Türkiye’de gidilmesi gereken 7 yer: AİHM Başkanı’na özel gezi rehberi! [Enes Kabadayı]

İki günlüğüne Türkiye’ye giden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı Spano için kesinlikle görülmesi gereken 7 yer: Yüksel Caddesi, Ankara Adliyesi, Uşak Emniyeti, Bakırköy Cezaevi, Kanunu Sultan Süleyman Hastanesi, Edirne Cezaevi, Meriç Nehri…

ENES KABADAYI – BOLD ANALİZ

Sayın Başkan Robert Ragnar Spano, duydum ki bugün Adalet Bakanlığının davetlisi olarak güzelim başkentimiz Ankara’ya geliyormuşsunuz. Hukuk ve demokrasinin ülkemizin dört bir yanını buram buram korkuttuğu bu dönemde sizi ağırlamaktan son derece memnuniyet duyacağız. Ben de 14,5 ay gibi kısa bir süre de olsa Silivri Tatil Köyü’nden nasibini almış bir hukukçu olarak Türk misafirperverliğinin gereği, sizi en iyi şekilde ağırlamanın yükünü omuzlarımda hissederken sabah Ankara’ya ayak basacağınızı düşünmenin sancısıyla dün gece bu satırları yazmak geldi içimden.

Kendi yargılamamda sizin mahkemenizin kararlarına atıf yaptığım savunmalarımda hakimlerin kıs kıs güldüğü bir ülkede ne işiniz var hala anlamış değilim ama ne diyeyim; madem gelmişsiniz misafiri kovacak halimiz yok ya, çıkarın keyfini bu keyfi düzenin.

Gezi güzergâhınızı tam olarak bilmesem de sizi gezdirenlerin götürecekleri nezih (!) yerleri az çok tahmin edebiliyorum. Ama olsun benim tavsiyelerimi de es geçmeyin siz, en az sizi gezdirenler kadar gün görmüşlüğümüz var bizim de kendimize göre. Merak ettiniz değil mi? Hadi o zaman çok uzatmadan başlayalım.

İlk önce Ankara ile başlayalım. Ankara programınızın biraz yoğun olacağını tahmin ettiğim için birkaç tavsiye ile geçeceğim. Zaten Ankara’nın nesini gezeceksiniz, her yer soğuk soğuk devlet daireleriyle örülü değil mi? Ben size nispeten daha sıcak olanlarını önermeye çalışacağım. Neyse uzatmadan başlayalım, ne de olsa sizin işiniz çoktur, daha Strasbourg’a dönüp yıllardır bekleyen insanların dosyalarında karar vermek için heyecanlanıyorsunuz ne de olsa…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Robert Ragnar Spano.

1- YÜKSEL CADDESİ

Öncelikle şunu söylemeliyim ki; tüm tavsiyelerimi Google Maps’ten bakarak gezi güzergâhınıza yakın olacak şekilde ayarladım. Çok ters yerler söylemeyeceğim, içiniz rahat olabilir. Adalet Bakanlığına olan uzaklığı takriben 600–700 metre. Sağlı sollu kafelerin olduğu hareketli bir cadde. Atatürk Bulvarı tarafından sağınıza baka baka ilerleyin; bir grup çevik kuvvet polisi ve beyaz bir sivil polis aracını gördüğünüzde anlayın ki Yüksel Caddesi’ne gelmişsinizdir.

ALPARSLAN ALTAN KARARI HALA UYGULANMADI

Korkmayın korkmayın, özgürce (!) girebilirsiniz caddeye. Ne de olsa koskoca AİHM Başkanısınız, sizi de her önüne geleni aldıkları gibi gözaltına alacak değiller ya canım. Bizde en fazla Anayasa Mahkemesi üyeleri alınıyor öyle, o yüzde çok da şeyapmayın yani. Bu arada lafı gelmişken hani şu sizin “saçmalamayın, böyle suçüstü hali mi olur?’’ dediğiniz AYM Üyesi Alparslan Altan var ya, bizimkiler o kararı da halen uygulamadılar; benden söylemesi. Neyse can sıkıcı konular bunlar. Gezinin tadını kaçırmayalım şimdi daha baştan.

Alparslan Altan, Anayasa Mahkemesinde raportörlük görevi yaparken, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından önce Denizcilik Müsteşarlığı’na atanmıştı.

Cadde üzerinde biraz ilerlediğinizde Yüksel Caddesi ile Konur Sokak kesişiminde olan İnsan Hakları Anıtı’na ulaşacaksınız. Gezinizin bu kısmında 4 yıl önce daha kurulmadan “etkin bir iç hukuk yolu” olarak kabul ederek 30.063 başvuruya ret gerekçesi olarak ileri sürdüğünüz OHAL Komisyonu’nu hatırlayabilirsiniz. Siz hatırlayadurun, kafelerin arasından bir anda çıkarak 30 saniye içinde karga tulumba gözaltına alınan, üzerinde ‘İŞİMİ GERİ İSTİYORUM’ yazılı kıyafetlerin olduğu, sizin ‘etkin iç hukuk yolu’ olarak önerdiğiniz ucube OHAL Komisyonu tarafından yıllardır karar bekleyen KHK emekçilerine rastlayabilirsiniz. Ama korkmayın sakın (asıl sizi gezdirenlerden korkun), onlardan kimseye zarar gelmez.

Onlar yıllardır bir gecede işleri ellerinden alınan KHK’lı Yüksel Direnişçileri. Nazan Bozkurt, Acun Karadağ, Alev Şahin, Mehmet Dersulu, Nuriye Gülmen, Armağan Özbaş ve Mahmut Konuk… Ama pardon ben unuttum yaaa ! Onları göremezsiniz ki… Onlar da tutuklandı geçen hafta. Muhtemelen sizi gezdirenler Yüksel Caddesini gezeceğinizi tahmin ettiklerinden rahatsızlık olmasın diye bir ayar çekmişlerdir. Amaaan boş verin, 3–5 seneye gelir dosyaları önünüze, o zaman bakar ‘’adil’’ bir karar verirsiniz değil mi? ‘Neyse Melek Çetinkaya ile karşılaşırsınız o zaman’ diyeceğim ama onu da ‘OĞLUM SUÇSUZ!’ dediği ANNELİK PROPAGANDASINDAN Bakırköy Cezaevine gönderdiler. İstanbul kısmında belki oraya da bir parmak basarız. Neyse Yüksel Caddesi bu kadardı Sayın Başkan, şimdi yeni rotamıza doğru ilerleyelim…

2- ANKARA ADLİYESİ

Mithatpaşa Caddesi üzerinden Sıhhıye’ye doğru 1,3 kilometre (Google maps’in yalancısıyım) yürüdüğünüzde sol tarafınızda sıcacık atmosferiyle Ankara Adliyesi size gülümseyecektir. Mesela doğal bir ziyaret olması açısından basit bir tebdil-i kıyafet yaparak Ankara Adliyesine girmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Ama dikkat edin vatandaş girişine yönelmezseniz problem yaşayabilirsiniz; ne de olsa tebdil-i kıyafet yaptınız, aman kimse çakmasın durumu! Terör (Siyasi) Dosyalarına bakan Ağır Ceza Mahkemeleri yanlış hatırlamıyorsam 2. kattaydı. Hangi blok olduğunu kimse sorsanız gösterir zira zaten herkesin terör mahkemeleriyle bir işi oluyor bu aralar. Terör derken yargılananları kast etmiyorum ben, mahkemelerin estirdiği terörden bahsediyorum. Yoksa gidip görün (istisnalar hariç) gül gibi insanlar birçoğu.

Bugün günlerden Perşembe. Hadi yine şanslısınız Sayın Başkan, duruşmaların yoğun olduğu güne denk geldiniz, illa 1–2 tane heyecanlı dosyaya denk gelirsiniz yüksek ihtimalle. Az sonra izleyici olarak katılacağınız duruşmalar muhtemelen 3–5 seneye sizin önünüze gelecek dosyalardan bazıları olacak. Bunları yerinde görmek için en azından birkaç duruşma izleyerek gözlem yapmanızı tavsiye ediyorum. Ama izleyici sıralarındayken şapkanızı biraz indirin, belki AİHM kararlarını tanımayan hâkimler sizin kim olduğunuzu tanıyabilirler (!)

Sanıklara sorulan saçma sapan soruları, o saçma sorularla aylardır, yıllardır tutuklu olan hamile kadınları, ağır hastaları görürseniz belki dönüp sizi gezdiren Adalet Bakanı’na ‘’ya size yakışıyor mu Abdülhamit Bey, bize anlattıklarınız nerdeeee bu yapılanlar nerdeeeee?’’ dersiniz. Ama Bakan Bey’in o anda duruşma salonunda yanınızda olacağını sanmıyorum, yoksa kendisi ‘’yargıya müdahale’’ anlamında gayet titizdir, bizzat gelmeden telefonla hallederler işlerini. 1–2 duruşmadan sonra zaten canınızın sıkılacağını tahmin ederek adliye faslını burada kapatalım derim. Ankara daha fazla gezilmeyi hak edecek bir yer değil. Bu kadarı kâfi. Şimdi adliyeden ayrılınca Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne falan gidin diyeceğim ama size daha tatliş bir rota çizeceğim, siz beni takip edin.

3- UŞAK EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

Ankara Adliyesinden özel aracınıza bindiğinizde ortalama 363 kilometre sonra Uşak İl Emniyet Müdürlüğü’ne varmış oluyorsunuz. (trafik olmazsa ortalama 4 saat gösteriyor) Aslında bir sonraki durağınızın İstanbul Üniversitesi olduğunu biliyorum. Güzergahınızdan biraz ayrılacağınızın farkındayım. Ama gün geçmesin ki Anadolu’nun her bir yanında sizin önünüze gelebilecek türden bir olay olmasın… Siz demokrasi diyarı (!) olan Türkiye’ye ayak basmadan birkaç gün öncesinde ‘’Terör Örgütüne Üye Olma’’ suçundan gözaltına alınan fakat sizin mübarek ayaklarınız Türkiye toprağına ayak basmasına rağmen halen avukatlarıyla bile görüştürülmeyen, avukatsız ortamda yasa dışı ifadesi alınan, yakınlarına haber verme hakkı dahi kullandırılmayan Uşak İl Emniyet Müdürlüğünce misafir edilen 30 kız öğrencinin yanına da gitmenizi öneriyorum.

Hani Türkiye’de olacağından değil de, farz-ı muhal bir işkence falan varsa belki AİHM Başkanı olduğunuzu söylerseniz kızcağızlarla sizi görüştürürler de emniyet önünde bekleyen meraklı ailelerinin içine bir su serpersiniz. Ama biraz gaza basmanızı rica edeceğim Sayın Başkan. Gaza basarken çok yakacak diye endişe etmeyin. Zaten Abdülhamit Bey örtülü ödenekten sizin tüm masrafları halletmiştir çoktan. Neyse işte Uşak’a yetişmek için de önünüzdeki dosyalarda bir an önce karar vermek için de gaza basmalısınız, zira geç kalınan her bir saat ‘’telafisi mümkün olmayan’’ zararlara yol açıyor.

Gözaltındaki öğrencilerin aileleri 4 gündür Uşak KOM’un karşısına çocuklarını endişeyle bekliyor.

Başka ülkelerde gözaltında öldürülen nicelerini biliyoruz, en azından kendi ülkemizde de olmasını istemeyiz. İçeri girdiğinizde ‘’kameralı görüşme odalarında’’ özgürce sorularınızı sorabilirsiniz o kızlara; “size işkence yapıldı mı?, tacize uğradınız mı?’’ diye. Emin olun şok olacağınız cevaplar alacaksınız ama siz inanmayın onlara, kendinizi bir tokatlayın, kötü bir kâbusun içerisinde olduğunuzun farkında varacaksınız hemen. Emniyet binasına girmeden önce etrafta çaresizce bekleyen anne-babaları göreceksiniz. Onların gözlerine iyi bakın, çünkü yıllar geçtikten sonra önünüze gelen tozlu dosyalarda göremeyeceksiniz o gözleri. Dosyaya girmiyor o gözyaşları, dosyaya giremiyor o feryatları; ancak yerinde görürseniz anlarsınız gelen dosyaların hikayesini. Gezi biraz can sıkıcı bir hal almaya başladı. Uzaklaşalım buradan, asıl rotamıza; İstanbul’a gidelim hadi.

4- BAKIRKÖY KADIN KAPALI CEZAEVİ

Hazır önünüzdeki davalarda taraf olan İstanbul Üniversitesinden fahri doktora unvanı almaya gidecekken güzelim İstanbul’u da gezmeden gitmek olmaz Strasbourg’a… Sakın yanlış anlamayın AİHM önünde en fazla dosyası olan 2. ülkenin Adalet Bakanı’yla görüntü verdiniz diye sizin tarafsızlığınızdan şüphe duyacak değiliz biz. Bu yanlış anlaşılmayı da izaha kavuşturduktan sonra gönül rahatlığıyla devam edelim. Gezilecek çok yer sayılır İstanbul’da ama ben size en ibretliklerini tavsiye edeceğim. Aslında yol üzerinde birçoğuna uğrayabilirdiniz ama zaten çok vaktinizi aldık.

