Kırk Ambar- 8 [Safvet Senih]

*Namaz, insana ait bir ibadettir. Onun için Peygamber Efendimiz  (S.A.S.) namazda yapılan yanlışları, hayvan şekillerine benzeterek anlatmışlar. Mesela secde de başını yere koyup (Sübhane Rabbiyel-âlâ cümlelerini söylemeden) kaldıranları yem gagalayan tavuğa… Kollarını yere yayanları, köpeğin ön ayaklarını yere yaymasına… İmamdan önce secdeden kalkanları da merkep suretine benzetmiştir…”

Çok dikkatli olmamız gerekir.

*Nemrut, Firavun benzeri bir adam kendisi için bir saray yaptırmış… Sarayına giderken karşısına güzel bir ceylan çıkmış… Hemen ceylanın peşine düşmüş. O kaçmış, kovalamış. Çünkü o, sarayında böyle bir ceylanın olmasını çok istiyormuş. Ama bir yere gelmişler, ceylan birden durmuş ve aslî şeklini gösterivermiş!.. Meğer o, Azrail imiş.

*“Hikmetin eli ayağı, dili dudağı vardır. Ama hikmetin başı mehâfetullah yani Allah korkusudur.”

*Türkmen Mollanepes (Molla nefes),  “Azdan özü, yüzden sözü anlayın” der.

*Siyaset  meydanı, mahşer meydanı gibi; herkes diyor: “Nefsî! Nefsî!..”

Bu kadar olsa neyse, bir de diyorlar; “Bana hepsi! Bana hepsi!..”

*Dil öğretmenliği sadece lisan öğretmekten ibaret değildir; aynı zamanda kültür öğretmenliğidir.

*Hizmetin Lon Angeles’ta organize ettiği Türkiye tanıtım festivaline arkadaşlarımız konteynırlarla eşya taşıdılar. Anadolu’da yaşamış bütün medeniyetleri tanıtmaya çalıştılar. Truva atı, Mevlana, Bizans, Mardin, el sanatları, ebru, hat, taş işçiliği, çarşılarımız, bizim ve  Hristiyanların ilahileri… Bu festivale Ermenilerden, çok alâka duyup takip edenler oldu… Kayın vâlideler, gelinlerine “Kızım!..” diyorlardı. “Gelin” değil; “Kızım!..” veya “Gelin kızım” diyorlar. Ahmet Kurucan da şahit: “Bu gelinimiz mi?” denilince, “Hayır, kızımız, gelin kızımız!” diyorlar.

*Çanakkale Savaşı sırasında, akşamları bir Anadolu genci, bir asker, yanık sesiyle hep türkü söylüyor. Karşı tarafta düşmanlar da onu dinliyorlar. Her gün böyle devam ederken, bir gece düşmanlar siperlere yaklaşıp bekliyorlar ama,   bizim taraftan ses yok… İkinci, üçüncü geceler de öyle… Sonra onlar bir taşa kağıt sarıp atıyorlar: “O güzel, o yanık ses niye sustu?” Bu sorularına bizimkiler de bir yazı yazıp taşa sarıp onlara atıyorlar. Tercümanları cevabı okuyunca yüzü birden değişiveriyor: “O sesi üç gün önce siz susturdunuz!..”

Bir başkalarının topraklarına çöküp onları susturmaları mı gerekiyordu?..

*Yedi kandilli Süreyya (Ülker takım yıldızları) gibi…
İhlas Suresi de aydınlatıyor, hedeflerimizi
O yedi tevhidli nuraniler nuranisi…
Kamçılayıp aşk ve şevkimizi
Binleri aşkın  her okuyuşumuzda…
“Kul hüve” Tevhid-i Şuhûda işaret…
“Allahü Ehad” Tevhid-i Ulûhiyete delâlet…
“Allahü’s-Samed” içinde bir Tevhid-i Ulûhiyeti saklar
Hem de bir Tevhid-i Kayyûmiyet…
“Lem yelid” Tevhid-i Celâle bakar…
“Ve lem yûled” Tevhid-i sermediye
“Ve lem yekûn lehû küfüven ehad” Tevhid-i Câmiye işaret
Onun için üç Kul hüvallah…
Bir hatim sevabı, sevabca
Ama  bin  üç  ihlassa, bütün dertlere deva….

*Amerikalı bir profesör hanım Budist oluyor sonra da bir Budist profesörle evleniyor. Bizimkiler bu hanıma İslâmiyeti anlatıyorlar. Sonra namazı izah ederken “Allahü Ekber!” deyip tekbir getirirken mâsivâyı elin tersiyle geriye itip Allah’a yönelmenin önemini dile getiriyorlar. Namazı öğrenip eve geliyor ve kocasına “Gel seninle bir namaz kılalım.” diyerek önce namazı anlatıyor. “Allahü Ekber!” deyip secdeye kapanan koca ve uzun müddet secdeden kalkamıyor. Hanım, “Ne oldu?” diye soruyor. O da “Öyle mânevî bir zevk aldım ki, hiç ayrılmak istemiyorum. Ben böyle bir şey görmedim. Bu nasıl iştir?” diyor.

*“Dualarda, isteklerin Murad-ı İlâhiye ters olmamalı. Onun için ‘Ya Rabbi! Muhammed Aleyhisselalım Senden istediklerini istiyorum’ denilmeli… Düz ve sıfır bir insan olarak, Allah’tan isteklerde bulunmak lâzım. Aynı zamanda  dilimizin istediğini, fiillerimiz de istemelidir. Fiilen istemiyorsak veya fiilen istemiyor gibi davranırsak, bu dua kabul olur mu?

“Konuşmalarımız, usûl ve âdâba uygun olmalı. Sarîh değil hatta imâen dahi, yanlış istinbat  edilecek şekilde olmamalı. Üslûb çok mühim… İhsan şuuruna sahip bir cemaatin insanları olarak milyonlarca insana ve tarihe sesleniyor olduğumuzu bilmeliyiz.  Rabbimiz hâzır-nâzırdır, Müheymin’dir; O’na saygılı olmalıyız.  Tavır ve ciddiyetle öyle bir duralım ki, bir kitap kadar ders alınsın…”

*“Dualar gaflet içinde değil de; vicdanda davul sesi gibi, içte bir ses verme şeklinde olmalı… Başımızın çaresine, O’nun  kapısında vefa ile durarak bakalım…”
Bu ambarlardan alınanlardan iyi istifadeye bakalım.

[Safvet Senih] 3.5.2018 [Samanyolu Haber]

Ne olursa kartlar yeniden dağıtılır? [Tarık Toros]

Siyaset mühendisi olmaya lüzum yok.

CHP basit bir tercih yaptı.

Ya, HDP, ÖDP, EMEP gibi partilerle sol ittifak kuracaktı.

Ya da, aylar öncesinden buna yeşil ışık yakan Saadet, İYİ Parti gibi sağ partilerle yürüyecekti.

***

İlkini yapmayı düşündü mü bilmiyoruz.

Partide düşünenler ve bunun için bastıranlar vardı.

Lakin partiye egemen olan akıl, buna karşıydı.

CHP, samimi olarak, mevcut ittifaka  HDP’yi önermiş midir, bunu da bilmiyoruz.

Olan şu:

24 Haziran’dan sonra oluşacak parlamento çok partili olacak.

Üçü iktidar blokundan: AKP, MHP ve BBP

Dördü de muhalefet: CHP, İYİ Parti, Saadet ve DP.

Sekizinci parti, barajı aşarsa HDP.

Evet, artık yüzde 10’luk ülke barajı sadece HDP için var.

O arada, HDP yukarıdaki gibi bir sol ittifakı deneyip şansını artırabilir, ancak henüz bu noktada bir işaret yok.

Yine, CHP öncülüğündeki ittifaka DSP, ÖDP gibi partiler de katılabilir belki. Bu, parlamentoda parti sayısını artırmış gibi görünse de, genel başkanlara vekil koltuğu sağlar sadece.

TBMM’de grup kurma noktasında (20 üye demek), Saadet, BBP ve DP’nin pek şansı bulunmuyor.

1 Kasım 2015’te %0.7 oyu olan Saadet bunun için bastıracaktır.

***

Aldığı oyu küçüksemiyorum.

Nereden bakılırsa bakılsın Saadet, CHP öncülüğündeki blokta kilit parti:

-Bu blokun AKP tarafından şeytanlaştırılmasının önünde mühim bir bariyerdir.

-Küskün AKP’lilerin bu ittifaka kaymasını temin edecektir.

-Bu noktada Temel Karamollaoğlu’nun iddiasız cumhurbaşkanlığı adaylığı dahi, AKP’den koparacağı birkaç yüz bin oy açısından kritiktir.

***

İktidar cephesi çıkardığı ittifak yasası, aldığı baskın seçim kararıyla iki kere zora düştü:

-İYİ Parti, CHP desteğiyle TBMM’de grup kurarak seçimlerden dışlanamadı.

-CHP, kurduğu alternatif sağ ittifakla hesapları bozdu.

-Kişinin partisinden istifa etmeden başka parti listesinden aday olma imkânı bile, iktidara değil muhalefete yaradı.

***

İktidar cephesi o kadar telaşlandı ki, Erdoğan cumhurbaşkanı seçilse dahi parlamento aritmetiğinin çantada keklik olmadığı ortaya çıktı ve “seçimler yenilenir” demeye başladılar.

Esasen, cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa, Erdoğan’ın işi yine kolay değil.

Ayrıca seçmen 24 Haziran’da Erdoğan’a şöyle bir mesaj verebilir:

-7 Haziran 2015 seçiminden sonra ne yaptığını gördüm.

-Tekrar cumhurbaşkanı seçilebilirsin.

-İcraatını dengeleyecek ve denetleyecek parçalı bir parlamento oluşturdum.

-“Tek adam” olabilirsin, bu mümkün. Fakat partin “tek parti” olmayacak.

