Despotların hiçbir şeye ömürleri yetmez... [Faruk Mercan]

Her kıpırtı despotları korkutur. İktidarı kaybetme korkusudur bu...

Günde bir kaç bin insanın yürüdüğü adalet yürüyüşünden korkmasının sebebi bu...

Partinin başına geçmesinin sebebi, 2019 başkanlık seçimini kaybetme korkusu...

Defalarca bağlılığını bildirdiği Suudi Kralı'nı karşısına alma pahasına, Katar'a gece yarısı asker gönderme kararının sebebi Katar'daki paralarını kaybetme korkusu...

Bu yüzden, bütün despotların hayatları birer azaptır aslında...

Despotlar, devletin gücüyle ezdikleri insanlardan çok daha fazla acı ve ızdırap yaşarlar. En görkemli saraylar onların zindanları olur. Hücrelere attıkları, işkenceden geçirdikleri insanlar kadar rahat uyuyamazlar.

Çünkü iktidarlarının meşru olmadığını bilirler. Ve bu gayr-i meşru iktidarın her gün onlarca suç işlediğini...

Devletin bütün kurumlarını istedikleri gibi dizayn etseler de bu korkuları bitmez.

Baksanıza, başsavcı yaptığı kişiler, adalet yürüyüşüne katılan insanlara hakaret edip “Biz onun fedaisiyiz” twitleri atıyorlar, ama Saraydaki şahıs hala rahat değil... “Adalet yürüyüşüne katılanlar terörist” diye bağırıyor.

Çünkü her kıpırtı ve her hışırtı korkutur despotları...

Bir gün mutlaka iktidardan düşecekleri ve yargılanacakları korkusudur bu...

Korkmakta haklılar...

Üç kez müebbetle yargılanan Ahmet Altan Silivri'den, “Altı kez idamla yargılasanız da aynı şeyi söylüyorum: İktidardan düşecek ve yargılanacaksınız...” diye sesleniyor.

Bu kararlılık bütün despotları korkutur.

Onları en fazla korkutan şey de hapse attıkları insanların bu dik duruşlarıdır.

15 Temmuz komplosuna maruz kalanların dik duruşları karşısında, “Cezaevinden çıkamayacaklar, bekledikleri bahar gelmeyecek” gibi zavallıca sözleri bu korkunun eseri...

1 Kasım 2015 akşamıydı. Bir program için Güney Afrika'nın Cape Town şehrindeydim. Martin Luther King Merkezi'nin Başkanı Prof. Lawrence Carter da bir konferans için oradaydı ve akşam yemeğinde bir araya gelmiştik. Türkiye'deki seçimin sonuçları netleşmişti. Aynı zamanda bir filozof olan Prof. Carter, Saraydaki şahsın bir fotoğrafını göstermemi istedi. Twitter'dan baktım, ilk çıkan fotoğrafı kendisine gösterdim. Fotoğrafa bakar bakmaz şöyle dedi:

“Bu şahıs hasta, çocukluğuna bakın, problemler göreceksiniz...”

Bir kaç yıl önce, bir dostum bana bir kitaptan bahsetti. “Biat ve Öfke” ismini taşılan bu kitap Saraydaki şahsın “psikobiyografisi”ydi. Bu kitaba baktığımda Saraydaki şahsın çocukluğunda yaşadıklarını gördüm: Babasından gördüğü şiddet ve çektiği fakirlik...

Despotların çoğu, bu travmaları yaşamış tipler... Mesela, Saddam Hüseyin'i üvey babası değnekle dövermiş. Hitler ve Stalin, çocuk iken benzer travmalar yaşamışlar.

Despotlar, hayatlarındaki yarım kalmışlıkları, hayatlarındaki büyük eksiklikleri, büyük boşlukları öfkeyle, şiddetle, gayr-i meşru güçle doldururlar.

Daha önce burada yazmıştım. Saraydaki şahsın, özel muayenehaneleri kapattırmasının çok basit bir sebebi vardı. Çocuğu düşüp yaralandığında, özel doktora gidememiş, SSK hastanesinde kuyrukta beklemişti. Bu hikayeyi, dönemin YÖK Başkanı'ndan bizzat dinledim.

Hizmet hareketine olan öfkesinin temeline indiğinizde de bu husumeti göreceksiniz.

Bazı nadanlar hala, meseleyi 17/25 Aralık, 15 Temmuz'dan ibaret sansınlar...

Oysa, Saraydaki şahsın Hizmet hareketine olan düşmanlığını dışa vuran olay okullar ve dershanelerdi.

Çünkü, Saraydaki şahıs ve ekibi hiçbir zaman bu okulları, bu üniversiteleri hazmedemediler. 

İki sebebi vardı:

Birincisi, hiçbir zaman bu okullar ayarında eğitim kurumları açamadılar. İkincisi, bu okullardan mezun olan çocukların kendilerine biat etmeyeceklerini biliyorlardı. Bu yüzden el koydukları okulların bir çoğunu imam hatip yaptılar.

Bütün despotların hayatına iki kelime yön verir: Biat ve Öfke...

Biat etmeyenleri devletin gücüyle ezerek geçer hayatları...

Ömürleri rakiplerini ve düşmanları yok etmekle geçer despotların... Çünkü her gün yeni düşman üretirler ve düşmanları hiç bitmez.

Ve hiçbirinin ömrü, düşman gördüklerini yok etmeye yetmez.

Dün bir haber gördüm. Kaddafi'nin bir hançerine paha biçilemiyormuş. Despotlar böyledir. Biriktirmekten doymazlar, buna ömürleri yetmez. Ve sonra hepsi talan edilir.

Despotlar sadece ülkelerini mahvetmezler, kendi hayatlarını da mahvederler.. Kaddafi gibi, Saddam gibi, Hitler gibi, Stalin gibi...

Yıllarca biriktirdikleri servetler de onların gidişi ile birlikte böyle talan edilir.

Evet, despotların hiçbir şeye ömürleri yetmez.

Ne iktidarları ebedidir, ne de hücreleri ve işkence tezgahları... Her despot, günü gelince, tarihin kara sayfalarında yerini almak üzere gider. 

[Faruk Mercan] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]

Birleşmesi gerekenler - 1 (Din-Dünya) [Hüseyin Kara]

Hak dinlerin gönderiliş sebebi, insanların dünyada insana yakışır bir seviyede yaşamaları ve bu fânî dünyanın aldatmalarından en az zararla kurtulup, ebedî mutluluğa ulaşmalarını temin etmektir. Kaliteli ve pek üstün özelliklere sahip olan insan oğlunun bu yönlerini kıskanıp onu haset eden bunca düşmanları varken, ilâhî mesajlar eğer onun imdadına yetişmese onun dünyada da ukbada da huzura ermesi imkânsızdır. Mevcut âlemin hali buna en büyük şahittir. Eğer insan kendi mahiyetine yerleştirilmiş olan cihazatın farkına varır ve kendini dünyada konuşlandıracağı yeri doğru kodlarla tesbit edebilirse; yani dünyasını ukba endeksli yaşamaya bağlayabilmişse onun hayatının merkezinde İslam dininin prensipleri hakim olması gerekir. Çünkü dünyanın da ukbanın da huzuru bu beş harfli kelimenin esrarında gizlidir. O da İSLÂM'dır.

İnsanı yaratan ALLAH , onun ruh ve bedeninin ihtiyaçlarını da şüphesiz en iyi bilen ve gönderdiği dinler vasıtası ile de insana bildiren yine O’dur. İnsan için yarattığı yiyecekler insan vücudunun ihtiyaçlarını karşılamada ne kadar isabetli ise, ruhunun ihtiyacı olan iman ve amelin de insan için o kadar isabetli bir ihtiyacıdır. Dahası insanın dünyadan sonraki yolculuğunu da en doğru bir biçimde insana haber veren yine O’dur. Yoksa yaşadığımız dünyanın bütün sırlarını anlamakta zorlanırken kabir hayatını, mahşeri, cennet-cehennemi hiç anlama şansımız olmayacaktı. Eğer O bildirmeseydi. Hasılı dinin olmadığı bir dünya hayatı çok eksik bir hayat olmaktan öteye geçemeyecektir. Bütün bu gerçekler ortada iken insan Hak dinden hiç yararlanmadan dünya hayatını kendi aklı ile dizayn etmeye kalkıştığı andan itibaren art arda yapacağı yanlışlar sarmalının altında ezilmeye mahkumdur. Evet, akıl Allah’ın insana verdiği en önemli bir cihaz olmakla birlikte insanlığın bütün geçmişi şahittir ki Hak dinden bağımsız ve kendi başına yaptığı bütün düzenlemeler başarısızlıkla sonuçlanmış ve adeta insanın aklı başına bela olmuştur. Halbuki dünya Allah’ın mahluku, insan da O’nun,  İki mahlukun uyumlu bir hayat yaşamasının şartlarını Allah’ın gönderdiği bir din ile bildirmesinden daha tabii ne olabilir? Akıl nakil (din) ile uyumlu çalışırsa maksad-ı ilâhî daha kolay anlaşılır. Yok eğer akıl dini ıskalarsa o zaman karanlıktan hiç kurtulamaz. Ve nitekim kurtulamadı da. Mevlâna Celaleddin-i Rumî Hazretleri bunun için ‘’Aklını şeriatın önünde kurban et’’ diyor. 
Çünkü akıl nakilin aydınlığından yararlanmazsa kendi ürettiği karanlıklarda boğulur. Burada sofestaiyye gibi kendini de aklını da inkâr edip ifrata da gerek yok, mutezile gibi aklı naklin önüne geçirip tefrite de gerek yok. İslam itikadına göre aklın da naklin de sahibi Allah’tır. Fakat bir süreliğine insana emanet edilmişlerdir. İnsan bu emanetleri kullanırken her ikisini de yerli yerinde kullanmakla yükümlüdür. Akıl çok önemlidir zira ‘’aklı olmayanın dini de yoktur’’ prensibi geçerlidir. Din çok önemlidir. Zira ’’dini olmayanın da aklı yoktur.’’ Gerçeği nümayandır. Bunların her ikisinin uyumlu birliktelikleri ise orta yoldur. Müslüman bu orta yolun yolcusudur. Hem akıl ve hem de din gerçek safiyetlerini koruyorlarsa asla birbirlerine zıt olamazlar. Bunun için Hak dinler aklı muhatap alırlar. Akılları da ancak Hak dinlerin getirdiği değerler tatmin edebilirler.

İslam dininin anlayışı bu iken, ortaçağda batı dünyasında gelişen talihsiz olaylar dinin dünya hayatından çıkartılmasına sebep olmuştur. Burada kilise mi haksız, yoksa Hristiyanlığı kiliseye hapsedenler mi haksız? Bunu tartışmak bugün için faydasızdır. Fakat bu hükmün sonuçlarının günümüzde bile varlığını sürdürmesi  ve hele bu düşüncenin hiçbir zaman tarafı olmayan Müslümanları etkilemesi ise asıl konumuzu burası teşkil ediyor. Hak dinlerin ortak özellikleri iman esasları olduğu gibi (Tevhid, nübüvvet,haşir) dünyaya bakan pek çok prensibin de ortak olduğunu görmekteyiz. Bütün Hak dinlerde doğruluk, adalet, iffet ve yardımlaşma gibi dünya işlerinin mevcut ve ortak olduğunu, bunların zıtları olan; yalan, zulüm, fuhşiyat ve bencilliğin kötü olarak bildirilmesi ortaktır. Aslında akıl da bunların böyle olması gerektiğini kabul eder. Kabulünde zorluk yaşanan gerçek ise ‘’Bu konular dinin değil dünyanın konularıdır, dolayısıyla bunlara insanlar kendi akılları ile çözüm üretsin ve din bu konulara ilişmesin’’ hezeyanıdır. Dünya hayatına dinin müdahalesini istemeyen ve her konuyu kendi aklımızla çözüme kavuştururuz küstahlığında bulunanlar,  bunların hiç birisinin yerine aklın üretimi olan daha iyisini getirememiştir. İnsaflı zümre ise bir türlü çözüm getiremedikleri dünyevi işlerinde dinden yardım almayı düşünmüştür. Halbuki Hak dinler bir stepne değildir. Hele İslam hiç değildir. Şurada yedek olarak dursun hin-i hacette bakarız anlayışı ile dinden istifade edilemez. Üstelik Hak din bir bütündür. Parçası bir işe yaramaz. Dinin bir tarafını alıp diğer tarafını bırakmak dindarlık sayılmadığı gibi, böyle bir davranış kimseye de bir fayda sağlamaz.
       