İstanbul’da da aynılarından çok var; mesela tercihen Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi olabilir. Hazır Veznecilere kadar gelmişsiniz, M2 metro hattıyla Yenikapı’dan Atatürk Havalimanı Metrosuna aktarma yaparsanız ‘’Bahçelievler Durağında’’ inince Metroport’un orada kime sorsanız gösterir yolu. Üst geçitten karşıya geçin ve ağaçların kenarından Ataköy tarafına doğru yürüyün. Oradan yürüme mesafesi yaklaşık 1 kilometre.

Gazeteci Büşra Erdal, 4 yıldır Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutuklu. Cezasını Mart 2020’de bittiği halde hala tahliye edilmedi.

Girişteki o büyük sürgülü kapıya vardınız mı? Küçük pencereden bir asker selamlayacak sizi; AİHM Başkanıyım derseniz muhtemelen sizi tanımayacaktır. Bu duruma çok alınmayın, koskoca ülke yönetimi iplemiyor sizi, bir er tanımasa ne olur ki? Şaka şaka, direk alırlar sizi içeri. Ama o sürgülü kapıdan girdikten sonra sağ taraftaki kayıt yerinde bir 30 dakika falan gardiyan gelmesini beklersiniz diye düşünüyorum. Bu standart muamele, kişisel algılamayın. Cumhurbaşkanı da gelse bekler yani orada. (burada büyük oynadığımı kabul ediyorum)

Gardiyanı beklerken o boş vaktinizde cezaevine girmeden önce küçük bir kreş binası göreceksiniz karşı tarafta. Yanlış anlaşılmasın, oradaki çocuklar memurların mesaideyken bıraktıkları çocukları falan değil. Baya baya cezaevindeki tutuklu kadınların 0–6 yaş grubundaki çocukları. Onlar gibi Türkiye cezaevlerinde 800’e yakın çocuk kalıyor. ‘E iyi işte ne güzel kreşleri de var, bütün gün oynuyorlar burada’ diye düşünmeyin. Sanmayın ki hepsi kreş imkanı bulabiliyor. Siz İstanbul’da fiziki imkanları nispeten daha iyi durumdaki bir cezaevine geldiğiniz için görebiliyorsunuz o kreşi. Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinde toprağa değmeden, çimenlerde yuvarlanamadan büyüyor çocuklar.

Abdülhamit Bey’e sorarsanız kaç tane daha cezaevi açacaklarını anlatabilir size. Vicdanen bu manzaradan rahatsız olacağınızı (!) tahmin ettiğim için içeri girip o çocukların annelerine “hangi suçlardan, hangi delillerle tutuklu olduklarını, bu çocukların burada ne işi olduğunu’” sormayı kalbinizin kaldıramayacağını düşünüyorum. Zaten sorsanız onlar da bilmiyordur büyük ihtimalle. Size sorarlarsa Yassıada Yargılamalarındaki Mahkeme Başkanı gibi “sizi buraya tıkan güç böyle istiyor’’ der çıkarsınız işin içinden. İşin içinden çıktıysanız hadi ayrılalım buradan, son birkaç yer daha kaldı.

5- KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN EĞİTİM ve ARAŞTIRMA HASTANESİ

Hastane ziyareti güzeldir, sevaptır Sayın Başkan. Dininizi diyanetinizi bilmem ben ama hangi dine mensup olursanız olun sonuçta insani bir davranış. Neyse sadede gelelim; aslında Avukat Aytaç Ünsal’ı listeye ekleme gereği bile duymuyordum. Zira sizin listenizde kesin vardır diye düşünüyorum. Ama olur ya, insan unutkan bir varlık. Aytaç 214 gündür ölüm orucunda. Neden mi? Başkanı olduğunuz mahkemenin teminatı altında olan sözleşmenin 6. maddesinde yer alan ‘’Adil Yargılanma Hakkı’’nı talep ettiği için.

Daha Ebru Timtik yeni vefat etmişken Aytaç’ın da aramızdan ayrılmasına müsaade etmezsiniz diye düşünüyordum fakat siz gelmezden bir gün önce AİHM, avukat meslektaşımızın sağlık durumu nedeniyle yapılan tedbir amaçlı tahliye talebini “yakın bir tehlike olmadığı” gerekçesiyle reddetti.

AİHM, 214 gündür ölüm orucunda olan avukat Aytaç Ünsal’ın tahliye başvurusunu ‘yakın bir tehlike yok’ gerekçesiyle dün reddetti.

“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyeceği geliyor insanın ama konu böyle gırgıra alınmaktan da uzak bir konu olduğundan diyemiyor yani. Ama siz olayın ciddiyetini tam kavrayamamış olmalısınız ki gırgır yapar gibi bir karar vermişsiniz. Ciddiye almanız için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin her bir maddesine karşılık bir avukatın can mı vermesi gerekiyor Türkiye’de? Böyle dediğime bakmayın, gerçekten de her bir maddeye karşılık çok can verildi bu ülkede. Velhasıl kelam, hastane ziyareti güzeldir Sayın Başkan, salgının kol gezdiği bir dönemde mahkum koğuşunda tutulan Aytaç’ı görmeyi ihmal etmeyin… (He bu arada Google maps 17,5 kilometre gösteriyor)

6- EDİRNE KAPALI CEZAEVİ

Selahattin Demirtaş ismi size neyi hatırlatıyor Başkan Bey? Hani bir ara göz ucuyla ‘’bari buna hak ihlali diyelim’’ dediğiniz bir dosya vardı ya? Heh hatırladınız değil mi? Hani Türkiye tarihinde ilk kez Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. maddesinden (siyasi tutuklama) ihlal kararı verdiğiniz dosya. “Hani ismi lazım değil’’ davalı devlet itiraz etmişti de sizin Büyük Daire’nin itirazı reddetmesiyle karar kesinleşmişti. Ama bilin bakalım ne oldu? Birileri sizin kararınızı boşa çıkarmak için (siz kimsiniz ki?) ‘’hamlesini yaptı’’ ve İstinaf’taki dosyasını öne çekerek bağımsız yargımıza kararı onaylattı, size de dönüp ‘aaa başka dosyadan mahkumiyeti kesinleşti, artık o bir hükümlü’ deyivermişti ya hani… Heh işte o adamdan bahsediyorum tam olarak.

Edirne uzak falan demeyin şimdi bana. Aytaç’ın yanından çıktıktan sonra hastaneden Edirne Cezaevi’ne 222 kilometre gösteriyor Google. Taaa Uşak’lara kadar gittiniz, Edirne’den sonrası Avrupa zaten, oradan kaptırdım mı Strasbourg’a kadar gidersiniz siz. Ama mutlaka uğrayın, Demirtaş nezdinde hapislerde olan siyasileri görün. Eminim ki kendisi size ayrıntılarıyla her şeyi anlatacaktır. Yolda giderken Silivri’ye de uğramanızı tavsiye edeceğim ama onları zaten medyadan sürekli okuyorsunuzdur. Ahmet Altan, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Mümtaz’er Türköne gibi isimler en bilinenleri. Ben Silivri 3 No’Lu Cezaevinde kaldım. Bizde pek ünlü isimler yok belki ama masum isimler çok. Sizin vaktiniz, benim de yerim çok olmadığı için diğerlerini yazamıyor olmam, onların ipe sapa gelmez iddialarla yıllardır orada tutuldukları gerçeğini değiştirmiyor, değiştirmeyecek.

7- MERİÇ NEHRİ

“Edirne’ye kadar gelmişken ciğer yemeden olmaz” demeyeceğim tabi ki size… Ağzımızın tadı mı kaldı ki ciğerden bahsedebileyim. Ne kadar can sıkıcı konu varsa yazdırdınız zorla bana. Gezinizi kaç günlük ayarladınız bilmiyorum ama geri dönüşü uçakla ayarladığınız kesin. Fakat sizi gerçeklerle daha iyi yüzleştirmek için reddedemeyeceğiniz bir teklif sunacağım.

Selahattin Demirtaş’ın yanından çıktıktan sonra sadece 4,5 kilometre ilerde bir nehir var. Adı Meriç. Üzerinde tekne turları yapan turistler de oluyor, canını tehlikeye atarak plastik botlarda sürüklenen mülteciler de… Tabi ki ben size turistleri anlatmayacağım. Onu Abdülhamit Bey de anlatır. Meriç’in azgın sularında boğulan birçok milletten insan bulabilirsiniz. Mahkemenizin ortaya koyduğu kriterleri uygulamayan yönetimlerin hukuksuzluklarından bunalan insanların; bir nebze olsun rahat nefes alma mücadelesindeyken sularında son nefeslerini verdikleri nehir… İster uçakla gidin, ister plastik botla ne fark edecek; her ihtimalde Avrupa toprağına ayağınızı basacaksınız sonuçta. Zaten İstanbul’a dön, 3. Havalimanına git, kalabalıklara gir, korona falan var. Çok daha zor iş o. Daha çok vaktinizi alır yani.

Botla Yunanistan 15 dakika. Harbiden bak. He parası uçak biletinden ucuz olur mu onu ben bilmem ama sonuçta masrafları Abdülhamit Bey karşılıyor ondan dedim yani. Her türlü kaçakçılarla araları iyi bu sıralar, insan kaçıran siyah transporterlar varken bir sizi kaçırmışlar Yunanistan’a lafı mı olur yani. Siyah transporter demişken Ankara’daki çiftliği unuttuk bak. Bir sonraki gelişinize Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın 3-4 kilometre arkasındaki çiftliğe de bir uğramanızı tavsiye ederim içiniz kaldırabilirse…

Neyse size hayırlı yolculuklar Sayın Spano, geçtikten sonra haber vermeyi ihmal etmeyin. Hem Yunanistan push-back yapacak mı onu da bir görmüş oluruz sizin üzerinizden. Sonuçta uluslararası hukuka aykırı bir işlem diye biliyoruz. Belki size geri iterlerse bir yaptırımı olur zannedersem. Varınca haber vermeyi unutmayın, merak ederiz.

Size çok tatlı hikayelerin (!) anlatılacağı bu eğlenceli gezide bizim de bir acı biberimiz olsun istedik. O acıları biraz olsun hissedebilirseniz ne mutlu bize. Kısacası Hoş Gelmediniz Sayın Spano, verdiğimiz rahatsızlık için de memnun olduk. Daha adil kararlarda adınızı görmek dileğiyle. Yeniden beklemiyoruz, hukuk geri gelene kadar siz de gelmeyin.

[Enes Kabadayı] 3.9.2020 [Bold Medya]

Cezaevindeki gazeteci Büşra Erdal: “Örgütten ayrılmadı” şeklinde bir iddia şahsıma hakaret

Kapatılan Zaman gazetesinin eski yargı muhabiri Hanım Büşra Erdal, dört yıldır tutulduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinden avukatı aracılığıyla bir mektup gönderdi.

Temmuz 2016’da gözaltına alınan Erdal, daha sonra tutuklanmış ve yargılandığı “Hizmet medya yapılanması” iddiasıyla açılan davada “örgüt üyeliği” suçlamasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Erdal’ın hapis cezası geçtiğimiz aylarda Yargıtay tarafından onanarak kesinleşti.

Erdal, 5 Ağustos 2020 tarihli mektubunda denetimli serbestliğe hak kazanmak için gerekli sürenin dolmasına rağmen cezaevi yönetiminin “örgütten ayrıldığına dair” bir beyanı olmadığı gerekçesiyle tahliye talebini reddettiğini aktardı.

Expressioninterrupted.com’un tarafından yayınlanan mektubun tam metni şöyle;

05.08.2020

Bakırköy cezaevinde kalan son kadın gazeteci olarak, 4 yıllık hapisliğin ardından kendimi bir kez daha anlatmak adına bu mektubu yazıyorum. Yargıtay, geçtiğimiz aylarda “FETÖ üyeliği” gerekçesiyle verilen 6 yıl 3 ay hapis cezamı onadı. Denetimli serbestlik uygulamasıyla tahliye hakkımı kullanabilmem için geçmesi gereken 3 yıl 8 aylık süre dolduğu için de tahliye talebinde bulundum. Ancak Cezaevi Müdürlüğü, “Örgütten ayrıldığına dair idaremize yazılı ya da sözlü bir beyanda bulunmamıştır” diyerek talebimi reddetti.

