Kanada İltica Ofisi: Hizmet mensupları ağır baskı ve işkence altında

Kanada Göç ve İltica Kurumu (İRB), Türkiye’de Hizmet hareketi ve mensuplarının maruz kaldığı baskı ve zulmü detaylarıyla anlatan geniş bir açıklamayı internet sitesinden yayınladı.

BOLD – 2016 darbe girişiminin ardından Erdoğan hükümetinin bu olayı muhalif grupları sindirmek için kullandığı görüşüne yer verilen metinde, ön binlerce Hizmet mensubu ya da sempatizanın ağır muamelelere maruz kaldığı anlatıldı.

Kanada’nın en büyük bağımsız idari jürisi konumundaki Göç ve İltica Kurumu, ülkeye göç eden ya da siyasi sığınma talebinde bulunanlarla ilgili karar alma yetkisini elinde bulunduruyor.

“İNSANLIĞA HİZMET”

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın (JWF) yanı sıra birçok medya kuruluşu ve sivil toplum örgütünün raporlarına da yer verilen bilgilendirme yazısında, Hizmet’in faaliyet amacını “İnsanlığa hizmet” prensibiyle açıkladığı ifade ediliyor.

AKP hükümetinin 1999’dan beri ABD’de sürgünde yaşayan Fethullah Gülen ve Hizmet hareketini, 2013’te Erdoğan ve üst düzey AKP’lilerin isimlerinin karıştığı yolsuzluk soruşturmalarını planlamakla suçladığı belirtiliyor.

OHAL’LE BİRLİKTE HUKUK EROZYONA UĞRADI

Hareketin 15 Temmuz’dan sonra terör örgütü ilan edildiğine dikkat çekilirken, 7 kez uzatılan ve parlamentonun yok sayıldığı olağanüstü hal kararnamelerine (KHK) geniş yer veriliyor.

Raporda OHAL’le birlikte Türkiye’de hukukun dramatik bir erozyona uğradığı ve ülkenin insan hakları karnesinin daha da kötüleştiği vurgulanıyor.

İRB bilgilendirmede terörle mücadele yasasındaki değişiklikle birlikte hükümetin ordu, güvenlik güçleri ve kamu çalışanlarını tasfiye için geniş imkanlara kavuştuğunu aktarıyor.

HİZMET’İN TÜRKİYE’DE KURUMSAL VARLIĞI KALMADI

Kanada göçmen kuruluşu, Erdoğan hükümetinin darbe girişimi sonrası tasfiye sürecinde 20 Mart 2018 itibariyle Gülen hareketine yakınlığıyla bilinen kurumları kapattığını şu geniş listeyle anlatıyor:

  • 1064 özel eğitim kurumu
  • 360 özel kurs
  • 847 öğrenci yurdu
  • 47 özel sağlık kuruluşu
  • 15 özel üniversite
  • 29 sendika
  • 1419 dernek
  • 145 vakıf
  • 174 medya kuruluşu

KİŞİLERİN MAL VARLIKLARINA EL KONULDU

Kanada’nın yayınladığı raporda Türk hükümetinin Hizmet hareketine yakın kişilerin mal varlıklarına ve kişisel birikimlerine el konulduğu, tutuklu yakını kişilere finansal veya gıda desteği sağlamaya çalışan kişilerin de terör suçlamasıyla cezaevine atıldığı bilgisi yer alıyor. Bu yüzden, Türkiye’de kalan ve yaşam hakkı tanınmayan hareket mensuplarının da yurtdışına çıkmanın yollarını aradığı belirtiliyor.

Tasfiye sürecinde baskı ve kovuşturmaya uğrayan kişilerin ağırlıklı meslekleri ise şu şekilde özetleniyor: “Akademisyenler, öğretmenler, gazeteciler, ev hanımları, sendika üyeleri, hâkim ve savcılar, güvenlik güçleri.”

KİTLESEL TUTUKLAMALAR YAPILDI

Farklı kaynakları referans gösteren Kanadalı yetkililer, Hizmet Hareketi’nin yapısında üyelik sistemi olmadığını, faaliyetlerin gönüllülük esasına dayalı yürütüldüğünü aktarıyor.

Türk hükümetinin Gülen mensubu olduğunu iddia ettiği kişilerle ilgili “kriter listeleri” oluşturduğunu, kitlesel tutuklamaların da bu listelere göre düzenlendiğini anlatıyor.
Raporda listelenen ve hukuksuz suçlamalara dayanak yapılan kriterler şunlar:

  • 2016’da hükümet tarafından kapatılana kadar yasal faaliyet yürüten Bank Asya’ya para yatırmış olmak,
  • Hizmet’le ilişkili ticaret odası ya da kurumlara üye olmak,
  • Bylock gibi iletişim araçlarını kullanmış olmak,
  • Bir dönem Türkiye’nin en büyük yârdim kuruluşu olan Kimse Yok mu’ya bağışta bulunmuş olmak,
  • MİT ya da MASAK raporlarında fişlenmiş olmak,
  • Hizmet hareketine sosyal medyada destek olmak,
  • Hareketin derslerine, toplantılarına ya da organizasyonlarına katılmış olmak,
  • Himmet adı verilen bağış sisteminde para bağışlamış olmak,
  • Düzenli olarak Hizmet hareketiyle ilgili internet sitelerini ziyaret etmek,
  • İş arkadaşı ya da sosyal çevreden birisinin başka bir kişi hakkında “Hizmet mensubu olduğunu” söylemesi,
  • [Kapatılmadan önce] çocuklarını Hizmet’in okullarına göndermek,
  • Gazete ve dergilerine abone olmak.

HER GEÇEN GÜN ARTAN BASKIYA MARUZ KALIYORLAR

Raporda altı çizilen bir diğer konu da, toplumda geniş faaliyet alanı bulunan hareketle uzaktan yakından en küçük bir iletişime geçmiş herkesin baskıya uğradığı.

2019’da yayınlanan ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu raporuna atıfla, bu baskının 2016 sonrası artarak devam ettiğini ifade ediyor Kanada göçmen kuruluşu.

Erdoğan dâhil olmak üzere üst düzey hükümet temsilcilerinin hareketi “bitirmeye” yönelik sözlerine de yer verilen raporda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan aktarılan şu ifadeler dikkat çekiyor:
“Darbe girişiminden bu yana Türk hükümeti yetkilileri Hizmet hareketi mensuplarının yaşam haklarının bulunmadığını ve cezaevlerinde ölmek için yalvaracaklarını söylüyor.”

KAÇIRMA, ZORLA KAYBEDİLME, İŞKENCELER RAPORDA

Kanada’nın yayınladığı raporda Türkiye’de baskıya uğrayan on binlerce kişinin pasaportlarının iptal edildiğini, ülkeden yasal yollarla çıkmalarına izin verilmediğini altı çiziliyor.

Yurtdışında da Erdoğan hükümetinin Gülen hareketi mensubu ya da sempatizanlarını hedef aldığı belirtiliyor.
Uluslararası hukuka aykırı şekilde Türkiye’ye iadelerin ve Ankara’nın baskısıyla Hizmet mensuplarının tutukladığı ülkeler şu şekilde listeleniyor:

Karadağ, Kosova, Moldova, Fas, Pakistan, Malezya, Azerbaycan, Bahreyn, Bulgaristan, Gürcistan, Endonezya, Kazakistan, Myanmar, Katar, Suudi Arabistan, Sudan ve Türkmenistan.

KÖTÜ MUAMELE VE İŞKENCE DETAYLI ŞEKİLDE ANLATILDI

Kanadalı yetkililer, 2016 sonrasında 28 Hizmet hareketi mensubunun kaçırıldığını, zorla kaybettirildiğini de hatırlatıyor.

İRB’nin raporunda Türkiye’de gözaltı ve cezaevlerinde yaşanan işkence ve kötü muameleye dair ayrıntılar şu şekilde özetleniyor:

  • Feci şekilde dövme
  • Cinsel taciz tehdidi ve cinsel taciz
  • Elektrik şoku verme
  • Suda nefessiz bırakma
  • Yumruklama, tekmeleme
  • Falaka
  • Fiziksel ve sözlü taciz
  • Uykusuz bırakma
  • Stres pozisyonunda uzun süre kalmaya zorlama
  • Günlerce gözlerini kapatma, kelepçeyle askıda tutma

https://www.boldmedya.com/2020/06/25/abd-disisleri-bakanligi-teror-raporunda-akp-hukumetine-gulen-hareketi-elestirisi/

[Bold Medya] 25.6.2020

[Hocaefendi'den bir hasbihal] Bir yudum huzur...

Herkul.org internet sitesi Ramazan ayının başından bu yana ilk defa Fethullah Gülen Hocaefendi’nin görüntüsünü yayınladı.

Görüntülerde Amerika Birleşik Devletleri'nde ikamet ettiği kamp merkezinde yürüş yapan Hocaefendi yanında kalanlarla hasbihal ediyor.

Üstat Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri'nin Isparta'nın Barla nahiyesinde kalırken yaptığı tefekkürü anlatan Hocaefendi, marifet ufkunun yakalanmasının öneminden bahsetti.


[Samanyolu Haber] 25.6.2020

ABD 2019 terör raporu: Hizmet Hareketi ve Türkiye vurgusu

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan "Terörizm 2019 Ülkeler Raporu"nda, "terör örgütü IŞİD'in" dünyanın çeşitli yerlerinde terör saldırıları düzenlemeye odaklanan global bir ağa dönüşmeye başladığı belirtildi. Türkiye bölümünde ise özelikle Hizmet Hareketi'ne yönelik yoğun tutuklamalar yapıldığı belirtilerek terör tanımının çok geniş tutulması eleştirildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, her yıl açıkladığı terörizm ülkeler raporunun 2019'a ait versiyonunu yayımladı.

Euronews'te yer alan haberde IŞİD ile mücadeleye geniş yer ayrılan raporda, ABD ve ortaklarının, "uluslararası terör örgütü IŞİD'in yenilmesi ve yok edilmesinde büyük rol oynadığı" vurgulandı.

Bununla beraber raporda, Suriye ve Irak'ta kalıcı bir hezimete uğratılan IŞİD'in artık belli bölgelerde hakimiyet sağlamak yerine dünyanın çeşitli bölgelerinde saldırılar düzenleyen global bir terör ağına dönüşmeye başladığı ifade edildi.

