Dünyaya Bir Daha Gelmeyeceğiz [Mehmet Ali Şengül]

Zaman çarkı durmuyor dönüyor. Allah’ın bize lütfettiği bu zaman dilimini âhiret hayatımız adına kazançlı hale getirmek, akıl ve irâdemizi bu istikâmette kullanmaya bırakılmıştır.
   
Ağaç, iyi budanırsa daha güzel meyve verir. İnsan; nefis ve şeytanın esâretinden kurtulur; îman, ahlâk ve faziletle kabiliyetlerini iyi donatır ve terbiye ederse, dünya ve âhiret hayatı adına daha verimli hâle gelir.
   
İnsanın en hayırlı anları, kendisini varlık âleminin en şereflisi olarak yaratan Rabbisiyle beraber olduğu anlardır. Böyle olunca zahmetler ibâdete, maddî zâyiatlar sadaka hükmüne geçmiş olur. Bu yolda ölümler, insanı şehâdetle kanatlandırır.
   
Allah (cc), her devirde Dar-ün Nedve’lere mukâbil Dar-ül Erkam’lar lutfetmiştir. Kâfir, münâfık, fâsık ve fâcirler; ölümle sona erecek dünya hayatları adına ölesiye vazifelerini yerine getirmektedirler.
   
Âhirete, ölümsüz ebedî bir hayata inanan mü’minler de, atâlet ve meskeneti terkedip hak bildikleri yüce bir mefkûre yolunda ölüm pahasına dimdik durmalı, dünya barışına katkıda bulunmanın yanında, hem nefsi hem nesli adına ebedî saâdeti kazandırabilmek için, aslâ zaafa düşmeden Dar-ül Erkam ruhunu temsil etmelidirler.
   
Îman ve Kur’ân hizmeti, bugün her devir ve dönemden daha çok sağlam omuzlar beklemektedir. Mü’minler, herşeyin hikmetle cereyan ettiği bu dünyada, Allah’ın rızâsına kalbini kilitleyerek vazifelerini hakkıyla îfâ ederlerse; -İnşâallah- inâyet-i İlâhî onların imdâdına yetişir, başarı ve muvaffâkiyeti elde ederler.
     
Tarihte olduğu gibi günümüzde de nice insanlar vardır ki; mü’min kimliğini taşıdıkları halde, menfaat ve çıkarları, makam ve mansıbları, şan ve şöhretleri adına, hiçbir cürmü hatası olmadığı halde mü’min kardeşlerine, tarihte eşi az görülen büyük zarar vermekte, kendi irâdeleriyle âhiret hayatlarına da en büyük darbeyi vurmakta ve ebedî hayatlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmektedirler.
   
Allah ve Resûlullah’a (as) gönül vermiş, Kitap ve Sünnet çizgisinde yerini almış ama; yurdundan yuvasından, işinden edilmiş, mazlum, mahkum, mağdur nice insanlar; hayatın en zor, tahammül fersa zamanlarını yaşamaktadırlar.
   
Böylesine ağır şartlar altında birbirine destek olup omuz omuza dâvâlarına sahip çıkan bu hak erlerinin, hak bildikleri yüce ve kutsî hizmetlerine hayatlarını adamaları, şartlar ne kadar ağır olursa olsun sabretmeleri ve bu asil duruşlarıyla model ve örnek olmalarını; gelecek hayr-ul halef nesiller hayran kalacak ve onları hayırla yâd edeceklerdir.
 
Gerçek dost, insanın en zor ve en muhtaç olduğu zamanlarda yanında olanlardır. Kafa ve kalplerin yaralandığı, musibetlerin insanları şiddetle sarstığı böyle bir dönemde inananlar; vücuttaki uzuvlar gibi kardeş olup birbirine sahip çıkmalı, basit şeylere takılmamalı, kusur aramayı, tenkit etmeyi bırakıp gıybet etmeyi terk etmelidirler.
   
Aynı zamanda, vahdet-i rûhiye ile kardeşlik şuûru içinde oturup konuşarak, istişâre ederek, yarın ölecekmiş gibi dâvâsına sahip çıkmalı ve cihan sulhüne katkıda bulunmaya gayret etmelidirler.
   
Unutulmaması gereken en önemli hususlardan birisi de, dünyâya bir daha gelinmeyecektir. Cenâb-ı Hakk’ın bugün lutfettiği iman, gençlik, sağlık gibi fırsatları kaçırdığı takdirde; tekrar bunları geriye getirme imkânı olmadığı için, ömrün her gününü hayatın son günü gibi değerlendirmek lazımdır ki; pişmanlık olmasın, eyvah denmesin.
   
İnsan; esbaba tesir-i hakîki vermeden, Müsebbib-ül Esbab olan Allah’a (cc) dayanıp güvenerek, akıl, irâde ve şuuruyla âhireti dünya hayatına tercih edip, iman ve amel-i sâlihle Allah’ın rızâsına kilitlenmelidirler.  Dünya ve mâfiayı kalben terk edip ebedî hayata kanat açabilirse, o zaman dünyanın sıkıcı atmosferinden kurtulur ve sâhil-i selâmete ulaşma imkânını elde etmiş olurlar.
Allah (cc) İbrahim sûresi 12, 13 ve 14.âyetlerde;
“Biz neden Allah’a tevekkül etmeyelim ki, gireceğimiz yolları bize O gösterdi. Bize verdiğiniz her türlü eza ve sıkıntıya sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a dayanıp güvenmelidirler.”
“Kâfirler Resullerine dediler ki: ‘Ya sizi yurdumuzdan kovarız, yahut bizim dinimize dönersiniz.’ Rab’leri de onlara şöyle vahyetti: ‘Elbette Biz o zalimleri imha edeceğiz ve onlardan sonra o ülkeye sizi yerleştireceğiz. İşte bu, huzuruma çıkmaktan ve uyardığım azaptan çekinenler içindir” buyurmaktadır.
     
İnsanlar, maddî uzuvları hastalandığı zaman tedâviye ihtiyaç duydukları kadar; ruhun, kalbin ve aklın da bakıma ve tedaviye ihtiyacı olduğuna inanmalıdırlar. Bu inançla, şeytanın, nefsin esâretinden kurtulup kalb ve ruhun derece-i hayâtına yükselme gayreti içinde bulunmalıdırlar.
     
Enbiya sûresi 83 ve 84.âyetlerde;  “Eyyûbu da an! Hani O: ‘Ya Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın!’ diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibâdet edenlere bir ders olmak üzere hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik’ misâli verilmektedir.

Enbiya sûresi 87.âyette de Hz.Yunus (as) misal verilerek; “Zünnûn’u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: ‘Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” dediği ifâde edilmektedir.
       
Batıp yok olup gidenlere takılıp kalmadan Sâhib-i kâinâta (cc) yönelmeli, günah seylapları içinde cehenneme namzet nesillerin kurtarılması yolunda yapılması gereken bütün fedâkarlıklar ihmal edilmemelidir.
       
Cenab-ı Hak, Ra’d sûresinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar Rabbin tarafından sana gönderilenin hak ve gerçek olduğunu bilip, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözetirler. Rableri olan Allah’tan çekinirler ve pek çetin bir hesaptan endişe ederler.” (13/21)
“Onlar, sırf Rab’lerinin rızasını kazanmak için sabreder, namazı tam gerektiği şekilde kılarlar. Kendilerine ihsan ettiğimiz rızıklardan gerek gizli, gerek açık bir tarzda bağışta bulunur ve kötülüğe iyilikle mukabele ederler. İşte onlardır dünya diyarının güzel âkıbetini kazananlar!” (13/22)
“O güzel âkıbet Adn cennetleri olup, onlar babalarından, eşlerinden ve nesillerinden iyi olanlarla birlikte o cennetlere girerler. Öyle ki melekler de her kapıdan yanlarına varıp: “Sabretmenize karşılık size selamlar, selametler! Dünya diyarının ne güzel âkıbetidir bu!” diyecekler.” (13/23)
“Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri terkedenler ve yeryüzünde fesat çıkarıp nizamı bozanlar yok mu, işte onlara sadece lânet vardır. En kötü yurt olan cehennem vardır.” (13/24)
“Allah dilediği kimsenin rızkını bollaştırır, dilediği kimsenin rızkını ise daraltır. O inkârcılar, sadece dünya hayatıyla sevinirler. Halbuki dünya hayatı, âhiretin yanında geçici, değersiz bir metadan başka bir şey değildir.” (13/25)

Süfyan bin Abdullah Sakafî (ra); ‘Yâ Resûlallah bana öyle bir nasihat et ki, ona sarılıp kurtulayım’ dediğinde;
Efendimiz (sav); “Rabbim Allah de! Sonra müstakim ol, istikâmetten ayrılma, bu sana yeter” buyurdular.
Yâ Resûlallah beni en çok tehlikeye atan nedir?’ diye sordu.
Efendimiz (sav); “(Mübârek eliyle dilini tutarak) Senin ve ümmetim hakkında en çok korktuğum işte budur” buyurdular. (Tirmizi)
   
Dil kendisi küçük ama, (hayır ve şerde) sebep olacağı sonuç büyüktür.  Ağızdan çıkan söz, yaydan çıkan ok gibidir. İnsan dünyada dilini nasıl kullanırsa, âhirette ona göre muâmele görecektir.
   
