çıkarılır.  Sulh ceza hâkimi insaflıdır, yurtdışına çıkış yasağı koyarak serbest bırakır. Bu olayın üzerinden 15 ay geçti. Türkiye’de kalan eş hakkında henüz iddianame hazırlanmamış. Kocası yurtdışında kendisi ve çocukları Türkiye’de. İşte size, asılsız bir ihbar üzerine karatılan hayatlara bir örnek.

*

Bir başka örnek, bir gazeteci arkadaşımız, bir başka şehirde yaşadıkları için çok az karşılaştığı, henüz 20 yaşındaki yeğeni tarafından ihbar ediliyor. O gazeteci hakkında iddianame düzenleyen savcı da bu ihbar mektubunu iddianame eklerinin içinde koyuyor. Bu sayede öğrendiği ihbar mektubunda anlatılanları okuyan gazeteci arkadaşım, “Vay be… ben neymişim!” demekten kendini alamadı. Yaptığının bir gün ortaya çıkmayacağını düşünen binlerce muhbir bir gün bu ihbarlar/iftiralar ortaya döküldüğü zaman hayatını kararttıklarının ve yakınlarının yüzüne nasıl bakacaklar? Bu, toplumsal barışın dibine dinamit koymak değildir de nedir?

*

14 aydır tutuklu bulunan 81 yaşındaki Mustafa amcanın tanıkları ortada yok

Erdoğan’ın verdiği gazla kimin kime husumeti varsa Bimer’e veya Cimer’e ihbar mektupları yazan gizli ya da açık tanıklar mahkeme huzuruna çıktıkları zaman ne diyeceklerini şaşırıyorlar çoğu zaman. Bir kısmı mahkemeye bile gelmeye utanıyor.

En taze örnek, 14 aydır tutuklu 81 yaşındaki Hacı Mustafa Türk’ün başına gelenler. Cezaevlerindeki en yaşlı tutuklu olarak gösterilen 81 yaşındaki Hacı Mustafa Türk, yaklaşık 14 aydır tutuklu. Onu, kollarına girmiş iki polisin kelepçelediği elleriyle tutmaya çalıştığı bastonuyla çekilmiş fotoğrafıyla tanıdık. Önceki gün duruşması olan Mustafa Amca hakkında tanıklık yapan kişiler duruşmaya gelmediği için, hakimler tutukluluğun devamına karar vermiş. Kim bilir belki de utançlarından mahkeme huzuruna gelemediler.

*

Mahkeme 145 sanığın ismini tek tek okudu, gizli tanık hiçbirini tanımadı

15 Temmuz sonrası Denizli’deki Hizmet gönüllülerine yönelik 79’si tutuklu 145 kişinin yargılandığı davanın duruşmasında SEGBİS üzerinden ifade veren ‘Aslan’ kod adlı gizli tanık, yargılanan sanıkların isimlerini tek tek bilmediğini, cemaate para topladıklarını ve üye olduklarını söyledi. Bunun üzerine mahkeme başkanı, 145 sanığın isimlerini tek tek okudu. Ancak, gizli tanık hiçbirini tanımadığını söyledi.

*

Gizli tanık maskaralığı

Halen Ankara’da devam eden Çatı davanın 30’uncu celsesinde Kasırga isimli gizli tanık, Hidayet Karaca aleyhine tanıklık yapıyor ama nasıl bir tanıksa Hidayet Bey’in STV’nin genel müdürü olduğunu bile bilmiyor! Hepsini tanırım dediği yönetim kurulunun isimleri tek tek okunduğu halde hiçbirini tanımıyor. Ama nedense bu gizli tanıkların tanıklığı hala itibar görüyor ve tutuklular hala tutuklu kalmaya devam ediyor.

*

Polisin kurduğu kumpas

Anadolu’da işkenceleriyle ünlü bir cezaevinde 15 aydır tutuklu bir gazeteci arkadaşımız hakkında ihbarda bulunan bir esnafın mahkeme huzurunda anlattıkları durumun vahametini ortaya koyuyor. Hizmet hareketiyle ilgili olduğu iddiasıyla yaklaşık 150 kişilik bir isim listesi verdiği iddia edilen “itirafçı” esnaf, mahkeme huzurunda şunları söylüyor:

Ben esnafım. Elektrik malzemesi satarım. Sanıkları yerel basından tanırım. Herhangi bir şekilde konuşmuşluğumuz yoktur. Benim sanıklarla ilgili FETÖ üyesi olduklarına dair herhangi bir bilgim yoktur. Bunun için 3 defa da dilekçe verdim. Ben sanıkların FETÖ terör örgütü̈ üyesi olduklarına dair bir şey söylemedim. Böyle bir ifadede bulunmadım. Şikâyet üzerine polisler iş yerine geldiler, beni gözaltına aldılar. Avukatımı çağırmama gerek olmadığını söylediler. Önüme kâğıt konulduğunda bu nedir dedim. Serbest bırakılmak için dediler. Ben de imzaladım. Savcı beye geldim, ifademi istedim, gizlilik kararı olduğu için ifademi bana vermediler. Ben de bunun üzerine 3 defa dilekçe yazdım. Benim ifademde tanımadığım insanlar da var, tanımadığını insanların ailesi iş yerime gelince ben de bu şekilde böyle bir ifadem olduğunu öğrendim.

Evet, duruşma tutanağında aynen geçiyor bu ifadeler. Ama bu kumpası kuran polislerle ilgili şu ana kadar yapılmış hiçbir işlem yok. Gazeteci ve onunla beraber onlarca kişi hala tutuklu.

*

Bunlar sadece birkaç örnek. İnanıyoruz ki bir gün bu yapılanlar ortaya çıkacak ve bir utanç müzesinde sergilenecek. O gün binlerce sayfalık ihbar mektupları kamuoyuna açıklandığı zaman bu ihbarları yapanlar utancından toplum içine çıkamaz hale gelecekler. Dilerim o günler çok uzakta olmasın.

[Mehmet Yıldız] 6.11.2017 [TR724]

İşte AKP’nin 15 senelik karnesi [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 3 Kasım 2002’de oturduğu tek başına iktidar koltuğunda 15 seneyi geride bıraktı. AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta iktidara geldikleri günlerde Türkiye ekonomisinin perişan halde olduğunu dillendiriyor. Elhak o senelerde Türkiye 2001 iktisadî krizinin yaralarını sarmaya çalışıyordu.

AKP’yi iktidara taşıyan en mühim saik de halkın krizin müsebbibi olarak gördüğü Demokratik Sol Parti (DSP), Anavatan Partisi (ANAP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) koalisyonunu sandığa gömmesiydi. Üç parti birden barajın altında kalınca AKP’nin bile beklemediği bir netice ortaya çıkmıştı.

Erdoğan’ın siyasî yasaklı olması sebebiyle aday bile olamadığı seçimde partisi oyların yüzde 34,3 ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 550 sandalyenin 363’ünü (yüzde 66 temsil kuvveti) kazanmıştı. Vatandaş işsizliği azaltması, enflasyonu düşürmesi ve refahını arttırması için AKP’ye mazerete mahal bırakmayacak kadar açık çek vermişti.



