Gazeteci Michael Wolff, "Fire and Fury" kitabında, Saraydaki şahsın ABD Başkanı Donald Trump'ı etkilemek için, yaptığı tekliflerden birini şöyle yazıyor: "İstanbul'da boğazın en müstesna yerinde bir otel arazisi..."
Beyaz Saray'da çok kritik bir göreve kadar yükselen Michael Flynn'le yaptığı 15 milyon dolarlık gizli anlaşmayı biliyoruz... Flynn, Beyaz Saray'dan kovuldu ve foyaları tez zamanda ortaya çıktı.
Ya rüşvet, ya yalan, ya hile ya da sahtekarlık... Batının teknolojisi varsa, bizim Allah'a inancımız var diyenlerin karakterini, bunların Türkiye'de ve dunyadaki hareket tarzını en iyi anlatan dört kelime...
Önce Diyanet'e "Fethullah Gülen, İslam ile Hristiyanlığı birleştirmeye çalışıyor, Hristiyanlığın simgelerini kullanıyor" diye rapor hazırlattı, sonra Vatikan'a gidip Papa'dan dua istedi!
Yandaşlarına Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet hareketini Vatikan işbirlikçisi olarak lanse ettikten sonra Vatikan'a gidip Papa'ya, "Bunlarla birlikte mücadele edelim" demek nasıl bir hilebazlıktır Allah aşkına? Papa ve Vatikan'daki din adamları nasıl bir sahtekarlıkla karşı karşıya olduklarını herhalde anlamışlardır.
Fethullah Gülen Hocaefendi 20 yıl önce, İslam ile Batı dünyası arasında köprüler kurmak için, kan gölüne dönen Orta Dogu'ya “İbrahim’i ruhla” barışın gelmesini sağlamak için Vatikan'a gitti. Bunlar ise 20 yıl sonra, fesat ve yıkım için gittiler.
Defalarca küfrettikleri Almanya Başbakanı Merkel'in ayağına gitmek zorunda kaldılar. Saraydaki şahıs "O bir casus, ben burada olduğum sürece hapisten çıkamaz" dediği Alman gazeteciyi hapisten çıkarmak zorunda kaldı. "Hollanda'nın uçakları artık Türkiye'ye inemez" dedi, oraya da nedamete gönderdi mutemedini... Zoru görünce hemen dönen fırıldak bir ruh yapısı...
Perde önünde "ABD'ye Osmanlı tokadı vuracağız" deyip perde gerisindeki gizli görüşmede "Aman Rıza Sarraf dosyasına yeni isimler dahil edip bize yeni davalar açmayın, aman Halk Bankası’na vereceğiniz ceza belimizi kırmasın" diye Amerika'ya yalvarışlar, yakarışlar... Bu yazıyı yazdığım saatlerde gelen haber şöyleydi: THY, ABD ile 30 uçak için 7 milyar dolarlık anlaşma yapmıştı!
İsrail'e küfredip gizliden ticareti sürdürmek, yandaşlarının yahudi şirketi dediği Cola fabrikasının açılışını yapmak ve sonra bunu meyve suyu fabrikasi açılışı diye haber yaptırmak... Hilebazlık tarihinin şaheser bir örneği...
"Biz gerekirse papaz elbisesi giyeriz" diyorlardı. Hayır, giydikleri papaz elbisesi değil, şeytani bir elbise...
İster selefi deyin, ister harici, ister karmati... İslam tarihinde bu yıkıcı hareketler hep olmuş. Princeton Üniversitesi'nin yeni yayınladığı İbn-i Haldun biyografisinin yazarı Robert Irwin, Moğol yağmasından sonra, İslam medeniyetinin o zamanki başkenti Bağdat'ın perişan ve virane bir şehre dönüştüğünü yazıyor.
Bunlar ise şimdi Anadolu'nun ruhunu ve İslam'in değerlerini yağmalıyorlar. Moğolların, haricilerin ve karmatilerin verdiği zararların bin kat fazlasını verdiler. İslam tarihinin en yıkıcı hareketlerinden biri oldular. Sadece maddi yıkım değil yaptıkları, İslami değerleri, bir milletin ruhunu yağmalıyorlar...
Rıza Sarraf gibi her melaneti işleyen bir adama hangi din "hayırsever" ünvanı verir? Rüşvetçiyi, yalancıyı, hilebazı hangi din halife yapar? Binlerce masum kadın ve çocuğu hapsetmek hangi dinde var?
Rüşvetle, yalanla, hile ile nereye kadar gidebilirler? Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman, Kahire'de Mısırlı gazetecilere, "Erdoğan hilafet peşinde. İran ve radikal örgütlerle birlikte bir şeytan üçgeni oluşturdu" diyor.
Halifelik hayali bitince sıra İslam'ı güncellemeye, dini kendine uydurmaya geldi... 1400 sene öncesinin anlayışı ile olur muymuş! Milleti dinle aldatmanın hikayeleri bunlar...
Herşey en iyi zıddıyla bilinir. Hizmet'in karşısına dikilmiş bu adamların işledikleri melanetlere bakın, neden Hizmet'e bu kadar düşman olduklarını anlarsınız....
Trump baskan seçilmeden önce işadamıydı, başkan seçildikten sonra serveti 100 milyon dolar azaldı. Bir de siyasete girmeden önce oğlunu SSK hastanesine tedaviye götüren Saraydaki şahsın şimdiki servetine bakın... Bu yetmiyormuş gibi her gün devletin imkanlarını yağmalamaya devam ediyor.
Hizmet okullarını kapattırmak ve hizmet mensuplarını kaçırmak için dünyanın hangi ülkelerinde kimlere milyonlarca dolar rüşvetler verildiği mutlaka ortaya çıkacak bir gün... Tam 13 defa Afrika'ya gitti sırf Hizmet okullarını kapattırmak için...
Bütün bunlar yetmeyince, iktidarını sürdürmek için garibanların çocuklarını Suriye'de ölüme gönderiyor. Her seçim öncesinde ortalığı kan gölüne çevirdiği gibi... PKK ile oturduğu masayı devirip yüzlerce askeri, polisi ölüme gönderdiği gibi... İktidarını sürdürmek için 6 yaşındaki bir kız çocuğuna bile şehitlik pazarlayan, ölüm vaad eden bir anlayış neler yapmaz?
Her zaman söylüyorum, Hizmet 50 yılında Bediüzzaman Hazretleri'nin, 50 yılında Fethullah Guülen Hocaefendi'nin olduğu, İslam tarihinin en büyük inşa hareketlerinden birinin adıdır. Saraydaki şahsın yaptıklarına bakın bir de... 100 yıllık bu birikimi karmati ve harici bir ruhla yıkmaya azmetmiş bir fesat ve yıkım hareketi ile karşı karşıyayız... Hizmet 100 yılda inşa etti, onlar yıkıyor.
Bu süreçte Hizmet hareketinin içinde veya yanında yer alan herkes bir tercihte bulunmuş oluyor. Bu bir fazilet mücadelesi... Fazilet mücadelesinde insanın başına her şey gelebilir, Alexis Carrel, "İnsan Denen Meçhul" kitabında Socrates örneğini veriyor. Faziletin üstünlüğüydü Socrates'in çürümüşlere meydan okumasını sağlayan güç... "Socrates'e zehiri içiren güç, ahlaki değerlerin üstünlüğüydü" diyor Alexis Carrel...
Bu dönem, tarihin akışı içinde cok küçük bir zaman dilimi olarak yerini alacak. Bu yıkımlar ve acılar elbet bir gün bitecek. Herkes neye ve kime mirasçı olmak istiyorsa ona göre tarafını seçiyor bugün... Bu dönemde Hizmet'in içinde veya yanında yer alanlar, İslam tarihinin ve insanlık tarihinin hayırla anacağı insanlar olacaklar.
Diğerlerinin akıbetlerini onlara bırakın...
[Faruk Mercan] 13.3.2018 [TR724]
Talidomit [Abdullah Aymaz]
1968’lerde bir gençlik hareketi vardı. 68 Kuşağı denilen bu hareket dünyaya yayıldı… Bizde nasibimizi aldık. 1980 darbesine kadar hatta daha sonraları bunların bilhassa inkarcı kesimiyle pek çok münakaşa ve münazaralarımız oldu. Her şeyden bir itiraz ve inkâr kapısı açmaya çalışıyorlardı. Bir seferinde hâmile kadınların aşerme-aşyerme dönemlerindeki kusmalarından ve bazı yemek ve yiyeceklerden tiksinme ve iğrenmelerinden söz ederek ‘Siz kainattaki mükemmelliği göstererek hikmetlerden, nizamdan intizamdan hareketle bu kusursuz düzeni kuran Tanrıdan bahsediyorsunuz… Şimdi söyleyin bakalım bu kadınların gebelik döneminde çektikleri ne oluyor? Neden böyle bir şey olabiliyor?’ diye itiraz bile etmişlerdi…
Bu husus üzerinde ilaç firmaları da çalışıyordu. Hatta bir firma TALİDOMİT isimli bir ilaç bulmuşlardı. Bu ilacı kullanan kadın bir anda sıkıntıdan kurtulup rahatlıyordu. Çok büyük talep oldu. Hindistan’da ve bazı üçüncü dünya ülkelerinde piyasaya sürülünce kapış kapış gitti… Ama bir müddet sonra eksik organlı bebekler, omuzundan eli çıkmış zavallılar ve bir sürü ucubeler dünyaya gelmeye başladı. Araştırmalar, bu ilacın sebep olduğunu tespit etti. Kobaylar ve diğer hayvanlar üzerinde denenmeden ve yan tesirleri ölçülmeden kâr düşüncesiyle bunu piyasaya sürmüşlerdi. Derhal yasaklandı ve eczanelerden toplatıldı. Açılan tazminat davaları neticesi bu ilacı üretip satan firmaya çok ağır para cezaları geldi.
Fıtrata, fıtrî olmayan şekilde ters müdahale edilmişti. Hamilelerin bu tiksintilerinin ve kusmalarının sebebi incelenince görüldü ki, bazı yiyeceklerde normal insanlar için hiçbir zararı olmayan hatta faydası bulunan bazı maddeler var ki, anne karnında henüz organları yeterli hale gelmemiş ceninler için zehir hükmünde ve çok zararlılar. İşte hikmet Sahibi Cenab-ı Hak, annelere geçici bir dönem için böyle bir durum nasip ediyor. Aşerme ile çocuğa çok lüzumlu yiyecekleri şiddetle arzularken, aşyerme ile de verilen tiksinti hissi ve kusmalarla zararlı yiyeceklerden hatta kokularından bile nefret duyup iğreniyor… Cenab-ı Hakk'ın bu ince ve derin hikmetini bilmeyen nâdânlar da bunu bir itiraz ve inkar vesilesi yapmaya çalışıyorlar… Biz ise “Mevlam görelim neyler… Neylerse güzel eyler…” diyoruz.
İşte “Yolumuzun Kaderi”nde bazı böyle hoşumuza gitmeyecek şeyler karşımıza çıkabilir; biz sabırla Cenab-ı Hakkın hikmetlerini anlamaya çalışmalıyız; “Siz bir şeyden hoşlanmaz ve onu kerîh görürsünüz halbuki o sizin için hayırlıdır.” (Bakara Suresi, 216) buyruluyor.
Mesnevi-i Nuriye’nin “Zerre” bölümünde Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Tembellik, duraklama, atalet, sükun ve tek düze bir tarz üzere devam etme varlığı ancak değişmelerle ortaya çıkan yaratılmışlar için ahval ve keyfiyetlerde bir nevi yokluk demektir. Yokluk da tamamen elem ve sırf şerden ibarettir. Faaliyet ise büyük bir lezzettir. Hatta, ELEM ve MUSİBET bile olsa, değişik hallere girip çıkmakta büyük bir hayır vardır. Üzüntü ve acılar bir cihetten çirkin olsalar da pek çok cihetten güzeldirler. Zira varlığın nuru olan HAYAT, teessüratla sâfileşip arınmış olur, çekilen acı ve elemlerle parlar. Hayat bunlardan kaçınmaz. Sen bunları, sadece canlı varlığın kendi bekasının terazi ve ölçüsüyle tartma; bilakis hayatı yaratan şanı yüce Cenab-ı Hakka ait işlerin ve icraatın tecellilerinin zuhuru ve o tecellilere mazhar olma ve aksettirme ölçü ve mizanıyla tart. Çünkü hayatı yaratan Cenab-ı Hakkın hayattan hissesi bu ise, yaratılan canlının kendisine ait ancak ârızî bir hissesi vardır; onun da kemâli hayatı verenin hisselerine tâbi olmaktır. Güneşe karşı, akıp duran su üzerindeki kabarcıklar, gelip geçen bir an içinde birer güneşcik olmak suretiyle ziynetlerini takınırlar. Bu durum onlara, pek büyük hikmetlerle dolu o tecelliler hususunda, Güneşe karşı hak iddia etme hakkını vermez. Yalnız şu var ki, İNSAN DENEN KABARCIK, iman ettiği zaman, o iman vasıtasıyla inci gibi bir yıldızı andıran ve lâmbası Ezel Güneşinin şualarından tutuşturulan bir fanusa döner.”
Bu iman bir de Allah için HİCRETLE taçlandırılırsa… Hem de bu yolculuk zulüm ve gadir ateşleri altında ise, biz bunun değerlendirmesinden âciz kalırız. Âhir zamanın mânevî Âl-i Beytleri diyeceğimiz bu mağdur ve mazlum muhacirlere ancak “Sizlere müjdeler olsun!” demekle yetiniyoruz…
[Abdullah Aymaz] 13.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Bu husus üzerinde ilaç firmaları da çalışıyordu. Hatta bir firma TALİDOMİT isimli bir ilaç bulmuşlardı. Bu ilacı kullanan kadın bir anda sıkıntıdan kurtulup rahatlıyordu. Çok büyük talep oldu. Hindistan’da ve bazı üçüncü dünya ülkelerinde piyasaya sürülünce kapış kapış gitti… Ama bir müddet sonra eksik organlı bebekler, omuzundan eli çıkmış zavallılar ve bir sürü ucubeler dünyaya gelmeye başladı. Araştırmalar, bu ilacın sebep olduğunu tespit etti. Kobaylar ve diğer hayvanlar üzerinde denenmeden ve yan tesirleri ölçülmeden kâr düşüncesiyle bunu piyasaya sürmüşlerdi. Derhal yasaklandı ve eczanelerden toplatıldı. Açılan tazminat davaları neticesi bu ilacı üretip satan firmaya çok ağır para cezaları geldi.
Fıtrata, fıtrî olmayan şekilde ters müdahale edilmişti. Hamilelerin bu tiksintilerinin ve kusmalarının sebebi incelenince görüldü ki, bazı yiyeceklerde normal insanlar için hiçbir zararı olmayan hatta faydası bulunan bazı maddeler var ki, anne karnında henüz organları yeterli hale gelmemiş ceninler için zehir hükmünde ve çok zararlılar. İşte hikmet Sahibi Cenab-ı Hak, annelere geçici bir dönem için böyle bir durum nasip ediyor. Aşerme ile çocuğa çok lüzumlu yiyecekleri şiddetle arzularken, aşyerme ile de verilen tiksinti hissi ve kusmalarla zararlı yiyeceklerden hatta kokularından bile nefret duyup iğreniyor… Cenab-ı Hakk'ın bu ince ve derin hikmetini bilmeyen nâdânlar da bunu bir itiraz ve inkar vesilesi yapmaya çalışıyorlar… Biz ise “Mevlam görelim neyler… Neylerse güzel eyler…” diyoruz.
İşte “Yolumuzun Kaderi”nde bazı böyle hoşumuza gitmeyecek şeyler karşımıza çıkabilir; biz sabırla Cenab-ı Hakkın hikmetlerini anlamaya çalışmalıyız; “Siz bir şeyden hoşlanmaz ve onu kerîh görürsünüz halbuki o sizin için hayırlıdır.” (Bakara Suresi, 216) buyruluyor.
Mesnevi-i Nuriye’nin “Zerre” bölümünde Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Tembellik, duraklama, atalet, sükun ve tek düze bir tarz üzere devam etme varlığı ancak değişmelerle ortaya çıkan yaratılmışlar için ahval ve keyfiyetlerde bir nevi yokluk demektir. Yokluk da tamamen elem ve sırf şerden ibarettir. Faaliyet ise büyük bir lezzettir. Hatta, ELEM ve MUSİBET bile olsa, değişik hallere girip çıkmakta büyük bir hayır vardır. Üzüntü ve acılar bir cihetten çirkin olsalar da pek çok cihetten güzeldirler. Zira varlığın nuru olan HAYAT, teessüratla sâfileşip arınmış olur, çekilen acı ve elemlerle parlar. Hayat bunlardan kaçınmaz. Sen bunları, sadece canlı varlığın kendi bekasının terazi ve ölçüsüyle tartma; bilakis hayatı yaratan şanı yüce Cenab-ı Hakka ait işlerin ve icraatın tecellilerinin zuhuru ve o tecellilere mazhar olma ve aksettirme ölçü ve mizanıyla tart. Çünkü hayatı yaratan Cenab-ı Hakkın hayattan hissesi bu ise, yaratılan canlının kendisine ait ancak ârızî bir hissesi vardır; onun da kemâli hayatı verenin hisselerine tâbi olmaktır. Güneşe karşı, akıp duran su üzerindeki kabarcıklar, gelip geçen bir an içinde birer güneşcik olmak suretiyle ziynetlerini takınırlar. Bu durum onlara, pek büyük hikmetlerle dolu o tecelliler hususunda, Güneşe karşı hak iddia etme hakkını vermez. Yalnız şu var ki, İNSAN DENEN KABARCIK, iman ettiği zaman, o iman vasıtasıyla inci gibi bir yıldızı andıran ve lâmbası Ezel Güneşinin şualarından tutuşturulan bir fanusa döner.”
Bu iman bir de Allah için HİCRETLE taçlandırılırsa… Hem de bu yolculuk zulüm ve gadir ateşleri altında ise, biz bunun değerlendirmesinden âciz kalırız. Âhir zamanın mânevî Âl-i Beytleri diyeceğimiz bu mağdur ve mazlum muhacirlere ancak “Sizlere müjdeler olsun!” demekle yetiniyoruz…
[Abdullah Aymaz] 13.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Devlete sadakat [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Vatandaşların devlete karşı görev ve sorumlulukları kadar, devletlerin de vatandaşlarına karşı görev ve sorumlulukları var. Devlet soyut bir kavram olduğu için, önce bu kavramdan ne anlıyoruz, bununla başlamak lazım. Devlet bir kurum, yani insan topluluklarının oluşturduğu birlikte yaşamla ilgili diğer sosyal kurumlar gibi, insanların bir araya gelerek ve organize olarak yaşamlarını kolaylaştırmak, beraber hareket etmenin avantajlarından yararlanmak için oluşturdukları bir organizasyon. İnsanların oluşturdukları tüm kurumlarda karar alma mekanizmaları var ve bu karar alma mekanizmalarının yapısı ve aldıkları kararların niteliği yanında, bu karar mekanizması ve kararların ne süre devam ettiği ve belirli bir çizgiyi ve yönü tutturduğu da önemli bu bağlamda. Bu ön girişten hareketle, devletlerin insanlara belirli artılar sağladığı – güvenlik gibi – ve gerekli olduğu, ortak yaşamı kolaylaştırdıkları – para basmak veya hukuk sistemi sağlamak gibi – ve karar alma mekanizmalarının uzun soluklu kurumsallaşmış bir yapıda olduğu ve yine kalıcı, sürekliliği olan, belirli bir istikamette cereyan eden türden çıktılara sahip oldukları söylenebilir. Bu çerçevede devlet kesinleşmiş coğrafi sınırlar içinde meşru ve merkezi bir güç (iktidar) tarafından bir grup insanın (halk, millet) yönetilmesiyle alakalı bir organizasyon olarak tanımlanabilir.
