Zulüm rantçıları [Salih Yusuf]

Hizmet Hareketi gönüllüleri, bugün ülkelerinde akıl almaz bir cenderenin içinde hayatını idame ettirmeye çalışıyor. 

Gelecek dönemlerin tarih, edebiyat ve sanat dünyasının konusu olacak haksızlıklar hali hazırda yaşanıyor.

Yeryüzünün her tarafında iyi niyetlerini ispatlamış insanlar, Türkiye’de devlet imkanlarıyla, hayatlarında en hafifine bile başvurmadıkları şiddetin en korkunçlarıyla suçlanıp; ev kadınlarından, ak sakallı yaşlılarına kadar çeşitli eziyetlere maruz kalıyorlar. 

Hayatın her kademesinden iyilik timsali on binlerce insan hapishanelerde şakî muamelesi görüyor. Güneşi görebilenler ise kendilerini büyük baskılar altında hissediyorlar. 

Çevrelerindeki insanlar tarafından propagandif yayınların etkisiyle, sanki teröristmiş gibi ihbar edilme endişesi duyuyorlar. 

Bırakın düşünce serdetmeyi, “Biz suç işlemedik” savunmasına dahi tahammül edilmiyor. 

Yakınları içeride olan milyona yakın, çoluk çocuk insan, acılarını, hasretlerini seslendiremeyip içlerine atmış durumdalar. 

Dua etmekten başka ellerinden gelen bir şey yok.

Yargılanmadan evvel siyasiler ve tek sesli medya tarafından isnat edilen suçlarla haklarında hükümleri verilmiş ama mahkemede o gürültülü suçlamalara ait delil sunulmayan ama yine de zindanlara atılan veya atılma endişesi yaşayan mazlumlar..

Zulüm Rantçılarına Dikkat

Hizmet’e gönül vermişlerin ağzını açamadığı, birbirlerinin hatırını sormaya korktuğu böyle bir puslu bir dönemde bir de ortaya kubur fareleri çıktı.

Kendilerini çaresiz hisseden insanların mağduriyetini fırsat addeden sırtlan ve akbaba vasıflı güruh ..
Gerçi tarihin hiçbir döneminde bu dip insanlar eksik olmadı ya!..

2. Dünya savaşında Naziler tarafından katledilmemeleri için, iyi kalpli Polonyalılar tarafından saklanan Yahudi ailelere musallat olan simsarlar gibi.

Çocukları adına korkudan titreyen bu zor durumdaki insanları ihbar etme şantajıyla servet istiyorlardı. Düşünün siz olsaydınız benzer durumda başka ne yapabilirdiniz..? 

Tâ ki onlara karşı harekete geçen Polonyalı yurtsever bir tim ortaya çıkana kadar bu haysiyetsizlik prim yaptı.

Bir benzerini de eski ittihatçılardan Rıza Nur’un hatıralarında rastlıyoruz. 

1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın İttihatçı Hükümeti, Anadolu’nun bir tarafına sürmek ve hapsetmek için İstanbul’daki Ermeni eliti toplar. Bu kişilerin geride kalan yakınları onları kurtarmak için çalmadıkları kapı kalmaz. Gözü yaşlı eşler, kocalarını kurtarmak için tanıdıkları İttihatçı yetkililerden yardım istediler. Bu devlet yetkililerinden bazıları bu insanlara iğrenç tekliflerde bulundular. 

Rıza Nur günlüklerinde, çirkin teklifleri karşılananların, va’d ettikleri yardımlar için uğraşmadıklarını anlatır.  Yaptıkları o çirkinliği de gençlik heveslerine verir. O tutuklanan aydın, yazar, bilim, sanat ve iş adamlarından az bir kısmı hariç diğerlerinden bir daha haber alınamadığını da ekleyeyim..

Başörtü Yasağından İstifade Eden Dindarların Hastaneleri

Hadi bu zulüm rantçılarından bir örnek de yakın bir dönemden verelim.  Başörtü yasağının en şiddetli uygulandığı 1990’lı yıllarda, kamu hastanelerinde başörtüleriyle çalışma imkanı bulamayan bayan sağlık elemanlarına, İslamî tandanslı özel hastanelerde, meslektaşlarından daha düşük ücret verildiğini bilir misiniz?

Bir yanda “Türban Yasağı” nedeniyle laik vesayete tepki verilirken diğer taraftan bu yasağın ekmeğini yiyen alnı secdeli kapitalistler vardı.

Başörtülü doktor ve hemşireler o dönemde bu sözde dindarların hastanelerinde çalışmaya mecbur idiler. Zira inançlarından dolayı başka kurumlarda çalışma imkanları yoktu.

O zamanlar başörtülüye az maaş, bu tip özel hastanelerde kanıksanacak kadar yaygın idi.

Bazı bayan sağlıkçılar için imtihan halini alan bu durum nedeniyle başlarını açıp devlet hastanelerine geçenler oluyordu. 

Çünkü devlet hastaneleri hem çalışma şartları hem de ekonomik imkanlar açısından onlara daha iyi imkanlar sunuyordu.

İstanbul’daki o özel hastanelerin sahiplerinden ikisinin bugün hükümette önemli konumlarda bulunduğunu da söylersem, buna artık şaşırmayacağınızı tahmin ediyorum.

Sözün özü, canavarlığa maruz kalanlar, sonrasında çakallarla, sırtlanlarla uğraşmak zorunda kalıyor. Bu fırsatçıların kimisi ise anlattığımız üzere yaralı kurbanlarına güler yüzleriyle “sağ taraftan” yanaşanlar.

Yaralı Hizmet Gönüllülerine Musallat Olanlar 

Bu alçaklığa farklı ölçekte Hizmet mensuplarının da maruz kaldığını duyuyoruz.

15 Temmuz’a kadar basit nedenlerle, sonrasında ise alakaları olmadıkları cinayetler bahanesiyle masum insanların mallarına, makamlarına hatta namuslarına göz dikenlerin olduğuna şahit olduk.