TÜRKİYE DÖVİZ BORCUNDA ÇİN İLE YARIŞIYOR

Aradan geçen zaman zarfında ne oldu? Erdoğan’ın iddia ettiği gibi IMF’ye borç veren büyük ekonomilerinden biri olabildi mi? Rakamlar AKP sözcülerini tekzip ediyor. Enflasyon ve millî gelir (GSYH) gibi birkaç makro veri, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) marifetiyle düzelmiş gibi görünse de iktisadî fotoğrafın tamamı tam aksine işaret ediyor.

Millete ‘büyüyoruz’ mesajı vermek uğruna döviz borcu alındı. Borçlar kalıcı yatırıma dönüşmediği gibi gayrimenkul, araba, elektronik, tatil vb. tüketim harcamaları için kullanıldı. Türkiye kâğıt üzerinde büyürken ‘döviz borcu artanlar’ liginde Çin’i müteakip ikinci sıraya oturdu. 3,5 trilyon dolar döviz rezervine sahip Çin, kasasına itimat edip borçlanabilir. Brüt rezervleri 90 milyar dolarla mahdut Türkiye’nin bu denli borçlanması ise izaha muhtaçtır.

70 MİLYAR DOLAR AÇIK!

Doların en basit haberde bile zıplaması sebepsiz değil. Zira Türkiye’nin petrol ve doğalgaz gibi yeraltı zenginlikleri yok. Döviz gelirleri ihracat, turizm ve yurt dışı müteahhitlik hizmetleri ile mahdut. İhracat yaparken bile ithalat fazla olduğu için 70 milyar dolar açık veriyoruz.

Döviz açığını kapatmak için geriye yatırım çekmek veya borç almak şıkları kalıyor. Hukuk ve demokraside 50 sene geriye gidildiği için yatırımcı da gelmez olunca geriye borcu borçla ödemekten başka bir ihtimali kalmıyor ki o da faiz ve kurların ateşini yükseltiyor. Dolar son bir ayda yüzde 15’e yakın arttı ve 3,88 TL oldu. Euro 4,50 TL’yi geçti geçecek. Hazine piyasadan yüzde 13’ü faiz ödemeden borç alamıyor.

Enflasyon yüzde 15’e doğru kanat çırpıyor. Sadece kurdaki 45 kuruşluk artış dış borca mukabil lazım gelen Türk Lirası tutarını 200 milyar lira yükseltti. Faiz cenahından gelecek ilave yük 2018 bütçesinde 20 milyar lirayı bulacak.

DIŞ BORÇ ÜÇE KATLANDI

Bilvesile ifade edeyim ki IMF’nin Türkiye’den borç istediği kuyruklu bir yalandır. 2001 krizinde IMF’den alınan 28 milyar dolar borç ödendi. Bu hakkı teslim edelim. Mamafih diğer taraftan Türkiye’nin dış borcu 130 milyar dolar seviyesinden 432,4 milyar dolara yükseldi.

Memleketin alacağı da borcu da tek bir cetvelde toplandığına göre IMF’ye ödenen tutarı söylerken diğer tarafta katlanan borçlar halktan niçin saklanıyor? Fert başına borç tutarı (IMF borcu dahil) 2002’de bin 911 dolar. 2017’de 5 bin 338 dolar. Nüfusun 13 milyon artması bile fert başına borcun üçe katlanmasına mâni olamadı.

İCRALIK DOSYA SAYISI 24 MİLYON

Bankalara kredi kartı borcunu ödeyemediği icraya verilen kişi sayısı da ona katlandı. 2002’de 277 bin kişi icralık olurken 2017’de bu sayı 2 milyon 770 bine çıktı. Mahkemeler artık icra davalarına cevap veremiyor.

Küçük mahkemelerde dosyalar koridorlara taştı. Krizin hemen akabinde bile 10 milyon icra dosyası vardı. 2002’de bahsi geçen dosya adedi 24 milyon. Doların ucuz ve bol olduğu günlerde bankaların verdiği kredilere hücum edenler gelirinden fazla borçlanarak tüketmenin bedelini ödüyor herkes.

Borç artarken vatandaşın enflasyonu da üçe dörde katlandı. 2002’de 250 gram ekmeğin fiyatı 25 kuruştu. Bugün aynı ekmeğe 1 TL ödeniyor. Simit fiyatı da dörde katlandı. Benzinin litresi 1,64 TL’den 5,52 TL’ye, motorinin litresi 1,05 TL’den 4,92 TL’ye çıktı. LPG fiyatı da 96 kuruştan 3,41 liraya fırladı.

UCUZ ET HAYAL OLDU

Kuşbaşı etin kilosu 2002’de 8,3 liraydı. Kasap ve marketlerde 50 liranın altında kuşbaşı bulmak namümkün. Her ne kadar Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, A 101 ve BİM’de kıymanın 29 lira, kuşbaşı etin 31 liradan satılacağını açıklasa da serbest piyasayı hiçe sayan bu karar et fiyatlarını düşüremez.

Böyle olacağını bile bile kasapları, besicileri, çiftçileri ve neye göre tercih edildiği sır olmayan iki market haricinde kalan gıda perakendecileri haksız rekabete maruz bırakarak başka mağduriyetlere sebebiyet veriliyor. Bu arada Et ve Süt Kurumu’nun ithal ettiği o etlerin nereden geldiği de yazılacak mı etikete?

ASGARÎ ÜCRET TÜRKİYE’DE 361,85 DOLAR, ALMANYA’DA 1.625 DOLAR

6 milyon kişi 1.404 lira asgarî ücrete tabi. Maaşa asgarî geçim indirimi (vergi iadesi) dahil olduğu halde asgarî ücret 400 dolar etmiyor. Memur maaşları da 700-900 dolar civarında seyrediyor.

Erdoğan ve etrafındakilerin her fırsatta ‘Türkiye’yi kıskanıyor’ dediği Almanya’da asgarî ücret için saat başı ücreti 8,84 Euro. Tam zamanlı çalışan birinin eline her ay ortalama 1.400 Euro geçiyor ki bu da yaklaşık 1.625 dolar eder. AKP’nin 15 senelik iktidarında asgarî ücret, vergi iadesi dahil sadece 361,85 dolar. Kıskanan Almanya’da ise 1.625 dolar. Memur, işçi ve emekli maaşları için tablo farklı değil.

İŞSİZLİK KORKUSUNDAN ‘MAAŞ AZ’ DİYEMİYORLAR

Maaşları enflasyon ve döviz kurları yüzünden mum gibi eriyen çalışanlar yine de kendilerini talihli addediyor. İşsizlik korkusundan maaşları sorgulamaya takati kalmıyor. Zira AKP işsizliği bitirme taahhüdünü de tutmadı.

