Seherlerden muştu var [Baran]

SEHERDE KALKAN ELLER, BOŞ GERİYE DÖNMEZLER.
RAHMET SAĞANAĞINDAN, DOLAR TAŞAR GÖNÜLLER.

SEHER SESSİZLİĞİNİ, BOZAR YAKARAN DİLLER.
BİR KUL VAR, BİR DE RABBİ, GERİSİ YABAN ELLER.

MAHLÛKAT UYANMADAN, SEHERDE AÇIK GÖZLER.
HÜŞYAR OLAN DİLLERDEN, ALLAH DA DUA BEKLER.

YOK MU YALVARAN KULLAR, KABUL OLSUN DİLEKLER.
BAĞIŞLANMA VAKTİDİR, DİRİLİN EY GÖNÜLLER!

BU DUA ŞEHRAYİNİ ALKIŞLIYOR BÜLBÜLLER.
ITRİYATA DÖNÜŞÜR, BAHÇEDE OLAN GÜLLER.

YOLA ÇIKAR NEBİLER, ARKASINDA ÜMMETLER.
YILDIZLAR YOL GÖSTERİR, NUR KESİLİR TARİKLER.

SEMADAN YERYÜZÜNE, İNER DE BEREKETLER.
MÜSTEFİD OLMAK İÇİN, HERKES SEHERİ GÖZLER.

MÜHEYMİN OLAN SEN’SİN, SANA AÇIK SİNELER.
KULLARINDAN YÜKSELEN, SADECE İNİLTİLER.

SEHERLERDE BÜYÜDÜ, TARİHTE BÜYÜYENLER.
O ANLAR KAÇIRILSA, GECE OLUR GÜNDÜZLER.

EFSUNLU O DEMLERİ, YAŞAR KALBİ DİRİLER.
KULLARIN GÖZYAŞINA ŞAHİTTİR HEP MELEKLER.

MÜBAREK VAKİT BİTTİ, YARIN YENİ SEHERLER.
HER GÜN AYNI SAATTE, AÇILIYOR YELKENLER.

AĞARMAKTADIR ŞAFAK, MÜJDE, EY DİLENENLER!
TALEPLER KABUL GÖRDÜ, OLDUNUZ SEVİNENLER.

MAZLUMA VE MAĞDURA, SEHER VERİR ÜMİTLER.
ZİRA GÜNEŞ DOĞUYOR, SİZİ BEKLER HİZMETLER.

[BÂRÂN] 12.1.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Bir kardeşlik öyküsü [Emine Eroğlu]

Bir kardeşlik öyküsü benim öyküm. Kardeşlerimin öykülerine nispeten sıradan, fakat bir “yan hikayecik” olarak onların öyküleri ile bir yerlerde birleşip bütünleşiyor.

Tarihe tanıklık etse de, tamamlanmak için zamanın hükmünü bekliyor.

***

Pek çokları gibi, bir “darbe tiyatrosu” sonrasında, manen yeniden doğmak için sayısını bilmediğimiz kadar çok ölenlerdenim ben de…

Nefretten muhabbete, esaretten hürriyete, uzaktan yakına yolculuk ettim.

Her adımına, her nefesine şükürle mukabele ettim.

Daralmıştım, genişledim.

Varımı da, yoğumu da terk ettim.

Kargadan bile aptal “Kâbil”lerin galeyanından kaçarak hicret ettim…

O Kabiller ki, koca ülkede hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamamışlardı da, bütün insani değerleri ayaklarının altına almışlığın şehvetiyle her yana saldırıyorlardı.

Aman Allah’ım! Aralarında daha dün aynı sofraya oturduklarım, rüyalarını yorduklarım, pişmanlıklarına, sadakat yeminlerine inandıklarım vardı.

Demir sopalarla zemine indirilmiş camların arasından topladım, fırlatılıp atılmış Kur’an-ı Kerim’imi, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni, Nakşî şeyhlerinin hayatını anlatan Hadâiku’l Verdiyye’yi. Genç bir ekiple birlikte nicedir planladığımız çocuk kitapları projelerini…

Annem babam, çoluk çocuğum yoktu. Ama benim yoktu. Ya olanlar… Birbirlerinden yırtılırcasına koparılıp götürülenler! Canı yakılan, kanı akıtılanlar? Bir komploya kurban edilenler?

Dayanılır gibi değildi.

Bizi himaye edebilecek herkes himayeye muhtaçtı artık.

Kendisine yönelen perakende hücumların toptan hücuma dönmesi üzerine Efendimiz’in (as) inkisar içinde, onu müşriklerin saldırılarından koruyan amcası Ebu Talib’in evine baktığı gibi bakıyorduk tarumar edilen hizmet müesseselerine.

“Bağrınızı açıp bizi koruyordunuz. Yokluğunuzu ne kadar da çabuk hissettirdiniz!” diye sesleneceğimiz hizmet abla ve abilerimiz vardı.

Artık hiçbirimiz güvende değildik.

“Allah, vekil olarak bize yeter!” demek ve iradenin hakkını vermek zamanıydı. Acele etmek gerekiyordu.

Kur’an’ın kerameti ile ikramlanmayı dileyerek tefe’ül ettim:

“Sen ve beraberinde olanlar gemiye yerleşince de ki: “Bizi o zalim toplumun elinden kurtaran Allah’a hamd ü senalar olsun! Ya Rabbî, beni güvenli ve kutlu bir yere indir. Çünkü sen konuklayanların en iyisi, en mükemmelisin. (Hayru’l münzilîn’sin)” (Mü’minûn, 28, 29).

Beni işaret eden şer parmakların, iftira dolu gazete manşetlerinin arasından sakince geçerek yürüdüm.

Beraberimdeki arkadaşımla gökyüzü gemisine yerleştiğimde, menzilime varıncaya kadar bu ayetleri tekrar edip gözyaşı döktüm. Hicret mahallim benim için “kutlu bir yer”di artık.

Ve şüphesiz Rabbim, konuklayanların en hayırlısı…

BİR BİLİNMEZE DEĞİL RABB’E YOLCULUK ETMEK

Vardığım menzilde kardeşliği buldum.

Bütün yaralanmışlıkları, incinmişlikleri hissettirmeden onaran katışıksız, bulaşıksız, dupduru bir kardeşlik ikliminde sağaldım.

Bizden önce gelenlerin kendi çektikleri sıkıntıları bize çektirmeme çabasında yok oldu tüm ihtiyaçlarım.

Bir yaralı ceylanlar, kanadı kırıklar kulübüydük. Münkesir kalplerimizi ancak birbirimize sokularak teselli edebiliyor, bir hakikatin etrafında toplanmak için kelimenin tam manasıyla can atıyorduk.

Yaparken yapıldım. Koşarken dinlendim. Anlamaya çalışırken çözüldü kalemim, dilim.

Bedir Harbi’nde Hazreti Ebû Bekir’in oğlu ile, Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın babasıyla, Hazreti Hamza’nın kardeşiyle karşı karşıya gelişinin tüm akrabalık bağlarının yeniden tanımlanması anlamına geldiğini kavradım. Safları kavmin de, kabilenin de belirlemediğini.

Yol kardeşliğinin, kan kardeşliğinden daha önemli olduğunu…

Cümle cümle geçtim Üstadımızın, müthiş bir zamanda, dehşetli düşmanlar karşısında, şiddetli baskılar altında ve salgın hastalık gibi hayatı kuşatan bid’alar arasında gayet az, zayıf ve kuvvetsiz olduğumuzu anlatan satırları üzerinden.

Gördüm ağır, büyük ve kudsî bir vazife olan vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’aniye’nin omuzumuza ihsan-ı İlahi tarafından konulduğunu.

Kendi yalnızlığımız içinde sadece kardeşlikle çoğalabildiğimizi.

O yükü taşıyacak ihlas sırrına ancak aynı çizgi üzerinde birleşmek anlamına gelen “vifak,” ve bu birliğin insan ruhunda tabiat haline gelmesi demek olan “ittifak”la bürünebileceğimizi.

Sosyal hayattaki dayanışmayı şefkatten doğan hissi kardeşlik kadar, hikmetten beslenen mantıkî kardeşliğin sağladığını öğrendim.

SUÇLAYICI DEĞİL HATIRLATICI OLMAK

Mademki Hak yolcusunun meşrebi, onun manen beslendiği menba, âb-ı hayat içtiği kaynaktır, meşrebimiz aynıysa öykülerimiz benzer olmasa da hakikatlerimiz ortaktır.

Mesleğimiz “haliliye,” meşrebimiz “hıllet”se, hepimizin yolu Hazreti İbrahim’e çıkar/çıkacaktır. Hıllet, “en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak” vasfı değil midir?

“Zamanın gürültüsü”nün kulakları sağır ettiği bir dönemde hakikat ehli için o gürültüyü bastıracak tek şey kardeşliğin fısıltıları olabilir ancak.

Üstad’ın sert kaya ve taş parçalarını “ipek gibi” yumuşacık köklerin delip geçtiğine yaptığı vurgu da biraz bu olsa gerek.

Bu yüzden kardeşliği zedeleyen her türlü davranış karşısında suçlayıcı değil, hatırlatıcı olmak zorundayız.

[Emine Eroğlu] 12.1.2018 [TR724]

Yüzbaşı Akın 15 Temmuz’u çökertmekte kararlı! (4) [Ahmet Dönmez]

Bir önceki yazıda, “Darbeyi Cemaat yaptıysa Burak Akın neden plana dahil edilmedi? Bu önemli mi? Evet, hem de çok önemli. Nedenini yarın detaylı bir şekilde yazacağım” demiştim.

Bu bölümde bu soruya cevap vermeye çalışacağım.

Şu durumda AKP tezlerini veri kabul ederek mevzua Cemaat açısından bakmış olacağız. Önce tespitler:

1- Darbeye kalkışırken Genelkurmay Başkanı yanınızda değil.

2- Kuvvet komutanları yanınızda değil.

3- Jandarma Genel Komutanı yanınızda değil.

4- Özel Kuvvetler Komutanı yanınızda değil.

5- Başarılı bir darbe için olmazsa olmaz sayılan ordu komutanları (1. Ordu, 2. Ordu, 3. Ordu ve Ege Ordu Komutanı) yanınızda değil.

