“Açık Çek” mi Bekliyorsunuz? [Kadir Gürcan]

Ta başından beri Afrin meselesini, rüşd isbatı, Arap kanalları için pahalı bir reklam ve yed-i düvele haddini bildirme niyetiyle köpürtenler yavaş yavaş yorulmaya başladı. Yerli Basının gazına gelenler de, “Bizimkiler, Ortadoğu’ya şekil verecekler!” gibi boş vehimlere falan da kapılmışlardı.

Ufak-tefek stratejik üstünlükler, tarihi arka plan ya da en kötüsü, geçmiş günlerin nostaljisi ile cümle alemden kredi toplamaya kalkmanın böyle noktalanacağı belliydi. Ortadoğu üzerinde en az bizim kadar çıkarları olanların, kimsenin kaşına, gözüne, ses tonuna, cesaretine bakarak bölge üzerinde birilerine-bu Türkiye de olsa- açık çek vereceklerini beklemek züğürt tesellisi. Dünya ülkelerinin ilk başta verdikleri Türkiye’nin haklılık kredisi şu an tükenmiş durumda. Artık herkes “İşi abartmayın!” demeye başladı.

Geçen hafta ABD’den gelen “Türkiye Afrin Protokolü’nü iyi okumalı!” şeklindeki uyarı dikkat çekiciydi. Hükümete vaziyet edenlerin okuma özürlü olduklarını yakinen biliyorduk ama, dış dünyanın da hadisenin farkında olduğunu noktasını ıskalamışız. O protokolde ne varsa, bir daha gözden geçirilse fena olmaz. Size söylenen sınırların bir adım ötesine geçmeniz, yıllar süren savaş tazminatı olarak borç hanenize işlenecektir. Örnek mi? Kıbrıs Barış Harekatını hatırlayın. Neredeyse yarım asır geçmiş, tazminatının bittiğini duymadık.

Ortadoğu’da barış konuşulurken, “Yürüyün. Kim tutar sizi!” coşkunluğuna kendisini kaptırmış divanelerin hevesleri kursaklarında kalacak gibi. Zaten biz, üç-dört filtreden geçirilmiş Afrin haberlerine ta başından beri hiç inanmadık. Sayın Cumhurbaşkanı son zamanlarda sıradan, mahalli haberlerden bile hoşuna gitmeyenlere tehditler yağdırıyor. Hayat-memat, izzet-i nefis-zillet meselesi haline getirdiği ve her gün asgari on şehit ile taze tutmaya çalıştığı kendi savaşı ile alakalı haberleri es geçer mi? Elbette ki, sansürleyecek, dizayn edecek, hamaset ve vatanseverliği seçimlere kadar sıcak ve taze tutacak. Afrin olmadı, Irak’a da gireriz, ne olacak?

Diğer açıdan Türkiye’nin Afrin’den dolayı iç siyasetini olağanüstülük, kısmı sıkıyönetim ya da OHAL ile sürdürmesi dünyayı ilgilendirmiyor. Onlar iç mesele. Uluslararası rutinler kimse için değiştirilmeyecek ortak paydalar üzerinden yürütülüyor. Ekonomik dil ne ise o. Siyasi tutarlılık ve güven vadetme ve ülke itibarı belli şartlara bağlı. Ticarette tercih edilen para birimini herkes biliyor. Teklif edilen alternatiflerin de bu bilinirliğe entegre olması şart.

Bizim Saray eşrafı, o kadar yağıp gürlüyor, anti-Amerikan ve İsrail düşmanlığı üzerinden seçmen tabanını besliyor ama, Dolar ya da Euro’nun ülke ekonomisini zangır zangır titretmesine mani olamıyor. Son iki senedir “Ticareti yerel para birimleri ile yapalım!” teklifini hiç duydunuz mu? Çocuklarınız, yarın bir gün üniversitede ekonomi bölümünde okumaya başladığında bu teklifi, iflas eden üçüncü ülke liderlerinin mantıksızlıklarına verilmiş örnekler olarak okuyacak. 

