Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Ankara Şubesi, son 15 yılda elektriğin yüzde 240 zamlandığına dikkat çekerek, tanzim uygulaması ile halka ucuz, temiz, ulaşılabilir elektrik, doğal gaz satışı sunulmasını istedi.
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından günümüze kadar elektrik zamlarıyla yurttaşların belini bükmeye, uluslararası ve yerli sermaye yanlısı politikalar ile emekçilerin her geçen gün canını yakmaya devam ettiği belirtilen açıklamada, 17 yılda elektrikten doğal gaza, soğandan ekmeğe her şeye zam yapıldığı, yurttaşların en temel gereksinimlerini için ödedikleri faturalar yüzünden günden güne yoksullaştığı ifade edildi.
15 YILDA YÜZDE 240 YOKSULLUK
Açıklamada, “2004 yılında meskenlerde tek terimli/tek zamanlı elektrik TL/kWh birim fiyatı 0,158 TL/kWh iken 2008 yılında bu fiyat 0,189 TL/kWh’ye, 2012 yılında ise 0,299 TL/kWh’ye yükseldi. 2013 yılına geldiğimizde elektrik birim fiyatı 0,359 TL/kWh, 2015 yılında 0,393 TL/kWh, 2016 yılında 0,407 TL/kWh, 2018 yılında ise 0,448 TL/kWh’ye, 2019 yılında 0.537 TL/kWh’e yükselerek 15 yılda ortalama yüzde 240 oranında artış olmuştur. Yani halkımız 15 yılda sadece elektrik birim fiyatında yüzde 240 daha yoksullaşmıştır” denildi.
SON 5 YILDA 7 KEZ ZAM
Açıklamada, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in Meclis’te kendisine yöneltilen bir soru önergesinde sadece 2012-2017 yılları arasında 5 yılda elektrik enerji tarifelerinde 7 kez düzenleme yaptıklarını, yani 5 yıl içinde değişik aralıklarla 7 kez zam yapıldığı kaydedildi.
‘ELEKTRİK, SU VE DOĞALGAZDA DA TANZİM SATIŞ BAŞLASIN’
Bir yanda elektrik tüketim birim fiyatlarında zammın yanı sıra dağıtım bedeli ve kayıp-kaçak bedelininin katmerleştirildiği belirtilen açıklamada, temel, ulaşılabilir, ucuz olması gereken elektriğin satışını özel dağıtım şirketlerine özelleştirme ile verme yoluna gidildiği ifade edildi.
Bugün Enerji Dağıtım Şirketlerinin bankalara olan borcunun 50 milyar doları aştığına dikkat çekilen açıklamada, “15,7 kaynak aktarılarak dağıtım şirketleri bir nebze de olsa rahatlatılma yoluna gidilmiştir. Yapılan bu gizli zam ile asgari ücretliler çay ve simit ile karınlarını doyurmaya mahkum edilirken birilerinin cepleri şişmeye devam ediyor. 2004 yılında aylık tüketim miktarı 250 kWh olan 4 kişilik bir ailenin aylık fatura ödemesi 39,5 TL iken, 2019 yılında 250 kWh elektrik tüketen aynı ailenin ödediği aylık fatura bedeli 134,25 TL’ye ulaşmıştır. Ekonomik krizle boğuşan, parasının hiçbir kıymeti kalmayan dar gelirliler tanzim satışlarda sebze meyve kuyruğunda ömür tüketirken iktidara yakın birileri ihalelere girerek, devletten nemalanarak, rant içeren devasa projeleri kaparak günlerini gün etmektedirler. Buradan iktidara sesleniyoruz; elektrikte, suda, doğalgazda da tanzim satışları başlatılsın! Halka ucuz, temiz, ulaşılabilir elektrik, doğalgaz satışları tanzim satış kanalıyla sunulsun” denildi.
[Kronos.News] 25.3.2019
‘Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız’
Yazar ve gazeteci Ahmet Altan’ın cezaevinde kaleme aldığı kitabı Dünyayı Bir Daha Göremeyeceğim ilk kez Almanya’da yayımlandı.
Alman S. Fisher Yayınevi’nden piyasaya çıkan kitapta Altan, özgürlük, cezaevindeki yaşamı ve Türkiye’nin siyasi durumuna ilişkin denemelerini paylaşıyor.
Kitap üzerine The Guardian’da bir makale kaleme alan Simon Callow, “Altan hâlâ hapiste. Nobel Ödülü’nü kazanmış 80 kişi bu durumu protesto etti, sonuç alamadı. Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız” ifadesini kullanıyor.
Çevirinin tam metni şöyle:
Bazı kitaplar hakkında eleştiri yazısı yazmak insana küstahlık gibi gelir. Bu da onlardan biri. Kitap kendisini öyle bir berraklık, eminlik ve bilgelikle anlatıyor ki hakkında söylenmesi gereken tek şey var: Onu okuyun. Sonra yeniden okuyun. Kısa bir kitap bu, bazıları iki sayfadan daha uzun olmayan bölümlere ayrılmış, her bölüm yazarın cezaevinde tecrübe ettiği bir olayı anlatıyor.
Harikulâde damıtılmış saf bir metin ama bilgiçlik taslamıyor; Altan, en zor anlarda bile, duruluğunu ve saydamlığını asla kaybetmiyor, rüyalar nasıl capcanlıysa öyle capcanlı, ki -İngilizceye çevrilmiş olan diğer kitapları, Osmanlı Kuarteti’nin muhteşem ilk cildi Kılıç Yarası Gibi ile hayali unsurlarla bezenmiş suç romanı Son Oyun’a bakarak hüküm verecek olursak- bu canlılık onun diğer eserlerinin de özelliği. I Will Never See the World Again’e (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) bakarak hüküm vermek gerekirse, onu kurtaran ve kurtaracak olan şey de bu.
Gözaltına alınması onun için sürpriz olmadı. Ön saflardaydı. Kürtlerin eşit haklara sahip olması gerektiğini savunan ve yayımlandığı Milliyet gazetesinde çok okunan bir makalenin yazarı olarak daha 1995’te 20 ay hapis cezası almış, cezası ertelenmiş ve 12 bin dolar para cezasına mahkûm edilmişti. 2007’de hicivli bir gazete olan Taraf’ı kurdu ve orada bir yıl sonra “Ah Ahparik” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazı nedeniyle, Türk Ceza Yasası’nın “Türklüğün aşağılanmasını” suç sayan acımasız 301’inci maddesince yargılandı, ancak o zaman hapse girmedi. Ne kadar korunmasız bir durumda olduğunu bildiği için silah taşımayı alışkanlık haline getirdi.
Muhalefet Altanların aile mesleğidir: Ahmet’in babası, polemikçi bir gazeteci, romancı, editör ve milletvekili olan Çetin de daha eskilerdeki bir baskı rejimi tarafından, yaklaşık yarım asır önce gözaltına alınmıştı. Polis onu almaya geldiğinde baba Altan onlara çay ikram etmişti ama reddetmişlerdi. “Rüşvet değildir” demişti hoş bir şekilde, “İçebilirsiniz.” Bu şaka pek de iyi karşılanmamıştı. 45 yıl sonra Ahmet kendisini almaya gelen polislere aynısını tekrarlamış; onlar da aynı şekilde bundan hoşlanmamışlar. Her koşulda şaka yapabilmek neredeyse akıl almaz bir soğukkanlılık göstergesidir. Ahmet de adil bir yargılanma ihtimalinin hiç olmadığını biliyordu; mahkûm olacağının kararı peşinen verilmişti.
Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim… bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim.
Onu hapishaneye götüren arabada, polis ona bir sigara uzatmış. Altan, “Ben, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum” demiş. Söylediğine göre, bu kelimelerin nereden geldiği hakkında hiçbir fikri yokmuş. Fakat bu kelimeler onun hayatını değiştirmiş. “Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor.” Bu içgörü – “Gerçek beni ele geçiremedi. Ben gerçeği ele geçirdim” – Altan’a daha sonra olan şeylere göğüs germe kuvveti vermiş. Bu yeteneğin, mesleği olan romancılığın bir uzantısı olduğunu görmüş: Alternatif bir gerçeklik yaratmak. I Will Never See The Worl Again (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) hapishane hakkında olduğu kadar yazarlık hakkında da bir kitap, fakat her şeyden ziyade özgürlük hakkında, hayal gücünün kullanılmasıyla ortaya çıkan özgürlük hakkında bir kitap.
Altan’ın özgürlüğünü ve düşünsel bağımsızlığını koruması kolay olmamış: Siz ne kadar metanetli olursanız olsun, hapishane doğası gereği insanı felce uğratabilen bir yerdir.
“Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.” Duyuların mahrumiyeti insanın derhal kafasını karıştırır: Oscar Wilde gibi Altan da zamanın anlamını yitirdiğini keşfeder. “Kafeste ışık ve hava hiç değişmiyordu. Her dakika bir diğerinin aynısıydı. Sanki zaman nehrinden bir kol ayrılıp bir setin önünde birikerek bir göl oluşturmuştu. O kıpırtısız gölün dibinde oturuyorduk.”
Mahkemeye götürüldüğünde yönünü yitirmişlik duygusu devam ediyormuş. Yargıçlar, Kafka’nın elinden çıkmış gibiymişler fakat Kafka’da da olduğu gibi, barbar ya da gaddar değil ama tuhaf, hayrete düşürücü ve gerçeküstüymüşler. Altan, ilk başta kendisine bildirildiği gibi darbe girişimini destekleyen “subliminal mesajlar” gönderdiği için değil, darbeye girişime iştirak ettiği için gözaltına alındığını öğrenmiş. Suçlamanın neden değiştiği kendisine sorulan yargıç havadan sudan bahsedercesine şöyle demiş: “Bizim savcılar bilmedikleri kelimeleri kullanmayı seviyorlar.”
Altan serbest bırakılıp evine gönderilmiş; daha sonra o akşam yeni bir gözaltı kararı çıkarılmış, hapishaneye dönmüş ve kapısında “Bayan Reviri” yazan bir hücreye atılmış. Anayasa Mahkemesi’nin mahkumiyetini reddetmesine dayanan bir temyiz süreci başlatmış: Kararı beklerken, “zihninin gölgeli kıvrımlarında kımıldanan, umudun beslediği solgun ve titrek hayalleri” kafasından uzaklaştırmaya çalışmış. Beklerken yıllar önce yazdığı romanı Kılıç Yarası Gibi’de, bir karakterin hakkında verilecek hükmü beklediği sahnenin aynısını yaşadığının farkına varmış.
Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım… Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği baş döndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.
Hüküm verilir: Ağırlaştırılmış müebbet.
Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim. Hades’e gidiyorum. Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru. Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.
Ama bir süre sonra hayal gücü Altan’ı kurtarır:
Odysseus gibi kahramanlıklarım ve korkaklıklarım olacak, dürüstlüklerim ve kurnazlıklarım olacak, yenilgilerim ve zaferlerim olacak, ancak ölümle bitecek bir maceram olacak… Çatırdayan bir gemi duruyor hücrenin ortasında… Ve güvertesinde çelişkiler içinde bir Odysseus.
Nefes kesici bir anda, kendi kendine şunu düşünür:
Anlatmak için ne güzel bir görüntü. Hayaletimsi ışıkta beyazlaşmış bir gölge gibi kıpırdayan elimi uzatıp bir kalem çekiyorum. Ben karanlıkta da yazabilirim. Koca bir fırtınayla çatırdayan bir gemiyi avuçlarımın içine alıp yazmaya başlıyorum. Demir kapı arkamdan kapandı…
Altan’ın avukatlarına verdiği notlar arasında yer alan kâğıtlardan derlenen ve arkadaşı Yasemin Çongar tarafından – harikulâde bir şekilde – İngilizceye çevrilen I Will Never See the World Again? (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) son derece tatmin edici bir biçeme sahip. Bu bir Geceyarısı Ekspresi değil, Ölü Evinden Notlar değil ve De Profundis değil. Bir bakıma bunların hepsini gölgede bırakıyor. İnsanın içinde var olan, her şeyden çok da hayal gücüyle tetiklenen kudretin ışıltılı bir kutlaması bu kitap. Yaratıcılık sürecini anlatışı olağanüstü, kavranması daima zor olan bu fenomenin en mükemmel yapılmış analizlerinden biri. Ve bu kitap maneviyatın da zaferi. “Beni hapse koyabilirsiniz ama beni hapiste tutamazsınız” diyor Altan son cümlelerinde, “Bütün yazarlar gibi ben de duvarları rahatça geçecek bir sihrin sahibiyim çünkü.”
Evet: Ama yeter artık. Altan hâlâ hapiste. Nobel Ödülü’nü kazanmış 80 kişi bu durumu protesto etti, sonuç alamadı. Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız.
[Kronos.News] 25.3.2019
Alman S. Fisher Yayınevi’nden piyasaya çıkan kitapta Altan, özgürlük, cezaevindeki yaşamı ve Türkiye’nin siyasi durumuna ilişkin denemelerini paylaşıyor.
Kitap üzerine The Guardian’da bir makale kaleme alan Simon Callow, “Altan hâlâ hapiste. Nobel Ödülü’nü kazanmış 80 kişi bu durumu protesto etti, sonuç alamadı. Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız” ifadesini kullanıyor.
Çevirinin tam metni şöyle:
Bazı kitaplar hakkında eleştiri yazısı yazmak insana küstahlık gibi gelir. Bu da onlardan biri. Kitap kendisini öyle bir berraklık, eminlik ve bilgelikle anlatıyor ki hakkında söylenmesi gereken tek şey var: Onu okuyun. Sonra yeniden okuyun. Kısa bir kitap bu, bazıları iki sayfadan daha uzun olmayan bölümlere ayrılmış, her bölüm yazarın cezaevinde tecrübe ettiği bir olayı anlatıyor.
Harikulâde damıtılmış saf bir metin ama bilgiçlik taslamıyor; Altan, en zor anlarda bile, duruluğunu ve saydamlığını asla kaybetmiyor, rüyalar nasıl capcanlıysa öyle capcanlı, ki -İngilizceye çevrilmiş olan diğer kitapları, Osmanlı Kuarteti’nin muhteşem ilk cildi Kılıç Yarası Gibi ile hayali unsurlarla bezenmiş suç romanı Son Oyun’a bakarak hüküm verecek olursak- bu canlılık onun diğer eserlerinin de özelliği. I Will Never See the World Again’e (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) bakarak hüküm vermek gerekirse, onu kurtaran ve kurtaracak olan şey de bu.
Gözaltına alınması onun için sürpriz olmadı. Ön saflardaydı. Kürtlerin eşit haklara sahip olması gerektiğini savunan ve yayımlandığı Milliyet gazetesinde çok okunan bir makalenin yazarı olarak daha 1995’te 20 ay hapis cezası almış, cezası ertelenmiş ve 12 bin dolar para cezasına mahkûm edilmişti. 2007’de hicivli bir gazete olan Taraf’ı kurdu ve orada bir yıl sonra “Ah Ahparik” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazı nedeniyle, Türk Ceza Yasası’nın “Türklüğün aşağılanmasını” suç sayan acımasız 301’inci maddesince yargılandı, ancak o zaman hapse girmedi. Ne kadar korunmasız bir durumda olduğunu bildiği için silah taşımayı alışkanlık haline getirdi.
Muhalefet Altanların aile mesleğidir: Ahmet’in babası, polemikçi bir gazeteci, romancı, editör ve milletvekili olan Çetin de daha eskilerdeki bir baskı rejimi tarafından, yaklaşık yarım asır önce gözaltına alınmıştı. Polis onu almaya geldiğinde baba Altan onlara çay ikram etmişti ama reddetmişlerdi. “Rüşvet değildir” demişti hoş bir şekilde, “İçebilirsiniz.” Bu şaka pek de iyi karşılanmamıştı. 45 yıl sonra Ahmet kendisini almaya gelen polislere aynısını tekrarlamış; onlar da aynı şekilde bundan hoşlanmamışlar. Her koşulda şaka yapabilmek neredeyse akıl almaz bir soğukkanlılık göstergesidir. Ahmet de adil bir yargılanma ihtimalinin hiç olmadığını biliyordu; mahkûm olacağının kararı peşinen verilmişti.
Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim… bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim.
Onu hapishaneye götüren arabada, polis ona bir sigara uzatmış. Altan, “Ben, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum” demiş. Söylediğine göre, bu kelimelerin nereden geldiği hakkında hiçbir fikri yokmuş. Fakat bu kelimeler onun hayatını değiştirmiş. “Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor.” Bu içgörü – “Gerçek beni ele geçiremedi. Ben gerçeği ele geçirdim” – Altan’a daha sonra olan şeylere göğüs germe kuvveti vermiş. Bu yeteneğin, mesleği olan romancılığın bir uzantısı olduğunu görmüş: Alternatif bir gerçeklik yaratmak. I Will Never See The Worl Again (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) hapishane hakkında olduğu kadar yazarlık hakkında da bir kitap, fakat her şeyden ziyade özgürlük hakkında, hayal gücünün kullanılmasıyla ortaya çıkan özgürlük hakkında bir kitap.
Altan’ın özgürlüğünü ve düşünsel bağımsızlığını koruması kolay olmamış: Siz ne kadar metanetli olursanız olsun, hapishane doğası gereği insanı felce uğratabilen bir yerdir.
“Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.” Duyuların mahrumiyeti insanın derhal kafasını karıştırır: Oscar Wilde gibi Altan da zamanın anlamını yitirdiğini keşfeder. “Kafeste ışık ve hava hiç değişmiyordu. Her dakika bir diğerinin aynısıydı. Sanki zaman nehrinden bir kol ayrılıp bir setin önünde birikerek bir göl oluşturmuştu. O kıpırtısız gölün dibinde oturuyorduk.”
Mahkemeye götürüldüğünde yönünü yitirmişlik duygusu devam ediyormuş. Yargıçlar, Kafka’nın elinden çıkmış gibiymişler fakat Kafka’da da olduğu gibi, barbar ya da gaddar değil ama tuhaf, hayrete düşürücü ve gerçeküstüymüşler. Altan, ilk başta kendisine bildirildiği gibi darbe girişimini destekleyen “subliminal mesajlar” gönderdiği için değil, darbeye girişime iştirak ettiği için gözaltına alındığını öğrenmiş. Suçlamanın neden değiştiği kendisine sorulan yargıç havadan sudan bahsedercesine şöyle demiş: “Bizim savcılar bilmedikleri kelimeleri kullanmayı seviyorlar.”
Altan serbest bırakılıp evine gönderilmiş; daha sonra o akşam yeni bir gözaltı kararı çıkarılmış, hapishaneye dönmüş ve kapısında “Bayan Reviri” yazan bir hücreye atılmış. Anayasa Mahkemesi’nin mahkumiyetini reddetmesine dayanan bir temyiz süreci başlatmış: Kararı beklerken, “zihninin gölgeli kıvrımlarında kımıldanan, umudun beslediği solgun ve titrek hayalleri” kafasından uzaklaştırmaya çalışmış. Beklerken yıllar önce yazdığı romanı Kılıç Yarası Gibi’de, bir karakterin hakkında verilecek hükmü beklediği sahnenin aynısını yaşadığının farkına varmış.
Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım… Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği baş döndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.
Hüküm verilir: Ağırlaştırılmış müebbet.
Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim. Hades’e gidiyorum. Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru. Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.
Ama bir süre sonra hayal gücü Altan’ı kurtarır:
Odysseus gibi kahramanlıklarım ve korkaklıklarım olacak, dürüstlüklerim ve kurnazlıklarım olacak, yenilgilerim ve zaferlerim olacak, ancak ölümle bitecek bir maceram olacak… Çatırdayan bir gemi duruyor hücrenin ortasında… Ve güvertesinde çelişkiler içinde bir Odysseus.
Nefes kesici bir anda, kendi kendine şunu düşünür:
Anlatmak için ne güzel bir görüntü. Hayaletimsi ışıkta beyazlaşmış bir gölge gibi kıpırdayan elimi uzatıp bir kalem çekiyorum. Ben karanlıkta da yazabilirim. Koca bir fırtınayla çatırdayan bir gemiyi avuçlarımın içine alıp yazmaya başlıyorum. Demir kapı arkamdan kapandı…
Altan’ın avukatlarına verdiği notlar arasında yer alan kâğıtlardan derlenen ve arkadaşı Yasemin Çongar tarafından – harikulâde bir şekilde – İngilizceye çevrilen I Will Never See the World Again? (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) son derece tatmin edici bir biçeme sahip. Bu bir Geceyarısı Ekspresi değil, Ölü Evinden Notlar değil ve De Profundis değil. Bir bakıma bunların hepsini gölgede bırakıyor. İnsanın içinde var olan, her şeyden çok da hayal gücüyle tetiklenen kudretin ışıltılı bir kutlaması bu kitap. Yaratıcılık sürecini anlatışı olağanüstü, kavranması daima zor olan bu fenomenin en mükemmel yapılmış analizlerinden biri. Ve bu kitap maneviyatın da zaferi. “Beni hapse koyabilirsiniz ama beni hapiste tutamazsınız” diyor Altan son cümlelerinde, “Bütün yazarlar gibi ben de duvarları rahatça geçecek bir sihrin sahibiyim çünkü.”