6-  Ordulara bağlı kolordu komutanlıkları yanınızda değil. (Hiç birisini o gece darbe yapma saikiyle sahada görmedik. Sonradan gözaltına alınıp tutuklanmış olmaları, darbe girişimine katıldıkları anlamına gelmiyor. Kalkışmaya dahil olsun olmasın, daha önceden hazırlanan listelerde bulunan herkesi bir bir topladılar.)

***

Bu kadar dezavantajlı konumda iken darbe yapmaya kalkmak demek, can havli ile intihar saldırısı düzenlemek demektir.

Resmi tez, Cemaat’in işte tam da bu tür bir psikoloji ve bu handikaplarla bir çılgınlığa kalkıştığı yönünde. Bu görüşe göre Cemaat, güçlü olduğu personel başkanlıkları üzerine bir harekât tasarladı. Daha önceden kritik görevlere getirilmiş olan özel kalemler, emir subayları, korumalar ve yardımcıları marifetiyle bir eylem gerçekleştirecekti. Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, Özel Kuvvetler’den bir timin yardımıyla derdest edilecek ve Akıncı Üssü’ne götürülecekti. Böylece ordu ile irtibatları kesilecek, Genelkurmay Karargahı’nda bulunan ‘Cemaatçi’ subaylar da onlar adına askeri birliklere darbe, sıkıyönetim ve atama emirleri geçecek, bu sayede de ordular, TSK’nın hiyerarşi içerisinde yönetime el koyduğunu düşünerek talimatları yerine getirecekti. Gerçek anlaşılana kadar da iş işten geçmiş olacak, ardından siyasiler gözaltına alınacak ve darbe başarıya ulaştırılacaktı.

Resmi söylemin dayandığı plan, kabaca bu. Hiçbir kurmay zekanın akıl sır erdiremeyeceği, hiçbir askerin mantıklı bulmayacağı bu planı doğru kabul edelim haydi. Genelkurmay Başkanı’nın özel kalemi ve emir subayının cemaat mensubu olduğu iddialarını da doğru kabul edelim. Peki, ya diğer kuvvet komutanlarının çevresi?

İşte burada Burak Akın olayına geleceğiz. Önce kuvvetlerdeki duruma bakalım:

1- Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın derdest edilmesiyle ile ilgili o gece bir hareketlilik yok.

2- Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’la ilgili bir tek plan yapılmış, o da tamamen düğüne katılması üzerine. Bunun için ta Konya’dan bir tim görevlendiriliyor. Ünal, düğünü iptal etse o plan da suya düşecek ve Ünal gözaltına alınamayacak. Kaldı ki Ünal’ın düğünden alınıp Akıncı’ya götürülmesi ne derece ‘gözaltı’ ya da ‘derdest etme’ sayılır, o da kocaman bir muamma. Bununla ilgili daha detaylı bilgi almak isteyenler, 21 Ağustos 2017 tarihli “Abidin Ünal sarhoş muydu neşeli mi?” başlıklı yazıma göz atabilir. Milyon tane soru var.

3- Gelelim Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’a… Bizzat kendisi itiraf ettiğine göre Koruma Müdürü Yüzbaşı Burak Akın, 13 yaşından beri Cemaatin içinde. Emir subayı Yunus Can’ın da Cemaatin ‘mahrem abi’lerinden olduğu iddiası var. Bu nedenle aylarca cezaevinde yatmış bir isim.

Görüldüğü üzere yukarıdaki şablonu doğru kabul edersek, Burak Akın Cemaat için çok ama çok önemli bir konumda. Darbe için zaten son derece dezavantajlı bir konumda olan Cemaat için vazgeçilmez bir asker. Kuvvet Komutanları içerisinde sadece Salih Zeki Çolak, Burak Akın Yüzbaşı sayesinde diğerlerine göre görece kolay hedef sayılabilir.

Peki, Yüzbaşı Akın o gece ne yapıyor? Darbecilerle çarpışıyor. Bırakın Salih Zeki Çolak’ı derdest etmeyi, onu derdest edeceklere karşı canını ortaya koyarak kendini siper ediyor. İki bacağından vuruluyor. Bir kurşun başını sıyırarak bacağına isabet ediyor. O gece orada, diğer korumalardan Kıdemli Astsubay Bülent Aydın gibi şehit olmaması işten bile değil.

İyi de yukarıdaki plana göre Akın’ın tam tersi bir pozisyonda olması gerekmiyor muydu?

Pardon?

Bunun bir izahı olmalı.

***

Fotoğrafı biraz daha netleştirmek için şu hatırlatmayı da yapayım: Darbe için komuta kademesi ve ordu komutanlıklarını yanına alamamış olan Cemaat, aynı zamanda tugay komutanlıkları ve darbe sonrası görevlendirilecek sıkıyönetim komutanlarını dahi ‘ayartamamış’.

Oda TV yazarı Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel, darbeyi önceden bilmekle ve darbecileri isim isim vermekle övünen birisi. Balyoz davasında tutuklu yargılanmış askerlerden Önsel, TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede şunları söylüyor: “Şimdi, bakın, o 2013, 2014, 2015’te özellikle albaylıktan tuğgeneralliğe terfi edenler nerede biliyor musunuz? Bakın, plana bakın, hepsi Türkiye’nin, Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar tugay komutanı. Hemen hemen hepsi tugay komutanı. Hepsi kalkışmada bir şekilde hareketleniyor ama içerden, ama başka saiklerle falan duruyor, tamamı, bakın artık pek istisna bile yok.”

Önsel hem tugay komutanlarının ‘Cemaatçi’ olduğunu iddia ediyor hem de hiçbirinin alana çıkmadığını itiraf ediyor.

İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan ise TBMM Komisyonu’na verdiği ifadede, “Şimdi bu darbe sadece Ankara ve İstanbul gibi değil, tüm Türkiye’yi kapsayan bir şey. Bir sıkıyönetim komutanları listesi yayınladılar. En ufak ilimize kadar her tarafa atama yapmışlar” dedi. Öyleyse darbeciler neden sadece Ankara ve İstanbul’da harekete geçtiler? En ufak illere varıncaya kadar neden darbeye katılım olmadı? Ve buna rağmen neden hepsi tutuklandı?

… Ve nihayet, geçtiğimiz günlerde neden bu ‘sıkıyönetim komutanlarından’ 18 tanesi tahliye edildi acaba? Hem de Burak Akın ‘itirafçı’ konumuyla emniyette ifade veriyorken… Hem de “Kumpas mağduru oldukları ortaya çıktı”, “15 Temmuz’da FETÖ’cü hainlere direndikleri tespit edildi” denilerek…

O halde yazının girişindeki 6 maddeye tugay komutanları ve sözde ‘sıkıyönetim komutanlarını’ da ekleyelim.

Daha fazlası için, dileyen 6 Temmuz 2017 tarihli “Cemaat 15 Temmuz’un neresinde – 14” başlıklı yazıma da bakabilir.

Bu hatırlatmayı, bu kadar ‘yokluklar’ içerisinde Burak Akın’ın ne derece elzem, ne derece kritik, vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir profil olduğunu vurgulamak için yaptım.

***

Artık geriye iki tane şık kalıyor:

1- Aslında Cemaatin planlarına göre Yüzbaşı Akın da darbe girişiminde yer alacaktı ama o dinlemedi, plana ‘ihanet’ etti.

Peki Yüzbaşı Akın, yani her şeyi itiraf etmek üzere polise teslim olan ve etkin pişmanlıktan faydalanmak isteyen Yüzbaşı Akın, bundan bahsediyor mu? İfadesinde böyle bir bilgi var mı? Hayır, yok. Buna yakın bir şey var mı? O da yok. Hatta 15 Temmuz’la ilgili bir bilgi kırıntısı bile yok. Ne zaman planlandı, nasıl planlandı, kimler planladı, harekât planı neydi, kime ne görev verildi, hiçbiri yok.

Peki, polise ve savcılara yalan söylemiş olabilir mi?

Öyleyse neden serbest bırakıldı? Emniyette ve savcılıkta (ki sorgusuna MİT’in dahil olmadığı düşünülemez, katılmadılarsa o da bir soru işareti) bir Allah’ın kulu ona bu soruları sormadı mı? Sordularsa cevaplar nerede? Tatmin edici bir şeyler söylemeden serbest bırakılması söz konusu olabilir mi, çok rica edeceğim.

Bu durumda bu şıkkı eliyoruz.

2- O halde Cemaat, Yüzbaşı Akın’ı darbeye dahil etmedi. İşte resmi söylemleri çökerten, zurnanın zırt dediği yer de burası.

Neden?

Şu sebepler sıralanabilir:

a- Ya Burak Akın Cemaatten değil.

b- Ya darbeyi Cemaat yapmadı.

c- Ya da planlamayı yapan Cemaat abileri süzme salak. Bakın çapsız veya beceriksiz demiyorum. Çünkü bir parça bunların da olduğu kanaatindeyim. Ve bunu tartışmaya değer gördüğümü de açıkça ifade etmek isterim. Fakat bu farklı bir durum. Burak Akın’ı plana dahil etmemek, ne çapsızlıkla ne de beceriksizlikle izah edilebilecek bir şey. Bunu yapması için insanın ancak geri zekalı olması lazım.

Bu haliyle 3. şıkka en başta AKP ve yandaşlarının karşı çıkacağını düşünüyorum. Kendi söylemleri ile “tarihin gördüğü en korkunç örgütün”, en “mahrem”, en “hususi” abilerinin bu denli alık, şapşal, bön olduklarını kabul etmek en başta onların işine gelmez.

Birinci şık ise bizzat Akın’ın kendi ifadeleri ile geçerliliğini yitiriyor. En azından şu an için aksini ortaya koyabilecek bir veri yok elimizde.

Peki, ya ikinci seçenek?

Darbeyi Cemaat yapmamış olabilir mi? Bir önceki yazıda da dediğim gibi Cemaatin bir bütün ve organize olarak bu ihanete dahil olmadığı artık net. Fakat içinden bir kısım isnsanların bu kalkışmada yer aldığı da bir gerçek.