Resmî veriler bile işsiz sayısının 4 milyonu bulduğunu ima ediyor. İş bulma ümidini kaybedenler dahil olunduğunda işsizler ordusunun nüfusu 7 milyona çıkıyor. Bulgaristan’ın nüfusu kadar işsiz var. Gençler arasında işsizlik yüzde 22. Daha vahimi 100 gençten 33’ü ne istihdam ediliyor ne de eğitim alabiliyor. Hem gençler hem işsizler hem de okula gitmiyorlar…

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) yeni raporuna göre üye 35 ülke içinde Türkiye, işsizlik ve eğitimsizlikte zirvede. Meslekî ve örgün eğitim dışında bulunan ve bir işte çalışmayan gençlerin oranı yüzde 33’ü bulurken, kadınlarda bu oran yüzde 46’yı geçti.

4,3 MİLYON GENÇ NE OKULDA NE DE İŞTE

18-24 yaş grubundaki yaklaşık 13 milyon gencin üçte birinin boşta olduğu belirtilen raporda, 18-24 yaş grubundaki kadınların yüzde 40,5’i ‘atıl’, yüzde 5,9’u ‘işsiz’ olarak kaydedilirken, erkeklerin yüzde 11,6’sının ‘atıl’, yüzde 8,1’inin ‘işsiz’ olduğu bilgisine yer verildi.

15 yaşındaki gençler arasında ‘zayıf okuryazarlık’ oranı OECD genelinde yüzde 22,2 olarak tespit edilirken, Türkiye’de bu oran yüzde 40’ı buldu. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’dan (GSYH) eğitime yapılan harcama oranı Türkiye’de, yüzde 5,2 olan OECD ortalamasının yüzde 0,3 puan gerisinde.

AKP KENDİ KAZDIĞI KUYUYA DÜŞTÜ

İktisadî, içtimaî ve siyasî şartların, en başta insanın devirden devire değişeceği hakikati ortada iken hep aynı tarihleri mikyas kabul etmek hatalı olacaktır. AKP’nin ilk senelerde ‘2002 ve evveliyatı’ propagandası yapmasının seçmende bir karşılığı da vardı. Zamanla bu milat AKP için de bir turnusol kâğıdı oldu. Bir nevi kendi beyanları ile kazdığı kuyuya düştü.

Ekonomi, iktidarda 15 seneyi deviren bir iktidarın iddia ettiği kadar inkişaf gösteremedi. AKP Türkiye’yi gırtlağına kadar borçlandırarak, tüketim odaklı büyüttü. İstihdama katkısı mahdut kalan büyüme modelini tam mânâsıyla idrak edebilmek için İranlı işadamı Reza Zarrab’ın (Kara para aklama ithamı ile 75 sene hapis talebi ile 24 Kasım’da ABD’de hâkim karşısına çıkacak) temsil ettiği dolar bavulları münhasıran ele alınmalı.

EĞİTİM VE ŞEHİRLEŞMEDE İFLAS ETTİK

AKP’nin sanayi, tarım, eğitim, sosyal güvenlik ve şehirleşmeye dair müflis siyaseti, kültür ve medeniyetin perişan ahvali, kamu ihalelerindeki yolsuzluklar, temel hak ve hürriyet endekslerinde Kuzey Kore, Çin, Rusya, İran ve Azerbaycan gibi demokrasi fakiri devletler ile yan yana telaffuz edilmemiz gerilemenin tek boyutlu olmadığını gösteriyor.

Birkaç kalemde anlatmaya çalıştığım iktisadî fiyaskodan çıkan hülâsa halk tek sesli medya vasıtasıyla suni bir bahar havasına inandırıldı. Ezcümle Türkiye pek çok veçheden 2002 senesinin bile gerisinde kalmıştır… Nitekim rakamlar yalan söylemez.

[Semih Ardıç] 6.11.2017 [TR724]

Acemi muhalefet, halkı iktidara mecbur eder [Türk Sağı’nın hikâyesi-21] [Kemal Ay]

2002’de iktidara gelen AKP’yi, başlangıçta, geçmişteki sağ partilerden ayıran şey, Millî Görüş hareketiyle arasındaki baba-oğul ilişkisiydi. İlk kez popüler bir sağ partide yaşanan bölünme başarıya ulaşıyordu. Fazilet Partisi’nde Erbakan’ın gölgesinden çıkmak isteyen ‘oğullar’, 2002’deki seçimlerde ‘baba’dan (Erbakan) daha başarılı bir performans sergileyerek, ‘eskiyi’ tarihe gömmüştü. Ancak bu AKP realitesine karşın, Türkiye’nin geri kalan bütün politik aktörleri, eski Türkiye’ye özgü bir siyaseti yeniden üretme eğilimindeydi. Buna, o dönem Saadet Partisi’nin genel başkanı olan Erbakan da dâhildi.

2007 seçimleri için ilerlemiş yaşına rağmen meydanlarda boy gösteren Necmettin Erbakan, AKP ile aynı güne denk gelen İstanbul mitinginde şaşırtıcı sözler söylemişti:

‘Hepiniz çok iyi biliyorsunuz ki bugün, şu tepenin arkasında, Kazlıçeşme’de, Narkoz Meydanı’nda da toplananlar var. Kırık ampül hurdalığında toplananlar da var. Ne kadar manalı bir ayrım. Oraya giden niye gidiyor, buraya gelen niye geliyor? Oraya giden… ‘Biz hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız’ diyor Fransız Cumhurbaşkanı… Bunu da iltifat sayıyorlar. Bizans’ın çocuklarıymış, onun için orada toplanıyorlar. Biz, Sultan Fatih’in torunlarıyız. Biz, Eba Eyyüb’el Ensari’nin askerleriyiz. Onun için buradayım.’


Dönemin Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın ‘Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız’ söylemi, Fransa’da bile tartışılan bir çıkıştı. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği meselesinde ‘defans yapan’ Chirac, eğer Avrupa yasalarına ve temel değerlerine uyarsa Türkiye ile birlikte çalışabileceklerini söylerken, Bizans ‘ortaklığına’ değinerek, kendince bir referans noktası bulmuştu.

ESKİ POLİTİKAYLA, YENİYE MUHALEFET EDİLMEZ

Erbakan da, partisinin eskiden beri ‘anti-emperyalist’ bir yol izlediği gerçeğine dayanarak, ‘Hıristiyan Kulübü’ dediği AB ile ‘oğullarının’ yakınlaşmasını diline dolamıştı. Türk sağı açısından Batı ile iyi ilişkiler geliştirmek yeni bir olgu değildi fakat Millî Görüş geleneği için Batı’yla bu kadar ‘içli dışlı’ olmak kabul edilemezdi. Uzun vadede Millî Görüş’ün önceliği, İslam toplulukları ile bir araya gelecek şekilde bir ‘dış politika’ uygulamaktı. Oysa şimdi AKP’liler, ‘hocanın’ mirasına ihanet ederek, aslında bir bakıma Ortadoğu’nun siyasal İslam geleneğine de sırt çevirmiş oluyorlardı.