Canavar ruhlu muktedir, İnsanların ömürlerini vererek kazandığı servetlerini; vatan, devlet söylemlerine sarmalayıp avaneleriyle yağmalarken, bahsettiğim tıynettekiler de diğer insanları böyle bir yağmayla korkutup mal varlıklarını ucuzdan kapatmaya çalışıyorlar. Bir de bunu iyilik adı altında yapıyorlar. Bu olayların bir kısmı medyaya haber olarak düşmüştü. 

Devlet dairelerinde göz diktiği makamlara gelebilmek adına; insanları, işlerinden, özgürlüklerinden, çocuklarından eden iflah olmaz fırsatçıların varlığı da bir hayli fazla.. 

Bunların hepsi 17 ağustos’ta depremzedelerin mallarını, canlarını, namuslarını yağmalayan güruhun farklı versiyonları. 

Elbette ilk çağlardan günümüze hiç eksik olmadı cehenneminin yutmak için sabırsızla beklediği bu “belhüm adal”lar..

Günümüz Mağdurlarının Peşindeki Sosyal Medya Akbabaları

Her baskıcı devlet ilkel yurtseverlik propagandasıyla herkesi muhbirliğe davet eder. 

Bugün Türkiye’de devletten vergi kaçırmadan, kirayı düşük göstermekten tutun her türlü ihaneti yaşamının bir parçası halini getirmiş insanlar, ilkel bir yurtseverlik duygusuyla muhbir haline getirilmişler.

Bu nedenle Hizmete gönül vermiş olanlar kimseyi arayamaz ve haber alamaz bir hale geldi. 

Bu keyfiyet, hapse girenlerin, yakınlarının, işlerinden edilmişlerin, endişeyle yaşayanlardan bir kısmının bir nebze sahipsiz bırakıldıklarını düşünmelerine neden oldu.

İşte böyle bir boşluk hengamesinde yazının bahsi olan kişiliklerin bu boşluktan istifade etmeye çalıştığını duyuyoruz.. 

Herkesin sessiz kaldığı bir ortamda, Hizmet Gönüllülerinin argümanlarını kullanan ve özellikle sosyal medyada, zalimlere sert sözler eden bir takım insanlar ortaya çıktı.

Mazlumların sesi olması iddiasındaki bu kişilerle kontağa geçip onların yardım vaadine inanan ama sonrasında daha da zor duruma düşen insanlarımız var. 

Bunların niyetlerinden şüphelenip dostlarını uyaran kardeşlerimize, bu kişiler tarafından tehditler ve küfürler edildiğine dair elimize bilgiler geliyor.

Eşleri sebepsiz içeri alınmış, kendileri de işlerinden edilmiş olup çocuklarıyla onur mücadelesi veren masumelerin, bu zor durumundan istifade etmeye tevessül eden kişilerin, aldatıcı söylemlerine karşı son derece uyanık olunmalı. 

İnsanların dil ucuyla dahi olsa uğradıkları haksızlıkları dillendiremedikleri bir ortamı oluşturan muktedir ve avaneleri hakkında, doğru veya yanlış, ülke içinde en ağır ifadelerin açıkça söylenebilmesi, bu dönem tek başına için aslında yeterli bir şüphe. 

Bu tip söylemleri olanların, mağduriyetleri artıracak bir organizasyonun parçası olabilecekleri hatırdan çıkarılmamalı. Birçok gözaltı bahanesinin sosyal medya mesajları ve görüşmeleri olduğu hepimizin malumu.

Aldatmanın ve manipülasyonun en rahat yapılabildiği bir ortamda insanlar hakkındaki hüsn-ü zân kriterlerimiz, bizlere zulmedenlere okkalı laf çakması, okkalı küfretmesi değil elbet. Bilakis bu tip üslup Hizmet değerlerine aykırılığının başlıca göstergesidir.

“Yeni Bir Dünya Elbet Kurulacak”

Dünya bütün kasvetiyle üzerimize gelmeye devam etmekte. 

Bizler de sahabeler gibi: 
“Evet tüm bu arka arkaya gelen musibetler, Allah’ın ve Resulü’nün bizlere va’d ettiği imtihanlar” diyoruz. 

Ve bugün yaşadıklarımızı önceden haber verdikleri gibi aynı şekilde bu badireyi de aşacağımıza dair vaadlerine tüm kalbimizle inanıyoruz. Zira bizler bize atfedilen o çirkinlikleri yapmadığımızı halk bilemese dahi Hakk’ın bildiğini biliyor ve bu durumu da evvelinde:
 “O (cc) razı olduktan sonra tüm dünya küsse manası yok!” ahdiyle hazır olduğumuzu söylüyoruz.

Evet Allah’ın lütfuna sabrımızı vesile kılarak,  hayatın bu dar mahpesinden kurtulacağımıza ve davamızın önemini daha bir anlamış bir şekilde, adalet ve sevgi temelli “yeni bir dünya” kurulacağına dair hiçbir şüphemiz yok diyoruz.

[Salih Yusuf] 23.12.2016 [Samanyolu Haber]

Ne yapmalı? Onbirin üçüncüsü [Dr. Emin Aydın]

Doğrudan gireyim meseleye: Esnafa, talebeye, öğretmene, diyalog işlerinde koşuşturana, hasılı her ülkede birkaç dil bilen ve lobicilik işlerini yüklenmiş gazeteci ve avukat arkadaşların dışında herkese savm-ı samt-ı siyaset vazifesi verirdim. Öyle bir ikinci emre kadar filan değil. Hazreti Mevla sebepler dışı bir ferec verene kadar siyasi konularda susma orucuna niyetlenirdim. Rehberim, halkın zan ve kınamasından çekinen Hazreti Meryem’e “Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, ‘Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım’ de” (Meryem 19:26) tavsiyesinde bulunan Hazreti Cebrail’dir. Ben bu ayetten şartlar itibarıyla cahil ve gözlerini maddiyat bürümüş kendi halklarına masumiyetlerini anlatmaları imkânsız olan kişilerin mücadele metodunun iki sacayağını okuyorum: hayatı devam ettirebilecek kadar dünya ile alakadar olmak… ikna edilmeleri imkânsız olan insanlarla konuşarak nefes tüketmemek…

Savm-ı samt dinimizce mekruhtur; ama siyaset ve aktüaliteye girmeme orucu menduptur, zira ifası şükre, zikre ve fikre vakit bırakır.