Evet: Ama yeter artık. Altan hâlâ hapiste. Nobel Ödülü’nü kazanmış 80 kişi bu durumu protesto etti, sonuç alamadı. Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız.
[Kronos.News] 25.3.2019
İslamiyet incelse de kopmaz [Abdullah Aymaz]
Üstad Hazretleri, siyasetle hiçbir yere varılamayacağına hükmedip Ankara’dan Van’a döndükten sonra Erek Dağına inzivaya çekilmişti. Ortalığın karışık olduğu o günlerde ziyaretine gelenler oluyordu. İşte o zamana ait hatıralarını anlatanlardan Abdülbaki Arvasî Bey diyor ki:
“Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı (1925) Kör Hüseyin Paşa babama gelerek, ‘Ben Seydâ’nın yanına gidiyorum, beraber gidelim’ deyince, babam ‘Biraz işim var, sen istersen Abdülbaki’yle git. Fakat valiyle fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşa’ya haber ver ve öyle git’ dedi.
“Sonra Vali Tahsin Beye gittik. Tahsin Bey, ‘Benim de selam ve hürmetlerimi söyleyin, ellerinden öperim’ dedi. Sonra Süleyman Paşa’ya gittik, o da aynı şeyleri söyledi. Atlara binerek Erek Dağı’na gittik. Üstad’ın yanında eskiden polislik yapmış Cevdet isminde bir talebesi vardı.
“Ziyaret sırasında Üstad gelecek günlerden bahisle, ‘Üzülmeyin, başınıza çok işler gelecek. Sizi çok rahatsız edecekler. Üzülmeyin, hak yerini bulur. Onlar İslamiyeti kaldırmak istiyorlar. Parlak İslamî Prensipler İNCELİR, AMA YİNE DE KOPMAZ. Onun Sahibi ALLAH’tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslamiyeti ihyâ eder.’ dedi. Daha sonra biz bunu babama anlattığımızda, peder ‘Her halde Mehdi’yi kasdetmiş’ diye kanaatını bildirdi.
“Dağda toprak bir manastır harebesinde oturuyordu. Çok basit bir yaşayışı vardı. Bir hasır, bir keçi postu vardı. Biz şark lisanıyla mitil deriz, yüzsüz bir de yorgan vardı. Ufak tefek bazı zaruri eşyalar da etrafta gözüküyordu.
“Vakit geçince talebesine: ‘Öğle oldu, misafirler var, bir şeyler yap da getir’ dedi. Bir parça bulgurla, biraz yağları kalmıştı. Talebesi bu kalan son yağla pilav yaptı getirdi. Çok azdı. Ben bunun kâfi geleceğini zannetmiyordum. (Yemin ederek) Ben hayatımda öyle lezzetli yemek yemedim. Orada, Erek Dağı’nda yediğimiz o öğle yemesini unutamıyorum. Yemekten sonra Üstad talebesine hitaben, ‘Sen, bu yemek yetmeyecek, diye üzüldün. Bak Allah hepimizi doyurdu, hepimize kâfi geldi’ dedi.
“Az sonra abdest almak için müsaade istedi. Üstad dışarı çıkınca, Hüseyin Paşa, para vermek istedi. Fakat talebesi almadı. Paşa da parayı postun altına koydu. Az sonra Seydâ gelince, henüz kollarını da indirmemişti. İki elini kapıya dayayarak güldü ve Hüseyin Paşa’ya ‘Paşa siz bana misafir oldunuz, aç mı kaldınız? Bizim bir şeye ihtiyacımız yoktur. Onu bizden daha fakir olanlara verin’ deyince, Hüseyin Paşa çok üzüldü ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. ‘Kurban Seydâ bir şey yok!’ dedi. Üstad ise: ‘Onu başkalarına ver. Benden daha çok muhtaç ve müstehak olanlar var, onlara verin’ derken, Hüseyin Paşa: ‘Seydâ bir şey yok!’ diyordu. Üstad yine: ‘Yok yok onu alın başkalarına verin’ deyince ben, postun altındaki parayı alıp cebime koydum. Vedalaşıp ayrılacağımız zaman Üstad, Hüseyin Paşa’ya: ‘Bak Paşa, şimdi vereceğin yer hatırıma geldi. Bu Cevdet’in gömleği çok eski, buna bir mecid ver’ dedi. Paşa da çıkartıp bir altın verdi; fakat talebesi bir altını almadı, sadece bir mecid aldı.”
Hüseyin Paşa, Ağrı’nın Patnos ilçesinin Tekmal köyünde dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Amcasının yanında yetişmiştir. Hamidiye Alayları şarkta kurulduğu zaman Sultan Abdülhamid tarafından, Patnos ve çevresinde Hamidiye Alay kurmak üzere Miralay (Albay) rütbesiyle vazifelendirilmiştir. 1915 tarihinde Doğubeyazıd ve Kağızman’da Rus ve Ermenilere karşı başarı kazandı. Başarılarından dolayı Mirliva (Tuğ General) rütbesinde yükseltilmiştir. Bediüzzaman Hazretleriyle de sık sık görüşmüştür. Bu görüşmeler savaş sonrasında da devam etmiştir.
Üstad Hazretleri Van’’da Nurşin Camiinde vaaz da ederdi. Bir Cuma günü Kürt aşiretlerinden ağalar da gelmişti. Şeyh Said isyanının, şark vilayetlerini sardığı bir zamandı. Namazdan sonra evkaf memuru Ömer Efendinin Cami bitişiğindeki evinde toplanmışlardı. Üstad Hazretlerini de davet ettiler. Üstad bunların vaziyetlerinden maksatlarını sezip onlara “Efendiler! Herhalde menfi bir fikirle gelmişsiniz” dedi. Onlar “Evet” deyince, Üstad “Bu zihniyet menfi olduğu kadar, cahilane bir fikirdir. Acaba bu fikre hizmet neden ileri geldi? Soruyorum size. Şeriat mı istiyorsunuz? Böyle bir hareket şeriata muhaliftir. Bu olsa olsa bir ecnebî tahrikine âlet olma keyfiyetidir. Şeriat isterim diye, şeriatı âlet ederek şeriata muhalefet edilmez. Böyle menfi bir hareketten ve fikirlerden vazgeçin…” dedi ve aralarından ayrılıp Erek Dağına gitti.
Molla Hamid Ekinci Ağabeyin anlattığına göre, Hüseyin Paşa, Erek Dağına da geliyor: “İki hizmetçisiyle geldi. Atlarını ağaçlara bağladıktan sonra Üstad’ın yanına girdiler. Hüseyin Paşa çok uzun boylu, iri yarı bir insandı. Çok heybetliydi. Hüseyin Paşa edep dairesinde Hz. Üstad’ın ellerini öptü ve diz çökerek huzurunda oturdu. Biraz sonra bir mendil içinde tahminen yarım kilo kadar altını çıkarıp oraya koydu ve: ‘Kurban, benim helal malımdan zekâtımdır, size getirdim’ dedi. Üstad, ‘Sen kendi yakınlarından akrabalarından, köylülerinden hiç kimseyi bulamadın mı ki, ta buraya kadar getirdin?’ dedi. paşa ‘Kurban! Benim akrabalarım, yakınlarım hepsi zengin. Fakir kimse yok, müstehakı sizsiniz.’ dedi. Üstad ‘benim ihtiyacım yok’ dedi.
“Biraz sonra Hüseyin Paşa ‘Sizinle bir istişarem olacak. İzin veriniz, talebeleriniz dışarı çıksınlar, hususî konuşmak istiyorum’ dedi. Üstad, ‘Hayır bunlar benim vücudumun parçalarıdır, ayrılmazlar. Neyin varsa, söyle!’ dedi. Hüseyin Paşa: ‘Seyda, eğer bize izin verirseniz isyan edeceğiz’ dedi. Hz. Üstad: ‘Niçin siyan ediyorsunuz?.. Ali’nin, Hasan’ın kabahati varsa. Haydar, Ömer ne yapmış? Arada Müslüman kanı dökülecektir…’ (…) Hüseyin Paşa: ‘Seyda, sen benim kolumu kanadımı soğuttun. Ben aşiretime dönsem, Paşa korktu, onun için vazgeçti, diyecekler.’ dedi. Üstad: ‘Evet korktu desinler ama kan döktü, demesinler.’ dedi. Paşa ayrılıp giderken de arkasından üç defa: ‘Paşa kan dökme, kan dökme, kan dökme’ diye tekrarladı.
“Hüseyin Paşa döndü, gitti ve kuvvetlerini dağıttı. Dolayısıyla Van bölgesinde her hangi bir hâdise vuku bulmadı.”
Sulh-i umuminin temsilcisi, muhabbet fedaisi olan Üstad Hazretleri barışı, güveni işte böyle temin etmek için elinden geleni yapmış ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuştur.
[Abdullah Aymaz] 25.3.2019 [Samanyolu Haber]
“Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı (1925) Kör Hüseyin Paşa babama gelerek, ‘Ben Seydâ’nın yanına gidiyorum, beraber gidelim’ deyince, babam ‘Biraz işim var, sen istersen Abdülbaki’yle git. Fakat valiyle fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşa’ya haber ver ve öyle git’ dedi.
“Sonra Vali Tahsin Beye gittik. Tahsin Bey, ‘Benim de selam ve hürmetlerimi söyleyin, ellerinden öperim’ dedi. Sonra Süleyman Paşa’ya gittik, o da aynı şeyleri söyledi. Atlara binerek Erek Dağı’na gittik. Üstad’ın yanında eskiden polislik yapmış Cevdet isminde bir talebesi vardı.
“Ziyaret sırasında Üstad gelecek günlerden bahisle, ‘Üzülmeyin, başınıza çok işler gelecek. Sizi çok rahatsız edecekler. Üzülmeyin, hak yerini bulur. Onlar İslamiyeti kaldırmak istiyorlar. Parlak İslamî Prensipler İNCELİR, AMA YİNE DE KOPMAZ. Onun Sahibi ALLAH’tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslamiyeti ihyâ eder.’ dedi. Daha sonra biz bunu babama anlattığımızda, peder ‘Her halde Mehdi’yi kasdetmiş’ diye kanaatını bildirdi.
“Dağda toprak bir manastır harebesinde oturuyordu. Çok basit bir yaşayışı vardı. Bir hasır, bir keçi postu vardı. Biz şark lisanıyla mitil deriz, yüzsüz bir de yorgan vardı. Ufak tefek bazı zaruri eşyalar da etrafta gözüküyordu.
“Vakit geçince talebesine: ‘Öğle oldu, misafirler var, bir şeyler yap da getir’ dedi. Bir parça bulgurla, biraz yağları kalmıştı. Talebesi bu kalan son yağla pilav yaptı getirdi. Çok azdı. Ben bunun kâfi geleceğini zannetmiyordum. (Yemin ederek) Ben hayatımda öyle lezzetli yemek yemedim. Orada, Erek Dağı’nda yediğimiz o öğle yemesini unutamıyorum. Yemekten sonra Üstad talebesine hitaben, ‘Sen, bu yemek yetmeyecek, diye üzüldün. Bak Allah hepimizi doyurdu, hepimize kâfi geldi’ dedi.
“Az sonra abdest almak için müsaade istedi. Üstad dışarı çıkınca, Hüseyin Paşa, para vermek istedi. Fakat talebesi almadı. Paşa da parayı postun altına koydu. Az sonra Seydâ gelince, henüz kollarını da indirmemişti. İki elini kapıya dayayarak güldü ve Hüseyin Paşa’ya ‘Paşa siz bana misafir oldunuz, aç mı kaldınız? Bizim bir şeye ihtiyacımız yoktur. Onu bizden daha fakir olanlara verin’ deyince, Hüseyin Paşa çok üzüldü ve gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı. ‘Kurban Seydâ bir şey yok!’ dedi. Üstad ise: ‘Onu başkalarına ver. Benden daha çok muhtaç ve müstehak olanlar var, onlara verin’ derken, Hüseyin Paşa: ‘Seydâ bir şey yok!’ diyordu. Üstad yine: ‘Yok yok onu alın başkalarına verin’ deyince ben, postun altındaki parayı alıp cebime koydum. Vedalaşıp ayrılacağımız zaman Üstad, Hüseyin Paşa’ya: ‘Bak Paşa, şimdi vereceğin yer hatırıma geldi. Bu Cevdet’in gömleği çok eski, buna bir mecid ver’ dedi. Paşa da çıkartıp bir altın verdi; fakat talebesi bir altını almadı, sadece bir mecid aldı.”
Hüseyin Paşa, Ağrı’nın Patnos ilçesinin Tekmal köyünde dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Amcasının yanında yetişmiştir. Hamidiye Alayları şarkta kurulduğu zaman Sultan Abdülhamid tarafından, Patnos ve çevresinde Hamidiye Alay kurmak üzere Miralay (Albay) rütbesiyle vazifelendirilmiştir. 1915 tarihinde Doğubeyazıd ve Kağızman’da Rus ve Ermenilere karşı başarı kazandı. Başarılarından dolayı Mirliva (Tuğ General) rütbesinde yükseltilmiştir. Bediüzzaman Hazretleriyle de sık sık görüşmüştür. Bu görüşmeler savaş sonrasında da devam etmiştir.
Üstad Hazretleri Van’’da Nurşin Camiinde vaaz da ederdi. Bir Cuma günü Kürt aşiretlerinden ağalar da gelmişti. Şeyh Said isyanının, şark vilayetlerini sardığı bir zamandı. Namazdan sonra evkaf memuru Ömer Efendinin Cami bitişiğindeki evinde toplanmışlardı. Üstad Hazretlerini de davet ettiler. Üstad bunların vaziyetlerinden maksatlarını sezip onlara “Efendiler! Herhalde menfi bir fikirle gelmişsiniz” dedi. Onlar “Evet” deyince, Üstad “Bu zihniyet menfi olduğu kadar, cahilane bir fikirdir. Acaba bu fikre hizmet neden ileri geldi? Soruyorum size. Şeriat mı istiyorsunuz? Böyle bir hareket şeriata muhaliftir. Bu olsa olsa bir ecnebî tahrikine âlet olma keyfiyetidir. Şeriat isterim diye, şeriatı âlet ederek şeriata muhalefet edilmez. Böyle menfi bir hareketten ve fikirlerden vazgeçin…” dedi ve aralarından ayrılıp Erek Dağına gitti.
Molla Hamid Ekinci Ağabeyin anlattığına göre, Hüseyin Paşa, Erek Dağına da geliyor: “İki hizmetçisiyle geldi. Atlarını ağaçlara bağladıktan sonra Üstad’ın yanına girdiler. Hüseyin Paşa çok uzun boylu, iri yarı bir insandı. Çok heybetliydi. Hüseyin Paşa edep dairesinde Hz. Üstad’ın ellerini öptü ve diz çökerek huzurunda oturdu. Biraz sonra bir mendil içinde tahminen yarım kilo kadar altını çıkarıp oraya koydu ve: ‘Kurban, benim helal malımdan zekâtımdır, size getirdim’ dedi. Üstad, ‘Sen kendi yakınlarından akrabalarından, köylülerinden hiç kimseyi bulamadın mı ki, ta buraya kadar getirdin?’ dedi. paşa ‘Kurban! Benim akrabalarım, yakınlarım hepsi zengin. Fakir kimse yok, müstehakı sizsiniz.’ dedi. Üstad ‘benim ihtiyacım yok’ dedi.
“Biraz sonra Hüseyin Paşa ‘Sizinle bir istişarem olacak. İzin veriniz, talebeleriniz dışarı çıksınlar, hususî konuşmak istiyorum’ dedi. Üstad, ‘Hayır bunlar benim vücudumun parçalarıdır, ayrılmazlar. Neyin varsa, söyle!’ dedi. Hüseyin Paşa: ‘Seyda, eğer bize izin verirseniz isyan edeceğiz’ dedi. Hz. Üstad: ‘Niçin siyan ediyorsunuz?.. Ali’nin, Hasan’ın kabahati varsa. Haydar, Ömer ne yapmış? Arada Müslüman kanı dökülecektir…’ (…) Hüseyin Paşa: ‘Seyda, sen benim kolumu kanadımı soğuttun. Ben aşiretime dönsem, Paşa korktu, onun için vazgeçti, diyecekler.’ dedi. Üstad: ‘Evet korktu desinler ama kan döktü, demesinler.’ dedi. Paşa ayrılıp giderken de arkasından üç defa: ‘Paşa kan dökme, kan dökme, kan dökme’ diye tekrarladı.
“Hüseyin Paşa döndü, gitti ve kuvvetlerini dağıttı. Dolayısıyla Van bölgesinde her hangi bir hâdise vuku bulmadı.”
Sulh-i umuminin temsilcisi, muhabbet fedaisi olan Üstad Hazretleri barışı, güveni işte böyle temin etmek için elinden geleni yapmış ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuştur.
[Abdullah Aymaz] 25.3.2019 [Samanyolu Haber]
Anlama Dersleri; 101 [Kadir Gürcan]
Siz siz olun, eğitim ve öğretimin hiç bir tecrübesini hafife alıp, okul kaçkınlarını, düşük zeka seviyesinden atış yapanları, okumuş ve mürekkep yalamış olanlara üstün tutmayın, tercih etmeyin. Başarı dediğimiz şey, tekrarı mümkün ve devamlılığı olan şeyler için söz konusu. Rastlantı ve gelişine vuruşların büyüsüne kapılmayalım. “Okusan ne olacak, lise mezunları bile Cumhurbaşkanı oluyor!” diyerek, gençlerin zihinlerini de bulandırmayın. Başımıza ne geliyorsa, mektep ve medrese düşmanlarından geliyor.
Çok gerilere gidip, zeka ve hafıza testi yapmayalım da, okuyucuların huzuru kaçmasın. Geçen hafta Yeni Zelanda'da meydana gelen terör saldırısı bütün dünyayı ayağa kaldırdı. İdeolojilerinden kurtulamayan bir kaç beyni sulanmış siyasi ve bürokrat dışında, hadisenin doğru anlaşıldığını düşünebiliriz. Saldırı bir terör saldırısıdır. Ötesi yok. Saldırgana neden “terörist” demiyorsunuz diyerek, araştırmacı ve bilge gazetecilik numaralarına yatanları ciddiye almayın.
Yeni Zelanda Hükümeti, saldırı sonrasında teröristi yakaladı, şu an mahkemesi devam ediyor. İlk yapılan açıklamalara göre, bundan böyle hayatını tek kişilik hücrede geçirecek. Gelişmiş ülkelerde kanunlar, günlük olaylara göre yapılmıyor. Ortada işleyen bir kanunlar manzumesi var ve o ülke insanları bu çerçevede yaşıyor ve yargılanıyorlar. Yeni kanun inşa ve ihdas etmeye gerek yok. Bizim okul kaçkınlarının “idam edin!” teklifleri, yine Kapıkule sınır kapısına takıldı. Yeni Zelanda halkı, dünyanın en mutlu ve mesut sekizinci ülkesi, sizin zorba ve müstebitlerinizi dinleyerek neşelerini kaçırmazlar.
Bizim devletlilerin seçim mitinglerinin gürültüsünden meseleyi anlamada ne kadar zorlandıklarını utanarak müşahade ettik. Üç kuruşluk yerel seçimler için bu kadar rezil olmaya gerek var mıydı? Demokratik ülkelerde liderler, zorba Roma imparatorları gibi, hipodramlardan alkış almak için arenada sürekli birilerini kurban etmeye ihtiyaç duymuyorlar. Dünyanın yasakladığı görüntüleri, biraz flulaştırıp, miting meydanına heyecan(!) katmak, Roma İmparatorlarından sonra bizim, Saray'a nasip oldu. Güzel(!) hareketler bunlar.
Terör saldırısı sonrasındaki gelişmeler, Yeni Zelanda Hükümeti'nin silah edinme konusunda radikal kararlar alabilmesinin yolunu açtı. Bir hafta içinde, imha kapasitesi yüksek silahların kanunen sınırlandırılması ve toplatılması kararı kanunlaştı. Yapılan açıklama demokratik bir ağza yakışacak kalitedeydi; “Verdiğimiz silahları geri istiyoruz!” ABD bile, silahlar konusundaki bu kararı, “Biz niye yapamıyoruz ki?” diyerek, başlarına bela olan toplu katliam silahları hakkında tekrar düşünmeye başladı.
Bizzat devlet başkanı yakalanan şahsın terörist olduğunu ilan etti. Hükümet, terör kurbanlarının da yaralarını sarmak için elinden gelen sempati, içtenlik ve sıcak alakayı eksik etmedi. Ateş elbetteki düştüğü yeri yakar ama, devlet büyüklerinin şefkatli yaklaşımı bu derin yaraların çabuk iyileşmesi açısından önemli. Geçtiğimiz Cuma, ülkenin bütün yayın organlarından ezanın canlı yayına verilmesi gibi, toplu yaşam kültürüne katkısı olabilecek takdire şayan bir jest bile yapıldı.
