Çılgın Proje’ye ‘bilimsel’ itiraz

Erdoğan’ın ‘çılgın proje’si Kanal İstanbul için Büyükşehir Belediyesi uyarı niteliğinde bir rapor hazırladı. Bilimsel hiçbir yanı olmadığı vurgulanan projenin, şehre zararları tek tek anlatıldı.

BOLD – Kanal İstanbul projesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna son şeklini vermek üzere 28 Kasım 2019 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından İnceleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı gerçekleştirildi. Sözcü’den Özlem Güvemli’nin haberine göre Toplantıya İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) adına İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Gürkan Akgün katıldı. Akgün, proje ile ilgili olumsuz rapor sundu.

BİLİMSEL BİR PROJE DEĞİL

Kanal İstanbul projesinin her ölçekteki mevcut imar planlarına aykırı olduğu, herhangi bilimsel analiz çalışmaları sonucu üretilmediği vurgulandı. “Kanal İstanbul projesine yönelik ekolojik sürdürülebilirlik, şehircilik ilke ve esasları ile kamu yararı açısından herhangi bir şekilde olumlu bir husustan bahsetmek mümkün görülmemektedir” denildi.

İşte raporda yer alan önemli uyarılar:

  • Kanal İstanbul Projesi, Sazlıdere ve Terkos havzalarının içinden geçtiği için ekolojik kaynakları olumsuz etkileyecek.
  • Proje alanı içinde kalan mutlak tarım arazileri, proje sonrasında tarım amaçlı kullanılamayacak.
  • Sazlıbosna ve Terkos havzaları yok olacak.
  • Proje, yer altı suları ve Terkos Gölü’nün tuzlanmasına neden olabileceğinden su varlığı için tehdit oluşturacak.
  • Projede kanal kazısı sonucu ortaya çıkacak hafriyatın, Karadeniz kıyılarında oluşturulacak dolgu alanları ile bertaraf edilmesi planı coğrafyada geri dönülemez değişikliklere neden olacak.
  • Kanal İstanbul Proje güzergahı ve etrafı boyunca; Sazlıbosna Gölü havzasının kuzeyindeki İstanbul’un kırılgan coğrafyasında yaşamsal destek sistemlerini oluşturan su havzaları, tarım alanları, orman gibi doğal kaynakların ekolojik sürdürülebilirliğini sağlamakta yetersiz kalacak.
  • Proje ve çevresinde oluşacak yapılaşma alanları, çok kısa zamanda sıcaklık, nemlilik, buharlaşma ve rüzgar rejimlerini değiştirerek birer kentsel ısı adasına dönüşecek.
  • Bu alanlar iklim değişikliği açısından olumsuz sonuçlar üretecek.
  • İstanbul’un bu bölgede sahip olduğu ormanlar, yer altı ve yer üstü su kaynakları, çayır ve meralar, kıyı kumulları, endemik türler projenin inşaatı sırasında ve sonrasında mevcut imar planlarına aykırı yeni oluşacak gelişme alanlarından dolayı yok olma aşamasına gelecek.

TEMA DA UYARDI

Ankara’daki İDK toplantısına TEMA Vakfı da katılarak itirazını dile getirdi. TEMA Vakfından yapılan açıklamada Kanal İstanbul Projesi ile 8 milyon nüfuslu, 97 bin 600 hektarlık bir ada oluşturulmasının planlandığı vurgulandı. “Böylesine yoğun nüfuslu ve deprem bölgesinde olan bir alanda yapılması planlanan kanalın olası bir depremde nasıl bir tepki vereceği ÇED raporunda öngörülmüyor” denildi. Projenin ÇED raporuna göre İstanbul’un temel su kaynaklarından biri olan Sazlıdere Barajının da kullanım dışı kalacağı hatırlatılarak İstanbul’un önemli bir su kaynağını kaybedeceği belirtildi.

DSİ OLUMSUZ RAPOR SUNDU

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, tamamen karşı olduklarını açıkladığı ve referandum önerisinde bulunduğu Kanal İstanbul projesi için İDK toplantısında Devlet Su İşleri’nin (DSİ) de olumsuz rapor sunduğunu açıklamıştı. İmamoğlu, özellikte inşaat sırasında çıkacak yaklaşık 1.5 milyar metreküplük hafriyata dikkat çekerek “1.5 milyar metreküp hafriyat ne demek? Esenler, Bağcılar, Güngören’in 30-35 metre yukarıya doğru havalanması demek. Bu şehre ihanet ettirmeyeceğiz” demişti.

ERDOĞAN’IN ÇILGIN PROJESİ

2011 yılından beri gündemde olan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “çılgın projesi” Kanal İstanbul, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından projelendirildi. Küçükçekmece, Avcılar, Arnavutköy ve Başakşehir ilçelerinden geçecek yaklaşık 45 km uzunluğunda ve 20.75 metre derinliğinde olan Kanal İstanbul projesinin maliyeti 75 milyar lira olarak hesaplandı. Kanalın yapımı ile birlikte Küçükçekmece Gölü’nü Marmara Denizi’nden ayıran köprü durumundaki kara parçası yaklaşık bir kilometre açılacak. 7 yılda tamamlanması planlanan kanal için 4 yıl boyunca kazı yapılacak ve 1 milyar 155 milyon 668 bin metreküp hafriyat çıkacak.

[BoldMedya] 30.11.2019

Saray’da milyarlar şatafata

2020’de 3.1 milyar lira harcamayı planlayan Saray’ın, 2018 bütçesinde milyonları çatal bıçak takımlarına, saklama kaplarına, baharata, çikolataya ve süs eşyalarına harcaması dikkat çekti. Saray’ın bütçesinde gemiler için 56 milyon, uçaklar için de 406 milyon lira ayrıldığı ortaya çıktı. Cumhuriyet gazetesinden Ozan Çepni’nin haberine göre TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda son sırada Cumhurbaşkanlığı ve bağlı kuruluşların 2020 yılı bütçesi görüşüldü. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, 2018 yılında 1.6 milyar lira olan Saray harcamasının, 2019’da 2.8 milyara yükseldiğini, 2020’de de yüzde 11.8 oranında artışla 3 milyar 152 milyon 937 bin lira ödenek tahsis edilmesinin öngörüldüğünü açıkladı. Oktay, Saray’ın bütçesinden 165 milyon liranın acil destek giderlerine, 1 milyar liranın İçişleri ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından “barışı destekleme ve koruma hizmetlerine” ve 330 milyon liranın da Cumhurbaşkanlığı Ofisleri bütçesine aktarılmak üzere ayrıldığını belirtti.

‘KULLAN-AT’ MİLYONLAR

Saray’ın bütçe çetvellerinde 2018 kesin hesaplarında Sayıştay raporlarında yer almayan israf kalemlerine ilişkin detaylar dikkat çekti. Saray 2018’de tek kullanımlık mutfak eşyaları için 1.4 milyon, servis ve saklama kapları için 1 milyon, sofra takımı ve çatal bıçak takımları için 1.5 milyon, içecek servis takımları için 264 bin, mutfak araç gereçleri için 1 milyon, labaratuvar malzemeleri için 3.1 milyon, biyokimyasallar ve gaz maddeleri içeren kimyasallar için 5 bin lira harcadı.

BAHARATA 118 BİN

Hesap cetvellerine göre, temizlik malzemeleri için 1.3 milyon, temizlik araç ve gereçleri için 1.5 milyon, temizleme ve dezenfeksiyon solüsyonları için 1.2 milyon, giyecekler için 6.1 milyon, mefruşat ürünleri için 3.8 milyon lira harcandı. 2018’de Saray’ın baharat ve çeşniler ile tatlandırıcılar için kamu bütçesinden harcadığı tutar da 118 bin lira olarak kayıtlara geçti.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

KHK'lılar için yeni bir fırsat: Ret alan herkes göreve başlayacak

Somut deliller ve yargılama sonuçlarını dikkate almayan, kişilerin memur olmadan önce incelenmesine ve ‘uygunsuzluk’ durumunda memuriyete girişinin önüne geçilmesine imkan veren güvenlik soruşturması, AYM tarafından Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildi.

GÜVENLİK SORUŞTURMASI ANAYASA’YA AYKIRI

Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre AYM, CHP’li milletvekillerinin başvurusu üzerine Şubat 2018’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7070 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkındaki Kanun’un altı maddesini iptal etti. AYM, aranacak şartlar arasına OHAL ile eklenen “Güvenlik soruşturması veya arşiv araştırması yapılmış olmak” koşulunun Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmederek iptaline karar verdi.

BU YETKİ KÖTÜYE KULLANILABİLİR

Kararın gerekçesinde, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında özel bilgilerin alınması, kaydedilmesi ve saklanması, özel hayata saygı hakkına sınırlama olarak değerlendirildi. Kararda ayrıca, düzenlemenin kamu makamlarının tedbir uygulama ve özel hayatın gizliliğine müdahale sınırlarını açıkça göstermediği ifade edildi. Bu yetkinin kötüye kullanılabileceği de vurgulandı.

BAKANLIK SÖZLÜ SINAV YAPAMAYACAK

Yüksek Mahkeme, suç örgütü kurmak, örgüte üye olmak, yardım ve yataklık gibi suçlar ile terör suçlarından soruşturulanların avukatları hakkında da aynı suçlardan soruşturma bulunmasının müdafilikten men gerekçesi olmasını da Anayasa’ya aykırı buldu. AYM, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan cezaevinde olan kişilerin, başka bir suçla ilgili avukatı ile yaptığı görüşmelerin de kaydedilemeyeceğine hükmetti. Sağlık Bakanlığı’na personel alımı ve atamaların kendi bünyesindeki sözlü sınavla yapılması hükmü de iptal edildi.

ARTIK BÖYLE BİR UYGULAMA YAPILAMAYACAK

Hukukçu Kerem Altıparmak, AYM’nin kararlarının geriye doğru yürümediğini hatırlatarak, “Bu nedenle bugüne kadar güvenlik soruşturması yüzünden memur olamayanlardan itiraz etmeyenler için bu kararın bir önemi yok. Karar, güvenlik soruşturmasına takılan ve idare mahkemelerine itiraz edenleri ilgilendiriyor. Ayrıca bu günden itibaren böyle bir uygulama da yapılamayacak” dedi. Altıparmak, idare mahkemelerinin bugünden sonra itirazları görüşüp kabulü yönünde karar vermek zorunda olduğunu kaydetti.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

Kırşehir'i CHP kazanınca 'Ahilik' Konya'ya taşındı

Cumhurbaşkanlığı himayesinde ilki düzenlenen Uluslararası Ahilik Fuarı, Konya’da Selçuklu Kongre Merkezi’nde yapıldı. Burada konuşan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, “Konya Ahiliğin merkezi. Bu topraklar Çatalhöyük’ten başlayarak tarımın, ticaretin merkezi olmuş. 1071 yılından sonra Selçuklulara başkentlik yapmış olan Konya, Ahilik kültürünün de başlangıcı” dedi.

Ahilik kültürünün doğduğu topraklar olarak ifade edilen Kırşehirli siyasetçiler ve yurttaşlar ise duruma tepki gösterdi. Cumhuriyet’e açıklamalarda bulunan CHP Kırşehir Milletvekili Metin İlhan, fuarın Konya’da düzenlenmesinin “CHP’li belediyeye yaptırım” olduğunu belirterek “Yıllardır Ahiliğin başkentinin Kırşehir olduğunu, Ahi Evran’ın Kırşehir’de yaşadığını herkes bilir. Ahilik, yıllardır Kırşehir’de kutlanıyor. 24 Haziran 2018 milletvekilliği seçimlerinden önce AKP’nin kalesi olarak bilinen Kırşehir’de AKP, bir milletvekilliği, üzerine de belediye başkanlığını kaybedince CHP’li belediyelerin olduğu yerlere yaptığı yaptırımların aynısını, Kırşehir için yapıyor” dedi.

‘KIRŞEHİR’DEN ALAMAZLAR’

32. Ahilik Haftası kutlamalarının, her yıl olduğu gibi bu yıl da Kırşehir’de yapıldığına dikkat çeken İlhan, “TBMM Başkanı, TOBB ve TESKOMB başkanları Ahilik kutlamaları için Kırşehir’e geldi. Bu kadar kutlama ve festivalerden sonra, Konya’da fuar yapmayı, iktidar partisinin bir yaptırımı olarak düşünüyoruz. Sonuçta artık Kırşehir’de bir belediyeleri kalmadı. Şu an Kırşehir’in yüzde 70’i CHP’li belediyelerde. Meclis’te Ahiliğin başkentinin Kırşehir olduğunu dile getireceğiz. Kırşehirden Ahiliği alamayacaklar” dedi.

Ahilik Fuarı’nın Konya’da yapılmasına ilişkin Cumhuriyet’e konuşan Kırşehir Belediye Başkanı Ekicioğlu, bunun “siyasi bir karar” olduğunu vurguladı. Ekicioğlu, “Yıllardır Ahiliğin merkezinin Kırşehir olduğu bir gerçek. Kırşehir Belediyesi Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçince mi Ahiliğin merkezi Konya olmuş, bu tartışma konusu” dedi.

‘BİZ BUNLARA TAKILMIYORUZ’

Ahiliğin merkezinin Kırşehir olduğunu söyleyen Ekicioğlu, “Ahi Evran, Kırşehir’de Moğollara karşı direnerek öldü. Konya’ya alınması bence anlamlı değil, kabul görecek de bir şey değil. Ahiliğin merkezinin Kırşehir olduğunu sadece Türkiye değil, dünya biliyor. Ahi Evran-ı Veli’nin türbesi Kırşehir’de, külliyesi yapıldı. Cumhuriyet tarihinin ilk külliyesi olma özelliğini taşıyor. TOBB, TESKOMB ile birlikte müze ve vakıflar için kampusler Kırşehir’e  kuruldu” dedi. Ekicioğlu, Ahilik Haftası’nı belediye olarak kutlayarak “gereken mesajı vereceklerini” belirtti.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

İşte Türkiye'de gençliği hali!: İstismar, yoksulluk ve umutsuzluk travması yaşıyorlar

‘Üniversite Gençliği Profil’ araştırmasının sonuçları üniversitelilerin durumunu ortaya koydu. Araştırmaya katılan öğrencilerin yüzde 48’i çok az parayla yaşamak zorunda kaldığını belirtirken 100 kadından 16’sının cinsel istismara maruz bırakıldığı öğrenildi.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığı’nca düzenlenen, Gençlik Ruh Sağlığı Çalıştayı’na katılan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Sosyal Araştırma ve Politika Geliştirme Daire Başkanı Yasemin Esen, ‘Üniversite Gençliği Profil (TÜGBA)’ araştırmasının sonuçlarını açıkladı.

Birgün’den Mustafa Mert Bildicin’in haberine göre Türkiye’deki üniversite gençliği üzerine yapılan ilk profil araştırması olma niteliğindeki çalışmanın sonuçları, üniversitelilerin içinde olduğu olumsuz tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi.

KADIN ÖĞRENCİLER: CİNSEL İSTİSMARA MARUZ BIRAKILIYORUZ

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın araştırmasına katılan üniversite öğrencilerinin yüzde 30’u okulda kendisini güvende hissetmediğini bildirdi. Üniversitelilerin yüzde 48’i çok az para ile geçinmek zorunda olduğunu belirtirken kadın öğrencilerin yüzde 16’sı taciz ve cinsel istismara maruz bırakıldığını ifade etti.