***

Türkiye seçmeni bir toplum olamasa da, seçimlerdeki kararlarıyla hep şaşırtmıştır.

Kimi zaman, muktedire hayret verici biçimde destek vermiştir.

Kimi zaman da kulağından çekmiştir.

2002’de olduğu gibi, tüm iktidar bileşenlerini “dinlenmeye” aldığı da olmuştur.

***

Hile meselesine gelince.

Bu var, reddedilemez biçimde var.

Sadece, yüzde yüz baskın bir unsur değil.

Öyle olsa iktidar telaşlanmaz, “nasılsa seçimi alıyoruz, kaygıya gerek yok” derdi.

Yüzlerden okunan bu değil.

Hile, ancak birkaç puanlık farklılıklarda devreye giriyor.

Milyonlarca oy farkıyla yaşanan mağlubiyetleri kapatmaya yetmiyor, henüz.

***

-Devlet olanakları ile kampanyaya,

-Dağıtılan onca seçim rüşvetine,

-Son derece etkin olan TV kanalları itibariyle yüzde yüze yakın medya kuşatmasıyla,

-Ve nihayetinde sandıkta hile yöntemleri ile bir yere kadar.

***

Dikkat ediyor musunuz:

Son katılan Doğan grubu unsurları ile birlikte medya, artık açıktan ve aleni olarak Erdoğan’a çalışıyor.

Devşirilen “muhalefet” partilerinin liderleri dahi “Erdoğan’ı bir şekilde seçtirmemeye yönelik çalışma yürütülüyor” diye demeç veriyor.

Burada oturup bu ve benzeri tiplere demokrasi dersi verecek hal yok.

***

Siyaset mühendisi olmak gerekmiyor.

24 Haziran’da AKP’nin 300’ün altına indiği…

Veya Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kaldığı her koşulda, kartlar yeniden dağıtılır.

Değilse geçmiş olsun.

***

Muhalefet kutuplaşmayla malûl.

Liderleri başta, şu konuda bile kendilerini ikna edemediler:

-Sıfır baraj ittifakı, AKP ve MHP’nin yaptığı gibi mutlak bir ittifak değil.

-Seçimden önce yürüyen, seçimden sonra da her alanda devam edecek bir işbirliği değil bu.

-Yüzde 10 barajı gibi anti demokratik bir bariyeri birlikte aşma stratejisi sadece.

-Aksi olsa, cumhurbaşkanlığına tek aday gösterilirdi.

-Şu an her parti kendi cumhurbaşkanı adayı ile yarışa katılmış durumda.

-Ve 25 Haziran sabahı, herkes kendi yoluna gidecek.

***

Sıfır baraj ittifakı, “fikirlerini savunmasam da senin parlamentoda olmanı istiyorum” mukavelesiydi, olmadı.

***

Diyorlar ki, “diplomasız”.

Nice diplomalıya pabucunu ters giydiriyorsa…

Diplomaya yaraşan ferasetle yürümek esastır.

[Tarık Toros] 3.5.2018 [TR724]

Hayırlısı hangisi acaba? [Levent Kenez]

Ne ararsan var.

Şark kurnazlığı…

Aylarca erken seçim kesinlikle olmayacak deyip erken seçim istemenin vatana ihanet olacağını söyleyip muhalefeti hazırlıksız yakalamak için baskın bir seçime karar verdi.

Tehdit…

7 Haziran’da kendisini tek başına iktidar yapmayanları bu kez açıktan uyardı. Faturanın ağırlığından bahsetti. Sanki hükümeti kurdurmayan kendisi değilmiş gibi. Ne kastettiği belli. 7 Haziran-1 Kasım tarihleri arasında dökülen kanın sahibi itirafçı oldu. Bu kez önden uyardı olacaklar için.

Şantaj…

Aday olmayı düşünen eski cumhurbaşkanına beli silahlı eski arkadaşını yolladı helikopterle. Mafyavari bu ziyarette beli silahlı adama pek de güvenmediği için yanına da saraydan sazcıyı ekledi, “Git bak bakalım ne konuşacaklar” diye. Muhatap mesajı aldı.

Rüşvet…

Seçim olmasa hayata geçmeyecek aflar, izinler, ikramiyeler havada uçuşuyor. Defalarca izlediğimiz ve sonundaki felaketi bildiğimiz film yeniden sahnede. Geçen seçim bu rüşvetlerin çok daha azını öneren muhalefeti meydanlarda aşağılamışlardı. Kazanmak için her şeyi yapacağını gösterircesine senin benim paramdan rüşvet dağıtıyor. Kim kime öğretmiş belli değil ama memurun ve orospunun rüşvetini önden vereceksin diyen hırsızın dediğini yapıyor. Milleti gördükleri yer burası aslında itiraf edemiyorlar. Oyunu bunlara verirse milletimiz, bunlara vermezse nankörler.

Hapis…

Ne güzel seçim. Türkiye’nin 3. en büyük partisinin lideri hapiste. Tek bir sebepten dolayı. Bunu deli ettiği için. Konuştuğu zaman etkilediği için. Sevmeyenlerin bile sempati ile baktığı için. Kürt oylarını toparlayabildiği için. Referandumdan önce hapse atmıştı ki referanduma etkisi olmasın diye. Hala hapiste. Birilerinin seçim hazırlıklarına aylar öncesinden başladığının en büyük ispatı.

Haksız rekabet…

Dolaylı ya da direk sahibi olduğu gazete ve televizyonlar neredeyse piyasanın tamamı. Yetmezmiş gibi ne olur n’olmaz diyerek kendisine secde etmekten beli tutulan Doğan Grubu’nu da aldı ki en ufak bir kaza olmasın. Devletin bütün imkanları ile propaganda yapacak. Bir de başbakanı dolaştıracak. Yakında devlet kurumlarının icraatın içinden gibi televizyon reklamları sıklaşacak. Kamu spotu diye hükümet reklamlarını izleteceğiz. Rakiplerine en bel altı iddia ve yalanları yazdıracak. Daha önce on kere açılan yerler toplu açılış törenleri ile yeniden açılacak.

Hile…

Kaç milyon pusula basıldığını bilen yok. Mühürsüz oyların geçerli sayılacağını çoktan koydu cebine. Sandık başkanları partili memurlar. YSK zaten partisinin bir organı gibi. Tedbiren sandıklara polis, jandarma dikiyor. Amatörler sandıkta oy çalarmış, bunlar oldukça profesyonel. 100 bin imza meselesini bir yıldır savsakladılar. Daha kanunu çıkmayan değişiklikleri beklemeden seçim ilan ettiler. Sonra da meydan meydan milli irade, halk iradesi diyor.

Şimdi neden Suriye’ye girdik, neden bir anda savaş durumuna geçtik, mehmetçik edebiyatı nereden çıktı, şehit cenazelerinde şovlar anlıyorsunuz değil mi? Bir süredir pompalanan Osmanlı güzellemelerini. Aslında o hep seçime hazırlanıyordu. Devletin bekası, kahraman mehmetçik, şehitlerimiz, ecdat, kimin öldürdüğü hala bilinmeyen 15 Temmuz’da hayatını kaybedenler onun seçim afişi demek.

Dünya tarihi gösteriyor ki diktatörlükler çok maliyetli. Bir adamın görevde kalması için ödenen bedeller çok ağır. Maddi ve manevi. Halbuki elinde öyle büyük bir fırsat vardı ki eğer bu yola girmese kendisi istemese bile her yere heykelleri dikilir, ülkenin kurucusu gibi muamele görebilirdi. Türkiye’yi AB’ye sokmuş ya da o seviyeye getirmiş bir lider olsaydı Türkiye’nin kaderini değiştiren adam olarak altın harflerle yazılacaktı ismi. Bunu başarsaydı İslamcı bir liderin başardıkları dünyada ders kitaplarında okunacaktı. İslamcı bir liderin ülkesindeki demokrasi ve özgürlükler yüzünden İslam’a yapacağı hizmetin sevabı 7 ceddine yeterdi. Kürt sorununu çözmüş bir lider olsaydı asırlık bir problemi halletmiş olmakla kalmayacak, ülke uçmuş gitmiş olacaktı. Kader bunları önüne getirdi, imkanı ve gücü de verdi ama kendisi arkasından herkesin söveceği bir diktatör olmayı tercih etti.

Şimdi 50 metre önden başladığı, hakemi kendisinin belirlediği 100 metre yarışında rakiplerinin her birine bir pranga takılan yarışı koşacak. Ve bunu kazandığı zaman büyük bir şeyi başarmış gibi de sevinecek. Etrafındakiler de sevinecek. Belediye garsonundan işadamına, ev kadınından hisli edebiyatçıya, milyarder futbolcudan çiftçiye öyle bir rant sistemi kurdu ki o giderse kazanımlarını kaybedeceğini düşünenlerin sayısı sandığımızdan çok fazla. Ama asla çoğunluk değiller. O da bunu biliyor.

Seçim aslında sadece bu demek: Türkiye tarihte bir Ortadoğu diktatörünü sandıkta devirip ondan kurtulan ülke olabilecek mi olamayacak mı? Şimdiye kadar bunu başaran olmadı. Belki de sandıkta devrilip gitmeyi hak etmiyordur. Türkiye eğer bunu başarırsa çok büyük bir iş başarmış olacak. Benim şahsen bütün arzum Türkiye’nin bu maliyetli, zalim ve hırsız yönetimden en az zararla ve şiddetsiz kurtulması. Normalleşmenin önünün en barışçıl şekilde açılması.

Türkiye değişim demezse pek yakında duvara toslayacak ve o zaman belki de kurtuluş, şoför mahallinde bunun olmasıdır.

[Levent Kenez] 3.5.2018 [Tr724]

Bron’dan Bernabeu’ya: Karim Benzema [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid, Bayern Münih engelini geçip adını üçüncü kez finale yazdırırken, sahneye Karim Benzema çıktı. Cezayir asıllı Fransız forvet attığı 2 golle Bayern Münih’in final umutlarını yıkan isimdi. Kısa süre önce Real Madrid taraftarının ıslıklarla protesto ettiği Benzema, Şampiyonlar Ligi yarı finalinde bu kez alkışlanan adam oluyordu.