Bu tanım devlet hakkında bize çok şey söylemez. Zira bu tanımda devletin niteliklerinden sadece teknik ve tanımsal olanları (onların da sadece bir kısmı) ele alındı. Oysa devletlerin nitelikleri çok farklı olabilir. Ve bu nitelikler, devletlerin vatandaşlarıyla ilişkilerini belirler. Vatandaşın devletine karşı görevlerini devlet belirler. Oysa devletlerin demokratik olup olmaması, devletin belirlediği vatandaş görevleri ve sorumluluklarının vatandaşın haklarını savunup savunmadığının ölçütüdür. Devletin vatandaşlarına karşı görevleri tanımlanırken de aynı kıstas geçerli. Dolayısıyla demokrasi ve temel haklar/özgürlüklerin sağlandığı devletlerle örneğin 1930-1940’ların NAZİ devleti aynı kefeye konamaz. Vatandaşın devletle ilişkisinde devlet tarafından “anlatıda” kullanılan en fazla kullanılan kavram sadakattir.
NEGATİF SADAKAT
Her devlet, sadık vatandaş ister. Kimisi sadakati kendisini (sistemi) cazip kılarak sağlar, kimisi baskı yoluyla sadakat elde etmeye çalışır. Demokratik olmayan kapalı toplumlarda devlete sadakat çok üst seviyelerdedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi insanlar devletten korktukları için hoşlarına gitmeyen uygulamalar olsa da sesini çıkartmaz. İkincisi, vatandaş kendisine devletçe maruz görülen muamelenin doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulayabilecek karşılaştırma olanaklarına sahip değildir. Çünkü baskıcı devletler genellikle halkın gözü-kulağı olabilecek potansiyel özgür medya araçlarını kontrolü altına alır ve onu propaganda aracına dönüştürür. Baskı ve zulüm yanında propaganda aracı olan bir medya yoluyla, devletler azami sadakat sağlar.
Ancak azami sadakat görecelidir. Bu sağlanan “negatif” sadakattir çünkü. Çekici olan, vatandaşın faydasını gördüğü, yaşam standartları ve özgürlüklerin yaygınlaşmasıyla sağlanan sadakatse “pozitif sadakat” doğurur. Bu devletler, baskıcı olanlara göre daha uzun ömürlü, daha başarılı, daha zengin ve daha güçlüdür. Demokratik hukuk devletleri hem güçler ayrılığının sağladığı denge mekanizmalarına, hem de insan özgürlük ve haklarına dayalı bir özgür ortama sahip olduklarından, pozitif sadakat sağlar. Hukuk, ekonominin de iyi işlemesine, rüşvet ve kötü yönetimin marjinal seviyelerde seyretmesine yarar. Pozitif sadakat sağlayan devletler daha elastikidir. Oysa negatif sadakate başvuran devletler kırılgan olur.
RASYONEL DEĞERLENDİRME
Devlet bir kurumdur. Kurumlar insanların yaşamını kolaylaştırmak ve onlara bazı avantajlar sunmak üzere tasarlanır. Örneğin vergi vermek, ancak verilen vergilerin avantajını görüyorsanız bir anlam taşır. Eğer toplanan vergilere karşın yaşan seviyeniz ilerlememekteyse, vergi vermeye isteksiz, vergi kaçırmaya meyilli insanların sayısı artar. Oysa toplumda vergilerin hakkını veren ve hizmet üreten bir iktidar algısı varsa, vergi kaçırma oranları düşer. Vergi toplama işini her devlet yapar. Ama her devlet aynı oranda vergi toplayamaz. Devlet vergi toplarken objektif ölçütlerle değerlendirilir. Devlet para basarken de fiskal politikalarını belirlerken de aynı nesnel koşullara göre sınanır. Demek ki aklın yolu birdir. Kimse karşılığını (daha fazla hizmet) almadan daha fazla vergi vermek istemez. Demek ki devleti değerlendirirken, rasyonel davranırız.
İnsan hak ve özgürlüklerinin de durumu aynen böyledir. Değerlendirmesi de aynı rasyonel kafayla yapılmalıdır. Devletler despotlaşabilir ve insan haklarını ve özgürlüklerini bizzat tehlikeye atabilir. Devletlerin her konuda olduğu gibi, insan hak ve özgürlükleri konusunda da vatandaşlarına garanti ettiği standartların yazılı metni anayasadır. Anayasa, devletin aynı zamanda yönetim mimarisidir. Dolayısıyla, devlet vatandaşından sadakat beklerken, vatandaş da devletten anayasada verdiği sözleri (teminatları) tutmasını bekler. Devlet bu sözleri tuttuğu müddetçe sadakat bekleyebilir. Tabi burada demokratik ve şeffaf bir çoğulcu rejimin anayasal düzeninden bahsediliyor. Rusya, İran, Çin veya Venezüella gibi ülkelerin böyle rejimleri yoktur. Bu ve benzeri ülkeler, vatandaşlarından (negatif) sadakat temin etmek için onları cendereye sokar. Bu toplumlarda muhalefet ya hiç olmaz, ya da sadece kâğıt üzerinde olur.
TÜRKİYE’DE DEVLET
Türkiye artık bu tür bir devlettir. 15 Temmuz sonrasında artık anayasa fiilen rafa kaldırılmış, kanun hükmünde kararnamelere dayalı, denge mekanizmalarının olmadığı fiili bir başkanlık rejimi (reisçi devlet modeli) oluşturulmuştur. Yani, hukuksal olarak halen geçerli olan 1982 anayasası ortadan kalkmıştır. Devletin mimarisi de onunla birlikte ortadan kalkmış, yerine keyfiliğe dayanan, tek adam koalisyonu kurulmuştur. Tek adam koalisyonu oksimoron değildir Türkiye örneğinde. Tayyip Erdoğan’ın gücünü yasladığı zemin, nasyonalist derin bir yapıdır. Bu yapıyla füzyona giren İslamcılar, nasyonalist-İslamcı bir diktatörlüğün temellerini atmışlardır/atmaktadır. Türkiye’de bağımsız yargı ve görevini yapabilen bir parlamento yoktur. Anayasa Mahkemesi dâhil, mutlak yürütmeyi frenleyebilecek bir mekanizma kalmamış durumdadır. Böyle hükümet sistemlerine kısaca rejim derler. Çünkü sistem yoktur, sadece keyfi kararlar alabilen mutlak bir güç vardır.
Bu sistem sadakat sağlıyor – bu tartışmasız. Birincisi, aşırı baskılar ve hukuk olmaması olguları, bu sadakatin zemini. Buna korku imparatorluğu da denebilir. Diğeri, olan biten ne olursa olsun, vatandaşa sistemin gaz alıcı haberlerini pompalayan bir medya şebekesi. Bu sayede siysem sadakat üretir tabii. Ama üretilen sadakat, kırılgandır. Her an tepetaklak olabilecek, istikrarsızlıklara gebe, sıkıntılı bir durağanlığa sahiptir. Özellikle de Türkiye gibi doğan kaynakları çok kıt olan, petrolü, doğal gazı, makine ve teknolojiyi dışarıdan alan bir ülkeler, negatif sadakat üretimine uzun süre dayanamazlar. Havlu atar, tükenişe geçerek çakılırlar. Bu devletler, genellikle uluslararası sistemdeki kurtlar sofrasının eline düşer ve en iyi ihtimalle onların oyuncağı olur. En kötü ihtimalde ise parçalanır.
MEŞRU SADAKAT YOK OLDU
Türkiye’de anayasal sistem sona ermiştir ve sadık olunması gereken anayasal devlet ortadan kalktığı için bu yapının meşru dayanakları olan bir sadakat sağlama imkânı kalmamıştır. Afrin’e yürümek isteyen kalabalık ve eğitimsiz güruhlar, savaşı da yıkımı da, hakkı ve hukuku da anlayacak ortamda değiller. Rejimin dilini ve ideolojisini yiyerek beslenen bu şişirme vatanseverlik, gerçek vatanseverlik değildir, olamaz! Hiçbir vatansever, anayasasını ortadan kaldıran bir rejime sadık olmaz. Anayasa, bir devletin tüm meşruiyet dayanağı, çatısı, mimarisi, hatta varlığıdır. Hukuksuzluğun, adaletsizliğin, kaosun ana nedeni, anayasal düzenin ortadan kalkmış olmasıdır. Bu devlete sadık olmak, rejime hizmet etmektir. Oysa rejim, Türkiye’nin meşru varlık zeminini yıktı. Bu nedenle, gerçek sadakat olan anayasaya, anayasal düzene, anayasanın hak ve özgürlükler sistemine sadık olmak gerekiyor. Vatandaş olan insanlar şunu unutmasınlar: vatandaşlıklarının temeli de anayasaca tarif ediliyor. Peki, o anayasa olmadığında, vatandaşlık kalıyor mu?
Yalanın ve manipülasyonun farkına varmanın yolu, basit ama temel olan yalın gerçeklerin ayırtına varmaktır. Devlete sadık olmak, anayasaya sadık olmak, hukuka sadık olmaktan geçer.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.3.2018 [TR724]
Bu tanım devlet hakkında bize çok şey söylemez. Zira bu tanımda devletin niteliklerinden sadece teknik ve tanımsal olanları (onların da sadece bir kısmı) ele alındı. Oysa devletlerin nitelikleri çok farklı olabilir. Ve bu nitelikler, devletlerin vatandaşlarıyla ilişkilerini belirler. Vatandaşın devletine karşı görevlerini devlet belirler. Oysa devletlerin demokratik olup olmaması, devletin belirlediği vatandaş görevleri ve sorumluluklarının vatandaşın haklarını savunup savunmadığının ölçütüdür. Devletin vatandaşlarına karşı görevleri tanımlanırken de aynı kıstas geçerli. Dolayısıyla demokrasi ve temel haklar/özgürlüklerin sağlandığı devletlerle örneğin 1930-1940’ların NAZİ devleti aynı kefeye konamaz. Vatandaşın devletle ilişkisinde devlet tarafından “anlatıda” kullanılan en fazla kullanılan kavram sadakattir.
NEGATİF SADAKAT
Her devlet, sadık vatandaş ister. Kimisi sadakati kendisini (sistemi) cazip kılarak sağlar, kimisi baskı yoluyla sadakat elde etmeye çalışır. Demokratik olmayan kapalı toplumlarda devlete sadakat çok üst seviyelerdedir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi insanlar devletten korktukları için hoşlarına gitmeyen uygulamalar olsa da sesini çıkartmaz. İkincisi, vatandaş kendisine devletçe maruz görülen muamelenin doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulayabilecek karşılaştırma olanaklarına sahip değildir. Çünkü baskıcı devletler genellikle halkın gözü-kulağı olabilecek potansiyel özgür medya araçlarını kontrolü altına alır ve onu propaganda aracına dönüştürür. Baskı ve zulüm yanında propaganda aracı olan bir medya yoluyla, devletler azami sadakat sağlar.
Ancak azami sadakat görecelidir. Bu sağlanan “negatif” sadakattir çünkü. Çekici olan, vatandaşın faydasını gördüğü, yaşam standartları ve özgürlüklerin yaygınlaşmasıyla sağlanan sadakatse “pozitif sadakat” doğurur. Bu devletler, baskıcı olanlara göre daha uzun ömürlü, daha başarılı, daha zengin ve daha güçlüdür. Demokratik hukuk devletleri hem güçler ayrılığının sağladığı denge mekanizmalarına, hem de insan özgürlük ve haklarına dayalı bir özgür ortama sahip olduklarından, pozitif sadakat sağlar. Hukuk, ekonominin de iyi işlemesine, rüşvet ve kötü yönetimin marjinal seviyelerde seyretmesine yarar. Pozitif sadakat sağlayan devletler daha elastikidir. Oysa negatif sadakate başvuran devletler kırılgan olur.
RASYONEL DEĞERLENDİRME
Devlet bir kurumdur. Kurumlar insanların yaşamını kolaylaştırmak ve onlara bazı avantajlar sunmak üzere tasarlanır. Örneğin vergi vermek, ancak verilen vergilerin avantajını görüyorsanız bir anlam taşır. Eğer toplanan vergilere karşın yaşan seviyeniz ilerlememekteyse, vergi vermeye isteksiz, vergi kaçırmaya meyilli insanların sayısı artar. Oysa toplumda vergilerin hakkını veren ve hizmet üreten bir iktidar algısı varsa, vergi kaçırma oranları düşer. Vergi toplama işini her devlet yapar. Ama her devlet aynı oranda vergi toplayamaz. Devlet vergi toplarken objektif ölçütlerle değerlendirilir. Devlet para basarken de fiskal politikalarını belirlerken de aynı nesnel koşullara göre sınanır. Demek ki aklın yolu birdir. Kimse karşılığını (daha fazla hizmet) almadan daha fazla vergi vermek istemez. Demek ki devleti değerlendirirken, rasyonel davranırız.
İnsan hak ve özgürlüklerinin de durumu aynen böyledir. Değerlendirmesi de aynı rasyonel kafayla yapılmalıdır. Devletler despotlaşabilir ve insan haklarını ve özgürlüklerini bizzat tehlikeye atabilir. Devletlerin her konuda olduğu gibi, insan hak ve özgürlükleri konusunda da vatandaşlarına garanti ettiği standartların yazılı metni anayasadır. Anayasa, devletin aynı zamanda yönetim mimarisidir. Dolayısıyla, devlet vatandaşından sadakat beklerken, vatandaş da devletten anayasada verdiği sözleri (teminatları) tutmasını bekler. Devlet bu sözleri tuttuğu müddetçe sadakat bekleyebilir. Tabi burada demokratik ve şeffaf bir çoğulcu rejimin anayasal düzeninden bahsediliyor. Rusya, İran, Çin veya Venezüella gibi ülkelerin böyle rejimleri yoktur. Bu ve benzeri ülkeler, vatandaşlarından (negatif) sadakat temin etmek için onları cendereye sokar. Bu toplumlarda muhalefet ya hiç olmaz, ya da sadece kâğıt üzerinde olur.
TÜRKİYE’DE DEVLET
Türkiye artık bu tür bir devlettir. 15 Temmuz sonrasında artık anayasa fiilen rafa kaldırılmış, kanun hükmünde kararnamelere dayalı, denge mekanizmalarının olmadığı fiili bir başkanlık rejimi (reisçi devlet modeli) oluşturulmuştur. Yani, hukuksal olarak halen geçerli olan 1982 anayasası ortadan kalkmıştır. Devletin mimarisi de onunla birlikte ortadan kalkmış, yerine keyfiliğe dayanan, tek adam koalisyonu kurulmuştur. Tek adam koalisyonu oksimoron değildir Türkiye örneğinde. Tayyip Erdoğan’ın gücünü yasladığı zemin, nasyonalist derin bir yapıdır. Bu yapıyla füzyona giren İslamcılar, nasyonalist-İslamcı bir diktatörlüğün temellerini atmışlardır/atmaktadır. Türkiye’de bağımsız yargı ve görevini yapabilen bir parlamento yoktur. Anayasa Mahkemesi dâhil, mutlak yürütmeyi frenleyebilecek bir mekanizma kalmamış durumdadır. Böyle hükümet sistemlerine kısaca rejim derler. Çünkü sistem yoktur, sadece keyfi kararlar alabilen mutlak bir güç vardır.
Bu sistem sadakat sağlıyor – bu tartışmasız. Birincisi, aşırı baskılar ve hukuk olmaması olguları, bu sadakatin zemini. Buna korku imparatorluğu da denebilir. Diğeri, olan biten ne olursa olsun, vatandaşa sistemin gaz alıcı haberlerini pompalayan bir medya şebekesi. Bu sayede siysem sadakat üretir tabii. Ama üretilen sadakat, kırılgandır. Her an tepetaklak olabilecek, istikrarsızlıklara gebe, sıkıntılı bir durağanlığa sahiptir. Özellikle de Türkiye gibi doğan kaynakları çok kıt olan, petrolü, doğal gazı, makine ve teknolojiyi dışarıdan alan bir ülkeler, negatif sadakat üretimine uzun süre dayanamazlar. Havlu atar, tükenişe geçerek çakılırlar. Bu devletler, genellikle uluslararası sistemdeki kurtlar sofrasının eline düşer ve en iyi ihtimalle onların oyuncağı olur. En kötü ihtimalde ise parçalanır.
MEŞRU SADAKAT YOK OLDU
Türkiye’de anayasal sistem sona ermiştir ve sadık olunması gereken anayasal devlet ortadan kalktığı için bu yapının meşru dayanakları olan bir sadakat sağlama imkânı kalmamıştır. Afrin’e yürümek isteyen kalabalık ve eğitimsiz güruhlar, savaşı da yıkımı da, hakkı ve hukuku da anlayacak ortamda değiller. Rejimin dilini ve ideolojisini yiyerek beslenen bu şişirme vatanseverlik, gerçek vatanseverlik değildir, olamaz! Hiçbir vatansever, anayasasını ortadan kaldıran bir rejime sadık olmaz. Anayasa, bir devletin tüm meşruiyet dayanağı, çatısı, mimarisi, hatta varlığıdır. Hukuksuzluğun, adaletsizliğin, kaosun ana nedeni, anayasal düzenin ortadan kalkmış olmasıdır. Bu devlete sadık olmak, rejime hizmet etmektir. Oysa rejim, Türkiye’nin meşru varlık zeminini yıktı. Bu nedenle, gerçek sadakat olan anayasaya, anayasal düzene, anayasanın hak ve özgürlükler sistemine sadık olmak gerekiyor. Vatandaş olan insanlar şunu unutmasınlar: vatandaşlıklarının temeli de anayasaca tarif ediliyor. Peki, o anayasa olmadığında, vatandaşlık kalıyor mu?
Yalanın ve manipülasyonun farkına varmanın yolu, basit ama temel olan yalın gerçeklerin ayırtına varmaktır. Devlete sadık olmak, anayasaya sadık olmak, hukuka sadık olmaktan geçer.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.3.2018 [TR724]
Dibi gördük mü, diye soruyorlar, ben size dibi söyleyeyim [Tarık Toros]
Meral Akşener, Devlet Bahçeli’ye sormuş:
-17-25 Aralık’ta saatinizin pili çıkmıştı o saat hala pilsiz mi yoksa duruyor mu?
Malum fotoğraf Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı.
Tarih, 27 Haziran 2015.
Can Dündar’ın köşesinin başlığı, “Yolsuzluk ayarlı saat”ti.
***
Akşener bunu gündeme getirmese kimse hatırlamayacaktı.
Geçen, fotoğraf seçmek için arşivimi tarıyorum.
2014’ten günümüze böyle ne çok haber, bilgi, fotoğraf var.
Hepsi film şeridi gibi önümden geçiyor ama bir tanesini bile Twitter’dan hatırlatmak içimden gelmiyor.