ÖĞRENCİLERİN KENDİ ODASI YOK

Araştırma, Türkiye’deki 33 kentte bulunan 68 farklı üniversiteden toplam 21 bin 156 öğrenci ile gerçekleştirildi. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın çalışmasına YÖK, Sağlık Bakanlığı, TÜİK, İçişleri Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı ve BM Nüfus Fonu da destek verdi. Araştırmaya katılan üniversitelilerin yüzde 39’u ailesinin yanında kaldığını belirtti. Ailesinin yanında kalan öğrencilerin yüzde 43’ü, kendisine ait bir odası olmadığını bildirdi.

YÜZDE 30’U GÜVENDE HİSSETMİYOR

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri de öğrencilerin yüzde 30’unun okulda ya da yerleşkede kendini güvende hissetmediğini söylemesi oldu. Üniversitelerin engelli bireyler için uygun olmadığını düşünen öğrencilerin oranı da yüzde 40 olarak gerçekleşti.

Öğrenciler, eğitim hayatlarını sürdürebilmek için çalışmak zorunda kalırken kişisel geliri bin TL’nin üzerinde olanların oranının yalnızca yüzde 25’te kalması dikkat çekti. Araştırma çerçevesinde görüşülen öğrencilerin yarısına yakını, aylık kişisel gelirinin 401 TL ile bin TL arasında değiştiğini kaydetti.

MUTLU OLANLAR AZINLIKTA

Araştırmada öğrencilere mutluluk düzeyleri de soruldu. Sonuçlar şöyle:

Yüzde 10’u çok mutlu

Yüzde 39’u orta derecede mutlu

Yüzde 7’si mutsuz

Yüzde 4’ü çok mutsuz

YOKSULLUK TRAVMASI

Öğrencilerin en çok yaşadığı travmalar araştırmada, “Birinin ölümü, ölümcül hastalığı” ve “Az para ile geçinmek zorunda kalmak” şeklinde sıralandı. Kadınların erkeklere göre daha çok ayrımcılığa maruz bırakıldığı belirlendi. Erkek öğrencilerin yüzde 9’u gözaltına alınmaktan ve tutuklanmaktan korktuğunu dile getirirken bu oran kadınlarda yüzde 2 ile ifade edildi.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

Kim bu milyonerler?

Banka hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan vatandaşların sayısı ekim ayı sonu itibarıyla 33 bin 864 oldu. Toplam mevduat da 1 trilyon 289 milyar 779 milyon lirayı buldu. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerinden yapılan derlemeye göre, yurt içinde ve dışında yerleşik milyonerlerin toplam sayısı ekim sonu itibarıyla 213 bin 990… Bunda, yükselen faizlerin etkisinin büyük olduğu bildirildi. Milyoner başına düşen ortalama mevduat ise 6 milyon 27 bin lira oldu.

Geçen yıl sonunda 180 bin 126 olan milyoner sayısı, 10 ayda 33 bin 864 kişi arttı. 2012 yılında hesabında 1 milyon lira üzerinde parası olan insan sayısı 54 bin 461’di. 2012 yılından bu yana Türkiye’deki milyonerler nüfusu yüzde 294 arttı.

YERLEŞİK MİLYONERLER

Yurt içinde yerleşik milyonerlerin sayısı, 10 ayda 30 bin 116 artarak 191 bin 916’ya ulaşırken, bu kişilerin toplam mevduatı da 1 trilyon 199 milyar 102 milyon liraya yükseldi. Söz konusu dönemde yurt içinde yerleşik milyonerlerin mevduatlarının 508 milyar 747 milyon lirası yerel para cinsi, 679 milyar 62 milyon lirası döviz tevdiat hesabı, 11 milyar 293 milyon lirası kıymetli maden depo hesaplarından oluştu. Yurt içinde yerleşik milyoner başına düşen ortalama mevduat da 6 milyon 248 bin lira olarak hesaplandı.

BDDK verilerine göre, yurt dışında yerleşik mudi sayısı ekim sonu itibarıyla 22 bin 74’e ulaştı. Yurt dışındaki milyonerlerin sayısı 2018 sonuna göre 3 bin 748 kişi artarken, hesaplarındaki para miktarı 90 milyar 677 milyon lira oldu.

Yurt dışında yerleşik mudilerin bankalardaki mevduatlarının 9 milyar 856 milyon lirası yerel para, 80 milyar 353 milyon lirası yabancı para ve 467 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu. Yurt dışında yerleşik milyoner başına düşen ortalama mevduat da 4 milyon 108 bin lira olarak hesaplandı.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

Güzel Ahlak adına bazı ölçüler

[ KIRIK TESTİ]

Soru: Hadis-i şeriflerde bir taraftan mü’minin ayıplanmaması, hakir görülmemesi ve kusurlarının örtülmesi emredilirken diğer yandan da zulüm ve kötülüklere karşı sessiz ve tepkisiz kalınmaması emredilmektedir. Bu konuda mü’mince duruş nasıl olmalı ve denge nasıl sağlanmalıdır?

Cevap: Tirmizî’de geçen bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem),  “Kim bir kardeşini herhangi bir hata ve günahı yüzünden ayıplarsa, kendisi de o ayıbı işlemeden ölmez.” (Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 53) şeklinde beyanlarıyla başkalarının ayıplanmasını ve kınanmasını yasaklamış ve böyle bir günah irtikâp edenleri nasıl bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.

   Kimseyi Ayıplamama

Hadise göre -işlediği veya işlemediği- bir suçtan ötürü bir kardeşini ayıplayan kimsenin aynı günahı işlemedikçe ölmeyeceği ifade edilmiştir. Bazen böyle bir ayıplamanın -Allah muhafaza- eşi, kızı, oğlu veya daha başka bir yakınıyla alâkalı bir probleme sebebiyet vermesi de mümkündür. Yani Allah (celle celaluhû) bazen kendisiyle bazen de aile fertlerinden birisiyle, yapmış olduğu zulmün cezasını ona çektirir. Çoğu zaman insan, kendisinin maruz kaldığı bir kısım problemlerden sıyrılmanın bir yolunu bulabilir de en yakınında bulunan insanların maruz kalacağı problemler onun belini bükebilir.

 Bilemiyoruz, belki de böyle bir misilleme onun adına bir vech-i rahmettir. Zira bu, onun günahına kefaret olabilir. Dünyada yaşadığı böyle bir sıkıntı ve mahcubiyet onu, ahiretteki cezadan kurtarabilir. Yani kişi cezanın daha hafifine katlanmakla daha ağırından sıyrılmış olur. Bazen de işlenen günah o kadar büyük olur ki dünyevî sıkıntılar onu temizlemeye yetmez. Mesela dünya kadar hukuka tecavüz etmiş, ağır kul hakkı ihlâlleri yapmış, insanların can ve mal güvenliğini tehdit etmiş, onların ırz ve namuslarıyla oynamış, küfür, şirk ve nifak kirlerine bulaşmış bir insanın işlediği bütün bu ağır cürümlerin karşılığı ancak ahirette görülecektir.

Hikmetini bilemeyiz, Allah bazılarına burada, bazılarına da ötede çektirir. Eğer ne bu dünyada ne de ahirette böyle bir mahcubiyet yaşamak istemiyorsak, başta mü’minler olmak üzere bütün insanlar hakkında dilimize hâkim olmalı, hatta onlar hakkındaki düşüncelerimizi gözden geçirmeliyiz.

Nitekim Efendimiz, “Kim bana çeneleri ile bacakları arası hususunda garanti verirse (dil ve namusunu haramlardan muhafaza ederse), ben de ona Cennet hususunda garanti veririm.” (Buhari, rikak 23) buyurmuştur. Bu açıdan dil, çok önemlidir. Başta ona kilit vurmak kolaydır. Fakat konuştuktan sonra kırılıp dökülenleri tamir etmek çok zordur. En basitinden mesela bir insan, hata ve günahından ötürü bir başkasını ayıpladığında gidip ondan helallik istemesi gerekir. Aksi takdirde ahirete kul hakkıyla gitmiş olur. Fakat bunun hiç de kolay bir iş olmadığı malumdur. İnsan, böyle altından kalkılmaz bir meselenin ağırlığı altında ezileceğine en başta ağzına fermuar vurmasını bilmelidir.

Vakayı rapor etmemiz gereken yerlerde bile çok dikkatli olmalıyız. Çerçeveyi aşmamalı, sınırları ihlal etmemeliyiz. Garazsız, ivazsız olmalıyız. Herhangi bir meseleyi müzakereye açarken öyle temkinli konuşmalıyız ki hiç kimse bizim sözlerimizden zarar görmemeli, incinmemeli. Yoksa “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı. Bu yüzden başımıza şunlar geldi.” diyerek söze başlar ve sürekli atf-ı cürümlerle, suizanlarla müzakereyi sürdürürsek çok can yakar, kul hakkına girer ve öteye de altından kalkılmaz günahlarla gideriz.

Öte yandan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadislerinde, işlemiş olduğu günahtan dolayı bir kardeşini ayıplayan kimsenin aynı ayıbı işlemekle cezalandırılacağını ifade buyurmuştur. O halde, insanları yapmadıkları hata ve günahlardan ötürü ayıplayan insanların durumu nasıl olur acaba? Hiç şüphesiz, masum insanları yalan ve iftiralarla karalama, komplo ve tuzaklarla onları suçlu gibi gösterme gibi fiiller Allah katında çok daha büyük birer günahtır. Hele söz konusu olan, bir şahıstan ziyade büyük bir grup ise; atılan çamur ve ziftlerle büyük bir cephe karalanmaya çalışılıyor ve itibarlarıyla oynanıyorsa, bu günahı işleyenlerin kolay kolay iflah olmaları mümkün değildir. Söz konusu grubun her bir ferdi hakkını helâl etmedikçe bunu yapanların günahlarından arınmalarının imkânı yoktur. Dolayısıyla küfre ve nifaka ait bu tür ayak oyunlarını hakiki bir mü’minin yapacağına ihtimal verilemez.

Evet, mü’min, kendi itibar ve şerefini koruma noktasında ne kadar hassas ise, başkaları hakkında da aynı hassasiyeti göstermek zorundadır. O, ne eliyle ne de diliyle hiç kimseye zarar vermemeli, hatta zihnini bile kirli düşüncelerden temizleyerek insanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmayı fıtratı hâline getirmelidir. Esasen mü’min, kelime manası itibarıyla da herkesin kendisinden emin olduğu güvenilir insan demektir. Hakiki bir mü’min, çevresine öyle bir güven telkin eder ki hiç kimse ondan zarar göreceği endişesine kapılmaz; onun karşısında muhakkak veya mevhum bir panikleme yaşamaz; ona sırtını döndüğü zaman hançerlenmekten korkmaz. Hatta kötülük yapsa bile aynı kötülüğü ondan görmeyeceğini bilir. Zira mü’minin asla aşamayacağı belirli sınırları ve kesinlikle ihlâl edemeyeceği temel ilkeleri vardır.

Bazı tavır ve davranışların karakter hâline gelmesi çok önemlidir. Herkesin, insanlığından gelen kendine göre bir karakteri vardır. Fakat bunun yanında bir de sonradan kazanılan İslâmî karakter söz konusudur. İşte İslâmî karakterin temsilcisi olan bir Müslüman, güzel ahlâkın gerektirdiği bir kısım davranışları hiç zorlanmadan yerine getirebilir. Eğer bir insan İslâmî potada yoğrulmuş ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmışsa o, saldırgan ve mütecavizlerin düşmanca tavırları karşısında bile karakterinden taviz vermez, onlara aynıyla mukabelede bulunmaz. Basit insanların seviyesine -daha doğrusu seviyesizliğine- inmeye tenezzül etmez.

Fakat güzel ahlâkı tabiatımız hâline getirememişsek işte o zaman bazı konularda biraz zorlanır, her zaman aynı kararlılığı gösteremeyiz. Herkese karşı civanmertçe davransak bile azıcık damarımıza basıldığında feveran edebiliriz. Vereceğimiz tepkilerde, insanlarla muamelelerimizde yer yer acemilik eder, yapacağımız işleri elimize ayağımıza bulaştırırız. Bu açıdan, başta kendimizi biraz zorlayarak, sürekli pratik yaparak İslâm ahlâkının huy hâline getirilmesi çok önemlidir.

Tecessüste Bulunmamak

Evet, yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kısım hata ve günahlarından ötürü mü’minlerin ayıplanmasını yasaklamıştır. Hemen ifade etmek gerekir ki İslâm’da kötülükleri araştırma, başkalarının günahlarına muttali olmaya çalışma gibi bir mükellefiyet yoktur. Bilakis Kur’ân, “Tecessüste bulunmayın, birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât Sûresi, 49/12) âyetiyle bunu kati olarak haram kılmıştır.

Bir kötülük avcısı gibi sürekli insanların ayıp ve kusurlarıyla meşgul olan ve bu konuda tahkikat yapan insanlar bir süre sonra tabiat kirlenmesine, fıtrat deformasyonuna maruz kalacaklardır. Bir kere de tabiat kirlendikten sonra artık ayıplanan ve dil uzatılan insanlar sadece günahkâr ve zalimlerle sınırlı kalmayacak, tertemiz insanlar da karalanmaya başlanacaktır. Bunun aksi olarak eğer bir insan günahlarla kirlenmiş insanlara dahi kir püskürtmemeyi tabiatı haline getirir ve kendisini buna göre programlarsa, el âlemin etrafa zift akıttığı durumlarda bile o, sürekli çevresine nurlar saçacak ve etrafını aydınlatacaktır.

Daha önce defalarca zikrettim, İmam Hadimî, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazdığı Berika isimli şerhinde mealen şunları söyler: “Bir mü’mini çok fena bir halde dahi görsen hemen onun hakkında hüküm verme. Gözlerini sil, “Acaba doğru mu görüyorum? Bu insan böyle bir günah işlemez.” de, dön bir kere daha bak. Yanlış bir hükme varmamak için doğru görüp görmediğini kontrol et. Yanılabileceğini düşünerek dön tekrar kontrol et. On kez bunu yaptıktan sonra gördüğün şeyin doğru olduğuna kanaat getirirsen, “Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşmekten koru!” diyerek oradan uzaklaş.” diyor.

İmam Hadimî, bu sözleriyle önemli bir hakikati hatırlatmak istese de kanaatimce böyle bir günahla yüz yüze gelen kimsenin yapması gereken en doğru davranış, “Belki yanlış görmüşümdür.” diyerek hemen sırtını dönüp oradan uzaklaşması ve gördüğünü de hiçbir yerde zikretmemesidir. Çünkü Allah, bizi başkalarının günahlarını araştırmak için savcı tayin etmemiştir.

Allah’ın isimlerinden birisinin Settâr “ayıp ve günahları örten” olduğu unutulmamalıdır. Müslümana düşen de bu ahlâkla ahlaklanmaktır. Nitekim bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hakikati şu sözleriyle dile getirmiştir: “Her kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter.” (Müslim, zikr 38) Ahirette bizi mahcup edecek çok şey karşımıza çıkabilir. Eğer biz, bu dünyada bu ilâhî ahlâk ile ahlâklanmazsak öbür tarafta rezil rüsvay olabiliriz. Yani bu dünyada başkalarına çektirdiğimiz rezil ve rüsvaylık öbür tarafta gelir başımıza dolanır. İyisi mi başkalarının kusurlarını, ayıplarını araştırmaktan vazgeçelim, bunlara muttali olduğumuzda da başkalarına ifşa etmeyelim.