Erbakan, eski bir politikacıydı ve dünyanın ‘yeni halleri’ni de pek umursamıyordu. 11 Eylül 2001’deki El Kaide terör saldırıları, Ortadoğu’daki politik gerçekliğe de etki etmişti. Hemen akabinde Afganistan’ın ve 2003’te de Irak’ın işgali, bununla birlikte ABD’nin bundan sonra ‘radikal terör’ karşısında ‘ılımlı İslam’ı destekleyeceğine dair beklenti, İslam referanslı siyasette yeni bir imkân doğurmuştu. Amerikalı uzmanlar, radikal terörü besleyen etkenlerden birinin Ortadoğu’daki diktatörler olduğunu savunurken, buna alternatif olarak Müslüman toplumlarda popülerlik kazanabilecek siyasal İslamî hareketlerin desteklenebileceğini söylemişti.

HOMO ECONOMİCUS VE SİYASAL İSLAM

Ama Türkiye farklı bir örnekti. Alternatifler siyasal İslam’la diktatörlük arasında kısıtlı değildi. 28 Şubat dönemi yaşanmıştı fakat askerin siyasetteki rolü ‘kalıcı’ olmamıştı hiçbir zaman. Sivil meclis, belli saiklerle çalıştırılmıştı. Ancak 28 Şubat sonrası Türkiye’deki dindar-seküler ayrımının altı çizilmişti. Başörtüsü, cübbe, sarık, sakal gibi ‘semboller’ tıpkı Fransa’daki gibi, ‘katı laiklik’ diskuru altında öcüleştirilmişti. Merkez siyasetin güç kaybetmesi, AKP dışında istikrar vaat eden bir parti olmaması ve 2001 krizinden sonra ekonominin toplum nezdinde çok ciddi etkileri olan bir dinamiğe dönüşmesi, 2002’den itibaren yeni bir siyasetin doğuşunu ortaya koydu. Bu, 1980 ve 90’larda büyüyen, yaygınlaşan ekonomik özerkliğin, 2001’de ciddi şekilde toplumsallaştığının ispatıydı. Yani artık Türkiye toplumu da, tıpkı Batılı toplumlar gibi ‘homo economicus’ şeklinde tanımlanabilirdi. Bu sebeple de AKP’nin lokomotifi her zaman ekonomi yönetimi oldu. Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi isimler her dönemde parlatıldı. Batı’dan özellikle Türkiye ekonomisine yönelik ‘övgüler’ ön plana çıkarıldı. Zira Batılı finansörler, Türkiye’ye sıcak para girişini sağlarken, karşılığında ‘güvenilir’ bir ekonomi bekliyordu.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yönelişi de öncelikli olarak ekonomik işbirliğinin önünü açtı. Avrupalı şirketler, Türkiye’de yaygın bir pazara kavuştu. Tüketim ekonomisinin öncelenmesi, Batılı şirketlerle partnerlikler ve Ortadoğu’ya açılan bir kapı olarak Türkiye’nin konumu, AKP’nin şansıydı. Ama AB ve ABD’deki ‘açılımcılarla’ yakınlaşma, Türkiye’de de benzeri bir siyasî söylemi hâkim kılacaktı. Hukukun üstünlüğü, özel teşebbüs, insan hakları, dış politikada barış ve diyalog, azınlıklara yönelik açılımlar gibi konular, daha önce hiçbir sağ partide olmadığı kadar AKP’nin gündemindeydi. Bu tavır, yurt dışında olduğu kadar yurt içinde de ‘eleştirel solcuları’, liberalleri ve sağ siyasetin çeşitli aktörlerini AKP’ye çekiyordu.

DANIŞTAY CİNAYETİ’NİN BEKLENMEDİK SONUÇLARI

Bu süreçte, yani 2002-2007 arasında iki önemli hadiseden bahsedilebilir. İlki, 17 Mayıs 2006 tarihindeki Danıştay saldırısıydı. Yeni Akit gazetesinin hedef gösterdiği Danıştay üyeleri, Alparslan Arslan isimli genç bir avukatın silahlı saldırısına uğramışlardı. Arslan’ın ‘Allah’ın askeriyim’ dediği ve ‘Türban kararının cezasını verdim’ ifadesini kullandığı ileri sürüldü. Arslan eğer Danıştay’ın güvenliğinden sorumlu bir polis tarafından yakalanmasa, cebinden Ulusal Kanal kartı ve daha sonra Ergenekon operasyonlarında bağlantıları çıkacak emekli askerlerle ilişkileri bulunmasa, Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi mesele ‘Türkiye’nin 11 Eylül’ü’ olarak hafızalara işlenecekti belki de.

Bu olay, Millî Görüş’ün devamı olarak görülen AKP’yi ‘laik cumhuriyetin karşıtı’ bir konumda sabitleme siyasetinin bir parçasıydı. 28 Şubat’ı icra eden ‘ortak akıl’, ‘laik cumhuriyet’ mottosunun tuttuğuna inanıyor, eğer bu yönde bir ‘cephe’ oluşturmak mümkün olursa, AKP’ye ve genel manada Türk sağına karşı ‘ulusalcı-(hafif) sol’ bir alternatif bulunabileceğini düşünüyordu. Nitekim 2002-2007 arasındaki birinci AKP döneminin ikinci en önemli olayı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri hususunda AKP’nin adayına ‘mecbur’ kalmamak için icat edilen Cumhuriyet mitingleriydi. Meclis aritmetiği açısından Ahmet Necdet Sezer’in yerine seçilecek Cumhurbaşkanı, AKP’nin işaret edeceği kişi olacaktı. Fakat ‘laik cumhuriyet’ mottosunu siyasî bir zırha dönüştürmek isteyenler, Cumhuriyet mitingleri ile AKP’yi ‘zorlamak’ istiyordu. Bu mitinglerde demokrasiye aykırı bir tutum yoktu. Hatta 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) siyasileri zorlayarak elde edilen sonuçlara nazaran, Cumhuriyet mitingleri ile sonuç almaya çalışmak demokratikti. Ancak eski Türkiye siyasetinin en iyi bildiği şey olan ‘cephe kurma’ fikri, her dönemde olduğu gibi toplumsal muhalefeti zehirleyen bir etkiye sahipti. AKP’ye çok çeşitli şekillerde itiraz edilebilecekken, ‘ulusalcı popülizm’ tercih edildi. Fakat dünyanın ‘yeni hâli’, tıpkı Erbakan Hoca gibi 28 Şubat’ta onu istifaya zorlayanların da gündeminde değildi.

‘Cephe siyaseti’ bu arada, Meclis’te de denenecekti. Önce hukukçu Sabih Kanadoğlu çıkıp ‘367’ içtihadı yaptı. Bugüne kadar hiç uygulanmamış bir ‘yorum’, bir anda AKP’yi durdurmak için dolaşıma sokuldu. 2007’de Meclis’te milletvekili dağılımı şöyleydi: AKP 352, CHP 149, ANAP 20, DYP 4, SHP, HYP ve GP 1’er, 13 Bağımsız. İçtihada göre eğer Meclis’te 367 milletvekili oylamaya katılmazsa, seçimler geçersiz sayılabilecekti. AKP dışındaki partiler de, Kanadoğlu’nun bu yorumunu esas alarak ‘muhalefet etmeyi’ düşündüler. Nisan 2007’de bir de Genelkurmay Başkanlığı sitesinde bir ‘e-muhtıra’ yer almış ve AKP’ye uyarı üstüne uyarı gitmişti. Bununla birlikte Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine rağmen, Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılması ve AYM’nin de bu yönde karar vereceğine kesin gözüyle bakılması, AKP’ye erken seçime gitme kararı aldırdı. Meclis’ten geçen Cumhurbaşkanını halkın seçmesi kanunu ise, Ahmet Necdet Sezer tarafından ‘rejim tehlikeye girer’ denilerek reddedildi ve 22 Temmuz seçimlerinden sonraki 21 Ekim tarihinde bir de o konuda bir referandum yapılmasına karar verildi.

