İsteme duygusunu insana veren Sen’sin.
Hâlisane yalvaran kulu boş çevirmezsin.
Dillerden döküleni, kalptekini bilensin.
Kim ne isteyecekse dergâhından dilensin.
Hazinelerin sonsuz, Zatında pek yücesin.
Bizler gibi ‘’kimsesiz’’ olanlara Kimse’sin.
Nâdân olan anlamaz, dilden anlayan Sen’sin.
Ne dertli kulların var!, derde derman verensin.
Bunca zulmü irtikâp edenleri bilirsin.
Buna rağmen Ya Rabbi,‘’Sen ne kadar Halîm’sin’’.
Kullarınca malümdur, zalimi hiç sevmezsin.
Vurunca zalimlere , yerlerle bir edersin.
Bu fedakâr ruhlara hizmeti sevdirensin.
Muzdarrın duasına cevap verecek Sen’sin.
İniltiler duyulur, alınan her nefesin.
Yusuf’ların zindanda, Sen tek sahiplerisin.
Gece-gündüz onların, dillerinde tesbihsin.
Boyun eğmez gaddara, hatta başı kesilsin.
Sabır ve metanetle, ölüp-ölüp dirilsin
Dâvâ şuuru budur, âlemlerce bilinsin.
Hiç şikâyet etmeden, nefsini dizginlesin.
Yâra da ağyâra da, asla için dökmesin.
Bu asırda Bilâl’ler-Sümeyye’ler bilinsin.
Kucak açan diyarlar, hicretle şereflensin.
İnsanlığın tarihi zalimden nefret etsin.
Hizmete yapılanı, mazlumlar göğüslesin.
Zalime ses etmeyen ‘’Ben insanım’’ demesin.
İşte yeni Kerbelâ, duymayanlar işitsin.
Bir dua kervanı ki, melekler de imrensin.
Dünyanın her yerinden aynı nâğme dillensin.
En muzdarip gönülden, göz yaşları silinsin.
‘An karîbuzzamanda zalimler de devrilsin.
Dillerde ‘’Tevhidnâme’’ kalpler O’nu izlesin.
İmtihan sonlanınca, taraflar belirlensin.
‘’Yapacak çok işimiz’’ var diyen beri gelsin.
Elmas-kömür ayrıldı, sâf olan safa girsin.
Bu süreçte ölene Allah’ım rahmet etsin.
Mahbus olan canlara Rabbim sabırlar versin.
Günahsız yavrulara merhamet lütfeylesin.
Rıza ufkunda Firdevs, Cemal’ini göstersin.
[Baran] 22.6.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com
Salih Hocam [Ercümend Perver]
İnsanların gölgesinden korkar olduğu bir devri idrak ederken, hele; yaratanın bütün insanların kalbine yerleştirdiği, aslında her hatasında gonk vurup taşıdığı kalbi rahatsız eden vicdanının sesini bastırıp, inanmadıklarını dillendiren insanların arasında anlayan bir gönlü bulmanın ne kadar zor olduğunu tahmin ediyorsunuzdur.
Haksızlık karşısında avazı çıktığı kadar haykıran vicdan, bir noktadan sonra kısılan sesiyle onu taşıyan tarafından duyulmaz olur. Zira zulüm öyle bir kerteye gelir ki kişi esfel-i sâfilînin çukurunda debelendikçe debelenir.
Yaptığı zulümlerin yanına kalmayacağını çok iyi bilir ama artık tek tekerlekli bisiklete binen, ayakları da pedala sıkı sıkı bağlanmış sirk köçeği gibi, düşmemesi için sürekli pedal çevirmek zorundadır. O da bilir ki durduğu anda ayakları pedala bağlı olduğu için devrilmesi mukadderdir. İşte o gün başlarda gezerken ayaklar altında kalacağının idrakindedir. İşte bu yüzden enerjisi bitene kadar hatta tekeri patlasa bile jantın üzerinde pedal çevirmeye devam edecek, sonda patlayan lastiklerle önce yalpa yapıp sonra da duvara toslayarak içinde akla ve mantığa dair bir şey bulunmayan hasetin felç ettiği beynini dağıtacaktır.
Şimdi etraftaki kalabalıkların “İyi gidiyorsun ağam” tezahüratları arasında kendisini bekleyen akıbetten habersiz yokuş aşağı pedal bile çevirmeden son sürat gidiyor.
Geçenlerde “Fil süresini” yorumlayan bir arkadaş, Kâbe'yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin neden taa Sana’dan Mekke'ye gelene kadar hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadan gelişini Kâbe’nin yanında, tam da hücum esnasında "Ebabil kuşlarınca” helak edilmesini verilen mühlete izah etmişti. İyiye-kötüye, güzele-çirkine sebepler yaratan Rabbimiz, (kulun hakkı olmamasına rağmen) mahkeme-i kübrada hiç kimseye itiraz hakkı bırakmamıştır.
Bağlı bulunduğu bahçenin duvarına kadar olan ipinin ölçüsünü bilmeyen köpek, bahçe duvarının yıkılmasıyla dışardakilere son sürat saldırır. Saldırır ama ancak tasmanın boynuna oturduğunda anlar ipinin aslında ne kadar kısa olduğunu.
Başta da söylediğim gibi, aklın ve mantığın iflasıyla “Delidir ne yapsa yeridir” darb-meseliyle tarif edebileceğimiz, bir delinin peşinde teneke çalan sürülerin çıkardığı gürültüden korkan yığınlar, aslında; gidilen yolun yol olamadığını bildikleri halde bu etrafını ciddi şekilde rahatsız eden güruhu kimsenin uyarmaya cesareti kalmamıştır. Cami duvarının kirletilmesi, vicdanın susturularak zalime destek olunması ve mazluma sahip çıkılmamasından dolayı arzın ve semânın nefretini celb eden cürümlerinden bu güruhun ve elebaşlarının elbette akıbetleri çok hazin olacaktır.
Ayladır hapsedilen, süreç başlamadan evvel şimdi zalimin arkasında saf tutanlarca “Kerametvari bir zat” diye tarif ettikleri bir abimizin Medrese-i Yusufiye'den şartlı tahliye olduğunu duyduğumda yakınlarınca irtibat kurup aramak dertleşmek istedim. Bütün çabalarıma rağmen görüşmek istemediğini söylediler. Defalarca yakınlarını arayıp yalvarınca yeğenin hattı üzerinden görüşmek nasip oldu. Görüşmek istemeyişinin sebebini telefondaki sesi duyduğum da ancak idrak edebilmiştim.
Salih hocam ömrünü neslin ihyasına adamış, milletin selametinin iyi eğitimli fertlerle mümkün olacağını idrak etmiş ve bunun da hakkını vermiş yiğitlerden biriydi. Sesini dünyanın neresinde duyarsam duyayım tanıyacağım bu dev kâmetin telefondaki sesi duyduğumda başta benimle görüşmek istemediği için bir yakını tarafından işletildiğimi sanmıştım. Meğer o peltek peltek konuşmasının sebebi; çok değil dört beş sene evvel serkeş çocuğunu “Hocam ben çocuğumu üniversite filan kazansın diye değil, sizin gibi biri olsun yeter. Yani adam olsun hocam” diyerek, türlü iltifatlar ve araya da itibarlı esnaf abileri koyarak Salih hocaya emanet etmiş emniyet amiri tarafından önüne konulan isim listesini imzalamadığı için, dişlerini tornavida dayayarak çekiçle her gün birini kırdıkları için şimdi peltek peltek konuştuğunu öğrenmiştim.
Evet Salih hocam telefona çıkmıştı ama konuşmalarını anlamakta zorlanıyordum. Hem konuşmak istemiyor hem de konuşsa bile kırılan dişlerinden dolayı konuşurken ne dediğini anlamak oldukça zordu. Eski dostluğun ve hasretin verdiği bir de gördüğü yürek yakan işkenceleri duyunca dayanamadım telefonda hıçkıra hıçkıra ağladım.
Neler yapmamışlar ki Salih hocama! Cinsel organına elektrik verme mi dersiniz, makadına yabancı maddeler sokularak kalın bağırsaklarının işlevsiz hale getirilmesi mi dersiniz. Hele hele eşi yanına getirtilerek; verilen listenin imzalanmaması durumunda imzalayıncaya kadar karakolda her gün bir polisin, gözleri önünde eşine tecavüz edeceklerini söyleyerek tehdit etmelerini mi dersiniz.
Ben bunları duyduğumda adeta yıkıldım. Nutkum tutuldu sadece ağlayabildim saatlerce. Ve ellerimi açıp yalvardım rahmeti sonsuza…
Ey Rabbi'min gayreti çabuk yetiş imdada! Kur’an’ı Azimüşşan hürmetine, Esma-i Hüsnan hürmetine, İsmi Azam hürmetine, Habib-i Edibim Hz Muhammed Mustafa (SAV) hürmetine ne olur Allah’ım, zalimlere verdiğin mühleti sonlandır. Tahammül edilir dert değilmiş bu. Emzikli anneler sütlerini lavabolara sağar oldu. Sıfır-beş yaş arası yüzlerce çocuk hapishanelerde anneleriyle çileye ortak oluyorlar. Oyuncak vermenin bile yasak olduğu bir dünyada naz yapıp ağlamaları bile yasak. Ranzalar arasında saklambaç oynuyorlar. Kimisi hastalanıyor doktora bile götürülmüyor. İleride telafisi mümkün olmayan derin yaralar açılıyor minicik yüreklerinde.
İnsan merak ediyor değil mi; Hizmet Hareketine mensup insanlara nasıl bu kadar acımasızca zulmediliyor diye. Ben de merak edip, uzun zamandır tanıdığım Hizmet Haraketiyle hiç bir alakası olmayan insaflı bir sosyalist emniyet amirine sordum bu soruyu. Cevabı Kura’an’da “Eşrefi mahluk” olarak tarif edilen bir insanın nasıl, yine Kur’an’ın ifadesiyle “Belhum adal” yani hayvanlardan daha aşağı hale geldiğini ağzım açık idrak ettim. Cevabı şuydu: “İşkenceci bir çok canavara Hizmet Hareketinden gasb edilen büyük servetler ve gayri menkuller peşkeş çekiliyor. Terfi ettirilip yaptıkları işkencelere göre ödüllendiriyorlar. Bunları madden öyle ihya ediyorlar ki bunlar yüz yıl yaşasalar ve doğdukları günden ölümlerine kadar mevcut maaşlarının yüz katını alsalar yine bu servete sahip olamayacakları kadar dünyalığa boğuyorlar. Bununla, hem bu işkencecileri suç ortağı yapıyorlar hem de kendilerine mahkum ediyorlar”
Bunları size anlatırken tahammüllerinizi zorlamak, dertlerinize dert katmak değil amacım. Amacım tarihe not düşmek. Bir gün hukuk tatilden döner de mesaiye başlarsa, hesap defterinde kaydı olsun diye yazıyorum.
Gece koyu karanlık. Deniz fırtınalı yelkenler yırtık. Sebepler sükut etti. Karaya vurdu umut vapuru. Dua dua dostlar. Dualarla kurtulur Yusuf’lar zindandan, dualarla kurtulur Yunus’lar zulmetten.
Not: Yazılarımda geçen isimler mekânlar meslekler birebir değildir. Mağdur ve yakınlarının selameti adına isimler mekânlar ve meslekler değiştirilerek yazılmıştır.
[Ercümend Perver] 24.6.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com
Şampiyonluk uğrunda harcanan 1 milyar Euro [Efe Yiğit]
İngiltere’de futbol denilince akla bugün ilk olarak Manchester United, Chelsea ve Arsenal geliyor. Oysa 1990’lı yıllardan önce Ada’nın tek kralı vardı: Liverpool. Tam 18 kez ligi şampiyon olarak tamamlayıp, haklı olarak ‘ligin kralı’ unvanını alan Liverpool 27 yıldır zirveye hasret. Son şampiyonluğunu 1989-90 sezonunda yaşayan Liverpool, 1992’de start alan Premier Lig’de zirveye çıkmayı başaramadı.
Premier Lig, 1992-93 sezonunda start alırken ilk şampiyon Manchester United oldu. Alex Ferguson’un öğrencileri uzun yıllar ligin tek hâkimi oldular. 25 yılı geride bırakan Premier Lig’de Manchester United’la birlikte Blacburn Rowers, Arsenal, Chelsea, Manchester City ve Leicester City şampiyonluk sevinci yaşadı. Herkes bu takımlar arasında Liverpool’un da olması gerektiğini düşünüyor ve onların şampiyonluğunu bekliyordu.
EFSANE 1989-99 DÖNEMİ
İlk şampiyonluğunu 1901 yılında yaşayan Liverpool, tam 18 kez şampiyonluk sevinci yaşadı. 1989-99 arasındaki dönem Liverpool için altın çağdı. Bu 10 yıllık periyodun 7’sini lider tamamladı.
Takımı 1974-1983 yılları arasında çalıştıran Bob Paisley ligi tam 6 kez zirvede bitirmeyi başardı. Yine 1985-91 yılları arasında görev yapan Kenny Dalglish, Liverpool’u 3 kez zirveye taşıdı. Liverpool’un başarısı sadece İngiltere ile sınırlı kalmıyordu. 2000 öncesine kadar Şampiyon Kulüpler Kupasını 4, UEFA kupasını 2, Avrupa Süper kupasını 1 kez kazandı.