   Hiç Kimseyi Hakir Görmeme, İncitmeme

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin, Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi (onun onuruyla, şerefiyle oynaması) kötülük olarak ona yeter (yani böyle bir şer, öbür tarafta onun başına dolanır ve onu mahveder).” (Müslim, birr 32) Allah’a iman eden bir kimse hafife alınamaz. Müslüman olmasa bile Hz. Ali’nin yaklaşımıyla bütün insanlar, insan olmaları açısından bizimle eşit olduklarına göre hiç kimseyi hakir göremeyiz. Bazı insanlarda küfür, nifak, dalalet gibi bir kısım tasvip etmediğimiz kötü sıfatlar bulunabilir. Bu durumda söz konusu şahısları hedef alarak onlara hücumda bulunmak mü’mine yakışmaz. Bilakis yapılması gereken, bu kişileri, beğenmediğimiz o kötü sıfatlardan kurtarma istikametinde gayret sarf etmektir. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu, hayat-ı seniyyeleri boyunca hiçbir şahsı tahkir etmemiş, hafife almamıştır.

Aynı şekilde mü’min, sürçen veya düşen bir insan için, “Bir tekme de ben vurayım.” diyemez. Onun hakkında tan u teşnide bulunamaz. Katiyen onun ayıplarını şiirleştiremez, destanlaştıramaz. Bunları başkalarının yanında konuşmak suretiyle söz konusu şahsı utandıramaz. Hele yapılan hata ve yanlışları büyüterek ve abartarak sağda solda ifşa etmek kesinlikle mü’mince bir tavır değildir. Mü’mine düşen, bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını kendi şerefi gibi aziz bilip korumaktır. Başkalarının hata ve günahları karşısında ona düşen vazife, bu tür insanların hâlinden ibret almak, elinden geliyorsa onlara yardımcı olmak ve kendisini de aynı duruma düşürmemesi için Allah’a dua dua yalvarmaktır.

Özellikle sosyal hayattaki itibar ve konumları yüksek olan insanların yapmış oldukları hata ve yanlışların sağda solda konuşulması, ortalığa saçılması onlar adına çok daha incitici olur. Zira ailelerinin, çevrelerinin ve toplumun, değişik zirveleri ihraz etmiş bu tür kişilere bakışı farklıdır. Onlar takdir edilmeye, alkışlanmaya alışmışlardır. Hep el üstünde tutulmuş ve saygı görmüşlerdir. İnsanlar nazarındaki konum ve durumlarını görmezden gelerek onları sıradanlığa mahkûm etmek yakışıksız düşer. Üzerimize lazım değilse onların aleyhinde cereyan eden hâdiselere hiç bulaşmamalı, eğer meselenin bizi ilgilendiren bir yönü varsa da yumuşaklıktan ayrılmamalı, can yakmamaya dikkat etmeliyiz. Mü’min ahlâkı bunu gerektirir.

Başkalarının bizi utandırması ve incitmesi de bu konuda bizim için mazeret olamaz. Bize hor baksalar da biz kimseye hor bakamayız. Bizi utandırsalar da biz utandıramayız. Bizi incitseler de incitemeyiz. Zira bizim telakkimizde insanları incitme, kırma bir kaymadır. Başkalarının sizi incitmesi onlar hesabına bir kaymadır. Eğer onlara aynıyla mukabelede bulunacak olursanız bir kayma da siz yaşamış olursunuz. Şayet siz, sövmenin, incitmenin, kaba tavır ve davranışların ayıp olduğunu düşünüyorsanız, aynı ayıbı siz de irtikâp etmemelisiniz. Ayrıca başkalarının haksız yere vurmasına, ayıplamasına, karalamasına sabretmenin, günahlarınız için kefaret olacağını da unutmamalısınız.

İbrahim Hakkı Hazretleri ne hoş söyler:

Hiç kimseye hor bakma
İncitme, gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler.

Alvar İmamı da aynı hakikati şu dörtlüğüyle dile getirir:

Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden.

Bildiğiniz üzere bugüne kadar düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler kaç defa hakkımızda veryansın ettiler, üzerimize saldırdılar. Bazen bütün bütün köprüleri yıkıp yolları da yürünmez hâle getirdiler. Aradaki bütün irtibat vasıtalarını kopardılar. Yalanlarıyla, iftiralarıyla, karalamalarıyla çok ciddi tahribatlarda bulundular. Fırsat bulduklarında her türlü zulüm ve haksızlığı reva gördüler. Hususiyle son dönemde tamamıyla ezme ve yok etmeye yönelik çok ağır zulümler irtikap edildi. Soykırıma varan kötülükler yapıldı. Bütün bunlara rağmen biz hiçbir zaman aynısıyla mukabelede bulunmayı aklımızdan geçirmediğimiz gibi hiç kimsenin ayıplarıyla meşgul olmayı da düşünmedik.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

63 yaşındaki kadın gözaltında

Dürdane Özselgin, pazar alışverişi sırasında AKP ve Erdoğan’ı eleştirdiği için şikayet üzerine gözaltına alınmıştı. Sorgusunun ardından serbest bırakılan Özselgin, yaşadıklarını şöyle anlattı:

‘ÜLKEYİ YEDİNİZ BİTİRDİNİZ’ DEDİM

“Pazarda pahalılık üzerine tartışma çıktı. Sonra AKP’li bayan işin içine karıştı. O da savunmaya kalktı AKP’yi. Ben de; yediniz yediniz bitirdiniz ülkeyi kuruttunuz, artık millet acından ölüyor, dedim. O da bana hakaretler ve küfürler yağdırdı. Ben hiç küfür etmedim. Ülkenin çivisini çıkardınız yıllardır, sömürdünüz, ülke elden gitti dedi. Ben kendim için değil ülkem için üzülüyorum. Bir sürü çocuklar sersefil öldürülüyor, aç kalıyorlar dedim. ‘Kim aç?’ dedi. Görmüyor musun çevreni, herkes aç dedim. Ülkenin çivisini çıkardınız bitirdiniz kuruttunuz ülkeyi, dedim. O da bana küfür ve hakaret etti. Ben de gittim.”

“ANANDAN EMDİĞİN SÜTÜ BURNUNDAN GETİRECEĞİM!”

“Giderken iki tane bayan oradan çıktılar dediler ki ‘Abla sen şaşırdın mı buna uyuyorsun. Bunlarla başa çıkılmaz. AKP’nin insanları sonuçta’ dediler. Benim arkamdan ‘Ben senin anandan emdiğin sütü burnundan getireceğim’ diyerek çok iğrenç küfürler etti. Sonra arkadaşımın evine gittim. Orada komşular bana hoş geldin için geldiler. Otururken saat 11’e doğru hem polis hem jandarma konvoy halinde gelip aldılar.”

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

Müdürden öğretmenlere talimat

Talimatta öğretmenlerden müdür ve müdür yardımcıların kararlarının sorgulanmaması, bahane sunulmaması istendi, rica etmenin de emir olduğu yazıldı.

Bu talimat, Şırnak'ın Silopi ilçesinde bulunan Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi Okul Müdürü Sedat Som tarafından yazıldı.

Okul müdürü tarafından öğretmenlere gönderilen 18 madde şöyle;

“1. Resmiyette rica etmek bir emirdir. İtiraz edilmeden eksiksiz olarak yerine gerilmelidir.

2. Müdür yardımcıları ve ya müdür tarafından verilen görevler asla sorgulanmayacak. İdarecilere güven duyulacak. Verilen görevlerde bahane sunulması ve ya sorgulanması durumunda öğretmen hak ettiği davranışı görecektir.

3. İdarecilerle konuşmalarda üsluba dikkat edilecek, haddi aşıcı cümleler kullanılmayacak.

4. Sıkıntı çıkaran öğretmen hakkında prosedür ne ise gerekli işlemler uygulanacaktır.

5. Müdür yardımcılarının verdiği görevler müdür beyin talimatıdır. Onlara karşı çıkılması müdür beye karşı çıkmak olarak algılanacaktır ve gerekli işlemler yapılacaktır.

6. Memur değil, öğretmen olduğumuz unutulmayacak. Eğitim kurumuna herkes sahip çıkacak ve daha iyi olması için herkes fedakarlık yapacak.

7. Şu anda öğretmenlik için kontrol sürecindesiniz. Henüz tam manasıyla öğretmen olmuş değilsiniz. Davranışlar ona göre olacak

8. Amire selam vermek yükümlüktür. Kasten verilmediği taktirde cezası vardır. Müdür bey uyardı diye küsmek, kızmak veya trip atmak ergenlik göstergesidir ve bir öğretmene uygun davranışlar değildir. Aynı zamanda meslektaşlarıyla selamlaşmak insanlık görevidir.

9. Yönetmelikler okunup öğrenilecek. İdarenin verdiği görevlerde kanuna aykırı bir durum yoktur. Bu konuda idareye güven duyulacak.

10. Danışman öğretmenler aday öğretmenlerini kontrol edecek. Aday öğretmen her türlü soruyu danışmanına soracak. Danışmanın verdiği görevleri müdür beyin verdiği unutulmayacak. Her türlü işler aday öğretmenlere yaptırılabilecek.

11. Aday öğretmenlerin notları kontrol altında verileceğinden fazladan hiçbir hocaya not verilmeyecektir.

12. Danışman öğretmen adayın derslerine girecek ve buna itiraz edilmeyecektir.

13. Okul ortamında biz bir aileyiz. Ailenin içinde gibi davranılmazsa öğretmen ailenin içinden çıkartılabilir.

14. Aday öğretmenler her hafta idarecilerimize yapabilecekleri işler olup olmadığını soracaktır. Bu konu takip edilecek.

15. Yapılan toplantılarda herkes not alacak. Sadece dinleyip gidilmeyecek.

16. Maddiyattan ziyade kurum düşünülecek.

17. Öğretmenlik derse girip çıkmak değildir. Görev bilincinin farkına varılsın.

18. Aday öğretmen adaylığını bilecek. Adaylığı kalksa bile gerekli vazifeleri yapmadığı taktirde görevden alınabilir. Kimsenin bu görevde garantisi yoktur."

Şırnak İl Milli Eğitim Müdürü’nün sözleşmeli öğretmenlere talimatları yayınlayan okul yönetimi ile ilgili inceleme başlattığını da duyuran Aydoğan, “Konunun takipçisiyiz. Gerçek çözüm liyakatin esas alınması ve sözleşmeli, ücretli, güvencesiz çalışmanın son bulmasıdır. Birlikte başaracağız” dedi.

[Samanyolu Haber] 30.11.2019

‘Erdoğan korkuyor; çok iyi biliyor ki kaybederse cezaevine girecek’

Almanya’nın saygın gazetelerinden Die Welt‘in muhabiri ve yazarı Deniz Yücel, Dortmund Dietrich-Keuning-Haus’da okurları ile buluştu.

Moderatörlüğünü Prof. Dr. Aladin El-Mafaalani’nin yaptığı programın açış konuşmasını Dortmund Belediyesi Kültür, Emlak ve Mali İşler Dairesi Başkanı Jörg Stüdemann yaptı. Bine yakın katılımcı yaklaşık üç saat süren konuşmayı dinledi. Agentterrorist (Ajan Terörist) adlı yeni kitabından bir bölüm de okuyan Yücel, basın özgürlüğü üzerinde durdu.

“BANA HÜCREDE YAPILAN PSİKOLOJİK İŞKENCEYDİ”

Kitabın ismini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine yönelik icat ettiği “Ajan Terörist” kelimelerinden seçtiğini belirten Yücel konuşmasında şunları söyledi:

“Eşim güvendeydi ama kendimle ilgili endişelerim vardı, hatta öldürülmekle… Ama hem insan olarak hem de gazeteci olarak mücadele etmeliydim. Olayların asıl hangi boyutlarda saygısızca yapıldığına kitabın ilk bölümünde dikkati çektim. Benim gurur duyduğum mesele, yargılanmamın her aşamasında eşimin yanımda olmasıdır. Bana yapılan suçlamalara karşı mahkeme karşısında kendimi savunarak serbest bırakılma hakkım da vardı ama bana bu imkanı vermediler. Bana hücrede yapılan psikolojik işkenceydi. Ama insan tek başına 9 ay bir hücrede kalması zaten işkence.

“DOĞAL OLAN HER ŞEYDEN MAHRUM BIRAKILDIM”

Dortmund’a popülerlik için gelmediğini dile getiren Yücel, “Ben eminim ve inanıyorum ki yazdığım kitap iyi bir kitap, bir kaç yıl sonra bile okunabilecek kitap. Ben kitabımı tanıtmaya geldim. Ben cezaevinde kaldığım süre içerisinde ciddi sıkıntılar yaşadım ve doğal olan çok şeyden mahrum bırakıldım. Gazetecilerin tutuklanması veya para cezası ödemek zorunda kalması o ülkede bir şeylerin iyi gitmediğini gösteriyor. Bu konuda maalesef Türkiye yalnız değil. Farklı ülkelerde de gazeteciler kendisi haber olabiliyor. Ben Darmstadt’ta Alman vatandaşlığı için müracat etmiştim. Bir yıl sonra gelen vatandaşlık onayında dikkatimi çeken, belgenin altında bir Yunan isminin imzası olması (Papa Dimitris). 92 yılında Papa Dimitris ismi bugün bile bende soru işareti uyandırıyor. Darmstadt hükümet merkezine nasıl gelebildi diye hoşuma gitmişti. Bana çalıştığım gazetede kökenim yabancı olmasına rağmen iş verilmesi önemliydi. Benim için Türkiye teklifi çok iyi bir teklifti ve çok sevinmiştim. Türkiye’de gazetecilik yapmak çok önemli ve keyif vericiydi.” şeklinde konuştu.

“AHMET ŞIK BANA ‘UÇAĞA ATLA VE KAYBOL’ DEDİ”

Yücel konuşmasına şöyle devam etti:

Ahmet Şık gazeteci ve milletvekili ve iyi bir arkadaşım. Beşiktaş’ta çay içmek için buluşmuştuk ve bana kendisinin tutuklanacağından çok emin olduğunu söylemişti. Bana “uçağa atla ve buradan kaybol” dedi. Bende “Sen ne olacaksın” dedim. Bir hafta sonra Ahmet tutuklandı. Daha sonra Ahmet’e tutuklandığım 9 numaralı, yüksek güvenlikli Silivri Cezaevi’nde rastladım. Orada birisiyle konuşurken birden bir ses arkamdan, “n’haber, her şey yolunda mı” diye seslendi. Şaşırmıştım, acaba dedim biri bana meydan okumak mı istiyor? Döndüm geriye baktım ki, arkadaşım Ahmet. Bana tutuklandığım için çok üzgün olduğunu söyledi.

Okur buluşmasında Erdoğan’ın, “Eğer Avrupalılar ajanlarını gazeteci kılıfı altında Türkiye’ye gönderirse, hiç bir Avrupalı dünyanın hiçbir yerinde sokakta rahat gezemeyecek.” sözlerini hatırlatarak, “Bir kaç saat sonra Londra’da köprüde bir saldırı gerçekleşti.” ifadelerini kullandı.

“BAZI GAZETECİ ARKADAŞLARIMIN İDDİANAMESİNDE ‘DENİZ YÜCEL BAĞLANTISI VAR’ YAZIYOR”

“Türkiye’de beraat ederseniz tekrar orada gazeteci olarak çalışır mısınız” şeklindeki soruya Yücel, “Güzel bir soru” diyerek şöyle cevap verdi:

Ben cezaevinde kalıyordum ve serbest kalmak istiyordum. Eğer çıksaydım ülkeyi terk etmeyi düşünmüyordum. Benim bakış açım, benim burada, Türkiye’de severek yaptığım bir işim ve evim vardı. Arkadaşlarım vardı. Bu hayatımdan zorla koparıldım. Ben burada yaşamak istiyorum, Almanya’da değil. Şu anda Türkiye’ye dönmek istesem de eşim Dilek, arkadaşlarım ve hatta çalıştığım Die Welt gazetesi, beni Türkiye’ye değil de, Bahama adalarına gazeteci olarak göndermeyi seçerlerdi. Cezaevinde çok sayıda gazeteci arkadaşım var. Dünyanın en çok tutuklu gazetecisinin bulunduğu bir ülke. Bazı gazeteci arkadaşlarımın iddianamesinde, “Deniz Yücel’le bağlantısı vardı” diye yazıyordu.

