Aydın Doğan’ın gazete ve televizyonlarını satın alan Demirören ailesi, icra kurulunu Mehmet Soysal’a emanet etti. Soysal her devirde medya yöneticiliği yapacak kadar marifetli.
28 Şubat post-modern darbesinde de el üstünde tutuluyordu bugün de el üstünde tutuluyor. Sırrı, Soysal’da mahfuz bir başarı hikâyesini yazmak değil muradım.
“MEDYA NEREYE GİDİYOR?”
Soysal’ın Milliyet’te yayımlanan ve “Medya nereye gidiyor?” suâline cevap aradığı makalesine temas edeceğim.
Sosyal medya mecraları yüzünden televizyonlar seyircisini, gazetelerin ise okuyucularını kaybettiğinden dem vuran Soysal’ın, “Eksiklik ve yetersizliklerini saklayan medya suçu daima başka adreslere postalarken, kendi tarihine bakıp günahlarıyla yüzleşmekten hep kaçıyor.” cümlesini okuduğumda irkildim.
Akabinde gelen cümle daha sarsıcıydı: “Siyaseti dizayn etme, iktidar düşmanlığını körükleme, manşetten vurup iki satırla haberi düzeltme, kutuplaştırma, cinsiyet ve ırkçılık ayrımlarını körükleme ve piar adreslerine dönüşmeye başladığı günden beri saygınlığını her geçen gün biraz daha yitirdiğini hatırlamak bile istemiyor.”
KÖTÜ ALIŞKANLIKTA ISRAR
Medyanın itibarını kendi elleriyle imha ettiğinin farkında Soysal. Hatta gazetecilerin bu kötü alışkanlıktan kurtulmayı hiç düşünmediğini belirtiyor.
Soysal meğer tek sesli ve Saray’ın kapı kulu gazetecilerinden ne kadar dertliymiş!
Aynen şunları yazmış: “Medya ‘menfaat suskunluk getirir kuralını bozabilmenin tek yolunun, suçları ve suçluları yargıya bırakmaktan ve yargılamanın sonucunu haber yapmaktan geçtiğini anlamak istemiyor.”
Evrensel meslek düsturlarına bile atıf var makalede: “Yargı kararını verdikten sonra suçluların suçlarını yayımlaması gerektiğini de… Kendisine dokunulduğunda ise aklına hukuk geliyor… Oysa yargısız infazlarıyla ne çamları ve dağları devirdiğini de hatırlamıyor.
Peki, medya nereye gidiyor?”
NEREDE YAZDIĞINI UNUTTU HERHALDE
Soysal o makaleyi yayımladığı gazetenin de aralarında bulunduğu medya grubunun Saray’ın talimatı ile havuza nasıl dahil edildiğini bilmiyor olamaz.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a yaranmak için takla üstüne takla atan Aydın Doğan’ın “hapis sopası” gösterildiğinde alelacele Demirören’e devrettiği devasa bir medya grubu tam da Soysal’ın tarif ettiği şekilde itibarsızlaştırıldı.
Sadece Hürriyet, Kanal D veya CNN Türk değil topyekûn Bâb-ı Âli imha edildi, susturuldu. Gazetecilerin böyle bir tazyiki püskürtme ihtimali vardı.
ZAMAN VE DİĞERLERİ BOĞAZLANIRKEN SEYRETTİLER
Amma velakin Zaman’a, Samanyolu televizyonuna, Cihan Haber Ajansı’na, Bugün TV’ye, İpek Medya’ya TOMA ordusu ile baskın düzenlenirken feda edilen sarı ineğin ne ilk ne de son olacağına inanmak istemedi kimse.
Medya grupları birer birer ele geçirildi. Kimi kapatıldı kimi “dost” kuvvetlere teslim edildi. Ayakta kalanların da içi boşaltıldı.
“Medya nereye gidiyor?” suâline cevap ararken Soysal’ın uzağa gitmesine lüzum yok. En yakın duvardaki aynaya bakması kâfi.
Kendisi gibi her devrin idarecileri; Yazı İşleri’nin, yayın masalarının anahtarlarını Erdoğan’a teslim etti.
Böyle bir Türkiye’de gazetecilik krizi, sadece iktisadî kriz, kâğıt fiyatlarına gelen zamlar ve dağıtımın Turkuvaz Medya’nın inhisarına geçmesi ile izah edilemez.
GAZETELER OKURLARINI KAYBETTİ. ÇÜNKÜ…
2001 krizinde tek gazete kapanmadığı halde Soysal iki hafta evvel Vatan’ı niye kapattıklarını bir kere düşünsün.
O zaman da kriz vardı bugün de var. Mamafih vatandaş haber aldığı gazetelere sahip çıkıyordu. Tirajlar 5 milyona yaklaşmıştı.
Reklam veren bütçeyi kıssa bile gazetelerin sebeb-i varlığı olan okur ne yapıp edip gazetesi için fedakârlık yapabiliyordu.
Hükûmetin basın bültenine dönüşen, manşetlerin başlığı bile aynı olan gazetelere kim, niye para versin? Zaten hepsi bedava dağıtılıyor her tarafta.
ZAM HABERİ BİLE YASAK
Zam haberi girmekten ürken, zamma “güncelleme” diyen, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen hekimlerin özel hastanelerde çalışmasını da yasaklayan madde komisyondan geçtiğinde “özel hastanede çalışabilecekler” başlığı atan gazeteler Soysal’ın idare ettiği gazeteler değil mi?
Soysal “menfaat suskunluk getirir” derken 750 milyon dolar Ziraat Bankası kredisi yüzünden sustuklarını mı ima ediyor?
İnsanlar hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan verdikleri haberlerden dert yansa da bu sözlerde zerre kadar samimiyet yok.
İKTİDARIN ELİNDE UN UFAK OLACAK HEPSİ
Haysiyet cellatlığına gelince… O bahiste Demirören Medya Grubu havuza erken dalan diğer gazeteleri bile geride bırakacak kadar gayretli. Medyanın nereye gideceğini ben söyleyeyim: İktidarın elinde un ufak olacak.
Sansüre, baskı ve hapislere inat sosyal medya ve dijital mecralar çoktan alternatif bir haber alma vasıtasına dönüştü.
Türkiye, Dünya Basın Hürriyeti Endeksi’nde 157’nci sıraya geriledi. Yalan haber denilince ilk akla gelen adres yine Türkiye.
Söze gelince “amiral gemisi’ olduğunun altını çizen Hürriyet ve diğerleri bu yüz kızartıcı tablo ile ne kadar iftihar etse azdır. Gazeteciliğin yüz karası olarak tarihe geçecekler…
Mehmet Soysal’ın yaptığı pişkinlik değilse hayli safdillik.
[Semih Ardıç] 10.11.2018 [TR724]
Medya nereye mi gidiyor? [Semih Ardıç]
Tyke ve Mary’nin hazin öyküsü! [Nakkaş]
Afrika’ya ait bir sözdür:
Afrika’da her sabah bir aslan uyanır: En yavaş geyikten daha hızlı koşmazsa açlıktan öleceğini bilir.
Afrika’da her sabah bir geyik uyanır: En hızlı aslandan daha hızlı koşmazsa av olup öleceğini bilir.
Afrika’da aslan ya da geyik olmak önemsizdir, bilmeniz gereken sabah uyanır uyanmaz koşmanız gerektiğidir!
Yıl 1993… Afrika çöllerinde dünyaya henüz gözlerini açmış olan yavru fil Tyke, o gün oyun oynarken başına geleceklerden habersizdi.
Oyun oynuyor zannettiği koca koca adamlar onu yakalayıp bir kafese kapattılar.
Sirklerde gösteri yapsın diye eğitmeye başladılar.
Fil de olsa bir bebek, çocuktan bahsediyoruz. Koşturup gönlünce oynamak istiyordu Tyke. Ayaklarını bağladılar, hortumuna vurarak onu zorla bir kalıba sokmaya çalıştı eğitmenleri.
Bir esir olmuştu artık Tyke.
İnsanları eğlendirip birilerine para kazandırması için doğal ortamından, ailesinden koparılmıştı. Ve çok zalimdi insanoğlu.
Onu kaçıranlar Howthorn diye bir sirke satmışlardı ve eğitmenlerinin zalimliğiyle meşhurdu bu sirk.
Şiddet hayatının bir parçası olmuştu, yapılmasını istediği hareketleri yapamayınca dayak yiyordu. Acı içinde attığı çığlıklar sirkteki diğer hayvanları irkiltiyordu Tyke’nin.
Aylar, yıllar geçti böylece. Ancak bir türlü kabullenemiyordu köleliği. İnsana itaat etmek fıtratında yoktu onun belli ki.
1993 yılında bir Nisan günü gösteri esnasında seyircilerin şaşkın bakışları arasında sahneden zıpladı ve çadırın dışına kaçtı.
Peşinden gittiler, onu zorla yakalayıp geri getirdiler.
Aylarca işkence gördü sonra.
Aynı yılın Temmuz ayında yine kaçmayı denedi.
Yine başaramadı.
Daha çok işkence yaptı sahipleri.
İnsanlar inatçıydı ama Tyke de özgürlüğe açtı.
Yaşı 20 olmuştu artık.
Yine bir gösteri esnasında eğiticisi acımadan ona vurmaya başladı.
Seyirciler önce oyun zannettiler ancak gittikçe kamuya açık bir işkence seansında döndü gösteri. Eğitici acımadan kırbaçlıyordu genç fili.
Vurdu, vurdu, vurdu…
Kalın derisinde kan izleri belirdi Tyke’nin.
Bir hamle ile eğitmenini ezdi.
Adam ölmüştü.
Gösteri kanlı bir cinayete dönmüştü şimdi.
Önüne çıkan bakıcısını da yaraladı Tyke. Ardından kendini sokaklara attı.
Kim bilir, belki de ana vatanını, doğduğu toprakları arıyordu şimdi.
Deli gibi koşuyordu, önüne çıkan arabaları ezdi, onu durdurmak isteyen insanları yaraladı Tyke.
Deli gibi koşan bir fili kim, nasıl durdurabilirdi ki?
Bir süre sonra etrafını polis arabaları sardı.
Uzun namlulu tüfeklerle ona ateş açmaya başladı polisler.
Aldığı kurşun yaralarından sızan kan gözlerini kıpkırmızı etmişti.
Tam 86 kez vurdular Tyke’yi.
Bir türlü yıkılmıyordu.
En sonunda kan kaybına dayanamadı.
Hareketleri yavaşladı ve olduğu yere yıkıldı Tyke.
Ölmüştü…
En hızlı polisten daha hızlı koşmayı kimse öğretmemişti ona ne yazık ki!
Tyke, binbir işkenceyle eğitilen, sirklerde kahkalar atıp izlediğimiz hayvanların duyguları olduğunu bütün dünyaya göstermişti. Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Tyke’ın gösterdiği direniş toplumsal değişmelere neden oldu. Fil Tyke bir tarih yazmıştı.
Tyke’nin büyük annesi Mary!
Tyke’nin kaderi yeni bir şey değildi aslında yaklaşık 100 yıl önce benzer bir hadise yaşanmıştı.
Sparks World Famous Shows sirki, Eylül 1916 yılının Eylül ayında Tennessee eyaleti Kingsport kasabasında kurdukları çadırlarında rutin gösterilerini gerçekleştirmişlerdi.
5 tonluk dev cüssesi ile eğiticisinin komutlarını kusursuzca yerine getiren fil Mary’nin gösterisi, Sparks World Famous Shows sirkine gelen izleyicileri büyülemişti adeta.
Mary de tıpkı Tyke gibi daha küçük yaşta Afrika’da yakalanıp sirklere satılmıştı.
O gün yapılan gösterinin ardından eğiticisine yardımcı olması ve filin bakım işlerini gerçekleştirmesi için bakıcı Walter Red Eldridge işe başlamıştı.
Walter Red Eldridge, daha önce bir sirkte çalışmamıştı ve bir filin nasıl bakılacağı ile ilgili bilgi sahibi değildi. İşe girdikten birkaç gün sonra Eldridge Mary adlı fili su içmesi için bölgede bulunan su kaynağına götürüyordu.
Mary yol kenarında bulunan tarladaki karpuzları görünce oraya doğru yönelmek istedi. Eldrige, Mary’i nasıl çevireceğini bilmiyordu; fakat gösteride eğiticisinin fili yönlendirmek istediği taraftaki kulağının arkasına kancalı bir sopa ile dürttüğünü görmüştü.
Eldrige Mary’nin eğiticisinden gördüğü gibi elindeki kancalı sopa ile Mary’nin kulağının arkasına dürtmeye başladı. Canı yanan Mary bir hortum hareketiyle Eldrige’yi sırtından atttı ve üzerinden geçti.
Mary’nin 5 tonluk dev cüssesi altında ezilen Eldrige’nin tüm organları dışarı fırlamıştı. Halk Mary’i katil ilan etti…
Bir havyanı cinayetle suçlayıp yargıladılar.
Evet inanılmazdı ama bunu yaptıktan sonra idamına karar verdiler.
Mary asılarak idam edilecekti!
Mary’nin Kingsport’a komşu Erwin kasabasındaki demiryollarına ait vinç ile asılmasına hükmedildi. Mary’nin asılacağı gün civar kasabalardan da insanlar o bölgeye akın ettiler ve yaşlısı, genci; kadını, çocuğu yaklaşık 2500 kişi Mary’nin asılacağı bölgeye gelmişti.