Akşener’in kimbilir hatırladığı veya önüne konan ne çok bilgi vardır böyle.
Lakin muhalefet çok çok sınırlı bir kısmı ile iktifa ediyor, etmeyi tercih ediyor.
Demirel veya Erbakan’ın, 1987-1991 arasındaki muhalefetinin onda birini yapsalar, yapabilseler, bambaşka bir ülke olurdu.
2015, 7 Haziran seçimlerinde bile yapamadılar bunu.
Bahçeli’nin odasındaki saatin fotoğrafı, belli ki Cumhuriyet ekibinin dikkati ile çekildi, bilemiyorum.
Şu kesin, 7 Haziran seçiminden sonra tespit edilmiş bir kare bu.
AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği, MHP’nin tüm iktidar alternatiflerini daha seçim gecesi reddettiği, CHP’nin AKP ile “istikşafi” koalisyon görüşmeleri yaptığı dönem.
MHP ve HDP tarihlerinde görmedikleri sandalye ile Meclis’e girmişler, iki partinin de 80 koltuğu var.
***
Hep söylüyorum.
Hiçbir şey bir gecede olmadı.
Bu dönemin taşları ta o sıralarda döşendi, buna payanda olanlar da belli.
***
Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verip, anayasa referandumu gerekmeden Meclis’ten geçmesine sebep olan parti CHP.
Tutuklu Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının vebali, bu partinin ve o gün oy veren CHP’lilerin üzerinde.
Kendi arkadaşları milletvekili Enis Berberoğlu’nun vebali de.
***
Şimdi öğreniyoruz.
1 Kasım 2015 seçimlerinde, Doğu Perinçek’in Vatan Partisi, CHP ile seçim işbirliği müzakeresi yapmış.
CHP, 10 Vatan Partili üyeyi listesinden aday göstermeyi kabul etmiş.
Kaç gündür takip ediyorum, CHP’den ve CHP’lilerden tık yok.
***
Bugün, AKP rejimi CHP’li belediye başkanlarını görevden alıyor, yine tık yok!
MHP’li belediye başkanları, tıpkı AKP’liler gibi genel merkez baskısıyla istifa ediyor, MHP’lilerde tık yok.
***
Demokrasi vaat etmiyorlar.
Nasıl etsinler ki?
CHP’de milletvekillerinin TV’lere çıkması izne bağlanmış.
Tıpkı 3-5 sene önce AKP’nin yaptığı gibi.
***
Doğu Perinçek, “Partimize dokunursanız darbe olur” diyor, sübliminal darbe mesajından müebbet veren savcılar seyirci.
Bir savcı, üniversite öğrencisi nişanlısıyla kavga etmiş. Nişanısı telefonu açmadı diye polisle kaldığı yurdu basmış.
Taksiciler, UBER şoförlerini dövüyor, içinde müşterisi varken aracına zarar veriyor. Taksici odası başkanı, “Yakıp yıkmak istemiyoruz ama gerekirse yaparız” diyor.
Bir adam, eşini, “Beni de FETÖ’den alacaklar, anlaşmalı boşanalım” diyerek kandırmış. Nafakasız boşanmış. Eşi, şimdi adama ulaşamıyor.
***
Yukarıdaki dört örnek, cinnet ülkesinde, şu son üç-dört gün içinde yaşandı.
Bunların yüzlercesi var.
İleride dönemi inceleyecek araştırmacılar, hop oturup hop kalkacak.
“Böyle şeyler nasıl olabildi de, kimsenin gıkı dahi çıkmadı” diye.
Benim meselem bu değil.
Allah, ileride geleceklerle sabırlar versin.
Bu dört örneği şunun için seçtim:
Siyasetinden, yargısına, emniyetine, sivil toplum örgütlerine ve topluma… Genel durum bu.
***
Ahmet Şık’ın sorduğu gibi:
-Bu iktidar elbet gidecek ama biz kalan Türkiye’de yaşayabilecek miyiz?
Konu budur.
Benim de epey zamandır kafa yorduğum bir sorudur bu.
Şahsen, umudum pek kalmadı.
Ülkedekiler ise ne kadar erken farkına varırsa o kadar iyi olacak.
***
Hani… Dibi gördük mü, diye bir soru var ya.
Dibi bin kere gördü bizim ülke.
Alçalmanın seviyesi olmadığı için, çukurun içinde çukurlaşmaya, kuyunun içinde kuyu kazmaya devam ediyor sadece.
Ben size “dip” söyleyeyim mi?
Atom bombasını yedikten sonraki Hiroşima veya Nagasaki’ye gidin bakın mesela.
Dip odur.
Şükür o noktada değiliz.
Lakin illa böyle mi olmalı.
***
Çankırı’nın Atkaracalar ilçesi Ilıpınar mahallesinde bir göl veya gölette…
Halkın “asker balıklar” dediği balıkların sayısı azalmış.
Vatandaş, balıkların Afrin’e gittiğini düşünüyor.
İşte bu hal:
Atom bombası yemekten beterdir.
Hiçbir dip, şu örnekten daha beter değildir yani.
Bombayı yer, yaralarınızı sarıp devam edebilirsiniz.
Ya bunu ne yapacaksınız?
[Tarık Toros] 13.3.2018 [TR724]
-17-25 Aralık’ta saatinizin pili çıkmıştı o saat hala pilsiz mi yoksa duruyor mu?
Malum fotoğraf Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştı.
Tarih, 27 Haziran 2015.
Can Dündar’ın köşesinin başlığı, “Yolsuzluk ayarlı saat”ti.
***
Akşener bunu gündeme getirmese kimse hatırlamayacaktı.
Geçen, fotoğraf seçmek için arşivimi tarıyorum.
2014’ten günümüze böyle ne çok haber, bilgi, fotoğraf var.
Hepsi film şeridi gibi önümden geçiyor ama bir tanesini bile Twitter’dan hatırlatmak içimden gelmiyor.
Akşener’in kimbilir hatırladığı veya önüne konan ne çok bilgi vardır böyle.
Lakin muhalefet çok çok sınırlı bir kısmı ile iktifa ediyor, etmeyi tercih ediyor.
Demirel veya Erbakan’ın, 1987-1991 arasındaki muhalefetinin onda birini yapsalar, yapabilseler, bambaşka bir ülke olurdu.
2015, 7 Haziran seçimlerinde bile yapamadılar bunu.
Bahçeli’nin odasındaki saatin fotoğrafı, belli ki Cumhuriyet ekibinin dikkati ile çekildi, bilemiyorum.
Şu kesin, 7 Haziran seçiminden sonra tespit edilmiş bir kare bu.
AKP’nin tek başına iktidarı kaybettiği, MHP’nin tüm iktidar alternatiflerini daha seçim gecesi reddettiği, CHP’nin AKP ile “istikşafi” koalisyon görüşmeleri yaptığı dönem.
MHP ve HDP tarihlerinde görmedikleri sandalye ile Meclis’e girmişler, iki partinin de 80 koltuğu var.
***
Hep söylüyorum.
Hiçbir şey bir gecede olmadı.
Bu dönemin taşları ta o sıralarda döşendi, buna payanda olanlar da belli.
***
Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verip, anayasa referandumu gerekmeden Meclis’ten geçmesine sebep olan parti CHP.
Tutuklu Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının vebali, bu partinin ve o gün oy veren CHP’lilerin üzerinde.
Kendi arkadaşları milletvekili Enis Berberoğlu’nun vebali de.
***
Şimdi öğreniyoruz.
1 Kasım 2015 seçimlerinde, Doğu Perinçek’in Vatan Partisi, CHP ile seçim işbirliği müzakeresi yapmış.
CHP, 10 Vatan Partili üyeyi listesinden aday göstermeyi kabul etmiş.
Kaç gündür takip ediyorum, CHP’den ve CHP’lilerden tık yok.
***
Bugün, AKP rejimi CHP’li belediye başkanlarını görevden alıyor, yine tık yok!
MHP’li belediye başkanları, tıpkı AKP’liler gibi genel merkez baskısıyla istifa ediyor, MHP’lilerde tık yok.
***
Demokrasi vaat etmiyorlar.
Nasıl etsinler ki?
CHP’de milletvekillerinin TV’lere çıkması izne bağlanmış.
Tıpkı 3-5 sene önce AKP’nin yaptığı gibi.
***
Doğu Perinçek, “Partimize dokunursanız darbe olur” diyor, sübliminal darbe mesajından müebbet veren savcılar seyirci.
Bir savcı, üniversite öğrencisi nişanlısıyla kavga etmiş. Nişanısı telefonu açmadı diye polisle kaldığı yurdu basmış.
Taksiciler, UBER şoförlerini dövüyor, içinde müşterisi varken aracına zarar veriyor. Taksici odası başkanı, “Yakıp yıkmak istemiyoruz ama gerekirse yaparız” diyor.
Bir adam, eşini, “Beni de FETÖ’den alacaklar, anlaşmalı boşanalım” diyerek kandırmış. Nafakasız boşanmış. Eşi, şimdi adama ulaşamıyor.
***
Yukarıdaki dört örnek, cinnet ülkesinde, şu son üç-dört gün içinde yaşandı.
Bunların yüzlercesi var.
İleride dönemi inceleyecek araştırmacılar, hop oturup hop kalkacak.
“Böyle şeyler nasıl olabildi de, kimsenin gıkı dahi çıkmadı” diye.
Benim meselem bu değil.
Allah, ileride geleceklerle sabırlar versin.
Bu dört örneği şunun için seçtim:
Siyasetinden, yargısına, emniyetine, sivil toplum örgütlerine ve topluma… Genel durum bu.
***
Ahmet Şık’ın sorduğu gibi:
-Bu iktidar elbet gidecek ama biz kalan Türkiye’de yaşayabilecek miyiz?
Konu budur.
Benim de epey zamandır kafa yorduğum bir sorudur bu.
Şahsen, umudum pek kalmadı.
Ülkedekiler ise ne kadar erken farkına varırsa o kadar iyi olacak.
***
Hani… Dibi gördük mü, diye bir soru var ya.
Dibi bin kere gördü bizim ülke.
Alçalmanın seviyesi olmadığı için, çukurun içinde çukurlaşmaya, kuyunun içinde kuyu kazmaya devam ediyor sadece.
Ben size “dip” söyleyeyim mi?
Atom bombasını yedikten sonraki Hiroşima veya Nagasaki’ye gidin bakın mesela.
Dip odur.
Şükür o noktada değiliz.
Lakin illa böyle mi olmalı.
***
Çankırı’nın Atkaracalar ilçesi Ilıpınar mahallesinde bir göl veya gölette…
Halkın “asker balıklar” dediği balıkların sayısı azalmış.
Vatandaş, balıkların Afrin’e gittiğini düşünüyor.
İşte bu hal:
Atom bombası yemekten beterdir.
Hiçbir dip, şu örnekten daha beter değildir yani.
Bombayı yer, yaralarınızı sarıp devam edebilirsiniz.
Ya bunu ne yapacaksınız?
[Tarık Toros] 13.3.2018 [TR724]
‘Cemaat’e terör örgütü demezsen, örgüt yöneticiliğinden yargılarım’ [Ali Adil Çakar]
Yaklaşık 20 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gazeteci Emre Soncan (36) için yeni bir iddianame hazırlandı. Daha önce diğer 29 gazeteci ile birlikte ’silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçlaması ile yargılanan Soncan’ın dosyası, tam karar duruşmasına gelindiğinde diğerlerinden ayrıldı. Mahkeme başkanı bunun gerekçesini, “Hakkında yeni bir dava var. Mevcut dosyan, diğer dava ile birleştirildi. Artık yeni davada yargılanacaksın” diye açıkladı.
Soncan hakkında hazırlanan yeni iddianamede ise ‘silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek’ suçlaması yöneltiliyor. Bunun sebebi, cep telefonu haberleşme uygulaması ByLock’u indirdiği ve kullandığı iddiası. Oysa mevcut iddianamede diğer bazı gazeteciler için de Bylock kullanma suçlaması vardı. Hukukçular, ByLock’un pekala mevcut davadaki suçlamalar arasına eklenebileceğini, dolayısıyla yeni bir iddianameye gerek olmadığını, sadece bir ek suçlama ile yargılamanın yapılabileceğini belirtiyor.
Bu kararın hukuki teamüllere aykırı olduğuna dikkat çekilirken Soncan’a özel bir muamele yapıldığı öne sürülüyor. Genç gazeteci Soncan, duruşmalarda hakimin sorusu üzerine “Gülen Hareketi’ni terör örgütü olarak görmüyorum” demişti. Bu nedenle cezalandırıldığı ve daha ağır bir cezaya çarptırılmak istendiği yorumu yapılıyor. Bu bir nevi, “Terör örgütü demezsen seni terör örgütü yöneticiliğinden yargılarım” davası… Soncan, 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak.
Emre Soncan, hükümet tarafından 4 Mart 2016 tarihinde el konan ve daha sonra Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Zaman gazetesinin Cumhurbaşkanlığı ve savunma muhabiri idi.
15 Temmuz darbe girişiminden 10 gün sonra gözaltına alındı. Aynı soruşturmada gözaltına alınan 21 gazeteci ile birlikte 29 Temmuz’da tutuklandı. Daha sonra aynı dosyadan tutuklananlarla birlikte bu sayı 27’ye yükseldi. 2 gazeteci ise firari konumdaydı. Bu nedenle karar aşamasında onların dosyası da tefrik edildi.
İddianame, Mart 2017’de hazırlandı. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, 7-8 Mart 2018’deki son duruşmalarla karara bağlandı. 1 gazeteci beraat ederken geri kalan 25 gazeteciye 2 yıl 1 ay ila 7 yıl 6 ay arasında değişen cezalar verildi. Emre Soncan’ın dosyası da tefrik edildiği için bu davada onunla ilgili karar çıkmadı.
TEK SUÇLAMA BYLOCK
Hakkında hazırlanan 5 Şubat 2018 tarihli yeni iddianame de İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Bu yeni iddianamede Soncan’ın akrabası M.A.’ya ait bir telefona Bylock uygulaması indirdiği belirtiliyor. Başkaca herhangi bir suçlama yok. Bundan dolayı silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlaması ile karşı karşıya.
Soncan, ilk kez hakim karşısına çıktığı 29 Mart 2017 tarihli duruşmada, “Gülen Hareketi’ni bir terör örgütü olarak görmüyorum.” demişti. Bu ifadeyi kullanmasının sebebi, hakkındaki suçlamalardan birinin, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kişisel twitter hesabından paylaştığı, “Bu tweet’i attığım için gözaltına alınır mıyım bilmiyorum ama bu alçak cuntanın arkasında Gülen Hareketi olduğu iddiasını makul bulmuyorum” şeklindeki mesajdı.
29 Mart’taki duruşmada hakim kendisine, “FETÖ’yü bir terör örgütü olarak kabul ediyor musun?” sorusunu yöneltmesiydi. Soncan, şu cevabı vermişti: “Tabi Savcı Bey herhalde heyecandan bu tweet’in öncüllerini ve ardıllarını iddianameye koymayı unutmuş. Halbuki gerek bundan önceki gerek bundan sonraki mesajlarımda darbenin karşısında olduğumu ve bu girişim karşısında seçilmiş iktidarın yanında yer almanın bir demokrasi ödevi olduğunu açık şekilde vurguladım. Hatta darbe gecesi hem iktidardan hem muhalefetten bir çok isim kimin kazanacağını beklediği için sessizliğe bürünürken ben girişim devam ederken demokrasinin tarafında olduğumu net bir şekilde ifade ettim. Avukatım bu mesajları mahkemenize iletecektir. O tweet’imin içeriğine gelince; 248 yurttaşımızın hayatına mal olan bu cuntanın arkasında, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizildiği bir dönemde Ankara’nın eksenini değiştirmeye ve onu belli bir bloğun içine itme amacı taşıyan yabancı istihbarat örgütleri olduğu kanaatini taşıyorum. Gerek tutuklanmadan önce gerek tutuklanmadan sonra yaptığım açık kaynak okumaları ve geçmiş birikimlerimin ışığında oluşturduğum bu paradigmanın sonucunda da Gülen Hareketi’ni bir terör örgütü olarak görmüyorum. Söylediklerimin içinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte, hakkımda verilecek karara menfi tesir yapabileceğinin farkındayım. Fakat özgür bir gazeteci inandığı doğruları kendisine saklayamaz. Bunları ahval ve şerait ne olursa olsun açıklamakla yükümlüdür.”
Emre Soncan’ın yargılama süreci yeni baştan başlarken ilk duruşmasının ne zaman olacağı belli değil.
[Ali Adil Çakar] 13.3.2018 [TR724]
Soncan hakkında hazırlanan yeni iddianamede ise ‘silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek’ suçlaması yöneltiliyor. Bunun sebebi, cep telefonu haberleşme uygulaması ByLock’u indirdiği ve kullandığı iddiası. Oysa mevcut iddianamede diğer bazı gazeteciler için de Bylock kullanma suçlaması vardı. Hukukçular, ByLock’un pekala mevcut davadaki suçlamalar arasına eklenebileceğini, dolayısıyla yeni bir iddianameye gerek olmadığını, sadece bir ek suçlama ile yargılamanın yapılabileceğini belirtiyor.
Bu kararın hukuki teamüllere aykırı olduğuna dikkat çekilirken Soncan’a özel bir muamele yapıldığı öne sürülüyor. Genç gazeteci Soncan, duruşmalarda hakimin sorusu üzerine “Gülen Hareketi’ni terör örgütü olarak görmüyorum” demişti. Bu nedenle cezalandırıldığı ve daha ağır bir cezaya çarptırılmak istendiği yorumu yapılıyor. Bu bir nevi, “Terör örgütü demezsen seni terör örgütü yöneticiliğinden yargılarım” davası… Soncan, 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak.
Emre Soncan, hükümet tarafından 4 Mart 2016 tarihinde el konan ve daha sonra Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Zaman gazetesinin Cumhurbaşkanlığı ve savunma muhabiri idi.
15 Temmuz darbe girişiminden 10 gün sonra gözaltına alındı. Aynı soruşturmada gözaltına alınan 21 gazeteci ile birlikte 29 Temmuz’da tutuklandı. Daha sonra aynı dosyadan tutuklananlarla birlikte bu sayı 27’ye yükseldi. 2 gazeteci ise firari konumdaydı. Bu nedenle karar aşamasında onların dosyası da tefrik edildi.
İddianame, Mart 2017’de hazırlandı. İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, 7-8 Mart 2018’deki son duruşmalarla karara bağlandı. 1 gazeteci beraat ederken geri kalan 25 gazeteciye 2 yıl 1 ay ila 7 yıl 6 ay arasında değişen cezalar verildi. Emre Soncan’ın dosyası da tefrik edildiği için bu davada onunla ilgili karar çıkmadı.
TEK SUÇLAMA BYLOCK
Hakkında hazırlanan 5 Şubat 2018 tarihli yeni iddianame de İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Bu yeni iddianamede Soncan’ın akrabası M.A.’ya ait bir telefona Bylock uygulaması indirdiği belirtiliyor. Başkaca herhangi bir suçlama yok. Bundan dolayı silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlaması ile karşı karşıya.