“ERDOĞAN KAYBEDERSE TUTUKLANACAK”

Yücel, başka bir okuyucunun, “Bundan sonraki mücadeleniz nasıl devam edecek?” sorusunu yanıtlarken ise şöyle konuştu:

“Bir diktatör, faşist rejime karşı, insan haklarına karşı…” Faşist kelimesini kullanırken dikkatli olmalıyız. Böyle bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Bu ülkeyi ne daha iyi yapar ne de kötü. Türkiye, Brezilya, Rusya olsun buralarda demokrasi yok. Ancak, bu seksenli yılların Türkiye’sindeki klasik diktatörlük ve askeri rejimin uyguladığı gibi bir faşizm yok. Bu çok farklı bir şey. Erdoğan’ın asıl mesleği suç işlemek bu onun hobisi oldu. Bunu izlediği Kürt politikasında da görüyoruz. İlk kez AKP rejimi HDP ile barış sürecini başlatmıştı. Sonra ne oldu? Oylar düşmeye başladı. Sonra belediye seçimlerindeki hezimet. Muhalefet partilerinin kendisine karşı birleşmesi, Öcalan’la görüştü, olmadı. Sonra Suriye girdi, zikzaklar çizmeye başladı. Zannedersem Erdoğan korkuyor. Beni tutuklattıktan sonra serbest bırakması da, Almanya’dan gelen yatırımların kesilmesinden korktuğundan. Asıl düşündüğü kendi rejimini kaybetmemek. Asıl hedefi gücünü kaybetmemek. Şunu çok iyi biliyor, eğer kaybederse tutuklanacak ve Edirne ya da Silivri’deki 9 numaralı cezaevine girecek. İşte bu rejimin klasik faşizmden farkı. Bu rejimden kurtulmanın yolu demokrasiden geçer. Erdoğan’la Putin’in farkı, Putin KGB’de eğitim gördü, Erdoğan ise trafik şubede. Erdoğan zannedersem bir İslamist, arka planda nasyonalist.

[Mehmet Arda Duru] 30.11.2019 [Kronos.News]

Yunanistan sınırı: İhraç askeri ve polis okulu öğrencileri tutuklandı

Edirne Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, Havsa ilçesinde gece saatlerinde yaptıkları uygulamada şüpheli gördükleri 2 aracı takibe aldı. Araçların kaçmasıyla başlayan kovalamacada iki araçta durdurularak içindekiler gözaltına alındı. Gözaltına alınan şüphelilerin yapılan incelemesinde cemaat soruşturması kapsamında askeri ve polis okullarından ihraç edildiği ve haklarında arama kararı bulunduğu belirlendi.

Sorgularının ardından adliyeye sevk edilen Hava Harp Okulu’ndan atılan İbrahim Said M., Kerim Ahmet C., Berat Hüseyin T., Osman Y. ve Furkan U. ile Polis Akademisi’nden atılan Mehmet Fatih K., nöbetçi mahkemece tutuklandı.

GBT sorgusunda, Gülen cemaatine üye olma suçundan aranan S.Ö. de çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak, cezaevine konuldu.

[Kronos News] 30.11.2019

Cumartesi Anneleri: Bu bir eşitlik, özgürlük arayışıdır

İçişleri Bakanlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından Galatasaray meydanında oturma eylemleri yasaklanan Cumartesi Anneleri 766’ncı haftada adalet talepleri için bir araya geldi. Bu haftaki açıklamaya HDP Milletvekilleri Oya Ersoy, Hüda Kaya, Meral Danış Beştaş, Musa Piroğlu da katıldı.

‘HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE DAYALI BİR YARGI SİSTEMİ TALEP EDİYORUZ’

Hacı Bişkin’in Gazete Duvar‘daki haberine göre; açıklamayı gözaltında kayıp yakını Besna Tosun yaptı. Tosun, yaptığı açıklamada, “766 haftadır ısrarla söylüyoruz: İnsan haklarına dayalı siyasetin, hukukun üstünlüğüne dayalı yargının olmayışı Türkiye’nin en temel sorunlarını çözümsüz bırakıyor. Bu yüzden insan haklarını sistemin merkezine yerleştirecek bir siyaset ve her türlü siyasi/ideolojik etkiden arındırılmış, hukukun üstünlüğüne dayalı bir yargı sistemi talep ediyoruz” dedi.

‘HAKLARIMIZI TANIMAK VE HAYATA GEÇİRMEKLE MÜKELLEFSİNİZ’

Tosun, 766 haftadır devleti yönetenlere seslendiklerini söyleyerek şöyle konuştu: “Bizim hakikate ve adalete ulaşma hakkımız, siz yokmuş gibi davrandığınız için yok olmaz. Haklarımızı tanımak ve hayata geçirmekle mükellefsiniz. Gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin akıbetlerinin açığa çıkarılması ve adaletin sağlanması için yürüttüğümüz mücadele meşrudur. İddia ve taleplerimiz siyasal ahlak çağrısıdır.”

Tosun son olarak kayıpların avukatlığını yıllarca sürdüren hukukçuları da andı. Tosun, Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi ve Şevket Epözdemir’i anarak, “Avukatlarımız tehdit edildiler, katledildiler. Avukatlarımızı saygıyla anıyoruz” dedi.

‘BABAMIN FAİLLERİNİN BULUNMASINI İSTİYORUM’

Gözaltında öldürülen Nihat Aydoğan’ın kızı Nejbir Aydoğan da konuştu. Aydoğan, “Niçin burada olduğumuzu herkes biliyor. Ben babamı hiç görmedim. Babamın faillerinin bulunmasını istiyorum” diye konuştu.

‘ADALET ARAYIŞIMIZ SONUÇ ALINCAYA KADAR DEVAM EDECEK’

İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da bu hafta bir açıklama yaptı. Türkdoğan, Galatasaray meydanındaki yasak kararının kaldırılması için mahkemeye başvurduklarını ancak aylardır verilecek kararı beklediklerini söyledi. Türkdoğan bir an önce karar verilmesini istediklerini söyleyerek şöyle devam etti: “67 haftadır yasaklanan Galatasaray meydanıyla ilgili dava açtık. Hala bir karar vermiş değiller. Bu davanın bir an önce sonuçlanmasını istiyoruz. Galatasaray meydanı bir hafıza mekanı. Siyasi iktidara, İçişleri Bakanlığı’na sesleniyorum: Bu yasak tutumundan vazgeçin. Orada oturma eylemimizi gerçekleştireceğiz. Bu adalet arayışımız sonuç alıncaya kadar devam edecek.”

Türkdoğan son olarak şunları söyledi: “Annelerin, kayıp yakınlarının bu ısrarlı eylem çizgisi aynı zamanda barış ısrarıdır. Bu bir eşitlik, özgürlük arayışıdır. Toplumun vicdani da annelerimizin yanında. Annelerin direnci ve inancı bize çok şey öğretti. Bütün bu baskı ortamına karşı direnmeye devam ediyoruz. Çünkü direnmek bir haktır.”

NİHAT AYDOĞAN NASIL KAYBEDİLDİ?

39 yaşındaki Nihat Aydoğan Midyat/ Doğançay köyünde yaşıyor, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Korucu olmayı istemeyen Doğançaylılar üzerinde yoğun bir baskı vardı. 30 Kasım 1994 tarihinde sabah 05:00 civarı Aydoğan ailesinin evi çok sayıda özel tim, asker ve korucu tarafından basıldı. Nihat Aydoğan dövülerek yataktan kaldırıldı. Elleri ve gözleri bağlı, kanlar içinde önce Midyat Jandarma Karakolu’na, daha sonra da Mardin Jandarma Merkez Komutanlığı’na götürüldü.

Onu soran ailesine serbest bırakıldığı söylendi. Ancak Nihat Aydoğan’dan bir daha haber alınamadı. Uzun yıllar sonra Nihat Aydoğan için ailesinin bilgisi dışında nüfus kütüğüne gerçekdışı bir bildirimle “ölü” kaydı düşüldüğü açığa çıktı.

[Kronos.News] 30.11.2019

Yüzde 60 yoksulluk sınırının altında: Milyonerlerin sayısı 214 bin oldu

Milyonerlerin toplam mevduatı 1 trilyon 289 milyar 779 milyon liraya ulaştı. Böylece milyoner başına düşen ortalama mevduat, 6 milyon 27 bin lira oldu. 2018 sonunda 1 trilyon 109 milyar 859 milyon lira seviyesinde bulunan milyonerlerin toplam mevduatı, 10 aylık dönemde 179 milyar 920 milyon lira artış kaydetti.

Yurt içinde yerleşik milyonerlerin sayısı, 10 ayda 30 bin 116 artarak 191 bin 916’ya ulaşırken, bu kişilerin toplam mevduatı da 1 trilyon 199 milyar 102 milyon liraya yükseldi.

MİLYONERLERİN ORTALAMA MEVDUATI 6 MİLYON 248 BİN LİRA

Söz konusu dönemde yurt içinde yerleşik milyonerlerin mevduatlarının 508 milyar 747 milyon lirası yerel para cinsi, 679 milyar 62 milyon lirası döviz tevdiat hesabı, 11 milyar 293 milyon lirası kıymetli maden depo hesaplarından oluştu. Yurt içinde yerleşik milyoner başına düşen ortalama mevduat da 6 milyon 248 bin lira olarak hesaplandı.

BDDK verilerine göre, yurt dışında yerleşik mudi sayısı ekim sonu itibarıyla 22 bin 74’e ulaştı. Yurt dışındaki milyonerlerin sayısı 2018 sonuna göre 3 bin 748 kişi artarken, hesaplarındaki para miktarı 90 milyar 677 milyon lira oldu.

Yurt dışında yerleşik mudilerin bankalardaki mevduatlarının 9 milyar 856 milyon lirası yerel para, 80 milyar 353 milyon lirası yabancı para ve 467 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu. Yurt dışında yerleşik milyoner başına düşen ortalama mevduat da 4 milyon 108 bin lira olarak hesaplandı.

TOPLUMUN YÜZDE 20’Sİ AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞIYOR

Öte yandan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’na göre (Türk-İş) dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 2 bin 102 olarak belirlenmişti. Tüketici Hakları Derneği Genel Başkanı Turhan Çakar, 2019’un mart ayında toplumun yüzde 20’sinden fazlasının (yaklaşık 16.5 milyon kişi) açlık sınırının altında, yüzde 60’dan fazlasının yoksulluk sınırının altında olmak üzere, yüzde 80’den fazlasının (yaklaşık 65 milyon kişi) açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşadığını söylemişti.

[Kronos.News] 30.11.2019

‘Milli güvenlik’ gerekçesiyle 685 gazetecinin basın kartına iptal

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Cumhurbaşkanlığının 2020 yılı bütçesi görüşüldüğü sırada basın kartlarının iptaliyle ilgili soruları da yanıtladı.

Gazete Duvar’ın haberine göre; Fuat Oktay, genel kart değişiminin amacını “usulsüz ve sahte kart kullanımının önüne geçilmesi, basın kartının prestijini artırarak basın mensuplarının çalışmalarını kolaylaştırmak” olarak açıkladı. Basın, Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün kapatılarak İletişim Başkanlığı’nın kurulduğunu hatırlatan Oktay, tüm basın kartlarının güncellenmesi ihtiyacı doğduğunu belirtti.

‘MİLLİ GÜVENLİĞE TEHDİT OLUŞTURAN YAPILARLA AİDİYET’

Basın kartı iptalleriyle ilgili de bilgi veren Oktay, şunları söyledi: “Türkiye’de yerleşik uluslararası basın mensuplarına verilen basın kartı sayısı 2019 yılı itibarıyla 343’tür. Başkanlık tarafından yerel basına yönelik yerel medya özendirme yarışmaları, eğitimler ve bilgilendirme toplantıları yapılmakta, ayrıca basın kartı, hizmet damgalı pasaport ve benzeri konularda kolaylık sağlanmaktadır. 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası süreçte milli güvenliğe tehdit oluşturan yapılarla aidiyeti, irtibatı veya iltisakı olduğu değerlendirilen medya kuruluşlarında çalışan veya irtibat ya da iltisak düzeyinde ilişkisi bulunduğu değerlendirilen 685 basın mensubunun basın kartı ilgili yönetmelik uyarınca iptal edilmiştir.”

[Kronos.News] 30.11.2019

Bylock’ta yeni dalga: Görevde ya da ihraç 7 bin 694 kişi daha hedefte

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Bylock kullanıcılarıyla ilgili açıklamalarda bulundu. Soylu, “ByLock konusunda yaptığımız çalışmalarla, daha önce kullanıcısı tespit edilememiş 25 bin 149 ID’nin kullanıcısı tespit edilmiş, 1387’si kamuda aktif görevde olan 7 bin 694 şahıs belirlenmiş ve ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarına bildirilmiştir” dedi. Soylu şöyle devam etti:

“ByLock kullanıcısı olmayan ancak ByLock kullanıcısı şahıslar arasındaki mesaj ve mail içeriklerinden örgütle irtibat ve iltisaklı olduğu belirlenen, 679’u kamuda halen görevde 2 bin 341 kişi tespit edilerek bilgiler yine ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları ile paylaşılmıştır.”

[Kronos.News] 30.11.2019

‘Herkes terörü destekliyor, bir tek Erdoğan mı desteklemiyor?’

“Külliye’ye giden CHP’li” iddiası üzerine CHP içinde yaşanan tartışmalar, ortaya atılan iddialar, parti meclisinin alacağı olası kararlar… 2016-2018 yıllarında Genel Başkan Yardımcılığı da yapan Cumhuriyet Halk Parti’si Parti Meclisi Üyesi Erdal Aksünger’le konuştuk.

CHP liderinin yanıltılmış olabileceğini ifade eden Aksünger, “Bunu partiye sonradan gelmiş, parti mutfağında yetişmemiş olanlar yapar” diyor. Kim ya da kimler varsa kesin ihraç kararının alınması gerektiğini belirten Erdal Aksünger partide liyakat sorunu da olduğunu söylüyor ve çözüm için tüzük değişikliğini öneriyor.

Erken seçim tartışmalarını ilişkin ise “Seçimi en çok AKP istiyor” diyen Aksünger, “Saray’da yeni bir parlamenter sistem için çalışma yapılıyor” iddiasında bulunuyor. 

ABD’de görülen Halkbank davası, Suriye konusu, seçim tartışmaları, Ali Babacan’ın açıklamaları ve CHP içindeki tartışmalara kadar gündeme ilişkin sorularımıza yanıtları için söz Erdal Aksünger’de…

“Külliye’ye giden CHP’li” tartışması parti içindeki ulusalcı-halkçı çatışmasının bir ürünü olabilir mi? 