Real Madrid forvet hattının bir kısaltması var: BBC. Bale, Benzema ve Cristiano Ronaldo’nun baş harflerinden oluşuyor. Adeta ‘dokunulmaz’ olarak görülen bu forvet hattı, bütün tepkilere rağmen dağıtılmadı. Tottenham’dan 100 milyon Euro’ya 2013’te transfer edilen Gareth Bale, yaşadığı sakatlıklar ve form düşüklüğü sebebiyle eleştiriliyordu. 9 sezondur Madrid formasını giyen Benzema ise gösterdiği kötü performansla taraftarlarını küstürmüştü.

İSTENMEYEN ADAM

Benzema’nın Madrid’deki macerası ‘çirkin ördek yavrusu’ hikâyesine benziyor. 7 sezonda 20’den fazla gol atmasına rağmen, camia onu pek sevemedi. Yakın zamanda Marca gazetesinde Benzema için ‘BenzeNA’ başlığı atıldı. ‘NA’ İspanyolca ‘hiçbir şey’ anlamına gelen ‘Nada’ kelimesinin kısaltmasıydı. Geçen sezon Sporting ve Real Sociedad maçlarında Bernabeu’da bütün stat koro hâlinde onu ıslıkladı. Yine Marca gazetesinin yaptığı ankete katılan Real taraftarları, yüzde 87 oranla Benzema yerine Morata’nın ilk 11’de oynaması gerektiğini söyledi.

Sadece taraftarlar değildi Benzema’yı istemeyen. Geçen yıl çeyrek finalde Real’in rakibi yine Bayern’di ve maçtan sonra kulüp başkanı Perez başta olmak üzere Sergio Ramos ve Ronaldo, Polonyalı forvet Robert Lewandowski’yi ikna etmeye çalışıyordu. Benzema’ya da böylece yol görünmüş olacaktı.

Bunlara rağmen takıma gelen hücum oyuncularının hiçbiri Benzema’yı yerinden edemedi. Wesley Sneijder, Arjen Robben, Mesut Özil, Gonzalo Higuain, Rafael van der Vaart ve Angel Di Maria, takımda kalıcı olamazken, Benzema formasının hakkını çoğu zaman vermiş, hemen her sezon 20’nin üzerine gol bulmuştu.

‘FORMAYI SİZDEN ALMAYA GELDİM’

Cezayir asıllı bir ailede, Lyon’un kenar semtlerinden Bron’da doğan Karim Benzema, hayata zor şartlarda başladı. 9 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Kendinden büyük 5 kardeşi vardı. Mücadele etmeye bir anlamda aile içinde başlamış oluyordu. Meşin yuvarlakla doğduğu semtin takımı Bron Terraillon SC’de tanışan Benzema’nın kabiliyetini kısa sürede Lyon’un yetenek avcıları keşfediyordu. Henüz 9 yaşındayken kendini Lyon’un altyapısında buldu.

17 yaşına basınca A takım kadrosuna alınan Benzema, bu karardan sadece 5 gün sonra profesyonel kariyerine merhaba deyip ilk imzasını attı. O dönemde Lyon’da bir gelenek vardı, takıma yeni katılan oyuncu konuşma yapardı. Aynı yıl takıma katılan Sylvain Wiltord, Elber ve Florent Malouda konuşmasını yaptıktan sonra sıra Benzema’ya geldi. Diğer isimleri saygıyla dinleyenler sıra Benzema’ya gelince kendi arasında konuşmaya başladı. Bu duruma oldukça sinirlenen Benzema elini masaya vurup, ‘Kesin sırıtmayı. Takımdaki yerinizi almak için buradayım’ diyecekti.

Nitekim dediği gibi yapıp kısa sürede Lyon kadrosunda yerini aldı. Asıl patlamayı 2007-08 sezonunda yapıp, 45 maçta 25 gol atıyordu. Benzema’nın başarısı milli takım hocası Raymond Domenech’in de dikkatini çekti. Milli takım kadrosuna ilk kez kasım 2006’da çağrılan Benzema sakatlığından dolayı forma giyemedi. İlk kez milli formayı Mart 2007’de Litvanya maçında giyerken, galibiyeti getiren oyuncu oldu.

TARİHİN EN SKORER 9. FUTBOLCUSU

Lyon formasını 2004-09 arasında giyen Benzema, 4 kez Ligue 1 şampiyonluğu sevinci yaşadı. Artık yuvadan uçma zamanı gelmişti. 2009’da 35 milyon Euro bedelle Real Madrid’e transfer olan Benzema’nın formayı kapması için güçlü rakiplerini geride bırakması gerekiyordu. Ronaldo’nun yerinin garanti olduğu ilk 11’de Benzema’nın rakibi Gonzalo Higuian oldu. İlk sezonunda Higuian’in yedeği olan Benzema, 27 lig maçının 14’ünde sahaya ilk 11’de çıkıp, 8 gol attı. Yedek kalmasına rağmen pes etmedi ve 2011-12 sezonundan itibaren Real Madrid’in değişmezi hâline geldi. Oynadığı 407 maçta 192 gol atarak, takımın tarihinde en skorer 9. oyuncu oldu.

2010 Dünya Kupası için açıklanan Fransa milli takımı kadrosuna alınmayan Benzema, adının karıştığı olaydan dolayı 2015’ten itibaren milli formaya hasret kaldı. Fransa için 69 maçta sahaya çıkıp 23 gol attı. 19 Aralık 1987 doğumlu Benzema, 5 sezon Lyon, 9 sezondur ise Real Madrid formasını giyiyor. Real Madrid ile 2 La Liga ve 3 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu başta olmak üzere toplamda 15 kupa sevinci yaşadı.

[Hasan Cücük] 3.5.2018 [TR724]

Sen seni bil [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Neden birey olmak bu kadar zordu Türkiye’de, bilmiyorum. Birey olmanın en zor olduğu ülkelerden birinde doğmak – o ülkeye bir zamanlar âşık da olmuş olsam – talihsizlikti. Sanki her şey elbirliği etmiş, sizi bir grubun, topluluğun, ekibin, sizi ağ gibi saran ve cendereye alan bir sosyal gücün parçası haline getirmeye çalışıyordu. Sizse yalnız kalmaktan, herkesin sizi dışlamasından, size bir garip, alışılmadık, yadırganan ve dışlanan mahlûkmuşçasına yaklaşmalarından korkuyordunuz. “Varlığım varlığına armağan olsun!” diye haykırılanların kampında, laiklerin veya “beyaz Türklerin” sosyolojisinde de, tıpkı nasyonalistlerde veya İslamcılarda olduğu gibi, bu korkunç ve ezici toplumsal baskı mevcuttu. Bunu kırmak çok zordu.

Size din diye dayatılanı, size “sen” siye dayatılanı, size “bizde böyledir!” diye dayatılanı aşmak, size “işte budur!” diye sunulan ideolojik inanç sistemlerinin tasmasından kurtulmak, başlı başına büyük bir meseleydi. Yoğrulmuş kimliklerden yapılan yumuşak macunların ürettiği siz, gün geçtikçe katılaşıp sonunda şeklinizi bir daha hiç bozamayacağınız minik heykelciklere dönüşüyordunuz. Şablonun dışına çıkamayan tutsak çizginin yaratıcılıktan uzak kopyacılığı kadar hazindi bu – ama fark edemiyordunuz! Doğruyu bilen hep birileri oldu – büyükler, anne babanız, öğretmeniniz. Zamanı geldiğinde devlet büyükleri, polis, bankada çalışan küçük memur, ilerledikçe hayat, komutanınız, devletiniz! Hep birileri doğruyu bilen oldu. Bir tek siz hariç! Size başkalarının “doğru ne ki?” diye sormamasından da acısı, artık sizin de doğrunun ne olduğunu kendi kendinize sormaktan vazgeçmenizdi.

Kim bildi efalini?

Neden birey olmak bunca zordu Türkiye’de? Okulda size önce susmayı öğrettiler. “Sus!” diye kaç defa azar işittiniz? Peki, hiç size konuş, fikrini söyle, sen ne düşünüyorsun, sen ne istiyorsun, soran oldu mu okulda? Hiç arkadaşlarınız bir şey söylediğinde, “ben farklı düşünüyorum” diyebildiniz mi? Hiç öğretmeninize eleştirel bir soru sorabildiniz mi? Size devamlı hangi kitapların iyi, hangi yazarların vatansever, hangi ideolojinin doğru, hangi düşüncenin mantıklı, hangi davranışın saygılı olduğunu öğreten – aslında dikte eden – birileri oldu. Okulda size itaatin önemini öğrettiler. İtaat etmemenin bedeninin ne olduğunu da okulda öğrendiniz. Böylece Türkiye’de okul öncesi toplumla, okulla beraber de devletle tanıştınız!

Anlamak ne kadar önemlidir! İdrak. İki şey arasındaki korelasyonu, ilişkiyi, bar olan bağı görmek. Sizin bu dünyada bir varlık, akıllı bir varlık olmanızın en özel tarafı idraktir. İşin ilginci, doğal ve sosyal evrende, özelikle de tinsel – manevi – konularda, mesela doğru-yanlış kurgulamasında, sizin siz olmanız çok hayatidir. Bizi bilgisayar programlarından veya hayvanlardan ayıran en önemli farklılık budur. Esasında bugün yapay zekâ tartışmalarının odağında da idrak var. Çünkü düşünmenin ve yaratıcılığın en belirgin ve olmazsa olmaz özelliği anlamak, idrak edebilmektir. İşte birey olmanın birincil koşullarından biri olan idrak, bu denli asli, bu denli temel, bu denli öz ve elzemdir. Sizin sosyalizasyon sürecinizde – yani bebekliğinizden itibaren başlayan toplumsallaşmanızda – aile, okul, iş, arkadaşlık ve daha birçok sosyal faktör, sosyalleştirme ajanı olarak görev yapar. Bunlar temel olarak size neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğunu size öğretir. Bu doğrular ve yanlışlar sistemi, toplumsal beklentileri yansıtır. Vahşi bir atın üzerine binerek onu eğitmek gibi, sancılı bir süreçtir bu. Siz kimsiniz? Gerçekten, sizi sosyal manada kim “meydana getirdi”?