Soncan, ilk kez hakim karşısına çıktığı 29 Mart 2017 tarihli duruşmada, “Gülen Hareketi’ni bir terör örgütü olarak görmüyorum.” demişti. Bu ifadeyi kullanmasının sebebi, hakkındaki suçlamalardan birinin, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kişisel twitter hesabından paylaştığı, “Bu tweet’i attığım için gözaltına alınır mıyım bilmiyorum ama bu alçak cuntanın arkasında Gülen Hareketi olduğu iddiasını makul bulmuyorum” şeklindeki mesajdı.
29 Mart’taki duruşmada hakim kendisine, “FETÖ’yü bir terör örgütü olarak kabul ediyor musun?” sorusunu yöneltmesiydi. Soncan, şu cevabı vermişti: “Tabi Savcı Bey herhalde heyecandan bu tweet’in öncüllerini ve ardıllarını iddianameye koymayı unutmuş. Halbuki gerek bundan önceki gerek bundan sonraki mesajlarımda darbenin karşısında olduğumu ve bu girişim karşısında seçilmiş iktidarın yanında yer almanın bir demokrasi ödevi olduğunu açık şekilde vurguladım. Hatta darbe gecesi hem iktidardan hem muhalefetten bir çok isim kimin kazanacağını beklediği için sessizliğe bürünürken ben girişim devam ederken demokrasinin tarafında olduğumu net bir şekilde ifade ettim. Avukatım bu mesajları mahkemenize iletecektir. O tweet’imin içeriğine gelince; 248 yurttaşımızın hayatına mal olan bu cuntanın arkasında, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizildiği bir dönemde Ankara’nın eksenini değiştirmeye ve onu belli bir bloğun içine itme amacı taşıyan yabancı istihbarat örgütleri olduğu kanaatini taşıyorum. Gerek tutuklanmadan önce gerek tutuklanmadan sonra yaptığım açık kaynak okumaları ve geçmiş birikimlerimin ışığında oluşturduğum bu paradigmanın sonucunda da Gülen Hareketi’ni bir terör örgütü olarak görmüyorum. Söylediklerimin içinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte, hakkımda verilecek karara menfi tesir yapabileceğinin farkındayım. Fakat özgür bir gazeteci inandığı doğruları kendisine saklayamaz. Bunları ahval ve şerait ne olursa olsun açıklamakla yükümlüdür.”
Emre Soncan’ın yargılama süreci yeni baştan başlarken ilk duruşmasının ne zaman olacağı belli değil.
[Ali Adil Çakar] 13.3.2018 [TR724]
Millî Moody’s geliyor, şimdi onlar düşünsün! [Semih Ardıç]
Türkiye’nin kredi notu Kosta Rika ile aynı (Ba2) kümeye düşünce Ankara’yı bir telaş aldı gitti. Moody’s’in Gülen Hareketi’nin talimatıyla böyle bir karar aldığını iddia edenler şimdi millî seferberlik safhasına geçti.
Türkiye’nin 2018 senesinde hem yerli hem de millî kredi derecelendirme kuruluşu olacak. Bundan sonra ikide bir notumuzu kıran Moody’s ve diğerleri düşünsün!
BANKA VE HOLDİNGLERİN ORTAKLIĞINDA KURULACAK
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, Moody’s’in siyasî saiklerle hareket ettiğinden emin vaziyetti konuştu. Akben, cari açığın 2018 senesinin ocak ayında 7 milyar dolar artarak 51,5 milyar dolara yükseldiği bir gün mangalda kül bırakmadı.
Yakında gününü görecek Moody’s! Ankara’nın yedi düvele (!) nasıl cevap vereceğini BDDK Başkanı’nın beyanından öğreniyoruz. Millî Moody’s için kolları sıvayan hükûmet, ‘Halep oradaysa arşın Ankara’da’ diyecekmiş.
Akben’in anlattıklarından çıkan netice şu: Bankalardan, hatta önde gelen holdinglerden müteşekkil bir şirket tesis edilecek. Şirkette kimsenin payı yüzde 10’u geçmeyecek. Millî Moody’s tesis edilirken Kredi Kayıt Bürosu’nun (KKB) ortaklık ve işletme esasından ilham alınacak.
HÜKÛMET HAZRETLERİ BÖYLE BUYURDU
Fikrin makul olup olmadığına bakan yok. Hükûmet hazretleri nasıl buyurdu ise hür teşebbüs icabet edecek. Saray’ın talimatlarıyla işleyen serbest piyasanın perişan ahvalinde ötesini müzakere etmek hayli iddialı bir idealizm sayılıyor.
Hükûmet böyle bir adımdan ne murad edebilir? Madem kredi notu yükseltilmiyor, hatta çöp seviyesinin de altına indiriliyor, o halde kendi kendimize not vereceğiz, öyle mi? Bu kadar basitse 16 senelik Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) devr-i iktidarında bugüne dek niye beklendi?
Kur şirketi, ver AAA kredi notunu, gelsin ucuz döviz kredileri…
Kazın ayağı hiç de öyle değil.
BANKALAR KENDİ KENDİNE Mİ NOT VERECEK?
Bankalar da dışarıdan borç alıyor ve hepsinin bir kredi notu var. Nitekim Moody’s üç gün evvel 14 Türk bankasının notunu da düşürdü. Bankaların beraber kurduğu yerli Moody’s’in dönüp ortaklarına not vereceğin, bu notun da dünyada hüsnü kabul göreceğini düşünenlere şaşmamak elde değil.
BDDK Başkanı Akben, herhalde Moody’s, Fitch, Standard&Poor’s gibi akıl hocalarının kendi kendine not verdiğini zannediyor.
Türkiye, yerli ve millî Moody’s kursa bile dünyada hiçbir banka ya da fon o kuruluşun ilan ettiği nota göre borç vermeye yanaşmaz. Bugünlerde yerden yere vurdukları Moody’s ve diğerlerinin yeri geldiğinde ABD’den Almanya’ya, Japonya’dan İngiltere’ye büyük ekonomilerin de notunu kırdıklarını unutmuş olabilirler.
Kredi notu verecek şirketi kurmak yetmez, dolar borcu verecek bir banknot matbaası da kurmak lazım!
KREDİ NOTU VERMEK O KADAR KOLAY DEĞİL
Kredi derecelendirme işi teknik, zor ve sabır isteyen bir ihtisas sahasıdır. Bu sahada söz sahibi olmak için bankaların, kamu maliyesinin, ödemeler dengesi verilerinin, hülâsa ekonominin belli bir keyfiyette olması şarttır. Not vermiş olmak için attığınız adımlar dünyada makes bulamaz.
Tek dünya markası bile çıkaramamış bir ekonomide millî Moody’s kurmanın Google’ın ara yüzünü apartıp ‘yerli arama motoru kurduk’ demekten farkı yoktur.
Motorunu Almanlardan dilendiğiniz tankın zırhına ‘ALTAY’ yazmakla ne kadar yerli tank imal edilmiş oluyorsa sıcak para için Londra’da fonların kapısında bekleyen Türkiye’nin kuracağı kredi şirketinin not açıklaması da o kadar etkili olacaktır.
Olağanüstü Hal’de mülkiyet hakkının Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) insafına terk edildiği bir ekonominin notu/itibarı ne kadar parlaksa milli Moody’s’in dünyadaki itibarı da o kadar parlak olacaktır.
Hamaset ekonomisi ile sadece kendimizi kandırıyoruz o kadar.
[Semih Ardıç] 13.3.2018 [TR724]
Türkiye’nin 2018 senesinde hem yerli hem de millî kredi derecelendirme kuruluşu olacak. Bundan sonra ikide bir notumuzu kıran Moody’s ve diğerleri düşünsün!
BANKA VE HOLDİNGLERİN ORTAKLIĞINDA KURULACAK
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Mehmet Ali Akben, Moody’s’in siyasî saiklerle hareket ettiğinden emin vaziyetti konuştu. Akben, cari açığın 2018 senesinin ocak ayında 7 milyar dolar artarak 51,5 milyar dolara yükseldiği bir gün mangalda kül bırakmadı.
Yakında gününü görecek Moody’s! Ankara’nın yedi düvele (!) nasıl cevap vereceğini BDDK Başkanı’nın beyanından öğreniyoruz. Millî Moody’s için kolları sıvayan hükûmet, ‘Halep oradaysa arşın Ankara’da’ diyecekmiş.
Akben’in anlattıklarından çıkan netice şu: Bankalardan, hatta önde gelen holdinglerden müteşekkil bir şirket tesis edilecek. Şirkette kimsenin payı yüzde 10’u geçmeyecek. Millî Moody’s tesis edilirken Kredi Kayıt Bürosu’nun (KKB) ortaklık ve işletme esasından ilham alınacak.
HÜKÛMET HAZRETLERİ BÖYLE BUYURDU
Fikrin makul olup olmadığına bakan yok. Hükûmet hazretleri nasıl buyurdu ise hür teşebbüs icabet edecek. Saray’ın talimatlarıyla işleyen serbest piyasanın perişan ahvalinde ötesini müzakere etmek hayli iddialı bir idealizm sayılıyor.
Hükûmet böyle bir adımdan ne murad edebilir? Madem kredi notu yükseltilmiyor, hatta çöp seviyesinin de altına indiriliyor, o halde kendi kendimize not vereceğiz, öyle mi? Bu kadar basitse 16 senelik Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) devr-i iktidarında bugüne dek niye beklendi?
Kur şirketi, ver AAA kredi notunu, gelsin ucuz döviz kredileri…
Kazın ayağı hiç de öyle değil.
BANKALAR KENDİ KENDİNE Mİ NOT VERECEK?
Bankalar da dışarıdan borç alıyor ve hepsinin bir kredi notu var. Nitekim Moody’s üç gün evvel 14 Türk bankasının notunu da düşürdü. Bankaların beraber kurduğu yerli Moody’s’in dönüp ortaklarına not vereceğin, bu notun da dünyada hüsnü kabul göreceğini düşünenlere şaşmamak elde değil.
BDDK Başkanı Akben, herhalde Moody’s, Fitch, Standard&Poor’s gibi akıl hocalarının kendi kendine not verdiğini zannediyor.
Türkiye, yerli ve millî Moody’s kursa bile dünyada hiçbir banka ya da fon o kuruluşun ilan ettiği nota göre borç vermeye yanaşmaz. Bugünlerde yerden yere vurdukları Moody’s ve diğerlerinin yeri geldiğinde ABD’den Almanya’ya, Japonya’dan İngiltere’ye büyük ekonomilerin de notunu kırdıklarını unutmuş olabilirler.
Kredi notu verecek şirketi kurmak yetmez, dolar borcu verecek bir banknot matbaası da kurmak lazım!
KREDİ NOTU VERMEK O KADAR KOLAY DEĞİL
Kredi derecelendirme işi teknik, zor ve sabır isteyen bir ihtisas sahasıdır. Bu sahada söz sahibi olmak için bankaların, kamu maliyesinin, ödemeler dengesi verilerinin, hülâsa ekonominin belli bir keyfiyette olması şarttır. Not vermiş olmak için attığınız adımlar dünyada makes bulamaz.
Tek dünya markası bile çıkaramamış bir ekonomide millî Moody’s kurmanın Google’ın ara yüzünü apartıp ‘yerli arama motoru kurduk’ demekten farkı yoktur.
Motorunu Almanlardan dilendiğiniz tankın zırhına ‘ALTAY’ yazmakla ne kadar yerli tank imal edilmiş oluyorsa sıcak para için Londra’da fonların kapısında bekleyen Türkiye’nin kuracağı kredi şirketinin not açıklaması da o kadar etkili olacaktır.
Olağanüstü Hal’de mülkiyet hakkının Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) insafına terk edildiği bir ekonominin notu/itibarı ne kadar parlaksa milli Moody’s’in dünyadaki itibarı da o kadar parlak olacaktır.
Hamaset ekonomisi ile sadece kendimizi kandırıyoruz o kadar.
[Semih Ardıç] 13.3.2018 [TR724]
Katillerin Sözcü’sü [Levent Kenez]
Sözcü’nün Cemaat’e destek olduğu iddiası ile açılan davanın ne kadar komik ne kadar saçma olduğunu konuşmaya bile gerek yok. Ancak Sözcü’nün bu saçma davadan yırtmak için yaptığı yeni saçmalıklar konuşmaya değer. Bir patronun gazetesini ve mallarını kaybetme korkusuyla ne kadar alçalabileceğinin ispatı olarak eşsiz bir numune haline geldiler. Rezillikte Doğan grubunu bir çok kere geçiyorlar. Aslında Ergenekon muhibbi bu gazetenin cemaat düşmanlığı için ayrıca bir motivasyona ihtiyacı yok ama sözde muhalifi oldukları Erdoğan’ın yayınlarından en çok memnun olduğu gazete de denebilir. Hem muhalif basını sustursak Sözcü’yü sustururuz dedirtiyor hem de laik yobaz kesimin gazını alıyor. Koalisyonun diğer ortağı Perinçekçilerin Cumhuriyet’e yaptığı gibi terbiye oluyorlar.
Dünkü Sözcü gazetesi manşette Fetö özel potpurisi yapmış ve 3 tane saçma haberi birleştirerek manşeti kurtarmışlar ama rezil olmaktan kurtulamamışlar.
Manşette Barolor Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Isparta Kitap Fuarı’nda yaptığı bir açıklama var. Hiç bir habercilik yapmadan aynen almışlar. Kıytırıktan bir toplantı için 7 Mart’ta Gürcistan’a giden Feyzioğu ilk kez oradaki toplantı sonrası ayaküstü bir açıklama yapmış ve serbest bırakılan Türk okulu müdürü Emre Çabuk için söyle konuşmuştu:
“Türkiye ve Gürcistan bu kadar iyi ilişkiler içindeyken, hiçbir gerekçe olmaksızın, ilgili kişinin Türkiye’ye iadesine ilişkin talebin sonuçsuz bırakılması ilişkilere zarar verir. Bu yanlıştan dönülmesi gerekiyor”.
Ya sen Adalet Bakanlığı temsilcisi misin? Neresini düzetmeli ilk önce? İki ülke arasındaki ilişkilerin iyi olup olmaması ile mahkemedeki bir dosyanın ne ilgisi var? Hiç bir gerekçe göstermeksizin olduğunu nereden biliyorsun? Mahkeme kararını mı inceledin? Daha geçen gün facebook sayfanda Gürcistan başkanı bana bir video göndermiş dilini anlamadım ama güzele benziyor diyen sen değil misin? Gürcistan Türkiye arasındaki ilişkilere zarar verip vermemesi bir hukuk adamını ne ilgilendirir?
Hızını alamamış dün katıldığı kitap fuarında da bu kez daha ayrıntılı konuşmuş: “Orada Fethullah Gülen okulunun karanlık işlere karıştığı söylenen müdürünün hakkında Türkiye’nin talebi üzerine iade amaçlı tutuklanma yapılmış bundan bir ay önce bu kişi Gürcü makamlarında tutuklanmış.”
“Karanlık işlere karıştığı söylenen”…Hukuk adamından inciler devam ediyor. Tarihlerin tutmamasını bir kenara bırakıyorum. Daha büyük bombalar gelecek.
“Aleyhinde son derece ciddi deliller var ve Türkiye’ye iade edilmesine itiraz etmiş duruşma açılmış.
Dosyanın içeriğinden haberi varsa ne olayım. Delil dediği yok örgüt üyesi, yok mahrem imam, yok 15 temmuz saçmalıklarından biridir. Yıllardır Türkiye’de bile bulunmayan birisine atılan bir sürü saçma iddialar.
“Şimdi dikkat buyurun iade edilecek ve iadeden kaçış yok.”
Yahu adam itiraz etmiş tutukluluğuna nereden biliyorsun kaçış yok?
“Ne olmuş biliyor musunuz? Bizzat bana Gürcistan Barolar Birliği Başkanının hayretle, esefle, üzülerek ve kınayarak anlattığı bir olay bu. ABD’den 2 senatör gelmiş, duruşma günü en öne oturmuşlar. Mahkemeyi baskı altına almışlar ve yüzde 100 Türkiye’ye iade çıkacak bir dosyada, bu 2 senatörün ve arkasındaki ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın baskısıyla bu müdürü almışlar kaçırmışlar, götürmüşler”.
Masala bak ya. Birincisi ABD’li 2 senatörün mahkemede olduğu ile ilgili hiç bir kayıt yok. Feyzioğlu bu isimler kimmiş kamuoyuna açıklamak zorunda. O tarihlerde hiç bir Amerikalı senatör ya da kongre üyesi Gürcistan’da gözükmüyor. Velev ki doğru olsun. Helal olsun adamlara. Senin olman gereken yerde kimler gelmiş. İkincisi Gürcistan Barolar Birliği başkanı esefle üzülerek bunları anlatıyorsa senin yerin dibine girmen lazım. Siz de bunlar oluyor da bizde neler oluyor azizim bir bilsen: Baro başkanlarımız yaka paça hapse atıldı, Anayasa mahkemesi üyelerini içeri aldılar, AYM kararları yok hükmünde, Avukatlar mahkeme salonunda tutuklanıyor, duruşmalardan atılıyor, yüzlerce tutuklu avukat var, hakim ve savcılar tek kişilik hücrelerde işkence görüyor, binlercesi hapishanede. Kanunda yeri yok ama hamile kadınları bile tutukluyor. Falan demen lazım. Ama sonra şunu da eklemen dürüst bir insan olman için şart. “Barolar Birliği Başkanı olarak ama ben kılımı bile kıpırdatmıyorum. Genel de halter ile ilgiliyim”. Gürcistan Barolar Birliği başkanı sana bunları söylemiş de sana diğer barolar birliği başkanlarından gelen mektuplarda neler yazıyor keşke onları da açıklasan!
Perinçek’in hukuk siyasetin köpeğidir dediğinde hep akla görevdeki köpekler akla geliyor bence daha geniş düşünmeli. Senin ülkende bu kadar insan hakları ihlalleri yaşanırken, meslektaşların işkence görürken adamın derdi Gürcistan’daki zavallı Türk öğretmen.
Ergenekonun sembol isimlerinden bu adamın ve bununla aynı tıynetteki “elbette cemaatçilere avukat yollamadık” diye övünen diğerlerinin motivasyonunu görmeden bugün yaşananları anlamak mümkün değildir.
Manşetteki diğer haber şöyle: Fetö Ablası eşinin başını yakmış. Habere göre bir poliste ByLock çıkmış. Kendisi değil ama eşi yüklemiş. Polisin başı yanmış. ByLock yüklemek suç öyle değil mi? O zaman bütün ByLock kullananlar için aynı işlem yapılmalı değil mi haberin muhabiri Asuman Aranca? Acaba Fetö ablasının ByLock ismi neymiş onu da öğrenebildiniz mi? Tuttuğu takımı falan mı seçmiş acaba? Hani bir söz vardır en çok homofobik olanlar genelde eşcinsel çıkar denir, bu kadar çok ByLock haberi yapmak acaba neye alamet?
Son haber eski Zaman muhabiri Kamil Elibol’dan. Yunan’ın işgal ettiği Koyun adası Fetö’nün sığınağı olmuş. Diyen de bininci kez aynı şeyi söyleyen eski bir albay. Çeşme’den fırt diye bu adaya geçiliyormuş. Ada işgal atındaysa bunun Cemaatla ne ilgisi var? 2004’ten beri durum böyleyse bugün sizin zulmünüzden canını kurtarmak için kaçanlarla ne ilgisi var? Destanlar yazdığınız komutanlar çıkıp alsınlar adayı, Afrin’deki gibi asker yazılın. Vicdansız herifler insanlar boğuluyor ya, zavallı çocuklar ölüyor o soğuk sularda. “Oğlumu kurtarın” son sözleri oluyor. Siz neyden bahsediyorsunuz? İlle haberde Fetö geçecek diye bu kadar şerefsizlik yapmanın bir izahı var mıdır?
