Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Guterres, yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınının ardından 'eski normale' dönüş olmayacağını ve hükümetlerin yeni bir ekonomi ve daha fazla istihdam yaratmak için harekete geçmesi gerektiğini belirtti.
KRONOS -28 Nisan 2020
Birleşmiş Milletler (BM), salgın döneminde ekonomilerin toparlanabilmesi ve istihdamın korunmasına yönelik yol haritasını açıkladı.
EN FAZLA YOKSUL ÜLKELER ETKİLENDİ
Covid-19’un tarihi bir ekonomik durgunluk ve rekor seviyelere ulaşan iş kayıplarına neden olduğu belirtilen açıklamada, yaşanan insani krizden ise en fazla yoksul ülkelerin etkilendiğine işaret edildi.
‘OLAĞANÜSTÜ ULUSLARARASI DESTEĞE İHTİYAÇ VAR’
Kriz sonrası sosyal ve ekonomik iyileşme için olağanüstü uluslararası desteğe ve siyasi taahhütlere ihtiyaç duyulacağı vurgulanan açıklamada, “Toplumların ve ekonomilerin eski normalden daha iyi, daha sürdürülebilir, cinsiyet eşitliğinin olduğu ve karbon nötr bir yola ihtiyacı var” denildi.
‘DAHA EŞİT TOPLUMLAR İNŞA ETMEYE ODAKLANMALIYIZ’
Euronews’te yer alan habere göre eski normale dönüş olmayacağı ve hükümetlerin yeni bir ekonomi ve daha fazla istihdam yaratmak için harekete geçmeleri gerektiği kaydedilen açıklamada, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in “Kriz sırasında ve sonrasında yapacağımız her şey, pandemi, iklim değişikliği ve karşılaştığımız diğer küresel zorluklar karşısında daha dirençli, daha eşit, kapsayıcı ve sürdürülebilir ekonomiler ve toplumlar inşa etmeye odaklı olmalı” şeklindeki değerlendirmesine de yer verildi.
[Kronos.News] 28.4.2020
İsveç’e uçak gönderen Türkiye’de: Aksaray’da 25 yaşındaki işsiz genç kendini yaktı!
Aksaray’da iki gündür kendisinden haber alınamayan 25 yaşındaki Nail Yılmaz’ın, boş bir arazide yanmış cesedi bulundu.
BOLD – Türkiye, İsveç’te korona salgınına yakalanan Türk vatandaşını özel jet ile getirilmesini konuşurken Aksaray’da 25 yaşındaki Nail Yılmaz’ın işsizlik nedeniyle kendini yaktığı öğrenildi. Kendisinden iki gündür haber alınamayan Yılmaz’ın boş bir arazide yanmış cesedi bulundu.
Nail Yılmaz’ın cesedinin bulunmasının ardından yürek burkan hikayesi ortaya çıktı. Yılmaz’ın parası olmadığı için telefonunu emanet bıraktığı akaryakıt istasyonundan 10 liralık benzin alıp kendini yaktığı öğrenildi.
YANMIŞ CESEDİ BULUNDU
Aksaray İstiklal Mahallesinde bulunan boş bir arazide öğle saatlerinde boş bir arazide yanmış bir ceset bulundu. Çevredeki vatandaşların ihbarı üzerine olay yerine gelen Asayiş Şubesi Cinayet Büro Amirliği ekipleri olayla ilgili geniş çaplı araştırma ve soruşturma başlattı. Yanmış halde bulunan cesedin iki gündür kayıp olan Nail Yılmaz’a ait olduğu belirlendi.
Yanan cesedin çevresinde bulunan ve içerisinde benzin olan pet şişeden yola çıkan polis ekipleri, bir süre yaptığı araştırma ve incelemeden sonra şahsın yaklaşık 600 metre uzaklıkta bulunan petrolden gece yarısı benzin alıp yaya olarak gittiğini öğrenildi.
PARASI OLMADIĞI İÇİN TELEFONUNU BIRAKIP BENZİN ALMIŞ
Petroldeki güvenlik kameralarını da inceleyen cinayet büro ekipleri, şahsın dün gece petrole tek başına yaya olarak geldiğini, parası olmadığı için telefonunu emanet olarak bırakıp 10 liralık benzin aldığını tespit etti. Tüm delillerden yola çıkan cinayet büro ekipleri, gencin kendini benzinle yakarak intihar ettiğini saptadı. Olay yerine gelen Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı incelemelerin ardından gencin cesedi, otopsi yapılmak üzere Aksaray Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı.
[Bold Medya] 28.4.2020
BOLD – Türkiye, İsveç’te korona salgınına yakalanan Türk vatandaşını özel jet ile getirilmesini konuşurken Aksaray’da 25 yaşındaki Nail Yılmaz’ın işsizlik nedeniyle kendini yaktığı öğrenildi. Kendisinden iki gündür haber alınamayan Yılmaz’ın boş bir arazide yanmış cesedi bulundu.
Nail Yılmaz’ın cesedinin bulunmasının ardından yürek burkan hikayesi ortaya çıktı. Yılmaz’ın parası olmadığı için telefonunu emanet bıraktığı akaryakıt istasyonundan 10 liralık benzin alıp kendini yaktığı öğrenildi.
YANMIŞ CESEDİ BULUNDU
Aksaray İstiklal Mahallesinde bulunan boş bir arazide öğle saatlerinde boş bir arazide yanmış bir ceset bulundu. Çevredeki vatandaşların ihbarı üzerine olay yerine gelen Asayiş Şubesi Cinayet Büro Amirliği ekipleri olayla ilgili geniş çaplı araştırma ve soruşturma başlattı. Yanmış halde bulunan cesedin iki gündür kayıp olan Nail Yılmaz’a ait olduğu belirlendi.
Yanan cesedin çevresinde bulunan ve içerisinde benzin olan pet şişeden yola çıkan polis ekipleri, bir süre yaptığı araştırma ve incelemeden sonra şahsın yaklaşık 600 metre uzaklıkta bulunan petrolden gece yarısı benzin alıp yaya olarak gittiğini öğrenildi.
PARASI OLMADIĞI İÇİN TELEFONUNU BIRAKIP BENZİN ALMIŞ
Petroldeki güvenlik kameralarını da inceleyen cinayet büro ekipleri, şahsın dün gece petrole tek başına yaya olarak geldiğini, parası olmadığı için telefonunu emanet olarak bırakıp 10 liralık benzin aldığını tespit etti. Tüm delillerden yola çıkan cinayet büro ekipleri, gencin kendini benzinle yakarak intihar ettiğini saptadı. Olay yerine gelen Cumhuriyet Başsavcısının yaptığı incelemelerin ardından gencin cesedi, otopsi yapılmak üzere Aksaray Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı.
[Bold Medya] 28.4.2020
Hücredeki avukattan mektup var: Tarihe geçtiğimin farkındayım [Sevinç Özarslan]
Tutuklu avukat Turan Canpolat, hücresinden dosyasına sokulan belgelerin sahte olduğunu tek tek ispat etti. Sesini barolar duymayınca kamuoyuna mektup yazdı.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 27 Ocak 2016’dan bu yana tutuklu olan Av. Turan Canpolat, “Elazığ 2 Nolu Ceza İnfaz Kurumu D-17 koğuşu” imzalı mektubunu 16 Mart 2020’de kaleme aldı. 25 yıllık bir avukat olarak 50 aydan beri tutuklu olduğunu belirten Canpolat, bulunduğu hücreyi ‘tavuk kümesi boyutlarında’ diye tarif etti.
“Bu yazı bir avukatın, mahkemelere, Yargıtay’a, avukatlık hukukundan kaynaklanan haklarını korumak ve savunmakla görevli üyesi bulunduğu Türkiye Barolar Birliği ve Malatya Barosuna duyuramadığı daha doğrusu duymazlıktan geldikleri sessiz çığlığının kağıt ve kaleme dökülmüş mürekkep halidir.” diye mektubuna başlayan Canpolat, bir hukuk cinayetinin imzalı, onaylı, resmi belge ve delillere dayalı olduğu için yalanlanması ve inkarı mümkün olmayan hikayesi anlatılacağını söyledi.
SAVCILIK İMZALI SAHTE BELGE
Canpolat, hukuksuzlukları 19 sayfalık mektubunda 10 madde ile açıklıyor. Turan Canpolat, Malatya Başsavcılığının talimatıyla 27 Ocak 2016 sabahı, müvekkilinin evine gittiği için müvekkilinden 65 dakika sonra gözaltına alınıyor. Evde yapılan aramaların hukuksuz olduğunu tutanağa yazıp imzaladığı için, aynı tutanağı imzalayan polisler savcının talimatıyla onu da alıyor. Dosyaya adı şüpheli olarak giriyor. Canpolat, savcılık imzalı sahte belgeyle şüpheli ilan edildiğini daha sonra mahkemede ortaya çıkarıyor.
Müvekkili Mehmet Tanrıverdi ile birlikte 3 gün gözaltında kaldıktan sonra 29 Ocak 2016’da savcılığa sevk edildiğini belirten Canpolat, bundan sonra ise büyük bir şok yaşıyor. Müvekkili bırakılıyor, kendisi tutuklanıyor.
NOTER ÜCRETİ POLİSTEN!
O günden beri esaret altında olduğunu vurgulayan Canpolat, Mehmet Tanrıverdi’nin, aralarındaki avukat-müvekkil ilişkisini polislerin zoruyla sonlandırdığını ve onun ifadesiyle hapse gönderildiğini anlatıyor. Tanrıverdi’nin Malatya Emniyetinde alınan ifadesini ise 14 Haziran 2016’da görülen ilk duruşmada “Ben öyle bir şey söylemedim” diyerek inkar ettiğini, tek kelimesini dahi kabul etmediğini de vurguluyor:
HUKUK CİNAYETİNİ GÖRMEZDEN GELENLER DE TARİHE GEÇTİ
“Şahıs, emniyetteyken 29 Ocak 2016’da 2 polis nezarettinde (yani gözaltındayken) notere götürülerek kendisine azilname düzenlettiriliyor. Böylece avukat-müvekkil ilişkimiz 29 Ocak 2016’da saat 11.00 gibi Emniyet yardımıyla sonlandırılıyor. Noter ücretinin bir kısmını polisler ödüyor.
M.T.’nin 26 Ocak 2016 tarihli emniyet ifadesinde şahsımın tutuklanmasını ve hakkımda iddianame düzenlenmesini gerektirecek somut bir suç isnadı ve buna ilişkin somut bir delil olmadığı bilindiği için ilgili şahsın 17 Şubat 2016 tarihinde ikinci kez emniyette ifadesi alınıyor.
Bu yeni ifadeye göre; ben suç örgütünün “adliye yapılanması” sorumlusu, ismi dosyaya ilk kez şüpheli olarak giren 3 adliye personeli de benim suç ortaklarım olmakla ve adliyede “Gülen Cemaati” ilgili dava dosyası bilgilerini illegal bir şekilde bana aldırmakla benim de bunları üstlerimle paylaşmakla suçlanıyorduk. İddianamede yer alan hakkımdaki tek suçlama bu. Dayanağı da 17 Şubat 2016 tarihli ikinci ifade. İddianamede şahsıma yöneltilen başka bir suçlama yoktur. Bir önceki cümlenin altını önemine binaen çizdim.
Evet, 30 Ocak 2016 tarihinde, 17 Şubat 2016 tarihli ifadeye göre tutuklanan, yargılanan ve mahkumiyet alan bir hukuk insanı ve avukat olarak tarihe geçtiğimin farkındayım! Benimle birlikte 50 aydan beri pervasızca ve fütursuzca işlenen bir hukuk cinayetini görmezden ve duymazdan gelen mahkemeler, Yargıtay, TBB ve Malatya Barosu da tarihe geçti. Ve şikayetime rağmen harekete geçmeyen Hakimler Savcılar Kurulu…”
3 adliye personelinin dosyası daha sonra Canpolat’ın dosyasından ayrılıyor ve kişiler beraat ediyor. Aynı suçtan yargılanan Canpolat, dosyada tek başına kalıyor ve ceza veriliyor.
“MİDEM BULANDI, TİKSİNTİ DUYDUM”
Turan Canpolat, adının dosyaya sahte bir belgeyle eklendiğini mektubunda ayrıntılarıyla ele alıyor ve bu belgenin ilk mahkemede duruşma tutanağına mahkeme gözlemi olarak geçirildiğini kaydediyor:
“Dosyanın tamamının “aslı gibidir” tasdikli bir örneğini Ağır Ceza kaleminden temin ettim. Aynı zamanda fark edilmeyerek dosyada unutulan, savcının imzasını taşıyan sahteciliğin resmi belgesini… Lütfen Dikkat! Dosyada 27/01/2016 tarihinde sahtecilik yoluyla, bir nevi dosyadan belge çalma onun yerine sahte belge eklemek suretiyle dahil edildiğinin belgesi…
Dosyada bir başka belgeye yapıştığı için fark edilmeyerek dosyada unutulan, soruşturma savcısının imzasını taşıyan, Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi kalemince “aslı gibidir” şerhiyle tasdik ve imza edilen UYAP’a taranan, ilk duruşma günü olan 14/06/2016 tarihine kadar gizli tutulduğu için karartılamayan, ilk duruşmada mahkemeye sunulan, içeriği 14/06/2016 tarihli duruşma tutanağına mahkeme gözlemi olarak geçirilen 26/01/2016 tarihli dosya şüphelilerinin ismini gösterir, benim ismimin olmadığı resmi belge…
POLİSLER SUÇ İŞLEMEMEK İÇİN
Meğer dosyaya avukat olarak müdahil olunca M.C diye başka birinin isminin olduğu şüpheli listesini çıkartarak onun yerine benim olduğum imzasız, onaysız, tarihsiz sahte bir liste ekliyorlar… Dosyadaki şüpheli sayısı daha önce kayıtlara girdiği için mecburen M.C’yi şüpheli listesinden çıkartarak, onun yerine benim ismimi monte ediyorlar… Polisler, suç işlememek için, bu ikinci listeye imza atmıyorlar, onaylamıyorlar… bu listenin imzasız, onaysız ve tarihsiz olduğu 14/06/2016 tarihli duruşmada mahkeme gözlemi olarak tutanağa geçti…
Ve savcının imzasını taşıyan, UYAP’a taranan, mahkeme kalemince “asli gibidir” şerhiyle tasdik edilen resmi belgede şüpheliler arasında ismimin BULUNMADIĞI, benim ismimin yerine M.C diye bir başkasının isminin OLDUĞU da mahkeme gözlemi ile 14/06/2016 tarihli duruşmada tutanağa geçti… Affınıza sığınarak yazıyorum: Tiksinti duydum…Midem bulandı…”
Mahkemenin, Malatya Savcılığından durumun izahını istediğini söyleyen Canpolat, “Ne mi oldu! 50 aydan beri Malatya Emniyeti şüpheli listesinin aslını göndermedi.” diyor.
TUTUKLU BİRİ OLARAK 15 TEMMUZ’DA NASIL SUÇ İŞLEMİŞ OLABİLİRİM!
Turan Canpolat’ın dosyasındaki en önemli hukuksuzluk ise tutuklu olduğu halde, 15 Temmuz’da Ankara’da bulunduğu iddia ediliyor ve darbe girişimine katılarak Anayasal düzeni kaldırmakla suçlanıyor. O tarihte Malatya Cezaevinde olan Canpolat’ın maruz kaldığı hukuk garabeti ibretlik:
“Ankara’dan gelen dosyanın suç yeri Ankara. Suç tarihi 15 Temmuz 2016. Suç Anayasal düzeni ortadan kaldırmak. Evet… 27 Ocak 2016 tarihinden itibaren kesintisiz olarak esaret altında olan bir hukuk insanı ve avukat olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde Ankara’da suç işleyebilmem için zaman makinesi ile Malatya Cezaevinden geleceğe yolculuk yapıp suçu işledikten sonra aynı makine ile geçmişe ve Malatya Cezaevine gelmem gerek.”
10 YIL HAPİS CEZASI
İddianamesinde yer almayan Bank Asya’da hesabı ve Bylock kullandığı gerekçesiyle 10 yıl hapis cezasına çaptırılan Turan Canpolat’ın dosyası 18 aydır Yargıtay’da bekletiliyor. Mahkemeye gelen Bylock içeriklerine ilişkin belgelerin de imzasız ve onaysız olduğunu 5 Mayıs 2017’de tutanağa geçirmeyi başaran Canpolat, hapisten yürüttüğü bu hukuk mücadelesinden 3 gün sonra Malatya Cezaevinden Elazığ’a sürgün ediliyor ve hücreye konuluyor. 2 duruşmaya çıkartılmıyor, SEGBİS ile bağlanmasına izin verilmiyor. Sahte Bylock içerikleri ve diğer delillerle ilgili bulunduğu suç duyurularına Malatya Savcılığı takipsizlik veriyor. Takipsizliğe yaptığı itirazının sonucunu ise 2 yıldır beklediğini anlatıyor.
Canpolat mektubunda, 14 ay boyunca her ay Yargıtay’a tutukluluğa itiraz dilekçesi gönderdiğini ancak anlattığı hukuksuzluklardan dolayı hiçbirine cevap verilmediğini, eğer dilekçelerini ele alıp görüşseler tahliyesine karar vermek zorunda olduklarını bildiklerini belirtiyor. AİHM, tutukluluğa itiraz dilekçesini, talepten 23 gün sonra karara bağlanmaması ağır hak ihlali sayıyor.
İZZETLİ BİR MAHPUS HAYATI ŞEREFTİR
İmzasız ve onaysız sahte içerikler nedeniyle mahkumiyet aldığını ve bunun hukuk adına utanç tablosu olduğunu söyleyen Turan Canpolat mektubunu şöyle bitiriyor:
“Üyesi bulunduğum barolar maruz kaldığım hukuk cinayetlerini görmezden geldiler. Malatya Barosu resmi başvuruma rağmen 50 aydır Baro Avukat Hakları Resmi Komisyonunu görevlendirmedi. Belki cesaret edemedi, belki de… !!!!
Bedenen esir olsam da ruhen, fikren ve vicdanen hürüm… Hak, hukuk, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve inandığım değerler noktasında esaret altına alındığım tarihteki yerimdeyim. Masumiyetin ve mahkumiyetin verdiği huzur ile bir hukuk insanı ve avukat olarak izzetli bir mahpus hayatını şeref kabul edenlerdenim.”
İNTİKAM HUKUKU BU!
Öte yandan Turan Canpolat’a yapılan hak ihlallerini HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da gündeme getirdi. Gergerlioğlu, “Tutuklu Av. Turan Canpolat’ın yaşadığı mağduriyet ve dosyasındaki usulsüzlükler had safhada! Avukatlık yaptığı için tutuklanmış, darbe sırasında cezaevinde olduğu halde darbeye katılmaktan tekrar dava açılmış! Şu anda Elazığ Cezaevinde tek kişilik hücrede İntikam ceza hukuku bu!” dedi.
[Sevinç Özarslan] 28.4.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – 27 Ocak 2016’dan bu yana tutuklu olan Av. Turan Canpolat, “Elazığ 2 Nolu Ceza İnfaz Kurumu D-17 koğuşu” imzalı mektubunu 16 Mart 2020’de kaleme aldı. 25 yıllık bir avukat olarak 50 aydan beri tutuklu olduğunu belirten Canpolat, bulunduğu hücreyi ‘tavuk kümesi boyutlarında’ diye tarif etti.
“Bu yazı bir avukatın, mahkemelere, Yargıtay’a, avukatlık hukukundan kaynaklanan haklarını korumak ve savunmakla görevli üyesi bulunduğu Türkiye Barolar Birliği ve Malatya Barosuna duyuramadığı daha doğrusu duymazlıktan geldikleri sessiz çığlığının kağıt ve kaleme dökülmüş mürekkep halidir.” diye mektubuna başlayan Canpolat, bir hukuk cinayetinin imzalı, onaylı, resmi belge ve delillere dayalı olduğu için yalanlanması ve inkarı mümkün olmayan hikayesi anlatılacağını söyledi.
SAVCILIK İMZALI SAHTE BELGE
Canpolat, hukuksuzlukları 19 sayfalık mektubunda 10 madde ile açıklıyor. Turan Canpolat, Malatya Başsavcılığının talimatıyla 27 Ocak 2016 sabahı, müvekkilinin evine gittiği için müvekkilinden 65 dakika sonra gözaltına alınıyor. Evde yapılan aramaların hukuksuz olduğunu tutanağa yazıp imzaladığı için, aynı tutanağı imzalayan polisler savcının talimatıyla onu da alıyor. Dosyaya adı şüpheli olarak giriyor. Canpolat, savcılık imzalı sahte belgeyle şüpheli ilan edildiğini daha sonra mahkemede ortaya çıkarıyor.
Müvekkili Mehmet Tanrıverdi ile birlikte 3 gün gözaltında kaldıktan sonra 29 Ocak 2016’da savcılığa sevk edildiğini belirten Canpolat, bundan sonra ise büyük bir şok yaşıyor. Müvekkili bırakılıyor, kendisi tutuklanıyor.
NOTER ÜCRETİ POLİSTEN!
O günden beri esaret altında olduğunu vurgulayan Canpolat, Mehmet Tanrıverdi’nin, aralarındaki avukat-müvekkil ilişkisini polislerin zoruyla sonlandırdığını ve onun ifadesiyle hapse gönderildiğini anlatıyor. Tanrıverdi’nin Malatya Emniyetinde alınan ifadesini ise 14 Haziran 2016’da görülen ilk duruşmada “Ben öyle bir şey söylemedim” diyerek inkar ettiğini, tek kelimesini dahi kabul etmediğini de vurguluyor:
HUKUK CİNAYETİNİ GÖRMEZDEN GELENLER DE TARİHE GEÇTİ
“Şahıs, emniyetteyken 29 Ocak 2016’da 2 polis nezarettinde (yani gözaltındayken) notere götürülerek kendisine azilname düzenlettiriliyor. Böylece avukat-müvekkil ilişkimiz 29 Ocak 2016’da saat 11.00 gibi Emniyet yardımıyla sonlandırılıyor. Noter ücretinin bir kısmını polisler ödüyor.
M.T.’nin 26 Ocak 2016 tarihli emniyet ifadesinde şahsımın tutuklanmasını ve hakkımda iddianame düzenlenmesini gerektirecek somut bir suç isnadı ve buna ilişkin somut bir delil olmadığı bilindiği için ilgili şahsın 17 Şubat 2016 tarihinde ikinci kez emniyette ifadesi alınıyor.
Bu yeni ifadeye göre; ben suç örgütünün “adliye yapılanması” sorumlusu, ismi dosyaya ilk kez şüpheli olarak giren 3 adliye personeli de benim suç ortaklarım olmakla ve adliyede “Gülen Cemaati” ilgili dava dosyası bilgilerini illegal bir şekilde bana aldırmakla benim de bunları üstlerimle paylaşmakla suçlanıyorduk. İddianamede yer alan hakkımdaki tek suçlama bu. Dayanağı da 17 Şubat 2016 tarihli ikinci ifade. İddianamede şahsıma yöneltilen başka bir suçlama yoktur. Bir önceki cümlenin altını önemine binaen çizdim.
Evet, 30 Ocak 2016 tarihinde, 17 Şubat 2016 tarihli ifadeye göre tutuklanan, yargılanan ve mahkumiyet alan bir hukuk insanı ve avukat olarak tarihe geçtiğimin farkındayım! Benimle birlikte 50 aydan beri pervasızca ve fütursuzca işlenen bir hukuk cinayetini görmezden ve duymazdan gelen mahkemeler, Yargıtay, TBB ve Malatya Barosu da tarihe geçti. Ve şikayetime rağmen harekete geçmeyen Hakimler Savcılar Kurulu…”
3 adliye personelinin dosyası daha sonra Canpolat’ın dosyasından ayrılıyor ve kişiler beraat ediyor. Aynı suçtan yargılanan Canpolat, dosyada tek başına kalıyor ve ceza veriliyor.
“MİDEM BULANDI, TİKSİNTİ DUYDUM”
Turan Canpolat, adının dosyaya sahte bir belgeyle eklendiğini mektubunda ayrıntılarıyla ele alıyor ve bu belgenin ilk mahkemede duruşma tutanağına mahkeme gözlemi olarak geçirildiğini kaydediyor:
“Dosyanın tamamının “aslı gibidir” tasdikli bir örneğini Ağır Ceza kaleminden temin ettim. Aynı zamanda fark edilmeyerek dosyada unutulan, savcının imzasını taşıyan sahteciliğin resmi belgesini… Lütfen Dikkat! Dosyada 27/01/2016 tarihinde sahtecilik yoluyla, bir nevi dosyadan belge çalma onun yerine sahte belge eklemek suretiyle dahil edildiğinin belgesi…
Dosyada bir başka belgeye yapıştığı için fark edilmeyerek dosyada unutulan, soruşturma savcısının imzasını taşıyan, Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi kalemince “aslı gibidir” şerhiyle tasdik ve imza edilen UYAP’a taranan, ilk duruşma günü olan 14/06/2016 tarihine kadar gizli tutulduğu için karartılamayan, ilk duruşmada mahkemeye sunulan, içeriği 14/06/2016 tarihli duruşma tutanağına mahkeme gözlemi olarak geçirilen 26/01/2016 tarihli dosya şüphelilerinin ismini gösterir, benim ismimin olmadığı resmi belge…
POLİSLER SUÇ İŞLEMEMEK İÇİN
Meğer dosyaya avukat olarak müdahil olunca M.C diye başka birinin isminin olduğu şüpheli listesini çıkartarak onun yerine benim olduğum imzasız, onaysız, tarihsiz sahte bir liste ekliyorlar… Dosyadaki şüpheli sayısı daha önce kayıtlara girdiği için mecburen M.C’yi şüpheli listesinden çıkartarak, onun yerine benim ismimi monte ediyorlar… Polisler, suç işlememek için, bu ikinci listeye imza atmıyorlar, onaylamıyorlar… bu listenin imzasız, onaysız ve tarihsiz olduğu 14/06/2016 tarihli duruşmada mahkeme gözlemi olarak tutanağa geçti…
Ve savcının imzasını taşıyan, UYAP’a taranan, mahkeme kalemince “asli gibidir” şerhiyle tasdik edilen resmi belgede şüpheliler arasında ismimin BULUNMADIĞI, benim ismimin yerine M.C diye bir başkasının isminin OLDUĞU da mahkeme gözlemi ile 14/06/2016 tarihli duruşmada tutanağa geçti… Affınıza sığınarak yazıyorum: Tiksinti duydum…Midem bulandı…”
Mahkemenin, Malatya Savcılığından durumun izahını istediğini söyleyen Canpolat, “Ne mi oldu! 50 aydan beri Malatya Emniyeti şüpheli listesinin aslını göndermedi.” diyor.