Bu izleri bulup onlarla kişisel düzeyde hesaplaşmadan, bağımsız bir birey olamazsınız. Bağımsız bir birey olmanın önemi, var olmakla eştir. Sizin o öz algınız, o öz varlığınız, o öz şahsiyetiniz oluşmamışsa, siz aslında gerçekten yaşıyor sayılmazsınız. Her kim olursa olsun, bu dünyadaki tüm otoriteler, tüm iktidarlar, tüm güçler, sizin dışınızda ayrı bir evren – ve siz işte bu evrenle devamlı bir ilişki ve iletişim halindesiniz. Bu yazıyı okurken bile size bu “dış evren” etkide bulunuyor. Farkında mısınız? Siz, diğerleri olmadan da varsınız. Farkında mısınız? Siz bir şeyin parçası olmanın yanında, bir şeylerin parçası değilsiniz de aynı zamanda. Farkında mısınız? Siz dünyaya tek olarak geldiniz ve yine tek olarak bu dünyadan ayrılacaksınız. Teklik ve tekilliğinizin farkına varın. Sizi siz yapanları keşfedin – korkmadan yapın bunu! Çocuklarınızdan, eşinizden, anne-babanızdan, sizin etrafınızda kim varsa hepsinden ayrı bir varlıksınız, müstakilsiniz, özgünsünüz, orijinalsiniz. Üzerindeki boyalı kaplamayı kazıyın, bakalım ne çıkacak orijinalinizden?

Bakın, sizi kategorize etmek, sizi sınıflamak, sizi tasnif etmek, bir grubun içine alarak genelleştirmek istiyorlar. Bunu bugün Türkiye’deki hukuksuz rejim yapıyor. Ama sadece o mu? Bir kova erikten veya bir avuç fındıktan biri olmak gibi, sizi silen ve sizi diğerleriyle olan toplama indirgeyen, böylelikle de sizin elinizden dünyaya geldiğinizde elinizde olan biricik değerden, orijinalliğinizden ve müstakilliğinizden mahrum etmek isteyenler var. Oysa siz, şahsiyetiniz ve izzetinizle, birbaşınasınız. Haydi, teolojik olarak da bir eklemede bulunayım: sizin varlığınız tekildir – çünkü sizi yaratan, sizi yaptıklarınızdan (ve yapmadıklarınızdan) bireysel manada sorumlu tutmakta. Tüm bu argümanlar, sizin birey olmanızı, birey olmanın önemini ve kaçınılmazlığını vurguluyor. Ölü Ozanlar Derneği’nde vurgulanan “ormanda kimsenin seçmediği patikayı seçmek”, işte bu nedenle çok önemli. Silkelenin ve arının üzerinizdeki başkalarının izlerinden. Kendinizi tanımaya çalışın. Siz kimsiniz? Kendinize bir iyilik yapın bugün – ve kendinizle yüzleşin.

Neden bazıları bugün yaşanan korkunç baskı ve zulme başkaldırırken, bazıları sanki hiçbir şey yokmuş gibi olağan hayatlarına devam ediyorlar? Karşı çıkanlardan sadece kendi başlarına bir şey geldi diye bu tepkiyi verenlerini geçiniz! Neden başkalarının hak ihlallerine uğramasına karşı çıkanlar, böyle bir şeyi yapıyor? Bakın, herkesin inandığı bir yalana inanmakla, o yalanın yalan olduğunu bilerek inanıyormuş görünmek arasında korkunç büyüklükte bir fark vardır! Aynı şekilde ama, “kendine dokunan yılana” tamam da, diğerlerine dokunanına “bin yaşasın” demek de çok farklıdır. İlkesizlik mi dediniz? İşte, birey olmak burada başlıyor dostlar! Birey olmanın gereği, herkesin sizi kabullendiği o korunaklı sığınaktan dışarı kafanızı uzatmak, sonra da orayı terk etmektir. Kabuğunun dışındaki bir salyangoz gibi, savunmasızlığın ve korunmasızlığın tehlikelerle dolu ortamında olmaktan korkmamaktır. Birey olabiliyor muyuz? Birey olabiliyor musunuz?

Demokratik toplumların temelleri birey olmaya dayalı. Çünkü birey olmayan, birilerinin manivelası olma ithamından silkinip kurtulamaz. Birey olmayanların, en sivil ve demokratik bir anayasa ve mevzuatın üzerine dahi bir özgürlükler, hak ve hukuk rejimi inşa edebildiği görülmemiştir. Birey olmadan hâkim veya savcı olmak, birey olmadan akademisyen olmak veya birey olmadan öğretmen olmak, bu görevlerin hakkını vermek olanaklı mı? Birey olmayan bir mimar özgün bir bina tasarımı yapabilir mi? Birey olamayan bir din adamı, bilge ve altruistik olabilir mi?

Birey olanlar, birey olabilmelerinin ve birey kalabilmelerinin yegâne dayanağının kendi öz otonomileri olduğunun farkındadır. Bu özgürlük alanının varlığı, her türlü despotizmde tehlikeye girer. Anayasanın sağladığı temel özgürlüklerin büyük bir çoğunluğu, bireysel bir bağlamda önem atfeder. Sosyal robotların toplumunda demokrasiye de bireysel hak ve özgürlüklere de gerek yoktur. O en değerli mücevher, sizin içinizde. Onun farkında olmayanlar için bu nedenle anayasanın elden gitmiş olması, sadece “ötekinin iktidarı” bakımından önem taşır. Oysa öteki veya beriki, içinde siz yoksunuzdur. Ama birey olmayan bunun ayırtına da varamaz zaten. Birey olmak, sağlıklı bir bencillik ister, doğru. Yani, istemediğiniz bir şeyi kimse size yapamamalıdır. Hayır demek, en doğal haktır. Veya size sunulan tercihler arasından, size uygun olanını seçmek. Ya da tümünü reddetmek! İşte, hayatın tüm tercihlerini kapsar bu. Demokratik sistem de böyledir.

Bugün birey olanların – olabilenlerin veya kalmayı başarabilenlerin! – açmazı burada. Size sunulan tercihler, acaba esasında kimin tercihi? Size bir hayal sunuyorlar! Olmayan bir şeyi, varmış gibi önünüze koyuyorlar. Tercihlerinizin önemini kaybettiğini, size sundukları tercihlerle örtbas etmeye, bu büyük yalan dünyasını sizden kurnazca gizlemeye çalışıyorlar. Size “yazı ve tura arasındaki farkı ortadan kaldıran” bir kumpas kuruyorlar. Tüm sosyal aidiyetleriniz – arkadaş grubunuz, cemiyetleriniz, iş ortamınız, sosyal medya, her şey! – size kendi sübjektif gerçeklerini dayatırken, siz sırtındaki eğeri fark etmeyen, fark etse de kanıksamış olmasından dolayı bunu normal olarak algılayan bir kısrak gibi, size uygun görülen etrafı çitlerle çevrili merada hayatınıza devam ediyorsunuz. Ne çitin, ne de eğerin sizin için bir anlamı yok – bu nedenle onların varlığı sizin ilgi alanınız değil! Beklentileri bu sizden! Hipnozun bozulmasını istemiyorlar. Size biçtikleri rol, sistemin ötekisi olmanız. Oysa – tekrar ediyorum! – siz bir grup değil, siz bir cemiyetin parçası değil, siz bir bütünü oluşturan elementlerden biri değil, siz bir bireysiniz!

Demokrasi, birey olan toplumların uygulayabildiği bir yönetim biçimidir. Birey otonomisini korumak ister. Dokunulmaz olmak ister. Kendini diğerlerinden ayırmak, kendini özel addetmek, kendi özelini garanti altına almak ve bunu himaye etmek ister. Kendisini, var oluşunu muhafaza etmek, bunu sağlayacak normlara (anayasa ve yasalara) sahip çıkmak ister. Birey, sahip olduğu en değerli mücevherine – kendisine – kol kanat germek ister. Tüm bunları yapmadan, en çok değer verdiğiniz ötekiler, mesela çocuklarınız ve eşiniz, sevdikleriniz bile tehlikededir. Bugün sizlerin başına gelenlerin aynısının tıpkısı, eşinizin, çocuklarınızın, anne-babanızın da başına gelmiyor mu?

İşte demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve birey üçgeni arasındaki ilişki böyle işliyor. Siz o görünmez eğeri sırtınızdan atmadan ve görünmez çitleri parçalamadan, görünen zulüm ve haksızlıklar sonlanmayacak.

“Bilmek istersen seni; Can içre ara canı; geç canından bul anı; Sen seni bil, sen seni!” (Hacı Bayram Veli, 1352-1430)

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 3.5.2018 [TR724]

Kan, su gibi akacak! [Reis’in Kriminal Çetesi – 6] [Naci Karadağ]

Böylesi bir arka plana sahip olan Osmanen Germania grubunun, Almanya’da Erdoğan’ı eleştiren tüm grupları ve kişileri hedef aldığı biliniyor.

Düşman gördükleri grupların en başında Kürtler ve Kürt kurumlar geliyor. Ayrıca Gülen cemaatinden önemli isimlere de saldırı planı yaptıkları ortaya çıkan telefon kayıtlarıyla sabit. Çetenin kendilerini anlatan müzik videosunda şiddet, korku ve kan var.