Bu kararı görünce ilk olarak, cezaevinde devlet gözetiminde tutulduğum koğuşta Fethullah Gülen’in yeğeninin saldırısına uğramam aklıma geldi. 2018’in Ekim ayıydı. Nazlı Hanım ile birlikte kaldığımız koğuşa getirilen Fatmanur Gülen isimli bu kişi ile daha ilk başta anlaşılmazlıklar, düşünsel farklılıklarımız ortaya çıktı. Devamında bu kişi gözümü korkutmak, beni sindirmek için üstüme yürüdü, omzumdan itekledi, tacizkar tavırlar sergiledi. En sonunda ise, avluda müzik dinleyerek yürüdüğüm sırada şahsımı, bedenimi hedef alarak iki kez büyük cam bardaklardan attı. Birinde bardak, duvardan geri sekip ayak bileğime çarptı. Betona çarpan cam bardağın sesine koşan infaz koruma memurları ve Nazlı Hanım beni kurtardı. Şahıs, kameranın ve memurların gözü önünde –çünkü ilk bardak sesini duyan memurlar koğuşa koşarken, ikinci kez atmaya davrandığını pencereden görünce ‘yapma’ diye bağırmışlardı- yaptığı bu şiddet eyleminden sonra disiplin cezası verilerek koğuştan alındı. Bütün bunlar sadece 2 haftada olup bitti.

Bu olay başıma geldiği sırada Oscar Wilde’ın Reading zindanındayken arkadaşına yazdığı uzun mektubu okuyordum. Wilde orada şu tespitte bulunuyordu, altını çizmiştim; “Hayatta önemli olan şeyler göründükleri gibidirler, bu yüzden de, sana tuhaf gelse bile yorumlanmaları genellikle zordur. Oysa önemsiz şeyler, birer simgedir. Acı dersleri de onlardan alırız.” Ben, 15 Temmuz darbe girişimi gibi korkunç bir eylemin gerçekliğini, kötülüğünü, acımasızlığını görmüş, o güne kadar ‘dini cemaat’ bildiğim bu yapı ile düşüncelerimi, yolumu ayırmıştım. Ve bu kötülüğü nasıl yapabildiler? Kendilerine inanan sıradan anadolu insanını nasıl göz göre göre ateşe atabildiler? Bütün bunların üstüne nasıl hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyorlar? …vs. Bu sorular ve cevapları ile kendimi onlardan en uzağa koymuşken, işte o uzaklıktayken dahi ‘Gülen’ soyadlı birinin saldırısına uğradım, aşağılandım. Bu saldırının benim için simgesel bir anlamı oldu.

Geçmişte ‘cemaat’ diye bilinen bu yapı ile ilişkim kolejinde okumak ve Zaman gazetesinde çalışmaktan öte olmadı. Özellikle 90’ların ikinci yarısında farklı yaşam tarzlarına, farklı görüşlere sahip sınıf arkadaşların, öğretmenlerin olduysa, Refah partili gurbetçi çocuklarıyla dolu, İzmir’de, İzmir’in renklerini taşıyan bir kolejde cemaati tanıdıysan ve sempati düzeyinde bir ilişkin varsa arka plandaki gizlenmiş kötülüğü göremiyorsun. Gün geliyor, sempatinin de etkisiyle aşırı, sorgusuz sualsiz bir şekilde bu yapıyı savunabiliyorsun. Benimkisi öyle oldu. Ancak 15 Temmuz ile birlikte hakikatı görebildim, düşüncelerim değişti.

Bugün hala “örgütten ayrılmadı” şeklinde bir iddiayı şahsıma hakaret olarak alıyorum. 15 Temmuz darbe girişiminin, sonrasında ortaya çıkan gerçeklerin, itirafların, organize kaçışların üstüne hala bağım devam etseydi bu en başta özbenliğime, ailemin verdiği özsaygıya, babamın ben daha çocukken kurduğu çocuk kitaplığıma, okuduğum kitaplara, sevdiğim yazar/şairlere, demokrasi bilincime, hayatımı anlamlandıran tüm değerlere ihanet olurdu. Bu inancıma, kendime ihanet olurdu.

Meslek hayatı ‘darbe karşıtlığı’ üzerinden ilerlemiş bir gazeteci olarak savunduğum, yanında durduğum bu yapının darbeci çıkması benim için şoke edici, utanç verici olmuştur. Mahkemede başım dik, onurla savunabildiğim bir meslek hayatı bırakmadılar. Geçmişte Yıldıray Oğur’un kendisi ile ilgili kullandığı “kullanışlı aptal” lafıyla dalga geçmiştim. Gün gelecek, o lafın şahsım için hafif kaldığı şeklinde bir hissiyatta olacağımı asla tahmin etmezdim. Kullanılmanın, aptallığın en acı şeklini yaşamış, görmüş oldum. Bugün ne kadarının gerçek ne kadarının gerçek dışı olduğunu bilemediğim bazı önemli yargı süreçlerinde ben habercilik yaptığımı düşünürken onlar haberlerim üzerinden birilerine kötülük yapmışlar. He ne kadar bunun bilincinde değildiysem de hakkına girdiğim insanlar olduğunu görüyorum. Ve hayatımın geri kalnında bunlarla anılmak, bu yük benim en büyük utancım olacak.

Bu ülkede bu utancı bırakarak kaçıp gittiler. Kara bir leke bırakıp kaçıp gittiler. Kandırıp kaçıp gittiler, kullanıp kaçıp gittiler. Ben ise gözaltı kararı çıktığı gün polise gidip teslim oldum. 4 yıldır hapisteyim ve 8 aydır da tek başıma bu hücrede kalıyorum. 4 yıllık bu yalnızlıktan çok şey öğrendim ben, bu sessizlikten en çoğunu…

Zaman gazetesini ben kurmadım, ben yönetmedim. Yayın politikasını, manşetlerini ben belirlemedim. Bunları yapanların hepsi dışarıda. Ben Zaman’da sadece muhabirlik/yazarlık yaptım. Hukuk fakültesi öğrencisiyken adım attığım adliyelerde geçti tüm meslek hayatım. Gazeteciliği çok sevdim. Mesleğimi yaparken de ‘cemaat’ diye bildiğim bu yapıyı masum sandım, açık açık savundum. Şimdi de tüm bu konularda yanıldığımı, hata yaptığımı açık açık söylüyorum. Artık onlarla birlikte anılmak istemiyorum.

Mahkemenin verdiği hapis cezasının infazını çoktan tamamladım. Dışarıda beni bekleyen bir ailem, 4 yıldır göremediği torununu ölmeden önce son kez görebilmek için dua eden 89 yaşında hasta bir babaannem var…

Bakırköy cezaevinin tel örgülerle çevrili avlusunda sabaha kadar ışıklar yanıyor. Perdesiz pencerelerle aydınlıkta uyumaya alıştım. Öyle çok sivrisinek var ki ona alışamadım. Bir saksı top fesleğen olsaydı, işte onun yerini hiçbir şey tutmuyor, bu Ağustos vakti…

Beyanım budur…

Hanım Büşra Erdal

Bakırköy Kadın Cezaevi

M-20

[TR724] 3.9.2020

3.9.2020 [TR724]

Ucuz otomobil artık hayal! [Yusuf Dereli]

ÖTV matrah ve oranlarındaki yeni düzenleme otomobil fiyatlarına zam olarak yansıdı. 1.600 cc motorlarda bir çok modelde 15 ila 20 bin lira arasında değişen zamlar yaşandı. 2.000 cc ve üzerinde ise artış bazı modellerde 100 bin lirayı geçti. Çıplak fiyatı 180 bin lira olan 2.000 cc motor hacimli bir otomobilin Türkiye satış fiyatı 650 bin lirayı geçti!

1 YILLIK MTV GELİRİ 14 MİLYAR TL!

Vergi Uzmanı Ozan Bingöl’ün aktardığına göre toplam vergi gelir gerçekleşmeleri içinde ÖTV gelirleri ortalama yüzde 25’lik paya sahip. Bingöl, “Başka bir deyişle tahsil edilen her 100 TL verginin 25 TL’si ÖTV’den gelir. 2019 yılında 147.1 milyar TL ÖTV geliri tahsil edildi. Bunun 13.8 milyar TL’si Motorlu taşıtlar üzerinden alınan ÖTV idi.” diyor son yazısında.

Sıfır otomobil fiyatlarındaki söz konusu artış, ikinci el fiyatlarına da yansıyor. Son bir yılda ikinci el otomobil fiyatları yüzde 50’den fazla arttı. Son ÖTV artışıyla birlikte asgari ücretliler için ikinci el bir otomobil almak bile mucizelere kaldı.

SATILAN HER 100 OTOMOBİLDEN 52’Sİ 10 YAŞIN ÜZERİNDE

EBS Danışmanlık’ın otomotiv sektörü verileri vatandaşların alım gücünün ne kadar düştüğünü göstermesi açısından önemli. Buna göre ikinci elde satılan her 100 otomobilin 81’i 5 yaş ve üzerinde. Yine satılan her 100 otomobilden 52’si 10 yaş üzerinde. Bu vatandaşların alım gücünün ne kadar düştüğünü gösteriyor.

İKİNCİ EL FİYATLARI UÇTU!

Türkiye’de bugün itibariyle 5 yaşında C segment temiz  bir otomobilin fiyatı 120 bin liradan başlıyor, 170 bin liraya kadar çıkıyor. Kriterleri düşürüp, 10 yaşında bir otomobil almak istediğinizde ise fiyat 80 bin lira ile 100 bin lira arasında değişiyor. Daha da eski, 15-16 yaşında bir otomobilin fiyatı bile 70-80 bin TL! Anadolu’nun efsane modellerinden Doğan SLX’in fiyatı bile sadece 6 ayda 15 bin liradan 30 bin liraya çıktı! Türkiye’de asgari ücretle çalışıp, kirada oturan bir vatandaşın otomobil alması artık hayal!

AVRUPA-TÜRKİYE ARASINDA NE FARK VAR?

Bugün herhangi bir Avrupa ülkesinde 4-5 asgari ücretle 3-5 yaşlarında ikinci el bir otomobil alabiliyorsunuz. Ancak Türkiye’de bunu alabilmeniz için 60-70 asgari ücret ödemek zorundasınız. Avrupalıların 25 bin Euro (yaklaşık 20 asgari ücret) ödeyerek aldığı sıfır otomobilin aynısını Türkiye’de almak için 220 bin lira ödemek zorundasınız. Yaklaşık 90 asgari ücret!

[Yusuf Dereli] 3.9.2020 [TR724]

Alexander Sörloth neden Türkiye’den gitmeli? [Hasan Cücük]

Yabancısı olduğun bir ligde hem de kiralık olarak geldiğin sezonda gol kralı oluyorsun. Oynadığın takım uzun süre zirvenin bir numaralı adayı iken, son dönemeçte peş peşe puan kayıplarıyla şampiyonluğu kaçırıyor. Dahası, takımın aldığı cezadan dolayı Şampiyonlar Ligi’ne gidemiyor. Tam bu sırada seni Avrupa’nın yükselen takımlarından biri istiyor. Alexander Sörloth olsan kararın ne olur? Türkiye Süper Ligi mi, Almanya Bundesliga mı? Bir başka deyişle Trabzonspor mu, RB Leipzig mi?

KULÜPLER KARAMSAR TABLO ÇİZİYOR

Milli takımın kadrosuna bakıp gelecek adına ümitli olduğumu dün yazdım. Bugün meseleye kulüpler düzeyinde bakmak istiyorum. Milli Takım ne kadar ümit vaat ediyorsa, kulüplerimiz o kadar karamsar bir tablo çiziyor. Borç batağında debelenip duran takımlar, çareyi geleceklerini bankalara ipotek etmekte buldu. Yöneticilerin işbilmezliğini iyi değerlendiren AKP rejimi, futbol üzerinde mutlak hakimiyeti kurmak adına kamu kaynaklarını kulüplere açtı. Çiftçiye ucuz kredi vermek için kurulan Ziraat Bankası’nın, Demirören Grubu’nu verdiği krediyle medya devi yapması gibi, bankalar da milyonlar alan futbolcuların mağdur olmaması için kulüplere kredi musluklarını açtı. Bankalar derken, kamu bankalarını kast ediyorum elbette.

Bu arada ekonomik çöküntü yaşayan kulüplere, bir darbe de pandemi vurdu. Seyirci gelirinden olunca, çıkış yolu eldeki maliyeti yüksek oyuncuları çıkarmakta bulundu. Yattığı yerden milyonlar kazanan oyuncuları göndermek pek kolay olmuyor. Kim rahatını bozmak ister ki? Ne skor ne oyun katkısı yapmış ‘yerli’ oyunculara ödenen milyonları görünce, kulüplerin neden iflas noktasına geldiğini anlıyoruz.

Çare belli: Edirne dışında başarılı olmak ve Avrupa’ya oyuncu satmak. Ancak Avrupa kupalarında hüsran yaşadığımız bir dönemden geçiyoruz. Geçen sezon Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor gruplarında sonuncu oldu. Bu yıl Beşiktaş, PAOK’a 3-0 yenilip, Şampiyonlar Ligi rüyasını bitirerek ‘Batı cephesinde değişen bir şeyin olmadığını’ gösterdi. Edirne dışında boy gösteremeyince, oyuncu satmak da zorlaşıyor. Transferler daha çok Süper Lig içinde kalıyor. Çoğu da bonservisi olmayan oyuncular. Bir de maaş maliyetinden dolayı elden çıkarmak için fırsat kollanan isimler.