Ortada siyasi etik ve gazetecilik açısından birçok facia var. Türkiye’de kendisini gazeteci görenlerin bu işin içinde olması ve bunun adının kumpas olması, özür dilenmesi gibi facialara gebe bir konu. Soru işareti olan konular var. Şu an aydınlatılmış değil. Birisi ‘bir CHP’li Saray’a gitti’ diyor ve genel başkan olma ihtimali olan bir tipolojiden bahsediyor. Böyle bir şey CHP’de konuşulduğunda ilk refleks şudur; potansiyel şüpheli Saray olur. Aslında bunlar Türkiye’de yaşanmamış şeyler de değildir. Erkan Mumcu, Has Parti, Süleyman Soylu gibi meseleler vardır. Örneğin Erkan Mumcu olayında şaibeler hiç aydınlatılamadı. Fakat baktığımızda bütün bu olaylar AKP’ye hizmet etmiş oldu. Bugün olan da AKP’yi olağan şüpheli konumuna getiriyor.

Kılıçdaroğlu’nun bu iddiayı hemen onaylaması CHP’yi “olağan şüpheli” konumuna getirmedi mi?

Konu hala netleştirilmedi. Bu işi ortaya atan gazeteci bir CHP’li bir milletvekilinin Kılıçdaroğlu’na bunu onaylatıp, ardından kendisinin böyle konuştuğunu iddia ediyor. Birincisi, Talat Atilla neden böyle bir şey yapıyor? Bu kime yarar? Bu soruların cevabı ise eninde sonunda Kılışdaroğlu’nun aleyhine olacağını çok açık ortaya koyuyor. En önemli şey birilerinin Sayın Kılıçdaroğlu’nu manipüle etmiş olma olasılığı çok yüksek. Yakından biri midir ayrı konudur.

Şu an parti içinde bir soruşturma var mı? Varsa ne aşamada?

Çok yeni bir konu. Parti Meclis’nin önüne gelmiş değil. MYK gerekeni yapacak. Fakat bununla ilgili parti meclisini toplamamız gerektiğini biliyoruz. Bir parti meclisi üyesi olarak bunun acil çağrısını da yaptım. Şahsi fikrim, parti içinden birisinin bu işi tetiklemiş olması şu sonucu doğurur; ihraç kesindir. Şu an için söylüyorum, dedikoduyu çıkaranlar var ama gitmeyen birinin olduğu anlamına da gelmez. 

Muharrem İnce’nin “parti içinde bir çete” iddiası oldu…

Bunu reddediyorum. Çünkü parti içindeki iktidar refleksi ülkeyi yönetme refleksinin ilerisinde. Bu bizim içerideki bir sorunumuz. Bunun paradigmasının değişmesi gerekiyor. Sosyal demokrat sol partiye yakışır bir şekilde tekrar düzenlenmesi gerekiyor. Liyakat esaslı olmalıdır. Yılların birikime bağlı olarak partiden Saray’a gidecek bir kişi çıkmaz. Böyle bir potansiyel yok.

‘CHP’YE SONRADAN GELEN BİRİLERİ SARAY’A GİTMİŞ OLABİLİR’

Fakat Kılıçdaroğlu, şaşırmadığını söyleyerek olabileceğini söyledi. Demek ki gidebilecek biri veya birileri mevcut.

Bakın şunu ayırt edelim; bu partide genel başkan adayı potansiyeli olabilecek kişiler gitmez. Bunu söylüyorum. Bu partinin mutfağında büyümüş insanların böyle bir şey yapma imkanı yoktur. Partiye sonradan gelen insanlar oldu, belki onlardan olabilir. Ancak partinin mutfağında yetişmiş, genel başkan adayı potansiyeli olan gitmez. Bu iddiayı ortaya atanların söyledikleri de çelişkili. Önce böyle bir kişinin varlığını yeminler ederek söylemesi, sonra Kılıçdaroğlu açıklasın demesi ve şimdide asla söylemem demesi büyük çelişkidir ve gazetecilik adına faciadır.

Kılıçdaroğlu’nun sahiplenmesi tartışmaları arttırmadı mı?

O bir refleks. Parti içinde de bu eleştiriler var. Kemal Bey’de “O anki refleksle söyledim” dedi ve anlamını düzeltecek açıklamaları da oldu. Genel Başkan’ın bu açıklamalarına itibar etmek zorundayız. Fakat bildiği ne varsa konuşmamız gerektiği yüzde yüz. 

Sizin Kılıçdaroğlu’yla bir görüşmeniz oldu mu?

Hayır ama parti meclisinin acilen toplantıya çağırılmasını çok önemli buluyorum. Bu her şekliyle konuşulacak.

Siz bu tartışmaları önleyebilmek için tüzük değişikliği önerdiniz. Tartışmaların tüzükle ilgisi nedir?

Tüzükle ne alakası var diyen olacaktır ama diyorum ki bunları yaratan parti içi iktidar refleksidir. Bunu, ülkeyi yönetmekten önde gören insanların liyakatten yoksun olduklarını düşünüyorum. İçeride liyakati kurduğumuz andan itibaren o zaman kimse parti içinde oyun oynamaya kalkamaz ve bu olamayacağı içinde bu gibi olayların yaşanması engellenir. O yüzden tüzükte değişiklikler yapılmalıdır.

Bu kadar köklü bir partinin hala liyakat sorunu olmasını nasıl yorumlarsınız? CHP’nin neden böyle bir sorunu var?

Buna ilişkin çok fazla çalışmam oldu. 90’lı yılların ilk yarısında SHP-CHP birleşmesinden doğan ve o zamandan beri var olan bir sorun. İkincisi, bunu engelleyen nedenlerden biri de siyasi parti kanunudur. Siyasi partiler kanununa rağmen düzenleme yapılmalı diyorum ama bu kanun değişmediği sürece çoğulcu, katılımcı demokrasi hiçbir zaman parlamentoda kendini gösteremeyecektir. Parlamentoda da şu anki haliyle çok bir anlamı yok belki ama şöyle bir umut her zaman olacak; hiçbir denge, denetleme sistemi olmayan, tek adama dayalı bu sistemi ancak siyasi partiler kanunu değiştirerek bir takım yerlere getirebiliriz. Sorunların temeli budur. Parti içinde potansiyeller var ama tartışmayı şuradan çıkarmak zorundayız, her aday olana “Saray’a bu gitmiş olabilir” diye bakarsak parti içi demokrasiyi tamamen ortadan kaldırırız.

Peki, Meclis’te AKP’li Zengin ile CHP’li Özkoç arasında bir “had bildirme” tartışması yaşandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Zengin’in  dokunulmazlığın kaldırılması yönünde başvurusunun olacağını söyledi. HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına “evet” demiş CHP şimdi kendi dokunulmazlıklarının kaldırılması karşısında nasıl bir tutum alacak? 

Birincisi dokunulmazlıklar neden getirildi diye bakılmalıdır. Milletvekilli özgür iradeleriyle milletvekili olmalarından dolayısı istediği fikri söyleyebilmesinden kaynaklanmıştır. Siyasi görüşünü özgürce açıklayıp, bundan dolayı yargılanmamalı. Anayasada şeklen belirlenmiş bir konudur. Daha önce yasal düzenlemelerle yargılananlar oldu ama bunun için anayasada bir değişiklik ihtiyacı vardır. İkincisi, milletvekillerinin siyasi görüşleri ve faaliyetleri kapsamında dokunulmazlıkları olmalıdır ama adi suçlar söz konusuyla dokunulmazlıklar kaldırılmalıdır. Adi suçlarda dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verenlerdenim. Hırsızlık yaptıysa, rüşvet verdiyse vesaire yargılanması gerekir ama siyasi görüşlerini açıkladı diye dokunulmazlıkların kaldırılması yanlıştır.

CHP, HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına oy verdi ama. Selahattin Demirtaş hala hapiste.

Evet. O günde hata olduğunu söylediğimiz bu konu bugün de hatadır. Benim şahsi fikrimdir. Siyasi görüşünden dolayı millet adına oraya gelmiş kişilerin kürsü dokunulmazlığı olmalıdır ve görüşleri nedeniyle yargılanmamalıdır. Dünyanın her yerinde yaralama, darp, hırsızlık, rüşvet gibi adi suçlarda milletvekilleri yargılanır. Bizde neden yargılanmıyor? Bunu yapalım. O zaman dokunulmazlık kaldırılmasın diyordum bugün de CHP’lilerin dokunulmazlığı kaldırılmasın diyorum. Söylediğim şartlarda kaldırılacaksa kaldırılsın. Bir tane adam dedi diye herkes yargılanıyor. Demirtaş cezaevinden çıkamıyor. “Demirtaş’ı bırakamayız” diyen kendisi. Burada yargı yok zaten. Böyle bir durumda dokunulmazlıkları kaldırmak, Meclis’in az da olsa olan görünürlüğünü tamamen ortadan kaldırmak anlamına gelir. 

Bir de konu başörtüsü üzerinden tartışılmakta. CHP’nin muhafazakârlara ilişkin tutumunda eski refleksleri sürüyor deniyor. Ne dersiniz?

“Haddini bilmek” lafı başörtüsüne göre mi söyleniyor. Bir milletvekili, bir milletvekiliyle tartışmış. Bunu başörtüsüne bağlamak çok anlamsız… “Benim başörtülü bacım” lafını Gezi zamanından hatırlıyorum. Ümmet ve milliyetçilik argümanlarına dayanıyor olay. Burada iki milletvekilinin tartışmasının özünü değil şeklini tartışıyoruz. Özünde başörtüsü meselesi var mı, yok. Bizim de kadın milletvekillerimize neler söyleniyor o zaman neden ses çıkmıyor? HDP’li başörtülü vekillere de neler söylendi. Başörtülü kadınlar yerlerde sürüklendi. Onlara neden bir şey demedi. Başörtüsünden rant elde ettiği için böyle yapıyorlar. Saray da bu başörtüsü tartışması da gündemi saptırmak içindir. Bu çok açık.

Ali Babacan’ın Habertürk’e Ayhan Bilgen’in ise FOX TV’ye konuk olmasına ilişkin, “Çok şey ifade ediyor” diye bir tweet attınız. Ne ifade ediyor?

Birincisi, biliniyor ki Babacan AKP’yi bölme ihtimali yüksek bir partileşme süreci yaşıyor. İlk defa ana akım bir televizyon kanalında gördük. Bu demokrasi açısından önemlidir. Bilgen’in çıkması da öyle. Çünkü hiçbir tartışma, hiçbir suçlamayla ilgili bir HDP’linin görüşü alınmıyor. Gıyabında konuşuluyor. Bizim gibi demokrat, solcu olanların bu haksızlığa itirazı olunca da “HDP’li misin” deniyor. Değilim, CHP’liyim, solcuyum, demokratım. Bunun dışında bir lafım daha var, HDP’li bir isim çıkarın ve bu iddialara o yanıt versin. Sesi kısılmış bir partiden bahsediliyor. Sürekli terörist vesaire deniyor. Şimdi daha ulusalcı kanada hitap eden bir kanala Ayhan Bilgen’in çıkması önemlidir. Ama şunu söyleyeyim; ABD’de de cumhuriyetçileri de, Trump’ı da destekleyen FOX’un bu yaklaşımını ticari buluyorum. İdeolojik bir yaklaşım değil ama neden bugün? 

Neden?

AKP’nin medya üzerinde çok ciddi bir baskısı olduğunu biliyoruz. HDP’lilerin çıkarılmaması da bu baskının ürünüdür. Şimdi böyle bir durumda Ali Babacan’ın Habertürk’te Fatih Altaylı’nın programına çıkması toplum gözünde bir legalize durumu ifade eder. İktidarın istemediği bir şey oldu. Demokrasi adına iyi bir şey oldu. FOX içinde aynı şekilde. Olması gereken olmuştur.

“SARAY’DA PARLAMENTER SİSTEM İÇİN ÇALIŞMA YAPILIYOR”

Peki, bir seçim yarışı startı mıdır?

Açıkçası söylemiyorlar ama seçimi en çok AKP istiyor. Hatta alttan alttan yeni bir parlamenter sisteme geçmenin çalışmalarını yapıyorlar.

Nasıl yani? Bunu bir bilgiye dayanarak mı söylüyorsunuz?

Evet. Bazı duyumlara dayanarak söylüyorum. 

Nereden duydunuz?

Çok önemli kaynaklardan duydum. 

Kaynağınız Saray mı yok Meclis mi AKP’li vekiller mi?

Saray. Yargıda, bazı kurumlara bununla ilgili bazı şeylerin aktarıldığına dair bize duyumlar geliyor. Bunun neden olduğuna bakmak lazım. AKP milletvekilleri bile kendilerini artık milletvekili hissetmiyorlar. Hiçbir etkinlikleri yok. Birincisi burada bir problem var. İkincisi, eskiden parlamenter sistemde 40 alsa bile 25-30 alan CHP’nin iki katı milletvekili oluyordu. Şimdi yüzde 51 almak zorunda. Bunu bulamadıklarında iktidarı kaybediyorlar. Şu anda karşılarında yüzde 51’lik bir blok var. Çok basit. Hatta 51’in çok üzerinde bir blok var. O yüzden kesinlikle yeni bir sistem değişikliğine gidecekler. Bunu da “bu sistemin bir parçası” diyerek yutturmaya çalışacaklar. 

Peki, nasıl bir sistem değişikliğine ilişkin bir bilginiz var mı?

2002’deki sisteme geri dönmek istiyorlar. Yüzde 10 barajı olan, ittifakları ortan kaldıran o sisteme geri dönmek isteyeceklerini düşünüyorum. Bir yolunu bulup buna dönme çabaları olduğunu görüyorum. Hoşnutsuzlukların ne olduğunu ciddi ismi olan insanlardan duydum. 

İsim verir misiniz?

Veremem. Kendi aramızda bir şey.

Cumhurbaşkanı’na çok mu yakın bir isim mesela?

En azından konuları çok yakından takip edip bilen, tartışmalara çok yakından şahitlik etme ihtimali olan kişilerden bahsediyorum. Bunlar tabi onların anlattığı hoşnutsuzlar, tartışmalar üzerinden yaptığım bir çıkarımdır. 

Peki, böyle bir değişiklik geldiği takdirde parlamenter sisteme dönülmeli diyen CHP nasıl bir tutum alır?

Bunun çok bacağı var. Seçime ihtiyaç var. Anayasa değişikliğine ihtiyaç var. Meclis ve sonunda da Cumhurbaşkanı’nın onayına ihtiyaç var. Bir anda olacak bir şey değil. Fakat CHP’nin istediği güçlendirilmiş bir parlamenter sistem. Benim de önerdiğim check-balans sistemi şeklindedir. Nedir bu? Güçlendirilmiş bir yerel yönetim, yerel yönetim özerkliğidir. Buna ihtiyaç var. Özerkliği bölme olarak görenlere karşı bir argüman bu. Çünkü dünyanın her yerinde yerel güçlendiriliyor. Örneğin İzmir. İzmir’in Türkiye ekonomisine katkısı yüzde 10-11 dolayındayken merkezi bütçeden aldığı pay yüzde 2-3 oranındır. Niye kendi kaynaklarımı kullanmakta özgür değilim. En azından mecbur hizmetler konusunda merkez bunu yönetsin, kabul. Ama neden kendi kaynaklarımı İzmir halkına kullandırtmayayım. Vergi veriliyor ama o vergiyi sana geri vermiyor. Bu doğru değil. Eskiden il genel meclisleri vardı. Fransız modeli olarak 1920’lerde getirilmişti. İl genel meclislerine normalde adına yerel parlamento denirdi. Bu üyeler seçilirdi ardından ya başkanı kendileri seçerdi ya da iki turlu olarak oylamayla seçilirdi. Bu başkana vali denirdi. Şimdi biz valiyi seçmiyor, atıyoruz. Seçilmiş olanların yerine atanmışları getirip, yönetmeye çalışıyoruz. Yapılması gereken, Türkiye’nin ana konuları laiklik, cumhuriyet, anayasa, eğitim, yargı gibi konuların hepsinde parlamentonun 450’e inmesi ve bu 450’lik parlamentoda 4’te 3’le karar alınması ve kendi içindeki ağırlıklara göre 5’te 4 kararla geçmesi bir checkbalans sistemi getirir. Laikliği, cumhuriyeti, eğitimi, anayasayı canın istediğinde değiştiremezsin. Her şeyin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. 