LAİK CUMHURİYET SAVUNUSU, POPÜLER BİR FİKİR Mİ?

Türk siyasetinde ilk kez, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde, bürokrasi ile siyaset arasındaki bu gerilim bir ‘halk oylamasına’ sunulacaktı. Seçimin sonucu, bir anlamda şu sorunun cevaplanmasıydı: 28 Şubat’çıların kaygıları toplumda karşılık buldu mu?

2007’deki bu yoğun hareketlilik ve merkez bürokrasinin (asker ve yüksek yargı) cephe oluşturma çabaları, 2007 seçimleriyle sekteye uğradı. AKP’nin karşısına çıkan ANAP, DYP, CHP koalisyonu, ‘laik cumhuriyet’ temelli ve ulusalcı bir klikle desteklenmiş toplumsal muhalefet kurgulama çabasında başarısız oldu. Zira, ‘korku’ pompalayan bir popülizmden başka ellerinde bir şey yoktu. AKP’nin ekonomi politikaları, başarılıydı. Klasik bir ‘sağ parti’ olarak toplumun önemli bir kesiminin sosyal mobilizasyona katılmasını sağlamıştı. Tek parti iktidarının özgüveniyle bürokraside ‘rahat’ hareket edebiliyordu. Üstelik müttefikleri vardı. 28 Şubat’ın mağduriyetini kullanıyor, Batı’dan aldığı desteği iç siyasette istikrara tahvil edebiliyor, gelecek adına da umut vaat ediyordu. Ancak Danıştay saldırısı, E-muhtıra, Cumhuriyet mitingleri ve AYM’nin Cumhurbaşkanlığı kararı AKP’yi Soğuk Savaş sonrası oluşan küresel liberal demokrasi hareketlerinin network’üne mahkûm etti bir anlamda. AB’de AKP’yi savunan gruplar Liberaller ve Sosyal Demokratlardı, ABD’de Bush yönetimiyle 11 Eylül sonrası için ‘anlaşma’ sağlanmıştı. 2003’teki Irak tezkeresinde Meclis’ten çıkan karar ilişkileri kısmen gerse de, sonrasında ABD’nin Irak operasyonunda Türkiye’nin katkıları olacaktı. 2008’den itibaren Demokrat Obama’yla daha yakın ilişkiler kuruldu.

2002-2007 arasında adam akıllı bir muhalefet üretilememiş olması, Deniz Baykal’ın CHP’yi doğrudan ulusalcı siyasete teslim etmesi, 28 Şubat’çıların ‘partilerüstü’ bir pozisyon yakalayarak AKP’ye karşı ‘laik cumhuriyet’ cephe kurma çabaları, 2007’deki sandıktan çıkan AKP tek parti iktidarını ‘tarihsel’ bir dönüşümün eşiğine koydu. Merkez siyasetin ağırlık merkezi değişmişti ve ‘çevresel’ anlık bir tercih olarak görülen AKP, ayakları daha sağlam yere basan bir siyasî harekete dönüşmüştü.

[Kemal Ay] 6.11.2017 [TR724]

Dine güveni sarsılan gençlik… [Mahmut Akpınar]

Entelektüel, aydın veya eski dilde kullanılan adıyla münevver çok okuyan-yazan, çok bilen adam demek değildir. Bir insanın hitabeti, çok eser vermiş olması, her konuda görüş belirtebilecek malumata sahip olması onu entelektüel ve münevver kılmaz. Münevver olmak her şeye rağmen hak yanında durabilmek, herkese karşı hukuku, doğruyu savunabilmektir. Entelektüel bütün tehditlere ve caydırıcı güçlere rağmen doğru bildiğinin arkasında durabilendir; gerektiğinde hayatını vermekten çekinmeyendir. Sokrates böyle birisidir. İmamı Azam, İmamı Şafi, İmamı Malik, İmamı Rabbani, İmamı Serahsi böyle kişilerdir. Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan, Necip Fazıl, İskilip Atıf Efendi, Erbilli Esad Efendi ve adını burada anamadığımız pek çok büyük zat böyledir.

İMAM-I AZAM’IN ÖLDÜRÜLMESİ

Hanefi mezhebinin öncüsü, diğer bütün fıkıh ekollerini etkileyen İmamı Azam’ın siyaset adamları, yöneticiler, güçlüler karşısındaki duruşu hepimize örnek olacak türdendir. İmamı Azam bizim medeniyetimizde sadece din adamlarının, ilahiyatçıların değil; aynı zamanda bütün akademisyenlerin, aydınların piridir; üstadıdır. İmamı Azam’ın 5000 müçtehit seviyesinde talebeye sahip olduğu rivayet edilir. İmamı Azam hem Emevi hem Abbasi dönemini yaşamış bir âlimdir. Emeviler kendisine eziyet eder, sıkıntı verirler. İmam, Abbasiler iktidara gelince rahatlayacağı ümidini taşır ancak Emevilere göre daha ılımlı, daha toleranslı olarak bilinen Abbasiler döneminde de benzer eziyetleri çeker. İmamı Azam hayatının son dönemlerini Abbasilerin zulüm ve eziyeti altında geçirir. İmam hapiste 70 küsur yaşında dövülerek öldürülür. “Halife”, “Emir-ül Müminin” unvanlarını taşıyan Abbasi halifesi Mansur, İmam’ın dayaktan öldürülmesine neden olan kişidir.

Öldürülme sebebi ilginçtir. Halife Mansur İmamın kendisine müfti, şeyhülislam olmasını teklif eder. Ancak İmamı Azam kabul etmez; buna mukabil hapse atılır, eziyetler içinde hayatını teslim eder. Ebu Hanife’yi “İmamı Azam” yapan şey, güç ve iktidarı kullananların taleplerine boyun eğmek yerine, Kur’an ve sünnete göre karar vermek, içtihatlarda bulunmak istemesidir. Halifeye müftü olduğunda onun siyasetini meşrulaştırmak, taleplerini onaylamak, hakikatlerden ayrılmak durumunda kalacağını çok iyi bilen İmam bu teklifi reddeder ve zulümlere maruz kalır. Eğer o dönemde, bugünkülerden daha dindar ve “halife” urbası da olan siyaset adamlarına tabi olsaydı, onların etkisi ve kontrolüne girseydi tarihe mal olan bir şahsiyet olamazdı. İmamı Azam ilmi, irfanı, eserleri, talebeleri yanında duruşuyla, ölümüne haktan yana tavrıyla ideal, örnek bir münevverdir, entelektüeldir. Aydın namusuna sahip tarihimizdeki şahısların öncülerindendir.