Ekonomik ya da siyasi kriz yaşanan ülkelerle de sorun çözmenin belli yolu, yöntemi var. Kriz yaşadığınız her ülkenin bir kaç vatandaşını karga-tulumba hapse atıp hasım ülkeyi rehine pazarlığına zorlamak pek makbul değil. Bu yöntemin İran’dan kopyalandığı her yerinden belli. Yunanistan’ın, böyle demode ve diktatörvari bir teklife “Savaşta mıyız ki rehine mübadelesi yapalım!” açıklaması, siyasi açıdan dört dörtlük bir cevap vereceğini bekler miydiniz? Yunanistan; şu, Kardak Kayalıkları için ikide-bir efelendiğimiz, Avrupa Birliği üyesi, küçük ülke.

Türkiye’nin son dört yıl içindeki savrulmaları gözlerden kaçmıyor. ABD, Almanya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti ve şimdi de Yunanistan ile zorladığı, bir manadaki insan ticareti tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. Yabancı basında yayınlanan bir makalede, Türkiye’nin anti-demokratik uygulamalar konusunda iyice kontrolden çıktığını, durdurulması gerektiğini yazıyordu.

ABD en son 70’li yıllarda İran’a bazı konularda açık çek vermiş. O da iyi ilişkilerine güvendikleri ama yanıldıkları, Devrik Şah, Rıza Pehlevi’nin hatırına. O da ABD’nin kırk yıldır başına bela olmuş. ABD Başkanı Carter dönemi, İran ile yaşadığı rehine krizi ile hatırlanıyor. O gün, bu gün Ortadoğu’da hiç kimseye, boş çek imzalama hatasına düşmemişler. Rotasını şaşıran Türkiye’den ikinci bir İran üretmek istemeyecekleri gayet açık.

[Kadir Gürcan] 11.3.2018 [Samanyolu Haber]

Yeni yargı düzeni; Nişanlısına telefondan ulaşamayan savcı, polisle kız yurdunu bastı!

Yargıdaki yandaş kadrolaşma ilginç hikayeler ortaya çıkarıyor. Samsun’da, Cumhuriyet Savcısı Ahmet İlyas Tolar, tartıştığı üniversite öğrencisi nişanlısı telefonunu açmayınca, sabaha karşı polislerle birlikte genç kızın kaldığı yurda gitti. Nişanlısıyla görüşmek isteyen, ancak saat uygun olmadığı için izin verilmeyen Savcı Tolar, “Ben savcıyım, çağırın gelsin” diye bağırınca öğrenciler ayağa kalktı. Cumhuriyet Başsavcılığı savcı ile ilgili inceleme başlattı.

CNN Türk’ün haberine göre olay, geçen hafta 3 Mart Cumartesi günü saat 03.00 sıralarında meydana geldi. 2016 yılındaki kararname ile Erzurum Cumhuriyet Savcı adaylığından Samsun Cumhuriyet Savcılığı görevine atanan Ahmet İlyas Tolar, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi 3’üncü sınıf öğrencisi olan nişanlısı ile tartıştı. Taştırmanın ardından genç kız, savcının telefonlarına cevap vermedi.

Bunun üzerine sabaha karşı yanında polislerle yurda giden Savcı Tolar, nişanlısıyla görüşmek istediğini söyledi. Yurt görevlilerinin bunun için uygun bir saat olmadığını ifade edince, Ahmet İlyas Tolar, kendisinin Cumhuriyet Savcısı olduğunu belirtti, iddiaya göre “Ben savcıyım, çağırın gelsin” diye bağırdı. Görevliler, odasına gittikleri genç kıza, savcının görüşmek istediğini iletti. Genç kız ise “Ben böyle birini tanımıyorum” yanıtını verip, inmedi.

Aldığı cevap karşısında sinirlenen Savcı Ahmet İlyas Tolar, nişanlısının odasına gitmek istedi, ardından da güvenlik kamerası kayıtlarını istedi. Gürültüler üzerine yurttaki öğrenciler uyandı. Araya polis ve yurt görevlileri girince, Savcı Tolar, nişanlısı ile görüşemeden yurttan ayrıldı. Olayla ilgili Samsun Kredi Yurtlar Bölge Müdürlüğü tutanak tuttu.