HEYSEL FACİASI VE İNGİLİZ FUTBOLU
Liverpool deyince aklımıza doğal olarak hemen Heysel Faciası gelir. 1985 yılında Liverpol-Juventus şimdinin Şampiyonlar Ligi olan Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Belçika’nın Heysel Stadında karşı karşıya geldiler. Maç başlamadan önce İngiliz holiganların çıkardığı olaylar sonucu tribünlerde 39 kişi ezilerek hayatını kaybetti. Futbol tarihinin en feci olayına milyonlarca insan canlı yayında şahit oldu. Stadın tamamen boşaltılmasından sonra karşılaşma başladı. Juventus, Platini’nin penaltı golüyle kupayı kazanırken, olaylardan dolayı kupaya fazla sevinemediler. UEFA olayların faturasını İngiliz kulüplerine çıkararak 5 yıl Avrupa kupalarına katılmama cezası verdi.
1990’LARIN BAŞINDA NÖBETİ MANCHESTER DEVRALDI
Liverpool’un irtifa kaybı 1990’lı yılların başında oldu. Bir anlamda başarıda Liverpool-Manchester United arasında nöbet değişikliği oluyordu. 1986’da göreve gelen Alex Ferguson, United’ı 6 yıl sonra ilk şampiyonluğuna taşırken, sonraki yıllarda şampiyonluğun patentini üzerine alıyordu. Liverpool’un güç kaybı yaşamasında takımı 1985-91 arasında çalıştıran Kenney Dalglish’in ayrılması da önemli rol oynadı. Bu tarihten sonra efsane teknik adamlar Dalglish ve Paisley ayarında teknik adam bulamamanın sıkıntısını uzun yıllar yaşadı Liverpool. Ve halen de yaşamaya devam ediyor.
GERALD HOULLİER’LE YAKLAŞMIŞTI
Liverpool’un ümitleri 1998’de takımın Fransız Gerald Houllier’e teslim edilmesiyle yeşermeye başlamıştı. Fransız teknik adam, kulübü daha iyi tanıması için Roy Evans ile birlikte göreve getirilmiş ancak bu birliktelik sadece 18 hafta sürmüştü. Yoluna yalnız devam eden Houllier, bir takım yasaklar getirerek işe başlamıştı. Örneğin antrenmanlara cep telefonu getirmek yasaktı. Fransız Hoca, oyuncularının medyada fazla görünmelerini yasaklayıp, alkol kullanımına sınır getiriyordu.
Takımı homojen bir yapıya kavuşturmak isteyen Houllier, Arsenal ve Manchester United’ın izinden gidip yurt dışından oyuncu transferine ağırlık verdi. Houllier’le Liverpool 2001 yılında tam 4 kupayı müzesine götürdü. Bunlar UEFA, Avrupa Süper Kupası, Lig ve FA Cup’tı. Taraftar artık hasretini çektiği şampiyonluğun geleceğine inanıyordu ki, Fransız teknik adam kalp krizi geçirerek takımı 6 ay yalnız bıraktı. Döndüğünde ise eski günlerden uzak bir Liverpool vardı.
BENİTEZ’LE ŞAMPİYONLAR LİGİ ALINDI
Fransız teknik adamla şampiyonluğu bulamayan Liverpool, 2004’te takımın dümenini İspanyol Rafael Benitez’e teslim etti. Valencia’yı iki kez şampiyonluğa taşıyarak La Liga’da Real Madrid ve Barcelona’yı geçen hoca olarak Ada’ya ayak basan Benitez’in 6 yıllık döneminde şampiyonluk yine bir hayalden öteye gidemedi. Bu dönemin en büyük ve tek tesellisi 2005’te İstanbul’da kazanılan Şampiyonlar Ligi kupası oldu.
Liverpool, Ocak 2011’de takımı yeniden efsane teknik adam Kenny Dalglish’e teslim etti ama o eski hâlinden eser yoktu. 2012-15 arasında Liverpool’u çalıştıran Brendan Rodgers ile 2013-14 sezonunda şampiyonluğa çok ama çok yaklaşıldı. Son haftaya kadar devam eden şampiyonluk yarışında Liverpool, Manchester City’nin 2 puan gerisinde kalıp, ligi ikinci bitirerek yılların şampiyonluk hasretine son vermeyi kıl payı kaçırdı. Şu an takımı Borussia Dortmund efsanesini oluşturan Alman Jürgen Klopp çalıştırıyor. Bu sezon takım 4. olurken, teselli Şampiyonlar Ligi biletini almakla sınırlı oldu.
25 SEZONDA 1 MİLYAR EURO’LUK TRANSFER
Liverpool yeniden zirveye çıkmak adına son yıllarda kesenin ağzını sonuna kadar açtı. 1992-93 sezonunda başlayan Premier Lig’in geride kalan 25 sezonunda toplam 1 milyar Euro’luk transfer yaptı. Harcanan bu denli yüksek miktara rağmen beklenen şampiyonluk bir türlü gelmediği gibi bazı oyunculara ödenen milyonlarca Euro’nun karşılığı koca bir fiyasko oldu. 2014-15 sezonunda 150 milyon, 2015-16 sezonunda 125 milyon, 2016-17 sezonunda 90 milyon Euro’luk transfer yapan Liverpool, 2017-18 transfer sezonuna da çok hızlı girdi. Roma’dan Muhammed Salah’ı 42 milyon Euro karşılığında renklerine bağladı.
Gerard Houllier, Rafael Benitez, Jürgen Klopp gibi Avrupa çapındaki ünlü teknik adamlarla şamiyonluğa ulaşamayan Liverpool, Patrik Berger, Paul Ince, Karl-Heinz Riedle, Emile Heskey, Dietmar Hamann, Milan Baros, Xabi Alonso, Djibril Cisse, Fernando Morientes, Robbie Fowler, Peter Crouch, Dirk Kuyt, Craig Bellamy, Fernando Torres, Javier Mascherano, Robbie Keane, Luis Suarez, Andy Carroll, Jordan Henderson, Philippe Coutinho, Daniel Sturridge, Adam Lallana, Dejan Lovren, Mario Balotelli, Divock Origi, Emre Can, Christian Benteke, Roberto Firmino, Sadio Mane ve Georginio Wijnaldum yıldızlara ödediği milyonlarca Euro’nun karşılığını da alamadı…
[Efe Yiğit] 24.6.2017 [TR724]
‘Garip’ [Kemal Ay]
RAMAZAN NOTLARI (3)
Peygamber Efendimiz’in (sav) “İslam garip başladı, başladığı gibi bir hâle dönecektir. Ne mutlu gariplere!” Hadis-i Şerif’iyle ilgili yorumları biliyorsunuz. İki temel soru soruyor herkes: (1) İslam’ın garip başlaması nedir? (2) O garipler kimlerdir?
‘Garip’ çeşitli çağrışımları olan bir kelime. Malum Arapça’da ‘Karîb’ aynı zamanda ‘yakın’ demek. ‘Garîb’ ise bunun zıddı, yani ‘uzak’ anlamında kullanılıyor bazen. İngilizce sözlükten bakınca, ‘garîb’ kelimesini ‘yabancı’ (stranger) olarak çevirdiklerini gördüm. Bir de ‘outlandish’ diye karşılık verilmiş. O da, ‘tuhaf, saçma, absürt’ gibi anlamlara geliyor. Zaten aslında ‘stranger’ kelimesi de Fransızca’daki anlamıyla (Albert Camus’nün aynı isimli romanındaki havayı da hesaba katarsanız) ‘başka, öteki’ anlamlarını da kapsıyor.
YABANCILAŞAN, DIŞARI İTİLEN
Bir de sosyolojide kullanılan, Karl Marx’ın ekonomik terimlerle çerçevelediği ‘yabancılaşma’ (alienation) kavramı var. Kelime, ‘alien’ kökünden türüyor ve ‘alien’ aslında genel kullanımda ‘yabancı’ demek. Ama öyle bir yabancı ki daha sonra İngilizce’de ‘uzaylılar’ için de ‘alien’ kelimesi kullanılır olmuş. Adeta ‘bu dünyadan değil’ gibi.
‘Yabancılaşma’ Marx’ın elinde negatif bir kavram. Bir işçinin, fabrikada çoğu zaman tek bir hamleyle ‘işini’ görmesi sonrasında, aslında ürettiği üründen uzaklaşmasını anlatıyor. Yani diyelim ki işçi arabanın sadece triger kayışını üretiyor ama arabanın bütününe dair bir fikri yok. Yahut yaptığı iş karşılığında aldığı parayla, o arabayı satın alması da mümkün değil ama onun ‘üreticisi’ konumunda. Böyle böyle bir işçinin, emekçinin önce ürettiği üründen sonra da o ürünün sosyal hayattaki dolaşımından (arabayı alan sınıfın dünyasından) yabancılaşmasını gösteriyor bize Marx.
SÜRÜDEN AYRILMA HAREKETİ
Ancak 19. yüzyılda o ‘burjuva’ arasında özellikle başkalaşma, yabancılaşma dediğimiz mesele bilhassa kucaklanmaya başlanıyor. Modern insan, kendisini kalabalıkların ‘dışında’ konumlandırıyor. ‘Yığınların küçük hesaplarına bulaşmadan’ yaşamak yüceltiliyor. Bu dönemde yazılan romanların çoğunda, başkarakterlerin ‘etraflarına yabancı’ olduklarını görebilirsiniz.
Bir halet-i ruhiye olmanın ötesine geçen ‘yabancılaşma’ ya da baştaki Hadis-i Şerif’e referans verirsek ‘garipleşme’ zamanla bir çeşit statüye de dönüştü. Toplumdaki ‘genel hava’ ile pek uyuşamayan ve toplum dışına çekilen, kendini tefekküre, sanata, bilime veren bir sınıf, zümre oluştu. Bunlar arasında Gustave Flaubert gibi ‘keşiş’ hâline gelen, Isaac Newton gibi artık insan içine çıkmaktan bile tiksinenler olduğu gibi, bohemce yeni bir hayat tarzı inşa edenler de vardı.
Ancak denilebilir ki, şöyle ya da böyle toplumlara yol gösteren, verdikleri eserlerle insanlığın yükseltilmesine rol oynayan herkes ‘garip’ti. Etraflarınca tuhaf karşılanıyorlardı. Kimsenin görmediklerini görüyor, kimsenin düşünmediklerini düşünüyorlardı.
HAKİKATİN TAŞIYICILARI HEP ‘TUHAF’TI
Hani meşhurdur Platon’un (Eflâtun demişler Osmanlılar) mağara benzetmesinde, duvardaki gölgeleri tek hakikat sanan zincirlere bağlanmış kitlelere, mağaranın dışında ışık olduğunu, orada ağaçlar, kuşlar, bulutlar bulunduğunu söyleyen o ‘hakikat taşıyıcısı’ nasıl da garipsenmişti? Küçük hesapların zincirine vurulmuş, günü kurtarmaktan başka hevesi de havsalası da olmayanlara tuhaf gelmişti o sözler. Ne gerek vardı ki şimdi? Rahatımızı bozmak değil miydi bu?
Marxistler o ‘yabancılaşmış işçi’ ile ‘yabancılaşmış aydını’ bir araya getirmeyi denemişti. Burjuva ve orta sınıfın, el ele vererek çürümeye gittiğini düşünüyorlardı. Ancak zaman içinde bu işçi sınıfının kendi yabancılaşmasının pek de farkında olmadığı görüldü. Yine ideolojiyi taşıyan o ‘yabancılaşmış aydın’ zümresiydi. 1970’lerde Türkiye’nin önde gelen komünistlerinin çoğunlukla Robert Kolej’de okumuş zengin çocukları olmasının bir sebebi vardı: Modern seküler hayatın getirdiği ‘yabancılaşma’ hissi ancak Marxizmin ‘ateşiyle’ kapanabiliyordu.
(Yeri değil belki ama bir arkadaşımın, “Can sıkıntısı en büyük motivasyondur” sözünü hatırladım şimdi!)
TEKRAR TOPLUMA DÖNEN ‘YABANCI’
19. ve 20. yüzyıllar boyunca ‘aydın’ kavramı da, ‘entelektüel’ kavramı da, ‘hakikat’ kavramı da çok değişti, bambaşka çağrışımlara kapı aralar oldu. Bir zamanlar ‘yabancılaşarak’ toplumdan uzaklaşan ve burada ‘eser vermeye’ duran ‘entelektüel’ yeniden topluma döndü ve politik araçlarla topluma yol göstermeye etmeye koyuldu. Adeta bir ‘lobici’ gibi hükümetlere baskı yaparak onları insan hakları ve adalet gibi konularda uyarıyordu.
Gelgelelim 21. yüzyılda bu ‘ağırlığı olan aydın karakteri’ silinmeye başladı. Siyaset kendi başına bir zümreye dönüştü ve entelektüeller kendi ‘piyasası’ içinde kaldı. Bir zamanlar sansür uygulanan fikirler, TV’lerde ve gazetelerde bangır bangır yayılıyordu. Sözün değeri düştü. Aynı şekilde söz söyleyenin değeri de.