Efendimiz (sav); “Allah’a ve âhirete inanan ya hayır konuşsun veya sükût etsin” buyurmuşlardır. (Tirmizi)
   
Hz.Ömer de (ra); ‘Ey Kâbe! Seni bin defa yıkayım ama insan kalbini bir defa kırmayayım. Zirâ, senin yapın taş ve topraktan ibarettir. Yıkıldığın zaman tekrar yapma imkanı vardır.’    (Nitekim tarih boyunca çok yıkılmış ve tekrar yapılmıştır. Ama insan kalbinin malzemeleri Allah’a aittir. Yeryüzünde alınıp satılmamaktadır.)
     
Adâletin tahakkukunda, İslam ferdi esas almış, emir ve yasaklarında onu muhatap kabul etmiştir. Tarih boyu adâlet, dinden beslenmiştir.
       
Allah (cc) Mâide sûresi 42.âyette; “Şüphesiz Allah âdilleri sever” buyurmaktadır.
     
Adalet, ifrat ve tefrite girmeden emr-i İlâhiyi yerine getirmeye, insan ve toplumun ahenk ve dengesini sağlamaya denir. Ebedî hayatımız için Allah’ın lütfettiği fırsatları kazançlı hâle getirmek de, akıl ve irâdemizi adâletle kullamaya bağlıdır. 
   
Zulüm ise, adâletin zıttıdır. Ve aynı zamanda adâletin temeline konan bir dinamittir.
     
İslâm’ın özü, ruhu, kavl-i leyyin (tatlı dil güler yüz) ile insanlara  muâmeledir.
   
Şerre alet ve tâbi olmak ihlâsla yapılacak işleri, semereleri iptal ediyor. İman; zalimlerin, makam, imkan ve gücün karşısında bükülmeden, dik durmayı müstağni ve izzetle yaşamayı gerektiriyor.
   
Derdimiz ve vazifemiz; küfür ve dalâlet yangınından insan kurtarmaktır. İnsanlar; kısa vâdeli şu dünya zevkleri içinde âhiretlerini mahvetmesinler, Rab-ül âlemin olan Allah’ı tanısınlar, birbirlerini sevsinler, kardeşçe yaşasınlar. Yaratılış gâyesinin idrak ve şuuruna ersinler, îsar ruhuyla, kardeşini nefsine tercih etsinler.

[Mehmet Ali Şengül] 27.9.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Elhamdülillah [Safvet Senih]

Bir lisede öğretmendim. Hemen yüz metre yakınında yepyeni güzel cami vardı. Sabahçıların son teneffüsünde nöbetçi öğretmen olduğum için okulun avlusunda dolaşıyordum. Cami girişinde caminin esas imamından başka birisini gördüm…

Dikkatlice etrafa bakıyordu. Sanki yeni bir imam gelmiş gibiydi. Cuma ezanı okununca camiye gittim… Tanıdıklardan bazı Konyalı arkadaşlarımız da cumaya gelmişlerdi. Yan yana sünnetleri kıldık. İç ezanı okunurken birisi hutbeye çıktı. Dikkat ettim, son teneffüste gördüğüm kişiydi. Hutbenin giriş dualarını okuduktan sonra Türkçe kısmına gelince, hemen girişte sözlerini tam ayarlayamadığı için “Elhamdülillah Konyalıyım!..” diye başladı. Sonradan toparladı ama bir kere söylemiş oldu… Asıl maksadı şöyleymiş: “Şu Allah’ın işine bakın… Dün ben Konya’da idim. Bugün Müftü hemşehrimiz Mustafa Ateş Hocamızın ziyaretine gitmiştim. Caminizin imamının bir işi çıkmış, onun için Cuma namazını benim kıldırmamı rica etti. Bu emir üzere geldim. Bakın Elhamdülillah bugün sizinle beraber Cuma eda ediyoruz.”  diyecekmiş… Öyle bir izahta bulundu ama Konyalı arkadaşlara karşı lâtife yapacak bir malzemeyi bana vermiş oldu. Ben de onlara “Elhamdülillah Konyalıyım!..” diyerek şakalaşmaya başladım. Tabii o zaman bekardım. Daha sonra da evlenince kaderin takdirine bakın ki, Konyalı olduk. Hatta dört sene Konya’da kaldık…

Merhum Hayati Beyle İstanbul’a seyahat ediyorduk. Bir yerde mola verdik. “Bir tane Konyalı ben varım” dedi. Ben de “Damadım. Konyalı sayılırım” dedim. “Yok yarım Konyalısın” dedi. Bekir Bey “Beni bilmiyorsun, ben de Konyalıyım” dedi. Muharrem Bey “Ben de yarı Konyalılardanım” dedi.  Ben de “Yarım yarım bir eder, iki Konyalı da sizsiniz… Elhamdülillah üç Konyalıyız!” deyiverdim…

* *

“Allah Dostları” isimli kitaplardan birisini mütalaa ediyordum, karşıma şu hadis-i şerif çıktı: İbn-i Mesud diyor ki, “Ruhî hastalığa yakalanan birisinin kulağına, Müminûn Suresinin ‘E fe hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen…’ diye başlayan son âyetlerini okudum, hasta hemen kendisine geldi. Efendimiz (S.A.S.) bana, ‘Sen ona ne okudun?’ buyurdu. Ben de söyleyince, şöyle buyurdular: ‘Bir kişi, hakkıyla inanarak bu âyetleri bir dağa okusa, dağ paramparça olur!..”

Müminûn Suresinin bu âyetlerinin mealleri şöyle: “Sizi, ancak boş yere yarattığımızı ve gerçekten Bize döndüremeyeceğimizi mi zannettiniz? Mutlak olarak mülk Sahibi olan Allah, çok yücedir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur, O, kerim olan Arşın Sahibidir. Kim Allah ile beraber, diğer bir ilâha –bunu ispatlayacak hiçbir delil olmamasına rağmen- dua eder, taparsa, onun hesabı (cezası) ancak Rabbin katındadır. Gerçek şudur ki, kâfirler kurtuluşa ermezler. De ki, ‘Rabbim! Müminlere mağfiret edip onları bağışla, onlara merhamet et. Sen, merhametlilerin en hayırlısısın.” (24/115-118)

* * *

İbn-i Sîrin Hazretleri diyor ki: “Müslüman, paranın yanında da Müslüman kalabilendir.” Yani para onu değiştirmemesi lâzım; değiştiriyorsa, onda problem var demektir.

* * *

KIPP  (Bilgi, güç programı) okullar grubunun çok iyi incelenmesi lâzım… Eğitimde çok başarılı bu grubun Amerika’da 200’den fazla okulları var. Onlarda çalışmış, emekli bir müdür diyor ki: “Okul ilk açıldı, 80 veliyi ziyaret ettim. Veli ziyaretine giderken yanıma bir öğretmen de alıp öyle gidiyordum. Öğretmen nasıl öğrencilerinin rehberi ise, müdür de öğretmenlerin rehberidir. O öğretmenlerden sorumludur. Onları işe yaramıyorlar diye atmayı değil, işe yarayacak hâle gelinceye kadar yetiştirmeye mecburdur. Usta-çırak ilişkisi sonuna kadar geçerlidir. Ne müdür ne de öğretmenler lider (patron) değil, rehberdir. Gönüllü veliler bulacaksınız. Bunları çocuklar mezun olup gitseler, hatta okulda hiç çocukları olmasa bile gönüllü olarak hizmet ederler. Gelir mutfakta çalışır. Okulda kalmış çocukları evlerine götürürler… Öğretmenlere yukarıdan emirleri tebliğ eden biri görünümünde olmak değil, yapılacakları ortaya koyarak, istişare ile bütün öğretmenlerin katılımını sağlamak mühimdir.”

Bu sistem, ayrıca öğretmen ve idareci yetiştirmek için imkân ayırıp, harcama yapıyor. Öğrenciler mezun olunca, üniversitede de notlarını takip ediyor. Bunun için mezuniyet sırasında bu hususta veliden imza alıyorlar… Öğretmenler telefonlarını öğrenciye ve veliye vermek zorundalar, saat 20:00’ye kadar, telefonla sorulacak suallere cevap vermek zorundalar… Veli ziyaretlerini asla ihmal etmiyorlar… Bu sistemden eğitimcilerimizin öğrenecekleri çok güzellikler olabilir. Bunların öğrencilerinin ekseriyeti de Afrika kökenliler… Hiç olmazsa şu anda biz neredeyiz, onlar nerede, kendimizi onlarla bir mukayese edelim… Eksiğimiz varsa tamamlamaya çalışalım.