Ayrıca ABD'nin Irak ve Suriye'de ele geçirilen IŞİD militanlarının ait oldukları ülkelere yargılanmak üzere gönderilmesi konusunda yoğun çaba sarf ettiği vurgulanırken, özellikle Avrupa ülkelerine, vatandaşı olan örgüt üyelerini geri almaları ve yargılamaları çağrısında bulunuldu.

El Kaide dünyada geriliyor

Diğer yandan raporda, ABD'nin El Kaide ve ilişkili grupların etkisiz hale getirilmesi için yaptığı çalışmalara 2019 yılında da devam ettiği belirtilirken, El Kaide'nin özellikle Usame bin Ladin'in oğlu Hamza bin Ladin'in öldürülmesiyle ciddi bir gerileme yaşadığı ileri sürüldü.

Buna rağmen örgütün özellikle Afrika ve Orta Doğu'da terör faaliyetlerine hala devam ettiği kaydedilirken, Afrika'da yoğunluk gösteren Eş-Şebab ve Suriye'de bulunan Tahrir el-Şam ile El Nusra için ise "tehlikeli terörist gruplar" tanımlaması yapıldı.

Hizmet Hareketi ABD'nin terör örgütleri listesine girmedi

Raporun Türkiye bölümünde, Türkiye'nin içeride "terör örgütü PKK", dışarıda da "terör örgütü IŞİD" ile mücadele ettiği vurgulanırken, özellikle IŞİD'e karşı verilen mücadelede aktif rol oynadığı belirtildi.

Diğer yandan PKK ve YPG'nin Türkiye sınırları içinde çeşitli terör eylemleri gerçekleştirdiği kaydedilen raporda, son 2 raporda yer verilmeyen "Türkiye'nin YPG'yi PKK'nın uzantısı olarak gördüğü" ibaresine bu kez yer verilmesi dikkati çekti.

Raporun Hizmet Hareketi ile ilgili bölümünde ise Türkiye'nin hareketi "terör örgütü" olarak tanımladığı ve bu kapsamda yurt içinde ve yurt dışında yoğun tutuklamalar gerçekleştirdiği belirtilirken, ABD'nin terör örgütleri listesinde böyle bir örgütün olmadığına vurgu yapıldı.

'Türkiye'nin terör tanımı çok geniş'

Raporda Türkiye'deki terör tanımının çok geniş olduğu ve bu tanımın hükümet tarafından yapılan suçlamalarda çok sık kullanıldığı söylendi. ABD'de bu suçlamaların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek söylemler olduğunun altı çizildi.

Türkiye İçişleri Bakanlığı verilerine göre 10 bin sosyal medya hesabı yargı tarafından incelendi, 3 bin 600 kişi hakkında soruşturma başlatıldı.

Suudi Arabistan ve BAE'ye övgü

Raporun Suudi Arabistan bölümünde ise Riyad yönetiminin terörizm ve radikal gruplar ile mücadele konusunda ABD ile yakın iş birliği yaptığı ve özellikle İran ve Hizbullah örgütüne karşı etkili adımlar attığı belirtilirken, diğer taraftan ülke içinde terör suçlamalarıyla bir çok muhalif aktivist ve din adamını tutuklamasına da vurgu yapıldı.

Bunun yanı sıra raporda insan hakları ve terörizm ile mücadelede övülen Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan'ın, Yemen ve diğer ülkelerdeki silahlı örgütlerle yaptığı iş birliğine yer verilmedi.

'Çin, terör bahanesiyle Uygurları toplama kamplarına kapatıyor'

Raporun Çin bölümünde, Çin Komünist Partisinin "terörle mücadele" adı altında özellikle Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde yoğun izleme ve takip faaliyetlerinde bulunduğu kaydedilirken, "Çin hükümetinin terörle mücadeleye yönelik kitlesel izleme ve kontrol, sansür, dini ve etnik azınlıkların asimilasyonu gibi baskıcı yaklaşımı insan haklarını göz ardı ediyor" değerlendirmesinde bulunuldu.

Çin'in bu faaliyetlerinde "Doğu Türkistan İslami Hareketi" grubunu mazeret olarak gösterdiğini, ancak bu grubun hala aktif olduğuna dair güvenilir bir delil olmadığı vurgulanan raporda, "Çin hükümeti, terörizm bahanesiyle Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki toplama kamplarında 1 milyondan fazla Uygur, etnik Kazak ve diğer Müslüman azınlık grup üyelerini gözaltına aldı" ifadelerine yer verildi.

Terörü destekleyen ülkeler bölümü

Raporun "Terörizmin Devlet Sponsorları" bölümünde ise geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da İran, Sudan, Suriye ve Kuzey Kore "terör sponsoru" kategorisinde yer aldı.

Raporda, Kuzey Kore'nin nükleer silahlarla bölgeyi ve komşularını tehdit etmesinin yanı sıra başka ülke sınırlarında suikastlar düzenlettiği ileri sürüldü.

Raporda İran'ın bölgede ve dünya genelinde terör örgütlerine maddi kaynak aktararak zararlı faaliyetlerine devam ettiği belirtilirken, "1984'ten beri terör destekçi ülke olarak belirlenmiş olan İran, Lübnanlı Hizbullah ve Gazze'deki terör gruplarının yanı sıra Suriye ve Irak'taki çeşitli grupları destekleyerek, 2019'da da terör bağlantılı faaliyetlerine devam ediyor." değerlendirilmesinde bulunuldu.

[Samanyolu Haber] 25.6.2020

"Bir seferde 5 milyar dolar gider"

İngiliz Financial Times gazetesi, hisse senedi piyasaları için uluslararası yatırımcıların endeks sağlayıcısı olan MSCI'ın Türkiye'yi bir alt lige düşürmesi durumunda ülkeden 5 milyar dolarlık yabancı çıkışı olabileceğini yazdı.

MSCI, yaptığı açıklamada, açığa satış ve kredili işlem yasakları nedeniyle kurumsal yatırımcıların Türkiye'de piyasaya erişiminin zorlaştırıldığını belirtmiş ve şartların daha da kötüye gitmesi durumunda ülkenin "gelişen piyasalar" statüsünden "gelişme ihtimali olan piyasalar" statüsüne düşürülebileceği uyarısında bulunmuştu.

Ankara ise finansal piyasalarda manipülasyonu önlemek ve istikrarı sağlamak için söz konusu önlemlerin alındığını belirtiyor. Türkiye'de borsada 2013'te 82 milyar dolara yükselen yabancı yatırım, 23 milyar dolara kadar gerilemiş durumda.

TÜRKİYE'NİN AĞIRLIĞI MSCI ENDEKSLERİNDE SERT ŞEKİLDE GERİLEDİ

Sözcü gazetesinin FT'nin haberinden aktardığına göre, yabancı yatırımcıların Türk varlıklarını alıp satmasının yerel otorite tarafından zorlaştırıldığını belirten FT, koşulların daha da kötüye gitmesi durumunda Türkiye’nin “gelişmekte olan piyasa” statüsünden bir alt lig olan “gelişme ihtimali olan piyasa” ya da “tekil piyasa” statüsüne indirilebileceğini aktardı.

Trilyonlarca dolarlık fonları yöneten küresel yatırımcıların MSCI endekslerini gösterge kabul ederek yatırım kararlarını verdiğini hatırlatan FT, Türkiye’nin MSCI endeksindeki ağırlığının son yıllarda sert şekilde gerilediğini hatırlattı.

HİSSE SENEDİ PİYASASINDAN 5 MİLYAR DOLARLIK YABANCI ÇIKIŞI OLUR

Dubai merkezli East Capital'de Portföy Yöneticisi olan Emre Akçakmak, Türkiye’de hisse senedi piyasasından yaklaşık 5 milyar dolarlık yabancı çıkışına neden olabileceğini dile getirdi. Alt lige düşürme kararının sürpriz olacağını ancak yabancı yatırımcılara dönük kısıtlamaların ya da sermaye kontrollerinin artması durumunda söz konusu adımın gündeme gelebileceğini belirten Akçakmak, lig düşmenin Türkiye için bir prestij kaybı da olacağına işaret etti.

Yatırım bankası Renaissance Capital’in Başekonomisti Charles Robertson da, ligden düşmenin Türkiye için “utanç verici” olacağını ancak bunun olup olmayacağının belirsiz olduğunu söyledi. Robertson ayrıca, endekse Türkiye’nin ağırlığının yüzde 2’den yüzde 0,5’e gerilediğini, Türkiye’nin gelişen piyasa ağırlığının azaldığını ve yatırımcıların belirsizlikler nedeniyle Türkiye’den uzak durduğunu belirtti.

[Samanyolu Haber] 25.6.2020

Nisbi Güzellikler [Safvet Senih]

Hakikî hakikatlar, nisbî hakikatlar ile karşılaştırıldığında her zaman nisbî olanlar daha çoktur. Yani mesela bir hakikî hakikat olarak insan  bir tanedir ama, kendisi babası itibariyle oğul, dedesi itibariyle torun, ama oğlu itibariyle baba, torunu itibariyle dededir. Eşi itibariyle koca, baldızının eşi itibariyle bacanak, eşinin kardeşleriyle itibariyle enişte, kız kardeşinin eşi itibariyle kayın birader, eşinin anne-babası itibariyle de damat olur. Siz bunları çeşitli nisbet ve izafelerle daha çoğaltabilirsiniz. Demek ki, nisbî, izafî ve itibarî hakikatlar her zaman hakikî  hakikatlardan daha çoktur. Nisbî güzellikler de öyledir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri 1922’de basılan Sünûhat isimli eserinde SALİH  AMELLERİ  şöyle izah ediyor: “Kur’an SÂLÎHÂTI  mutlak ve mübhem bırakıyor. Çünkü ahlâk ve faziletler, güzellik ve hayırların çoğu nisbîdir. Nevinden neviye, geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa uğradıkça ayrılır. Mahalden mahalle yer değiştirdikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa; muhtemel olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mâhiyeti değişir.

Mesela: Cesaret, cömertlik erkekte  bulunursa, gayrete, hamiyete ve yardımlaşmaya sebeptir. Hanımlarda, nâşizeliğe (itaatsizlikte direnme)  vakakata (arsızlık ve utanmazlığa) kocasının hakkına tecavüz etmeye sebep olabilir.

Meselâ: Zayıf olanın kuvvetli olana karşı tavır olarak ortaya koyduğu izzett-i nefsi ve onurluluğu, eğer kuvvet sahibi birisinde ise, kibirlenme olur. Kuvvetlinin zayıfa karşı tavazuu, zayıfta zillet olur.