Nefsim gibi, ‘Ama Hocaefendi konuşuyor,’ deme. Onun tarihe not düşmek gibi bir vazifesi var; senin de öyle bir vazifen varsa susma konuş… onun, talebelerinin kalp ve kafalarında oluşabilecek şüpheleri izale etmek gibi bir vazifesi var… senin de öyle bir vazifen varsa susma konuş; onun, konuşması gerekenler konuşmadığı için onların boşluğunu doldurmak gibi bir vazifesi var; o konuşması gerektiği halde konuşmayanlardan biri de sensen, rica ederim susma konuş… Değilse ‘kalilen ma tezekkerun’ ve kardeşlerinin hükmü senin için de bakidir…

Sen sus ve O’na müteveccih ol ki, susmayı başaran Meryem’in masumiyetini ifade için beşikteki bebeği konuşturan Hazreti Mütekellim-i Ezeli konuşturacağı sebepleri konuştursun… Ve seni başka konuşanların konuşmalarıyla yapabilecekleri yardımlardan müstağni kılsın…

Bunu da doğrudan söyleyeyim: Bütün insan kaynakları politikalarını şu duygular arasında denge kurabilen, paradoksal bir şekilde hem ümitvar, hem temkinli olabilen insanlardan yeni baştan kurgulardım. Bu paradoksal durumun mü’minin asli vasfı olduğunun, Allah’a itimadın gerektirdiği ümit ile kendi fakr u zaruretini bilmenin gerektirdiği temkini birlikte taşımanın, ekstradan bir marifet olmadığının da altını çizelim.

‘Şu duygular’ demiştim:

  • Yarın bir şeyler olacak ve geri dönecekmiş ümidi ve hiç dönemeyecek ve gurbetlerimizde ölüp gömülecekmiş temkini…
  • Rüyalara inanan, mana âleminden gelen esintilere açık, gözü yaşlı bir kalp ve rasyonel, gerçekçi, bütün meselelerini aklın terazisinden geçirdikten sonra stratejisini belirleyen bir beyin…
  • Anavatanını işgal altında tutan akla ve vicdana yabancı güçlere karşı onulmaz bir buğz ve vatanına, milletine, milletinin fertlerine, şehirlerinin toprağına, fotoğraflarına, tarihine, şehitlerine müteveccih eksilmez bir sevgi…
  • Hizmetini yaparken kendi bulunduğu konumlarda neyi nerede yanlış yapmış olabileceği konusunda şimdinin savcılarından acımasız bir savcı ve aynı görevleri yapmış başkalarının muhtemel hataları konusunda naiflik çizgisine yakın bir avukat… 
Bunu ise dolaylı olarak söyleyeyim… Anlayan anlasın; anlamayan çok kurcalamasın: ‘Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih etmek’ olan ihlâs düsturunun bir şubesi olan Hizmet’e taalluk eden bir meseleyi anlatmakta bile kardeşini kendisine tercih etmek prensibi, o işi terk ettiğin kardeş o işe ehil değilse batıldır. Bazı işlerin ancak yapılarak öğrenildiği doğrudur; ama ustura çırağa hem ustanın müzahereti altında hem de müşterinin müsaadesi şartıyla verilir… Neticesinden sadece sen etkileniyorsan bir işin mümkün olandan daha az iyi yapılmasına rıza göstermeye hakkın var; neticesi başkalarına bakıyorsa, en iyiyi aramak düsturu bütün ihlâs ve sadakat düsturlarından önce gelir.

Bu hamur daha çok su götürür… Ama kişi bir meselenin en ehil olanının kendisi olmadığını bildiğinde, susup beklemeli; ehil olanlar konuşmazsa sorup beklemeli; yine konuşmazlarsa konuşup tensiplerine sunmalı; yine konuşmazlarsa yapıp tensiplerine sunmalı; yine konuşmazlarsa cumhurun tensibini aramalı…

Ben daha üçüncü fasıldayım… Cumhur hemen taşlamasın…

[Dr. Emin Aydın] 23.12.2016 [TR724]

Kırk yıl önce de böyleydi bu adamlar! [Faik Can]

Rahmetli babam elimden tutup hizmetin yurduna teslim ettiğinde 11 yaşındaydım. İmam Hatip Okulu’nda okumamı istemişti. Okul evimize çok uzak değildi; evden de gidip gelebilirdim ama annem ve babam hizmetin yurdunu kendi evlerinden daha güvenli görmüşlerdi. “Ahlaklı, edepli, vatanını, bayrağını seven biri olsun” düşüncesiyle vermişlerdi beni yurda. İmam Hatip’te okumanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğini düşünmüş olmalıydılar. Haklı da çıktılar.

İlkokul 5. sınıfı yeni bitirmiş bir çocuk olarak 150 kişinin kaldığı bir yurtta kalmaya başlamıştım. Hem özlem vardı içimde hem de tedirginlik. İlk gecemizde yatakhanede yaşıtım olan arkadaşlarla hep birlikte ağlamamız bundandı. Ama yurt müdürümüz ve oradaki belletmen abilerimiz kısa sürede bize evlerimizi unutturacak bir samimiyet ve sıcaklık sergilediler. O günün şartlarında imkânlar da öyle fevkalade değildi. Sadece Cuma günleri “etli yemek” çıkardı. Demirden ranzalar ve çelik dolaplar vardı odalarımızda ama her yer pırıl pırıldı.

Kilitsiz dolaplar

Namazlar cemaatle kılınırdı. Toplu tesbihatlar, namaz sonrası yapılan sohbetler, videodan izlenen filmler tarifi imkânsız bir güzellik katıyordu ortama. Yurt müdürümüzün disiplinli ama şefkat dolu tavrı, belletmen abilerimizin yakın ilgileri bizleri yurda bağlayan temel sebeplerdi. Müdür bey, haftada bir defa hepimizi toplayıp sohbet ederdi. Güzel ahlaklı olmanın değerini anlatırdı. İleriki hayatımızda bizden beklentilerini sıralarken “ahlaklı olmayı” ilk sıraya koyardı. Onun gözünde yalan ve hırsızlık en kötü hasletlerdi. Bu sebeple yurtta dolaplarımızı kilitlemezdik.