Hak dinin beyanlarına kulak tıkayan insanların acınası durumlarına bakıldığında, görünen o ki; bunlar en büyük zararı kendilerinin ürettikleri yanlış işlerden ve tutarsız söylemlerinden görmektedirler. Dünya-ahiret, her iki tarafta da abâd olmanın (saadet-i dareyn) yolunu gösteren Yüce Rabbi'miz din ile dünyanın birleşmesi yani dünya hayatının kurallarını kutsal bir kitabı seçtiği elçisi aracılığı ile insanlara gönderiyor ve böylece din ile dünyayı bütünleştiriyor.  Buna karşılık bir kısım ahmak kullar da buna itiraz edip ‘’din işleri ayrı, dünya işleri ayrı olmalı’’ demeye getiriyor. İşte tam burada Allah ile kullar arasında cidal başlıyor. Aslında Allah’a gereği gibi inanıp O’na bağlananların böyle bir problemi hiç olmadı. Olmaz da. Zira Allah’a kul olmayı başkalarına kul olmaktan kurtulmak olarak gören talihli müslümanlar her zaman hepsini yapamasa da, eğer bir konuyu Allah emretmiş ise (hikmetini henüz anlamasa da) onun doğruluğuna inanmıştır ve gereğini yapmaya da çalışmıştır.

Allah’ın koyduğu ilâhî kurallara uyarak dünyalarını bir nevi cennetlere çeviren kullarına ahirette gerçek cenneti vereceğini peygamberler aracılığı ile söylüyor, kutsal kitaplar da bunu tasdik ediyor. Buna rağmen bugünün dünyasında yaşayan insanların pek çoğu hatta Müslüman geçinenlerin bir kısmı da bu gerçeklere lisan-ı halleriyle şöyle bir karşılık vermek istiyorlar.’’ Ey Rabbimiz Sen bize ebedî saadet yurdu olan cennetleri vereceksen yine ver. Fakat dünya işlerini bize bırak. Biz keyfimize göre bir hayat yaşayalım, gönderdiğin dinlerin kuralları dünyada bizleri çok bağlamasın. Biraz bizden öncekilerden gördüklerimizden, biraz da aklımızın bizi yönlendirdiği kadar kendi dünyamızı biz kendi kendimize inşa edelim’’ diyorlar. Bu zavallılar bilmiyorlar ki Allah çok Gayûr’dur. Kulları için koyduğu kuralların üstüne başkalarının kural uydurmasına müsamaha nazarı ile bakmaz. 

Batı dünyasında orta çağda dinin hayattan uzaklaştırılması olayı asırlar sonra laiklik prensibi ile devletlerin anayasalarında kanun olarak da yerini aldı. İncil’in tahrife maruz kalması sonrasında yaşananlar, neticenin buralara kadar geleceği az veya çok tahmin edilir bir durumdu. Asıl konu İslam dini ve Müslümanlar için hiç de hak etmedikleri bir tarzda Batıda dikilen bu laiklik gömleğinin müslümana giydirilmek istenmesi olayıdır. Hıristiyanlık ile Müslümanlığın aynı terazinin kefelerinde tartılmak istenmesidir. Bu ise dün de yanlıştı, bugün de yanlıştır. Zira mevcut Hıristiyanlık öğretileri dünyayı ıskalıyor. Zaten baştan itibaren Yahudiliğin dünyayı öncelemesini tadil etmek üzere gelen bir din olması da buna sebep olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar doğru olsa da asla İslam dininin de bunlar gibi hayattan elini eteğini çeken bir din konumunda olması manasına gelmez. Tam aksine İslam dini ile dünya hayatı bir birlerinden ayrılamazlar. Zira bir din düşünün ki; mensuplarının tuvalete giriş-çıkışlarına prensipler getirmekten tutun da devlet başkanının seçilme şartlarına kadar her türlü dünyevî konuları prensiplere bağlamış, sosyal hayatı da ahlakî prensiplere bağlamış, koyduğu her türlü ibadetin dünya yansımaları  olsun  ve bu din dünya ile entegre olmasın . Hiç mümkün değil. Onun için İslam dini bir hayat dinidir. Dolayısıyla kulların Allah ile olması gereken ilişkilerini bildirdiği gibi kulların diğer kullarla ve dünya ile olan ilişkilerini de aynı gerçeklikle bildirir.  Zira dine inananların ahiret saadeti bu dünyadan geçmektedir. Dünyası düzgün olmayanın ahireti düzgün olmaz. Bu düzgünlüğü de ancak din sağlar. Helal rızk temin etmek için meşru bir işte çalışmayı ibadet seviyesinde makbul gören, Çoluk-çocuğun rızkını kazanmak için gurbette çalışırken ölen ile savaşta ölene büyük mükâfat vaad eden bir din nasıl dünyadan ayrılabilir?.  Savaş hukuku olan tek bir din vardır o da İslam dinidir. Savaşa bile prensipler koyan bir din barış prensipleri koymaz mı? Halbuki savaş dünya hayatında geçicidir, istisnadır, barış ise asıldır ve  kalıcıdır.

İslam dini gibi bir Hak dinin dünya hayatının sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi hayatın bütün üniteleri ile alakalı hükümleri vardır.  Hatta ferdî, ailevi hukukun yanı sıra devlet hukuku ve devletler arası hukuka varıncaya kadar insanın dünyadaki akla gelebilecek bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek hukukî düzenlemeler İslam dininde mevcuttur. Bu hükümlerin değişmez olanları Kitap ve Sünnetin bildirdikleridir. Zamana göre değişebilenleri de icma ve kıyasın konusunu teşkil etmektedir. Bu hükümleri ihlal edenlere de müeyyideleri vardır. Bu açıdan bakıldığında vicdanlara ve mabetlere hapsedilen dinlerin hiç birisi Hak dinin yerini tutamaz. Gerçek din, dünya hayatı ile kaim olan ve  dünyada iken dinin kurallarına göre yaşayan insanların ahiretlerini cennetlere çeviren dindir. O da İSLAM dininin tâ kendisidir. Vesselam.

[Dr. Hüseyin Kara] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Biz de öyle bir sevdaya kapıldık ki... [Bahattin Karataş]

Herkes bir aşka bir sevdaya tutulur, aşık olur.. Aşkın kıymeti ödenen bedele göredir. Çünkü aşk bedel ister.. Bedeli ödenmeyen aşklara, yalancı aşk denir.. Bu tip aşklarda da istismarlar, aldatmalar çok olur. Genellikle de sonu hüsrandır.. Mağduriyet ve pişmanlıklarla doludur.. Türkülerdeki feryatları sıksanız, aşıkın maşukundan karşılığını bulamadığı şikayetler ve çektiği acılar damlar.
      
Aşkı uğruna, bazen malını, bazen ömrünü ve malım mülküm her şeyim dediği varlığını feda eder.. Mecnun gibi yollara düşer.. Aklını kaybeder Mecnun olur.. Her yerde Leyla'yı arar, Leyla'yı duyar ondan başkasını gözü görmez, kulağı duymaz.. Gelen her sese Leyla'dan haber mi var diye kulak kesilir, Leyla'ya kavuşacağım diye serapları kovalar..
     
Bazen alır sazı eline Kerem olur, gurbet gurbet dolaşır Aslı'yı arar.. Bazen de Ferhat olur, dağları delmeye çalışır. "Vur kazmayı Ferhat çoğu gitti, azı kaldı" der, her şeye rağmen sabır ve sebatı öğretir aşkta vuslat arayanlara..

Aşık bazen de, güneş aşkımı görünce utancından kaybolur hamakatinde bulunur.. Aşk insanı deli eder, aşk insanı kör eder diye de buna derler..
    
Bazen de insan Allah aşkıyla yanıp tutuşur.."La meşhude illa hu" der. Ondan başkasını gözü görmez, her şey Onun görüntüsünden ibaret olur.. Her şeyde onu görür ,Onu duyar.. Onu bilir. Muhyiddin b. Arabi gibi ağyara kolunu kanadını budatır.. Bedelini öder "Vadet üş şühud" meslek ve meşrebinin pişdarı olur..
    
Bazen de Hallacı Mansur gibi "Her şey O'dur, O'ndan başka hiçbir şey yoktur.. Heme ost heme ezost değil" der, aşkı uğruna kainatı inkar eder, bedelini de canıyla öder..
    
Bazı aşklar nefsanidir.. Aşığını rezil-ü rüsva eder.. Bazen de aşk dünyevi olur, Leylaa Leyla! der Leyla da fani olur, kaybolur gider..
    
İşte aşk böyle bir şey! İzafiden hakikiye dönüşür.. Buna ilahi aşk denir. Leyla'yı bulur ama "Mevlayı buldum, Leyla'yı nideyim ki" der sonunda.. İlahi aşk, aşığını ulvileştirir, bakileştirir.. El Baki Hüvel baki der..

Aşkın sermayesi çile ve ızdıraptır.. Bedelsiz ve çilesiz aşk olmaz..

Bazen de aşık aşkı uğruna malını canını hatta dünyasını ve ahiretini feda eder.. Yetmez bir de bin bir türlü eza ve cefayı çeker. Hakaretler edilir, iftiralara uğrar, zindanlara hapsedilir, işkencelere maruz kalır.. 'Dinim beni intihardan men etmeseydi Said bugün ölmüş, toprak olmuş gitmişti' der..

'İnsanlığın kurtuluş davası için gözümde ne cennet sevdası ne de cehennem korkusu, milletimin imanının selameti adına cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.. Vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.. Zindanlara atanlara ve idamla korkutmak isteyenlere de saçlarım adedince başlarım olsa ve her gün birisini kesseniz zındıkaya teslimi silah etmem' diye haykırır..
    
'Ve seksen yedi sene dünya hayatımda dünya zevki namına bir şey tatmadım. Bütün hayatım harp meydanlarında, esaret zindanlarında ve memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim eza cefa kalmadı Bir cani gibi muamele gördüm, memleket memleket sürgüne yollandım.. Münafık dostlarına da gurbet elde gavur Rus'un bana çektirmediğini, kendi ülkemde, münafık dostlarım bana çektirdiler' der. Üstüne üstlük bana bunca zulmü reva görenler eğer imanlarını hakikatlerle kurtaracaklarsa hakkımı onlara helal ettim deme yiğitliğinde, fedakarlığında bile bulunur. İşte aşk, işte aşık.. Aşk buna derler..

Bugünün aşığı da aşkı ve sevdası olan yeryüzünün sulh ve barışı uğruna hiç bir tarihin henüz kaydetmediği bir bedel ödüyor.. Dünyanın şahitliğinde, yer gök ehlinin kıskanacağı hayrette, başkasının ahiretinin kurtuluşu için feda ettiği dünyasını holdinglerini, hanumanlarını, malikane ve kaşanelerini, yatlarını ve saraylarını, makam ve mansıbını, haysiyet, şan, şöhret ve itibarını, çoluk-çocuk, ana-babasını, yar-u yaranını dost, ahbap ve akrabasını, ömrünü ve gençliğini tereddütsüz feda edebiliyor..

Kur'an'ımız, "Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirdiler, şehit oldular.. Bir kısmı da beklemektedir.. Sözlerinden asla dönmediler, duruşlarını bozmadılar.."(Ahzab 23)

Evet her aşk uğrunda verilen bedellerle, çekilen çilelerle kıymet kazanır.. Ucuz, bedava aşklar vardır ki bedel istemez. Bir işarete bir çiçeğe bir tebessüme bakar.. Aşık oldum der.. Ama ilahi aşk pahalıdır.. Bedeli de pahalıdır herkesin harcı değildir.. Nefsini, zaaflarını dünya ve ukbasını aşmak ister..

Sahabe devrinde böyle delicesine bir aşk yaşanmıştı.. Dünya tarihinde bu bedelde başka bir aşk yaşanmamıştı. Asırlar var ki Allah ve Resulü adına böyle yardan serden geçmişlik adına ortaya bir şey konulamamıştı..

İşte bugünün aşığı da bu süreçte böyle çetin bir imtihana tabi tutuldu. Yüz binlerce genç ihtiyar, kadın erkek, çoluk çocuk yardan serden geçerek, zindanlarda kutsal aşklarının bedelini göz kırpmadan ödüyor.. Hem mal, hem de canlarıyla ödüyor.. Hem de dünyanın en zeki, en akıllı ve en yeteneklileri olarak ödüyor.. Saf ve kandırılmışlar olarak değil.. Hak ve hakiki bir aşk bir dava var ki uğrunda her şeyini feda edebiliyor...