Mesela: Bir ülü’l-emr (makam ve mertebe sahibi kimsenin), makamındaki ciddiyeti vakardır, ama makamındaki mahviyeti zillettir. Öte taraftan hanesindeki ciddiyeti kibirdir, ama mahviyet göstermesi tevazudur. (Diyelim ki, bir vali makamında bulunurken, o makamın gereği ciddiyettir. Ama gelene gidene eğilse, icap eden ciddi icraatları yapmasa bu durum zillet olur. Halbuki kendi evine gelmiş misafirlerine, ailesine karşı sanki  makamında bulunuyormuş gibi ciddi tavırlar içinde bulunsa bu bir kibir olur. Ama hanesinde ailesine ve kendisini evinde ziyaretine gelmiş misafirlerine göstereceği mahviyeti ise tevazudur.

Meselâ; tertib-i mukaddematta (yapılacak işlerin önceden yapılması ve hazırlanması icap eden şeylerin ortaya konması, mesela tarlaların sürülüp, tohumun atılması yapılmadan) tevekkül edilip Allah’a havale edilmesi tembelliktir. Halbuki, yapılması gerekenlerin, sebeplere riayetle tam olarak yerine getirildikten sonra, neticeye, kısmetine rıza göstermek kanaattir. Çalışma meylini kuvvetlendirir. Fakat mevcut (olanlarla iktifa edinip yetinmek ise, dûnhimmetliktir… (himmet ve gayret eksikliği ve düşüklüğüdür).

Mesela; ferd mütekellim vahde (Birinci tekil şahıs)  olsa yani ben namına konuşsa  müsamaha ve fedakârlık göstermesi SÂLİH  AMEL’dir. Mütekellim maal-gayr (birinci çoğul şahıs, biz)  olsa, (müsamahası ve fedâkarlığı) hıyanet olur.

Mesela; bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder (içine sindirip tevazu gösterir)  tefâhur edip övünemez; ama millet namına iftihar eder, hazm-ı nefis edemez. Herbirinden birer misal gördün, istinbât et (gerekli manaları çıkar).

Mesela şahıs kendi şahsî başarısını gizleyebilir. Mahkemede  şahsî hakkından vaz geçebilir. Alın bu çeketim, bu param, bu arabam, bu evim sizin olsun diyebilir. Yani “ben” adına konuşurken böyle davranabilir. Ama “biz” adına, yani bir devleti veya bir cemaati temsil ediyorsa öyle davranamaz. Devleti, cemaati adına iftihar edebilir; hazm-ı nefis edemez. “Biz devlet ve cemaat olarak çok fedakarız. Alın bu hakkımız sizin olsun” diye, bir milletin ve bir cemaatin hakkını başkalarına cömertçe veremez…

“Madem ki, Kur’an, her tabaka, her seviye insana, bütün asırlarda, bütün hallerde hitap eden ezelî bir kelâmdır. Hem nisbî güzellik, hayır çoktur. “Salihat” kelimesinin mutlak bırakılıp, “şunlar, şunlardır” diye kayıtlanmaması belâğatlı bir itnablı bir vecizliktir. (Veciz, az ve öz olan ifadedir. İtnab ise, sözü mânâlı olarak uzatmaktır. Halbuki tatvîl  mânâsız olarak uzatmaktır.) Kur’an’ın beyanda sükutu geniş bir sözdür.”  (Sünuhat)

Üstad Hazretleri “Üzn-i cihanî’ cihan büyüklüğünde, herbir zerresi bir insan olan ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlardan meydana gelen bu kulak ile ancak Kur’an âyetlerinin sonsuz mânâlarından bir kısmı anlaşılabilir. Onun mânâları bitmez. Zaten bir kısmı  ancak âhirette anlaşılacaktır.” diyor. 

[Safvet Senih] 25.6.2020 [Samanyolu Haber]

Melek Çetinkaya’ya evinde polis tacizi!

15 Temmuz’dan sonra müebbet hapis cezasına çarptırılan Harbiyeli oğlu Furkan Çetinkaya ve tüm tutuklu Harbiyeli öğrenciler için ‘Adalet’ eylemleriyle tanınan Melek Çetinkaya’yı polis bu kez evinde taciz etti.

İfade için hafta içinde karakola çağrılan Melek Çetinkaya kendisini karakoldan telefonda arayan polis memuruna hangi gün ifadeye geleceği söyledi. Bu rağmen dün sabah erken saatlerde ısrarla yumruklanan kapıyı açan Melek Çetinkaya, sivil kıyafetli birini görünce şok oldu.

Karşısındaki adama kapıyı niye ısrarla yumrukladığını sorması üzerine kendisini polis olduğunu ve karakola ifade vermek için gelmesi gerektiği ifade etmiş. Melek Çetinkaya biraz önce karakoldan bir polis memuru ile görüştüğünü hangi gün ifadeye gideceğini karşısındaki kişiye anlatması üzerine polis olduğunu iddia eden kişinin özür dileyerek gittiğini söyledi.

25.6.2020 [TR724]

4 aylık Mahmut Samet annesine kavuştu!

13 Haziran’da tutuklanan 4 aylık Mahmut Samet bebeğin annesi Emine Örnek tahliye edildi.

HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme getirdiği olayda Emine Örnek 4 aylık bebeği olmasına rağmen tutuklanmıştı.

Mahmut Samet’in ağlayan görüntüsünü Gergerlioğlu aracılığı ile yayınlatan Örnek’in eşi, “2 çocukla öylece beni bırakıp gitti polisler. 4 aylık bebeğimiz Mahmut Samet bu şekilde ağlayıp duruyor vekilim, işe de gidemiyorum, çok çok zor durumdayım, adli kontrolle bari serbest bıraksınlar.” demişti.

Gergerlioğlu yaptığı Twitter paylaşımından sonra kararı veren Sulh Ceza Hakimi’ne seslenerek, “İst. 36. ağır ceza hâkimi yasa çiğneme!” demişti.

Arkadaşının evine ziyarete gittiklerinde 13 Haziran 2020’da İstanbul’da gözaltına alınan Emine Örnek (30), bir gün sonra İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderilmişti.

25.6.2020 [TR724]

Gergerlioğlu: Beyaz Torosların yerini siyah Transporter aldı. Yusuf Bilge Tunç nerede?

TBMM’de HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, 11 ay önce siyah transporter araçla kaçırılan KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un akıbetini sordu.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu geçtiğimiz yıl 13 Şubat’ta kaçırılan ve aylar sonra emniyette ortaya çıkan 7 kişiye yapılan işkenceleri anlattı.

“Beyaz Torosların yerini siyah Transporter’ler aldı” diyen Gergerlioğlu TBMM bahçesinde yaptığı açıklamada, kaçırılan kişilerden 11 aydır haber alınamayan, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildikten sonra ailesini geçindirmek için toptancıda çalıştığı sırada kaçırılan eski Sanayi Bakanlığı çalışanı Yusuf Bilge Tunç’un nerede olduğunu sordu. Tunç’un ailesinin kaçırıldığı ilk gün emniyete başvurduğunu fakat MOBESE kayıtlarının incelenmediğini, olayın üzerinden 10 ay geçtikten sonra inceleme başlatıldığını kaydetti.

Kaçırılan kişilerin yaklaşık 30’ar kilo verdiğini aktaran Gergerlioğlu, bu kişilerin Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde ortaya çıktığını ve sadece iki kişinin işkenceye uğradıklarını anlattığını belirtti. Gergerlioğlu, İçişleri Bakanlığı’nın kaçırılan kişilerin polis yelekli kişilerce kaçırıldığı bilindiği halde, yaşananlar hakkında bilgilerinin olmadığı cevabı aldığını açıkladı.

GERGERLİOĞLU: İŞKENCE BİR GÜN ORTAYA ÇIKAR

HDP Milletvekilinin açıklamalarında yer alan önemli başlıklar şu şekilde:

“Güneş balçıkla sıvanmaz. Biz uzun süredir Türkiye’de insanların kaçırıldığını ve birtakım işkencelere uğradığını söylüyorduk. Bunlar örtülmeye çalışılıyordu. İşte gerçekler ortaya çıktı. İstediğiniz kadar işkenceyi örtbas etmeye çalışın. İşkence bir gün ortaya çıkar. Çünkü işkence insanlık suçudur, zaman aşımına uğramaz. 1990’ların beyaz Torosları yerine siyah Transporter’lar almış durumda.”

‘‘GÜPEGÜNDÜZ TRANSPORTER’LARLA İNSAN KAÇIRILIYOR’’

“Güpegündüz herkesin ortasında, siyah Transporter’larla insanlar kaçırılmakta. Bir yere götürüp aylarca tutulmakta ve ne yapıldığı bilinmemekte. Resmi yetkililer cevap vermiyor. Herhangi bir araştırma yapılmıyor. Mobese kayıtları, HTS kayıtları incelenmiyor. Bu kabul edebilecek bir hadise değil.”

‘BAKAN YARDIMCISI: OLAYDAN HABERİMİZ YOK’

“Biz Yasin Ugan ve beraber kaçırıldığı iddia edilen Özgür Kaya’nın 13 Şubat günü Ankara Altındağ Mahallesi Altındağ İlçesi Çamlık Mahallesi civarında kaçırıldığını söylemiştik. Çünkü o mahalleye gittiğimizde, bu kişinin evinin 13 Şubat günü 50-60 kişilik bir polis tarafından sarıldığı ve 4-5 saat bu evde arama yapıldığı; Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın başlarına çuval geçirmek suretiyle polis tarafından götürüldüğünü beyan etmiştik. Biz bunu söylediğimizde İçişleri Bakan Yardımcısı, bu konuyu lakayt bir şekilde karşılayarak, ‘Bizim bu olaydan haberimiz yok. Biz de bu kişileri arıyoruz’ dedi. Ama tüm mahalle sakinleri 50-60 kişilik bir polis ekibinin bu kişiyi alıp götürdüğünü anlatıyor. Apaçık bir şekilde gerçekler örtbas edilmeye çalışılıyor. Kabul edilebilecek bir hadise yok ortada.”