YAZAR DEĞİL ŞARLATANLAR…

Konjonktürel etkiler karşısında gerçekleri söylemekten vazgeçen, baskılar karşısında susan, güç karşısında eğilen, bir hakikati söylerken sözlerini “ama”larla, “fakat”larla eğip-büken kişiler gerçek manada aydın, entelektüel değillerdir. Para karşılığı yazanlara, talimatla manşet atanlara, kalemini silah gibi kullananlara, yalan-dolanla şöhret olmaya çalışanlara ise yazar dahi denmez. Bunlara şarlatan denir.

17/25 Aralık’tan günümüze çok şeyler yaşadı Türkiye. Ağır zulümler oldu, 17 bin kadın 700 civarı bebek hapse atıldı. 50’den fazla insan işkence ile can verdi. Türkiye’nin yüz akı sanayicilerin, tüccarların, esnafların mallarına el konuldu ve haramilere peşkeş çekildi. Bindir emekle yetiştirilmiş Anadolu’nun dindar, muhafazakâr ve eğitimli insanları işlerinden edildi, hapislere dolduruldu. Yaşananların dinle, vicdanla, insafla hukuka, töre ile bağdaşır ve izah edilebilir bir tarafı yoktu. Ama bu kadar ağır ve insafsız zulüm, baskı, gasp karşısında bir elin parmaklarını geçecek kadar din adamı, ilahiyatçı çıkıp bir duruş sergileyemedi. Diyanet Camiası ve İlahiyatlar derin bir sukuta gömüldüler. Siyasal İslamcılar ise kendi mahallelerinden çıktığı için Zalimi, Hırsızı, Yalancıyı görmedi. Maalesef Hakkı Hakikati savunması, tutup kaldırması gereken dindarlar, Müslümanlar, cemaatler hukuk, adalet ve hakikatin yanında duramadılar. Dini kavramları ve inancı istismar eden bir Zalimin kayıtsız şartsız destekçisi oldular. Bu kesimin “aydın”ları Politik görüşlerine, zanlara göre tavır aldı; gücün ve güçlünün yanında konuşlandılar. En azından ortada durabilirler, az ihtiyatlı davranabilirlerdi ama taraf oldular. Güç ve iktidarın yanında ip gibi dizildiler. Gözlerinin önünde hukuka, Kur’an’a ve Sünnete uymayan; vicdana, insafa, insanlığa sığmayan pek çok cürüm işlendi, müminlere mesnetsiz, muhayyel iftiralar atıldı. Bunlara alkış tuttu, çığırtkanlık yaptılar. Zulme meylettiler, cürümlere ortak oldular.

GENÇLERİN DİNDAR GEÇİNENLERDE GÖRDÜĞÜ

Müslümanların ve Müslümanlık namına yazan çizen aydınların açık zulümler, hukuksuzluklar, yolsuzluklar karşısında bir kelam etmeyip destek olmaları vicdanı yozlaşmamış, kalbi kirlenmemiş pek çok genç Müslüman için umutsuzluğa sebep oldu. Dindarıyla, seküleriyle bu ülkenin geleceği olan gençler dini söylemlerden, din adına işlenen fecaatlerden, işkencelerden, baskılardan ürktü, yıldı. Ülkenin geleceğiyle ilgili karamsarlığa saplandılar. “Bu ülkeden bir şey olmayacağına” dair çıkarımlara ulaştılar. Pek çok dindar ailenin çocuğu din ve dine dair şeylerden rahatsızlık duymaya başladı. “Eğer din bu ise ben dindar değilim, olmak da istemiyorum” diyen umutsuz bir nesil türedi. Dini bir ortamda yetiştiği halde dindarların ilkesizlikleri, insafsızlıkları ve çıkarcı tavırları nedeniyle dinden, dindardan iğrenen ve kendine başka yollar-felsefeler arayan insanlar ortaya çıktı.

Zaten dine uzak yaşayan kesimler ise dini duyguların kin ve intikam aracı yapıldığında insanı nasıl canavarlaştırdığını görüp K. Marks’ın “din afyondur” sözüne daha fazla inanmaya başladılar. Bunun örnekleri dünyada IŞİD, Boko Haram, El-Şebap gibi örgütlerde görülüyordu. Ama merhametle, sevgiyle yoğrulmuş, Mevlana’dan, Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan ders almış Anadolu Müslümanlarının böylesi canavarlıklara tevessül edeceğine ihtimal verilmiyordu. İslam’ın bütünüyle siyasetin emrine girdiği, dini kurumların ve konumların bir siyasetçinin halayıkları haline getirildiği bu dönemde Müslümanlık hoyratça kullanıldı. Her görüşten, mezhepten, sosyal kesimden insan AKP uygulamaları ve buna ses vermeyen “İslamcı aydınlar” nedeniyle dinle, İslam’la arasına daha bir mesafe koydu. Bunun yanında dini kullanarak makam, kazanç, konum elde etmek isteyen büyük bir ilkesizler, çıkarcılar münafıklar kitlesi oluştu. Daha görünür olan, kamuya açık alanlara çıkan dindarlık özünü, samimiyetini yitirdi. Ahlakın, inancın, ibadetin, tasavvufun içi boşaltıldı.

BELKİ DE YALANCI FECİRDİRLER

İslam insanlığa çözüm önerileri sunabilecek, pek çok problemi çözebilecek potansiyele sahip. Anadolu Müslümanları da bu potansiyeli kullanıp dünyaya sunabilecek insan kaynağına, birikime, umuda sahipti. Ne var ki bu potansiyel “en azından şimdilik” bir ailenin siyasi ikbali, çıkarları, rahatı adına heder edildi. Ülkemiz ve geleceğimiz adına en üzücü, en ümit kırıcı durum ise İslamcı aydınların, din adamlarının, ilahiyat hocalarının hak-hukuk ve hakikat yanında durma namına en küçük bir varlık gösterememeleridir. Gözlerini kapayıp, kulaklarını tıkayıp zulüm, güç karşısında üç maymunu oynayan sözde din adamlarını, İslamcı aydınları gördükçe İmam’ı Azam’dan, İmamı Şafi’den, Bediüzzaman’dan ne kadar uzak düştüğümüz ortaya çıkıyor. Son yaşananlar “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” tehdidinin ne kadar yerinde olduğunu, “zalim bir hükümdara-yöneticiye hakikati söylemek en büyük cihattır” hadisinin ne kadar anlamlı, gerekli olduğunu ortaya koydu.

Dindarlar, cemaatler, Müslüman-muhafazakâr aydınlar bir sınava tabi oldular ve fena halde kaybettiler. Müminlerin umudunu, geleceğe dair rüyalarını da yıktılar. Kim bilir belki de sahte alimler, yüreksiz aydınlar, zulme omuz veren dindarımsılar sadık bir şafağın, yaklaşan güzel günlerin yalancı fecridirler.