***

Öyleyse buraya son bir şık daha eklemenin zamanı. O da “15 Temmuz’un ‘tarihin gördüğü en korkunç’ kumpaslardan biri” olduğu gerçeğidir. Akla en yatkın seçenek budur.

Amiyane olacak, çok özür diliyorum ama Cemaat öyle böyle bir zoka yutmamış. Futbol tabiriyle, böylesine bir gol yiyebilmek için bu düzeyde bir takımın çok büyük zaaflar ile malul olması gerekir. Tuzağa düşmüş olmak, Cemaatin sorumluluğunu azaltmıyor.

Her fırsatta vurguluyorum, bir kez daha altını çizmeden geçemeyeceğim: Hizmet Hareketi mutlaka bununla yüzleşmek zorunda. Bu yüzleşmeyi yapmadan hiçbir şey olmamış gibi yolun devam etmesi mümkün değil.

İLGİLİSİNE NOT: İsa’ya ya da Musa’ya yaranmak için bu iş yapılmaz. En azından ben bunun için yapmıyorum. Kimseyi mutlu ya da tatmin etmek zorunda değilim. Bütün eksikleri ve hatalarıyla, sadece ve sadece kendi düşüncelerimi dile getiriyorum.

[Ahmet Dönmez] 12.1.2018 [TR724]

CHP, Gökçek’i bile başkanlarından fazla savundu [Bülent Korucu]

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın aylar öncesinden işaretini verdiği süreç işliyor. CHP’li belediye başkanlarını görevden almalar devam ediyor. Ataşehir’den sonra Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar görevden alındı. Yüzde 76,3 ile seçilen Hazinedar’ın yerine başkan bile seçildi. Yeni başkan CHP’nin adayı Tahir Doğaç oldu. HDP’li belediyelerde hem kayyım atanıyor hem de başkanlar tutuklanıyor. CHP’lilere bu yapılmadığı için kendilerini şanslı sayıp mutlu oluyorlar. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve bir iki milletvekilinin açıklaması, sosyal medya paylaşımı sonrasında hayat kaldığı yerden devam ediyor. Melih Gökçek’i kendi başkanlarından fazla savunmuşlardı.

CHP teslimiyetçilik aşamasını geçip tecavüzden zevk alma noktasına hızla ilerliyor. Görevden alınan Hazinedar, Stockholm Sendromu (celladına aşk) belirtileri gösteriyor.

Hazinedar, önce eman diledi: “Buradan Sayın Cumhurbaşkanına sesleniyorum. Sayın Cumhurbaşkanının şikayet ettiği devlet düzeni dahi onun çocuklarına yurt dışında okuma fırsatı ve imkanı verdi. Bu soruşturmalarla sadece şahsıma değil, aileme de eşime de, dünyanın en iyi üniversitelerinden kabul alma imkanı olan evladım, oğlum Yaşatan’a da yurt dışına çıkma yasağı konuldu. Hiçbir dönemde en antidemokratik darbe döneminde bile aileler bu derece mağdur edilmedi.” Erdoğan devreye girip hukuksuz yasağı kaldırınca da teşekkür etti.

Oysa Anayasa çok açık biçimde “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir” diyor. Anayasa teminatı altındaki bir hakkı geri almak için cumhurbaşkanına yalvarmayı normalleştirdiğinizde her şeye layık hale gelirsiniz. Milletvekili Enis Berberoğlu haksız yere tutuklu. Tahliye talebini değerlendirecek mahkeme heyeti bir gece önce değişiyor ve red kararı çıkıyor. Bir basın açıklamasıyla geçiştiriyorlar.

Sıradaki kurban gözüyle bakılan Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, kişisel Twitter hesabından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile beraber oldukları bir fotoğraf paylaştı. Tebessümler eşliğindeki “İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu ile birlikte Haliç Kongre Merkezi’ndeyiz” açıklaması tepki topladı. Soylu’yu yetki sahibi sanmasının tuhaflığını saymıyorum bile.

‘HUKUKEN DOĞRU AMA YADIRGADIM’

CHP’liler hukuksuzluğu öylesine kanıksamış ki doğruları yadırgar hale geldiler. Eskişehir Milletvekili Cemal Okan Yüksel, Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde eski milletvekili Hakan Şükür’ün emekli milletvekili maaşı alıp almadığını sordu. Aldığı cevaba verdiği tepki tam anlamıyla ibretlik. “Bana verilen yanıt Hakan Şükür’ün emeklilik için yaşı geldiğinde ve prim gün sayısını doldurduğunda emekli milletvekili maaşı alacağı anlamına geliyor. Hukuken doğru bir yanıt. Çünkü Hakan Şükür’ün milletvekili seçilme yeterliliğini engelleyecek herhangi bir mahkeme kararı yok. Dolayısıyla herkes için geçerli olan koşulları yerine getirdiğinde emekli milletvekili maaşı alacak. Amma velakin KHK ile ülkeyi demirpençe gibi sıkan, OHAL şartları altında her konuda bir KHK çıkararak istediği yasayı değiştiren bir hükümetin, FETÖ’cülüğüyle meşhur ve matuf [maruf demek istemiş -bk] olan Hakan Şükür ile ilgili herhangi bir düzenleyici işlem yapmamalarını yadırgıyorum” demiş. Bu mantık için söyleyecek bir şey bulamıyorum ancak bir doktora görünmesinde fayda olabilir. Tıp ilerledi pek çok hastalığın çaresi bulundu!

Hukuk, demokratik rejimlerde fren ve denge vazifesi gördüğünden hayati önemde. Biz şu anda frenleri patlamış bir otobüsle gidiyoruz. Henüz takla atmadığımız, uçurumdan yuvarlanmadığımız için yolcuların bir kısmı sorun yokmuş gibi davranıyor. Hatta frenleri söküp atan şoförle iyi geçinirlerse kendilerini kurtaracaklarını sanıyorlar. Patlayan camlar, dağılan kaporta paniklemeleri için yetmiyor.

CHP’nin psikoloji kardeş kuruluş Cumhuriyet Gazetesi’nde de var. Hala ‘FETÖ’cü savcı’ masalıyla vakit kaybediyorlar. Kafalarını kuma gömünce güvende olduklarını düşünüyorlar. Savcı Murat İnam tutuksuz yargılanıyor ve görev başında. Dosyadan sorumlu başsavcı vekili Mehmet Akif Ekinci, Erdoğan tarafından Hakimler Savcılar Kurulu’na seçildi. Dört binden fazla hakim ve savcı ihraç edildi, yaklaşık üç bin tanesi iddianame yüzü görmeden 18 aydır tutuklu. Yüzlercesi tek kişilik hücrede. Ama Cumhuriyet’e dava açan dışarıda ve görev başında. Cumhuriyetçilerin haksız yere tutuklandığında şüphe yok. Bunu anlatmak için FETÖ masallarına ihtiyaçları da yok. Hele “FETÖ’cü pilot kumpir satarken yakalandı” haberleri saçmalığı tüy dikiyor. Helalinden ekmeğini kazanmaya çalışmayı suç gibi sunarak Erdoğan’a yaranacaklarını sanıyorlar. Boş heves…

SONUÇ DEĞİŞTİRECEK HAMLELER İÇİN SON FIRSAT

CHP, ‘dur bakalım her şey bitmedi’ avuntusuyla bütün zeminleri kaybediyor. Erdoğan yeni ortağı Devlet Bahçeli’yle seçim sistemini değiştirmek için ilk adımları attı. Sandığı tamamen işlevsiz hale getirecek adımlar atılmadan eldeki son barutu kullanmak gerekiyor. İyiden iyiye süs bitkisine dönen Meclis’te oturmanın anlamı yok. Parlamento varmış, muhalefet çalışıyormuş rolü sadece Erdoğan’a yarıyor. Diktasının taşlarını döşemesi için zaman kazanıyor. HEP’lilere yapıldığı gibi başlarına basılarak polis otosuna bindirilene kadar beklemeyi düşünüyorlarsa o da yakındır.

[Bülent Korucu] 12.1.2018 [TR724]

İlnur Çevik, Ülker’i nasıl tehdit etti? [Semih Ardıç]

Murat Ülker’in dünya devi olma yolunda attığı adımlar ne hikmetse Saray ve çevresini rahatsız ediyor. Esasında yerel bir markanın dünya devleri ile aynı lige terfi etmesi teşvik edilmeli.

‘Turquality’ diye bilinen projede, Türkiye’nin markalarını dünyaya açmak maksadıyla 15 senedir yüz milyonlarca dolar teşvik dağıtıldı. Pekâlâ bu sayede şimdiye dek kaç marka çıktı? Elcevap: Sıfır. Diğer taraftan kendi vizyonu ve sermayesi ile Turquality hedeflerinin de ötesine geçen Ülker’e çelme atılıyor, faul üstüne faul yapılıyor.

DÜNYA MARKASI OLAMIYORSAN SATIN AL

Ülker’in dünya devleri United Biscuit’ten Godiva’ya kadar uzanan satın alma hamlelerine akşam yatıp sabah karar verilmedi. Bisküvi, çikolata ve şekerleme sektörlerinde ‘dünya markası olamıyorsan mümkünse bir dünya markasını satın al’ stratejisi tatbik ediliyor.

Ülker iyi ki böyle hareket ediyor. Türkiye’nin sığ sularında kayıkçı kavgalarının ortasında emek, vakit ve sermaye kaybedeceğine karşısına çıkan fırsatlardan istifade ediyor. Satın aldığı şirketlere ilaveten dünya devi markaları daha da büyütmek ve oyunu kurallarına göre geliştirmek üzere Türkiye’deki şirketlerin hisselerini İngiltere’nin başşehri Londra’da kurduğu Pladis Limited’e devrediyor.

ÜLKER’İN YENİ SAHİBİ PLADIS

Geçen hafta Ülker Bisküvi’de sermayenin yüzde 30’una tekabül eden 102,6 milyon adet hisse 2 milyar lira mukabilinde Pladis’e devredildi. O andan itibaren Murat Ülker, vatan hainliğinden para kaçırmaya kadar birbirinden ağır ve mesnetsiz ithamlara maruz kaldı.