YİNE GARİPLER ÇAĞI
Aslında bu, yeni bir yabancılaşma gerekliliğinin göstergesi. Günlük hayatın hızından uzaklaşacak, insanları da o baş döndürücülükten koruyacak ve ‘kendileri kalmaları’ için onları ikna edecek, ‘garipler’ çağındayız yine.
İslam’ın ilk zamanlarında “Rabbim Allah’tır” demek ‘gariplikti’. Size yabancı gözüyle bakıyorlardı o zaman. Sonra o nur, etrafa yayıldı. Artık herkes “Rabbim Allah’tır” diyordu. Bu sefer, “Sizin tapındıklarınız ayağımın altındadır” dediği için İbni Arabî gibileri ‘garipleşti’. Zalimler karşısında âlimlere ‘yabancı’ gözüyle bakılıyordu. Onların söyledikleri, o mağarada ışıktan bahseden adamın söylediklerine benziyordu. Ne gerek vardı ki?
İnsanlar nefislerine o kadar bağlanmışlardı ki, günlük küçük hesaplarının o kadar müptelası olmuşlardı ki, kendini bir hakikate adayanları, iradesinin hakkını vererek sürekli hep daha yukarıyı hedefleyenleri, alışılmışın, ‘atalarımızın dininin’ dışına çıkanları taşlamaya başlamışlardı. Üstelik bazı nefret vaizleri de, nefsinin direğine sıkı sıkıya bağlanmış bu yığınlara, “Şeytan taşlıyorsunuz!” diyerek alkış tutuyordu.
Yine hakikatleri söyleyenler yalnız, etraflarında bir avuç insan. Gece içinde kapkaranlık bir başka gece yaşıyor gözleri ışık kovalayanlar. Sonunda ne olur bilemiyorum ama ‘garipleşmek’, yeniden iç dünyadaki hazinelere dalmak, oradan inci mercan çıkarmak ve insanlığa taze soluklar sunmak mukadder görünüyor.
[Kemal Ay] 24.6.2017 [TR724]
‘Suçluların hukuku iktidarda olduğu için hapisteyim’ [Erhan Başyurt]
Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan ve Ahmet Altan’ın da aralarında yer aldığı 6’sı tutuklu 17 gazetecinin ilk duruşmasında mahkeme, gazetecilerin tutukluluklarının devamına karar verdi.
Soruşturma savcısının yalan ve iftiraya dayalı uydurma suçlamalarına ilişkin, 11 aydır tutuklu gazeteciler Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in savunmaları, İddianame’yi adeta ‘çöp’ haline getirdi.
Gerçekler güneş gibi ortaya çıktığına göre hâkimin siyasi talimata değil hukuka uygun karar verebileceğini az da olsa ummuştum ama nafile…
***
Mehmet Altan savunmasında ‘Demokrasinin katledilişine alkış tutmadığım için burada olduğumun farkındayım… Dün askeri vesayet andıçlamıştı, bugün aynısını siyasi vesayet yapıyor…’ tespitinden bulunmuştu.
Yerden göğe kadar haklı çıktı.
***
Ahmet Altan da ‘Suçlu olduğum için değil, suçluların hukuku iktidarda olduğu için hapistedeyim… İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok’ diyordu.
Ne kadar haklı olduğu, hâkimin hukuka aykırı kararı sonrası daha da net ortaya çıktı.
***
200’e yakın medya kuruluşunun kapatıldığı ve el konulduğu, 240 gazetecinin tutuklu olduğu, 100’ü aşkın gazeteci hakkında tutuklama kararı olan bir ülkede şaşılacak bir sonuç değil.
Hukukun mefluç olduğu, yargının siyasileştiği, ana muhalefet liderinin bile ‘adalet’ için 400 kilometre yürüdüğü bir ülkede belki aksi yönde karar çıksaydı şaşırmak lazımdı…
***
Adalet, maalesef artık uluslararası mahkemelerde aranacak…
Adil yargılanmayan, savunma hakları gasp edilen binlerce insan Türkiye’yi dava edip, büyük oranlarda tazminat kazanacaklar.
Türkiye’den AİHM’e başvurular 100 bine yaklaşıyor. Birçok ülkenin dava toplamından fazla… Tam bir utanç tablosu…
***
Yargı da durum böyle de medya mahallesinde farklı mı?
Onlar da kendi meslektaşlarının, hukuk kılıfına büründürülmüş bir zulme maruz kalmasına seyirci kaldılar.
Ahmet Altan’ın manifesto niteliğindeki savunmasını, Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan’ın tüm iddiaları çürütmesini görmezden geldiler.
Türkiye’nin en yetenekli tasarımcılarından, uluslararası birçok ödülün sahibi Fevzi Yazıcı’nın kendisi ile ilgisi dahi olmayan ‘subliminal’ bir suçlamayla hapiste tutulmasına sessiz kaldılar.
Uluslararası basın örgütleri duruşmayı izlerken, onlar iktidara yaranmak için ‘devekuşu’ misali başlarını kuma gömdüler…
***
İktidar da, zulmüne aracılık edenler veya destek verenler şunu bilmeli ki, zulm ile abad olunmaz…
Zamanı geldiğinde ‘zulmün saltanatı’ çöküp gidecektir.
Hukuk mutlaka geri dönecek ve hukuksuzluğu icra edenler hesap verecektir.
Bugün gazetecilere, yazarlara, aydınlara ve on binlerce masum vatandaşa yapılan zülümlerin ayıbı ve utancı ise maalesef baki kalacaktır…
[Erhan Başyurt] 24.6.2017 [TR724]
Sinemada inandırıcılık sorunu ve 15 Temmuz senaryosu [Akif Umut Avaz]
Senaryo sinemacılar tarafından “göstermeyi esas alan, bu nedenle yazım biçimi, kurgulama, zaman, mekan ve diyaloglar gibi teknik açıdan farklı nitelikler taşıyan bir yazı biçimi” olarak tanımlanıyor. Senaryo yazımında görsel düşünebilme hayati önemdedir. Görsel düşünebilme ve düşündüklerini hedef kitleye görsel ve işitsel olarak aktararak arzulanan etkiyi oluşturabilme kabiliyeti senaryonun başarısının da göstergesidir.
Senaryoların bazı olmazsa olmazları vardır. Bunları dikkate almadan bir senaryo yazılamaz. Mesela, her senaryo mutlaka kitleselliği hedefler. Mümkün olduğu kadar çok kişi tarafından anlaşılmayı ve beğenilmeyi amaç edinir. Bunun için kullandığı içerik ve malzemenin güncel sorunları hissettirme, duygusal yönden cezbetme ve asgari müştereklerde buluşturma bakımından popüler olması şarttır.
Senaryolar hayatın tüm ayrıntılarıyla birden ilgilenmez. Özlü ve somut bir yazım biçimi benimsemek, sadece görülenlere ve işitilenlere yer vermek, ekranlardan hedef kitleye aktarılamayan şeylerden ve dramatik işlevi olmayan sahnelerden uzak durmak esastır. Hedef kitlede umulan etkiyi oluşturmayı amaçlayan her senaryonun sahnelediği olayların ve olayların sıralanışının mantıklı ve tutarlı olması, dramatik yönden kanıtlanamayan rastlantı ve olaylara yer vermemesi gerekir.
BİR KEZ GÖRMEK, BİN KEZ İŞİTMEKTEN İYİDİR
Senaryo bir yazım sanatı gibi görülse de aslında tamamen görselliğe hizmet eden bir araçtır. ’Bir kez görmek, bin kez işitmekten iyidir,’ sözünü esas alan senaryo, görsel yönün detaylı ve somut biçimde betimlenmesini talep eder. Bununla birlikte işitselliği de ihmal etmez. Ses, müzik ve efektin imkanlarını sonuna kadar kullanır.
Senaryonun ilginç olması kadar hedef kitleyi ve üzerinde bırakacağı etkiyi de mutlaka göz önünde bulundurması gerekir. Neticede bütün her şeyden önemli olan hedef kitlenin, yani seyircinin, hissettikleridir. Senaryo hedef kitlenin hikayeye, maceraya ve olaya en azından duygusal olarak katılımını ne kadar fazla sağlayabiliyorsa o kadar başarılıdır. Öte yandan, hedef kitlenin olayları istenilen şekilde algılayacağı ya da yorumlayacağına dair bir garanti olmadığından, senaryo hedef kitlediki muhtemel duygu sapmalarının önüne geçecek uyarıcı/manipülatif öğeler de içerir.
Bu açıdan bakıldığında başarılı senaryoların en baskın özelliklerinin gerçeklikle olan ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu, olayların gerçek haliyle yansıtılmasını ya da gerçek olaylardan yola çıkılması değil, senaryodaki olayların izleyiciye yeterince gerçekçi gelmesi anlamındadır. Gerçeklik tabii ki kendi başına bir amaç değildir. Gerçeklik hedeflenen sonuca inanılırlığın sağlanmasında sadece bir araçtır. Bunun için somut olayların inanılır biçimde sunulması ve karakterlerin kişiliklerine uygun biçimde davranmaları beklenir.
HEDEF KİTLENİN SEÇİLEN KARAKTERLERLE ÖZDEŞLEŞTİRİLMESİ
Didaktiklikten kaçınma da başarılı bir senaryonun olmazsa olmazıdır. Senaryo daha baştan ders ya da kendiliğinden hüküm vermeye başladığında itici olur. Hükmü doğrudan hedef kitleye bildirmektense, belirli bir zeka ve algılama düzeyinde olduğu varsayılan hedef kitlenin bu yargıya ulaşacağı bir öykü yapısı kurulmalıdır.
Başarılı senaryoların en baskın özelliklerinden biri de etkileyici, insanların kendilerini kolayca özdeşletirebilecekleri ya da kabaca nefretlerini yönlendirebilecekleri ilginç karakterler oluşturabilme becerisidir. Karakterlerin oluşturulmasında seyirci ilgisi ve özdeşleşme arayışları mutlaka dikkate alınır.
Bununla birlikte her kompozisyon türü gibi senaryolar da sürekli ilerleme yasasına tabiidir: Giriş, gelişme ve sonuç… Baştan sona doğru gelişmeyi sağlayan bir dinamizm ve kurgunun tüm parçalarının hikayenin hedefine (ya da hedef kitlede oluşması arzu edilen etkiye) göre sıralanması esastır.
Giriş bölümü, hedef kitlenin dikkatini yakalayıp, ilerleyecek öyküye katılımını sağlar. Hikayenin gelişimi ile ilgili heyecan ve meraklar oluşturur. Seyirci giriş bölümünde ana karakterlerle tanışır. Yapılan açıklamalarla hikayeyi anlamaya yardımcı olan genel bilgiler burada verilir.
Gelişme bölümünün ise iki esaslı görevi vardır. Bir yandan girişin başarılı biçimde devamını getirir, öte yandan sonuca doğru uzanan bir köprü oluşturur. Bir dizi karmaşık ilişki, kriz, çatışma, yan olay ve benzeri güçlükler aracılığıyla hedef kitlenin beklentilerini yoğunlaştırarak ilgisini daha derinden ele geçirir ve sürdürür.
Sonuç ise, girişte vaat edilenlerin gerçekleştiği bölümdür. ’Doruk nokta’ yani ’zorunlu sahne’ de sonuç bölümünde yer alır. Zorunlu sahne, kahramanla rakibin karşı karşıya geldiği sahnedir. Bu genellikle rakipler arasındaki en son ve en görkemli karşı karşıya geliştir.
DRAMA UNSURLARIYLA DONATILMAMIŞ SENARYO BİR İŞE YARAMAZ
Bir senaryo drama unsurlarıyla donatılmamışsa bir işe yaramaz. Onunla amaçlanan sonuç da alınamaz. Drama unsurlarının başında ise çatışma gelir. Çatışma, filmin itici gücüdür. Çatışma, akademik çalışmaların olmazsa olmazı olan sorunsalın (problematic) senaryodaki karşılığıdır. Ve senaryo bu çatışmayı mutlaka çözmelidir. Çatışma, temelde iki ya da daha fazla gücün karşılaşmasıdır. En genel anlamıyla iyi-kötü dualitesi üzerine kurulur. Filmin sonunda mutlaka yer alması gereken doruk nokta ise fiili bir durum olmalıdır. Sözle ya da diyalogla geçiştirilemez. Çözüm ve hüküm izleyicinin zihninde tamamlanmaya bırakılmaz, mutlaka gösterilir.
Şüphesiz senaryonun en vurucu unsuru ’tema’dır. Tema bir sahne ya da diyalogla geçiştirilmez. Filmin bütünü tarafından tanımlanır. Yani bir film ve senaryosu sadece ’savaş bir cehennemdir’ demez. Hedef kitleye savaşın bir cehennem olduğunu gösterir, iliklerine kadar hissettirir.
Senaryo film içindir. Filmler ise, sahne ve sekanslardan oluşur. Sahne; zaman, mekan, olay, tema/motif, içerik, kavram ya da karakter gibi araçlarla birleştirilmiş, tek ve kesintisiz bir dramatik eylem içerir. Genellikle birbirleriyle ilgili bir çekimler dizisinden oluşmakla birlikte tek bir çekimden de oluşabilir. Sekans ise, birbiriyle ilişkili olan sahnelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Sekansı oluşturan sahneler, farklı olayları ele almakla birlikte, sekans kendi içinde yine de bir bütünlüğe sahiptir.