Halk, bir sirk izler gibi hayvanın katledilmesini izleyecekti!
Mary’nin boynuna zincir doladılar ve vinç dev cüsseyi yavaş yavaş yukarı çekmeye başladı. 5 tonluk ağırlığa dayanamayan zincir büyük bir gürültüyle koptu. 5 tonluk koca fil tüm ağırlığıyla raylara düşmüş, bütün kemikleri kırılmış, her yanından kan fışkırmıştı.
Bu vahşi manzara insanları daha da çıldırtmıştı.
Dediklerini yapacak, Mary’i idam edeceklerdi mutlaka.
Dahna güçlü zindir ve daha büyük vinç buldular bir yerlerden.
Zinciri boynuna dolayıp genç fili yukarı doğru çekmeye başladılar. Mary son nefesini verirken bedeni titriyordu. Halk ise bağırış çağırış ile bu korkunç manzarayı alkışlıyordu!
İşkenceye daha fazla dayanamayan fil Mary sonunda öldü. Cansız bedeninin tam gün o vinçte askıda tuttu sahipleri…. İnsanlık bu utanç tablosuyla gurur duyuyordu.
Ertesi gün ise, tren istasyonunun bahçesine gömdüler cansız fil bedenini.
Bu insanlık dışı uygulama tarihe “bilinen ilk fil idamı” olarak geçti. İnsanlık, hayvanlar alemi ile olan sınavında bir kez daha sınıfta kalmış, sadece kendi türüne değil,. Tüm canlılara zarar veren ırk olduğunu bir kez daha ispatlamıştı!
[Nakkaş] 10.11.2018 [TR724]
Afrika’da her sabah bir aslan uyanır: En yavaş geyikten daha hızlı koşmazsa açlıktan öleceğini bilir.
Afrika’da her sabah bir geyik uyanır: En hızlı aslandan daha hızlı koşmazsa av olup öleceğini bilir.
Afrika’da aslan ya da geyik olmak önemsizdir, bilmeniz gereken sabah uyanır uyanmaz koşmanız gerektiğidir!
Yıl 1993… Afrika çöllerinde dünyaya henüz gözlerini açmış olan yavru fil Tyke, o gün oyun oynarken başına geleceklerden habersizdi.
Oyun oynuyor zannettiği koca koca adamlar onu yakalayıp bir kafese kapattılar.
Sirklerde gösteri yapsın diye eğitmeye başladılar.
Fil de olsa bir bebek, çocuktan bahsediyoruz. Koşturup gönlünce oynamak istiyordu Tyke. Ayaklarını bağladılar, hortumuna vurarak onu zorla bir kalıba sokmaya çalıştı eğitmenleri.
Bir esir olmuştu artık Tyke.
İnsanları eğlendirip birilerine para kazandırması için doğal ortamından, ailesinden koparılmıştı. Ve çok zalimdi insanoğlu.
Onu kaçıranlar Howthorn diye bir sirke satmışlardı ve eğitmenlerinin zalimliğiyle meşhurdu bu sirk.
Şiddet hayatının bir parçası olmuştu, yapılmasını istediği hareketleri yapamayınca dayak yiyordu. Acı içinde attığı çığlıklar sirkteki diğer hayvanları irkiltiyordu Tyke’nin.
Aylar, yıllar geçti böylece. Ancak bir türlü kabullenemiyordu köleliği. İnsana itaat etmek fıtratında yoktu onun belli ki.
1993 yılında bir Nisan günü gösteri esnasında seyircilerin şaşkın bakışları arasında sahneden zıpladı ve çadırın dışına kaçtı.
Peşinden gittiler, onu zorla yakalayıp geri getirdiler.
Aylarca işkence gördü sonra.
Aynı yılın Temmuz ayında yine kaçmayı denedi.
Yine başaramadı.
Daha çok işkence yaptı sahipleri.
İnsanlar inatçıydı ama Tyke de özgürlüğe açtı.
Yaşı 20 olmuştu artık.
Yine bir gösteri esnasında eğiticisi acımadan ona vurmaya başladı.
Seyirciler önce oyun zannettiler ancak gittikçe kamuya açık bir işkence seansında döndü gösteri. Eğitici acımadan kırbaçlıyordu genç fili.
Vurdu, vurdu, vurdu…
Kalın derisinde kan izleri belirdi Tyke’nin.
Bir hamle ile eğitmenini ezdi.
Adam ölmüştü.
Gösteri kanlı bir cinayete dönmüştü şimdi.
Önüne çıkan bakıcısını da yaraladı Tyke. Ardından kendini sokaklara attı.
Kim bilir, belki de ana vatanını, doğduğu toprakları arıyordu şimdi.
Deli gibi koşuyordu, önüne çıkan arabaları ezdi, onu durdurmak isteyen insanları yaraladı Tyke.
Deli gibi koşan bir fili kim, nasıl durdurabilirdi ki?
Bir süre sonra etrafını polis arabaları sardı.
Uzun namlulu tüfeklerle ona ateş açmaya başladı polisler.
Aldığı kurşun yaralarından sızan kan gözlerini kıpkırmızı etmişti.
Tam 86 kez vurdular Tyke’yi.
Bir türlü yıkılmıyordu.
En sonunda kan kaybına dayanamadı.
Hareketleri yavaşladı ve olduğu yere yıkıldı Tyke.
Ölmüştü…
En hızlı polisten daha hızlı koşmayı kimse öğretmemişti ona ne yazık ki!
Tyke, binbir işkenceyle eğitilen, sirklerde kahkalar atıp izlediğimiz hayvanların duyguları olduğunu bütün dünyaya göstermişti. Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Tyke’ın gösterdiği direniş toplumsal değişmelere neden oldu. Fil Tyke bir tarih yazmıştı.
Tyke’nin büyük annesi Mary!
Tyke’nin kaderi yeni bir şey değildi aslında yaklaşık 100 yıl önce benzer bir hadise yaşanmıştı.
Sparks World Famous Shows sirki, Eylül 1916 yılının Eylül ayında Tennessee eyaleti Kingsport kasabasında kurdukları çadırlarında rutin gösterilerini gerçekleştirmişlerdi.
5 tonluk dev cüssesi ile eğiticisinin komutlarını kusursuzca yerine getiren fil Mary’nin gösterisi, Sparks World Famous Shows sirkine gelen izleyicileri büyülemişti adeta.
Mary de tıpkı Tyke gibi daha küçük yaşta Afrika’da yakalanıp sirklere satılmıştı.
O gün yapılan gösterinin ardından eğiticisine yardımcı olması ve filin bakım işlerini gerçekleştirmesi için bakıcı Walter Red Eldridge işe başlamıştı.
Walter Red Eldridge, daha önce bir sirkte çalışmamıştı ve bir filin nasıl bakılacağı ile ilgili bilgi sahibi değildi. İşe girdikten birkaç gün sonra Eldridge Mary adlı fili su içmesi için bölgede bulunan su kaynağına götürüyordu.
Mary yol kenarında bulunan tarladaki karpuzları görünce oraya doğru yönelmek istedi. Eldrige, Mary’i nasıl çevireceğini bilmiyordu; fakat gösteride eğiticisinin fili yönlendirmek istediği taraftaki kulağının arkasına kancalı bir sopa ile dürttüğünü görmüştü.
Eldrige Mary’nin eğiticisinden gördüğü gibi elindeki kancalı sopa ile Mary’nin kulağının arkasına dürtmeye başladı. Canı yanan Mary bir hortum hareketiyle Eldrige’yi sırtından atttı ve üzerinden geçti.
Mary’nin 5 tonluk dev cüssesi altında ezilen Eldrige’nin tüm organları dışarı fırlamıştı. Halk Mary’i katil ilan etti…
Bir havyanı cinayetle suçlayıp yargıladılar.
Evet inanılmazdı ama bunu yaptıktan sonra idamına karar verdiler.
Mary asılarak idam edilecekti!
Mary’nin Kingsport’a komşu Erwin kasabasındaki demiryollarına ait vinç ile asılmasına hükmedildi. Mary’nin asılacağı gün civar kasabalardan da insanlar o bölgeye akın ettiler ve yaşlısı, genci; kadını, çocuğu yaklaşık 2500 kişi Mary’nin asılacağı bölgeye gelmişti.
Halk, bir sirk izler gibi hayvanın katledilmesini izleyecekti!
Mary’nin boynuna zincir doladılar ve vinç dev cüsseyi yavaş yavaş yukarı çekmeye başladı. 5 tonluk ağırlığa dayanamayan zincir büyük bir gürültüyle koptu. 5 tonluk koca fil tüm ağırlığıyla raylara düşmüş, bütün kemikleri kırılmış, her yanından kan fışkırmıştı.
Bu vahşi manzara insanları daha da çıldırtmıştı.
Dediklerini yapacak, Mary’i idam edeceklerdi mutlaka.
Dahna güçlü zindir ve daha büyük vinç buldular bir yerlerden.
Zinciri boynuna dolayıp genç fili yukarı doğru çekmeye başladılar. Mary son nefesini verirken bedeni titriyordu. Halk ise bağırış çağırış ile bu korkunç manzarayı alkışlıyordu!
İşkenceye daha fazla dayanamayan fil Mary sonunda öldü. Cansız bedeninin tam gün o vinçte askıda tuttu sahipleri…. İnsanlık bu utanç tablosuyla gurur duyuyordu.
Ertesi gün ise, tren istasyonunun bahçesine gömdüler cansız fil bedenini.
Bu insanlık dışı uygulama tarihe “bilinen ilk fil idamı” olarak geçti. İnsanlık, hayvanlar alemi ile olan sınavında bir kez daha sınıfta kalmış, sadece kendi türüne değil,. Tüm canlılara zarar veren ırk olduğunu bir kez daha ispatlamıştı!
[Nakkaş] 10.11.2018 [TR724]
Dert [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Dert anlatmak zor, giderek de zorlaşıyor. Hele de derdin insansa kardeşim, haksa, özgürlükse! Derdin kırmaksa zincirleri, eşitlikse kimin kim olduğuna bakmadan, empatiyse mahalle gözetmeden, ilkelerin varsa, ona ayrı buna ayrı kullanmadığın, işin zordur. Zordur işin, eğer eğriye eğri, doğruya da doğru demek için içinden bir baskı hissediyorsan devamlı. Vicdanınla iletişimi kaybetmediysen hala, kalbin sadece kan pompalamıyorsa, sevginin sıcaklığını da yayıyorsa vücuduna ve sen bunu ille de etrafıma da yayacağım diyorsan eğer, dert anlatman zorlaştıkça zorlaşmaktadır.
Hapse giren çıkanların artık hesabının karıştığı, işinden atılanların atılmayanların sayısına neredeyse yaklaştığı, zulümde ölenlerin toprağa karıştığı, ahlarının dinmediği kalabalıkların sesinin bas-bas müzik ve trafik gürültüsü tarafından bastırıldığı bu günlerde, zordur dert anlatmak, zordur! Sen nesini, kimsini, necisini mütemadiyen anlatmak durumunda kalarak, hatta kardeşinden gelen ithamları sineye çekerek, devamlı güzünde eksik olmasın gülümsemen, çocuklar anlamasın yeter ki diyerek dostum, bilirim ben, nasıl anlatacaksın ki derdini sen? Her sokağa çıkışında insanların sana baktıklarını hissedersin, bir garip. Ne suç işlediğini bilmeden azar hatta şamar yiyen bir minik gibi, kalabalığın gücünden ürkersin, ürktüğün gibi sana el kaldıran öğretmeninden. Tıpkı öğretmenin gibi, kalabalık da seni senden iyi bilmektedir, haksızca.
Ama sen, nasıl savunacaksın ki, derdini anlatamadan?
Dert anlatmak önemlidir. Ama dedim ya, çok zordur. Zorluğu senin anlatamamandan değil elbet. Onların seni duyması, ama dinlememesindendir. Seni dinlese de, anlamamasındandır. Esasında anlasa da – ki en kötüsü bu – anlamak istememesindendir. Haydi diyelim ki ezkaza anlamak istese de, çoğu kez anlamazdan gelmenin daha fazla işine gelmesindendir. Kahramanları savaş meydanlarında bulmaya alışmış kılıçlı bir milletin, fikrin kâğıda yansımasında cesaret görmeyen, olsa-olsa ihanet bulan fertleri, derdini dinlese de derdine ortak olmaz dostum. Çünkü şiddetin gücüne tapan, acının haykırışından haz bulan, küflü mahzenleri yazarlara, çizerlere, hocalara, bebeklere, hamile kadınlara, gariplere ve yoksullara, güçsüzlere ve kimsesizlere rüsva görenler, senin dillendirdiğin, senin önemsediğin, senin çocuğuna inşa etmek istediğin geleceği başkalarının çocuklarına da sunmak istemeni anlayamaz.