[Mahmut Akpınar] 6.11.2017 [TR724]

İnsan tanım taşır mı? [Hakan Zafer]

İnanca dayalı, tecrübe edilebilir olanı tanımlamada başarısızlığı bize tattıran her insanî aldanmadan sonra, ilke ve vasıf üzerinde odaklanma ve insanın tanım taşıma zahmetinden kurtarılması gerekir.

Ortaya saçılan, istenmeyen tabloları zihnimizden uzaklaştırmak için elemeler yaparız. “O temsil etmez!”, “bunun üzerinden tanımlama!” gibi mevcut yoğunluğu geçiştirme gayretlerini “peki, kim?” sorusu takip eder. “Üç beş kişi” diye zararı zihnen hafifletebiliriz ama kötü temsili izleyenlerin zihninde bırakacağı ikna ediciliği nasıl kırabiliriz?

Aşağıdaki fıkrayı, burada henüz kullanmadığım klişe kontenjanından yararlanarak yazacağım.

Temel, kamyonla yokuş aşağı inerken freni patlar. Sağında bir kişi, solunda bir pazar yeri. Hızlı bir kararla, zararı aza indirmek için tek kişiye doğru direksiyonu kırar. Mahkemeye çıkarılır. Hâkim, Temel’e onca insanı nasıl ezip geçtiğini sorar. Temel de, “Her şey o kişinin pazar yerine girmesiyle başladı hakim bey” der.

***

Kişi üzerinden tanımlama, ilkelerle sınırlandırılmazsa, hedefe kilitlenme kabiliyetli füze gibi kişi nereye, biz de sırtımızdaki saygı heybesiyle oraya gideriz. Böylelikle, şahıs gittiği noktaya tanımı da taşır. Kişiyi hareketlendiren yakınlık, servet, sayıca üstünlük, şöhret, şehvet, hırs, haset gibi etkileyiciler sebebiyle, tanımlar yanlış yerlerde gezinir. Mesela, “kul hakkını” üzerinden tanımladığımız kimse bir canavara dönüşürse, tanım yer değiştirir. Mutasyona uğramış bu tanımdan hareketle ihlal etmeyeceğiniz, yemeyeceğiniz kul hakkı kalmaz.

Kur’an’ın, görenle görmeyen (Enam 50, Rad 16), adaletle hükmedenle dili hakkı konuşamayan (Nahl 76), bilenle bilmeyen (Zümer 9) kıyasları sonrasındaki “hiç, bir olur mu?” ifadesinden anlaşılan kişilerin bizzat kendisinin değil, taşıdıkları vasıfların değerlendirmeye alındığıdır. Nerede salih kimselerin bahsi açılsa, hem bir takdir hem de beklenti olarak onları salih yapan vasıflardan da bahsedilir. Yani Kuran, tanımlamayı insan sırtından çözüp ilke ve vasıflara bağlar.

Tanımlama çabasını, ilkeler etrafında disipline etmek, tanımladığınız duruma elit oluşturarak yeni bir “garibanlar” sınıfının doğmasından bizi kurtarır. “Sabah akşam Rablerini ananları etrafından kovma” ikazına zemin oluşturan, ilke ve vasıflardır. (Enam 52, Kehf 28). Vasfı taşıyan her ne kadar gariban da olsa Allah, Peygamberinin (sav) eğer birilerine yakınlık kuracaksa onların “garibanlar” olmasını diler.

O halde kimin gözünün içine bakacağız? Tek vasfı, insanlardan biri olmak diyebileceğimiz biri, bir tanımı tek başına pekalâ sırtlayabilir. Aksi halde “vitrini doldurmak” için kelli felli malzemeye her zaman ihtiyaç duyarız.

Üzerinden tanımlamalar yaptığımız herkesi her zaman sevemeyebiliriz. Ya da sadece sevdiğimiz konuları tanımlamak zorunda da değiliz. Böylece, sevdiklerimizin “istenmeyen hallerini” tanıma dâhil etmek zorunda kalmayız. Sevmediğimiz konuları, sevmediğimiz kimseler üzerinden tanımlarken, “tahammül” prensibinden hareket etmek durumundayız. İndirgemeci yaklaşımla her yolu Roma’ya çıkarma gayreti, belki de bizim tanımı yüklediğimiz kişilerle, herkesi aynı görmek istememizden kaynaklanıyor olabilir.

Elbette vasıf ve ilkeler üzerinden tanımlama yapalım derken bireyi kenarda tutmaktan bahsetmiyorum. Birey, ilkelerle sınırlanıp tutarlı hale geldiği, vasıfları taşıdığı müddetçe tanımla yan yan anılabilir. Ancak, ilke ve vasıftan yoksun bireylerin, hâlâ bir şeylerin tanımı olması, tanımlanan olguya karşı saygısızlıktır. Bu aynı zamanda kişiye muhtaç kalmaktır. Halbuki tanım yükünden insanı kurtarmak, bizi de bir diğerine mecbur olmaktan kurtarmak anlamına gelir.

İnsanların yaşatabileceği hayal kırıklığının zararını en aza indirmek için olsa bile, günün birinde, küstüğümüz insanların üzerinden yaptığımız tanımın içeriğine küsmemek için ilkelere odaklanmak, merkeze mutlaka vasıfları almak durumundayız.

Özet

  • Değişimin olumsuz yönünün de olduğunu kabullenerek, inandığımız, bildiğimiz iyiliği temsil ediyor diye kimseye ölçüsüzce iyiliğin tanımı muamelesi yapmamalı. Aksine, ilke ve vasıfları kim taşıyorsa sinyal bozculara rağmen o bireyi “iyi” bilmeli.
  • İyi olabiliriz ama aslında iyi kalabilmek hatta iyi olarak ölmek önemlidir.


[Hakan Zafer] 6.11.2017 [TR724]

Bizim sadaka taşlarımız vardı!… [TR724]

Yardımlaşmanın belki de en güzel örneği sadaka taşları. Yardım eden ve edilen arasında köprü kuran, birini gururdan diğerini mahcubiyetten koruyan sadaka taşlarının çoğu günümüze ulaşamadı. Kalanlarsa ne oldukları bilinmediği için mahzun mahzun bekliyor.

Eskiden, ‘taş’ değil, ‘sıcak aş’ denirmiş sadaka taşlarına. Çünkü soğuk taşın sıcak yüreğine emanet edilirmiş sadakalar, zekâtlar. Bir cami duvarında, medrese taşında küçük bir oyuk açılır, akçeler orada birikir, ekmeğe ihtiyacı olanlar gelip ihtiyacı kadarını alırmış. Hiç bitmezmiş taşın yüreğindeki para, hiç kimse aç kalmazmış bu yüzden. Sokaklarda, köprü altlarında aç kalan, açlıktan ölen kimseye rastlanmazmış.

Osmanlı Devleti’nde sosyal yardımlaşmanın en güzel örneklerinden sadaka taşlarını günümüzde bulmak neredeyse imkânsız. Ustaların elinde şekillenen ve insanların rahatlıkla ulaşabildiği duvar köşelerine konulan sadaka taşlarının büyük çoğunluğu kayıp. Bulunanların ise binalarda yapı taşı olarak kullanıldığı görülüyor.