[Safvet Senih] 27.9.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Muhaceret albümünden portreler (2) [Veysel Ayhan]

-Sıraladığım prototipler bütünü ifade etmiyor. Çoğunluğu kapsamıyor. Artı veya eksi “göze çarpan” ve “göze batan” örnekler.-

KENDİNDEN EMİN YÖNETİCİ PROTOTİPİ

Büyük başarılara imza attım. Üst düzey başarılarımın listesini çıkarsam gözleriniz kamaşır. Birçok açılımın altında benim imzam var. Bulunduğum kurumlara çağ atlattım. Onlarca müesseseyi aynı anda idare ettim.

Hataları başkaları yaptı. Beni niye suçluyorlar anlamıyorum. Yanlış yapmadım. Ne dendiyse onu yaptım. Bu antipatinin sebebini anlayamıyorum. Çekemezlik olabilir.

Böyle düşünüyorsam, üst perdeden konuşuyorsam benim için kurtuluş yolu gözükmüyor. Vazife başındayken de böyle düşünüyordum demek ki… Şimdi onun faturası olarak aynı düşüncedeyim.

Demek ki Allah’ı unutmuşum O da bana nefsimi unutturmuş. Kendimin farkında değilim. (Bknz: Haşir 19)

Kötü olan şu ki kendimi hala göz alıcı endamıyla salınan Süreyya yıldızı sanıyorum.

Allah, beni seviyorsa ya yakında başıma büyük imtihanlar gelebilir. Veya maazAllah kovulmuşlar zümresinde kalmaya devam ederim.

Lütfen bana rağmen benim elimden tutun!

Eğer hasbe’l kader hala bir direksiyonun başındaysam ve insanlar nazarında “persona non grata” haline gelmişsem Kader beni karga tulumba sahnedeki veya sahadaki rolüöden tribüne atmadan onurumla kenara çekilmeyi bilmeliyim.

Kader, ihmal etmez, ağırlaştırarak imhal eder.

ELEŞTİRMEN PROTOTİPİ

Moralim çok bozuk. Olanlardan dolayı çok acı çekiyorum. “Dertli sölegen, âşık yırılgan olur.” Çok yıkımlara şahit oldum. Söylüyorum söylüyorum olmuyor. Dinleyen yok.

Artık “güzel görüp güzel düşünemiyorum.” İtikadımı dayadığım sütunlar çatırdıyor.

Şiirler mırıldanıp duruyorum. “Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir/ Her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü/ Bir gök gürlese bari diyorum, bir sağnak patlasa/Bitse bu sessizlik, bu kirli yapışkanlık bitse/Ama bir tufan az mı gelir yoksa yine de…/ Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz/ Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…”

Peki ben ne yapayım?

Gördüğüm yanlışları, eğrileri, yamukları ulaşabildiğim en üst yerlere kendimi/onurumu/makamımı riske atarak ulaştırdıysam vazifemi yapmışım demektir. Onun ötesindeki tehalüküm nefsî olur ve bana zarar verir. Ufkumu karartır, ümidimi yok eder.

Nübüvvete verasetle muvazzaf olanların meslekleri gereği insanları kovması, tedibi zordur. Gönülleri atmayı, kesmeyi kaldırmaz.

Hizmet bir gönüllüler hareketidir. “Müspet hareket” dışında bir seçeneğimiz yok.

Ama merak etmeme gerek yok. Kader kimsenin yanlışını yanına bırakmıyor.

Yapacağım iş, her şey kabzayı kudretinde tutan Rabbime dönmektir.

“Ev/mülk sahibinden” fazla gayret “başımı örse vurup kırmaya” sebep olur.

“Güzel görebilmek” için gözlük camlarımın isini pasını göz yaşıyla silmeliyim.

Evleviyetle namazlarımı, gecemi ve duamı restore etmeliyim.

Yani Hizmeti kurtarmadan önce kendimi kurtarmalıyım.

Ebeveyn, çocuğu için canını verir ama uçakta “oksijen maskesini” evladından önce takmak zorundadır.

Oksijen yetmezliği ile kıvrananlar başkasına nasıl oksijen transfer etsin?

MUHACİR, ESNAF, ÖĞRETMEN… PROTOTİPİ

Bir şekilde Allah nasip etti hicret ettim. Hicret’le ümit ederim ki seyyiat defterlerim silindi, günah sicilim temizledi.

Evet çok malım mülküm vardı. Kariyerim, şöhretim, ünvanım, itibarım … vardı. Hepsi geride kaldı. Eşkıyalar gasp etti.

Varlığımın, mal ve mülkümün içine bilmiyorum haram karışmış mıydı? Kul hakkı bulaşmış mıydı?

Münazaalı, faizli bir şeyler var mıydı?

Öyle bile olsa zulmen alındığı için “temizlendi” benim sadakam olarak Ahiret dağarcığıma yerleşti.

O zaman “veren” Allah’tı. Dolayısıyla dilerse şimdi de verir. İçine atıldığım toprakla bütünleştiğimde Allah’ın öncekilerden daha büyük semereler vereceğine ümidim kavi.

Şu iki ayet benim garanti sertifikam:

“(Bulundukları yerde inançlarından dolayı) zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri elbette dünyada (Yeminle ifade ediliyor) güzel bir şekilde yerleştiririz. Âhiret’te verilecek mükâfat ise şüphesiz daha büyüktür. (İnsanlar) bunu bir bilselerdi!” (Nahl/ 41)

“Bundan sonra şunu bil ki: Şüphesiz ki senin Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıktan sonra mücahede edip sabreden, ardından da hicret edenlerle beraberdir. Evet Rabbin, onların bütün bu güzel hareketlerine karşılık elbette onları bağışlayıp ihsanda bulunacaktır. Çünkü O gafurdur, rahîmdir.” (Nahl/110)

Hocaefendi yıllardır “kendinizi sıfırlayın” diyordu. Bu, irademizle mümkün olmadı. Ama duası kabul olmuş olmalı ki hem mal-mülküm hem de kibir-gurur ve enaniyetim sıfırlandı.

Hayatım şimdi yepyeni, bembeyaz bir sayfa ile devam ediyor.

Eski alışkanlıklarımı terk ettim. Az da olsa işlerime karışan “yalan”, “tevil”, “ticari manevra”, “iltimas” gibi kirli şeyleri terk ettim. Sözüm artık senet.

Bu sıkıntılı vasıflar zaten baştan da bende yok idiyse bayağı bir “mukarrebin”denmişim demek ki!

Doğru söyleyerek batmayı, yalan söyleyerek milyonlar kazanmaya tercih ediyorum. Yalanın ne beyazı ne de siyahı artık yeni defterimde yer almayacak.

NECAŞİ’NİN SARAYI’NDA

Bir bakıma “Necaşi’nin Sarayı”ndayım artık. Kibar, nazik, hassas, kılı kırk yaran bir mümin “temsil”i sunmalı, Saray’ın kaidelerini ihlal etmemeliyim.

Bu “Saray”da; falanın yerine filanı gösterme, otobüse bilet atmama, çalışmadan devletten geçinme, çalışmayıp işsizlik maaşı alma ve benzeri Ortadoğu’dan taşınmış virüsleri ve hastalıkları bünyeme bulaştırmamak gerek.

Ayrıca psikolojimi ve moralimi korumak için “kendinden emin”, “mağrur ve kibirli”, “sürekli öfke ve nefret üreten” insanlardan -velev ki Hizmet için söylüyor olsun- uzak durmalıyım.

Onun dışında yaşıma bakmayıp dil öğrenmeye başlayabilirim. Bu yaşımda 5 yılımı harcasam yeni bir dil öğrensem sonra da komşum olan tek bir insanın hidayetine vesile olsam yetmez mi?

Ki niyetim bu olunca dil öğrenmek için harcadığım bütün dakikalar, saatler, günler ve yıllar nafile ibadete dönüşür.

TRİBÜN PROTOTİPİ

Orta ölçekte bir vazifem vardı. Kendimce dikkatli bir şekilde hizmet ediyordum. Gecemi gündüze katıp koşturdum. Şimdi kendimi bir tribünde buldum.

Tribünde veya yedek kulübesinde olmak bir “ceza” mıdır?

Şöyle örnekleyeyim.

Çok güzel futbol oynuyorum. Art arda goller atmışım. Maçın bitmesine yarım saat var. Teknik direktör beklemediğim anda beni kenara alıyor. Canım sıkılır. Çünkü maça daha yeni ısınmışımdır. Atacağım goller vardır.

Bu, zor bir sınavdır. Hırçınlık yaparsam, kaybederim. Öfkelenirsem, takım disiplinini bozarım. Hem teknik direktöre hem takım arkadaşlarıma hem de taraftarıma saygısızlık yapmış olurum.

Konuyu futboldan ‘hizmet’e getirip teşbihe devam edeyim.