Samsun Cumhuriyet Başsavcısı Ahmet Yavuz ise yurt basma gibi bir durumun olmadığını, savcının nişanlısına ulaşamayınca, kendisine gelen ‘Ben gidiyorum hoşçakal’ gibi mesaj üzerine endişelenip yurtta gittiğini ifade etti. Konuyla ilgili inceleme başlatıldığını da sözlerine ekledi.

[TR724] 11.3.2018

Erdoğan talimat verdi, UYAP kapatıldı: “Amaç bütün hukuksuzlukların kanıtlarını yok etmek”

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta gerek “Adalet Şurası” gerekse Yargıtay’ın 150. Yılı Sempozyumu’nda UYAP sisteminin çokça sıkıntıları olduğunu iddia etmişti. Erdoğan, “Keşke bu şekilde değil de klasik sistemde bu iş geç de olsa yürüse daha adil olarak tecelli etseydi” açıklaması yaptıktan sonra UYAP’ın büyük bir bölümünün kapatıldığı ortaya çıktı.

Erdoğan’ın konuşmasının ardından dün gece UYAP’ta kritik bir değişim yaşandı. Güncellemenin ardından avukatlara Ceza davaları dosyalarında bazı sınırlamalar getirildi.

Güncelleme öncesinde avukatlar, avukatların dilekçelerini, mahkemenin yazdığı müzekkereleri, bilirkişi raporlarını, mahkemeye yazılan müzekkereleri, mahkemenin duruşma dışında verdiği ara kararları, savcıların dilekçelerini görebiliyordu.

Ancak bu sabah güncellemeden sonra artık avukatlar, UYAP aracılığıyla sadece tensip zabıtlarını ve duruşma tutanaklarını görebiliyor. Avukatlar  “artık mahkemeye gelen herhangi bir evrakı Adliye’ye gidip dosyadaki kalemden sormak zorundayız, başka türlü mahkemeleri takip etmenin yolu kalmadı” diyor.

Eski Savcı: Amaç bütün hukuksuzlukların kanıtlarını yok etmek

15 Temmuz sonrası meslekten ihraç edilen ve 16 ay hapis yatan Hopa Cumhuriyet Savcısı Yiğit Kaçar ise durumu “Şimdi de F… bahanesiyle UYAP’ın fişini çekecekler. Çünkü yapılan bütün hukuksuzluklar UYAP’ta kayıt altında. Amaç bu kanıtları yok etmek.” dedi.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu, ise bakanlıkla görüştüğünü ve kendisini bilgilendirdiklerini aktardı. Odatv’ye konuşan Feyzioğlu, “‘Bir güncelleme yapılıyor’ dediler. Kısa sürede avukatlar tekrar tüm dosya içeriğini görebilecekler. Avukatın, fiziki dosyadan görüp, UYAP üzerinden dosyanın içindeki bazı belgeleri görememesi, zaten herhangi bir amaca hizmet etmez. ‘Bilişim sisteminde bir değişiklik sebebiyle, birkaç gün sabredelim, mutlaka düzelecek’ dediler. Biz de bakanlık yetkililerine ilgileri için teşekkür ediyoruz, düzelmesini bekliyoruz.” açıklamasını yaptı.

[TR724] 11.3.2018

28 Şubat’ta… Hüseyin Gülerce [Tuncay Opçin]

Zaman, 4 Mart 2016’da ruhunu kaybettiğinde 30 yaşında bir gazeteydi. Kurumsallaşmasını başarıyla tamamlamış, tasarımıyla Türkiye’deki gazetelere açık ara fark atmış bir gazete haline gelmişti. Çeyrek yüzyılı biraz aşan yayın hayatında, pek çok isim Zaman’dan geldi geçti. Şüphesiz bunlar arasında en önemlilerinden bir tanesi Hüseyin Gülerce’ydi.

Gülerce, 1990’larda henüz on yaşına basmamış bir gazetinin yayın yönetmenliği gibi zor bir görevi üstlenmiş bir isimdi. 1950 Edirne-Keşan’da dünyaya gelen Hüseyin Gülerce, 1960’larda Yeniden Milli Mücadelecilere katılmış, Bayrak dergisinde çalışmıştı. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra, Zaman’la tekrar gazeteciliğe dönmüştü. Gülerce’nin yazıya, basına yeniden merhaba dediği yıllar, benim mesleğe adım attığım günlere denk gelmişti.