‘’YUSUF BİLGE TUNÇ 11 AYDIR KAYIP’’

“Kaçırılan 7 kişiden biri 11 ay olmasına rağmen ortada yok. Yusuf Bilge Tunç 6 Ağustos’ta kaçırıldı. Tunç, 6 ağustos’tan bu yana ortada yok. Aynı çerçeve dahilinde kaçırıldığı düşünülüyor. Tunç’un Ankara Gimat’ta bir anda ortadan kaybolduğunu görüyoruz. Arabası meskûn bir yere bırakılmış. Anahtarı ve ruhsatı alınarak bir anda ortadan kaybolmuş.

Ailesi çok büyük bir tedirginlik ve üzüntü yaşıyor. Belki yüzlerce defa bu konuyu basın toplantılarında, Genel Kurul’da dile getirdim. Yine cevap veren yok. Resmi yetkililer niye neden bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışıyor. Türkiye’de neler dönüyor? Bir hukuk devleti olduğu iddia edilen Türkiye’de insanlar kaçırılıyor ve resmi yetkililer bu olayın üzerini kapatmaya çalışıyor. Bu olacak bir şey değil.”

‘’TELEFON VE HTS KAYITLARI İÇİN 10 AY SONRA BTK’YA YAZI YAZILMIŞ’’

“Size şok edici gerçekleri açıklayacağım. Aile ilk günden emniyete başvurmasına rağmen mobese kayıtları yapılmamış. Telefon ve HTS kayıt araştırması için 10 ay sonra BTK’ye yazı yazılmış. BTK’nin araştırması bekleniyor.”

‘’OLAY YERİ İNCELEMESİ YAPILMADI, ARAÇ 6 AY SONRA İNCELENDİ’’

“Düşünün bu adam 11 aydır ortada yok. Kaybolan kişinin arabası için olay günü, olay yeri araştırması isteniliyor. Polisin böyle bir şey yaptığı yok. 6 ay sonra bu araba araştırılıyor. Artık umudunu kesen aile bu arabayı çoktan yıkatmış durumda olduğu için arabada herhangi bir iz ortaya çıkmıyor. Ben bir milletvekili olarak bu kadar gayri ciddi tutumu ve bu kadar gerçekleri örtbas etme çabasını kabul edemiyorum. Bu bir rezalettir, bir skandaldır.”

‘‘İÇİŞLERİ BAKANLIĞI İNANDIRICILIĞINI KAYBETTİ’’

“Türkiye’de insanlar kaçırılmakta, gizli yerlere sokulmakta; oralarda işkence edilmekte, gayri insani muameleler yapılmakta. İçişleri Bakanlığı bu konuda tek bir açıklama daha iyi yapmadı Utanç verici” diyen Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Gergerlioğlu, sözlerini şöyle tamamladı: “İşte insanların ifadeleri ortadadır. İçişleri Bakanlığı ‘bizim öyle bir şeyden haberimiz yok’ açıklaması yapmaktadır. Tüm inandırıcılığını kaybetmektedir. Bunu net bir şekilde söyleyeyim. Bu gerçeği Türkiye kamuoyunun gündemine sunuyorum. Benim için 2019’un en önemli olayı insanların kaçırılmasıdır.”

25.6.2020 [TR724]

MR sonuçları çıktı: Kanser riski çok yüksek, acil tahliye edilmeli!

Silivri Cezaevi’nde 21 aydır tutuklu bulunan Fatih Terzioğlu’nun MR sonuçları belli oldu. Eşi Esra Terzioğlu’nun paylaştığı sonuçlara göre karaciğerde metastaz ile uyumlu nödül görülüyor. Enfeksiyon değerleri ise olması gerekenden 4 kat fazla. Esra Terzioğlu, “ׅ❗ACİL❗❗ Eşimin mr sonuçları raporlandı.Bu rapora göre karacigerde metastaz ile uyumlu nodül görünüyor. ❗ KANSER riski çok yüksek❗ Kesin teşhis ve tedavi için acilen endoskopi yapılması gerekiyor. Lütfen sesimi duyurmama yardımcı olun. Lütfen feryadıma kayıtsız kalmayın!! Acil tahliye edilmeli. Lütfen acil tahliye.. Sesimi daha nasıl duyurabilirim! İki evladımın babası kıymetli eşimin canı söz konusu. Lütfen acil tahliye. Feryadıma cevap verin…” ifadelerini kullanıyor.

Fatih Terzioğlu, telefonuna gelen 15 dua mesajı nedeniyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1 aydır rahatsız olan Terzioğlu, 90 kilodan 50 kiloya düştü. Tek kişilik koğuşta kalan Terzioğlu, hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybetmiş durumda.

25.6.2020 [TR724]

Güney Afrika’daki küçük klinik dünyaya umut olabilir [Türkmen Terzi]

Afrika kıtasında Kovid-19 aşısı ilk defa Güney Afrika’nın Soweto bölgesindeki bir klinikte insanlar üzerinde denendi.

Oxford Universitesi geliştirdiği Ox1Cov-19 isimli aşının denemeleri için Güney Afrika’nın Johannesburg şehrindeki Witwatersrand Üniversitesi ile ortak yürüttüğü program kapsamında dün adaylara ilk dozları verildi.

Wits Üniversitesi Aşı Profesörü ve Güney Afrika Tıbbi Araştırma Konseyi (SAMRC) Aşılar ve Bulaşıcı Hastalıklar Analiz Araştırma Birimi (VIDA) Direktörü Shabir Madhi, Güney Afrika Ox1Cov-19 Aşı VIDA-Denemesini yönetiyor.

“ChAdOx1” aşısı, hafif soğuk algınlığına sebeb olan bir adenovirüsün zayıflatılmış ve kendini çoğaltamayan bir versiyonunundan ibaret.

Dün Covid-19 aşısının deneklerinden işsiz genç Junior Mhlongo aşı öncesi medyaya şunları söyledi, “Biraz korkuyorum ama bu aşı ile neler olduğunu bilmek istiyorum, böylece arkadaşlarıma ve diğerlerine çalışma ile neler olduğunu anlatabilirim”.

Prof. Shabbir Mahdi ise aşı denemesini şu sözlerle anlattı, “50 kişilik küçük bir grup olan Grup 1’den ilk sekiz kişiye yaptığımız aşıda şunları test etmeye çalışıyoruz; aşının güvenliği, ve özellikle yan etkileri, ikinci konu ise vücudun aşıyı ne kadar tuttuğu ve aşıya karşı bağışıklık tepkisidir.”

Dünkü denemenin, Güney Afrika’da yapılacak olan KOVİD-19 ile ilgili en az üç ila dört aşı çalışmasının ilki olduğunu ifade eden Prof. Mahdi, “Güney Afrika nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı bağışıklık geliştirdiğinde, etkili üreme oranının yüzde 1’in altına düşmesini bekliyoruz. Bu virüsün gideceği anlamına gelmez, temel olarak virüsün hala etrafta olacağı, hala yayılacağını, ancak iletim zincirinin kesintiye uğrayacağını göreceğiz, bu da önemli “dedi.

Oxford’un aşısı denemesi için Güney Afrika’da iki binden fazla insan gönüllü olurken, sosyal medyadan tepkiler de yağdı. Afrika’nın halen Batı’nın sömürgesi olduğu, aşının neden fakir siyahlar üzerinde denendiği cümleleri ile Oxford’un Afrika programına tepkiler yağdı.

[Türkmen Terzi] 25.6.2020 [TR724]

Hasta tutuklu Terzioğlu, tek kişilik koğuşta ölüme terk edildi! [İlker Doğan]

Silivri’de tutuklu bulunan Yönetmen Fatih Terzioğlu, tek kişilik koğuşta ölüme terk edilmiş durumda. Avukatı Büşra Şimşek, aylardır kustuğunu ve düne kadar bir kez hastaneye götürüldüğünü, kanında yüksek oranda enfeksiyon çıkmasına rağmen tedavisine başlanmadığını anlatıyor. 21 ay önce tutuklandığında 90 kilo olan Terzioğlu, 50 kiloya kadar düştü. Hayati fonksiyonlarını tamamen yitirmiş durumda. Bir aydır sürekli kusan Terzioğlu konuşamıyor, yürüyemiyor. O kadar halsiz ki, gözlerini bile açamıyor. Avukatı, Terzioğlu’nun kanındaki CRP oranının normalin 4 katı olduğunu söylüyor. Bilimsel makalelerde, söz konusu oranın, kalp krizi ihtimali ve kanser dahil bir çok hastalığın belirtisi olabileceği belirtiliyor.

KANSER RİSKİ ÇOK YÜKSEK

Hastalığından sonra önceki gün kapalı görüşte eşini ilk defa gördüğünü anlatan Esra Terzioğlu’nin anlattıkları, durumun vehametini gözler önüne seriyor: “Bir aydır kusuyor. Dehşet derecede kilo vermiş. Bugün (dün) hastaneye götürülmüş. Eşimin kan değerlerinde kanser hücrelerinin arttığı görülüyor. Karaciğerde nodül tesbit edildi. Kanser riski çok yüksek. Acilen tahliye edilmesi gerek! Göz göre göre ölüme mahkûm etmeyin eşimi! Ben babasız büyüdüm. Bu acıyı çok iyi biliyorum. İki evladımın babaları çok hasta ve hâlâ gerekli tedaviye başlanmadı.” diyor.

Fatih Terzioğlu, en son Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan ‘Sungurlar’ dizisinde yönetmen yardımcılığı yapmıştı. Cemaat’e yönelik hukuksuz soruşturmalar kapsamında gözaltına alındı. Telefonuna gönderilen 15 adet dua nedeniyle 21 ay önce tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Yargılamalar sonunda sözde ‘terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Fatih Terzioğlu, yaklaşık 40 gün kadar önce kaldığı koğuşta baygın halde bulundu. Avukatı ve ailesinin verdiği bilgilere göre Terzioğlu o günden beri sadece bir kez hastaneye götürüldü. Kanında yüksek oranda enfeksiyon tespit edildi. Avukatı Büşra Şimşek’in verdiği bilgilere göre kanındaki enfeksiyon oranı (CRP) olması gerekenin 4 katı!

40 GÜNDE 40 KİLO VERDİ!

Fatih Terzioğlu, baygın bulunduğu günden bu yana kusuyor. Hayati fonksiyonlarını neredeyse tamamen kaybetmiş durumda. Esra Terzioğlu, eşinin tedavisinin gerektiği gibi yapılmadığını söylüyor. Hastalığının ardından 22 Haziran’da eşini kapalı görüşte ilk kez gördüğünü belirten Terzioğlu’nun anlattıkları, durumun vehametini de gözler önüne seriyor. Buna göre cezaevine girdiğinde 90 kilo olan Terzioğlu, 50 kiloya kadar düşmüş durumda. Esra Terzioğlu, eşinin gözlerini bile açmakta zorlandığını anlatıyor.