[Levent Kenez] 13.3.2018 [TR724]
Dünkü Sözcü gazetesi manşette Fetö özel potpurisi yapmış ve 3 tane saçma haberi birleştirerek manşeti kurtarmışlar ama rezil olmaktan kurtulamamışlar.
Manşette Barolor Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Isparta Kitap Fuarı’nda yaptığı bir açıklama var. Hiç bir habercilik yapmadan aynen almışlar. Kıytırıktan bir toplantı için 7 Mart’ta Gürcistan’a giden Feyzioğu ilk kez oradaki toplantı sonrası ayaküstü bir açıklama yapmış ve serbest bırakılan Türk okulu müdürü Emre Çabuk için söyle konuşmuştu:
“Türkiye ve Gürcistan bu kadar iyi ilişkiler içindeyken, hiçbir gerekçe olmaksızın, ilgili kişinin Türkiye’ye iadesine ilişkin talebin sonuçsuz bırakılması ilişkilere zarar verir. Bu yanlıştan dönülmesi gerekiyor”.
Ya sen Adalet Bakanlığı temsilcisi misin? Neresini düzetmeli ilk önce? İki ülke arasındaki ilişkilerin iyi olup olmaması ile mahkemedeki bir dosyanın ne ilgisi var? Hiç bir gerekçe göstermeksizin olduğunu nereden biliyorsun? Mahkeme kararını mı inceledin? Daha geçen gün facebook sayfanda Gürcistan başkanı bana bir video göndermiş dilini anlamadım ama güzele benziyor diyen sen değil misin? Gürcistan Türkiye arasındaki ilişkilere zarar verip vermemesi bir hukuk adamını ne ilgilendirir?
Hızını alamamış dün katıldığı kitap fuarında da bu kez daha ayrıntılı konuşmuş: “Orada Fethullah Gülen okulunun karanlık işlere karıştığı söylenen müdürünün hakkında Türkiye’nin talebi üzerine iade amaçlı tutuklanma yapılmış bundan bir ay önce bu kişi Gürcü makamlarında tutuklanmış.”
“Karanlık işlere karıştığı söylenen”…Hukuk adamından inciler devam ediyor. Tarihlerin tutmamasını bir kenara bırakıyorum. Daha büyük bombalar gelecek.
“Aleyhinde son derece ciddi deliller var ve Türkiye’ye iade edilmesine itiraz etmiş duruşma açılmış.
Dosyanın içeriğinden haberi varsa ne olayım. Delil dediği yok örgüt üyesi, yok mahrem imam, yok 15 temmuz saçmalıklarından biridir. Yıllardır Türkiye’de bile bulunmayan birisine atılan bir sürü saçma iddialar.
“Şimdi dikkat buyurun iade edilecek ve iadeden kaçış yok.”
Yahu adam itiraz etmiş tutukluluğuna nereden biliyorsun kaçış yok?
“Ne olmuş biliyor musunuz? Bizzat bana Gürcistan Barolar Birliği Başkanının hayretle, esefle, üzülerek ve kınayarak anlattığı bir olay bu. ABD’den 2 senatör gelmiş, duruşma günü en öne oturmuşlar. Mahkemeyi baskı altına almışlar ve yüzde 100 Türkiye’ye iade çıkacak bir dosyada, bu 2 senatörün ve arkasındaki ABD Dış İşleri Bakanlığı’nın baskısıyla bu müdürü almışlar kaçırmışlar, götürmüşler”.
Masala bak ya. Birincisi ABD’li 2 senatörün mahkemede olduğu ile ilgili hiç bir kayıt yok. Feyzioğlu bu isimler kimmiş kamuoyuna açıklamak zorunda. O tarihlerde hiç bir Amerikalı senatör ya da kongre üyesi Gürcistan’da gözükmüyor. Velev ki doğru olsun. Helal olsun adamlara. Senin olman gereken yerde kimler gelmiş. İkincisi Gürcistan Barolar Birliği başkanı esefle üzülerek bunları anlatıyorsa senin yerin dibine girmen lazım. Siz de bunlar oluyor da bizde neler oluyor azizim bir bilsen: Baro başkanlarımız yaka paça hapse atıldı, Anayasa mahkemesi üyelerini içeri aldılar, AYM kararları yok hükmünde, Avukatlar mahkeme salonunda tutuklanıyor, duruşmalardan atılıyor, yüzlerce tutuklu avukat var, hakim ve savcılar tek kişilik hücrelerde işkence görüyor, binlercesi hapishanede. Kanunda yeri yok ama hamile kadınları bile tutukluyor. Falan demen lazım. Ama sonra şunu da eklemen dürüst bir insan olman için şart. “Barolar Birliği Başkanı olarak ama ben kılımı bile kıpırdatmıyorum. Genel de halter ile ilgiliyim”. Gürcistan Barolar Birliği başkanı sana bunları söylemiş de sana diğer barolar birliği başkanlarından gelen mektuplarda neler yazıyor keşke onları da açıklasan!
Perinçek’in hukuk siyasetin köpeğidir dediğinde hep akla görevdeki köpekler akla geliyor bence daha geniş düşünmeli. Senin ülkende bu kadar insan hakları ihlalleri yaşanırken, meslektaşların işkence görürken adamın derdi Gürcistan’daki zavallı Türk öğretmen.
Ergenekonun sembol isimlerinden bu adamın ve bununla aynı tıynetteki “elbette cemaatçilere avukat yollamadık” diye övünen diğerlerinin motivasyonunu görmeden bugün yaşananları anlamak mümkün değildir.
Manşetteki diğer haber şöyle: Fetö Ablası eşinin başını yakmış. Habere göre bir poliste ByLock çıkmış. Kendisi değil ama eşi yüklemiş. Polisin başı yanmış. ByLock yüklemek suç öyle değil mi? O zaman bütün ByLock kullananlar için aynı işlem yapılmalı değil mi haberin muhabiri Asuman Aranca? Acaba Fetö ablasının ByLock ismi neymiş onu da öğrenebildiniz mi? Tuttuğu takımı falan mı seçmiş acaba? Hani bir söz vardır en çok homofobik olanlar genelde eşcinsel çıkar denir, bu kadar çok ByLock haberi yapmak acaba neye alamet?
Son haber eski Zaman muhabiri Kamil Elibol’dan. Yunan’ın işgal ettiği Koyun adası Fetö’nün sığınağı olmuş. Diyen de bininci kez aynı şeyi söyleyen eski bir albay. Çeşme’den fırt diye bu adaya geçiliyormuş. Ada işgal atındaysa bunun Cemaatla ne ilgisi var? 2004’ten beri durum böyleyse bugün sizin zulmünüzden canını kurtarmak için kaçanlarla ne ilgisi var? Destanlar yazdığınız komutanlar çıkıp alsınlar adayı, Afrin’deki gibi asker yazılın. Vicdansız herifler insanlar boğuluyor ya, zavallı çocuklar ölüyor o soğuk sularda. “Oğlumu kurtarın” son sözleri oluyor. Siz neyden bahsediyorsunuz? İlle haberde Fetö geçecek diye bu kadar şerefsizlik yapmanın bir izahı var mıdır?
[Levent Kenez] 13.3.2018 [TR724]
Güney Kore’nin yükselen yıldızı: Heung Min Son [Hasan Cücük]
Güney Kore, Japonya ile birlikte düzenlediği 2002 Dünya Kupası’ndaki başarısıyla adını futbol tarihine yazdırmıştı. ABD, Portekiz ve Polonya’nın yer aldığı gruptan lider olarak çıkan Güney Kore, ikinci turda İtalya’yı, çeyrek finalde ise İspanya’yı eleyip yarı finalde Almanya’nın rakibi olmuştu. Yarı finalde Almanya’ya 1-0 yenilse de, bu bir başarı hikâyesiydi. Üçüncülük maçı için rakibi ise Türkiye oldu. Bu maç hem Güney Kore hem de Türkiye için tarihiydi. Türkiye, 2002’den sonra dünya kupası finallerine adını yazdırmadı ama Güney Kore, kupanın müdavimleri arasında yer almaya devam ediyor. 2018 Dünya Kupası’nda ter dökecek Güney Kore’nin ümidini bağladığı isim ise Tottenham formasıyla harika bir sezon geçiren Heung Min Son.
GUUS HİDDİNK’İN PEŞİNDEN GELDİLER
Güney Kore futbolunun şu an en önemli temsilcisi olan Heung Min Son’a değinmeden önce Park Ji-sung için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 2002 Dünya Kupası başarısından sonra gözler Güney Kore milli takım oyuncularına çevrilmişti. Güney Kore’yi tarihi başarıya taşıyan isim olan Hollandalı Guus Hiddink, Hollanda futboluna geri dönerken 2003’te Park Ji-sung’u PSV Eidhoven’e transfer etti. Hiddink, Park Ji-sung’la birlikte milli takımdan öğrencisi Lee Young-pyo’yu da PSV’ye getiriyordu. Her iki oyuncu da milli takım başarılarını Hollanda futboluna taşımıştı. Young-pyo, PSV başarısından sonra Tottenham ve Borussia Dortmund formalarını giyecekti.
MANCHESTER UNİTED’DA İSTİKRAR ABİDESİ
Park Ji-sung’u dikkatle takip eden isim Manchester United’ın efsane menajeri Alex Ferguson’du. PSV formasıyla 63 maça çıkıp 13 gol atan Park Ji-sung’u 2005’te Manchester United kadrosuna katan Ferguson, 5 milyon Euro gibi cüzi bir bonservis ücreti ödedi. Ferguson en verimli transferlerinden birini yaparken Park Ji-sung 7 yıl boyunca United formasını terletti, lig ve kupa şampiyonluklarında rol oynadı. Futbola 2014’te PSV formasıyla veda eden Park Ji-sung, 100 kez Güney Kore milli formasını giyip 13 gol attı.
ARANAN İSİM SONUNDA GELDİ
Park Ji-sung’un vedasından sonra Güney Kore, dünya çapında bir oyuncu yetiştirememenin sıkıntısını yaşadı. Beklenen isim 8 Temmuz 1992 doğumlu Heung Min Son’du. Futbola ülkesinde başlayan Heung Min Son henüz 16 yaşında Almanya’nın Hamburg takımına transfer oldu. 2010 yılından itibaren Bundesliga maçlarında sahaya çıkarken, 2011-12 sezonundan itibaren takımın değişmezlerinden biri hâline geldi. 20 yaşındaki bu isimsiz genç oynadığı futbolla seyredenleri hayran bırakıyor, tekniği, hızı ve şutlarıyla dikkat çekiyordu. 2012-13 sezonunda 33 maçta forma giyip 12 gol atan Heung Min Son, 10 milyon Euro bonservis ücreti karşılığında Bayer Leverkusen’e transfer olacaktı.
İNGİLTERE’DE BİRAZ GEÇ AÇILDI
Bundesliga’ya alışmış olan Heung Min Son, Hamburg başarısını yeni kulübüne de taşıdı. İlk sezonunda lig, kupa ve Avrupa’da 43 maçta Leverkusen formasını giyip 12 gol attı. Sonraki sezon 42 maçta 18 gol atan Heung Min Son artık büyük takımların peşine düştüğü bir isimdi. 2015-16 sezonuna Bayer Leverkusen formasıyla başlayan Min Son transfer sezonu bitmeden 30 milyon Euro karşılığında Premier Lig kulüplerinden Tottenham’a gidecekti.
Min Son’un Premier Lig serüveni biraz sıkıntılı başladı. Sezonun başında geldiği Tottenham kadrosunda yer bulmakta zorlandı. Sezon boyunca 28 Premier Lig maçında sahne alırken, bunun 13’ünde sahaya ilk 11’de çıkabildi. 4 golle skora katkı yapan Min Son, ikinci sezonuyla birlikte klasını konuşturmaya başlayıp takımın değişmezlerinden biri oldu. Sezon boyunca 34 lig maçında forma giyip 14 gol attı. Tottenham’ın lig ikinciliğinde önemli rol oynadı.
AVRUPA’NIN EN ZOR LİGİNDE
Bu sezon Mauricio Pochettino’nun değişmezlerinden biri olarak görülen Min Son, ligde 29 maçta 12 golle buluştu. Tüm kulvarlarda ise 43 maç ve 18 gollük performansı var. Tottenham’ın Bournemouth deplasmanında 4-1 galip geldiği maçta 2 gole imza atan Min Son, oynadığı futbolla seyredenlerden tam puan aldı.
Güney Koreli Min Son, Dele Alli, Christian Eriksen ve Harry Kane ile birlikte Tottenham’ın son dönemde gösterdiği performansta önemli pay sahibi olan isim oldu. Oynadığı futbolla her geçen gün kendini geliştiren Min Son’un taliplileri de artıyor. Piyasa değeri 35 milyon Euro’yu bulan Min Son’u Avrupa’nın devlerinden birinde görmek sürpriz olmaz. Gerçi Tottenham son yıllarda gösterdiği başarıyla adını devler arasında yazdırdı. Kısaca Min Son, ülkesi Güney Kore’yi Avrupa’nın en zorlu liginde başarıyla temsil ediyor. Milli formayı 56 maçta giyip 19 gole imza atan Min Son, Rusya 2018’de ülkesinin en büyük kozu olacak.
[Hasan Cücük] 13.3.2018 [TR724]
GUUS HİDDİNK’İN PEŞİNDEN GELDİLER
Güney Kore futbolunun şu an en önemli temsilcisi olan Heung Min Son’a değinmeden önce Park Ji-sung için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. 2002 Dünya Kupası başarısından sonra gözler Güney Kore milli takım oyuncularına çevrilmişti. Güney Kore’yi tarihi başarıya taşıyan isim olan Hollandalı Guus Hiddink, Hollanda futboluna geri dönerken 2003’te Park Ji-sung’u PSV Eidhoven’e transfer etti. Hiddink, Park Ji-sung’la birlikte milli takımdan öğrencisi Lee Young-pyo’yu da PSV’ye getiriyordu. Her iki oyuncu da milli takım başarılarını Hollanda futboluna taşımıştı. Young-pyo, PSV başarısından sonra Tottenham ve Borussia Dortmund formalarını giyecekti.
MANCHESTER UNİTED’DA İSTİKRAR ABİDESİ
Park Ji-sung’u dikkatle takip eden isim Manchester United’ın efsane menajeri Alex Ferguson’du. PSV formasıyla 63 maça çıkıp 13 gol atan Park Ji-sung’u 2005’te Manchester United kadrosuna katan Ferguson, 5 milyon Euro gibi cüzi bir bonservis ücreti ödedi. Ferguson en verimli transferlerinden birini yaparken Park Ji-sung 7 yıl boyunca United formasını terletti, lig ve kupa şampiyonluklarında rol oynadı. Futbola 2014’te PSV formasıyla veda eden Park Ji-sung, 100 kez Güney Kore milli formasını giyip 13 gol attı.
ARANAN İSİM SONUNDA GELDİ
Park Ji-sung’un vedasından sonra Güney Kore, dünya çapında bir oyuncu yetiştirememenin sıkıntısını yaşadı. Beklenen isim 8 Temmuz 1992 doğumlu Heung Min Son’du. Futbola ülkesinde başlayan Heung Min Son henüz 16 yaşında Almanya’nın Hamburg takımına transfer oldu. 2010 yılından itibaren Bundesliga maçlarında sahaya çıkarken, 2011-12 sezonundan itibaren takımın değişmezlerinden biri hâline geldi. 20 yaşındaki bu isimsiz genç oynadığı futbolla seyredenleri hayran bırakıyor, tekniği, hızı ve şutlarıyla dikkat çekiyordu. 2012-13 sezonunda 33 maçta forma giyip 12 gol atan Heung Min Son, 10 milyon Euro bonservis ücreti karşılığında Bayer Leverkusen’e transfer olacaktı.
İNGİLTERE’DE BİRAZ GEÇ AÇILDI
Bundesliga’ya alışmış olan Heung Min Son, Hamburg başarısını yeni kulübüne de taşıdı. İlk sezonunda lig, kupa ve Avrupa’da 43 maçta Leverkusen formasını giyip 12 gol attı. Sonraki sezon 42 maçta 18 gol atan Heung Min Son artık büyük takımların peşine düştüğü bir isimdi. 2015-16 sezonuna Bayer Leverkusen formasıyla başlayan Min Son transfer sezonu bitmeden 30 milyon Euro karşılığında Premier Lig kulüplerinden Tottenham’a gidecekti.
Min Son’un Premier Lig serüveni biraz sıkıntılı başladı. Sezonun başında geldiği Tottenham kadrosunda yer bulmakta zorlandı. Sezon boyunca 28 Premier Lig maçında sahne alırken, bunun 13’ünde sahaya ilk 11’de çıkabildi. 4 golle skora katkı yapan Min Son, ikinci sezonuyla birlikte klasını konuşturmaya başlayıp takımın değişmezlerinden biri oldu. Sezon boyunca 34 lig maçında forma giyip 14 gol attı. Tottenham’ın lig ikinciliğinde önemli rol oynadı.
AVRUPA’NIN EN ZOR LİGİNDE
Bu sezon Mauricio Pochettino’nun değişmezlerinden biri olarak görülen Min Son, ligde 29 maçta 12 golle buluştu. Tüm kulvarlarda ise 43 maç ve 18 gollük performansı var. Tottenham’ın Bournemouth deplasmanında 4-1 galip geldiği maçta 2 gole imza atan Min Son, oynadığı futbolla seyredenlerden tam puan aldı.
Güney Koreli Min Son, Dele Alli, Christian Eriksen ve Harry Kane ile birlikte Tottenham’ın son dönemde gösterdiği performansta önemli pay sahibi olan isim oldu. Oynadığı futbolla her geçen gün kendini geliştiren Min Son’un taliplileri de artıyor. Piyasa değeri 35 milyon Euro’yu bulan Min Son’u Avrupa’nın devlerinden birinde görmek sürpriz olmaz. Gerçi Tottenham son yıllarda gösterdiği başarıyla adını devler arasında yazdırdı. Kısaca Min Son, ülkesi Güney Kore’yi Avrupa’nın en zorlu liginde başarıyla temsil ediyor. Milli formayı 56 maçta giyip 19 gole imza atan Min Son, Rusya 2018’de ülkesinin en büyük kozu olacak.
[Hasan Cücük] 13.3.2018 [TR724]
İnsanlar yalan haberleri neden daha çok paylaşıyor!
ABD’nin önde gelen üniversitelerinden MIT’nin yaptığı bir araştırmaya göre sosyal medyada yalan haber, altı kat daha hızlı yayılıyor. Buna göre, yalan bir haberin Twitter’da paylaşılma ihtimali, doğru habere göre yüzde 70 daha fazla.
Science Dergisi’nde yayınlanan çalışma, kapsamlı bilgiler sunuyor. Bir yalan haberin 1,500 kişiye ulaşma süresi 10 saat. Doğru bir haber için bu süre 60 saati bulabiliyor. MIT’deki araştırmacılar, 4,5 milyondan fazla kez retweet edilen 126,000 tweet’i incelemeye almış ve bu sonuçlara ulaşmış. Şu ana kadar yapılmış en kapsamlı araştırmalardan biri.