Varsın ezin be ezin. Eziyorsunuz, ezilenin asıl kendiniz olduğunu anlamadan. Yok edin umudu yok edin. İhtiyaç duyduğunuzda umudunuz olmayacak sizin de! Fesat olun, arkadan konuşun, gerçeği bilin ama söylemeyin – aynı olacak size de bir zaman gelince. Ezdikçe doymuyor, daha fazla ezmek istiyorsunuz değil mi! Neyin şevkidir, şehvetidir bu devşirdiğiniz nefret? İçinize dolan bu irin, bu zehir, ruhunuzun arı suyuna koyu bir mürekkebin suya damlaması gibi yayılan bu karanlık nereden devşirilmektedir, bilsem, ah bilebilsem? Ama yine de size faydam olmazdı, neden mi? Çünkü derdimi anlatamam! Dert anlatmak zordur bizim toplumda. Kimsin sen? Neden bunu dedin? Necisin? Kimlerdensin? Kime hizmet ediyorsun? Kimin maşasısın? Bu sorularla çökertirler, yıldırırlar çökertemeseler de, seni, seni dostum. Görme de görsen de. Bilmiyorum de bilsen de. Yanlış de doğru olsa da. Doğru de, yanlışı sezsen de. Kapat kulaklarını, kapat – vicdanını kapatmaktan daha kolaydır inan. Vicdanını kapatabilen, kulaklarını mı kapatamaz, gözlerini mi ağzını mı? Derdi bunlara mı anlatacaksın, anlatacağız, anlatacağım? Kimin derdini hem? Ezin. Ezilmeyi hak edenleri eziyorsunuz, ezilmeyi hak etmeyenlerle. Kurunun yanında yanmasını yaşın değimiyle atasözüyle salık veren bir toplumun ferdisiniz unutmayın. Ve bu miras size atalarınız tarafından bırakıldı. Derdiniz var aslında hani, benden söylemesi. Çok ama çok sorgulamanız lazım – deşmeniz talan etmeniz lazım aslında geleneğinizin, ananenizin, örfünüzün, kültürünüzün içini. İçinizi. İçimizi. Çok, ama çok! Çünkü kurunun yanında yanan yaş olmaz, olmamalı. Hele de yaşların çoğunlukta yanmasını birkaç kuru haklı çıkarmamalı! Söylemeyelim mi şimdi biz bunları? Dert anlatmak zorlaştıkça zorlaşırken, derdimizi anlatmaya mı yırtınalım hala?
Herkese yetecek kadar özgürlük olmadan kimse tam özgür olamaz
Tek başına içi boş ritüellere, içinde anlam olan ahlakı çok görmemektir makbul olan. Bilakis, ahlaksız olmaz – olmamalı en azından bence! İçi boş sözlerden ziyade, yerine getirilen sözdür. Söz vermek yetmez, tutmalı mertçe. Yasaklardan ziyade özgürlüktür. Özgür olmalı, özgürleştirilmeli, diline, dinine, cinsiyetine, kanaatine bakmadan. Herkese yetecek kadar özgürlük olmadan kimse tam özgür olamaz çünkü! Gözyaşından ziyade gülücük, acıdan ziyade haz, nefretten ziyade sevgidir, kinden ziyade bağışlamadır. Ağlama de. Güldür. Haz ver diğerlerine küçük de olsa, haz almak istersen eğer hayattan. Nefret edenleri bile sevgiye boğ. Orada yok olsun nefret – onunla savaşmanın başka yolu var mıdır, varsa deyiversene! Onu eleştirmeden kendini tenkit etmektir. Esasın bu olmalı. Çok hata yaptım de, başını öne eğ ki, başkalarının harasını da eleştirme hakkın olsun – utanmadan eleştirmek istiyorsan elbette ki eğer. Derdim ne çokmuş gördünüz mü? Bu siyaset değil, sadece. Biliyorum. Ondandır ki, hep toplum, beşer, birey, aile, dost diyorum. Çünkü siyaset o kadar büyük ki, onun içinde kaybolup gidiyor cümleler. Ve hep bir öteki oluyor, karşı çıkmaya değer. Ama ötekinin olmadığı bir yeri inşa etmek, en azından yazarken mümkün olsa? Eğer ama derdin buysa, derdi bence bir usta, işin cidden zormuş senin be! Bundan 2500-3000 yıl önceden, zeytinliklerin deniz konusuna karışmış melteminde, sandaletlerine giren ufak taşlardan başkaca da dertleri kendine dert edinen bazı filozoflar, mesela Eflatun, sorgulamadı mı öğrencileriyle beraber siyaseti ve toplumu? Ahlakı ve bireyi? Çıkartın artık ayağınızdaki sandaletleri! Silkeleyin, dökün içinde ayağınızı vuran taşları. Ve eteğinizdekileri. Söyleyemediklerinizi söyleyin, yazın – karşınıza almak pahasına anne-babanızı! Çünkü artık öyle bir duvara toslamış durumda ki ait olduğumuz topraklar, coğrafya ve kültür, emin olun sıfırdan başlamasak bile, en azından yeni bir sayfa açmak zamanıdır. İşte dert bu, derman bulamamamı anlıyor musunuz şimdi?
Kolaydır elbette – sen sensin, bense ben. Yani diyorum ki, bana ne diğerlerinden! Ben kendimden mesulüm der geçerim. Kaparım gözlerimi etrafa, tıkarım kulaklarımı da! Ağzımı kapatmamı söylüyor doğduğumdan beri, içine doğduğum toplumum! Susmam gerektiğini işte bundan, çok iyi biliyorum! Ama bilmediğim şeyler var, hem de o kadar çok ki? Konuşmadan nasıl öğreneceğim, bir türlü bilemiyorum. İşte ben, yalnızken ben olamıyor, bu nedenle de size yazıyorum – derdimi. Derdime ortak olan olur mu bilmeden hem de.
Büyük mücadele, esas, kendine derdini anlatman!
Ortak değerlerimiz yok bizim. O zaman biz var mıdır diye sormayalım mı? İlkelerimiz mi? Var tabi, de amalı fakatlıdır! Hukuk, kazananın hukuku! Kazanan kim? Güçlü olan mı, iyi hile yapan mı? İyi hile yapan en güçlüdür. O zaman sorunun yanıtı da verildi. Etrafın ne dediği, senin ne düşündüğünden daima önemliyse, sen var mısın gerçekten? Yok olmak, eğer sadece toprak olmaksa, ruhun baki diye inanmaktaysan, o ruhu ruh kılan tekillik, başkalarından ayıklanmadan nasıl var olacak? Dur, hemen kızma. Ben kendime sorduğum soruları yazıyorum, unuttun mu? Ortak değerler olmasa da, çoğunluk seni kontrol ediyorsa, bundan biraz bile rahatsız olmadan nasıl yaşanır? Bunu cidden bilemiyorum. Ortak değerlerin inşası için önce bireysel olarak kendi değerlerimizin olması lazım. Bunları sana biri veremez güzel kardeşim. Sen edineceksin, edinmelisin. Sadece adın soyadın değildir seni ayıran diğerlerinden. Sen ne düşünüyorsun, sen kendini tanıyor musun? Tanış, tavsiyem sana, kendinle. Önce neler senin değerinmiş bir gör. Sonra bu değerleri başkaları için de “kutsal” ilan et. Yani kendine istediğini, ötekileştirmeden kimseyi, başkalarına da hak gör. İşte şimdi insan oldun.
Biraz ağır ifadeler. Ama dedim ya, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Hiçbir şeyi anlatamadıysam eğer, sanırım anlatmayı başardığım tek bir şey olmalı bu yazıda; o da dert anlatmanın cidden çetin bir iş olduğu. Evet. Anlatacak bir şeylerimiz var. Ama kolayına kaçmadan: başkalarının söylediklerini tekrarlamadan! Çünkü büyük mücadele, esas, kendine derdini anlatman! Diyorum ki, gözlerini kapa, kendini tasavvur et. Onu merkeze koy, o kimmiş bir gör. Ondan memnun olmaya çalış. Ondan sen “razı ol” önce. Sonra başkalarına bak. Zulme en büyük direniş, zulmün istediği kalıplara girmemekse eğer, senin kendin olman, ama sorgulayarak her şeyi bak, çok ama çok önemli dostum. Başladığım gibi bitireyim ki daire tamamlansın: Dert anlatmak zor, giderek de zorlaşıyor. Hele de derdin insansa kardeşim, haksa, özgürlükse! Derdin kırmaksa zincirleri, eşitlikse kimin kim olduğuna bakmadan, empatiyse mahalle gözetmeden, ilkelerin varsa, ona ayrı buna ayrı kullanmadığın, işin zordur. Zordur işin, eğer eğriye eğri, doğruya da doğru demek için içinden bir baskı hissediyorsan devamlı. Vicdanınla iletişimi kaybetmediysen hala, kalbin sadece kan pompalamıyorsa, sevginin sıcaklığını da yayıyorsa vücuduna ve sen bunu ille de etrafıma da yayacağım diyorsan eğer, dert anlatman zorlaştıkça zorlaşmaktadır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.11.2018 [TR724]
Hapse giren çıkanların artık hesabının karıştığı, işinden atılanların atılmayanların sayısına neredeyse yaklaştığı, zulümde ölenlerin toprağa karıştığı, ahlarının dinmediği kalabalıkların sesinin bas-bas müzik ve trafik gürültüsü tarafından bastırıldığı bu günlerde, zordur dert anlatmak, zordur! Sen nesini, kimsini, necisini mütemadiyen anlatmak durumunda kalarak, hatta kardeşinden gelen ithamları sineye çekerek, devamlı güzünde eksik olmasın gülümsemen, çocuklar anlamasın yeter ki diyerek dostum, bilirim ben, nasıl anlatacaksın ki derdini sen? Her sokağa çıkışında insanların sana baktıklarını hissedersin, bir garip. Ne suç işlediğini bilmeden azar hatta şamar yiyen bir minik gibi, kalabalığın gücünden ürkersin, ürktüğün gibi sana el kaldıran öğretmeninden. Tıpkı öğretmenin gibi, kalabalık da seni senden iyi bilmektedir, haksızca.
Ama sen, nasıl savunacaksın ki, derdini anlatamadan?
Dert anlatmak önemlidir. Ama dedim ya, çok zordur. Zorluğu senin anlatamamandan değil elbet. Onların seni duyması, ama dinlememesindendir. Seni dinlese de, anlamamasındandır. Esasında anlasa da – ki en kötüsü bu – anlamak istememesindendir. Haydi diyelim ki ezkaza anlamak istese de, çoğu kez anlamazdan gelmenin daha fazla işine gelmesindendir. Kahramanları savaş meydanlarında bulmaya alışmış kılıçlı bir milletin, fikrin kâğıda yansımasında cesaret görmeyen, olsa-olsa ihanet bulan fertleri, derdini dinlese de derdine ortak olmaz dostum. Çünkü şiddetin gücüne tapan, acının haykırışından haz bulan, küflü mahzenleri yazarlara, çizerlere, hocalara, bebeklere, hamile kadınlara, gariplere ve yoksullara, güçsüzlere ve kimsesizlere rüsva görenler, senin dillendirdiğin, senin önemsediğin, senin çocuğuna inşa etmek istediğin geleceği başkalarının çocuklarına da sunmak istemeni anlayamaz.
Varsın ezin be ezin. Eziyorsunuz, ezilenin asıl kendiniz olduğunu anlamadan. Yok edin umudu yok edin. İhtiyaç duyduğunuzda umudunuz olmayacak sizin de! Fesat olun, arkadan konuşun, gerçeği bilin ama söylemeyin – aynı olacak size de bir zaman gelince. Ezdikçe doymuyor, daha fazla ezmek istiyorsunuz değil mi! Neyin şevkidir, şehvetidir bu devşirdiğiniz nefret? İçinize dolan bu irin, bu zehir, ruhunuzun arı suyuna koyu bir mürekkebin suya damlaması gibi yayılan bu karanlık nereden devşirilmektedir, bilsem, ah bilebilsem? Ama yine de size faydam olmazdı, neden mi? Çünkü derdimi anlatamam! Dert anlatmak zordur bizim toplumda. Kimsin sen? Neden bunu dedin? Necisin? Kimlerdensin? Kime hizmet ediyorsun? Kimin maşasısın? Bu sorularla çökertirler, yıldırırlar çökertemeseler de, seni, seni dostum. Görme de görsen de. Bilmiyorum de bilsen de. Yanlış de doğru olsa da. Doğru de, yanlışı sezsen de. Kapat kulaklarını, kapat – vicdanını kapatmaktan daha kolaydır inan. Vicdanını kapatabilen, kulaklarını mı kapatamaz, gözlerini mi ağzını mı? Derdi bunlara mı anlatacaksın, anlatacağız, anlatacağım? Kimin derdini hem? Ezin. Ezilmeyi hak edenleri eziyorsunuz, ezilmeyi hak etmeyenlerle. Kurunun yanında yanmasını yaşın değimiyle atasözüyle salık veren bir toplumun ferdisiniz unutmayın. Ve bu miras size atalarınız tarafından bırakıldı. Derdiniz var aslında hani, benden söylemesi. Çok ama çok sorgulamanız lazım – deşmeniz talan etmeniz lazım aslında geleneğinizin, ananenizin, örfünüzün, kültürünüzün içini. İçinizi. İçimizi. Çok, ama çok! Çünkü kurunun yanında yanan yaş olmaz, olmamalı. Hele de yaşların çoğunlukta yanmasını birkaç kuru haklı çıkarmamalı! Söylemeyelim mi şimdi biz bunları? Dert anlatmak zorlaştıkça zorlaşırken, derdimizi anlatmaya mı yırtınalım hala?