Onca işkenceye rağmen, bir kısmı cezaevlerinde sabır sebat ve teslimiyetle, bir kısmı da gurbette ve hicrette.. Dün holdingi olup bugün ekmek kuyruklarına girmeleri, lokantalarda bulaşık yıkayarak bir kısmının da pazarlarda tezgah açarak sabır sebat ve teslimiyetleri bu şekilde bedeli ödenen bir aşkın ve davanın bir macera ve fantazi olmadığı, dünyanın bu aşka sahip çıkmasıyla da bu davanının samimiyet ve hakikatını gösteriyor.. 

Adeta Kur'anı yaşıyorlar "Allah nefislerinizi ve mallarınızı cennet mukabilinde sizden satın almak istiyor.." (Tevbe 111) Onlar da satmasını bildiler..

Efendiler Efendisi Efendimiz(sas), kardeşlerim gelecek benim adımı dünyaya duyuracaklar derken tarihte emsali görülmedik kamet ve kıymetteki aşk ve sevdasına ne kadar da uyduğunu ve kurban olayım adının kıyamete kadar can ve ruh üflediğini, yıpranmadığını hala canlı ve dipdiri olduğunu gösteriyor..

Kader, dünyada eşi benzeri olmayan bir aşkı insanlığı şahit tutarak tarihin altın sayfalarına geçiyor.. Başındaki zatın davasında, aşk ve sevdasında ne kadar sadık, samimi, fedakar, hasbi olduğunu ve dava arkadaşlarıyla beraber maddi manevi tüm varlıklarını ruhlarıyla beraber bu zamanın zarfına koydular.. Dünyayı şahit tutarak hem de.. Kurban olsun sana, canımız, malımız, dünyamız ukbamız ya Resulallah yeter ki memnun ol, 'kardeşlerim' de bize..
     
İşte böyle bir aşka bir sevdaya tutulduk.. Bir Leyla'ya vurulduk, aşkımız, fani, nefsani, şehevani maddi ve dünyevi değil.. Hz.Muhammed'in (a.s) topyekun Enbiyanın (a.s.) ashab, tabiin, tebei tabiin ve asfiya, evliya ve mukarrebinin (r.a) aşkına tutulduk.. Kader de bedel olarak hepsinin çektiklerinin küçük bir numunesini yol seçti.     

Aşkımızdan şikayetimiz yok.. İnsan sevgilisinden çektiklerine şikayet eder mi? Edecekse neden aşk belasına bulaşır? Aşık şairin dediği gibi deriz;

Aşığım dersin bela-yı aşktan ah eyleme
Ah edip ahından ağyarı agah eyleme
Dertliyim dersen bela-yı dertten ah eyleme 
Ah edip dertsizleri derdinden agah eyleme..

Arab aşığın ifadesi de buraya yakışır.. "Ah minel aşki ve halatihi, ahraka kalbi biheraratihi...''

Bu aşkın vaslına Ferhat gibi dağlar aşılır, Kerem gibi yollara, Mecnun gibi çöllere düşülür, kandan irinden deryalar geçilir.. Ama dönmek yok, ağlamak yok, darılmak yok.. Başımıza gelenlerden dolayı dişimizi sıkıp 'vur kazmayı Ferhaaat çoğu gitti azı kaldı' demek var..

[Bahattin Karataş] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
bkaratas@samanyoluhaber.com

Hatıralar Kuşağında İbadet Hassasiyeti [Abdullah Aymaz]

Mehmet Ali Şengül Hocamız, ‘ibadetler üzerine’ bilhassa ‘namaz’  ile ilgili hatıralarını toplayıp bir kitap yazmış.  “Hatıralar Kuşağında İBADET  Hassasiyeti”  isimli bu kitabı DEFİNE  yayınlarında neşredildi. İçinde pek çok ibretli, ders verici mesele de var:

“Bir gün İstanbul’dan Samsun’a giderken bilet satan görevliye sordum; ‘Firmanız nerede mola veriyor?’  ‘Abi niçin sordun?’ dedi. ‘Namaz için’, dedim. ‘Eğer bir saat beklersen, hem şoför hem muâvin namaz kılıyor, kendileri de hacı. Seni onlarla göndereyim.’ dedi. Ben de  ‘Beklerim’ dedim, sevinip teşekkür ettim.

“Hakikaten şoförümüz sakallı, hacı idi. Ankara’ya yaklaşırken sabah namazı vakti çıkmak üzere, ben bekliyorum, şoför duracak da ben namaz kılacağım, diye.

“Herkes uyuyordu, şoförün yanına gittim: ‘Namazı nerede kılacağız hacı bey?’ dedim. ‘Ankara’da kılarız’ dedi. ‘Güneş doğacak!’ dedim. ‘Doğsun…’ dedi. Ben ısrarla rica ettim, durmak istemedi. ‘O zaman beni indir’ dedim, ona da vicdanı râzı olmadı. ‘Biz Hac yolunda bile, kafile başındakiler fetvâ veriyor, arabalarda kılıyorduk, sen de koltuğunda kıl!’ dedi. 

“Sevgili kardeşim, ben fetva istemiyorum, ben kendim hocayım’ deyince, bu defa: ‘Bütün yolcular razı olmazlar’ dedi. ‘Bak bunlar ölü gibi uyuyorlar. Namazı Allah (c.c.) emrediyor, onlar izin vermezse, edâ etmeyecek miyiz?’ dedim.

“Zaman bir hayli daralmıştı. Sözden anlamayan hep bahane bulmaya çalışan şoföre dedim ki: ‘Müslüman yalan söyler mi?’  ‘Hayır!’ dedi. ‘Affedersiniz! Benim şu an tuvalet ihtiyacım sıkıştırdı deseydim, duracak mıydın, durmayacak mıydın?’ dedim. ‘Dururdum’ dedi. Biraz da heyecanlanarak, ‘Allah’tan kork! Benim namazımın bir çiş kadar değeri yok mu da durmuyorsun?’ dedim.

“O zaman öyle bir firen yaptı ki, bütün uyuyanlar uyandı. Ben abdest almak için koşturdum. Arkamdan bağırıyorlar: ‘Dur, beraber kılalım!..’ Baktım biri şoför, diğeri muavindi. Namazdan sonra şoför koluma girdi ve: ‘Allah senden râzı olsun. Beni âdeta beynimden vurdun. Rabbimden özür diliyorum. Bir daha namazımı tehir etmem.’ dedi.”  

Kitabın giriş bölümünde, namaz ile ilgili bilgiler verip, âyetlerle konuyu pekiştirmiş. Askeriyedeki namaz hatıraları da enteresan:

“1965 yılında askerliğin ilk zamanları, iki aylık acemilik dönemini Isparta’da tamamladıktan, sonra, Bursa Işıklar Askeri Lisesine, personel kursu için gönderilmiştim. Orada 125 yıllık küçük bir mescit vardı, uzun zaman ibadet yapılmamış. Birkaç arkadaşımla beraber temizleyip, namazlarımızı orada eda etmeye başladık. Her gün yatsı namazından sonra, yarım saat sohbet edip kitap okuyorduk. Mescidin bitişiğinde odada bir astsubay hapis yatmaktaydı, pencereden kendisiyle  tanıştık. Bazen saz çalıp ağlıyor, bazen namaz kılıp ağlıyordu. Niçin ceza aldığını sorduğumuzda, komutanı –bin defa hâşâ – mukaddesatımıza küfretmiş, o da silahını çekip ona saldırmış. Bundan dolayı bir ay oda hapsi vermişler. Kaldığı odanın demir parmaklıklarından bir tanesi gevşek imiş, onu çıkarıp aralıktan mescide giriyor, namazını kılıp tekrar odasına geçiyormuş. Bir gün nöbetçi amiri yarbay, tam yatsı  namazı vakti kontrol yaparken mahkumu odasında göremiyor. Bütün nöbetçileri sıkıştırdığı halde, ‘Kesinlikle böyle bir insanı görmedik’ diyorlar. Mahkumu mescidde gören birisi olacak ki, ‘Komutanım o mescittedir’ diyor. 

“Biz de yatsı namazımızı eda ettik, ben sohbet ederken dışarıdan dinlemiş. Ayakkabısıyla mescidin içine girdi: ‘Mescidin yetkilisi kim?’  diye sordu. ‘Komutanım yetkili diye bir kimse yok ama, namazı ben kıldırıyorum’ dedim. Ve o mahkum olan astsubaya döndü: ‘Sen ne yapıyorsun burada?’ dedi. O ise ‘Mescitte ne yapılır?’ dedi. ‘Peki ama sen mahkumsun.’ dedi. Astsubay, ‘Mahkumun namazı olmaz mı?’ diye sordu. Bu sefer ‘Kapılar kilitli, nöbetçiler hiç görmemiş, sen oradan nasıl çıktın buraya geldin?’ dedi. O, ‘Ben gelirim.’ deyince, zannetti ki, kerametvârî oradan geldi. ‘Neyse, bu işi çok karıştırmayalım, deyip alıp götürdü, tekrar odaya kapattı. Gevşek parmaklık demiri öylece sır olarak kaldı.”

Yabancı ülkelerde, yollarda ve havaalanlarındaki namazlar ile ilgili hatıralarında da namazın ne kadar mühim bir ilânat olduğunu öğrenmiş oluyoruz. Avustralyalı yaşlı bir profesörün namazda  hissettikleri ise başlı başına bir güzellik. Haccı  edâ sırasında kılınan namazlar,  apayrı bir âlemin habercileri. Namazı zamanında eda etmenin önemi ve tembelliğin işe yaramaz mazeretleri üzerinde de durulmuş ve önemli ikazlar yapılmış. Yaz kurslarında câmilere gelen çocuklara yapılan ve yapılması gereken muameleler üzerinde de hassasiyetle duruluyor. Bu eserde, ekilen tohumların, bir gün nasıl meyveler verdiğini gösteren hatıraların da boy attığına şâhit oluyoruz. Yine bu kitapta ‘Sürüden ayrılanı kurt kapar” meâlindeki Hadis-i Şerifin hikmetli bir hatırasına da vâkıf oluyoruz…
Sizlere bu bahçeden sadece bir demet sunabildik…

[Abdullah Aymaz] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Selma ve Adalet yürüyüşü! [Ali Emir Pakkan]

7 Mart 1965, bir grup aktivist siyah nüfusun hakları için toplanarak Edmund Pettus Bridge’in önüne geldi. Barışçıl biçimde yürüyüş yapan gruba polis çok sert müdahale etti.

Başkan Lyndon Johnson’ın imzaladığı ve ayrımcılığa son veren ‘1964 Medeni Haklar Yasası’, Alabama tarafından öfkeyle karşılanmıştı. Eyalet, yeni yasaları uygulamamak için direniyordu; devlet dairelerinde, restoranlarda ve toplu taşıma araçlarında siyahlar ayrımcılığa uğruyordu. Oy kullanabilmek için sandıklara yazılmak isteyenlere engeller çıkarıyordu. Nüfusun yarısından fazlası siyah olmasına rağmen bu kişilerin sadece yüzde 2’si seçmen kartını alabilmişti. 

22 Ocak'ta seçmen listelerine yazılmak isteyen öğretmenler dövüldü. 18 Şubat’da 25 yaşındaki Jimmie Lee Jackson polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Tepkiler çığ gibi büyüdü. 7 Mart'ta, çeşitli grupların çağrısıyla binlerce insan Jimmie Lee cinayetini protesto etmek ve Alabama eyaletinin başkenti Montgomery’ye yürümek için bir araya geldi. Şerif Jim Clark emrindeki polis, göstericilere yine sert müdahale etti. 

Martin Luther King, aynı gün Selma’ya doğru yola çıktı. Siyahi liderin desteğiyle gerçekleştirilen ikinci yürüyüşe ülkenin çeşitli eyaletlerinden ve farklı kesimlerden  binlerce kişi katıldı. Siyahlara destek veren peder James Reeb’in Ku Klux Klan üyeleri tarafından dövülmesi üzerine, başkan Lyndon Johnson siyah nüfusun oy vermesini kolaylaştıracak ‘Seçmen Hakları Yasası’nı hayata geçireceğini duyurdu. Eylemcileri Alabama polisinden korumak için Selma’ya asker gönderdi.  