Peki, kayyum atamalarını merkeze alarak yeni yönetim sistemi talebiyle de HDP bir erken seçim önerdi. CHP buna destek verecek mi? Olası bir erken seçime CHP hazır mıdır?

CHP bugün erken seçimi çok istemeyebilir. Şu anda büyük kentleri elinde tuttuğu için onların başarılarını seçime devşirmek isteyebilir. Ancak şu da bir gerçek; hukuk devleti yara almışsa seçim kaçınılmazdır. Bu nedenle bir erken seçime itiraz da etmez. CHP, bir erken seçime hazırdır.

Siz ABD’de görülen Halkbank davasını takip etmiştiniz. Konu Barış Pınarı Harekâtı sırasında tekrar gündeme geldi ve ABD yaptırım seçeneğini masaya koydu. Buradan Türkiye’yi ne gibi sonuçlar bekliyor? ABD yaptırımıyla karşılaşılması mümkün mü?

Bu dava bitmeyecek demiştim. Çünkü ortada çok ciddi deliller vardı. Fakat Türkiye’de üstü kapatıldı. O zaman ucu nereye dokunuyorduysa bugün de oraya dokunuyor. Federal yargı bu yargılama sürecine başladığından itibaren ortaya savcılar tarafından konulan dosya sayısı 570’lerdeydi. Açılmamış 40 tane dosya ilk günden beri duruyor. Bu dosyaları neden açmadıklarını hep merak etmişimdir. Konu iki boyutlu. Biri, İran ambargosunu delmek. ikincisi, ABD bankacılık sistemini delmek. BM kararıyla alınan İran ambargosundan en karlı çıkacak Türkiye’ydi zaten. İstediğin kadar ürün satabilirsin deniyor kararda. Ancak tek satamayacağın şeyler; silah, kimyasal ve silah yapımında kullanılacak mühimmatlar ve para ödeyemezsin. Ondan satın aldığın doğalgaz ise para değil bir başka ürün ver ilkesiydi. Bu da İran tarafından kabul edilmiş vaziyetteydi. Biz altınlarla, para transferiyle deldik ve ABD “Siz benim bankacılık sistemimi deldiniz” diyor. 

Peki, bir yaptırım gelir mi?

Bunun siyasi bir davaya döneceği belliydi. ABD Hazinesi bir rapor hazırlayacaktı. Neden hazırlamadığı bir soru işareti olarak kaldı. Zarrab davasını ise bir sonuca bağlamadılar zaten. Yaptırım gelir mi konusu Halkbank konusunda hâlâ rafta duruyor. Bugün yaptırım uygulamasa bile dokunduğu yerler açısından canı ne zaman isterse bunu koz olarak kullanacak. Çünkü birilerine çok fena dokunuyor. Ancak bununla ilgili bir anlaşma yapılabilir. Daha önce konusu olmuş. Converse Bankası’yla ilgili de olmuş. 9 milyar dolar ceza kesilmiş. 3 milyar dolara bağlanmış gibi şeyler dendi. Uzatmayayım, bu seçeneklerden biridir. İkincisi, bunu geçici olarak dondurma meselesi. Orada da sen bir ödün vereceksin ki o da dondursun. Tamamen şantaj aracına dönüşmüş durumdadır. Trump, şu anda azil sürecinde ve seçimde karşısına Micheal Bloomberg gibi bir adayın çıkacağını düşünürsek her an çark edip, hiç bekleyen bir saçmalık yapabilir.

Bir de PYD konusu var. Sizin “PYD bir terör örgütü değildir” demeniz, çok tartışma yaratmıştı. Ancak CHP, Barış Pınarı Hareketı’na destek de verdi. CHP’nin bu konudaki tutumu nedir? 

Bölgeyi az buçuk biliyorum ve bunları hep bilgiye dayanarak söylerim. İfademin arkasındayım. PYD, Suriye’de HDP gibi bir siyasi parti. PKK ve YPG silahlanmış bir örgüttür. Amacından ayrı konuşuyorum. YPG, IŞİD’cilere karşı kurulmuştu. PYD’yi kim kurdurmuş vesaireden bağımsız söylüyorum, sonuçta siyasi bir parti. Esad yönetiminde oranın yasalarına göre kurulmuş bir parti. 2015 yılına kadar Türkiye için de öyleydi. Dünyanın her yerinde PKK’ya, yeri geldiğinde YPG’ye terör örgütü diyorlar da neden PYD’ye demiyorlar? Bir siyasi oluşum olduğu için. Yıllardır biz de, AKP de dağda siyaset yapacaklarına gelsinler Meclis’te siyaset yapsınlar demiyor mu? Aynı konu İdlib için de geçerli. HTŞ’te terör örgütü diyen de var, demeyen de. HTŞ’nin başındaki adam Bağdadi’nin eski komutanıdır. Bugün bunlar İdlib’te hâkim kimse bir şey demiyor. Bütün herkes terörü destekliyor ama bir tek Erdoğan desteklemiyor öyle mi? 

Aynı şuna benziyor; AKP ve MHP kanadı “HDP’ye oy veren seçmeni ayrı tutuyoruz, onlar PKK’lı değiller ama HDP PKK’lı” diyor. HDP’nin PKK’yla ilişkisini kimse inkâr edemez. Ona oy verenler bunu bilmeyerek mi oy veriyor zannediliyor. Konu budur. HDP’ye oy verenler de bunu biliyor ve buna rağmen oy veriyor. Bu şu anlama gelir, bu sorunu çözüm kardeşim! İnkâr politikalarıyla bu sorunu çözemeyiz. Kaldı ki HDP’ye oy verenlerin hepsi Kürt de değil. Kendisini demokrat olarak tanımlayan bir sürü insan da oy veriyor. Yüzde 13 oy alıyor. Kim olura olsun hiçbir silahlı gücün siyasete müdahale etmesini kabul edemeyiz, normal karşılayamayız. Meseleyi özünde tartışmak gerekiyor. Oy verenlere demiyoruz diyorlar. Kime diyorsunuz kardeşim! İşte Suriye’de de barış istiyorsak ABD ve Rusya’yı getirerek barış yaptıramazsın.

Peki, CHP Suriye’de Esad’la diyalog önerisini ifade ediyor. Siz bununla birlikte PYD ile de bir diyaloğu mu öneriyorsunuz?

CHP, Esad’la diyalog derken aslında Kürtlerin de Esad’la diyaloğunun olması gerektiğini söylüyor. Orada BM’nin tanıdığı bir devlet var. Orada yaşananları ilk günden itibaren bir istila olarak görüyorum. 2011’den beri aynı şeyleri söylüyorum. Artık Rusya’nın oradan çıkmayacak. Burada şöyle bir problem var; iktidar açısından söyleyeyim ABD’nin oynadığı oyunlara dikkat etmek gerekiyor. Türkiye, anayasa çalışmalarının içinde yer almalıdır. Barışa destek olmalıdır. Çözüme izin vermeyen hiçbir gruba müsaade etmemelidir. Ancak şöyle bir hata yapıyor, kendisine Milli Suriye Ordusu diye bir ordu yaratıyor. Bu orada bir barışa darbedir. Esad hepsine zaten terör örgütü diyor. Demokrasi isteyen güçlerin kim olursa olsun mutlaka Esad’la diyaloğa oturmaları gerekir.

Son olarak Ali Babacan’ın açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye siyasetini yakın vadede sizce neler bekliyor? 

Demokrasi ve özgürlükler içeren bir söylemi vardı. Bu bir ihtiyaç. Hakkında çok şaibeler yaşandığını da görmedim. En azından sağın içerisinden böyle makul ve mantıklı bir partinin çıkmasını çok önemli buluyorum. Ama en çok AKP’den oy alır. Önümüzdeki süreçte ne kadar demokrat olacağına bağlı olarak başka seçmenlerden de oy alabilir. Çünkü sürekli bunun mesajını verdi. Biraz daha ANAP vâri bir parti kurma çabası var anladığım kadarıyla. Her sese yer vereceğiz diyor. Eninde sonunda başka bir ittifak daha olmazsa iki ittifaktan birinde yer alacaktır.

[Kronos.News] 30.11.2019

Kapasite var, üretim yok! [Yusuf Dereli]

2017’de yüzde 85’lere dayanan otomotiv sanayisindeki kapasite kullanım oranı, bu yılın ilk 10 ayında yüzde 69’a kadar geriledi. Geçtiğimiz yıl aynı oran yüzde 78 olarak kayıtlara geçmişti. Kapasitenin yüzde 30’u atıl durumda… Traktör üretiminde kapasite kullanım oranı yüzde 30’lara kadar düştü.

TÜİK, 2019 yılı ağustos ayına ilişkin işsizlik verilerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. İşsizlik rakamı geçen yılın aynı dönemine göre 980 bin kişi artarak 4 milyon 650 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 2,9 puanlık artış ile yüzde 14 seviyelerinde gerçekleşti. TÜİK’in verilerine göre neredeyse 3 gençten biri işsiz…

İşsizliğin artmasının en önemli sebebi üretimin azalması. Paranın değeri (alım gücü) azaldı. Dolayısıyla ‘talep’ düştü. Talebin düşmesi üretimin de azalmasına neden oldu. Birçok fabrika kepenk kapattı, sanayisinde kapasite kullanım oranları düştü.

YÜZDE 85’DEN YÜZDE 69’A

Türkiye’de krizi en fazla hisseden sektörlerin başında otomotiv geliyor. Otomobil ve hafif ticari araç satışları, Ocak-Ekim 2019’da geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 31,88 azalarak 330 bin 384 olarak gerçekleşti. 2017’de yüzde 85’lere dayanan otomotiv sanayisinde kapasite kullanım oranı ise yüzde 69’lara kadar geriledi. Geçtiğimiz yıl oran yüzde 78’lerdeydi.

TRAKTÖR FABRİKALARINDA

Araç tiplerine göre kapasite kullanım oranları ise şöyle: Hafif araçlar %71.5. Kamyon %42.4. Otobüs %81.8. Midibüs %24.7. Traktör %30.6. Kapasite kullanım oranı en fazla düşen araç tipi traktörler oldu. Buna göre traktör fabrikalarının yüzde 70’i atıl durumda. Kamyon üreticileri ise kapasitelerinin sadece yüzde 42’si kadarını kullanıyor.

Cybertruck mı, Ford F150 mi?

Tesla CEO’su Elon Musk’ın, sosyal medya hesabından Cybertruck ve Ford F150’nin kapışmasına dair video kısa sürede 117 bin RT ve 664 bin beğeni aldı. Resmi tanıtım etkinliğinde gösterilen videoda Cybertruck, bir Ford F-150 ile çeki demirlerinden bağlanmış şekilde çekme yarışına giriyordu. Yarışı açık ara farkla Cybertruck kazandı. Ancak Elon Musk’a Ford’dan cevap gecikmedi.

Ford yöneticisi Sunny Madra, sosyal medya hesabından Elon Musk’a “Hey Elon!” diyerek, kendilerine bir Cybertruck göndermesini, gerçek bir test yapacaklarını söyledi. Önümüzdeki günlerde iki marka yeniden karşı karşıya gelebilir. Peki sizce hangisi kazanır?

ÜÇ SANİYEDE 0’DAN 100’E!

Ford F 150 Raptor’un 3,5 CC’lik 6 silindirli motoru 450 HP güç ve 691 NM tork üretiyor. Cybertruck motor gücü net olarak açıklanmadı. Ancak 800 HP olacağı söyleniyor. Araç üç saniyede 100 kilometre hıza ulaşabiliyor. Spor bir otomobilden daha hızlı! Menzili 800 km civarında. 1587 kilogram yük taşıyabiliyor.

Kış lastiği uygulaması başlıyor; ticari araçlarda zorunlu!

Türkiye genelinde şehirler arası yük ve yolcu taşıyan ticari araç için kış lastiği zorunluluğu 1 Aralık itibariyle başlıyor. Kış lastiği bulundurmayan ticari araç sürücülerine 625 lira para cezası uygulanacak. Hususi otomobiller için zorunluluk yok. Uygulama 1 Nisan 2020’ye kadar devam edecek. Kış lastikleri, 7 derecenin altındaki sıcaklıklarda, ıslak, karlı ve çamurlu zeminlerde yaz lastiklerine oranla daha iyi yol tutuş ve yüksek güvenlik sağlıyor.

Yılın otomobil adayları belli oldu; sizce hangisi?

Otomotiv dünyasının ‘Oscar’ı olarak kabul edilen Avrupa’da Yılın Otomobili’ (Car of the Year) finalistleri belli oldu. Toplam 30 model arasından finale kadar 7 finalist şöyle; “BMW 1 Serisi, Ford Puma, Peugeot 208, Porsche Taycan, Renault Clio, Tesla Model 3, Toyota Corolla.” Geçtiğimiz yıl 325 puan alan Volvo XC40 yılın otomobili seçilmişti.

Bu yıl ilk 7’ye kalanlar arasında Oyak Renault’nun Bursa tesisinde üretilen Clio ile 2 elektrikli modelin yer alması dikkati çekti. 2020 Avrupa’da Yılın Otomobili, 25 ülkeden 60 kişilik otomotiv gazetecisinin oylarıyla belirlenecek. Kazanan otomobil 2 Mart 2020 tarihinde Cenevre Otomobil Fuarı’nda açıklanacak.

[Yusuf Dereli] 30.11.2019 [TR724]

İbrahim Kalın ‘Cezaevlerini ve yargıyı işkenceden temizledik’ iddiasında bulundu: “İşte Türkiye gerçekleri”

AKP’li Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın DW’nin Conflict Zone programında Tim Sebastian’ın konuğu olduğu programda “Cezaevlerini ve yargıyı işkenceden temizledik” iddiasında bulundu.

Diğer yandan CHP Milletvekili Özgür Özel de Meclis’te görüştüğü KHK Platformu üyelerine “Cezaevindeki kadınlar, örgüt talimatıyla hamile kalıyorlar, insanlar işkence var diyorlar, ancak soruyoruz, kimse, bana işkence yapıldı demiyor” iddiasında bulunmuştu.

Fakat yaşananlar hem Kalın’ın hem de Özel söyledikleriyle yalanlıyor. TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan”ın 10 Şubat 2019 tarihinde Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen işkence ve kötü muamele haberlerinin bir kısmını twitter hesabından yayınlamıştı.

İşte o tespitler;

1- #15Temmuz ve Cemaat davalarının sanıklarına ağır işkenceler yapıldı.Türkiye’nin her yerinde sayısız örnek yaşandı. İşkence den bağırsakları patlamış kişiler oldu

2- Mersin'de görülen Cemaat davasında sanıklardan Başkomiser Süleyman Akçin'e yapılan işkenceler kan dondurucu. Copla tecavüz, filistin askısı, kaba dayak.. 'Cemaatçi askerler' listesini görmeden, işkence sonucu imzalayan sanıklar...