Tabii ki, Yeni Zelanda Hükümet Başkanı ve dolayısıyla kabinesinin işi bununla bitmedi. Bu son saldırı bir de yeni bir sektöre olan ihtiyacı gündeme getirdi; “Anlama Dersleri; 101”. Ülkelerin terör saldırısını anlama ve değerlendirme noktasında neredeyse konsensus sağladıkları bir noktada, maalesef Türkiye ve Türk Siyasileri, konuyu anlama noktasında sınıfta kaldılar. İşi bozuntuya vermeyen ve ülke arasındaki ilişki nezaketinin farkında olan Yeni Zelanda yetkilileri bu aksaklığı gidermek için, Türkiye'ye özel bir ekip göndermeye karar verdiler. Şu an itibariyle bu ekibin hangi tür meslek gruplarından oluştuğuna dair bir bilgi paylaşılmadı.
Avrupa ülkeleri ile münasebetimiz, lisede öğretilen hamaset çeşnisi zengin kahramanlık hikayelerinin derin hissiliğinde bir türlü kurtulamıyor. Öyle, doktora ve master seviyesindeki entelektüel kaliteler falan beklediğimiz yok. Hiç olmazsa üniversite mezunu seviyesine razıyız ama nerede o şans! Bu yüzden, Jacinda Ardern Hanım'a çok iş düşüyor. Neyse ki, İslam Ülkeleri içinde, kendisini bizim Saraylı kadar dünyanın merkezine koyan yok. Şimdilik “Anlama Dersleri; 101” ilk tecrübesini Türkiye'de vermesi gerekecek.
Dersin ismi, Cumhurbaşkanı'nın, terör saldırısı sonrasında bir miting konuşmasındaki, "Çanakkale'den 104 yıl sonra bir kez daha sesleniyor ve diyoruz ki, mesajınızı aldık. Hislerinizi de niyetinizi de anladık. Kininizin, nefretinizin canlı olduğunu anladık.”, bu tekrar eden 'anladık' kelimesinden mülhem. İsim babalığı da Hazret'e ait.
Bu satırların yazıldığı saate kadar Yeni Zelanda Hükümeti'nin yola çıktığına dair bir haber işitmedik. Ekibin içerisine, Türkçe bilen bir tercüman koymak ne kadar önemliyse, psikolojik tedavide uzman en az yedi kişilik bir kadronun da bulunmasında ciddi bir zaruret görünüyor. Vak'a bir tek uzman psikoloğun altından kalkabileceği basitliği aşıyor.
Bir de, Yeni Zelanda'daki terör hadisesinin yeni bir Haçlı Seferi olmadığını Türkiyeli yetkililere en az iki kez anlatmak gerekiyor. Baksanıza, Sayın Cumhurbaşkanı, iki kez “anladık” demiş ama hala anlayamamış. Boşuna “Siz siz olun eğitim ve öğretimin hiç bir seviyesini basite almayın!” diye ısrar etmiyoruz.
[Kadir Gürcan] 25.3.2019 [Samanyolu Haber]
Çok gerilere gidip, zeka ve hafıza testi yapmayalım da, okuyucuların huzuru kaçmasın. Geçen hafta Yeni Zelanda'da meydana gelen terör saldırısı bütün dünyayı ayağa kaldırdı. İdeolojilerinden kurtulamayan bir kaç beyni sulanmış siyasi ve bürokrat dışında, hadisenin doğru anlaşıldığını düşünebiliriz. Saldırı bir terör saldırısıdır. Ötesi yok. Saldırgana neden “terörist” demiyorsunuz diyerek, araştırmacı ve bilge gazetecilik numaralarına yatanları ciddiye almayın.
Yeni Zelanda Hükümeti, saldırı sonrasında teröristi yakaladı, şu an mahkemesi devam ediyor. İlk yapılan açıklamalara göre, bundan böyle hayatını tek kişilik hücrede geçirecek. Gelişmiş ülkelerde kanunlar, günlük olaylara göre yapılmıyor. Ortada işleyen bir kanunlar manzumesi var ve o ülke insanları bu çerçevede yaşıyor ve yargılanıyorlar. Yeni kanun inşa ve ihdas etmeye gerek yok. Bizim okul kaçkınlarının “idam edin!” teklifleri, yine Kapıkule sınır kapısına takıldı. Yeni Zelanda halkı, dünyanın en mutlu ve mesut sekizinci ülkesi, sizin zorba ve müstebitlerinizi dinleyerek neşelerini kaçırmazlar.
Bizim devletlilerin seçim mitinglerinin gürültüsünden meseleyi anlamada ne kadar zorlandıklarını utanarak müşahade ettik. Üç kuruşluk yerel seçimler için bu kadar rezil olmaya gerek var mıydı? Demokratik ülkelerde liderler, zorba Roma imparatorları gibi, hipodramlardan alkış almak için arenada sürekli birilerini kurban etmeye ihtiyaç duymuyorlar. Dünyanın yasakladığı görüntüleri, biraz flulaştırıp, miting meydanına heyecan(!) katmak, Roma İmparatorlarından sonra bizim, Saray'a nasip oldu. Güzel(!) hareketler bunlar.
Terör saldırısı sonrasındaki gelişmeler, Yeni Zelanda Hükümeti'nin silah edinme konusunda radikal kararlar alabilmesinin yolunu açtı. Bir hafta içinde, imha kapasitesi yüksek silahların kanunen sınırlandırılması ve toplatılması kararı kanunlaştı. Yapılan açıklama demokratik bir ağza yakışacak kalitedeydi; “Verdiğimiz silahları geri istiyoruz!” ABD bile, silahlar konusundaki bu kararı, “Biz niye yapamıyoruz ki?” diyerek, başlarına bela olan toplu katliam silahları hakkında tekrar düşünmeye başladı.
Bizzat devlet başkanı yakalanan şahsın terörist olduğunu ilan etti. Hükümet, terör kurbanlarının da yaralarını sarmak için elinden gelen sempati, içtenlik ve sıcak alakayı eksik etmedi. Ateş elbetteki düştüğü yeri yakar ama, devlet büyüklerinin şefkatli yaklaşımı bu derin yaraların çabuk iyileşmesi açısından önemli. Geçtiğimiz Cuma, ülkenin bütün yayın organlarından ezanın canlı yayına verilmesi gibi, toplu yaşam kültürüne katkısı olabilecek takdire şayan bir jest bile yapıldı.
Tabii ki, Yeni Zelanda Hükümet Başkanı ve dolayısıyla kabinesinin işi bununla bitmedi. Bu son saldırı bir de yeni bir sektöre olan ihtiyacı gündeme getirdi; “Anlama Dersleri; 101”. Ülkelerin terör saldırısını anlama ve değerlendirme noktasında neredeyse konsensus sağladıkları bir noktada, maalesef Türkiye ve Türk Siyasileri, konuyu anlama noktasında sınıfta kaldılar. İşi bozuntuya vermeyen ve ülke arasındaki ilişki nezaketinin farkında olan Yeni Zelanda yetkilileri bu aksaklığı gidermek için, Türkiye'ye özel bir ekip göndermeye karar verdiler. Şu an itibariyle bu ekibin hangi tür meslek gruplarından oluştuğuna dair bir bilgi paylaşılmadı.
Avrupa ülkeleri ile münasebetimiz, lisede öğretilen hamaset çeşnisi zengin kahramanlık hikayelerinin derin hissiliğinde bir türlü kurtulamıyor. Öyle, doktora ve master seviyesindeki entelektüel kaliteler falan beklediğimiz yok. Hiç olmazsa üniversite mezunu seviyesine razıyız ama nerede o şans! Bu yüzden, Jacinda Ardern Hanım'a çok iş düşüyor. Neyse ki, İslam Ülkeleri içinde, kendisini bizim Saraylı kadar dünyanın merkezine koyan yok. Şimdilik “Anlama Dersleri; 101” ilk tecrübesini Türkiye'de vermesi gerekecek.
Dersin ismi, Cumhurbaşkanı'nın, terör saldırısı sonrasında bir miting konuşmasındaki, "Çanakkale'den 104 yıl sonra bir kez daha sesleniyor ve diyoruz ki, mesajınızı aldık. Hislerinizi de niyetinizi de anladık. Kininizin, nefretinizin canlı olduğunu anladık.”, bu tekrar eden 'anladık' kelimesinden mülhem. İsim babalığı da Hazret'e ait.
Bu satırların yazıldığı saate kadar Yeni Zelanda Hükümeti'nin yola çıktığına dair bir haber işitmedik. Ekibin içerisine, Türkçe bilen bir tercüman koymak ne kadar önemliyse, psikolojik tedavide uzman en az yedi kişilik bir kadronun da bulunmasında ciddi bir zaruret görünüyor. Vak'a bir tek uzman psikoloğun altından kalkabileceği basitliği aşıyor.
Bir de, Yeni Zelanda'daki terör hadisesinin yeni bir Haçlı Seferi olmadığını Türkiyeli yetkililere en az iki kez anlatmak gerekiyor. Baksanıza, Sayın Cumhurbaşkanı, iki kez “anladık” demiş ama hala anlayamamış. Boşuna “Siz siz olun eğitim ve öğretimin hiç bir seviyesini basite almayın!” diye ısrar etmiyoruz.
[Kadir Gürcan] 25.3.2019 [Samanyolu Haber]
AKP’nin namus borcu orta yerde duruyor! [İlker Doğan]
Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişinin hayatını kaybettiği şüpheli helikopter kazasını aydınlatmanın ‘namus borçları’ olduğunu söylemişti. Kazanın üzerinden 10 yıl geçti ancak bir arpa boyu kadar bile yol alınamadı. Dosya adım adım kapatıldı. Yazıcıoğlu dahil 6 kişinin öldüğü şüpheli kaza, AKP iktidarının namus borcu olarak orta yerde duruyor. AKP, bu cinayeti de mesnetsiz iddialarla Cemaat’in üzerine yıkmaya çalışadursun, daha 3 ay önce Meclis’e sunulan ‘olay araştırılsın’ önergesi iktidar ve ortağı MHP’nin oylarıyla reddedildi!
Bugün 25 Mart 2019… BBP’nin merhum lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin şüpheli bir helikopter kazasıyla hayatını kaybetmesinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Yine böyle bir yerel seçim arefesiydi. Yazıcıoğlu ve beraberindekileri taşıyan helikopter, Yozgat Yerköy’deki mitinge yetişmek için Çağlayancerit’ten havalandıktan kısa süre sonra düştü. Saatler 15.03’ü gösteriyordu. İki gün süren arama kurtarma çalışmalarında hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Enkaza 48 saat sonra köylüler tarafından ancak ulaşıldı. Kazada Yazıcıoğlu’nun yanı sıra gazeteci İsmail Güneş, BBP Sivas il Başkanı Erhan Üstündağ, BBP Sivas il başkan yardımcısı Murat Çetinkaya ve pilot Kaya İstektepe hayatını kaybetmişti. Suikast iddiaları üzerine soruşturma başlatıldı. İktidar temsilcileri olayın aydınlatılmasının ‘namus borçları’ olduğunu söyledi. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “İnanırsınız veya içinizde bir uhde kaldıysa inanmayabilirsiniz. Siyasi irade konusunda bir eksikliğimiz yok. Ne Cumhurbaşkanımızla, ne Başbakanımızla ne de hükümetimizle. Bu olayın yüzde yüz aydınlatılması bizim namus borcumuzdur. Bir kardeşimize olan vazifemizdir.” ifadelerini kullandı.
DDK RAPORU SUİKAST İDDİALARINI GÜÇLENDİRDİ
Söz konusu dönemde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu konuya ilişkin bir rapor hazırladı. DDK’nın hazırladığı rapor, suikast iddialarını güçlendiriyordu. Helikopterin düştüğü zaman diliminde bölgede uçan savaş uçaklarının varlığı ilk olarak bu raporda tescillendi. Helikopter kazası öncesinde bölgede yaşanan hava trafiğine dikkat çekilirken, kazayla aynı dakikalarda bölgede uçan F-16 uçaklarının helikopteri düşürmüş olabileceği iddialarına yer verildi.
KEÇİLER SÖKMEDİ YA!
Enkaza ulaşılmıştı ancak bir sorun vardı. Helikopterin beyni olarak nitelendirilen ve uçuş bilgilerinin yer aldığı cihazlar kayıptı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, söz konusu olaya tepkisini, “Helikopterin beynini keçiler sökmedi ya!” diyerek gösterdi. Daha önce hazırlanan adli tıp raporunun aksine, merhum Yazıcıoğlu ve hayatını kaybeden 5 kişinin kanında yüksek oranda zehirli gaz vardı. Helikopterin beynini söktüğü iddia edilen 4 muvazzaf asker, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan 3 kişilik kaza kırım heyeti ve bir teknisyen tutuklandı. Çok sürmedi ve kaza kırım heyeti üyeleri tahliye edildi.
‘ARAŞTIRILSIN’ ÖNERGESİNE AKP’DEN RED!
AKP iktidarı ve medyası, son 5 yılda tıpkı diğerleri gibi bu karanlık olayı da Cemaat’in üzerine yıkmaya çalışıyor. Ancak hemen hatırlatalım, daha geçtiğimiz Aralık ayında söz konusu şüpheli kazanın araştırılmasına ilişkin Meclis’e verilen soru önergesi AKP ve ortağı MHP’nin oylarıyla reddedildi. CHP grubunun önergesine İYİ Parti’den destek gelirken, AKP listelerinden Meclis’e giren Mustafa Destici’nin önergenin oylanacağından haberi olmasına rağmen oturuma katılmadığı ortaya çıktı!
10 YIL SONRA YENİ DAVA AÇILDI!
Yazıcoğlu, yine bir seçim öncesinde iktidarın aklına geldi! Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akarca, geçtiğimiz ay 2018 Yılı Değerlendirme Toplantısı için geldiği Afyonkarahisar’da, Yazıcıoğlu soruşturmasıyla ilgili açıklamalarda bulundu. Akarca, “Kazaya ilişkin Yargıtay Başsavcılığınca yapılan soruşturma sonucunda 9 üst düzey kamu görevlisi hakkında kamu davası açtık.” dedi.
2014’de ‘kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına’ karar veren Kahramanmaraş Savcısı Habib Korkmaz, Çorlu Başsavcılığı’na terfi ettirildi. Eşi sağlık müdürü yapıldı. Şimdi Kocaeli Başsavcısı.
Dosya adım adım nasıl kapatıldı?
AKP iktidarı ve ona yakın yayın organları 17/25 Aralık büyük yolsuzluk operasyonunun ardından diğer bütün faili meçhullerde olduğu gibi Yazıcıoğlu olayında da Cemaat’i günah keçisi ilan etti. İktidar medyası, ‘Cemaat’ mensubu hakim ve savcıların, olayı basit bir kazaya indirgeyerek ‘takipsizlik’ kararlarıyla dosyayı kapatmak istediğini’ savunuyor. Peki öyle mi?
Şüpheli kazanın ardından başlatılan soruşturmada kaza kırım ekibi de dahil tutuklamalar yaşandı. Helikopterin uçuş bilgilerinin bulunduğu cihaz bile yerinden sökülerek yok edilmişti. O dönemde çok tartışılan 3. yargı paketinin yürürlüğe girmesi ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla tahliyeler hızlandı. Yazıcıoğlu davasının son tutuklu sanığını ‘Özgürlük Hakimleri’ tahliye etti.
‘ÖRGÜTLÜ SUÇ’ DİYENLER SÜRGÜN EDİLDİ
Şüpheli kazayı ‘örgütlü suç’ kapsamında araştıran Malatya’daki özel yetkili savcılar dosyadan alındı. Dosya daha sonra Maraş’a gönderildi ve Savcı Habib Korkmaz’a verildi. 2014’de ‘kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına’ karar veren Korkmaz, Çorlu Başsavcılığı’na terfi ettirildi. Eşi sağlık müdürü yapıldı. Şimdi Kocaeli Başsavcısı. Korkmaz’ın kararını kaldıran Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden ise görevinden alınıp, Kayseri’ye düz hakim olarak atandı. Daha sonra tutuklandı.
Bitmedi! 2014 yılında dosyaya takipsizlik kararının çıktığı mahkemenin Başsavcı Vekili Gürhan Aktaş da Aksaray İl Başsavcılığı’na terfi ettirildi! Takipsizlik kararında etkisi olduğu iddia edilen Kahramanmaraş 2. Ağır Ceza Başkanı Turgay Ateş de ‘hükümetin önerdiği’ listeden HSYK’ya girmeyi başardı! Dosya tam 4 kez mahkeme değiştirdi.
KARARDAN ÖNCE TERFİ ALMIŞ!
Dosya son olarak savcılar Mevlüt Kısır ve Necati Kazak’a geldi. Onlar da 132 şüpheliler hakkında ‘takipsizlik’ kararı verdi. Kazak’ın, kararı yazmadan iki ay önce terfi ettirilerek, HSYK tarafından Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına atandığı ortaya çıktı. Orada da Başsavcıvekili yapıldı.
[İlker Doğan] 25.3.2019 [TR724]
Bugün 25 Mart 2019… BBP’nin merhum lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin şüpheli bir helikopter kazasıyla hayatını kaybetmesinin üzerinden tam 10 yıl geçti. Yine böyle bir yerel seçim arefesiydi. Yazıcıoğlu ve beraberindekileri taşıyan helikopter, Yozgat Yerköy’deki mitinge yetişmek için Çağlayancerit’ten havalandıktan kısa süre sonra düştü. Saatler 15.03’ü gösteriyordu. İki gün süren arama kurtarma çalışmalarında hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Enkaza 48 saat sonra köylüler tarafından ancak ulaşıldı. Kazada Yazıcıoğlu’nun yanı sıra gazeteci İsmail Güneş, BBP Sivas il Başkanı Erhan Üstündağ, BBP Sivas il başkan yardımcısı Murat Çetinkaya ve pilot Kaya İstektepe hayatını kaybetmişti. Suikast iddiaları üzerine soruşturma başlatıldı. İktidar temsilcileri olayın aydınlatılmasının ‘namus borçları’ olduğunu söyledi. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “İnanırsınız veya içinizde bir uhde kaldıysa inanmayabilirsiniz. Siyasi irade konusunda bir eksikliğimiz yok. Ne Cumhurbaşkanımızla, ne Başbakanımızla ne de hükümetimizle. Bu olayın yüzde yüz aydınlatılması bizim namus borcumuzdur. Bir kardeşimize olan vazifemizdir.” ifadelerini kullandı.
DDK RAPORU SUİKAST İDDİALARINI GÜÇLENDİRDİ
Söz konusu dönemde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu konuya ilişkin bir rapor hazırladı. DDK’nın hazırladığı rapor, suikast iddialarını güçlendiriyordu. Helikopterin düştüğü zaman diliminde bölgede uçan savaş uçaklarının varlığı ilk olarak bu raporda tescillendi. Helikopter kazası öncesinde bölgede yaşanan hava trafiğine dikkat çekilirken, kazayla aynı dakikalarda bölgede uçan F-16 uçaklarının helikopteri düşürmüş olabileceği iddialarına yer verildi.
KEÇİLER SÖKMEDİ YA!
Enkaza ulaşılmıştı ancak bir sorun vardı. Helikopterin beyni olarak nitelendirilen ve uçuş bilgilerinin yer aldığı cihazlar kayıptı. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, söz konusu olaya tepkisini, “Helikopterin beynini keçiler sökmedi ya!” diyerek gösterdi. Daha önce hazırlanan adli tıp raporunun aksine, merhum Yazıcıoğlu ve hayatını kaybeden 5 kişinin kanında yüksek oranda zehirli gaz vardı. Helikopterin beynini söktüğü iddia edilen 4 muvazzaf asker, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü tarafından oluşturulan 3 kişilik kaza kırım heyeti ve bir teknisyen tutuklandı. Çok sürmedi ve kaza kırım heyeti üyeleri tahliye edildi.
‘ARAŞTIRILSIN’ ÖNERGESİNE AKP’DEN RED!
AKP iktidarı ve medyası, son 5 yılda tıpkı diğerleri gibi bu karanlık olayı da Cemaat’in üzerine yıkmaya çalışıyor. Ancak hemen hatırlatalım, daha geçtiğimiz Aralık ayında söz konusu şüpheli kazanın araştırılmasına ilişkin Meclis’e verilen soru önergesi AKP ve ortağı MHP’nin oylarıyla reddedildi. CHP grubunun önergesine İYİ Parti’den destek gelirken, AKP listelerinden Meclis’e giren Mustafa Destici’nin önergenin oylanacağından haberi olmasına rağmen oturuma katılmadığı ortaya çıktı!