21 Mart'ta, Martin Luther King ve beraberindeki binlerce kişi köprüyü geçerek başkent Montgomery’ye doğru yürüyüşe geçti. Dört gün sonra başkente ulaştıklarında yaklaşık 25.000 kişiydiler. Çok sayıda beyaz aktivist de King'in yanıbaşındaydı. Vali, geri adım atmak zorunda kaldı ve seçmen yasasını yürürlüğe soktu. 1965 başlarında seçmen listelerine kayıtlı Afro-Amerikalı sayısı 300 iken, bir yıl sonra bu sayı 11.000’lere ulaştı.

İnsan hakları ihlallerinin yoğun yaşandığı, demokrasi ve hukukun askıya alındığı bir dönemde, Kemal Kılıçdaroğlu'nun başlattığı "Adalet yürüyüşü"nü "Selma Yürüyüşü"ne benzetenler bulunuyor. Kuşkusuz "Adalet yürüyüşü" de bir hak arama hareketi, benzerlikler bulunabilir. Ancak yürüyüşün hedefine ulaşabilmesi için öncelikle ayrımcı dilin terk edilmesi ve herkes için adalet istenmesi gerekir. 

Toplumun bütün kesimlerinin desteğini alan bir hareketin geçemeyeceği köprü bulunmuyor... 

[Ali Emir Pakkan] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
@AliEmirPakkan

Bırakalım, 2019’da Damatlar kapışsın…[Kadir Gürcan]

Her kabiliyet tevarüs edilemiyor. Babalarına bakıp evlatlardan da aynı performansı beklemek her defasında yanıltıyor. Siyasi geçmişimizde bu tekerrürün neredeyse istisnası yok. Mevcut ile iktifa edip, kadim tabirle kendi semasında arşiyeler çizmek belki daha orijinal, bir o kadar insani ve mütevazi de olsa sürprizlere daha açık.

Bir kaç haftadır, şöyle-böyle bir yerlere gelmiş kayınpederlerin damatları üzerinden sürdürülen düşük ölçekli polemiğin harareti söndü. Herkes muradına erdi mi? Şimdilik önü açık bir tartışma olarak kalacak. Bir istisnası var o da Saray’ın damadı. Onun için hem medyada hem de hükümet içinde ciddi bir koruma kalkanı oluşturulmuş durumda. İktidar adına mı konuşuyor yoksa Saray’ın sözcüsü mü ayırt etmek adeta imkansız. Ama bir şey kesin, mevcut kudret ve iktidarın devamı konusunda kendisine ciddi bir rol biçilmiş. Söylediklerinin bir ehemmiyeti yok, zaten konuşmak için konuşuyor. 

Eski, talihsiz iktidar sözcüsü ve itibarı delik deşik olmuş Büyükşehir Belediye Başkanı üzerinden damat edebiyatı yapmak kolay. Çünkü mevzilere göz açtırmadan ateş emri Saray’dan geldi. Saray’ın beslemeleri de cesetleri kurşunlamaktan ölesiye zevk alıyorlar. 

Daha şimdiden, 2019 yerel seçimleri için kehanetler üretme telaşındaki, “Ağır parti abileri” muhtemel seçenekleri şimdiden yormaya, eskitmeye başladılar. Bütün hesapları, bugünün şartları üzerinden keseceklerinden son derece eminler. Öyle ya, Türkiye’nin son 15 senesine damga vuranların, kahir iktidarın devamı için algıları istedikleri gibi yönlendirmelerine ciddi bir mani gözükmüyor.

Madem 2019 için seçim tahminleri piyasası açıldı, bizim de kendi çapımızda tekliflerimiz olabilir. Herşeyden once, siyasi açıdan iyice asfalta yapışmış olanlardan bir şey çıkmayacağının altını çizelim. Daha iki sene var. Türk Siyasetinde, ülkenin kaderini değiştirecek manevralar için yıl, hafta ve güne ihtiyaç yok. Bizdeki değişiklikler için bir kaç saat yeterli. Alın size 15 Temmuz darbe tiyatrosu. Ne çabuk unuttunuz? O darbeyi de Saray’a ‘Enişte’ haber vermemiş miydi?

Naçizane bir kanaat olarak, 2019 için Damatlar kapışmasının, Türk Siyasetine, şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir hareket ve canlılık katacağını düşünebiliriz. Neden “oğullar” değil de damatlar? Eğer sabrınız tükenmezse, “Gerçekten öyle!” lezzetini yaşayacağınız cümleler için biraz sabretmeniz gerekecek.

Muhtemel siyasi kapışma için elimizde şimdilik üç aday öne çıkıyor. Milliyetçi kanadı hareketlendirecek bir damat adayı yok ama, mafyavari çıkışlarıyla ikide-bir saga sola şarjör boşaltan birisinin, masadaki dördüncü koltuğu doldurması muhtemel. Milliyetçı kanadın Türk Siyasi Tarihi’ne ötedenberi kattığı bir şey olmadı bundan sonra da olmaz. Onlar için masada bulunmak yetiyor. 

Yalnız biz de değil, ABD için de damatlar muhabbeti gündemi meşgul ediyor.  Trump da bir çok işini oğlu ya da kızı üzerinden değil de damadı üzerinden yapmayı tercih ediyor. Bir kaç gün once, yabancı basın “Trump’ın damadı niye hala sicil temiz kağıdı (Background Check) alamadı?” diye soruyordu. O da kayınpederinin şefkat kanatları altında icra-i hükümet ediyor anlaşılan.

Damatlar, kız babalarının yumuşak karnını çok iyi işletiyorlar. Oğulların, baba şefkatini suistimal edip, isyankar, vurdumduymaz ya da kapasite mahrumiyetleri babaları canından bezdirdiği için tek seçenek damatlar kalıyor. 

Ayrıca, oğulların babalarının gölgesinde iş yapıyor olma kompleksleri onları daha bir haşarı ve geçimsiz yapıyor. Oğul Bush’un başkan olduktan sonra, Baba Bush’u devlet işleyişinden uzak tutmak için elinden geleni yaptığı ve bunu gizlemediği söyleniyor. Hatta Baba Bush, Irak’a Savaş açılmasına şiddetle karşı çıkmış ancak oğluna laf anlatamamış. Oğul Bush “Başkan ne kadar güçlü olduğunu, ancak bir savaşta gösterir!” takıntısından hiç vazgeçememiş.

Desenize, ABD’nin Irak’a askeri müdahalesinin perde arkasında, babasına ve çevresine kendini isbat etmek isteyen bir de oğul egosu varmış! Son seçimlerde, ikinci oğul Jeff Bush’un aday olmasına ilk önce kendi annesi, Barbara Bush karşı çıkmış ve yakınlarına “Bush Hanedanı’ndan yeterince başkanımız var!” diye de hayıflanmış. Oğullar laf dinlemiyor vesselam…

Eski hükümet sözcüsü daha şimdiden “Damadımı bırakmazsanız, avukatlığını bizzat kendim deruhte ederim!” diye de tehdit savurmuş. Biz böyle bir cesaret belirtisine ihtimal vermiyoruz ama, damat sözkonusu olunca işlerin değişebileceği şıkkını da gözardı etmiyoruz. 

Eğer, 2019 seçimleri olursa, damatlar arası kapışmanın uluslararası ölçekte Trump’ın başkanlık çekişmesi kadar ilgi çekeceğinden emin olabilirsiniz.

[Kadir Gürcan] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Dolara hayır, ithal danaya evet! [Tarık Ziya]

Et fiyatları aldı başını gitti. Kuzu pirzola 60 lirayı aştı. Dana bonfile 71 lira oldu. Kıymanın kilosu 45 lira. Kuşbaşının fiyatı muhitine göre 44 liradan 50 liraya kadar değişiyor. Zararını Hazine’nin üstlendiği Et ve Süt Kurumu’nun (ESK) satış noktalarında bile dana pirzola 51 liradan satılıyor. 

Kilo başına 10 lira zarara rağmen ESK’nın fiyatı Avrupa’nın çok üzerinde. Avrupa’da ortalama 4-9 Euro arasında değişen et fiyatları Türkiye’de bunun iki katına yaklaştı. 

Hazine’nin milyarlarca lira subvanse ettiği ESK da kasaplara getirilen ‘tavan fiyat şartı’ da kırmızı et fiyatlarını aşağı çekmeye yetmedi. Son çare olarak birkaç sene evvel olduğu gibi yine ithal et mekanizmasına müracaat edildi. 

İTHAL ET, CANLI HAYVAN VE HUBUBATTA GÜMRÜK VERGİSİ DÜŞTÜ

Karkas et, canlı hayvan, buğday, arpa ve mısırda gümrük vergileri düşürüldü ve ithalat kapıları sonuna kadar açıldı. Hububatta hasat vaktine tekabül eden ithalatta vergi indirimi yüzünden iç pazarda alım-satım durdu. Yerli buğday ve arpada fiyatların düşmesinden endişe ediliyor. 

Kendi kendine yeten Türkiye artık et ve canlı hayvanı dışarıdan getirmek mecburiyetinde kalıyor. Hem ithal hem de Türkiye’de yetiştirilen hayvanların yemi, arpası ve samanı için de yüz milyonlarca dolar ödeniyor. 

6 SENEDE 5 MİLYAR DOLAR YURT DIŞINA GİTTİ

2010’dan bugüne kadar hayvancılık kaleminde yurt dışına giden döviz tutarı 5 milyar doları aştı. Bu arada ne et ucuzladı ne de besicinin mağduriyeti giderildi. 

Göstermelik teşviklerden öteye geçilemedi. Yem başta olmak üzere diğer girdilerin artan maliyeti altında ezilen besicinin derdine derman olamadı. 

Ne hazindir ki besicinin para kazanamadığı bir sektörde tüketici dünyanın en pahalı etini tüketiyor. Daha doğrusu tüketemiyor. ABD’de her sene kişi başına 120-170 kilo arası, Avrupa’da 70-80 kilo arası et tüketiliyor. Türkiye’de ise senelik et tüketimi sadece 14-15 kilo civarında. 

İKİ KİLO BONFİLE ASGARİ ÜCRETİN YÜZDE 10’U

Bunlar ortalama rakamlar. Dar gelirlilerin ekseriyeti ayda 200 gram bile et alamıyor. Asgari ücret 1.400 lira, ortalama emekli maaşı da o civarda. 80 milyonluk nüfusun dörtte biri için iki kilo bonfile maaşın yüzde 10’una tekabül ediyor.  

Türkiye’de et pahalı, zira ham madde yok. Çiftçiyi hayvan yeminde dışa bağımlı hale getiren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı daha geçenlerde nispet yapar gibi meraların imara açılması için teşebbüste bulundu. 

HAYVAN SAYISI 1980’DE 87 MİLYON, 2017’DE 57 MİLYON

Köyde geçinemeyen çiftçi haliyle şehire vasıfsız eleman olarak göç ediyor. Rakamlar bu göçün hayvancılığı nasıl bitirdiğini teyit ediyor. 1980’de büyükbaş ve küçükbaş hayvan toplamı 87 milyondu. Nüfus ise 44 milyon. Bugünkü toplam hayvan sayısı bütün o teşvik gürültüsüne rağmen 58 milyon. Nüfus ise 80 milyon. 

Güya sanayi toplumu olacaktık. Bunun için köyler boşaldı, hayvancılık terk edildi. Sanayicilik hülyası ile çıkılan yolda inşaatta karar kıldık. Köyde kalanlar da nakite sıkıştıkça süt sığırlarını mezbahaneye satıyor. 

SÜT FİYATI DÜŞTÜKÇE SIĞIRLAR KESİLİYOR

Çiğ süt fiyatı yazın dondurma tüketimi sebebiyle artsa da kışın yerlerde sürünüyor. Süt ırkı hayvan, et için kesilince hayvan sayısı tabii olarak azalıyor. 

Almanya, Fransa, Amerika gibi ekonomiler Türkiye’den daha mı az sanayi memleketi ki oralarda süt de ucuz et de… 2005’te 409 bin ton et ithal eden AKP, pahalı ete kalıcı bir çare bulamadı. 10 sene içinde canlı hayvan ve karkas et toplamında 1 milyon tonluk ithalat yapıldı.

İTHALAT SADECE BELLİ İSİMLERİ İHYA EDECEK

İthalat ile gıda fiyatlarının, kırmızı etin ucuzlamayacağını gayet iyi biliyorlar. Sadece ithalatçı grupları ihya edecekler. Besici, çiftçi yüksek maliyetler altında ezilmeye devam edecek. En sonunda hayvancılığı tamamen bırakacak. 

Irk ıslahı yapmadan, hammadde açığını giderici üretim modelleri geliştirmeden, mazot ve gübre gibi girdilerde maliyetleri düşürmeden, çiftçiyi doğru ve etkili teşviklerle köyünde tutmadan günü birlik kararlarla hayvansal proteinde dışa bağımlılık bitirilemez. 