TUTUKLU BİRİ OLARAK 15 TEMMUZ’DA NASIL SUÇ İŞLEMİŞ OLABİLİRİM!
Turan Canpolat’ın dosyasındaki en önemli hukuksuzluk ise tutuklu olduğu halde, 15 Temmuz’da Ankara’da bulunduğu iddia ediliyor ve darbe girişimine katılarak Anayasal düzeni kaldırmakla suçlanıyor. O tarihte Malatya Cezaevinde olan Canpolat’ın maruz kaldığı hukuk garabeti ibretlik:
“Ankara’dan gelen dosyanın suç yeri Ankara. Suç tarihi 15 Temmuz 2016. Suç Anayasal düzeni ortadan kaldırmak. Evet… 27 Ocak 2016 tarihinden itibaren kesintisiz olarak esaret altında olan bir hukuk insanı ve avukat olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde Ankara’da suç işleyebilmem için zaman makinesi ile Malatya Cezaevinden geleceğe yolculuk yapıp suçu işledikten sonra aynı makine ile geçmişe ve Malatya Cezaevine gelmem gerek.”
10 YIL HAPİS CEZASI
İddianamesinde yer almayan Bank Asya’da hesabı ve Bylock kullandığı gerekçesiyle 10 yıl hapis cezasına çaptırılan Turan Canpolat’ın dosyası 18 aydır Yargıtay’da bekletiliyor. Mahkemeye gelen Bylock içeriklerine ilişkin belgelerin de imzasız ve onaysız olduğunu 5 Mayıs 2017’de tutanağa geçirmeyi başaran Canpolat, hapisten yürüttüğü bu hukuk mücadelesinden 3 gün sonra Malatya Cezaevinden Elazığ’a sürgün ediliyor ve hücreye konuluyor. 2 duruşmaya çıkartılmıyor, SEGBİS ile bağlanmasına izin verilmiyor. Sahte Bylock içerikleri ve diğer delillerle ilgili bulunduğu suç duyurularına Malatya Savcılığı takipsizlik veriyor. Takipsizliğe yaptığı itirazının sonucunu ise 2 yıldır beklediğini anlatıyor.
Canpolat mektubunda, 14 ay boyunca her ay Yargıtay’a tutukluluğa itiraz dilekçesi gönderdiğini ancak anlattığı hukuksuzluklardan dolayı hiçbirine cevap verilmediğini, eğer dilekçelerini ele alıp görüşseler tahliyesine karar vermek zorunda olduklarını bildiklerini belirtiyor. AİHM, tutukluluğa itiraz dilekçesini, talepten 23 gün sonra karara bağlanmaması ağır hak ihlali sayıyor.
İZZETLİ BİR MAHPUS HAYATI ŞEREFTİR
İmzasız ve onaysız sahte içerikler nedeniyle mahkumiyet aldığını ve bunun hukuk adına utanç tablosu olduğunu söyleyen Turan Canpolat mektubunu şöyle bitiriyor:
“Üyesi bulunduğum barolar maruz kaldığım hukuk cinayetlerini görmezden geldiler. Malatya Barosu resmi başvuruma rağmen 50 aydır Baro Avukat Hakları Resmi Komisyonunu görevlendirmedi. Belki cesaret edemedi, belki de… !!!!
Bedenen esir olsam da ruhen, fikren ve vicdanen hürüm… Hak, hukuk, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve inandığım değerler noktasında esaret altına alındığım tarihteki yerimdeyim. Masumiyetin ve mahkumiyetin verdiği huzur ile bir hukuk insanı ve avukat olarak izzetli bir mahpus hayatını şeref kabul edenlerdenim.”
İNTİKAM HUKUKU BU!
Öte yandan Turan Canpolat’a yapılan hak ihlallerini HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da gündeme getirdi. Gergerlioğlu, “Tutuklu Av. Turan Canpolat’ın yaşadığı mağduriyet ve dosyasındaki usulsüzlükler had safhada! Avukatlık yaptığı için tutuklanmış, darbe sırasında cezaevinde olduğu halde darbeye katılmaktan tekrar dava açılmış! Şu anda Elazığ Cezaevinde tek kişilik hücrede İntikam ceza hukuku bu!” dedi.
[Sevinç Özarslan] 28.4.2020 [Bold Medya]
Konya Kapalı Cezaevinde, koronavirüs çıkan 55 hükümlü ve tutuklu hastaneye sevkedildi
Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda koronavirüs testi pozitif çıkan 55 hükümlü ve tutuklu hastaneye sevk edildi. Konya Başsavcısı Ramazan Solmaz, tutuklu ve hükümlülerin sağlık durumlarının iyi olduğunu belirtti.
BOLD – Konya Cumhuriyet Başsavcısı Ramazan Solmaz, yazılı açıklama yaparak alınan tüm tedbirlere rağmen Konya Cezaevinde bir hükümlüde koronavirüs çıkmasının ardından bağlantılı koğuşlarda 55 hükümlü ve tutuklu da koronavirüs tespit edildiğini belirtti.
Başsavcı Solmaz’ın yazılı açıklamasında, Adalet Bakanlığının, Sağlık Bakanlığının ve Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda Covid-19 salgınına karşı Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda gerekli tedbirlerin titizlikle uygulandığını belirtti. Cezaevine giriş ve çıkışların zorunluluk dışında sınırlandırıldığını hatırlatan Solmaz, “İlk kabullerde 14 gün kuralına hassasiyetle uyulmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin dışarıyla temasını kesmek amacıyla cezaevi personelimiz izole edilmiştir” dedi.
ALINAN TÜM TEDBİRLERE RAĞMEN
Cezaevi personeliyle hükûmlü ve tutukluların sağlığını koruma konusunda büyük gayret gösterdiklerini vurgulayan Solmaz, şunları kaydetti: “Alınan tüm tedbirlere rağmen Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bir hükümlünün Koronavirüs belirtileri göstermesi üzerine İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde filyasyon çalışması yapılmıştır. Bağlantılı koğuşlarda yapılan testlerde 55 hükûmlü/tutuklunun Covid-19 testi pozitif çıkmıştır. Hastaneye sevkleri gerçekleştirilen 55 kişinin genel sağlık durumları iyidir.”
KADİR ŞEKER’İN TUTUKLULUĞUNA DEVAM KARARI
Öte yandan Konya’da sevgilisi Ayşe D.’ye (35) şiddet uygulayan Özgür Duran’ı (32) engellemek istediği sırada kalbinden bıçaklayarak öldürdüğü gerekçesiyle tutuklu yargılanan Kadir Şeker’in de Covid-19 testi pozitif çıktı. Şeker’in karantinaya alınacağı bildirilirken ilk duruşmada tutukluluğa devam kararı çıktı.
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 4 ayrı cezaevinde 120 tutuklu ve hükümlünün koronavirüs testinin pozitif çıktığını açıkladı.
[Bold Medya] 28.4.2020
BOLD – Konya Cumhuriyet Başsavcısı Ramazan Solmaz, yazılı açıklama yaparak alınan tüm tedbirlere rağmen Konya Cezaevinde bir hükümlüde koronavirüs çıkmasının ardından bağlantılı koğuşlarda 55 hükümlü ve tutuklu da koronavirüs tespit edildiğini belirtti.
Başsavcı Solmaz’ın yazılı açıklamasında, Adalet Bakanlığının, Sağlık Bakanlığının ve Bilim Kurulunun tavsiyeleri doğrultusunda Covid-19 salgınına karşı Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda gerekli tedbirlerin titizlikle uygulandığını belirtti. Cezaevine giriş ve çıkışların zorunluluk dışında sınırlandırıldığını hatırlatan Solmaz, “İlk kabullerde 14 gün kuralına hassasiyetle uyulmaktadır. Tutuklu ve hükümlülerin dışarıyla temasını kesmek amacıyla cezaevi personelimiz izole edilmiştir” dedi.
ALINAN TÜM TEDBİRLERE RAĞMEN
Cezaevi personeliyle hükûmlü ve tutukluların sağlığını koruma konusunda büyük gayret gösterdiklerini vurgulayan Solmaz, şunları kaydetti: “Alınan tüm tedbirlere rağmen Konya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bir hükümlünün Koronavirüs belirtileri göstermesi üzerine İl Sağlık Müdürlüğü ile koordineli bir şekilde filyasyon çalışması yapılmıştır. Bağlantılı koğuşlarda yapılan testlerde 55 hükûmlü/tutuklunun Covid-19 testi pozitif çıkmıştır. Hastaneye sevkleri gerçekleştirilen 55 kişinin genel sağlık durumları iyidir.”
KADİR ŞEKER’İN TUTUKLULUĞUNA DEVAM KARARI
Öte yandan Konya’da sevgilisi Ayşe D.’ye (35) şiddet uygulayan Özgür Duran’ı (32) engellemek istediği sırada kalbinden bıçaklayarak öldürdüğü gerekçesiyle tutuklu yargılanan Kadir Şeker’in de Covid-19 testi pozitif çıktı. Şeker’in karantinaya alınacağı bildirilirken ilk duruşmada tutukluluğa devam kararı çıktı.
Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 4 ayrı cezaevinde 120 tutuklu ve hükümlünün koronavirüs testinin pozitif çıktığını açıkladı.
[Bold Medya] 28.4.2020
Virüs çalışmalarında yeni gelişme
Dünya çapında milyonlarca kişiyi enfekte eden yeni tip koronavirüsle ilgili her gün yeni bulgular ortaya çıkıyor. Bu kez virüsün kalabalık ortamlardaki havada asılı kalabildiği keşfedildi.
Nature Research adlı akademik dergide yayımlanan çalışma, hastane tuvaletleri, kalabalığın toplandığı kapalı alanlar ve sağlık personelinin koruyucu ekipmanını çıkardığı odaların havasında Kovid-19’un genetik materyalinin bulunduğunu gösterdi.
Vuhan’daki iki hastanede inceleme yapan Çin’li araştırmacılar, havadaki bu partiküllerin enfeksiyona neden olup olmayacağını tespit etmeye çalışmadı. Ancak bilim insanları hala koronavirüs hakkında yeni bilgiler öğrendiği için virüsün havadaki parçacıklarla yayılıp yayılamayacağı sorusu hala tartışılıyor.
Vuhan Üniversitesi’nden Ke Lan’ın liderlik ettiği araştırma ekibi, hastanelerde ve çevrelerinde “aerosol tuzakları” kurdu. Hasta koğuşlarında, marketlerde ve lojmanlarda da az sayıda kirli aeorosol keşfedilmesine rağmen, tuvaletlerde ve kalabalığın kullandığı kapalı alanlarda daha fazlası bulundu.
Independent Türkçe'nin Fox News’ten aktardığına göre tıbbi personelin koruyucu ekipmanını çıkardığı odalarda da yüksek yoğunluklu kirlilik bulundu. Bu da maske gibi ekipmanları kirleten parçacıkların maskeler, eldivenler ve önlükler çıkarıldığında tekrar havaya karıştığı anlamına gelebilir.
Araştırmacılar, “Bulgularımız, odaların havalandırılması, koruyucu giysilerin sterilize edilmesi, tuvaletlerin uygun kullanımının ve dezenfekte edilmesinin aerosollerdeki SARS-CoV-2 RNA yoğunluğunu etkili bir şekilde sınırlayabildiğini göstermektedir” dedi ve ekledi:
"İleri çalışmalar, havadaki virüsün enfeksiyona sebep olma kabiliyetini araştırmalıdır."
[Samanyolu Haber] 28.4.2020
Nature Research adlı akademik dergide yayımlanan çalışma, hastane tuvaletleri, kalabalığın toplandığı kapalı alanlar ve sağlık personelinin koruyucu ekipmanını çıkardığı odaların havasında Kovid-19’un genetik materyalinin bulunduğunu gösterdi.
Vuhan’daki iki hastanede inceleme yapan Çin’li araştırmacılar, havadaki bu partiküllerin enfeksiyona neden olup olmayacağını tespit etmeye çalışmadı. Ancak bilim insanları hala koronavirüs hakkında yeni bilgiler öğrendiği için virüsün havadaki parçacıklarla yayılıp yayılamayacağı sorusu hala tartışılıyor.
Vuhan Üniversitesi’nden Ke Lan’ın liderlik ettiği araştırma ekibi, hastanelerde ve çevrelerinde “aerosol tuzakları” kurdu. Hasta koğuşlarında, marketlerde ve lojmanlarda da az sayıda kirli aeorosol keşfedilmesine rağmen, tuvaletlerde ve kalabalığın kullandığı kapalı alanlarda daha fazlası bulundu.
Independent Türkçe'nin Fox News’ten aktardığına göre tıbbi personelin koruyucu ekipmanını çıkardığı odalarda da yüksek yoğunluklu kirlilik bulundu. Bu da maske gibi ekipmanları kirleten parçacıkların maskeler, eldivenler ve önlükler çıkarıldığında tekrar havaya karıştığı anlamına gelebilir.
Araştırmacılar, “Bulgularımız, odaların havalandırılması, koruyucu giysilerin sterilize edilmesi, tuvaletlerin uygun kullanımının ve dezenfekte edilmesinin aerosollerdeki SARS-CoV-2 RNA yoğunluğunu etkili bir şekilde sınırlayabildiğini göstermektedir” dedi ve ekledi:
"İleri çalışmalar, havadaki virüsün enfeksiyona sebep olma kabiliyetini araştırmalıdır."
[Samanyolu Haber] 28.4.2020
Asr-ı Saadetten bir tablo [Fikret Kaplan]
Samanyoluhaber.com yazarı Fikret Kaplan You Tube kanalında Peygamber Efendimiz döneminden tabloları anlattığı videolardan birini daha paylaştı
Fikret Kaplan You Tube kanalında Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risalet-i Ahmediye ve Mucizât-ı Ahmediye risalesinde anlattığı bir mucizesini paylaştı
Bediüzzaman'ın On Dokuzuncu Mektup'ta anlattığı Peygamber Efendimiz'in bir mucizesi şöyle :
Bir kurt, bir çobanın sürüsündeki keçilerden birisini tutmuş ve çoban, kurdun elinden keçiyi kurtarınca kurt, çobana şöyle demişti:
“Allah’tan korkmadın mı, benim rızkımı elimden aldın?”
Çoban, kurdun konuşması üzerine şaşırarak,
“Acayip, kurt konuşur mu?” diye mukabelede bulunmuştu.
Bunun üzerine kurt ona demişti:
“Acayip senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zât var ki, sizi Cennete davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz.”
Çoban kurda inanmış ve:
“Ben gideceğim. Fakat kim benim keçilerime bakacak?” diye sorunca,
Kurt “Ben bakacağım.” demişti.
Çoban, çobanlığı kurda devredip Sen’in yanına gelmiş, Sen’i görmüş, iman etmiş ve sonra geri dönmüştü. Kurdu bıraktığı gibi sürüsüne çobanlık yaparken bulunca da ona mükafat olarak bir keçi kesip vermişti, çünkü kurt ona üstatlık etmişti. (Müsned; el-Hâkim, el-Müstedrek; el-Fethü’r-Rabbânî; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye)
Evet, acayiplik bizim halimizdedir ki varlık Sen’in adına nazmedilmiş bir Peygamber olarak bizi Cennete davet etmek için geliyorsun, fakat Sen’i tanımıyoruz. Belki folklorik bir iki programla, üç beş kırmızı gülle Sen’i kuru heyecanımıza teslim edip geçiyoruz…
[Samanyolu Haber] 28.4.2020
Fikret Kaplan You Tube kanalında Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risalet-i Ahmediye ve Mucizât-ı Ahmediye risalesinde anlattığı bir mucizesini paylaştı
Bediüzzaman'ın On Dokuzuncu Mektup'ta anlattığı Peygamber Efendimiz'in bir mucizesi şöyle :
Bir kurt, bir çobanın sürüsündeki keçilerden birisini tutmuş ve çoban, kurdun elinden keçiyi kurtarınca kurt, çobana şöyle demişti:
“Allah’tan korkmadın mı, benim rızkımı elimden aldın?”
Çoban, kurdun konuşması üzerine şaşırarak,
“Acayip, kurt konuşur mu?” diye mukabelede bulunmuştu.
Bunun üzerine kurt ona demişti:
“Acayip senin halindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zât var ki, sizi Cennete davet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz.”
Çoban kurda inanmış ve:
“Ben gideceğim. Fakat kim benim keçilerime bakacak?” diye sorunca,
Kurt “Ben bakacağım.” demişti.
Çoban, çobanlığı kurda devredip Sen’in yanına gelmiş, Sen’i görmüş, iman etmiş ve sonra geri dönmüştü. Kurdu bıraktığı gibi sürüsüne çobanlık yaparken bulunca da ona mükafat olarak bir keçi kesip vermişti, çünkü kurt ona üstatlık etmişti. (Müsned; el-Hâkim, el-Müstedrek; el-Fethü’r-Rabbânî; İbni Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye)
Evet, acayiplik bizim halimizdedir ki varlık Sen’in adına nazmedilmiş bir Peygamber olarak bizi Cennete davet etmek için geliyorsun, fakat Sen’i tanımıyoruz. Belki folklorik bir iki programla, üç beş kırmızı gülle Sen’i kuru heyecanımıza teslim edip geçiyoruz…
[Samanyolu Haber] 28.4.2020
1 Kuruş Meydan Muharebesi: Kim kazanacak? [Turhan Bozkurt]
Kim demiş "ekonomi çöktü" diye! Hükûmet bütün dış mihraklarla aslanlar gibi savaşıyor. Millî paranın nasıl müdafaa edileceğini yedi düvele gösteriyor.
Cephenin en ilerisinde Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Uysal ve arkadaşları tek kelime ile destan yazıyor! Dolar kuşatmasını henüz yaramamış olsalar da bütün taarruzları geri püskürtüyorlar.
DOLAR KUŞATMASINA KARŞI MODERN HİLAL TAKTİĞİ
Unutmayın! Uysal, 22 Nisan’da faizi yüzde 9,75’ten yüzde 8,75’e indirerek düşman birliklerinin kafasını karıştırdı.
Kimse bu kadarını beklemiyordu. Oysa o karar “hilal taktiği” ile düşmanı çembere almak için taktik manevraydı.
Merkez’in zayıfladığını zanneden dolar birlikleri havadan karadan taarruza geçtiğinde cephenin sağ ve solunda kanatlarda saklanmış Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank motorize birlikleri son sürat saldırıya geçti.
Birkaç saat içinde 800 milyon doları havaya saçarak dolar birliklerini şoke ettiler.
Dolar birlikleri 7 TL siperini bir an için ele geçirse de kanatlardan gelen takviye sayesinde siper geri alındı. Düşman 6,99 TL noktasına geri çekildi.
Bir haftadır gün içinde hep aynı sahne adeta tekrarlanıyor. Bazen hızlı, bazen yavaş çekim tekrarı gibi ilerleyen dolar birliklerine Uysal’ın komutası altındaki TL ordusu son mermi kalıncaya dek mukabelede bulunuyor.
BAŞKUMANDAN VE YARDIMCISI HÜSRAN!
Karargâh çadırında harekâtı sevk ve idare eden Başkumandan ve yardımcısı damat Berat mühimmatın azaldığına dair raporları yırtıp atıyor.
Birliklerin çapraz ateşe maruz kalması umurlarında değil. Hüsrana uğrama pahasına birlikleri geri çekmiyorlar.
Kayıtlarda 506 ton olarak görünen altınların sadece 350 tonu Merkez Bankası'na (TCMB) ait. Bu da 20 milyar dolar tutarında dövize tekabül ediyor. TCMB'nin altın dahil net rezervi 27 milyar dolar.
Ankara/1 Kuruş Meydan Muharebesi’nin verildiği 7 TL cephesinde kahramanlığın tek başına zafere getirmeyeceğini bilmeyecek kadar savaş stratejisinden mahrum Başkumandan ve emrindeki TL birlikleri son bir haftada 2 milyar dolarlık mühimmatı tüketti.
Cephanelikteki 27 milyar dolarlık mühimmat en fazla 1,5 ay yeter. O da başka kollardan saldırı olmazsa...
Dolar birlikleri kendinden emin. 6,99 TL siperinde mızıka çalıyorlar ve karşılarında rastgele ateş eden Merkez’in son mermiyi de tüketmesini bekliyorlar.
Vaktinde iyi hazırlanmış bir planla bu kuşatma yarılabilirdi. Hatta TL’yi zayıf görmenin bedeli çok ağır ödetilebilirdi. Amma velâkin ölümcül Korona salgını günden güne bütün cephede yayılıyor.
Dolar birliklerinin kılını kıpırdatmadığı günlerde dahi virüs bulaşan TL ağır zayiat veriyor. Kayıplar günden güne artıyor.
6,99 TL VEYA 7 TL! NE FARK EDER?
Ne takviye birlik ne de silah, mühimmat desteği var. Bugünler için senelerdir biriktirilmiş kefen parasını bile harcamış bir ordu için 1 kuruş için verilen bu harbin ne kadar manasız olduğunu söylemeye kimse cesaret edemiyor.
6,99 TL veya 7 TL mevzisi. Aralarında fark var mı? Kuşatmayı yaramadıktan sonra 5 metre ileride ya da 3 metre geride olmanın orduyu zafer şafağına götürmeyeceği gün gibi aşikâr.
Başkumandan’ın “Dolar, 7 TL mevzini geçemeyecek!” sözü üzerine girilen 2020 Ankara Meydan Muharebesi’nde 7 TL siperi bakalım ne vakit düşecek?
Bugün mü? Yarın mı? Yoksa yarından daha yakın bir vakitte mi?
Başkumandanın telaşla yayımladığı ek vergi/zam ve sokağa çıkma yasağı tamimleri işlerin çok da iyi gitmediğini ele veriyor.
BAŞTAN KAYBEDİLMİŞ BİR MUHAREBE
Cephe kumandanı Uysal’ın “ateş” emri ile sağa-sola rastgele dolar saçarak düşmanı kendi silahı ile vuracağını zanneden kamu bankaları yorgun düştü. Artık onlar da takviyeye muhtaç.
Cephe gerisinde tek kelime ile açlık, sefalet ve ümitsizlik hâkim. Baştan kaybedilmiş bir muharebenin uzatma dakikalarına gelindi.
Ağır mağlubiyetin yaralarını sarmak için en az 5-10 yıla ihtiyaç duyulacak.
Vaktiyle 100 milyarlarca lirayı ahbap çavuş Kapitalizmine feda edenler bütün suçlarını örtbas edebilecekleri ümidi ile girdikleri Ankara Meydan Muharebesi’nde hezimete uğrayacak.
Şimdiden ateşkes müzakerelerine başladılar bile…
Saltanat koltuğundan inmemek için Sevr’den daha ağır tavizleri kuzu kuzu nasıl kabul ettikleri üç vakte kalmaz ecnebi gazetelerinde manşet olur.
1 kuruş için canlarını feda ederlermiş, hadi oradan!
Bu kifayetsiz muhteris ordusu kendi ceplerindeki 1 kuruş için Türkiye’nin istikbalini feda eder, 82 milyonu ateşe atar.
NOT: Bu makale kaleme alınırkın dolar 6,98 TL ila 6,99 TL arasında seyrediyordu.
[Turhan Bozkurt] 28.4.2020 [Samanyolu Haber]
Cephenin en ilerisinde Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Uysal ve arkadaşları tek kelime ile destan yazıyor! Dolar kuşatmasını henüz yaramamış olsalar da bütün taarruzları geri püskürtüyorlar.
DOLAR KUŞATMASINA KARŞI MODERN HİLAL TAKTİĞİ
Unutmayın! Uysal, 22 Nisan’da faizi yüzde 9,75’ten yüzde 8,75’e indirerek düşman birliklerinin kafasını karıştırdı.
Kimse bu kadarını beklemiyordu. Oysa o karar “hilal taktiği” ile düşmanı çembere almak için taktik manevraydı.
Merkez’in zayıfladığını zanneden dolar birlikleri havadan karadan taarruza geçtiğinde cephenin sağ ve solunda kanatlarda saklanmış Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank motorize birlikleri son sürat saldırıya geçti.
Birkaç saat içinde 800 milyon doları havaya saçarak dolar birliklerini şoke ettiler.