KAÇ KENDİNİ KURTAR SÖRLOTH!

Manzara bu. Sörloth olsanız kararınız ne olur? Sadece 5 yıldır Bundesliga’da mücadele eden bir ekip RB Leipzig. Bu 5 yılın 4’ünde ligi ilk 4 içinde bitirip Şampiyonlar Ligi bileti almış. 33 yaşında olmasına karşılık büyük işlere imza atan Julian Nagelsmann yönetiminde Avrupa’nın devlerine kafa tutan bir takım kurulmuş. Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynaması asla tesadüf değil. Kadrosuna kattığı genç oyuncuların yıldızı parlıyor. Daha sonra dev kulüplerin gözdesi oluyorlar.

Takımın golcüsü Timo Werner, geçen ay 53 milyon Euro’ya Chelsea’ye gitti. 24 yaşındaki Alman golcü 2016’da yalnızca 14 milyon Euro bedelle kulübe gelmişti. Adı yalnızca Chelsea ile değil Real Madrid başta olmak üzere pek çok dünya deviyle anılıyordu.

Şimdi, takımın bir numaralı golcüsü gitmiş ve genç hocası seni istiyor. Hem Bundesliga’da zirveye oynuyor hem de Şampiyonlar Ligi’nde yarı final başarısı gösteriyor. Süper Lig’de kalsan ne olacak? Attığın 24 gol, yaptığın 9 asist takımımın şampiyon olmasına yetmemiş. Kulübün çalkantılı bir sezon geçirmiş. Şampiyonluk favorisi bir takım sezonda 3 hoca değiştirmiş. Stajyer hocanın durumu ne olur belli değil. Dahası takımın iki önemli ismi ayrılmış. Daha ilk sezonunda gol kralı olduğun bir lig gelişimine katkı sağlayabilir mi? İstanbul kulüplerinde oynayan yabancıların en az 2-3 milyon Euro aldığı yerde senin ücretin 1,5 milyon Euro ise kararın ne olur?

Sadece Sörloth değil, geleceğini düşünen tüm genç yetenekler Süper Lig’den ayrılmanın çaresine bakmalı. Neydi o meşhur slogan? Ha hatırladım, “Biz, bize yeteriz!” Bırakalım genç yetenekler gelişimlerini tamamlayacakları kulüp ve liglere gitsinler. Biz kendi aramızda top çevirip duralım. Arada bir “Avrupa’nın en kaliteli 6. ligiyiz” geyiğini yapmayı da ihmal etmeyelim.

[Hasan Cücük] 3.9.2020 [TR724]

Zorba yöneticilerin sessiz silahı: Algı yönetimi [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Günümüz siyasetinde algı yönetiminin önemli bir yönetim stratejisi haline geldiği bir gerçektir. Seçimleri kazanmak isteyen parti liderleri, algıları yönetmek zorundadır. Aynı şekilde ülkeyi yönetmek isteyen liderler, halkın algılarını kontrol etmeye ve yerine göre değiştirmeye çalışırlar. Ne var ki namuslu, dürüst, ahlaklı, bilgili, ehliyetli ve adaletli liderler algı yönetimine çok da ihtiyaç duymazlar. Çünkü bir devletin politika ve icraatları; kanunlara, adalete ve kamu maslahatına uygun olduğu sürece halkından korkmasına gerek yoktur. “İyi mal reklama ihtiyaç duymaz,” diye bir söz vardır. Aynen bunun gibi, iyi yöneticiler de algı yönetimine ihtiyaç duymazlar. Zira onların yaptıkları işler zaten halk tarafından görülecek, beğenilecek ve güzel algılar oluşturacaktır.

Zorba ve müstebit idarecilere gelince, onlar algı yönetimine mecburdurlar. Çünkü suça bulaşmışlardır ve zulmetmişlerdir. Kendi çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne geçirmişlerdir. Devlet imkanlarını suiistimal etmişlerdir. Lüks ve şatafata alışmışlardır. Egemen olma ve hükmetme arzusu onları yoldan çıkarmıştır. Yani kirlenmişlerdir. Bu yüzden hiçbir zaman halkın gerçekleri öğrenmesini istemezler. Gerçek yüzlerinin bilinmesinden korkarlar. Saltanatlarını kaybetmekten tir tir titrerler.

İşte bu sebeple de medya gücüyle, trol ordularıyla, propagandacılarıyla, satın aldıkları kalemlerle sahte bir gerçeklik kurgular, hakikatlerle halkın arasına kalın duvarlar örerler. Söylemleriyle eylemleri arasında derin uçurumlar oluşur. Halk nezdinde bir “kahraman” ve “kurtarıcı” oldukları yönünde bir algı oluştursalar da her zaman gerçek niyetlerini ve asıl yüzlerini gizlerler. Bulaştıkları ahlaksızlık ve hukuksuzluklar onları hep iki yüzlü davranmaya zorlar. Hakikatte zorba ve sınır tanımaz insanlar olsalar da, korkunç bir algı çalışması yaparak kendilerini “alternatifsiz tek lider” gibi gösterirler.

Bunun bir adım ilerisi — teokratik yönetimlerde de gözlemlendiği üzere — devlet başkanlarının kendilerini kutsal ve dokunulmaz bir zırha bürümesidir. Bunu da bazen kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki vekili ve temsilcisi gibi göstererek, bazen Tanrı tarafından özel seçilmiş insanlar oldukları imajını oluşturarak, bazen yüce ve aşkın bir kısım vasıf ve unvanlar kullanarak, bazen de dinin koruyuculuğuna soyunarak yaparlar. Bunu her zaman kendileri yapmak zorunda da değillerdir. Hatta çoğu zaman bu tür bir imaj ve algı, etraflarındaki mutlak biat aldıkları veya çıkar ortağı oldukları adamları tarafından oluşturulur.

Oluşturdukları “kurtarıcı lider” imajının yara almaması, dolayısıyla da iktidarlarının sarsılmaması için de olağanüstü bir gayret gösterirler. Ne zaman hata ve yanlışları dile getirilse hemen sunî gündemler oluşturur, kamuoyunu yanıltırlar. Başarı ve zaferlerini köpürte köpürte anlatırken, başarısızlık ve fiyaskolarını ise ustalıkla gizlerler. Gizleyemedikleri durumlarda da suçu yükleyecek bir “günah keçisi” bulmakta zorlanmazlar. Bu bazen ülke içindeki siyasi partiler veya sosyal hareketler olurken, bazen de dış güçler veya uluslararası mihraklar olur.

Vazifeleri gereği zaten yapmak zorunda olmalarına bakmaksızın yol, köprü, tünel, havaalanı gibi kamusal hizmetleri büyük bir lütufmuş gibi sürekli gündemde tutarlar. Bununla kendilerinin ne kadar vatansever ve hizmet ehli yöneticiler olduklarını ispatlamaya çalışırlar. Ülkenin bekasını kendi bekalarına bağlarlar. Öyle bir algı çalışması yaparlar ki sanki onlar gitse ekonomi çökecek, ülke batacak, devlet yıkılacaktır. İnsanların sık gördükleri kişileri daha çok sevecekleri ve onlara daha çok güvenecekleri gerçeğinden hareketle her yere liderlerinin resimlerini asarlar. Ekranlara sürekli onları çıkarırlar. Televizyon ve radyolardan sürekli konuşmalarını verirler. Bu da algı çalışmasının farklı bir boyutudur.

Müstebit idareciler ne zaman ülkedeki atmosfer kendi aleyhlerine dönmeye başlasa, itibar ve iktidarlarına halel gelmemesi için hemen bilindik oyunlarını oynamaya koyulurlar. Bir anda “Müslümanlığı tehlikeye sokacak” olaylar patlak veriverir. Ya kutsallara saldırılır ya camiler kundaklanır ya başörtüsüne laf söylenir ya irtica tehlikesi hortlatılır ya da bir şekilde danışıklı dövüşle Müslümanlar provoke edilir. Böylece onlar, kendisini dinin ve Müslümanların hamisi gibi gösteren liderlerin etrafında kenetlenmeye başlar.

Zorba yöneticilerin, beyin yıkama aracı olarak başvurdukları değişmeyen yöntem, propagandadır. Edward Bernays, Propaganda isimli eserinde, “Propaganda hükümetin görünmeyen yürütme organıdır,” der. Günümüzde propaganda yapmayan hükümet yok gibidir. Hemen her yönetici, yönettiği insanların duygu ve düşüncelerini etkilemek ve değiştirmek ister. Fakat propaganda yapma kadar onun nasıl yapıldığı, hangi araçların kullanıldığı da önemlidir.

Zorba yönetimlerde yapılan propaganda, olumsuz propagandadır. Düzenbazlık ve sahtekarlığa dayanır. Bu yüzden yanıltıcı ve aldatıcıdır. Hatta onlar düşmanlarını yıpratmak, ruhsal bir çöküntü içine sürüklemek ve yok etmek için kara propagandayı kullanmaktan da çekinmezler. Dolayısıyla yalan, hile, entrika, iftira, sahte delil üretme, sinsilik, ikiyüzlülük, birbirine düşürme, tehdit, şantaj dahil olmak üzere hedefe ulaşma adına her yolu mubah görürler. Daha çok, duygusal sözcükler kullanarak, kitlelerin his dünyasına hitap ederek onlarda istedikleri kanaat ve inançları oluştururlar. Kendisine karşı halkta sevgi ve ilgi oluşturmaya, muhalif ve düşmanlarına karşı ise sürekli kin ve nefretleri körüklemeye çalışırlar.

Zorba yönetimlerin yapmış olduğu algı yönetimi ve propagandanın en büyük sermayesi, yalandır. Bu tür yönetimlerde yalan söylemek o kadar sıradanlaşır ve fazlalaşır ki onlar söyledikleri yalanlarla âdeta bir yalan imparatorluğu kurarlar. Hikayeler uydurur, istatistikî bilgileri tahrif eder, olayları çarpıtır, iftira atar, karalar, asılsız söylentiler çıkarırlar. Çünkü algıları yönetme daha doğrusu zihinleri saptırma adına yalan söylemek zorundadırlar. Bu yalanlar süreklilik arz edince halk nezdinde de meyve vermeye başlar. İnsanlar, devletin zirvesindeki bir kişinin en büyük devlet meseleleriyle ilgili sürekli bir şekilde yalan söyleyeceğini akıllarına sığdıramadıklarından bir süre sonra onlara inanmaya başlar.

Zorba yöneticiler, hem boyun eğdiremedikleri hem de iktidarları adına potansiyel tehlike gördükleri insanlardan nefret ederler. Bu yüzden onlara karşı amansız bir mücadeleye girişirler. Ellerinde tuttukları devasa güç ve imkanları kullanarak onlara duyulan güveni yok etmeye, onları itibarsızlaştırmaya ve diskalifiye etmeye çalışırlar. Tabi ki bunu da algı yönetimiyle yaparlar. Onlar hakkında yalan ve iftiralar uydurur, karalama kampanyası yürütür ve böylece zihinlerde olumsuz algıların oluşmasını sağlarlar.

Dizi ve filmlerle halkın uyutulması, evlendirme veya yarışma programlarıyla insanların uyuşturulması, spor ve eğlence faaliyetleriyle biriken enerjinin başka yöne kanalize edilmesi de algı yönetimlerinin bir parçasıdır. Böylece insanlar devlette olup bitenlere karşı daha alakasız kalır, apolitik bir hüviyet kazanır, eleştiri ve tenkit kabiliyetlerini yitirirler.

AKP’nin Algı Yönetimi

Bu bilgiler ışığında AKP’nin ve Erdoğan’ın yönetim anlayışlarına bakıldığında, onların nasıl profesyonel birer algı yöneticisi ve manipülatör oldukları rahatlıkla görülecektir. AKP’nin uzun yıllar iktidarda kalabilme başarısının altında yatan en önemli etkenlerden biri budur. O, bir taraftan ülke menfaati adına çok başarılı işler yaptığı algısını sürekli canlı tutmuş, diğer yandan da muhalifleri aleyhine her daim nefret pompalamıştır. İktidar seçkinleri, bir taraftan var olan başarılarla ilgili algıyı, olduğundan on misli fazla göstermiş, diğer yandan yolsuzluk, hırsızlık ve hukuksuzluklarını halkın gözünden ustaca gizlemişlerdir. Gizleyemediklerini de ya tevil etmiş ya da başkalarına yıkmışlardır.

Şayet Erdoğan ve çevresi, özellikle son on yıldır ortaya çıkan çok büyük sorun ve olumsuzlukların altından bir şekilde sıyrılmayı başardıysa, bunu algı yönetimi ve propaganda faaliyetleriyle başarmıştır. Normal şartlarda bir hükümetin 17-25 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk dosyaları karşısında ayakta kalabilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde AKP hükümeti, kontrollü 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bunu bahane ederek Türkiye’nin en büyük dinî ve sosyal hareketine karşı göz göre göre acımasızca soykırım uyguladıysa bunu da yine yalanlarına, propaganda faaliyetlerine ve algı çalışmalarına borçludur.