Hangi saikle olursa olsun bir işadamı parasını dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Kurallara uyuyorsa, vergisini ödüyorsa ötesi kimseyi alakadar etmez. Sermayenin giriş ve çıkışına herhangi bir tahdit konulmadığına ve Türkiye serbest piyasa ekonomisini benimsediğine göre böyle bir tartışmanın açılması bile abes.

ERDOĞAN ‘KAPILARI TUTUN’ DEDİ

Saray’ın gözüne girebilmek için Ülker’in şahsında yurt dışına giden sermayeye yükleniyorlar. Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, “Paralarını yurt dışına çıkarmak isteyenlere müsaade edilmesin.” beyanını her ne kadar bir gün sonra ‘pardon’ diyerek geri alsa da Türkiye’de Saray ve iktidarın gözdesi olmayanların yaptığı her işe bir kulp takılabiliyor.

Vicdandan, hak ve adaletten bînasip kimseler Ülker’e ‘çamur at izi kalsın’ eldivenleri ile saldırıyor. Murat Ülker’in merhum babası Sabri ve merhum amcası Asım beylerden devraldığı mirası yiyip bitirmek yerine dünya çapında işlere teşebbüs ederek markayı büyütmeye gayret ettiğini uzun uzun anlatması bile Saray cenahını teskin etmedi.

İLNUR ÇEVİK’TEN ÜLKER’E: ASİL NADİR’İ UNUTMAYIN!

Hakaret ve iftiraların bini bir para… Memlekette haysiyet cellatlığını ne kadar teşne insan varmış.

Erdoğan’ın müşavirlerinden İlnur Çevik de ‘vurun abalıya’ korosuna dahil oldu. Yeni Birlik gazetesinde yayımlanan ‘Ülkerciler! Asil Nadir ve Polly Peck’i unutmayın’ makalesinde aba altından sopa gösterdi. Çevik, aynı makalede Ülker’in hisse devrinden memnuniyet duyduğunu ifade etse de akabinde gelen tehdit imasıyla adeta sağ gösterip sol vuruyor.

MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜ

Yıldız Holding’in izahatına ikna olmayan Çevik, “Bunların çoğu doğru sözler ama bir de Ali ve Murat Ülker beylerin madalyonun öbür yüzüne de bakmaya ihtiyaçları var.” diyor. Çevik ağzındaki baklayı da çıkarıyor: “Birincisi Amerikan, Alman, Güney Kore devleri, Japon dev şirketleri Londra’da şirket kurup hisselerini oralara devir etmiyorlar.”

Çevik’in yukarıdaki satırlarının meâli şu: Ülker onu benim külahıma anlatsın.

İlnur Çevik, Erdoğan’ın geri adım atıyormuş gibi yaptığı konuşmasında geçen ‘işadamlarını takip edin’ talimatının da sebepsiz olmadığını iddia ediyor. “Tabii ki ortada bazı iş adamlarının sermayelerini sistematik bir şekilde yurt dışına taşıdığı bir gerçek olarak önümüzde dururken insanların ‘Bunlar da ne yapıyor?’ demeleri doğal.” diyen Çevik, makalenin sonuna doğru iyiden iyiye pervasız bir üslup kullanıyor.

ÜLKER’E HEBA OLABİLİRSİNİZ İMASI

Tarz-ı hayatı ve müteşebbisliği itibarıyla Ülker ailesi ile hiçbir müşterekliği olmadığı halde Asil Nadir’in yaşadıklarını hatırlatıyor: “İkincisi ise daha önemli ve ölümcül. Sevgili Ülker ailesi 1990’da dünya gıda devi ve 20 milyar İngiliz Sterlini değerindeki Polly Peck ve Kıbrıs Türk asıllı sahibi Asil Nadir’in başına gelenleri bir hatırlasınlar. İngilizler Polly Peck’in dünya devi olmasını ve gittikçe de büyümesini hazmedemediler.

O zaman uyduruk bahanelerle Asil Nadir’i hapse atmaya kalktılar ve o da maceralı bir şekilde İngiltere’den kaçtı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sığındı. Hakan Atilla davası gibi bir dava ile onu mahkûm ettiler ve Polly Peck yağmalandı. Rahmetli Turgut Özal olayı durdurmaya çalıştı ama boşuna. Yani bu maceraya atılırken Ülker ailesi bir Asil Nadir’e danışsaydı kendileri için çok faydalı olurdu. Çünkü işin ucunda Türkiye’deki muhafazakâr kitlelerin tüketim desteği ile devleşen bir Ülker’in heba olmasını kimse istemez.”

‘HER DEVRİN ADAMI’ UNVANINI HAK EDİYOR

Son cümleye tekrar okuyorum. Saray müşaviri Çevik, Ülker’in heba olabileceğini belirtiyor. Mütehassıs onlarca kişinin hazırladığı raporlara istinaden yapılan satın alma ve hisse devri işlemlerini ise ‘macera’ olarak görüyor.

Ankara’da iktidarlar değişse de İlnur Çevik ne yapıp edip bir müşavirlik koltuğunu kapmayı, İngilizce gazetesi (Turkish Daily News) için vergi ve kredi kıyakları temin etmeyi başarır!

‘Her devrin adamı’ unvanının hakkını vermeyi bildiği için bugün de Saray’ın çaldığı düdüğe göre yazıp çiziyor. Çevik, Ülker’i evvela takdir ediyormuş gibi yapıyor ve ‘akıbetiniz Asil Nadir gibi olabilir’ iması ile makaleye nokta koyuyor.

İlnur Çevik, zahiren demokrat ve liberal görünmek, kadife eldivenle yumruk atmak ve yaldızlı cümlelerle ‘ayağını denk al’ mesajı vermek bahis mevzuu olduğunda kimsenin eline su dökemeyeceğini ispat etti.

[Semih Ardıç] 12.1.2018 [TR724]

Futbolun Evliya Çelebileri! [Hasan Cücük]

Son yıllarda futbola başladığı kulüpte bırakan oyuncuların sayısı giderek azalmaya başladı. Para aşkı forma sevdasına galip gelir oldu. Ancak öyle futbolcular var ki, değil bir kulüpte kalıcı olmak, adeta Evliya Çelebi gibi kulüpleri dolaşıyorlar. Neredeyse bir sezonda iki farklı takımın formasını giyen oyuncular var. Bu isimlerin başında Uruguaylı Sebastian Abreu geliyor. Adını pek duymadığımız Abreu’yu farklı kılan özellik, ara transferde kariyerindeki 26. takımıyla anlaşmış olması.

BİR SEZONDA 34 GOL ATSA DA…

17 Ekim 1976’da doğan Sebastian Abreu, futbola 1993’te Defensor Sporting takımında başladı. 1995’te profesyonel sözleşme imzalayan Abreu’nun Defensor Sporting dönemi sadece 1 sezon sürdü. 1996’da San Lorenzo’ya transfer olan Sebatian Abreu, kariyerinde en uzun süre bu kulüpte top koşturacaktı. Hani uzun dediysek sadece 2 yıl.

Sebatian Abreu’nun yolu 1998’de Avrupa’ya düşerken, geldiği takımın adı La Liga ekiplerinden Deportivo La Coruna’ydı. Ancak İspanyol ekibinde sadece 15 maça çıktıktan sonra kiralık gönderildi. 1998-2004 arasında Deportivo La Coruna’nın oyuncusu olmasına karşılık, 6 yılda 7 değişik takıma kiralandı. Artık her sezonu yeni bir takımda geçiren seyyah bir oyuncu hâline gelmişti. Kiralık gitmeye alışmış olacak ki, gittiği takımlarda hiç uyum sorunu yaşamıyordu. Örneğin 2002-03 sezonunda formasını giydiği Meksika’nın Cruz Azul takımında harika bir sezon geçirdi. Meksika takımıyla çıktığı 39 maçta 34 gol kaydetti. Kiralık bir oyuncu için görülmemiş bir başarıya imza atmıştı ama sezonun bitimiyle birlikte bavulunu toplayıp, yeni bir takıma yelken açacaktı.

41 YAŞINDA, 26. TAKIMLA ANLAŞTI

Sebastian Abreu, kiralık gittiği takımlarda gösterdiği iyi performansa rağmen Deportivo La Coruna teknik heyetinin gözüne bir türlü giremedi. 2004’te ülkesi Uruguay’a dönerken, yeni takımının adı Nacional oldu. Takım yeni olsa da hayatında değişen bir şey yoktu. Abreu’nun seyyahlığı bitmek bilmedi. Yıllar birbiri ardına eklenirken, Sebastian Abreu’nun forma giydiği takım sayısı da hızla artacaktı. Uruguay’da Nacional, Meksika’da Tigres, Cruz Azul, Arjantin’de River Plate, San Lorenzo, İspanya’da Deportivo La Coruna, Real Sociedad, Yunanistan’da Aris ve Brezilya’da Botafogo gibi takımlarda ter döktü, ağları sarstı.

Artık futbolda son demlerini yaşayan Sebastian Abreu, geçtiğimiz günlerde Şili ekiplerinden Audax Italiano ile anlaştı. Şili ekibi 41 yaşındaki forvetle bir yıllık sözleşme imzaladığını açıkladı. Böylece Audax Italiano, Sebastian Abreu’nun formasını giydiği 26. takım oldu. Uruguay milli formasını 1996-2012 yılları arasında 70 maçta giyen Sebastian Abreu burada da 20 gole imza attı. Uruguaylı futbolcu 2017 yılında 3 değişik takımın formasını giyerek, kırılması zor bir rekorun sahibi oldu.

REKOR İKİ İNGİLİZ FUTBOLCUDA

Sebastian Abreu, bir futbol kariyerine 26 takım sıkıştırdı ama türünün tek örneği değil. Hemen arkasında, 25 takımda top koşturmayı başaran Alman kaleci Lutz Pfannenstiel bulunuyor. Almanya, İngiltere ve Norveç’te birçok takımda görev yapan Lutz Pfannenstiel kariyeri boyunca 477 maça çıktı. Ama rekor onlarda değil! Eski İngiliz futbolcular Trevor Benjamin ve John Burridge, tam 29 farklı takım gezdi. Trever Benjamin, futbola başladığı Cambridge United formasını 5 yıl giydikten sonra bir seyyah gibi takım takım dolaştı. 1995-2012 yılları arasındaki kariyerinde tam 29 değişik takımın formasını giyip, bir rekorun sahibi oldu. John Burridge ise 1969-97 arasında 29 değişik takımın formasını giydi.