Okullar açılıp servisle İmam Hatip’e gittiğimizde bambaşka bir ortama girdik. Oraya ait olmadığımızı hissediyorduk. Bir sıcaklık bulamamıştık. Yurttaki havadan fersah fersah uzaktı okulun atmosferi. İyi insanlar yok muydu; elbette vardı ancak ortam genel olarak bize çok yabancıydı.

Yurtta ne müdürümüz, ne belletmenlerimiz, ne de öğrencilerden bir tek kişi bile sigara içmezken, burada öğrenciler arasında bile sigara içme oranı oldukça yüksekti. Büyük sınıflarda, sigaradan dişleri simsiyah olmuş pek çok öğrenci vardı. Yeni aldığım kalemlerimin, silgilerimin kaç kere çalındığını sayamadım bile. Öğrenciler arasında namaza giden çok azdı. Ergenlik döneminin en bel altı muhabbetleri yapılır, karşı cinse dair konular pervasızca konuşulurdu.

Kahvehanede imam hatipli öğrenciler

Öğlen aralarında civarda bulunan bütün kahvehaneler okey oynayan imam hatip öğrencileriyle dolardı. Kahveden derse geç gelen öğrenci, namazdan geldiğini söyleyip hocayı kandırırdı. Kanmasa bile hocanın sessiz kalmaktan başka bir seçeneği olmazdı. Bir fizik dersinde namazdan geldiğini söyleyen geç kalmış bir öğrenciye hocanın “şimdi sana bir şey desem, beni dinsiz ilan edersiniz” serzenişi durumu anlatmaya yetiyordu.

Okula yakın mesafede bulunan kız meslek lisesi, imam hatip öğrencilerinin civarında tur attıkları bir mekândı. Sululuğun, pespayeliğin her türlüsü sergilenirdi orada. Muhabbetler okulda, teneffüslerde, ders aralarında devam ederdi. Bir kısım hocaların tavırları bundan farklı değildi. Malum muhabbetlere aynı sululukta iştirak eden “meslek dersi” hocaları da vardı.

Biz ise bu ortamda kendimizi çok yabancı hissediyorduk. Sigara içmiyor, kadın, kız muhabbetlerine girmiyor, okey oynamıyorduk. Okul çıkışı servisle hemen yurda dönüyorduk. Okulda derece yapanların neredeyse tamamı bizim yurdun öğrencileriydi. Meslek dersleri dışındaki farklı siyasi görüşlere mensup öğretmenler bizi çok severlerdi. Ama meslek dersi öğretmenleri, yani imam hatip eğitimi verenler genel olarak bize mesafeliydiler. Düşmanca tavırlar sergileyenler bile vardı içlerinde.

‘Akyazılı yurdundan gelenler!’

Okul müdürü de bizi hiç sevmezdi ve bunu gizlemezdi. Aynı kabahati işleyen bir yurt öğrencisiyle, herhangi bir imam hatip öğrencisi farklı cezalandırılırdı. Zaman zaman servis geç kaldığı için sabah törenine yetişemediğimizde yurt öğrencileri olarak toplu cezalandırmaya maruz kaldığımız çok oldu. Bir saat bahçede bekletildiğimizi, “Akyazılı yurdundan gelenler! Niye geç kalıyorsunuz, siz şöyle ayrılın bakayım!” diye herkesin önünde azarlanıp horlandığımızı bilirim. Saç kontrolleri yapılırken, saçı uzamış yurt öğrencisinin yüzlerce kişinin önünde mikrofonla “sizin yurtta berberiniz yok mu” denilerek azarlandığını ve saçının makasla kırpıldığını da iyi hatırlıyorum. Başkalarına yapılmayan muamelelerdi bunlar.

Olumsuz tavırlar ve muameleler bu kadardan ibaret değildi elbette. O günkü Refah Partisinin mitinglerine ders vakti okulun önünden otobüs kaldırılırdı. Biz katılmadığımız için hain ilan edilirdik. “Amerikan ajanlığı, İsrail uşaklığı” isnadı ta o zamanlardan beri maruz kaldığımız bir iftiradır. Mitinge gitmediğimiz için imanımızı sorgulayan bir mücahide (!) “mitinglerde namazları nasıl yapıyorsunuz” dediğimde yüzünün aldığı şekli unutamam. Bir kısmı “sabah kamyonu devirmişim yaaa” deyip abdestsiz gezen ve bununla iftihar eden bu arkadaşların gözünde bizler haindik. Okulu yönetenlerin gözünde de onlar bizden daha muteberdi.

En büyük cihat(!)

Meslek derslerine giren bir kısım hocalar o zaman düşman gördükleri devlete, laikliğe, başka siyasi görüşlere ve hizmete laf söylemeyi en büyük cihat zannederlerdi. Mitingden sonraki gün ilk derste mitingin analizi yapılır, kimlerin katılıp katılmadığı sorgulanırdı ama aynı heyecan namazlara karşı duyulmazdı.

O zamanın okeyci, abdestsiz, namazsız, kadın-kız peşinde koşan imam hatip nesli şimdi ülkeyi yönetiyor. Bürokrasinin değişik kademelerinde o günden tanıdığım çok arkadaşım var. İmam hatip yönetirken güçleri saçlarımızı kesmeye yetiyordu. Şimdi ülkeyi yönetince canımıza kasteder oldular. Hâsılı, kırk yıl önce de böyleydi bu adamlar!

[Faik Can] 23.12.2016 [TR724]

Suriye fiyaskosu ve ithal edilen terör [Erhan Başyurt]

Suriye politikası, Türkiye’nin en büyük dış politika başarısızlığıdır. AKP’nin batağıdır… Her geçen gün bu biraz daha netlik kazanmaktadır.

Türkiye’nin siyasi ve askeri kapasitesini abartmasının, kendisini ‘küresel aktör ve bölgesel oyun kurucu’ görmesinin neticesinde yaşanan bir fiyaskodur.