Dolar birlikleri 7 TL siperini bir an için ele geçirse de kanatlardan gelen takviye sayesinde siper geri alındı. Düşman 6,99 TL noktasına geri çekildi.
Bir haftadır gün içinde hep aynı sahne adeta tekrarlanıyor. Bazen hızlı, bazen yavaş çekim tekrarı gibi ilerleyen dolar birliklerine Uysal’ın komutası altındaki TL ordusu son mermi kalıncaya dek mukabelede bulunuyor.
BAŞKUMANDAN VE YARDIMCISI HÜSRAN!
Karargâh çadırında harekâtı sevk ve idare eden Başkumandan ve yardımcısı damat Berat mühimmatın azaldığına dair raporları yırtıp atıyor.
Birliklerin çapraz ateşe maruz kalması umurlarında değil. Hüsrana uğrama pahasına birlikleri geri çekmiyorlar.
Kayıtlarda 506 ton olarak görünen altınların sadece 350 tonu Merkez Bankası'na (TCMB) ait. Bu da 20 milyar dolar tutarında dövize tekabül ediyor. TCMB'nin altın dahil net rezervi 27 milyar dolar.
Ankara/1 Kuruş Meydan Muharebesi’nin verildiği 7 TL cephesinde kahramanlığın tek başına zafere getirmeyeceğini bilmeyecek kadar savaş stratejisinden mahrum Başkumandan ve emrindeki TL birlikleri son bir haftada 2 milyar dolarlık mühimmatı tüketti.
Cephanelikteki 27 milyar dolarlık mühimmat en fazla 1,5 ay yeter. O da başka kollardan saldırı olmazsa...
Dolar birlikleri kendinden emin. 6,99 TL siperinde mızıka çalıyorlar ve karşılarında rastgele ateş eden Merkez’in son mermiyi de tüketmesini bekliyorlar.
Vaktinde iyi hazırlanmış bir planla bu kuşatma yarılabilirdi. Hatta TL’yi zayıf görmenin bedeli çok ağır ödetilebilirdi. Amma velâkin ölümcül Korona salgını günden güne bütün cephede yayılıyor.
Dolar birliklerinin kılını kıpırdatmadığı günlerde dahi virüs bulaşan TL ağır zayiat veriyor. Kayıplar günden güne artıyor.
6,99 TL VEYA 7 TL! NE FARK EDER?
Ne takviye birlik ne de silah, mühimmat desteği var. Bugünler için senelerdir biriktirilmiş kefen parasını bile harcamış bir ordu için 1 kuruş için verilen bu harbin ne kadar manasız olduğunu söylemeye kimse cesaret edemiyor.
6,99 TL veya 7 TL mevzisi. Aralarında fark var mı? Kuşatmayı yaramadıktan sonra 5 metre ileride ya da 3 metre geride olmanın orduyu zafer şafağına götürmeyeceği gün gibi aşikâr.
Başkumandan’ın “Dolar, 7 TL mevzini geçemeyecek!” sözü üzerine girilen 2020 Ankara Meydan Muharebesi’nde 7 TL siperi bakalım ne vakit düşecek?
Bugün mü? Yarın mı? Yoksa yarından daha yakın bir vakitte mi?
Başkumandanın telaşla yayımladığı ek vergi/zam ve sokağa çıkma yasağı tamimleri işlerin çok da iyi gitmediğini ele veriyor.
BAŞTAN KAYBEDİLMİŞ BİR MUHAREBE
Cephe kumandanı Uysal’ın “ateş” emri ile sağa-sola rastgele dolar saçarak düşmanı kendi silahı ile vuracağını zanneden kamu bankaları yorgun düştü. Artık onlar da takviyeye muhtaç.
Cephe gerisinde tek kelime ile açlık, sefalet ve ümitsizlik hâkim. Baştan kaybedilmiş bir muharebenin uzatma dakikalarına gelindi.
Ağır mağlubiyetin yaralarını sarmak için en az 5-10 yıla ihtiyaç duyulacak.
Vaktiyle 100 milyarlarca lirayı ahbap çavuş Kapitalizmine feda edenler bütün suçlarını örtbas edebilecekleri ümidi ile girdikleri Ankara Meydan Muharebesi’nde hezimete uğrayacak.
Şimdiden ateşkes müzakerelerine başladılar bile…
Saltanat koltuğundan inmemek için Sevr’den daha ağır tavizleri kuzu kuzu nasıl kabul ettikleri üç vakte kalmaz ecnebi gazetelerinde manşet olur.
1 kuruş için canlarını feda ederlermiş, hadi oradan!
Bu kifayetsiz muhteris ordusu kendi ceplerindeki 1 kuruş için Türkiye’nin istikbalini feda eder, 82 milyonu ateşe atar.
NOT: Bu makale kaleme alınırkın dolar 6,98 TL ila 6,99 TL arasında seyrediyordu.
[Turhan Bozkurt] 28.4.2020 [Samanyolu Haber]
Ey Hizmet Erleri Düşünelim Bir Kere! [Abdullah Aymaz]
Muhterem kardeşlerimiz düşünelim bir kere, Cenab-ı Hakkın nimetlerini, ihsanlarını saymaya kalksak, sayamayız… Ayrıca bunların her biri çok büyük nimet… O Cenab-ı Erhamürrahimin bizi yokluk âleminde bırakmadı. Element halinde bırakmadı. Bitki veya hayvan olarak yaratıp bırakmadı. Bizi ahsen-i takvim bir insan potansiyelinde var etti. İman nasip etti. Hz. Muhammed Aleyhisselam'a ümmet eyledi… Âhir zamanın en muhteşem Hizmet Rehberleri Üstad Hazretlerine ve Hocaefendiye talebe eyledi…
Meseleyi genel Hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, sanki harikalar kuşağında cebr-i lütfîler cereyanı içinde bulunuyoruz.
Tâ baştan esnaf ve mütevellilerimize bakalım: Allah rızası için, ülkemizde milletimize ve memleketimize Hizmet adına fakir ve kabiliyetli talebelerimiz için evler tutmuş, daha sonra da artık tamam vazifemizi yaptık diyecekleri anda birden perdeler açılmış, yurtlar, okullar, üniversiteye hazırlıklar ve üniversiteler açma aşkı ve şevkiyle ülfet ve ünsiyetten sıyrılıp taze ve güzel işlere soyunmuşlardır. Arkasında apayrı bir sahne açılmış ve yürekleri hoplatacak yurt dışı eğitim Hizmetleri göz kamaştırıcı şekilde önümüze bir ihsan-ı İlahî olarak serilmiştir.
Dikkat edilirse bunlar hep kendimizi, “Artık tamam, yapacağımızı yaptık, artık işler rutin gidiyor, sanki bize ihtiyaç yok!” diyebileceğimiz noktalarda yani ülfet ünsiyet, tenperverlik ve rahat meylinin nefsimizi kapladığı zamanlarda sürpriz olarak karşımıza çıktı…
Merhum Ali Rıza Bozkurt’un patenti kendisine ait bir buluşu vardı: “Meşhur film ve dizilerin hepsinde bir bıkkınlık bir şevksizlik noktaları vardır. Eğer tam oralarda mantıkî bir boşluk bırakmadan bir sürpriz devreye girmezse, artık onlar seyredilmez olur.” diyordu…
Hizmette de hep öyle sürprizler, aşkı-şevki yenilemiş, ruhları yeni ufuklara taze hem de tap taze bir anlayışla şahlandırmıştır…
Son süreç acılı-sancılı olmuştur ama cebr-i lütfilerle doludur. Yeni yeni hikmetlerini anlamaya çalışırken bir de baktık cihan çapında bir virüs problemi çıktı!.. Önce şaşkınlık yaşadık, bütün dünya insanları gibi ama gördük ki, DÜNYA NADAS EDİLİYOR. KIŞTAN SONRA BİR BAHARA HAZIRLIK VAR…
Bu mânalar, şu günlerde M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin KUR’AN’DAN İDRÂKE YANSIYANLAR kitabını yeniden mütalaa ederken içime bir esinti halinde geldi…
“O halde bir işten boşalma hemen başka bir işe koyul.’ (İnşirah Suresi, 94/7) “Bu âyet-i Kerime, Müslümana önemli bir HAREKET FELSEFESİ ve bir HAYAT DÜSTURU sunuyor. Evet mümin her zaman HAREKET HÂLİNDE olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket… Bir diğer ifadeyle o, mesâisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de yine AKTİF DİNLENME şeklinde gerçekleşmelidir. Mesela dimağı (beyni) okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pek âlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şakalar yapabilir ve benzeri şeyler… Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalaaya koyulur. Kısaca, sürekli hareket; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme… Böylece ÇALIŞARAK DİNLENME, DİNLENİRKEN ÇALIŞMA metoduyla hareket etme, mümince bir tavır olsa gerek.
“Bu meseleyi genel hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki, müminler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta CEBRÎ LÜTUFLAR CEREYANI İÇİNDE BULUNUYORUZ. Öteden beri kabul edilen ve uygulana gelen HİZMET üslubu içinde, istesek de istemesek de, mümin olmanın gereği, Kur’an’ın bu düsturunun farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. (…)
“Samimi yüreklerin, ‘Bu çizgide sürdürülen çalışmalar âkıbete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?’ endişeleriyle hopladığı bir anda ise, çok daha geniş bir coğrafyada hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır. Derken Allah, hayatın daha başka buudlarında daha farklı faaliyet sahaları açmış… Kısaca, bir hizmetten fâriğ olup (boşalıp) da yapılacak başka birşeyin kalmadığı gibi ÖLDÜRÜCÜ DÜŞÜNCELERE girilebileceği hemen her dönemde, hizmet etmek isteyenler için Allah, farklı farklı alanlar ve hizmet şekilleri lütfetmiştir. Onun içindir ki, baştan bu manayı ifade sadedinde, bir CEBRÎ LÜTUFLAR TOPLUMU olduğumuzu îmâ etmeye çalıştım. Demek ki, müminler olarak, ‘Bir işten boşalınca hemen başka bir işe koyul’ âyetinin mâna ve muhtevası, biz farkına varmasak da, hayatımızda sistematik bir şekilde görülmektedir denebilir.”
Öyleyse bize düşen, işimize bakmak ihlasla işlerimize devam etmektir.
[Abdullah Aymaz] 28.4.2020 [Samanyolu Haber]
Meseleyi genel Hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, sanki harikalar kuşağında cebr-i lütfîler cereyanı içinde bulunuyoruz.
Tâ baştan esnaf ve mütevellilerimize bakalım: Allah rızası için, ülkemizde milletimize ve memleketimize Hizmet adına fakir ve kabiliyetli talebelerimiz için evler tutmuş, daha sonra da artık tamam vazifemizi yaptık diyecekleri anda birden perdeler açılmış, yurtlar, okullar, üniversiteye hazırlıklar ve üniversiteler açma aşkı ve şevkiyle ülfet ve ünsiyetten sıyrılıp taze ve güzel işlere soyunmuşlardır. Arkasında apayrı bir sahne açılmış ve yürekleri hoplatacak yurt dışı eğitim Hizmetleri göz kamaştırıcı şekilde önümüze bir ihsan-ı İlahî olarak serilmiştir.
Dikkat edilirse bunlar hep kendimizi, “Artık tamam, yapacağımızı yaptık, artık işler rutin gidiyor, sanki bize ihtiyaç yok!” diyebileceğimiz noktalarda yani ülfet ünsiyet, tenperverlik ve rahat meylinin nefsimizi kapladığı zamanlarda sürpriz olarak karşımıza çıktı…
Merhum Ali Rıza Bozkurt’un patenti kendisine ait bir buluşu vardı: “Meşhur film ve dizilerin hepsinde bir bıkkınlık bir şevksizlik noktaları vardır. Eğer tam oralarda mantıkî bir boşluk bırakmadan bir sürpriz devreye girmezse, artık onlar seyredilmez olur.” diyordu…
Hizmette de hep öyle sürprizler, aşkı-şevki yenilemiş, ruhları yeni ufuklara taze hem de tap taze bir anlayışla şahlandırmıştır…
Son süreç acılı-sancılı olmuştur ama cebr-i lütfilerle doludur. Yeni yeni hikmetlerini anlamaya çalışırken bir de baktık cihan çapında bir virüs problemi çıktı!.. Önce şaşkınlık yaşadık, bütün dünya insanları gibi ama gördük ki, DÜNYA NADAS EDİLİYOR. KIŞTAN SONRA BİR BAHARA HAZIRLIK VAR…
Bu mânalar, şu günlerde M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin KUR’AN’DAN İDRÂKE YANSIYANLAR kitabını yeniden mütalaa ederken içime bir esinti halinde geldi…
“O halde bir işten boşalma hemen başka bir işe koyul.’ (İnşirah Suresi, 94/7) “Bu âyet-i Kerime, Müslümana önemli bir HAREKET FELSEFESİ ve bir HAYAT DÜSTURU sunuyor. Evet mümin her zaman HAREKET HÂLİNDE olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket… Bir diğer ifadeyle o, mesâisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de yine AKTİF DİNLENME şeklinde gerçekleşmelidir. Mesela dimağı (beyni) okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pek âlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şakalar yapabilir ve benzeri şeyler… Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalaaya koyulur. Kısaca, sürekli hareket; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme… Böylece ÇALIŞARAK DİNLENME, DİNLENİRKEN ÇALIŞMA metoduyla hareket etme, mümince bir tavır olsa gerek.
“Bu meseleyi genel hizmet çerçevesinde değerlendirecek olursak, denebilir ki, müminler olarak, hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta CEBRÎ LÜTUFLAR CEREYANI İÇİNDE BULUNUYORUZ. Öteden beri kabul edilen ve uygulana gelen HİZMET üslubu içinde, istesek de istemesek de, mümin olmanın gereği, Kur’an’ın bu düsturunun farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür. (…)
“Samimi yüreklerin, ‘Bu çizgide sürdürülen çalışmalar âkıbete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?’ endişeleriyle hopladığı bir anda ise, çok daha geniş bir coğrafyada hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır. Derken Allah, hayatın daha başka buudlarında daha farklı faaliyet sahaları açmış… Kısaca, bir hizmetten fâriğ olup (boşalıp) da yapılacak başka birşeyin kalmadığı gibi ÖLDÜRÜCÜ DÜŞÜNCELERE girilebileceği hemen her dönemde, hizmet etmek isteyenler için Allah, farklı farklı alanlar ve hizmet şekilleri lütfetmiştir. Onun içindir ki, baştan bu manayı ifade sadedinde, bir CEBRÎ LÜTUFLAR TOPLUMU olduğumuzu îmâ etmeye çalıştım. Demek ki, müminler olarak, ‘Bir işten boşalınca hemen başka bir işe koyul’ âyetinin mâna ve muhtevası, biz farkına varmasak da, hayatımızda sistematik bir şekilde görülmektedir denebilir.”
Öyleyse bize düşen, işimize bakmak ihlasla işlerimize devam etmektir.
[Abdullah Aymaz] 28.4.2020 [Samanyolu Haber]
‘Koronadan ölenlerin sayısı açıklanandan yüzde 60 fazla olabilir’
Financial Times, koronavirüs nedeniyle dünyada ölenlerin sayısının açıklanandan yüzde 60 fazla olabileceğini belirtti.
KRONOS -27 Nisan 2020
Koronavirüs salgını nedeniyle dünya genelinde açıklanan verilere göre 200 binden fazla kişi yaşamını yitirdi. Gerçekte ise bu sayının çok daha fazla olduğu belirtiliyor.
Türkiye’de ‘Kovid-19’ nedeniyle ölenlerin raporuna ‘doğal ölüm’ yazıldığı da iddia konusu. İngiltere’de yayımlanan Financial Times (FT) gazetesi 14 ülkedeki ölüm verilerini inceledi ve bu örneklemeden çıkan sonuçları dünyaya yansıtarak, ölümlerin gerçek boyutunun açıklanandan çok daha yüksek olabileceği sonucuna vardı.
Gazetenin incelemeye aldığı 14 ülkede salgın döneminde toplam 77 bin kişinin Kovid-19’dan öldüğü açıklanmış. Ancak FT bu ülkelerde salgın döneminde, geçen yılların aynı dönemine kıyasla 122 bin daha fazla ölüm olduğunu belirledi. Bu da koronavirüs ölümlerinin açıklanandan yüzde 60 civarında yüksek olabileceğini gösteriyor.
FT aynı oranı dünya çapında açıklanan koronavirüs ölümlerine yansıttığında salgında ölenlerin resmi rakam olan 201 bin değil 318 bin olabileceği sonucuna varıyor.
Financial Times fazla ölümleri hesaplamak için, seçilen 14 ülkenin her birinde bu yılın Mart ve Nisan aylarında salgın görüldükten sonra meydana gelen tüm ölümlerin kaydını aldı ve bu sayıları 2015 ile 2019 yıllarında aynı aylardaki ölüm sayılarının ortalamasıyla karşılaştırdı.
Ortaya çıkan 122 bin rakamı bu ülkelerde aynı dönemlerde meydana gelen ortalama ölüm sayılarının yüzde 50 kadar üzerinde.
BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre Danimarka hariç bütün incelenen ülkelerde, tarihi ortalamanın üzerindeki ölü sayılarının, açıklanan koronavirüs ölümü sayılarının çok üzerinde olduğu görüldü.
Dolayısıyla virüsle ilgili resmi ölüm rakamlarının ne kadar güvenilir olduğunun o ülkede koronavirüs testlerinin ne kadar etkili bir şekilde yapıldığına bağlı olarak değiştiği kaydedildi.
Çin de dahil bazı ülkeler açıkladıkları rakamlarda geriye yönelik olarak düzeltmeler yaptılar ve ölümlerin ilk açıkladıklarından daha yüksek olduğunu bildirdiler.
Financial Times’ın yaptığı analize göre, bu yılın Mart ve Nisan aylarında meydana gelen ölümler, ondan önceki beş yılın ortalamasına göre Belçika’da yüzde 60, İspanya’da yüzde 51, Hollanda’da yüzde 42 ve Fransa’da yüzde 34 daha yüksek.
Kuşkusuz bu ortalamanın üzerindeki bütün ölümlerin Kovid-19’dan olduğu anlamına gelmiyor. Başka rahatsızlıkları olan insanların salgın yüzünden hastanelere gitmekten kaçınması da ölümlerin artmasına yol açmış olabilir. Fakat sayılar, ortalamanın üzerindeki ölümlerin Kovid-19 salgınının en hızlı yayıldığı yerlerde en çok arttığını ortaya koyuyor. Bu da bu fazla ölümlerin çoğunun Kovid-19’dan dolayı olma ihtimalini artırıyor.
Cambridge Üniversitesi’nden Profesör David Spiegelhalter, İngiltere örneğine bakıldığında açıklanan sayıların gerçek ölümlerden çok daha düşük olduğunu, çünkü sadece hastanelerde meydana gelen ölümlerin sayıldığını hatırlatıyor.
“Ülkeler arasında objektif bir karşılaştırma yapabilmenin tek yolu her türlü sebepten meydana gelmiş olan ölüm sayılarına bakmak. Ölümlerdeki artışlar, ölüm raporunda koronavirüs yazmasa da çok kuşkulu ve ister istemez salgınla bir şekilde ilgili olduğunu düşündürüyor.”
Son beş yılın ortalamasının üzerindeki ölümler aynı zamanda virüsün en yaygın görüldüğü kentsel bölgelerde görülüyor ve yer yer ölümlerin ve ölüm sebeplerinin doğru düzgün kaydedilmesine yetişilemediği anlaşılıyor. Bu durum FT’ye göre özellikle gelişmekte olan ekonomiler için çok kaygı verici bir durum. Ekvador’un Guayas bölgesinde 1 Mart ile 15 Nisan arasında sadece 245 kovronavirüs bağlantılı ölüm bildirilmiş. Ama bu süre içinde, geçen beş yılın ortalamasından 10 bin 200 daha fazla insanın hayatını kaybettiği görülüyor. Bu yüzde 350’lik bir artışa tekabül ediyor.
Avrupa’da salgının merkezlerinden İtalya’nın kuzeyindeki Lombardiya bölgesinde bu dönem içinde geçmiş ortalamasından 13 bin fazla ölüm meydana gelmiş. Bu, açıklanan 4 bin 348 Kovid19 ölümünün yüzde 150 üzerinde.
Dünya çapında bakıldığında bu yıl Mart ve Nisan aylarındaki ölümlerin geçen beş yıla göre en fazla arttığı yer yüzde 464 ile İtalya’nın Bergamo kenti. Onu yüzde 200 artışla New York City, yüzde 161 artışla İspanya’nın başkenti Madrid izliyor. Endonezya’nın başkenti Cakarta’da kayda geçen ölümler aynı dönem için geçmiş ortalamanın 1400 üzerinde. Bu aynı dönem için hükümetin kovid ölümü olarak açıkladığı 90 sayısının 15 katı.
Sonuçta salgınla ilgili güçlüklerin yalnızca gelişmekte olan ülkelerde yaşanmadığı da görülüyor. 10 Nisan’da biten hafta içinde İngiltere ve Galler’de kayda geçen -her sebepten- ölüm sayısı bu yüzyılın en yüksek ölüm sayısıydı ve geçen beş yılın ortalama ölümlerinin yüzde 76, açıklanan kovid ölümlerinin ise yüzde 58 üzerindeydi.
Uzmanlar bakım evlerinde yaşayan ve hastalığa karşı en korumasız grup olan yaşlılar arasında görülen Kovid-19 vakalarının çoğunun bildirilmemesinin de önemli bir sorun olduğuna dikkat çekiyorlar.
Londra’daki prestijli iktisat ve siyaset fakültesi London School of Economics’deki Bakım Politikaları ve Değerlendirmeleri Merkezi’nde araştırma görevlisi Adelina Comas-Herrera çok az ülkede bakımevlerinde kalan ve çalışanlara sistemli şekilde koronavirüs testi yapıldığını söylüyor.
Financial Times, sokağa çıkma yasakları yüzünden bir çok ülkede geçen yıllara göre çok daha az sayıda iş kazası, trafik kazası ölümü meydana geldiğinden, gerçek koronavirüs ölümü sayılarının, salgın dönemindeki sayıları geçen yıllarla karşılaştırarak buldukları rakamın bile çok üzerinde olabileceğini yazıyor.
[Kronos.News] 27.4.2020
KRONOS -27 Nisan 2020
Koronavirüs salgını nedeniyle dünya genelinde açıklanan verilere göre 200 binden fazla kişi yaşamını yitirdi. Gerçekte ise bu sayının çok daha fazla olduğu belirtiliyor.
Türkiye’de ‘Kovid-19’ nedeniyle ölenlerin raporuna ‘doğal ölüm’ yazıldığı da iddia konusu. İngiltere’de yayımlanan Financial Times (FT) gazetesi 14 ülkedeki ölüm verilerini inceledi ve bu örneklemeden çıkan sonuçları dünyaya yansıtarak, ölümlerin gerçek boyutunun açıklanandan çok daha yüksek olabileceği sonucuna vardı.
Gazetenin incelemeye aldığı 14 ülkede salgın döneminde toplam 77 bin kişinin Kovid-19’dan öldüğü açıklanmış. Ancak FT bu ülkelerde salgın döneminde, geçen yılların aynı dönemine kıyasla 122 bin daha fazla ölüm olduğunu belirledi. Bu da koronavirüs ölümlerinin açıklanandan yüzde 60 civarında yüksek olabileceğini gösteriyor.
FT aynı oranı dünya çapında açıklanan koronavirüs ölümlerine yansıttığında salgında ölenlerin resmi rakam olan 201 bin değil 318 bin olabileceği sonucuna varıyor.
Financial Times fazla ölümleri hesaplamak için, seçilen 14 ülkenin her birinde bu yılın Mart ve Nisan aylarında salgın görüldükten sonra meydana gelen tüm ölümlerin kaydını aldı ve bu sayıları 2015 ile 2019 yıllarında aynı aylardaki ölüm sayılarının ortalamasıyla karşılaştırdı.
Ortaya çıkan 122 bin rakamı bu ülkelerde aynı dönemlerde meydana gelen ortalama ölüm sayılarının yüzde 50 kadar üzerinde.
BBC Türkçe’nin aktardığı habere göre Danimarka hariç bütün incelenen ülkelerde, tarihi ortalamanın üzerindeki ölü sayılarının, açıklanan koronavirüs ölümü sayılarının çok üzerinde olduğu görüldü.
Dolayısıyla virüsle ilgili resmi ölüm rakamlarının ne kadar güvenilir olduğunun o ülkede koronavirüs testlerinin ne kadar etkili bir şekilde yapıldığına bağlı olarak değiştiği kaydedildi.
Çin de dahil bazı ülkeler açıkladıkları rakamlarda geriye yönelik olarak düzeltmeler yaptılar ve ölümlerin ilk açıkladıklarından daha yüksek olduğunu bildirdiler.
Financial Times’ın yaptığı analize göre, bu yılın Mart ve Nisan aylarında meydana gelen ölümler, ondan önceki beş yılın ortalamasına göre Belçika’da yüzde 60, İspanya’da yüzde 51, Hollanda’da yüzde 42 ve Fransa’da yüzde 34 daha yüksek.