Osmanen Germania 2014’ün sonunda Mehmet Bağcı tarafından kurulmuştu. İkinci başkanı Selçuk Can. Bir yılda 1500 üyeleri olmuş, tabii çoğunluğu Türkiye kökenli. Dışarıya karşı kendilerini sosyal angajmanı olan bir boks kulübü olarak gösteriyorlardı. Osmanen Germania üyeleri meslek sahibi, Almanya’nın sosyal ve hukuki yapısını iyi bilen kişilerden oluşuyordu. Hayatta amaçsız olan gençleri kendilerine çekip, onları başıboş kalmaktan koruduklarını, onlara iş bulduklarını, yardım ettiklerini iddia ediyorlardı. Buna karşın Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti Anayasayı Koruma Dairesi Başkanı Burkhard Freier, bu organizasyonun yasa dışı işlere bulaştığından oldukça emin olduklarını söylüyor. Osmanen Germania grubu Almanya’da Erdoğan’ı eleştiren tüm grupları ve kişileri hedef alıyordu. Düşman gördükleri grupların en başında Kürtler ve Kürt kurumlar geliyor. “AKP ve Gülen hareketi yollarını ayırdığından bu yana Gülenciler de hedeflerinde” diyordu Burkherd Freier. Kendilerini anlatan müzik videosunda şiddet, korku ve kan vardı. Şarkının sözleri de klipin görseline uygundu: Kısaca “Osmanlılar ülkeyi almaya geliyorlar” bunu da belli ki, kan dökerek ve savaşarak yapmayı planlamışlardı!

Çete üyeleri itiraf ediyor!

Biraz yakından baktığımızda Osmanen Germania oldukça korkutucu bir örgüt yapısı olarak karşımıza çıkıyor. Geçen Nisan ayında yayınlanan Stuttgarter Zeitung gazetesinden Rafael Binkowski’nin haberine göre üyelik sırasında korkunç ritüellerin uygulandığı çeteden çıkmak da pek mümkün değildi.

Gazeteye göre Almanya Osmanlılar’ı özellikle genç Türkleri ağına çok kolaylıkla düşürüyordu. Akıl almaz cesaret sınavıyla çeteye üye olan gençler, çıkmak isterlerse çok ağır şiddete maruz kalmakla beraber, hayat boyu ölüm korkusu yaşıyorlardı.

19 yaşındaki Cem S. 2016 yılında spor yapmak amacıyla bir şekilde çete lideriyle tanıştırıldıktan sonra yapıya üye olduğunu polise anlatmıştı. Çete liderlerinin sık sık bir araya gelip toplumsal olaylarda nasıl davranacaklarına dair eğitim verdiklerini, kimi zaman da Türkiye karşıtı olarak gördükleri Alman siyasetçileri hedeflerine alarak eylem hazırlıkları yaptırdıklarını itiraf etmişti.

Cem, şahit olduğu kan donduran bir ayrıntıyı ise şöyle aktarıyordu: “Bir spor salonunda çeteden çıkmak isteyen birine yapılan işkenceyi görünce kanım dondu. Çocuğa kendi bacağını bıçaklattılar. Sonra bıçağı elinden alıp kulağını keseceklerini söylediler. Annemin ısrarı olmasaydı ben hala o yapının içindeydim!”

Özellikle bar ve nargile salonlarında toplandıklarını, çetenin buradaki gençleri potansiyel örgüt üyesi olarak gördüklerini aktaran genç itirafçı, girdiğine pişman olanların ise ormanda parçalara ayırmak şeklinde tehditlere maruz kaldığını söylüyordu.

Yine çete itirafçılarına göre, uyuşturucu, kadın ticareti, şantaj, tehdit, kundaklama Germanian Osmanen için sıradan eylemlerdi! Cem, ayrılmak isteyen üç gencin öldüresiye dövüldüğünü gördükten sonra çeteden kaçmayı başarmıştı.

Bu gruplar dışarıya, özellikle polise karşı, kırmızı fener mahallesi, disko, gece kulübü gibi eğlence mekânlarında, kapıda duran bodyguarddan, en tepedeki yöneticiye kadar bu sektörde sadece yasalar çerçevesinde çeşitli işler yapar görünüyorlardı. Ancak yaptıkları bu işler genelde şiddet ve korku temelli olduğundan, başlarını yasayla sık sık belaya sokuyorlardı. Çünkü bir dükkânın kapısında güvenlik olarak durmak demek, içeriye giren çıkan uyuşturucuyu ve ‘fuhşu’ kontrol etmek ve düzenlemek anlamına da geliyordu. Bunun sonucu olarak da bu ‘küçük’ suçlardan, esas gelir kaynağı olan haraç kesme, uyuşturucu ve silah kaçakçılığına, gasp etme, zor kullanma, adam yaralama ve hatta cinayete varan yelpazede bir çetenin tüm niteliklerini gösteriyorlardı.

Eğlence sektörü sınırlı sayıda müessese sunduğundan, bu alandaki parsadan pay elde etmeye çalışan bu gruplar birbiriyle de sıkça çatışıyorlardı. İstatistikler Almanya’da rock gruplarının adedi ve de üye sayısının her geçen gün arttığını gösteriyor. Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyalet polisi 2017 sonunda 2 bin 200’ün üstünde bu gruplarda yer alan üye kaydetmişti. Haritada ise, faaliyet gösteren belli başlı çetelerin eyalet sathında aktif oldukları şehirler görünüyor.

Almanya genelindeyse Gremium MC, Hells Angels, Bandidos, Freeway Riders, Outlaws vb. suç örgütü benzeri çetelerin üye sayısının 10 binden fazla olduğu tahmin ediliyordu.

Osmanen Germania da bunlardan biriydi lakin içerik olarak epey farklıydı: Milliyetçi bir perspektifle çalışan ve üyelerinin neredeyse tamamı Almanya’da yaşayan Türklerden oluşan bir yapıydı OG. Almanya güvenlik teşkilatı Hessen, Baden-Württemberg, Hamburg ve Berlin eyaletlerinde Osmanen Germania grubunun, Erdoğan karşıtı gruplarla çatışmaya girmiş olabileceklerine dair birçok ipucu bulduğu öne sürülmüştü. Diğer rock grupları gibi Osmanen Germania grubu üyeleri de çeşitli suçlara karışmıştı: Uyuşturucu, silah ticareti, zorla fuhuş, kundaklama vb.

Gruptan ayrılan biri, Temmuz ayında Stern TV’ye verdiği röportajda, uyuşturucu satışının ve diğer yasa dışı suçların yanı sıra ülke genelinde, kendilerine ait yetmiş ila seksen arası, bakkal, nargile cafe veya genelev gibi işyerleriyle kara para aklandığını söylüyordu. Ayrılan kişinin dediğine göre, grup kendisini birkaç kez silah eğitimi alması için Antalya’ya göndermişti: Bu eğitimi tam olarak nerede aldığını ve neden Türkiye olduğuna dair bir bilgi vermekten kaçınan bu kişinin verdiği bilgiye göre, uyuşturucu ticaretinin kaynağı Hollanda, sattıkları silahların geldiği ülkeyse Belçika’ydı. Yine Stern TV’nin haberine göre çete işi suikast düzenlemeye kadar vardırmıştı!

[Naci Karadağ] 3.5.2018 [TR724]

HDP’nin dışlanması büyük hata! [Erhan Başyurt]

24 Haziran seçimlerinde Meclis’te çoğunluğa sahip olmanın başkanı seçmek kadar, hatta bazı durumlarda ondan daha değerli olduğunu gerekçeleriyle bir önceki yazımda kaleme almıştım.

İttifak seçim yasası, barajı fiilen kaldırdığı için muhalefetin akıllı strateji ile çoğunluğu elde etmesi artık mümkün…

***

Dört partinin bir araya geldiği CHP, İYİ Parti, SP, DP seçim ittifakının, bu açıdan hem olumlu hem de olumsuz sonuçları var.

Bir defa CHP’nin bu ittifakta olması çok da sağlıklı değil.

CHP’nin oylarını artırmak için böyle bir ittifaka ihtiyacı yok.

Hatta SP ile aynı ittifakta olması, ‘zıtların birlikteliği’ demek…

İYİ Parti, SP, DP  barajı geçebildiğine göre, CHP yoluna yalnız devam etmeliydi.

Bu ittifaka, diğer merkez veya sağ partiler de katılabilirdi. ANAP gibi, Doğru Yol Partisi gibi, Liberal Parti gibi… Daha da güçlü hale gelirdi.

Seçimlere en az 3 farklı kulvardan girmenin muhalefetin lehine olacağını İttifak Yasası ilk çıktığında aylar önce dile getirmiştim.

***

CHP girmemiş olsaydı, HDP de yani muhalif Kürt seçmen de dışlanmamış olurdu.

HDP de diğer küçük sol partiler ve bölge partileri ile ittifak kurup rahatlıkla barajı aşabilirdi.

HDP’yi dışlamak ‘öğrenilmiş çaresizlik’ sendromudur…

İktidarın siyasi söylemine, kendi siyasi hesaplarını kurban etmektir.

***

Erdoğan’a karşı mücadele edip Erdoğan’ın en çok ezdiği partiyi dışlamak hiç mi hiç akıllıca değil.

İddia ediyorum, HDP bugün kendisine ‘evet’ dese, Erdoğan onları da ‘cumhur ittifakı’na dahil eder ve bunu da ‘toplumsal barış projesi’ olarak çok da iyi satar!

Geçmişte değil HDP ile, PKK ile direkt masaya oturan, İmralı’da masa kurduran Erdoğan’ın yıpratmasından çekinip, HDP’yi dışlamak makul bir strateji değil.

Kaldı ki, HDP Meclis’e giremezse bölgedeki tüm vekilleri AK Parti tulum çıkarır. En büyük zararı da muhalefet görür…

***

Yine Cumhurbaşkanı seçimi ikinci tura kalırsa, diyelim Meral Akşener ikinci turda Erdoğan’la rakip olursa, bugün bir arada görünmemek için direndiği HDP seçmeninin de oyunu almadan kazanacağını düşünüyorsa hayal görüyor.