Herkese yetecek kadar özgürlük olmadan kimse tam özgür olamaz
Tek başına içi boş ritüellere, içinde anlam olan ahlakı çok görmemektir makbul olan. Bilakis, ahlaksız olmaz – olmamalı en azından bence! İçi boş sözlerden ziyade, yerine getirilen sözdür. Söz vermek yetmez, tutmalı mertçe. Yasaklardan ziyade özgürlüktür. Özgür olmalı, özgürleştirilmeli, diline, dinine, cinsiyetine, kanaatine bakmadan. Herkese yetecek kadar özgürlük olmadan kimse tam özgür olamaz çünkü! Gözyaşından ziyade gülücük, acıdan ziyade haz, nefretten ziyade sevgidir, kinden ziyade bağışlamadır. Ağlama de. Güldür. Haz ver diğerlerine küçük de olsa, haz almak istersen eğer hayattan. Nefret edenleri bile sevgiye boğ. Orada yok olsun nefret – onunla savaşmanın başka yolu var mıdır, varsa deyiversene! Onu eleştirmeden kendini tenkit etmektir. Esasın bu olmalı. Çok hata yaptım de, başını öne eğ ki, başkalarının harasını da eleştirme hakkın olsun – utanmadan eleştirmek istiyorsan elbette ki eğer. Derdim ne çokmuş gördünüz mü? Bu siyaset değil, sadece. Biliyorum. Ondandır ki, hep toplum, beşer, birey, aile, dost diyorum. Çünkü siyaset o kadar büyük ki, onun içinde kaybolup gidiyor cümleler. Ve hep bir öteki oluyor, karşı çıkmaya değer. Ama ötekinin olmadığı bir yeri inşa etmek, en azından yazarken mümkün olsa? Eğer ama derdin buysa, derdi bence bir usta, işin cidden zormuş senin be! Bundan 2500-3000 yıl önceden, zeytinliklerin deniz konusuna karışmış melteminde, sandaletlerine giren ufak taşlardan başkaca da dertleri kendine dert edinen bazı filozoflar, mesela Eflatun, sorgulamadı mı öğrencileriyle beraber siyaseti ve toplumu? Ahlakı ve bireyi? Çıkartın artık ayağınızdaki sandaletleri! Silkeleyin, dökün içinde ayağınızı vuran taşları. Ve eteğinizdekileri. Söyleyemediklerinizi söyleyin, yazın – karşınıza almak pahasına anne-babanızı! Çünkü artık öyle bir duvara toslamış durumda ki ait olduğumuz topraklar, coğrafya ve kültür, emin olun sıfırdan başlamasak bile, en azından yeni bir sayfa açmak zamanıdır. İşte dert bu, derman bulamamamı anlıyor musunuz şimdi?
Kolaydır elbette – sen sensin, bense ben. Yani diyorum ki, bana ne diğerlerinden! Ben kendimden mesulüm der geçerim. Kaparım gözlerimi etrafa, tıkarım kulaklarımı da! Ağzımı kapatmamı söylüyor doğduğumdan beri, içine doğduğum toplumum! Susmam gerektiğini işte bundan, çok iyi biliyorum! Ama bilmediğim şeyler var, hem de o kadar çok ki? Konuşmadan nasıl öğreneceğim, bir türlü bilemiyorum. İşte ben, yalnızken ben olamıyor, bu nedenle de size yazıyorum – derdimi. Derdime ortak olan olur mu bilmeden hem de.
Büyük mücadele, esas, kendine derdini anlatman!
Ortak değerlerimiz yok bizim. O zaman biz var mıdır diye sormayalım mı? İlkelerimiz mi? Var tabi, de amalı fakatlıdır! Hukuk, kazananın hukuku! Kazanan kim? Güçlü olan mı, iyi hile yapan mı? İyi hile yapan en güçlüdür. O zaman sorunun yanıtı da verildi. Etrafın ne dediği, senin ne düşündüğünden daima önemliyse, sen var mısın gerçekten? Yok olmak, eğer sadece toprak olmaksa, ruhun baki diye inanmaktaysan, o ruhu ruh kılan tekillik, başkalarından ayıklanmadan nasıl var olacak? Dur, hemen kızma. Ben kendime sorduğum soruları yazıyorum, unuttun mu? Ortak değerler olmasa da, çoğunluk seni kontrol ediyorsa, bundan biraz bile rahatsız olmadan nasıl yaşanır? Bunu cidden bilemiyorum. Ortak değerlerin inşası için önce bireysel olarak kendi değerlerimizin olması lazım. Bunları sana biri veremez güzel kardeşim. Sen edineceksin, edinmelisin. Sadece adın soyadın değildir seni ayıran diğerlerinden. Sen ne düşünüyorsun, sen kendini tanıyor musun? Tanış, tavsiyem sana, kendinle. Önce neler senin değerinmiş bir gör. Sonra bu değerleri başkaları için de “kutsal” ilan et. Yani kendine istediğini, ötekileştirmeden kimseyi, başkalarına da hak gör. İşte şimdi insan oldun.
Biraz ağır ifadeler. Ama dedim ya, derdimi anlatmaya çalışıyorum. Hiçbir şeyi anlatamadıysam eğer, sanırım anlatmayı başardığım tek bir şey olmalı bu yazıda; o da dert anlatmanın cidden çetin bir iş olduğu. Evet. Anlatacak bir şeylerimiz var. Ama kolayına kaçmadan: başkalarının söylediklerini tekrarlamadan! Çünkü büyük mücadele, esas, kendine derdini anlatman! Diyorum ki, gözlerini kapa, kendini tasavvur et. Onu merkeze koy, o kimmiş bir gör. Ondan memnun olmaya çalış. Ondan sen “razı ol” önce. Sonra başkalarına bak. Zulme en büyük direniş, zulmün istediği kalıplara girmemekse eğer, senin kendin olman, ama sorgulayarak her şeyi bak, çok ama çok önemli dostum. Başladığım gibi bitireyim ki daire tamamlansın: Dert anlatmak zor, giderek de zorlaşıyor. Hele de derdin insansa kardeşim, haksa, özgürlükse! Derdin kırmaksa zincirleri, eşitlikse kimin kim olduğuna bakmadan, empatiyse mahalle gözetmeden, ilkelerin varsa, ona ayrı buna ayrı kullanmadığın, işin zordur. Zordur işin, eğer eğriye eğri, doğruya da doğru demek için içinden bir baskı hissediyorsan devamlı. Vicdanınla iletişimi kaybetmediysen hala, kalbin sadece kan pompalamıyorsa, sevginin sıcaklığını da yayıyorsa vücuduna ve sen bunu ille de etrafıma da yayacağım diyorsan eğer, dert anlatman zorlaştıkça zorlaşmaktadır.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 10.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Agresif eleştiri çözüm olur mu? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]
Rahmetli validem kalp hastasıydı. İkinci defa kriz geçirince kalp beyne pıhtı atmış ve yavaş yavaş bilincini kaybetmişti. Bir süre sonra sinirler çalışmaz hale geldi ve ölüm gerçekleşti. Bu süre zarfında hastanede başında durdum ve müdahale süreçlerini gözlemleme imkanı buldum.
Kriz geçirdikten hemen sonra bilinci açıktı, insanları tanıyordu. Konuşamasa da tepki veriyordu. Ancak vücut tedaviye cevap vermediği, tıkanıklık açılamadığı için giderek bedenle beynin ilişkisi kopmaya başladı. Kontrole gelen doktor tepkiyi artık sesle, dokunmayla ölçmüyor, elindeki anahtarı sert şekilde annemin ayağının altına sürtüyordu. Önceleri buna tepki verip ayağını çekerken son dönemde ona da tepki vermemeye başladı. Doktorun bu tavrını sert ve acımasız bulup rahatsız olmuştum. Valideme işkence ediliyor gibi geliyordu. Ama sonra kendimi ikna ettim. Zira vucut duyarlılığını kaybettikçe daha sert uyarı vermek gerekiyordu. Keza durmuş bir kalbi tekrar harekete geçirmek için elektroşok yöntemi kullanılıyor; vücuda yüksek voltaj veriliyor.
Devlet yönetimlerinde, sosyal yapılarda da benzerlikler vardır. Bazen beyinle vücudun irtibatı kopar. Beyne giden damarlar, kanallar tıkanır. Karar mekanizmaları çalışmaz. Karargah sağlıklı bilgi ve veriden mahrum kalır, gerekli iletişimi, etkileşimi kuramaz. Merkez sınırlı veya yanlış bilgilerle tüm bünyeyi etkileyen kararlar almak durumunda kalır. Toplumdan, tabandan kopan, onların ne düşündüklerini, neler beklediğini bilmeyen yönetimler hayattan ve rasyonaliteden kopuk kararlar almaya başlar. Bu durum problemleri daha da büyütür, içinden çıkılmaz hale sokar. Böylesi bir kopukluk, irtibatsızlık sonrası toplumda keskin kırılmalar, iç çatışmalar, bölünmeler yaşanabilir. Fransa kralının “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü yönetim mekanizmasıyla halkın kopukluğuna çarpıcı bir örnektir. Sarayında lüks ve israf içinde yaşayanların “dünyadaki en iyi ülkelerden biriyiz”, “demokrasi ve hukukta çok ileriyiz”, “dünya bize imreniyor” “et fiyatları refahtaki artıştan ve fazla talepten yükseliyor” demesi de beyin-vucut iletişimindeki kopukluğun alametidir.
Farkındalık oluşturmak…
Gerek sosyal olaylarda gerek tıbbi müdahalelerde eğer bünye duyarsızlaşmış, sinirler çalışmaz hale gelmiş ise uyarıcının dozajı artırılır. Daha net ve sert müdahale yöntemleri tercih edilerek sinirler uyarılmaya, bilinç açılmaya çalışılır. Hekimler şoklamayla, sert, sivri cisimlerle duyarsızlığı aşmaya uğraşırken; sosyal bilimciler, gazeteciler çarpıcı eleştirilere, sert ifadelere, uç aforizmalara başvurur ve farkındalık oluşturmak isterler.
Ama bazen durum düşünüldüğünden daha kompleks olabilir. Bilinci açmak, farkındalık oluşturmak için yapılacak işlemler vücut dengesini bozabilir, başka uzuvlara zarar verebilir, komplikasyonlara neden olabilir. Vücudun savunma sistemi işlemiyorsa, kalp yeterince kan pompalamıyorsa cerrahlar ağır ameliyatlara girişmezler. Önce bu hayati uzuvları çalışır duruma getirip sonra hastayı ameliyata almayı tercih ederler. Psikolojik vakalarda da hasta olduğunun farkında olmayan birine tedavi uygulamak çok zordur. Sosyolojik vakalarda Türkiye’de olduğu gibi eğer toplum kendini dünyanın “en ileri”, “en müreffeh”, “herkesin kıskandığı bir toplum/devlet” olarak görüyorsa, buna içten inanıyorsa onlara problemleri kabul ettirme ve çözüme ikna mümkün olmaz. Öncelikle tedaviye engel bu problemlerin halli gerekir, sonra esaslı tedavi.
Eğer çok dikkatli olmazsanız, ihtilaflara neden olabilirsiniz
Ağır bir zulüm düzeni, baskı, soykırım devam ederken buna maruz bir kitlenin hatalarını düzeltmeye çalışmak, arızaları gidermeye uğraşmak en zoru olsa gerektir. Yüzbinlerce mensubu hapislerde olan, her kesim tarafından linç edilen, mensubiyeti “terör delili” kabul edilen bir Hareketin bunlara maruz kaldığı aynı anda oto-kritik yapması, hatalarından ders çıkarmaya ve daha iyiye ulaşmaya çalışması çok zor bir iştir. Eğer çok dikkatli olmaz, iyi niyetiniz noktasında şüpheye mahal bırakmayacak şekilde itina göstermezseniz tamirden öte yıkımlara, hayal kırıklıklarına, umutsuzluklara, ihtilaflara neden olabilirsiniz. Bir fitnenin ateşini yakabilir, zulüm gören insanlara yeni imtihanlar yaşatabilirsiniz. Zalime yeni malzemeler verip mazlumun işini iyice zorlaştırabilirsiniz. Umudunu koruyamayan zayıfların enerjisini, ümidini tüketebilirsiniz. İnsanların motivasyonunu kırabilirsiniz. Zarar vermek isteyenlere yeni operasyon alanları açıp, baltayı kendi ayağınıza, kendi insanlarınıza vurabilirsiniz.
Bediüzzaman, “İçinde 9 masum bir cani olan gemi batırılmaz, hatta 9 cani 1 masum olsa yine o gemi hiçbir kanunu adaletle batırılmaz” der. Her sosyal hareketin içinde art niyetliler, suçlular, problemli tipler olabilir. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri ve Hz. Muhammed’in sahabeleri arasında da dikkate değer derecede art niyetli insan, münafık vardı. Bu kişiler farklı maniplasyonlar yapıyor, ortalığı karıştırıyordu. Bunların bilinmesi ve etkisizleştirilmesi vücudun sıhhhati, problemlerin çözülmesi adına zarurettir. Ancak bunu yaparken uzuvların ahengini bozmamak, vucudun direncini düşürmemek, yeni hastalıklara sebep olmamak esas olmalıdır. Bazen tedaviyi zamana yaymak, ilacın dozajını düşürmek gerekebilir. Bu, hastalığı yok saymak, görmezden gelmek demek değildir. Sert müdahaleler, yüksek dozajlar bünye hazır değilse ölümlere, yıkımlara neden olabilir. Agresif yöntemler travmatik, dolmuş bir toplumda inkisarlara, büyük tahribatlara yol açabilir. Gergin bir insana söylenecek her söz bardağı taşırabilir ve psikolojik patlamalara neden olabilir.