TAM 8 FARKLI ÜLKEDE TOP KOŞTURDU

Bir de farklı farklı ülkelerde top koşturarak rekor kıran oyuncular var. Futbol tarihinde 8 ülkede top koşturan tek oyuncu ise kısa süreli de olsa Galatasaray’da da izlediğimiz Portekizli Abel Xavier. İtalya, İspanya, İngiltere, Almanya, Hollanda, Türkiye, ABD ve tabi ki ülkesi Portekiz, Xavier’in top koşturduğu ligler arasında. Xavier’in vatandaşı Maniche ise ülkesi Portekiz’le birlikte İtalya, İngiltere, İspanya, Almanya ve Rusya liglerinde top koşturdu.

AVRUPA’NIN 5 BÜYÜK LİGİNİ BİLİYORLAR

Avrupa’nın en kaliteli ilk 5 liginde de oynayan sadece iki oyuncu bulunuyor. Biri Danimarkalı Cristian Poulsen diğeri Romen Florin Raducioiu.

Romanya’nın Dinamo Bükreş takımında kariyerine başlayan Florin Raducioiu, İtalya’nın Bari, Verona, Brescia, Milan formalarını giydikten sonra İspanya’da Espanyol, İngiltere’de West Ham, Almanya’da Stuttgart takımında ter döktü. Kariyerinin son yılında Fransa’nın Monaco takımına transfer olarak Avrupa’nın en kaliteli 5 liginde forma giyen ilk oyuncu olarak adını tarihe yazdırdı.

Danimarkalı Cristian Poulsen ise futbol kariyerine Holbaek takımında başladı. Ülkesinde FC Kopenhag formasını giydikten sonra Almanya’nın Schalke 04 takımına transfer oldu. Almanya’dan sonra İspanya’nın Sevilla, İtalya’nın Juventus, İngiltere’nin Liverpool, Fransa’nın Evian takımlarının formasını giyen Cristian Poulsen böylece Avrupa’nın en kaliteli 5 liginde top koşturan ikinci oyuncu oldu. Poulsen, Fransa’dan sonra Hollanda’nın Ajax takımına transfer olurken, futbola 2015’te yıldızını parlattığı FC Kopenhag’da veda etti.

[Hasan Cücük] 12.1.2018 [TR724]

Sarayoloji [Kemal Ay]

Engin Ardıç, 2007’de yazdığı Genelkurmayolog başlıklı yazıda, Soğuk Savaş’ın ilginç zümrelerinden Kremlinologları şöyle anlatır:

‘Çok genç olmayanlar hatırlayacaklardır, eskiden Amerika’da “Kremlinolog” tabir edilen uzmanlar vardı…

Bunlar genellikle Harvard mezunu, bülbül gibi Rusça bilen ve “derin Amerikan devletiyle” de gereğinden fazla içli dışlı genç adamlardı, şimdi hepsi tohuma kaçmıştır… Kimilerine gazeteci kılıfı da uydurulurdu. Sovyet yayınlarını izleyip Pravda’dan, İzvestia’dan analiz manaliz de yaparlardı ama, asıl işlerinden biri de çeşitli törenlerde, özellikle Ekim Devrimi’nin yıldönümü kutlamalarında Kızıl Meydan’da Kremlin Sarayı’nın balkonuna çıkan (hani şu Lenin mozolesinin üst kat taraçası) Politbüro üyelerine bakıp ahkâm kesmekti…

Brejnev’in yüzü mü asık? Kosigin sırıtıyor mu? Suslov birinci sekretere iki metre mi uzakta duruyor üç metre mi? Haydar Aliyev geçen seneye oranla kaçıncı sıradan kaçıncı sıraya yerleşmiş? Bayan Furtseva’nın kalçasına şaplak atan kimse var mı? Daha önceleri de tabii, Mikoyan Bulganin’e yan mı bakıyor, Malenkov Kaganoviç’le enseye tokat mı, Kirilenko Kalinin’le ne fısıldaşıyor, falan…

Bu göstergelerden, Sovyetler Birliği’nin üst yönetiminde olup biten gelişmeler hakkında sonuçlar çıkarırlar, tahminler yürütürler, yorumlar yaparlardı. Çünkü başka türlü bilgi alınamıyordu, orada her şey kaplı kapılar ardında “saray entrikası” yöntemiyle gelişiyordu…’

Kapalı rejimlerin alametifarikasıdır. Her şey adeta kutsal bir gizlilik içinde yürütülür. En uç örneklerinden birisi, Cengiz Han’ın mezarı efsanesidir. Mezarın nerede olduğunu kimse bilmesin diye, Cengiz Han’ı defneden askerlerin intihar ettikleri rivayet edilir.

Çünkü gizliliğin güçle bir ilişkisi olduğu düşünülür. Çünkü gizlenme ihtiyacını azamî ölçüde hissedenler, çoğunlukla etraflarını düşmanların sardığı paranoyasına da sahiptirler.

Şu satırlar da Yasemin Çongar’ın 2011’deki bir yazısından:

‘Esasen, dünya bu gizlilik kültürünün en uç örneklerinden birini Sovyet deneyimiyle yaşadı, gördü. Üstelik orada, sadece liderlerin değil, doğrudan halkın sağlığını ilgilendiren konularda da bilgilenme hakkı, çoğu zaman kaskatı bir devlet sırrı zırhına tosluyordu. 1986’daki Çernobil felaketini mesela, dünya Sovyet yetkililerin açıklamalarından değil, İsveç’in yaptığı radyasyon ölçümlerinden öğrendi. Kremlin’deki liderlerin kişisel bilgileri konusunda da gizlilik hep esastı. Brejnev ve Andropov’un ölümlerinden sonra ortaya çıkan gerçekler, her iki liderin sağlık durumlarının ne kadar kritik olduğunun toplumdan ve dünyadan gizlendiğini gösterdi. Hasta olduğu yönündeki haberler, “kapitalist Batı’nın kara propagandası” olarak damgalanan Brejnev sonra bir gün “pat” diye ölüverdi. Andropov’un ölümünden iki gün önce basına yapılan açıklamada da, “durumunun gayet iyi olduğu” bildirilmişti. Çernenko’nun öldüğü ise, son nefesini vermesinden yirmi saat sonra duyuruldu.’

Bu yazı, Erdoğan’ın o tarihteki ameliyatından sonra kaleme alınmıştı ve demokrasi kültürü adına önemli bir eksiklikten dem vuruyordu:

‘Bir başbakanın bir cumartesi günü sessiz sedasız ameliyata girmesi, o ameliyatla ilgili resmî açıklamanın ancak 48 saat sonra, söylentinin yayılması üzerine yapılması ve iki-üç satırla sınırlı kalması, kişisel mahremiyete saygının sınırlarını aşıp, demokratik kültürün gerektirdiği şeffaflık ve bilgilenme hakkının ihlaline giren bir şey.’

Nitekim, yine Çongar’ın deyişiyle, bir Amerikalı seçmen Beyaz Saray’da oturan liderin karaciğerindeki son gelişmeleri dâhi resmi açıklamalardan takip edebilmekteydi. Çünkü Amerikan başkanlarının son check-up raporları halkla paylaşılıyordu.

Elbette Batılı demokrasilerin de kendilerine göre bir ‘gizlilik’ kültü var. Ulusal çıkarlar adı verilen etiketlerle sağlama alınan bu kültü, Meclis ya da Senato raporlarındaki askerî ya da istihbarî bilgilerin ‘hassas’ olanlarının üzerine çekilmiş kalın siyah bantlarda görmek mümkün.

Gelgelelim, ‘mutlak şeffaflık’ mümkün mü, o da belirsiz şu an. 2010’da Afganistan ve Irak’taki ABD işgaliyle ilgili belgeler yayınlayarak adından söz ettiren Wikileaks, o günden bu yana tartışmaların odağında. Başlangıçta ‘büyük devlet sırlarının’ ifşası, demokratik bir gelişme olarak yorumlanmıştı hemen herkes tarafından.

Fakat bugün gerek Julian Assange’ın Rusya’yla yakın ilişki içinde görünmesi, gerekse bir diğer ifşacı Edward Snowden’a Rusya’nın sahip çıkması, ‘mutlak şeffaflık’ meselesinin, hiç de şeffaf olmayan ülkeler tarafından bir politik silah olarak kullanıldığı endişesi doğurdu. Nitekim Hillary Clinton’ın e-postaları üzerinden kopartılan yaygara, Clinton’dan çok daha ‘şeffaf olmayan’ birinin seçilmesine de sebep oldu.

Çünkü ‘ortalığa belgeler saçmanın’ konuya hâkim olmayan sıradan insanlar üzerinde ‘aydınlatıcı’ değil bilakis ‘manipülatif’ etkileri olduğu gözlendi. Bu yüzden Wikileaks daha sonraki ifşalarında geleneksel medya ile işbirliği yaptı. Belgeler, alanında uzman gazeteciler tarafından çerçeveye uygun şekilde ele alındığında, daha ‘doğru’ hâle geldiler. Fakat bu da bir başka tartışma. Nitekim Wikileaks’e koşulsuz güven duyanlar, işbirliği yaptığı geleneksel medyayı pek beğenmeyen kimselerdi.

İlkokuldayken ‘demokrasi’ kelimesini şu tanımla öğretmişlerdi: Halkın, kendi kendini yönetmesi. Bu, ideal durum. Gerçekten olansa, halkın ‘yönetme’ işini bir zümreye teslim etmesi. Kime teslim edeceğini ise seçimle belirliyor. Halk kendi kendini yönetmiyor belki ama kendisini yönetecekleri seçebiliyor. Bunun, kişileri aşıp sistemle ilgili hâle gelebilmesinin yoluysa, yöneticilerin şeffaflaşması ve bu yönetme işinden ‘kişisel çıkar’ elde etmemesi.

Ancak bu da pratik değil. Zira bir yerde ‘güç’ biriktiğinde, bunun cazibesinden tamamen hâli olmak mümkün görünmüyor. En ufak bir yerin idarecisi bile, bazen farkında olmadan da, gücün istismarına kapı aralayabiliyor. Amerika’da başkanlığın 8 yılla sınırlandırılması, bu yönüyle, en makul çözümlerden birisi ancak 8 yıl bile yeterince uzun bir süre.