Sahada gol atarken mi, yedek kulübesinde otururken mi, maçta haksızca kırmızı kart görüp atılınca mı, yoksa daha ötesi ihraç edilmiş seyircilerin arasında otururken mi ‘Allah nazarında daha değerliyim’ bilemem.

Yapılan amellere değer takdir edecek olan Allah’tır. Benim beğenmem ve takdir etmemin önemi yok. Belki de büyük bir tevazu ile başım önümde yedek kulübesine doğru gidişim ‘attığım goller’den daha fazla kabule karin olur.

Fevkalade büyük bir doktorum, Lokman Hekim’i aratmıyorum. İyi bir akademisyenim, orijinal te’liflerim mebzul ve emsalsiz. Efsanevî bir polisim, en zor vak’aları ben çözüyorum. Müdakkik bir savcı, hassas bir hâkimim, adalet dağıtıyorum. Veya alabildiğine zenginim, himmet üstüne himmet veriyorum.

Bilmiyorum bu haldeyken mi; yoksa cerrahken neşterim elimden alındığında, akademisyenken kürsüm gittiğinde, polisken yaldızım söküldüğünde, savcıyken dosyam alındığında, hâkimken tokmağım kırıldığında, zenginliğimi kaybedip ‘olmayanı vermeye’ çalışırken mi daha fazla ‘Hak yörüngeli’ ve ‘Rıza eksenliyim?’ bilmiyorum.

Hizmetim elimden alınmış -ki elimden alanın gerçekte Allah olduğunu bilecek kadar muvahhidim- bir kenarda Allah’ın takdirine eşsiz bir saygıyla iki büklüm beklerken gök kapıları ihtizaza gelip de daha kolay açılıyor olmasın?

Kader hakkımda “itikaf” kararı vermişse bana düşen sorgulama değil, hikmetine teslim olmaktır.

En verimli “toprağın” bile nadasa ihtiyacı vardır.

Peygamberlerin ve büyük velilerin hayatında belli bir dönem “kenarda”- bir dağ başında, bir mescitte, bir tekkede, bir mağarada- inziva vardır.

Bilemem “tribün” veya “yedek kulübesi” günlerimde Allah’a teslimiyetle öyle bir noktaya erişir ve sonrasında -sadece bir ay veya bir yıl bile olsa- öyle bir hizmete muvaffak olurum ki eski hizmetlerim bunun yanında sözü edilmeye değmeyecek kadar küçük kalır.

“GEMİNİ YENİLE…”

Efendimiz (sav)’in Hz. Ebuzer’e(ra) nasihatı ile bitireyim:

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin.

Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun.

Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp.

Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır.”

[Veysel Ayhan] 27.9.2018 [TR724]

Borsada neler oluyor? [Semih Ardıç]

Bundan 5 sene evvel Nasdaq OMX, Türkiye’ye yatırım kararı aldığında Borsa İstanbul (BIST) idaresi hem İstanbul’da hem de New York’ta peşi sıra toplantılar tertip etmişti.

Dönemin BIST Başkanı İbrahim Turhan, Nasdaq’ın kararını “Türkiye’nin istikbaline olan inancının bir nişanesi.” şeklinde tarif etmişti.

Turhan, 73 ayrı devlette borsa işletmeciliği yapan bir firmadan sadece teknoloji transfer etmediklerini, know how (teknik bilgi) için kıymetli bir işbirliğine imza attıkların kaydetmişti.

2023 SENESİNE KADAR KALACAKTI

O günkü beyanlarda Nasdaq’ın 2023 senesine kadar Türkiye’de kalmayı taahhüt ettiği yer alsa da ABD mahreçli firma sessiz sedasız Borsa İstanbul ortaklığından ayrıldı.

Yüzde 5 ortaklıkla girdiği Türkiye’de payını yüzde 7’ye kadar çıkarmıştı.

Nasdaq’ın gelişini neredeyse fener alayı ile kutlayan BIST, gidişten kimseleri haberdar etmedi. BIST’in internet sitesinde ortaklık yapısını gösteren linki tıklayanlar 26 Eylül 2018 itibarıyla Nasdaq ortaklar arasında görünmüyor.

VARLIK FONU’NA GEÇMİŞ HİSSELER

Yabancı ya da yerli bir yatırımcı grup da almamış hisseleri. Nasdaq’ın payı da Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) geçmiş. TVF’nin payı yüzde 80,6’ya yükselmiş.

Borsa’nın hisseleri işlem gören şirketlere getirdiği “Özel Durum Açıklaması” mükellefiyeti Nasdaq’ın çıkışında niye uygulanmadı. BIST kendini muaf tuttu herhalde.

Yatırımcıların böylesine mühim bir hâdiseyi bilmeye hakkı vardı. Sermaye Piyasası Kanunu amir hükümlerini ve piyasa teamüllerini çiğneme pahasına bu bilgi gizli tutuldu.

ERDOĞAN’IN TVF KARARNAMESİ İLE İPLER KOPTU

Niçin böyle bir skandala imza attı BIST? Kanun ve nizam umurlarında olmadığı için oralı bile değiller. İki satır beyanla ortalıkta dolaşan iddialara da cevap verilirdi.

Borsa İstanbul’da Nasdaq’a ait yüzde 7’lik pay sıfırlanırken, yönetim kurulu başkanlığını Erdoğan’ın yaptığı Türkiye Varlık Fonu’nun payı yüzde 80,59 oldu.
Nasdaq’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye Varlık Fonu’nun yönetim kurulu başkanlığına kendisini ve başkan vekilliğine de damadı Berat Albayrak’ı tayin etmesinden rahatsız olduğu belirtiliyor.

5 sene evvel Türkiye’ye gelirken borsanın özelleştirileceği sözüne yatırım yapan bir firma için TVF kararnamesi tam bir hayal kırıklığı. Özelleştirme şöyle dursun Saray’a doğrudan bağlandı Borsa.

BORSA’DA TEKNİK ARIZA!

Kurların ve faizlerin rekor kırdığı, BIST’in sene başından bu yana yüzde 20’ye yakın gerilediği bir dönemde piyasa üzerinde Erdoğan kılıcının sallanmasından rahatsız olduğu ve gittiği söyleniyor.

Nasdaq’ın gittiğinin ortaya çıktığı gün BIST, Şuhut Ticaret Borsası kadar işlem yapamadı. 10:30’dan 140:00’a kadar “teknik arıza” denilerek işlemler durduruldu. Hisseler, dolayısı ile endeksler sert düştüğünde BIST’in sistemi “teknik arıza” veriyor.

Normal seans akışına geçildiği belirtilen saatten sonra da çok sayıda tahtada “otomatik işlem kesici” devreye girdi.

İddia o ki Yeşil GYO başta olmak üzere onlarca kâğıt taban olunca BIST çareyi şalteri indirmekte bulmuş.

PİYASA DEĞERİ 77 MİLYAR DOLAR ERİDİ

En şeffaf olması icap eden bir müessesede bugün bunlar oldu. Ocak sonunda 14 milyar dolar piyasa değerine sahip Garanti Bankası’nın eylülde 3,1 milyar dolara gerilediği bir piyasada bilgiyi saklamanın kimseye faydası yok.

Garanti’yi en kıymetli marka olduğu için misal verdim. Borsa’nın değeri, yani işlem gören şirketlerin toplam piyasa değeri aynı dönemde 77 milyar dolar eridi.

BIST Yönetim Kurulu Başkanı Himmet Karadağ’ın tenzil-i rütbe ile Halkbank yönetim kurulu üyeliğine tayin edildiği tarihin üzerinden neredeyse iki ay geçti. BIST’in yönetim kurulu halen vekâleten idare ediliyor.

Unvanlar ve şahıslar Erdoğan mevzu bahis ise manasız hale geldiği için Borsa İstanbul’da da benzer bir temayül hiç şaşırtıcı olmadı.

FED’İN FAİZ ARTIŞI TL’NİN ALEYHİNE

Makale biterken ABD Merkez Bankası (Fed) politika faizini yüzde 1,75-2,00 aralığından yüzde 2,00-2,25 aralığına çıkardı. TL’nin aleyhine bir gelişme bu.

Son iki toplantıdan birinde faiz artış kararı da bekleniyor. 2019 senesinde de 3 defa faiz artışında bahsediliyor.

Dünyada dövizin maliyetinin arttığı bir dönemde birileri borsayı muz cumhuriyet borsasına çevirdi.

Yatırımcı hangi riske göre hareket edecek ki! Görünmeyen risklerin bu kadar fazla olduğu bir memlekette krizden çıkış kolay olmayacak.