Doğru, HDP seçmeni Erdoğan’a da oy vermez ama Akşener’e destek vermek zorunda da değiller.

HDP seçmeni sandığa küsse, gidip oy kullanmasa, kaybeden Akşener olur kazanan da Erdoğan…

***

15 vekil transferi ne kadar akıl dolu bir siyasi hamleyse, HDP’yi dışlamak da o kadar büyük siyasi körlüktür.

Muhalefet, Cumhuriyet tarihinin bu en kritik oylamasında, böyle ciddi siyasi hatalar yapma lüksüne sahip değil.

Kaldı ki, HDP’yi dışlamak, muhalefet de ‘toplumsal barış ve uzlaşma’ vaadi veremiyor anlamı gelir.

***

Bilinçli seçmenin, tercihleriyle bu önemli hatayı telafi etmesini umuyorum…

***

HDP’nin ittifakta yer almamasının tek faydası, Erdoğan’ın seçimi iki kutuplu hale getirmesini engelleyecektir.

***

Gelinen noktada Meclis’te çoğunluğu elde etme ihtimali, doğru adaylar ve seçim kampanyaları ile halen var.

Cumhurbaşkanının kim olacağını belirleyecek olan ise, halen CHP’nin göstereceği adaydır.

Umarım bir tercih hatası da burada yapılmaz.

‘Hadi son umudu da harcayalım’ moduna girilmez.

***

AK Parti kurucusu Bülent Arınç’ın ‘Yazı da gelse tura da gelse Erdoğan kazanacak’ sözü, üzerinde fazlaca düşünülmesi gereken, demokrasi adına alarm zili çalınması anlamında bir açıklama.

Muhalefetin doğru adaylar belirlemekle kalmayıp, sandık güvenliği, adil rekabet ve seçimin şeffaflığı konusunda olağanüstü bir gayret göstermesi, tedbir alması gerekiyor.

Şayet Arınç’ın söylediği gibi ‘kaybetse de Erdoğan kazanacaksa’ muhalefet ‘hileli seçim’ durumunda ne yapacağına da şimdiden karar verip ilan etmeli.

[Erhan Başyurt] 3.5.2018 [TR724]

Demokrasiye dönüş mümkün mü? [Mahmut Akpınar]

Türkiye parlamento ve Anayasa tecrübesini ilk defa 1876 yılında yaşadı. Birinci Meşrutiyetle padişahın yetkileri sınırlandırıldı ve ilk parlamento açıldı. Ancak Sultan II. Abdulhamid 1876 Anayasasında var olan parlamentoyu fesih yetkisini Osmanlı-Rus Savaşı’nı (1877-78) gerekçe göstererek, bir yıl sonra kullandı, anayasayı askıya aldı. O dönemden bugünlere kadar Türk demokratik yürüyüşü hep kesintilere maruz kaldı, gelgitler yaşadı.

1908 yılında bu defa II. Meşrutiyet ilan edildi ve yeni bir anayasa devreye sokuldu. Fakat “hürriyet getirmek” iddiasındaki İttihat ve Terakki Hükümeti tüm gücü tekeline aldı. Muhaliflere hayat hakkı tanımayarak baskıya dayalı bir yönetim kurdu. İttihatçıların yönetimi Osmanlı devletinin dağılmasına kadar devam etti.

Birinci Dünya Savaşı sorası işgaller başladı, Osmanlı devleti dağıldı. İstanbul işgal edilmiş, Meclisi Mebusan feshedilmişti. Ama Anadolu’da yeni bir devlet sürgün veriyordu. İşgallere karşı bir Milli Mücadele başlatıldı. Bu mücadeleyi 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan yeni Türkiye’nin yeni parlamentosu, TBMM yürüttü. İlk Meclis ve onun hazırladığı 1921 Anayasası dönemine göre oldukça çoğulcu, katılımcı ve demokratikti. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan ve Mustafa Kemal devlet başkanı olduktan sonra parlamento hızla sembolik hale gelmeye başladı. Kısa zamanda Atatürk tek adam oldu. Rakip olabilecek kişileri tasfiye etti. Medya, aydınlar, toplum üzerinde baskı kurdu ve toplumu dönüştürmek için bir dizi tepeden inme reform yaptı. Zoraki reformlar bir kişiyi yücelten ve görüşlerini topluma dayatan, demokrasi üzerinde günümüze kadar etkileri devam eden “Kemalizm” rejimini ortaya çıkardı. Atatürk’ün ölümünden sonra bu defa İsmet İnönü -dönemin modasına uygun olarak- “Milli Şef” ilan edildi ve tüm gücü o kontrol etti. Cumhuriyeti kuran kadro demokratik, katılımcı bir parlamento ile yola çıktı, ama tek parti rejimine dönüştü.

BATI’YLA İTTİFAK

İkinci Dünya Savaşı’nda İnönü, Türkiye’yi savaştan ve ateşten uzak tutmayı başardı. Savaşın galibi demokratik blok olunca batılı demokratik ülkelerle angajmanlar geliştirdi. Bizzat kendisi bazı siyasetçileri alternatif bir parti kurmaya teşvik etti. 1946 yılında şaibeli de olsa bir seçim yapıldı ve demokratik sürecin yolu açıldı. 1950 yılında yapılan seçimlerde İnönü kaybetti ve yönetim değişti. Meslekten bir asker ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları arasında olan İnönü iktidarı terk etmekte tereddüt göstermedi, koltuğa yapışmadı, başka arayışlara girmedi.

Stalin’in boğazlar üzerinde hak talep etmesi ve tehdit etmesi nedeniyle Türkiye 1951 yılında NATO üyesi oldu. NATO üyeliği ve AB süreci Türkiye’yi demokratik bloğun parçası haline getirdi. Ne var ki Türk demokrasisi hep kesintilere maruz kaldı ve kendisine sağlam bir zemin oluşturamadı. Halkı tek adam yönetiminden kurtarmak vaadiyle gelen DP ve Adnan Menderes ilk dönem kalkınma hamleleri yaptı, demokratik adımlar attı fakat sonra otoriter eğilimlere yöneldi. Medya ve aydınlar üzerinde baskı kurmaya başladı. 1960 yılında Menderes’e darbe yapıldı ve demokratik süreç sekteye uğradı. Darbeciler Türk siyasetinde ciddi bir yıkıma sebep olarak, seçilmiş başbakanı ve arkadaşlarını idam ettiler. Artık siyasetçiler asker ve darbe korkusuyla siyaset yapacaktı. İdamlar derin yaralar açtı, toplumu iki ana parçaya böldü, kutuplaştırdı. Menderes’in idam edilmesi demokrat ve muhafazakar insanlar nezdinde onu kahramanlaştırdı, Kemalistlere karşı rövanşist duygular beslenmesine neden oldu. AKP’nin yükselişinde ve hala muhafazakar kesimde kabul görmesinde bu rövanşist duygular etkilidir.

1960 Darbesi’nin yol açtığı askeri müdahaleler geleneği 1971’de sivil iktidarı düşüren muhtırayla, sonra 1980 hiyerarşik askeri darbesiyle ve 28 Şubat postmodern darbesiyle devam etti. 2007 yılında daha sonra uzlaştıkları dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından Erdoğan hükümetine muhtıra verildi. Hükümet muhtırayı iade etti ve bu olay Erdoğan’ı güçlendiren, ona tek adam olma yolunu açan bir “kahramanlık” hikayesine dönüştü.

ERDOĞAN REJİMİNİN HİKÂYESİ

Askeri darbeler ve muhtıralar Türkiye’de sivil yönetimleri iktidardan indirip demokrasiyi kesintiye uğrattı. Ancak 27 Nisan 2007 E-muhtırası ve 15 Temmuz 2016 tuhaf askeri kalkışması bütünüyle Erdoğan’a yaradı. İlki Erdoğan’a partide tek adam olma imkanı sağlarken, 15 Temmuz ülkede tek adam olma yolunu açtı. 15 Temmuz kendi ifadesiyle Erdoğan için “Allah’ın lütfu” oldu. Erdoğan 2010’larda başladığı tek adam olma ve otoriterleşme sürecini Hitlerin Reichstag yangınına benzeyen 15 Temmuz vakasıyla taçlandırdı. Böylece tüm muhaliflerini susturdu, gazeteleri kapattı, aydınları, akademisyenleri hapislere doldurdu. Ülkenin üçüncü partisinin, Kürt muhalefetin (HDP) lideri Demirtaş’ı ve 20’ye yakın milletvekilini hapse attı, Yüzlerce HDP belediyesine kayyum atadı, Kürtleri ezdi, sekülerleri aşağıladı, Hizmet Hareketini, Alevileri ve diğer azınlıkları şeytanlaştırdı. 15 Temmuz sonrası ülkede tam bir korku ve baskı atmosferi oluşturdu. Yüzde 90’lar oranında kontrol ettiği medya kendisini halka “kahraman”, “kurtarıcı” olarak sundu. Taraftarları O’nu “hilafeti getirecek, Osmanlıyı diriltecek, dünyayı titreten güçlü bir lider” olarak görmeye başladı.

15 Temmuz’dan sonra Erdoğan Türkiye’yi mutlakiyetçi “Sultan” gibi yönetmeye başladı. Güçler ayrılığını tamamen bitirdi. Yaklaşık 4000 yargıcı bir gecede görevden aldı ve hapislere doldurdu, yargıyı tam denetimine aldı. OHAL ilan etti. KHK’larla yasama organını bypass etti, parlamentoyu talimatıyla çalışır hale getirdi. Muhalif herkesi sindirdi, susturdu. Zenginlerin mallarına el koydu. Yolsuzluk ve yozlaşmada kanser gibi yayıldı. Anayasal sistemi parlamenter sistemden başkanlık sistemine dönüştürdü. Ülkede denge ve denetim adına bir şey bırakmadı. Ne var ki Erdoğan bireysel gücünü, yetkilerini artırdıkça ülke zayıfladı. Ekonomi çöktü, eğitim bitti, adalet kalmadı, beyin ve sermaye ülke dışına çıkmaya başladı. Çünkü Erdoğan muhaliflerine ülkede yaşama, barınma ortamı kalmamıştı. Son dönemde her alanda hızlı bir çöküş yaşanıyor. Ekonomide sert bir krizin uçları belirmişti ki Erdoğan ortağı Bahçeli’nin teklifiyle adeta panik seçim ilan etti. Bununla iki şey hedeflendiği anlaşılıyor:

1- Muhalefetin seçim için gafil avlanması, özellikle yeni teşkilatlanan İYİ partinin seçimlere girmesinin engellenmesi.