Senaryolar edebi metinler değildir. Pratik, teknik metinlerdir. Tasvir ve uzun uzadıya anlatımlar yer almaz. Çekimi gerçekleştirecek teknik ekibe kılavuzdur. Senaryonun hedef kitlesi okuyucu da değildir. Yapımcı, yönetmen, teknik görevli ve oyuncudur. Sinamacılar, iyi bir senaryodan kötü bir film yapılabileceğine, ama kötü bir senaryodan asla iyi bir film yapılamayacağına inanır.
15 TEMMUZ SENARYO VE KURGUSUNUN BAŞARI DEĞERLENDİRMESİ
Sahnelenen filme hayatiyet kazandıran, hedef kitle üzerindeki etkisini belirleyen ana unsurlardan biri senaryo ise, diğeri de hiç şüphesiz ki kurgudur. Görüntülerin ve seslerin bir senaryo dahilinde belli bir amaca uygun olarak peş peşe sıralanmasına ’kurgu’ denir. İyi bir senaryoya, kaliteli oyunculara sahip iyi çekilmiş bir sinema filmi, kötü bir kurgucunun eline düştüğü takdirde değerinden çok şey kaybedebilir. İzleyici tarafından anlaşılmayabilir. Bu durumun tam tersi de mümkündür. Sinemada çığır açmış Eyzenşteyn’a göre, iyi kurgulanmış bir montaj sadece sahneleri birbirine bağlamakla kalmaz, aynı zamanda izleyicinin hislerini istenilen yöne çekebilmek ve seyirci kitlesini heyecanlandırmak için de iyi bir yoldur.
Ana teması Hizmet Hareketi’ni yok etmek olan 15 Temmuz darbe senaryosunu ve kurgusunu, isteyen herkes, senaryo yazımının bu gerekleri çerçevesinde kendi başına ele alabilir, değerlendirebilir. İsterseniz kanlı ve vahşi olduğu kadar tiyatral ve sinematografik de diyebileceğimiz, Erdoğan, MİT ve kuvvet komutanları marifetiyle senarize edilerek sahnelenen 15 Temmuz planlı ve kontrollü darbe teşebbüsünü birlikte de şöyle kısaca gözden geçirebiliriz.
15 Temmuz senaryo ve kurgusuna, bütün çelişkilere, mantıksızlıklara ve kurgusal hatalara rağmen, hedef kitlede (halkta ve daha ziyade Erdoğan yandaşı kesimlerde) amaçladığı etkiyi fazlasıyla oluşturması açısından başarılı diyebiliriz. Bu başarının sinema, senaryo ve kurguda uzman ehil kişilerin desteğiyle kotarılmış olma ihtimali ise oldukça yüksek. Neticede ortada bildiğimiz anlamda bir askeri darbe yok. Çelişkilerle de dolu olsa neticesi önceden garantilenmiş ve amaçladığı başarıya ulaşmış bir senaryo var.
ÖLDÜRÜLEN OLÇAK’IN 15 TEMMUZ SENARYOSUNDA ROLÜ NEYDİ?
15 Temmuz gecesi ya aşırı bir tesadüf ya da ancak bilinçli bir tercih sonucu teammüden ortadan kaldırılmış olma ihtimali son derece yüksek olan ”Erol Olçak’ın bilgi ve tecrübelerinin bu senaryodaki rolü acaba neydi?” sorusu akla gelmiyor değil. 15 Temmuz’dan günler öncesi darbeye dair ilk paylaşımları yapan bir Twitter hesabının Olçak’a ait olması, bu konudaki rolü ve katkılarının ortadan kaldırılmasını gerektirecek kadar kritik olma ihtimalini güçlendiriyor.
15 Temmuz senaryosunu yazanların, kitlelere güncel sorunları hissettirecek, onları duygusal yönden cezbedecek ve asgari müştereklerde buluşturacak, önceden üzerinde detaylı bir şekilde çalışılmış popüler bir içerik ve malzeme kullandıkları da aşikar: Hizmet Hareketi. Tüm tutarsızlık ve mantıksızlıklarına rağmen, 15 Temmuz senaryosu, senaryo sahiplerinin sadece göstermek istediklerine fokuslanan sinematografisiyle de başarılı oldu gibi görünüyor.
Hedef kitlenin görmesini istemedikleri, oluşturulan kurgu hikayeyi bütünlemeyen ya da hikayeye dair herhangi bir dramatik katkısı olmayıp kafa karıştıracak nitelikteki olayların, şahısların, mekanların ve sahnelerin karartılarak gözlerden uzaklaştırılmasında da başarılılar. Bu başarıda, neredeyse tamamı Erdoğan’ın doğrudan kontrolüne giren medyanın rolü de şüphesiz ki yadsınamaz.
Tamamen görselliğe ve işitselliğe hizmet eden bir araç olarak da 15 Temmuz senaryosu arzuladığı amaca ulaşma açısından başarılı oldu diyebiliriz. Gece karanlığında izli mermiler kullanmanın Boğaziçi gibi bir arkaplanla oluşturduğu dehşet veren görsellik, alçaktan uçan jetlerin yarattığı ses patlamalarının ve Meclis’in bombalanmasının kitleleri terörize etme efekti az bir başarı sayılmaz.
GÖRSEL/İŞİTSEL EFEKTLERİN ETKİSİ PSİKOLİK KATILIMIN ÖTESİNE GEÇTİ
Barındırdığı pek çok tutarsızlık ve mantıksızlıkla birlikte ciddi bir gerçeklik ve inandırıcılık sorunu yaşamayan bu görsel ve işitsel efektlerin neticesi hedef kitlenin senarize edilen hikayeye duygusal katılımını sağlamanın bile ötesine geçti. Senaristlerin ve bu senaryoyu sahneye koyanların, 250 kişinin öldürülmesi ve binlerce insanın yaralanması pahasına, kitlelerin hikayeye fiziksel katılımını bile sağlayabilmesi 15 Temmuz senaristlerinin ve direktörlerinin Oskarlık bir başarısıdır. Bu başarı(!) hedef kitlede oluşacak kontrol dışı herhangi bir duygu sapmasının da panzehiri olmuştur. Bu durum, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Yeni Kapı Mitingi’ne koşararak gitmesini de açıklar.
15 Temmuz senaryosunun gerçek karakterler ve büyük ölçüde gerçek silahlarla sahnelenmesi gerçeklik duygusunu pekiştirdiği gibi, tüm tutarsızlık ve mantıksızlıklarının üzerine sünger çekmiş, inandırıcılığını garanti altına almıştır. İnandırıcılığının tesisinde, Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Olçok’un ve oğlunun hedeflenerek öldürülmesi başta olmak üzere, 250 insanın hayatını kaybetmesinin rolü büyüktür.
Didaktiklik açısından ise 15 Temmuz senaryosu tam bir felakettir. Ancak gerizekalılara hitap eden bir senaryoda yapılması gereken ne varsa yapılmıştır. Erdoğan, ”Allah’ın bir lütfu” diyerek hükmü en başından vermiş, ”iyiler”in ve ”kötüler”in kimler olduğunu 15 IQ’luların anlayacağı bir basitlikte ve bağıra bağıra söylemiştir.
Normalde senaryodaki en önemli arızlardan biri olarak görülebilecek bu durum, sonuçları ele alındığında, kimbilir belki de, yanına çektiği kitlelerin muhakeme ve algı düzeylerine dair Erdoğan’ın ciddi bir analizine dayanan en güçlü tarafı olarak da değerlendirilebilir. Neticede, onlarca yıl yaptığı filmlerin daha ilk dakikasında iyi ve kötünün siyah-beyaz netliğinde ortaya konulduğu Yeşilçam Sineması’nın sofistikasyon düzeyiyle büyülenen bir kitleden bahsediyoruz. Kurgusu berbat, algısı peşin bir senaryo.
10-15 KARAKTER, 5-6 MEKAN ÜZERİNE KURGULANMIŞ
Dönüp incelendiğinde 15 Temmuz senaryosunu yazanların üzerinde en fazla mesai harcadıkları alanı hedef kitlenin kendilerini özdeşleştirebilecekleri ’kahramanlar’ veya nefretlerini yönlendirebilecekleri karakterler ile senaryonun hayata geçirileceği kısıtlı sayıdaki mekan ve okasyonun seçimine haracadıkları görülecektir. Bu açıdan bakıldığında, 15 Temmuz senaryosunda, her başarılı filmde olduğu gibi, en fazla 10-15 karakter öne çıkarılmaktadır. Olayların odaklandığı mekan sayısı ise 5-6 civarındadır. Bu açıdan sade, kontrollü ve etkili bir senaryoyla karşı karşıyayız.
Senaryonun karakterler ile ilgili başarısı ise, karakterlerin oluşları ile ilgili değil, tamamen sunuluşları ile ilgili bir durumdan ibaret. Özünde çok iyi olan bir kahramanın hain, gerçekte hainlik edenlerin ise kahraman olarak sunulmasındaki başarı, senaryonun uygulanmasındaki ve hedeflerine ulaşmasındaki başarıya da işaret eder.
Dişiyle tankı durduran, evin çatısından savaş uçaklarının üzerine atlamaya çalışan sokaktaki vatandaştan cumhurbaşkanına, senaryonun yazımı ve uygulanması aşamasında en kilit rollerden birini üstlendiği anlaşılan Zekai Aksakkalı’dan bir generali öldürme emrini yerine getirdikten sonra ortadan kaldırttığı Ömer Halisdemir gibi ordunun alt kademesindeki bir askere, Ümit Dündar’dan Hakan Fidan’a ve Mehmet Görmez’e kadar öne çıkarılan baş karakterlerin senaryoda kurgulandığı gibi kahramanlaştırılmasında başarılı olunduğu kesin.
AMA, NE SÖZ TÜKENDİ NE DE FİLM BİTTİ HENÜZ!..
Yıllarca çalışılıp özenle oluşturulan uygun psikolojik zemin üzerinden Hizmet Hareketi mensuplarının şeytanlaştırılmasında sağlanan başarıya dair de şüphe yok. Tek sese dönüştürülen medya üzerinden yapılan yoğun propagandayla senaryonun tüm mantıksızlıkları ve açıkları örtüldü. Halkın önemli bir kesiminin Halisdemir, Aksakallı, Dündar, Erdoğan gibi ”kahramanlar”la kendisini özdeşleştirmesi sağlandı. Hedefe konulan Hizmet Hareketi ise net bir nefret objesi haline getirildi. Doğrusu önemsenmeyecek bir şeytani başarı değil.
15 Temmuz senaryosundaki giriş ve gelişme, yine tüm tutarsızlık ve mantıksızlıklarına rağmen, amaçlanan sonucu şimdilik vermiş gibi görünüyor. Erdoğan’ın, girişte vaat ettiği ”Allah’ın bir lütfu”nun beraberinde getirdiği neticelere, milyonlarca insanın mağdur edilmesi ve yüzlerce insanın ölmesi pahasına, ulaştığı görülebiliyor.
Ama, ne söz tükendi ne de film bitti henüz. Yabancı istihbarat servislerinin rapor ve beyanları, NATO’da ve dış temsilciliklerde görev yaparken darbecilik suçlamasıyla tasfiye edilmiş bazı subayların kaleme aldıkları çarpıcı rapor, Ahmet Altan’ın mahkemede kendisini haksız yere hapsederek yargılayan despotları yargıladığı abidevi savunma, Erdoğan’ın stigmatizasyonundan azade dünya kamuoyunun olayları daha sağlıklı okuyabilmesi, adalet arayışıyla onbinlerce insanın yollara düşmesi, önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan başka bazı çalışmalar ve benzeri gelişmeler bize bu filmin sonunun henüz gelmediğini söylüyor.
Bakalım bu film, şeytani senaristlerin kurguladığı gibi mi, yoksa Yeşilçam filmleri naifliğinde gerçek iyilerin kazandığı bir mutlu sonla mı bitecek? Bekleyip hep birlikte göreceğiz…
—
Not: Bu yazı için Ebru Gülderen’in ”Senaryo Yazma Teknikleri” http://tttemlrtv.blogspot.se/2012/05/senaryo-yazma-teknikleri.html başlıklı yazısından faydalanılmıştır.
[Akif Umut Avaz] 24.6.2017 [TR724]
Ciğeri kediye teslim ettiler [Semih Ardıç]
İrili ufaklı binden fazla şirket Başbakan ile yirmi altı bakanın imzası ile evvela kayyıma, akabinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildi. Şirketler hakkında kesinleşmiş tek mahkeme kararı olmadığı gibi TMSF’nin bankacılık haricinde faaliyet gösteren herhangi bir şirketi devralma ya da satma yetkisi yok. İsmi üzerinde sadece bankalardaki mevduatın sigortası.
İnsanların alın teri ve göz nurunun devlet kılığına bürünmüş bağiler tarafından yağmalanmasından başka bir karşılığı yok idarenin aldığı kararların. Kanunda verilmemiş imtiyazı mülkiyet hakkının gaspı için kullanan her kişi ve müessese suç işliyor. Devran döndüğünde bu suçlardan yakayı kurtaramayacaklarını bildikleri için çaldıkları minareye kılıf uydurma gayretindeler. En son 691 Sayılı KHK Resmî Gazete’de yayımlandı.