Akl-ı selim tüm uyarılara kulak tıkamasının ve kendisini dev aynasında görmesinin neticesinde ödenen en ağır faturadır.

‘Acaba’sız verilen destek

Türkiye, önce Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte Özgür Suriye Ordusu’nu her yönüyle desteklemiş ve topraklarımızı ‘güvenli koridora’ dönüştürmüş ve radikal dinci militanların ‘geçiş ülkesi’ haline gelmiştir.

Türkiye sadece ÖSO değil, IŞİD ve El Nusra’ya da süreçte lojistik ve güvenli geçiş desteği sağlamış ve çatışmada yaralananları Türkiye’de ücretsiz tedavi ettirmiştir.

Tüm bu yasadışı silah sevkıyatı MİT TIR’ları baskını, görüntüler ve haberlerle belgelenmiştir.

Bu operasyonu yapan savcı ve güvenlik güçleri, bu skandalları ortaya çıkaran medya kuruluşları ve vatansever gazeteciler AKP iktidarı tarafından ya hapse atılmış ya da haklarında ‘terörist’ suçlaması ile dava açılmıştır…

İşler sarpa sardığında

Radikal dinci grupların güçlenmesi Batı’nın tepkisine neden olmuş, Rusya ve İran, Esed’in devrilmesinden kaygı duymaya başlamıştır.

El Kaide’nin Irak kolu üzerine inşa edilen IŞİD ve El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra’nın şiddet eylemleri ve kafa kesme görüntüleri, kaygıları daha da büyütmüştür.

Rusya ve İran’ın devreye girmesi ve sahaya inmesi ile hesaplar tamamen ters yüz olmuştur. Türkiye, Musul Konsolosluğu’nun rehin alınması ve Rus uçağının düşürülmesi sonrasında kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştır.

Sonrasında da Suriye’deki Türk toprağı Süleyman Şah Türbesi, IŞİD ve PYD’ye terk edilmiştir.

PYD’nin beklenmedik yükselişi

Bu durum, IŞİD ile savaşan PKK’nın Suriye kolu PYD’nin güçlenmesine ve ABD başta Batılı ülkelerden silah ve eğitim desteği almasına imkân sağlamıştır.

Türkiye’nin, Kobani’de önce direnip sonra topraklarını Barzani’nin askeri yardımına açması ile sonuçlanmış ve PYD adeta Suriye Kürdistan’ında tek hâkim haline gelmiştir.

PKK’nın Suriye kolu PYD’nin liderini yakın zamana kadar ‘kırmızı halı’ ile karşılayan, Ankara’da ağırlayan AKP hükümeti, bugün Salih Müslim’i terörist ilan ederek hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır.

Radikal gruplar ülkemizde

3 milyona yakın Suriyeli mülteci Türkiye’ye sığınırken, ÖSO ve radikal grupların aralarında faaliyet göstermesine ve hatta Türkiye’den adam devşirmelerine göz yumulmuştur.

Türkiye, silahlı grupları ‘beşinci kol’ faaliyet olarak kullanıp, Şam Emevi Camii’nde Cuma Namazı hayali kurarken, ‘ateşle oynama’ uyarılarını hep kulak arkası etmiştir.

Cerablus ve El Bab operasyonlarıyla Türkiye, Suriye’de devlet olarak resmen kara operasyonu yapan ilk ülke haline gelirken, o güne kadar izlediği tüm politikaları yok saymış ve düne kadar ‘göz yumduğu’ hatta ‘desteklediği’ radikal gruplarla cephe ülke haline gelmiştir.

‘Pakistanlaşma’ uyarılarını hep göz ardı eden AKP iktidarı, maalesef Pakistan’ın Afganistan’da yaptığı tüm hataları tekrar etmiş ve ülkeyi ateş çemberine atmıştır.

Politikaların iflası

Suriye’de ‘rejim uçakları’ askerlerimizi bombalamış ve IŞİD intihar saldırıları ile 40 yakın kayıp vermemize neden olmuştur.

Suriye’de operasyonların ana hedefi PYD’nin PKK destekli askeri kanadı YPG ile de çatışmalara girilmesi an meselesidir.

PKK uzantısı örgütler ve IŞİD’in hücreleri terör ülkemizde güvenlik güçlerine ve sivil halka terör saldırıları gerçekleştirmektedir.

“Rusya’nın talebi üzerine Halep’ten ‘El Nusra’nın savaşmadan çekilmesini sağlayan” AKP, Ankara’da Halep’in düşmesine tepki gösterirken, Moskova’da alkışlamakta ve ortak anlaşmalara imza atmaktadır.

Rusya Büyükelçisi’nin El Nusracı bir Çevik Kuvvet polisi tarafından Ankara’da suikasta uğraması, Ankara’nın gardının tamamen düşmesine neden olmuştur.

Fatura görünenden kabarık

Suriye fiyaskosunun Türkiye’ye faturası bugün itibarıyla çok ağır olması bir yana, yakın zamanda çok daha ağır faturalar ödenmesi riskini beraberinde getirmektedir.

Türkiye’nin geleneksel sulh merkezli dış politikasını Suriye’de değiştirmesi, bugün tüm ilkelerinden vazgeçmesi ile sonuçlanmış ve Türkiye’ye tutarsız bir ülke haline getirmiştir. Daha da fecisi, Suriye’deki istikrarsızlığın ve ateşin kendi topraklarımıza ithali olmuştur.

AKP, bu sıkışmışlık ve ilkesizlikler içerisinde Suriye batağından maalesef kolay kolay kurtulabilecek gibi de davranmamaktadır.

Yakın zamana kadar İŞID ve El Kaide türevi örgütlere verilen destek, başarısız PYD siyaseti, Ankara’nın başını daha çok ağrıtmaya devam edecek gibi görünmektedir.

AKP, ilginç bir şekilde ‘en büyük tasfiye’nin ardından TSK’yı Suriye batağına sokmuştur.  Benzer çapta büyük bir tasfiyeyi de İttihat ve Terakki Birinci Dünya Savaşı’nda yapmış, sonuç felaket olmuştur.