1 Temmuz 1994’te, Zaman’ın kapısından içeriye Aksiyon’da çalışmak üzere ilk adımımı atmıştım. Gazetenin başında Mustafa Başarı bulunuyordu. Aksiyon’un yayın hayatına atılmasında büyük emeği olan Başarı’yla hemen hemen bir yıl çalışabilmiştik. Zaman’da yönetim değişikliği yaşanmış, Mustafa Başarı gazeteden ayrılmış, yerine Hüseyin Gülerce gelmişti.

‘HİZMET’TE BİLİNİRLİĞİ YOKTU

Ben Gülerce’yi, sadece yazılarından tanıyordum ve o yazılar yüzünden de çok hoşlanmıyordum. Renksiz, muhtevası zayıf, ne dediği anlaşılmayan kötü yazılar yazıyordu. Böyle bir ismin gazetede etkin bir göreve getirilmesi, benim için fazlasıyla can sıkıcıydı.

Gülerce’yle ilk karşılaşmamız da bu yüzden oldukça tatsız geçmişti. Hüseyin Gülerce ve Ali Ünal, birlikte Aksiyon’a gelmişler, derginin nasıl yapılmasıyla ilgili çalışanlara diskur çekmişlerdi. Ben de bu yaklaşımdan hiç hoşlanmamıştım ve anlatılanlara itiraz ettim. Bize dayatılan ve tavsiye edilen aslında haber yapmamaktı. Tavsiye ettikleri dergicilik, 1980’lerde kalmıştı ve tavsiye ettikleri haber başlıkları da okur için bir şey ifade etmeyen, bayat konulardı.

Hüseyin Gülerce’nin, o tarihlerde Cemaat diye anılan Gülen Hareketi’nin içinde bildiğim kadarıyla bir geçmişi ve tanınırlığı yoktu. Ben de bu bilginin verdiği rahatlıktan yola çıkarak, Gülerce’ye aklıma gelen her şeyi söyleme fırsatı bulmuştum. Tabii karşımda, gazete ve derginin bağlı olduğu kurumun en üst yöneticisi duruyordu ama, gruptakiler benim fevri çıkışlarımı bildikleri için, bu sözlerime hiçbir tepki vermemişlerdi.

ORTA KADEME YÖNETİCİLER DEVREDE

Gülerce ve Ünal’la karşılıklı konuşmuş, önerdikleri konuların İslam dergisinde yıllar öncesinde işlendiğini söylemiştim. Gülerce, gazeteci geçmişi olmadığı için, Zaman’ın yayın toplantılarında da zor durumda kalıyordu. Hatta bir defasında bir arkadaşımızın sıkıştırmaları karşısında “Yapmayın arkadaşlar. Ben de gazetecilik yaptım. Bir başbakana soru sordum” diyerek, Milli Mücadelecilerin Bayrak gazetesinde yaptığı bir haberi örnek göstermişti.

O tarihlerde Türkiye, yüksek enflasyonun yaşandığı bir ülkeydi ve aldığımız maaşlar hızla eriyor, değer kaybediyordu. Verilen zamlar ise yaşanan enflasyonla orantısızdı. Hüseyin Gülerce de durumu görüyor, çalışanların geçim sıkıntısına şahit oluyor, ancak bu durumu düzeltmek için hiçbir girişimde bulunmuyordu. Gülerce’ye bu konuyla ilgili bir mektup yazmıştım, ama hiçbir cevap alamadım ve bir tepki göstermedi.

Zaman, o tarihlerde dar imkânlara sahip olmasına rağmen, çalışanların mesleki anlamda önünü açan bir gazeteydi. Daha sonra çalıştığım hiçbir kurumda, Zaman’ın çalışanlarına gösterdiği iyi niyeti görememiştim. Ancak buna rağmen, gazetenin tepe yöneticileriyle çalışanların anlaşamadığı çok olay oluyordu. Bu durumda orta kademe yöneticiler inisiyatif alarak, konuyu çözmeye çalışıyorlardı.