DENETÇİYİ BAKAN TAYİN EDECEK
Bahse konu KHK’ya temel hak ve hürriyetleri hiçe sayan zihniyetin gölgesi düştü. TMSF’ye devrolunan şirketlere denetçiyi ilişkili bakan sıfatıyla Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli tayin edecek. Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 399. Maddesi yine bakanlar kurulu marifeti ile değiştirildi.
Hükümet, AKP’nin ekseriyeti elinde bulundurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne müracaat etme lüzumu bile görmüyor artık. Muhalefetin de TBMM’nin de mevcudiyeti göstermelik. Demokrasinin ancak bu kadarına tahammül edebiliyorlar.
TÜRK TİCARET KANUNU GAYET NET
TTK 399’uncu Maddesi’nin 1. Fıkrası’nda, “Denetçi, şirket genel kurulunca; topluluk denetçisi, ana şirketin genel kurulunca seçilir. Denetçinin, her faaliyet dönemi ve her hâlde görevini yerine getireceği faaliyet dönemi bitmeden seçilmesi şarttır. Seçimden sonra, yönetim kurulu, gecikmeksizin denetleme görevini hangi denetçiye verdiğini ticaret siciline tescil ettirir ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ile internet sitesinde ilan eder.” hükmü var. Kanun bu kadar kati iken son KHK ile denetim yetkisi bakana verildi.
6102 Sayılı TTK’nın 399’uncu maddesinin altıncı fıkrasına aşağıdaki cümleler ilave edildi: “Kayyımlık görevi TMSF tarafından yürütülen şirketlerde faaliyet döneminin dördüncü ayına kadar denetçi seçilememiş olması halinde denetçi, şirket yönetim kurulunun teklifi üzerine TMSF’nin ilişkili olduğu bakan tarafından atanır. Bakan bu yetkisini Fon Kurulu’na devredebilir.”
MAHKEME KARARINA, KANUNA LÜZUM YOK
Efkan Ala, Başbakanlık Müsteşarı iken Gazeteci Mehmet Baransu’nun gözaltına alınmasını istemiş ve devrin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’ya şunları söylemişti: “Mahkeme kararına lüzum yok, kapısını kırın alın o adamı.” TTK’da yapılan değişiklik de bu zihniyetin eseridir. Kanuna maddeyi ilave et. Bakanlar imzalasın, işlem tamam!
Oysa ‘denetçi/müfettiş’ müessesesi, Anonim Şirketlerin olmazsa olmazlarından biridir. Bu kadar hassas bir yetkiyi kullanacak kişi ya da kişilerin tayini yönetim kuruluna bırakılmamıştır. Bu imtiyaz Genel Kurul’a aittir.
Müfettişin en bariz vasfı tarafsızlığıdır. Son KHK ile tarafsızlık şartı ortadan kaldırıldı. Şirketlere el koyma kararı veren bir bakan şirketin iyi idare edilip edilmediğine karar verecek müfettişi de atayacak. Ortakların, hissedarların, çalışanların ve tedarikçilerin hakkını kim muhafaza edip gözetecek? Hiç kimse. Ciğer kediye teslim edildi.
BOYDAK, KOZA, KAYNAK, NAKSAN VE…
OHAL’deki Türkiye’yi KHK ile idare etmek varken muhalefeti, maşeri vicdanı ikna etmek için uzun uzun müzakerelere ne lüzum var! Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, Recep Tayyip Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu.” dediği 15 Temmuz 2016 darbe tiyatrosundan itibaren kanun çıkarmak ya da kanunlarda ihtiyaç duyulan kısmî değişikleri yapmak için TBMM’ye müracaat etme zahmetine katlanmıyor.
Ehl-i vicdan herkes KHK’ların hukukîlik şöyle dursun kanunîlikten dahi uzak olduğunda hem fikir. Farklı meslekten 115 bin memur KHK ile ihraç edilince anayasa ve kanunlara mugayir işlem meşruiyet kazanmadı. TMSF’ye devrolunun ve aralarında Boydak, Koza, Kaynak ve Naksan gibi büyük holdinglerin de yer aldığı şirketlere bakan tarafından denetçi tayin edilmesi ile asrın en planlı hırsızlığına kılıf bulma telaşını ele veriyor.
EL KOYMA KARARI HUKUKİ İSE BU TELAŞ NİYE!
Madem her karar hukukî ise niye KHK ile böyle bir adım atılıyor? AKP, vasıfsız ellerde mum gibi eriyeceğini bilerek Türkiye’nin göz bebeği şirketlere el koyma kararı almıştı. Yüzlerce şirkete el konulurken Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 1982 Anayasası ve kanunlarla teminat altına alınmış mülkiyet hakkı ve teşebbüs hürriyeti alenen çiğnendi.
TMSF’ye devredilen şirketlerinin sahiplerinde ne kara para çıktı ne de vergi kaçakçılığı tespit edilebildi. Otuz üç senedir PKK ile mücadelede tek şirkete el koyamamış devlet terörle arasına hep mesafe koymuş, asla şiddete meyletmemiş insanlara ait yüzlerce şirkete fona devretti.
Hepsi vergi rekortmeni, istihdam deposu olan bu şirketlerin sahiplerinin tek suçu vardı o da Hizmet Hareketi ile gönül bağı olmasıydı. Kurt, kuzuyu boğazlamaya karar vermişti bir kere. Kuzunun suyu bulandırıp bulandırmamasının ehemmiyeti yoktu.
Fakir talebeye burs vermeleri, devletin müsaadesi ile kurulan ve yirmi sene Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun gözetiminde faaliyet yürüten Bank Asya’ya para yatırmaları suç sayıldı.
SOYGUNUN DELİLLERİ KARARTILIYOR
Hukuk cinayetinin üzerinden bir sene geçmeden 65 milyar liralık varlığı bitirmek/tüketmek üzereler. Bankacılar arasındaki lakabı ‘cenaze levazımatçısı’ olan TMSF’nin Başkanı Şakir Ercan Gül ve diğer kurul üyeleri başta olmak üzere TTK’nın taht-ı tasarrufundaki şirketleri batıran herkesi çok ağır tazminat cezaları bekliyor.
Ortakların açtığı iade davaları Türkiye’de olmazsa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, Tahkim’de neticelenecek. O davalardan korkanlar şimdi cinayet mahallinde delilleri karartıyor. Panik halleri bile işledikleri suçun cesametini ele vermeye kâfi.
Nafile uğraşıyorlar. Şirketleri devraldıkları tarihteki bilanço belli, envanter belli. Aradan geçen zaman zarfında bütün mesuliyet şirketlerde kayyım yetkisini kullananlara aittir. Dolayısıyla asrın yağmasının hesabı sorulurken bakanlar kurulundan aşağıya doğru müteselsilen mesul kimler varsa hepsi sigaya çekilecektir.
En ağır ceza da muhafaza etmesi icap eden ciğeri kediye ikram eden sözde yed-i emine verilecektir.
[Semih Ardıç] 24.6.2017 [TR724]
Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (9) [Ahmet Dönmez]
15 Temmuz gecesi darbeci askerler tarafından TRT Ulus binası ve Digitürk’e götürülen 6 sivil teknik elemanla ilgili iddialara devam ediyoruz. Bugün, o gece yaşananlarla ilgili bana ulaşan bir takım gizemli bilgiler, iddialar ve soru işaretlerini paylaşacağım.
Bu konuya temas edeceğimi, yazı dizisinin 19 Haziran tarihli 4. bölümünde ilan etmiştim. Ardından ilginç bazı e-postalar aldım. Bunlardan bir tanesi, Cemaat içerisinden biri olduğu izlenimi veren ve söz konusu sivilleri tanıdığı anlaşılan birine ait. Yazıda şöyle deniyor:
“Bilişim hizmetiyle ilgilenen, takma ismi Eşref olan bir şerefsiz, 6 kişiye o gece bir kumpas kurmuştur. ‘Manevi gece programı yapacağız’ deyip o kişileri Ümraniye’de N.A.’nın evinde toplamıştır. Hiçbir şeyden haberi olmayan bu kişileri o gece silahlı askerler gelip isimlerini tek tek okuyarak o evden almışlardır. O kişiler de korktuklarından ne yapacağını bilememişler ve o menfur olaya karıştırılmışlardır. O Eşref denen arkadaş darbeden önceden haberi olan bir şahıstır. Kendisi darbeden sonra kaçıp ABD’ye yerleşmiştir. Hocaefendi’nin hain dediği tiplerdendir. O gece o evde program yapan şahıslar masumdur ve o kişiler darbeyi Hizmet’e yıkmak için özellikle seçilmişlerdir.”
‘ONLAR UPLİNK’Cİ DEĞİL, HİÇBİRİ YAYIN KESMEYİ BİLMEZ’
Müstear isimle atılan bir diğer e-posta ise kendisini, “Yıllarca Türkiye’de televizyonculuk yaptım” diye tanıtan bir kişiye ait. O da şu detaylara dikkat çekiyor: “Bir TV yayınını ancak uplink’çiler hızlı bir şekilde kesebilir. Uplink’çi olmayanlar televizyoncu olsa bile bir TV yayınını kesemez. Bu kişiler, uplink’çi olmadıkları gibi televizyoncu bile değiller. Kaynak Holding’de çalışan bir arkadaşım, bu kişilerden birinin ablası ile konuşmuş. Kadın o gün ikindi vakti kapının çaldığını, açtıklarında karşılarında askerlerin olduğunu ve kardeşinin adını vererek onu aradıklarını söylediğini belirtiyor. Kardeşi kapıya çıktığında bizimle gelmen gerekiyor diyerek alıp götürdüklerini söylüyor. Kardeşinin daha sonra anlattığına göre yolda ve helikopterde sürekli bilgi istemesine rağmen bilgi vermemiş. TRT’de telefonları alınarak bir odada tutulmuşlar. Sabaha karşı da ‘Şimdi gidebilirsiniz’ deyip arka kapıya yönlendirilmişler. Aynı şekilde eski STV çalışanlarının da TÜRKSAT’a yayın kesmek için girdikleri söyleniyor. Bu kişileri bizzat tanıyorum. Dediğim gibi bunlar da uplink’çi değiller. Yayın kesmeyi bilmezler. Siz ne kadar sürede böyle bir yerde yayın kesebilirseniz onlar televizyondan biraz aşina oldukları için belki biraz daha kısa sürede yayın kesebilirler, o kadar. Bu kişilerin son çalıştıkları şirketin sahiplerinden biriyle konuştum. TÜRKSAT bu firmadan teknik servis hizmeti talep etmiş ve bu 3 kişi o yüzden oraya gönderilmiş. Darbe girişiminin olduğu saatlerde değil, sabahtan oraya gitmişler. TÜRKSAT’ın talep ettiği teknik servis hizmetine dair, bu kişilerle yaptığı mailler mevcutmuş.”
MADEM ORADA HİÇ İŞE YARAMAYACAKLARDI, NEDEN GÖTÜRÜLDÜLER?
Bu noktada artık cevaplanması gereken önemli soru işaretleri bulunuyor. Hiç bu e-postalardaki iddialar olmasa bile olayların gelişim şekli ve yaşananlar yeterince kuşku uyandırıcı. Bahse konu soru işaretlerini şöyle sıralayabiliriz:
– Sivilleri almaya giden Albay Hamdi Acar’ın da içinde bulunduğu 4 ayrı araç, polisler her yeri kesmişken ve üstelik köprü can pazarına dönmüşken Ümraniye’ye kadar tepe lambası ile nasıl gidebildi? Polis kontrol noktasından nasıl geçti? Böyle bir gecede ters yöne gitmesine rağmen neden hiç durdurulmadı?
– Uçuş yasağına rağmen helikopterler nasıl havalanabildi?
– TRT binasına götürülen isimlerden H. Ş., “N.A.’nın daveti üzerine evine gittik.” dedi. Oysa bana ulaşan e-postada ‘Eşref’ kod adlı firari birinden söz ediliyor. O şahısları N.A.’nın evinde toplayan kimdi?
– Siviller o sırada pijamalı mıydı? Eğer öyleyse iddianamede neden onlar için “Darbeyi biliyorlardı ve hazır bir şekilde bekliyorlardı” deniyor?
– N.A.’nın evine gelen askerler, “Bizimle geliyorsunuz, bu devlet meselesidir” dediler mi? O halde Albay Acar, neden içeridekilerin MİT veya Başbakanlık çalışanları olduğunu sandığını söylüyor?
– Bu isimleri kim tespit etti? Albay Acar’a, “Git Ümraniye’den bu şahısları al” talimatını veren Albay Levent Özalp, bu isimleri ve evin adresini kimden aldı? Askerlerin eve gelip isimleri tek tek okuyarak aldıkları doğru mu?
– Yayıncılıkla ve yayın kesme ile ilgili bir uzmanlığı olmayan bu isimlerin oralara götürülmesinin sebebi nedir? Eğer cemaat bu planlamayı yapmış olsa elinde hiç uplink’çi yok muydu ki uzmanlık alanı başka olan 6 kişiyi seçip gönderdi?
– Nitekim H.Ş., “Televizyon yayınlarından anlamadığımızı söyledik. Sanırım bizden umudu kesmişlerdi ki bu yüzden bizi makyaj odasında tutuyorlardı.” dedi. Bu bile ortada bir komplo olduğunu göstermeye yeten bir ifade. Sırf oraya getirilip bir odada tutulan siviller söz konusu. Bu teknik kişiler makyaj odasında oturtulmak için mi helikopterle alınıp getirildi?