GÜLEMİYOR, KONUŞAMIYOR, GÖZLERİNİ BİLE AÇAMIYOR

Eşini ilk gördüğünde şok olduğunu anlatan Esra Terzioğlu, o anlara gözyaşlarıyla anlatıyor: “Bir aydır kusuyor. Hiç bir müdahale yapılmıyor. Sadece serum veriliyor. Oyalıyorlar bizi. Bir şeyler yapılsın istiyorum. Dün görüşe gittim. Dehşet derecede kilo vermiş. Kapalı görüştü benimle konuşurken gözleri kapanıyordu. Gözünü açsın diye cama tıklıyordum. Onu mutlu edecek şeyler anlatıyorum. Gülemiyor. Konuşamıyor, kendini ifade edemiyor. İşaretle bir şeyler gösteriyor. Sadece ona dua edenleri duyunca ağladı, gözlerinden ip gibi yaş akıyor.”

CEZAEVİ YÖNETİMİ YANLIŞ BİLGİ VERİYOR

Esra Terzioğlu, eşinin tedavisi ve hastalığıyla ilgili cezaevi yönetiminin de yanlış bilgi verdiğini anlatıyor: “Cezaevi yönetimi yalan yanlış bilgi veriyor. Çünkü ben e-nabızda görüyorum neler yapılıp yapılmadığını. Emar çekildi diyorlar ama Fatih’e sordum, o da yapılmamış. Korona testi negatih çıktı diyorlar ama o da yapılmamış.”

AVUKATI: İŞKENCE SUÇU İŞLENİYOR

Avukatı Büşra Şimşek ise şunları söylüyor: “Haftalardır hasta ve sadece kusuyor hiçbir şekilde beslenemiyor. 50 kiloya düştü. Tekerlekli sandalyeyle aile görüşüne gelmiş ve sadece kolunu masaya koyup başını üstüne koyuyormuş. Eşi defalarca “Fatih beni duyuyor musun” demek zorunda kalmış. Hastaneye bi kere götürülen ve kanında yüksek oranda enfeksiyon çıkan Fatih abi tedavi edilmiyor. Tek kişilik hücrede tutuluyor. Herhangi ilaç verilmiyor. Memurlar eşine serum verdiklerini söylüyor. Eşi antibiyotik vermeniz lazım bu enfeksiyon çok yüksek diyor.”

TEHDİT: GÖRÜŞ YASAĞI GETİRİRSEK, GÖRÜRSÜN!

“Memurlar ‘görüş yasağı veririz görürsün’ diye tehditte bulunuyor. Vücudundaki enfeksiyon oranı yani CRP olması gerekenin 4 katı. Fatih abi günün büyük kısmında kustuğu için lavaboya başını koyup öylece duruyormuş. Tedavi edilmiyor, hastaneye götürülmüyor. Tek suçu STV’de yönetmen yardımcılığı yapmış olmak. Silivri 7  No’lu Cezaevi’nde FATİH TERZİOĞLU TEK KİŞİLİK HÜCREDE ÖLÜME TERK EDİLDİ, İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE SUÇU İŞLENİYOR DUYMAYAN KALMASIN.”

Esra Terzioğlu: Ben babasız büyüdüm, aynı acıyı çocuklarım da yaşamasın!
Fatih Terzioğlu’nun dün hastaneye sevk edildiğini kaydeden eşi Esra Terzioğlu doktorlarla görüştüğünü belirterek, ‘‘Eşimin kan değerlerinde kanser hücrelerinin arttığı görülüyor. Karaciğerde nodül tespit edildi. Kanser riski çok yüksek. Acilen tahliye edilmesi gerek! Göz göre göre ölüme mahkûm etmeyin eşimi.’’ dedi.

Eşinin cezaevinden tahliye edilerek bir an önce tedavi altına alınması gerektiğini ifade eden Esra Terzioğlu sosyal medyadan ‘‘Eşimin kan değerlerinde kanser hücrelerinin arttığı görülüyor. Karaciğerde nodül tespit edildi. Kanser riski çok yüksek. Acilen tahliye edilmesi gerek! Göz göre göre ölüme mahkûm etmeyin eşimi.’’ paylaşımda bulunarak Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e çağrıda bulundu.

[İlker Doğan] 25.6.2020 [TR724]

Transferin gözdesi yıldızları bekleyen tehlike [Hasan Cücük]

Koronanın derin ekonomik darbe vurduğu futbolda transfer sezonu önceki yıllara göre daha sessiz geçecek. Kulüpler bir taraftan ekonomik darboğazdan kazasız çıkmanın planlarını yapıp oyuncu ücretlerini düşürürken, diğer taraftan kadrolarını güçlendirmenin hesaplarını yapıyor. Transferin gözde isimleri ise Sivasspor’dan Mert Hakan Yandaş ve Emre Kılınç. Sezon sonunda bu ikilinin transferi gerçekleşmezse, daha önce seyrettiğimiz bir filmi tekrar göreceğiz.

Sivasspor, Bülent Uygun yönetiminde iki yıl üst üste şampiyonluk mücadelesi verirken öne çıkan ismi Mehmet Yıldız olmuştu. Forvet oyuncu için hocası Uygun, ‘Ağzından lokmasını alabilirsiniz ama ayağından topu asla’ diyecekti. Yıldız’ı radarına alan takımlar doğal olarak İstanbul’un üç büyükleri oldu. Galatasaray, kadrosuna katmak için büyük uğraş verdi. İmza atması an meselesi yorumları yapılmasına karşılık, Yıldız’ın transferi bir türlü gerçekleşmedi. Formunun zirvesinde gerçekleşmeyen transferi sonrası Mehmet Yıldız hızla gözden düştü. 2007-09 arasında gösterdiği performansına bir daha ulaşamadı. Sonrası sıradan bir futbolcuya dönüşüp 2015’te futbola veda etti.

2009-10 sezonunda bir tarih yazılıyor, Bursaspor ligimizde adını 5. şampiyon olarak yazdırıyordu. Ertuğrul Sağlam – Mutlu Topçu ikilisinin şampiyonluğa taşıdığı Bursaspor’da Ozan İpek, Volkan Şen ve Sercan Yıldırım gibi isimler öne çıktı. Her üç isminde taliplileri İstanbul ekipleri oldu. Volkan Şen, Trabzonspor’a giderken Sercan ve Ozan takımda kaldı. Bir sonraki yıl Sercan Yıldırım, Galatasaray’a transfer oldu ama şampiyon oldukları yıldaki formundan çok uzaktı. Ozan İpek, Bursaspor’da kaldı. 2009-10 sezonunda Türk futboluna damga vuran üç isimde zamanında istedikleri transferi yamadıkları için kaybolup gittiler.

Bu sezonun iki flaş ismi Emre Kılınç ve Mert Hakan Yandai bir aksilik olmazsa önümüzdeki yıl Galatasaray ve Fenerbahçe formalarını terletecek. Mert Hakan’ın Emre Kılınç’a ‘Fenerbahçe’de oynalım’ teklifini götürdüğü, ancak bu futbolcunun tercihinin Galatasaray olduğu spor basınında yer buldu. Her iki isminde sezon sonunda kulüpleriyle olan sözleşmelerinin bitiyor olması, İstanbul yolunu açmış oluyor.

Mert Hakan ve Emre Kılınç’ın rotasının Galatasaray olduğu haberleri çıkmıştı. Devreye giren sarı-lacivertli ekip Mert Hakan’ı ikna etti. Sarı-lacivertliler, 25 yaşındaki orta saha oyuncusu ile seneliği 12 milyon TL’den 4 yıllık anlaşmaya vardı. Sarı-lacivertlilerin, yıldız oyuncuya 10 milyon TL de imza parası ödemesi bekleniyor. Ayrıca, genç oyuncunun primlerle birlikte kazanacağı para, 50 milyon TL’yi bulabilir. Fenerbahçe’nin gelecek gözüyle baktığı bir diğer isim ise, Caner Erkin. 4 yıl önce Beşiktaş’a giden Caner Erkin, yeniden yuvaya dönmüş olacak. Beşiktaş ile vedalaşan Caner’in ayrılmasının gerekçesi, teklif edilen ücreti az bulması ve formasını genç Rıdvan Yılmaz’a kaptırması gösteriliyor.

Gelecek sezon için sözleşmesi biten ve yerli oyunculara yönelen Galatasaray ise Demir Grup Sivasspor’da gösterdiği performansla dikkatleri üzerine çeken Emre Kılınç ve Çaykur Rizespor’un bu sezonki yıldızı Oğulcan Çağlayan ile anlaşmaya vardı. Geçtiğimiz sezon Adem Büyük’ü kadrosuna katan ve tecrübeli futbolcudan istediği verimi alan sarı-kırmızılılar, Emre Kılınç ve Oğulcan Çağlayan’da da yine aynı yolu izleyecek.

Şampiyonluk mücadelesi veren Trabzonspor’da ise sözleşmesi sona erecek Filip Novak’ın, bordo-mavili kulüpte kalmasına kesin gözüyle bakılıyor. Hem savunmada hem de hücumda takımına yaptığı katkıyla dikkatleri üzerine çeken Çek oyuncunun bir ara Fenerbahçe yolunda olduğu yazıldı. Bordo-mavili kulüpte büyük bir çıkış yakalayan ve şehri de benimseyen Novak ile Trabzonspor arasında yapılan görüşmelerde çok fazla fark kalmadı. Yapılan görüşmeler sonunda Çek futbolcunun 3 yıl daha Trabzonspor forması giymesi bekleniyor.

Dört büyüklerden  Beşiktaş ise gelecek sezon için ilk transferini Alanyaspor ile sözleşmesi sona erecek Fabrice N’Sakala’yı kadrosuna katarak yaptı. Gelecek sezon daha düşük bir bütçeyle yola devam etmek isteyen siyah-beyazlılar bazı oyuncuları gözden çıkaracak. Caner Erkin’in ayrılacak olmasından dolayı Beşiktaş, bu bölge için Alanyaspor’da forma giyen N’Sakala ile anlaşmaya vardı. Pandemi arasının ardından yeniden start alan Süper Lig’de Sergen Yalçın sol bekte 2 maçta Caner yerine Rıdvan Yılmaz’a forma şansı vermişti.