Hele ki gizliliğin kutsandığı ve halka (yönetilenlere) makul açıklamaların bile yapılmadığı sistemlerde, birkaç yıl içinde radikal dönüşümler yapmak mümkün.

Türkiye’ye bakın sözgelimi. Hileli olduğu yönünde kuvvetli şüpheler barındıran ‘sandık’ dışında bir ‘hesap verme’ mekanizması bırakılmayan yeni rejimde, Haziran 2013’ten bugüne yaşananlar bunun önemli bir örneği.

Dün, basit görünen konularda (Erdoğan’ın sağlık durumu sözgelimi) bilgi saklanmasıyla başlayan süreç, bugün Ankara’dan bilgi alabilmek için ‘Sarayoloji’ dediğimiz bir alana ihtiyaç bırakır hâle geldi. Kulis bilgilerine ‘muhtaç’ hâlde yaşıyoruz ve Saray’ın hamleleri karşısında hayli savunmasız bir ‘sivil toplum’ mevcut.

Elbette öncesinde atılan tohumlar da var fakat çok kısa sürede yapılanlar, dünya üzerinde hiçbir rejimin buna bağışık olmadığını da gösteriyor aslına bakarsanız.

Ve bu geri dönüşsüz yolun ilk taşları da – bana sorarsanız çoğunlukla iyi niyetle başlıyor – insanları bilgilendirmeme ve işleri gizlilik içinde halletme paranoyasıyla döşeniyor. Oysa sağlıklı bir toplum, birbirinden haberdar olan insanlardan oluşur. Bilgi alma mekanizmasının bozulduğu toplumlarda, hayali düşmanlıklar üretilir ve bu da kapalı rejimlerin mazotudur.

[Kemal Ay] 12.1.2018 [TR724]

Şişkinlik deyip geçmeyin! [TR724]

Karın ağrısı ve şişkinlik sandığınız kadar masum olmayabilir. Bu durum ince bağırsakta besin maddelerinin sindiriminin ve emiliminin bozulmasına yol açan Çölyak’ın belirtisi olabilir. Buğday, arpa, çavdar gibi tahıllarda bulunan ’gluten’ proteinine karşı vücudun hassasiyet göstermesi olarak tanımlanan bu hastalık, söz konusu gıdalarla beslenen kişilerin ince bağırsaklarında immunolojik reaksiyonlar sonucu iltihaplanma oluşturur. Oluşan hasar sonrasında da hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.

Cerrahi girişimler, hamilelik, doğum yapma, bazı viral enfeksiyonlar ve şiddetli ruhi sıkıntılar hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Her yaşta ortaya çıkabilen rahatsızlık, özellikle 8-12 aylık bebeklerde ve 30-40 yaş aralığında daha sık görülüyor.

Nasıl belirti veriyor?

Genetik geçişlerin etkisine dikkat çeken uzmanlar, çocuklarda ve erişkinlerde ortaya çıkan belirtilerin farklı olduğuna işaret ediyor. Uzmanlara göre, Çölyak, çocuklarda, gelişme ve büyüme geriliği hastalığın erken bulgusu olabilir. Karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, huysuzluk, uyuklama, davranış bozuklukları görülebilir. Bulguların ortaya çıkması ve şiddetlenmesi yıllar sürebilir. Özellikle yağlı gıdaların alınmasından sonra belirginleşen ishal, karında gaz ve rahatsızlık hissi, karın ağrıları, iştahı iyi olduğu halde kilo alamama, kilo kaybı, çabuk yorulma, yorgunluk ve eklem ağrıları, depresyon, erişkin yaşta ortaya çıkan çölyak hastalığın başlıca bulgularıdır.

Ne yapmalı?

Erken dönemde teşhis edilmediğinde çölyak hastalığı ciddi problemlere yol açabiliyor. Yakınmaları olan veya ailesinde çölyak hastalığı öyküsü olanların vakit kaybetmeden gastroenteroloji uzmanına başvurmaları gerekiyor. Çölyak hastalığında tedavinin temelini glutensiz diyetin sıkı bir şekilde uygulanması oluşturuyor. Bu amaçla gluten içeren tahıl ürünleri (buğday, arpa ve çavdar) kullanılarak yapılan gıda maddelerinin kesinlikle yenmemeli.. Pirinç, mısır, patates ve soya unundan yapılmış ürünler yenilebilir. Meyve, sebze, yumurta ve et ürünlerinin yenmesinde sakınca yok. Bu hastalarda laktoz eksikliği de (laktoz intoleransı) olabildiğinden başlangıçta süt ve sütlü gıdaların alınmaması öneriliyor. Piyasada satılmakta olan ve gluten içermediği sanılan birçok üründe (salata sosları, hazır pudingler vb.) gluten bulunabiliyor. Sıkı diyet uygulayan bir çölyak hastasının günün birinde glutenle tekrar karşılaşması ciddi tablolara yol açabileceğinden bu durum özellikle önemli. Şikayetlerin tamamıyla ortadan kalkmasına rağmen bağırsak mukozasının tamam olarak iyileşmesi bazen 2 yıl kadar sürebilse de bağırsak mukozasındaki iyileşme genellikle 3-6 ay içinde gerçekleşiyor. Tedavi edilmeyen vakalarda uzun dönemde (20-30 yıl) ince bağırsak adenokanseri ve lenfoma çıkabilir. Bu hastalarda sıkı diyet ile kansere dönüşüm engellenebiliyor.

[TR724] 12.1.2018

Hesap verebilirlik ve tevekkül [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

İslam itikadında kadere bakışta 3 ayrı ana görüş olduğunu biliyoruz. Cebriye, Mutezile ve müstakim yol olarak düşündüğümüz Ehli Sünnet yolu. Bu üç itikadi mezhebin çıkış noktası kul ve fiilleri arasındaki ilişkiyle açıklanır. Cebriye ifrat bir yaklaşımla kulun ihtiyarını, tercih yeteneğini bir kenara bırakarak insanı hadiseler karşısında eylemsiz, bütünüyle edilgen ve iradesiz olarak görür. İnsanın Külli İrade karşısında rüzgârın önünde istemsizce sürüklenen bir yaprak misali, cebren bir tarafa gittiğini düşünür. Mutezile ise bunun tefritini ortaya koyarak kulun kendi fiilinin yaratıcısı olduğu iddia eder.

Ehli Sünnet itikadı her şeye hükmeden, yaratan Külli İrade yanında insana verilen ve sorumluluğuna gerekçe yapılan cüz’i iradeyi yok saymaz. İnsanın ihtiyarını, tercih etme kabiliyetini inkâr etmez. “Kul irade eder, Allah yaratır”; bu irade nedeniyle insanın dünyada ve ahirette sorumluluğu olur. Suç işlediğinde bu iradeye ve iradeden kaynaklanan eyleme göre cezalandırılır. Ahirette de dünyadaki tercihlerinden, fiillerinden dolayı yargılanır. Bu nedenle dikkat edebileceği, tedbir alabileceği, engelleyebileceği halde yaşadığı olumsuzluklar, suçlar, günahlar nedeniyle sorumlu tutulur. Zilzal Suresi’nde “Her kim zerre miktar hayır işlerse karşılığını, her kim zerre miktar şer işlerse cezasını görecektir” deniyor. İslam itikadına göre çaba sarf etmeden, çalışmadan bir şey elde etmek mümkün değildir. Ayette “İnsan için sayinin, çabasının dışında bir şey yoktur” (Necm:39) denilerek eylemsiz ve teslimiyetçi bir yaklaşımla beklemek tasvip edilmemiştir. Çalışmak, rızık için koşturmak, hayatını korumak ve idame ettirmek için bir şeyler yapmak kutsal sayılmış ve ibadet kabul edilmiştir.

Hayrı, iyiyi, güzeli, doğruyu bulmak ve şerden uzak durmak, olumsuzdan kaçınmak, zararlı olandan korunmak için Allah aklı kullanmayı, tefekkür etmeyi, düşünmeyi emreder. “Akl etmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?”, “Tefekkür etmez misiniz?” şeklindeki düşünmeye, sorgulamaya, araştırmaya sevk eden pek çok ayet vardır. Hazreti Peygamber önce tedbir almayı sonra tevekkül etmeyi tavsiye etmiştir. Yanına gelen bir bedeviye devesini nereye koyduğunu sormuş, bedevi: “deveyi Allaha emanet ettim” deyince Allah Resulü: “Evvela deveni sağlam kazığa bağla, daha sonra Allah-u Tealâ’ya emanet et!” buyurmuştur.

***

İslami kaynaklar tedbiri tevekkülden önce emrederken bu kaynaklara uyduğu, inandığı iddiasındaki Müslümanlar genellikle tevekkülü tedbirin önüne koyarlar. Bildiğimiz İslami/Dini grupların tamamında teslimiyet, tevekkül, sorgulamama yüceltilir. Sorgulayanlar, olumsuz ihtimalleri gündeme taşıyanlar, yanlış giden şeylere vurgu yapanlar genellikle dikkate alınmaz; çoğu zaman dışlanır, olumsuzlanır.  Sonuçları bireysel olan konularda insanlar her şeyi bütün inceliğiyle düşünür, zarar görmemek için her ihtimali dikkate alır. Ama kamusal ve kolektif konularda denge-denetim sistemi yoksa, sorumluluk taşıyanlar bireysel işlerde gösterdiği titizliği göstermez. Genellikle ihtimaller, olumsuzluklar dikkate alınmaz. Tedbirlere yeterince itibar edilmez. Vak’a yaşandıktan sonra ise her şey Kadere havale edilip “tevekkül” bahsine sokularak kapatılır. Bireysel, kolektif tüm sorumluluklar örtbas edilir. Sorumlu arama, yanlışa sebep olan faktörleri araştırma “fitne”, “kaderi tenkit”, “uhuvveti zedeleme” olarak sunulur. Oysa araştırılmayan, ilgililerinden hesap sorulmayan, kimsenin fatura ödemediği ihmaller, hatalar tekrar eder. Tarih birileri için tekerrür eder durur. Problemlerin çözümleriyle ilgili ilerleme kat edilmez, Müslümanların başı benzer konularla sürekli belaya girer.