– TRT’den sonra ikinci grup sivillerle Vodafone Arena’ya inen darbeciler neden İETT otobüsüyle Digitürk’e gitti? Bu tuhaf bir durum değil mi? Bir dijital yayın platformunu basmaya gidecek aracı olmayan askerler nasıl olur da darbeye kalkışır?
MADEM CİHAZLARA ATEŞ EDİLECEKTİ, TEKNİSYENLERİ NİYE GÖTÜRDÜLER?
– O saat itibariyle darbe girişiminin en hararetli olduğu anlar yaşanıyordu. Halk sokaklardaydı. Gördükleri askerlere ve tanklara müdahale ediyorlardı. Böyle bir ortam içerisinde 43 darbeci askerin, Dolmabahçe Bulvarı üzerinde ‘Köyden indim şehre’ misali, otostopla ya da İETT otobüsü ile yayın kesmeye gitmesi normal mi?
– Albay Acar, Beşiktaş stadının önünde bir arabayı durdurduklarını, içinde aile olduğu için binemediklerini; sonra bir başka aracı durdurup kendilerini Digitürk’e bırakmalarını istediklerini, en son 3 İETT otobüsü içinden boş olanını durdurup bindiklerini öne sürüyor. Bunlar nasıl darbeci?
– Üstelik iddianameye göre İETT otobüsü ile bir yere kadar gidip sonra yürüyerek Digitürk binasına geçiyorlar. Bu silah zoruyla otobüsün gasp edildiği iddiasını havada bırakmıyor mu? Bu nasıl bir işgal girişimi?
– Diyelim ki darbeciler o gece durduracak bir araç bulamasa Digitürk’ü basamayacaklar mıydı? Böyle ciddiyetsiz darbe planı mı olur?
– Binaya gittikten sonra Digitürk personeline yayının kesilmesi için baskı yapıyor ve bağırıyorlar. Ama yayın kesilemeyince Binbaşı Ali Akkaş tarafından içerideki cihazlara ateş ediliyor. İyi de o zaman o 3 sivil teknik eleman oraya niye götürüldü? Madem ki yayının kesilmesi için Digitürk personeline bağırılacaktı teknik elemanlara ne gerek vardı? Buna rağmen yayın kesilmeyince de cihazlara ateş edilecekti ne diye gecenin o karmaşası ve köprünün o trafiği içerisinde Yeşilköy’den Ümraniye’ye kadar o kadar yol katedilip gidildi ve o 3 kişi alınıp gelindi ki?
– Bundan sonra polisler gelip oradaki askerleri alıncaya kadar o siviller orada ne yaptı ve nerede tutuldular?
– Tutuklu askerlerden Mustafa Doğan, Digitürk binasında tanımadığı bazı sivil subayların kendileriyle birlikte hareket ettiğini anlattı. Bu ‘subaylar’ kimlerdi?
KİM BU ‘EŞREF’?
– ‘Eşref’ kod adlı kişi kim? Gerçekten böyle biri var mı? 6 sivili ‘manevi program yapacağız’ diyerek N.A.’nın evine topladığı doğru mu? Cemaat kaynakları bu bilgiyi teyid ediyor mu? Eğer iddia doğruysa ve e-postada denildiği gibi Gülen’in ‘hain’ dediği kişilerden biri bu ise cemaat ‘Eşref’ kod adlı kişiyi deşifre etmeyi düşünür mü? Düşünüyorsa neyi bekliyor? Düşünmüyorsa neden?
– Bu 6 kişi içinden firari olduğu anlaşılan ‘Çağrı’ kod adlı kişi kim? Eğer bir kumpas varsa ‘Çağrı’ neden çıkıp konuşmuyor? Neden bütün bildiklerini anlatmıyor? Ailesi Türkiye’de tehdit altında olabilir mi?
– Bu 6 kişi, cemaat ile darbe girişimi arasında bağlantı kurulması için özellikle mi seçilip TRT ve Digitürk’e götürüldü? O gece o binalarda hiçbir işe yaramadıkları ve telefonları alınarak bir odada sabaha kadar bekletildikleri göz önüne alınırsa bu iddia bir komplo teorisi olmaktan çıkmıyor mu?
– Aynı şekilde o gün gündüz saatlerinde eski STV çalışanlarını TÜRKSAT’a davet edildiği iddiası doğru mu? TÜRKSAT’ta nasıl bir teknik servis ihtiyacı vardı o gün? İddia edilen e-postanın altında kimlerin imzası var?
[Ahmet Dönmez] 24.6.2017 [TR724]
Ekonomik kriz beklentisi ne kadar gerçekçi? [Dr. Cem Ünal]
Ekonomik kriz ifadesi acaba herkes için aynı anlama mı geliyor? Biri krizden ‘devalüasyon’u anlarken‚ bir diğeri ‘şirket iflasları’nı‚ bir diğeri ‘bankaların TMSF’ye devredilmesi’ni anlamaktadır.
Ya da kriz bunların hepsini mi kapsar?
Sizleri çok sıkmadan biraz teorik bilgiler aktarmak istiyorum. Genel kabul edilen anlayışa göre finansal krizler üçe ayrılmaktadır.
Dış Borç Krizleri: Kamu ve özel kesimin dış borçlarını ödeyememesi durumunda ortaya çıkar.
Bankacılık Krizleri: Banka iflasları yaşanınca veya mali gücü zayıflayan bankalara devletin müdahale etmesi sonucunda oluşur.
Para Krizleri: Ulusal para biriminin değerini düşüren spekülatif ataklar ve döviz kurlarının aşırı oynak olması nedeniyle Merkez Bankası müdahaleleri sonucunda rezervlerin erimesi sonucunda ortaya çıkar.
Bu krizlerden‚ “Dış Borç Krizi”ne Türkiye olarak henüz şahit olmadık. Esasında dış borç krizi ile o ülke teknik olarak iflas etmiş ve borçlarını ödeyemez durumuna gelmektedir. Komşumuz Yunanistan’ın yakın zamanda‚ Rusya ve Arjantin’in de daha önceki yıllarda kamu borçlarını ödeyemeyerek “moratoryum” ilan etmeleri bu türden krize en güzel örneklerdendir.
BANKACILIK KRİZLERİNE AŞİNAYIZ
Türkiye olarak en aşina olduğumuz kriz türleri ise bankacılık krizleri ile para krizleridir. Bu iki kriz türünün birçok ortak noktası olduğu için‚ aslında birbiri içine girmiş bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Aralarındaki en büyük fark ise bankacılık krizlerinin ekonomiye etkilerinin daha fazla olması ve dolayısıyla daha uzun sürmesidir.
Şimdiye kadar yaptığımız tanımlardan şu sonucu çıkarabiliriz. “Esnaf kepenk kapatıyor!” “Protestolu Senet Sayısında Müthiş Artış!” gibi haberleri okuyan ortalama bir gazete okuyucusu veya sosyal medya takipçisinin ‘kriz çıkacak’ dediğinde ifade etmek istediği kriz türü bunlardan hiçbirine doğrudan girmemektedir.
KRİZ DEĞİL ADALETSİZLİK
Zira bu tür haberler piyasada krizden ziyade ‘gelir adaletsizliği’ veya ‘gelir paylaşımı’ ile ilgilidir. Bir esnaf iş yerini kapatırken‚ başka bir girişimci yeni bir dükkân açmaktadır. Veya protestolu senetler bazen ödeme gücünden ziyade ‘iş ahlakı zaafiyeti’nden de kaynaklanabilmektedir. Ancak şu ifade edilmek isteniyorsa‚ bu durum bankacılık krizine yol açan önemli göstergelerden biridir: “Reel sektörün finansal gücü gittikçe kötüleşiyor‚ şirketler belirsizlikte önlerini göremiyorlar ve bankalara olan borçlarını ödeyememeye başladılar”
KRİZ NASIL OLUR?
Finansın duayeni kabul edilen Mishkin, 1997 tarihli çalışmasında dünyada yaşanan finansal istikrarsızlığın ve dolayısıyla ekonomik krizlerin temelini 4 nedende toplamıştır. Gerçekten de gerek global çapta gerekse de Türkiye’de ortaya çıkan istikrarsızlıklar incelendiğinde bu 4 ana neden ile karşılaşmaktayız:
1- Faiz oranlarındaki artış.
2- Banka bilançolarının bozulması.
3- Menkul kıymet borsalarının çöküşü.
4- Belirsizliklerdeki artış.
Bu nedenler hem gelişmekte hem de gelişmiş olan ülkeler için geçerlidir. Bu göstergelerin ortaya çıkması reel sektör şirketlerin ve bireylerin ekonomik faaliyetlerini azaltarak‚ bankalara olan kredi borçlarını geri ödeme kabiliyetini bozarak bankacılık krizine neden olmaktadır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu problemlerin artması ilk olarak döviz kurlarını etkileyerek önce parasal krize sonra da bankacılık krizine neden olmaktadır. Zaten Türkiye’de krizlere bakıldığında parasal kriz ile bankacılık krizinin iç içe geçtiği görülmektedir. Ancak bu noktada unutulmaması gereken nokta krizlerin ortaya çıkış süresidir. Gerek bu nedenlerin ortay çıkış süreci gerekse de bu nedenlerin kriz ile sonuçlanması süreci çok kısa sürede gerçekleşen olaylar değildir.
Peki yukarıdaki kriterlere göre bir ekonomik krizin eşiğinde miyiz?
1- Faiz Oranlarındaki Artış: Merkez Bankası Ocak 2017 tarihinden beri kur artışını kontrol edebilmek için yapması gereken en etkili ve en önemli politika aracı olan faiz artırımını “çaktırmadan” gerçekleştirdi ve bu artışın devamı da gelecek. “Çaktırmadan” diyorum çünkü AKP hükümeti her alanda olduğu gibi burada da “iki yüzlü” bir politika uygulamaktadır. Tabanına karşı faiz lobisi söylemleri ile faiz ile mücadele ettiğini‚ faizleri kesinlikle artırmadığını söylerken‚ Merkez Bankası üzerinden finans okuryazarlığı olmayan insanların kesinlikle anlamayacağı “istisnai yollar”la faizleri sürekli arttırmaktadır. Ocak 2017’den beri faiz artışı yaklaşık %12 oranında artmıştır. AKP seçmenlerine karşı açık yüreklilikle söyleyemese de‚ faizleri zımni arttırarak‚ ciddi anlamda gelen parasal krizden manevra ile kurtulmuştur.
2- Banka Bilançolarının Bozulması: Bankalar hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde finansal sistemin en önemli ve hayati unsurudur. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bankacılık kesiminde yaşanan sorunlar doğrudan ekonomik krizlerin ve istikrarsızlığın nedeni olmaktadır. Bu önemine binaen bankalar‚ dünyanın her tarafında en kurumsal‚ ciddi ve ağır düzenlemelere tabi kılınmaktadır.
Türk bankalarının bilançolarındaki en önemli varlık kalemi kredilerdir. Dolayısıyla verilen kredilerin sorunlu hale gelmesi‚ bankaların bilançolarının bozulması anlamına gelmektedir. Peki bankaların verdikleri kredilerin ne kadarı geri ödenmeyerek sorunlu hale gelmiştir? Ya da sorunlu olması ihtimali olan krediler ne kadardır? BDDK verilerine göre sorunlu kredilerin toplam kredilere oranı %3‚11’dir. Bu oran normal sınırlar içerisindedir. Ancak bu verinin ne kadar gerçek olduğu ciddi bir soru işaretidir. Çünkü kredilerin geri ödenme kabiliyetinin olup olmadığı ciddi “denetimler” sonucunda belirlenir.
En büyük fonksiyonu bankaları ciddi olarak denetleyip düzenlemek olan BDDK’nın bu fonksiyonunu yerine getirip getirmediği tartışmalıdır. İdari bağımsızlığını tamamen kaybeden ve AKP’nin bir “ajansı” haline gelen BDDK’nın hiçbir ağırlığı ve etkinliği kalmamıştır. Bank Asya’ya el koyma misyonunu yerine getirdikten sonra BDDK’nın sesini duyan var mı? Onlarca tecrübeli‚ eğitimli ve kriz tecrübesi olan personelin TCMB‚ BDDK‚ SPK gibi kurumlardan atıldığı bir ortamda‚ hangi çalışan denetim yapabilir? Yandaşlara verilen kredilerin sorunlu hale geldiğini rapor haline getirebilir mi? Sadece kamu bankaları kullanılarak usulsüz verilen krediler ne kadardır? Özel bankalara baskı yapılarak verilmemesi gereken kredilerden ne kadarı batmıştır? Tüm bunların tespit edildiğini bir an varsaysak bile hangi yönetici bu tespitlerin gereğini yapar? Hangi yönetici sorunlu kredi kullandıran bankaya mevzuat gereği ceza verebilir? Kariyerlerini işten atılanların boşluğuna bina edenler bu konuda bir adım atar mı? Onlar için tek bir gerçek vardır: “Yaşasın padişahım‚ yaşasın ikbalim!!”