AKP’nin, Esed’i devirmekten Rusya ve Esad’la işbirliğine savrulan politikası, Türkiye’nin bugüne kadar ki en büyük dış politika fiyaskosudur, terörü ülkemize ithal etmiş ve maalesef daha da derinleşme yolundadır.

[Erhan Başyurt] 23.12.2016 [TR724]

ByLock’çu geldi haaaanım, ByLock’çuuuu! [Haber-Analiz: Sefer Can]

Bir dönem Erke Dönergeci diye bir proje vardı; sıfır girdiyle çalışan enerji makinası diye büyük tanıtım toplantısı bile yapılmıştı. Katılımcılar ve söylemlerinden Ergenekonvari bir şov olduğu konuşulmuştu. O iş fos çıktı. Ancak yeni derin devlet benzer projeyi hayata geçirmeyi başardı: ByLock! Küçük bir gerçeğin içine sonsuz yalanı atıp gerçekmiş gibi dolaşıma sokabiliyorlar. İhtiyaç oldukça sulandırılıp çoğaltılan hoşafa döndü. Nasıl olsa liste kimsede yok, (belki bir liste de yok) bozdur bozdur harca.

FETÖ’nün haberleşme ağı diye onlarca haber yaptılar ama darbecilerin o gece onu değil daha korunaksız WhatsApp programını kullandığını savundular. Aradaki çelişkiyi izah etme zahmetine de katlanmadılar. Zaten soru soran herkes cezaevini boyluyor.

HİPNOZ ŞİFRESİ GİBİ MÜBAREK!

En son Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’un katili, polis memuru Mevlüt Altıntaş için aynı sihirli kelime kullanılıyor: o bir ByLock’çu! Bütün kapıları açan sırlı bir anahtar bu. Hipnoz şifresi gibi duyan bütün mantık melekelerini askıya alıp transa geçiyor. Ortada mağdurlar olmasa komik bile bulabiliriz yaşananları. İnternette ‘ByLock tutuklama’ diye arama yaptığınızda yüzlerce haber karşınıza geliyor. En ücra ilçelerde bile, esnaf, ev kadını binlerce insan bu gerekçeyle cezaevinde. Bylock’çu ile görüştü diye bile adam tutukladılar. Misal Doğan Grubu’nun Ankara idari temsilcisi. Eltisinde, görümcesinde olanlar kendinden korkuyor. Ama cumhurbaşkanının koruma ekibinde sekiz kere görev yapan bir polis memuru yakalanamamış!

Paçalarından zeka dökülen, gazeteci görünümlü istihbarat taşeronları, muhtemel sorulara da önceden cevap üretmeyi ihmal etmiyor. Saldırının ilk anında boş bulunup saldırganla ilgili el Nusra ihtimalini dillendiren Abdülkadir Selvi en önde gidiyor. Kendini affettirmesi gerekiyor haliyle… Selvi’nin, “Madem öyle niye yakalanmadı, cumhurbaşkanına koruma olacak kadar yakına girdi?” sorusuna cevabı hazır: “Mevlüt Mert Altıntaş’ın telefonuna ByLock programının yüklendiği, oradan görüşmeleri takip ettiği ancak aktif olarak kullanmadığı belirlendi.” Bugüne kadar neden hiç içerik gösteremediniz sorusuna “Görüşmeler anlık silindiği için” cevabını veren de onlardı. Kendi grubunun yöneticisi Barbaros Muratoğlu’nun, “telefonunda ByLock olanla konuştu” diye tutuklandığını bilmemezlikten geliyor.

Diğer yandaş Mustafa Karaalioğlu’nun gazetesi, aynı yalanı başka kılıfla örtmeye çalışmış. “Karar’ın istihbarat kaynaklarından aldığı bilgilere göre suikastçinin ByLock’ta kaydı yok. Bunun nedeni FETÖ’nün ‘kamikaze’ olarak kullanmayı planladığı hücrelerin örgütle doğrudan ilişki kurmasına izin verilmemesi olarak açıklanıyor. Bu da uyuyan hücreleri soruşturmalar açısından görünmez hale getiriyor.” Ama Karar’cılar da ByLock efsununu elden bırakmak istememiş: “Rus Büyükelçi Andrey Karlov suikastinde katil polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş’ın FETÖ’nün sanal ini ByLock’u aktif kullanan kırmızı listedeki 10 örgüt üyesiyle irtibatlı olduğu tespit edildi.”

ERDOĞAN’IN LAMBA CİNİ

İkisi de yalan söylüyor ama Selvi’nin yalanı daha büyük gibi. ‘ByLokçu ile irtibat’ Cumhurbaşkanı Erdoğan’a öyle fırsat sunuyor ki bununla içeri atamayacağı kimse yok. Mesela Genelkurmay Başkanı aynı gerekçeyle tutuklanan kaç kişiyle iletişim kurmuştur? Ya da eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül… Berat Albayrak bile bu kapsama sokulabilir rahatlıkla… Erdoğan’ın bir lamba cini olsa bu kadar işe yaramazdı.

Bu arada katil polisin telefonu, Rusya’ya götürülmüş. Bu demektir ki soruşturma birlikte yürütülmüyor, Rusya tek başına yürütüyor. En önemli delilleri toplayıp gitmişler. Bizimkilerin ellerinin zayıflığı buradan belli, hiçbir dayatmaya direnemiyorlar. Yarın o telefondan hem el Nusra irtibatları hem Türk yetkililer çıkarsa, seyreyle gümbürtüyü. O zaman işportacı ByLock’çulardan ‘böyle delil olmaz’ destanları dinleriz.

Haydi Bylock’çu gidiyor, akşam pazarı yok mu alan?

[Sefer Can] 23.12.2016 [TR724]

Gerçekleri yazdığım için hedefe kondum [Abdullah Bozkurt]

Otoriter ve baskıcı tek adam yönetimi altında tüm demokratik kurumları birer birer çöken Türkiye, hapse attığı 150’nin üzerindeki gazeteci ile tüm zamanların rekorunu kırarak dünyada lider olduğu gibi, yanlış giden her olayda da, siyasi sorumluluk alma yerine gerçekleri yazan gazetecileri suçlama kampanyasında ne yazık ki ön plana çıkan bir ülke haline geldi.