[Hasan Cücük] 25.6.2020 [TR724]

CHP ne zaman uyanır? [Erhan Başyurt]

Türkiye’de iktidarın otoriterleşmesi kadar bir diğer büyük sorun muhalefetin etkisizliği…

Hassaten ana muhalefet partisi CHP’nin, AKP’nin dümen suyunda yüzmeye devam etmesi.

***

15 Temmuz sonrası CHP’nin yaşadıkları ve yaptıkları açıklamalara bakarak bu sorunun ülkeyi nasıl bir çıkmaza sürüklediğini anlamak mümkün.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


CHP Genel Başkan Yardımcısı Milletvekili Enis Berberoğlu tutuklandı. Sonunda milletvekilliği de ‘tutuksuz infaz’ yoluyla düşürüldü.

CHP’li eski milletvekili ve gazeteci Eren Erdem tutuklandı, hapis yattı, sonunda aldığı ceza bozuldu.

***

İktidar, CHP’yi ‘fetönün siyasi ayağı’ olmakla itham ediyor.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, bizatihi “CHP, fetönün siyasi ayağı araştırılsın” talebinde bulundu.

***

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun danışmanları ve partinin yönetici kadrosundan,

Murat Aksoy,

Fatih Gürsul,

İştar Gözaydın,

Koray Çalışkan,

Hüseyin Fatih Tamer,

Alper Keten,

‘fetö’den tutuklandı.

***

Son yerel seçimlerde başkanlık görevini üstlenen 4 isim;

CHP Yalova Belediye Başkanı Vefa Salman,

CHP Urla Belediye Başkanı İbrahim Burak Oğuz (fetöden),

CHP Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar,

CHP Erdek Belediye Başkanı Hüseyin Sarı, görevlerinden alındılar…

***

Yerel seçim öncesinde de CHP’nin en çok oy alarak seçilen Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar ve Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi görevlerinden alınmışlardı…

***

Tüm bu görevden almalar yererindeyse de yerinde değilse de CHP’de bir sorun var demektir…

***

İktidar ortağı MHP lideri Bahçeli’ye göre, CHP fetönün siyasi ayağı ve partide 120 ila 180 arası ByLock irtibatlı isim var…

***

Seçimlerde CHP, meydanlardan sayısız defa ‘Pensilvanya-Kandil ve DHKP-C ile ittifak kurmak’ ile suçlandı.

***

CHP’nin İstanbul seçimlerinde çifte zaferinin mimarı İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu 7 yıl önce attığı tweetler bahane gösterilerek 9 yıl cezaya mahkum edildi.

İstinaf Mahkemesi, onama kararını İstanbul’da seçimleri kaybettikleri günün yıldönümünde açıkladı.

***

CHP’li belediye başkanlarının, yardım kampanyaları düzenlemeleri bile engellendi.

Büyükşehir belediyelerinin bir çok kilit yetkisi, Saray’a veya Saray’ın onayına aktarıldı…

***

CHP’nin İş Bankası hisselerine el konulmak üzere çalışma yapıldığı, her an sürpriz bir hamle yapılacağını, en yetkin iktidar temsilcileri açıkladı.

***

Meclis’te 15 Temmuz darbe soruşturmasına ilişkin Komisyon çalışmasının raporu, CHP’li vekillerin muhalefet şerhlerinin içeriği gerekçe gösterilerek, kamuoyundan halen saklanıyor.

***

Hal böyle olmasına rağmen, CHP’li yöneticilerin açıklamalarına bir bakın!

Özgür Özel, KHK mağdurlarına, “devletin bir arınmaya ihtiyacı vardı” diyerek, yapılan hukuksuzluğu açıktan savundu.

CHP’nin her olaya bakışı ‘fetö’ üzerinden…

CHP’li Muharrem İnce son olarak Oda TV’den tutuklu gazetecileri bile ‘fetö’ üzerinden savunmaya çalıştı.

Erdoğan’ı ve AKP’yi direkt suçlamamak için adeta binbir dereden su getiriyorlar.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına “anayasaya aykırı ama…” diyerek destek verdiler.

Yurt dışı operasyonlarının tezkerelerine destek verdiler.

***

İktidarın dümen suyunda, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temelinde değil de belirsiz bir çizgide muhalefet yapmaya ve oy devşirmeye çalışıyorlar.

***

Türkiye’de derin bir ekonomik kriz olduğu gerçek.

Türkiye’de genç işsizliğin patladığı bir gerçek.

Türkiye’de yolsuzluk ve çürümenin zirve yaptığı bir gerçek.

Tek adam rejimine geçildiği ve otoriterleşmenin olanca hızıyla sürdüğü bir gerçek.

Hukuksuzluk ve insan haklarının hiç bu kadar yaygın ve sistematik ihlal edilmediği bir gerçek.

İktidarın icraatlarından memnuniyetsizliğin zirve yaptığı bir gerçek…

***

Ancak CHP’nin oyları halen yüzde 30’u göremiyor, neden?

Neden gayrı memnunlar, kararsızlar kitlesine kayıyor da, CHP’ye desteğe dönüşmüyor?

CHP ve yönetim tarzının bu acı durumdan hiç mi mesuliyeti yok?



***

İktidar, CHP’yi sürekli ‘Tek Parti’ dönemi uygulamaları ile vuruyor.

Din karşıtlığı ve dindarlara yaptığı baskılar ile vuruyor.

Oysa bugün AKP’nin ‘tek adam’ rejiminde dindar ve diğer muhalif kesimlere uygulanan kat be kat fazla…

CHP bu gerçeği bile seçmene anlatamıyor.

CHP’nin Kuran eğitimini yasakladığından dem vuran iktidar, Kur’an Tefsiri’ni, Hadis Ansiklopedisi’ni, Fıkıh Ansiklopedisi’ni, dua kitabını ‘silahlı terör örgütü’ unsuru olarak sergiliyor, ama CHP kendi barajlarını aşıp bu ironik durumu bile seçmene anlatmaktan aciz…

***

Geçmişte ‘başörtüsü yasağını’ savunan CHP, din ve dindar ile iç barışını sanki halen gerçekleştirebilmiş veya demokratik duruşunu içselleştirebilmiş değil.

Korkak ve çekingen davranıyor.

Kürt sorununa ilişkin de, ‘ulusalcı’ bir duruş sergilemiyor ancak iktidarın politikalarına el altından destek verip, cesur ve demokratik bir duruş sergileyemiyor.

Sonuçta da, muhafazakar seçmenin de Kürt seçmenin de iktidara kırgınlık duymasına rağmen oylarını cezbedemiyor.

***

“CHP ve solun alabileceği maksimum oy yüzde 30” söylemi gerçeğe dayanmıyor, bir dogma!

Yakın tarihte, Erdal İnönü ve Bülent Ecevit ile yüzde 40’ı aşmalarının mümkün olmuştu.

Öyleyse sorun, CHP’nin mevcut yönetimi ve yönetim anlayışında…

***

Türk siyaseti uzun süredir bir açmaz yaşıyorsa, AKP’nin becerisi kadar CHP’nin beceriksizliği de maalesef bunda rol oynuyor.

Sizce CHP ne zaman uyanır? Ya da uyanması için daha neler yaşaması lazım?

[Erhan Başyurt] 25.6.2020 [TR724]

Kamu yararı ve güç yalakalığı [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Devletin herhangi bir biriminde çalışıp oradan maaş alanlar için “kamu görevlisi”, “devlet memuru”, “sözleşmeli kamu görevlisi” gibi kavramlar kullanıyoruz. Bizde birisi sırtını devlete dayayıp oradan maaş almaya ve kamu otoritesinin yetkisini kullanmaya başladı mı davranışları değişir. Bazı Türk filmlerinde sonradan görme insanların kamu yetkisine sahip olduğunda sergilediği tavır trajikomik şekilde anlatılır. Devlet memuru olmak pek çok kimsede özgüven patlamasına neden olur.

Devlet nedir? Ne için vardır? Temel misyonu nedir? Bunlardan haberdar olmayan pek çok devlet memuru kendisini devletin sahibi veya parçası gibi görmeye başlar. Memur olmak, vatandaşa hizmet etmek, insanların hayatını kolaylaştırmak, işlerini çözmek olarak değil, vatandaşa hükmetmek, tepeden bakmak, gerektiğinde ezmek, sindirmek şeklinde görülür. Milletin asıl olduğunu, devlet kurumlarının varlık gayesinin topluma hizmet etmek olduğunu unuturlar. Zamanla devlete toplumdan ayrı bir kimlik yüklerler. Devleti bireylerden ve toplumdan farklı, kutsal, sorgulanmaz, dokunulmaz bir güç olarak görmeye başlarlar. Oysa adından da anlaşılacağı üzere devlet memuriyeti veya kamu görevi (public service) kamu için, halk için vardır. Halka tepeden bakmak, onu hizaya sokmak için değil.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Türkiye’de Anayasanın, yasaların açık ve net hükmüne rağmen devlet memurları yasalara karşı değil, iktidarlara veya devlet üzerinde etkili güçlere sadakat duyuyor. Hükümetler yasadışı, yanlış, hukuksuz işler talep ettiğinde veya yanlışa sevk ettiğinde kamu görevlilerinde itiraz etme, direnç gösterme davranışı gözlenmiyor. Bu bir yere kadar anlaşılabilir, zira bunu yapmazsa memurlar işinden, konumundan, maaşından olabilir veya cezalandırılabilir.  Bu yüzden yasadışı bile olsa amirlerine itiraz edemiyor olabilirler.

Ama devlet memuru olmayan fakat işi gereği kamu görevi yapan pek çok meslek var. Gazeteciler, avukatlar, mali müşavirler de bunlardan. Memur değiller ama görevleri kamu çıkarlarıyla, milletin menfaatleri ile çok yakından ilgili olduğu için yaptıkları işler kamu görevi sayılıyor ve bazı ayrıcalıklara sahip oluyorlar. Maalesef bu meslek mensupları da çoğu zaman kamusal görevi “devletin yanında yer alma!”, “iktidara, güce yan çıkma!” olarak anlıyorlar. Ülkenin, halkın kamusal çıkarlarını düşünüp ona göre tepki vermeleri gerektiği halde, millete karşı genellikle devletin, otoritenin yanında yer alıyorlar.