Kuşkusuz bu ortalamanın üzerindeki bütün ölümlerin Kovid-19’dan olduğu anlamına gelmiyor. Başka rahatsızlıkları olan insanların salgın yüzünden hastanelere gitmekten kaçınması da ölümlerin artmasına yol açmış olabilir. Fakat sayılar, ortalamanın üzerindeki ölümlerin Kovid-19 salgınının en hızlı yayıldığı yerlerde en çok arttığını ortaya koyuyor. Bu da bu fazla ölümlerin çoğunun Kovid-19’dan dolayı olma ihtimalini artırıyor.
Cambridge Üniversitesi’nden Profesör David Spiegelhalter, İngiltere örneğine bakıldığında açıklanan sayıların gerçek ölümlerden çok daha düşük olduğunu, çünkü sadece hastanelerde meydana gelen ölümlerin sayıldığını hatırlatıyor.
“Ülkeler arasında objektif bir karşılaştırma yapabilmenin tek yolu her türlü sebepten meydana gelmiş olan ölüm sayılarına bakmak. Ölümlerdeki artışlar, ölüm raporunda koronavirüs yazmasa da çok kuşkulu ve ister istemez salgınla bir şekilde ilgili olduğunu düşündürüyor.”
Son beş yılın ortalamasının üzerindeki ölümler aynı zamanda virüsün en yaygın görüldüğü kentsel bölgelerde görülüyor ve yer yer ölümlerin ve ölüm sebeplerinin doğru düzgün kaydedilmesine yetişilemediği anlaşılıyor. Bu durum FT’ye göre özellikle gelişmekte olan ekonomiler için çok kaygı verici bir durum. Ekvador’un Guayas bölgesinde 1 Mart ile 15 Nisan arasında sadece 245 kovronavirüs bağlantılı ölüm bildirilmiş. Ama bu süre içinde, geçen beş yılın ortalamasından 10 bin 200 daha fazla insanın hayatını kaybettiği görülüyor. Bu yüzde 350’lik bir artışa tekabül ediyor.
Avrupa’da salgının merkezlerinden İtalya’nın kuzeyindeki Lombardiya bölgesinde bu dönem içinde geçmiş ortalamasından 13 bin fazla ölüm meydana gelmiş. Bu, açıklanan 4 bin 348 Kovid19 ölümünün yüzde 150 üzerinde.
Dünya çapında bakıldığında bu yıl Mart ve Nisan aylarındaki ölümlerin geçen beş yıla göre en fazla arttığı yer yüzde 464 ile İtalya’nın Bergamo kenti. Onu yüzde 200 artışla New York City, yüzde 161 artışla İspanya’nın başkenti Madrid izliyor. Endonezya’nın başkenti Cakarta’da kayda geçen ölümler aynı dönem için geçmiş ortalamanın 1400 üzerinde. Bu aynı dönem için hükümetin kovid ölümü olarak açıkladığı 90 sayısının 15 katı.
Sonuçta salgınla ilgili güçlüklerin yalnızca gelişmekte olan ülkelerde yaşanmadığı da görülüyor. 10 Nisan’da biten hafta içinde İngiltere ve Galler’de kayda geçen -her sebepten- ölüm sayısı bu yüzyılın en yüksek ölüm sayısıydı ve geçen beş yılın ortalama ölümlerinin yüzde 76, açıklanan kovid ölümlerinin ise yüzde 58 üzerindeydi.
Uzmanlar bakım evlerinde yaşayan ve hastalığa karşı en korumasız grup olan yaşlılar arasında görülen Kovid-19 vakalarının çoğunun bildirilmemesinin de önemli bir sorun olduğuna dikkat çekiyorlar.
Londra’daki prestijli iktisat ve siyaset fakültesi London School of Economics’deki Bakım Politikaları ve Değerlendirmeleri Merkezi’nde araştırma görevlisi Adelina Comas-Herrera çok az ülkede bakımevlerinde kalan ve çalışanlara sistemli şekilde koronavirüs testi yapıldığını söylüyor.
Financial Times, sokağa çıkma yasakları yüzünden bir çok ülkede geçen yıllara göre çok daha az sayıda iş kazası, trafik kazası ölümü meydana geldiğinden, gerçek koronavirüs ölümü sayılarının, salgın dönemindeki sayıları geçen yıllarla karşılaştırarak buldukları rakamın bile çok üzerinde olabileceğini yazıyor.
[Kronos.News] 27.4.2020
Arka fonda kütüphane…
Sosyal medya günlerdir 'arka fondaki kütüphaneleri' tartışıyor. Sebebi ise koronavirüsü salgınıyla birlikte birçok etkinlik ve medya faaliyetlerinin evden yapılmaya başlamasıyla gerçekleşen canlı yayınlara katılan konukların ve sunucuların fonda kütüphane kullanması. Kimi gösteriş diyor, kimi de ‘onlarla var olduk, başka ne olsun ki’ diyor.
YAVUZ GENÇ -27 Nisan 2020
ANKARA – Sosyal medyada, günlerdir canlı yayınlarda ya da fotoğraflarda arka fonda kullanılan kütüphaneler tartışılıyor. Kimi kullanıcılar, kütüphanelerin ‘bakın bunların hepsini okudum’ demek için arka fona alındığını söylerken, kimi de evdeki ‘en uygun’ ortamın her zaman kitaplık önü olduğunu belirtiyor. Kitapları, hayatlarının merkezine aldıklarını söyleyen, “Onları da eğil de neyi alacağız arka fona? Onlarla var olduk, tabii ki kitaplar olacak” diyerek ilk tepkiye karşı çıkıyor. İşte o tartışmalardan öne çıkanlardan bazıları…
TARTIŞMALAR ECO’YU HATIRLATTI
Bu tartışma, dünyaca ünlü yazar ve akademisyen Umberto Eco’nun 30 bin kitaptan oluşan kütüphanesiyle ve ziyaretçileriyle ilgili söylediği şu sözleri akıllara getirdi: “‘Ovv Profesör Eco, bu ne müthiş bir kütüphane! Bu kitapların ne kadarını okudunuz?’ diye soranlarla, pek küçük bir azınlık olan, bir kişisel kütüphanenin ego şişiren bir takıntı değil de bir araştırma aracı olduğunu kavrayanlar. ‘Onlar okunmuş kitapların, okunmamışların yanında nasıl da kıymetsiz olduğunu iyi bilirler.’”
“ELBETTE SIRTIMIZI DAYAYACAĞIZ”
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rektörü Handan İnci, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda eleştiriler üzerine kütüphanesinin önünde çektiği fotoğrafları koyarak, “Elbette sırtımızı dayayacağız, onlarla var olduk!” dedi. Yazar Murat Önderman, “Arka planda kütüphane bulunmasının ‘hava atma’ niyetiyle açıklanması, insanların kendilerini olmadıkları gibi göstermeye çalıştıklarını varsayan kinizmin yalnız ülkedeki derinliğine işaret ediyor” ifadelerini kullandı.
“OKUMANIN, ÖĞRENMENİN BU KADAR AŞAĞILANDIĞI BİR DÖNEM…”
Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen de tartışmaya katılan isimlerden biri oldu. Ayhan, “Her taşınmamda nakliye firması çalışanları fazla kitaptan rahatsız olup ‘bu kadar kitap alacağına ev alsaydın’ diyorlardı. Bakın şimdi işe yaradı ! Ulusal medyada yayına çıkarken dekor olarak kullanıyorum :)” diyerek konuya farklı bir açıdan yaklaştı. Gazeteci Haluk Kalafat ise “Kütüphane önemli bir şey arkadaşlar. Kütüphane önünde canlı yayın yapmak niye rahatsız edici oldu ki… Okumanın, öğrenmenin bu kadar aşağılandığı bir döneme denk gelmekten de hicap duyuyorum bu arada” ifadelerini kullandı.
“YAYINA MUTFAKTAN, BANYODAN BAĞLANAMAYACAĞINA GÖRE…”
Yazar Fatih Yaşlı ise konuya farklı bir açıdan bakarak, “Şaka gibi ama günlerdir ‘arka fondaki kütüphane’ üzerinden büyük büyük analizler yapılıyor, yazılar falan yazılıyor. Bazen her şey göründüğü gibidir oysa. Yayına mutfaktan, banyodan bağlanmayacağına göre, fonda da kitaplar olur, kitaplığın olur, bu kadar basit” dedi. Psikiyatrist yazar Erol Göka da, ” Yayına katılan konuşmacının evinin kütüphanesinin veya kitaplarının, çalışma masasının önünde yaptığı çekim şeklini destekliyorum. Kitap görüntüsü ne güzel bir görüntüdür; konuşmacının kendisini besleyen kaynakları göstermesi onun en tabii hakkıdır ve ‘iyi örnek’ vasfındadır.
“KÜTÜPHANE VE KİTAPLAR ÖNÜNDE YAYIN YAPANLAR LİNÇ YİYORMUŞ”
İhraç akademisyen Gökhan Yavuz Demir ise kolilerin göründüğü bir fotoğraf paylaşarak, “Akşam canlı yayına çıkacağım için görgülü ve aile terbiyesi almış bir akademisyen olarak kitaplık raflarını hemen boşalttım” ifadesini kullandı. Milat gazetesi yazarı Sabiha Doğan da “Kütüphane ve kitaplar önünde yayın yapanlar linç yiyormuş; mutfakta fırın, buzdolabı ve mikro dalga fırın önünde canlı yayın yaptığım için linçten kurtulmuşum;)” paylaşımında bulundu.
[Kronos.News] 27.4.2020
YAVUZ GENÇ -27 Nisan 2020
ANKARA – Sosyal medyada, günlerdir canlı yayınlarda ya da fotoğraflarda arka fonda kullanılan kütüphaneler tartışılıyor. Kimi kullanıcılar, kütüphanelerin ‘bakın bunların hepsini okudum’ demek için arka fona alındığını söylerken, kimi de evdeki ‘en uygun’ ortamın her zaman kitaplık önü olduğunu belirtiyor. Kitapları, hayatlarının merkezine aldıklarını söyleyen, “Onları da eğil de neyi alacağız arka fona? Onlarla var olduk, tabii ki kitaplar olacak” diyerek ilk tepkiye karşı çıkıyor. İşte o tartışmalardan öne çıkanlardan bazıları…
TARTIŞMALAR ECO’YU HATIRLATTI
Bu tartışma, dünyaca ünlü yazar ve akademisyen Umberto Eco’nun 30 bin kitaptan oluşan kütüphanesiyle ve ziyaretçileriyle ilgili söylediği şu sözleri akıllara getirdi: “‘Ovv Profesör Eco, bu ne müthiş bir kütüphane! Bu kitapların ne kadarını okudunuz?’ diye soranlarla, pek küçük bir azınlık olan, bir kişisel kütüphanenin ego şişiren bir takıntı değil de bir araştırma aracı olduğunu kavrayanlar. ‘Onlar okunmuş kitapların, okunmamışların yanında nasıl da kıymetsiz olduğunu iyi bilirler.’”
“ELBETTE SIRTIMIZI DAYAYACAĞIZ”
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi rektörü Handan İnci, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda eleştiriler üzerine kütüphanesinin önünde çektiği fotoğrafları koyarak, “Elbette sırtımızı dayayacağız, onlarla var olduk!” dedi. Yazar Murat Önderman, “Arka planda kütüphane bulunmasının ‘hava atma’ niyetiyle açıklanması, insanların kendilerini olmadıkları gibi göstermeye çalıştıklarını varsayan kinizmin yalnız ülkedeki derinliğine işaret ediyor” ifadelerini kullandı.
“OKUMANIN, ÖĞRENMENİN BU KADAR AŞAĞILANDIĞI BİR DÖNEM…”
Kars Belediye Başkanı Ayhan Bilgen de tartışmaya katılan isimlerden biri oldu. Ayhan, “Her taşınmamda nakliye firması çalışanları fazla kitaptan rahatsız olup ‘bu kadar kitap alacağına ev alsaydın’ diyorlardı. Bakın şimdi işe yaradı ! Ulusal medyada yayına çıkarken dekor olarak kullanıyorum :)” diyerek konuya farklı bir açıdan yaklaştı. Gazeteci Haluk Kalafat ise “Kütüphane önemli bir şey arkadaşlar. Kütüphane önünde canlı yayın yapmak niye rahatsız edici oldu ki… Okumanın, öğrenmenin bu kadar aşağılandığı bir döneme denk gelmekten de hicap duyuyorum bu arada” ifadelerini kullandı.
“YAYINA MUTFAKTAN, BANYODAN BAĞLANAMAYACAĞINA GÖRE…”
Yazar Fatih Yaşlı ise konuya farklı bir açıdan bakarak, “Şaka gibi ama günlerdir ‘arka fondaki kütüphane’ üzerinden büyük büyük analizler yapılıyor, yazılar falan yazılıyor. Bazen her şey göründüğü gibidir oysa. Yayına mutfaktan, banyodan bağlanmayacağına göre, fonda da kitaplar olur, kitaplığın olur, bu kadar basit” dedi. Psikiyatrist yazar Erol Göka da, ” Yayına katılan konuşmacının evinin kütüphanesinin veya kitaplarının, çalışma masasının önünde yaptığı çekim şeklini destekliyorum. Kitap görüntüsü ne güzel bir görüntüdür; konuşmacının kendisini besleyen kaynakları göstermesi onun en tabii hakkıdır ve ‘iyi örnek’ vasfındadır.
“KÜTÜPHANE VE KİTAPLAR ÖNÜNDE YAYIN YAPANLAR LİNÇ YİYORMUŞ”
İhraç akademisyen Gökhan Yavuz Demir ise kolilerin göründüğü bir fotoğraf paylaşarak, “Akşam canlı yayına çıkacağım için görgülü ve aile terbiyesi almış bir akademisyen olarak kitaplık raflarını hemen boşalttım” ifadesini kullandı. Milat gazetesi yazarı Sabiha Doğan da “Kütüphane ve kitaplar önünde yayın yapanlar linç yiyormuş; mutfakta fırın, buzdolabı ve mikro dalga fırın önünde canlı yayın yaptığım için linçten kurtulmuşum;)” paylaşımında bulundu.
[Kronos.News] 27.4.2020
Boydak Holding’den tek kalemde 6.7 milyon lira hortumlanmış
Kayserispor eski genel sekreteri Fatih Çağlar Öcal’ın, el konulduktan sonra adı Erciyes Holding olarak değiştirilen Boydak Holding'te 6,7 milyon liralık vurgun yaptığı ortaya çıktı. 'Atanmış' CEO Ertekin olayı doğruladı ve 'ikincisi olmayacak' dedi.
KRONOS -27 Nisan 2020
Kayserispor eski genel sekreteri Fatih Çağlar Öcal’ın, 2016 yılından bu güne kadar Erciyes Holding’i 6,7 Milyon lira soyduğu ortaya çıktı.
Boydak Holding’in 2016’den bu yana tedarikçileri arasında olan Öcal’ın, MCÇ KAYSERİ KAĞIT SAN. TİC. LTD. ŞTİ. aracılığı ile kantar pusulalarının kopyasını kullanarak 6,7 milyon liralık vurgun yaptığı belirlendi.
Boydak Holding kurucusu ve sahibi Mustafa Boydak sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Kayseri’den Haberler” başlığı ile yapılan yolsuzluğa dikkati çekti. Boydak, “Memleketin en saygın işletmelerine 4 yıl önce el konmuştu. İçeride yaşananlar yerel medyalardan da duyuluyor artık. Bahsedilen malzeme binde birlik karton, rakam 7 Trilyon. İddia edilen. Acaba diğer kalemlerde durum nasıldır? Beyler” diyerek kırtasiye emojileri paylaştı
ÖCAL’A, PERSONEL GİBİ GİRİŞ ÇIKIŞ KARTI VERMİŞ
Yerel Yeni Haber gazetesinde yer alan habere göre, Fatih Çağlar Öcal sahibi olduğu şirket, 2016 yılında Boydak Holding’e bağlı Boyteks ve Velteks şirketlerine kanepe ve koltuk kumaşlarında kullanılan rulo kâğıdının tedarikini sağlıyordu.
Erciyes Anadolu Holding tarafından personel gibi giriş çıkış kartı da verilen Öcal’ın bu kartla 2016’dan bu yana şirkete, her gün iki kere girip çıktığı anlaşıldı.
SOYGUN NASIL GERÇEKLEŞTİ?
Habere göre ‘soygun’ şu şekilde gerçekleşti: Fatih Çağlar Öcal, rulo kâğıt tedarikçiliğini yaptığı Erciyes Anadolu Holding’in sistemdeki açığını kullanarak ve Holding muhasebesini ‘uyutarak’ aldığı kantar pusulası ile fatura kesti. Daha sonra aynı kantar pusulasının ikinci nüshasını kullanarak, aynı ürün için ikinci faturayı kesti. 2016 yılında küçük başlattığı bu sahtekârlığı 2020 yılında yüzde 60’lara kadar çıkardı Sözü edilen toplam rakam 6,7 milyon liraya ulaştı.
‘SÖZDE CEO’ ALPASLAN BAKİ ERTEKİN DE İŞİN İÇİNDE
Boyteks’ten ayrılarak yeni bir şirket halini alan koltuk kanepe kumaşı üreticisi Velteks’in sipariş miktarı ile faturalar arasındaki farkın tespit edilemsi üzerine vurgun Holding CEO’su Alpaslan Baki Ertekin’e aktarıldı.
CEO Ertekin, ilk önce şirketin zararının tahsili için avukatları vasıtası ile çalışma başlattı. Öcal’dan 6,7 milyonluk çek ve senet alındı. Ancak Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmadı. İcra ve haciz takipleri durdurulunca şikayet ve icra takibi 1 Mayıs tarihine kaldı.
‘FATİH DENİLEN ADAMIN BİZE 7 MİLYON ZARARI OLDU AMA…’
Ertekin, Yeni Haber’in genel yayın yönetmeni Azim Deniz’e yaptığı açıklamada “Fatih denilen adamın bize 7 milyon zararı oldu ama paha biçilemeyecek ders verdi. Sistemdeki açığı görmemizi sağladı” dedi.
ÖCAL SUÇLAMAYI KABUL ETTİ: MUHASEBECİ YAPMIŞ!
Habere göre, Fatih Çağlar Öcal suçlamayı reddetti. Kendisinin böyle bir sahtekârlığın içerisinde olmadığını, muhasebecisi tarafından yapıldığını iddia etti. 2016 yılından bugüne kadar hesabına, kendisine gelen siparişten 6,7 milyon fazla paranın nasıl geldiğini açıklayamadı. Holding yöneticilerinin ise kendisinden çek ve senetleri zorla aldıklarını çevresine ifade ediyor.
[Kronos.News] 27.4.2020
KRONOS -27 Nisan 2020
Kayserispor eski genel sekreteri Fatih Çağlar Öcal’ın, 2016 yılından bu güne kadar Erciyes Holding’i 6,7 Milyon lira soyduğu ortaya çıktı.
Boydak Holding’in 2016’den bu yana tedarikçileri arasında olan Öcal’ın, MCÇ KAYSERİ KAĞIT SAN. TİC. LTD. ŞTİ. aracılığı ile kantar pusulalarının kopyasını kullanarak 6,7 milyon liralık vurgun yaptığı belirlendi.
Boydak Holding kurucusu ve sahibi Mustafa Boydak sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Kayseri’den Haberler” başlığı ile yapılan yolsuzluğa dikkati çekti. Boydak, “Memleketin en saygın işletmelerine 4 yıl önce el konmuştu. İçeride yaşananlar yerel medyalardan da duyuluyor artık. Bahsedilen malzeme binde birlik karton, rakam 7 Trilyon. İddia edilen. Acaba diğer kalemlerde durum nasıldır? Beyler” diyerek kırtasiye emojileri paylaştı
ÖCAL’A, PERSONEL GİBİ GİRİŞ ÇIKIŞ KARTI VERMİŞ
Yerel Yeni Haber gazetesinde yer alan habere göre, Fatih Çağlar Öcal sahibi olduğu şirket, 2016 yılında Boydak Holding’e bağlı Boyteks ve Velteks şirketlerine kanepe ve koltuk kumaşlarında kullanılan rulo kâğıdının tedarikini sağlıyordu.
Erciyes Anadolu Holding tarafından personel gibi giriş çıkış kartı da verilen Öcal’ın bu kartla 2016’dan bu yana şirkete, her gün iki kere girip çıktığı anlaşıldı.
SOYGUN NASIL GERÇEKLEŞTİ?
Habere göre ‘soygun’ şu şekilde gerçekleşti: Fatih Çağlar Öcal, rulo kâğıt tedarikçiliğini yaptığı Erciyes Anadolu Holding’in sistemdeki açığını kullanarak ve Holding muhasebesini ‘uyutarak’ aldığı kantar pusulası ile fatura kesti. Daha sonra aynı kantar pusulasının ikinci nüshasını kullanarak, aynı ürün için ikinci faturayı kesti. 2016 yılında küçük başlattığı bu sahtekârlığı 2020 yılında yüzde 60’lara kadar çıkardı Sözü edilen toplam rakam 6,7 milyon liraya ulaştı.
‘SÖZDE CEO’ ALPASLAN BAKİ ERTEKİN DE İŞİN İÇİNDE
Boyteks’ten ayrılarak yeni bir şirket halini alan koltuk kanepe kumaşı üreticisi Velteks’in sipariş miktarı ile faturalar arasındaki farkın tespit edilemsi üzerine vurgun Holding CEO’su Alpaslan Baki Ertekin’e aktarıldı.
CEO Ertekin, ilk önce şirketin zararının tahsili için avukatları vasıtası ile çalışma başlattı. Öcal’dan 6,7 milyonluk çek ve senet alındı. Ancak Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmadı. İcra ve haciz takipleri durdurulunca şikayet ve icra takibi 1 Mayıs tarihine kaldı.
‘FATİH DENİLEN ADAMIN BİZE 7 MİLYON ZARARI OLDU AMA…’
Ertekin, Yeni Haber’in genel yayın yönetmeni Azim Deniz’e yaptığı açıklamada “Fatih denilen adamın bize 7 milyon zararı oldu ama paha biçilemeyecek ders verdi. Sistemdeki açığı görmemizi sağladı” dedi.
ÖCAL SUÇLAMAYI KABUL ETTİ: MUHASEBECİ YAPMIŞ!
Habere göre, Fatih Çağlar Öcal suçlamayı reddetti. Kendisinin böyle bir sahtekârlığın içerisinde olmadığını, muhasebecisi tarafından yapıldığını iddia etti. 2016 yılından bugüne kadar hesabına, kendisine gelen siparişten 6,7 milyon fazla paranın nasıl geldiğini açıklayamadı. Holding yöneticilerinin ise kendisinden çek ve senetleri zorla aldıklarını çevresine ifade ediyor.
[Kronos.News] 27.4.2020
Koronavirüs semptomları 9’a çıktı!
Koronavirüs salgını nedeniyle zor günle yaşayan ABD’de Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi, korona virüsün semptomlarının 9’a yükseldiğini açıkladı.
BOLD – ABD Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (CDC), korona virüsün semptomları ile ilgili yaptıkları araştırmalarda yeni bilgiler paylaştı. CDC, virüsün semptomlarının 3’ten 9’a yükseldiğini duyurdu. Korona belirtileri yalnızca ateş, öksürük ve nefes darlığı olarak biliniyordu.
ABD’li CDC’nin belirlediği Kovid-19 göstergesi olabileceği ifade edilen semptomların güncellenmiş listesi şu şekilde;
SEMPTOMLARI GÜNCELLEMESİ NEDEN ÖNEMLİ?
ABD’de kişilere belirtiye göre test yapılıyor. Hastanın şikâyeti semptom listesinde yoksa test yapılmıyor. ACDC açıkladığı yeni belirtilere ek olarak acil durum sinyali olarak tanımlanan nefes almada güçlük, göğüste sürekli ağrı veya baskı, kafa karışıklığı, yerinden kalkamama, dudak ve yüzün morarması gibi tıbbi belirtilerin de hemen tıbbi müdahale gerektirdiğine dikkat çekiyor.
[BoldMedya] 27.4.2020
BOLD – ABD Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (CDC), korona virüsün semptomları ile ilgili yaptıkları araştırmalarda yeni bilgiler paylaştı. CDC, virüsün semptomlarının 3’ten 9’a yükseldiğini duyurdu. Korona belirtileri yalnızca ateş, öksürük ve nefes darlığı olarak biliniyordu.
ABD’li CDC’nin belirlediği Kovid-19 göstergesi olabileceği ifade edilen semptomların güncellenmiş listesi şu şekilde;
- Ateş
- Öksürük
- Nefes darlığı ya da nefes alma güçlüğü
- Üşüme
- Üşümeyle birlikte tekrar eden titreme
- Kas ağrısı
- Baş ağrısı
- Boğaz ağrısı
- Tat ve koku alma kaybı
SEMPTOMLARI GÜNCELLEMESİ NEDEN ÖNEMLİ?
ABD’de kişilere belirtiye göre test yapılıyor. Hastanın şikâyeti semptom listesinde yoksa test yapılmıyor. ACDC açıkladığı yeni belirtilere ek olarak acil durum sinyali olarak tanımlanan nefes almada güçlük, göğüste sürekli ağrı veya baskı, kafa karışıklığı, yerinden kalkamama, dudak ve yüzün morarması gibi tıbbi belirtilerin de hemen tıbbi müdahale gerektirdiğine dikkat çekiyor.
[BoldMedya] 27.4.2020
Profesör Fincancı: İnfaz yasası salgın nedeniyle yapılmış bir düzenleme değil!
AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edilen infaz yasasındaki düzenlemenin korona salgınıyla ilgisi olmadığını ifade eden Profesör Şebnem Korur Fincancı, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini anlatmak için Erdoğan’dan yanıt beklediğini söyledi.