İstanbul’da bir dönem 150’nin üzerinde olduğu tahmin edilen sadaka taşının bir örneği de Bursa Hocataşkın Mahallesi’nde restorasyonu devam eden Beyazıt Paşa Medresesi’nin duvarında bulunuyor. Geçmişte Bursa’da 50 civarında sadaka taşı olduğu biliniyor. Şimdi ise Muradiye Camii ile Beyazıt Paşa Medresesi’nde olmak üzere sadece iki adet sadaka taşı var. Ama sadece var, eski işlevinden çok uzaklar…

Kimse aç kalmazdı

Sadaka taşlarının camilerin ön tarafında, insanların ulaşabileceği yüksekliğe konulurdu. Zengin insanlar, sadaka ya da zekât vermek isteyenler, sadaka taşına akçe bırakır, ihtiyacı olan da ihtiyacı kadarını alırdı. Herkes için ekmek parası mutlaka bulunurdu. Muhtaçlar ihtiyacı kadar aldığı için orada hiç para bitmez ve kimse aç kalmazdı. Sosyal yardımlaşmanın en güzel örneklerinden biri olarak tarihte kaldı bu gelenek.

Yeni neslin haberi bile yok

Günümüzde sadaka taşlarının büyük bölümü kayıp, ya kırıldı ya da atıldı. Var olanlar da cami duvarlarında yapı taşı olarak kullanılmış durumda. Orijinal yerlerinde durmuyor. Dolayısıyla yenil nesil, bu gelenek ve kültürden haberdar değil. Sadaka taşının ne anlama geldiğini bile bilmiyor.

[TR724] 6.11.2017

Hepsi 27 yıl önce oldu! [Efe Yiğit]

Osmanlıspor karşısında alınan beraberlikten sonra gazetelerin ortak manşeti ‘Son 27 yılın en kötü Fenerbahçe’si’ oldu. Aykut Kocaman yönetimindeki sarı lacivertli ekip, son 3 haftada galibiyete hasret kaldı. Galatasaray karşısındaki beraberlik oynanan futboldan dolayı tolere edilirken, 3-1 öne geçtiği maçta Kayserispor’la son dakika golüyle berabere kalınması Osmanlıspor maçı öncesi moralleri bozmuştu. Ankara’da da benzer senaryo vardı.

Sarı lacivertliler, 1-0 öne geçtiği maçta 89. dakikada yenen golle sahadan yine berabere ayrılıyordu. 3 haftada kaybedilen 6 puandan sonra lider Galatasaray’la olan puan farkı 9’a çıktı. Matematiksel olarak hala şampiyonluk şansı var. Ancak ortaya konan futbol durumun daha iyiye gitmeyeceğinin habercisi. Akıllara benzer durumun yaşandığı 1990-91 sezonunu getiriyor. Peki o sezon ne olmuştu? Kimler vardı kadroda?

GUUS HİDDİNK’İN ZİRVEDE OLDUĞU YILLAR

1989-90 sezonunu Beşiktaş’ın ardından ikinci sırada tamamlayan Fenerbahçe’nin yeni sezonda hedefi şampiyonluktu. Takım dünyaca ünlü Hollandalı teknik adam Guus Hiddink’e emanet edilmişti. PSV ile Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanan Hiddink’in Türkiye’ye gelmesi, büyük olaydı. 3 yabancının oynatıldığı o yıllarda Fenerbahçe’nin kalesini bir dünya starı olan Alman Toni Schumacher koruyordu. Diğer yabancılar defansta Polonyalı Czeslaw Jakolcewicz ve Yugoslavya’dan Fadıl Vokri’ydi.  Kadroda Rıdvan Dilmen, Semih Yuvakuran, Müjdat Yetkiner, Oğuz Çetin, Hakan Tecimer, Erdi Demir, Şenol Çorlu ve Aykut Kocaman gibi o dönem Türk futboluna damga vuran isimler vardı.

AYDINSPOR FACİASI

Fenerbahçe sezona hala sarı lacivertli taraftar için bir travma olan Aydınspor yenilgisiyle başlıyordu. Ligin yeni takımı Aydınspor hem de Kadıköy’de Fenerbahçe’yi 6-1 yendi. Bu tarihi bir hezimetti. Aradan ne kadar yıl geçerse geçsin unutulmayacak bir skordu. Nitekim bu mağlubiyetin etkisi sezon sonuna kadar devam edecekti.

DERBİLERDE BERBAT İSTATİSTİK

O sezonun ilk 10 haftasında Fenerbahçe 3 galibiyet, 4 beraberlik ve 3 mağlubiyet almıştı. Kalede Schumacher olduğu halde kalesinde 22 gol görmüştü. Buna karşılık sadece 21 gol atabilmişti. Kötü başlayan sezon kötü devam etti. Kadıköy’de Trabzon’a 5-3 yenilmiş, Galatasaray derbilerinin ikisini de kaybetmiş, Beşiktaş’la oynadığı maçlarda da İnönü’de beraberlik, Kadıköy’de mağlubiyet almıştı. 3 büyükler karşısında 5 mağlubiyet 1 beraberlik gibi berbat bir istatistik yakalanmıştı.

EN ÇOK GOL YEDİĞİ SEZON

Fenerbahçe sezon sonunda 44 puanla 5. sırada yer aldı. Şampiyon Beşiktaş’ın tam 25 puan gerisindeydi. 30 maç sonunda, 12 galibiyet, 8 beraberlik ve 10 yenilgi almıştı. Averajı ise 0’dı. 53 gol atmış, 53 gol yemişti. Bu, Fenerbahçe’nin tarihinde en çok gol yediği sezon olarak da kayıtlara geçecekti. Hem de Toni Schumacher’in varlığına rağmen. En skorer oyuncularda, Aykut Kocaman’ın 17, Fadıl Vokri’nin ise 12 golü vardı.

KUPASIZ KAPATILAN SEZON

Fenerbahçe o sezon Türkiye Kupası’nda yarı finale kadar çıkarak taraftarını umutlandırmıştı ama Ankaragücü karşısında 3-1’lik mağlubiyet alarak kupasız kalmıştı. Avrupa’da ise UEFA Kupası’nda ilk turda Portekiz’in Guimaraes takımı geçmiş, ikinci turda iki maçta da kaybedilen Atalanta engeline takılmıştı. Sezon bitimine bir hafta kala oynanan Beşiktaş maçından sonra Guus Hiddink’in görevine son verilecek ve son maça Erol Togay yönetiminde çıkılacaktı.

Fenerbahçe taraftarı Aydınspor hezimetinden dolayı 1990-91 sezonunu hatırlamak bile istemiyordu. Ancak Aykut Kocaman yönetiminde 11 hafta sonra ortaya çıkan manzara akıllara mecburen o sezonu getirdi. Bakalım bundan sonrası nasıl olacak?

[Efe Yiğit] 6.11.2017 [TR724]