10 YIL SONRA YENİ DAVA AÇILDI!
Yazıcoğlu, yine bir seçim öncesinde iktidarın aklına geldi! Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akarca, geçtiğimiz ay 2018 Yılı Değerlendirme Toplantısı için geldiği Afyonkarahisar’da, Yazıcıoğlu soruşturmasıyla ilgili açıklamalarda bulundu. Akarca, “Kazaya ilişkin Yargıtay Başsavcılığınca yapılan soruşturma sonucunda 9 üst düzey kamu görevlisi hakkında kamu davası açtık.” dedi.
2014’de ‘kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına’ karar veren Kahramanmaraş Savcısı Habib Korkmaz, Çorlu Başsavcılığı’na terfi ettirildi. Eşi sağlık müdürü yapıldı. Şimdi Kocaeli Başsavcısı.
Dosya adım adım nasıl kapatıldı?
AKP iktidarı ve ona yakın yayın organları 17/25 Aralık büyük yolsuzluk operasyonunun ardından diğer bütün faili meçhullerde olduğu gibi Yazıcıoğlu olayında da Cemaat’i günah keçisi ilan etti. İktidar medyası, ‘Cemaat’ mensubu hakim ve savcıların, olayı basit bir kazaya indirgeyerek ‘takipsizlik’ kararlarıyla dosyayı kapatmak istediğini’ savunuyor. Peki öyle mi?
Şüpheli kazanın ardından başlatılan soruşturmada kaza kırım ekibi de dahil tutuklamalar yaşandı. Helikopterin uçuş bilgilerinin bulunduğu cihaz bile yerinden sökülerek yok edilmişti. O dönemde çok tartışılan 3. yargı paketinin yürürlüğe girmesi ve Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla tahliyeler hızlandı. Yazıcıoğlu davasının son tutuklu sanığını ‘Özgürlük Hakimleri’ tahliye etti.
‘ÖRGÜTLÜ SUÇ’ DİYENLER SÜRGÜN EDİLDİ
Şüpheli kazayı ‘örgütlü suç’ kapsamında araştıran Malatya’daki özel yetkili savcılar dosyadan alındı. Dosya daha sonra Maraş’a gönderildi ve Savcı Habib Korkmaz’a verildi. 2014’de ‘kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına’ karar veren Korkmaz, Çorlu Başsavcılığı’na terfi ettirildi. Eşi sağlık müdürü yapıldı. Şimdi Kocaeli Başsavcısı. Korkmaz’ın kararını kaldıran Gaziantep Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ahmet Maden ise görevinden alınıp, Kayseri’ye düz hakim olarak atandı. Daha sonra tutuklandı.
Bitmedi! 2014 yılında dosyaya takipsizlik kararının çıktığı mahkemenin Başsavcı Vekili Gürhan Aktaş da Aksaray İl Başsavcılığı’na terfi ettirildi! Takipsizlik kararında etkisi olduğu iddia edilen Kahramanmaraş 2. Ağır Ceza Başkanı Turgay Ateş de ‘hükümetin önerdiği’ listeden HSYK’ya girmeyi başardı! Dosya tam 4 kez mahkeme değiştirdi.
KARARDAN ÖNCE TERFİ ALMIŞ!
Dosya son olarak savcılar Mevlüt Kısır ve Necati Kazak’a geldi. Onlar da 132 şüpheliler hakkında ‘takipsizlik’ kararı verdi. Kazak’ın, kararı yazmadan iki ay önce terfi ettirilerek, HSYK tarafından Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına atandığı ortaya çıktı. Orada da Başsavcıvekili yapıldı.
[İlker Doğan] 25.3.2019 [TR724]
İlk taşı hatasız olan atsın! [Hasan Cücük]
İfritten bir dönemde yaşıyoruz. Bu kadarı olmaz dediğimiz her şeyin olduğu, dost bildiklerimizin karşı safa geçip yaylım ateşine geçtiği… Yıllarca aynı müessesede omuz omuza çalışıp, kader birliği yapmışların sam yeli esince yapraklar gibi savrulduğu… Düşmandan çok dostun attığı gülün acıttığı günler. Bu yazıyı yazmak benim için çok zor oldu. Okuyan için de zor olacaktır. Dağınıklık ve anlam kopukluklarından dolayı peşinen af diliyorum.
15 Temmuz’un kanlı bir kumpas olduğu veya en azından bu girişimin en üsttekiler tarafından bilinip, ‘Allah’ın lütfuna’ çevrildiği gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. 15 Temmuz’a giden yolun taşları Ekim 2015’te Kozaİpek Grubu, Mart 2016’da ise Feza Grubu’na (Zaman, Cihan Haber
Ajansı – Aksiyon) ek konularak döşendi. Medyayı susturunca emellerine çok daha hızlı ulaşacaklarını biliyordu. Yokluklar içinde ortaya çıkan Yarına Bakış, Yeni Hayat, Can Erzincan TV, Özgür Düşünce gibi gazetelerin ise 15 Temmuz sonrası kapısına kilit vuruldu. Medya artık tek sesti. Yüzde 90’ı AKP kontrolünde olan, kalan yüzde 10 ise muhalefet ediyor gözüküp, AKP’nin değirmenine su taşıdı. Ortak düşman, Hizmet Hareketi idi. En sert Erdoğan muhalifi bile, yapılan onca zulmü görmüyor. Tel tel dökülen 15 Temmuz’u sorgulama yerine Erdoğan’ın daha darbenin ilk saatinde ortaya attığı bir safsataya sarılıyordu. Yıllarca yarı gizli, yarı açıktan yürüttükleri düşmanlıklarını aleni yapma fırsatı ellerine geçince, sonuna kadar mazluma vurmaya başlıyorlardı.
Gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacak tüm kanalları kapatan AKP’nin doğruları duymaya tahammülü yoktu. Gazete ve televizyonları kapatmayla yetinmeyip, sosyal medya araçları Twitter ve Facebook’la mağduriyetleri duyuranların hesaplarına ‘siyasetin köpeği olmuş’ yargıçlar aracılığıyla engel koydurdu. Sosyal medyada yazanları bir dedektif gibi takip edip, hapse atmak sıradan hale gelmişti. Bu korku ortamında birçok insan ya hesabını kapatıyor ya da paylaşım yapmayı durduruyordu.
15 Temmuz gibi kanlı bir kumpası kuranların 16 Temmuz sabahı ‘Bunların işini bitirdik, artık bırakalım’ demediğini her geçen gün görüyoruz. Zulüm hız kesmediği gibi artarak ve azarak devam ediyor. Karşımızda hiçbir kutsalı olmayan bir güruh var. Devletin tüm aygıtlarını Hizmet’i bitirmek için kullanıyor. Sadece Türkiye sınırları içinde değil, mücadelesini dünya çapında yürütüyor. Gözaltı kararları verdirip, yakaladıklarını kanunda olmayan suçlarla demir parmaklıklar arkasına gönderiyor. Açın tutuklanma gerekçelerine bakın; burs, himmet, kermes, gazete aboneliği, KYM bağış… Hiçbirinin kanunda suç olarak karşılığı yok. Yakalayamadığı veya yurt dışına zorunlu sürgüne (hicret) gidenleri ise itibarsızlaştırma operasyonlarına aralıksız devam ediyorlar.
Zulüm arttıkça, süreç uzadıkça Hizmet içindeki bazı insanlar bir sorumlu arama arayışına giriyor. Tabiki bunda karşı cephenin piyasaya sürdüğü itibarsızlaştırma operasyonu etkili oluyor. Hedefe konan ilk isimler, gazete ve televizyonların üst düzey yöneticileri oluyor. Gazetelerin attığı binlerce manşetten, televizyonda yapılan binlerce programdan cımbızla birkaçı çekilip, çıkarılıyor. Dönemin şartları dikkate alınmadan bugün oturup, o günlere dair ahkam kesmek oldukça kolay oluyor. Hemen suçlu bulunuyor!
Tamam günah keçisi olalım, tüm sorumluluğu üzerimize alalım. Vicdanı olan herkes şu soruyu sorsun; Hangi suç işlendi de gazeteye el konuldu? Veya televizyon susturuldu? Yapılan iş gazetecilik ve yayıncılık, herkesi memnun etmen mümkün değil. Zaten herkes memnun ise yaptığın iş gazetecilik değil. Birilerine suçu atarak, zalimin zulmüne meşruiyet kazandırdıklarının farkında değiller mi? Gazeteciler suçlu diyelim, ya içerdeki 17 bin kadın, 743 bebek? Onların suçu nedir?
Hatasız olan var mı? Veya böyle bir iddiası olan? Hayatımın 30 yılı Hizmet içinde geçti. Geçmişe ait tek pişmanlıklarım, dün şartlar uygunken neden az koşturduğumdur. Veya üzerime aldığım konuları neden daha iyi yapmamadığımdır. Ne üst düzey görevde bulundum ne de ‘abilik’ yaptım. Kendimi hesaba çektiğimde, bulduğum eksikliklerden dolayı hicap duyup, başkasının eksiğini araştırmıyorum. Dün beraber çalıştıklarımı da suçlamayı insani bulmuyorum. Neden zamanında sesini çıkarmadın, şimdi sus diyorum kendime. Hem suçlasan ne olacak? Zalim zulmetmek için suç aramıyor ki?
Sosyal medyada sureti haktan gözüken hesaplar eliyle operasyonlar devam ediyor. Hedefine aldıkları isimler belli; Hizmet kurumlarında üst düzey görevde bulunmuş, medya aracılığıyla adı geniş kitlelere duyulmuşlar. Aynı hesaplar. Örneğin ‘gazete içinden’ olduğunu iddia eden bir hesap var. Hedefine aldığı isimlere bakıyorsun, bu kişinin bu insanları tanıması mümkün değil. Yazdıklarına biraz daha yakından bakıyorsun, nefsini aşamamış sahte hesap açmış bir zavallı olduğunu görüyorsun. Ayıp yahu! Hem maden cesursun, delikanlıysan çık adınla yaz. Türkiye’deyim diye bahane üretme, yazdığın saatler dışarda olduğunu ortaya koyuyor. Daha kendi adıyla yazma cesareti olmayan biri, kalkmış geçmişte şu yanlışlar yapıldı diyor. Sanki kendisi hatasız!
Yıllarca birlikte çalıştığı arkadaşlarına karşı ya korkaklığından ya da karakterinin gereğinden tavır alıp, düşmanlık besleyenler de hemen bu tür operasyon hesaplarına sahip çıkıyor. Okey masasının dörtlüsü hemen kuruluyor. ‘O sussun, şu sussun, bütün suç onda…’ türü tezviratlara bazı ‘abi’ diye hürmet ettiklerimiz de katılınca, bir kez daha ‘ayıp yahu!’ diyorum. Yaylım ateşine tuttuğun bu insanların hiç mi imza attığı güzel bir iş yok? Ya da ‘abi’ sen ne kadar temizsin? Herkes kendi hesabını yapsın. Acı bir gerçek ise; şahsi hayatında bir sürü defo olanlar, bu süreçte başkalarına yaylım ateşine tutuyor.
Şartlardan dolayı ‘anonim’ hesap açanlara saygım var. Dünyada olup bitenden haberdar olmak adına tek kaynak sosyal medya kaldı. Mağduriyetleri duyurma adına hesap açanlara da saygım var. Zor şartlarda boş durmayıp, mağdura ses oluyorlar. Ancak tanınmış, şöhretli bazı isimler adına hesap açıp, Hizmet lehine paylaşım yapanlara zerre saygım yok. Tam tersi şayet bu hesaplar operasyonel değilse ve Hizmet’ten birileri açmışsa ya bilerek ya da bilmeyerek zalimin ekmeğine yağ sürüyor.
AKP’nin binlerce ‘trol ordusu’ kurduğu aşikar iken, her yazılana inananları anlamakta zorluk çekiyorum. Ben şahsen biri cevap yazmış ise, girip profiline bakıyorum. Hakikaten sureti haktan gözüküyor. Dokuz olumlu yazmışsa, biriyle operasyon çekiyor. Yakından tanımadığımız ‘müstear veya anonim’ olan hesaplara itibar etmeyin. Bunlara inanıp, zalimin ateşine odun taşımayın.
Başta belirttim, bu yazı zor olacak. Birileri çıkıp ‘fedailik – falanın adamı’ suçlaması yapacak. Ne kimsenin adamı, ne de fedaisiyim. Doğru bildiklerimi bir perde arkasına saklanmadan yıllardır kendi adımla yazıyorum. Ne bir beklentim ne de çıkarım var. İsyanım yapılan haksızlıklaradır. Hedefe konan bazı isimleri bu süreçte yakından tanıdım. Büyük haksızlıklar yapıldığını gördüm. Kimsenin tuzu kuru değil. Bedel ödemeyen yok. Acı olan ise, yıllarca beraber çalıştıkları insanlar lince tabi tutulurken, bazı isimlerin sessizliğidir. Hatta lince ortak olmalarıdır. Ayıp yahu! Klasik ifadeyle dün hepimiz oradaydık.
[Hasan Cücük] 25.3.2019 [TR724]
15 Temmuz’un kanlı bir kumpas olduğu veya en azından bu girişimin en üsttekiler tarafından bilinip, ‘Allah’ın lütfuna’ çevrildiği gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. 15 Temmuz’a giden yolun taşları Ekim 2015’te Kozaİpek Grubu, Mart 2016’da ise Feza Grubu’na (Zaman, Cihan Haber
Ajansı – Aksiyon) ek konularak döşendi. Medyayı susturunca emellerine çok daha hızlı ulaşacaklarını biliyordu. Yokluklar içinde ortaya çıkan Yarına Bakış, Yeni Hayat, Can Erzincan TV, Özgür Düşünce gibi gazetelerin ise 15 Temmuz sonrası kapısına kilit vuruldu. Medya artık tek sesti. Yüzde 90’ı AKP kontrolünde olan, kalan yüzde 10 ise muhalefet ediyor gözüküp, AKP’nin değirmenine su taşıdı. Ortak düşman, Hizmet Hareketi idi. En sert Erdoğan muhalifi bile, yapılan onca zulmü görmüyor. Tel tel dökülen 15 Temmuz’u sorgulama yerine Erdoğan’ın daha darbenin ilk saatinde ortaya attığı bir safsataya sarılıyordu. Yıllarca yarı gizli, yarı açıktan yürüttükleri düşmanlıklarını aleni yapma fırsatı ellerine geçince, sonuna kadar mazluma vurmaya başlıyorlardı.
Gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacak tüm kanalları kapatan AKP’nin doğruları duymaya tahammülü yoktu. Gazete ve televizyonları kapatmayla yetinmeyip, sosyal medya araçları Twitter ve Facebook’la mağduriyetleri duyuranların hesaplarına ‘siyasetin köpeği olmuş’ yargıçlar aracılığıyla engel koydurdu. Sosyal medyada yazanları bir dedektif gibi takip edip, hapse atmak sıradan hale gelmişti. Bu korku ortamında birçok insan ya hesabını kapatıyor ya da paylaşım yapmayı durduruyordu.
15 Temmuz gibi kanlı bir kumpası kuranların 16 Temmuz sabahı ‘Bunların işini bitirdik, artık bırakalım’ demediğini her geçen gün görüyoruz. Zulüm hız kesmediği gibi artarak ve azarak devam ediyor. Karşımızda hiçbir kutsalı olmayan bir güruh var. Devletin tüm aygıtlarını Hizmet’i bitirmek için kullanıyor. Sadece Türkiye sınırları içinde değil, mücadelesini dünya çapında yürütüyor. Gözaltı kararları verdirip, yakaladıklarını kanunda olmayan suçlarla demir parmaklıklar arkasına gönderiyor. Açın tutuklanma gerekçelerine bakın; burs, himmet, kermes, gazete aboneliği, KYM bağış… Hiçbirinin kanunda suç olarak karşılığı yok. Yakalayamadığı veya yurt dışına zorunlu sürgüne (hicret) gidenleri ise itibarsızlaştırma operasyonlarına aralıksız devam ediyorlar.
Zulüm arttıkça, süreç uzadıkça Hizmet içindeki bazı insanlar bir sorumlu arama arayışına giriyor. Tabiki bunda karşı cephenin piyasaya sürdüğü itibarsızlaştırma operasyonu etkili oluyor. Hedefe konan ilk isimler, gazete ve televizyonların üst düzey yöneticileri oluyor. Gazetelerin attığı binlerce manşetten, televizyonda yapılan binlerce programdan cımbızla birkaçı çekilip, çıkarılıyor. Dönemin şartları dikkate alınmadan bugün oturup, o günlere dair ahkam kesmek oldukça kolay oluyor. Hemen suçlu bulunuyor!
Tamam günah keçisi olalım, tüm sorumluluğu üzerimize alalım. Vicdanı olan herkes şu soruyu sorsun; Hangi suç işlendi de gazeteye el konuldu? Veya televizyon susturuldu? Yapılan iş gazetecilik ve yayıncılık, herkesi memnun etmen mümkün değil. Zaten herkes memnun ise yaptığın iş gazetecilik değil. Birilerine suçu atarak, zalimin zulmüne meşruiyet kazandırdıklarının farkında değiller mi? Gazeteciler suçlu diyelim, ya içerdeki 17 bin kadın, 743 bebek? Onların suçu nedir?
Hatasız olan var mı? Veya böyle bir iddiası olan? Hayatımın 30 yılı Hizmet içinde geçti. Geçmişe ait tek pişmanlıklarım, dün şartlar uygunken neden az koşturduğumdur. Veya üzerime aldığım konuları neden daha iyi yapmamadığımdır. Ne üst düzey görevde bulundum ne de ‘abilik’ yaptım. Kendimi hesaba çektiğimde, bulduğum eksikliklerden dolayı hicap duyup, başkasının eksiğini araştırmıyorum. Dün beraber çalıştıklarımı da suçlamayı insani bulmuyorum. Neden zamanında sesini çıkarmadın, şimdi sus diyorum kendime. Hem suçlasan ne olacak? Zalim zulmetmek için suç aramıyor ki?
Sosyal medyada sureti haktan gözüken hesaplar eliyle operasyonlar devam ediyor. Hedefine aldıkları isimler belli; Hizmet kurumlarında üst düzey görevde bulunmuş, medya aracılığıyla adı geniş kitlelere duyulmuşlar. Aynı hesaplar. Örneğin ‘gazete içinden’ olduğunu iddia eden bir hesap var. Hedefine aldığı isimlere bakıyorsun, bu kişinin bu insanları tanıması mümkün değil. Yazdıklarına biraz daha yakından bakıyorsun, nefsini aşamamış sahte hesap açmış bir zavallı olduğunu görüyorsun. Ayıp yahu! Hem maden cesursun, delikanlıysan çık adınla yaz. Türkiye’deyim diye bahane üretme, yazdığın saatler dışarda olduğunu ortaya koyuyor. Daha kendi adıyla yazma cesareti olmayan biri, kalkmış geçmişte şu yanlışlar yapıldı diyor. Sanki kendisi hatasız!
Yıllarca birlikte çalıştığı arkadaşlarına karşı ya korkaklığından ya da karakterinin gereğinden tavır alıp, düşmanlık besleyenler de hemen bu tür operasyon hesaplarına sahip çıkıyor. Okey masasının dörtlüsü hemen kuruluyor. ‘O sussun, şu sussun, bütün suç onda…’ türü tezviratlara bazı ‘abi’ diye hürmet ettiklerimiz de katılınca, bir kez daha ‘ayıp yahu!’ diyorum. Yaylım ateşine tuttuğun bu insanların hiç mi imza attığı güzel bir iş yok? Ya da ‘abi’ sen ne kadar temizsin? Herkes kendi hesabını yapsın. Acı bir gerçek ise; şahsi hayatında bir sürü defo olanlar, bu süreçte başkalarına yaylım ateşine tutuyor.
Şartlardan dolayı ‘anonim’ hesap açanlara saygım var. Dünyada olup bitenden haberdar olmak adına tek kaynak sosyal medya kaldı. Mağduriyetleri duyurma adına hesap açanlara da saygım var. Zor şartlarda boş durmayıp, mağdura ses oluyorlar. Ancak tanınmış, şöhretli bazı isimler adına hesap açıp, Hizmet lehine paylaşım yapanlara zerre saygım yok. Tam tersi şayet bu hesaplar operasyonel değilse ve Hizmet’ten birileri açmışsa ya bilerek ya da bilmeyerek zalimin ekmeğine yağ sürüyor.
AKP’nin binlerce ‘trol ordusu’ kurduğu aşikar iken, her yazılana inananları anlamakta zorluk çekiyorum. Ben şahsen biri cevap yazmış ise, girip profiline bakıyorum. Hakikaten sureti haktan gözüküyor. Dokuz olumlu yazmışsa, biriyle operasyon çekiyor. Yakından tanımadığımız ‘müstear veya anonim’ olan hesaplara itibar etmeyin. Bunlara inanıp, zalimin ateşine odun taşımayın.