AKP, sadece algı operasyonları yapmakla kalmamış, inşa ettiği algıları yıkma ihtimali bulunan bütün faaliyetlerin de önüne geçmiştir. Muhalif siyasetçileri etkisiz hale getirmesinin, Hizmet hareketine karşı cadı avı başlatmasının, medyada tekel kurmasının, kendisini eleştiren kalemleri tek tek saf dışı etmesinin, muhalif basın organlarını susturmasının, aksi yönde haber yapan gazete ve dergi arşivlerini yok etmesinin sebebi de budur.

AKP, gerçeklerle yüzleşememeye ve gerçekleri yönetememeye başlayınca, bütün imkânlarını algı yönetimine sarf etti. Ekonominin iflasa doğru gittiği, işsizliğin her geçen gün tırmandığı, istihdamın hiç olmadığı kadar azaldığı, iç ve dış borcun tavan yaptığı bir dönemde, ekonomi bakanı hâlâ dünyanın sayılı güçlerinden biri olduğumuzu söylüyorsa, bunun tek sebebi algı yönetimine mecbur olmalarıdır.

AKP’nin propaganda faaliyetlerinin, özellikle dindar ve cahil kesim üzerinde son derece etkili olması onlara cesaret vermektedir. Her yalanlarına inanan, her söylediklerini doğru kabul eden bir kitle olduğu sürece AKP de algı yönetiminden vazgeçmeyecektir.

Ne var ki algı yönetiminin de bir sınırı vardır. İnsanlar, masa başında üretilen sanal gerçeklik uğruna bir süre olgusal gerçekliklerden kopsalar da, bu hiçbir zaman ilelebet sürüp gitmez. Yalanlar asla uzun süre gerçekler karşısında üstünlük sağlayamaz. Algı yönetiminin başarısı, biraz da olgusal gerçekliklere dayanmasına bağlıdır. Algısal gerçeklerle sahadaki gerçeklerin arası açıldıkça algıyı yönetmek de zorlaşır. Uydurma rakamlarla, hedefi belli istatistiklerle, gözbağcılıkla bir ülke uzun süre yönetilemez. Halkın gözünü açacak haberlerin neşredilmesi, eleştirilerin yükselmesi, gerçek bir muhalefetin yapılması, gerçeklerin konuşulması da girilen karanlık tünelden çıkışı hızlandıracaktır.

Bir sonraki yazımızda meselenin dinî veçhesi üzerinde durmaya çalışacağız.

 [Dr. Yüksel Çayıroğlu] 3.9.2020 [TR724]

Yeter artık, insanlar ölüyor! [Av. Mehmet Tahsin]

Bu yazıyı, adil yargılanma talebiyle ölüm orucuna başlayan Mustafa Koçak’ın geçtiğimiz nisan ayında hayatını kaybetmesi üzerine yazmaya başlamıştım, yarım kaldı. Ben yazıyı tamamlayamadan maalesef bir kişi daha hayatını kaybetti. Geçen hafta Avukat Ebru Timtik’in 238 gündür sürdürdüğü ölüm orucu sonunda hayatını kaybetmesi üzerine tamamlama kararı aldım.

Aşağıda anlatacağım nedenlerle müebbet hapis cezası alan, ancak hakkındaki suçlamaları kabul etmeyerek adil yargılanma talep eden Mustafa Koçak, ölüm orucuna başlamış ve 297’inci günde henüz 28 yaşındayken hayata veda etmişti.

İddiaya göre Mustafa Koçak, Merhum Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı makamında vahşice katleden canilere silah ve yer sağlayan kişiymiş!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


İlk duyduğunuz zaman kulağınıza oldukça rahatsız edici geliyor.

İddiaya göre diyoruz, zira bu iddia tamamen bir “gizli tanık” ifadesine dayanıyor, başka delil yok. Bu ifadeler üzerine Mustafa Koçak yargılanmış ve müebbet hapse mahkûm edilmiş.

Ancak her nasılsa serbest kalan ve soluğu Almanya’da alan gizli tanık, bilahare mahkemeye gönderdiği mektupta söz konusu ifadeleri ağır baskı ve işkence altında verdiğini açıklamış. Mustafa Koçak ve avukatı, tanığın yeniden dinlenmesini istemiş fakat mahkeme bu talebi reddetmiş.

Peki gizli tanığın iddia ettiği gibi, Mustafa Koçak Savcı Kiraz’ın katillerine yer ve silah sağlamış mıdır? Bilmiyoruz. Kendisi bunu kabul etmemiş. Buna dair sonradan geri çekildiği söylenen gizli tanık beyanından başka bir delil yok.

Yargının işi bunu ortaya çıkarmak. Ama bunu yapmayıp sadece tartışmalı bir gizli tanık beyanıyla yetinen mahkeme, belki de gencecik bir insanın daha ölümüne neden oldu.

Geçen hafta, yine adil yargılanma talebiyle başladığı ölüm orucunun 238’nci gününde hayata veda eden avukat Ebru Timtik gündeme damga vurdu. Timtik’in hayatını kaybetmesi pek çok kesimden tepki aldı. Muhalifler Erdoğan iktidarını suçlarken, iktidar ve yandaşları ise ölen avukatın bir terörist olduğunu vurgulayan yayınlar yaptılar. Hatta içlerinde “iyi ki öldü” diyenler hiç de azımsanmayacak kadar çoktu.

Dün konuya ilişkin bir açıklama yapan Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, açlık grevi yapanları “Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı katleden terör örgütü mensuplarına destek” vermekle suçladı ve avukat Ebru Timtik’in ölümüne tepki gösterenleri tehdit etti.

Ebru Timtik ve arkadaşları neyle suçlanıyor?

Ebru Timtik ve arkadaşlarının neyle suçlandığını medyadan öğrenebiliyoruz. İddianamesini görmedim. Ama her olayda olduğu gibi iddianamedeki “önemli detaylar” sanık avukatlarından önce havuz medyasına servis edilmiş. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede şüphelilerin ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ suçundan 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapsi istenmiş.

Habere göre, sanıklara yöneltilen suçlamalar, “örgüt mensupları gözaltına alındığında veya tutuklandığında avukatlığını üstlenmek, yanlarına gelip gitmek, örgütün talimatları doğrultusunda şahıslara, ‘gözaltında, mahkemede, cezaevinde nasıl hareket edeceklerinin’ talimatını vermek, cezaevinde tutuklu veya hükümlü örgüt üyeleriyle örgüt yöneticileri arasında aracılık (kuryelik) işlemi yapmak…” şeklinde.

Dikkatinizi çekerim. Bu kişiler avukat. Elbette bu sayılan eylemler avukatlık mesleğinin gereği olarak yapılan son derece legal işler. Görünen şu ki; savcılar her zaman olduğu gibi iddianamenin açıkta kalan yerlerini gizli tanık beyanlarıyla tamamlamış!

Yargılama sürecindeki garabetler ise apayrı.

Şimdi okuyacaklarınız çok tanıdık gelecek sizlere. Çünkü Hizmet Hareketi mensuplarının yargılamalarında yüzlerce örneği yaşandı ve bu örneklerin birçoğunu da TR724 sayfalarında okudunuz.

Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Sezgin Tanrıkulu şunları anlatıyor: “10 Eylül 2018’de (tutuklu avukatların) İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan ilk duruşmalarında tahliye edilmişlerdi… Ancak tahliye olamadılar. Tahliye kararı veren mahkeme heyeti dağıtıldı. Yerlerine başka bir heyet atandı. O heyet tahliye kararını geri aldı ve yeniden tutuklama kararı verdi. Ve hızla ama hızla adil yargılanma ilkelerine aykırı bir şekilde yargılama yaptı. Ağır cezalar verdi. Savunmayı hiç dikkate almadı. İstinaf mahkemesi duruşma yapmadan kararı onayladı.”

Sezgin Tanrıkulu konuşmasının devamında “tutuklu avukatların tek talebinin adil yargılanmak” olduğunu vurgulayarak, Yargıtay’ın bir an evvel dosyayı ele alması ve adil yargılamanın önünü açması için çağrı yapıyor.

Anahtar kelime Adil yargılanmak!

Adil Yargılanma Hakkı anayasal bir hak olduğu gibi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin 70 yıl önce imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen evrensel bir haktır. AİHS 6. Madde Adil Yargılanma Hakkı başlığı altında Masumiyet Karinesi ve Savunma Hakkı’na da yer vermektedir.

Başta ifade ettim. Gerek Mustafa Koçak gerekse Av. Ebru Timtik’in iddianamesini görmedim. O yüzden bir hukukçu olarak peşinen suçsuzlar ya da suçlular demiyorum.

Bu insan suç işlemiş olabilir. Azılı bir katil olabilir… Hatta darbeci de olabilir… Bu durum onun adil yargılanma hakkını veya savunma hakkını elinden almayı gerektirmez.

Ama ortada bir gerçek var ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “adil yargılama” konusunda fazlasıyla sabıkalı.

Devletin en önemli koltuklarını işgal edenler, henüz yargılaması bile başlamamış insanları kolayca terörist ilan etmekte mahzur görmüyor. İktidar medyasına polis ve yargı mensuplarınca sızdırılan bilgilerle masum insanlar bir anda terörist ilan ediliyor. Ardında bu haberler delil olarak sanıkların dosyasına giriyor!

İktidara göre şekillenmiş, moda tabirle “siyasetin köpeği” haline gelmiş yargıçlar Cumhurbaşkanı veya İçişleri Bakanı’na rağmen bir karar verebilecek durumda değiller.

Türkiye, Hukukun Üstünlüğü Endeksi (Rule of Law Index) sıralamasında her geçen yıl istikrarlı bir şekilde listenin alt sıralarına doğru ilerliyor. 2019 yılı raporunda Türkiye 126 ülke arasında ancak 109’uncu sırada kendine yer bulabilmiş. Temel Haklar kategorisinde Venezuela’nın bile altında!

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre hak ihlallerinde Türkiye ilk sırada. Son 60 yıl içinde AİHM’nin hükmettiği her 10 ifade özgürlüğü ihlalinden en az 4’ü Türkiye’den.

İktidara biat etmeyen kesimler ise evrensel hukukta asla suç teşkil etmeyen eylemleri nedeniyle ya hapislerde çürümekte ya dışarıda sivil ölüme mahkûm edilmiş ya da sürgünde…

Böyle bir ortamda gerçekten suç işlemiş birini yargılayıp cezalandırsanız bile size kimse inanmaz. Kaldı ki gerçekten suç işleyenler her nasılsa iktidarın himayesi altına giriveriyor. Mafyası, katili, uyuşturucu baronu, IŞİD eylemcisi veya tecavüzcüsü adliyelerin ön kapısından alınıp kaçma şüphesi yok diye arka kapıdan salınıyor.

Böyle bir ortamda adil yargılamadan söz edilebilir mi? Bu ülke için hukuk devleti demek mümkün mü?

[Av. Mehmet Tahsin] 3.9.2020 [TR724]

Ege’de yangın çıkarmak! [M.Nedim Hazar]

Carl Philipp Gottlieb von Clausewitz (1780-1831) yalnızca bir komutan değil, mühim bir entelektüeldi de.

Bu Prusyalı generalin yazdığı “Savaş Üzerine” isimli enfes bir kitap vardır ve burada şöyle der, “Savaş siyasetin başka yollardan devamıdır.”

“Bir yangını başlatmak elinizde olabilir ama bitirmek size bağlı değildir,” gibi bir cümle vardı kim söylemişti hatırlamıyorum.

Savaş için de benzeri şeyler söylenmiştir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Perinçek’in piri Mao Zedung ünlü kitabı “Yangını Ben Başlattım”da , “Enginleri fethetme ruhuna sahip değilseniz, Marksizm-Leninizm’i öğrenmeye kalkmak çok tehlikelidir,” derken ideolojilerin temelinde yer alan işgal ve yayılmacılığa vurgu yapar.

Avrupa (Başta Almanya ve Yunanistan) birkaç günden beri Erdoğan’ın generallerine verdiği ama generaller tarafından reddedilen bir emrin yankısıyla çalkalanıyor.

Die Welt gazetesi geçtiğimiz Salı günü “Erdoğan’ın hesaplanmış savaşı” başlıklı bir kulis haber yayınladı.

Haberde Erdoğan’ın generallerden bir yunan gemisini batırmasını istediği ancak komutanların bunu reddettiği yazıyordu. Çok eskiden değil geçen hafta yaşanan diyalogdan sonra bir talepte daha bulunuyor Erdoğan: “Gemiyi batırmadınız, hiç olmazsa bir uçak düşürün.” Ancak bunu da reddediyor generaller.

Damat Bey her ne kadar ekonomi şahlanıyor, hep beraber uçuyoruz filan diyorsa da Türk ekonomisinin tarihinin en karanlık dönemini yaşadığı artık sır değil. Türkiye her an iflas bayrağı çekecek bir taşra bakkalı gibi. Borç gırtlağa dayanmış, raflar bomboş, müşteri yok. Kira ağır, elektrik su faturaları ödenmiyor vs.