Mevzu çiftçi, besici ya da kasaplarla mahdut tutulmayacak kadar ciddi esasında. Nüfusun sağlıklı ve zinde olması ile doğrudan alakalı… 

Protein kaynağı olarak et tüketimi çocukların beslenmesinde hayati bir role sahip. Et yemeyen erişkinlerde B12 vitamini eksikliği ve demir eksikliği farklı hastalıklara kapı aralar. Uzmanlar sıhhat için bir insanın haftada 3-4 kez (bir öğünde 120 gram) kırmızı et yemesini tavsiye ediyor. 

HELALLİK VE HİJYEN KRİTERLERİ KİMİN UMURUNDA!

İthal etin hangi şartlar altında temin edildiği de meçhul. Bu etlerin elde edildiği hayvanların ne ile beslendiğini kimse bilmiyor. Kesim esnasında İslamî usullere riayet edilip edilmediği de açıklanmıyor. 

Et bu kadar pahalı olunca fırsatçılara gün doğuyor. ‘Ucuz’ diye kaçak et özellikle restoran, lokanta ve otellere satılıyor. Etin helallik ve hijyen kriterlerini taşıyıp taşımadığı hastane, kışla ve öğrenci yurtları gibi tüketimin fazla olduğu kamu kurumlarının yemek ihalesini alan şirketlerin idarecilerinin insafına kalmış. Manisa ve Edirne’de peşi sıra askerlerin yemekten zehirlenmesi bu mevzudaki teftişlerin ne kadar etkili olduğu hakkında önemli ipuçları veriyor!  

BU ŞEKİLDE SEKTÖR BATAR

Türkiye Ziraat Odaları Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar, ithalat kararı alınırken üretici maliyetlerinin dikkate alınmadığını vurguluyor: “Et fiyatlarımız yüksek ama üretici fiyatlarına baktığımızda üreticinin kilogram başına 1,5 lira para kazandığı görülüyor. Sekiz ay besi yapan üreticinin kârı yüzde 5,3’ü geçmiyor. Bu gümrüklerle ithalat yaparsak sektör batar. Üretimi sürdüremez hale geliriz.”

Başlığa döneyim… 

İthalatın önünün kimler için açıldığı az çok anlaşıldı. 

Esas merak ettiğim husus şu: 

Kasım 2016’da Aksaray Hayvan Pazarı’nda ellerinde maket 1 dolarları yakan besiciler şimdi ne yapacak? 

Yerli hayvan sayısı ihtiyacı karşılamadığına göre ayakta kalmak için onların da ithal dana ya da sığır almaktan başka çaresi yok. 

Hepsi dolar ve Euro kullanmayacaklarını taahhüt etmişti. O halde ithal hayvan besiciliğini içlerine sindirecekler mi? 

TL İLE İTHALAT MÜMKÜN MÜ?

Ödemeyi TL ile mi dolarla mı yapacaklar? 

AKP’nin gözdesi ithalatçı firmalar TL ile satışa razı olacak mı?

Türkiye petrol ve doğalgaza 50 milyar dolar ödüyor. Petrol ve doğalgaz kaynaklarımız olmadığı için bu rakamı sineye çekiyoruz. 

Pekâlâ aynı Türkiye, hayvan ve hububat ithalatına senede 1,5 milyar dolara yakın döviz ödeyecek kadar zengin mi?

[Tarık Ziya] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Ahmet Altan’ın büyük yanılgısı [Seyfi Mert]

Yazı biraz uzun olacağı için şunu söyleyeyim hemen başta: Edebi eserleri için bir şey diyemem. Uzmanı değilim lakin Ahmet Altan mürekkebini cesaretle besleyen bir kalemdir. Cesurdur, 28 Şubat’ın en cafcaflı zamanında, bugünün tatlı su İslamcıları kıvırta kıvırta, hebele gübele ederken o belki de tek başına duruyordu karşılarında. 300’den fazla dava ile yargılandığını savunmasından öğreniyoruz. 

Ahmet Altan’ın hakkındaki iddianameyi paçavraya çevirdiği ve aklı başında, vicdanı ve izanı minicik olan bir hukukçunun bile ardına bakmadan kaçacağı savunması sadece hukuk tarihi için değil, Türkiye tarihi için de en önemli ve kalıcı metinlerden biridir bana göre. 

Yandaşlar, yalakalar, Ergenekoncu çakallar burun kıvırıp değersizleştirmeye çalışmalarına bakmayın, tarih bu değerli metni layık olduğu yere çoktan oturttu bile. 

Soner Yalçın gibi proje kalemlerin üfürükten cerbezelerine benzer bir şey değil bu zira. 

Metni merak eden tamamını internetten bulabilir. 

Yüzde doksandokuzuna vicdanlı olan herkes imza atacaktır eminim. Atmıyorsa ya kuyruk acısı vardır ya da yandaşlık defosu, burası kesin. 

Ancak yüzde birlik bir kısmı var ki asla katılmıyorum ve Ahmet Altan gibi değerli bir kalem ve keskin bir zekanın bu hususu nasıl ıskaladığına aklım ermiyor bir türlü. 

Hemen geliyorum meseleye. Şöyle diyor Ahmet Altan savunmasında:

“7 Haziran seçimleri bütün bu gelişmelerin işaretini vermişti zaten.1 Kasım yapay bir seçimdi. Yapay bir sonuçtu. 7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki değişim 600’den fazla insanın ölümünün yarattığı dehşetle gerçekleşti…”

Şunu kastediyor: bu millet Tayyip ve avenesinden bıkmıştı ama iktidar kan ve terör ile milleti korkutarak tekrar oyları kendine çekti. 

Bu büyük bir aldatmaca ve illüzyonun Türk entelektüelini de etkisi altına aldığının apaçık göstergesi. 

Nitekim Altan, bu kanaatini ve inancını AKP ve Tayyip’in seçimle iktidardan gideceğine inandığını söyleyerek pekiştiriyor. 

Diyor ki, ilk başkanlık seçiminde seçilemeyecek Tayyip Erdoğan…

Altan’ın dünya diktatörler tarihini hiç okumadığı ya da tam olarak kavramadığı belli. Yahut bu konuda detaylı olarak kafa yormadığı. 

Zira hiçbir diktatör seçimle gelmediği gibi seçimle gitmemiştir. 

Dikkat buyurun, buradan “Tayyip Erdoğan diktatör değildir”, sonucu çıkarılmasın. 

Seçimlere vurgu yapmak istiyorum. 

Şu yani; hiçbir diktatör gerçek ve demokratik bir seçimle işbaşına gelmemiştir. 

Bakınız son referandum…

Tüm devlet imkanlarına ve korkutmaya, baskıya rağmen, hile yapılmasa asla iktidarın istediği netice çıkmayacaktı. 

Her türlü hile ve hurdayı mubah olarak görüp., en sonda 2,5 milyon oy çalarak az bir farkla da olsa kazandılar. 

Bunu ben söylemiyorum. Bizzat tarafsız ve işin uzmanı bilim insanları söylüyor. 

arXiv’i bilir misiniz?

1991 yılında fizikçi Paul Ginsparg tarafından kurulan ve çoğu matematik ve fizik alanındaki tüm bilimsel çalışmalar, arXiv üzerinde kendiliğinden arşivlendiği bir alan. arXiv.org, O kadar büyük ve işin ehli bir platform ki, 2008'de yarım milyon makaleyi geçti arşivleri.  2014 yılı sonlarında bu sayı bir milyonu çoktan aşmıştı. 

İşte burada bir makale yayınlandı. 5 tane bağımsız araştırmacı oturup 16 Nisan Referandumunu incelemişler. Öyle bizim hissiyatıyla hareket eden yalaka akademisyenler gibi değil. Neticede işin içine hile karışıp sonuçların ‘Hayır’dan nasıl ‘Evet’e dönüştürüldüğünü bilimsel olarak kanıtlamışlar. Ancak bizde ne muhalefet muhalefet gibi, ne de medya medya gibi olduğu için kimsenin umursadığı yok bu tür çalışmaları. [Meraklısı raporun tamamını şuradan okuyabilir: (https://arxiv.org/pdf/1706.09839.pdf)]

Halk ise bildiğimiz gibi zaten… 

Alem bizi kıskanıyor havucunu kemirmeye devam ediyoruz. 

Hayret ettiğim Ahmet Altan’ın savunmasında bu hususu nasıl ıskaladığı. 

Hukuku paçavraya çeviren, kendi çıkarı için bir ülkeyi yok etmenin eşiğine getirenlerin seçimle gidebileceklerine inanmak hakikaten şaşırtıcıdır. 

Aslında ekstra bir bilgiye ya da kehanete gerek yok. Elimizde geçmiş dönem totaliter rejimlerinin izlediği yol var. Misal, en yakın örnek olan Hitler Almanya’sına baktığımızda günümüzde yaşananların birebir kopyasını görmek mümkün. Bu nedenledir ki başta Taner Akçam gibi değerli akademisyenler bu seçim meselesinin bir illüzyon olduğunu vaktiyle belirttiler. Hele hele ‘Hitler de seçimle gelmişti’ algısının nasıl çarpıtıldığını. 

Üstelik bahse konu yazıyı Ahmet Altan’ın yönettiği Taraf’ta okumuştum. 

Muhtemelen sevgili Altan gelecek başkanlık seçiminin sağlıklı ve demokratik olacağını varsayarak dile getiriyor bu düşüncesini ki maalesef yanılıyor. 

Bakın 1934 Almanya Başkanlık Seçiminde halka şu soru sorulmuştu: “Cumhurbaşkanlığı makamı, Şansölyelik makamı ile birleştirilmiştir. Cumhurbaşkanı'nın tüm yetkileri ile Şansölye'nin yetkileri Führer ve Şansölye Adolf Hitler'de toplanmıştır. Vekilini kendisi atayacaktır. Alman erkeği ve Alman kadını, bu yasa ile öngörülen bu düzenlemeyi onaylıyor mu?”

Sonuç neydi biliyor musunuz?

Yüzde 83 evet!

“Hitler seçimle başa gelmedi” iddiasında bulunan Prof. Akçam şöyle yazmıştı: Hitler seçimleri kazanarak işbaşına gelmedi ise, nasıl işbaşına geldi? Siyasetçilerin, asker-sivil elitlerin basit ayak oyunları ile. Ve Hitler işbaşına geldikten sonra da ilk iş olarak sandığı, yani demokrasiyi iptal etti"

Akçam, Recep Tayyip Erdoğan'ın dillendirdiği "Hitler de başa seçimle geldi diyorlar. Sandıktan Hitler çıkacak diye sandığı iptal mi edeceğiz" cümlesi üzerine yazmıştı bu yazıyı…

Hatırlatalım: Almanya’da geniş yetkilerle donatılmış Cumhurbaşkanlığı için her yedi yılda bir, doğrudan halkoyuyla seçim yapılıyordu. En son seçim 1932 yılında yapıldı. 13 mart ve 10 nisan tarihlerinde iki aşamalı olarak yapılan bu seçimi Hindenburg kazandı. Hitler seçimi açık farkla kaybetti (Hindenburg yüzde 53, Hitler yüzde 36).

Alman demokrasisinin son serbest genel seçimleri ise 1932’nin temmuz ve kasım aylarında, iki defa yapıldı. Temmuz 1932 seçimlerinde Naziler yüzde 37,2 oy alarak birinci parti oldu. Aynı seçimlerde Sosyal Demokratlar yüzde 21,6 ve Komünistler ise yüzde 14,3 civarında oy aldılar.

Son serbest genel seçim Kasım 1932’de yapıldı. Nazi oylarında büyük bir düşüş yaşandı ve oylar yüzde 37,2’den yüzde 33’e düştü. Sosyal Demokratlar yüzde 20,4; Komünistler ise yüzde 17 civarında oy aldılar.

Bu seçimde “sol” oylar artmıştı ve Nazi oylarından daha fazla idi. Ama maalesef Komünistler Sosyal Demokratları sosyal faşist olarak adlandırıyor ve Nazilerden daha tehlikeli buluyorlardı. Oysa bu iki parti, birbirlerine saldırmak yerine ortaklık yapsalardı, Almanya’da Nazizm iktidara gelemeyebilecekti.