Hatırladığım kadarıyla yine böyle bir olay sonrasında, Hüseyin Gülerce’ye mektup yazmıştım. Gazeteye muhabir alımında ince elenip sık dokunuyor ve adaylar önce ciddi bir eğitime tâbi tutuluyordu. Ben aynı yöntemin, üst düzey yöneticiler için niye uygulanmadığını sormuştum. Aslında kastettiğim Hüseyin Gülerce’nin kendisiydi.

GERİLİMİ DÜŞÜRMEK İÇİN

Gülerce’nin ciddi bir cemaat geçmişi yoktu ve bu anlamda Cemaat’in tabanında bilinen bir isim değildi ve karizmatik bir kişilikten yoksundu. Bu anlamda Hizmet’in tabanından gelmiş kişilere gösterilen saygıyı görmüyordu. Bu durum da Gülerce’yi farklı bir meşruiyet arayışına itmiş, bunu da Fethullah Gülen’e ölümüne bağlılıkta bulmuştu. Gülerce için ‘Hizmet’, Fethullah Gülen demekti ve onun dışında hiçbir değer tanımıyordu.

Gülerce, günlük konularla ilgili tartışmalarda bile Fethullah Gülen’i öne sürmekten çekinmez, çok sıkıştığında “Hocaefendi böyle istiyor” diye kestirip atardı. Oysa, Gülen’in gerçekten tartışılan konuyla ilgili tavrının ne olduğunu hiç kimse bilme şansına sahip değildi. Bu bakış açısı, bana göre hem itikadi açıdan hem de cemaatin prensipleri açısından problemliydi.

Gülerce için tek ölçü, “Hocaefendi’yi üzmemekti” ve zaman zaman konuşmalarında “Bu Hizmet, Hocaefendi’nin Hizmet’i. Onun emeklerini zayi etmeyelim” derdi. Bu tip bir konuşmayı Zaman’ın eski binasında, yemekhane katında da yapmıştı. Arkadaşlar arasında Hüseyin Gülerce’nin tavrı eleştirilse de yüksek sesle itiraz eden çıkmıyordu. Başı sonu belirsiz bir hoşgörü ve diyalog kavramının içine, kendi ilkesizliğini yerleştirmiş, bunu da bir politika olarak çalışanlara dayatıyordu.

Hüseyin Gülerce, böyle bir isimdi ama gazeteye gelişinin de bir nedeni vardı. Zaman yönetimi gelmekte olan 28 Şubat fırtınasını çok iyi görmüş ve gerilimi yükseltecek yayınlar yapabilecek bir isim yerine, durumu muhafaza edecek, düşük profilli bir ismi; Gülerce’yi uygun görmüşlerdi. Bu tercih yönetim açısından oldukça anlaşılabilir bir durumdu. Tabii bir de Gülerce’nin Milli Mücadeleci geçmişi vardı. Bu ekip, sağın Maocuları, İşçi Partisi ve Doğu Perinçek Grubu gibi algılanıyordu. Devletin pek çok noktasında Milli Mücadelecilikten gelmiş isim bulunuyordu. Gazete yönetimi, Hüseyin Gülerce’nin bu bağlantılarını da, Zaman için kullanabileceğini düşünmüş olmalıydı.

Hüseyin Gülerce, Milli Mücadeleci tabandan geldiğini saklamıyor ve her hükümet kuruluşunda bunu ciddi bir şekilde hatırlıyordu! 1990’lar koalisyon hükümetlerinin birbiri ardına kurulduğu, görev aldığı yıllardı. Gülerce, her hükümet kuruluşunda Cemil Çiçek adını, olası bakan adayları arasına özenle yerleştirir, aksine bir haberin çıkmasına izin vermezdi.

MİLLİ GÜVENLİK AKADEMİSİ’NDEN ALBAYLAR

Cemaat o tarihlerde de siyasetçilerin gözdesiydi ve Zaman’da yayınlanan bir yazı, haber, isim emir gibi algılanırdı. Gülerce sayesinde Cemil Çiçek’in ismi bakanlar kurulu listesine girer, parti liderleri de bunu Cemaatin arzusu olarak görürlerdi. Gülerce’nin benim bildiğim kadarıyla devletle bağlantısı, Milli Mücadelecilerle teması hep Çiçek üzerinden yürümüştü. Daha sonra yaşayacağımız asker-Cemaat geriliminde, Gülerce’nin hiçbir yumuşatıcı etkisi olmamıştı. Hatta, Harp Akademileri’nde görev yapan bir grup eğitimci subayla bir araya gelmeyi bile, büyük başarı saymıştı.