3- Türkiye’nin her yerinde benzer olaylar yaşandı. Mesela Genelkurmay Protokol’de ütgm.Kübra Yavuz. “Gen Kur içinde Zekai Aksakallı ve İrfan Özsert tarafından ölümle tehdit edildim. Poligonun içinde gözlerim bağlandı ve elektirik verildi, 2 gün aç bırakıldım +

4- “Ellerim, gözlerim bağlı.Tuvalete giderken erkek personel kapıyı açık tutup, nezaret ediyordu. 2 saatte bir alınıp, ‘Bu yetersiz biraz daha bir şeyler söyle’ dediler. Gidip gelirken, işkence görenleri görüyordum. İfademi alanların üstünde kan vardı. Bu şartlarda ifade verdim.”

5- Öğretmen E. B, Antalya polisince göz altına alındı. Ailesi günler boyu tüm emniyet birimlerinde aradıkları E. B.’nin izine hastane kayıtlarında rastladı. Öğretmen E.B., hastanede bağırsaklarından ameliyat edilmiş ve yoğun bakıma alınmıştı. +

6- E.B.’nin makatına sert bir cisim sokulmuş bu nedenle bağırsakları patlamıştı. E.B.’nin makatına şişe sokulduğu, bayılma ve durdurulamayan kanama sonrası hastaneye kaldırıldığı belirlendi. Adli Tıp doktoru ‘işkence yoktur’ raporu verdi. +

7-İzmir Seferihisar Payamlı Köyü’nde çiftçilik yapan ve daha önce geçirmiş olduğu felç sebebiyle yüzde 60 engelli raporu bulunan 60 yaşındaki H. Ç., köydeki bir komşusu tarafından ihbar edilmesi sonucu gözaltına alındı. +

8- Daha önce geçirdiği felç nedeniyle engelli olan H.Ç., Jandarma nezarethanesinde kaldığı 4 gün boyunca ihtiyaçlarını karşılayamadı ve yapılan insanlık dışı muameleler nedeniyle travmaya girdi. H.Ç., dört günün sonunda yaşadığı travmadan dolayı konuşma yetisini kaybetti. +

9-Şüpheli İ.B “Soyarak cinsel organlarımızı sıkma, darp etme, iğrenç yönelimlerde bulunarak, tehditler savurdular. Biri ‘Anneni buraya getirdim, konuşmazsan gözünün önünde tecavüz edeceğim’ dedi. +

10- “Kafama torba geçirip kafamı yere, duvara vura vura beni, alçakça gülerek, domalık dedikleri bir pozisyona getirerek ‘Yok mu buna tecavüz edecek babayiğit’ diye bağırıp gülüyorlardı. İşlemediğim bir suçu (kabul etmem için) hakaret ve tekmelerle üstüme geliyorlardı. +”

11- “Darp raporları aldığım her gün beni bir kez daha darp ediyorlardı. ‘İstediğin kadar al, bize sökmez, her şey elimizde’ dediler” diye yazdı. Diğer bir sanık; F.P. de polislerin ‘Haydar Dayı’ dedikleri copla tecavüzle tehdit edildiğini anlattı.

12-Antalya’da bir başka öğretmen; “Gözlerim bağlıydı. ‘Bildiklerini anlat, Antalya’da ne işin var’ diyerek çırılçıplak soydular. Yüzüme, gözüme, ayaklarımın altına, karnıma vurarak, hayalarımı sıkarak ‘Seni hadım ederim’ diyerek işkenceye devam ettiler.” +

13-” Ayaklarıma, kollarıma ve boynuma önce ıslatarak copla vurdular. Her vurduktan sonra dik dur diyerek karnıma dakikalarca vurdular.”

14- Astsubay Engin Sevinç, savcılıkta verdiği ifadesinde, ‘görev yaptığı yerlerde FETÖ üyelerinin kendisiyle irtibat kurduklarını 14 Temmuz’da Murat adlı FETÖ abisinin kendisini arayıp görüşmek istediği’ yönündeki ifadesini işkence altında verdiğini anlattı.+

15- Astsubay E.Sevinç: ” İfademi işkence altında verdim. İsim isim sordular. ‘Tanımıyorum’ deyince elektrik verdiler. Bu ifade tamamen işkence altında alınmıştır ve hayalidir. Ben daha önce bu yapıyla hiç ilişki içinde olmadım” dedi.+

16- Türkiye’nin muhtelif yerlerinde sayısız benzeri vakıa yaşandı.Ama birazdan özetleyeceğim olay sembol olacak nitelikte. Cemaat davalarından ‘mahkem abi’ olarak tutuklanan bir sanık mahkemede ifadelerini kabul etmedi. Hakim ‘daha önce askerlerin isimlerini vermiştin’ deyince +

17-Yoğun işkence gördüm “Karımı gözaltına alıp, yan odada bana gösterdiler.Çocuklarımı, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiler.Günlerce işkenceden sonra bana, “karınla oruç bozarız” dediler. Ne istiyorsunuz dedim. “Sana birkaç resim göstereceğiz, bunları da tanıdığını söyleyeceksin.”+

18- "Tutanağı imzalayacaksın. Önce karını, bu ifadeleri mahkeme huzurunda tekrar ettikten sonra da seni çıkaracağız” dediler. Ben de imzalamak zorunda kaldım" Mahrem abi denilerek tutuklanan kişi, 'abilik yaptığı' iddia edilen hiç kimseyi teşhis edemedi mahkemede.  +

19-https://odatv.com/yok-boyle-bir-taniklik-1401181200.html Odat Tv’den Müyesser Yıldız bu olayın çarpıcı detaylarını yazmıştı. Hulusi Akar’ın yaveri Levent Türkkan’ın ifadeleri mesela. Öldü diye işkecneye ara verilen bir sanık.

20+ Sanık Mehmet Ali Çelik; “Domuz bağı ile bağlanan, başına poşet geçirilenler vardı.Z.Aksakallı’nın Ümit Bak’a küfrettiğini duydum, ‘içeri girdiğinde karınızı birileri şaapacak’ diye. Zekai Paşa’nın diğer personeli tekmelediğini gördüm” +

21-Kamuoyuna ‘işte itiraflar’ diye sunulan ifadelerin nasıl alındığına dair bir örnek; Tuga. Hasan Kulaç; Elleri arkadan kelepçeli. Çırılçıplak soyuyorlar. Koridordan geçiriyorlar. Herkes tekme tokat vuruyor. Muğladan sizin için geldik diyor işkenceci polislerden biri. +

22-“Akın Öztürk geliyor akşam. Çırılçıplak. En çok onu dövüyorlar. Saatlerce dövüyorlar. Artık yanındaki diğer polislerin biri Elif diye bir kadın polis. Ellerimiz arkadan kelepçeli. Ifadeyi görmüyoruz bile. Ellerimiz arkada neyi imzaladığımızı bilmiyoruz”

23- Org. Akın Öztürk’ün işkenceli seansına katılan Komiser U.Ö., gözaltına alınan generallere şişe soktuğunu bizzat kendisi anlatıyor. New York merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) nün raporunda 13 ayrı örnek dosya var. Kan dondurucu ifadeler. +

24- Rapordan; ” suçlamaları reddettiklerinde polisin hakaret etmeye,vurmaya ve tekmelemeye başladığını, kendilerine ve eşlerine tecavüzle tehdit edildikleri, adam gelip teslim olsun diye polisin bir çocukla annesini rehin olarak tutuldukları ….”

25-Rapordan; “müvekkilini Ankara Emniyeti’nde vücudunda yara izleri ve bacağında kopmuş et gibi duran bir yarayla gördüğünü anlattı. Avukat, müvekkili hakim karşısına çıkarıldığında yanında oturan polisin silahını masanın üstüne koyduğunu.”

[TR724] 30.11.2019

Harbiyelilerin komutanı: “Asılsız gerekçeler değil, verecekseniz bundan dolayı bana ceza verin”

15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında Hava Harp Okulu’ndaki eylemlere ilişkin davada müebbet hapis cezasına çarptırılan eski Hava Harp Okulu Alay Komutanı Kurmay Albay Hüseyin Ergezen’in savunması yayınlandı.

15temmuz.info sitesinde yayınlanan savunmasında Ergezen mahkemede, “Davanın olacağı gibi, vereceğiniz karar da onur vesilem olacak, ama bir şartla; kalkıp da Harbiyelinin 4-5 ağırlaştırılmış aldığı yerde bana bir tane verirseniz başım öne eğilir. İçerde olan personelim ve Harbiyelimin sayısınca bana 300 ağırlaştırılmış vermeniz gerekir. Yalnız gerekçeye yazarken saçma sapan tepsiyi elinden aldı, darbe toplantısı yaptı gibi asılsız gerekçeler değil de Personelinin ve Harbiyelilerinin hapse girmesine mani olamadı diye verin. Ben o zaman verilecek cezaya itiraz da etmeyeceğim.” ifadelerini kullandı.

Abidin Ünal bizlere, “Tabii burada kalırsanız’’ demişti
2016 Nisan ya da Mayıs ayıydı, bir hafta sonu Hava Kuvvetleri Komutanı ve Hava Eğitim Komutanına, Hava Harp Okulu yeni bina projesi gibi birçok projeden bahsettiklerini anlatan Ergezen, “Korgeneral Hasan Küçükakyüz bizlere hitaben; ‘’Sizleri burada tutarlarsa yaparsınız’’ cümlesini alaycı ve istihzalı bir tavırla ifade etmişti. Bu yaşadığım şokun üzerinden bir gün geçmişti ki ‘’Tabii burada kalırsanız’’ şeklinde benzer ifade de dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’dan gelmişti.” diyor ve ekliyordu Ergezen Albay, “Aslında kurulacak kumpasın işaretleri varmış, ancak bizler anlayamamışız!” tespitinde bulunuyor.

Ergezen’in savunması şöyle;

“Sözlerime başlamadan önce başta Ragıp Enes KATRAN, Murat TEKİN, Emre ve Ferhat kardeşlerim olmak üzere tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum mekanları cennet olsun.

15 Temmuz’dan beri sergilediği aklı selim ve sağduyulu tavır ve davranışları nedeniyle Personelimin ve Harbiyelilerimin alnından öpüyorum.

Yargılamanın 15 Temmuz’dan önce bittiğinin farkındayım, amacım Hakikatin ortaya çıkması noktasında üzerime düşen vazifeyi yerine getirmek, harbiyelilerime, personelime ve benim üzerime yapıştırılmaya çalışılan ancak yeryüzünde hukuk var olduğu sürece asla yapışmayacak hain yaftasını tutan elleri ifşa etmektir. Yoksa mahkemenizden yahut adalet sisteminden hiçbir şey beklemiyorum.

İlk olarak bir yanlış anlamayı düzelterek başlamak istiyorum:

‘300 Harbiyelisi ve personeli içerdeyken tahliye istemek bir askere yakışmaz’
Benim duruşmalarda tahliyemi istememem suçluluğumu kabul ettiğimden değildir. Tam tersi askerlik onurunun bir gereğidir. 300’e yakın Personeli ve Harbiyelisi içerdeyken tahliyesini istemek bir askere yakışmayacağı için istemedim.

Benimkinden daha fazla personeli hapislerde ve bir dram yaşanıyor iken; binlerce kendi seçtiği, beraber savaştığı personeli, askeri hapislerde iken, askerleri don gömlek televizyonlarda teşhir edilip, linç edilirken, 3 günlük Asker, Harbiyeli, Subaya darbe suçlaması yönetilirken; kendisi kenara çekilerek “Ben yapmadım, onlar yaptı” diyen Orgenerallere gözünüz alıştı ise benim tavrıma bakarak beni suçlu gibi görmeniz normal. Ancak ben gerçek askerim.

İkinci olarak belirtmem gereken şu;

Ben ve Personelim, Harbiyelilerim darbeci değiliz, askerlik gerekleri, güvenlik tedbiri ve kaygısı dışında bir hareketimiz olmadı, bunu heyetiniz de çok iyi biliyor, sözde darbe planlama toplantılarına katılmadığımı, planlama aşamasında olmadığımı herkes biliyor. Ben daha kendimi savunamadan, çağırdığınız tanıkların çelişkili-çelişkisiz tüm ifadeleri söylendi.

Söyleyeceğim şu ki; eğer darbeci olsaydım, ilk utanacağım şey daha ilk baştan başarısızlık için tasarlanmış bu darbe planlaması olurdu. Açıkçası darbeci olsaydım her şeyden önce bir kurmay asker olarak bu planlama için yüzüm kızarırdı.

Askerlik mesleğini ve özellikle harp etmeyi, savaşmayı, milletimin verdiği imkanlarla en iyi şekilde uyguladım. Türkiye’nin en köklü eğitim kurumu olan Harp Akademilerinde 2,5 yıl kurmaylık eğitimi aldım. Planlama sanatının inceliklerini öğrendim. Hatta bu kurumda öğretmenlik yaptım, öğretim başkanlığı yaptım. Böyle bir darbe planlamasını görüp de gülüp geçmeyecek bir kurmay subay tanımıyorum. Bırakın bir kurmay subayı eğitimdeki bir akademi öğrencisine görev verseniz böyle bir plan yapmaz. Böyle bir plana ortak olmaz. Bu yapılanlar askere ait bir plan değildir, Sivil iktidar devirme darbe planı değildir.

Şunu net olarak ifade edeyim ki; o gün hukuka aykırı olmayan her emri, sorgusuz uygulayan kişilerin hiçbirisi darbeci olamaz. Benim mahkemenize sunduğum bir mesaj emri vardı, hatırlarsınız Genelkurmay’ın 21:30’da birliklere gönderdiği: hazırlık ve intikal konulu mesaj.

Eğer bu emri duyup da ya da görüp de işlem yapmayan, amirlere itaat etmeyen bir asker varsa, bu kişi ya bu kumpasın göbeğindedir, darbeye karşı uyarılmıştır ya da darbe planının ta kendisidir.

Televizyonlarda saat 23:00’a kadar İstanbul’da terör alarmı diye alt yazı geçerken, birileri darbeye karşı önlem alıyorsa, aldığını iddia ediyorsa, bu kişi plan üzerine hareket ediyordur.

Dalaman Savaş Harekât Merkezi, Korgeneral Yılmaz Özkaya tarafından saat 22:30’da aktive ediliyor. Bu kişiler hangi haberi, ne zaman, nasıl aldılar da Savaş Harekat Merkezini aktive etme ihtiyacı hissettiler?

Harp Akademileri Komutanı olan Korgeneral Tahir Bekiroğlu denilen şahıs, sözde Yurtta Sulh Konseyinin Sıkıyönetim Direktifini ilk uygulayan şahıstır. Kapısına kendisini güvenli bir yere götürmeye gelen kendi personeline nereye gideceklerini, ne için gittiklerini dahi sormamıştır. Çünkü 2 gün önce birileri ona ne için nereye gideceğini söylemiştir.

Ayrıca bunlar nasıl askerlerse nedense hiç direnmiyorlar da.

Yakın Türkiye tarihini incelediğimizde, başarıya ulaşmış darbeler, başarısızlıkla sonuçlanmış cunta girişimlerine baktığımızda ve askerlerin bu konuda bilgi ve tecrübeleri dikkate alındığında; bir hava üssünün, tüm VIP ekibinin, Abidin Ünal’ın her hafta gittiği üssün darbe merkezi olarak seçilmesi 15 Temmuz darbe teşebbüsünün gariplikleri arasında zikredilmeyi hak etmektedir. Bütün darbelerin merkezi aktörü olan Kara Kuvvetleri’nden kısıtlı sayıdaki katılım, bu darbe girişiminin ancak kasıtla açıklanabilecek nitelikte ve amatörce planlandığını göstermektedir.