Kasım 1932 seçiminden sonra Hitler başbakan olarak atanmadı. Hindenburg, Kurt von Schleicher adlı başka bir kişiyi hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Bundan sonra, Hindenburg’un Ocak 1933’te Hitler’i başbakan olarak atamasına kadar geçen sürede bir sürü ayak oyunları yaşandı. Sonuçta Hitler, sandıktan çıkmadı, Hindenburg ve çevresinin iktidarı O’na teslim etmesi ile iktidara geldi.

Doğrudur, Hitler iktidarı aldıktan sonra Mart 1933’te yapılan seçimleri kazandı. Ama bu seçim artık serbest seçim değildir. 

Hitler işbaşına gelir gelmez, 27 Şubat 1933’te meşhur Alman Parlamentosu yangını provokasyonu organize edildi; (Bizim Darbe Tiyatrosu’nun tıpkı basımıdır)  bu olay bahane edilerek Olağanüstü Hal Kanunu çıkarıldı. 

Ne kadar da bizde yaşananlara benziyor değil mi?

 Yangın Komünistlerin üstüne atıldı ve muhalefete yönelik sistematik saldırılar başladı. 

Hak ve özgürlükler askıya alındı; 20 civarında gazetenin yayınına son verildi; merkez sağ ve sol partilerin faaliyetlerine ciddi kısıtlamalar getirildi ve Sosyal Demokrat ve Komünist Parti liderleri tutuklandı.

Yani Hitler’in, tüm baskılara rağmen yüzde 43 oy alabildiği bu seçim, serbest bir seçim değildir. Sıradan herhangi bir diktatörün organize ettiği bir seçimdir. Demokrasi değil, diktatörlük seçimidir. 1934 yılında Hindenburg’un ölmesi ile birlikte Hitler Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığını birleştirdi ve diktatörlüğünü perçinledi.

Özetle, Hitler’in seçimle işbaşına geldiği bilgisi doğru değildir.

Prof. Akçam, Ahmet Altan’ın unuttuğu bir hakikati hatırlatıyor: 

“Hitler’in iktidara gelmesi ve kalmasının nedeni sandık değil aksine sandığı iptal etmiş olmasıdır.”

Sandık kalsaydı, Hitler belki de başbakan olamayacak ve iktidarda kalamayacaktı. Hitler 1934’te Hindenburg ölünce hem cumhurbaşkanı hem başbakan olarak bütün yetkileri eline aldı.

Taner Akçam “bu bir diktatörün organize ettiği seçimdi. Demokrasi değil, diktatörlük seçimiydi” diye yazıyor.

Anlayacağımız; Hitler sandıkla gelmemiş, sandığı iptal ederek kontrolü ele almıştır. 

Bizim Hitler’in da yapacağı şey aynıdır…

‘Peki sonrası ne olacak?’ diye sorarsanız. 
Onu da bir sonraki yazıda ele alalım… 

[Seyfi Mert] 3.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

‘Küçük Dev Adam’ İlyas’ı hatırlayan var mı?[Haber-Portre: Efe Yiğit]

Vefat eden eski bir ünlünün cenazesinde eski dostların vefasızlığının dile getirilmesi Türkiye klasiklerindendir. Özellikle Yeşilçam’a bir zamanlar damga vuran isimlerin cenazesi sessiz sedasız kaldırılır. Cenazeye iştirak eden bir avuç yakın dost da vefasızlıktan dem vurur. Zirvedeyken alkışlayanlar,  zirveden düşünce unutur. ‘Vefa’nın bir semt adından öte bir anlam taşımadığı Türkiye’de bu durumdan sadece Yeşilçam’ın yıldızları değil, bir zamanların şöhretli isimleri de nasibini alır. Bu isimlerden biri de ALS hastalığına yakalanan İlyas Tüfekçi nam-ı diğer ‘Küçük Dev Adam’.

Türkiye ALS, merkezî sinir sisteminde, omurilik ve beyin sapı adı verilen bölgede motor sinir hücrelerinin (nöronlar) kaybından ileri gelen bir hastalıktır. ALS hastalığına yakalanan kişi kas erimesinden dolayı yürüme ve konuşma zorluğu çeker. Türkiye, bu hastalığı ünlü futbolcular Sedat Balkanlı ve İsmail Gökçek ile tanıdı. Şimdi bu hastalığın pençesine düşen bir başka ünlü ise İlyas Tüfekçi.

İLK GURBETÇİ FUTBOLCULARDAN

İlyas Tüfekçi, Erdal Keser ile ‘gurbetçi futbolcu’ kavramını literatürümüze kazandıran isimdi. Babası Adnan Tüfekçi, Almanya’ya kaynakçı olarak gitmeden önce profesyonel futbol oynamış biri. Futbolcu geçmişi Almanya’da postanede iş bulmasını sağlamış. O da hem futbol oynamış hem de çalışmış. Türklerin Almanya’da kurduğu ilk takımlardan biri olan Berlin Türkiyemspor’un kurucularından olan Adnan Tüfekçi uzun yıllar bu kulübün başkanlığını da yaptı. Babasından dolayı küçük yaşlardan itibaren futbola ilgi duyan İlyas Tüfekçi, böylece Stuttgart’ın amatör takımında oynamaya başlar. 1980 yılında 20 yaşına geldiğinde ise Bundesliga’da top koşturacaktı. 1981’de Schalke 04’e transfer olduğunda, seyredenleri hayran bırakıyordu. İlyas, attığı goller ve şık çalımlarıyla Alman taraftarın hafızasına kazındı.

JUPP DERWALL’İN TEZGÂHINDAN GEÇTİ

Gurbette parlayan bu yıldız kısa sürede Fenerbahçe ve Galatasaray’ın kapsama alanına girecekti. 1983’te İlyas Tüfekçi, sarı lacivertli formayı giymeye başladı ve kısa süre içinde ligimizde İlyas fenomeni doğdu. Topu ayağına aldığında rakiplerini bir bir ekarte ediyor, 1.64’lük boyuna rağmen kafa golleriyle hafızalara kazınıyordu. Adının yanına ‘Küçük Dev Adam’ lakabı böylece eklendi. 1986’da ezeli rakip Galatasaray’a transfer olan İlyas Tüfekçi, ünlü Alman teknik adam Jupp Derwall’ın yönetiminde kimliğini bulmuş, oyununu en üst düzeye taşımıştı.

O yıllarda spor sayfalarının manşetlerinde hep İlyas vardı. Fenerbahçe’nin Bordeaux’yu deplasmanda 3-2 yendiği maça damga vuran, A Milli Takımın sahasında son dünya şampiyonu İtalya’ya 2-1 yenildiği maçta, maçın ikinci devresinde şampiyona sahayı dar eden İlyas Tüfekçi’ydi. İlyas fırtına gibi esiyordu. Boğaz Köprüsü’nde intihar edecek kişiyi bile kararından vazgeçiren biriydi İlyas Tüfekçi.

30’UNA GELMEDEN YILDIZI SÖNDÜ

1980’li yıllara damgasını vuran İlyas Tüfekçi fenomeni ileriki yıllarda giderek etkisini yitirmeye başlamıştı. 1989-90 sezonunda Galatasaray’da kadroya girmekte zorlanıyordu. Henüz 30 yaşı dolmadan yıldızı sönmeye yüz tuttu. 1990’da Zeytinburnuspor’a transfer olan İlyas, 1 sezon oynadıktan sonra futbol kariyerini noktaladı. Sonra teknik direktörlüğü denedi ancak burada vasatı aşamadı. En son 2009’da Beylerbeyi’ni çalıştırdı.

SOLUNUM CİHAZI OLMADAN KONUŞAMIYOR

İlyas Tüfekçi, ALS hastalığına yaklaşık 4 yıl önce yakalandı. Hastalık etkisini günden güne göstermeye başladı. Yeşil sahaların ele avuca sığmayan futbolcusu artık adım atamaz hale gelip, yatağa bağlandı. Hastalığının karaciğere yayılmasıyla 12 gün yoğun bakımda kalan İlyas Tüfekçi, artık solunum cihazı olmadan konuşamıyor.

Yıldızken etrafı kalabalık olan İlyas Tüfekçi, ALS hastalığına yakalandıktan sonra kimsenin arayıp sormadığı birine dönüştü. Bu süreçte en büyük desteği oyuncu kızı İlkin Tüfekçi’den görüyor. Baba-kız el ele verip hastalıkla mücadele ediyor. Hayata küsmediğini belirten İlyas Tüfekçi, eski bir sporcu olarak yatağa bağlı kalmanın zor olmasından şikâyetçi ama ilk teşhisi aldığında “Allah’tan geliyor. Yapacak bir şey de yok, ağlamanın sızlanmanın anlamı yok” diyerek tevekkülü elden bırakmamış.

MEHMET ALİ AYDINLAR VE RIZA ÇALIMBAY SAHİP ÇIKMIŞ

Bir zamanlar futbol dünyasını peşinden koştursa  da, bu zorlu günlerde evini arayıp hal hatır soranların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. En büyük yardımı Fenerbahçeli eski yönetici Mehmet Ali Aydınlar’dan gördüğünü söylerken, evi sürekli arayanlar arasında Rıza Çalımbay’ı zikrediyor. Ara sıra sosyal medyada öldüğüne dair haberler çıkıyor. Bir de ara sıra kapısını çalan spor basınının emekçileri oluyor.

Garip bir ülkeyiz. Değerlilerimizin kıymetini yaşarken bilmeyiz, kaybettiğimizde ise birkaç cafcaflı laf edip sonra unutur gideriz. Öldükten sonra unutulmaktan daha acısı yaşarken unutulmak olmalı. Gerçekten de bizim ülkede ‘vefa’ bir semt adı. Toplum olarak bu vefasızlığı son 4 yıldır iliklerine kadar yaşayan bir topluluk olarak, İlyas Tüfekçi’nin yaşadığı vefasızlık ve yalnızlık şaşırtıcı gelmiyor.

[Efe Yiğit] 3.7.2017 [TR724]

AİHM’in Gülen Hareketi mensubu mağdurlara karşı duyarsızlığı [Mehmet Nedim Yılmaz]

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, demokratik, liberal ve batı yönlü politikaları nedeniyle Gülen hareketinin açık desteğini alan ve bu destekten memnun gözüken AKP Hükümeti ve Erdoğan’ın, Cemaatle esasında kavgalı olduğu gün yüzüne çıkardı.

Bu tarihten itibaren Erdoğan ve Hükümet, Gülen hareketine karşı bir şeytanlaştırma süreci başlattı. Bu kampanya kapsamında cemaat, Hükümet tarafından önce “paralel devlet yapılanması” ve daha sonra “terör örgütü” olarak lanse edildi. “Paralel devlet yapılanması” suçlamasının hukuki bir temeli ve karşılığı yoktu. Soyut Milli Güvenlik Kurulu kararlarının ise doğrudan hukuki bir etkisi bulunmuyordu.

Ancak, KCK, Ergenekon, Balyoz ve askeri casusluk soruşturmalarından cemaatin sorumlu olduğu yönünde kamuoyu algısı oluşturulmuştu. 2013 yılına geldiğimizde, ayrılıkçı Kürtler, ulusalcılar, solcular ve askerler tarafından tartışmalı operasyonlar nedeniyle Gülen hareketi günah keçisi ilan edilmişti. Cemaat milliyetçiler tarafından zaten pek sevilmezdi. Dolayısıyla siyasi muhalefet topluca cemaatin karşısındaydı.

17-25 Aralık sonrasında AKP Hükümeti Gülen hareketi aleyhine bir itibarsızlaştırılma kampanyası başlattı. Çoğunluğun temsilcisi olan AKP ülkeyi on yıldan fazla bir süredir aralıksız yönetiyordu.

İtibarsızlaştırma süreci devam ederken cemaatten olduğu düşünülen bürokratlar önemli kadrolardan sürüldü ve tutuklandı. Hareketle irtibatlı sayılan kurumlar, medya kuruluşları, eğitim kurumları ve işadamları dernekleri büyük bir baskıyla yıpratıldı ve daha sonra darbe girişimi bahanesiyle tüm bu kurumlar kapatıldı.  Önceden belirlenmiş bir program çerçevesinde Gülen hareketine karşı bir tenkil projesinin hayata geçirildiği sonradan anlaşılacaktı.

15 Temmuz başarısız darbe girişiminden hemen sonra AKP Hükümeti ve Erdoğan sorumluluğu cemaatin üzerine yıktı. Böylelikle, olağan hukuk düzeninde önemli aksaklıklarla karşılaşan Gülen hareketinin bitirilmesi projesi, olağanüstü hâl ilanıyla birlikte tekrar alevlendi. Kamuda görevli cemaat üyeleri, sempatizanları ve öyle oldukları düşünülenler tasfiye edildi. Tasfiye listelerinin önceden hazırlandığında şüphe yoktu. Uygulanan cadı avına siyasetçiler ve toplum maalesef tam destek verdi.