Suriye meselesinin bidayetini hatırlayın. Hakan Fidan o taraftan bizim tarafa birkaç füze yollayıp savaşı başlatacak eylem yapabileceğini söylemişti.

Bu nedenle Erdoğan’ın ülkedeki tıkanıklığını unutturmak ve süre kazanmak için bir savaş istediği tahmin ediliyor. Böyle bir hamle hemen hiç kimse için sürpriz olmayacaktır.

Bir belgeselde ünlü faşist diktatör Mussolini’nin, “Ekonomi zorlanıyor, işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılıyordu. Sonra aklıma harika bir fikir geldi: Savaşmak…” dediğini işitmiştim.

Dolayısıyla Erdoğan’dan herhangi bir maraz çıkarmamasını beklemek şaşırtıcı olacaktır. İnsanların şaşırması gereken şey Erdoğan’ın barış dili kullanması olmalıdır.

Ancak meselenin çok daha mühim bir boyutu var kanaatimce.

Haberin yayınlandığı gazete havuz medyası gibi, dakikada üç beş yalan üfleyen iktidar bülteni filan değil. Bu haberden bir gün sonra Bloomberg’de yayınlanan bir yorumdan da anlaşılacağı üzere böyle bir emir ve reddediş yaşanmış.

Esas soru şu olmalı:

Die Welt gazetesine bu bilgi nasıl ulaştırıldı?

Amerikan ya da herhangi bir Avrupa istihbarat birimlerinin yaptığı ortam dinlemesi mi (ki Almanya ve Hollanda’nın bu konuda aktif olduğu biliniyor ve bizzat Erdoğan tarafından kabul edilmişti), yoksa Türk ordusu içinden birilerinin haberi sızdırması mı?

Artık ‘fetö fütö’ de diyemeyecekleri için benim şahsi kanaatim ikinci ihtimal.

Ordunun içindeki Avrasyacı kliğin Erdoğan’ı zor duruma düşürmek için bir hamle yapmış olması yüksek ihtimal.

Erdoğan böyle bir emir verdi mi, yoksa ordunun içindeki birilerinin mi uydurması, verdiyse bu haberi kim Alman medyasına uçurdu bunlar hep merak konusu.

Ancak esas korkutucu olan ise Erdoğan’ın savaş arzusunu artık gemleyememesi.

Bir yangın çıkarmak istiyor ve mümkün mertebe kontrol edebileceği bir yangın olmasını istiyor Erdoğan.

Ancak tarihte böyle bir örnek yok.

Yangın bir başlarsa ne tarafa yayılacağı ve ne kadar büyüyebileceğini çıkaranlar bile tahmin edemez.

Allah masumları korusun!

[M.Nedim Hazar] 3.9.2020 [TR724]

Hırsızlar, hayat neşemizi çaldılar! [Ahmet Kurucan]

İki gün önce, iki telefon görüşmesi yaptım.

Nedense bu görüşmelerin hasılası olan hissiyatımı sizlerle paylaşmak geldi içimden.

Şöyle başlayayım.

15 Temmuz’u takip eden ve Hizmet’in günah keçisi ilan edilip mensuplarına hayatın zehir edilmeye başlandığı günlerdi.

Eşim başta olmak üzere yakın çevreme dedim ki: “Hayat neşemizi çaldılar!”

Çok mana veremediler belki ilk etapta.

Ama Perşembe’nin geleceği Çarşamba’dan belliydi.

Bunu görmek için kâhin olmaya da gerek yoktu.

Evet, hayat neşemizi çaldılar.

Her şeye rağmen hayata tutunmaya çalışmamız işin başka boyutu.

Bu yapılmalı ve yapıyoruz.

Ya da daha iddiasız bir cümleyle yapmaya gayret ediyoruz.

Geleceğe ümitle bakılmalı ve bakıyoruz.

Hayat geçmişe doğru yaşanmaz ve yaşamıyoruz.

Ama eski neşemiz yok.

Bunu da inkâr etmemeliyiz.

Son tahlilde insanız.

Demirden, çelikten, tunçtan, mermerden değil herkes gibi etten, kemikten insanlarız.

Aklımız kadar duygularımız da var.

Ve bazen oluyor ki duygularımız aklımıza galebe ediyor.

Bir yere kadar tahammül ediyoruz.

Sonra?

Sonra tıkanıp kalıyoruz.

Çünkü hayata seni bağlayan ve motive eden en önemli gücünü yani hayat neşeni, yaşama zevkini kaybetmişsin.

Evet, tam 4 yıl önce yaptım bu tespiti.

Bugün de farklı düşünmüyorum.

Aksine bu sürede yaşanan hadiseler kanaatimi pekiştirdi.

İşte bahsini ettiğim telefon konuşmaları bunun göstergesi.

Bir dostum aradı nasılsın demek için.

Sesimi özlemiş sağ olsun.

İyiyim dedim ama benim bile inanmadığıma o nasıl inansın!

Ahizenin öte ucundan keyifsiz olduğumu anladı.

Ses tonum halet-i ruhiyemi yansıttı okyanus ötesine demek ki.

“Ne var? Hayrola?” dedi.

“Hayat neşemizi çaldılar” dedim hemen.

Ve anlatmaya devam ettim.

Ortak bir dostumuz var onunla.

“Sen telefon açmadan biraz önce onunla yazışıyordum. Selahattin Pınar’ın bestelediği ‘Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım’ şarkısını göndermiş bana. Ben de ona bu şarkının hikayesini gönderdim” dedim ve anlattım.


Dinledi, dinledi, dinledi ve ardından şunu söyledi.

“Ben de geçen gün birine dedim ki, eskiden yaşama zevki diye bir şey duyardım. Onun ne olduğu bilmiyordum. Şimdi kaybedince anladım.”

Telefonu kapattıktan sonra düşündüm.

O, ister benim tabirimle “hayat neşesinin” isterse kendi ifadesiyle “yaşama zevkinin” varlığından haberdar değilmiş.

Hayatının tabii akışı içinde neşeyi aramadan bulmuş, farkına varmadan sahip olmuş ve yaşamış.

Ama ya şimdi?

İşte onu yitirmiş ve yitirdiği an farkına varmış sahip olduğu değerin.

Gördüğünüz gibi 4 yıl sonra da olsa aynı noktada buluşuyoruz onunla.

İkinci telefon konuşmasına geçeyim.

Can kardeşim diyebileceğim birisi aradı sabahın erken bir vaktinde.

Kucağında 8 yaşında bir kız çocuğu.

Tanımıyorum.

Ama yüzünden masumiyet akıyor.

Melek yüzlü derler ya!

Aynen öyle.

“Haydi söyle, söyle” dedi can kardeşim o ürkek bakışlarla hayatında ilk defa gördüğü adama bakan çocuğa yönelerek.

Çocuk başladı konuşmaya.

Beni önce sevince sonra üzüntüye, gama, kedere sevk eden cümlelerini tek tek söylemeye.

“8 gün sonra babam çıkıyor!” dedi önce yüzünden gülücükler saçarak.

“Ben 1,5 yaşındaydım babam hapse girdiğinde.

Şimdi 8 yaşındayım.

6 yıldır hapiste babam ama 8 gün sonra çıkıyor.”

Nasıl sevinçli, nasıl neşeli bir görseniz.

Sevincine ortak oldum onun.

Güldüm, neşelendim ekranın diğer yüzünde.

Sonra…

Telefonu kapattım ve ağladım, ağladım, ağladım.

Kendimi toparlayamadım.

“Nelerle teselli oluyor, nelere seviniyoruz Ya Rab?” dedim kendi kendime.

Melek gibi bir insana yapıştırılan terörist damgasıyla hayatından çalınan 6 koca yıl.

Dile kolay.

Tam 72 ay.

288 hafta.

2190 gün.

52.560 saat.

3,153.600 dakika.

Şairin ifadesiyle “dakikanın aydan farksız” olduğu dört duvar arasında geçen bir ömür.

Ya eşi?

Ya hayatının 6,5 yılını babasız geçiren kız çocuğu?

Kim geri verecek bu yıllara onlara?

Yaşadıkları eziyet, çektikleri sıkıntı, üzüntüleri kim telafi edecek?

Belki siz de üzüldünüz şimdi.

“Daha bunlar ne ki? Bundan çok daha kötüleri var,” diyorsunuz ihtimal.

Biliyorum ve farkındayım.

Beni kahreden de onlar zaten.

Uzatmayayım.

Hayat neşemizi çaldılar demiştim.

Aldılar değil, çaldılar diyorum.

Çaldılar gerçekten.

Yüzlerin, binlerin ve hatta milyonların hayat neşesini çaldılar.

Hırsızlar.

[Ahmet Kurucan] 3.9.2020 [TR724]

Bilim Kurulu üyelerinden ailelere balık yağı uyarısı

Bilim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Ateş Kara, Prof. Dr. Hasan Tezer ve çocuk sağlığı uzmanları Prof. Dr. Ayper Somer, Prof. Dr. Güldane Koturoğlu, Dr. Cihan Avaroğlu uzun yıllardır çocuk gelişimi- bağışıklığı için ilk tercih olarak kullanılan balık yağının kullanımında uyarıda bulundu.

Bilim Kuurlu üyeleri balık yağlarındaki EPA-DHA oranının önemini vurgularken, balık yağının etkisinin azalmaması için oksijenle temas etmemesi konusunda uyardı. Uzman Eczacı Levent Gökgünneç ise pazarda Omega 3 konusunda kirlilik yaşandığını belirterek, "Eczaneden güvenilir olanı bulup, almak zorlaştı. Çok ucuz olduğunda bilinmelidir ki Ayçiçek yağı alınması ihtimali yüksektir" dedi.

Covid 19 salgını, tüm dünya üzerinde yayılmaya ve korkutmaya devam ediyor. Ülkemizde 21 Eylül’de yüz-yüze eğitimin başlaması planlanırken, yaz tatiline gidenler sonbaharla birlikte evlerine döndüğü için salgının artışı bu insan hareketlerinden olumsuz etkilenecek. Bir de havaların soğuması nedeniyle grip, soğuk algınlığı gibi mevsimsel enfeksiyonların ortaya çıkacak olması aileleri çocuklarının bağışıklık sistemi için önlem almaya zorluyor. Bu üç etkili tehlike karşısında çocuk bağışıklık sistemini korumak-desteklemek için Sağlık Bilim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Ateş Kara, Prof. Dr. Hasan Tezer ile çocuk sağlığı uzmanları Prof. Dr. Ayper Somer, Prof. Dr. Güldane Koturoğlu, Dr. Cihan Avaroğlu aileleri uyardı. Uzmanlar “Uzun yıllardır çocuk bağışıklık-gelişimi için ailelerin ilk tercihi balık yağı olmuştur. Balık yağının havadaki oksijenle buluşması oksidasyona, bu da koku, içerik, etkinliğinin azalmasına neden olur. Çocuk içmek istemez. Bu nedenle kullanımında oksijenle birleşmemesi için güncel teknolojilerle üretilen tercih edilmelidir” dedi.

"Bağışıklık sisteminin zırhı Omega 3"

Sağlık Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Ateş Kara, sonbahar mevsimi, yüz-yüze eğitim sürecinin yaklaşması, Covid-19 sürecinde artan vakalara karşı aileleri uyardı. Bu dönemde çocuklarda bağışıklık sisteminin mutlaka desteklenmesini gerektiğini, mevsimsel olarak enfeksiyon sıklığının artmasının doğal bir süreç olduğunu söyledi. Kara, bağışıklık sistemi üzerinde balık yağı etkisi ile ilgili araştırma sonuçlarını da yorumlayarak sözlerine şöyle devam etti:

“Normal koşullarda bir çocuk 6-8 yaşına kadar olan dönemde yılda 6 ila 8 kez üst solunum yolu enfeksiyonu geçirebilir. Çocukların sağlıklı gelişim süreci içinde belirli oranda yağlara ihtiyacı vardır. Bu süreç aslında anne karnına düşmeden önce başlar. Beyin ve bağışıklık sisteminin oluşum ve gelişimi, fonksiyonlarının devamı, sinirlerin birbirleri konuşabilmesi, iletişiminin de en ideal şekilde devamı için mutlaka doğru oranda DHA’ya, belli oranlarda da EPA’ya ihtiyacı vardır. Omega 3, EPA, DHA’nın dışarıdan çocuğa bir şekilde verilmesi gerekir. Çünkü Omega 3 yağ asitleri vücutta sentezlenmeyen, dışarıdan alınması gereken uzun zincirli yağ asitleridir. Yapılan bilimsel çalışmalarda anne karnında, doğum sonrasında Omega 3 alımının bebeğin bağışık sistemini güçlendirerek ileride ortaya çıkması olası hastalıkları önlemede yararlı olduğunu gösteriyor. Ayrıca Omega-3 eksikliği yaşayan bebeklerde ileri ki yaşlarda kronik hastalıklar, kalp damar sistemi hastalıkları, şişmanlık, tip 2 diyabet, kanser gibi hastalıklar diğer bebeklere oranla daha fazla görüldüğü belirtiliyor.”