Buna en çarpıcı örneklerden birisi bugünlerde gündemde olan Baro’lar. Maalesef adaleti, hukuku, yasaları savunması gereken Barolar ve avukatlar geçmişte hukukla bağdaşmayan tavırlar ortaya koydular. Çok defa darbe yönetimlerinin, 28 Şubatçıların veya karanlık figürlerin yanında yer aldılar. Hukuku en iyi bilen, adaletin tesisi için çalışması gereken Barolar/avukatlar bile kamu yararını “devlet yararı” olarak anladı. Çok defa halkın rağmına, toplumun aleyhine devlete hükmedenlerin yanında yer aldılar.

Mevcut iktidarın yalakası haline gelen TBB başkanı Metin Feyzioğlu’na baro başkanları sırtını döndüler. Bu çok güzel bir hareketti. Ama yıllardır böyle derin, karanlık, ilkesiz, omurgasız bir adamı nasıl Türkiye Barolar Birliği başkanı seçtiklerini sormak da hakkımız.

Sadece avukatlar değil, gazetecilerden meslek kuruluşlarına, devlet memurlarına kadar herkesin kamu çıkarının devleti yönetenlerin, iktidarın çıkarı olmadığını, toplumun-halkın çıkarı olduğunu anlaması gerekiyor. Kamu kavramı devleti değil, halkı ve onun çıkarlarını ifade ediyor. Bunu “devlet” olarak yorumladığımızda halka rağmen toplumu ezen, adaleti yerle bir eden, ülkeyi batıran devletin-iktidarın yanında yer almak alışkanlık haline geliyor.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 25.6.2020 [TR724]

Muhalefet, Erdoğan’ı üzmek ister mi? [Veysel Ayhan]

Erdoğan’ın Saray’ı kaçak olarak inşa ettirdiği yıllardı. Şöyle bir şey yazmıştım.

“Evinize bir misafir gelse ama baksanız ki beş bavul ve on çantayla gelmiş. Salona yerleşmiş. Kendine göre her şeyi şekillendiriyor. Bu görüntüden ne anlarsınız? Herkesin anladığını: Bu misafir gidici değil.

Erdoğan, Cumhurbaşkanı oldu ama Çankaya Köşkü’nü beğenmedi. Milyarlarca para tahsis ettirip dünyanın en muazzam sarayını yaptırdı. Her bir köşesiyle özel olarak ilgilendi. ABD Başkanı Obama’nın sarayı Beştepe’nin yanında minyatür kalıyor.”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


O günden bugüne “misafir”artık evin mülk sahibi oldu. Çünkü tarih kitaplarında “bavulunu toplayıp sarayını terk eden diktatör” örneği yok.

Hemen her kurum AKP acentesi yapıldı. Devlet daireleri, mahkemeler, rektörler, valiler, kaymakamlar…

“Misafir”e ses edenler kendini ya zindanda veya bir başka ülkede buldu.

Köleliği kabul edenler “sığınmacı” olarak kalmaya devam ediyor ama onlar bile kendinden emin değil.

Kürtler zaten “ev”de zulüm görüp kovuluyordu. Devam ediyor. Cemaat de zulüm gördü ve “ev”den kovuldu. Bunlar diğer kesimlerin umurunda olmadı. Hatta sevindiler.

Ama şimdilerde sıra kendilerine gelince azıcık uyandılar.

Önceki gün baro başkanları Ankara’ya yürüyerek anayasal haklarını kullanmak istedi. Başlarına gelmeyen kalmadı.

Sonra Saray; “buyurun girin” diye lütfedip izin verdi. Girdiler.

Sonuç ne oldu?

Hemen Anıtkabir’e koşup Atatürk’e şikayetlerini yaptılar.

Ve olay bitti.

Aynı şey CHP için geçerli.

Kılıçdaroğlu dün ne dedi:

“Yarın Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Murat Ağırel yargının önüne çıkacaklar. Bunlar gazeteciliği birileri istiyor diye değil halk için yapıyorlar. Bakalım hâkim ne diyecek? Gerçek hâkim mi Saray’dan mı işaret alıyor göreceğiz”

Üstü kapalı şunu diyor: “Bunları serbest bırakın, gerisini kurcalamayacağız.”

CHP zaten “gerisini kurcalamayı” sevmez.

Bakın Enis Berberoğlu tahliye edildi. “Gerisi” bitti.

Diğer siyasi tutuklular önemli değil.

ODATV yazarları da tahliye olursa bugün -ki tahliye olmaları gerekir, ayrı mesele- geri kalan yazar ve gazeteciler muhalefetin gündeminden düşecek.

ERDOĞAN’IN SON TRAVMASI

İstanbul belediye seçimi Erdoğan için tam bir travmadır. 13 bin farkı hazmetmedi. Kendi kararıyla seçim yenilendi. Ve 800 bin’lik bir hezimet yaşadı. Öngörüsü çöktü, karizması çizildi.

Şimdi böyle bir hezimeti 2023 genel seçimlerde yaşamamak için seçim sistemini kendi kazanacağı şekle dönüştürecektir.

Erdoğan’ın en büyük şansı muhalefet. Ne Hitler ne de Mussolini böylesine uyumlu ve “sevecen” bir muhalefete sahip değildi.

Türkiye’de kamuoyu bence Erdoğan’a muhalefet etmekten vazgeçmeli.

Erdoğan düzelme eşiğini geçti. Şimdiden sonra vites artıracak daha da sertleşecek.

Muhalefete muhalefet edip onları düzeltmenin yolunu bulmalı.



MUHALEFETİN SON ŞANSI

Tek çare muhalefetin “Muhalefet” yapmaya karar vermesi.

Şimdi gözlerinizi kapatın ve Kılıçdaroğlu’nun şöyle bir cümle kurduğunu hayal edin.

“Türkiye seçim yasası değişiklikleri yapılarak dönülmez bir diktatörlüğe doğru yol almaktadır. Biz mecliste CHP olarak bunda pay sahibi olmak istemiyoruz. Seçim yasası değişikliğinden vazgeçildiği ilan edilmezse meclisten çekileceğiz.”

Neler olur?

Saray’da deprem olur.

Nasılsa “hayal fakirin ekmeği”, bir hayal daha kuralım.

Şöyle dese:

“6.5 milyon oy almış bir partinin liderini sudan sebeplerle hapiste tutamazsınız. Demirtaş’ı, tutuklu siyasileri, tüm gazeteci ve yazarları derhal serbest bırakın yoksa siyasetin ‘köpeği’ olmuş bu yargı düzelene kadar meclisten çekiliyoruz.”

Neler olur?

Saray ilk defa muhalefet görmüş olur.

Erdoğan’ın emniyet müdürü atamasıyla bozmayı planladığı “İstanbul belediyesi ittifakı” bilakis güçlenir.

Ve de muhalefetin bütünlüğü Saray’a geri adım attırır.

YOL AYRIMI

Muhalefet, Saray’ı sarsmak veya mutlu etmek seçeneklerinde birini tercih etmek zorunda.

Milletvekili maaşları ve özlük hakları mı yoksa ülkenin kurtulması mı?

Aynı seçenek HDP için de geçerli. Mecliste kalıp tutuklu HDP’li vekillerin, başkanların hakkını koruduklarını mı sanıyorlar?

Tam bir “olmak ya da olmamak” durumu.

Yavuz Baydar dün “Hareket eden her objeye ateş etme dönemi” başlıklı yazısında süreci güzel özetlemiş ve şu cümleyle bitirmişti:

“Ta ki muhalefet, topluca Meclis’i terkedip, hızla bir erken seçimi zorlayıncaya kadar, yangın devam edecek.”

Tek çare bu.

Türkiye, seçim sistemi “kuşa dönmeden” bir genel seçime gitmezse artık hiçbir seçimin önemi kalmayacak.

[Veysel Ayhan] 25.6.2020 [TR724]

Avukatlar nereye yürüyor? [Yavuz Altun]

Haziran başında iktidar partisi “Çoklu baro projesi” adı altında bir yasa hazırlığı içinde olduğunu duyurdu. Avukatlık Kanunu’nda yapılacak bir düzenlemeyle, avukat sayısı binin ya da 2 binin üzerindeki illerde, birden fazla baro kurulabilmesinin önü açılacak. Türkiye Barolar Birliği (TBB) ise yine çatı örgüt olma özelliğini koruyacak. Böylece barolarda “farklı seslerin temsili” hedefleniyor.

Tabi mesele bu kadar masum değil. Uzun yıllardır özellikle büyük şehirlerdeki barolarda verilen bir “mücadele” var. AKP’ye ya da “muhafazakâr kanada” yakın avukatlar çoğunluğa bir türlü ulaşamadıkları için, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi barolarda yönetime gelemiyorlar.

TBB’de ise bu üç büyük şehrin temsil ağırlığı yüksek, çünkü avukat sayıları diğer şehirlere kıyasla bir hayli fazla. Birliğin verilerine göre 2019 sonu itibariyle Türkiye’de 127,691 avukat var. Bunun 46 binden fazlası, İstanbul’da. Onu, 17,589 avukatla Ankara Barosu takip ediyor.

Eğer her 2 bin avukat için bir baro kurma hakkı tanınırsa, İstanbul’da 20’den fazla baro kurabilirsiniz demek oluyor bu. Yeni barolar, TBB’deki temsil dengesini değiştirebilir ve avukatlar arasında farklı görüşlerin ağırlık kazanmasına yol açabilir.

Bunda ne var ki, diyebilirsiniz. Barolar, adaletin işleyişindeki en önemli unsurlardan birini, yani avukatları temsil ediyor. Bir dernek değil, bir meslek örgütü. Haliyle avukatlar üstünde önemli bir koruma sağlama becerisine sahip. Teoride, yargı erkinin devasa çarkları arasında sıradan vatandaşların ezilmesini önleyebilmek için avukatların bu şekilde bir desteğe ihtiyacı var.

Sadece o da değil. Avukatlık mesleğini icra edenlerin usulsüz işleri karşısında barolar bir çeşit şikayet mercii. Bir kişinin avukat olabilmesi için barodan olur alması şart; aynı zamanda meslekî ehliyeti konusunda da baronun denetçi rolü var.

Bilhassa yeni açılan hukuk fakülteleriyle birlikte avukat sayısının son 10 yılda ikiye katlanması, 2024’te 220 bin civarına çıkacak olması, mesleğin standartlarını korumada barolara ciddi bir sorumluluk yüklüyor.

Dediğim gibi bunlar teorik olarak geçerli. Pratikte aksilikler, aksamalar, ideolojik savrulmalar, “neme lazımcılıklar” ortada. Hemen her organizasyonda olduğu gibi iktidar mücadeleleri had safhada.