Sonuç olarak Gülen hareketi şeytanlaştırıldı ve nefret objesi haline getirildi. Cemaat’e yakın duran medya önceden yok edildiğinden, hareketin temsilcileri ve gönüllüleri kamuoyu nezdinde kendilerini ifade edecek mecra bulamadı. Hareketle bağlantılı sosyal medya araçları dahi yasaklandı. Yurtdışından faaliyet gösterenler ise yetkili iletilişim kurumlarınca tamamen erişime engellendi.  Binin üzerinde sosyal medya hesabı da aynı şekilde erişime kapatıldı.

Tüm bunlar yaşanırken, Türkiye’deki siyasetçiler, akademisyenler, kanaat önderleri, fikir adamları ve yazarların büyük çoğunluğu Erdoğan’ın toplumsal soykırım projesine gönüllü veya bilinçsiz şekilde destek verdiler ve toplum sağduyusu yok oldu. Darbe girişimini müteakip toplu görevden almalara ve gözaltılara tepki çok az oldu, hatta yoğun işkencenin varlığını gözler önüne seren görüntü ve fotoğraflara bile kayıtsız kalındı.

Bırakın işkence veya tehdit altında alınmış olmasını, avukat eşliğinde alınmayan ifadelerin bile hukuken geçersiz olduğunu tüm hukukçular bilirdi. Buna rağmen, usulüne uygun bir süreç işletilmeden temel haklar ihlal ederek işkence altında alınan ifadeler TVlerde, gazetelerde ve dergilerde mütemadiyen yayınlanarak şüpheliler peşinen suçlu ilan edildi.

Halk karşıt herhangi bir görüşün dile getirilemediği OHAL düzeni altında Erdoğan rejiminin Gülen hareketi aleyhine tek taraflı ve nefret dolu propagandasına inandırıldı. OHAL yetkilerinden istifadeyle çıkarılan ve Meclis onayına sunulmayan kanun hükmünde kararnamelerle binlerce hukuksuzluk icra edildi.

Ağır insan hakları ihlalleri ve oldukça tartışmalı birçok hukuki işlem sıradan uygulamalar haline geldi. En temel insan hakları hiçe sayıldı ve bunların ihlali sistematik hale getirildi.

Tüm bu hukuksuzlukların ardında temel bir amaç yatıyordu: Gülen hareketini terör örgütü ilan etmek. Onbinlerce asker ve polisin keza yüzbinlerce sivil memurun tasfiye edilmesine rağmen, baskı dolu bu süreçte kolluk kuvvetlerine karşı hiçbir şiddet olayının vuku bulmaması terör örgütü iddialarını tamamen temelsiz bırakıyordu.

AİHM’in İlgili Kararlarındaki Eksiklikler

Tüm bunlar yaşanırken, OHAL tedbirlerine ilişkin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin memorandumu ve Venedik Komisyonu’nun görüşleri Türkiye’de yaşanan hukuksuzluğu ve ağır hukuka aykırılıkları not etti. Ayrıca, insan hakları alanında faaliyet gösteren birçok ünlü uluslararası sivil toplum örgütleri de raporlarında yaşanan dramı gözler önüne serdi.

Bu gelişmelerle birlikte binlerce mağdur, son çare olarak gördükleri AİHM’in vereceği kararı bekliyordu. Maalesef AİHM, 29 Kasım 2016 tarihinde aldığı Zihni kararında, başvuruyu skandal bir şekilde reddetti. Darbe girişimi sonrası çıkarılan ilk düzenleme olan 667 sayılı KHK’da idareye kamu görevlilerini ihraç yetkisi tanınmıştı. Ancak ihraç işlemlerinin tamamen hukuktan yoksun olduğunu bilen Hükümet şeytani bir kurnazlıkla, bu şekilde ihraç işlemlerinin idari yargı veya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmemesi için yargının tamamen yetkisiz olduğu KHK ile ihraç metodunu keşfetti. Bu bilinçli tercih hukuk devletinin rafa kaldırılması demekti.

Yerel koşulları çok iyi bilmesine rağmen AİHM, yalnızca idari yargı yolunun erişilebilir olduğuna dikkat çekmek için başvurucunun durumuyla doğrudan alakası olmayan bir idari yargı kararına atıf yaptı. Ayrıca, resen dikkate alınması gereken AYM kuruluş kanunun 45/3 maddesinin genel düzenleyici işlemlere karşı bireysel başvuru yapılmayacağı yönündeki ilgili kısmından kararında bahsetmedi bile.

Kısaca AİHM, kararda vardığı tartışmalı sonuca ulaşmaya uygun, açıklamaların ve iddiaların gereğince yapılmadığı bir başvuruyu seçip incelemişti. Büyük ihtimalle taraflardan görüş dahi istemeden yalnızca dilekçedeki argümanlara göre karar vermeyi tercih eden AİHM, Türkiye’deki mağdurların beklentisini boşa çıkardı. Türk Hükümetinde bu yönde bir irade bulunmaması gerçeğine karşılık AİHM yine de çözümün adresi olarak yerel makamları görüyor ise, yapılması gereken en azından sadece beklemekti.

Haklı olarak onbinlerce potansiyel başvuru yükünün altından kalkamayacağını düşünen AİHM, Avrupa Konseyi yetkilileri aracılığıyla Türk Hükümetiyle diyaloğu sürdürdü ve Hükümetten OHAL kapsamında alınan haksız kararların düzeltilebileceği bir komisyon kurulmasını bekledi.

Hükümet OHAL kapsamında alınan kararların tekrar gözden geçirileceği bir komisyon kurulacağını 685 sayılı KHK ile ilan etti. Hükümetin hataları gidermek gibi bir niyeti olmadığından, bu komisyon göstermelik olmaktan öteye gitmeyeceği belliydi.

Asgari insan hakları standartlarına uyulan bir olağanüstü hal rejiminin, KHKlar sayesinde elde edilen ve Hükümetin arzu ettiği onbinlerce memurun tasfiyesi sonucunu doğurmayacağı açıktır. Darbecilerin sayısının ihraç edilenlerin çok küçük bir kısmını teşkil ettiği göz önünde bulundurulursa, insan haklarıyla uyumlu ve fonksiyonel çalışacak bir OHAL Komisyonunun darbe girişimiyle alakası olmamasına rağmen ihraç edilen memurları göreve iadeden başka bir seçeneği olmayacaktır.

Türk Hukukunda dini gruplara üye veya bunlarla ilişki içinde olmak suç olmadığı gibi tasfiye sebebi de değildir. Gülen haraketliyle üyelik, irtibat ya da iltisak ilişkisi içinde olmayı mutlak bir tasfiye sebebi olarak ilan eden Hükümet “istenmedik sonuçlar”la karşılaşmamak için komisyonun yetkisini sınırlı tutmuştur. Dört ay süren özenli bir seçim süreci sonunda atanabilen Komisyon üyelerinin kutsal görevlerinin ne olduğunu bilecekleri kuşkusuzdur.

Bu gerçeklere rağmen AİHM, Köksal başvurusunu OHAL Komisyonunu adres göstererek reddetti. Acaba OHAL Komisyonu mağduriyetlerin giderilmesinde etkin bir yol olabilir mi? Gülen hareketiyle hiçbir irtibatı olmayanlar için belki etkin olabilir.

Örneğin, cemaatle irtibatı olmadığı açık olan bazı memurlar göreve iade edilebilir, toplumun bir kesiminin tepkisi yatıştırılabilir. Ancak, darbeye karışma dahil hiçbir suça bulaşmamış fakat yalnızca cemaatin faaliyetlerini doğru bulan veya destekleyen insanlar için asla etkin bir yol olamayacaktır.

Mağdurların büyük çoğunluğunun hak aramalarını engellemek için kurulan bu komisyonun alacağı birkaç numune göreve iade kararıyla AİHM tarafından etkin bir yol olarak görüleceği de bellidir. Benzer şekilde, darbe sonrasında tutuklanan hakim Mercan’ın başvurusunda AİHM, Dündar-Gül kararına atıfla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun tutukluluk konusunda etkin bir yol olduğuna hükmetmişti.

Oysaki, özel bir misyonla kurulduğu bilinen Sulh Ceza Hakimliklerinin rolü dikkate alındığında herkes adı bir şekilde cemaatle anılan polis, hâkim ve gazetecilerin serbest bırakılmaları için Türkiye’de etkin bir yol olmadığını tahmin edebilirdi.

Köksal başvurusunda aldığı kararla AİHM, uzun yıllar zarfında edindiği saygınlık ve prestijini sorgulanır hale getirdi.

AİHM’in Tarafsızlığı

Türk kamuoyu tarafından ağır eleştirilere muhatap olan bu tür kararları insan haklarının yüksek koruyucusu olarak görev yapan AİHM nasıl alabiliyor?

Öncelikle, Türkiye, Avrupa Konseyi bütçesine en çok katkı yapan ülkelere arasına girdi. Türkiye’nin artan katkısıyla Avrupa Konseyi’nde bazı önemli kadrolar kapatılmaktan kurtuldu.

Bu tür kozların Erdoğan’ın diplomatları tarafından fütursuzca kullanılabilmekte olduğunu da belirtelim.

AİHM özeline gelince, Zihni ve Köksal kararları yedi hakimli Daire tarafından alınmıştır.  Birçok davada Büyük Daire, dairelerin kararlarını onaylamamıştır. Eğer bu dava Büyük Daire önünde görülseydi, siyasi ajandadan ziyade insan hakları duyarlılığını ön plana alan diğer yüksek hakimler sayesinde on yedi hakimli mahkemenin geçmişte olduğu gibi meseleye farklı yaklaşabileceğinin de akılda tutulması gerekir.

AİHM yargılama usulüne göre, Daire veya Büyük Daire seviyesinde dava görüldüğünde mahkeme oluşumda “ulusal hâkim”in yer alması zorunludur. Ulusal yargıcın davada ilgili hukuku en iyi bilen olacağı varsayılır ve teknik konularda görüşü belirleyici olur.

Türk ulusal yargıcı Işıl Karakaş dokuz senedir AİHM’de görevini başarıyla sürdürmektedir. Uluslararası hukuk ve özellikle insan hakları alanında yetkinliğinde şüphe yoktur. Öte yandan, Köksal davası özelinde tarafsızlığını tartışmalı hale getiren bir hususu da vurgulamamız gerekmektedir.

Işıl Karakaş’ın eşi değerli ekonomist Prof. Eser Karakaş, 675 sayılı KHK ile görevinden ihraç edilmiş yüzbinlerce mağdurun arasında yer almıştır. Ayrıca, Işıl Karakaş, görev süresi bitmesine rağmen, Hükümetin AİHM için teklif ettiği adayların Avrupa Konseyi tarafından kabul görmemesi üzerine geçici uzatmalarla görevine devam etmektedir. Dolayısıyla, Karakaş ailesi yakında Türkiye’ye dönecek ve ülkenin keyfi idarecilerinin merhametine tabi olacaktır.  Yurtdışında yaşayacaklarsa bile, aynı durumdaki binlerce mağdur gibi Hükümetin tasallutundan bağışık olmayacaklardır.

Hakim Karakaş’ın şahsi ve ailevi durumunu dikkate alarak Köksal davasından çekilmeyi düşünmemiş olması, bu karara ilişkin olarak AİHM’in tarafsızlığına kaçınılmaz olarak koyu bir gölge düşürmüştür.

Ulusal hakimin rolünün yanında Mahkemenin işleyişi ve yapısının bilinmesinde fayda vardır. AİHM’de devlet aleyhine yapılan başvurular ilk önce ilgili hukuk departmanlarındaki uzman hukukçular tarafından ele alınır ve bu hukukçuların raporları davaya yön verir.

Benzetme yapacak olursak, hukukçular mutfağın temel çalışanları iken, ulusal hakimler ise mutfak şefidir ve hukukçuların yemeğe tuzu az veya çok atmak gibi bir imkanı bulunmaktadır. Türkiye aleyhine açılan dava sayısıyla orantılı olarak AİHM’de birçok uzman Türk Hukukçu çalışmaktadır ve Türkiye aleyhine alınan başvuruların kaderinde bu hukukçular önemli rol sahibidir.