Müslüman toplumlarda ve İslami gruplarda kendisine hesap sorulması gerekenler, sorumlular, “işin fıtratında var”, “Allah’ın takdiri” diyerek hataların, ihmallerin sorgulanmasını engellemeye çalışır.  Hatalara sebep olanlar “zamanı değil!”, “düşmana koz vermeyelim” “ümitleri kırar”, “motivasyonu bozar” gibi makul(!) gerekçeler geliştirerek kendilerini koruma altına alırlar. Bu yaklaşım nedeniyle ihmaller, yanlışlar sahipsiz kalır. Ancak bu durum Kur’an’ın, İslam’ın sorumluluk anlayışına uygun değildir. “Kimseye bir başkasının suçu/yükü yüklenemez” (İsra 15) ayetine ve suçun şahsiliği ilkesine aykırıdır. Muhatabı, sorumlusu bulunmayan suçların bedeli/vebali kolektif yapıya kalır. Bireysel hesap sorma, hesap verme olmadığı için de hatalar tekrar etmeye, sorumluluk yüklenenler yanlış yapmaktan korkmamaya başlar.

***

Son zamanlarda çokça duyuyoruz; cemaatlerde, tarikatlarda ve onların kurumlarında tecavüz, iğfal, zimmet gibi suçlardan suiistimale, istismara, ihmale kadar pek çok problem yaşanıyor. İnsanın olduğu ortamda hatanın olması normaldir. Ancak dini gruplarda bu hatalarla yüzleşmek, sorumluları cezalandırmak yerine örtbas etme, yok sayma tercih ediliyor. Kimseyi kurban etmeme, tabanda infial oluşturmama gibi gerekçelerle cemaat ya da tarikat yapılarında:

  • Hata yapanlar, suç işleyenler cezasız kalıyor, yeni suçlara davetiye çıkarılıyor.
  • Bazı bireyler günah işliyor, ahlaksızlık yapıyor; konu örtbas edildiği için suçlama bütün bir cemaate/tarikata yapışıyor.
  • İç denetim mekanizmaları çalışmadığı, dış denetim mekanizmaları siyasi yollarla etkisiz hale getirildiği için bu yapılarda ödemler, cerahatler birikiyor.
  • İnsanların güvenini ve imkanlarını istismar eden kişiler cemaat/tarikat yapılarında kolayca barınabiliyor.
  • Bu hadiseleri gören Müminlerde sadece tarikata değil, dine güven de sarsılıyor, itikadî problemler yaşıyorlar.
  • Kimlik ve kişilik oluşumu safhasındaki gençler bu tür vakaları görünce dinden, inançtan ve tarikatlardan soğuyorlar ve “dindar” olmanın iyi bir şey olmadığı kanaatine varıyorlar.
  • Cemaatlerin, tasavvuf ekollerinin yaptığı hayırlı işlere cibilli düşmanlık besleyenler husumetlerine gerekçe yapacakları ve kullanacakları malzemeler elde ediyorlar.
  • Günü kurtarmak, güya itibarı korumak için yapılan bu türden örtbaslar şeffaf sağlıklı yapılar kurulmasının önüne geçiyor.

Bir yerde suç varsa cezası olması gerekir. Bir yerde hata varsa hesap sorulacak birileri olması gerekir. Bunun en çok da güven-inanç esasına göre yürüyen cemaatlerde, tarikatlarda, dini gruplarda olması beklenir. Tam da insanların güvenini sürdürmek, inancını diri tutmak ve o manevi yapıyı korumak için ahlaksızlıklar, istismarlar sorgulanmalı, hata yapanların üzerine gidilmeli. Yanlışlıklar olduğunda daha duyarlı olunmalı, uyanık davranılmalı. Ta ki geniş bir kesimin hukukuna tecavüz edilmesin, insanların itikadı sarsılmasın. Manevi değerlere güvende erozyon oluşmasın!

Maalesef tevekkül ve teslimiyet kavramları suiistimal ediliyor. Kader anlayışı hesap vermemek için yanlış yorumlanıyor.

Baştan sorgulamak, araştırmak, tedbir almak, olumsuzlukları gözetmek Müslümancadır, İslamidir. Tedbire rağmen olursa ona tevekkül edilir. Ama “tevekkül” diyerek bireyleri örtbas etmek, sorumlu aramayarak faturayı umuma yıkmak İslami değildir, ahlaki de değildir.

Ayetlerden haberleri yok ama aklettikleri, olumsuzlukları düşündükleri, tedbir aldıkları için Japonya’da devasa depremler oluyor fakat büyük yıkımlar olmuyor. İngiltere’de habire yağmur yağıyor ama yıkıcı heyelan, ölümlü sel olmuyor. Avrupa’da, Amerika’da bizden katbekat yol ve araba var ama bize benzer katliam gibi kazalar olmuyor. Çünkü onlar 10 kişilik dolmuşa 25 kişi bindirmiyor. Yakaladıklarında sorumluyu buluyor ve canını yakıyorlar. Trafik kurallarına bizim farzlara riayet ettiğimizden daha titiz riayet ediyorlar. Geçmişte yaşayıp tecrübe ettikleri hataları tekrarlamamak için önlem alıyor, onları tekrar etmiyorlar.

Tevekkül problemleri yok saymaya ve sonrası için tedbirler almaya engel olmamalı. Her şeye Pollyanna’cı yaklaşma, olaylara gerçeklikten koparan bir teslimiyet içinde bakma bazı insanları çizgide tutmaya yarasa da sorgulayan, düşünen insanların umudunu, güvenini yitirmesine neden olur.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 12.1.2018 [TR724]

Üstadın talebeleri nasıl namaz kılardı? [Cemil Tokpınar]

Üstad Hazretlerinin nasıl namaz kıldığını, evrad ve dualarını geçen haftaki yazımızda özetlemiştik. Bu haftaki yazımızda da ondan ders alan Nur Talebelerinin namaz ve ubudiyetlerini işleyecek, bilhassa namaz için zaman, mekân ve engel tanımayan tavizsiz uygulamalarından örnekler vereceğiz. İnşallah bu uygulamalar bizlere de güzel bir misal olur.

Sıddık Dursun anlatıyor:

Mehmed Feyzi Ağabey ve Mustafa Acet Ağabey’den dinledim.

Afyon Mahkemesinde, duruşma esnasında Üstad Hazretleri:

‘Benim namaz kılmam gerekiyor, namaz vakti oldu!’ dedi. Başkan:

‘Said Efendi, burası mahkemedir. Mahkemede namaz kılınmaz!’ deyince, Üstad cübbesinin altından seccadesini çıkartarak yere serdi ve:

‘Bizim, namazın hukukunu müdafaa etmekten başka bir meselemiz yoktur’ dedi.

“Üstad bizlere döndü. ‘Bunlar da ihlaslı kimselerdir, bunların da namaz kılması gerekir’ dedi. Fakat biz maalesef odun gibi orada çakılmış, yerlerimizde oturuyorduk. Ve ‘Allahu ekber’ diyerek namaza durdu.” (İhsan Atasoy, Mehmed Feyzi, s. 320)

Ankara’dan Mersin’e nakledilirken kılınan kelepçeli namaz

1966’da Mersin davası Ankara’da görülmeye başlar. Her duruşma günü Anafartalar Caddesi trafiğe tıkanır. Bunun üzerine hâkimler, emniyet mülahazasıyla davanın Mersin’e nakline karar verirler.

Bir çavuş ve süngülü iki jandarma eri nezaretinde, Nur talebeleri ikişerli olarak kelepçelenirler. Kelepçeleme işlemi bitince çavuş, muzaffer bir kumandan edasıyla anahtarı cebine koyar, “Bu anahtar Mersin’de bu cepten çıkar!” der. Maznunlar baştan bunun ne anlama geldiğini anlamazlar. Ancak yolda tuvalet ve abdest alma ihtiyacı belirince ne demek istediği anlaşılır. Çünkü çavuş, tuvalet ve abdest için kelepçelerin çözülmesine izin vermez. Ne kadar rica etseler de kabul etmez.

Kendilerini götürecek otobüsün gelmesini beklemek üzere Ankara terminaline biraz erkenden götürülürler. Bir müddet sonra yolcular gelmeye başlar. Herkes yan gözlerle kendilerine bakar. Bir ara terminalin kapısından dekolte kıyafetli bir bayan içeri girer. O sırada akşam namazı vakti girmiştir. Said Özdemir’in abdest alması için çavuştan izin istenir. Çavuş oralı bile olmaz. Tekrar hatırlattıklarında “Olmaz!” der.

Tartışma başlar.

“Bu hâlde tuvalete nasıl gireceğiz?”

“Nasıl girerseniz girin, beni ilgilendirmez!”

Ne söyleseler çavuş kelepçeleri açmaz. Mecburen tuvalete ikişer olarak girmek zorunda kalırlar. Birisi sol kolunu ileri uzatır, diğeri sağ kolunu geriye iter, böylece aralarında biraz mesafe oluşur. Tuvalet ihtiyacı güçlükle görülür. Kelepçeli iken abdest almak da kolay değildir. Eller kaldırılıp indirilirken kelepçe bileklerini incitir, ama kimse ses çıkarmaz.

Terminalin köşesinde seccadelerini yere serip akşam namazına dururlar. Said Özdemir’in kelepçeli iken imam olması da oldukça zor olur. Nihayet tekbir alıp namaza durunca terminaldeki uğultu kesilir. Herkes huşû içinde onlara kulak verir. Bu esnada onların bu halini görüp heyecana gelen ve terminali birbirine katan bir kadın çığlığı duyulur:

“Alçaklar, zalimler, Müslümana bu kadar zulüm olur mu? Siz insan değil misiniz, sizde vicdan yok mu? Burası Komünist Rusya mı?”