Türkiye’nin hak etmediği bu yönetim anlayışını dayatanlar, gerçeklerin öğrenilmesi ve ortaya çıkmasından adeta yarasaların ışıktan korktuğu gibi korkuyorlar. Bu yüzden, araştırmacı ve sorgulayıcı gazeteciler, iktidar ve onun yancıları ve yamacıları için kendini patlatarak intihar eden saldırganlardan ya da bir devleti temsil eden büyükelçiyi öldüren suikastçı radikal militandan da daha tehlikeli.

Rus elçi Andrey Karlov’un, İçişleri Bakanına bağlı emniyet teşkilatının radikalleşmiş bir polisi tarafından hunharca katledilmesi sonrasında da, aynı yaklaşımın sergilenmesi hiç şaşırtıcı değil. Uzun bir süredir yabancı misyonlara yönelik tehlikelerin arttığı uyarısında bulunan ve bu konuda bir değil birden fazla farklı dönemlerde yazılar yazan benim gibi bir gazetecinin hedefe konulması aslında ilk defa olmuyor. Benzer örnekleri yakın tarihten vermek mümkün.

BBC nasıl ‘terör planlayıcısı’ oldu?

10 Aralıkta, İstanbul Beşiktaş’ta 45 kişinin hayatını kaybettiği çifte bombalı menfur terör saldırısı sonrası İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin olay yerine yakın ofisinden yayın yapması, Erdoğan ve AKP beslemesi trollerin, saldırı arkasında İngilizlerin olduğu ve hatta BBC’nin saldırı planlarından haberi olduğu ve bu yüzden olay mahallini net gören ofisi birkaç gün önce kiraladığı iddiaları hemen yayıldı. Hatta İktidar partisinin ‘trol kralı’ olarak adlandırılan Ankara büyükşehir belediye başkanı Melih Gökçek, sorumsuzca bu iddiaları yayanların başında yer aldı.

BBC, kurumu hedef alan ve muhabirlerinin görev yapmasını riske sokan, hatta hayatlarını tehlikeye atan bu asılsız iddialar karşısında açıklama yapmak zorunda kaldı ve ofisin Mart ayından beri BBC tarafından kiralandığını duyurdu. Ama bu açıklama, iddiaları yayan troller ve bunu köpürten havuz medyası için doğal olarak bir anlam taşımadı, çünkü hedef günah keçisi bulmak, görevini yapan gazetecileri şeytanlaştırmak ve sorumluluğu iktidardan uzaklaştırmaktı. Bu arada gerçekler de halkın gözünden uzaklaştırılmış, olayın fecaati yerine asılsız komplo teorileri gündemin merkezine taşınmıştı.

Amerikalı gazeteci ‘darbeden’ tutuklandı

Yine kendisini rehin tutan radikallerin elinden kaçmayı başaran Amerikalı gazeteci Lindsey Snell, Türkiye topraklarına girdiğinde kaçak giriş yapmaktan gözaltına alındığı ve daha sonra tutuklandığında, havuz medyası bu gazeteciyi CIA ajanı ilan etmiş ve 15 Temmuz darbe senaryonu ile hemen ilişkilendirivermişti. Hükümet yetkilileri ve medyasının, darbenin ardında aslında ABD var söylemleri için, gazeteci Lindsey Snell’in ‘ajan olduğu’ iddiaları oldukça elverişli bulundu. ABD yetkililerin devreye girmesine rağmen, Snell 67 gün İskenderun’da hapiste tutuldu. Nihayet serbest bırakıldığında, niye tutuklandığını ve neden salındığını hala bilmiyordu. Başından geçenleri, ABD dönüşü sonrasında kaleme aldığı yazılarında detaylı bir şekilde anlattı.

Gazeteciler hedef alan bu asılsız komplo teorilerinin belki de en zirvesini ise Christian Science Monitor için Türkiye’de çalışan gazeteci Scott Peterson’un isminin geçtiği olayda gördük. Darbe girişimi olduğu gün İstanbul Heybeliada’da, Amerikan düşünce kuruluşu Woodrow Wilson Center’in Orta Doğu Programı direktörü Henry Barkey ve meslektaşlarının, Kültür Üniversitesi Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi (GPOT) beraber yaptığı akademik toplantı, AKP ve havuz medyası için CIA operasyonu olarak lanse edildi. Kamuoyuna aylar önce duyurulmuş bir toplantı, darbe ile ilişkilendirildi birdenbire.

Yalanın sınırı yok

Üstüne üstlük, havuz medyası, katılımcılar arasında ismi yer alan gazeteci Peterson ile aynı ismi taşıyan ve sekiz aylık hamile karısını öldürmekten idam cezasına çarptırılan ve hala California eyaletin hapishanesinde infazını bekleyen başka Scott Peterson ile karıştırdı. Daha da ileri giderek, ABD’nin idama mahkûm bu kişiyi darbe öncesi Türkiye’ye göndererek, cumhurbaşkanı Erdoğan’a suikast yapmayı planladığı ama başarısız olunca helikopter ile Yunanistan’a kaçırdığı iddiaları bile havuz medyasında yer aldı. Bu akla ziyan iddiaları savcılık ciddi(!) bulmuş olmalı ki, bu iddialara yönelik soruşturma başlattı ve katılımcılardan bazılarının ifadesi bile alındı.

Gazetecilere yönelik Erdoğan ve taraftarlarının başlattığı bu sistematik karalama, itibarsızlaştırma kampanyasının öneklerini elbette daha da çoğaltmak mümkün. Amaç çok belli: Gerçekleri örtmek, günah keçisi bulmak ve ‘iktidar hesap vermeli’ çağrılarını engellemek. Rus büyükelçisi Andrey Karlov, militan Nusracı olduğu ortaya çıkan bir polis tarafından öldürülmesi sonrasında da benzer bir kampanya yürütüldü ve bu sefer kurban olarak ben seçildim. Troller tarafından yayılan, havuz medyası tarafından köpürtülen bu asılsız iddiaya göre katil, Ankara’daki benim evimde kalmıştı.