[Semih Ardıç] 27.9.2018 [TR724]

Dombra eşliğinde “Recep Tayyip Erdoğan” [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Genellikle bir insan herhangi bir suçu işlemiş olmakla suçlanırsa, birincisi suçlandığı eylemin yasalarca açıkça suç olarak belirtilmiş olması, ikincisi o suçu işlemiş olduğunun kanıtlanmış olması, üçüncüsü iddia ve savunma süreçlerinin önceden belirlenmiş ve kurallandırılmış prosedürlere uygun olarak, bağımsız bir mahkeme önünde duruşmaya çıkmaları (yani karşılıklı argümanları deliller ve tanıklar eşliğinde destekleyerek birbirlerinin iddialarını çürütme hakkına sahip olmaları) sonucunda bir nihai yargı kararı verilmiş olması gerekir. En azından adalet dediğimiz zaman, bu bahsettiğim unsurların kusursuzca yerine getirildiği bir süreç ön koşuldur. İddia makamının ortaya attığı sav (suçlama), tek başına hakkında iddiada bulunulan kişinin suçlu olduğunu göstermez. Bu son cümleyi bir ülkedeki hukuk prosedürleri bağlamında bir gazete makalesinde yazmak zorunda kalmak bile, o ülkede hukuk olmadığının önemli bir işareti sayılır.

Yasalarda var olmayan bir eylem, suç sayılamaz. Örneğin yazı yazmak suç değildir. Eleştiri yapmak suç değildir. Düşünceleri sözlü veya yazılı olarak ifade etmek suç değildir. Kitap yazmak ve basmak, dahası basılı kitabı satın almak, evde bulundurmak, okumak, ondan alıntıda bulunmak, fikirlerini bütünsel olarak veya kısmen onaylamak, suç değildir. Televizyonda canlı veya banttan bir yayında, ya da internetten yapılan herhangi bir programda, sosyal medyada yapılan bir paylaşımda, herhangi birini herhangi bir konuda eleştirmek, suç değildir. Böylesi içerikleri yine çeşitli medya kanalları üzerinden paylaşmak, ya da o içerikleri onaylayan, destekleyen, olumlu bulunduğunu belirten paylaşımlarla sözlü, yazılı veya görsel olarak ifadede bulunmak suç değildir. Bu tarz fiillerde bulunanları tanımak, onlarla yüzyüze veya elektronik haberleşme vasıtaları üzerinden görüşmek, suç değildir. Bu tarz fiillerde bulunanların herhangi birinden alıntı yapması, o kişiyi sosyal medya hesaplarına eklemesi, onların paylaşımlarını başka insanlarla paylaşması, suç olduğu iddia edilen fiilleri yapanlarla beraber o insanların da suçlanmasını haklı çıkartmaz – yani bu da suç değildir. Suç neyse yasa onu açıkça belirtir. Geriye kalan her şeyi yapmakta özgürsünüzdür. Bir fiil yapıldıktan sonra sırf birilerini rahatsız etti diye o fiil suç olarak nitelenemez ve o fiilden dolayı herhangi biri suçlanamaz. Dahası, bir fiil suç olarak yasada karşılığını bulduktan sonra da, yasa çıkmadan önce o fiilde bulunmuş olan biri suçlanamaz. Yani yasa geriye yürütülemez.

Bu saydıklarım, evrensel hukuk prensipleridir

Bunlar herhangi bir kişinin şahsi düşünceleri değil, tüm uygar dünyanın üzerinde mutabık olduğu ilkelerdir. Hukukun temelleri yani! İşlendiği iddia edilen suçun ispatlanması çok önemlidir. Bir kişinin işlediği iddia edilen suç ispatlanamazda, o kişi o suçu işlememiş demektir. Suç ispatlanana kadar kişi masumdur. Bu masumiyet karinesidir. Salt iddia üzerine bir kişi tutuklanamaz. Gözaltına suç şüphesiyle alınan bir kişinin gözaltı süresi, sınırlıdır. O sınır aşılamaz. Gözaltında alınan ifadelerde şeffaflık esastır. Kişinin kendisi savunma hakkı bakidir. Avukat bulundurma hakkı tüm adalet sistemlerinin birincil koşuludur. Çünkü hukukçu olmayan bir insan, hakkını nitelikli olarak savunamayabilir. Bu nedenle, suçlanan kimseler, isterlerse ifade vermeme hakkını kullanır. Suçun kanıtları otaya konmamışsa, o kişi gözaltında tutulamaz. Tutuklama yapılamaz. İddia makamı – çoğunlukla savcılık – suç işlendiğine dair kanıt getirmek zorundadır. Suç işlediği iddia edilen kişi suç işlemediğini kanıtlama durumunda bırakılamaz. Suç işlendiğinin kanıtlanması gerekir. Zaten kanıt ortada yoksa, ortada suç da yoktur. İddia, ne kadar “mantıklı” olursa olsun, maddi kanıtlar olmadan bir kişinin suçlu olarak nitelenmesi olanaklı değildir. Yargılama prosedürünün en temel noktası, yargılama makamının yürütmeden bağımsız olmasıdır. Suçlanan kişilerin yürütme tarafından muhalif olarak algılanması ve düşünceleri temelinde yaptırıma uğratılması tehlikesi karşısındaki en birincil güvence, yargının bağımsız olmasıdır.

Demokrasi, bir hukuk devleti için temek koşul olsa da, bir insanın suçlu olup olmadığına oylamayla karar verilemez. Yani, halkın suçlanan kişi veya kişiler hakkındaki genel algısının ve kanaatinin, o kişi veya kişilerin suçlu olup olmadıkları konusunda herhangi bir önemi yoktur. Suç yasada tanımlandıysa ve delillerle desteklenerek kanıtlandıysa, kişi / kişiler suçludur. Eğer kanıtlanmadıysa ve hatta kanıtlanamadıysa, suçsuzdur. Kamuoyu bu konuda asla rol oynayamaz. Aksi taktirde adaletten değil, linçten söz edilir. Linç olan yerde adalet yoktur. Linç etmek barbarlıktır. Buna izahat de gerekmez, ancak nokta konulur. Bunun aması, fakatı da olmaz. Hukuk konusunda milli irade ve sair terminoloji de kullanılamaz. Eğer kullanılıyorsa ve linç bu şekilde meşrulaştırılmak isteniyorsa, politik sistemin adı faşizmden başka bir şey olamaz. Bunun tarihte örnekleri boldur. En bariz örnek Nürnberg Yasalarıdır. Irk ayrımı ideolojisi temelinde Yahudileri etnik Almanlardan ayıran ve soykırımın temel taşını oluşturan yasalar, Hitler’in milli irade kavramıyla dayattığı faşizmin sonucudur. İnsanların sokaklarda Yahudi avına çıkmasına – ve insanlıklarını kaybetmelerine! – neden olan histerik patoloji, çoğunluktaydı, ama bu o çoğunluğun “haklı” veya “adil” olduğunu göstermez.

Bu satırları neden yazdım?

Bu satırları yazmamın nedeni, Ahmet Altan gibi, Nazlı Ilıcak gibi, Mümtaz’er Türköne gibi, Ayşenur Parıldak gibi yüzlerce gazetecinin dramı. Dahası, yine adını sayamayacağım sayılarda – binler! – akademisyen, öğretmen, yazar, kamu görevlisi insan. İnsan! Söylerken bile iç acıtır, insansan eğer! Takibat politikasıdır bu. Yasal hiçbir suç tanımına girmeyen iddianameler üzerine inşa edilen susturma, korkutma, sindirme, ezme, elimine etme, yok etme, unutturma, yıldırma, gözdağı verme politikalarının artık resmen sistematikleştiği bir devlet tasavvuru hayata geçirildi. İşin şakası yok, İslamcı anti demokrasi kamp ve nasyonalist anti demokratik kamp, kendi aralarındaki hesaplaşmadan önce, kendi varlıkları ve güçleri için yok etmeleri gerektiğine inandıkları güçlerle hesaplaşıyorlar. Derin devlet dediğimiz yapı esasında bu kesimlerin gönüllülerinden oluşuyor.

Kurumsal devlet mimarisini kendi emelleri için kullanarak, demokrasinin ve hak-özgürlüklerin tam yerleşmediği Türkiye toplumunun da yoğun alkışları arasında, 21. yüzyılın çakma ideolojili, özü itibarıyla yolsuzluk ve maddi çıkar üzerine kurulu olan iktidar ilişkileri üzerinden, Türkiye’yi bitiriyorlar. Düşünsel ve felsefi düzeyde aşık atmalarının olanaksız olduğu zeki ve entelektüel beyinleri ayıklayıp toplama kamplarını andıran koşullarda toplumdan tecrit ediyor. “Prosedürel hukuk” içi boşaltılmış bir teneke, rejimin görülen ve görülmeyen unsurları, ellerinde tokmak, bu tenekeden istediği sesi çıkartıyor. Ahmet Altan’ın yazılarında vurguladığı “tahayyülsel” özgürlük, esasında teslim olmadığının, meydan okuduğunun entelektüel direnişinin ve adeta mitolojik kahramanlara özgü destansı dik duruşunun sembolüyken, içindeki dramı görmememizi gerektirir mi? Nazlı Ilıcak’ın psikolojik işkencelerin sonucunda verdiği serbest kalma tutkusunu vurgulayan mesajlar, sarayın kanalizasyon çukurunda tuvalet kâğıdından değersiz propaganda paçavralarında salyaları akarak ve elleri ovuşturularak “döşenen” yazılara kurgusal malzeme yapılmıyor mu? Mümtaz’er Hoca gibi insanların ucube savlarla akıllara durgunluk veren pişkinlikte irrasyonel iddialarla içeride tutulması, AKP’nin kapatılma davasında demokrat kimlikle savunu yapan bu kuramsal beyin üzerinden tüm akademiye bir “sus!” uyarısı olarak okunmayacak mı yani!