Başta belirttim, bu yazı zor olacak. Birileri çıkıp ‘fedailik – falanın adamı’ suçlaması yapacak. Ne kimsenin adamı, ne de fedaisiyim. Doğru bildiklerimi bir perde arkasına saklanmadan yıllardır kendi adımla yazıyorum. Ne bir beklentim ne de çıkarım var. İsyanım yapılan haksızlıklaradır. Hedefe konan bazı isimleri bu süreçte yakından tanıdım. Büyük haksızlıklar yapıldığını gördüm. Kimsenin tuzu kuru değil. Bedel ödemeyen yok. Acı olan ise, yıllarca beraber çalıştıkları insanlar lince tabi tutulurken, bazı isimlerin sessizliğidir. Hatta lince ortak olmalarıdır. Ayıp yahu! Klasik ifadeyle dün hepimiz oradaydık.
[Hasan Cücük] 25.3.2019 [TR724]
Allah’ın maksadı, insanların maslahatı… [Ahmet Kurucan]
Üç haftalık bir aradan sonra maslahat serisine söz verdiğimiz değerlendirme yazısı ile son verelim. Maslahat hakkında son iki yazı boyunca verdiğim örneklerden de anlaşılacağı üzere işin son noktada gelip dayandığı ve düğümlendiği nokta şurasıdır; din, sabiteleri olan kurallar, kaideler, emirler ve yasaklar manzume ve mecmuasıdır ama insanın yaşamış olduğu hayat ise sürekli değişen bir seyir izlemektedir. İnsan her hâlükârda bağlı olduğu ve aşma imkanının olmadığı bu hayat şartları ve onların değişkenliği içinde sabiteleri olan dine mi tabii olacaktır yoksa hayata ve onun tabii akışına mı? Dinin insanlığa ya da bağlılarına sunmuş olduğu değerlerin hepsi mi sabitedir? Söz konusu sabiteler son tahlilde vahy ile belirlendiğine göre bu aslında insan-vahy ilişkisi ekseninde ele alınması gereken bir mesele değil midir? Eğer öyleyse -ki temelde öyledir- o zaman vahy’in mahiyetinden tutun muhtevasına ve o muhtevanın bağlayıcılığına kadar karşımıza çıkan onlarca-yüzlerce soruya cevaplar verilmesi gerekmektedir.
Ayrıca Kur’an ve Hz. Peygamber (sas) hayatına baktığımızda birebir yaşanan gündelik hayata ait soru ve sorunlara yönelik getirilen çözümler, tavsiyeler, emirler ve yasaklar görüyoruz. Sabiteler ile bunlar arasında hem kategorik anlamda hem de bağlayıcılık noktasında bir fark var mıdır? Ya da şöyle ifade edelim, din-insan ve din-toplum ilişkilerinde asıl olan, merkezde durması ve tutulması gerekli olan şey dinin temel sabiteleri midir yoksa sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki, ahlaki hayatı düzenleyen kaide ve kurallar mıdır? Her ikisi de denecek olursa o zaman değerler hiyerarşisi açısından bu ikisi nerede yer almaktadır? Aralarında nasıl bir münasebet vardır ve olmalıdır? Bu münasebeti Hz. Peygamber (sas) hayatta iken kendisi kuruyor ve uyguluyordu ama onun vefatından sonra bunu yapacak kimdir?
Farklı kelimeler ve farklı cümlelerle aynı noktaya vurgu yapan yüzlerce soru sorabilirim. Nitekim bu sorular 15 asırlık mazimizde hem teori hem de pratik hayatta karşımıza çıkmış ve ulema-umera -hukukçular ve siyasiler olarak da okuyabilirsiniz bunu- ikilisi bu sorulara ve sorunlara cevaplar aramış, izahlar yapmış, kanuni düzenlemelerle hayata tatbik etmişlerdir. İşte maslahat yazı dizisinde ilmi geleneğimiz ve pratiğimiz içinde yerini alan bu sorulara ulema ve umeranın nasıl cevaplar verdiğini, karşılaştıkları sorunlara ne tür çözümler ürettiğini anlatmaya çalıştım.
Maslahat kavramının dinin sabiteleri ile hayatın gerçekleri arasında sıkışıp kaldıklarında dinden taviz vermeden, Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefet etmeden ama beri tarafta da hayatın gerçeklerinden kopmadan sorunlarını çözmek için ürettikleri metodolojik bir kavram olduğunu ifade etmeye gayret ettim. Bu açıdan baktığımızda istihsan, istishab, örf ve adet, bizden önceki şeriatler gibi usul-u fıkhın hüküm çıkarımında kullandığı metotlar da maslahat ile aynı zemine oturur.
Yalnız hemen ifade edeyim; bununla 21. yüzyıl dünyasında yaşayan insanlar olarak bizim problemlerimize sadece maslahat ile ya da ismini zikrettiğim diğer metotlarla çözüm bulabiliriz demiyorum. Böylesi sorunlarla ilk defa karşılaşan, dinden taviz vermemek, Allah ve Resulüne de muhalefet etmemekle beraber yaşam pratiğinden kopmadan sorunlarımızı nasıl aşarız diyen sadece biz değiliz diyorum. Mazide dolaşmamın ve sizleri de zihnen dolaştırmamın sebebi tam da bunu ifade etmek.
6 hafta süren yazı dizisinde gördük ki ulemamız “Halk İslamı” olarak” bilinen zihniyet ve o zihniyetin üretmiş olduğu bilgi ve değerlere göre katiyen kabullenilmeyecek hatta “dini zaman uydurma” deyimine temel teşkil edebilecek cesur yaklaşımlar sergilemişlerdir. Daha açık ifadeyle nassları lafız, hüküm ve amaç diyerek birlikte değerlendirmiş ve yeri geldiğinde yani lafız ve o lafızlarda yerini alan mevcut hükümlerin sorunlarına çözüm üretmediği yerlerde farklı hükümler vermişler. Bunu yaparken de Allah’ın maksadı ve insanların maslahatını esas almış, onları bu noktaya ulaştıracak usul kaideleri vaz’ etmişlerdi ki maslahat bunlardan biridir.
Netice itibariyle; bugün bizlerin de dine ait bilgide ulemanın açtığı, temellerini ve usullerini belirlediği, yaşanan gerçeklikler üzerinden uygulamalarda bulunduğu yoldan ilerlemeye ve gerektiğinde yeni düşünceler üretmeye, re’y ekolünün ve onun devasa önderlerindeb biri olan İ. Azam’ın akılcığını yeniden ihya etmeye ihtiyacımız var. Malum o, nassların yorumlanmasında akla emsalinden çok daha farklı bir rol biçmiş, entelektüel birikimi, sosyal ve ekonomik hayatın içinde olmasının getirdiği avantajlar, Kur’an sünnet ve sahabe içtihadı arasındaki tutarlılığa riayet ederek içtihadi faaliyetlerde bulunmuştur.
Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için tavzih edeyim; mevcut geleneğimiz bizim karşı karşıya bulunduğumuz ve çözmekle mükellef olduğumuz sorunlara yettiği ölçüde ne usulde ne de füruda bir arayış ve yenilik içine girmeye gerek yok. Şahsen bunu fantezi arayışı, zaman ve kaynak israfı olarak görürüm. Ama yetmediği yerlerde bunun yapılması şarttır ve yetmediği de açıktır. Aksi halde İslam dinini, neşet etmiş olduğu zaman ve mekân diliminin içine sıkıştırmış oluruz. Bu durumda dini yaşamanın yegâne şartı nüzul dönemi şartlarını hayatın her alanında yeniden ihya etmektir ki bu muhali talepten başka bir şey değildir. Kaldı ki Allah’ın böyle bir şeyi istemediğini açık Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber beyanlarından biliyoruz.
Son bir not; maslahat denince Necmeddin et-Tûfî’den (ö. 716) bahsetmemek mümkün olmaz. O maslahatı nass’ın da önüne yerleştiren ve neredeyse bütün İslami değerleri “zarar vermek de zarara zararla mukabele etmek de yoktur” hadisi üzerinden yorumlayan bir yol izlemiştir. Fakat takdir edersiniz ki bu online gazete köşesinde değil daha geniş ve kapsamlı yazıların konusudur.
[Ahmet Kurucan] 25.3.2019 [TR724]
Ayrıca Kur’an ve Hz. Peygamber (sas) hayatına baktığımızda birebir yaşanan gündelik hayata ait soru ve sorunlara yönelik getirilen çözümler, tavsiyeler, emirler ve yasaklar görüyoruz. Sabiteler ile bunlar arasında hem kategorik anlamda hem de bağlayıcılık noktasında bir fark var mıdır? Ya da şöyle ifade edelim, din-insan ve din-toplum ilişkilerinde asıl olan, merkezde durması ve tutulması gerekli olan şey dinin temel sabiteleri midir yoksa sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki, ahlaki hayatı düzenleyen kaide ve kurallar mıdır? Her ikisi de denecek olursa o zaman değerler hiyerarşisi açısından bu ikisi nerede yer almaktadır? Aralarında nasıl bir münasebet vardır ve olmalıdır? Bu münasebeti Hz. Peygamber (sas) hayatta iken kendisi kuruyor ve uyguluyordu ama onun vefatından sonra bunu yapacak kimdir?
Farklı kelimeler ve farklı cümlelerle aynı noktaya vurgu yapan yüzlerce soru sorabilirim. Nitekim bu sorular 15 asırlık mazimizde hem teori hem de pratik hayatta karşımıza çıkmış ve ulema-umera -hukukçular ve siyasiler olarak da okuyabilirsiniz bunu- ikilisi bu sorulara ve sorunlara cevaplar aramış, izahlar yapmış, kanuni düzenlemelerle hayata tatbik etmişlerdir. İşte maslahat yazı dizisinde ilmi geleneğimiz ve pratiğimiz içinde yerini alan bu sorulara ulema ve umeranın nasıl cevaplar verdiğini, karşılaştıkları sorunlara ne tür çözümler ürettiğini anlatmaya çalıştım.
Maslahat kavramının dinin sabiteleri ile hayatın gerçekleri arasında sıkışıp kaldıklarında dinden taviz vermeden, Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefet etmeden ama beri tarafta da hayatın gerçeklerinden kopmadan sorunlarını çözmek için ürettikleri metodolojik bir kavram olduğunu ifade etmeye gayret ettim. Bu açıdan baktığımızda istihsan, istishab, örf ve adet, bizden önceki şeriatler gibi usul-u fıkhın hüküm çıkarımında kullandığı metotlar da maslahat ile aynı zemine oturur.
Yalnız hemen ifade edeyim; bununla 21. yüzyıl dünyasında yaşayan insanlar olarak bizim problemlerimize sadece maslahat ile ya da ismini zikrettiğim diğer metotlarla çözüm bulabiliriz demiyorum. Böylesi sorunlarla ilk defa karşılaşan, dinden taviz vermemek, Allah ve Resulüne de muhalefet etmemekle beraber yaşam pratiğinden kopmadan sorunlarımızı nasıl aşarız diyen sadece biz değiliz diyorum. Mazide dolaşmamın ve sizleri de zihnen dolaştırmamın sebebi tam da bunu ifade etmek.
6 hafta süren yazı dizisinde gördük ki ulemamız “Halk İslamı” olarak” bilinen zihniyet ve o zihniyetin üretmiş olduğu bilgi ve değerlere göre katiyen kabullenilmeyecek hatta “dini zaman uydurma” deyimine temel teşkil edebilecek cesur yaklaşımlar sergilemişlerdir. Daha açık ifadeyle nassları lafız, hüküm ve amaç diyerek birlikte değerlendirmiş ve yeri geldiğinde yani lafız ve o lafızlarda yerini alan mevcut hükümlerin sorunlarına çözüm üretmediği yerlerde farklı hükümler vermişler. Bunu yaparken de Allah’ın maksadı ve insanların maslahatını esas almış, onları bu noktaya ulaştıracak usul kaideleri vaz’ etmişlerdi ki maslahat bunlardan biridir.
Netice itibariyle; bugün bizlerin de dine ait bilgide ulemanın açtığı, temellerini ve usullerini belirlediği, yaşanan gerçeklikler üzerinden uygulamalarda bulunduğu yoldan ilerlemeye ve gerektiğinde yeni düşünceler üretmeye, re’y ekolünün ve onun devasa önderlerindeb biri olan İ. Azam’ın akılcığını yeniden ihya etmeye ihtiyacımız var. Malum o, nassların yorumlanmasında akla emsalinden çok daha farklı bir rol biçmiş, entelektüel birikimi, sosyal ve ekonomik hayatın içinde olmasının getirdiği avantajlar, Kur’an sünnet ve sahabe içtihadı arasındaki tutarlılığa riayet ederek içtihadi faaliyetlerde bulunmuştur.
Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için tavzih edeyim; mevcut geleneğimiz bizim karşı karşıya bulunduğumuz ve çözmekle mükellef olduğumuz sorunlara yettiği ölçüde ne usulde ne de füruda bir arayış ve yenilik içine girmeye gerek yok. Şahsen bunu fantezi arayışı, zaman ve kaynak israfı olarak görürüm. Ama yetmediği yerlerde bunun yapılması şarttır ve yetmediği de açıktır. Aksi halde İslam dinini, neşet etmiş olduğu zaman ve mekân diliminin içine sıkıştırmış oluruz. Bu durumda dini yaşamanın yegâne şartı nüzul dönemi şartlarını hayatın her alanında yeniden ihya etmektir ki bu muhali talepten başka bir şey değildir. Kaldı ki Allah’ın böyle bir şeyi istemediğini açık Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber beyanlarından biliyoruz.
Son bir not; maslahat denince Necmeddin et-Tûfî’den (ö. 716) bahsetmemek mümkün olmaz. O maslahatı nass’ın da önüne yerleştiren ve neredeyse bütün İslami değerleri “zarar vermek de zarara zararla mukabele etmek de yoktur” hadisi üzerinden yorumlayan bir yol izlemiştir. Fakat takdir edersiniz ki bu online gazete köşesinde değil daha geniş ve kapsamlı yazıların konusudur.
[Ahmet Kurucan] 25.3.2019 [TR724]
Kargadan başka kuş tanımamak [Hakan Zafer]
Ah şu, kenardan bakması yok mu insanın!
Kendisi de başkalarından beklediği “iyi kimse” olmak zorunda değilmiş gibi sıra dışı bir cüretle “şu dediğin şöyle olmalı”, “bu dediğin böyle olmalı”, vs. say say bitiremez.
Karşısında her daim ancak bir romancı izniyle var olabilecek mükemmel karakterler beklerken güzel.
Ya siz beyim?
“Müminin derdiyle dertlenmeyen…” diye söze başalarsa, cümledeki mümin yerine bir zamir bulmaya beyhude yorulmayın; dertlenmeyen hep karşısındaki, dertli mümin de kendisidir. Karşısındakinin de dert sahibi bir mümin olma ihtimalini hesap etmesini beklemeyin bile.
*****
Bu yapıda biri için eşsiz bir donanım daha var; hep haklı olmak. Muteber bir meslektir. Hakka bir hatır yükleyip onu da tekeline alınca, bakmışsınız bir anda hatırlı kimseye dönüşmüş.
Mesele her ne ise, henüz başlarken haksız olduğunuza inanmış olmanız gibi bir sorunla baş edemeden pes etme ihtimaliniz çok yüksek.
Olur da bir gün haklılığı tartışmaya açılır diye, bir yerlere istifleyeceği, eyleme geçip geçmemesi hiç de mühim olmayan kitabi sözler, endamlı iki satır gibi tedbirleri alamaz mı sandınız? O gün gelince, “demiştim”, “yazmıştım” der yine haklı olur. Eğer ortalarda gözüküp fatura ödemek istemeyen varsa, sonraları bir vakit, “he ya, demişti” ile işin içinden onlar da pekâlâ sıyrılabilir.
Belirsiz ve kesif bir duygusu var bu esnanın; Sevinmek. İş kötüye gittiğinde “Demiştim ama!” diyerek yine haklı çıkmışsa günah onun mu, haklılığına sevinmesin de ne yapsın?
Üsteleyip “biraz da biz” derseniz, sonunda haksız çıkma garantili bir miktar ifade özgürlüğü lütfeder, azımsamayınız.
Üzerinde konuşulan konu illa mühim bir mesele olmak zorunda da değil. Zaten bir süre sonra en ehemmiyetsiz şey meselenin kendisi, en önemli olan da haklılığın kimde kaldığı olur. Şaşırtmaz, rahat olun, kim haklı çıkacak diye merak dahi etmeyin.
Bedelini de öder bu inadının. Haklı çıksın diye en kıymetsiz konu yüzünden Melhame-i Kübra’ya razı olup ağır kayıplar verebilir. Eğer kabullenip istemeden de olsa hak verirseniz, hışmından kurtulma ihtimaliniz de yok değil.
Her şeyi yalan bile olabilir ama ortaya koyduğu tavra “sadakat” derse, işte oracıkta kalırsınız, Mevla yoldaşınız olsun.
*****
Bir de ağzıyla kuş tutsa haklı çıkamayanlar var.
Kuralları onunla alakasız bir düzlemde haktan yana kalmaya çalışarak ömür rendeleyenler… Bildiği ideal davranış modelleri artık bir menkıbeye dönüşmüş, gerçeklikle kaygıları arasındaki azgın kavgayı ayıramayanlar.
İşte onlara esaslı dualar etmeliyiz…
[Hakan Zafer] 25.3.2019 [TR724]
Kendisi de başkalarından beklediği “iyi kimse” olmak zorunda değilmiş gibi sıra dışı bir cüretle “şu dediğin şöyle olmalı”, “bu dediğin böyle olmalı”, vs. say say bitiremez.
Karşısında her daim ancak bir romancı izniyle var olabilecek mükemmel karakterler beklerken güzel.
Ya siz beyim?
“Müminin derdiyle dertlenmeyen…” diye söze başalarsa, cümledeki mümin yerine bir zamir bulmaya beyhude yorulmayın; dertlenmeyen hep karşısındaki, dertli mümin de kendisidir. Karşısındakinin de dert sahibi bir mümin olma ihtimalini hesap etmesini beklemeyin bile.
*****
Bu yapıda biri için eşsiz bir donanım daha var; hep haklı olmak. Muteber bir meslektir. Hakka bir hatır yükleyip onu da tekeline alınca, bakmışsınız bir anda hatırlı kimseye dönüşmüş.
Mesele her ne ise, henüz başlarken haksız olduğunuza inanmış olmanız gibi bir sorunla baş edemeden pes etme ihtimaliniz çok yüksek.
Olur da bir gün haklılığı tartışmaya açılır diye, bir yerlere istifleyeceği, eyleme geçip geçmemesi hiç de mühim olmayan kitabi sözler, endamlı iki satır gibi tedbirleri alamaz mı sandınız? O gün gelince, “demiştim”, “yazmıştım” der yine haklı olur. Eğer ortalarda gözüküp fatura ödemek istemeyen varsa, sonraları bir vakit, “he ya, demişti” ile işin içinden onlar da pekâlâ sıyrılabilir.
Belirsiz ve kesif bir duygusu var bu esnanın; Sevinmek. İş kötüye gittiğinde “Demiştim ama!” diyerek yine haklı çıkmışsa günah onun mu, haklılığına sevinmesin de ne yapsın?
Üsteleyip “biraz da biz” derseniz, sonunda haksız çıkma garantili bir miktar ifade özgürlüğü lütfeder, azımsamayınız.
Üzerinde konuşulan konu illa mühim bir mesele olmak zorunda da değil. Zaten bir süre sonra en ehemmiyetsiz şey meselenin kendisi, en önemli olan da haklılığın kimde kaldığı olur. Şaşırtmaz, rahat olun, kim haklı çıkacak diye merak dahi etmeyin.
Bedelini de öder bu inadının. Haklı çıksın diye en kıymetsiz konu yüzünden Melhame-i Kübra’ya razı olup ağır kayıplar verebilir. Eğer kabullenip istemeden de olsa hak verirseniz, hışmından kurtulma ihtimaliniz de yok değil.
Her şeyi yalan bile olabilir ama ortaya koyduğu tavra “sadakat” derse, işte oracıkta kalırsınız, Mevla yoldaşınız olsun.
*****
Bir de ağzıyla kuş tutsa haklı çıkamayanlar var.
Kuralları onunla alakasız bir düzlemde haktan yana kalmaya çalışarak ömür rendeleyenler… Bildiği ideal davranış modelleri artık bir menkıbeye dönüşmüş, gerçeklikle kaygıları arasındaki azgın kavgayı ayıramayanlar.
İşte onlara esaslı dualar etmeliyiz…
[Hakan Zafer] 25.3.2019 [TR724]
Brezilya dizisinde bölüm sonu: Michel Temer de tutuklandı [Yavuz Altun]
2000’lerin başında ekonomik anlamda yükseliş trendine giren ülkelerden biri de Brezilya’ydı. 2003’te başkanlığa seçilen Luiz Inácio Lula da Silva, ülke tarihinin gördüğü en popüler siyasetçilerden biriydi. Türkiye gibi geçmişinde askerî darbeler bulunan Brezilya’da, gençliğinde darbelere karşı mücadele etmiş Lula’nın hem de İşçi Partisi’nden gelerek başkan seçilmesi, heyecan uyandırmıştı.