40 yıl bir kurumun her kademesinde ve köşesinde çalışacaksınız, personel alıp eğiteceksiniz, siciller madalyalar takdirler verdikten sonra bir gecede birileri sizi sıkıştırınca “Bunların %70’i terörist” diyeceksiniz. Bunu Jandarma Genel Komutanı böyle söyledi. Malum gecede düğündeymiş. (Nedense o gece tüm komutanlar göbek atıyor. Düşünün Cuma günü olması da şüpheli) Genelkurmay’dan silah sesleri geldi haberi gelince evine üzerini değiştirmeye gitmiş ama evine giderken şu Genelkurmay’ın önünden geçeyim neler oluyor bakayım dememiş. Biz de inandık, millet nasılsa inanıyor. Ancak askerlik yapmış bir er dahil bilir ki, komutanların her yerde, evinde makamda arabasında resmi kıyafet olur.

Bir diğeri İstanbul’da o gece yollarda dolaşmış (Deniz Kuvvetleri Komutanı) kendi beyanında Yeşilköy’de sokak sokak gezdim otoparkta saklandım diyor.

Bir diğerini (Kara Kuvvetleri Komutanı) Genelkurmay Başkanı görevlendirir, “Git bak bakalım şu darbe yapacağı söylenen birliğe ve pilota” diyor. Kuvvet Komutanı gidip darbe yapacak denen pilottan yeni gelen helikopterin brifingini alıyor ancak o şahsa “sen O.K. diye bir şahsa böyle bir şey dedin mi?” demiyor.

En vahimi de maalesef bizimki. Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal, Saat 19:00’da uçuşlar kesiliyor. Kıbrıs barış harekâtından bu yana hiç yaşanmadığı ifade ediliyor. Verdiği ifadede saat 21:30’a kadar herşey normaldi diyor.

Havadaki uçaklar indiriliyor ancak Genelkurmay Başkanına ulaşılıp da neden kestiniz demiyor. Ben meslek hayatım boyunca tüm askeri uçuşların iptal edilip havadaki uçakların indirildiği bir zaman hatırlamıyorum. Aynı saat ve dakikalarda karargâhın başındaki, Şanver General, Ziya Kadıoğlu General hareketlenmelerden bahsediyor ancak birileri göbek atmaya devam ediyor.

Ayrıca böyle bir durumda ilk önce aranacak olan Genelkurmay Başkanı değildir. Önce 2.Başkan aranır. Ki arasaydı o saatlerde Yaşar Güler Paşa odasında evraklara baktığını ifade ediyor. Ulaşabilirdi. Diyelim ki ulaşamadı, karargâhın Harekât Başkanı aranır. Hatta bunlardan da önce diğer Kuvvet Komutanları aranır. Çünkü nerede ise Hava Kuvvetlerinden fazla hava aracı Kara Kuvvetlerinde vardır, Deniz Kuvvetlerinde bir sürü hava aracı vardır. Arayıp sorması gerekir, mutlaka aramıştır. “Paşam ne oldu, 40 yıldır yapılmayan bir şey yapıldı, uçaklar neden indirildi, sorun nedir, tekrar ne zaman açılacak, tüm Türkiye korunmasız durumda, terörle mücadele ne olacak, Suriye hava sahası ne olacak” diye birbirlerine sorması gerekir.

Abidin Ünal, darbe girişiminden 13 gün sonra ek bir ifade daha verdi. Bu ifadesinde, darbe girişiminden ilk ne zaman haberdar olduğu konusunda birincisinden tamamen farklı bir açıklama yaptı, şunları söyledi, “Düğünden önce bazı gelişmeler oldu. 15 Temmuz tarihinde saat 19:06’da Hava Kuvvetleri Hareket merkezi beni arayarak Genelkurmay Başkanlığınca hava sahasında bulunan tüm uçakların indirilmesi ve uçak kaldırılmaması direktifini verdi. Bende aynen Harekât Merkezine söz konusu bu direktifin derhal yerine getirilmesi talimatımı verdim. Ardından aynı direktifin yerine getirilmesi için Eskişehir’de bulunan Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezine talimatımı verdim. Saat 19:26’da talimatımın tüm birimlere ulaştırıldığını BHHM’den öğrendim.

Saat 19:17’de Hava Kuvvetleri Karargâhının başı olan Kurmay Başkanı Korgeneral Demirarslan ile görüşüyorlar. Ortalık karışık deniyor. Demirarslan General ben Çiğliye gideyim dediğinde, orasının da karışık olduğunu ifade ediyor, oraya göndermiyor. Eskişehir’e gönderiyor.

Bir diğer önemli konu herhangi birliğin 1 ve 2 numarası aynı anda birlikten ayrılmaz. Bu mümkün değildir. Bir filoda Filo Komutanı ile altında iki numarası olan harekât subayı aynı anda garnizon terk etmez. Bir Üs Komutanlığında Üs Komutanı ile Harekât komutanı aynı anda terk etmez.

Kuvvet Komutanlığında, Kuvvet komutanı ile Kurmay Başkanının aynı anda garnizon terk ettigini daha önce görüp ispatlayacak varsa ben tüm askerlik bilgilerimi reddedeceğim. Ve bu konu hayatın en güzel akışına uygun şekilde 15 Temmuz’da ve de iki kuvvette, Hava ve Deniz Kuvvetlerinde oluyor. Hayatın olağan akışından bahsedenlere güzel bir örnek.

Daha saat 19.30’da Eskişehir’den gelen karışıklık haberleri ile (Tuğgeneral Recep Ünal’ın gelişmelerden rahatsız olduğu) bazı sıkıntıların olduğunu öğrenen Korgeneral Mehmet Şanver’in Eskişehir’e uçak ayarlayarak Ziya Kadıoğlu Generali gönderme kararına müdahale ediyor, daha erken diyerek göndermiyor. Olaylar iyice kızıştıktan sonra, saat 23.00’den sonra uçak yerine araba ile yola çıkmalarına müsaade ediyor. O ekibin Eskişehir’de olması sabahın saat 05.51’de oluyor.

Bildiklerini Mehmet Şanver Generale veya diğerlerine aktarmıyor.

Şu anki Hava Kuvvetleri Komutanı olan, o zaman için benim 2.sicil amirim olan Korgeneral Hasan Küçükakyüz’ün “2 tane uçak ayarlayarak Üs Komutanlarını birliklerine bırakalım” teklifini yine Orgeneral Abidin Ünal reddediyor.

Darbe başlamadan alınabilecek önlemlerle çok rahat engellenebilecekken, ihmal veya kasıtla engellenmiyor. Yol veriliyor. Yoksa böyle bir ortamda, ekibin gönderilmesini erken diyerek engellemeyi neyle açıklarsınız. Orada bulunan personelden bilgi saklanmasını neyle açıklarsanız.

Hava kuvvetlerinin Generallerinin yarısı nasıl oldu da bir Cuma günü bir araya ve düğün için gelebildi? Bunlar Hava Kuvvetlerinin vurucu gücünün tamamı demektir. Yanlış anlaşılmasın, gelenlerin darbeden haberi var demiyorum. Ancak onları orada toplayan iradenin haberi vardı. Keşke çağırsaydınız da benim amirimi (Tümgeneral Fethi Alpay) saatlerce orada tutup neden görevinin başına göndermediğini sorsaydık.

15 Temmuz’dan bir ay önce (bu da kendisine darbe brifingi verilen tarihe denk geliyor) karargâhta generallerle yemek yerken onlara sorup tartıştırıyor. Bir üs emir komutaya riayet etmezse ne yaparsınız. Tartışmadan sonra da cevabı kendisi veriyor, pistleri bombalarsınız, tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi.

Ayrıca, Hava Harp Okulu Komutanı ve Hava Eğitim Komutanının itirazına rağmen, bir Hava Kuvvetleri Komutanının daha ilk günü kampı denetlemeye gelmesi sizce de garip değil mi? Hayatın her türlü olağan akışına aykırı şekilde, olmayacak zamanda, olmayacak şekilde Yalova’ya gelmek için İstanbul’a gelen ve kiminle görüştüğü dahi sorulmayan Orgeneral Abidin Ünal’a değil de her günkü normal toplantılarına giren personele neden toplantıya girdin deniliyor.

Başka bir konu da Abidin Ünal o gün nedense direk Yalova’ya inmiyor da önce İstanbul’a gidiyor, oradan bir sürü emekle tekrar uçağa binerek getiriliyor. Acaba o gün İstanbul’da Hava Harp Okulunda olduğu iddia edilen Muharebe Arama Kurtarma ekibi ile ilgili olabilir mi?

Neden Hava Harp Okulunda ayrılmış kral dairesi odası olduğu halde orada kalmıyor? (Ergezen Albay duruşma esnasında, Gökhan Şahin Sönmezateş Generale, “Abidin Ünal’ın o gece bu suit odayı size tahsis ettirdiğini ve kendisinin Fenerbahçe Orduevinde kaldığını duydum, doğru mu?”” sorusuna Sönmezateş General, “Evet, o gece o odada ben kaldım” diye yanıt veriyor.)

Eşi ile geldiği halde neden son anda eşi düğüne gelmekten vazgeçiyor?

Akıncıda Genelkurmay Başkanı Hulusi AKAR ile Filo Binası arkasında görüştükleri iddia edildi. Kamuoyunun, ne görüşüldüğünü bilme hakkı yok mu? Hapiste çile çeken Harbiyelilerimin ailelerinin bilme hakkı yok mu? Darbeyi bir tek yazılı emirle akamete uğratamazlar mıydı? Yoksa belli bir vakte kadar darbeyi engellemeyi mi istemediler? Yoksa planın içinde onlar da mı vardı?

Bunların hepsini tesadüf, hayatın normal akışı, insanlık hali diye yanıtlayanlara elbet söyleyecek bir şeylerimiz var.

Bu kadar insanlık hali fazla ama. Benim veya personelimin bir tane insanlık haline, askerlik haline, itaatine tahammül etmeyenler bu kadar insanlık halini neden sorgulamıyor?

Sabaha kadar darbenin merkezinde çerez yiyip, çay kahve içip ne yaptığını izah edemeyenden değil de, her gün ve her zaman yaptığı ve yapmak zorunda olduğu birliğine çağırılıp da geldiği için gelenden hesap soruluyor.

Yemek yememe özgürlüğü olmayan Harbiyeliden hesap soruluyor. Tuvalete gitme özgürlüğü olmayan Harbiyeliden hesap soruluyor.

Hayatın olağan dışı akışına bakmak isteyen gitsin bize gönderilen 2-3 gündeki 12 terör mesajına baksın, buna reaksiyon göstermeyenlere baksın,

Korgeneral Tahir Bekiroğlu-Orgeneral Ümit Dündar 13 Temmuz görüşmesine baksın, çok önemli, iptal edilen 15 Temmuz Genelkurmay randevusuna baksın,

14 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanlığında Genelkurmay Başkan-Mili İstihbarat Teşkilatı Başkanı görüşmesine baksın,

16.00’da darbeden haber alıp işlem yapmayan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarına baksın,

Darbe olurken, hava sahası kapatılırken göbek atmaya devam eden Hava Kuvvetleri Komutanına baksın,

Hava Kuvvetleri Komutanının kendisi tarafından yemekhanede yapılan “emre itaat” konuşmasına baksın,

2 kere 2 bazen 5 eder diyen “bir bildiğimiz var” diyenlere baksın.

“Böyle bir kaybı Silahlı Kuvvetler girme ihtimali olan hiçbir harpte hesaplamamıştır”
Böyle bir plan darbe planı değildir. Bu darbe planı denilen şey her ne ise ancak Türk Silahlı Kuvvetlerine tarihinin en büyük hasarını verdirir. Ve yine Silahlı Kuvvetlerini, Cumhuriyet tarihinin en büyük ve düşmanın kim olduğu belli olmayan harbine sokar, soktu. Böyle bir kaybı Silahlı Kuvvetler girme ihtimali olan hiçbir harpte hesaplamamıştır.

Her kimin Türk Silahlı Kuvvetleri ile ne hesabı varsa bizim üzerimizden hıncını almışlardır. Ancak bir gerçek var ki TSK demek millet demektir. Bunu şu arka sıralara bakarsanız görebilirsiniz. Ve kaybeden millet olmuştur.

Bir canlının türünü değiştirmek veya buna gayret etmek ölümle sonuçlanır. Bir milleti özünden uzaklaştıracak değişiklik milletin ölümü demektir. Aynı şekilde Silahlı Kuvvetlerimizi 2200 yıllık tarihi geleneğinden yani itaat, disiplin şuurundan kopartırsanız öldürürsünüz. Bizans’ın, İngiliz’in, Sasaninin yapamadığını kendi elinizle yaparsınız.

İşte bunu çok iyi bilen hainler, bir milletin 15-20 yılını, geleceğini biçtiler/biçtirdiler. En acı olanı da bunu kendi başındaki komutanlarının elleriyle yaptırdılar. Bir tane doğruya bin tane yalan eklenerek insanları ve devlet büyüklerini inandırdılar. Ve kendi öz evlatlarına terörist damgası vurdular. Kapının önüne koydular. Hadi buna devlet büyüklerini inandırdılar diyelim, benim başımdaki komutanlar böyle bir kıyıma nasıl ortak oldu? Bizleri, bu karşınızdaki insanları terörist diye suçlarken milletin kendisinin suçlandığının farkında mısınız?

Bir hırsız, bir caniyi yakalayıp mahkûm etmek kolaydır, fakat göğsünü gere gere gezen bir kahramanı, vatan aşığını zincire vurabilmek için, onu gururundan haysiyetinden yaralamak, yalanlar ve iftiralarla gözden düşürmek, bilhassa kendine olan güvenini elinden almak gerekmektedir. Çok şükür gururum da yerinde, haysiyetimiz dimdik ayaktayız. Bunu gören esas millet düşmanları da çıldırıyor; suç uydurup her gün yeni bir iftira atıyorlar. İftirayı da benden önce basına sızdırıyorlar, siz de şahit oldunuz.

Tanrıya şükür ki o gece personelimin yanında, onların başındaydım. Deniz Kuvvetleri Komutanı gibi otoparkta saklanmadım.

Hem o gece hem de ondan sonrası için personelimin kaderine elimden geldiği kadar ortak oldum. Kaçmadım.

Çok şükür, göreve devam ederek Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Hava Kuvvetlerinin geldiği duruma ortak olmadım.

Ya görevimin başında kalsaydım da yapılan bunca zulme ortak olsaydım.

Ya görevime devam ediyor olup da; toplumun ve bizim kan ağlayarak izlediğimiz burada bahsetmeyeceğim kararlara imza atıyor olsaydım.

Tanrının sevgili kuluymuşum ki bugün Silivri’de ve Mahkeme’de başı dik olarak haykırabiliyorum.

Ah şanlı-muhteşem ama talihsiz-bahtsız ülkem! Bir gün gelecek “keşke bu milletin en değerlilerini küstürmeseydik” diyecekler. Bu süreçte rolü olan herkes söyleyecek. En başta da mahkeme sakinleri diyecek. Umarım iş işten geçmez.

İfadelerimi bugünün düzmece-tiyatro mahkemelerine söylemiyorum, bu kumpası kuranların ve Harbiyelimi personelimi linç edenlerin yargılandığı yarının mahkemesi için kullanıyorum.

Söylediklerimi “Adalet mülkün temelidir” yazısının hâkimin başının arkasında değil de gözünün önünde asıldığı mahkemeler için söylüyorum.”

“ADALET ER YA DA GEÇ TECELLİ EDECEK VE HERKES LAYIĞINI BULACAKTIR!”

[TR724] 30.11.2019