Sonuç olarak‚ banka bilançoları sağlıklı gözükse de bu durumun “makyajlı” olma ihtimali çok yüksektir. Bankacılık sektörünün ve bilançolarının sağlıklı olup olmadığı ancak tarafsız‚ teknik ve yoğun bir denetim sonucu anlaşılabilecektir. Ancak şu da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır: 2001 krizinden sonra Kemal Derviş önderliğinde alınan köklü ve sağlam reform kararları ile Türk bankaları ciddi anlamda güçlenmiştir. Bu başarıyı kendi icraati gibi sahiplenen AKP hükümeti‚ şimdiye kadar bankacılık tarafında bir sorun yaşamamıştır. Zira bankacılık sektörünün temelleri o dönemde gerçekten iyi atılmıştır. O temellerin ne kadar zarar gördüğü ise dediğimiz türden bir gözden geçirme ile anlaşılabilir.
3- Menkul Kıymet Borsalarının Çöküşü: Borsa AKP’nin ekonominin iyi olup olmadığını anlamada başucu referansı olarak kullandığı en önemli göstergelerden biridir. AKP kurmaylarının sığ bir bakış açısı ile borsa verileri yüksekse ekonomi iyi yolda‚ düşükse kötü durumdadır. Bu konuda olumsuz bir gelişme gözükmemektedir. Bazen artan bazen düşen İMKB‚ mevcut durum itibariyle bir krizi tetikleyebilecek potansiyele ve güce sahip gözükmemektedir.
4- Belirsizliklerdeki Artış: Bu kavram‚ siyasal belirsizlikten hukuki belirsizliğe kadar geniş bir ölçeğe sahiptir. Normal demokratik ve hukuki bir yönetim anlayışının askıya alındığı ve yakın bir gelecekte de kaldırılmayacağı anlaşılan OHAL ortamında ekonomideki belirsizliklerin mevcudiyeti ve artış trendi sürpriz değildir. Ekonomik faaliyetlerin sağlıklı işleyebilmesi için global düzeyde kabul edilmiş olan ve ülkelerin anayasaları ile güvence altına alınmış çok önemli haklar vardır. Mülkiyet hakkı‚ eşitlik‚ kanunilik gibi olmazsa olmaz haklar maalesef Türkiye’de ayaklar altında sürüklenmektedir. Ekonomide ve ticari hayatta yakın geleceğin planlanamaması şeklinde özetlenebilecek “belirsizlik” kavramı çok önemli bir tehdit olarak karşımızda durmaktadır.
SONUÇ: İnsan hakları‚ anayasal haklar‚ demokrasi‚ hukuk‚ adalet‚ ifade özgürlüğü gibi temel değerlerdeki erezyonu ve ihlalleri önemsemeyen bir topluluk‚ ateşin ucu kendi “cebine” dokununca uyanır mı emin değilim.
Ekonomik bir kriz uyuyan maymunun gözünü açar mı‚ efsunlanan insanlar kendilerine gelirler mi bilemiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim Türkiye olarak geçmişte yaşadığımız bankacılık ve para krizi gibi ekonomik krizlere baktığımızda‚ süreç uzun zaman almaktadır. Türkiye maalesef global düzeyde bir üretim ekonomisine sahip değildir. Ancak‚ kalabalık ve genç nüfus ile tüketim üzerinden dahi ekonomik faaliyetler bir şekilde devam etmektedir.
Sosyal medyada okuduğumuz iflas‚ protestolu senet‚ sorunlu kredi kartları gibi haberler orta ve uzun vadede ekonomik istikrarsızlığın öncüleri olsalar da‚ kısa vadede bir ekonomik krize neden olmazlar. Bunlar daha çok ekonomik adaletsizlik ve gelir dağılımı ile ilgili haberler olarak değerlendirilmelidir. Bu haberler üzerine kriz analizleri inşa edilmemelidir. Ekonomik krizler bugünden yarına olagelen olgular değillerdir. Ancak ortaya çıktıklarında da aynı şekilde etkileri hemen gitmezler. Ciddi siyasi ve sosyal sonuçları vardır.
Türkiye’de şu ana kadar yaşanmış krizlerin ana üssü olan bankacılık sektörü‚ 2001 yılında Kemal Derviş tarafından gerçekleştirilen reformlar sayesinde bugüne kadar sağlam bir şekilde gelmiştir. Açıklanan resmi rakamlar ile bankacılık sektöründe bir sorun gözükmüyor olsa da‚ bu rakamların doğruluğu konusunda kimse emin değildir. Tıpkı hesaplama şekli değiştirilen GSYM‚ enflasyon ve diğer makroekonomik göstergelerde olduğu gibi. Ekonomide devlet tarafından rakamlarla gizlenen bir bozulma olma ihtimali çok yüksektir.
[Dr. Cem Ünal] 24.6.2017 [TR724]
Doğu Perinçek; Dün Maocu, Ergenekoncu, Bugün Tayyipçi: Bay Matruşka’nın iktidarı [Haber-Portre: Erman Yalaz]
DOĞU PERİNÇEK: DÜN MAOCU, ERGENEKONCU, BUGÜN TAYYİPÇİ
Dün Maocu, Apocu, Darbeci, Kemalist, Ulusalcı, Ergenekoncu, şimdi ise Tayyipçi… Doğu Perinçek’ten bahsediyoruz. İdeolojik kalıplara sığmayan kıvraklıkta her kılığa giren ancak neredeyse ömrünün tamamını vesayet rejimlerine ve vesayetçilere adamış bir kişi. 15 Temmuz kurgu darbesinden sonra kamuoyu onun sözlerini sıkça işitti, işitiyor. Perinçek’e göre; 50 binden fazla masumun, 500’den fazla çocuğun, 17 bin kadının, 250 kadar gazetecinin, 4 bin hakim savcının, on binlerce öğretmen ve dernek yöneticisinin, siyasi parti liderlerinin, milletvekillerinin tutuklu olduğu Türkiye’de bu hukuksuzlukları yapan yargı 50 yılın en güçlü yargısı; en hayırlısı! ‘Yargı 50 yılın zirvesinde’ diyor bu yüzden ve ekliyor: “Savaştayız, 10 kişinin haksızlığa uğraması bir şey ifade etmez.”
Anadolu’nun belki son asırdaki en önemli iki kazanımı; demokrasi ve mütedeyyin memurlar ile anadolu sermayesi, değerlerinin ‘kökünü kazıyor’aklınca! Perinçek şöyle diyor: “Türk Yargısı son elli yılın altın devrini yaşıyor, altın devrini. Neden altın devrini? Binlerce F..ö’cüyü yargıladığı için. Bundan daha iyi yargıyı nerede bulacaksınız? Bu yargı F..ö’cüleri kovuşturma, soruşturma ve hapislere atınca mı kötü oldu? Bunun için altın devir diyorum” Yalçın Doğan’ın tabiriyle Erdoğan-Bahçeli ittifakının 3. ayağı olduğunu ilan ediyor.
HER KILIKTA HER DAİM VESAYETÇİ
Ergenekon sanığı olarak yargılandığı Silivri’den Erdoğan-Ergenekon anlaşması sonucu çıktığında ilk sarf ettiği cümleler, ‘cemaatlerin kökünü kazıyacağım’ olmuştu. Perinçek bu saldırgan ve provakatif üslubunu hep sürdürmüştü aslında. Tehdit ettiklerinin listesinde Erdoğan, Gül, Arınç’lar da vardı. Ancak onlarla işbirliği yapmayı, onları siyaseten desteklemeyi ‘vatan görevi’ ilan eden de kendisiydi. Aksiyon Dergisi’nin 12 yıl önce portresini kapağa aldığında zikrettiği gibi o bir ‘Bay Matruşka’. Gençliği devrimci, Maocu, sonrası Ulusalcı Ergenekoncu, şimdi Tayyipçi, devletçi… Ama her daim darbeci ve vesayetçi. Üstelik bunu bütün bu ideolojik yaklaşımların soslarıyla süsleyen bir söylemin inşa edeni kendisi. Kurduğu siyasi partiler binde birlik oy oranlarını geçemese de onu 12 Mart’ta, 12 Eylül’de 28 Şubatta, 27 Nisan’dan ve nihayet 15 Temmuz kurgu darbe ve sonrasındaki sivil darbesinde aynı yerde tutan motivasyon ne peki? Fikirleri neden, nasıl iktidarda!? Sıkletinden fazla mı güçlü görüyoruz. Hakkettiğinden fazla mı büyütüyoruz gözümüzde? Evet, ben de bu kanaattedeyim. Perinçek söylemlerinde olduğu kadar güçlü değil; ancak demokrasiye inananlar zayıf. Bu zayıflığın içindeki karton Maocu, karton Atatürkçü, karton Ulusalcı, karton Tayyipçi. Ve fakat nedir yaptıkları, yapabildikleri? Onları da yok mu saymalıyız? Buyrun portresine bir bakalım, kimdir Bay Perinçek?
FABRİKATÖR’ÜN İKİ VASFI, YALAN ve DİN DÜŞMANLIĞI
Perinçek ve Aydınlıkçılık mantığını bugüne kadar en iyi tarif eden yaklaşım Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan Mehmet Eymür’ün Ergenekon davasına da delil olarak giren ‘fabrikatör’ tanımlaması kanaatimçe. Eymür, Perinçek ve grubu için ‘yalan haber yayan’ manasında ‘fabrikatör’ tabirini kullanıyordu. Bu yüzden kolayca Apocu, Kemalist, Ulusalcı, Millici olabiliyordu Perinçek. Vesayet için her türlü yalana, zulüm için her türlü ideolojik kalıba bürünme beceresi gösteriyor kendisi.
Kimse için yazdığım şu satırları yazmanın kolay olmadığını biliyorum. Ancak Perinçek portresi yazılıp çizilirken görmezden gelinen en önemli bir başka nokta; Perinçek’in din ve dindarlarla olan problemidir; gerçek din ve gerçek müteddeyyinlerle. Dindarları sevmemektedir kendisi; daha da ötesi düşmandır. Açık, net; hayatının her aşamasının en somut zehirli meyvesi budur. Yüz gülüp, farklı frekanslarda milliyetçi maneviyatçı sözler söyleyebilen, Kemalist türkülerle ava çıkan, postmodern darbe süreçlerinde ‘dindarların kökünü kazıma fikri’ ile elit asker-sivil Kemalist devrimcilere katalizörlük (hızlandırma) görevi üstelenen bir vazifeli! Üstelik bu din düşmanlığı hususunda Cemaat ve Hizmet Hareketi hususunda ihtisas sahibi!
NEREDEN ÇIKTI BU PERİNÇEK?
Sol-devrimci yaklaşımdan milliyetçi-muhafazakarlara karşı hangi argümanları kullanmış, kime ne demiş? O her boyaya bu kadar kolay boyanırken söylemlerine bakmakta fayda var. Çünkü bu söylemler Perinçek ve fabrikatörlük ideolojisinin desteklediği muhataplarının omurgasızlığını göstermesi açısından önemli. Demokratız, milliyetçiyiz, dindarız, İslamcıyız diyenlerin Perinçek’in yüzünden akan bütün kötü makyajlara rağmen yan yana durma görüntüsü neyin nesidir yoksa?! Düpedüz omurgasızlıktır. Hedefe giden yolda her şeyi meşru görme hastalığıdır.
Perinçek kendisini ve Aydınlık hadisesini tarihte şöyle anlatıyor: “Marksist-Leninist bir teorik organ gerekliydi. Temmuz 1968’de bu dergiyi çıkarmaya, adını Aydınlık koymaya karar verdik. Çünkü Aydınlık, sosyalist hareket tarihinde şanlı bir adı ifade ediyordu. 1919-25 yılları arasında muhtelif aralıklarla Türkiye’de Marksist-Leninistler tarafından bu isimle bir dergi çıkarılmıştı. Biz Aydınlık adını seçmekle geçmişin mirasını benimsemiş oluyorduk. Aydınlık’ın başlangıçtaki kurucuları şunlardır: Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Gün Zileli, Erdoğan Güçbilmez, Vahap Erdoğdu, Atıl Ant, Münir Ramazan Aktolga ve ben. Aydınlık kısa zamanda ideolojik bir karargâh haline geldi.” (Aksiyon, Sayı 547, Yıl 2005).
‘DEMOKRASİYİ KURTARMA YAVŞAKLIĞI’, GÜN ZİLELİ, ŞAHİN ALPAY, PERİNÇEK…
İsimlere bakalım. Perinçek, savrulmasını anlayalım. Şahin Alpay. Dün 12 Eylül’ün bugün 15 Temmuz’un mağduru olarak hiçbir şekilde hak etmediği ve tek bir delil olmadığı halde, Erdoğan ve AK Parti’yi demokrasi özlemi içinde koşulsuz desteklemiş olmasına rağmen hapiste.