Aynı dergide ortak bir deklarasyon yayınlayan bilim insanları ise 21. yüzyılda bilgi ekosistemini yeniden dizayn etmek gerektiğini vurguluyor. ‘Gerçek olanı değerli kılan ve yücelten bir haber ekosistemini nasıl kurabiliriz?’ diye soran bilim insanları, aynı zamanda ‘fake news’ (yalan haber) meselesinin ne gibi patolojileri gözler önüne serdiğini araştıracak.
Çalışmaya sosyal medyanın yeni fenomeni ‘botlar’ dâhil edilmemiş. Çünkü bu programların doğru ve yalan haberleri aşağı yukarı benzer oranda yaydığı belirtiliyor. Daha fena olan insanların performansı.
Ancak yine de bot hesaplar aracılığı ile yalan haberlerin ve reklam amaçlı içeriklerin sosyal medyada yaygınlaştırılması endişe kaynağı. Rusya’nın bot fabrikaları kullanarak dünya üzerindeki tartışmaları etkilemeye çalıştığı, pek çok habere konu olmuştu.
Peki, yalan habere olan merakımız nereden geliyor? Prof. Brendan Nyhan durumu şöyle özetliyor: ‘Online ortamdaki yalan bilgi genellikle cidden yeni ve çoğunlukla negatif oluyor. Bu iki özellik insan olarak ilgimizi çekiyor ve hemen bunun paylaşılması gerektiğini düşünüyoruz.’
Son yıllarda yalan haberin önüne geçmek isteyen basın kuruluşları ‘yavaş gazetecilik’ (slow journalism) meselesinin üzerinde duruyor. Özellikle ‘son dakika’ haberciliğinin, yalan haberin yayılmasına ön ayak olduğu düşünülüyor. Ancak sosyal medya okur yazarlığı olmayan kullanıcılar, kaynağın bir haber kanalı olup olmamasını pek umursamayabiliyor.
Hem ne demiş Churchill? ‘Doğru ayakkabılarını giyene kadar, yalan dünyayı dolaşır!’ Ya da Mark Twain miydi?
(NOT: İnternette pek çok yerde bu alıntının Churchill’e ait olduğunu göreceksiniz ama değil! Mark Twain’e de ait değil. Aslında bu cümle Jonathan Swift’in 1710’da söylediği şu sözden türetilmedir: ‘Yalan uçar, gerçek de peşinden topallayarak gelir.’)
[Tr724] 13.3.2018
Science Dergisi’nde yayınlanan çalışma, kapsamlı bilgiler sunuyor. Bir yalan haberin 1,500 kişiye ulaşma süresi 10 saat. Doğru bir haber için bu süre 60 saati bulabiliyor. MIT’deki araştırmacılar, 4,5 milyondan fazla kez retweet edilen 126,000 tweet’i incelemeye almış ve bu sonuçlara ulaşmış. Şu ana kadar yapılmış en kapsamlı araştırmalardan biri.
Aynı dergide ortak bir deklarasyon yayınlayan bilim insanları ise 21. yüzyılda bilgi ekosistemini yeniden dizayn etmek gerektiğini vurguluyor. ‘Gerçek olanı değerli kılan ve yücelten bir haber ekosistemini nasıl kurabiliriz?’ diye soran bilim insanları, aynı zamanda ‘fake news’ (yalan haber) meselesinin ne gibi patolojileri gözler önüne serdiğini araştıracak.
Çalışmaya sosyal medyanın yeni fenomeni ‘botlar’ dâhil edilmemiş. Çünkü bu programların doğru ve yalan haberleri aşağı yukarı benzer oranda yaydığı belirtiliyor. Daha fena olan insanların performansı.
Ancak yine de bot hesaplar aracılığı ile yalan haberlerin ve reklam amaçlı içeriklerin sosyal medyada yaygınlaştırılması endişe kaynağı. Rusya’nın bot fabrikaları kullanarak dünya üzerindeki tartışmaları etkilemeye çalıştığı, pek çok habere konu olmuştu.
Peki, yalan habere olan merakımız nereden geliyor? Prof. Brendan Nyhan durumu şöyle özetliyor: ‘Online ortamdaki yalan bilgi genellikle cidden yeni ve çoğunlukla negatif oluyor. Bu iki özellik insan olarak ilgimizi çekiyor ve hemen bunun paylaşılması gerektiğini düşünüyoruz.’
Son yıllarda yalan haberin önüne geçmek isteyen basın kuruluşları ‘yavaş gazetecilik’ (slow journalism) meselesinin üzerinde duruyor. Özellikle ‘son dakika’ haberciliğinin, yalan haberin yayılmasına ön ayak olduğu düşünülüyor. Ancak sosyal medya okur yazarlığı olmayan kullanıcılar, kaynağın bir haber kanalı olup olmamasını pek umursamayabiliyor.
Hem ne demiş Churchill? ‘Doğru ayakkabılarını giyene kadar, yalan dünyayı dolaşır!’ Ya da Mark Twain miydi?
(NOT: İnternette pek çok yerde bu alıntının Churchill’e ait olduğunu göreceksiniz ama değil! Mark Twain’e de ait değil. Aslında bu cümle Jonathan Swift’in 1710’da söylediği şu sözden türetilmedir: ‘Yalan uçar, gerçek de peşinden topallayarak gelir.’)
[Tr724] 13.3.2018
Yaşlanıyoruz! [Mahmut Akpınar]
Bireysel olarak yaşlanıyoruz, saçımızdaki aklar artıyor, enerjimiz azalıyor, ağrılar artıyor. Çocukların büyümesi en bariz yaşlanma göstergesi. Ama yaşlandıkça “çocuk” muamelemesi yapılanların da yaşı yükseliyor. Yetmişlerinde olanlar 50’li yaşlardakilere “yeni yetme”, “toy” diyebiliyor.
İnsanlar gibi cemaatler, tarikatler, organizasyonlar da yaşlanır. Özellikle lider odaklı yapılarda başlıca görevlerde liderin güvendiği, yakın bulduğu insanlar etkili olur. Cemaat, tarikat zaman geçtikçe gelişir, genişler, büyür ama aynı zamanda yaşlanır!
GENÇLER OMUZ VERDİ
1989 yılında başlayan vaazlar sanırım 1993’e kadar devam etti. İstanbul’un selatin camilerinde, Ankara’da, İzmir’de Hocaefendi’nin verdiği bu vaazlarda kalabalık ve coşku kadar katılımcıların yaş grubu dikkati çekiyordu. Vaazlardaki dinleyici kitlenin yaş ortalaması ancak 18-20 idi. Kullanılan dilin ağır olmasına, konuların ciddiyetine rağmen vaazların dinleyicileri ortaokul-lise öğrencilerinden ve üniversite gençliğinden oluşuyordu. Esnaf kesimini de gençler oluşturuyordu.
1980’lerde Hizmeti Ege bölgesinde lokal bir hareket olmaktan çıkaran ve ülkenin dört bir yanına dağılan gönül erleri 20-30 yaş grubundaydı. Bir eğitim hareketi olan Hizmet’in telkinleriyle 16-17 yaşındaki gençler hayallerindeki bölümleri yazmaktan vazgeçiyor ve çok yüksek puanlarla eğitim fakültelerini tercih ediyorlardı. Öyle ki bir dönem eğitim fakültelerinin puanları patlama yapmıştı. Anadolu çocukları okusun, hayatın içine eğitimli olarak katılsın diye ülkenin her yerine açılan dershanelerde ilk görev yapanlar gencecik, taze öğretmenlerdi hep. Stajı kalkmış 2-3 yıllık öğretmenden müdür yapılıyor, eğitim kadrosunu 1-2 yıllık yeni öğretmenler oluşturuyordu. Kadronun yetişmediği yerlerde eğitim fakültesi öğrencileri devreye giriyordu. 1990’ların başında hafta içinde okuluna gidip, hafta sonunda İzmir’den Afyon’a, Uşak’a Aydın’a, Isparta’ya, Eşkişehir’e giden yığınla eğitim fakültesi öğrencisi bilirim. O dönemin şartlarında geceleri otobüslerde uyuyarak yolculuk eder, ertesi gün de gün boyu ders anlatırlardı. Okullarda ve dershanelerde yıllarca yaş ortalaması 25 üzerinde olmadı. Uzun seneler pek çok işleri üniversite öğrencileri, okullarıyla birlikte omuzladılar. Maaş, makam, konum kaygıları olmadı.
DÜNYAYA DAĞILANLAR GENÇLERDİ
Yurt dışına ilk açılmalar yine üniversiteyi bitiren 21-22 yaşındaki gençler eliyle oldu. SSCB dağıldıktan sonra haritada yerini bilmediği, yolu, izi olmayan yerlere gözünü kırpmadan, korkmadan, “neler yaşarım”ı düşünmeden ve heyecanla gittiler. Mahrumiyetine, zorluklarına rağmen o dönemin yurt dışı olan Orta Asya’ya gitmek için mezunlarda yarış vardı, akın vardı. Gidemeyenler, Türkiye’de kalanlar hüzünle ağlardı, hasretle arkadaşlarının ardından bakardı. Rahmetli Özal’ın, daha sonra Demirel’in himayesiyle öyle bir açılım oldu ki mezun gençler atalar diyarına yetmedi. Talep çoktu ve yetişilemiyordu. Her yerden okul isteniyordu ama öğretmenler yetersizdi. Bu açığı doldurabilmek ve açılmış kolları boş bırakmamak için yüzlerce üniversite öğrencisi okulunu dondurdu ve Hizmet aşkıyla Hicrete koştu. Nasıl bir Hicret? Yokluklar içinde, karşılayanın olmadığı, en temel ihtiyaçları dahi temin etmenin zor olduğu, camilerde kalarak, ağır şartlarda seyahat ederek, güvensiz, tehlikeli yerlerden geçerek yapılan Hicret!
Bu dönemde üniversiteyi yeni bitirmiş, hayat tecrübesi olmayan gençler tohum gibi her biri bir ülkeye/şehre atıldılar. Yirmili yaşların başındaki bu gençler Allah’ın izniyle oralarda en üst devlet adamlarıyla muhatap oldular. Okul açmak gibi çok ciddi birikim, sermaye, tecrübe isteyen konularda devlet adamlarını ikna ettiler ve o okulları açtılar. İlk gidenlerin etrafında ne esnaf vardı, ne tecrübesinden yararlanacağı kimseler! Ulubatlı Hasan gibi kapıları açmak için atıldılar ve açtılar. Esnaflar, aileler, abiler hep arkadan geldiler. Onlar gittiğinde hemen hiçbir ülkede Türkiye Cumhuriyetinin diplomatik temsilcisi dahi yoktu
GENÇLERİN FEDAKÂRLIĞI, SAMİMİYETİ
Ege bölgesinde yeni açılan bir dershanede müdür 3 yıllık, müdür yardımcısı 2 yıllık, geri kalan diğer bütün öğretmenler yeni mezundu. Birkaç tane de dersi kalmış, okulu bitirmemiş arkadaş vardı. Coğrafya branşından mezun yeterli değildi. O sebeple yerelden temin etme yoluna gidildi. Eğitime önem veren, dershaneciliğin, özel dersin yaygın olduğu bu şehirde genç-tecrübesiz arkadaşlarla bu iş nasıl olur acaba diye tereddüt oluştu. Bu nedenle en azından bulunacak coğrafyacı tecrübeli ve iddialı olmalıydı. O şehrin en iyi coğrafyacısı bulundu. İyi de bir ücret takdir edildi. Aylar günler geçti, dershane emsallerine karşı ciddi başarı gösterdi ve öğretmenlerin fedakarlığı, yoğun özverisiyle memnuniyet oluşturdu. O genç arkadaşların hiçbiriyle ilgili bir şikayet gelmedi. Şikayet edilen tek hoca vardı: Coğrafyacı! Öğrenciler müdür beye: “Hocam keşke coğrafyacımız da diğer hocalarımız gibi genç olsaydı!” diyordu. Gençlerin fedakarlığı, samimiyeti tecrübe ve bilgi eksikliğini kapatıyor; hatta avantaja dönüştürüyordu. Kendine yakın yaştaki öğrencilerle çok iyi diyalog kuruyor, onların halinden, problemlerinden, beklentilerinden anlıyor ve onları rahatlıkla yönlendirebiliyorlardı.
Zamanla amatör ruh yerini profesyonelliğe, kurumlara, makamlara, konumlara bıraktı. Hizmet kadrolarında yaş ortalaması artmaya başladı. Alttan yeni nesiller geldikçe sorumlu konumundaki insanlar daha yukarıya, daha yukarıya çıkıyordu ve kadrolar yaşlanıyordu. Bir zaman geldi yirmili yaşlarda gençlerin yaptığı pek çok işi kerli-ferli kırklı, ellili yaşlarda adamlar yapmaya başladı. Yaş arttıkça konumların önemi arttı, hareket kabiliyeti azaldı; bağlar, bukağılar arttı. Otuzlu yaşlardaki insanlar çoluk çocuk görülmeye ve kendilerine güven duyulmamaya başlandı. Yaşlar arttı ama değişen zamana, nesillere göre yenilenme, güncelleme yapılamadı. Dijital çağda zaman çok hızlı akıyor, gençlerin alışkanlıkları, algıları hızlı değişiyordu. Zamanla yaşlanmış yönetici kitle ile yeni nesil arasında mesafeler oluştu. Gençler koca koca adamların arasında kendilerine alan da açamadılar. Kurumsallaşma, bürokratik direnç, hantallık gibi problemler arızaları tespit etmeyi ve çözüm üretmeyi engelledi. Çoğu zaman anlaşılmadığından veya o fazda olunmadığında gençlerin söyledikleri, istekleri “saçma”, “gereksiz” görüldü. Binlerce kurum, okul, dershane vb. açıldı. Ama bu kurumlardan yetişen gençler jenerasyonlar arasındaki kopukluk ve boşluk nedeniyle, zamanın gerektirdiği dönüşümleri yapamama sebebiyle elde tutulamadı. Özellikle son dönemlerde bu gençlerin pek çoğu Hizmeti sevmekle birlikte kendisine farklı yollar çizmeye başlamıştı.
GENÇLERDEN BİR KOPUŞ MU VAR?
Hep gençlerle, gençlikle anılmış Hareket’te gençlerden bir kopuş mu var diye endişeliyim. Zira etrafıma baktığımda hep 40 yaş üstü insanları görüyorum. Gençlere hitap etme, onları memnun etme noktasında problemler görüyorum. Kendi çocuklarıma ve çevremdeki insanların çocuklarına bakıyorum pek çoğu meselenin içinde olmak istemiyor. Kenarda durmayı, en iyimser haliyle sempatizan olmayı tercih ediyor. Türkiye dışında bu problemin daha ağır olduğu görüyorum. Zira zihinleri alaturka kültürle şekillenmiş, klasik Ortadoğulu mentalitesine sahip insanlar buraların dilini, kültürünü bilen gençlere güvenemiyor; onlara yol açmaktan korkuyorlar. Pek çok genç bohemliğin ağında eriyip gidiyor. Kafası çalışan, iyi eğitimli gençler ise sorumluluk almak için ya cesaret veya alan bulamıyor. İşler hala Türkçeden başka dil kullanamayan, Türkiye mantığıyla hareket eden, Türkleri hedef kitle kabul eden 40’lı yaşlardaki arkadaşların omzunda gidiyor. Buralarda yetişen gençlerle ilgilenecek kimseler dahi dil bilmiyor ve muhatap kitlesiyle ciddi yaş farkına sahip. Sanırım bu insanlar batı kültürüyle yetişmiş bu çocuklarla nasıl diyalog kuracak, nasıl empati yapacak, onlarla hangi ortak yönü olacak, onlara ne sunabilecek diye düşünülmüyor. Elbette yurt dışında da zıpkın gibi çocuklar var. Ama bazen onların kıyafetine, bazen küpesine takılıyor ve önlerini açmıyoruz. Türkiye’den gelen ailelerin çocukları ise ayrı ve zengin bir kaynak. Ailelerinden dolayı hepsi başarılı çocuklar. Kısa sürede dillerini hallediyorlar; buralara da uyum sağlayacaklar. Ama benzer sebeplerle bu çocukların da kenara itilmesi, Hizmet denklemine katılamaması ihtimali var.
Hazreti Ali: “Çocuklarınızı içinde bulunduğunuz çağa göre değil, gelecek çağa göre yetiştirin” diyor. Bediüzzaman gençleri özel olarak muhatap almış ve sağlığında onlara yönelik “Gençlik Rehberi” hazırlatıp ulaştırılmasına itina göstermiş. Etrafında daima gençler bulunmuş. Hala hayatta olan talebeleri Üstad’ın son dönemlerinde en fazla 20’li yaşlardaydı ve seksen küsur yaşında bir adamın peşindeydiler. Hoca Efendi 1986 tarihli “Gençlik Ruhu” başlıklı yazıda: “Toplumlar gençlik ruhuyla canlılıklarını korur, onunla gelişir ve onunla ihtişama ulaşırlar. Bu ruhu kaybedince de, kılcalları kesilmiş çiçekler gibi pörsür, dökülür ve ayaklar altında kalırlar. ..Gençlerin pek çoğu, bir makam kapıp bir memuriyete geçtikten sonra, içlerindeki bu kıvılcımlar yavaş yavaş sönmeye yüz tutar; ruhlarında bir külleşme, gönüllerinde de bir çölleşme baş gösterir.” diyor.
Genç Adam şiirinde ise:
Genç adam; bu bâdirenin bahâdırı sensin!
Yıllardır, hayâllerde, düşlerde beklenensin…
..Sensin asırlardan beri beklenen kahraman,
Gel ki, artık dizlerimizde kalmadı derman..!
diyerek umudunu gençlere bağladığını söylüyor.
Allah için Hocaefendi kocaman bir ömrü bu işe harcayarak bir gençlik inşa etti. Şiirde, yazılarda bahsedilen bu gençlik geldi; çok da güzel işler yaptı. Ama sanki dünün bu civanmert, yiğit, fedakar, idealist gençleri yaşlanınca gençlere yol açmayı başaramadı. Yeni nesillere yükü devretmeyi, onlara kol kanat germeyi olması gerektiği kadar yapamadı. Kendilerinin 20’li yaşlarda altına girip Allah’ın inayetiyle yaptıkları işleri şimdilerde 40’lı yaşlardaki insanlara bile emanet etmekten çekiniyorlar. Koca koca eğitimli, donanımlı adamları/hanımları “çoluk çocuk” görüp kenara itenler olabiliyor.
Son yaşananlar yaş ve kıdem gibi gençlerin önünü tıkayan, Hizmete takos olan anlayışları da bitirdi; bitirmiş olması lazım. Bu yönüyle yaşanılan süreç Hizmet’e tekrar gençleşme, global anlamda gençlere yeni misyonlar yükleme, onların enerjisinden yararlanma fırsatları sunuyor.
Keşke bizim gibi 50 ve üstü yaşlardaki arkadaşlar kenara çekilip gençlere mentörlük yapsak, onların sırtını sıvazlayıp arkasından dua etsek, tecrübelerimizi onların emrine versek!