Harp Akademileri bünyesinde Milli Güvenlik Akademisi de bulunuyordu ve bu akademide sivil bürokratlar ve gazeteciler de eğitim alıyordu. Daha sonra bu eğitim, Cengiz Çandar’ın bir yazısıyla gündeme gelecek ve oldukça tartışma yaratacaktı. Zaman’dan da bir grup gazeteci bu eğitimlere katılıyordu ve bu gazetecilerden bir tanesi üç albayı Hüseyin Gülerce’yle tanıştırmak istemişti. Bunun için mekanı da ben seçmiş, Swiss Otel’in roofunda bir akşam yemeği organize etmiştim.

Hüseyin Gülerce, o tarihlerde suya sabuna dokunmayan, hiç kimseyi rahatsız etmeyen bir gazete yapmak istiyordu. Bu muhabirlerin elini kolunu bağlıyor, gazete bu yüzden özel haber sıkıntısı çekiyordu. Gazetede en fazla yönetim sansürüne uğrayan da bendim. Özellikle, yaptığım yolsuzluk haberlerinin neredeyse hiçbiri gazeteye girmiyordu. Bu yüzden Hüseyin Gülerce bir gün beni odasına çağırmış ve “Türkiye’yi taş taş çalsalar bile, yolsuzluk haberi istemiyorum” demişti. Ben de, “Benim görevim haber yapmak. Ben haberi yaparım, yayınlayıp yayınlamamak sizin bileceğiniz iş” demiştim. Gülerce, bunun üzerine hiçbir tepki vermemiş, ben yine bildiğim şekilde haberler yapmaya devam etmiştim. Gülerce de bir müddet sonra gazetenin yönetiminden ayrılmış ve uzun yıllar devam edecek yazarlık serüvenine ağırlık vermişti.

(Bu yazı son kitabım, Bavul için kaleme alınmıştı. Üzerinde bazı değişiklikler yaparak kronos.news’te yayınlanmasının uygun olacağını düşündüm. Umarım yanılmamışımdır.)

MERAKLISINA NOTLAR

Her yayın organı gibi Zaman’ın da eleştirilecek ve övülecek pek çok yönü vardı. Cemaatin tarihi içinde özel bir yeri olan Zaman’ı yayınlayan Feza Gazetecilik kurumsal ilkelerinin ilk günden itibaren titizlikle uygulanması için gayret göstermişti. Bunlar içinde hiç şüphesiz en önemlilerinden bir tanesi, Feza Gazetecilik’in yayınlarında yakın akrabaların çalıştırılmaması kuralıydı.

Bu kural cemaatin pek çok kurumuyla birlikte Zaman, Aksiyon, CHA gibi Feza Gazetecilik bünyesinde yeralan medya kuruluşlarında istisnasız uygulandı. O kadar ki, daha sonra Zaman’ın genel yayın yönetmenliği görevine gelen Abdülhamit Bilici’nin eşi sırf bu nedenden dolayı işten çıkartılmıştı!

Gazete, yayın hayatı boyunca geçirdiği zor günlerin ardından 2002’den itibaren yükseliş trendine girmişti. Hizmet’in AKP iktidarıyla özdeşleştiği yıllarda Zaman, her istediğini yaptırabilecek bir güce ulaşmıştı. Buna rağmen hiçbir şekilde, akçalı işlere girmedi, yönelmedi. Devletten, belediyelerden alabileceği ihalelerle dolaylı yoldan finanse edilme yüzsüzlüğünü göstermedi. Bunun yerine, sahada ter dökerek abone kampanyalarıyla, varolan potansiyeli harekete geçirmeyi tercih etti.

Zaman’ın elindeki imkân başka gazetecilerin, başka gazete patronlarının elinde olsaydı neler olabileceğini Türkiye basınının tarihinde, çok sayıda örnekle görmek mümkün. Zaman, bu anlamda yüz akı bir performans sergiledi.