Küme düşüşün yan etkileridir yaşananlar

Putin’in Rusya’daki tasfiyesi, Orta Asya’daki Sovyet ardılı ülkelerdeki bezirgân-otokrat rejimlerdeki “mıntıka temizliği”, Latin Amerika’daki mafyayla entegre olmuş tipteki bazı rejimlerde görülebilecek nitelik ve seviyede kokuşmuşluk, Ortadoğu’nun birçok memleketinden tanıdık gelen keyfiyet ve hunharlık, bugün Türkiye’de sıradanlaştı, kanıksandı! Tıpkı 1930’ların Almanya’sında, bugünün Putinist Rusya’sında, aile tipi diktatoryaların konsolide olduğu Türki cumhuriyetlerde, Ortadoğu’nun çöl Bedevisi rejimlerinde görülen pragmatik kanıksanma, meşruiyetin yerini aldı. Dahası, modern uluslararası ilişkilerdeki çıkar bazlı politika oluşturma tercihinin normatif politika tercihleri karşısında daha ağır basması nedeniyle, Batı’da da Türkiye’de yaşanan dramatik çöküş olağanlaştı. Artık algısal bakımdan Türkiye, tıpkı Rusya ve İran gibi Batı karşıtı kampta yer alan, sıradan bir diktatörlük. Rusya’nın hidrokarbon kaynakları ve nükleer silahları, İran’ın yokluk ve ezikliğe alıştırdığı halkı ve doğal kaynakları, Türkiye’nin de 3,5 milyon Suriyeli sığınmacısı var, Batı karşısında joker olarak kullandığı! Rusya’daki veya İran’daki muhalefet ne kadar ön plandaysa Batı başkentlerinde, Türkiye’deki rejim karşıtları da – maalesef – o kadar ön planda olacak. Küme düşen Türkiye’yi anlattığım iki sene öncesine ait bir makalemde, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, çünkü Türkiye’nin demokrasi liginden düştüğünü anlatmaya çalışmıştım, dilim döndüğünce. Bugün gelinen noktada, küme düşüşün yan etkileridir yaşananlar. Ve gün geçtikçe de, tıpkı diğer otoriteryan rejimlerde olduğu gibi, bu durum halk nezdinde daha da fazla kabul görecek. Rasyonellikten kopmuş ve kendi sanal, kurgusal gerçeğinde, saçma sapan komplo teorilerinin varsayımlarıyla düşünen ve dünyayı da öyle algılayan bu zavallı toplum, kendisini sömüren ve çocuklarının geleceğini göstere-göstere çalan bu rejimle daha uzun süre yaşamak durumunda kalacak, acı çekerek.

İçerdeki garibim bebelerin günahı-vebali senin boynuna!

Yasada olmayan suçları işleyen, var olmayan kanıtlarla, olayları kurgulama amaçlı güdümlü tanıkların ifadeleriyle, her türlü mantıktan yoksun, hukuken çöp iddianamelerle, sarayın kapıkulu ve Perinçek’in dediği gibi “siyasetin köpeği” olan bir hukuk bürokrasisi ile, artık ortadan kalkmış olan bir devlete, tecavüze uğramış olan bir cumhuriyete inandırmaya çalışacaklar sizi. İnandığınız müddetçe, size vaat edecekleri tek şey, size dokunmamak olacak! Paranıza el konduğunda, çocuğunuz alındığında, hakkınız gasp edildiğinde, polisten dayak yediğinizde, işinizi yitirdiğinizde, dostunuz kaybolduğunda, akrabanız size de “FETÖ’cüymüş meğer!” dediğinde anlayacaksınız uğranılan kazayı. O zaman düşünecek misiniz peki Ahmet Altan’ı ya da Nazlı Ilıcak’ı? Aklınıza gelecek mi Mümtaz’er Türköne adı? Neyse canım, boş verin siz bunları! İnanmak istediğiniz halüsinasyona inanın! Sen onay veriyorsun yaşananlara ey halkım! Aydınların ipini çeken de sensin, ekonomik krizi tetikleyen de, enflasyonun ve yokluğun nedeni de. Hukuku bitirenin veya işkence yapanın güm aldığı dayanak sensin! İşkencede öldürülenlerin, Meriç ve Ege’de zulümden ölüme kaçanların, içerdeki garibim bebelerin günahı-vebali senin boynuna! İnsanlar! Zulüm ve acının genlerine nakışlandığı Anadolulular! Geçmişten damıtılarak gelen tüm iyileri, doğruları ve güzellikleri tıpkı erdemi gibi hoyratça tüketen ve maddeye çeviren insanlar. Haydi, hep bir ağızdan bağırın, avazınız çıktığınca, dombra eşliğinde bir-iki-üç: “Recep Tayyip Erdoğan!”

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 27.9.2018 [TR724]

Manisaspor kaçınılmaz sona doğru ilerliyor [Hasan Cücük]

Bir zamanlar kadrosunda Burak Yılmaz, Selçuk İnan, Hakan Balta, Caner Erkin, Uğur İncedemir gibi futbolcuların barındıran Manisaspor, bugünlerde zor günler geçiriyor. Süper Lig’de 6 sezon mücadele eden Ege temsilcisi 2012’de lig düştükten sonra bir daha kendini toplarlayamadı. Akhisarspor’un gölgesinde kalan Manisaspor gündeme futboluyla değil, icralık olduğu kasap borcuyla geldi.

Tarihinde ilk kez 2004-05 sezonu sonunda Ceyhun Eriş yönetiminde Süper Lig’e yükselen Manisaspor, 3 yıl aradan sonra yeniden lig düşmüştü. Süper Lig tecrübesiyle düştüğü yılın ertesi senesi yeniden yükselen Manisaspor’un bu macerası da 3 yıl sürmüştü. 2012’den itibaren Süper Lige hasret kalan Ege temsilcisi geçen sezonu 17. sırada tamamlayıp 2. Lig’e düştü. Fatih Tekke’nin çalıştırdığı Manisaspor’un adı geçtiğimiz günlerde haciz olayıyla gazetelere manşet oldu. Kulüpten 161 bin liralık alacağını tahsil edemeyen kasap, müzede bulunan kupaları haczettirdi. Kulüpten yapılan açıklamada, uzun zamandır mali açıdan sıkıntılı bir süreçten geçildiği, önceki yönetimlerden kalan borç yükü nedeniyle sorunlar yaşandığı belirtildi. Kasap borcunu bile ödeyemeyen Manisaspor hızla iflasa doğru ilerliyor.

Manisaspor, iflas eden ne ilk ne de son kulüp olacak. İflas artık futbolun bir parçası olmaya başladı. Bir zamanların ünlü kulüpleri geçmişte iflaslar yaşayıp, dibi görmüştü. Bir kısmı yeniden eski günlere dönerken, bazıları ise kaybolup gitmişti. Bu yıl iflas eden en flaş kulüp İtalyanların bir asırlık çınarı Bari olmuştu. Hesapsız harcamanın getirdiği iflas eden ünlü kulüplerden bazıları şunlar.

Leeds United (İngiltere): 1991-92 İngiltere şampiyonu Leeds United, 2000’li yılların başında yaptığı transferle dikkat çekmeye başladı. Robbie Fowler, Robbie Keane, Rio Ferdinand, Harry Kewell, Eric Cantona gibi yıldızların top koşturduğu Leeds United, 2000’li yılların başında pahalıya transfer ettiği oyunculardan hem verim alamadı hem de ucuza satmak zorunda kaldı. Kulüp büyük bir ekonomik çıkmazın içine girdi. Ekonomik iflasla önce Premier Lig’den düşen Leeds United, Championship’te de tutunamadı. Bir zamanların devi adım adım erirken, yeniden toplarlanması uzun süre aldı. Premier Lig’in efsane kulübü şu sıralar Championship’te mücadele ediyor.

Parma (İtalya): Asırlık kulüplerden biri olan Parma’nın lig şampiyonluğu bulunmuyor ancak Avrupa’da 3 kez kupa kazanmış bir ekipti. 2013-14 sezonunu ligde 6. bitirdiler ancak finansal yükümlülükleri yerine getiremedikleri için Avrupa kupalarına gidemediler. Bir sonraki sezon ise büyük bir krize giren Parma, aldığı maddi yardımlarla sezon sonunu getirebildi. Borç batağına saplanan kulüp 1 euro karşılığında el değiştirmiş ve sonra da iflasını açıklamıştı. Serie D’ye kadar düşürülen Parma, her sezon lig yükseldi ve Serie A’ya geri döndü.