Felakete sebep olan kişiler hala etkin ise o zaman insanların umudu yıkılır. Kriz devam ederken, depremin artçıları güçlü şekilde sürerken tespitlerde bulunmak, topraktan/binalardan kesitler almak çözüm yolları üzerine kafa yormak önemlidir. Ama felaketlerde hayat kurtarmaya, ilk yardım faaliyetlerine öncelik verilir. Temel ihtiyaçlar düşünülür, çadırlar kurulur, geçici konutlar yapılır. Kalıcı konutlar ise deprem etkisini yitirdikten sonra, daha sağlam bir fizibiliteyle, deprem anında yapılmış veriler, tespitler değerlendirilerek inşa edilir. Ama depreme, yıkıma rağmen birileri yıkımın olduğu alana yeni inşaatlar yapmaktan, aynı yöntemleri kullanmaktan bahsediyorsa, “şehrin sağlamlığından” “binaların üstünlüklerinden” bahsediyorlarsa ve felakete sebep olan kişiler hala etkin ise o zaman insanların umudu yıkılır, çıkışa dair beklentileri çöker.
“Fırtına geçsin, deprem dinsin sonra eleştirilerimizi yapalım, çözüm önerilerimizi öyle sunalım!” demek de doğru değil. Hele o işin mimarları benzer işleri benzer şekilde sürdürmeyi düşünüyorlarsa. Ama depremde, afette travmaya maruz insanların psikolojisini, hissiyatını da düşünmek gerekir. Depremin maddi yıkımına psikolojik, sosyo-psikolojik yıkımlar eklememek gerekir. Zalimin zulmü baskısı olanca gücüyle devam ederken mazlumu sorgulamak insaf ve vicdanla bağdaşmaz. En azından sert, kırıcı, yıkıcı şekilde sorgulamak yakışık almaz.
İnsaf ve vicdan ölçülerinden uzaklaşmamak lazım
Her ne kadar bizim tarla da derince sürülse de hala bu insanlar ülkedeki diğer kesimlerle kıyaslanamayacak kadar temiz, nitelikli, kaliteli insanlar. İnsanlık için, ülke için bir şeyler yapabilecek en önemli kitle. Uzak ara farkla benzeri yapılardan çok daha hasbi, cömert, fedakar, basiretli, ufuk sahibi vs vs insanlar. Şu anda bu insanlar bir cebri bir dönüşüm, metamorfoz geçiriyor. Kader onları ağır imtihanlarla sınıyor ve imbikten geçiriyor. Art niyetli veya gafletle hata yapan bir kısım insanlar vardır, olabilir. Bunlarla ilgili çalışmalar yapmak, çıkış önerileri sunmak kanaatimce yapabilenler için sorumluluk ve görevdir. Ancak bunu böylesi bir dönemde ve Zalime prim verircesine sert, agresif ve aleni yapmak insaf ve vicdanla bağdaşmaz. Bir duyarsızlık, ilgisizlik, yenilenmeye, dönüşüme, değişime kapalılık olsa da ölçüyü kaçırmadan yapıcı üslupla yazmak, konuşmak lazım diye düşünüyorum. Haklı insaflı olur. Çözüme odaklı ve ölçülü konuşur, yazar. “Ben kimseden çekinmeden ve sonucu ne olursa olsun konuşurum, yazarım” yaklaşımı sizi insaf ve vicdan ölçülerinden uzaklaştırabilir. İnat ve kibre sokarak dönülmez yollara sürükleyebilir. Bazıları size sert, aşağılayıcı cevaplar verir ve konu bir kan davasına, ego savaşına dönüşebilir.
Hizmet insanları hem ağır bir zulüm sürecinden hem de kendini yenileme sınavından geçiyor. Yaşananlar yeni ve güçlü bir sürgünü yeşertebileceği gibi gerekli hassasiyet gösterilmezse, duyarlık, sorumluluk ortaya konmazsa -her kesim tarafından- çözülmelere yıkılışlara da neden olabilir. Bu nedenle ivedi şekilde Hareketle ilgili temel esaslar kaynaklardan çıkarılıp sistematik hale getirilmeli ve deklare edilmeli. Bu esasların bağlayıcılığı ile herkes bağlı olmalı. Bu esaslara riayet etmeyenler o mihenge göre eleştirilebilmeli, uyarılmalı. Bu esaslar gayet açık ve net şekilde eserlerde, yayınlarda var. insanların bu esaslara/ilkelere güven ve inanç konusunda problemi, sıkıntısı da yok. Ama uygulamadaki problemler, bireysel tavırlar, tutumlar nedeniyle insanlar zamanla temel ilkelerden de uzaklaşabiliyor. Teoride her şey makul, müstakim ve güzel olsa da uygulamadaki arızalar bazen insanların davaya inancını sarsıyor, zor zamanlarda umutsuzluğa sürüklüyor.
At izi it izine karışmışken ve milyonlar mağdurken agresif sorgulamalar, sert ithamlar hakikate ulaşmaktan öte hakikati yaralayabilir, mazlumları incitebilir. Bir yenilenme cehdinin olmaması, tasta ve hamamda değişim alameti görülmemesi ise sanırım agresif sorgulamaları tetikliyor!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 10.11.2018 [TR724]
Kriz geçirdikten hemen sonra bilinci açıktı, insanları tanıyordu. Konuşamasa da tepki veriyordu. Ancak vücut tedaviye cevap vermediği, tıkanıklık açılamadığı için giderek bedenle beynin ilişkisi kopmaya başladı. Kontrole gelen doktor tepkiyi artık sesle, dokunmayla ölçmüyor, elindeki anahtarı sert şekilde annemin ayağının altına sürtüyordu. Önceleri buna tepki verip ayağını çekerken son dönemde ona da tepki vermemeye başladı. Doktorun bu tavrını sert ve acımasız bulup rahatsız olmuştum. Valideme işkence ediliyor gibi geliyordu. Ama sonra kendimi ikna ettim. Zira vucut duyarlılığını kaybettikçe daha sert uyarı vermek gerekiyordu. Keza durmuş bir kalbi tekrar harekete geçirmek için elektroşok yöntemi kullanılıyor; vücuda yüksek voltaj veriliyor.
Devlet yönetimlerinde, sosyal yapılarda da benzerlikler vardır. Bazen beyinle vücudun irtibatı kopar. Beyne giden damarlar, kanallar tıkanır. Karar mekanizmaları çalışmaz. Karargah sağlıklı bilgi ve veriden mahrum kalır, gerekli iletişimi, etkileşimi kuramaz. Merkez sınırlı veya yanlış bilgilerle tüm bünyeyi etkileyen kararlar almak durumunda kalır. Toplumdan, tabandan kopan, onların ne düşündüklerini, neler beklediğini bilmeyen yönetimler hayattan ve rasyonaliteden kopuk kararlar almaya başlar. Bu durum problemleri daha da büyütür, içinden çıkılmaz hale sokar. Böylesi bir kopukluk, irtibatsızlık sonrası toplumda keskin kırılmalar, iç çatışmalar, bölünmeler yaşanabilir. Fransa kralının “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü yönetim mekanizmasıyla halkın kopukluğuna çarpıcı bir örnektir. Sarayında lüks ve israf içinde yaşayanların “dünyadaki en iyi ülkelerden biriyiz”, “demokrasi ve hukukta çok ileriyiz”, “dünya bize imreniyor” “et fiyatları refahtaki artıştan ve fazla talepten yükseliyor” demesi de beyin-vucut iletişimindeki kopukluğun alametidir.
Farkındalık oluşturmak…
Gerek sosyal olaylarda gerek tıbbi müdahalelerde eğer bünye duyarsızlaşmış, sinirler çalışmaz hale gelmiş ise uyarıcının dozajı artırılır. Daha net ve sert müdahale yöntemleri tercih edilerek sinirler uyarılmaya, bilinç açılmaya çalışılır. Hekimler şoklamayla, sert, sivri cisimlerle duyarsızlığı aşmaya uğraşırken; sosyal bilimciler, gazeteciler çarpıcı eleştirilere, sert ifadelere, uç aforizmalara başvurur ve farkındalık oluşturmak isterler.
Ama bazen durum düşünüldüğünden daha kompleks olabilir. Bilinci açmak, farkındalık oluşturmak için yapılacak işlemler vücut dengesini bozabilir, başka uzuvlara zarar verebilir, komplikasyonlara neden olabilir. Vücudun savunma sistemi işlemiyorsa, kalp yeterince kan pompalamıyorsa cerrahlar ağır ameliyatlara girişmezler. Önce bu hayati uzuvları çalışır duruma getirip sonra hastayı ameliyata almayı tercih ederler. Psikolojik vakalarda da hasta olduğunun farkında olmayan birine tedavi uygulamak çok zordur. Sosyolojik vakalarda Türkiye’de olduğu gibi eğer toplum kendini dünyanın “en ileri”, “en müreffeh”, “herkesin kıskandığı bir toplum/devlet” olarak görüyorsa, buna içten inanıyorsa onlara problemleri kabul ettirme ve çözüme ikna mümkün olmaz. Öncelikle tedaviye engel bu problemlerin halli gerekir, sonra esaslı tedavi.
Eğer çok dikkatli olmazsanız, ihtilaflara neden olabilirsiniz
Ağır bir zulüm düzeni, baskı, soykırım devam ederken buna maruz bir kitlenin hatalarını düzeltmeye çalışmak, arızaları gidermeye uğraşmak en zoru olsa gerektir. Yüzbinlerce mensubu hapislerde olan, her kesim tarafından linç edilen, mensubiyeti “terör delili” kabul edilen bir Hareketin bunlara maruz kaldığı aynı anda oto-kritik yapması, hatalarından ders çıkarmaya ve daha iyiye ulaşmaya çalışması çok zor bir iştir. Eğer çok dikkatli olmaz, iyi niyetiniz noktasında şüpheye mahal bırakmayacak şekilde itina göstermezseniz tamirden öte yıkımlara, hayal kırıklıklarına, umutsuzluklara, ihtilaflara neden olabilirsiniz. Bir fitnenin ateşini yakabilir, zulüm gören insanlara yeni imtihanlar yaşatabilirsiniz. Zalime yeni malzemeler verip mazlumun işini iyice zorlaştırabilirsiniz. Umudunu koruyamayan zayıfların enerjisini, ümidini tüketebilirsiniz. İnsanların motivasyonunu kırabilirsiniz. Zarar vermek isteyenlere yeni operasyon alanları açıp, baltayı kendi ayağınıza, kendi insanlarınıza vurabilirsiniz.
Bediüzzaman, “İçinde 9 masum bir cani olan gemi batırılmaz, hatta 9 cani 1 masum olsa yine o gemi hiçbir kanunu adaletle batırılmaz” der. Her sosyal hareketin içinde art niyetliler, suçlular, problemli tipler olabilir. Nitekim Hz. İsa’nın havarileri ve Hz. Muhammed’in sahabeleri arasında da dikkate değer derecede art niyetli insan, münafık vardı. Bu kişiler farklı maniplasyonlar yapıyor, ortalığı karıştırıyordu. Bunların bilinmesi ve etkisizleştirilmesi vücudun sıhhhati, problemlerin çözülmesi adına zarurettir. Ancak bunu yaparken uzuvların ahengini bozmamak, vucudun direncini düşürmemek, yeni hastalıklara sebep olmamak esas olmalıdır. Bazen tedaviyi zamana yaymak, ilacın dozajını düşürmek gerekebilir. Bu, hastalığı yok saymak, görmezden gelmek demek değildir. Sert müdahaleler, yüksek dozajlar bünye hazır değilse ölümlere, yıkımlara neden olabilir. Agresif yöntemler travmatik, dolmuş bir toplumda inkisarlara, büyük tahribatlara yol açabilir. Gergin bir insana söylenecek her söz bardağı taşırabilir ve psikolojik patlamalara neden olabilir.
Felakete sebep olan kişiler hala etkin ise o zaman insanların umudu yıkılır. Kriz devam ederken, depremin artçıları güçlü şekilde sürerken tespitlerde bulunmak, topraktan/binalardan kesitler almak çözüm yolları üzerine kafa yormak önemlidir. Ama felaketlerde hayat kurtarmaya, ilk yardım faaliyetlerine öncelik verilir. Temel ihtiyaçlar düşünülür, çadırlar kurulur, geçici konutlar yapılır. Kalıcı konutlar ise deprem etkisini yitirdikten sonra, daha sağlam bir fizibiliteyle, deprem anında yapılmış veriler, tespitler değerlendirilerek inşa edilir. Ama depreme, yıkıma rağmen birileri yıkımın olduğu alana yeni inşaatlar yapmaktan, aynı yöntemleri kullanmaktan bahsediyorsa, “şehrin sağlamlığından” “binaların üstünlüklerinden” bahsediyorlarsa ve felakete sebep olan kişiler hala etkin ise o zaman insanların umudu yıkılır, çıkışa dair beklentileri çöker.