Bu arada dünyada sıcak paranın dolaşımı artmış, özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri neredeyse çağ atlamıştı. Brezilya’nın bir artısı da, petrol gelirleriydi. Yine aynı dönemde petrol fiyatlarının yükselmesi, Lula’nın sosyal devlet politikalarına da alan açacaktı. İşçi Partisi’nin popülerliği uzun süre devam etti. 2011’de Lula görevi yoldaşı ve özel kalemi Dilma Rousseff’e bıraktı.
Rousseff, 1964’te darbeyle iktidara gelen cunta iktidarına karşı silahlı gerilla mücadelesine girişmiş, 1970’le 72 arasında hapis yatmış, işkence görmüştü. Bir gerillanın sivil siyasette başkanlığa yükselişi, Latin Amerika için rüya gibi bir hikâyeydi. Castro ve Guevara’nın Küba’da silahlı mücadeleyle başardıklarını, Brezilya’da seçimle elde etmişlerdi. (Elbette Rousseff bir anda buraya gelmedi, ülkede iktidarlar sık sık el değiştirdi ve bu esnada, mesela 80’lerde devlet kadrolarında yer aldı.)
Önce ülke ekonomisi bozuldu. Sokak gösterileri başladı. 2014’teki Dünya Kupası’nı hatırlarsınız. Kötü giden ekonomi şartlarında böyle maliyetli bir turnuvanın Brezilya’da düzenlenmesine çok sayıda insan karşı çıktı. Tam bu esnada Rousseff’in Petrobras skandalı denen ve petrol şirketiyle politikacılar arasındaki bir yolsuzluk çarkını ortaya çıkaran soruşturmayla ilişkileri ortaya saçıldı.
2015’te Brezilya halkı sokaklardaydı. Hem hayat pahalılığına hem de yolsuzluğa karşı çıkıyorlardı. Ülke genelinde İşçi Partisi’nin popülerliği düştükçe, Rousseff’in koltuğunu isteyenlerin de iştahı kabarmaya başladı. Tam o sırada Brezilya Senatosu Meclis’ten gelen görevden azledilme kararını dinleme kararı aldı ve Rousseff’in de katıldığı oturumlar neticesinde onu koltuktan indirmeye karar verdi.
Rousseff’in merkez sağcı iktidar ortağı ve Başkan Yardımcısı Michel Temer, Brezilya’nın 37. Başkanı olacaktı. Bu dönem, Brezilya siyasetinde, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Soğuk Savaş’tan kalma sağ-sol ayrımının ne kadar keskin olduğunu gösterdi. Rousseff’i sadece “suçlu” olduğu için değil, biraz da “solcu” olduğu için görevden azletmek istemişti Senato’daki “sağcılar”. İşçi Partisi bunun bir darbe olduğunu söyleyedursun, politikanın çarkları işledi ve Temer, geçiş hükümetiyle birlikte yönetimi devraldı.
Fazla uzatmayalım, merkez siyasetin topyekûn çöküşü, Brezilya’da bugün aşırı sağcı Jair Bolsonaro gibi bir adamın çoğunluk oyla başkan seçilmesini sağladı. 21 Mart sabahı Michel Temer’in Sao Paulo’daki evine polisler baskın yaptı ve büyüdükçe büyüyen Petrobras skandalının bir parçası olarak tutuklandı.
Son toprağını da kaybeden IŞİD’in ardından…
Sanki on yıllardır hayatımızın bir parçası gibi görünen IŞİD vahşeti, aslında 2014’te duyulmaya başlamıştı. Suriye’deki otorite boşluğundan faydalanan bir grup terörist, “işleri büyütüp devlet kurmaya” karar verdi. Püriten ve bâtıllardan arındırılmış bir İslam anlayışı olduğunu savunuyordu. Suriye ve Irak’ta alan hâkimiyeti savaşı yaparken, dünyanın geri kalanında da terör eylemleriyle taraftar toplamaya çabalıyordu.
Terör örgütleri literatürüne çeşitli katkıları oldu IŞİD’in. Bunlardan biri, “bir lejyoner ordusu” kurmasıydı. Dünyanın dört bir tarafından, hatta Batı’dan bile, taraftar toplayan IŞİD, bu karma kuvvetlerle Suriye’de “cihat” peşindeydi. Daha önceki “cihatlara” da çeşitli ülkelerden katılım olmuştu ama genelde lokal ya da bölgesel bir olguydu bu.
Bu süreçte fark ettiyseniz, IŞİD’in İslam’la ilgili radikal fikirlerini El-Kaide’nin görüşlerinden daha fazla konuştuk. Bunun iki sebebi var: Biri propaganda araçlarını çok daha etkin kullanmasıydı. Bilhassa sosyal medyada iyi örgütlenildiğinde, en radikal fikirlerin bile alıcısının çıkabileceğini göstermiş oldu. İkincisi de, El-Kaide’ye kıyasla İslam referansını – maalesef – çok daha belirgin şekilde dile getirmesiydi.
Biraz da bu sebeple, IŞİD’den bahsederken sadece Batı’nın Ortadoğu’ya getirdiği şiddet sarmalından dem vurmak tek taraflı bir okuma. IŞİD, bir bakıma El-Kaide ve türevlerinin de membaı olan, Müslümanlar arasındaki bir kanadın – maalesef – yaşanan zulümleri bahane ederek teröre cevaz vermesinin net bir sonucuydu. El-Kaide’ye karşı gerekli tepkinin verilmemesi, daha gelişkin bir terör örgütünün varlığını mümkün kıldı.
Suriye’de kontrol ettiği son toprak parçasını da kaybeden örgütten “bitmiş” gibi bahsettik ama aslında IŞİD bitmiş değil. Uzmanlar bu süreçte IŞİD militanlarının “uyuyan hücrelere” dönüşeceğini ve bunun da uzun vadede en büyük tehlike olduğunu söylüyor. Sadece Suriye ve Irak’ta değil üstelik; Türkiye, Ürdün ve Körfez ülkeleri gibi komşu mahallerde de.
Çeşitli gözlem grupları, IŞİD’lilerin, özellikle de ailesiyle birlikte “Halifelik”te yaşayanların, mülteci kamplarına akın etmeye başladıklarını duyuruyor. İstihbarat örgütleri de elbette bu hareketleri takip ediyordur fakat asıl problem, bu insanların ne olacağı. Beş yıldır haber bültenlerinin bir numaralı konusu olan IŞİD vahşetinden sonra, bu insanların “topluma kazandırılmalarını” dünyanın geri kalanı ister mi?
Peki, yeni IŞİD’lerin çıkmasını nasıl önleyeceğiz? Araştırmalar, IŞİD’e en yoğun katılım sebeplerinin toplumdan dışlanmışlık, yoksulluk sarmalı, madde bağımlılığı ve psikolojik rahatsızlıklar olduğunu ortaya koydu. IŞİD’in İslam’daki ihtida kavramına bulanmış “yeni hayat” söylemi, bu insanları kendine çekiyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde kendi devletlerinden baskı gören gruplar da, IŞİD’e sempatik yaklaşıyor. Yani eğer bataklığı kurutmak istenirse, çözümün de buralarda aranması gerektiği açık.
Son olarak IŞİD’le mücadelede dünyanın takdirini kazanan Suriye’deki Kürt silahlı gruplar, bunu iyi bir diplomasiyle birleştirip otonomi elde etmeye yakın. Ancak bu mesele, Rusya, Türkiye ve İran arasındaki koalisyonun açmazlarından biri.
Marco Polo yine yollarda: Çin’in İpek Yolu projesine İtalya da katıldı
Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ta ABD’ye karşı stratejisi, dünya ülkelerine bir alternatif sunabilmek üzerine kuruluydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya meselelerindeki etkisini arttıran Washington’a karşı Moskova, dünya ülkelerine doğrudan maddi yatırımlar ve finansal destek sağlamaya girişti. Bu nüfuz kavgası, üçüncü dünya ülkelerindeki politik seyri doğrudan etkilemenin yanı sıra, Avrupa’nın kaderinde de bir hayli pay sahibiydi.
Soğuk Savaş’ın sona erişini ve Sovyetler’in çözülüşünü nasıl Berlin Duvarı’nın yıkılışı önden “müjdelediyse”, 1990’lardan bugüne Avrupa dış politikasının temellerini de ABD’nin yönelimleri belirledi.
Bugün benzer bir nüfuz mücadelesi yine ABD ile Çin arasında yaşanıyor. Pekin yönetimi 2013’te sağlam bir adım atarak, bir zamanlar İpek Yolu olarak adlandırılan ticaret rotasının kapsadığı ülkelerle ticarî işbirliği projesini dünyaya duyurdu. Bu projeye dâhil edilen sektörler arasında demiryolu ve altyapı inşası, otomotiv, enerji ve demir-çelik bulunuyor. Şimdiden 60’ın üzerinde ülkeyle anlaşma imzalayan Çin yönetimi, bu projeyle birden fazla kuş vurma derdinde.
Proje orta vadede 900 milyar dolarlık bir ticaret hacmini yakalamayı hedefliyor. Bunun yanı sıra Çin bankaları 68 ülkeye altyapı yatırımı için 8 trilyon dolara yakın borç vermeyi vaat ediyor. Şimdiden Afrika ve Orta Asya’da 1 trilyon dolara yakın altyapı projesi başlatılmış durumda.
Bu, yalnızca bir nüfuz mücadelesi değil. Yoğun bir üretim sürecine giren Çin’in öncelikli amacı bu ürünleri satacak pazarlar oluşturmak. İpek Yolu üzerindeki ülkeler genelde yoksul durumda olduğu için, bu ülkeleri maddi destekle kalkındırmak ve uzun vadede Çin’in sürekli müşterisi hâline getirmek istiyor. Buna da “alternatif küreselleşme” diyor.
Çinli yetkililer bunun “herkese kazandıracak bir ticaret hamlesi” olduğu konusunda ısrarcı. Özellikle dış politika çağrışımlarından kaçınıyorlar. “Köprüler kurma” şeklinde tanımlıyorlar.
Ancak bu ticaretten en çok Çin’in kazançlı çıkacağı aşikâr. Sovyetler Birliği’nin hatalarından ders alarak, ideolojiyi değil ekonomiyi önceleyen bir model kurabilir ve kendi kalkınma hedeflerini ortaya koyabilir. Bunun yanı sıra, teknoloji ve bilgi üretimi konularında uzun vadede paha biçilmez bir birikim kazanabilir. Bu arada iç çalkantılar ve dış politik gerilimler yaşamaz, bu süreci nesiller boyu işletebilirse, dünya sahnesindeki yerini de sağlamlaştırabilir. Bazı uzmanlar, Çin’in ekonomik olarak bazı Afrika ve Asya ülkelerini tamamen kendine bağımlı kılabileceğini de dile getiriyor.
Çin’in bu hamlesinin başta Japonya ve Hindistan olmak üzere bölgesel nüfuz peşindeki ülkelerin tepkisini çektiğini de not düşmek gerekir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e neredeyse ticarî savaş ilân etmesinin yanı sıra, bazı Avrupa ülkeleri de bu hamlenin gelecekte çıkarlarına olumsuz etkileri olacağını düşünüyor.
Batı bloğunda çatlaklar da var. İtalya, geçen Cumartesi günü bizzat Çin lideri Xi Jinping’in katılımıyla İpek Yolu projesine bizzat partner oldu. Ekonomik problemler yaşayan İtalya için, bu iyi bir fırsat gibi görünse de, politik çıkarımları elbette daha farklı. Gözlemciler, bunu ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisine yönelik bir tepki olarak görüyor. Bilhassa Trump’ın seçilmesinden sonra, Avrupa ülkeleri “kendi başlarının çaresine bakma” peşindeydi.
Yine de İtalya’da iktidar koalisyonu Çin’le partnerlik konusunda aynı düşüncelere sahip değil. Popülist sağ parti lideri Matteo Salvini anlaşma üzerine Twitter’da, Çin’in “serbest piyasa” kavramını karşılamadığının altını çizerken, “İtalya’nın çıkarınaysa, desteklerim” diyerek açık kapı bıraktı.
[Yavuz Altun] 25.3.2019 [TR724]
Bu arada dünyada sıcak paranın dolaşımı artmış, özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri neredeyse çağ atlamıştı. Brezilya’nın bir artısı da, petrol gelirleriydi. Yine aynı dönemde petrol fiyatlarının yükselmesi, Lula’nın sosyal devlet politikalarına da alan açacaktı. İşçi Partisi’nin popülerliği uzun süre devam etti. 2011’de Lula görevi yoldaşı ve özel kalemi Dilma Rousseff’e bıraktı.
Rousseff, 1964’te darbeyle iktidara gelen cunta iktidarına karşı silahlı gerilla mücadelesine girişmiş, 1970’le 72 arasında hapis yatmış, işkence görmüştü. Bir gerillanın sivil siyasette başkanlığa yükselişi, Latin Amerika için rüya gibi bir hikâyeydi. Castro ve Guevara’nın Küba’da silahlı mücadeleyle başardıklarını, Brezilya’da seçimle elde etmişlerdi. (Elbette Rousseff bir anda buraya gelmedi, ülkede iktidarlar sık sık el değiştirdi ve bu esnada, mesela 80’lerde devlet kadrolarında yer aldı.)
Önce ülke ekonomisi bozuldu. Sokak gösterileri başladı. 2014’teki Dünya Kupası’nı hatırlarsınız. Kötü giden ekonomi şartlarında böyle maliyetli bir turnuvanın Brezilya’da düzenlenmesine çok sayıda insan karşı çıktı. Tam bu esnada Rousseff’in Petrobras skandalı denen ve petrol şirketiyle politikacılar arasındaki bir yolsuzluk çarkını ortaya çıkaran soruşturmayla ilişkileri ortaya saçıldı.
2015’te Brezilya halkı sokaklardaydı. Hem hayat pahalılığına hem de yolsuzluğa karşı çıkıyorlardı. Ülke genelinde İşçi Partisi’nin popülerliği düştükçe, Rousseff’in koltuğunu isteyenlerin de iştahı kabarmaya başladı. Tam o sırada Brezilya Senatosu Meclis’ten gelen görevden azledilme kararını dinleme kararı aldı ve Rousseff’in de katıldığı oturumlar neticesinde onu koltuktan indirmeye karar verdi.
Rousseff’in merkez sağcı iktidar ortağı ve Başkan Yardımcısı Michel Temer, Brezilya’nın 37. Başkanı olacaktı. Bu dönem, Brezilya siyasetinde, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Soğuk Savaş’tan kalma sağ-sol ayrımının ne kadar keskin olduğunu gösterdi. Rousseff’i sadece “suçlu” olduğu için değil, biraz da “solcu” olduğu için görevden azletmek istemişti Senato’daki “sağcılar”. İşçi Partisi bunun bir darbe olduğunu söyleyedursun, politikanın çarkları işledi ve Temer, geçiş hükümetiyle birlikte yönetimi devraldı.
Fazla uzatmayalım, merkez siyasetin topyekûn çöküşü, Brezilya’da bugün aşırı sağcı Jair Bolsonaro gibi bir adamın çoğunluk oyla başkan seçilmesini sağladı. 21 Mart sabahı Michel Temer’in Sao Paulo’daki evine polisler baskın yaptı ve büyüdükçe büyüyen Petrobras skandalının bir parçası olarak tutuklandı.
Son toprağını da kaybeden IŞİD’in ardından…
Sanki on yıllardır hayatımızın bir parçası gibi görünen IŞİD vahşeti, aslında 2014’te duyulmaya başlamıştı. Suriye’deki otorite boşluğundan faydalanan bir grup terörist, “işleri büyütüp devlet kurmaya” karar verdi. Püriten ve bâtıllardan arındırılmış bir İslam anlayışı olduğunu savunuyordu. Suriye ve Irak’ta alan hâkimiyeti savaşı yaparken, dünyanın geri kalanında da terör eylemleriyle taraftar toplamaya çabalıyordu.
Terör örgütleri literatürüne çeşitli katkıları oldu IŞİD’in. Bunlardan biri, “bir lejyoner ordusu” kurmasıydı. Dünyanın dört bir tarafından, hatta Batı’dan bile, taraftar toplayan IŞİD, bu karma kuvvetlerle Suriye’de “cihat” peşindeydi. Daha önceki “cihatlara” da çeşitli ülkelerden katılım olmuştu ama genelde lokal ya da bölgesel bir olguydu bu.
Bu süreçte fark ettiyseniz, IŞİD’in İslam’la ilgili radikal fikirlerini El-Kaide’nin görüşlerinden daha fazla konuştuk. Bunun iki sebebi var: Biri propaganda araçlarını çok daha etkin kullanmasıydı. Bilhassa sosyal medyada iyi örgütlenildiğinde, en radikal fikirlerin bile alıcısının çıkabileceğini göstermiş oldu. İkincisi de, El-Kaide’ye kıyasla İslam referansını – maalesef – çok daha belirgin şekilde dile getirmesiydi.
Biraz da bu sebeple, IŞİD’den bahsederken sadece Batı’nın Ortadoğu’ya getirdiği şiddet sarmalından dem vurmak tek taraflı bir okuma. IŞİD, bir bakıma El-Kaide ve türevlerinin de membaı olan, Müslümanlar arasındaki bir kanadın – maalesef – yaşanan zulümleri bahane ederek teröre cevaz vermesinin net bir sonucuydu. El-Kaide’ye karşı gerekli tepkinin verilmemesi, daha gelişkin bir terör örgütünün varlığını mümkün kıldı.
Suriye’de kontrol ettiği son toprak parçasını da kaybeden örgütten “bitmiş” gibi bahsettik ama aslında IŞİD bitmiş değil. Uzmanlar bu süreçte IŞİD militanlarının “uyuyan hücrelere” dönüşeceğini ve bunun da uzun vadede en büyük tehlike olduğunu söylüyor. Sadece Suriye ve Irak’ta değil üstelik; Türkiye, Ürdün ve Körfez ülkeleri gibi komşu mahallerde de.
Çeşitli gözlem grupları, IŞİD’lilerin, özellikle de ailesiyle birlikte “Halifelik”te yaşayanların, mülteci kamplarına akın etmeye başladıklarını duyuruyor. İstihbarat örgütleri de elbette bu hareketleri takip ediyordur fakat asıl problem, bu insanların ne olacağı. Beş yıldır haber bültenlerinin bir numaralı konusu olan IŞİD vahşetinden sonra, bu insanların “topluma kazandırılmalarını” dünyanın geri kalanı ister mi?
Peki, yeni IŞİD’lerin çıkmasını nasıl önleyeceğiz? Araştırmalar, IŞİD’e en yoğun katılım sebeplerinin toplumdan dışlanmışlık, yoksulluk sarmalı, madde bağımlılığı ve psikolojik rahatsızlıklar olduğunu ortaya koydu. IŞİD’in İslam’daki ihtida kavramına bulanmış “yeni hayat” söylemi, bu insanları kendine çekiyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinde kendi devletlerinden baskı gören gruplar da, IŞİD’e sempatik yaklaşıyor. Yani eğer bataklığı kurutmak istenirse, çözümün de buralarda aranması gerektiği açık.
Son olarak IŞİD’le mücadelede dünyanın takdirini kazanan Suriye’deki Kürt silahlı gruplar, bunu iyi bir diplomasiyle birleştirip otonomi elde etmeye yakın. Ancak bu mesele, Rusya, Türkiye ve İran arasındaki koalisyonun açmazlarından biri.
Marco Polo yine yollarda: Çin’in İpek Yolu projesine İtalya da katıldı
Sovyetler Birliği’nin Soğuk Savaş’ta ABD’ye karşı stratejisi, dünya ülkelerine bir alternatif sunabilmek üzerine kuruluydu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya meselelerindeki etkisini arttıran Washington’a karşı Moskova, dünya ülkelerine doğrudan maddi yatırımlar ve finansal destek sağlamaya girişti. Bu nüfuz kavgası, üçüncü dünya ülkelerindeki politik seyri doğrudan etkilemenin yanı sıra, Avrupa’nın kaderinde de bir hayli pay sahibiydi.
Soğuk Savaş’ın sona erişini ve Sovyetler’in çözülüşünü nasıl Berlin Duvarı’nın yıkılışı önden “müjdelediyse”, 1990’lardan bugüne Avrupa dış politikasının temellerini de ABD’nin yönelimleri belirledi.
Bugün benzer bir nüfuz mücadelesi yine ABD ile Çin arasında yaşanıyor. Pekin yönetimi 2013’te sağlam bir adım atarak, bir zamanlar İpek Yolu olarak adlandırılan ticaret rotasının kapsadığı ülkelerle ticarî işbirliği projesini dünyaya duyurdu. Bu projeye dâhil edilen sektörler arasında demiryolu ve altyapı inşası, otomotiv, enerji ve demir-çelik bulunuyor. Şimdiden 60’ın üzerinde ülkeyle anlaşma imzalayan Çin yönetimi, bu projeyle birden fazla kuş vurma derdinde.