Rangers (İskoçya): Ülkenin Celtic’le bareber en köklü kulüplerinden biri olan Rangers’in iflası futbol dünyasında deprem etkisi yapmıştı. Rangers iflas ettiyse her kulüp iflas edebilir yorumları yapılmıştı. Rangers, 49 milyon sterlin’lik vergi borcu nedeniyle kayyuma devredildi. 2012’de federasyon tarafından üç alt kademeye düşürülen Rangers, kısa süre içinde toparlandı ve yeniden en üst lige yükseldi. Ancak Rangers’ın yokluğunda hem Celtic hem de İskoçya Ligi’nin kalitesi büyük yara aldı. Rangers bugünlerde şampiyonluk mücadelesi veren Rangers, tam 54 kez lig şampiyonluğu yaşadı.

Fiorentina (İtalya): Mor Menekşeler olarak ünlenen Fiorentina, İtalyan futbolunun önde gelen kulüplerinden biriydi. 2000’de Fatih Terim’in çalıştırmaya başlamasıyla yakından takip ettiğimiz bir kulüp olan Fiorentina’nın düşüşü Terim’in ayrılmasıyla başladı. Fiorentina, Terim’in ayrılığından sonra sezonu Mancini ile sezonu bitirmiş ve kötü bir grafik çizmişti. Ertesi sezon ekonomik sıkıntılar nedeniyle küme düşen Fiorentina, Serie B’de de mücadele veremedi ve borçlarından ötürü Serie C’ye kadar düştü. Üçüncü kademeye düştükten sonra kısa sürede toparlanan Floransa ekibi, Serie A’ya geri döndü.

Napoli (İtalya): Maradona efsanesinin Avrupa futbolunda esmesini sağlayan Napoli, ünlü yıldız sayesinde iki kez Serie A şampiyonluğu yaşayıp, Avrupa’da kupa kaldırmıştı. Son yıllarda şampiyonluk mücadelesinin önemli aktörü olan Napoli, 2000’li yılların başında büyük bir ekonomik çıkmaz içine girdi. 2003-04 sezonunda, Serie B’de mücadele ederken iflasını açıklayan Napoli, Serie C’ye düştü. İtalyan ekibi bu çöküşten büyük bir ders çıkarıp ufak adımlarla büyüyerek ülkesinin en güçlü ekiplerinden biri haline geldi.

AEK Atina (Yunanistan): Komşunun üç büyüklerinden biri olan AEK, 2012-13 sezonunda kümede kalma savaşı verirken bir maçı 3-0 kazanmasına rağmen saha olayları nedeniyle hükmen yenik sayılıp, 3 puanından oldu. Bu sonuçla ligde kalmayı başaramadı.  Ekonomik olarak batan kulüp, amatör lige düşürüldü. Her sezon bir lig yükselen AEK Atina, 5 yıl içinde toparlandı ve geçen sezon Yunanistan Süper Lig’de şampiyon olarak büyük bir başarı hikayesi yazdı. AEK Atina, eleme maçlarını geçip adını Şampiyonlar Ligi gruplarına yazdırmayı da başardı.

[Hasan Cücük] 27.9.2018 [TR724]

Seçim öncesi Avrupa Solu ve Sosyalistleri birleşme yolunda [Ebubekir Işık]

Brüksel’de Avrupa Birliği’nin nabzını tutmakla bilinen EurActiv isimli internet sitesi, geçtiğimiz hafta kamuoyuna kapalı ve Avrupa Solu’na (European United Left–Nordic Green Left) ait olduğu ifade edilen bir belgeye ulaştı ve okuyucuları ile paylaştı.

Belgenin mahiyeti ve Mayıs 2019’da yapılacak seçimlere doğru yol aldığımız bu günlerde yayınlanması sebebiyle, seçim atmosferini takip edenler için son derece önemli içerikler sunmakta.

Sonda söylenmesi bekleneni başta söylemek gerekirse, Avrupa Solu’na ait (lütfen Avrupa Sosyalistleri – Progressive Alliance of Socialists and Democrats,  ile karıştırmayınız) bu belgede bir takım tespitler ve yaklaşmakta olan seçimlere dair bir ittifak çağrısının yer aldığını fade edebiliriz. Avrupa Solu’na ait bu belgede; ‘’Avrupa’yı yöneten Hristiyan demokrat siyasete alternatif olabilecek yegane siyasi ailenin Avrupa Sol ailesi olduğu, her geçen gün güçlenmekte olan Avrupa’da ki aşırı sağ eğilimin Avrupa’yı yöneten Avrupa sağ siyasetinin eseri olduğu, Avrupa’nın hala ekonomik-siyasi-soyal boyutları olan bir krizin içinde olduğu’’ şeklinde son derece önemli tesbitler yer almakta.

Bu kötü gidişata dur demek için ise Avrupa Solu, Avrupa Sosyalistleri ile seçimler öncesi bir ittifak kurma iradesini öne sürmekte. Aslında, Avrupa Solu’nun bu çağrısı bir bakıma bu siyasi ailenin içerisinde bulunduğu hazin durumu da gözler önüne sermekte. Avrupa Solu son bir kaç yıldır önemli Avrupa Birliği ülkelerinde büyük hezimetlere uğradı. Örneğin, Emmanuel Macron Fransa’da Fransız Solu’nu temsil eden bir önceki dönem Fransa başkanı François Hollande’yı tabir yerindeyse sandığa gömdü ve Fransa sol partisi ancak %6 kadar ay alabildi. Diğer taraftan Avrupa Solu İtalya’da da benzer bir sonuç yaşadı. İtalyan solunu temsil eden Matteo Renzi popülist Lega Nord ve Beş Yıldız hareketi gibi siyasi partiler yüzünden siyasal ağırlığını hemen hemen sıfırladığını belirtebiliriz. Avrupa Solu’nun bu gidişatına baktığımızda Avusturya, Hollanda, Belçika ve hatta Almanya’da da benzer hezimetler yaşayabileceğine dair elimizde son derece olası veriler bulunmakta.

Avrupa Solu İçin Olmak yada Olmamak Meselesi

Yukarıda saydığım nedenlerden ötürü, Avrupa Solu henüz kamuoyu ile açıkça paylaşılmayan bir dizi temaslarda bulunarak, Avrupa Sosyalist grubu ile güçlerini birleştirme yolunda epeyce yol aldığına dair Brüksel’de bir çok kulis bilgisi gezinmekte.

Bu kulis bilgilerinden daha da ötede ve daha somut bir gerçekliğe işaret etmek istediğimizde Avrupa Sol ailesinin en önemli yüzlerinden biri olan Yunanistan başbakanı Alexis Tsipras geçtiğimiz haftalarda Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada vekillere seslenerek; ‘’2019 seçimleri sadece oy atacağımız bir seçim değil, Avrupa’nın kaderini belirleyecek ve bugün yaşadığımız sorunların önemli bir kısmının yakın dönemde çözülüp çözülmeyeceğini de belirleyecek son derece önemli bir hadise olacaktır’’ ifadelerini kullandı ve akabinde Avrupa Sosyalist partisinin sıralarına dönerek ‘’ilerici, Avrupa yanlısı, neo-liberal ve populist sağ ideolojiye karşı duran herkesi güç birliğine davet ediyorum’’ sözlerini sarfetti.

Aslında Avrupa Sol ve Sosyalist grupları arasında uzun zamandır ve yaklaşmakta olan seçimlerden ötürü bir yakınlaşma başlamıştı. Avrupa Sosyalist Partisi, Avrupa Sol Partisinin üyesi olmasına rağmen Yunanistan başbakanı Alexis Tsipras’ı gözlemci lider olarak bazı toplantılarına çağırmış, bu davet iki gruptada bir takım tartışmalara sebep olsa da, genel olarak pozitif karşılanmıştı.

Benzer şekilde Portekiz’de de hükümeti yöneten sol blok, 2015 yılında Kominist Parti, Sol Parti ve Sosyalist Parti olarak güçlerini birleştirmek suretiyle Portekiz hükümetini kurmayı başarmışlardı. Benzer bir adımı İspanya’da da gördüğümüzü ifade etmek yanlış olmaz. Bir önceki sağ hükümetin başbakanı olan Mariano Rajoy’u devirmeyi başaran sosyalist Pedro Sánchez bunu İspanya’nın sol partisi olan Unidos Podemos’un yardımıyla gerçekleştirdi.