“Fırtına geçsin, deprem dinsin sonra eleştirilerimizi yapalım, çözüm önerilerimizi öyle sunalım!” demek de doğru değil. Hele o işin mimarları benzer işleri benzer şekilde sürdürmeyi düşünüyorlarsa. Ama depremde, afette travmaya maruz insanların psikolojisini, hissiyatını da düşünmek gerekir. Depremin maddi yıkımına psikolojik, sosyo-psikolojik yıkımlar eklememek gerekir. Zalimin zulmü baskısı olanca gücüyle devam ederken mazlumu sorgulamak insaf ve vicdanla bağdaşmaz. En azından sert, kırıcı, yıkıcı şekilde sorgulamak yakışık almaz.
İnsaf ve vicdan ölçülerinden uzaklaşmamak lazım
Her ne kadar bizim tarla da derince sürülse de hala bu insanlar ülkedeki diğer kesimlerle kıyaslanamayacak kadar temiz, nitelikli, kaliteli insanlar. İnsanlık için, ülke için bir şeyler yapabilecek en önemli kitle. Uzak ara farkla benzeri yapılardan çok daha hasbi, cömert, fedakar, basiretli, ufuk sahibi vs vs insanlar. Şu anda bu insanlar bir cebri bir dönüşüm, metamorfoz geçiriyor. Kader onları ağır imtihanlarla sınıyor ve imbikten geçiriyor. Art niyetli veya gafletle hata yapan bir kısım insanlar vardır, olabilir. Bunlarla ilgili çalışmalar yapmak, çıkış önerileri sunmak kanaatimce yapabilenler için sorumluluk ve görevdir. Ancak bunu böylesi bir dönemde ve Zalime prim verircesine sert, agresif ve aleni yapmak insaf ve vicdanla bağdaşmaz. Bir duyarsızlık, ilgisizlik, yenilenmeye, dönüşüme, değişime kapalılık olsa da ölçüyü kaçırmadan yapıcı üslupla yazmak, konuşmak lazım diye düşünüyorum. Haklı insaflı olur. Çözüme odaklı ve ölçülü konuşur, yazar. “Ben kimseden çekinmeden ve sonucu ne olursa olsun konuşurum, yazarım” yaklaşımı sizi insaf ve vicdan ölçülerinden uzaklaştırabilir. İnat ve kibre sokarak dönülmez yollara sürükleyebilir. Bazıları size sert, aşağılayıcı cevaplar verir ve konu bir kan davasına, ego savaşına dönüşebilir.
Hizmet insanları hem ağır bir zulüm sürecinden hem de kendini yenileme sınavından geçiyor. Yaşananlar yeni ve güçlü bir sürgünü yeşertebileceği gibi gerekli hassasiyet gösterilmezse, duyarlık, sorumluluk ortaya konmazsa -her kesim tarafından- çözülmelere yıkılışlara da neden olabilir. Bu nedenle ivedi şekilde Hareketle ilgili temel esaslar kaynaklardan çıkarılıp sistematik hale getirilmeli ve deklare edilmeli. Bu esasların bağlayıcılığı ile herkes bağlı olmalı. Bu esaslara riayet etmeyenler o mihenge göre eleştirilebilmeli, uyarılmalı. Bu esaslar gayet açık ve net şekilde eserlerde, yayınlarda var. insanların bu esaslara/ilkelere güven ve inanç konusunda problemi, sıkıntısı da yok. Ama uygulamadaki problemler, bireysel tavırlar, tutumlar nedeniyle insanlar zamanla temel ilkelerden de uzaklaşabiliyor. Teoride her şey makul, müstakim ve güzel olsa da uygulamadaki arızalar bazen insanların davaya inancını sarsıyor, zor zamanlarda umutsuzluğa sürüklüyor.
At izi it izine karışmışken ve milyonlar mağdurken agresif sorgulamalar, sert ithamlar hakikate ulaşmaktan öte hakikati yaralayabilir, mazlumları incitebilir. Bir yenilenme cehdinin olmaması, tasta ve hamamda değişim alameti görülmemesi ise sanırım agresif sorgulamaları tetikliyor!
[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 10.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Doç. Dr. Mahmut Akpınar
Perinçek ezanı hangi dilde okur? [Levent Kenez]
Türkçe ezan, tek parti döneminin dine yönelik yaklaşımının sembol uygulamasıdır. Her kesimde değil ancak dini duyarlılığı olanların hafızasında derin izler bırakan bir meseledir. 1950 seçimlerinde CHP’nin aldığı oy sanılanın aksine DP’ye yakındır. İslam’ın bir kutsalına yapılan bu saygısız müdahaleye son verdiği için Adnan Menderes ve arkadaşları öyle yoğun bir dini hayatları olmasa da muhafazakar kesim tarafından her zaman hayırla yad edilirler. Seçildikten sonra ilk icraat olarak bunu gerçekleştirmeleri ve meclis kararının Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a vakit kaybetmeksizin telsizle bildirilip onay alınması, meclis önünde bekleyen kalabalık sayesindedir. Ancak unutmamak gerekir ki 1932’de başlayan ve 1941’de sert kanunlarla bir zulme dönüşen Türkçe ezan uygulamasını hayata geçiren CHP’nin içinden çıkan ve DP’yi kuran vekillerin açıktan muhalefet ettiklerine pek rastlanmaz. Ezanın tekrar Arapça olarak okunmasına dönemin CHP’li vekillerinin de destek verdiğini de not düşmek gerekir.
Ezanın Türkçe okunması emrini veren kişi Atatürk’tür. Bu konuyu Atatürk’ü karıştırmadan tartışmaya çalışanların ne kadar komik bir duruma düştüklerini tahmin edersiniz. Atatürk’ün halkımız dinini daha iyi öğrensin, anlasın diye bir niyetinin olduğunu iddia etmek kadar da komiktir. İslamcı politikacıların anlaşılır endişelerle eskiden tek parti döneminin bütün saçmalıklarını İnönü’ye yamayarak eleştirmelerine rağmen şimdi güçlerinin zirvesindeyken Atatürk ile ilgili halen dikkatli olmaya çalışmaları aslında güç dengesi adına realist olduklarına bir işaret. Bugün 10 Kasım, devlet erkanın büyük yalan ve riyakarlıkla övgüler düzeceği Atatürk’ün şahsi ajandasında yer alan bu uygulamaya bugün CHP’nin sahip çıkmaması ve Kılıçdaroğlu’nun “Dünyanın neresinde okunursa okunsun, ezan İslam’ın bir çağrısı olduğunu ifade eder ki dünyanın her yerinde de ezan Arapça okunur. Ve ezana saygı gösterilir” sözleri güzel bir nezakettir. Ne kadar samimi bilinmez ama AKP’lilerin dini sömürmelerinden çok daha az riyakarlık içerdiği kesin.
Türkiye’nin böyle bir gündemi olmamasına rağmen bunun neden tartışıldığı malum. Esas siz bugün, yarın sahaya inecek olan Erdoğan’ın bu konu üzerinde nasıl tepineceğini bir görün. 10.kez açılan hastane açılışlarından, 5000 tesis açılışı kurdele kesme törenlerine kadar her platformda CHP-Cami-Ahır üçlemesini es geçmeyen Erdoğan bu asisti kaçırmayacak tabi ki. Yerel seçimlerde de sıkça duyacağız.
Ahmet Nesin, Türkçe ezanı gündeme sokan Öztürk Yılmaz’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik restini ve meydan okumasını arkasında Ergenekon olduğuna bağlıyor. Ben öyle olduğunu sanmıyorum. Yılmaz’ın partide ya da siyasette bir ağırlığı olmadığı gibi arkasında olsa bile derin yapıların çap açısından pek umut vadetmeyen bu siyasetçiyle risk alacağını sanmam. Nesin’in kastettiği adı Ergenekon ya da derin aktörlerin çoktan Türkçe ezan gibi, başörtüsü yasağı gibi şeklen ülkenin çoğunluğunun sıcak bakmayacağı şeylerle uğraşmayı terk ettiğini düşünüyorum. Çünkü çok daha güzel bir malzeme buldular: İslamcılar.
Ergenekoncular için asıl mesele cemaat(ti). Bunu da bir dönem tasfiye olmaya başladıklarında değil çok önceden beri biliyorlardı. 28 Şubat’ta hedefin cemaat olduğu ve bugün yaşananların 28 Şubat’ın devamı olduğunu özgüvenle söylemeleri boşuna değil. Ne pahasına olursa olsun cemaat ile ilişkilendirilen insanların devletten tasfiyesi olmazsa olmaz hedefleriydi. Ve bunu ancak Erdoğan ve AKP gibi bir aparatla yapabilirlerdi. Neyse bunları daha önce defalarca yazdık. Günümüzde AB ile ilişkileri neredeyse sonlandırmış, ABD ile krizler yaşayan, NATO’dan çıkmayı tartışan, İran ve Rusya ile en güzel günlerini geçiren, Suriye politikasında belirleyicinin Rusya ve İran olduğunu kabul etmiş ve giderek kabuğuna çekilen bir Türkiye var. Cemaat ile iltisaklı onbinlerce insan hapiste. Perinçek ülkeyi yönetse bunların pek azını gerçekleştirebilirdi. Tabi ki her şeyin farkında olan Erdoğan hem maslahatı idare yaparken bir yandan kurumları dönüştürme ve yok etme çabaları ile ittifak yaptığı Ergenekoncuları alt etmeye çalışıyor.
28 Şubatçıların başını derin bir ekonomik kriz yemişti. İslami 28 Şubatçıları da aynı akibet bekliyor. Hem de bu sefer ekonominin tetikleyeceği artçılarla. Ergenekoncuların aksine bir tabana ve halk desteğine dayanan Erdoğan’ın kurduğu patronaj sistemi her zaman beslenmeyi gerektiren bir yapı ve bunu gerçekleştirmesi için gerekli doğal kaynakları yok. Evet, zenginlikle idare edildiği gibi fakirlikle de kitleler yönetilebilir bunun da dünyadan epey örneği var. Ancak zaten fakir oğlu fakir kitlelerde bunu uygulayabilirsiniz, Türkiye gibi geliri düştüğünde ya da daha anlaşılır tabirle cebine dokunduğunda tepki veren bir milletle bunun pek mümkün olacağını sanıyorum.
Türkçe ezan tartışmaları, AKP giderse demek ki neler olacak yine o eski zulüm günlerine dönülecek demek ki daha çok gidilecek yol var, demek ki CeHaPe zihniyeti hiç değişmemiş propagandasına dönüşecek gibi.
[Levent Kenez] 10.11.2018 [TR724]
Ezanın Türkçe okunması emrini veren kişi Atatürk’tür. Bu konuyu Atatürk’ü karıştırmadan tartışmaya çalışanların ne kadar komik bir duruma düştüklerini tahmin edersiniz. Atatürk’ün halkımız dinini daha iyi öğrensin, anlasın diye bir niyetinin olduğunu iddia etmek kadar da komiktir. İslamcı politikacıların anlaşılır endişelerle eskiden tek parti döneminin bütün saçmalıklarını İnönü’ye yamayarak eleştirmelerine rağmen şimdi güçlerinin zirvesindeyken Atatürk ile ilgili halen dikkatli olmaya çalışmaları aslında güç dengesi adına realist olduklarına bir işaret. Bugün 10 Kasım, devlet erkanın büyük yalan ve riyakarlıkla övgüler düzeceği Atatürk’ün şahsi ajandasında yer alan bu uygulamaya bugün CHP’nin sahip çıkmaması ve Kılıçdaroğlu’nun “Dünyanın neresinde okunursa okunsun, ezan İslam’ın bir çağrısı olduğunu ifade eder ki dünyanın her yerinde de ezan Arapça okunur. Ve ezana saygı gösterilir” sözleri güzel bir nezakettir. Ne kadar samimi bilinmez ama AKP’lilerin dini sömürmelerinden çok daha az riyakarlık içerdiği kesin.
Türkiye’nin böyle bir gündemi olmamasına rağmen bunun neden tartışıldığı malum. Esas siz bugün, yarın sahaya inecek olan Erdoğan’ın bu konu üzerinde nasıl tepineceğini bir görün. 10.kez açılan hastane açılışlarından, 5000 tesis açılışı kurdele kesme törenlerine kadar her platformda CHP-Cami-Ahır üçlemesini es geçmeyen Erdoğan bu asisti kaçırmayacak tabi ki. Yerel seçimlerde de sıkça duyacağız.
Ahmet Nesin, Türkçe ezanı gündeme sokan Öztürk Yılmaz’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik restini ve meydan okumasını arkasında Ergenekon olduğuna bağlıyor. Ben öyle olduğunu sanmıyorum. Yılmaz’ın partide ya da siyasette bir ağırlığı olmadığı gibi arkasında olsa bile derin yapıların çap açısından pek umut vadetmeyen bu siyasetçiyle risk alacağını sanmam. Nesin’in kastettiği adı Ergenekon ya da derin aktörlerin çoktan Türkçe ezan gibi, başörtüsü yasağı gibi şeklen ülkenin çoğunluğunun sıcak bakmayacağı şeylerle uğraşmayı terk ettiğini düşünüyorum. Çünkü çok daha güzel bir malzeme buldular: İslamcılar.