HOŞSEDA

*Johann Sebastian Bach-Ave Maria (Yo-Yo, Kathryn Stott)
*Fabrizio Paterlini-Soffia la notte
*Antonio Vivaldi-Concerto for 2 Cellos in G Minor, RV 531: I, Allegro
*Erik Satie-Gymnopedie No. 1
*Guoachino Rossini-La Gazza Ladra: Overture

[Tuncay Opçin] 11.3.2018 [Kronos.News]

Açık bir gün ve hiç anı yok [Rüya Karlıova]

“Açık bir gün ve hiç anı yok.”

Böyle bir günün karşılığı hiçlik bilgisi olabilir. Wallace Stevens’ın bu adı taşıyan şiirinin iki dünya savaşı sonrasında böyle bir boşluğa denk geldiğini biliyoruz. “Bugün hava her şeyden azade” diyor şair: “Hiçlikten başka bir bilgisi yok/ ve üstümüzde anlamlar olmadan akıyor/ sanki hiçbirimiz daha önce burada olmamışız gibi…”

Unutmak pek çok şekle bürünüyor. Açıklık ihtimali, yeni bir kimlik inşası her zaman iyi. Ama “açık bir gün ve hiç anı yok”ken, nereye koymalı insan kendini? Unutmak telaşlı iş. Unuttuğunu bilmek ama ne unuttuğunu bilmemek. Unutmamanın telaşı da ayrı… Hayat gibi çekiştiriyor insanı yani bir yandan unutmaya ağıt, bir yandan övgü.

UNUTMAYA AĞIT

Yeryüzünün en esrarlı çiçeğinin “unutma beni” çiçeği olduğunu düşünürüm. Rengine “gerçek mavidir” denir. Çelişkisi şu: Hem unutulmazdır hem fark edilmez, her yerdedir unutma beni. Mayıstan ekime renk değiştirerek açar, yeryüzünün en sade çiçeği yine de unutma beni.

Unutmanın türleri var. En tuhafı körleşme hali: Çünkü her yerde olanı en çok unutuyoruz, en yakınımızdakini. Ama bu çiçeğin her yerdeliği doğanın bize bunu hep hatırlatma çabası belki de. Çünkü unutma beni diye yakaran öyle çok şey var ki. İnsanın insana yakarışı değil sadece, eşyanın da yakarışı var, bir akarsuyun da, kelimenin de.

Başka diller içinde yaşadıkça, anadilin kelimeleri uzaklaşan bir yankıya dönüşüyor bazen. Düşüncenin sesinde kalıyor ve dile gelmiyorlar. “Ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma” diyen Oğuz Atay’ın salığı kulağımda. Demek, unutmaktan insanın en çok korktuğu da bu kimliğini üstüne inşa ettiği şeyler, dil, ilk kelimeler… Unutmak da hatırlamak da  benzer, büyük bir endişeyi barındırıyor. Çünkü dinamik eylemler, sürekli bir çaba bekliyorlar. Unutulan şey unutmakla bitmiyor. Hatırlanan da akla gelmekle beka kazanmıyor.

İnsanlar değil sadece, toplumlar da unutuyor – gerçi devletler pek unutmuyor galiba. Seçerek unutuyor bazen insan, bazen belgesizlikten toplumlar unutuyor, bazen bir projenin, mesela ulusun, parçası olarak unutuluyor, bazen kırılmalardan öyle yaralı çıkılıyor ki -savaştan mesela, faşizmden, ötekinin öfkesinden- ardına bakmadan geleceğe doğru koşuyor insan.

O gelecek bazen hiç gelmiyor oysa. Bu modernitenin çıkmazı işte. Geldiğinde de fark etmediğimiz o geleceğe doğru biz düşe kalka, savurarak, savrularak gidiyoruz. Son dönemde unutmak üzerine çıkan iyi bir kitap, Francis O’Gorman’ın Forgetfulness (Unutkanlık) adlı çalışmasında da yazdığı gibi kapitalizmin bir sonucu ve arzusu aynı zamanda unutkanlık. Geçmişin unutulması ya da silinmesi, şimdinin gelecek için yaşanması. Modernitenin ideali olan yaşamların, fikirlerin ve bedenlerin geleceğe son sürat yol alışı ancak unutarak oluyor. Süreklilik böylece bitiyor ve sonra ne olacağını görmek için yaşamaya, okumaya, izlemeye başlıyor ve unutuyoruz. Bu şimdi’nin hem zaferi hem yenilgisi.