2- Baskın seçimle bir daha yetki almak ve gelen ekonomik krizi seçim sonrasına ötelemek

Erdoğan her defasında yeni bir “mağduriyet” ve “kahramanlık” üreterek, farklı ittifaklar kurarak ve farklı argümanlar geliştirerek gücünü konsolide etti. 15 Temmuz muhalefetin de basiretsiz davranmasıyla O’na muazzam bir güç ve sorgulanmazlık kazandırdı. OHAL düzenlemeleriyle yüzbinlerce memuru işinden attı, her görüşten muhalifleri hapislere doldurdu. Bu hadise ancak 1 yıl idare etti. Şimdilerde artan ekonomik sıkıntılar, baskılar, adaletsizlik, güvensizlik, gelecekle ilgili umutsuzluk gibi sebeplerle Erdoğan’ı sorgulama hızla yükseliyor. Kurulan korku düzeni nedeniyle insanlar açıktan eleştirmeye çekinseler de iktidara ciddi tepki birikti. İyi-kötü bir demokrasi kültürü ve geçmişi olan Türk toplumu Erdoğan’ın ülkeyi tek adam rejimine sürüklediğini gördü. Bundan kurtulmak gerektiğini düşünmeye başladı. Aleyhine yaşanan değişimi gören Erdoğan geç olmadan seçim için harekete geçti.

SEÇİM SONUCU NE OLUR?

Eğer bağımsız ve tarafsız yargı denetiminde, eşit şartlara dayalı, yarışmacı bir seçim yapılırsa Erdoğan başkan seçilemez. Ancak medya Erdoğan tarafından kontrol ediliyor. Anayasa mahkemesi ve YSK gibi kurumlar onun atadığı ve taraflı kişilerden oluşuyor. Önceki seçimlerde ortaya çıkan pek çok şaibe soruşturulmadı ve örtbas edildi. Bu seçimlerde de oy kullanma ve sayım aşamalarında hile yapılması herkesin ortak kaygısı. Zira yargıçlar, güvenlik güçleri Erdoğan’ın militanı gibi çalışıyor. Bu ortamda usulsüzlük yapılsa ve bu tespit edilse dahi işlem yapacak kurum/merci kalmadı. Maalesef muhalefet partileri Erdoğan’ın otoriter düzenlemelerine ve önceki seçimlerde yaptığı oldubittilere gerekli tepkiyi ver(e)mediler. Eğer oy kullanma ve sayım süreçleriyle ilgili şartlar değişmezse Erdoğan’ın kaybetme ihtimali yok! Hangi sonucu istiyorsa o çıkacaktır.

Şayet adil, denetlenebilir ve eşitliğe dayalı bir seçim ortamı hazırlanır, sandıklar ve seçim süreci muhalefet ve uluslararası gözlemciler tarafından sıkı denetlenirse Erdoğan’sız ihtimaller öne çıkar. Muhalefet parçalanmışlıktan kurtulur, Erdoğan karşısında demokratik bir blok kurabilirse Erdoğan’ın seçilme ihtimali oldukça düşer. Şu anda toplumda diğer siyasi hareketlerin birleşerek ülkeyi Erdoğan otoriteryanizminden kurtarması yönünde güçlü bir beklenti var. Türk toplumu Erdoğan’ın bir süre daha devam etmesi halinde demokrasiden bütünüyle kopuş yaşanacağını ve otoriterliğin kalıcı hale geleceğini görüyor.

Erdoğan ve ortağı Bahçeli acele şekilde seçim ilan ettiler. Böylece muhalefeti gafil avlayıp seçimi kolayca almayı hedeflediler. Yeni kurulan, AKP ve MHP’den ciddi oy alabilecek İYİ Parti’yi seçime sokmamak Erdoğan’a yetecekti. Fakat CHP akıllıca ve sorumlu bir davranış sergileyerek İYİ Parti’ye parlamentoda grup kurabileceği ve seçime katılabileceği milletvekili verdi. Bu yeni gelişme Erdoğan’ın kimyasını bozdu. Öte yandan kendileri gibi siyasal İslamcı gelenekten gelen, Erbakan’ın partisi SP’de Erdoğan’a karşı sıkı muhalefet yapıyor. Seçimlerin kuşkusuz en belirleyici kitlesi Kürtler olacak. Parlamentodaki aritmetiğe etkisi sınırlı olsa da, güçlendirilmiş yetkilerle Türkiye’nin yeni sultanının (başkan) kim olacağını Kürt oyları belirleyecek.

Milliyetçilere hitap eden İYİ Parti parlamentoya ciddi sayıda vekil sokmayı başarsa da, genel başkanı Meral Akşener başkanlık seçimlerinde Kürt oylarını alamayacağı için iddialı olamayacaktır. Eğer Erdoğan’ın karşısına toplumun bütün kesimlerine hitap edebilen, hukuka saygılı, demokratik kişiliği önde, solculara sıcak gelecek, Kürtlerin endişe etmeyeceği bir aday çıkarılabilirse, Erdoğan adil bir seçimde asla yüzde 50’yi bulamaz. O nedenle başkanlık yarışında aday profili çok önemli. İkinci turda Erdoğan karşısına Kürtlerden ve soldan oy alabilecek ama dindarlara ve muhafazakarlara yakın adaylar çıkarılabilirse AKP seçmeninden de oy alacaktır. Bu profili taşıyan ve toplumda karşılığı olan çok kimse yok. Bunlardan birisi eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül idi. Ancak Erdoğan’a otoriterleşme yolunu açtığı ve yetkilerini kullanma cesareti göstermediği için ona yaygın bir tepki var. Nitekim Erdoğan’ın tehdidi Gül hakkındaki kanaatleri pekiştirdi ve Gül kenara çekildi.

Türkiye sıra dışı, tarihi bir seçime gidiyor. Bu seçimler Erdoğan’ı sultan haline getirecek, otoriterleşmeyi kalıcı kılacak bir seçim de olabilir, ülkenin demokrasiye geri dönme fırsatını bulacağı seçimler de!


NOT: Bu yazı, biraz farklı şekliyle www.politurco.com sitesinde yayınlandı.

[Mahmut Akpınar] 3.5.2018 [TR724]

AK Parti’nin Kürt tabanı, Saadet Partisi ve HDP [Ebubekir Işık]

Kabaca, AK Partili Kürtler olarak ifade edilen seçmenin 24 Haziran’daki erken seçimde AK Parti’yi ve Erdoğan’ı cumhur ittifakına rağmen destekleyip desteklemeyeceği büyük bir merak konusu. Fakat, halihazırda kesin ifadeler kullanmanın güçlüğünden ötürü şu genel tespitler yapılabilir.

AK Parti’nin Kürt Tabanı Neden Erdoğan’a Kırgın?

Şüphesiz, AK Partili muhafazakar Kürt seçmenin Erdoğan’ın değişmekte olan Kürt söylemine karşı olan rahatsızlığı cumhur ittifakından çok öncelere dayanmakta. 2015 Kasım seçimlerinden bugüne kadar AK Parti’nin özellikle doğu ve güneydoğuda tekrar askeri-bürokratik kadroları devreye sokmasını bir ölçüde PKK’nın eylemlerine karşı bir ön alma faaliyeti olarak gören muhafazakar Kürtler, Erdoğan’ın özellikle 25 Eylül 2017’deki Irak Kürdistan’ı bağımsızlık referandumuna karşı takındığı Kürt karşıtı tavrı bir kenara yazdığı şüphe götürmez bir gerçek.

Bu sebeple, AK Parti’nin Kürt tabanı belki de ilk kez Erdoğan’ın gerçekten Kürt karşıtı bir çizgiye savrulmuş olduğunu düşünmeye başladı. Ardından Afrin’i hedef alan askeri operasyonlar ve cumhur ittifakının sürekli olarak seçilmiş Kürt siyasetçileri ve kendilerine destek veren Kürt seçmeni terör ifadeleri ile yan yana kullanması, Türkiye genelinde tüm Kürtlerde bir rahatsızlık oluşturduğu gibi AK Parti’nin Kürt tabanında da büyük bir kırılmaya sebep oldu.

Kim Bu AK Partili Küskün Kürtler?

Prof. Mesut Yeğen’in ‘Kürtler Ne İstiyor?’ adlı çalışması ile kitaplaştırdığı yakın dönem araştırması AK Parti’nin Kürt tabanında kimlerin küskün olarak ifade edilebileceği noktasında bizlere önemli içerikler sunmakta. Prof. Yeğen’in 12 Kürt-yoğun şehirde yaptığı saha çalışmasında AK Parti’ye oy veren Kürtlere ‘hangi şartta AK Parti’ye oy vermezsiniz’ sorusu sorulduğunda en çok işaretlenen şıkkın ‘hizmet siyasetini bırakması durumunda’ olduğu görülmekte. Fakat, aynı soru sorulduğunda yüzde 30’luk bir kitlenin ise o dönem revaçta olan ‘çözüm sürecini devam ettirmezse’ şıkkını işaretlediğini hatırlatmakta yarar var.