BOLD – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, T24’ten Şirin Payzın’ın konuğu oldu. YouTube’de gerçekleştirilen canlı yayında konuşan Fincancı, ‘adalet’ talebiyle başlatılan ölüm oruçlarını ve yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle cezaevlerindeki gelişmeleri değerlendirdi.
“ŞİMDİ HİÇBİR İLETİŞİM KANALI YOK”
Grup Yorum’a yönelik konser yasaklarının kaldırılması için açlık grevi yapan İbrahim Gökçek’in durumunu ve cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini değerlendiren TİHV Başkanı Prof. Dr. Fincancı, “Geçmişte yapılan açlık grevi eylemlerinde en azından müzakereler yürütülüyordu ancak şimdi hiçbir iletişim kanalı yok” değerlendirmesi yaptı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini konuşmak için randevu istediğini ifade eden Fincancı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yanıt beklediğini söyledi.
“ÇETELERE YÖNELİK AF”
AKP ve MHP’nin oylarıyla Meclis’ten geçerek yasalaşan ‘İnfaz Yasası’ hakkında konuşan Fincancı, “İnfaz yasası aslında salgın nedeniyle yapılmış bir düzenleme değil. Çetelere yönelik af kapsamında değerlendirilebilecek bir süreç” ifadeleri kullandı.
TİHV Başkanı Prof. Dr. Fincancı, infaz yasasından yararlanan hükümlülerin tahliyesinden sonra bile cezaevlerinin kapasitesinin hala yüksek olduğunu belirterek “İnfaz yasası ile salıverilenlerin tam sayısını bilmiyoruz ama 60 bin ile 90 bin arası olduğu söyleniyor. Cezaevlerinin zaten arttırılmış kapasitesi 220 bindi bu da sıkışık koşullarda arttırılmış bir kapasite. Dolayısıyla 220 binin altına düşmemiş görünüyor.” dedi.
“GRUP YORUM’UN ÇOK BASİT BİR TALEBİ VAR”
Yaşam hakkının korunmasının devletin yükümlülüğünde olduğunu dile getiren Fincancı, kültürel faaliyetleri üzerindeki baskıların kaldırılması talebiyle başlattıkları ölüm orucuna devam Grup Yorum üyeleri ile adil yargılanma talebiyle ölüm orucunu sürdürenlerin taleplerine ilişkin herhangi bir girişim olmadığını söyledi.
Birçok davada gizli tanık ifadeleri üzerine kararlar alındığını, soruşturmalara gizlilik kararı getirildiğini ve avukatların kimin ne ifade verdiğini dahi öğrenemediğini belirten Fincancı, “Grup Yorum’un çok basit bir talebi var, konser izninin verilmesi” dedi.
[BoldMedya] 27.4.2020
BOLD – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, T24’ten Şirin Payzın’ın konuğu oldu. YouTube’de gerçekleştirilen canlı yayında konuşan Fincancı, ‘adalet’ talebiyle başlatılan ölüm oruçlarını ve yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle cezaevlerindeki gelişmeleri değerlendirdi.
“ŞİMDİ HİÇBİR İLETİŞİM KANALI YOK”
Grup Yorum’a yönelik konser yasaklarının kaldırılması için açlık grevi yapan İbrahim Gökçek’in durumunu ve cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini değerlendiren TİHV Başkanı Prof. Dr. Fincancı, “Geçmişte yapılan açlık grevi eylemlerinde en azından müzakereler yürütülüyordu ancak şimdi hiçbir iletişim kanalı yok” değerlendirmesi yaptı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerini konuşmak için randevu istediğini ifade eden Fincancı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yanıt beklediğini söyledi.
“ÇETELERE YÖNELİK AF”
AKP ve MHP’nin oylarıyla Meclis’ten geçerek yasalaşan ‘İnfaz Yasası’ hakkında konuşan Fincancı, “İnfaz yasası aslında salgın nedeniyle yapılmış bir düzenleme değil. Çetelere yönelik af kapsamında değerlendirilebilecek bir süreç” ifadeleri kullandı.
TİHV Başkanı Prof. Dr. Fincancı, infaz yasasından yararlanan hükümlülerin tahliyesinden sonra bile cezaevlerinin kapasitesinin hala yüksek olduğunu belirterek “İnfaz yasası ile salıverilenlerin tam sayısını bilmiyoruz ama 60 bin ile 90 bin arası olduğu söyleniyor. Cezaevlerinin zaten arttırılmış kapasitesi 220 bindi bu da sıkışık koşullarda arttırılmış bir kapasite. Dolayısıyla 220 binin altına düşmemiş görünüyor.” dedi.
“GRUP YORUM’UN ÇOK BASİT BİR TALEBİ VAR”
Yaşam hakkının korunmasının devletin yükümlülüğünde olduğunu dile getiren Fincancı, kültürel faaliyetleri üzerindeki baskıların kaldırılması talebiyle başlattıkları ölüm orucuna devam Grup Yorum üyeleri ile adil yargılanma talebiyle ölüm orucunu sürdürenlerin taleplerine ilişkin herhangi bir girişim olmadığını söyledi.
Birçok davada gizli tanık ifadeleri üzerine kararlar alındığını, soruşturmalara gizlilik kararı getirildiğini ve avukatların kimin ne ifade verdiğini dahi öğrenemediğini belirten Fincancı, “Grup Yorum’un çok basit bir talebi var, konser izninin verilmesi” dedi.
[BoldMedya] 27.4.2020
‘Uygulamadan kaçtı, yanlışlıkla vuruldu’ denilmişti: Polis, 17 yaşındaki genci kalbinden vurmuş
‘Adana’da polisin uygulama noktasından kaçan genç kazara silahla vuruldu.’ diye servis edilen haberin görüntüsü ortaya çıktı. Söz konusu görüntülerde ‘kazaran vuruldu’ denilen 17 yaşındaki Ali H.’nin hem bacağından hem de kalbinden vurulduğu belirlendi. Ali H.’nin tüm müdahalelere rağmen kurtarılmayarak hayatını kaybettiği açıklandı.
Ali H. otopsi için Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. Olayla ilgili soruşturma ise sürüyor. Ali A.’nın Suriye uyruklu olduğu ve üzerinde kimlik olmadığı için polisten kaçtığı iddia edildi.
Olaydan sonra etraftakiler tarafından çekilen görüntülerde ise gencin kalbinden vurulduğu ve hayata döndürmek için kalp masajı yapıldığı görülüyor. Söz konusu videonun da silinmek istediği belirtiliyor. Görüntülerde bir kadının, “Çocuğun peşinde koştu polis. Durmayınca da kalbinde vurdu” demesi dikkat çekiyor.
Gün içinde servis edilen haberlere göre ise Seyhan ilçesi Sucuzade Mahallesinde polisin uygulama yaptığını gören Ali A. sokak aralarına kaçmaya başladığı, bunun üzerine polis Ali A.’yı kovalamaya başladığı aktarılıyor. İddiaya göre, ‘Dur’ ihtarına uymayan Ali A.’nın arkasından havaya ateş açan polis, yere doğrulturken silahı tekrar ateşlenince Ali A. kazara yaralandı. Ambulansla özel bir hastaneye kaldırılan Ali A. tedavi altına alındı.
[Samanyolu Haber] 28.4.2020
Ali H. otopsi için Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. Olayla ilgili soruşturma ise sürüyor. Ali A.’nın Suriye uyruklu olduğu ve üzerinde kimlik olmadığı için polisten kaçtığı iddia edildi.
Olaydan sonra etraftakiler tarafından çekilen görüntülerde ise gencin kalbinden vurulduğu ve hayata döndürmek için kalp masajı yapıldığı görülüyor. Söz konusu videonun da silinmek istediği belirtiliyor. Görüntülerde bir kadının, “Çocuğun peşinde koştu polis. Durmayınca da kalbinde vurdu” demesi dikkat çekiyor.
Gün içinde servis edilen haberlere göre ise Seyhan ilçesi Sucuzade Mahallesinde polisin uygulama yaptığını gören Ali A. sokak aralarına kaçmaya başladığı, bunun üzerine polis Ali A.’yı kovalamaya başladığı aktarılıyor. İddiaya göre, ‘Dur’ ihtarına uymayan Ali A.’nın arkasından havaya ateş açan polis, yere doğrulturken silahı tekrar ateşlenince Ali A. kazara yaralandı. Ambulansla özel bir hastaneye kaldırılan Ali A. tedavi altına alındı.
[Samanyolu Haber] 28.4.2020
Ramazan ayı ve semâdan inen sofra ‘Yüce Kur’an’ [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Ramazan Ayı demek, öncelikli olarak bizlere bu ayda inmeğe başlayan Kur’an’ı hatırlatır. Nitekim oruçla ilgili âyette bu husus, şöyle dile getirilir: “O sayılı günler, ramazan ayıdır. O ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren Ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara Sûresi 185)
Yeryüzü her devirde İlahi mesaja muhatap olmuş ve Yüce Yaratıcı her devirde insanlığa mesajlarını peygamberlerine gönderdiği bu beyanlarla ulaştırmıştır. Âdem Nebi’den son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar çeşitli dönemlerde sahifeler ve kitaplar gelmiş ve bunların sonuncusu da Evrensel İlahi Kitap Kur’ân-ı Kerîm olmuştur. Kur’ân, vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e (s.a.v) indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevâtürle nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet edilen mu’cizevi özelliği olan ilâhi kelamdır.
Kur’ân, kâinat kitabının bir tercümesidir. Onsuz varlık bir kaostan ibarettir ve varlıkların bir anlamı da yoktur. İnsan, o ışıktan mahrum olduğunda, ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne olacağını dahi bilememektedir. Kur’ân, bize etrafımızdaki olayların anlamını bildirir. Bu okumayla bizler, bütün bir kainatla âdeta kardeş olur ve konuşuruz. Anlamadığımız dilleri, çözemediğimiz meseleleri bizlere en açık ve doyurucu bir şekilde çözer ve açıklar. Sadece bu âlemde değil, herkesin mutlaka gideceği dünya ötesi hayatla ilgili de rahatlatıcı ve doyurucu bilgilerin tamamını yine bize Kur’ân verir.
Kur’ân bizlere, her akıl sahibinin mutlaka inanma zarureti hissettiği Şan-ı Yüce Yaratıcı hakkında tam ve eksiksiz bilgiler sunar. Allâh’ın isimleri, sıfatları ve fiillerini anlatır. Meydana gelmiş ve gelecek olayları haber verir. Doğuştan itibaren eğitime muhtaç insanı, gerçek ve yanıltmayan ilkelerle eğitir. İnsanlığa her şeyi açık ve net bir şekilde anlatır, öğretmenlik yapar ve gerçek mutluluğun yollarını gösterir. Özetle Kur’ân, bütün insanlığın her türlü manevî ve fikrî ihtiyaçlarına kaynak olacak eserleri içeren kutlu ve yüce bir kitaptır.
O, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı birbirinden net çizgilerle ayıran bir ölçüdür. Kim O’nun dışında bir hidayet ararsa Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipidir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyân.. ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları, değişik arzulara takılıp kaymaktan, kendisini okuyan dilleri de yanlışlıklardan korur. Alimler, hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun, insanlarda hayretler uyaran yanlarının asla sonu gelmez. O’nun üslubuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden de mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim de ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur.
Kur’ân, gerek hayatın içine, gerekse vicdanlara yerleştirdiği derin bir îmanla, hayatın bütün yönlerini içine alacak şekilde, gâyet açık bir yöntem ortaya koymuştur. Bu, öylesine orjinal bir yöntemdir ki, insanlık daha önce onun bir benzerini asla görmemiştir. İnsanlığa, madde ve mânâ planında daha önce hiç bir sistemin vermediğini vermiştir. Aynı zamanda geçici ve bölgesel peygamberlik devri onunla sona ermiş, herkesi içine alan zaman-mekan bakımından evrensel peygamberlik müessesesi onunla başlamış ve onunla kıyâmete kadar da devam edecektir.
Kur’ân’ı okumakla insan, Yaratıcı’sına muhatap olma gibi elde edilecek makamların en üstününü yakalamış olur. Böyle bir konumun şuurunda olan insan ise, okuduğu Kur’ân’la Rabb’ini dinler ve Rabb’iyle konuşur. Kur’ân-ı Kerîm, mükemmel bir nasihatçi, maddi-mânevî hastalıklara şifa, insanlığa yol gösterici bir rehber ve bir rahmettir.
Kur’ân, yalnızca insanların ölüm ötesi hayatlarını ilgilendiren hususları açıklayan, ibâdetler hakkında bilgi veren ve Yaratıcı’nın birliği ve varlığını ortaya koyan delilleri değil, aynı zamanda o, insanların dünyadaki mutluluklarını temin hususunda yol gösteren bir kılavuz ve kalplerin de şifa kaynağıdır.
Kur’ân bütün insanlık için rehberdir. İnsanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin, maddî olarak hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, Kur’ân’ın ona gösterdiği prensiplerden asla uzak kalamaz. Bu hidayet, toplumun sadece belirli bir kısmını değil, herkesi ilgilendiren, her seviyedeki insanın muhtaç olduğu, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesinin teminatı olarak inmiş bir hidayettir. Bu hidayetle insan, dünyada öğrenmesi gerekli şeyleri öğrenirken, diğer taraftan asıl maksadını da unutmamış olur.
Kur’ân, insanları yolların en doğrusuna götürür. Onları gerek kendi iç dünyalarıyla, gerek birbirleriyle ve gerekse devletlerarası münasebetlerde, en ideal ve mükemmel yolu gösterir. Çünkü Kur’ân, “Alîm” (her şeyi en ince detaylarına kadar bilen) ve “Habîr” (her şeyden haberdar olan) sıfatlarına sahip Allah’ın kelamıdır. İnsanların ortaya koyduğu, beşerî duygu ve düşüncelerin müdâhil olduğu her şeyde, bir eksikliğin olması gayet doğaldır. Bu, insan olmanın gereğidir. İnsanlığın, her dönemde yeni arayışlara girmesi de bunun en güzel bir göstergesidir. İşte bu anlamda Kur’ân, yolların en sağlamını, prensiplerin en uygununu ve içinde hiçbir eksikliğin olmadığı hükümleri ihtiva etme özelliğini tam ve eksiksiz olarak taşıyan biricik İlâhi Kitap’tır.
İlâhî Kelam Kur’ân, öylesine büyük ve derin bir etkiye sahiptir ki, okunmasıyla sadece insanlar değil, melekler de hissedâr olur, onu dinlemek için okunan yere teşrif eder, böylelikle de okunan yer, bir rahmet ve sekînet (huzur-güven) ortamına döner. Bütün toplumun Kur’ân’la içli-dışlı olduğu düşünülürse, böyle bir toplum, emniyet ve güvene, meleklerin korumasına lâyık bir kıvama gelmiş demektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) bu hususu şöyle ifade buyurur: “Bir topluluk Kur’ân’ı okuyup, onu aralarında müzakere etmek üzere Allah’ın evlerinden birinde bir araya toplandıklarında, mutlaka üzerlerine sekine yani manevi bir huzur iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de onları kanatlarıyla sararlar. Allah Teâlâ da onları huzurunda bulunan yüce topluluğa (meleklere) anar.”
Kur’ân, okunduğu yere huzur, mutluluk ve bereket getirir. Okuyan kimselere sevinç verir. Onların gam ve tasalarını dağıtır; ümitsizliklerini siler; onları canlı ve aktif bir hale getirir. Her türlü vesvesenin, onu okuyan kimselerden ve okunan yerlerinden uzaklaşmasını sağlar. Cinnî ve insi şeytanlara karşı, okuyan ve dinleyenleri koruma altına alır.
Yüce Yaratıcı’nın, rahmet vesilesi olarak gönderdiği İlâhî Kelam, okumamız ve anlamamız gerekli olan önemli bir değere sahiptir. O, hem dünyamız hem de âhiretimiz açısından kurtuluş vesilemizdir. Dünyada bizler için önemli bir nasîhat, dertlerimize şifa, hidayet kaynağı ve rahmettir. İnsanlığın dertlerine reçete olup, en doğru yola iletir. Kur’ân’ın okunduğu yeri, melekler ziyaret eder ve orada huzur olur. Kur’ân’ın okunup anlaşılması, Allah katında insanlara üstünlük kazandırır. Kur’ân, kabirde nûrdur. Zorlanarak öğrenip okuyanın mükafaatı iki kat verilir. Okunan her harfi için, en az on sevap vardır. Kur’ân’dan uzaklaşılınca, âhirette kendisinden uzaklaşanlardan şikâyetçi olur. Onu unutma, büyük bir günah olup, emanete sahip çıkmama günahına sebep olur. Aynı zamanda Kur’ân, yaşanılan ilkeleriyle oluşturduğu bir topluma, huzur ve güven ortamı verir.
Kur’ân, semadan insanlığa sunulmuş İlâhî bir sofradır. O sofrada bulunmak, insanlar için zaruri bir ihtiyaçtır. Dünya-âhiret saâdeti ancak onunla elde edilebilir. Kur’ân’ın insana hem dünyada, hem de ukbâda kazandırdığı şeyleri, başka hiçbir kitap kazandıramaz.
Kur’ân-ı Kerim’den tam anlamıyla istifade için, bazı ölçülere dikkat etmek de şarttır. Bunların başında, Kur’ân’ın ne ve kimin sözü olduğunu hatırdan çıkarmamak, okumağa başlamadan önce maddî-manevî hazırlık yapmak, uygun bir zaman seçmek, onu her türlü ön yargıdan uzak bir düşünceyle okumak, tertille yani tane tane okumak, saygı içinde ve okuduğumuzu tam olarak düşünerek tilavette bulunmak, mümkünse okurken ağlayabilmek, güzel sesle okuyup, onun her âyetine kendimizi muhatap kabul etmek gelmektedir. Elbetteki sadece lafız açısından bir okuma kâfi gelmez. Zira o, anlaşılması ve aynı zamanda anlaşılanın hayata geçirilmesi için gelmiştir. Sadece lafzını okumak, insana ibadet sevabı kazandırmakla beraber, tam istifade anlamakla ancak gerçekleşir. Zaten insan anlamadığını bir süre sonra unutur. Unutulan şey de hayatta olmaz. İçinde bulunduğumuz mübârek Ramazan Ayı’nı, Kur’ânla bereketlenmiş bir ay olarak geçirmeniz temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 28.4.2020 [TR724]
Yeryüzü her devirde İlahi mesaja muhatap olmuş ve Yüce Yaratıcı her devirde insanlığa mesajlarını peygamberlerine gönderdiği bu beyanlarla ulaştırmıştır. Âdem Nebi’den son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar çeşitli dönemlerde sahifeler ve kitaplar gelmiş ve bunların sonuncusu da Evrensel İlahi Kitap Kur’ân-ı Kerîm olmuştur. Kur’ân, vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e (s.a.v) indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevâtürle nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet edilen mu’cizevi özelliği olan ilâhi kelamdır.
Kur’ân, kâinat kitabının bir tercümesidir. Onsuz varlık bir kaostan ibarettir ve varlıkların bir anlamı da yoktur. İnsan, o ışıktan mahrum olduğunda, ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne olacağını dahi bilememektedir. Kur’ân, bize etrafımızdaki olayların anlamını bildirir. Bu okumayla bizler, bütün bir kainatla âdeta kardeş olur ve konuşuruz. Anlamadığımız dilleri, çözemediğimiz meseleleri bizlere en açık ve doyurucu bir şekilde çözer ve açıklar. Sadece bu âlemde değil, herkesin mutlaka gideceği dünya ötesi hayatla ilgili de rahatlatıcı ve doyurucu bilgilerin tamamını yine bize Kur’ân verir.
Kur’ân bizlere, her akıl sahibinin mutlaka inanma zarureti hissettiği Şan-ı Yüce Yaratıcı hakkında tam ve eksiksiz bilgiler sunar. Allâh’ın isimleri, sıfatları ve fiillerini anlatır. Meydana gelmiş ve gelecek olayları haber verir. Doğuştan itibaren eğitime muhtaç insanı, gerçek ve yanıltmayan ilkelerle eğitir. İnsanlığa her şeyi açık ve net bir şekilde anlatır, öğretmenlik yapar ve gerçek mutluluğun yollarını gösterir. Özetle Kur’ân, bütün insanlığın her türlü manevî ve fikrî ihtiyaçlarına kaynak olacak eserleri içeren kutlu ve yüce bir kitaptır.
O, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı birbirinden net çizgilerle ayıran bir ölçüdür. Kim O’nun dışında bir hidayet ararsa Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah’ın en sağlam ipidir. O, hikmet edâlı hatırlatan bir beyân.. ve Hakk’a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları, değişik arzulara takılıp kaymaktan, kendisini okuyan dilleri de yanlışlıklardan korur. Alimler, hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun, insanlarda hayretler uyaran yanlarının asla sonu gelmez. O’nun üslubuyla konuşan doğruyu konuşmuş olur. O’nunla amel eden de mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim de ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur.
Kur’ân, gerek hayatın içine, gerekse vicdanlara yerleştirdiği derin bir îmanla, hayatın bütün yönlerini içine alacak şekilde, gâyet açık bir yöntem ortaya koymuştur. Bu, öylesine orjinal bir yöntemdir ki, insanlık daha önce onun bir benzerini asla görmemiştir. İnsanlığa, madde ve mânâ planında daha önce hiç bir sistemin vermediğini vermiştir. Aynı zamanda geçici ve bölgesel peygamberlik devri onunla sona ermiş, herkesi içine alan zaman-mekan bakımından evrensel peygamberlik müessesesi onunla başlamış ve onunla kıyâmete kadar da devam edecektir.
Kur’ân’ı okumakla insan, Yaratıcı’sına muhatap olma gibi elde edilecek makamların en üstününü yakalamış olur. Böyle bir konumun şuurunda olan insan ise, okuduğu Kur’ân’la Rabb’ini dinler ve Rabb’iyle konuşur. Kur’ân-ı Kerîm, mükemmel bir nasihatçi, maddi-mânevî hastalıklara şifa, insanlığa yol gösterici bir rehber ve bir rahmettir.
Kur’ân, yalnızca insanların ölüm ötesi hayatlarını ilgilendiren hususları açıklayan, ibâdetler hakkında bilgi veren ve Yaratıcı’nın birliği ve varlığını ortaya koyan delilleri değil, aynı zamanda o, insanların dünyadaki mutluluklarını temin hususunda yol gösteren bir kılavuz ve kalplerin de şifa kaynağıdır.
Kur’ân bütün insanlık için rehberdir. İnsanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin, maddî olarak hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, Kur’ân’ın ona gösterdiği prensiplerden asla uzak kalamaz. Bu hidayet, toplumun sadece belirli bir kısmını değil, herkesi ilgilendiren, her seviyedeki insanın muhtaç olduğu, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesinin teminatı olarak inmiş bir hidayettir. Bu hidayetle insan, dünyada öğrenmesi gerekli şeyleri öğrenirken, diğer taraftan asıl maksadını da unutmamış olur.
Kur’ân, insanları yolların en doğrusuna götürür. Onları gerek kendi iç dünyalarıyla, gerek birbirleriyle ve gerekse devletlerarası münasebetlerde, en ideal ve mükemmel yolu gösterir. Çünkü Kur’ân, “Alîm” (her şeyi en ince detaylarına kadar bilen) ve “Habîr” (her şeyden haberdar olan) sıfatlarına sahip Allah’ın kelamıdır. İnsanların ortaya koyduğu, beşerî duygu ve düşüncelerin müdâhil olduğu her şeyde, bir eksikliğin olması gayet doğaldır. Bu, insan olmanın gereğidir. İnsanlığın, her dönemde yeni arayışlara girmesi de bunun en güzel bir göstergesidir. İşte bu anlamda Kur’ân, yolların en sağlamını, prensiplerin en uygununu ve içinde hiçbir eksikliğin olmadığı hükümleri ihtiva etme özelliğini tam ve eksiksiz olarak taşıyan biricik İlâhi Kitap’tır.
İlâhî Kelam Kur’ân, öylesine büyük ve derin bir etkiye sahiptir ki, okunmasıyla sadece insanlar değil, melekler de hissedâr olur, onu dinlemek için okunan yere teşrif eder, böylelikle de okunan yer, bir rahmet ve sekînet (huzur-güven) ortamına döner. Bütün toplumun Kur’ân’la içli-dışlı olduğu düşünülürse, böyle bir toplum, emniyet ve güvene, meleklerin korumasına lâyık bir kıvama gelmiş demektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) bu hususu şöyle ifade buyurur: “Bir topluluk Kur’ân’ı okuyup, onu aralarında müzakere etmek üzere Allah’ın evlerinden birinde bir araya toplandıklarında, mutlaka üzerlerine sekine yani manevi bir huzur iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de onları kanatlarıyla sararlar. Allah Teâlâ da onları huzurunda bulunan yüce topluluğa (meleklere) anar.”
Kur’ân, okunduğu yere huzur, mutluluk ve bereket getirir. Okuyan kimselere sevinç verir. Onların gam ve tasalarını dağıtır; ümitsizliklerini siler; onları canlı ve aktif bir hale getirir. Her türlü vesvesenin, onu okuyan kimselerden ve okunan yerlerinden uzaklaşmasını sağlar. Cinnî ve insi şeytanlara karşı, okuyan ve dinleyenleri koruma altına alır.