Gün Zileli. 15 Temmuz’un haftasında ‘idam isteriz’ diye meydanlarda bağıranlara destek verilmesini ağır dille eleştiren bir yazı kaleme aldı. Zileli, Perinçek’in yıllarca yanında yer aldı. Kız kardeşinin eşi. Şimdi apayrı dünyadalar. Üç Türkiye var diyen Zileli, ‘İslamcı Türkiye’nin idam çığırtkanlığına net bir karşı duruş ortaya koyarak Türkiyenin yol ayrımında birleşmeyecek şekilde kopuşa götürüldüğünü kaleme almış son söz olarak şunu söylemişti: “Bu aslında bir yol ayrımıdır. Bu, İslami rejimin temel taşlarını döşemek yolunda atılacak korkunç bir adım, dahası gelişmiş diğer iki Türkiye ile geriliği ve yozluğu şiar edinmiş İslami bataklık Türkiye’sinin birbirinden bir daha birleşmeyecek bir şekilde kopması anlamına gelir. “Demokrasi” adına kutlamalara katılan, en azından bu tür bir “demokrasiyi kurtarma” yavşaklığına cevaz veren bir kısım solcumuzun, muhalefetimizin vb. bunun üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Bilmem düşünürler mi? Bu konuda son olarak söyleyeceğim bir şey daha var, o sloganı bağıranlara ve bağırttıranlara. Tarih şunu defalarca kanıtlamıştır: İdam sehpaları veya giyotin sehpaları kuranlar, sonunda kendilerini o sehpalara çıkarken bulmuşlardır.”
TARİHİN DERİNLİKLERİNDEN GELEN PERİNÇEK PORTRELERİ
Tarihin derinliklerinden çıkarılması gereken bu portrede şunlar da vardır Perinçek için. 1968’deki gençlik olaylarının göbeğinde yer almıştır. 1970’lerden itibaren içinde bulunduğu bütün sol hareketleri bölen kişidir. 1980 öncesinde olmak üzere kritik dönemeçlerde çıkardığı dergi ve gazetelerle devletin güvenlik kurumlarıyla çatışmalara girmiş gözükmektedir. “Hüseyin Gazi yoldaş” kod adıyla gizli ihtilal örgütü liderliği yapmıştır.
MİLLETVEKİLİ BABA, ASKER DAYI, MİT’Çİ YEĞEN…
Perinçek’in hakim olan ve bir dönem Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcılığı görevinde bulunan babası Sadık Perinçek, dört dönem Adalet Partisi Erzincan milletvekilliği yaptı. Perinçek’in dayısı Turhan Olcayto tümgeneraldi ve Ankara’da Zırhlı Tümen Komutanı’ydı. Meşhur darbecilerden Tümgeneral Cemal Madanoğlu, ilk eşi Sırma Perinçek’in halasının eşiydi. Teyzesinin oğlu Gürbüz Tüfekçi, Ankara’da askeri kesimde etkili bir şahsiyetti. Perinçek’in arkadaşlarına söylediğine göre Tüfekçi, aynı zamanda Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisiydi.
ÖNCE APOCULARA DÜŞMAN, SONRA ÖCALAN SEMPATİZANI
Aksiyon’da yer alan portresine göre, Perinçek’in 1960’larda gençlik lideri olarak ortayı çıkmasını ve Dev-Genç’in başına geçmesini sağlayan şartlardan biri, böyle bir aile çevresine sahip olmasıydı. Bir diğeri, o dönemin etkin siyasi karargâhlarından olan Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuması. Aynı okulda okuduğu Abdullah Öcalan-Perinçek ilişkisi de incelemeye değer. 1970’lerde Doğu Perinçek’le Abdullah Öcalan kanlı bıçaklıydı. Sonra Bekaa’da birbirine çiçek verecek kadar samimiyet peydahlandı.
Perinçek’le Öcalan’ın yolları, ilk defa 31 Mart 1972 günü Ankara Üniversitesi SBF’de kesişti. Öcalan SBF’de birinci sınıf öğrencisi, Doğu Perinçek ise komşu fakülte hukukta asistandı. 31 Mart 1972’de Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere’de öldürülünce SBF’de başlayan dersleri boykot eylemine katılanlardan biri de Öcalan’dı. SBF’de “Şafak” başlıklı bir bildiri dağıtılarak, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının engellenmesi için ayaklanma çağrısı yapılmıştı. İşte bu bildiriyi kaleme alan kişi Perinçek’ti. Boykotçu öğrenci grubunun elebaşılarından olan Öcalan, sağ elinde Perinçek’in bildirisi ile sol elini kaldırarak “Bağımsız Türkiye” diye bağırmaktaydı.
ÖNCE KATİL DEDİ; SONRA BEKAA VADİSİNDE RÖPORTAJ YAPTI
1979’da Öcalan Apocular örgütünün, Perinçek ise Aydınlık hareketinin lideri oldu. Yolları ayrıldı. Apocular Aydınlıkçılar birbirini öldürecek noktaya geldi. 27 Ağustos 1979 tarihli Aydınlık’ın manşetinde “Apocu cinayet şebekesinin şefi, işte Apo” vardı. Katiller çetesi olarak anlatılıyordu Apocular.
10 yıl sonra bambaşka bir portre vardı. Perinçek ve Öcalan Bekaa Vadisi’nde el ele kol kolaydı, üstelik birbirlerine gül veriyorlardı. 1989 Ekim ve 1991 Nisan’ında Bekaa’daki PKK kampını ziyaret edip Öcalan’la röportajlar yapıp, bunları 2000’e Doğru dergisinde yayınlayan Perinçek oldu.
DÜN ‘PKK YASALLAŞMALI’ DİYEN DE O BUGÜN ‘HDP’LİLER HAPİSTE OLMALI’ DİYEN DE…
Ergenekon davasında birlikte yargılandığı yardımcısı Ferit İlsever, 1992’de Öcalan ile yaptığı röportajında, Perinçek ve ekibi PKK’yı bir cinayet şebekesi değil, “yasallaşması” gereken bir hareket olarak tanımlamıştı. Bugün benzer bir iki yüzlülüğü sadece Öcalan özelinde değil, Kürt siyasi hareketine ve bugün HDP’ye karşı da sergiliyor. Güneydoğu illerinde taş taş üstünde kalmayıncaya kadar yapılanları alkışlıyor, alabildiğine milliyetçi, hatta şoven bir dil kuruyor. Bir yandan da HDP milletvekilleri ve Demirtaş’ın hapiste olması gerektiğini söylüyor.
KIBRIS MANEVRALARI, ERDOĞAN TELEKULAKÇILIĞI
Perinçek’in maskeli tavırlarından biri Kıbrıs meselesi idi. 1974’te, Kıbrıs Barış Harekatı’nı “işgal” olarak nitelendiren Perençik, 30 yıl sonra bu kez “Kıbrıs elden gidiyor”mitingleri düzenledi, duvarlara “Kıbrıs’ı veren Türkiye’yi verir” afişleri asan kişiydi. Perinçek’in Kıbrıs sevdası o kadar derindi ki dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile (2004) görüşmelerinin ses kayıtlarını Aydınlık’a manşet yapacak kadar operasyonel bilgilere ulaşabiliyordu.
CIA AJANI, BOP EŞBAŞKANI SUÇLAMALARI
21 Ekim 1996, Aydınlık manşetinde Erdoğan vardı: Abromowitz Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor’ manşeti atmıştı. Perinçek daha sonra bunu kehanet olarak sundu. 16 Nisan 1997, ‘CIA eliyle hazırlanan raporda Amerika’nın Erdoğan’ı iktidara hazırladığını yazmıştı. Yıllar sonra verdiği röportajda ‘Bunları halk seçmedi, Amerika operasyonla bunları (Erdoğan-Gül) ülkenin başına getirdi.” diyecekti. Perinçek yıllar sonra 24 Haziran 2012 Türk İş Genel kurulunda Erdoğan’ın yüzüne ‘Başbakan değil, BOP eşbaşkanısın’ çıkışı yapmıştı.
‘TÜRKİYE DEVRİME GİDİYOR, HEPSİNİ SÜPÜRECEĞİZ!’
Perinçek, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından hemen sonra yaptığı değerlendirmede 2014’te “Bir iki üç yıl içinde Türkiye bir devrime gidiyor. Ve Türkiye Tayyip Erdoğan’dan da, Abdullah Gül’den de Fethullah Gülen’den de kurtulacak, bunların iktidarı toptan yıkılacak. Hep birlikte süpüreceğiz bunları.” diyordu. Perinçek bir başka konuşmasında Erdoğan’ın dosyalarından bahsedip 37 rakamını zikrediyordu.
Kuşkusuz açık tehditlerin en kapsamlı olanı Perinçek’in Ergenekon davası sanığı olarak hüküm giymesine karşın Erdoğan ve AKP ile anlaşmadan sonra salıverildiği gün Silivri Cezaevinde yaptığı konuşmaydı. Orada da Erdoğan, Gül, Arınç isimlerini zikrederek ‘kınınndan çıkmış kılıç gibiyim. cemaatlerin kökünü kazıyacağız’ cümlelerini zikrediyordu.
Ergenekon davalarını yakından takip edenler hatırlayacaktır. Hemen her duruşmada söz alıp yukarıdaki benzer tehditleri söyleyen isim de Perinçek’di. Erdoğan’ın idamla yüce divanda yargılanacağını defalarca söyledi. Hakimleri, bakanları tehdit etti.
TSK’YA SIZAN PERİNÇEK VE EKİBİ 12 MART’TA YARGILANDI
Perinçek’in gözden kaçırılmaması gereken yönlerinden en önemlisi TSK ile ilişkileri. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Perinçek’in orduya sızdığı ve ihtilalci örgütü ile ilişkisi tespit edilen subaylar belirlenmişti. Bu subaylar “Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü” ve “Şafak Subaylar grubu” davalarından yargılandı. Perinçek’in darbecilerle ve ordu ile ilişkisinin başlaması ise 27 Mayıs 1960 darbesi ve cuntacılarıyla irtibatıydı. 27 Mayıs cuntacılarından Albay Kadri Kaplan, Perinçek’in 1970’lerde başkanlığını yaptığı Fikir Kulüpleri Federasyonu’na Dev Genç adını veren kişiydi. Kaplan 12 Mart öncesi kitlesel öğrenci hareketlerini organize etmişti. Bir başka cuntacı Mucip Ataklı ile Perinçek, Cuma ve toplu sabah namazları hususunda ortak mücadele kararı almıştı. 27 Mayısçı subaylardan Suphi Karaman ve Prof. Bahri Savcı da ölümüne kadar yanında yer alıp Perinçek’i destekledi. Deniz Gezmiş’ler idam sehpasına giderken Perinçek’in o dönem TİP’in başına geçmesi bu ilişkilerin neticesiymiydi bilinmez. Ancak o her dönemde darbeci ve vesayetçilerin ardında durdu.
MİT’İN TESPİT ETTİĞİ ERGENEKON HÜCRESİ: KARARGAHEVLERİ VE PERİNÇEK
28 Şubat’ın da aktif destekçisi oldu Perinçek. Ancak Ergenekon davalarında Perinçek’in TSK irtibatları alenen ortaya çıkacaktı. MİT’in 2005’te Hava Kuvvetleri’nde tespit ettiği illegal yapılanmanın (Ergenekon’un Karargah Evleri hücresi) arkasından Ergenekon’da tutuklanan Doğu Perinçek çıktı. 6’sı kurmay albay 20 subayn tespit edildiğ yapılanma MİT tarafından Genelkurmay’a bildirilmişti.
DÜN: ERDOĞAN’I YÜCE DİVAN’A SEVK EDECEĞİZ, BUGÜN: ERDOĞAN’I TERCİH EDEN PERİNÇEK’İ TERCİH ETMİŞTİR
‘Ben istediğimde hapse girerim’ diyecek kadar cesur sözler söyleyen Perinçek’in Erdoğan merakı 15 Temmuz kurgu darbesi öncesinde depreşmişti. Silivri çıkışında tehditler savuran 27 Nisan 2015’te ‘Tayyip Erdoğan’ı vatana ihanetten Yüce Divan’a sevk edeceğiz” diyen Perinçek, 15 Nisan referandumunda açıktan Erdoğan’a destek verdi: ‘Erdoğan’ı da tercih etseler Perinçek’i tercih etmiş olurlar.” Başkanlık sıfır ihtimal diye bir yıl önce tehditler savuran da kendisiydi.
15 Temmuz sonrasında Fatih Altaylı ile Teke Tek programındaki röportajında ise “Deniz Kuvvetleri’nde Tümamiral Soner Polat komutanımız, bizim partimizin liderlerindendir. Ona rica ettim, arkadaşlarıyla oturdular, geçmişte bildikleri ve haklarında rapor yazdıkları bütün insanlar ordudan temizlendi. Bizim örgütte olduğunu bildiğimiz adamların hepsi bu darbede çıktı ve ‘kurunun yanında yaş da yandı’ falan diye üzüleceğimiz hiç bir insan yok.” diye darbeciliğini itiraf etti. Yani TSK’da Ergenekon ve Balyozcularla ülkenin sağduyulu subay ve komutanlarını temizlediklerini ilan etti. Detayları şimdilik çok bilinmese de bu kurgu darbenin içinde-dışında Perinçek ve ekibinin neler yaptığı, Ergenekon ve Balyoz eski komutanlarının icraatları ileride çok yazı ve kitaba konu olacak.
Dünün Maocusu, Devrimcisi, Ergenekoncusu, bugünün Ulusalcısı ve Tayyipçi’si Doğu Perinçek’in macerasının yaklaşık özeti böyle. Son bir haftada söyledikleriyle yaptıklarını teyit etmiş oldu. Asıl problem ise Perinçek’in bunca kaypaklığına rağmen onun ardından alkış tutanlar, aynı karede yer alıp demokrat, mütedeyyin kesimlere zulüm yapanlar. Gösterdiği yolda, çizdiği ülküde ilerleyenler.
[Erman Yalaz] 24.6.2017 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)