‘Hizmet siyasetini devam ettirmezse AK Parti’ye oy vermeyi bırakırız’ diyen AK Parti’nin Kürt tabanını cumhuriyet tarihi üzerinden bir okuma yaparak değerlendirdiğimizde, aslında bu kesimin sistem ile bir tür menfaat ilişkisi kuran, kimliğine dair bir takım iyileştirmelerin yapılmasından memnuniyet duymasına rağmen, bu tarz demokratik iyileştirmeler olmasa da devlet ile kazan-kazan temelli bir alışveriş çerçevesinde ilişkisini kurumsallaştırmış bir seçmen olarak tanımlayabiliriz. Mesut Hoca’nın çalışmasına referansta bulunursak, yüzde otuz-otuz beşlik bir Kürt kesimi devleti hangi parti temsil ederse etsin, o partiye destek vereceğini ön görmek mümkün. Bu realite 1950’lerden bugüne benzer şekilde tezahür ettiği gibi düşünüldüğünde, önümüzdeki dönemlerde de kuvvetle muhtemel varlığını koruyacak çıkarımında bulunabiliriz.

Diğer taraftan Prof. Yeğen’in çalışmasındaki yüzde 25-30’lara tekabül eden ve ‘AK Parti çözüm sürecini devam ettirmezse desteklemeyi bırakırız’ şeklinde kendisini ifade eden muhafazakar Kürtler için bir yönü ile ‘kimlik meselesi ile alakalı önemli ölçüde refleksler geliştirmiş’ seçmen kitlesi tanımlamasında bulunabiliriz. Bu minvalden hareketle, yaklaşmakta olan 24 Haziran seçimlerinde Erdoğan’dan desteklerini esirgeyecek Kürt seçmenin daha çok bu gruptan çıkacağını düşünmek yanlış olmayacaktır.

Saadet Partisi Çok Cazip Bir Seçenek Olabilir

1950’lerden bugüne bir değerlendirme yaptığımızda Türkiyeli muhafazakar Kürt seçmenin sağ ve merkez sağ partilere ciddi anlamda destekler verdiğini söylemek son derece mümkün. Bu genellemeye örnek olması açısından 1970 ve 1980’li yıllarda Necmettin Erbakan’ın doğu ve güneydoğudaki Kürt yoğun şehirlerinden yüksek oylar aldığını yakın dönem Türk siyasal tarihi okumalarından da elde edebiliriz. Kaldı ki verilebilecek en somut diğer bir örnek ise 1994 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanlığını bir refah partili olan Ahmet Bilgin’in kazanmış olması hadisesi. Bu anlamda, Milli Görüş çizgisinin özellikle Kürdistani adaylar ile doğu ve güneydoğu da yakın tarihten tevarüs eden mirasını da kullanarak AK Partili Kürtlerden 24 Haziran seçimlerinde destek alabileceğini ön görmek hiç de güç değil.

Bu bağlamdan hareketle, Saadet Partisi’nin önünde aslında kabaca iki seçenek bulunmakta. Bir: Saadet Partisi’nin baraj problemi düşünüldüğünde HDP ile ittifak yapması hem Saadet Partisi’nin barajı aşması hem de HDP’nin muhafazakar Kürtlerin desteğini alması noktasında her iki partinin de işine gelecektir. Fakat, her iki aktörün de bu ittifakı kurmak istememe noktasında bir takım önemli sebeplere sahip olduğunu şimdiden belirtmek durumundayız. İki: Saadet Partisi büyük ihtimalle daha büyük bir proje olan ve HDP dışındaki diğer tüm muhalefet partilerini bir araya getirecek olan planın içerisinde yer almayı isteyecektir. Böyle bir durumda bile Saadet Partisi AK Parti’nin küskün Kürt tabanı için doğru adaylar gösterilebilirse birinci adres olma potansiyelini koruyacaktır.

HDP Ne Zaman AK Parti’nin Kürt Tabanına Yüzünü Dönecek?

HDP’nin 2015’te Selahattin Demirtaş liderliğinde ortaya koyduğu ‘Türkiyelilik’ söylemi ile kazandığı yüzde 13’lük tarihi desteğin aynı söylem ile 24 Temmuz 2018’de HDP’yi daha ileri seviyelere ulaştıracağını düşünmek büyük naiflik olacaktır. Bu gerçekliğin farkında olan HDP kadroların, son birkaç haftadır sürekli ‘Kürdistani partiler’ ile bir araya gelmek gibi bir ajanda ile bölgede aktif olmaya çalıştıklarını gözlemlemekteyiz.

Şüphesiz, bu iradenin ve faaliyetlerin muhafazakar Kürtleri kazanmak noktasında önemli olduğu ancak birkaç husustan ötürü akamete uğrayabileceği ihtimalinin de bulunduğu diğer bir gerçek. Mesut Yeğen’in çalışmasına tekrar referansta bulunursak, AK Parti’yi destekleyen gelir ve eğitim durumu düşük mütedeyyin Kürtlerin HDP’ye oy vermek için HDP’den beklediği temel anlamda üç talebin varlığı  bilinmekte. Bu talepler sırasıyla şunlar: 1) HDP’nin ivedi bir şekilde sağ ve dindar seçmeni de kuşatacak yeni bir söylem geliştirmesi. 2) PKK’ya son derece şeffaf ve güçlü bir çağrıda bulunularak silahların ön şartsız bir şekilde bırakılması talebi. 3) Kürdistan coğrafyasının çok renkli ve kültürlülüğünü yansıtacak adayların seçimi noktasında HDP’nin PKK’dan gelen ya da gelecek listelere karşı dirayetli durması.

Bu üç başat şartın HDP tarafından yerine getirilmesi, şüphesiz AK Parti tabanındaki küskün Kürtlerin HDP’yi gerçek anlamda bir alternatif olarak düşünmelerine sebep olacaktır. Fakat, HDP’nin bu üç şartı yerine getirip getirmemesinden bağımsız olarak bir grup AK Partili Kürdün Saadet Partisi ve İYİ Parti arasında kalacakları ve nihai olarak reylerini bu iki partiden birine verecekleri ihtimalinin yüksek olduğunu da ön görebiliriz. Ancak, böyle bir durumda, yukarıda da belirtildiği gibi Saadet Partisi doğru adaylar ve söylemle hareket edebilirse, AK Partili küskün muhafazakar Kürtler için daha çekici bir adres olabilir.

[Ebubekir Işık] 3.5.2018 [TR724]

Kahvaltı sadece bir öğün değildir!

Sabahları zor uyanıyorsanız, gün içinde kendinizi yorgun ve stresli hissediyorsanız nedeni kahvaltı yapmama alışkanlığınız olabilir. Güne doğru besinlerin uygun miktarlarda buluşturulduğu bir kahvaltı sofrası ile başlamak pek çok hastalığın önüne geçmekle birlikte kilo alımını da engelliyor. Üstelik stressiz ve gerginlikten uzak bir gün geçirmenizi sağlıyor.

Sağlıklı beslenmenin ilk adımının güne kahvaltı ile başlamak olduğuna dikkat çeken Diyetisyen Emine Yüzbaşıoğlu, kahvaltının uzun süren açlık sonrasında düşen kan şekeri seviyesini yükselterek, güne zinde ve enerjik başlamanızı sağladığını söylüyor. Sadece bu mu? Konsantrasyonu artırırken, sabah şeker düşmesine bağlı yaşanabilecek gerginlik, sinirlilik, uyku hali gibi yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek durumları da önlüyor.

Kendinize bir kahvaltı düzeni oluşturun

Doğru bir beslenme planlaması için kahvaltıda ne yenildiğinin önemi büyüktür. Özellikle öğrenciler ve çalışan kişilerin öncelikle tercihi pratik olması bakımından poğaça, açma, simit gibi yağ ve karbonhidrat içeriği yüksek besinlerdir. Bu tür tercihler sıklaştığında beraberinde kilo alımını, mide rahatsızlıklarını beraberinde getirebiliyor.

Patates kızartması ve börek yiyenler dikkat!

Sağlıklı bir kahvaltının olmazsa olmazları peynir, yumurta ve ekmektir. Ekmek çeşidi olarak çavdar, kepek, tam buğday gibi posa içeriği yüksek ekmekler tercih edilirken, peynirde yağlı ve tuzlu çeşitlerinden kaçınılmalıdır. Tost, peynirli omlet, melemen gibi sağlıklı seçimler kahvaltı sofralarını çeşitlendirmede tercih edilirken, patates kızartması, börekten uzak durulmalı. Bunlar gereksiz kalori alımına ve vücut yağlanmasına neden olarak pek çok hastalığa davetiye çıkarabilir. Mevsimine uygun olarak kahvaltıya eklenecek söğüş yapılmış domates, salatalık, maydanoz, biber sofralardan eksik edilmemeli.

Hazır meyve sularını tercih etmeyin

Kahvaltıda içecek olarak çay, bitki çayı, sütlü kahve, süt sağlıklı seçimler arasında sayılabilir. Hazır veya taze sıkılmış meyve sularından içerdiği yüksek şeker sebebiyle uzak durulmalı.

Özellikle çocukların çok sevdiği çikolatalı ekmekler yerine, pekmez, bal ev yapımı reçeller sağlıklı kahvaltılar için çok daha uygundur. Tahin pekmez sabah kahvaltıları için hem sağlıklı hem de lezzetli bir seçenektir.

Gevrek tüketmek sizi formda tutmaz

Sağlıklı bir kahvaltının protein içeriği yüksek olmalıdır. İçerisinde şeker ilavesi olan kahvaltı gevrekleri, kısa bir süre sonra açlık hissi ve tatlı ihtiyacını beraberinde getireceğinden çok sık tüketilmemelidir. Zorunlu durumlarda, yulaf, kuru meyve, süt veya yoğurt ile hazırlanan karışım tercih edilmelidir. Geç kalıyorum evde kahvaltı yapamıyorum bu sebeple bu karışımı tercih ediyorum diyenler için, evde hazırlayarak yanınıza aldığımız sandviçler sağlıklı bir kahvaltı için çok daha uygun olacaktır.

[TR724] 3.5.2018