Yüce Yaratıcı’nın, rahmet vesilesi olarak gönderdiği İlâhî Kelam, okumamız ve anlamamız gerekli olan önemli bir değere sahiptir. O, hem dünyamız hem de âhiretimiz açısından kurtuluş vesilemizdir. Dünyada bizler için önemli bir nasîhat, dertlerimize şifa, hidayet kaynağı ve rahmettir. İnsanlığın dertlerine reçete olup, en doğru yola iletir. Kur’ân’ın okunduğu yeri, melekler ziyaret eder ve orada huzur olur. Kur’ân’ın okunup anlaşılması, Allah katında insanlara üstünlük kazandırır. Kur’ân, kabirde nûrdur. Zorlanarak öğrenip okuyanın mükafaatı iki kat verilir. Okunan her harfi için, en az on sevap vardır. Kur’ân’dan uzaklaşılınca, âhirette kendisinden uzaklaşanlardan şikâyetçi olur. Onu unutma, büyük bir günah olup, emanete sahip çıkmama günahına sebep olur. Aynı zamanda Kur’ân, yaşanılan ilkeleriyle oluşturduğu bir topluma, huzur ve güven ortamı verir.
Kur’ân, semadan insanlığa sunulmuş İlâhî bir sofradır. O sofrada bulunmak, insanlar için zaruri bir ihtiyaçtır. Dünya-âhiret saâdeti ancak onunla elde edilebilir. Kur’ân’ın insana hem dünyada, hem de ukbâda kazandırdığı şeyleri, başka hiçbir kitap kazandıramaz.
Kur’ân-ı Kerim’den tam anlamıyla istifade için, bazı ölçülere dikkat etmek de şarttır. Bunların başında, Kur’ân’ın ne ve kimin sözü olduğunu hatırdan çıkarmamak, okumağa başlamadan önce maddî-manevî hazırlık yapmak, uygun bir zaman seçmek, onu her türlü ön yargıdan uzak bir düşünceyle okumak, tertille yani tane tane okumak, saygı içinde ve okuduğumuzu tam olarak düşünerek tilavette bulunmak, mümkünse okurken ağlayabilmek, güzel sesle okuyup, onun her âyetine kendimizi muhatap kabul etmek gelmektedir. Elbetteki sadece lafız açısından bir okuma kâfi gelmez. Zira o, anlaşılması ve aynı zamanda anlaşılanın hayata geçirilmesi için gelmiştir. Sadece lafzını okumak, insana ibadet sevabı kazandırmakla beraber, tam istifade anlamakla ancak gerçekleşir. Zaten insan anlamadığını bir süre sonra unutur. Unutulan şey de hayatta olmaz. İçinde bulunduğumuz mübârek Ramazan Ayı’nı, Kur’ânla bereketlenmiş bir ay olarak geçirmeniz temennisiyle.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 28.4.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Bugünkü zulmü anlamak ve alternatif tarih [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Osmanlı’dan Türkiye’ye kimlik konusu, “biz kimiz?” sorusu, yeni, sağlıklı bir aidiyet oluşturmak bakımından çok önemli. Özellikle ırki-etnik bağlar üzerinden tanımlanan milliyet, Osmanlı İmparatorluğu’nda on dokuzuncu yüzyıl sonrasında yaşanan bocalamayla beraber, Avrupa’daki sosyal Darwinist akımlarla ve pozitivist sosyolojiyle birlikte aydınlar ve elitler üzerinde etkili olmaya başladı. Daha önceki yazılarımda ayrıntılı olarak değindiğim Osmanlıcılık-İslamcılık temellerinin imparatorluğu bir arada tutacak tutkal olma özelliklerini yitirmelerinden sonra, nasyonalizm (bugünkü Türkiye’de ülkücülük, ulusalcılık ve Atatürk milliyetçiliği gibi alt dalların kökeni olan ideoloji) Türkleri bir devlet çatısı altında toplamayı hedeflediği gibi, homojen bir yurt oluşturmayı da amaçlamaktaydı.
Oysa Anadolu’da yirminci yüzyıl başlarında dahi nüfusun dörtte birini (%25) Hristiyanlar oluşturuyordu. En büyük gruplar Ermeniler ve Rumlardı. Bu gruplar nasıl eridi? Hangi politikaların sonucu olarak yok oldular veya ortadan kayboldular? 1915 öncesinde durum neydi? İttihatçıları Osmanlı saymayan bazıları yine Osmanlı’yı aklama peşinde. Fakat İttihatçılar öncesinde durum neydi?
Öncelikle etnik yapı ve linguistik yapı arasındaki korelasyona ilişkin bir şey saptayalım. Bir dilin yaygın olması o dille özdeşleştirilen bir ırkın veya etnisitenin aynı oranda var olması anlamına gelmiyor. Yine daha önceki yazılarımda Anadolu demografisinin on birinci yüzyıldan itibaren nasıl dönüştüğüne değindim. Orta Asyalı klanların (çeşitli “Oğuz” grupları) Anadolu’ya gelmelerindeki ana motif, gaza, cihat, fetih gibi meşruiyet sağlayıcı konseptlerdi. Tıpkı diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi, Müslüman Türk akıncıları da Hristiyanların topraklarına bu amaçla girerek, o toprakları, üzerinde yaşayanları, ekonomik potansiyelleriyle birlikte ele geçirmeye çalıştılar. Bunu yaparken, İspanyolların Orta ve Güney Amerika’da yaptıkları uygulamaların sonucu ile aynı şekilde, yerliler siyasi olarak boyunduruğu altına girdikleri yeni yöneticilerin dinini ve dilini benimsedi. Bugün nasıl ki Orta ve Güney Amerika toplumları büyük oranda bölge yerlilerinde oluşuyorsa, Anadolu’daki halk da Anadolu yerlilerinden oluşuyor. Orta ve Güney Amerika’da İspanyolca konuşan veya İspanyol kültürüyle içli dışlı olan halklar, nasıl ki İspanyol değilse, bugün Anadolu’da yaşayan halklar da Orta Asyalı değil. Bu durum, yapılan genetik araştırmalarla da, arkeolojik çalışmalarla da, tarihi ve antropolojik kanıtlarla da ortada.
Boğaziçi Üniversitesi Tarih profesörlerinden Selim Deringil bakın Anadolu’daki Türkleştirme ve Müslümanlaştırma ile ilgili olarak ne diyor: “Tanzimat’a dek, Osmanlı’da askerî sınıfa dâhil olmanın, yani devlete ve yönetici sınıfa girmenin tek yolu Müslüman olmaktı. Bu yüzden Müslümanlaşma, soyluların Osmanlı yönetici sınıfına girmeyi istemesiyle de yaşandı. Bir de gayrimüslim nüfus cizye diye bir vergi veriyordu ve bu vergi kriz dönemlerinde çok ağır olabiliyordu. Cizye yükünden kurtulmak için de Müslümanlaşanlar oldu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslimler üzerinde birtakım kısıtlamalar vardı”. Diğer yazılarımda vurguladığım üzere, Hristiyanlar (Rum ve Ermeniler) daha iyi koşullarda yaşamak, daha fazla hakka sahip olmak, daha iyi işlerde çalışmak, devlet görevlerine gelebilmek ya da başka ekonomik çıkarlar nedeniyle din değiştirmeyi (Müslümanlığı kabul etmeyi) tercih ediyorlardı. Osmanlı’da gayrimüslimlere ayrınclık olmadığını, İbrahimi dinlere ait olanların ileri haklara sahip olduklarını ileri sürenlere şunu ifade etmek lazım ki bu, göreceli olarak (Avrupa Hristiyan toplumlarındakine göre) doğru olsa bile Müslüman olmayanlar daima alt statüdeydiler ve asla Müslümanlarla eşit değillerdi. Birçok dezavantajları vardı. Deringil’i dinleyelim: “Gayrimüslimler belli renkleri giyemiyordu. Yeşil renk, Müslümanlarındı. Gayrimüslimler belli hayvanlara binemiyordu. Ata ve deveye sadece Müslümanlar biniyordu. Hatta bazı yerlerde gayrimüslimlerin hamam günleri ve hamam eşyaları da ayrıydı. Bir Müslüman öldüğünde merhum oluyordu, gayrimüslim öldüğünde ise “mürt oldu” deniyordu. Mürt, telef oldu, geberdi manasına hayvanlar için kullanılır. Bu durum Tanzimat’a dek sürdü”.
Tüm İslamlaşma sürecine karşın yirminci asır başlarında Anadolu’da halen başat bir Hristiyan demografi vardı. Bu durum, yazılarımda işaret ettiğim üzere, özellikle Batı’da 1789 Fransız Devrimi sonrasında çıkan milliyetçilik akımı ile beraber değişti. Daha önce sistematik olarak devlet eliyle zorla Müslümanlaştırma uygulamalarının seyrek görüldüğü Osmanlı İmparatorluğu’nda bir nevi devlet eliyle misyonerlik veya zor kullanarak din değiştirtme politikaları uygulanmaya başlandı. Bakın Deringil ne diyor: “… Anadolu’da en hızlı Müslümanlaşma 19. ve 20. yüzyılda yaşandı. Abdülhamit döneminde gerçekleşen 1895-1896 katliamları sırasında bayağı büyük bir Ermeni nüfus zorla Müslüman yapıldı”. Burada esas olan tektipleştirmedir. Ve bu tamamen modern bir projedir. Avrupa’da çıkan homojen toplumlara sahip devletlere öykünmedir. Nüvesi Batılılaşmadır. Toplum mühendisliğidir. Ve aynı uygulama salt Hristiyan veya Yahudilere değil, farklı kültürleri yaşayan Müslümanlara da yapılmıştır. Yine Deringil Hoca’ya kulak verelim: “Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmî mezhebi oldu. Aleviler, Osmanlı’da her zaman azınlıkta oldular. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Alevilere “içimizdeki öteki”, “tehlikeli”, “beşinci kol” gibi tamamen yanlış algılamalarla yaklaşıldı ve zaman zaman Alevi kırımları yaşandı. Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnileştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi. Özellikle Protestan misyonerler Osmanlı için emsal teşkil ettiler. Biliyorsunuz Protestanlar, Anadolu’da gayrimüslimler için misyoner okulları açtılar. İyi eğitim veren bu okullara Müslüman nüfus da koşa koşa gitti. Ayrıca Abdülhamit döneminde “iptidai mektepler” denen ilkokullar ülke çapında yaygınlaştırılmaya çalışıldı. İlkokullar yoluyla devletin değerleri, genç dimağlara öğretilmek ve dayatılmak istendi. Bugün Türk devletinin de yaptığı çok farklı bir şey değil. Abdülhamit döneminde Hanefilik bu okullar yoluyla dayatıldı. Mesela Şafiler, Hanefileştirilmeye çalışıldı”. Görüldüğü üzere tektipleştirici ve asimilasyoncu bir siyaset takip ediliyor. Bu size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Bugün yaşanan sürecin bu tarihsel arka planını görmezden mi gelelim?
Ermeni soykırımı konusuna dönecek olursak! Bugün var olan Türk devletinin “ötekilere” karşı en büyük tecrübesi şüphesiz ki Ermeni soykırımından kaynaklanıyor. Anadolu’da devlete “arıza çıkartmayacak” ve “homojen” (çok kültürlünün tersi!) bir toplum oluşturmak, temel amaçtı. Devletin bu refleksi, 1923’ten sonra Osmanlı’dan aynen, milimetre fark olmadan devralındı. Osmanlı’da Ermenilere ne olduğuyla alakalı Ermeni veya Türkiye dışı diğer kaynaklara hiç bakmayacak bile olursanız, gerçekler feci şekilde sırıtmaktadır. Nüfus konusunda bile rakamları bilinçli şekilde düşük göstermeye çalışan propagandist Türk kaynakları, Talat Paşa’nın ortaya çıkartılan defterinden sonra ciddi bir sarsıntı geçiriyor. Hoca bakın ne diyor: “[Ermeni nüfusu hakkında] Tehcir öncesi nüfus için, Ermeni Patrikhanesi iki milyon diyor, Osmanlı ise 900 bin rakamını veriyor. Nispeten daha tarafsız araştırmalar, nüfusun, bir milyon 300 bin dolayında olduğunu söylüyor. [Murat] Bardakçı’nın yayımladığı kara kaplı defterde, tehcire tâbi tutulan Ermeni nüfus 900 bin. Her bir ferdi gönderemediklerine göre, Ermenilerin toplam nüfusu çok daha fazla Anadolu’da. Abdülhamit dönemine dönersek… Ermeni örgütler, Batılı devletlerin dikkatini çekmek için İstanbul’da milliyetçi mücadele, nümayişler başlattılar ve 26 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası baskını oldu. Abdülhamit bu tehdidi bertaraf etmek için her imkânı kullandı. Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdu. Hamidiye Alayları koruculuktan daha beter. Koruculuk, Kürt nüfusu yok etmek için kurulmadı. Hamid […] bu alaylara ‘İstediğiniz kadar Ermeni kesin, mallarını yağmalayın, helaldir. Yeter ki bunu benim söylediğim zaman yapın’ dedi. Hamidiye Alayları bu topraklarda 1915’teki tehcirden önce çok büyük bir Ermeni katliamı yaptı.”. Türk kaynaklarına göre bile dokuz yüz bin! İnsan, can! Bu insanlar yok oldu, yok edildi! Yaşadıkları yerleri, evlerini, bağ-bahçe-tarlalarını, işyerlerini, ticarethanelerini, taşınır-taşınmaz diğer varlıklarını yağmaladılar! Böylece Türkiye’de o güne dek olmayan bir Türk burjuvazisi devlet eliyle oluşturuldu. Bu fiilen faşizmdir! Hakaret olarak faşizm yazmadım, bilakis gayet nesnel olarak faşizmin ekonomi politiğidir bu! Mussolini İtalya’sında veya Hitler Almanya’sında yaşananlar bu anlamda Osmanlı döneminde yaşanan süreçle büyük benzerlik göstermekte. Bu bahsettiğim 1915 olaylarından önce de yaşanan ciddi bir homojenleştirme politikası olduğunu göstermekte.
Anadolu demografisi halen çok kozmopolit! Bu utanılacak bir durum değil. Nedense ben bu yazıları yazdıkça bazıları savunmaya çekiliyor. Sanki ben Türklere veya Türklüğe hakaret ediyormuşum gibi bir algı oluşturuyorlar. Veya en azından böyle bir algıya kendileri sahip ve başkalarını da bu yönde etkilemeye gayret ediyorlar. Öncelikle şunu söyleyeyim ki bir millete (etnisite veya ırka) ait olmak bir insanı yüceltmez veya aşağılamaz. Bunu kabullenmekle işe başlamalı. Dünyada en önemli olan değer ve üst kimlik insan olmaktır. Ancak eğer bir ülkede yüzlerce yıldır etnik mühendislik yapılmış ve insanlar endoktrine edilerek ırki bir topluluğa ait olduklarına inandırılmışlarsa, bu manipülasyonu bozmak her akademisyenin görevidir. Çünkü akademisyen veya gazeteci gerçeğin peşindedir. Özellikle Türkiye gibi, bugün geçmişte uygulanan ötekileştirme, cadı avı ve homojenleştirici politikalar halen 21. yüzyılda da uygulanıyorsa ve insanlar bunu sorun olarak görmüyorsa, bu geçmişin arkeolojisini yapmamak, bu yapının devamına hizmet eder. Başka bir deyişle, bugün yaşanan haksızlıkların köklerinde, Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Alevilere ve Kürtlere yapılan eziyet ve zulümler var! Bunlarla yüzleşmeden düzelemeyeceğiz. Alternatif tarih okumaları yapmazsak bu rezil rejim her on senede yirmi senede bir kendisini yeniden üretecek ve yeni kurbanlar olacak! Empati kurmak, cesur olmak, dayanışma ile hareket etmek zorundayız.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.4.2020 [TR724]
Oysa Anadolu’da yirminci yüzyıl başlarında dahi nüfusun dörtte birini (%25) Hristiyanlar oluşturuyordu. En büyük gruplar Ermeniler ve Rumlardı. Bu gruplar nasıl eridi? Hangi politikaların sonucu olarak yok oldular veya ortadan kayboldular? 1915 öncesinde durum neydi? İttihatçıları Osmanlı saymayan bazıları yine Osmanlı’yı aklama peşinde. Fakat İttihatçılar öncesinde durum neydi?
Öncelikle etnik yapı ve linguistik yapı arasındaki korelasyona ilişkin bir şey saptayalım. Bir dilin yaygın olması o dille özdeşleştirilen bir ırkın veya etnisitenin aynı oranda var olması anlamına gelmiyor. Yine daha önceki yazılarımda Anadolu demografisinin on birinci yüzyıldan itibaren nasıl dönüştüğüne değindim. Orta Asyalı klanların (çeşitli “Oğuz” grupları) Anadolu’ya gelmelerindeki ana motif, gaza, cihat, fetih gibi meşruiyet sağlayıcı konseptlerdi. Tıpkı diğer Müslüman devletlerde olduğu gibi, Müslüman Türk akıncıları da Hristiyanların topraklarına bu amaçla girerek, o toprakları, üzerinde yaşayanları, ekonomik potansiyelleriyle birlikte ele geçirmeye çalıştılar. Bunu yaparken, İspanyolların Orta ve Güney Amerika’da yaptıkları uygulamaların sonucu ile aynı şekilde, yerliler siyasi olarak boyunduruğu altına girdikleri yeni yöneticilerin dinini ve dilini benimsedi. Bugün nasıl ki Orta ve Güney Amerika toplumları büyük oranda bölge yerlilerinde oluşuyorsa, Anadolu’daki halk da Anadolu yerlilerinden oluşuyor. Orta ve Güney Amerika’da İspanyolca konuşan veya İspanyol kültürüyle içli dışlı olan halklar, nasıl ki İspanyol değilse, bugün Anadolu’da yaşayan halklar da Orta Asyalı değil. Bu durum, yapılan genetik araştırmalarla da, arkeolojik çalışmalarla da, tarihi ve antropolojik kanıtlarla da ortada.
Boğaziçi Üniversitesi Tarih profesörlerinden Selim Deringil bakın Anadolu’daki Türkleştirme ve Müslümanlaştırma ile ilgili olarak ne diyor: “Tanzimat’a dek, Osmanlı’da askerî sınıfa dâhil olmanın, yani devlete ve yönetici sınıfa girmenin tek yolu Müslüman olmaktı. Bu yüzden Müslümanlaşma, soyluların Osmanlı yönetici sınıfına girmeyi istemesiyle de yaşandı. Bir de gayrimüslim nüfus cizye diye bir vergi veriyordu ve bu vergi kriz dönemlerinde çok ağır olabiliyordu. Cizye yükünden kurtulmak için de Müslümanlaşanlar oldu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslimler üzerinde birtakım kısıtlamalar vardı”. Diğer yazılarımda vurguladığım üzere, Hristiyanlar (Rum ve Ermeniler) daha iyi koşullarda yaşamak, daha fazla hakka sahip olmak, daha iyi işlerde çalışmak, devlet görevlerine gelebilmek ya da başka ekonomik çıkarlar nedeniyle din değiştirmeyi (Müslümanlığı kabul etmeyi) tercih ediyorlardı. Osmanlı’da gayrimüslimlere ayrınclık olmadığını, İbrahimi dinlere ait olanların ileri haklara sahip olduklarını ileri sürenlere şunu ifade etmek lazım ki bu, göreceli olarak (Avrupa Hristiyan toplumlarındakine göre) doğru olsa bile Müslüman olmayanlar daima alt statüdeydiler ve asla Müslümanlarla eşit değillerdi. Birçok dezavantajları vardı. Deringil’i dinleyelim: “Gayrimüslimler belli renkleri giyemiyordu. Yeşil renk, Müslümanlarındı. Gayrimüslimler belli hayvanlara binemiyordu. Ata ve deveye sadece Müslümanlar biniyordu. Hatta bazı yerlerde gayrimüslimlerin hamam günleri ve hamam eşyaları da ayrıydı. Bir Müslüman öldüğünde merhum oluyordu, gayrimüslim öldüğünde ise “mürt oldu” deniyordu. Mürt, telef oldu, geberdi manasına hayvanlar için kullanılır. Bu durum Tanzimat’a dek sürdü”.
Tüm İslamlaşma sürecine karşın yirminci asır başlarında Anadolu’da halen başat bir Hristiyan demografi vardı. Bu durum, yazılarımda işaret ettiğim üzere, özellikle Batı’da 1789 Fransız Devrimi sonrasında çıkan milliyetçilik akımı ile beraber değişti. Daha önce sistematik olarak devlet eliyle zorla Müslümanlaştırma uygulamalarının seyrek görüldüğü Osmanlı İmparatorluğu’nda bir nevi devlet eliyle misyonerlik veya zor kullanarak din değiştirtme politikaları uygulanmaya başlandı. Bakın Deringil ne diyor: “… Anadolu’da en hızlı Müslümanlaşma 19. ve 20. yüzyılda yaşandı. Abdülhamit döneminde gerçekleşen 1895-1896 katliamları sırasında bayağı büyük bir Ermeni nüfus zorla Müslüman yapıldı”. Burada esas olan tektipleştirmedir. Ve bu tamamen modern bir projedir. Avrupa’da çıkan homojen toplumlara sahip devletlere öykünmedir. Nüvesi Batılılaşmadır. Toplum mühendisliğidir. Ve aynı uygulama salt Hristiyan veya Yahudilere değil, farklı kültürleri yaşayan Müslümanlara da yapılmıştır. Yine Deringil Hoca’ya kulak verelim: “Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmî mezhebi oldu. Aleviler, Osmanlı’da her zaman azınlıkta oldular. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Alevilere “içimizdeki öteki”, “tehlikeli”, “beşinci kol” gibi tamamen yanlış algılamalarla yaklaşıldı ve zaman zaman Alevi kırımları yaşandı. Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnileştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi. Özellikle Protestan misyonerler Osmanlı için emsal teşkil ettiler. Biliyorsunuz Protestanlar, Anadolu’da gayrimüslimler için misyoner okulları açtılar. İyi eğitim veren bu okullara Müslüman nüfus da koşa koşa gitti. Ayrıca Abdülhamit döneminde “iptidai mektepler” denen ilkokullar ülke çapında yaygınlaştırılmaya çalışıldı. İlkokullar yoluyla devletin değerleri, genç dimağlara öğretilmek ve dayatılmak istendi. Bugün Türk devletinin de yaptığı çok farklı bir şey değil. Abdülhamit döneminde Hanefilik bu okullar yoluyla dayatıldı. Mesela Şafiler, Hanefileştirilmeye çalışıldı”. Görüldüğü üzere tektipleştirici ve asimilasyoncu bir siyaset takip ediliyor. Bu size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Bugün yaşanan sürecin bu tarihsel arka planını görmezden mi gelelim?
Ermeni soykırımı konusuna dönecek olursak! Bugün var olan Türk devletinin “ötekilere” karşı en büyük tecrübesi şüphesiz ki Ermeni soykırımından kaynaklanıyor. Anadolu’da devlete “arıza çıkartmayacak” ve “homojen” (çok kültürlünün tersi!) bir toplum oluşturmak, temel amaçtı. Devletin bu refleksi, 1923’ten sonra Osmanlı’dan aynen, milimetre fark olmadan devralındı. Osmanlı’da Ermenilere ne olduğuyla alakalı Ermeni veya Türkiye dışı diğer kaynaklara hiç bakmayacak bile olursanız, gerçekler feci şekilde sırıtmaktadır. Nüfus konusunda bile rakamları bilinçli şekilde düşük göstermeye çalışan propagandist Türk kaynakları, Talat Paşa’nın ortaya çıkartılan defterinden sonra ciddi bir sarsıntı geçiriyor. Hoca bakın ne diyor: “[Ermeni nüfusu hakkında] Tehcir öncesi nüfus için, Ermeni Patrikhanesi iki milyon diyor, Osmanlı ise 900 bin rakamını veriyor. Nispeten daha tarafsız araştırmalar, nüfusun, bir milyon 300 bin dolayında olduğunu söylüyor. [Murat] Bardakçı’nın yayımladığı kara kaplı defterde, tehcire tâbi tutulan Ermeni nüfus 900 bin. Her bir ferdi gönderemediklerine göre, Ermenilerin toplam nüfusu çok daha fazla Anadolu’da. Abdülhamit dönemine dönersek… Ermeni örgütler, Batılı devletlerin dikkatini çekmek için İstanbul’da milliyetçi mücadele, nümayişler başlattılar ve 26 Ağustos 1896’da Osmanlı Bankası baskını oldu. Abdülhamit bu tehdidi bertaraf etmek için her imkânı kullandı. Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları’nı kurdu. Hamidiye Alayları koruculuktan daha beter. Koruculuk, Kürt nüfusu yok etmek için kurulmadı. Hamid […] bu alaylara ‘İstediğiniz kadar Ermeni kesin, mallarını yağmalayın, helaldir. Yeter ki bunu benim söylediğim zaman yapın’ dedi. Hamidiye Alayları bu topraklarda 1915’teki tehcirden önce çok büyük bir Ermeni katliamı yaptı.”. Türk kaynaklarına göre bile dokuz yüz bin! İnsan, can! Bu insanlar yok oldu, yok edildi! Yaşadıkları yerleri, evlerini, bağ-bahçe-tarlalarını, işyerlerini, ticarethanelerini, taşınır-taşınmaz diğer varlıklarını yağmaladılar! Böylece Türkiye’de o güne dek olmayan bir Türk burjuvazisi devlet eliyle oluşturuldu. Bu fiilen faşizmdir! Hakaret olarak faşizm yazmadım, bilakis gayet nesnel olarak faşizmin ekonomi politiğidir bu! Mussolini İtalya’sında veya Hitler Almanya’sında yaşananlar bu anlamda Osmanlı döneminde yaşanan süreçle büyük benzerlik göstermekte. Bu bahsettiğim 1915 olaylarından önce de yaşanan ciddi bir homojenleştirme politikası olduğunu göstermekte.