[Mahmut Akpınar] 13.3.2018 [TR724]
İnsanlar gibi cemaatler, tarikatler, organizasyonlar da yaşlanır. Özellikle lider odaklı yapılarda başlıca görevlerde liderin güvendiği, yakın bulduğu insanlar etkili olur. Cemaat, tarikat zaman geçtikçe gelişir, genişler, büyür ama aynı zamanda yaşlanır!
GENÇLER OMUZ VERDİ
1989 yılında başlayan vaazlar sanırım 1993’e kadar devam etti. İstanbul’un selatin camilerinde, Ankara’da, İzmir’de Hocaefendi’nin verdiği bu vaazlarda kalabalık ve coşku kadar katılımcıların yaş grubu dikkati çekiyordu. Vaazlardaki dinleyici kitlenin yaş ortalaması ancak 18-20 idi. Kullanılan dilin ağır olmasına, konuların ciddiyetine rağmen vaazların dinleyicileri ortaokul-lise öğrencilerinden ve üniversite gençliğinden oluşuyordu. Esnaf kesimini de gençler oluşturuyordu.
1980’lerde Hizmeti Ege bölgesinde lokal bir hareket olmaktan çıkaran ve ülkenin dört bir yanına dağılan gönül erleri 20-30 yaş grubundaydı. Bir eğitim hareketi olan Hizmet’in telkinleriyle 16-17 yaşındaki gençler hayallerindeki bölümleri yazmaktan vazgeçiyor ve çok yüksek puanlarla eğitim fakültelerini tercih ediyorlardı. Öyle ki bir dönem eğitim fakültelerinin puanları patlama yapmıştı. Anadolu çocukları okusun, hayatın içine eğitimli olarak katılsın diye ülkenin her yerine açılan dershanelerde ilk görev yapanlar gencecik, taze öğretmenlerdi hep. Stajı kalkmış 2-3 yıllık öğretmenden müdür yapılıyor, eğitim kadrosunu 1-2 yıllık yeni öğretmenler oluşturuyordu. Kadronun yetişmediği yerlerde eğitim fakültesi öğrencileri devreye giriyordu. 1990’ların başında hafta içinde okuluna gidip, hafta sonunda İzmir’den Afyon’a, Uşak’a Aydın’a, Isparta’ya, Eşkişehir’e giden yığınla eğitim fakültesi öğrencisi bilirim. O dönemin şartlarında geceleri otobüslerde uyuyarak yolculuk eder, ertesi gün de gün boyu ders anlatırlardı. Okullarda ve dershanelerde yıllarca yaş ortalaması 25 üzerinde olmadı. Uzun seneler pek çok işleri üniversite öğrencileri, okullarıyla birlikte omuzladılar. Maaş, makam, konum kaygıları olmadı.
DÜNYAYA DAĞILANLAR GENÇLERDİ
Yurt dışına ilk açılmalar yine üniversiteyi bitiren 21-22 yaşındaki gençler eliyle oldu. SSCB dağıldıktan sonra haritada yerini bilmediği, yolu, izi olmayan yerlere gözünü kırpmadan, korkmadan, “neler yaşarım”ı düşünmeden ve heyecanla gittiler. Mahrumiyetine, zorluklarına rağmen o dönemin yurt dışı olan Orta Asya’ya gitmek için mezunlarda yarış vardı, akın vardı. Gidemeyenler, Türkiye’de kalanlar hüzünle ağlardı, hasretle arkadaşlarının ardından bakardı. Rahmetli Özal’ın, daha sonra Demirel’in himayesiyle öyle bir açılım oldu ki mezun gençler atalar diyarına yetmedi. Talep çoktu ve yetişilemiyordu. Her yerden okul isteniyordu ama öğretmenler yetersizdi. Bu açığı doldurabilmek ve açılmış kolları boş bırakmamak için yüzlerce üniversite öğrencisi okulunu dondurdu ve Hizmet aşkıyla Hicrete koştu. Nasıl bir Hicret? Yokluklar içinde, karşılayanın olmadığı, en temel ihtiyaçları dahi temin etmenin zor olduğu, camilerde kalarak, ağır şartlarda seyahat ederek, güvensiz, tehlikeli yerlerden geçerek yapılan Hicret!
Bu dönemde üniversiteyi yeni bitirmiş, hayat tecrübesi olmayan gençler tohum gibi her biri bir ülkeye/şehre atıldılar. Yirmili yaşların başındaki bu gençler Allah’ın izniyle oralarda en üst devlet adamlarıyla muhatap oldular. Okul açmak gibi çok ciddi birikim, sermaye, tecrübe isteyen konularda devlet adamlarını ikna ettiler ve o okulları açtılar. İlk gidenlerin etrafında ne esnaf vardı, ne tecrübesinden yararlanacağı kimseler! Ulubatlı Hasan gibi kapıları açmak için atıldılar ve açtılar. Esnaflar, aileler, abiler hep arkadan geldiler. Onlar gittiğinde hemen hiçbir ülkede Türkiye Cumhuriyetinin diplomatik temsilcisi dahi yoktu
GENÇLERİN FEDAKÂRLIĞI, SAMİMİYETİ
Ege bölgesinde yeni açılan bir dershanede müdür 3 yıllık, müdür yardımcısı 2 yıllık, geri kalan diğer bütün öğretmenler yeni mezundu. Birkaç tane de dersi kalmış, okulu bitirmemiş arkadaş vardı. Coğrafya branşından mezun yeterli değildi. O sebeple yerelden temin etme yoluna gidildi. Eğitime önem veren, dershaneciliğin, özel dersin yaygın olduğu bu şehirde genç-tecrübesiz arkadaşlarla bu iş nasıl olur acaba diye tereddüt oluştu. Bu nedenle en azından bulunacak coğrafyacı tecrübeli ve iddialı olmalıydı. O şehrin en iyi coğrafyacısı bulundu. İyi de bir ücret takdir edildi. Aylar günler geçti, dershane emsallerine karşı ciddi başarı gösterdi ve öğretmenlerin fedakarlığı, yoğun özverisiyle memnuniyet oluşturdu. O genç arkadaşların hiçbiriyle ilgili bir şikayet gelmedi. Şikayet edilen tek hoca vardı: Coğrafyacı! Öğrenciler müdür beye: “Hocam keşke coğrafyacımız da diğer hocalarımız gibi genç olsaydı!” diyordu. Gençlerin fedakarlığı, samimiyeti tecrübe ve bilgi eksikliğini kapatıyor; hatta avantaja dönüştürüyordu. Kendine yakın yaştaki öğrencilerle çok iyi diyalog kuruyor, onların halinden, problemlerinden, beklentilerinden anlıyor ve onları rahatlıkla yönlendirebiliyorlardı.
Zamanla amatör ruh yerini profesyonelliğe, kurumlara, makamlara, konumlara bıraktı. Hizmet kadrolarında yaş ortalaması artmaya başladı. Alttan yeni nesiller geldikçe sorumlu konumundaki insanlar daha yukarıya, daha yukarıya çıkıyordu ve kadrolar yaşlanıyordu. Bir zaman geldi yirmili yaşlarda gençlerin yaptığı pek çok işi kerli-ferli kırklı, ellili yaşlarda adamlar yapmaya başladı. Yaş arttıkça konumların önemi arttı, hareket kabiliyeti azaldı; bağlar, bukağılar arttı. Otuzlu yaşlardaki insanlar çoluk çocuk görülmeye ve kendilerine güven duyulmamaya başlandı. Yaşlar arttı ama değişen zamana, nesillere göre yenilenme, güncelleme yapılamadı. Dijital çağda zaman çok hızlı akıyor, gençlerin alışkanlıkları, algıları hızlı değişiyordu. Zamanla yaşlanmış yönetici kitle ile yeni nesil arasında mesafeler oluştu. Gençler koca koca adamların arasında kendilerine alan da açamadılar. Kurumsallaşma, bürokratik direnç, hantallık gibi problemler arızaları tespit etmeyi ve çözüm üretmeyi engelledi. Çoğu zaman anlaşılmadığından veya o fazda olunmadığında gençlerin söyledikleri, istekleri “saçma”, “gereksiz” görüldü. Binlerce kurum, okul, dershane vb. açıldı. Ama bu kurumlardan yetişen gençler jenerasyonlar arasındaki kopukluk ve boşluk nedeniyle, zamanın gerektirdiği dönüşümleri yapamama sebebiyle elde tutulamadı. Özellikle son dönemlerde bu gençlerin pek çoğu Hizmeti sevmekle birlikte kendisine farklı yollar çizmeye başlamıştı.
GENÇLERDEN BİR KOPUŞ MU VAR?
Hep gençlerle, gençlikle anılmış Hareket’te gençlerden bir kopuş mu var diye endişeliyim. Zira etrafıma baktığımda hep 40 yaş üstü insanları görüyorum. Gençlere hitap etme, onları memnun etme noktasında problemler görüyorum. Kendi çocuklarıma ve çevremdeki insanların çocuklarına bakıyorum pek çoğu meselenin içinde olmak istemiyor. Kenarda durmayı, en iyimser haliyle sempatizan olmayı tercih ediyor. Türkiye dışında bu problemin daha ağır olduğu görüyorum. Zira zihinleri alaturka kültürle şekillenmiş, klasik Ortadoğulu mentalitesine sahip insanlar buraların dilini, kültürünü bilen gençlere güvenemiyor; onlara yol açmaktan korkuyorlar. Pek çok genç bohemliğin ağında eriyip gidiyor. Kafası çalışan, iyi eğitimli gençler ise sorumluluk almak için ya cesaret veya alan bulamıyor. İşler hala Türkçeden başka dil kullanamayan, Türkiye mantığıyla hareket eden, Türkleri hedef kitle kabul eden 40’lı yaşlardaki arkadaşların omzunda gidiyor. Buralarda yetişen gençlerle ilgilenecek kimseler dahi dil bilmiyor ve muhatap kitlesiyle ciddi yaş farkına sahip. Sanırım bu insanlar batı kültürüyle yetişmiş bu çocuklarla nasıl diyalog kuracak, nasıl empati yapacak, onlarla hangi ortak yönü olacak, onlara ne sunabilecek diye düşünülmüyor. Elbette yurt dışında da zıpkın gibi çocuklar var. Ama bazen onların kıyafetine, bazen küpesine takılıyor ve önlerini açmıyoruz. Türkiye’den gelen ailelerin çocukları ise ayrı ve zengin bir kaynak. Ailelerinden dolayı hepsi başarılı çocuklar. Kısa sürede dillerini hallediyorlar; buralara da uyum sağlayacaklar. Ama benzer sebeplerle bu çocukların da kenara itilmesi, Hizmet denklemine katılamaması ihtimali var.
Hazreti Ali: “Çocuklarınızı içinde bulunduğunuz çağa göre değil, gelecek çağa göre yetiştirin” diyor. Bediüzzaman gençleri özel olarak muhatap almış ve sağlığında onlara yönelik “Gençlik Rehberi” hazırlatıp ulaştırılmasına itina göstermiş. Etrafında daima gençler bulunmuş. Hala hayatta olan talebeleri Üstad’ın son dönemlerinde en fazla 20’li yaşlardaydı ve seksen küsur yaşında bir adamın peşindeydiler. Hoca Efendi 1986 tarihli “Gençlik Ruhu” başlıklı yazıda: “Toplumlar gençlik ruhuyla canlılıklarını korur, onunla gelişir ve onunla ihtişama ulaşırlar. Bu ruhu kaybedince de, kılcalları kesilmiş çiçekler gibi pörsür, dökülür ve ayaklar altında kalırlar. ..Gençlerin pek çoğu, bir makam kapıp bir memuriyete geçtikten sonra, içlerindeki bu kıvılcımlar yavaş yavaş sönmeye yüz tutar; ruhlarında bir külleşme, gönüllerinde de bir çölleşme baş gösterir.” diyor.
Genç Adam şiirinde ise:
Genç adam; bu bâdirenin bahâdırı sensin!
Yıllardır, hayâllerde, düşlerde beklenensin…
..Sensin asırlardan beri beklenen kahraman,
Gel ki, artık dizlerimizde kalmadı derman..!
diyerek umudunu gençlere bağladığını söylüyor.
Allah için Hocaefendi kocaman bir ömrü bu işe harcayarak bir gençlik inşa etti. Şiirde, yazılarda bahsedilen bu gençlik geldi; çok da güzel işler yaptı. Ama sanki dünün bu civanmert, yiğit, fedakar, idealist gençleri yaşlanınca gençlere yol açmayı başaramadı. Yeni nesillere yükü devretmeyi, onlara kol kanat germeyi olması gerektiği kadar yapamadı. Kendilerinin 20’li yaşlarda altına girip Allah’ın inayetiyle yaptıkları işleri şimdilerde 40’lı yaşlardaki insanlara bile emanet etmekten çekiniyorlar. Koca koca eğitimli, donanımlı adamları/hanımları “çoluk çocuk” görüp kenara itenler olabiliyor.
Son yaşananlar yaş ve kıdem gibi gençlerin önünü tıkayan, Hizmete takos olan anlayışları da bitirdi; bitirmiş olması lazım. Bu yönüyle yaşanılan süreç Hizmet’e tekrar gençleşme, global anlamda gençlere yeni misyonlar yükleme, onların enerjisinden yararlanma fırsatları sunuyor.
Keşke bizim gibi 50 ve üstü yaşlardaki arkadaşlar kenara çekilip gençlere mentörlük yapsak, onların sırtını sıvazlayıp arkasından dua etsek, tecrübelerimizi onların emrine versek!
[Mahmut Akpınar] 13.3.2018 [TR724]
Hocaefendi ve Hizmet Hareketi’ne asıl ihanet edenler… [Bülent Keneş]
Hizmet Hareketi bir insanlık, fazilet, ahlak, erdem, ilke ve iyilik hareketi olduğu için yukarıdaki başlığı “insanlığa, fazilete, ahlaka, erdeme ve iyi olan her şeye ihanet” olarak da okuyabilirsiniz.
Hayır, hayır burada kastettiklerim Nurettin Veren, Kemalettin Özdemir, Hüseyin Gülerce, Latif Erdoğan, bilmem ne Keleş gibi karakter yoksunları değil. Onların latent ihanet hislerini yıllarca sinelerinde saklayıp ömürlerini “miş” gibi yaparak geçirdikten sonra kendilerini aşikar eden haysiyet fukarası ahlaksızlar olduklarından kimsenin şüphesi yok. Ama bu yazının konusu onlar değil.
Yazının konusu, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ömrünü adadığı, sabırla ilmek ilmek dokuyarak bir ahlak, fazilet, erdem ve iyilik numunesi olarak ete kemiğe büründürerek inşa ettiği Hizmet Hareketi’nin içinde oldukları halde bunun ne demek olduğunu anlayamayıp ya da bile bile anlamazlıktan gelip Hizmet’i Hizmet yapan tüm insani, İslami, ahlaki ilkelere ihanet etmeyi Hizmet etmek sanan zavallılar… Durun hele… Hemen nevriniz dönmesin, kaşlarınız çatılmasın öyle!.. “Zavallılar” tabiri onları tasvir için bulabildiğim en hafif ifade…
Bilenler bilir, yıllardır çevremde ve bazen de sosyal medyada hep şuna benzer şeyler ifade ettim: Ben Hizmet Hareketi kültürünü almış ve sindirmiş herhangi birinin bilerek ve isteyerek başkalarına zarar verecek, başkalarının hakkına girecek herhangi bir eylem içerisinde olabileceğine inanmıyorum. Daha önemlisi böyle bir şeye asla ihtimal vermiyorum. Hatasız kul olmayacağı gibi yüzbinlerce takipçisi olan Hizmet Hareketi’nde de beş parmağın bir olamayacağının farkındayım. Ama, şayet Hizmet Hareketi’nin bir bütün olarak eylemleriyle bilerek, iradi ve sistematik olarak kul hakkına girdiğine kanaat getirmiş olsaydım, hiç kimse beni bu Hareket’in herhangi bir yerinde bir dakika bile tutamazdı.
Allah’a şükürler olsun ki öyle bir şey yok. Ancak, büyük bir ihanete uğramış olma hissinin sebep olduğu büyük bir hayal kırıklığıyla, üzülerek ifade etmeliyim ki, Hizmet Hareketi içerisinde Hizmet Hareketi’nin ahlaki ilkeleri ile değil de ‘amaca götüren her yol mübahtır’ ahlaksızlığıyla hareket eden bazılarının var olduğuna iyice kanaat getirdim. Lafı hiç eğip bükmeden ifade edeyim: Lafa gelince “kem alatla kemalat olmaz’ deyip, icraata gelince peşinde olduklarını iddia ettikleri Fethullah Gülen yerine Niccolo Machiavelli’yi kendilerine mürşid edinenlerin iki cihanda da yatacak yeri yok!
Bilmediğim birilerinin hakkına girmekten ve eleştirdiğim şeyi yapmaktan Allah’a sığınırım ama, Allah’ın bile müdahil olmayarak affını sadece hakkı yenilene bıraktığı kul hakkına umarsızca girenlerin sadece karşımızda olanlardan ibaret olmadığını, sayılarını ve konumlarını tam olarak bilemediğim böylelerinden bazılarının, her birini nefsimden aziz bildiğim ‘bizim’ aramızda da bulunduğuna kanaat getirmekten daha kahredici ne olabilir ki şu kavanoz dibli dünyada? Ama, böyle bir fecaatin, kepazeliğin vuku bulduğuna şöyle ya da böyle kanaat getirdikten sonra da görmezlikten gelecek, susacak değilim.
Hizmet ediyorum edasıyla Hizmet’in varlık sebeplerine ihanet edenlerin, Hizmet’e açıktan düşmanlık edenlerden ne farkı var? Şayet varsa bir fark, o fark yaptıklarının Hizmet’in karşısındakilerin yaptıklarından çok daha feci bir şey olmasıdır ancak. Neticede, gırtlaklarına kadar pisliğe, şuça, ahlaksızlığa ve günaha batmış alçakların hırs ve ihtiraslarına engel gördükleri Hizmet Hareketi’ne yaptıkları cepheden taarruz olsa olsa Hizmet’in bedenini yaralayabilir, fiziksel mevcuduna zarar verebilir ve verdi de…. Oysa Hizmet’i Hizmet yapan en temel ilkelere, hem de “Hizmet ediyorum” iddiasıyla içeriden yapılan bu ihanet, Hizmet’in doğrudan o nezih ve ölümsüz ruhunu (haşa) leşe çevirme riskini barındırmaktadır. Bu yapılan şuursuzca bir hataysa Allah affetsin affetmesine ama kasti ve iradi olarak yapılmışsa zannımca bunun ne izahı, ne de affı mümkündür.
BİLSENİZ İYİ OLUR: SİZİ ASLA AFFETMEYECEĞİM!..
Açık söyleyeyim, iki elim iki cihanda da siyasal İslamcı adi bir dinbaz olan harami despot Erdoğan’ın çevresinde kümelenen ya da arkasında yığılan milyonlarca dinbazın yakasında olacağı gibi, kul hakkına girmeyi Hizmet etmek sanan bu andavallıların da yakasında olacaktır. İradi olarak girdikleri bu kul hakkı ihlalinde, kendi payıma düşeni asla affetmeyeceğimi bunları yapanlar her kimse bilseler iyi olur.