Nitekim KHK’lılara ya da Cemaat davalarında yargılananlara mikrofon uzatsanız, baro avukatlarıyla yaşadıkları sıkıntıları, mesleğin nasıl pespaye şekilde icra edilebileceğini dinleyebilirsiniz. Ama aynı zamanda Ankara Barosu avukatlarının kaçırılma vakalarıyla ve gözaltına alınan diplomatlara işkence edilmesiyle ilgili inisiyatif aldığını da hatırlatmak gerekir.

Biraz daha ilerlemeden önce şu soruya cevap arayalım: Avukatlık kamu görevi midir, yoksa serbest meslek midir? Bir başka deyişle; avukatlar devletin yanında mıdır, vatandaşın yanında mı?

Bu soru son dönemde ciddi önem kazandı çünkü KHK ile işlerinden olan hâkim ve savcılar, avukatlık yapmak istediklerinde karşılarına bu mesele çıktı. Avukatlığı bir kamu görevi, yani bir çeşit devlet memurluğu olarak tanımlayan Yargıtay ve AYM içtihatları, KHK’lıların avukatlık yapamayacağına hükmetti.

Öte yandan başka görüşler, avukatlığın bir serbest meslek olduğunu, mahkeme sürecine girmiş bir kişi ya da kurumun alacağı “hukuk hizmetini” sunan ve iki taraf arasındaki akde dayanan bir yapısı olduğunu savunuyor.

Türkiye’de pek anlaşılmayan meselelerden birisi, demokratik ve eşitlikçi bir sistem elde edebilmek için kurumların birbirinin hilafına çalışma zorunluluğu. Yani avukatlarla savcıların tabir-i caizse kanlı bıçaklı olması, iki tarafın da işini daha iyi yapıp adaletin tesisi için daha çok çabalanmasına yol açacaktır.

Benzer şekilde mahkemeler, emniyet güçleriyle aralarına mesafe koyduklarında, polisler her istedikleri operasyonu yapamaz, savcılar ona buna soruşturma açmaya yeltenemez.

Eğer kurumları, birbirini denetleyecek şekilde kurgulamazsanız, devlet olanca gücüyle vatandaşın üzerine çullandığında, karşı koyacak hiçbir kuvvet bırakmamış oluyorsunuz.

Kuvvetler ayrılığı prensibinin de dayandığı nokta burası. Yargı, icracı hükümeti denetleyecek, yasama organı da yargının alanını çizecek, bu arada yasamayı yapanları da halkın oyuyla belirleyeceğiz. Aksi takdirde, halkta çoğunluğu yakalayan siyasî parti, bütün sistemin anahtarını eline almış olur.

Oysa Türkiye’de bürokratik birimler sık sık iyi anlaşmakla övünürler, bütün bürokratik yapıların aynı ideolojik çizgide buluşması bir fazilet gibi anlatılır. Seçilmişler atanmışlar ikiliğinde, her yetkinin seçilmişlerde olması gerektiğini düşünüyoruz fakat seçilmişler yasadışı işler peşinde koştuklarında onları denetleyecek olanlar da atanmışlardır.

Bugün yaşadığımız “çoğunluk diktası” meselesinin bir cüzü de burası. Yüzde 50 artı 1’i yakalayanın ülkeyi kafasına göre yönettiği, muhalefete hayat hakkı tanımadığı bir sistem demokrasi değil, bir çeşit tiranlıktır.

Ama buna rağmen eldeki yeterli görülmüyor olsa gerek ki, barolarda da tam hakimiyet peşinde koşuluyor.

Bu devletçi bakış açısının veciz bir örneğini geçen hafta sonu TBB Başkanı Metin Feyzioğlu katıldığı bir TV programında şu sözlerle verdi:

“Ben devletin menfaatlerini hukuk çerçevesinde korumakla yükümlü bir örgütün başkanıyım. Devletin milli politikasına dahil karşı bir söylemimi bulamazsınız. Ölürüm de söylemem.”

TBB, gerçekten de “devletin menfaatlerini hukuk çerçevesinde korumak” için kurulmuş olabilir mi?

Türkiye’de Avukatlık Kanunu, diğer pek çok kanun gibi Avrupa’dan ithal edilmiş bir çerçeveye sahip. Avrupa’da kurumsal olarak avukatlık mesleği ve baro sistemi neredeyse 200 senelik köklü bir geçmişe sahip.

Bu kanunda TBB’nin görevleri arasında tahmin edebileceğiniz gibi “devletin menfaatlerini korumak” diye bir madde yok. Zaten olması da abes olurdu çünkü devletin menfaatleri, belki uluslararası meselelerde korunur, “içeride” devletin korunmaya çok da ihtiyacı yok çünkü zaten yeterince kuvveti var.

Bilakis, avukatların vatandaşı devlete karşı koruması gerekir.

Avukatlık Kanunu’nda TBB’nin görevlerinden birisi şu: “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak…”

Peki, hukukun üstünlüğü ne demek? İpucu vereyim: “Şeriatın kestiği parmak acımaz,” demek değil. Yani, hukukun üstünlüğü, bir devlet organı gibi görülen yargıyı “en üst makama” oturtmuyor. Bilakis, bir ülke içinde yaşayan herkesi, devlet başkanı da olsa, asker de olsa, polis de olsa, hatta yargıç da olsa yasayla bağlıyor. Yani üstün olan, yasa. Yargıçlar, bürokratlar, devlet görevlileri değil. Hatta bizzat o yasayı yapan bile değil.

Bu o kadar önemli bir mesele ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilân edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin öncelikli amaçlarından biri vatandaşların devlet organizasyonu karşısındaki konumlarını güçlendirmek, bununla birlikte yasanın eşit uygulanmasını ve suçlanan herkesin savunma hakkını sağlama almaktı.

Bir sanık, terörle de suçlansa, darbeyle de suçlansa, gerçekten de bu fiilleri işlemiş bile olsa, ona kendini savunma hakkı vermek, âdil bir yargının rükünlerinden birisi.

Tam bu noktada avukatların yürümekte geç kaldıklarını söyleyebilirsiniz. Haklısınız da. 2013’ten bu yana Terörle Mücadele Yasası’nda ya da MİT Kanunu’nda yapılan değişiklikler hâlihazırda vatandaşı devlet karşısında yeterince korumasız bıraktı. Savunma hakkının temeli olan avukat-müvekkil mahremiyeti delik deşik edildi. Dosyalara getirilen kısıtlamalarla avukatların savunma yapma kabiliyetleri bile kısıtlandı.

Evet, bütün bunlar son 4-5 senede oldu ve kodaman avukatlardan cılız birkaç ses dışında pek bir şey duymadık.

“Biz terörist değiliz ki,” diye düşünmüş olabilirler. Terör yasalarının nasıl gelişigüzel ve geniş geniş uygulandığını en çok onların bilmesi gerekir halbuki. Yahut zaten terör yasalarının maksadının adalete ulaşmak olmadığını, toplumu cenderede tutmak ve gözaltıyla, tutuklamayla, kötü muameleyle sindirmek için kullanıldığını görmeleri, halka da anlatmaları beklenirdi.

Aslında Türkiye’deki avukatların bunları bu yazıdan dinlemelerine lüzum yok.

Türkiye Barolar Birliği’nin ilk başkanı Avukat Faruk Erem’i hepsi tanır. “Bir Ceza Avukatının Anıları” kitabını öğrencilik yıllarında mutlaka okumuşlardır.

O kitapta uzun tutukluluk süreleriyle ilgili şöyle diyor mesela Erem:

“Bana öyle geliyor ki, Adalet yanıldığını anlayınca geri veremeyeceğini baştan almamalı. Ben yaşlı bir avukatım. ‘Masumluk karinesi’ni şimdi daha iyi anlıyorum. Tutuklamaya gelince, bu yeni zamanların icadı. Eski uygarlıklarda tutuklama yoktu. Davanın sonu beklenirdi.”

Hayatı boyunca idam cezasının kaldırılması için uğraşıyor. Şu satırlar da kitaptan:

“Avukatlığa yeni başlamıştım. Adamı kurtaramadım. Yıllar geçti. İnancımı kaybettim. Adam suçsuzdu. İnfaza gittim. Sehpa hazırdı. İnfaz memurları beni yadırgadılar, ‘acemi avukat’ olduğumu anladılar, önem vermediler. Adam bir sigara istedi. Bende yoktu, veremedim. Başkası verdi. Sonra bana döndü. Elimi tut dedi, tuttum. Adam soğuyordu. Eğer insanın nasıl soğuduğunu bilmezseniz, ölüm cezasını cesaretle savunursunuz.”

Bir başka nokta, suçlu ile halkı karşı karşıya getirmek:

“Zabıta, yakalanamayan suçluların resimlerini gazetelere verir, bu zabıtanın halktan yardım istemesidir. Bu tutumun eleştirilecek bir yanı yok mu? Suçlu ile halkı karşı karşıya getirmekle ne kazanılır, bilinmez. Asıl bilinmeyen ne kaybedilir.”

Kurumların ayrışması, avukatın kendi işine, polisin kendi işine bakması gerektiğine dair de güzel bir hikâyesi var Erem’in.

“Zamanın iktidarınca tutulan bir kişinin avukatı idim. Bir gün müvekkilim beni çağırdı. Emniyetçe hazırlanan bir raporu nasıl oldu ise eline geçirmişti. Mahkemeye ibraz için bana vermek istedi. Almadım. ‘Zabıta ile temasta bir avukat’ gibi gözükmek istemediğimi söyledim. Ertesi gün müvekkilim beni azletti (!).”

İlk Baro Başkanı’nın kitabı bu ve benzeri hikâyelerle dolu. Avukatlık mesleğinin ne kadar hassas olduğunu, adaleti sağlamada ne kadar kilit rol oynadığını derinlemesine anlatıyor. “Hukukî” olan her şeyin “âdil” olmayacağını gösteriyor.

Avukatlar yürümenin yanı sıra, bu konular üstüne de düşünseler keşke.

Bir adım sonrasında siyasete adım atma düşüncesi yerine adalet sistemini cidden dert edip, yargının oluşturduğu çatlaklardan kayıp giden insan hikâyelerine odaklansalar, belki de hayırla yâd edileceklerdir.

Elbette bu yolda emek sarf edenler müstesna.

[Yavuz Altun] 25.6.2020 [TR724]