Tüm bu gerekçelere baktığımızda, gerek Avrupa Solu’nun gerekse de Avrupa Sosyalist partisinin yaklaşmakta olan Avrupa seçimlerine beraber girmek ve Avrupa Hristiyan demokratlar (EPP) yönetimini sonlandırmak ya da alternatif olmak için büyük çabalar harcadığını ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Bu noktada, Fransa cumhurbaşkanı Macron ile de bir takım görüşmeler gerçekleştiren Avrupa Solu ve Sosyalistler, Macron’dan başalayarak Alexis Tsipras’a gelinceye kadar geniş bir yelpazede Avrupa’lı liderlerin desteğini almak suretiyle EPP’ye alternatif olduklarını ve yönetimlerine ortak olmak istediklerini ifade etmekteler. Hatta, geçtiğimiz günlerde Avrupa Sol Grubunun Başkanı Alman Siyasetçi Gabi Zimmer verdiği bir mülakatta bu niyetlerini gizlemedi. Fakat bu noktada, olası bir Avrupa Sol ve Sosyalist ittifakın Macron’un desteğini alıp alamayacağı hala bir muamma olarak varlığını koruyor.

[Ebubekir Işık] 27.9.2018 [TR724]

Dış güçlerin önünde eğilmek! [Erhan Başyurt]

Türkiye, ciddi bir ekonomik kriz yaşıyor. Para birimi en fazla değer kaybeden ülkelerden birisi. Faiz oranı dünyanın en yüksek üçüncü ülkesi.

Dış borcu 450 milyar dolardan fazla, Merkez Bankası rezervi 18 milyar doların altında. Cari açık bir türlü kapatılamıyor. Enflasyon yeniden çift haneye demir attı. Dev özel şirketler arka arkaya ‘konkordato (iflas)’ ilan ediyor.

İktidar, sürekli ‘yeni ekonomi paketi’ açıklıyor. Hayal hedefler koyup, ‘kriz psikolojik’ mesajı veriyor. ‘Aşıldı’ deyip panik yaşanmasını önlemeye çalışıyor.

Konut piyasasında iflasları önlemek için, konut alan yabancılara Türk vatandaşlığı vadediyor… Müteahhitler artık yabancılara promosyon olarak ‘vatandaşlık’ veriyor!

***

Bunların hepsi aslında malumun ilanı. Şok edici olan ise, halkın tüm bu yaşananların iktidarın yanlış politikalarının, lüks tutkusu ve israf harcamalarının eseri olduğunun bilincinde olmaması…

ABD ile yaşanan ‘Brunson krizi’ni akıllıca istismar eden iktidar, ‘’ekonomimiz dış güçlerin saldırısı altında’’ diyerek Türk lirasındaki yüksek değer kaybı için tepkileri Trump’a yönlendirmişti.

Saf vatandaş da, her zaman olduğu gibi bu yalanı satın almıştı. iPhone kırıp, dolar turşusu kurarak ABD’yi protesto etmişti.

Aslında, Gezi Olayları’ndan bu yana iktidarın sığındığı bir liman ‘dış güçler’ ve ‘üst akıl’.

Ne zaman işler ters gitse, ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve İsrail suçlanıyor. Her nedense iktidarın hiçbir hatası olmuyor ve hep ‘aldatılıp’ mağdur ediliyor.

***

Vatandaşla yapılan sokak röportajları ve tanıdık çevremden edindiğim izlenim, Türkiye’de halen ekonomik krizin ‘dış güçlerin işi’ olduğuna inanan bayağı büyük bir kesim var.

Yanda medyanın yayınları ve siyasilerin tekrar eden yalanları halkın algısını mefluç etmiş durumda.

İnsan acıyor. Fakirleştiğinin farkında olmayan bir kitle, buna sebep olanlara daha fazla destek olmak için çırpınıyor. Çırpındıkça da daha dibe batıyorlar…

***

Vatandaşa tavsiyem, gerçeği öğrenmek istiyorlarsa, siyasilerin Türkiye’deki açıklamaları ve yandaş medyanın yayınlarını, yurt dışında resmi ziyaretlerde ve yabanı basına verilen beyanatlarla karşılaştırmaları.

Göz var, akıl var. Atalarımız boşuna ‘’Ainesi (aynası) iştir kişinin, lafa bakılmaz’’ dememişler.

Mesela son bir hafta içinde yurt dışında yaşananlara bir bakın!

Cumhurbaşkanı Erdoğan Genel Kurulu’na katılmak için gittiği New York’ta, ABD Başkanı Trump ile görüşemeyince, ‘tesadüfen’ koridorda karşılaştı ve tokalaştı.

Vatandaşın dolarını yakıp, iPhone’nu kırdığı ‘ekonomimize saldıran’ Trump ile ’tesadüfi’ tokalaşma bir diplomasi başarısı olarak yandaş medyada lanse edildi.

Halen görevli iki bakan (Soylu ve Gül) ABD’nin yaptırım listesinde olmaya devam ediyor. ABD’nin gümrük vergilerini yükseltme kararı da yürürlükte. Ne değişti? Neden bu sevinç?

Dahası ABD Dışişleri Bakanı Pompei, Türk mevkidaşı ile yaptığı görüşmeden kısa süre sonra, tutuklu rahip Brunson’un ay sonuna kadar serbest bırakılacağını açıkladı.

Hani Türkiye’de yargı bağımsızdı, hani Brunson terör örgütleriyle görüşmüş ve darbede yer almıştı. Ne oldu? Önümüzdeki duruşma 12 Ekim’de olduğu halde, bu sözü kim verdi?

Şimdi sıkı tutunun, Cumhurbaşkanı Erdoğan New York’ta Reuters’a beyanat verdi ve dedi ki; ‘’Rahip Brunson davasının ekonomi ile ilişkisi yok’’…

Bizler, Brunson krizi ile ekonomik krizin ilgisi olmadığını, krizin sebeplerinin iktidarın uzun süredir yürüttüğü yanlış politikalar, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşmak olduğunu söylediğimizde, aklı evvel AK-trol taifesi ‘hain’ ilan ediyordu.

***

İktidarı, dış politikayı iç politikaya istismar malzemesi yaptığı ve tehdit diline dayalı hatalı dış politika izlediği için eleştiren bir çok yazı kaleme aldık.

İktidar ancak ekonomik krize girince uyandı. Şimdi hatalarını telafi etmek için gizli saklı politikalar yürütüyor.

Hollanda ve İsrail ile krizler gizli görüşmeler yoluyla aşılmaya, karşılıklı olarak diplomatları yeniden atamaya çalışıyorlar.

İsrail, ‘Kudüs başkent’ tezinden vazgeçmediğine ve ABD elçiliğini geri çekmediğine, Gazze’ye abluka devam ettiğine göre, bu geri adıma sebep olan nedir?

Hollanda’yı protesto etmek için ‘portakal bıçaklayan’ akl-ı evveller şimdi ne düşünüyorlar?

Siyasilerin seçim mitinglerinde attığı nutuklardan gaza gelen İsrail bayrağı yakıp, ’kahrolsun İsrail’ sloganı atan ve sorunu çözdüklerine inanan saflar ‘aldatıldık’ diye düşünürler mi?

***

Şaşırdınız mı bilmem? Ama hepsi bunlar da değil. Avrupa Birliği’ne ‘’daha fazla adalet ve reform’’ sözü veren iktidar, Almanya’dan ekonomik krizi aşmak için medet umuyor.

Üçüncü havaalanı için kullanılan kredinin yarıya yakınını Avrupa’dan aldıkları halde, ‘‘Almanya bizi kıskanıyor’’ yalanı savuranlar, şimdi Almanya’dan para arayışındalar.

ABD ve İngiltere’de finans çevrelerine yapılan yakarmalarını şimdi Almanya’ya taşıyacaklar.

Merkel ile buluşacak olmak, ‘Hitler’ olmakla suçladığımız Alman siyasilerle bir araya gelmek şimdi diplomasi başarısı olarak lanse ediliyor.

***

‘’Türk ekonomisine dış güçlerin saldırısı var’’ yalanına inanan Anadolu’nun saf insanlarına sesleniyorum; Ne dersiniz, iktidarımız ‘dış güçler’ önünde diz mi çöktü?

***

Yok, yok, panik yapmayın! Sadece hatalarından dönmeye çalışıyorlar. Ekonomik kriz, onları normalleşmeye mecbur ediyor. Tehdit ve şantajla bir yere varamayacaklarını gördüler.

Peki, normalleşme kalıcı olur mu? İç politikaya da yansır mı?

Yarın bir başka krizin faturasını yıkmak için bugün kapılarında dolandığımız liderler ve ülkeleri yeniden ‘düşman’ ilan edilir mi?

Korkarım iktidar ‘kısır döngü’yü alışkanlık haline getirdi.

Yurt içinde ‘şahin’, yurt dışında ‘güvercin’ oluyorlar.

Böylece hem halkını aldatıyor hem de gönül alıyorlar. Ya da öyle sanıyorlar…

[Erhan Başyurt] 27.9.2018 [TR724]