UNUTMAYA ÖVGÜ

Unutmak yazılı ve görsel kültür ürünlerinde son yıllarda özellikle Alzheimer gibi hastalıkların fazlaca yer bulmasıyla bir felaket senaryosu olarak anlatılsa da, Nâzım Hikmet’in dediği gibi, bir yandan da bir devrimdir. Varlığını sürdürmek için bazen unutmaya mecbur insan, toplumlar da öyle. Toplumlar da unutuyor çünkü başka bir ülkenin ona yaptıklarını unutması gerekiyor varlığını sürdürmek için, ya da unuturmuş gibi yapması. Oğuz Atay’ın dediği gibi: “İnsan bazı güçlüklerden ancak onları unutmak suretiyle kurtulabiliyor.”

Toplumların unutmasının iyi yanları da var. Çünkü unutmayan bir toplumun en karanlık yanı intikam. Üstelik insan hafızası her zaman güvenilir de sayılmaz. Bir bilgisayar diski, bir dijital arşiv değil insan beyni, bilgiyi sürekli öğütüyor, değiştiriyor ve yorumluyor. Anıları bağlamından kopardığı, bir duygunun anısına indirgediği de oluyor. Bu daha çok Kemal Varol’un bir şiirinde yazdığına benziyor: “Acı geçiyor, acı geçiyor, acı geçiyor, acı elbette geçiyor, acı çekmiş olmak geçmiyor.”

Bilim adamları unutmanın sağlıklı bir beyin işlevi olduğunu söylüyor. Çünkü bilgileri unutmamız sayesinde yeni bilgileri kabul edebiliyoruz. Bu da bizim güncellenme yöntemimiz. O halde unutmayı överken bir ölçütü de akılda tutmalıyız: Gereksiz ve kullanılmayan bilgiler, unutulması övülenler. (Elbette neyin gereksiz ve işlevsiz olduğu da göreceli bir seçim.) Bir de hiçbir şeyi unutmadığımızı düşünelim. Beynimiz bir kaos alanı olurdu şüphesiz. Böyle hastalıklar da var, üstün otobiyografik hafıza bunlardan biri. Bu hafızaya “maruz kalanlar” ve hiçbir şeyi unutmayanlar bunun sürekli beyninizin içinde yaşamak gibi olduğunu söylüyorlar.

Unutmak topyekün bir eylem değil, yaşam nasıl değilse. Selim İleri’nin çokça bu hali anlatmak için kullandığı kelimeyle, unutmanın “tortusu” var ya da şairin dediği: “bir unutmak başlar gerisi kalır.” Gerisinin ve tortunun aslında estetikle de bir ilişkisi var. Öyleyse hatırlamanın en gerçeğe yakın şekli hatırlananların sanata dönüştürülmesi. Çünkü unutmaya ağıdın ve övgünün bir arada ifade edilebildiği tek yer sanat ve edebiyat. Göçmen sanatçıların bir kırılmanın (unutmanın) ardından yaşadıklarını sanata dönüştürenlerin eserleri buna örnek.

J’ai quitté mon pays adlı şarkısıyla tanınan Cezayir asıllı Fransız şarkıcı Enrico Macias, ülkesini ardında bıraktıktan sonra ezgilerle hatırlıyordu Cezayir’i mesela. Başka bir şarkısında unutmak ve unutmamak arasındaki gerilimi, deneyimini şöyle anlatıyordu: “Hayır unutmadım, hiçbir zaman da unutmayacağım, hayatım değişmiş olsa bile, ama bugün hiçbir şeyi değiştiremeyiz artık.” Ülkesi ve doğu kültürü hiçbir zaman terk etmedi müziğini Enrico Macias’ın, aynı şarkıda söylediği gibi ne portakal ağaçlı bahçeleri ve yağmuru ne çocukluğunu ne o üzgün yüzleri unuttu ama bir yandan da şöyle diyordu: Kimsenin bugünü düne feda etmeye hakkı yoktur.

Çünkü “sessizlik de bir sevme biçimidir” geride bırakılan zamanı ve ülkeyi.

[Rüya Karlıova] 11.3.2018 [Kronos.News]