Anadolu demografisi halen çok kozmopolit! Bu utanılacak bir durum değil. Nedense ben bu yazıları yazdıkça bazıları savunmaya çekiliyor. Sanki ben Türklere veya Türklüğe hakaret ediyormuşum gibi bir algı oluşturuyorlar. Veya en azından böyle bir algıya kendileri sahip ve başkalarını da bu yönde etkilemeye gayret ediyorlar. Öncelikle şunu söyleyeyim ki bir millete (etnisite veya ırka) ait olmak bir insanı yüceltmez veya aşağılamaz. Bunu kabullenmekle işe başlamalı. Dünyada en önemli olan değer ve üst kimlik insan olmaktır. Ancak eğer bir ülkede yüzlerce yıldır etnik mühendislik yapılmış ve insanlar endoktrine edilerek ırki bir topluluğa ait olduklarına inandırılmışlarsa, bu manipülasyonu bozmak her akademisyenin görevidir. Çünkü akademisyen veya gazeteci gerçeğin peşindedir. Özellikle Türkiye gibi, bugün geçmişte uygulanan ötekileştirme, cadı avı ve homojenleştirici politikalar halen 21. yüzyılda da uygulanıyorsa ve insanlar bunu sorun olarak görmüyorsa, bu geçmişin arkeolojisini yapmamak, bu yapının devamına hizmet eder. Başka bir deyişle, bugün yaşanan haksızlıkların köklerinde, Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Alevilere ve Kürtlere yapılan eziyet ve zulümler var! Bunlarla yüzleşmeden düzelemeyeceğiz. Alternatif tarih okumaları yapmazsak bu rezil rejim her on senede yirmi senede bir kendisini yeniden üretecek ve yeni kurbanlar olacak! Empati kurmak, cesur olmak, dayanışma ile hareket etmek zorundayız.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 28.4.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Diriye yanarım, ölüye yanmam! [M.Nedim Hazar]
Yaşadığımız çağ için pek çok isim verilebilir. Lakin kanaat i acizanemce en uygun olanı; Vicdansızlık Çağı’dır en çok bu asır.
Zulmü, nefreti, kini, düşmanlığı en çok dindar olduğunu iddia edenlerin yapması ise ayrı bir fasıl.
Öylesine bir nefret ve vicdansızlık ki, zulümden kaçarken boğulan minicik masum yavruya bile “Büyüse terörist olacaktı, oh oldu!” diyebiliyor.
Önümde bir fotoğraf duruyor şimdi.
Ölüm orucuyla eriyip bittikten sonra nihayetinde hayatını kaybeden gencecik bir sanatçının son demlerine ait. Fotoğrafın paslı bir hançer gibi yüreğe saplayan ayrıntısı ise sadece bu değil, ona son kez dokunan babasının varlığı…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Siyasal İslamcı iktidar pek çok şeyi aldı bu ülke insanından. Almakla kalmadı yerine çok daha fenalarını belki de kalıcı olarak yerleştirdi. Nefret ve düşmanlık da bunlardan biri.
“Ölülerinizi rahmetle yad ediniz” emri ilahisinden vazgeçtik, ölüye bile nefret kusan, acılı insanlara demediğini bırakmayan birer canavara dönüştürebildi ne yazık ki!
Ramazan ayı rahmet ve sevgi, barış ve kardeşlik ayı diye klişelerimiz var.
Gerçekten de öyle ama ben bir tane siyasal İslamcı görmedim ki ağzını açtığında nefret ve düşmanlık kusmasın.
Ramazan ayında bile..
Bu kadar mı köreldi gözlerimiz?
Kalplerimiz bu kadar mı taşlaştı? Ya vicdanlarımız? Kaynayan kazandaki kurbağa gibi, ölüyoruz da farkında mı değiliz? Dünyevi hırslar, motivasylonlar gözümüzü bu kadar mı bürüdü?
Merhum Necip Fazıl;
“Kakılır bir yerde, kalır oyuncak, Kurgular biter. / Ölüm… O geldi mi ne var korkacak? Korkular biter.” diyor.
Ama anlıyorum ki, bitmiyor ölüm geldiğinde bile gündelik siyasi çekişmelerimiz. Üç kuruşluk siyasi görüşlerimiz o kadar kuşatmış ki ruhlarımızı, daha ölüm meleği ruhu yerine teslim etmeden kusuyoruz kinlerimizi, nefretlerimizi…
Ancak ölüm… Bütün kurguları, dünya denen bu devasa ama beş para etmez oyuncağı elde bırakan ölüm… Ki bu dediğim fenalığı yapanların çoğu -yine ne yazık ki- inançlı olduğunu iddia eden siyasal islamcı kesimden.
Kavramların kaypak, erdem ile sefaletin tepetaklak olduğu günlerden geçiyoruz. Her insan bir münker olmuş, yanında nekiriyle tuttuğunun yakasına yapışıp sorguluyor. Hepimiz yapıyoruz bunu. Yapıyoruz yapmasına da, ölene, yani gidene yapılması şahsen yaralıyor beni. Sorgulanacak durumda olan bizlerin sorguya kalkışmasına hayretler ediyorum.
Hazreti Ömer efendimize atfedilen bir söz vardır. Der ki: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz!” Ne yazıktır ki, biz bunu şimdilerde, ‘kendimizi hesaba çekmeden önce, başkasını hesaba çekelim’e dönüştürmüş durumdayız.
Ölüm orucunu kutsamak, ölüme yatmayı onaylamak değil bu satırlar. Ancak doğru ya da yanlış bir eylemi dolayısıyla hayata veda eden kişi isterse düşmanımız olsun asgari saygıyı hak etmelidir,
Açıkçası kahroldum…
Yalama ruhluları, üç kuruşluk dünyayı kendine tek gaye edinenleri ‘es’ geçiyorum. Onlara diyecek tek cümlem yok…
Lakin imanına, idrakine, vicdanına bir dönem güvendiğimiz, azizlerden aziz olduğuna inandığımız bir toplumun neredeyse yarısının bu hale getirilmiş olması kahredici olanı.
Buhari; ‘Ölülerinizi kötülemeyin, onlar amelleriyle başbaşa kalmıştır’ der. Tirmizi’de ise, ‘Ölülerinizin iyiliklerini söyleyin ya da susun’ cümlesini okuduğumu hatırlıyorum.
İnancımız, öleni rahmetle yâd etmeyi salık verir. Kusurları, kabahatleri ne olursa olsun eleştirinin, laf çakmanın zamanı bu zaman değildir. Öyle bir yere gitti ki, değil sizin, benim; eşinden, oğlundan bile daha çok ve yakından tanıyan ‘Bir’inin yanına… Hesaba çekilmek için sırasını bekleyenlerin, bir ölüyü hesaba çekmesi kadar haddi aşmak yoktur, diye düşünüyorum. Hele ki, daha naaşının sıcaklığı gitmeden. Şimdi rahmet ile bir Fatiha okumanın zamanıdır.
Ne eksik, ne fazla; budur!
[M.Nedim Hazar] 28.4.2020 [TR724]
Zulmü, nefreti, kini, düşmanlığı en çok dindar olduğunu iddia edenlerin yapması ise ayrı bir fasıl.
Öylesine bir nefret ve vicdansızlık ki, zulümden kaçarken boğulan minicik masum yavruya bile “Büyüse terörist olacaktı, oh oldu!” diyebiliyor.
Önümde bir fotoğraf duruyor şimdi.
Ölüm orucuyla eriyip bittikten sonra nihayetinde hayatını kaybeden gencecik bir sanatçının son demlerine ait. Fotoğrafın paslı bir hançer gibi yüreğe saplayan ayrıntısı ise sadece bu değil, ona son kez dokunan babasının varlığı…
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Siyasal İslamcı iktidar pek çok şeyi aldı bu ülke insanından. Almakla kalmadı yerine çok daha fenalarını belki de kalıcı olarak yerleştirdi. Nefret ve düşmanlık da bunlardan biri.
“Ölülerinizi rahmetle yad ediniz” emri ilahisinden vazgeçtik, ölüye bile nefret kusan, acılı insanlara demediğini bırakmayan birer canavara dönüştürebildi ne yazık ki!
Ramazan ayı rahmet ve sevgi, barış ve kardeşlik ayı diye klişelerimiz var.
Gerçekten de öyle ama ben bir tane siyasal İslamcı görmedim ki ağzını açtığında nefret ve düşmanlık kusmasın.
Ramazan ayında bile..
Bu kadar mı köreldi gözlerimiz?
Kalplerimiz bu kadar mı taşlaştı? Ya vicdanlarımız? Kaynayan kazandaki kurbağa gibi, ölüyoruz da farkında mı değiliz? Dünyevi hırslar, motivasylonlar gözümüzü bu kadar mı bürüdü?
Merhum Necip Fazıl;
“Kakılır bir yerde, kalır oyuncak, Kurgular biter. / Ölüm… O geldi mi ne var korkacak? Korkular biter.” diyor.
Ama anlıyorum ki, bitmiyor ölüm geldiğinde bile gündelik siyasi çekişmelerimiz. Üç kuruşluk siyasi görüşlerimiz o kadar kuşatmış ki ruhlarımızı, daha ölüm meleği ruhu yerine teslim etmeden kusuyoruz kinlerimizi, nefretlerimizi…
Ancak ölüm… Bütün kurguları, dünya denen bu devasa ama beş para etmez oyuncağı elde bırakan ölüm… Ki bu dediğim fenalığı yapanların çoğu -yine ne yazık ki- inançlı olduğunu iddia eden siyasal islamcı kesimden.
Kavramların kaypak, erdem ile sefaletin tepetaklak olduğu günlerden geçiyoruz. Her insan bir münker olmuş, yanında nekiriyle tuttuğunun yakasına yapışıp sorguluyor. Hepimiz yapıyoruz bunu. Yapıyoruz yapmasına da, ölene, yani gidene yapılması şahsen yaralıyor beni. Sorgulanacak durumda olan bizlerin sorguya kalkışmasına hayretler ediyorum.
Hazreti Ömer efendimize atfedilen bir söz vardır. Der ki: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz!” Ne yazıktır ki, biz bunu şimdilerde, ‘kendimizi hesaba çekmeden önce, başkasını hesaba çekelim’e dönüştürmüş durumdayız.
Ölüm orucunu kutsamak, ölüme yatmayı onaylamak değil bu satırlar. Ancak doğru ya da yanlış bir eylemi dolayısıyla hayata veda eden kişi isterse düşmanımız olsun asgari saygıyı hak etmelidir,
Açıkçası kahroldum…
Yalama ruhluları, üç kuruşluk dünyayı kendine tek gaye edinenleri ‘es’ geçiyorum. Onlara diyecek tek cümlem yok…
Lakin imanına, idrakine, vicdanına bir dönem güvendiğimiz, azizlerden aziz olduğuna inandığımız bir toplumun neredeyse yarısının bu hale getirilmiş olması kahredici olanı.
Buhari; ‘Ölülerinizi kötülemeyin, onlar amelleriyle başbaşa kalmıştır’ der. Tirmizi’de ise, ‘Ölülerinizin iyiliklerini söyleyin ya da susun’ cümlesini okuduğumu hatırlıyorum.
İnancımız, öleni rahmetle yâd etmeyi salık verir. Kusurları, kabahatleri ne olursa olsun eleştirinin, laf çakmanın zamanı bu zaman değildir. Öyle bir yere gitti ki, değil sizin, benim; eşinden, oğlundan bile daha çok ve yakından tanıyan ‘Bir’inin yanına… Hesaba çekilmek için sırasını bekleyenlerin, bir ölüyü hesaba çekmesi kadar haddi aşmak yoktur, diye düşünüyorum. Hele ki, daha naaşının sıcaklığı gitmeden. Şimdi rahmet ile bir Fatiha okumanın zamanıdır.
Ne eksik, ne fazla; budur!
[M.Nedim Hazar] 28.4.2020 [TR724]
Korona örneği; İzlanda nasıl başardı? [Hasan Cücük]
Tüm dünyanın beklediği haber geçtiğimiz günlerde Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde bulunan ada ülkesi İzlanda’dan geldi. ‘Koronayı bitiren ilk ülke’ olarak haberlere konu olan bu küçük ada ülkesinde ‘son 24 saatte hiç vaka görülmedi’ cümleleri kuruldu. Doğal olarak tüm dikkatler İzlanda’ya çevrildi. 360 bin nüfuslu ada ülkesinin salgınla mücadeledeki başarısının altındaki sebepleri araştırdık.
İzlanda dünyanın gündemine 2008’de küresel mali kriz, 2010’da yanardağ patlaması ve Euro 2016 ile geldi. Mali krizin en ağır darbe vurduğu ülkelerin başında gelen İzlanda’dan o günlerden geriye boş market rafları kaldı. Kısa sürede kendini toparlayan İzlanda, krizin izlerini silmeyi başardı. 2010 yılındaki yanardağ patlaması ise Avrupa hava trafiğini felç etmişti. Euro 2016’da ise ilk kez Avrupa şampiyonasına katılma sevinçlerini, çeyrek finale kadar yükselerek taçlandırmışlardı. Bugün statların vazgeçilmezi olan ‘huh’ tezahüratı İzlanda’nın Euro 2016’dan kalan hediyesi oldu.
Korona salgınından her ülke gibi İzlanda da nasibini aldı. Ancak İzlanda izlediği stratejiyle salgınla mücadelede dünyaya örnek oldu. Ülkede onaylanmış ilk vaka 28 Şubat’ta görüldü. Diğer ülkelerde ilk vaka görüldüğünde yaşanan endişe ve telaştan İzlanda’da iz yoktu. Zira, ülke olarak çoktan hazırlıklarını yapmıştılar. Şubat başından itibaren testlere başlanmıştı. Sadece ilk vakanın ne zaman ortaya çıkacağı bekleniyordu. Sonrasında ise salgınla mücadelede ikinci aşamaya geçilecekti. İlk vakadan sonra konulan hedef ise; nisan sonu itibariyle salgının bitirilmesiydi. İzlanda bu hedefe 23 Nisan’da ulaştı. Bu tarih salgınla mücadelede ‘son 24 saatte hiç vaka görülmedi’ olarak not edildi. Sonraki iki günde sadece 3 vaka görülmesi hedefin tutturulduğunun işareti oldu. 4 Mayıs’tan itibaren ise ülke yeniden normal hayata dönme yolunda adım atacak.
İzlanda’nın başarısının altında; hızlı reaksiyon, binlerce test, sert karantina şartları ve enfeksiyon tespiti yatıyor. İzlanda’da ilk vaka 28 Şubat’ta görülmesine rağmen test daha şubat başında yapılmaya başlandı. 45 bin kişiye test yapıldı. Ülkede yaşayan her 8 kişiden biri testten geçmiş oldu. Test yapılırken nokta atışı yapıldı. Ateşi ve grip belirtisi olanlarla, yaşlı ve kronik hastalığı olanlar derhal teste tabi tutuldu. Yine virüs taşıyanlarla teması olanlarda teste tabi tutuldu. Test sayısının fazla olmasıyla salgının kaç kişiye bulaştığının tespiti daha kolay oldu.
Salgının kendini hissettirmesiyle İzlanda’da çeşitli önlemler aldı. 24 Mart’tan itibaren 20 kişiden fazla bir araya gelme yasaklanırken, yüzme havuzları, fitness salonları, barlar, kulüpler ve müzeler kapatıldı. Sosyal mesafeye iki metre sınırı gelirken, eğitim kurumlarından sadece üniversiteler tatil edildi.
Sert karantina önlemleri hayata geçirildi. Sempton belirtisi olanların kendilerini toplumdan izole etmesi istendi. Karantina süresi 14 gün olurken, bu süre zarfında kesinlikle temas kurulmaması ve evden çıkılmaması istendi. Test sonuçları pozitf çıkanların yüzde 54’ünün kendi kendini karantinaya alanlardan çıkmış olması, bu stratejinin tuttuğunu ortaya koydu.
Nokta atışı tespitte oldukça önemli bir etken oldu. İzlandalı yetkililer, eldeki verilerden yola çıkarak salgının hangi bölgelerde etkili olduğunu hızlı bir şekilde tespit etti. Bölge izalosyona alındı. Test sonuçları pozitif çıkanların kimlere virüsü buluştırdığı da hızlı şekilde tespit edildi. Ülkede en yüksek vaka 24 Mart’ta 106 kişiyle tespit edildi. 10 Nisan’dan itibaren ise vaka sayısı hızla düşmeye başladı. Oluşturulan 60 kişilik birim, vakaların yüzde 92’sini tespit etmeyi başardı. Rakning C-19 adı verilen akıllı telefon uygulaması kullanıldı. Bu uygulamayı indiren kişi, test sonuçları pozitif birinin yanından geçtiğinde telefonuna uyarı geldi. Halkın yüzde 40’ının bu uygulamayı kullandığı ortaya çıktı.
İzlanda dünyaya açılan kapısı Keflavik Havaalanı’nı uçuşlara kapatmadı. Ülkeye ayak basan herkes ya testten geçirildi ya da karantinaya alındı. İzlanda’da normal hayata dönüş 4 Mayıs’ta başlayacak. 20 kişiden fazla bir araya gelme yasağı 50 kişiye çıkarılacak. Üniversiteler eğitime açılacak. Ancak yüzme havuzları, fitness salonları, barlar ve müzeler kapalı kalmaya devam edecek. İzlanda’da şu ana kadar 1792 vaka görüldü. 1608 kişi iyileşirken, sadece 10 kişi hayatını kaybetti. Son 3 günde ise sadece 3 yeni vaka görüldü.
[Hasan Cücük] 28.4.2020 [TR724]
İzlanda dünyanın gündemine 2008’de küresel mali kriz, 2010’da yanardağ patlaması ve Euro 2016 ile geldi. Mali krizin en ağır darbe vurduğu ülkelerin başında gelen İzlanda’dan o günlerden geriye boş market rafları kaldı. Kısa sürede kendini toparlayan İzlanda, krizin izlerini silmeyi başardı. 2010 yılındaki yanardağ patlaması ise Avrupa hava trafiğini felç etmişti. Euro 2016’da ise ilk kez Avrupa şampiyonasına katılma sevinçlerini, çeyrek finale kadar yükselerek taçlandırmışlardı. Bugün statların vazgeçilmezi olan ‘huh’ tezahüratı İzlanda’nın Euro 2016’dan kalan hediyesi oldu.
Korona salgınından her ülke gibi İzlanda da nasibini aldı. Ancak İzlanda izlediği stratejiyle salgınla mücadelede dünyaya örnek oldu. Ülkede onaylanmış ilk vaka 28 Şubat’ta görüldü. Diğer ülkelerde ilk vaka görüldüğünde yaşanan endişe ve telaştan İzlanda’da iz yoktu. Zira, ülke olarak çoktan hazırlıklarını yapmıştılar. Şubat başından itibaren testlere başlanmıştı. Sadece ilk vakanın ne zaman ortaya çıkacağı bekleniyordu. Sonrasında ise salgınla mücadelede ikinci aşamaya geçilecekti. İlk vakadan sonra konulan hedef ise; nisan sonu itibariyle salgının bitirilmesiydi. İzlanda bu hedefe 23 Nisan’da ulaştı. Bu tarih salgınla mücadelede ‘son 24 saatte hiç vaka görülmedi’ olarak not edildi. Sonraki iki günde sadece 3 vaka görülmesi hedefin tutturulduğunun işareti oldu. 4 Mayıs’tan itibaren ise ülke yeniden normal hayata dönme yolunda adım atacak.
İzlanda’nın başarısının altında; hızlı reaksiyon, binlerce test, sert karantina şartları ve enfeksiyon tespiti yatıyor. İzlanda’da ilk vaka 28 Şubat’ta görülmesine rağmen test daha şubat başında yapılmaya başlandı. 45 bin kişiye test yapıldı. Ülkede yaşayan her 8 kişiden biri testten geçmiş oldu. Test yapılırken nokta atışı yapıldı. Ateşi ve grip belirtisi olanlarla, yaşlı ve kronik hastalığı olanlar derhal teste tabi tutuldu. Yine virüs taşıyanlarla teması olanlarda teste tabi tutuldu. Test sayısının fazla olmasıyla salgının kaç kişiye bulaştığının tespiti daha kolay oldu.
Salgının kendini hissettirmesiyle İzlanda’da çeşitli önlemler aldı. 24 Mart’tan itibaren 20 kişiden fazla bir araya gelme yasaklanırken, yüzme havuzları, fitness salonları, barlar, kulüpler ve müzeler kapatıldı. Sosyal mesafeye iki metre sınırı gelirken, eğitim kurumlarından sadece üniversiteler tatil edildi.
Sert karantina önlemleri hayata geçirildi. Sempton belirtisi olanların kendilerini toplumdan izole etmesi istendi. Karantina süresi 14 gün olurken, bu süre zarfında kesinlikle temas kurulmaması ve evden çıkılmaması istendi. Test sonuçları pozitf çıkanların yüzde 54’ünün kendi kendini karantinaya alanlardan çıkmış olması, bu stratejinin tuttuğunu ortaya koydu.
Nokta atışı tespitte oldukça önemli bir etken oldu. İzlandalı yetkililer, eldeki verilerden yola çıkarak salgının hangi bölgelerde etkili olduğunu hızlı bir şekilde tespit etti. Bölge izalosyona alındı. Test sonuçları pozitif çıkanların kimlere virüsü buluştırdığı da hızlı şekilde tespit edildi. Ülkede en yüksek vaka 24 Mart’ta 106 kişiyle tespit edildi. 10 Nisan’dan itibaren ise vaka sayısı hızla düşmeye başladı. Oluşturulan 60 kişilik birim, vakaların yüzde 92’sini tespit etmeyi başardı. Rakning C-19 adı verilen akıllı telefon uygulaması kullanıldı. Bu uygulamayı indiren kişi, test sonuçları pozitif birinin yanından geçtiğinde telefonuna uyarı geldi. Halkın yüzde 40’ının bu uygulamayı kullandığı ortaya çıktı.
İzlanda dünyaya açılan kapısı Keflavik Havaalanı’nı uçuşlara kapatmadı. Ülkeye ayak basan herkes ya testten geçirildi ya da karantinaya alındı. İzlanda’da normal hayata dönüş 4 Mayıs’ta başlayacak. 20 kişiden fazla bir araya gelme yasağı 50 kişiye çıkarılacak. Üniversiteler eğitime açılacak. Ancak yüzme havuzları, fitness salonları, barlar ve müzeler kapalı kalmaya devam edecek. İzlanda’da şu ana kadar 1792 vaka görüldü. 1608 kişi iyileşirken, sadece 10 kişi hayatını kaybetti. Son 3 günde ise sadece 3 yeni vaka görüldü.
[Hasan Cücük] 28.4.2020 [TR724]
Görünmez adam: Mustafa Şentop [Bülent Korucu]
METAMORFOZ PORTRELER | BÜLENT KORUCU
Gündemi ve sosyal medyayı takip eden iki kişiye Mustafa Şentop portresi yazacağımı söylediğimde, biri kim olduğunu çıkaramadı, diğeri ise konumunu hatırlayamadı. Bu, daha önce hiç bir Meclis Başkanı’na nasip olmamış bir talihsizlik; hem de TBMM’nin kuruluşunun 100. Yılı kutlanırken… görünmezlik iksiri Şentop’un şahsi başarısını(!) aşacak boyutta ve parlamentonun yaşadığı kurumsal hiçliğin bir sonucu. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Korona Bakanı Fahrettin Koca dışında hangi bakanı tanıyoruz ki zaten. Cumhurbaşkanı yardımcısının bile soyismini bir kaç denemeden sonra hatırlayabiliyorum. Fuat Oktay’dı galiba değil mi?