"EPA-DHA oranı çok önemli"

İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ayper Somer, çocuk gelişiminde Omega 3 ve EPA-DHA oranının çok önemli olduğunu söyledi. Prof. Dr. Ayper Somer sözlerine şöyle devam etti:

“Omega 3 yağ asitlerinin en önemli iki bileşeni EPA ve DHA’dır. Özellikle beyin dokusunda DHA oranı daha yüksektir. Çocuk gelişim sürecinde çok önemli görevi üstlenen Omega 3 ihtiyacının karşılanması için haftada en az iki kez her biri 250 gr olacak şekilde yağlı balık, bitkisel olarak keten tohumu, semizotu gibi yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller vs. tercih edilebilir. Ancak beslenme ile her zaman yeterli Omega 3 ihtiyacı karşılanmayabilir. Bu durumda Omega 3 desteğindeki EPA/DHA oranlarına mutlaka dikkat edilmelidir. Genellikle önerilen günde 250-300 mg EPA+DHA’dır. Yetişkinler için EPA, hamileler, emziren anneler ve çocuklar için DHA değeri önemlidir. Beynin yüzde 60’ı yağ, bu yağı oluşturan Omega 3 yağ asidi DHA’dır. 2014 yılında Oxford Üniversitesi yaptığı kontrollü bilimsel deneyde Omega 3’ün beyin hücreleri arasındaki boşluklardan daha kolay atlamasını sağlayarak; öğrenmeyi çabuklaştırdığı, hafıza ve dikkat yeteneğini geliştirdiğini ortaya koydu.”

"Oksidasyona dikkat"

Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Cihan Avaroğlu, balık yağı ve oksidasyon konusunun geçmişinin aslında uzun yıllara dayandığını söyledi. Konu ile ilgili olarak Dr. Cihan Avaroğlu şunları söyledi: “İzlanda, Güney Kore, Yeni Zelenda, Avusturalya’da yapılmış çok sayıda bilimsel çalışmaların sonuçlarına göre; uzun zincirli ve doymamış yağ asitleri olan Omega 3 balık yağları oksidasyona daha da yatkındır. Ayrıca Omega 3 balık yağlarında raf ve kullanım ömrü arasındaki fark gözden kaçırılmamalıdır. Üretim aşaması tamamlanan ürünün son kullanıcıya kadar olan sürede değer kaybına uğramaması, tüketicinin kullanmaya başladığı andan itibaren ürünün bitimine kadar olan sürede de etkinliğini yitirmemesi gerekir. Oysa balık yağlarında tüketicinin kapağı açması ile birlikte oksidasyon başlar. Kaldı ki bir kere açılıp, bırakılmaz, günlük olarak kullanılır. Bu durum göz önüne alındığında Omega 3 balık yağlarının ne kadar hızlı oksidasyona uğrayarak renk, koku, görünüm, tat ve içerik olarak değişime uğrayacağı aşikardır. Yaklaşık 20-24 günde değerlerde bozulma başlar. Doğal olarak da çocuk içmek istemez. Bu nedenle güncel teknolojilerle üretilmiş, tek tek paketli formlar tercih edilmelidir.”

"Omega 3 öğrenmeyi kolaylaştırır"

Sağlık Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Tezer balık yağının çocuklarda hiperaktivite-dikkat eksikliği-odaklanma süresi ile ilgili bilimsel çalışmaları yorumladı. Prof. Dr. Hasan Tezer konuyla ilgili şunları söyledi:

“Araştırma sonuçları Omega 3 yağ asidinin bilginin beyin hücreleri arasındaki boşluklardan daha kolay atlamasını sağlayarak; öğrenmeyi çabuklaştırdığı, hafıza ve dikkat yeteneğini geliştirdiğini ortaya koydu. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) sorunu yaşayan çocuklarda konsantrasyon güçlüğü, aşırı motor aktivitesi gibi çok çeşitli bulgular görülebilmektedir. 2018 yılında yapılan sistematik bir derlemede DEHB olan çocuklarda Omega 3 düzeylerinin eksik olduğu, alımın artırılması ile klinik semptom ve bilişsel performansları iyileştirdiğine dair kanıtlar vardır. Ayrıca esansiyel yagˆ asitleri eksikliğinin saldırgan/agresif davranışlar için de bir risk faktörü¨ olduğu ileri sürülmektedir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) 2-18 yaş arasında çocuklar için günlük 250 mg EPA+DHA miktarında Omega3 alımını öneriyor. DHA çocuklarda beyin fonksiyonlarını güçlendirdiği için DHA değerinin EPA’ya göre daha yüksek olmasına dikkat edilmelidir.”

"Beyin göz sağlığı için Omega 3"

‘Esansiyel Yağlar ‘olarak da tanımlanan Omega 3, EPA, DHA ile ilgili bugüne kadar yapılan çalışmaların ışığında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Güldane Koturoğlu gebelik süreci, bebeklerde beyin-göz sağlığı hakkında bilgi verdi. Anne ve baba adaylarını uyaran Koturoğlu sözlerine şöyle devam etti:

“Bebeğin sağlıklı dünyaya gelmesi ve bunu sürdürebilmesinde anne karnındaki beslenmesi çok önemlidir. Organlar dokulardan, dokular hücrelerden oluşur. Hücrenin çocuğun bilişsel, görme fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için o hücrenin tam olması gerekir. Bu da ancak hücrelerin yapıtaşında bulunan Omega 3, DHA’yla gerçekleşir. (Omega-3 yağ asitleri; EPA-DHA’dır) Retinadaki DHA birikimi doğumla tamamlansa da beyindeki birikim doğumdan sonraki ilk iki yıl boyunca devam eder. Burada bilinmesi gereken nokta; çocuğun sağlıklı gelişimi için balık yağının önemli bir role sahip olduğu, balık yağının da balığın yağ dokusundan elde edildiğidir. Çünkü DHA denilen esansiyel yağın en iyi kaynağı balıktır ve haftada iki kez 150-250 gram balık yenmelidir. Derin deniz balıklarının dışında ülkemizde sardalya, uskumru, hamsi de Omega 3 vardır. Balık dışında ise keten tohumu, semiz otu gibi bitki-sebzelerde bulunur. Bunlar tüketildiğinde de yeterli olmayabilir. Bu durumda dışarıdan destek alınmalıdır. Çünkü her balık yenildiğinde Omega 3 alınmış olunmaz.”

"Etiket okumayı öğrenmek gerekiyor"

Uzman Eczacı Levent Gökgünneç tüketiciyi bilinçli olması konusunda uyardı. Gökgünneç, “İnsan hayatının her döneminde Omega 3 farklı bir rol üstlendiği için takviye şarttır. Ancak Omega 3 söz konusu olduğunda dünya pazarında bir kirlilik yaşanıyor. Eczaneden güvenilir olanı bulup, almak zorlaştı. ‘Omega 3 satıyorum’ diyen çok sayıda markanın içeriğinde Omega 3 yok. Omega 3, EPA-DHA söz konusu olduğunda biraz pahalı bir ham maddeler dolayısıyla çok ucuz olduğunda bilinmelidir ki Ayçiçek yağı alınması ihtimali yüksektir.

Üzerinde 1000 miligram yazdığında arkasını çevirip bakmak gerekir. Çünkü balık yağında önerilen oran 250-300 miligram EPA-DHA düzeyinde yoğunlaşmıştır. Buna dikkat etmek gerekir” dedi.

3.9.2020 [Samanyolu Haber]

'İnsan Her Zaman İnsandır' [Safvet Senih]

“İnsan her zaman insandır. Bu hakikat, hiçbir meselede göz ardı edilmemelidir. Hayatı günaha açık bırakmamak çok önemlidir.

İlk mevhibeler Allah’ın lütuf ve insanı.  Müminin şükrü onu iyi sergilemesine bağlıdır. Siz ise BAŞAK  olmaya bakmalısınız. Korkunç fırtınalarına eğdiği ama hiçbir zaman kıramadıkları bir BAŞAK…  Bizim donanımız Efendimizin (S.A.S.)  dayandıklarına dayanmaya müsait değil. Güçlü olduğumuz zaman affedici olmamız çok önemlidir. Güçsüz olduğumuz zaman ise, ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil Aliyyil Azîm’in koruyucu serasına sığınmalıyız. Bütün bunlardan sonra gündelik gamlarımızın döküldüğünü göreceksiniz.

Meyve verenler, kurumaktan kurtulurlar. Tedricilikte fayda vardır. İnsana yatırım mutlaka geri döner. Ancak bunun zamana bağlı olduğunu bilerek sabretmeliyiz. Çok kâbuslu bir dönemden geçiyoruz. Bu biraz ufkumuzu bunaltabilir fakat ümidimizi sarsmamalıdır.

Düşenlere, dökülenlere ve yolda kalanlara sahip çıkmalıyız.
Ümit etmediğimiz güzellikler zamanla alâka uyarabilir. Tabiî tavır ve davranışlarınız çok önemlidir.
Beyin fırtınasına açık, düşünce üretebilecek insanlara ihtiyaç her dönemden daha ziyade.
Yapılacak çok iş var. Çamurun içinden adam çıkarmak zorundayız.
Senelerin ihmaliyle KANSER  olmuş bir meseleye GÜNÜBİRLİK  ÇÖZÜM bulamazsınız.
İçinde olmadığımız bir meseleyi kavga ile halledemeyiz. Başkalarıyla mutabık kaldıklarımızda ısrarlı olmalıyız.

‘Genel sulha nasıl katkıda bulunabiliriz’ düşüncesi etrafında dünyaya saçılanlara, İNSANLIĞIN  YENİ  KADERLERİ  olarak görebiliriz. Ayaklarımızı sağlam bir yere basıp İnsanlığın Kaderine bir şey üfleyecek ve neticeyi sabırla bekleyeceğiz.

İnsanlık YALDIZLI  SLOGANLARIN kurbanı oldu. Yaldızlı yalan, yaldızsız yalandan daha tehlikelidir. Yaldızlı kelimeler, KELİMELERİN  MÜNAFIĞIDIR.

Sertlik ve kabalıkla bir yere varılamaz. Bunu başkaları zaten yapıyorlar.  Elimizde olmayan şeyler için duadan başka çaremiz yok.

ENTELLEKTÜEL  yok. Doğruyu bulan ve doğrusundan taviz vermeyen ve onu sonuna kadar koruyandır  ENTELLEKTÜEL. Entellektüel elit değildir. Entellektüel hayatı doğru okuyan ve onda dosdoğru durandır. Tekvînî ve teşriî emirler çok iyi okuyandır. Beyin fırtınası koparan ve yaşayandır. Cesur bir elit olmak başka, entellektüel olmak başkadır. Entellektüel  çok hata yapmaz. Ondandır ki, entellektüelsizlik en büyük problem.

Kader mi yolumuza su serpiyor? Yoksa siz mi kaderin önüne su serpiyorsunuz? Bu kader kahramanlarından olmalısınız. RAMPADAN  kalkanlar dikey yükselirler. Onlar alandan kalkanlar gibi değildirler.

Kömür ve elmas… Hem kolay, hem zor… Aralarında bir adımlık mesafe var. Esas olan natural olmak, kendi tabiatıyla ortaya çıkmaktır.

Senaryolar, sadece yapılan ve kurulan bir dünyayı yıkmaya matuftu. Ciddi bir hesaplaşma yaşandı ve yaşanıyor. Bütün dengeler aleyhimizde. Sonsuz Kudrete DUA  ile sığınmaktan başka elimizden bir şey gelmiyor. Bu yeter. Hesaplar, tepe taklak oldu. Bu işi planlayanlar bile neticenin böyle olacağını kestiremediler. Kader, senaristlerin bütün hesaplarını bozdu. Bir süre şaşkınlık yaşadılar. Onlar yaptıkları HİLELER  ile  MUTLAK  GÜCÜ  hiç kaale almadılar. Asıl aldandıkları nokta bu oldu. (Hocaefendinin 2002’de yaptığı bu değerlendirme, bu süreç için de geçerli olacaktır, inşaallah…)

Bazı evrensel değerlerimizi başkalarının reddinden ziyade, bizim onları iyi anlatamadığımız üzerinde durmalıyız. KİN, emr-i bil marufu kırar. Yumuşak huylu geçimli ve herkes ile anlaşabilir olduğunuzu ortaya koymalıyız. İnsani değerlerimize başkalarının saygısızlığı canımızı sıkabilir. Ancak, bizim onlara bir fetret dönemi yaşattığımızı düşünmeli ve kendimizi ayıplamalıyız.

Ülkeleri fetheden irşadı, savaşan ordular değil, DÜRÜST  TÜCCARLAR temsil etmiştir. Savaşla insanları inandıramayacağımız gibi, tam tersine kin ve gayızlarını kamçılamış olursunuz. Bunlar tabii bakışmalarla kazanılır. Geçmişe ait kirlerinizi ve kirletilen değerlerinizi geleceğe  temiz taşımak için bir vecibe, İlahî bir emirdir.