Ergenekoncular için asıl mesele cemaat(ti). Bunu da bir dönem tasfiye olmaya başladıklarında değil çok önceden beri biliyorlardı. 28 Şubat’ta hedefin cemaat olduğu ve bugün yaşananların 28 Şubat’ın devamı olduğunu özgüvenle söylemeleri boşuna değil. Ne pahasına olursa olsun cemaat ile ilişkilendirilen insanların devletten tasfiyesi olmazsa olmaz hedefleriydi. Ve bunu ancak Erdoğan ve AKP gibi bir aparatla yapabilirlerdi. Neyse bunları daha önce defalarca yazdık. Günümüzde AB ile ilişkileri neredeyse sonlandırmış, ABD ile krizler yaşayan, NATO’dan çıkmayı tartışan, İran ve Rusya ile en güzel günlerini geçiren, Suriye politikasında belirleyicinin Rusya ve İran olduğunu kabul etmiş ve giderek kabuğuna çekilen bir Türkiye var. Cemaat ile iltisaklı onbinlerce insan hapiste. Perinçek ülkeyi yönetse bunların pek azını gerçekleştirebilirdi. Tabi ki her şeyin farkında olan Erdoğan hem maslahatı idare yaparken bir yandan kurumları dönüştürme ve yok etme çabaları ile ittifak yaptığı Ergenekoncuları alt etmeye çalışıyor.
28 Şubatçıların başını derin bir ekonomik kriz yemişti. İslami 28 Şubatçıları da aynı akibet bekliyor. Hem de bu sefer ekonominin tetikleyeceği artçılarla. Ergenekoncuların aksine bir tabana ve halk desteğine dayanan Erdoğan’ın kurduğu patronaj sistemi her zaman beslenmeyi gerektiren bir yapı ve bunu gerçekleştirmesi için gerekli doğal kaynakları yok. Evet, zenginlikle idare edildiği gibi fakirlikle de kitleler yönetilebilir bunun da dünyadan epey örneği var. Ancak zaten fakir oğlu fakir kitlelerde bunu uygulayabilirsiniz, Türkiye gibi geliri düştüğünde ya da daha anlaşılır tabirle cebine dokunduğunda tepki veren bir milletle bunun pek mümkün olacağını sanıyorum.
Türkçe ezan tartışmaları, AKP giderse demek ki neler olacak yine o eski zulüm günlerine dönülecek demek ki daha çok gidilecek yol var, demek ki CeHaPe zihniyeti hiç değişmemiş propagandasına dönüşecek gibi.
[Levent Kenez] 10.11.2018 [TR724]
Sağ bekten efsane forvete: Didier Drogba [Hasan Cücük]
Bir efsane daha yeşil sahalara veda etti. Ardından silinmez bir iz bırakarak giden bu isim Didier Drogba’dır. Yolu ülkemize de düşen Drogba, 40 yaşında kramponlarını çıkarırken geride silinmez izler bıraktı.
Bazı futbolcular doğdukları ülke itibarıyla doğuştan şanslıdır. Başarıya ulaşmak için fazla bir enerji harcamalarına gerek yoktur. Bazıları ise doğdukları ülkenin konum ve şartlarından dolayı zirveye çıkmak için engelleri teker teker aşmak zorundadır. İşte bu isimlere en iyi örnek Didier Drogba’dır. Yaşamla ölüm mücadelesinin yarıştığı Fildişi Sahili’nde doğup zirveye çıkan ender futbolculardan biridir Drogba.
Asıl ismi Didier Yves Drogba Tebily olan yıldız futbolcu 11 Mart 1978’de Fildişi Sahili’nin başkenti Abidjan’da doğdu. Ekonomik sebeplerden dolayı Fransa’da top koşturan amcasının yanına gönderildiğinde henüz 5 yaşındaydı. Fransa’da 3 yıl kaldıktan sonra anne-baba hasretine dayanamayarak tekrar Abidjan’a dönen küçük Drogba, 1989 yılında Fildişi Sahili’ni vuran ekonomik krizden dolayı 11 yaşında tekrar Fransa’nın yolunu tuttu.
Fransa’ya döndükten sonra futbola daha sıkı sarıldı, ilk mevkisi de sağ bekti. Amcasının ‘Ne yapıyorsun bekte? Seyirci sadece forvete bakar.’ telkiniyle mevki değiştirip forvete geçti. 15 yaşında Vannes’te top koşturmaya başlayan Drogba, 19 yaşında profesyonel kariyerinin imzasına 2. ligde oynayan La Mans’a attı. Drogba, 24 yaşında 1. lig takımlarından Guingamp’la anlaşıp 35 maçta 19 gol atınca yeni durağı Marsilya oldu. Geç sayılacak bir yaşta yıldızını parlatmıştı. Hedefi olan biriydi ve zirveye çıkma konusunda kararlıydı. Güçlü fiziği ve gol yollarındaki ustalığıyla Marsilya’nın en değerli isimlerinden biri haline geldi. Takımını UEFA Kupası’nda finale kadar taşıdı. Jose Mourinho, Chelsea’nin başına geçmesiyle transfer listesinin ilk sırasına Drogba’yı yazdı. 18 milyon Euro’luk teklifi geri çeviren Marsilya, rakam 38,5 milyon Euro’ya çıkınca ‘evet’ demek zorunda kaldı.
Drogba’nın Ada 2004-05 sezonunda başladı. Roman Abramovich’in para gücü, Jose Mourinho’nun teknik bilgisi ve sahada rakiplerin korkulu rüyası olan bir forvet Didider Drogba olunca, Chelsea 50 yıl aradan sonra lig şampiyonluğuna ulaşıyordu. Chelsea’da aralıksız 8 sezon top koşturan Drogba, takımın değişmeziydi. İlerleyen yaşından dolayı sık sık sakatlanınca formasından uzak kaldı. Chelsea forması altında 3 Premier Lig şampiyonluğu, 2 gol krallığı ve 1 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan golcü oyuncu, 226 maçta forma giydi 100 defa da rakip fileleri havalandırdı.
2012’de takımına veda ederek sürpriz bir şekilde Çin’in Shanghai Shenhua takımına gitti. Drogba’nın ayrılık sinyali vermesinden dolayı transfer etmek için birçok ünlü kulüp sıraya girmesine karşılık, yıldız oyuncu ‘parayı’ tercih etti. Ancak Drogba Çin’de aradığını bulamadı. Çin liginin kalitesizliğine, 12 milyon Euro’luk yıllık ücretinde ödeme sıkıntıları eklenince Drogba yönünü yeniden batıya çevirdi. Yeni takımımın adı Galatasaray oluyordu.
2012-13 sezonu ara transfer geldiği Galatasaray’da yarım devrede Süper Lig’de çıktığı 13 maçta 5 gol, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde çıktığı 4 maçta ise 1 gol attı. Drogba, Galatasaray’ın 19. lig şampiyonluğuna ulaşması ve Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmasında önemli rol oynadı. 2013-2014 sezonuna Süper Kupa şampiyonluğuyla başlayan Galatasaray’ın, Fenerbahçe karşısında galip gelmesini sağlayan tek golü uzatma bölümünde kaydeden Drogba oluyordu. 2013-14 sezonunda ligde çıktığı 24 maçta 10 gol, Galatasaray’ın müzesine götürdüğü Türkiye Kupası’nda oynadığı 3 maçta 1 gol atarken, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde forma giydiği 8 maçta da 2 gol kaydetti. Türk futbolseverlerin büyük beğenisini kazanan Didier Drogba, sarı-kırmızılı formayla sahaya çıktığı 53 resmi karşılaşmada 20 kez fileleri havalandırırken 13 asist yaptı.
2013’te Chelsea’da II. Mourinho dönemi başlarken, Portekizli hoca eski oyuncusuna yeniden kancayı takıyordu. 2014’te Drogba’nın ikinci Chelsea dönemi başlıyordu. İlerleyen yaşına rağmen formayı kapan Drogba, 40 karşılaşmada 7 gol attığı yılı, lig ve İngiltere Lig Kupası şampiyonluğuyla tamamladı. Fildişi Sahilli oyuncu, Premier Lig’de 100 gol barajını geçen ilk Afrikalı futbolcu unvanını elde etti.
Sezon sonunda serbest kalan Drogba, kariyerinin son dönemini ABD’de geçirdi. ABD 1. Futbol Ligi’nde (MLS) mücadele eden Kanada takımlarından Montreal Impact formasıyla 2015 ve 2016 sezonlarında çıktığı 41 maçta 23 gol kaydeden Fildişi Sahilli futbolcu, son olarak transfer olduğu ABD 2. Futbol Ligi takımlarından Phoenix Rising’in, aynı zamanda ortağı da oldu. Drogba, Phoenix Rising’de ise 25 maçta 16 gole imza attı.
Didier Drogba’yı efsaneleştiren sadece oynadığı futbol ve attığı goller değildi. ‘Devşirme oyuncularla’ dünya ve Avrupa şampiyonu olan Fransa milli takımının kapısı ardına kadar kendine açılmışken, köklerini tercih ettiğini açıklayarak gönüllerde taht kurdu. Fildişi Sahili’nin adını tüm dünyaya duyuran isim olarak öne çıktı.
2006 ve 2009’da en iyi Afrikalı futbolcu seçilen ve 2013’te Golden Foot (Altın Ayak) Ödülü’ne layık görülen Drogba, spor hayatı boyunca saha içi kadar saha dışındaki örnek davranışlarıyla da iz bıraktı. Fildişi Sahilli yıldız, başta Afrika olmak üzere dünyadaki savaş, açlık, gelir adaletsizliği gibi sorunlara duyarsız kalmayarak kendisine ayrı bir yer edindi. “Afrika Aslanı” adıyla da bilinen Drogba, milli formayı 104 maçta giyip 65 gole imza attı. Fildişi Sahilleri tarihinde ilk kez 2006’da Dünya Kupası’na katılırken, başarının bir numaralı mimarı Drogba idi.
[Hasan Cücük] 10.11.2018 [TR724]
Bazı futbolcular doğdukları ülke itibarıyla doğuştan şanslıdır. Başarıya ulaşmak için fazla bir enerji harcamalarına gerek yoktur. Bazıları ise doğdukları ülkenin konum ve şartlarından dolayı zirveye çıkmak için engelleri teker teker aşmak zorundadır. İşte bu isimlere en iyi örnek Didier Drogba’dır. Yaşamla ölüm mücadelesinin yarıştığı Fildişi Sahili’nde doğup zirveye çıkan ender futbolculardan biridir Drogba.
Asıl ismi Didier Yves Drogba Tebily olan yıldız futbolcu 11 Mart 1978’de Fildişi Sahili’nin başkenti Abidjan’da doğdu. Ekonomik sebeplerden dolayı Fransa’da top koşturan amcasının yanına gönderildiğinde henüz 5 yaşındaydı. Fransa’da 3 yıl kaldıktan sonra anne-baba hasretine dayanamayarak tekrar Abidjan’a dönen küçük Drogba, 1989 yılında Fildişi Sahili’ni vuran ekonomik krizden dolayı 11 yaşında tekrar Fransa’nın yolunu tuttu.
Fransa’ya döndükten sonra futbola daha sıkı sarıldı, ilk mevkisi de sağ bekti. Amcasının ‘Ne yapıyorsun bekte? Seyirci sadece forvete bakar.’ telkiniyle mevki değiştirip forvete geçti. 15 yaşında Vannes’te top koşturmaya başlayan Drogba, 19 yaşında profesyonel kariyerinin imzasına 2. ligde oynayan La Mans’a attı. Drogba, 24 yaşında 1. lig takımlarından Guingamp’la anlaşıp 35 maçta 19 gol atınca yeni durağı Marsilya oldu. Geç sayılacak bir yaşta yıldızını parlatmıştı. Hedefi olan biriydi ve zirveye çıkma konusunda kararlıydı. Güçlü fiziği ve gol yollarındaki ustalığıyla Marsilya’nın en değerli isimlerinden biri haline geldi. Takımını UEFA Kupası’nda finale kadar taşıdı. Jose Mourinho, Chelsea’nin başına geçmesiyle transfer listesinin ilk sırasına Drogba’yı yazdı. 18 milyon Euro’luk teklifi geri çeviren Marsilya, rakam 38,5 milyon Euro’ya çıkınca ‘evet’ demek zorunda kaldı.
Drogba’nın Ada 2004-05 sezonunda başladı. Roman Abramovich’in para gücü, Jose Mourinho’nun teknik bilgisi ve sahada rakiplerin korkulu rüyası olan bir forvet Didider Drogba olunca, Chelsea 50 yıl aradan sonra lig şampiyonluğuna ulaşıyordu. Chelsea’da aralıksız 8 sezon top koşturan Drogba, takımın değişmeziydi. İlerleyen yaşından dolayı sık sık sakatlanınca formasından uzak kaldı. Chelsea forması altında 3 Premier Lig şampiyonluğu, 2 gol krallığı ve 1 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan golcü oyuncu, 226 maçta forma giydi 100 defa da rakip fileleri havalandırdı.
2012’de takımına veda ederek sürpriz bir şekilde Çin’in Shanghai Shenhua takımına gitti. Drogba’nın ayrılık sinyali vermesinden dolayı transfer etmek için birçok ünlü kulüp sıraya girmesine karşılık, yıldız oyuncu ‘parayı’ tercih etti. Ancak Drogba Çin’de aradığını bulamadı. Çin liginin kalitesizliğine, 12 milyon Euro’luk yıllık ücretinde ödeme sıkıntıları eklenince Drogba yönünü yeniden batıya çevirdi. Yeni takımımın adı Galatasaray oluyordu.