Havuzun yalanları sürüyor

Ortaya attıkları izin belgesinde yer alan adres, güya benim evimin adresiydi. Hiçbir alakası yoktu ama gerçekler her zamanki gibi bu ahlaksız ve vicdandan nasibi olmayan militan sözde gazeteciler için bir anlam taşımıyordu. E-devlet sayfasında görünen ve yıllarca kaldığım resmi ikamet adresimi Twitter’de paylaşmak zorunda kaldım. Polis suikastçının Temmuz tarihli izin belgesinde beyan ettiği adreste, daha sonra Ankara’da ikamet ettiği diğer bir adresin de benimle yakından uzaktan bir alakası olmadığı, polis operasyonu ile daha da net anlaşıldı ama havuz medyasındakiler, gerçeklere gözleri kapalı olduğu için aynı yalanı ertesi gün sayfalarında ve köşelerinde yazmaya devam ettiler. Uluslararası kamuoyunda daha fazla rezil olmamak için herhalde, Sabah’ın İngilizce yayını Daily Sabah, bu yalanı daha sonra haberden çıkarmak zorunda kaldı. Ama havuz, içerde aynı yalanı sürdürmeye devam etti.

Asıl rahatsızlıkları

Aslında rahatsızlıkları, ilk olarak Haziran ayında gündeme getirdiğim ve Rus elçinin öldürülmesinde üç gün önce TurkishMinute.com için tekrar ve daha kapsamlı yazdığım konudan kaynaklanıyor. Orada hem AKP teşkilat birimlerinin hem de terörist Nusra Cephesi gibi el-Kaide bağlantılı radikal dinci örgütlerin nasıl organize bir şekilde büyükelçilik ve konsolosluk önlerine yığıldığını anlattım. Beşiktaş saldırısında hayatını kaybedenler için olay mahalline gelip, çiçek bırakan ve hayatını kaybedenleri anan yaklaşık 30 kadar diplomata, katiller diye tepki gösteren ve Hollanda konsolosluğunun çelengini yerlere fırlatan protestocuları görünce, Erdoğan’ın yabancı düşmanlığını besleyen söylem ve eylemlerinin daha da tehlikeli boyutlara varacağını tahmin etmek çok da zor değildi. Çünkü bu diplomatların Beşiktaş’taki patlama bölgesini ziyaret ettiği aynı gün, oraya çok da uzak olmayan Bayrampaşa’da Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünde, basına kapalı toplantıda, yarım saat polislere yönelik yaptığı konuşmada, yabancı devletlerin nasıl Türkiye’yi parçalamak istediğini anlatıyor ve ‘devlet millet arkanızda, gereğini yapmaktan çekinmeyin’ diye salık veriyordu.

Ülkedeki Nusracıları polis biliyor

Daha önce de yazdım. Aslında elçilik ve konsolosluklar önlerinde protestoları organize eden kişileri, MİT ve polis çok iyi biliyor. Bu network, gerçekten işini yapan polis ve savcıların görev yaptığı dönemlerde çok yakından araştırıldı ve ortaya da çıkarıldı. Örneğin, daha önce Suriye’ye Cihatçı götüren ve savaşçılar için para toplayan Umut Ömer Belül adındaki militanın bu gösterilerde ön plana çıktığı tespit edildi. Fransa, Mali’ye 2013’te El-Kaide militanları ile mücadele için müdahale ettiğinde, Fransız elçiliği önünde gösterileri düzenleyen bu kişiydi. ABD, Nusra cephesini terör örgütü listesine koyunca, yine aynı şahıs ABD elçiliği önünde benzer gösterileri organize etti. Bu gösterilerden Rus elçiliği de nasibini aldı. Belül’ün video ve fotoğrafları Rusya elçiliği önünde bildiri okurken mevcut.

Belül ve Ankara’nın Keçiören semtinde kurduğu tabela dernekleri savcılar tarafında soruşturuldu. Radikal örgütlere yardımdan ve üyelikten tutuklandı ama ne hikmetse serbest bırakıldı. Onu soruşturan savcı ise bugün hapiste. Aslında Nusra ve IŞİD gibi radikal dinci örgütlerin çoğu militanı tutuklandıktan kısa süre sonra Türkiye’de serbest kalıyor. Bunun onlarca örneği var. İstanbul’daki ana IŞİD davasında tutuklu kalmadı, Ankara’daki davalarda da benzer durumlar söz konusu. Niğde’deki ceza alan yabancı ülke vatandaşı IŞİDçiler bile örgütten değil, kasten adam öldürmekten ceza aldı. Onları soruşturan polis, hâkim ve savcılar ise ya haksız bir şekilde ya görevden alındı ya da tutuklandı.

Güneş, ay ve gerçekler

Erdoğan, beslediği medya tetikçileri ve trolleri üzerinde gazetecileri hedefe koyarak, onları susturmaya ve bu gerçeklerin dile getirilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunun için de her türlü yalan, iftira ve hatta kirli kumpaslar bu sözün ona İslamcılar ve ortakları için mubah. Ancak, bu şekilde iktidarda kalabileceklerini düşünüyorlar olsa gerek. Ama bu asılsız iddiaların yurt dışında alıcısı yok. Bunu Kremlin de görüyor ve o yüzden Türk dışişleri bakanın Rusya’da bu suikastın arkasında Gülen olduğu kanaatindeki beyanının ertesi günü yalanlıyor. Obama’ya atfen de söyledikleri yalanlanan bu kişi, herhalde Türkiye tarihinde en çok yalanlanan dışişleri bakanı olsa gerek.

Ne kumpaslar ve yalanlar ortaya atarlarsa atsın, ben gerçekleri yazmaya devam edeceğim. Tüm algı operasyonlarına ve hedef saptırmalara rağmen, gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkma gibi bir huyu vardır. Buda’ya atfedilen çok sevdiğim bir sözü hatırlatarak bitireyim “Üç şey uzun süre gizli kalamaz: Güneş, ay ve gerçekler”.

[Abdullah Bozkurt] 23.12.2016 [TR724]