Geçmişimizi kin ve irinle bulayan olayları günümüze taşıyarak nefret rüzgarları estirmeye hakkımız da yok, vazifemiz de değil. Unutmalı ve bir kısım güzelliklerle onların izlerini silmeye çalışmalıyız.

İnşaallah, İDEAL  BİR  DÜNYAYI  kuracak ve EZELΠ BİR  RÜYAYI  YORUMLAYACAKSINIZ… Düşmüşleri kaldıracak, tebessümü kaybetmiş kalb ve dudaklara yeniden insanlığınızla tebessüm kazandıracaksınız. Gülmeyi unutmuş KARA  BAHTLAR, AK  olacak… Endişeyi kültür olarak yaşayan  insanları asîl kaynağınıza taşıyacaksınız. Güven ve emniyetinizin sihriyle eriyecekler. Yarım yamalak hayatımız bile başkalarına bal-kaymak olarak yetecektir.”
(Ahmet Özer, Pensilvanya Günlüğü)

M. Fethullah Gülen  Hocaefendinin  2002 yılındaki sohbetlerinden derleme bu güzel sözlerden inşaallah güzelce istifade ederiz.
Safvet Senih

[Safvet Senih] 3.9.2020 [Samanyolu Haber]

Huzur Yolu [Mehmet Ali Şengül]

Hiçbir insan fizyonomik olarak birbirine benzemez. Halbuki hepsi aynı kalıpta yaratılmışlardır.Kalbi, aklı, iradesi, göz ve kulağı, el ve ayağı, kaşı ve dişi aynı ama, ne parmak izleri, ne göz yapıları, ne de diğer uzuvları hiçbiri birbirine benzememektedir.
 
Aynen öyle de duygu ve düşünce itibarıyle de, Allah insanları farklı yaratmıştır. Bir insanın kendisine göre yanlış olan herhangi bir şey başkalarına göre doğru olabilir. Kendisinin sevdiği bir insanı diğeri sevmeyebilir. Kendisinin melek nazarıyla baktığı birisine, başkaları farklı nazarla bakabilir.
 
Doğru ve yanlışlar, inanca ve kültüre göre değişebilir. Mutlak doğru Allah'ın en son göndermiş olduğu Kur‘an’ı Muciz’ül-Beyan’daki gerçekler ve onu en doğru tefsire den, yanılmaz ve yanıltmaz rehber Efendimiz Hz Muhammed (sav)‘in örnek hayatı ve beyanlarıdır.
 
İnsanların gerçek doğruyu bulabilmesi; Kur‘an’ı Muciz’ül-Beyan’ı doğru anlamalarına ve Efendimiz (sav)‘in sünnetine ittiba etmelerine bağlıdır. Zira Kur'an-ı Azimüşşan; hem kalbe ve kafaya hitap eden, hem de tekvinî ve teşrî emirleri en doğru şekilde anlatan Allah kelamıdır.
 
 Köksüz ağaç canlı kalamaz,meyve de veremez. Ağaç kökten meyveye kadar birbirinin mütemmimidir.
 
Gerçek mürşit olan ve tebliğ insanı; vesile olup yetiştirdiği nesillerin seviyeleri, ahlak ve faziletleri ne kadar yüksekse o kadar sevinirler. Onların mevcudiyetleri ile iftihar ederler.
 
Hz.Ali Efendimiz (ra): „Çocuklarınızı ve nesillerinizi gelecek zamana göre yetiştirin“ tavsiyesinde bulunuyor.
   
Bugün hizmet bünyesinde yetişen, belli bir seviyeye gelen insanlar, başta anne ve babaları olmak üzere ellerinden tutan, yetişmelerini sağlayan büyüklerine karşı saygıda kusur yapmamalı ve tecrübelerinden, seviyesine göre ilimlerinden istifade etmeli ve gelecek nesilleri de kendi seviyelerinin üstünde yetiştirmeye gayret etmelidirler.
 
Bugün yüzbinlerce mağdur insanlar var. Boşluğa düşen, elinden tutulması gereken, parçalanmış aileler var. Nice yiğitler ölümle burun buruna geldiği ve ölürken aile fertlerinin bile birbirini göremediği, cenazelerine bile katılamadığı nice mazlum ve mağdurlar var.
 
Böylesine mağdur ve mazlum, paratoner bir neslin; dünyada nesâmilerinin silinmesi pahasına, ihanet şebekelerinin gayret ettikleri bir dönem yaşanmaktadır.
 
Böyle bir dönemde büyüklere karşı hürmet ve saygıda kusur yapılmadan, küçüklere de şefkat ve merhameti çok görmeden,vahdet-i ruhiye içinde şûrâya saygı duyarak,aynı zamanda ihtilafa düşmeden Allah'ın kopmayan ipi Kur'an'a sımsıkı sarılarak hep beraber İslam davasına sahip çıkılmalıdır.
 
Bazı insanların karakter ve huyları hoşumuza gitmeyebilir, beğenmeyebiliriz. Hatalar ve kusurlar gözümüze takılabilir. Birçok insan kendini günah ve hatalardan koruyamayabilir. Ne var ki, yapılan işlerin neticesine bakarak, daima fayda mülahaza edilen şeyler tercih edilmelidir.

Allah nezdinde makbul ve muteber öyle isimsiz kahramanlar vardır ki, yarım asırdan bugüne kimseyi kırmadan, rencide etmeden her türlü çile ve ızdıraba katlanarak,bu hizmet-i imaniye ve Kur'aniye’yi temsil etmişlerdir. Allah onları vesile yaparak hizmet-i imaniye ve Kur'aniye‘yi dünya markası haline getirmiştir.
   
Ve yine kendini setreden pazarlamayan nice meçhul kahramanlar da var ki, hizmetin bugüne kadar gelmesinde karşılarına çıkan her türlü çile ve ızdıraba katlanmış ve tahammülü zor, ağır şartlarda bu davaya hizmet etmişler ve en medeni demokrat ülkelerden kabile devletlerine kadar davanın sevdirilmesinde büyük rol oynamışlardır.
 
Dünyanın muhtelif ülkelerinde büyük fedâkarlıklar yaparak, gittikleri ülkenin gelecek nesillerine, eğitim yoluyla kendi evlatları gibi sahip çıkarak, dünya barışına katkıda bulunacak farklı dine, ırka, renge sahip olan nesilleri bağırlarına basıp, yetiştirmeye gayret eden bay ve bayan bu fedâkar arkadaşlarımızın, yükün altına bütün samimiyetleri ile girdiklerini ve herkesin seviyesine göre üzerine düşeni yerine getirmeye çalıştığını memnuniyetle görmekteyiz.
   
Bugün belli bir seviyeye gelmiş insanlık hizmetini ihlasla, vefa ve sadakatle bu yüce ve kutsi mefkûreyi temsil eden fedâkar arkadaşların, en ağır şartlarda dâvâsına sahip çıkmaları hem İslam coğrafyasında hem de dünya kamuoyunda takdirle karşılanmaktadır.
 
Onun için hizmet-i imaniye ve Kur'aniye’yi hiçbir şeye alet etmeden, beklenti içinde bulunmadan, makam ve mevki ne olursa olsun, hasbî ve fedâkarca dâvâya sahip çıkılmalı ve Allah‘ın emânetini alacağı âna kadar da, hakkâniyetin de hiçbir şüphe ve tereddüdün bulunmadığı bu yolda gayret gösterilmelidir.

[Mehmet Ali Şengül] 3.9.2020 [Samanyolu Haber]

Mü’mİnİn olaylar karşısındaki tavrı [Salih Çınar]

MÜ’MİNİN OLAYLAR KARŞISINDAKİ TAVRI: TAKDİRE RIZA, TESLİMİYET, TEVEKKÜL VE SABIR

İnsan, yaşadığı hayatın, çevrenin alışkanlıkları ve öğretileri gereği hep tekdüze, standart bir hayat arzular, bekler. Hâlbuki insan kâinata, eşya ve hadiselere göz attığında fark edecek ki kâinatta hiçbir şey tekdüze değildir. Cereyan eden hadiseler bazen durağan gibi gözükse de çoğu zaman inişli-çıkışlıdır.

İnsanın anne karnındaki gelişimine ve doğumundan sonraki dönemlerine baktığımızda; bu sürecin doğma, bebeklik, çocukluk, gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık olarak seyrettiğini görürüz. Başlangıçta bir büyüme ve gelişmenin olduğu, bu büyüme ve gelişmenin inişsiz-çıkışsız tekdüze devam ettiği görülür. Sonrasında ise belli bir yaştan itibaren insanın bedenen inişe geçtiği müşahede edilir. Her yaşın ve dönemin kendine göre güzellikleri olduğu gibi zahiren çirkin gözüken zorlukları da vardır. İnsan ise hep genç olmak, genç kalmak ister fakat bu istek, insanın yaradılışına ve hayatın doğal akışına aykırıdır. Çünkü bebeklik ve çocukluğu yaşayıp tatmadan olgun ve genç olmanın hikmeti kavranamaz. Yaşlanmadan ya da yaşlıların hâlini görmeden de gençliğin canlılığı, dinamikliği ve daha bir çok hikmeti fark edilemez, anlaşılamaz.

Kâinatta cereyan eden hadiselerde de durum pek farklı değildir. İnsan kendi ömründe hep gençliği istediği gibi yaşadığı yıllarda da hep baharı ister; kışı, soğuğu ya da aşırı sıcağı istemez. Oysa baharın güzelliği, kış mevsimini hakkalyakîn  görmek, yaşamak ve bilmekle mümkündür. Her şey zıddıyla bilindiğinden baharın fevkalâde güzelliğinin, yeryüzünün binbir çeşit çiçeklerle, ağaçlarla, otlarla rengârenk oluşunun, tüm canlılardaki cıvıl cıvıl hareketlerin, böylece yeryüzünde sanki yeni bir dirilişin, yeni bir hayatın doğuşunun ve sayısız nimetlerin bize taptaze, farklı şekil, renk, desen, tad ve kokularda sunulmasının ne büyük bir ihsan, ne kıymetli bir nimet olduğu kış olmasa bilinemezdi.  Evet, kışın soğuğu, beraberinde getirdiği kar, dolu, fırtına olmasa idi güzelim bahar mevsimi de insan indinde öylesine ve tekdüze, sıkıcı bir mevsim olarak görülüp yaşanır, insanoğlu bahara ülfet peyda eder; muhteşem dirilişlerin, doğuşların gerçekleştiğini fark edemez, bu değişimle gelen nimetlerin kıymetini de idrak ve takdir edemezdi.

Kış ne kadar çetin geçse de hattâ bazen yaşanan sel, tipi, fırtına gibi olaylar çirkin ve soğuk gözükse de aslında bunlarla Allahü Teâlâ’nın Kuddûs ism-i şerifinin tezahürü olarak yeryüzünde büyük bir temizlik yapılmakta; sonrasında bahar geldiği zaman bu defa Hayy ism-i şerifinin tezahürü olarak büyük bir diriliş gerçekleşmektedir. Aynen öyle de insanın hayatında da bazen kış bazen de bahar yaşanabilmektedir. Her insan baharda olmak, genç kalmak ister, sağlık ister, güç ister, maddî ve manevî zenginlik ister, hep iyilik ve güzellik ister; en önemlisi de özgür olmak, özgür yaşamak ister. Çünkü insan özgür değilse diğer nimetleri yeterince tadamaz. Fakat insan, hayatında gerçekleşip yaşadığı olayların hangisinin hayr ve güzel, hangisinin şer ve çirkin olduğunu bilemez. Allahü Teâlâ bu gerçeği şöyle ifade buyurur: “… Olur ki siz bir s¸eyden hos¸lanmazsınız da o s¸ey hakkınızda hayırlıdır; bir s¸eyi seversiniz ama o s¸ey ise hakkınızda s¸erlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216). Öyle ki zahiren hayr ve güzel gözüken gençlik, sağlık, güç, zenginlik, refah, sınırsız özgürlük… insanı baş aşağı, Kur’an’ın ifadesiyle esfel-i sâfilîne düşüren bir imtihan unsuru olabilir. Bunlardan yoksun kalma ya da az yararlanabilme ise inanan insanın teslimiyeti, sabrı, tevekkülü ve şükrü ile zirvelere, yine Kur’an’ın ifadesi ile a’lâ-yı ılliyyîne çıkabilmesi için bir vesile, bir burak olabilir.

Kışa, boraya, fırtınaya, her zorluk ve sıkıntıya rağmen mü’min; takdire rıza, teslimiyet, tefekkür, tevekkül ve sabır ile Rabb-i Rahîm’ine sadakatle yönelip sığınarak “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebiliyorsa o, Allahü Teâlâ’nın izni, rahmeti, inayeti, fazlı ve keremi ile hem dünyasını hem de ahiretini bahara dönüştürecektir. Bundan asla şüphe edilmemelidir.

[Salih Çınar] 3.9.2020 [Samanyolu Haber]