Sonradan tepki gösteren kadının az önce terminale giren açık giyimli bayan olduğu öğrenilir. O kadar insan arasından sadece onun tepki göstermesi, insanların şekline bakarak hüküm vermenin doğru olmayacağını onlara bir kere daha ispat eder. (İhsan Atasoy, Mustafa Sungur, 223-224)

Ali Çakmak Ağabey Anlatıyor:

1971 Muhtırasından sonra Bursa’da bir cumartesi gecesi kimimizi evinden, kimimizi camiden, kimimizi dükkânından toplayarak nezarete aldılar. Pazar günü mahkemeye sevk ettiler.

Bursa Ceza Evine konulduk. Savcı, “Siz siyasî suçlusunuz, sizi ayrı ayrı koğuşlara koyacağız.” dedi. Bizim de canımıza minnet. Böylece her birimiz ayrı kişilere iman ve Kur’an hakikatlerini öğretme imkânına kavuşacaktık. O zaman, bir koğuş tamamen komünistlerle doluydu. Kitap başına 50 lira alıp, ideolojik kitapları okutuyorlardı. Biz de onlara karşı kitapları bedava okutmaya başladık! Tüm koğuşlarda hummalı bir hizmetle pek çok kimse Kur’an okuyup namaza başladı. Komünistler, “Bunlar, 20 kişi girdi, 200 kişi oldular!” diye bizi şikâyet ettiler.

Yine o günlerde Bakırköy’de bir gasp hadisesi olmuştu. Gaspçıları da bizim koğuşa vermişlerdi. Onlarla da alâkadar olduk. Kur’an öğrenip namaza başladılar. Yirmi beş kişilik koğuşta 22 kişi namaz kılıyordu. Hiç mahkeme olmadan, burada da anne karnında bekleme süremiz olan dokuz ayı tamamladık.

Şimdi de nur talebelerinden numune olarak bazı ağabeylerin namazlarını ele alacağız ve onların namaz kılışlarını gören kimselerin beyanlarını arz edeceğiz.

HÜSREV ALTINBAŞAK

Fethullah Gülen Hocaefendi Anlatıyor:
“Asr-ı Saadet’te yani ‘İlk Diriliş’te nasıl Resûlullah’ın etrafında hâlelenen gençler varsa, ahir zamanda ‘İkinci Diriliş’te de Hz. Pir’in etrafında hâlelenen gençler var: Zübeyir, Sungur, Bayram, Ceylan ve Tahiri gibi önemli isimler.

“Bizim daire içinde çok dikkatli namaz kılan arkadaşlarımız var. Benim büyüklerden gördüğüm Tahirî Ağabey, Sungur Ağabey, rahmetli Cahid Erdoğan… Size deseler iki tane namaz kılan gösterin? Dersiniz, eskiden Hüsrev Efendi varmış, şimdi de Sungur Ağabey var. Millet kendini namaz kılıyor zanneder. (Mustafa Sungur, İhsan Atasoy, s. 214)

Mustafa Sungur Ağabey Anlatıyor:

Hüsrev Ağabeyin namaz kılması muhteşemdi. Kılarken iki büklüm oluyor, Fatiha’yı ve diğer sureleri tane tane ve yürekten okuyordu. Bir keresinde namaz kılarken dışarıdan gelen gürültüler huşuunu engellemişti. Birkaç kez namaza durdu, tekrar bozdu. En sonunda gaz ocağını yaktı ve onun çıkardığı ses, dışarıdan gelen gürültüyü bastırdığı için huzurla namazını kıldı.

Ali Tunç Ağabey Anlatıyor:

Üstadın vefatından sonra dedemle beraber Hüsrev Ağabeyin ziyaretine gitmiştik. Öğle, ikindi ve akşam namazlarını arkasında kıldım. O güne kadar pek çok âlimler, veliler görmüş, arkasında namaz kılmıştım. Hatta pek çok nur talebesi ağabeyin arkasında da namaz kıldım. Fakat Hüsrev Ağabeyin arkasında kıldığım namazda okuduğu Fatiha, zamm-ı sure ve o namazdan aldığım heybet ve lezzeti hiçbirinden almadım.

TAHİRÎ MUTLU

Abdullah Yeğin Ağabey anlatıyor:

Tahiri Ağabey’in en çok dikkatimi çeken yönü, Risale-i Nur’dan başka hiçbir şeye fazla kıymet vermemesiydi. Ya yazardı, ya okurdu, ya da namaz kılardı. Ağır başlı, acele etmez, çok tadil-i erkânla namaz kılardı. Herkesi imamete geçirmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 153-154)

Mehmed Emin Birinci Ağabey anlatıyor:

“Tahiri Ağabey” denince ilk akla gelen şey, takvadır, namazdır, dua ve ezkârdır. Mesela sarıksız cübbesiz hiç namaz kıldığı vaki değil. Üstad’dan kalan seccadesi üzerinde namazdan beş dakika önce hazır olur ve ezanı beklerdi. Yine Üstad’dan kalan maşlah (cübbe) ile namaza durur, tadil-i erkânla kılardı. Hayatında en öncelikli şey, namazdı. Yatsıyı kılar, vitri kılmaz, yatardı. Çünkü vitir, gece namazıdır. Kalktığında önce vitirle başlar, teheccüt kılar, sonra da evrad ve ezkârla sabahlardı.

Üstad onun için, “Gerçi velidir” der. Katiyen öyledir. Ama hiç kendini belli etmezdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 158)

Mustafa Türkmenoğlu anlatıyor:

Rahmetli Tahiri Ağabey, namazı vaktin evvelinde kılardı, vakti hiç geçirmezdi ve tadil-i erkâna çok riayet ederdi. Hatta Ramazan’da bir kere rastlamıştık. Bir teravih iki saat sürmüştü… Bir gün ben pencereden dışarıya bakıyorum. Dairemiz yerle birdi. Birileri geçiyordu. Bana bir kızdı, “Bakma!” dedi. Takvası kuvvetliydi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 161)

Rüştü Tafral anlatıyor:

Teheccüt namazını ve evradını bir düstur hâlinde ifa ettiğine yakından şahidiz. Bir kere teheccüt vakti bir hususu sormak için odasına girdim. Minderinde kıbleye doğru oturmuş, elindeki Hizbü’l-Hakaik’ı tarif edemeyeceğim bir hazin ve latif sesle okuyor, gözlerinden damlalar akıyordu. Ve simasında bir nuraniyet vardı. Bana baktı, tebessüm etti.

Ben, “Peki, sonra konuşuruz” manasında el işaretiyle rahatsız etmeden dışarı çıktım. Sonra bana bu zikirlerin manevi halavetinden bahsetti.

Tahiri Ağabey bu teheccüt ve evradından sonra sabah namazını kıldırır, tesbihattan sonra da sabah dersini başlatırdı. Sırayla herkes okur, böylece kuşluk zamanına girilirdi. (İhsan Atasoy, Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahirî Mutlu, s. 184)

Mustafa Ekmekçi Anlatıyor:

Üstad’ın vefatından sonra bir müddet Atabey’de hizmetine devam etti. Hatta bir defa kendisi anlatmıştı. Yoğun çalıştığı bir Ramazan günü iftarı yapmış, üzerine bir yorgunluk çökmüş, teravihi çok zor kılabilmiş. Bundan sonra kendi kendine “İftarı teravihten sonra yapacağım” diye söz vermiş.

Bu kararından 40 sene sonra, hâlâ iftarı teravihten sonra yapardı. Yalnız iftarda bir fincan kahve yaptırır, tortusu oturunca suyunu içer, iftarını onunla açardı. Ta yaz aylarında saat dokuza kadar iftarın uzadığı zamanlarda bile bu âdetini terk etmedi. Evinde sabah namazına dinç uyanabilmek için de tahta üzerinde yattığını biliyorum. (age., s. 190)

Tahiri Ağabey İstanbul’a geldiğinde Vefa’daki yerde Risale-i Nurları birlikte teksir yaptık. Bazen istişare toplantıları için Süleymaniye’de Zübeyir Ağabey’in yanına gidip gelirdi. Gece diyelim 11.30-12.00’de gelir, yatar, “Beni 1.30’da kaldırın” derdi. Çünkü sabaha kadar namaz kılıp, Büyük Cevşen’in hepsini bitirirdi. Arkasından tıpkı Üstad gibi uzun bir dua listesi vardı, baştan sona oradaki isimleri zikrederdi. Her gece bu böyle. Onun için, bize kendini kaldırmamız için saat verirdi.

Yine bir gece Halil Yürür ve Tahiri Ağabey’le birlikteydik. Tahiri Ağabey akşama kadar çalışmış, yatsıyı kılıp yatmıştı. Yine kendisini kaldırmamızı tembihlemişti. Fakat çok yorgundu. Vakit gelince başucuna vardık, bir-iki seslendik. Uyanmayınca Halil, “Bırakalım uyusun, çok yorgundur, bir buçuk saat uyku mu olur” dedi.

Tahiri Ağabey, sabah ezan okunurken kalktı. Teheccüt vakti bitmiş, imsak geçmiş, hâliyle o gece okuyacaklarını okuyamamıştı. O boğuk ve gür sesiyle:

“Haliiiiiil!” diye bir bağırdı ki, ödümüz koptu. Halil telaşla:

“Hayrola, ne var ağabey?” diye koştu.

“Hani beni uyandıracaktın?” dedi. Halil de:

“Ağabey, kıyamadık, çok yorgundun” deyince, hâlâ kulaklarımda çınlayan sözü şu olmuştu:

“Halil Ağa, Halil Ağa! Unutma ki bu gece gitti, bir daha geri gelmeyecek.”

Bazen istişare için, Zübeyir Ağabey’in daveti üzerine Süleymaniye’ye giderdi. O zaman onu götürecek bir tane araba bile yoktu. Yürüyerek gider, gelirdi. (a.g.e., s. 191-192)

Kemal Görür (şoförlüğünü yapmış)

Onun ayrı hususiyetleri vardı. Bana göre en mühim hususiyeti, yolda giderken namaz vakti girer girmez, nerede olursak olalım, hemen arabayı durdurup namaz kılmasıydı. Kış yaz bu böyleydi. Âdeta o, namaz için yaşardı. (age, s. 285)

Her biri birer namaz kahramanı olan Üstad Hazretlerinin yakın talebelerinin namazdaki hallerini anlatmaya gelecek hafta devam edeceğiz inşallah.

[Cemil Tokpınar] 12.1.2018 [TR724]