Proje orta vadede 900 milyar dolarlık bir ticaret hacmini yakalamayı hedefliyor. Bunun yanı sıra Çin bankaları 68 ülkeye altyapı yatırımı için 8 trilyon dolara yakın borç vermeyi vaat ediyor. Şimdiden Afrika ve Orta Asya’da 1 trilyon dolara yakın altyapı projesi başlatılmış durumda.
Bu, yalnızca bir nüfuz mücadelesi değil. Yoğun bir üretim sürecine giren Çin’in öncelikli amacı bu ürünleri satacak pazarlar oluşturmak. İpek Yolu üzerindeki ülkeler genelde yoksul durumda olduğu için, bu ülkeleri maddi destekle kalkındırmak ve uzun vadede Çin’in sürekli müşterisi hâline getirmek istiyor. Buna da “alternatif küreselleşme” diyor.
Çinli yetkililer bunun “herkese kazandıracak bir ticaret hamlesi” olduğu konusunda ısrarcı. Özellikle dış politika çağrışımlarından kaçınıyorlar. “Köprüler kurma” şeklinde tanımlıyorlar.
Ancak bu ticaretten en çok Çin’in kazançlı çıkacağı aşikâr. Sovyetler Birliği’nin hatalarından ders alarak, ideolojiyi değil ekonomiyi önceleyen bir model kurabilir ve kendi kalkınma hedeflerini ortaya koyabilir. Bunun yanı sıra, teknoloji ve bilgi üretimi konularında uzun vadede paha biçilmez bir birikim kazanabilir. Bu arada iç çalkantılar ve dış politik gerilimler yaşamaz, bu süreci nesiller boyu işletebilirse, dünya sahnesindeki yerini de sağlamlaştırabilir. Bazı uzmanlar, Çin’in ekonomik olarak bazı Afrika ve Asya ülkelerini tamamen kendine bağımlı kılabileceğini de dile getiriyor.
Çin’in bu hamlesinin başta Japonya ve Hindistan olmak üzere bölgesel nüfuz peşindeki ülkelerin tepkisini çektiğini de not düşmek gerekir. ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e neredeyse ticarî savaş ilân etmesinin yanı sıra, bazı Avrupa ülkeleri de bu hamlenin gelecekte çıkarlarına olumsuz etkileri olacağını düşünüyor.
Batı bloğunda çatlaklar da var. İtalya, geçen Cumartesi günü bizzat Çin lideri Xi Jinping’in katılımıyla İpek Yolu projesine bizzat partner oldu. Ekonomik problemler yaşayan İtalya için, bu iyi bir fırsat gibi görünse de, politik çıkarımları elbette daha farklı. Gözlemciler, bunu ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisine yönelik bir tepki olarak görüyor. Bilhassa Trump’ın seçilmesinden sonra, Avrupa ülkeleri “kendi başlarının çaresine bakma” peşindeydi.
Yine de İtalya’da iktidar koalisyonu Çin’le partnerlik konusunda aynı düşüncelere sahip değil. Popülist sağ parti lideri Matteo Salvini anlaşma üzerine Twitter’da, Çin’in “serbest piyasa” kavramını karşılamadığının altını çizerken, “İtalya’nın çıkarınaysa, desteklerim” diyerek açık kapı bıraktı.
[Yavuz Altun] 25.3.2019 [TR724]
Empati yapmadan asla! [Alper Ender Fırat]
Yeni Zelanda’yı ve Başbakanı’nı izledikçe insanın boğazına kocamak bir yumruk gelip oturuyor. Acı acı iç geçiriyorsunuz. Milli tarihi Çanakkale Savaşı’yla başlayan daha 100 yıllık bir ülke ve gencecik bir başbakan ama sanki 1000 yıllık bir bilgelik ve tecrübeyle, bir alevin ülkeyi sarmasını, toplumu yakıp kül etmesini engelliyorlar.
Hepimizin gıpta ile izlediği gibi, başta Başbakan Jacinda Ardern olmak üzere bütün Yeni Zelanda, Müslümanların acılarını sarmak için ilk andan itibaren seferber oldu, onları kucakladılar, bu bizim de yasımız, yasta da biz biriz dediler. Ülkenin dört bir yanında ezanlar okundu, televizyon ve radyolar bu ezanları canlı yayınladı. Yeni Zelandalılar Müslümanların acısını içselleştirip onu hep birlikte tedavi etme yoluna gittiler.
38 yaşındaki Bilge Başbakan da yaptıklarını açıklarken bizim 1400 yıldır biliyor olmamız gereken bir hadisi baz alıyor ve diyor ki Peygamber Muhammed(S.A.V) dedi ki ‘Vücudun herhangi bir kısmı acı çekerse, tüm vücut acı hisseder.’ Hz.Muhammed’e (S.A.V) peygamber dedikten sonra bir de salavat getiriyor.
Bütün bunları izlerken ister istemez kendi ülkenizi düşünüyorsunuz. Sanıyorum Türkiye’nin en temel sorunu bu, ülkeyi oluşturan kitleler ya bir beden değiller ya da vücut ile acı hissini duyacak beyin arasında iletişim yok. Her ikisi de bir ülke için ölümcül tehlike değil midir?
Türkiye gibi binlerce yıllık kadim topraklar üzerinde kurulmuş, binlerce yıllık devlet geleneğine, yaşanmışlığa, acılara, tecrübeye sahip, yüzlerce kimliği, inancı, inanışı, geleneği içinde barındıran bir ülkenin yapması gereken şeyi kısacık tarihi ve tecrübeyle Yeni Zelanda yapıyor.
Bu kadar tecrübenin üzerine kurulmuş bu ülkenin yöneticileri bırakın çıkan yangını söndürmeyi, ateşe benzin döküp devlet eliyle kundaklama yapıyor. Alev olmayan yerleri de ateşe veriyorlar. Ama asıl acı olan toplumun da ateşi harlıyor olması, hiçbir inancın ya da kimliğin kendisinden başka birilerine iyilik istemiyor olmasıdır. İnsan olma payesini kendisinden başka hiçbir kimseye layık görmüyor olmasıdır.
Yaşadığı acılardan ders almayan, aynı acıların tekrarlanmaması için eylem planı ve politika geliştirmeyen bir ülkede, onu oluşturan toplum katmanları da ileri gitmeye hiç niyetli görünmüyor. Bu konuda neredeyse istisna yok, solcusu, sağcısı, dincisi, Kemalist’i hiç fark etmiyor.
Ölümden beslenen devlet iktidarı ve evlat kanı içtikçe hayat bulduğunu düşünen bir toplum!
Hani buralar bilge topraklardı, hani burası kadim coğrafyaydı. Binlerce bilgenin izi vardı. 100 yıllık Yeni Zelanda’nın Türkiye’den daha çok millet olmayı başarması ne garip. Hiçbir dış güç, hiçbir üst akıl böyle bir toplumu parçalayamaz. Son derece basit bir tavırla bütün oyunları ters yüz ettiler. Empati kurdular. Ötekiyle empati yaptılar. Kendilerini mağdur olanların yerine koydular, bencilliği bırakıp diğerleri gibi düşünmeye zorladılar kendilerini.
50 kişiyi katletmiş bir caninin kriminal hikayesi nedir bilemiyorum. Arkasında kimler var, kimler hangi amaçla böyle bir katliamı tezgahladı, bir üst akıl, bir üst oyun var mı, katilin 2,5 ay Türkiye’de yaşamış olmasının bir anlamı var mıdır? Bunlar başka bir konu. Burada bizim asıl ilgilenmemiz gereken şey bir yangının nasıl söndürüldüğü, ateş ormanın tamamına yayılmadan nasıl boğulduğudur.
Türkiye’de devlet isteseydi Kürt sorununu çözerdi, devlet isteseydi Alevilerin mutsuzluğunu giderebilirdi, devlet isteseydi bu coğrafya bir millet olabilirdi, istemedi. Ama o devleti yola getirecek, onu buna zorlayacak bütüncül bir toplum da yok.
Bunca yaşanan acı Türkiye’de yaşayanları ‘ötekine’ empati yapmaya zorlamıyor ne garip.
[Alper Ender Fırat] 25.3.2019 [TR724]
Hepimizin gıpta ile izlediği gibi, başta Başbakan Jacinda Ardern olmak üzere bütün Yeni Zelanda, Müslümanların acılarını sarmak için ilk andan itibaren seferber oldu, onları kucakladılar, bu bizim de yasımız, yasta da biz biriz dediler. Ülkenin dört bir yanında ezanlar okundu, televizyon ve radyolar bu ezanları canlı yayınladı. Yeni Zelandalılar Müslümanların acısını içselleştirip onu hep birlikte tedavi etme yoluna gittiler.
38 yaşındaki Bilge Başbakan da yaptıklarını açıklarken bizim 1400 yıldır biliyor olmamız gereken bir hadisi baz alıyor ve diyor ki Peygamber Muhammed(S.A.V) dedi ki ‘Vücudun herhangi bir kısmı acı çekerse, tüm vücut acı hisseder.’ Hz.Muhammed’e (S.A.V) peygamber dedikten sonra bir de salavat getiriyor.
Bütün bunları izlerken ister istemez kendi ülkenizi düşünüyorsunuz. Sanıyorum Türkiye’nin en temel sorunu bu, ülkeyi oluşturan kitleler ya bir beden değiller ya da vücut ile acı hissini duyacak beyin arasında iletişim yok. Her ikisi de bir ülke için ölümcül tehlike değil midir?
Türkiye gibi binlerce yıllık kadim topraklar üzerinde kurulmuş, binlerce yıllık devlet geleneğine, yaşanmışlığa, acılara, tecrübeye sahip, yüzlerce kimliği, inancı, inanışı, geleneği içinde barındıran bir ülkenin yapması gereken şeyi kısacık tarihi ve tecrübeyle Yeni Zelanda yapıyor.
Bu kadar tecrübenin üzerine kurulmuş bu ülkenin yöneticileri bırakın çıkan yangını söndürmeyi, ateşe benzin döküp devlet eliyle kundaklama yapıyor. Alev olmayan yerleri de ateşe veriyorlar. Ama asıl acı olan toplumun da ateşi harlıyor olması, hiçbir inancın ya da kimliğin kendisinden başka birilerine iyilik istemiyor olmasıdır. İnsan olma payesini kendisinden başka hiçbir kimseye layık görmüyor olmasıdır.
Yaşadığı acılardan ders almayan, aynı acıların tekrarlanmaması için eylem planı ve politika geliştirmeyen bir ülkede, onu oluşturan toplum katmanları da ileri gitmeye hiç niyetli görünmüyor. Bu konuda neredeyse istisna yok, solcusu, sağcısı, dincisi, Kemalist’i hiç fark etmiyor.
Ölümden beslenen devlet iktidarı ve evlat kanı içtikçe hayat bulduğunu düşünen bir toplum!
Hani buralar bilge topraklardı, hani burası kadim coğrafyaydı. Binlerce bilgenin izi vardı. 100 yıllık Yeni Zelanda’nın Türkiye’den daha çok millet olmayı başarması ne garip. Hiçbir dış güç, hiçbir üst akıl böyle bir toplumu parçalayamaz. Son derece basit bir tavırla bütün oyunları ters yüz ettiler. Empati kurdular. Ötekiyle empati yaptılar. Kendilerini mağdur olanların yerine koydular, bencilliği bırakıp diğerleri gibi düşünmeye zorladılar kendilerini.
50 kişiyi katletmiş bir caninin kriminal hikayesi nedir bilemiyorum. Arkasında kimler var, kimler hangi amaçla böyle bir katliamı tezgahladı, bir üst akıl, bir üst oyun var mı, katilin 2,5 ay Türkiye’de yaşamış olmasının bir anlamı var mıdır? Bunlar başka bir konu. Burada bizim asıl ilgilenmemiz gereken şey bir yangının nasıl söndürüldüğü, ateş ormanın tamamına yayılmadan nasıl boğulduğudur.
Türkiye’de devlet isteseydi Kürt sorununu çözerdi, devlet isteseydi Alevilerin mutsuzluğunu giderebilirdi, devlet isteseydi bu coğrafya bir millet olabilirdi, istemedi. Ama o devleti yola getirecek, onu buna zorlayacak bütüncül bir toplum da yok.
Bunca yaşanan acı Türkiye’de yaşayanları ‘ötekine’ empati yapmaya zorlamıyor ne garip.
[Alper Ender Fırat] 25.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Korku imparatorluğunda seçim tiyatrosu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
31 Mart yerel seçimlerine bir haftadan az bir süre kaldı. Demokrasinin en temel ve asgari koşuludur, özgür ve adil seçimler. 24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gördük ki, Türkiye 1950’li yıllardan itibaren giderek geliştirdiği ve belli bir düzeye oturttuğu özgür ve adil seçim mekanizmasını artık uygulamıyor. Seçimler özgür de değil, adil de. Gerek rejimin yöneticileri – ki özellikle “iktidar” kavramını kullanmıyorum, çünkü yasal-meşru bir hükümeti çağrıştırıyor! – gerekse de bürokrasi tümüyle anayasanın öngördüğü ana devlet mimarisinin dışında hareket ederek, muhalefetin kendisini ifade hakkına kabul hiçbir demokraside kabul edilemeyecek bir biçimde müdahalede bulunuyor.
Selahattin Demirtaş başta olmak üzere, HDP’li ılımlı kanadın tasfiye edilmiş olması, bu partinin rejim mümessilleri tarafından tümüyle illegal bir oluşum olarak lanse edilmesi, HDP ile işbirliği-ittifak kurma gibi tümüyle yasal-meşru seçim stratejilerinin sistem dışına itilmesi, hatta terörizmle işbirliği şeklinde kamuoyuna sunulması gibi majör problemler var. Ya da CHP, HDP ve İYİ Parti gibi AKP-MHP-Derinler ittifakına çeşitli açılardan muhalefet eden partilerin kanalizasyon medyasında sabah akşam karalanması, kendilerini kesinlikle asgari düzeyde bile ifade edememeleri de diğer bir ciddi sorun. Veya Mansur Yavaş’ın üzerine adeta Mario Puzo’nun Baba eserindeki gibi mafyatik yöntemlerle gidilmesi, yine seçimlerin özgür-adil olması önünde son derece ciddi engellerin bulunduğunu gösteriyor. Yavaş’ı adeta bir linç kampanyasıyla yok etmeye çalışıyorlar.
Fakat bu yazıda, bu tür “bel altına vuruş” stratejilerinden de öte, çok daha temel bir konuyu ele almak niyetindeyim. Türkiye bir “korku imparatorluğuna” dönüşmüş durumda. İnsanlar eften püften nedenlerle hayatlarının karartılmasından büyük bir endişe, hatta varoluşsal bir korku duyuyorlar. Sokaklarda insanlarla röportaj yapılıyor. Eleştiren insanların neredeyse tümü, “isterlerse hapse atsınlar, umurumda bile değil!” türü bir cümleyle sonlandırıyor sözlerini. Acıdır! Türkiye’de hâkim olan siyasal kâbusun geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür bu. Röportajlarda konuşan insanlar, fiyat pahalılığından, adaletsizlikten, yüksek enflasyon ve kötü ekonomi yönetiminden, yolsuzluk ve adam kayırmadan, israftan, hayat koşullarının kötüleşmesinden bahsediyorlar. Asla ideolojik bir eleştiride bulunmamalarına, sistemi eleştirmemelerine, rejim diskuruna laf etmemelerine karşın, büyük bir korku hâkim.
Yaşlı bir teyze röportajın birinde konuşuyor, Erdoğan’ı kast ederek: “Alıyor karısını memleketten memlekete geziyor, kendi sandalyesini koruyor. Hani, milleti konuşuyor mu? O partiye atıyor, bu partiye atıyor (eleştiriyor). Türkiye’yi idare eden adam milleti ayırt eder mi (ayırıma tabi tutar mı)? Sıkılmıyor, çıkıyor bir de Müslümanlık taslıyor. Biz de Müslüman’ız. Allah korkusu olsa zaten! Hep mi bu partiler kötü de sen iyisin? Paranın başına damadını oturttu, kendisi tek adam oldu, biz burada sürünelim, onun umurunda mı?” diyor. Ve ekliyor: “Mahpusa gireceğimi bilsem, yine de sözüm böyledir!”.
Bu korku nereden geliyor? Rejimin SS lakaplı içişleri bakanı Süleyman Soylu 511,000 (beş yüz on bir bin!) insanın 15 Temmuz 2016 sonrasında gözaltına alındığını söyledi. Resmi rakamdır bu! Bu büyük bir takibattır. Çok geniş çaplı bir zulümdür! Gerekçesi ne? Anayasa ve yasalarda tanımlanmamış birtakım suçlamalar çerçevesinde yapılıyor bu takibat. Rejimin resmi ifadesiyle (ya da diskuruyla) ifade edecek olursak, bu insanlar “Fethullahçı Terör örgütü / Paralel Devlet Yapılanması” diye uydurulan bir yapıyla “üyelik, irtibat veya iltisaklı olmak” iddiasıyla rejimin hedefi haline getiriliyorlar. 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sonrasında oturtulan bu jargon, tüm devlet birimleri tarafından sabah akşam tekrarlanarak ve rejim denetimi ya da etkisindeki medya propaganda araçları üzerinden halka “endoktrine” edilerek, yerleşik hale getirildi. Öyle ki, CHP ve İYİ Parti, hatta ve hatta HDP gibi “muhalefet” partileri bile bu retoriği benimsedi. Mesela HDP’liler yargı süreçlerinde başlarına gelen haksızlıkları eleştirirken bile, “FETÖ” yargıçları vs. söylemler kullanarak bunu yapıyor. Dolayısıyla, hukuksuzluk bu diskur üzerinden kolaylıkla yürütülüyor. Bu ceberut uygulamanın 511,000 vatandaşın başını yakması büyük bir oran. Bunu bir de dörtle, beşle çarpın! Eşler, anne babalar, çocuklar vs. derken, örneğin ortalama bir Türkiyeli ailenin en yakın yedi aile üyesi olduğundan hareket edersek (tutuklanan vatandaş, eşi, üç çocuğu, anne ve babası), 3,577,000 (üç milyon beş yüz yetmiş yedi bin) vatandaş, bu kitlesel tutuklamalardan doğrudan mağdur olmuştur. Bu tür ailelerin diyelim en azından yirmi akrabası olsun (amcalar, halalar, dayılar, teyzeler, onların eşleri, çocukları), 10,220,000 (on milyon iki yüz yirmi bin) vatandaş, yakın akrabalarının mağdur oluşundan haberdardır. Ne yaptı? 13,797,000 (on üç milyon yedi yüz doksan yedi bin) insan. Bunun üstüne memuriyetten atılan 170,000 (yüz yetmiş bin) insan ve bunların eşleri, çocukları, anne babaları, yakın akrabalarını koyun, mağduriyetleri bizzat yaşayan ya da yakın akrabalarının uğradığı darama tanıklık eden vatandaşların toplam sayısı yirmi milyona yakındır! Yirmi milyon! Her dört Türkiye vatandaşından birinin ya bizzat kendi başına bu rejimden dolayı bir iş gelmiştir, ya da aile efradından birileri bu rejimce mağdur edilmiştir. İşte korku bu basit aritmetikle bile izah edilebilir!
İnsanlar rejimle başı derde girenlerin nasıl bir sosyal soykırıma tabi tutulduğunu görüyor. Konuşmaktan korkmalarının nedeni bu olmasın? Rejimle ters düşmenin bedelinin sistem dışına itilmek ve kriminalize edilmek olduğunu biliyor insanlar. Bunu sadece gazeteleri okuyarak, medyayı izleyerek öğrenmiyor. Amcasından, dayısından, halasından veya teyzesinden duyuyor. Hapse giren kuzenlerini görüyor. İlle onlara destek veriyor anlamı çıkmasın! Elbette büyük oranda yakın akrabaları da rejim jargonunu benimsemiş, bu insanları itip kakmaktadır büyük ihtimalle. Ama bu bir gerçeği değiştirmez. O da, iktidarla ters düşmenin acı bir bedeli olduğudur. Bu bedeli ödememenin, rejime sadakatten geçtiğini herkes biliyor. Korku imparatorluğunun esas temeli, işte bu keyfi ve hukuksuz sistemdir. Bunu konsolide ettiler. 15 Temmuz bu ise yaradı. Evet, bu bakımdan iktidarlarının ana dayanak noktasını oluşturdu. İşte 15 Temmuz’un Erdoğan ve yakın çevresince Allah’ın lütfu olarak algılanmasının nedeni budur. Öyle bir makine yarattılar ki, makbul ve makbul olmayan vatandaşın ayrımı, artık yasalar barem alınarak belirlenmemektedir. Rejimin bizzat kendisi, gayet esnek olarak istediği vatandaşı “almakta” ve toplum bu vatandaşın “devlet düşmanı” olduğuna kolaylıkla “ikna olmaktadır”. Çünkü ikna olmayıp sorular sormanın, herkesi potansiyel olarak bir “rejim düşmanına” dönüştürdüğünü bizzat yaşamak suretiyle öğrenmektedirler. Son iki buçuk yıl, bu bakımdan çok öğretici olmuştur.