Sistemde etkisiz eleman haline gelen Meclis’in başkanı olmasından kaynaklanan siliklik dışında, Şentop için bu, hayat ve mücadele tarzı. Aslında köken itibariyle bir Milli Görüşçü; fakat üzerine giydiği hukuk cübbesiyle o gömleğini gizlemeyi başarmış. Esad Coşan’ın İskenderpaşa Cemaatiyle Necmettin Erbakan’ın siyasi hareketinin kesişim kümelerinden biri. Hukuk fakültesinde öğrenciyken cemaatin finanse ettiği Teklif Dergisi kadrosunda yer alır. Hukukun, Siyasal İslamla sentezlendiği ve araçsallaştırıldığı başarılı bir denemedir dergi. Erbakan ile Coşan’ın arasının açıldığı ve ayrışma yaşandığı dönemde iki tarafta da olmayı başaranlardandı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Refah Partisi’nin düşünce kuruluşu olan ve Recai Kutan’ın başkanlığını yaptığı Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ESAM) İstanbul başkanıydı. ESAM’ı Erbakan’ın, “Tayyip Erdoğan bir siyonist projesidir’ içerikli konferanslarından hatırlayabilirsiniz. Yakın çalışmasına rağmen Şentop, Erbakancı olmadı, bilakis yükselen iki trendi takip etti. Arkadaşı Numan Kurtulmuş’a yakın durdu ancak HAS Parti’ye de girmedi. İyi bir zamanlamayla AKP trenine bindi ve yandaki koltuğu arkadaşı Kurtulmuş için tuttu. Rivayet olunur ki Kurtulmuş’u AKP’ye girme konusunda ikna eden iki kişiden biridir. Diğeri de artık ikbal yüzü görmek isteyen eşi…
Şentop, tercihlerini hep en son noktada yapar ve o ana kadar ikili kimliğin bütün avantajlarından yararlanır. Benzer taktiği Hizmet Hareketi ile AKP arasındaki cepheleşmede de uyguladı. 17-25 Aralıktan sonra dahi televizyonlarda Fethullah Gülen’i ‘Hocaefendi’ diye andı uzun süre. Cemaatin eğitim imkanlarından alabildiğine yararlanmak, Zaman Gazetesi’ndeki yazılarıyla tanınıp bilirkişi haline gelmekle sınırlı değil bu faydalar. Cemaatten devşirdiği ya da yerleştirdiği kişilerle bir istihbarat görevlisi gibi çalıştığına dair ciddi bulgular var. Ankara’da günlerce işkenceli sorgudan geçirilen genç kızları tutuklayan 8. Sulh ceza hakimi Eren Şen hakkındaki iddialar bunun tipik örneği. Yargı camiasını yakından takip eden eski hakim Ramazan F. Güzel’in yazısı fikir verebilir sanıyorum. (https://www.tr724.com/iskence-goren-genc-kizlari-tutuklayan-operasyonel-zihniyet/)
Şentop’un ikinci önemli özelliği hukuku araçsallaştırma konusundaki becerisi. Kamu hukuku ve hukuk tarihi uzmanı olmasına karşın toplum onu anayasa hukukçusu sanıyor. 367 hukuk garabeti günlerinde yazdığı yazılar bu algıyı oluşturdu. 2011’de AKP listelerinden girdiği Meclis’in ilk krizinde bulduğu ‘zihni sinir projesi’yle dikkatleri üzerine topladı. Seçildikten sonra mazbatası Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edilen BDP milletvekili Hatip Dicle için önerdiği formülden söz ediyorum. Hakkari milletvekillerinin istifa ederek ara seçimi zorunlu hale getirmelerini ve Dicle’nin bu yolla hakkını geri almasını teklif etti. Fakat küçük bir sorun vardı, Dicle Diyarbakır’dan seçilmişti. Peki Şentop neden Diyarbakır değil Hakkari demişti. Çünkü Diyarbakır’da AKP de sandalye kazanmıştı. Muhtemel bir yeni seçimde, oluşan tepkinin etkisiyle bunları kaybedebilirdi. En çok bilinen ikinci büyük buluşu ise cumhurbaşkanlığı seçim kanuna, Abdullah Gül’ün tekrar seçime giremeyeceğine dair geçici madde koydurmasıydı. Gül’ün ‘çok kırıldım’ dediği ve daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen maddenin mucidi Şentop’tu.
Başkanlık Sistemini savunurken dile getirdiği, “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Başkanlık, Türkiye’ye yabancı bir sistem de değil. Yüz yıldan fazla bir süredir belediyelerde uygulanıyor zaten.” cümlesi, hukuk alanındaki manevra kabiliyetinin boyutlarını gösteriyor.
O şimdi içi boşaltılmış, yetkileri alınarak işlevsiz hale getirilmiş Meclis’in Başkanı olarak sadece protokol görevlerini yerine getiriyor. Tam Erdoğan’ın aradığı kişi; Binali Yıldırım bile bu oranda silikleşmeyi sağlayamamıştı. Ama hakkını yemeyelim, vekillerin çıkarını iyi savunuyor! Hiç bir fonksiyonu olmadığı halde sandalye sayısı 600 çıkarılarak milletin sırtındaki kambura dönüşen vekillerin geçinemediğini öne sürüyor.
22 bin 200 lira olan maaşı az bulan ve bazı üyelerin geçinemediklerini belirten Şentop, “Milletvekili maaşını asgari ücretle ifade ederseniz, milletvekillerine de asgari ücret maaş verilsin, yaşayabilen varsa gelsin milletvekilliği yapsın o zaman” diye konuşuyor.
İstanbul’dan Abant’a giderken arabasında ya da toplantının boşluklarında yaptığımız konuşmaları düşününce aynı kişiden bahsetmediğim hissine kapılıyorum. Üzerlerinde kaç kat gömlek var ve bunları gerçek halleriyle görebilen oluyor mu, merak ediyorum. Belki şu andaki görüntü de bir yanılsamadır, kim bilir…
[Bülent Korucu] 28.4.2020 [TR724]
Gündemi ve sosyal medyayı takip eden iki kişiye Mustafa Şentop portresi yazacağımı söylediğimde, biri kim olduğunu çıkaramadı, diğeri ise konumunu hatırlayamadı. Bu, daha önce hiç bir Meclis Başkanı’na nasip olmamış bir talihsizlik; hem de TBMM’nin kuruluşunun 100. Yılı kutlanırken… görünmezlik iksiri Şentop’un şahsi başarısını(!) aşacak boyutta ve parlamentonun yaşadığı kurumsal hiçliğin bir sonucu. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Korona Bakanı Fahrettin Koca dışında hangi bakanı tanıyoruz ki zaten. Cumhurbaşkanı yardımcısının bile soyismini bir kaç denemeden sonra hatırlayabiliyorum. Fuat Oktay’dı galiba değil mi?
Sistemde etkisiz eleman haline gelen Meclis’in başkanı olmasından kaynaklanan siliklik dışında, Şentop için bu, hayat ve mücadele tarzı. Aslında köken itibariyle bir Milli Görüşçü; fakat üzerine giydiği hukuk cübbesiyle o gömleğini gizlemeyi başarmış. Esad Coşan’ın İskenderpaşa Cemaatiyle Necmettin Erbakan’ın siyasi hareketinin kesişim kümelerinden biri. Hukuk fakültesinde öğrenciyken cemaatin finanse ettiği Teklif Dergisi kadrosunda yer alır. Hukukun, Siyasal İslamla sentezlendiği ve araçsallaştırıldığı başarılı bir denemedir dergi. Erbakan ile Coşan’ın arasının açıldığı ve ayrışma yaşandığı dönemde iki tarafta da olmayı başaranlardandı.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Refah Partisi’nin düşünce kuruluşu olan ve Recai Kutan’ın başkanlığını yaptığı Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ESAM) İstanbul başkanıydı. ESAM’ı Erbakan’ın, “Tayyip Erdoğan bir siyonist projesidir’ içerikli konferanslarından hatırlayabilirsiniz. Yakın çalışmasına rağmen Şentop, Erbakancı olmadı, bilakis yükselen iki trendi takip etti. Arkadaşı Numan Kurtulmuş’a yakın durdu ancak HAS Parti’ye de girmedi. İyi bir zamanlamayla AKP trenine bindi ve yandaki koltuğu arkadaşı Kurtulmuş için tuttu. Rivayet olunur ki Kurtulmuş’u AKP’ye girme konusunda ikna eden iki kişiden biridir. Diğeri de artık ikbal yüzü görmek isteyen eşi…
Şentop, tercihlerini hep en son noktada yapar ve o ana kadar ikili kimliğin bütün avantajlarından yararlanır. Benzer taktiği Hizmet Hareketi ile AKP arasındaki cepheleşmede de uyguladı. 17-25 Aralıktan sonra dahi televizyonlarda Fethullah Gülen’i ‘Hocaefendi’ diye andı uzun süre. Cemaatin eğitim imkanlarından alabildiğine yararlanmak, Zaman Gazetesi’ndeki yazılarıyla tanınıp bilirkişi haline gelmekle sınırlı değil bu faydalar. Cemaatten devşirdiği ya da yerleştirdiği kişilerle bir istihbarat görevlisi gibi çalıştığına dair ciddi bulgular var. Ankara’da günlerce işkenceli sorgudan geçirilen genç kızları tutuklayan 8. Sulh ceza hakimi Eren Şen hakkındaki iddialar bunun tipik örneği. Yargı camiasını yakından takip eden eski hakim Ramazan F. Güzel’in yazısı fikir verebilir sanıyorum. (https://www.tr724.com/iskence-goren-genc-kizlari-tutuklayan-operasyonel-zihniyet/)
Şentop’un ikinci önemli özelliği hukuku araçsallaştırma konusundaki becerisi. Kamu hukuku ve hukuk tarihi uzmanı olmasına karşın toplum onu anayasa hukukçusu sanıyor. 367 hukuk garabeti günlerinde yazdığı yazılar bu algıyı oluşturdu. 2011’de AKP listelerinden girdiği Meclis’in ilk krizinde bulduğu ‘zihni sinir projesi’yle dikkatleri üzerine topladı. Seçildikten sonra mazbatası Yüksek Seçim Kurulu tarafından iptal edilen BDP milletvekili Hatip Dicle için önerdiği formülden söz ediyorum. Hakkari milletvekillerinin istifa ederek ara seçimi zorunlu hale getirmelerini ve Dicle’nin bu yolla hakkını geri almasını teklif etti. Fakat küçük bir sorun vardı, Dicle Diyarbakır’dan seçilmişti. Peki Şentop neden Diyarbakır değil Hakkari demişti. Çünkü Diyarbakır’da AKP de sandalye kazanmıştı. Muhtemel bir yeni seçimde, oluşan tepkinin etkisiyle bunları kaybedebilirdi. En çok bilinen ikinci büyük buluşu ise cumhurbaşkanlığı seçim kanuna, Abdullah Gül’ün tekrar seçime giremeyeceğine dair geçici madde koydurmasıydı. Gül’ün ‘çok kırıldım’ dediği ve daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen maddenin mucidi Şentop’tu.
Başkanlık Sistemini savunurken dile getirdiği, “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Başkanlık, Türkiye’ye yabancı bir sistem de değil. Yüz yıldan fazla bir süredir belediyelerde uygulanıyor zaten.” cümlesi, hukuk alanındaki manevra kabiliyetinin boyutlarını gösteriyor.
O şimdi içi boşaltılmış, yetkileri alınarak işlevsiz hale getirilmiş Meclis’in Başkanı olarak sadece protokol görevlerini yerine getiriyor. Tam Erdoğan’ın aradığı kişi; Binali Yıldırım bile bu oranda silikleşmeyi sağlayamamıştı. Ama hakkını yemeyelim, vekillerin çıkarını iyi savunuyor! Hiç bir fonksiyonu olmadığı halde sandalye sayısı 600 çıkarılarak milletin sırtındaki kambura dönüşen vekillerin geçinemediğini öne sürüyor.
22 bin 200 lira olan maaşı az bulan ve bazı üyelerin geçinemediklerini belirten Şentop, “Milletvekili maaşını asgari ücretle ifade ederseniz, milletvekillerine de asgari ücret maaş verilsin, yaşayabilen varsa gelsin milletvekilliği yapsın o zaman” diye konuşuyor.
İstanbul’dan Abant’a giderken arabasında ya da toplantının boşluklarında yaptığımız konuşmaları düşününce aynı kişiden bahsetmediğim hissine kapılıyorum. Üzerlerinde kaç kat gömlek var ve bunları gerçek halleriyle görebilen oluyor mu, merak ediyorum. Belki şu andaki görüntü de bir yanılsamadır, kim bilir…
[Bülent Korucu] 28.4.2020 [TR724]
Soykırım hukuku; İnfazını tamamlayanlar bile tahliye edilmiyor [İlker Doğan]
Türkiye’de tam bir soykırım hukuku uygulanıyor. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan binlerce insan, ‘infaz’ sürelerini tamamlamasına rağmen tahliye edilmiyor.
Gazeteci Büşra Erdal bunlardan sadece biri. Erdal gibi binlerce tutuklu-hükümlü, 44 aylık infaz sürelerini doldurmalarına rağmen, Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını onamaması sebebiyle cezaevlerinde alıkonuluyor. Söz konusu binlerce tutuklu-hükümlünün İnfaz Savcılığı’nın devreye girmesiyle denetimli serbestlik kapsamında tahliye edilmesi gerekiyor. Ancak bu işlem ısrarla yapılmıyor.
Daha kötüsü, Yargıtay’ın cezasını onadığı insanların bile 1 yıl denetimli serbestlik hakkından yararlanması sözde ‘kanaat’ yazılarıyla engelleniyor. AKP rejimi, devletin bütün imkanlarıyla insanların yaşam haklarına sistemli olarak ve organize bir şekilde müdahale ediyor.
BİSKÜVİYLE İFTAR YAPILIYOR!
Bu arada cezaevinde yaşam koşullarının her geçen gün daha da ağırlaştığı belirtiliyor. Bununla ilgili sosyal medyada onlarca paylaşım var. Yakınları cezaevinde olan insanların paylaşımlarına göre, yemekler neredeyse yarı yarıya azaltılmış durumda. Gelen yemekler ise ‘yenmeyecek’ kadar kötü. Bazı cezaevlerinde sahur için sadece pilav verildiği kaydediliyor. Masa ve sandalye yeterli olmadığı için bazı cezaevlerinde sahur ve iftarların ‘sırayla’ yapıldığı belirtiliyor. İftarını bisküvi ile yapan tutuklular bile var.
Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne yönelik soykırımda yeni bir aşamaya geçildi. Soykırım suçu artık bizzat yargı erkiyle işleniyor. Hiçbir somut delil olmaksızın verilen cezalarda infaz sürelerini tamamlayan binlerce insan tahliye edilmiyor. Gazeteci Büşra Erdal’la ilgili haber geçtiğimiz hafta yayınlanmıştı. Büşra Erdal, 45 aydır tek kişilik hücrede tutuluyor. 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ve cezasının infaz süresini geçtiğimiz mart ayında tamamladı. Ancak buna rağmen dosyası Yargıtay tarafından onanmadığı, cezası kesinleşmediği için tahliye edilmiyor.
Büşra Erdal sadece bir örnek. Onun gibi yüzlerce değil, binlerce örnek var Türkiye’de. İnsanlara hiçbir somut delil olmaksızın ceza verilmiş ve verilen cezaların infazı tamamlanmış ancak buna rağmen salıverilmiyorlar. Zira Yargıtay, yerel mahkemelerin kararlarını onamıyor!
İNFAZ SAVCILIĞI NEYİ BEKLİYOR?
Sorun sadece Yargıtay değil. İnfaz Savcılığı da zulme çanak tutuyor, soykırıma kapı aralıyor. Yerel mahkeme karar verdiğinde bir hüküm özeti hazırlayarak cezaevine/İnfaz Savcılığı’na gönderiyor. Mevcut durumda İnfaz Savcılığı, kimin infazını tamamladığını biliyor. İnfazını tamamlayan insanlar ‘koşullu olarak’ denetimli serbestlik uygulaması kapsamında tahliye edilebilir ancak sözde ‘f.tö’ davalarında bu yola da başvurulmuyor. Hukukçular, bu durumda olan hükümlü ve tutukluların acilen İnfaz Savcılığı’na dilekçe yazıp koşullu salıverme, denetimli serbestlik, açık ceza evine gönderme talebinde bulunması gerektiğini anlatıyor.
KANAATLE CEZAEVİNDE TUTUYORLAR!
Soykırım tanımlamasının sebebi bunlar da değil! Şahsın kararı Yargıtay’dan onaylanmış ise İnfaz Kanunu devreye giriyor. Cezaevi Gözlem Kurulu tarafından rapor hazırlanıyor ve rapor üzerine İnfaz Savcılığı bir karar veriyor. Ancak Yargıtay tarafından cezası onanan ve infazı tamamlanmış yüzlerce insan hala cezaevinde tutuluyor. Özellikle 6 yıl 3 ay almış ve infazısın tamamlamış olan kamu çalışanlarının 1 yıllık denetimli serbestlik hakkından yararlanması ‘kanaat’lerle engelleniyor. Sosyal medyada yer alan bir kararda, ‘şahsın pişmanlık göstermediği, etkin pişmanlıktan yararlanmadığı’ gerekçesiyle denetimli serbestlikten yararlandırılmadığı belirtiliyor.
TAHLİYE ETMEMEK İÇİN HER ŞEYİ YAPIYORLAR
Savcılık ve cezaevi idari bir kurum. Rejimin istihbarat gücü sadece mahkeme sürecine değil, savcılık karar sürecine müdahale ediyor. Karar sürüncemede bırakılarak, tutukluların tahliye olmaması için devletin bütün imkanları kullanılıyor. Güvenceleri ise 667 sayılı KHK… Zira o KHK kapsamında karar alan kişilerin hukuki cezai sorumluluğu yok! Ayrıca şikayet etseniz de Adalet Bakanlığı ilgili personel hakkında soruşturma izni vermiyor.
İftar ve sahur sırayla yapılıyor
Cezaevlerinde son dönemde yemek miktar ve kalitesinde de ciddi anlamda düşüş yaşandığı belirtiliyor. Buna göre yemek miktarları yarı yarıya azaldı. 35 kişilik koğuşlara 20 kişilik yemek veriliyor. Bir tutuklu yakını, önceki gün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Eşimle bugün konuştuk. Sahurda ne verdiler diye sordum. Gece nohut pilav getirmişler. O da dünden kalan sanırım:((( Ne olacak bu insanların hali?” diyor. Bir başka paylaşımda ise “İftar ve sahuru sırayla yapıyorlar. 2masa var 24 kişiye. İlk grup yiyip kalkıyor ikinci grup sonra yiyor ya da yerde artık neresi olursa:(” ifadeleri kullanılıyor. Bir diğer paylaşımda, “3 haftadır benim yavruma yatırdığım para eline geçmemiş. Sincan L Tipi Kapalı zulme devam.” deniliyor.
HANİ CEZAEVLERİ BOŞALACAKTI!
Yine bir başka paylaşım: “Silivri 4 Nolu cezaevindeki adli suçlular tahliye olduğundan beri yemek çoğu zaman gelmiyor, geldiği zaman da börekten başka birşey olmuyor. Parası olan alabiliyor. Günlerdir yalnızca börekle duranlar var. Yemek yok. Sesimizi duyun.”
İnsan Hakları Savunucusu HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderilen bir mesaj ise şöyle: “Ömer Bey, eşim 3 yıldır tutuklu Silivri’de yemekler aşırı kötüleşmiş. Bu hafta yeni kisiler gelmis, mevcutları 30 olmus. Hani İnfaz Yasası’yla bosaltacaklardı? Para yolladık 2 haftadır hesabına geçirmemişler. Gerçekten hiç mi merhametleri yok! Vicdanları bu kadar mı katı?
[İlker Doğan] 28.4.2020 [TR724]
Gazeteci Büşra Erdal bunlardan sadece biri. Erdal gibi binlerce tutuklu-hükümlü, 44 aylık infaz sürelerini doldurmalarına rağmen, Yargıtay’ın yerel mahkemenin kararını onamaması sebebiyle cezaevlerinde alıkonuluyor. Söz konusu binlerce tutuklu-hükümlünün İnfaz Savcılığı’nın devreye girmesiyle denetimli serbestlik kapsamında tahliye edilmesi gerekiyor. Ancak bu işlem ısrarla yapılmıyor.
Daha kötüsü, Yargıtay’ın cezasını onadığı insanların bile 1 yıl denetimli serbestlik hakkından yararlanması sözde ‘kanaat’ yazılarıyla engelleniyor. AKP rejimi, devletin bütün imkanlarıyla insanların yaşam haklarına sistemli olarak ve organize bir şekilde müdahale ediyor.
BİSKÜVİYLE İFTAR YAPILIYOR!
Bu arada cezaevinde yaşam koşullarının her geçen gün daha da ağırlaştığı belirtiliyor. Bununla ilgili sosyal medyada onlarca paylaşım var. Yakınları cezaevinde olan insanların paylaşımlarına göre, yemekler neredeyse yarı yarıya azaltılmış durumda. Gelen yemekler ise ‘yenmeyecek’ kadar kötü. Bazı cezaevlerinde sahur için sadece pilav verildiği kaydediliyor. Masa ve sandalye yeterli olmadığı için bazı cezaevlerinde sahur ve iftarların ‘sırayla’ yapıldığı belirtiliyor. İftarını bisküvi ile yapan tutuklular bile var.
Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne yönelik soykırımda yeni bir aşamaya geçildi. Soykırım suçu artık bizzat yargı erkiyle işleniyor. Hiçbir somut delil olmaksızın verilen cezalarda infaz sürelerini tamamlayan binlerce insan tahliye edilmiyor. Gazeteci Büşra Erdal’la ilgili haber geçtiğimiz hafta yayınlanmıştı. Büşra Erdal, 45 aydır tek kişilik hücrede tutuluyor. 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Ve cezasının infaz süresini geçtiğimiz mart ayında tamamladı. Ancak buna rağmen dosyası Yargıtay tarafından onanmadığı, cezası kesinleşmediği için tahliye edilmiyor.
Büşra Erdal sadece bir örnek. Onun gibi yüzlerce değil, binlerce örnek var Türkiye’de. İnsanlara hiçbir somut delil olmaksızın ceza verilmiş ve verilen cezaların infazı tamamlanmış ancak buna rağmen salıverilmiyorlar. Zira Yargıtay, yerel mahkemelerin kararlarını onamıyor!
İNFAZ SAVCILIĞI NEYİ BEKLİYOR?
Sorun sadece Yargıtay değil. İnfaz Savcılığı da zulme çanak tutuyor, soykırıma kapı aralıyor. Yerel mahkeme karar verdiğinde bir hüküm özeti hazırlayarak cezaevine/İnfaz Savcılığı’na gönderiyor. Mevcut durumda İnfaz Savcılığı, kimin infazını tamamladığını biliyor. İnfazını tamamlayan insanlar ‘koşullu olarak’ denetimli serbestlik uygulaması kapsamında tahliye edilebilir ancak sözde ‘f.tö’ davalarında bu yola da başvurulmuyor. Hukukçular, bu durumda olan hükümlü ve tutukluların acilen İnfaz Savcılığı’na dilekçe yazıp koşullu salıverme, denetimli serbestlik, açık ceza evine gönderme talebinde bulunması gerektiğini anlatıyor.
KANAATLE CEZAEVİNDE TUTUYORLAR!
Soykırım tanımlamasının sebebi bunlar da değil! Şahsın kararı Yargıtay’dan onaylanmış ise İnfaz Kanunu devreye giriyor. Cezaevi Gözlem Kurulu tarafından rapor hazırlanıyor ve rapor üzerine İnfaz Savcılığı bir karar veriyor. Ancak Yargıtay tarafından cezası onanan ve infazı tamamlanmış yüzlerce insan hala cezaevinde tutuluyor. Özellikle 6 yıl 3 ay almış ve infazısın tamamlamış olan kamu çalışanlarının 1 yıllık denetimli serbestlik hakkından yararlanması ‘kanaat’lerle engelleniyor. Sosyal medyada yer alan bir kararda, ‘şahsın pişmanlık göstermediği, etkin pişmanlıktan yararlanmadığı’ gerekçesiyle denetimli serbestlikten yararlandırılmadığı belirtiliyor.
TAHLİYE ETMEMEK İÇİN HER ŞEYİ YAPIYORLAR
Savcılık ve cezaevi idari bir kurum. Rejimin istihbarat gücü sadece mahkeme sürecine değil, savcılık karar sürecine müdahale ediyor. Karar sürüncemede bırakılarak, tutukluların tahliye olmaması için devletin bütün imkanları kullanılıyor. Güvenceleri ise 667 sayılı KHK… Zira o KHK kapsamında karar alan kişilerin hukuki cezai sorumluluğu yok! Ayrıca şikayet etseniz de Adalet Bakanlığı ilgili personel hakkında soruşturma izni vermiyor.
İftar ve sahur sırayla yapılıyor
Cezaevlerinde son dönemde yemek miktar ve kalitesinde de ciddi anlamda düşüş yaşandığı belirtiliyor. Buna göre yemek miktarları yarı yarıya azaldı. 35 kişilik koğuşlara 20 kişilik yemek veriliyor. Bir tutuklu yakını, önceki gün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Eşimle bugün konuştuk. Sahurda ne verdiler diye sordum. Gece nohut pilav getirmişler. O da dünden kalan sanırım:((( Ne olacak bu insanların hali?” diyor. Bir başka paylaşımda ise “İftar ve sahuru sırayla yapıyorlar. 2masa var 24 kişiye. İlk grup yiyip kalkıyor ikinci grup sonra yiyor ya da yerde artık neresi olursa:(” ifadeleri kullanılıyor. Bir diğer paylaşımda, “3 haftadır benim yavruma yatırdığım para eline geçmemiş. Sincan L Tipi Kapalı zulme devam.” deniliyor.
HANİ CEZAEVLERİ BOŞALACAKTI!
Yine bir başka paylaşım: “Silivri 4 Nolu cezaevindeki adli suçlular tahliye olduğundan beri yemek çoğu zaman gelmiyor, geldiği zaman da börekten başka birşey olmuyor. Parası olan alabiliyor. Günlerdir yalnızca börekle duranlar var. Yemek yok. Sesimizi duyun.”
İnsan Hakları Savunucusu HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na gönderilen bir mesaj ise şöyle: “Ömer Bey, eşim 3 yıldır tutuklu Silivri’de yemekler aşırı kötüleşmiş. Bu hafta yeni kisiler gelmis, mevcutları 30 olmus. Hani İnfaz Yasası’yla bosaltacaklardı? Para yolladık 2 haftadır hesabına geçirmemişler. Gerçekten hiç mi merhametleri yok! Vicdanları bu kadar mı katı?
[İlker Doğan] 28.4.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)