Peki bu hukukçular ne kadar tarafsız ya da bağımsızdır, şahsi düşünce ve inançlarını davaları incelerken bir kenara bırakırlar mı? Sorunun cevabını esasen taşıdıkları “Türk” sıfatı yeterince vermektedir. Bir Türk’ten ne kadar tarafsız olması beklenebilirse, bu hukukçular da en fazla o kadar tarafsız olabilir. AİHM raportörleri, internetten toplama bilgilerle parti kapatma davası açabilen, ilkokul çocuğunun bile aklına yatmayacak olan meşhur “367” kararını alabilen diğer Türk hukukçulardan ayrı bir iklimde yaşamamaktadır.

Bu hukukçular, mahkeme salonundan başörtülü diye dava tarafını kovabilen, şimdilerde ise, sosyal çevre bilgisine göre en yüksek yasal teminatları haiz hakimleri tutuklattırabilen, suçun değil suçsuzluğun ispatını kural haline getiren bir hukukçuluk geleneğinden gelmektedir.

Bu hukukçuların büyük çoğunluğunu Türkiye’nin ultra-laikleri ve radikal siyasi İslamcılarının Gülen hareketine karşı iyi bilinen ağır önyargılarından bağımsız düşünemeyiz. Bu hukuk uzmanları anti-batı ve anti-liberal eğilimlerini iyi gizlemeleriyle bilinmektedir.

Bu hukukçuların kendi siyasi ve düşünce dünyalarına yakın mağdurlar için AİHM’in öncelik politikasını değiştirtebilecek kadar etkin olduklarını da kayda geçirmek gerekir. AİHM, Gülen hareketi “üyesi” olduğu iddia edilen hakim Mercan ve uzun süredir tutuklu bulunan birçok gazetecinin tutuklulukları konusunda Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruyu tüketilmesi geren etkin bir yol olarak kabul etmişti.

Diğer taraftan, AİHM geçtiğimiz hafta sürpriz ve beklenmedik şekilde fakat sevindirici olarak Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının davasını Anayasa Mahkemesi kararı çıkmadan incelemeye başladı. Gazetecilere öncelik tanınması gayet yerinde ve kabul edilebilir olmakla beraber, bizim de bir soru sormaya hakkımız bulunmakta: Bazı gazetecilerin dokuz aylık tutukluluğu Gülen hareketi üyesi olduğu varsayılan hakim ve gazetecilerinin üç seneden fazla tutukluluğundan daha ağır bir hak ihlali olarak mı görülüyor acaba? İnsan hakları Avrupa yüksek mahkemesinin bazı insanları daha fazla insan olarak gördüğü anlaşılıyor.

Bu hukukçular ayrıca “borderline” davalarda, ihlal bulup çıkarmada gayet yeteneklidirler.  Merak edenler Zengin, Akçam ve Öcalan kararlarına bakarsa denileni anlayacaktır. Bu kararlara itirazımız yoktur. Şüphesiz ki, insan hakları standartları yükseltilmeli ve bu amaçla Sözleşme geniş şekilde yorumlanmalı. AİHM’in istediğinde yaptığı gibi insan hakları söz konusu olduğunda Sözleşmenin sınırları zorlanmalı. Bu durumda AİHM hukukçuları şu soruları cevaplamalı: Türkiye’de yüzbinlerce insan haklarından mahrum ve sivil ölüme terkedilmiş durumda. Bu insanların davalarına öncelik tanınmamalı mı? Türkiye’deki insan haklarının acil durumu akılda tutularak bunların davaları hassasiyetle ele alınmamalı mı?

AİHM prestijini ve saygınlığını korumak istiyor ve “alaturka” kararlarıyla anılmak istemiyorsa, sekretaryasının bu tarafsızlık sorununa ciddiyetle eğilmesi gerekiyor. Bu amaçla ilk etapta Gülen hareketiyle irtibatlı davalar tarafsızlıkları ve nesnellikleri konusunda şüphe bulunmayan yabancı raportörler tarafından incelenebilir.

AİHM yönetimin, gerçekten isterse bu önemli ve acil soruna çeşitli uygun çözümler üretebilecektir. Aksi halde, adaletin yerini bulması için belki de Erdoğan’ın diktatoryal rejiminin yerel ve uluslararası işbirlikçileriyle birlikte çökmesini beklemememiz gerekecek.

[Mehmet Nedim Yılmaz] 3.7.2017 [TR724]

Gizli kulaklar ülkesi ve Bylock [Mehmet Yıldız]

Faruk Bildirici’nin Gizli Kulaklar Ülkesi adlı kitabının yayınlanmasının üzerinden 19 yıl geçmiş. O kitapta hiç unutmadığım bir Hasan Celal Güzel sahnesi vardır:

Devletin kritik koltuklarından birine atanan Hasan Celal Bey, mutat yaptığı telefon konuşmaları sırasında dinlendiğini hissedince, her konuşmadan önce “Evvela mahsusen, bu telefonu dinleyenin, kayda alanın, deşifre edenin, okuyanın yedi göbek sülalesini…” şeklinde bir giriş cümlesi kurarmış.

Bir gün kapısı çalınır, içeriye süklüm püklüm bir adam girer. “Efendim, ben emniyetin falan biriminde çalışan ve sizin konuşmalarınızı kayda alan filancayım. Allah aşkına bana küfredip durmayın!” der.

Bu olaydan sonra Güzel, giriş faslında küçük bir değişiklik yapar ve “Kayda alan kişi hariç, kalanının sülalesini…” diye devam eder.

***

Bu yüzden bu ülkede dinleme tartışmaları hiç bitmez. Devlet bizim sesimize kulak vermez ama kendi aramızda yaptığımız bütün iletişimi hîn-i hacette önümüze koymak için her daim kayda almaktan geri durmaz.

İşte bu yüzdendir ki birçok Türk vatandaşı dünyanın en legal işini yapıyor bile olsa, devlet tarafından kayda alındığının farkındadır.

İşte bu yüzdendir ki, Hanevi Avcı’da bulunduğu öne sürülen dinleme kayıtlarıyla ilgili ifade veren ve şikayetçi olan Ertuğrul Özkök, “Allah, en kızdığım insanlara dahi kendi sesini telefonda dinlemeyi nasip etmesin” demiştir.

İşte bu yüzdendir ki birçok Türk vatandaşı, “ne olur ne olmaz” diyerek dinleme ve teknik takip imkanı olan iletişim yöntemlerinden uzak durmuş, alternatif yollara yönelmiştir.

Ben de onlardan biriyim. Bazen kendi aramızda şakalaşırken sarf ettiğimiz bazı sözlerin, 1 dolardan 3 müebbet çıkaran savcıların önüne düştüğünde nereye varacağını az çok hesap ettiğimden, geleneksel iletişim yöntemlerinden hep uzak durdum. Eskiden beri Facetime, Whatsapp, iMessage, Viber vb uygulamalar telefonumun favorileri arasında yer alıyor.

***

Cemaati bitirmek için ta 2004’te alınan MGK kararının altında imzası olan AKP iktidarının, çok uzun zamandır bugünler için bilgi belge biriktirdiğini açılan soruşturma ve davalar vesilesiyle öğreniyoruz.

Örneğin, biz o soruşturmalardan öğrendik ki, bir babanın yurtdışında eğitim gören kızıyla yaptığı telefon görüşmeleri dış mihraklarla girilen karanlık ilişkiler, bankadan havale ettiği okul ücretleri silahlı terör örgütüne yardım kapsamına kolayca alınıvermiş. Hele evdeki çekmecenin bir köşesinden çıkan 1 doların seri numarasından o kişinin örgütteki konumunu çıkaran veya İsviçre bankalarındaki gizli hesapların giriş şifreleri olduğu sonucuna varan şizofren savcılar olunca, cemaatin de olacakları önceden sezip tedbir almasından daha doğal ne olabilir. İşte benim anladığım Bylock vb uygulamaların ortaya çıkış hikayesi de böyle başlamış.

***

Son yıllarda AKP iktidarının emrindeki MİT’in, IŞİD, PKK vb. eli silahlı teröristleri ve organize suç örgütlerini bırakıp dini cemaatleri takip etmeye odaklandığı herkesin malumu. Bu yüzden internet üzerinde çalışan nispeten güvenli olduğu bilinen haberleşme uygulamaları popüler hale geldi. Arada bir havuz medyasında bu uygulamaların güvenlik açıklarına dair yayınlanan haberlerin, vatandaşı takip edemedikleri için bu uygulamalardan vazgeçirme amaçlı olduğunu düşünüyorum. Kendi aralarında Telegram üzerinden haberleşen AKP’lilerin de benim gibi düşündüklerinden eminim.

***

Önceleri sosyal medya trollerinin aralarında makara yapmak için ortaya attıkları komplo teorileri, önce havuz medyası tarafından ciddiye alınarak haberleştirildi. Ardından “koskoca gazeteler yalan yazacak değil ya” diyen şizofren savcılar eliyle soruşturma konusu oldu. Ve 20 Haziran tarihinde toplanan Anayasa Mahkemesi aldığı kararla hepsinin üstüne tüy dikti.

Anayasa Mahkemesinin “her türlü örgütten sterilize edilmiş değerli üyeleri” toplanıp karar vermiş: Telefonunda Bylock yüklü bir kişi F… üyesidir ve tutuklanma nedenidir!

30 Haziran tarihli Resmi Gazetede yayınlanan AYM’nin “Aydın Yavuz ve Diğerleri” kararı, iktidar yargısının hukuk dışı uygulamalarını meşruiyet kazandırmış. Hukukun en temel ilkeleri ayaklar altına alınmış.

77 sayfalık kararın 28. sayfasında yer alan “ByLock Programına İlişkin Olgular” başlığı altında yazılanlar bir hukukçudan daha çok Saray savcılarının kaleminden çıkmış gibi.

Sapına kadar “yerli ve milli” bir yazılım: Bylock

AYM, Bylock konusunda Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını referans almış. Buna göre Bylock, İnternet üzerinden iletişim sağlamak üzere oluşturulmuş, yaklaşık 215 bin kullanıcısı olduğu iddia edilen, güçlü bir şifreleme sistemine sahip bir program. En belirgin özellikleri:
  • Türkler tarafından geliştirilmiş. Kullanıcıların çoğunluğu Türk.
  • Uygulamanın ticari bir amacı yok.
  • Mesajlaşma, her iki kullanıcının da birbirini eklemesinden sonra başlatılabilmektedir. Uygulama üzerinden atılan mesajlar bir süre sonra manuel işleme gerek duyulmaksızın Snapchat uygulamasından olduğu gibi otomatik olarak siliniyor.
  • Uygulamaya ait sunucu ve iletişim verileri, uygulama veri tabanında kriptolu olarak saklanmaktadır.
  • ByLock kullanıcıları uygulamadaki arkadaş listelerinde kişilerin gerçek bilgileri yerine “kod adlarına” yer vermişler, ayrıca çok haneli parolalar belirlemişler.
  • Cemaat son dönemde ByLock uygulamasından vazgeçip alternatif programlara (Eagle, Dingdong, Tango vb.) yönelmiş.
  • Sonuçta ByLock global bir uygulama görüntüsü altında münhasıran Cemaat mensuplarının kullandığı bir haberleşme programı.

AYM’nin kararından özet olarak aktardığım bu bilgilerden anlaşılıyor ki, Bylock aslında sapına kadar “yerli ve milli” bir yazılım. Aslında yabancı uygulamaların bir çoğunda var olan özelliklerin yerli bir yazılımda olmasının ne sakıncası olabilir?

Hayvanat bahçesinden müdür transfer eden Tübitak’ın Başkanı Bylock’un yazılım maliyetini 1 milyon olduğunu ama kendi projeleri olmadığını açıklamıştı. Keşke kendi kendine dönen semazen robot gibi veya 30 yıldır kullanılan Thin Client teknolojisini yeni icat edilmiş “yerli ve milli” proje zannedip finanse edeceklerine bu tür projelere destek verselerdi.

Bugün Bylock yok. Devletimiz hala bütün hızıyla vatandaşına “kulak vermeye” devam ediyor. Biz de bu nedenle size Google’dan bulduğumuz alternatif iletişim yöntemlerini hararetle tavsiye ediyoruz. Buyurun, en güvenli 6 şifre uygulamasını okuyun, hangisini kullanacağınıza siz karar verin. Üstelik kaynağımız da havuzdan. Uzmanlar güvenli iletişim için Telegram, Whatsapp, iMessage ve Facetime, Signal, Silent, Wickr gibi programları tavsiye ediyorlar.


[Mehmet Yıldız] 3.7.2017 [TR724]