2012-13 sezonu ara transfer geldiği Galatasaray’da yarım devrede Süper Lig’de çıktığı 13 maçta 5 gol, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde çıktığı 4 maçta ise 1 gol attı. Drogba, Galatasaray’ın 19. lig şampiyonluğuna ulaşması ve Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmasında önemli rol oynadı. 2013-2014 sezonuna Süper Kupa şampiyonluğuyla başlayan Galatasaray’ın, Fenerbahçe karşısında galip gelmesini sağlayan tek golü uzatma bölümünde kaydeden Drogba oluyordu. 2013-14 sezonunda ligde çıktığı 24 maçta 10 gol, Galatasaray’ın müzesine götürdüğü Türkiye Kupası’nda oynadığı 3 maçta 1 gol atarken, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde forma giydiği 8 maçta da 2 gol kaydetti. Türk futbolseverlerin büyük beğenisini kazanan Didier Drogba, sarı-kırmızılı formayla sahaya çıktığı 53 resmi karşılaşmada 20 kez fileleri havalandırırken 13 asist yaptı.
2013’te Chelsea’da II. Mourinho dönemi başlarken, Portekizli hoca eski oyuncusuna yeniden kancayı takıyordu. 2014’te Drogba’nın ikinci Chelsea dönemi başlıyordu. İlerleyen yaşına rağmen formayı kapan Drogba, 40 karşılaşmada 7 gol attığı yılı, lig ve İngiltere Lig Kupası şampiyonluğuyla tamamladı. Fildişi Sahilli oyuncu, Premier Lig’de 100 gol barajını geçen ilk Afrikalı futbolcu unvanını elde etti.
Sezon sonunda serbest kalan Drogba, kariyerinin son dönemini ABD’de geçirdi. ABD 1. Futbol Ligi’nde (MLS) mücadele eden Kanada takımlarından Montreal Impact formasıyla 2015 ve 2016 sezonlarında çıktığı 41 maçta 23 gol kaydeden Fildişi Sahilli futbolcu, son olarak transfer olduğu ABD 2. Futbol Ligi takımlarından Phoenix Rising’in, aynı zamanda ortağı da oldu. Drogba, Phoenix Rising’de ise 25 maçta 16 gole imza attı.
Didier Drogba’yı efsaneleştiren sadece oynadığı futbol ve attığı goller değildi. ‘Devşirme oyuncularla’ dünya ve Avrupa şampiyonu olan Fransa milli takımının kapısı ardına kadar kendine açılmışken, köklerini tercih ettiğini açıklayarak gönüllerde taht kurdu. Fildişi Sahili’nin adını tüm dünyaya duyuran isim olarak öne çıktı.
2006 ve 2009’da en iyi Afrikalı futbolcu seçilen ve 2013’te Golden Foot (Altın Ayak) Ödülü’ne layık görülen Drogba, spor hayatı boyunca saha içi kadar saha dışındaki örnek davranışlarıyla da iz bıraktı. Fildişi Sahilli yıldız, başta Afrika olmak üzere dünyadaki savaş, açlık, gelir adaletsizliği gibi sorunlara duyarsız kalmayarak kendisine ayrı bir yer edindi. “Afrika Aslanı” adıyla da bilinen Drogba, milli formayı 104 maçta giyip 65 gole imza attı. Fildişi Sahilleri tarihinde ilk kez 2006’da Dünya Kupası’na katılırken, başarının bir numaralı mimarı Drogba idi.
[Hasan Cücük] 10.11.2018 [TR724]
Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde? [Bülent Korucu]
Bakmayın öyle dediğime, şarkının akışını değiştirmek istemedim; yoksa oynatalı çok oldu. ‘Doktorum nerde?’ ifadesi de epey riskli aslında! KHK’lı doktorların özel hastanelerde bile çalışmasının suç kapsamına alındığı ortamda hem doktoru hem de kendimi okkanın altına atmış olabilirim.
Kalp cerrahının ameliyat yapmasını örgütsel faaliyet görüp yasaklamaya kalkan kafa, pekala hasta doktor ilişkisini de örgüt kapsamına sokabilir. Olmadı mı sanıyorsunuz, iddianame ve karar diye kaleme alınan metinlere bakın yanıldığınızı anlayın. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan bir hastanede ameliyat olmuşsanız, kül yutmaz savcılar tarafından örgüt üyeliği ile suçlanmanız bir ihbara bakıyor.
Kanun hükmünde kararname ile işten atılan doktorların özel hastanelerde çalışmasını engelleyen kanun tasarısı yapay bir kıyamet kopardı. Samimi çabalarını bütün olaylarda gördüğümüz bir kaç vekil hariç, komisyonda gürültü çıkaranları acı bir tebessümle izliyorum. Demokrasicilik oyununun bir müddet daha sürmesine ve Erdoğan diktasının gölgelenmesine hizmet ettiği için var olmalarına izin verilen muhalefetimsi partiler çok heyecanlı. ‘Komisyonda aslanlar gibi direndik’ kafiyeli türküye yeni bölümler eklemekle meşguller. Benzer onlarca hukuksuz düzenleme gibi bu da kanunlaşacak; kahraman vekillerimiz yorgunluk kahvesi yudumlarken birbirlerine ‘iyi direndik ama’ tesellisi verecek. Kavuniçi renkli dana derisi koltuklarda oturup maaş almaya devam edecekler. Sonra Erdoğan kafasındaki yeni hamle için düğmeye basacak ve bu kısır döngü Erdoğan ‘tamam’ diyene kadar devam edecek. Ardından büyük kıyamet.
Sonuç alıcı girişim ve hamleler gelmemesi hoşnutsuzluğumun sebebi; yoksa elbette hiç yoktan iyidir. İnsan yine de sormadan edemiyor: Özel ders veren ya da etüt merkezi açan öğretmenler yakalanıp tutuklanıyor. Doktorlardan ne farkları var? Geçen dönem CHP milletvekillerinden Ceyhun İrgil, kapatılan kurumlarda çalışanların sosyal güvenlik sisteminde ‘kod 36’ verilerek fişlendiğini, böylece başka işlerde de çalışamadıklarını ortaya çıkardı. Yani kapatılan X hastanesinin aşçısı herhangi bir işyerinde sigortalı olarak çalışmak istediğinde sistem alarm veriyor ve işveren kapıyı gösteriyor. Aşçıların suçu TBMM’ye temsilcilerini sokamamak mı?
Erzurum’da onlarca milyonluk bir hastane yatırımı vardı. İnsanlar kalp başta olmak üzere önemli ameliyatları büyük şehirlere gitmek zorunda kalmadan olabiliyordu. Kapısına kilit vuruldu. ‘Bir hastane nasıl bir terör eylemi içinde olabilir, kalbini açtıkları insanların içine bomba mı yerleştirdiler?’ diye kimse sormadı. Onlarca hastaneye para yatıran insanların kimsesizliğinin mahcubiyetini duyan olacak mı?
‘FETÖ’cü diye tüp bebek merkezi kapatıldı, embriyolar kayboldu. Anneler embriyolarının peşine düştü, günlerce iz sürdü. Çok şükür sahibi Ermeni çıktı da embriyoların bir kısmı kurtuldu. Tutuklanmaktan korkmayan anneler gidip müstakbel yavrularına Koç Üniversitesi Hastanesinde kavuştu. Ya diğer hastanelerde tedavisi yarım kalanlar, hayalleri yıkılanlar ve hatta bu yüzden cezaevine gönderilenler?
Bu ülkede ‘F noktası ile G noktası arasındaki doğrusal çizgi’ ifadesi yüzünden binlerce kitap toplatılıp yakıldı. Işık sokağının ismi değiştirildi. Hadi sokağı hallettiniz, ışık hızına ne diyeceksiniz? Samanyolu galaksisinin ismini değiştirmeye gücünüz yetecek mi? Zamanı durdurabilecek misiniz? Semaya bakanları örgüt üyeliğinden toplayacak, ‘hayırlı sabahlar’ diyenleri şifreli haberleşme gerekçesiyle mahkum mu edeceksiniz?
Erdoğan hata yapıyor! Sadece psikiyatrları yok etmeye çalışsa anlarım; onları hedef alması için makul sebep var denilebilir. Kalp doktoru ya da göz uzmanından ne istiyor? Ben çözemedim.
Bu arada, piyasalar kötü gidiyor ama benden bir tüyo: parası olan huni işine girsin. Yakında talep patlaması olacak…
[Bülent Korucu] 10.11.2018 [TR724]
Kalp cerrahının ameliyat yapmasını örgütsel faaliyet görüp yasaklamaya kalkan kafa, pekala hasta doktor ilişkisini de örgüt kapsamına sokabilir. Olmadı mı sanıyorsunuz, iddianame ve karar diye kaleme alınan metinlere bakın yanıldığınızı anlayın. 15 Temmuz’dan sonra kapatılan bir hastanede ameliyat olmuşsanız, kül yutmaz savcılar tarafından örgüt üyeliği ile suçlanmanız bir ihbara bakıyor.
Kanun hükmünde kararname ile işten atılan doktorların özel hastanelerde çalışmasını engelleyen kanun tasarısı yapay bir kıyamet kopardı. Samimi çabalarını bütün olaylarda gördüğümüz bir kaç vekil hariç, komisyonda gürültü çıkaranları acı bir tebessümle izliyorum. Demokrasicilik oyununun bir müddet daha sürmesine ve Erdoğan diktasının gölgelenmesine hizmet ettiği için var olmalarına izin verilen muhalefetimsi partiler çok heyecanlı. ‘Komisyonda aslanlar gibi direndik’ kafiyeli türküye yeni bölümler eklemekle meşguller. Benzer onlarca hukuksuz düzenleme gibi bu da kanunlaşacak; kahraman vekillerimiz yorgunluk kahvesi yudumlarken birbirlerine ‘iyi direndik ama’ tesellisi verecek. Kavuniçi renkli dana derisi koltuklarda oturup maaş almaya devam edecekler. Sonra Erdoğan kafasındaki yeni hamle için düğmeye basacak ve bu kısır döngü Erdoğan ‘tamam’ diyene kadar devam edecek. Ardından büyük kıyamet.
Sonuç alıcı girişim ve hamleler gelmemesi hoşnutsuzluğumun sebebi; yoksa elbette hiç yoktan iyidir. İnsan yine de sormadan edemiyor: Özel ders veren ya da etüt merkezi açan öğretmenler yakalanıp tutuklanıyor. Doktorlardan ne farkları var? Geçen dönem CHP milletvekillerinden Ceyhun İrgil, kapatılan kurumlarda çalışanların sosyal güvenlik sisteminde ‘kod 36’ verilerek fişlendiğini, böylece başka işlerde de çalışamadıklarını ortaya çıkardı. Yani kapatılan X hastanesinin aşçısı herhangi bir işyerinde sigortalı olarak çalışmak istediğinde sistem alarm veriyor ve işveren kapıyı gösteriyor. Aşçıların suçu TBMM’ye temsilcilerini sokamamak mı?
Erzurum’da onlarca milyonluk bir hastane yatırımı vardı. İnsanlar kalp başta olmak üzere önemli ameliyatları büyük şehirlere gitmek zorunda kalmadan olabiliyordu. Kapısına kilit vuruldu. ‘Bir hastane nasıl bir terör eylemi içinde olabilir, kalbini açtıkları insanların içine bomba mı yerleştirdiler?’ diye kimse sormadı. Onlarca hastaneye para yatıran insanların kimsesizliğinin mahcubiyetini duyan olacak mı?
‘FETÖ’cü diye tüp bebek merkezi kapatıldı, embriyolar kayboldu. Anneler embriyolarının peşine düştü, günlerce iz sürdü. Çok şükür sahibi Ermeni çıktı da embriyoların bir kısmı kurtuldu. Tutuklanmaktan korkmayan anneler gidip müstakbel yavrularına Koç Üniversitesi Hastanesinde kavuştu. Ya diğer hastanelerde tedavisi yarım kalanlar, hayalleri yıkılanlar ve hatta bu yüzden cezaevine gönderilenler?
Bu ülkede ‘F noktası ile G noktası arasındaki doğrusal çizgi’ ifadesi yüzünden binlerce kitap toplatılıp yakıldı. Işık sokağının ismi değiştirildi. Hadi sokağı hallettiniz, ışık hızına ne diyeceksiniz? Samanyolu galaksisinin ismini değiştirmeye gücünüz yetecek mi? Zamanı durdurabilecek misiniz? Semaya bakanları örgüt üyeliğinden toplayacak, ‘hayırlı sabahlar’ diyenleri şifreli haberleşme gerekçesiyle mahkum mu edeceksiniz?
Erdoğan hata yapıyor! Sadece psikiyatrları yok etmeye çalışsa anlarım; onları hedef alması için makul sebep var denilebilir. Kalp doktoru ya da göz uzmanından ne istiyor? Ben çözemedim.
Bu arada, piyasalar kötü gidiyor ama benden bir tüyo: parası olan huni işine girsin. Yakında talep patlaması olacak…
[Bülent Korucu] 10.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)