Burada bahsini ettiğim, kamu sınavlarında soru çalma iddiaları… Daha önce de bazı şüphelerim olmakla birlikte, maalesef Hizmet Hareketi içinde bulundukları halde Hizmet’in H’sini anlayamamış bazı andavallıların bireysel olarak bu melaneti yaptıklarına artık iyice kanaat getirdim.
Önceki gün bir dost sohbeti sırasında, bu tür bir kepazeliğe imza atmış biriyle konuştuğunu söyleyen çok güvendiğim bir meslektaşım, o kepazeliğe imza atan adamın hala doğru bir şey yaptığını savunduğunu “Hizmet için gerekirse aynısını tekrar yapmakta gözünü bir lahza olsun kırpmayacağını,” söylediğini aktarınca, doğrusu şok oldum. Hizmet’i ve Hizmet’e gönül vermiş milyonlarca tertemiz masum insanı lekeleyen, kim olduğunu ve konumunu bilemediğim bu yüzsüz adamın yapıp söylediklerine dair ilk tepkim “Kimmiş o adam? Söyle de gidip yüzüne tüküreyim!” oldu.
Hayır, asla blöf yapmıyorum. İnsan olduğunu, Müslüman olduğunu, Hizmet’ten olduğunu iddia ettiği halde soru çalmakta beis görmeyen her kim ya da kimler varsa, üstelik de yaptıkları o kepazelikten hala nedamet getirip utanmıyorlarsa karşıma çıkmakta bir an bile tereddüt etmesinler. Etmesinler ki yüzlerinin taa ortasına tüküreyim…
HAKKINA GİRİLEN MAĞDURLAR
Bunu sadece hakları gaspedilen tanımadığım insanlar adına değil, bizzat kendim için de yapmayı arzuluyorum. Çünkü, soru çalma ve benzeri rezaletlerin sebep olduğu hak ihlalleri ve gasp ettikleri kul hakları sadece haksız yere gasp edildiği için hak ettikleri halde bazı konumlara gelemeyenlerden ibaret sanıyorsanız yanılırsınız. Hakkına girilen onlar kadar sizlersiniz, bizleriz; sensin, benim…
Yapana bu tarafta bir zillet, öteki tarafta yüzünü yalayacak bir cehennem alevine dönüşecek bu feci kul hakkına girmelerin elbette ki apaçık görünen ilk kurbanları hak ettikleri yerler haksız yere başkaları tarafından gaspedilenlerdir. Ama onlar kadar, Hizmet Hareketi’nde yer alıp da çoğunlukla bulundukları yerlere sıfırdan başlayarak emekleriyle, alın teriyle, tırnaklarıyla kazıya kazıya, hak ede ede gelenler de bu ahlaksızların pervasızca yedikleri kul haklarının kurbanlarıdır.
Üç beş genci kendi kabiliyetleri ve başarılarıyla gelmeleri mümkün olmayacak kamudaki üç beş kıytırık yere sokmak adına işledikleri bu kepazelik, Hizmet’e gönül vermiş yüzbinlerce insanın geceyi gündüzlerine katıp türlü emekler harcayıp, zahmet çekerek bileklerinin hakkıyla elde ettikleri ana sütü gibi helal konumlarına, başarılarına, kazançlarına gölge düşürdü. Şark kurnazlığıyla soru çalıp kul hakkına girmekte hiçbir beis görmeyen bu zavallılar, bir kazan dolusu temiz sütü bozan bir damlacık kokuşmuş süt gibi, Hizmet’e söz, milyonların helal emeğine halel getirdi. Tek kelimeyle yazıklar olsun!
Sinek bir şey değil ama mide bulandırır, bir damla bozuk süt bir kazan sütü ekşitir sözlerinden de anlaşılabileceği gibi şuyu vukuundan beter bu kepazeliğe imza atanlar, Hizmet’e Erdoğan gibi bir alçağın verdiği zarardan çok daha fazla zarar verdiklerinin umarım farkındadırlar. Neticede, Erdoğan ve ekürisinin alçakça irat ettik zulümlerin yanısıra sistematik hale getirdikleri yalanlarının, iftiralarının, reelde hiçbir karşılıkları olmadığı için, asla başımızı öne eğdirecek bir etkisi de olmadı. Erdoğan ve çevresindeki harami güruhunun hayasızca, namussuzca attıkları tüm iftiralar, ancak kendi hayasızlıklarının, namussuzluklarının katlanmasına yaradı. Ama, Hizmet ediyorum havalarında gayr-i meşru işlere imza atanların, soru çalanların yaptığı öyle mi? Bana göre, bu zavallıların Hizmet Hareketi’ne yaptıkları Erdoğan’ın yaptıklarından çok bile feci.
HİZMET’E ÖZÜR BORÇLULAR
“Bu zavallılar” diye bahsettiklerim kimlerdir, inanın bilmiyorum. Ama, şayet bu yazıyı okuyacaklar arasından onlardan biri ya da birileri varsa ve azıcık haysiyetleri, adamlıkları kalmışsa adam gibi ortaya çıkarlar ve yüzbinlerce insan için sebep oldukları taşınması çok ağır bir yüke son verirler.
Bu işe karışanlar her kimse, öncelikle ilkelerine ve değerlerine ihanet ettikleri Fethullah Gülen Hocaefendi’den ve adlarını lekeleyip alın terlerine, helal emeklerine halel getirdikleri Hizmet Hareketi’nin tek tek her ferdinden zinhar özür dilemeliler, aflarını istemeliler. Böyle bir şey yapmak ya da utançlarından yerin dibine geçmek yerine hiç sıkılıp arlanmadan hala kalkıp “bugün olsun yine yaparım” tavrını sürdürenlerle ise, azıcık aklı varsa şayet, Hizmet tescilli bir şeytan görmüşçesine arasına aşılmaz bir mesafe koymakta bir an bile tereddüt etmemelidir.
Bundan daha önemlisi ise, soru çalma ve benzeri işlere bulaşmış kim varsa gidip, kuldan utanmadan, Allah’tan korkmadan Hizmet kılığına büründürdükleri kendi ferdi kul hakkı ihlallerinden dolayı mağdur olmuş kim varsa tek tek bulup ayaklarına kapanmalılar. Şayet ülkede adam gibi çalışan adil bir yargı olsaydı bunun ötesinde çok daha somut bir şeyler de söylerdim belki. Mesela, eğer sözü edilenler yurtdışındaysalar hiç üşenmeden Türkiye’ye dönmelerini, Türkiye’deyseler teslim olarak “On binlerce, yüzbinlerce masum insana zulmetmeyi bırakın artık. Cezalandırılmayı hak edecek birileri varsa onlar sadece biziz,” demelerini isterdim.
Hatasız kul olmaz belki ama, Allah’ın varlığına iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, kul hakkına giren de asla iflah olmaz. Sadece hak edenlerin hakkını gaspetmekle kalmayan bu fecaatin, alın terime, emeklerime, zahmetlerime, helal rızkıma ve kazancıma da gölge düşürdüğünü düşündüğüm için ben şahsen hakkımı Hizmet kamuflajlı bu nadanlara asla helal etmiyorum. Böyle biline…
[Bülent Keneş] 13.3.2018 [TR724]
Hayır, hayır burada kastettiklerim Nurettin Veren, Kemalettin Özdemir, Hüseyin Gülerce, Latif Erdoğan, bilmem ne Keleş gibi karakter yoksunları değil. Onların latent ihanet hislerini yıllarca sinelerinde saklayıp ömürlerini “miş” gibi yaparak geçirdikten sonra kendilerini aşikar eden haysiyet fukarası ahlaksızlar olduklarından kimsenin şüphesi yok. Ama bu yazının konusu onlar değil.
Yazının konusu, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ömrünü adadığı, sabırla ilmek ilmek dokuyarak bir ahlak, fazilet, erdem ve iyilik numunesi olarak ete kemiğe büründürerek inşa ettiği Hizmet Hareketi’nin içinde oldukları halde bunun ne demek olduğunu anlayamayıp ya da bile bile anlamazlıktan gelip Hizmet’i Hizmet yapan tüm insani, İslami, ahlaki ilkelere ihanet etmeyi Hizmet etmek sanan zavallılar… Durun hele… Hemen nevriniz dönmesin, kaşlarınız çatılmasın öyle!.. “Zavallılar” tabiri onları tasvir için bulabildiğim en hafif ifade…
Bilenler bilir, yıllardır çevremde ve bazen de sosyal medyada hep şuna benzer şeyler ifade ettim: Ben Hizmet Hareketi kültürünü almış ve sindirmiş herhangi birinin bilerek ve isteyerek başkalarına zarar verecek, başkalarının hakkına girecek herhangi bir eylem içerisinde olabileceğine inanmıyorum. Daha önemlisi böyle bir şeye asla ihtimal vermiyorum. Hatasız kul olmayacağı gibi yüzbinlerce takipçisi olan Hizmet Hareketi’nde de beş parmağın bir olamayacağının farkındayım. Ama, şayet Hizmet Hareketi’nin bir bütün olarak eylemleriyle bilerek, iradi ve sistematik olarak kul hakkına girdiğine kanaat getirmiş olsaydım, hiç kimse beni bu Hareket’in herhangi bir yerinde bir dakika bile tutamazdı.
Allah’a şükürler olsun ki öyle bir şey yok. Ancak, büyük bir ihanete uğramış olma hissinin sebep olduğu büyük bir hayal kırıklığıyla, üzülerek ifade etmeliyim ki, Hizmet Hareketi içerisinde Hizmet Hareketi’nin ahlaki ilkeleri ile değil de ‘amaca götüren her yol mübahtır’ ahlaksızlığıyla hareket eden bazılarının var olduğuna iyice kanaat getirdim. Lafı hiç eğip bükmeden ifade edeyim: Lafa gelince “kem alatla kemalat olmaz’ deyip, icraata gelince peşinde olduklarını iddia ettikleri Fethullah Gülen yerine Niccolo Machiavelli’yi kendilerine mürşid edinenlerin iki cihanda da yatacak yeri yok!
Bilmediğim birilerinin hakkına girmekten ve eleştirdiğim şeyi yapmaktan Allah’a sığınırım ama, Allah’ın bile müdahil olmayarak affını sadece hakkı yenilene bıraktığı kul hakkına umarsızca girenlerin sadece karşımızda olanlardan ibaret olmadığını, sayılarını ve konumlarını tam olarak bilemediğim böylelerinden bazılarının, her birini nefsimden aziz bildiğim ‘bizim’ aramızda da bulunduğuna kanaat getirmekten daha kahredici ne olabilir ki şu kavanoz dibli dünyada? Ama, böyle bir fecaatin, kepazeliğin vuku bulduğuna şöyle ya da böyle kanaat getirdikten sonra da görmezlikten gelecek, susacak değilim.
Hizmet ediyorum edasıyla Hizmet’in varlık sebeplerine ihanet edenlerin, Hizmet’e açıktan düşmanlık edenlerden ne farkı var? Şayet varsa bir fark, o fark yaptıklarının Hizmet’in karşısındakilerin yaptıklarından çok daha feci bir şey olmasıdır ancak. Neticede, gırtlaklarına kadar pisliğe, şuça, ahlaksızlığa ve günaha batmış alçakların hırs ve ihtiraslarına engel gördükleri Hizmet Hareketi’ne yaptıkları cepheden taarruz olsa olsa Hizmet’in bedenini yaralayabilir, fiziksel mevcuduna zarar verebilir ve verdi de…. Oysa Hizmet’i Hizmet yapan en temel ilkelere, hem de “Hizmet ediyorum” iddiasıyla içeriden yapılan bu ihanet, Hizmet’in doğrudan o nezih ve ölümsüz ruhunu (haşa) leşe çevirme riskini barındırmaktadır. Bu yapılan şuursuzca bir hataysa Allah affetsin affetmesine ama kasti ve iradi olarak yapılmışsa zannımca bunun ne izahı, ne de affı mümkündür.
BİLSENİZ İYİ OLUR: SİZİ ASLA AFFETMEYECEĞİM!..
Açık söyleyeyim, iki elim iki cihanda da siyasal İslamcı adi bir dinbaz olan harami despot Erdoğan’ın çevresinde kümelenen ya da arkasında yığılan milyonlarca dinbazın yakasında olacağı gibi, kul hakkına girmeyi Hizmet etmek sanan bu andavallıların da yakasında olacaktır. İradi olarak girdikleri bu kul hakkı ihlalinde, kendi payıma düşeni asla affetmeyeceğimi bunları yapanlar her kimse bilseler iyi olur.
Burada bahsini ettiğim, kamu sınavlarında soru çalma iddiaları… Daha önce de bazı şüphelerim olmakla birlikte, maalesef Hizmet Hareketi içinde bulundukları halde Hizmet’in H’sini anlayamamış bazı andavallıların bireysel olarak bu melaneti yaptıklarına artık iyice kanaat getirdim.
Önceki gün bir dost sohbeti sırasında, bu tür bir kepazeliğe imza atmış biriyle konuştuğunu söyleyen çok güvendiğim bir meslektaşım, o kepazeliğe imza atan adamın hala doğru bir şey yaptığını savunduğunu “Hizmet için gerekirse aynısını tekrar yapmakta gözünü bir lahza olsun kırpmayacağını,” söylediğini aktarınca, doğrusu şok oldum. Hizmet’i ve Hizmet’e gönül vermiş milyonlarca tertemiz masum insanı lekeleyen, kim olduğunu ve konumunu bilemediğim bu yüzsüz adamın yapıp söylediklerine dair ilk tepkim “Kimmiş o adam? Söyle de gidip yüzüne tüküreyim!” oldu.
Hayır, asla blöf yapmıyorum. İnsan olduğunu, Müslüman olduğunu, Hizmet’ten olduğunu iddia ettiği halde soru çalmakta beis görmeyen her kim ya da kimler varsa, üstelik de yaptıkları o kepazelikten hala nedamet getirip utanmıyorlarsa karşıma çıkmakta bir an bile tereddüt etmesinler. Etmesinler ki yüzlerinin taa ortasına tüküreyim…
HAKKINA GİRİLEN MAĞDURLAR
Bunu sadece hakları gaspedilen tanımadığım insanlar adına değil, bizzat kendim için de yapmayı arzuluyorum. Çünkü, soru çalma ve benzeri rezaletlerin sebep olduğu hak ihlalleri ve gasp ettikleri kul hakları sadece haksız yere gasp edildiği için hak ettikleri halde bazı konumlara gelemeyenlerden ibaret sanıyorsanız yanılırsınız. Hakkına girilen onlar kadar sizlersiniz, bizleriz; sensin, benim…
Yapana bu tarafta bir zillet, öteki tarafta yüzünü yalayacak bir cehennem alevine dönüşecek bu feci kul hakkına girmelerin elbette ki apaçık görünen ilk kurbanları hak ettikleri yerler haksız yere başkaları tarafından gaspedilenlerdir. Ama onlar kadar, Hizmet Hareketi’nde yer alıp da çoğunlukla bulundukları yerlere sıfırdan başlayarak emekleriyle, alın teriyle, tırnaklarıyla kazıya kazıya, hak ede ede gelenler de bu ahlaksızların pervasızca yedikleri kul haklarının kurbanlarıdır.
Üç beş genci kendi kabiliyetleri ve başarılarıyla gelmeleri mümkün olmayacak kamudaki üç beş kıytırık yere sokmak adına işledikleri bu kepazelik, Hizmet’e gönül vermiş yüzbinlerce insanın geceyi gündüzlerine katıp türlü emekler harcayıp, zahmet çekerek bileklerinin hakkıyla elde ettikleri ana sütü gibi helal konumlarına, başarılarına, kazançlarına gölge düşürdü. Şark kurnazlığıyla soru çalıp kul hakkına girmekte hiçbir beis görmeyen bu zavallılar, bir kazan dolusu temiz sütü bozan bir damlacık kokuşmuş süt gibi, Hizmet’e söz, milyonların helal emeğine halel getirdi. Tek kelimeyle yazıklar olsun!
Sinek bir şey değil ama mide bulandırır, bir damla bozuk süt bir kazan sütü ekşitir sözlerinden de anlaşılabileceği gibi şuyu vukuundan beter bu kepazeliğe imza atanlar, Hizmet’e Erdoğan gibi bir alçağın verdiği zarardan çok daha fazla zarar verdiklerinin umarım farkındadırlar. Neticede, Erdoğan ve ekürisinin alçakça irat ettik zulümlerin yanısıra sistematik hale getirdikleri yalanlarının, iftiralarının, reelde hiçbir karşılıkları olmadığı için, asla başımızı öne eğdirecek bir etkisi de olmadı. Erdoğan ve çevresindeki harami güruhunun hayasızca, namussuzca attıkları tüm iftiralar, ancak kendi hayasızlıklarının, namussuzluklarının katlanmasına yaradı. Ama, Hizmet ediyorum havalarında gayr-i meşru işlere imza atanların, soru çalanların yaptığı öyle mi? Bana göre, bu zavallıların Hizmet Hareketi’ne yaptıkları Erdoğan’ın yaptıklarından çok bile feci.
HİZMET’E ÖZÜR BORÇLULAR
“Bu zavallılar” diye bahsettiklerim kimlerdir, inanın bilmiyorum. Ama, şayet bu yazıyı okuyacaklar arasından onlardan biri ya da birileri varsa ve azıcık haysiyetleri, adamlıkları kalmışsa adam gibi ortaya çıkarlar ve yüzbinlerce insan için sebep oldukları taşınması çok ağır bir yüke son verirler.
Bu işe karışanlar her kimse, öncelikle ilkelerine ve değerlerine ihanet ettikleri Fethullah Gülen Hocaefendi’den ve adlarını lekeleyip alın terlerine, helal emeklerine halel getirdikleri Hizmet Hareketi’nin tek tek her ferdinden zinhar özür dilemeliler, aflarını istemeliler. Böyle bir şey yapmak ya da utançlarından yerin dibine geçmek yerine hiç sıkılıp arlanmadan hala kalkıp “bugün olsun yine yaparım” tavrını sürdürenlerle ise, azıcık aklı varsa şayet, Hizmet tescilli bir şeytan görmüşçesine arasına aşılmaz bir mesafe koymakta bir an bile tereddüt etmemelidir.
Bundan daha önemlisi ise, soru çalma ve benzeri işlere bulaşmış kim varsa gidip, kuldan utanmadan, Allah’tan korkmadan Hizmet kılığına büründürdükleri kendi ferdi kul hakkı ihlallerinden dolayı mağdur olmuş kim varsa tek tek bulup ayaklarına kapanmalılar. Şayet ülkede adam gibi çalışan adil bir yargı olsaydı bunun ötesinde çok daha somut bir şeyler de söylerdim belki. Mesela, eğer sözü edilenler yurtdışındaysalar hiç üşenmeden Türkiye’ye dönmelerini, Türkiye’deyseler teslim olarak “On binlerce, yüzbinlerce masum insana zulmetmeyi bırakın artık. Cezalandırılmayı hak edecek birileri varsa onlar sadece biziz,” demelerini isterdim.
Hatasız kul olmaz belki ama, Allah’ın varlığına iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, kul hakkına giren de asla iflah olmaz. Sadece hak edenlerin hakkını gaspetmekle kalmayan bu fecaatin, alın terime, emeklerime, zahmetlerime, helal rızkıma ve kazancıma da gölge düşürdüğünü düşündüğüm için ben şahsen hakkımı Hizmet kamuflajlı bu nadanlara asla helal etmiyorum. Böyle biline…
[Bülent Keneş] 13.3.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)