Bu öğretici sürecin bazı sosyolojik dengeleri bozduğu kanısındayım. Öncelikle işin bir etik boyutu var. Doğru-yanlış skalasında pusula kalmamıştır artık. İnsanlar bir şey ifade etmeden önce durup düşünüyorlar. Çoğunluk ne diyorsa ona meylediyorlar. Bu elbette ciddi bir ahlaki boşluk oluşturuyor. Diğer bir boyut, toplumun sağlıklı kişisel çıkar yönelimli davranışı bırakmasıdır. Nedir bu sağlıklı kişisel çıkar odaklı davranış? Herkes en fazla ekonomik avantajı sağlamak ister. En iyi yaşam koşullarına yönelir. Özgürlüklerinin korunmasından yana tavır alır. Örnekleri çoğaltmak olanaklı. Somut ifade edecek olursak, örneğin kimse maaşının azalmasını istemez. Ama bu örnekten hareketle, vatandaşın maaşının satın alma gücü, enflasyon ve devalüasyon deneniyle düşüyorsa, yani aynı paraya daha az şey satın alabiliyorsa insanlar, elbette bunu istemez. Ve siyasal davranışında (mesela oy verme eğiliminde) değişim olur. İşte Türkiye’de bu temel mantık artık işlemiyor. Neden? Çünkü güvenlik, sosyo-ekonomik fayda yaklaşımına göre daha ağır basar. Hapse girme korkusu, satın alma gücünün düşüşüne sorununa göre öncelenmekte. Tabi rejim “milli ve yerli” olmak gibi, “yabancı düşmanlara karşı ülkenin direnişi” gibi, “içerideki hainleri bertaraf etmek” gibi diskurlarla, bu korku imparatorluğunun var oluşuna gerekçeler ve meşruiyet argümanları üretiyor. Ve bunları elindeki medya gücüyle çok iyi pazarlıyor.
Rejimin korku imparatorluğu, mekanizma olarak ancak yürütmeye tam bağlı bir yasama ile olanaklı olabilirdi. Bu sistemin çeşitli meşruiyet kanalları üzerinden halka benimsetilmesi de ancak tam güdümlü bir medya (havuz) üzerinden gerçekleşebilirdi. 17 Aralık sonrasında yargı ele geçirildi. Ve Yürütme, fiili güçler birliğini sağladı. Atatürk dönemi Kemalizm’inde bile ancak göreceli gerçekleşen bu durum, 15 Temmuz sonrası Erdoğan rejiminde, Avrasyacıların desteği ile gerçekleşti.
Bu korku imparatorluğunun sahibi Erdoğan değil. Evet, şu an onu Erdoğan kullanıyor. Ama esasında bu dinamik, bir “kutsal devlet” yarattı, daha doğrusu onu küllerinden doğurdu ve eskisinden daha güçlü hale getirdi. Latent (gizli) bir vesayet üzerinden, 28 Şubat’ın temel tüm amaçlarını sırasıyla gerçekleştiriyor. Kürtlerin tasfiyesi, Cemaat’in tasfiyesi, ordudaki ana akım Batıcı subayların tasfiyesi, Türk dış politikası ana yöneliminin değiştirilmesi, liberal çoğulcu demokratik değerlerin terörize edilerek Türkiye’den sosyolojik ve kamusal boyutta ayıklanması gibi hedefler, bu korku imparatorluğunda fazlaca direnişle karşılaşmadan bir-bir gerçekleştirildi, gerçekleştiriliyor. Türkiye, bir seçime daha bu ortamda girmektedir.
Her seçim esasında Türkiye’yi özgür ve adil seçimlerden biraz daha uzaklaştırıyor. Bu haliyle sandıktan mucize beklemek büyük bir iyimserlik! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandığa sahip çıkma iddiasında olan muhalefet, büyük bir hüsran yaşadı. Bu yerel seçimler, Erdoğan için çok daha az anlam ifade etse de, aynı “sandıktan seçim kaçırma” taktiğini uygulayacak tüm enstrümanlara sahip. Kullanmayacak mı? Neden kullanmasın?
Demokrasi zor kuruluyor, ama kolay kaybediliyor. Özellikle de korkaklığın ve şahsiyetsizliğin yaygın olduğu toplumlarda. Korkaklık ve şahsiyetsizlik, korku imparatorluğunun tükenmeyen, sürekli artan yakıtı! Bu korku imparatorluğunda ağzını açan ve seçimlerin “özgür ve adil” olmadığını ileri süren herkes, hapishanedeki Demirtaş’lara, Altan’lara, Türköne ve Ilıcak’lara, Baransu’lara bakarak gerçeklerle yüzleşecek. Emin olun çoğunda o çata çat konuşan yaşlı teyzedeki cesaret yok zaten! Korku imparatorluğunda seçimlerden medet ummak anlamlı mı? Hayır. Korku imparatorluğunda seçimler ancak bir tiyatrodur! Albert Einstein’ın hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemenin aptallık olduğunu söylüyor. Her seçime, yapısal sorunları görmezden gelerek büyük ümitlerle giren Türkiye kamuoyu, aynı korku imparatorluğu ikliminde bir yeni sözde seçime daha giriyor. 31 Mart’ta, öğrenmemeye doymayanlar didaktik (öğretici) tiyatroyu bir kez daha izleyecek!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.3.2019 [TR724]
Selahattin Demirtaş başta olmak üzere, HDP’li ılımlı kanadın tasfiye edilmiş olması, bu partinin rejim mümessilleri tarafından tümüyle illegal bir oluşum olarak lanse edilmesi, HDP ile işbirliği-ittifak kurma gibi tümüyle yasal-meşru seçim stratejilerinin sistem dışına itilmesi, hatta terörizmle işbirliği şeklinde kamuoyuna sunulması gibi majör problemler var. Ya da CHP, HDP ve İYİ Parti gibi AKP-MHP-Derinler ittifakına çeşitli açılardan muhalefet eden partilerin kanalizasyon medyasında sabah akşam karalanması, kendilerini kesinlikle asgari düzeyde bile ifade edememeleri de diğer bir ciddi sorun. Veya Mansur Yavaş’ın üzerine adeta Mario Puzo’nun Baba eserindeki gibi mafyatik yöntemlerle gidilmesi, yine seçimlerin özgür-adil olması önünde son derece ciddi engellerin bulunduğunu gösteriyor. Yavaş’ı adeta bir linç kampanyasıyla yok etmeye çalışıyorlar.
Fakat bu yazıda, bu tür “bel altına vuruş” stratejilerinden de öte, çok daha temel bir konuyu ele almak niyetindeyim. Türkiye bir “korku imparatorluğuna” dönüşmüş durumda. İnsanlar eften püften nedenlerle hayatlarının karartılmasından büyük bir endişe, hatta varoluşsal bir korku duyuyorlar. Sokaklarda insanlarla röportaj yapılıyor. Eleştiren insanların neredeyse tümü, “isterlerse hapse atsınlar, umurumda bile değil!” türü bir cümleyle sonlandırıyor sözlerini. Acıdır! Türkiye’de hâkim olan siyasal kâbusun geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür bu. Röportajlarda konuşan insanlar, fiyat pahalılığından, adaletsizlikten, yüksek enflasyon ve kötü ekonomi yönetiminden, yolsuzluk ve adam kayırmadan, israftan, hayat koşullarının kötüleşmesinden bahsediyorlar. Asla ideolojik bir eleştiride bulunmamalarına, sistemi eleştirmemelerine, rejim diskuruna laf etmemelerine karşın, büyük bir korku hâkim.
Yaşlı bir teyze röportajın birinde konuşuyor, Erdoğan’ı kast ederek: “Alıyor karısını memleketten memlekete geziyor, kendi sandalyesini koruyor. Hani, milleti konuşuyor mu? O partiye atıyor, bu partiye atıyor (eleştiriyor). Türkiye’yi idare eden adam milleti ayırt eder mi (ayırıma tabi tutar mı)? Sıkılmıyor, çıkıyor bir de Müslümanlık taslıyor. Biz de Müslüman’ız. Allah korkusu olsa zaten! Hep mi bu partiler kötü de sen iyisin? Paranın başına damadını oturttu, kendisi tek adam oldu, biz burada sürünelim, onun umurunda mı?” diyor. Ve ekliyor: “Mahpusa gireceğimi bilsem, yine de sözüm böyledir!”.
Bu korku nereden geliyor? Rejimin SS lakaplı içişleri bakanı Süleyman Soylu 511,000 (beş yüz on bir bin!) insanın 15 Temmuz 2016 sonrasında gözaltına alındığını söyledi. Resmi rakamdır bu! Bu büyük bir takibattır. Çok geniş çaplı bir zulümdür! Gerekçesi ne? Anayasa ve yasalarda tanımlanmamış birtakım suçlamalar çerçevesinde yapılıyor bu takibat. Rejimin resmi ifadesiyle (ya da diskuruyla) ifade edecek olursak, bu insanlar “Fethullahçı Terör örgütü / Paralel Devlet Yapılanması” diye uydurulan bir yapıyla “üyelik, irtibat veya iltisaklı olmak” iddiasıyla rejimin hedefi haline getiriliyorlar. 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sonrasında oturtulan bu jargon, tüm devlet birimleri tarafından sabah akşam tekrarlanarak ve rejim denetimi ya da etkisindeki medya propaganda araçları üzerinden halka “endoktrine” edilerek, yerleşik hale getirildi. Öyle ki, CHP ve İYİ Parti, hatta ve hatta HDP gibi “muhalefet” partileri bile bu retoriği benimsedi. Mesela HDP’liler yargı süreçlerinde başlarına gelen haksızlıkları eleştirirken bile, “FETÖ” yargıçları vs. söylemler kullanarak bunu yapıyor. Dolayısıyla, hukuksuzluk bu diskur üzerinden kolaylıkla yürütülüyor. Bu ceberut uygulamanın 511,000 vatandaşın başını yakması büyük bir oran. Bunu bir de dörtle, beşle çarpın! Eşler, anne babalar, çocuklar vs. derken, örneğin ortalama bir Türkiyeli ailenin en yakın yedi aile üyesi olduğundan hareket edersek (tutuklanan vatandaş, eşi, üç çocuğu, anne ve babası), 3,577,000 (üç milyon beş yüz yetmiş yedi bin) vatandaş, bu kitlesel tutuklamalardan doğrudan mağdur olmuştur. Bu tür ailelerin diyelim en azından yirmi akrabası olsun (amcalar, halalar, dayılar, teyzeler, onların eşleri, çocukları), 10,220,000 (on milyon iki yüz yirmi bin) vatandaş, yakın akrabalarının mağdur oluşundan haberdardır. Ne yaptı? 13,797,000 (on üç milyon yedi yüz doksan yedi bin) insan. Bunun üstüne memuriyetten atılan 170,000 (yüz yetmiş bin) insan ve bunların eşleri, çocukları, anne babaları, yakın akrabalarını koyun, mağduriyetleri bizzat yaşayan ya da yakın akrabalarının uğradığı darama tanıklık eden vatandaşların toplam sayısı yirmi milyona yakındır! Yirmi milyon! Her dört Türkiye vatandaşından birinin ya bizzat kendi başına bu rejimden dolayı bir iş gelmiştir, ya da aile efradından birileri bu rejimce mağdur edilmiştir. İşte korku bu basit aritmetikle bile izah edilebilir!
İnsanlar rejimle başı derde girenlerin nasıl bir sosyal soykırıma tabi tutulduğunu görüyor. Konuşmaktan korkmalarının nedeni bu olmasın? Rejimle ters düşmenin bedelinin sistem dışına itilmek ve kriminalize edilmek olduğunu biliyor insanlar. Bunu sadece gazeteleri okuyarak, medyayı izleyerek öğrenmiyor. Amcasından, dayısından, halasından veya teyzesinden duyuyor. Hapse giren kuzenlerini görüyor. İlle onlara destek veriyor anlamı çıkmasın! Elbette büyük oranda yakın akrabaları da rejim jargonunu benimsemiş, bu insanları itip kakmaktadır büyük ihtimalle. Ama bu bir gerçeği değiştirmez. O da, iktidarla ters düşmenin acı bir bedeli olduğudur. Bu bedeli ödememenin, rejime sadakatten geçtiğini herkes biliyor. Korku imparatorluğunun esas temeli, işte bu keyfi ve hukuksuz sistemdir. Bunu konsolide ettiler. 15 Temmuz bu ise yaradı. Evet, bu bakımdan iktidarlarının ana dayanak noktasını oluşturdu. İşte 15 Temmuz’un Erdoğan ve yakın çevresince Allah’ın lütfu olarak algılanmasının nedeni budur. Öyle bir makine yarattılar ki, makbul ve makbul olmayan vatandaşın ayrımı, artık yasalar barem alınarak belirlenmemektedir. Rejimin bizzat kendisi, gayet esnek olarak istediği vatandaşı “almakta” ve toplum bu vatandaşın “devlet düşmanı” olduğuna kolaylıkla “ikna olmaktadır”. Çünkü ikna olmayıp sorular sormanın, herkesi potansiyel olarak bir “rejim düşmanına” dönüştürdüğünü bizzat yaşamak suretiyle öğrenmektedirler. Son iki buçuk yıl, bu bakımdan çok öğretici olmuştur.
Bu öğretici sürecin bazı sosyolojik dengeleri bozduğu kanısındayım. Öncelikle işin bir etik boyutu var. Doğru-yanlış skalasında pusula kalmamıştır artık. İnsanlar bir şey ifade etmeden önce durup düşünüyorlar. Çoğunluk ne diyorsa ona meylediyorlar. Bu elbette ciddi bir ahlaki boşluk oluşturuyor. Diğer bir boyut, toplumun sağlıklı kişisel çıkar yönelimli davranışı bırakmasıdır. Nedir bu sağlıklı kişisel çıkar odaklı davranış? Herkes en fazla ekonomik avantajı sağlamak ister. En iyi yaşam koşullarına yönelir. Özgürlüklerinin korunmasından yana tavır alır. Örnekleri çoğaltmak olanaklı. Somut ifade edecek olursak, örneğin kimse maaşının azalmasını istemez. Ama bu örnekten hareketle, vatandaşın maaşının satın alma gücü, enflasyon ve devalüasyon deneniyle düşüyorsa, yani aynı paraya daha az şey satın alabiliyorsa insanlar, elbette bunu istemez. Ve siyasal davranışında (mesela oy verme eğiliminde) değişim olur. İşte Türkiye’de bu temel mantık artık işlemiyor. Neden? Çünkü güvenlik, sosyo-ekonomik fayda yaklaşımına göre daha ağır basar. Hapse girme korkusu, satın alma gücünün düşüşüne sorununa göre öncelenmekte. Tabi rejim “milli ve yerli” olmak gibi, “yabancı düşmanlara karşı ülkenin direnişi” gibi, “içerideki hainleri bertaraf etmek” gibi diskurlarla, bu korku imparatorluğunun var oluşuna gerekçeler ve meşruiyet argümanları üretiyor. Ve bunları elindeki medya gücüyle çok iyi pazarlıyor.
Rejimin korku imparatorluğu, mekanizma olarak ancak yürütmeye tam bağlı bir yasama ile olanaklı olabilirdi. Bu sistemin çeşitli meşruiyet kanalları üzerinden halka benimsetilmesi de ancak tam güdümlü bir medya (havuz) üzerinden gerçekleşebilirdi. 17 Aralık sonrasında yargı ele geçirildi. Ve Yürütme, fiili güçler birliğini sağladı. Atatürk dönemi Kemalizm’inde bile ancak göreceli gerçekleşen bu durum, 15 Temmuz sonrası Erdoğan rejiminde, Avrasyacıların desteği ile gerçekleşti.
Bu korku imparatorluğunun sahibi Erdoğan değil. Evet, şu an onu Erdoğan kullanıyor. Ama esasında bu dinamik, bir “kutsal devlet” yarattı, daha doğrusu onu küllerinden doğurdu ve eskisinden daha güçlü hale getirdi. Latent (gizli) bir vesayet üzerinden, 28 Şubat’ın temel tüm amaçlarını sırasıyla gerçekleştiriyor. Kürtlerin tasfiyesi, Cemaat’in tasfiyesi, ordudaki ana akım Batıcı subayların tasfiyesi, Türk dış politikası ana yöneliminin değiştirilmesi, liberal çoğulcu demokratik değerlerin terörize edilerek Türkiye’den sosyolojik ve kamusal boyutta ayıklanması gibi hedefler, bu korku imparatorluğunda fazlaca direnişle karşılaşmadan bir-bir gerçekleştirildi, gerçekleştiriliyor. Türkiye, bir seçime daha bu ortamda girmektedir.
Her seçim esasında Türkiye’yi özgür ve adil seçimlerden biraz daha uzaklaştırıyor. Bu haliyle sandıktan mucize beklemek büyük bir iyimserlik! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandığa sahip çıkma iddiasında olan muhalefet, büyük bir hüsran yaşadı. Bu yerel seçimler, Erdoğan için çok daha az anlam ifade etse de, aynı “sandıktan seçim kaçırma” taktiğini uygulayacak tüm enstrümanlara sahip. Kullanmayacak mı? Neden kullanmasın?
Demokrasi zor kuruluyor, ama kolay kaybediliyor. Özellikle de korkaklığın ve şahsiyetsizliğin yaygın olduğu toplumlarda. Korkaklık ve şahsiyetsizlik, korku imparatorluğunun tükenmeyen, sürekli artan yakıtı! Bu korku imparatorluğunda ağzını açan ve seçimlerin “özgür ve adil” olmadığını ileri süren herkes, hapishanedeki Demirtaş’lara, Altan’lara, Türköne ve Ilıcak’lara, Baransu’lara bakarak gerçeklerle yüzleşecek. Emin olun çoğunda o çata çat konuşan yaşlı teyzedeki cesaret yok zaten! Korku imparatorluğunda seçimlerden medet ummak anlamlı mı? Hayır. Korku imparatorluğunda seçimler ancak bir tiyatrodur! Albert Einstein’ın hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemenin aptallık olduğunu söylüyor. Her seçime, yapısal sorunları görmezden gelerek büyük ümitlerle giren Türkiye kamuoyu, aynı korku imparatorluğu ikliminde bir yeni sözde seçime daha giriyor. 31 Mart’ta, öğrenmemeye doymayanlar didaktik (öğretici) tiyatroyu bir kez daha izleyecek!
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 25.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Herkes hesabını altın ve dolara göre yapmalı; Ötesi çürük tahta! [Semih Ardıç]
“Kriz yokmuş!” gibi davranan iktidar sahipleri, dolar yükselince günah keçisi arıyor. Şimdi Amerikan yatırım bankası JP Morgan hedef tahtasına oturtuldu.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Sermaye Piyası Kurulu (SPK) Saray’dan gelen talimatla cumartesi-pazar demeden JP Morgan ve diğer bankalar hakkında tahkikat başlattı.
HEMEN BİR GÜNAH KEÇİSİ ŞART
Dolar yükseliyorsa bir bahane bulmak şart. İktidarın en zayıf olduğu ders ekonomi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için tez elden bir düşman bulup idam sehpasında sallandırmak elzem.
Zira 31 Mart Pazar günü yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nden evvel “Dolar kaç TL olacak?” suâli kulaktan kulağa dolaşırsa oylar daha da düşebilir.
22 MART CUMA GÜNÜ NE OLDU?
22 Mart Cuma gününe dönelim: Dolar 5,84 TL’ye, euro 6,58 TL’ye kadar yükseldi. Borsa İstanbul (BİST) yüzde 3,5 düştü. Türk Lirası’nın günlük kaybı yüzde 5’i aştı.
Türk Lirası 22 Mart Cuma günü adeta çakıldı. Günlük kayıp yüzde 5’i aştı.
Brezilya, Arjantin, Güney Kore ve Rusya gibi Türkiye’nin muadili (gelişmekte olan/EM) piyasaların içinde en fazla eriyen para unvanını TL aldı. Dolar artışı sebebiyle dahilde altın fiyatları da yüzde 8’e yakın tırmandı.
Para otoritesi Merkez Bankası (TCMB) gün boyu olup biteni yine tribünden seyretti. 2018 senesi ağustos ayındaki tutukluk yine kendini ele verdi.
İş işten geçtikten sonra haftalık repo ihalelerini durduran TCMB bankaları yüzde 25,5 faiz verdiği gecelik fonlama adresine yönlendirdi. Zımnen (örtülü) faiz artışı ile tabelada faiz yüzde 24’ten yüzde 25,5’e çıktı.
Gelişmekte olan piyasalar içinde en fazla değer kaybeden para birimi TL oldu.
İKİ HAFTADA 6,5 MİLYAR DOLAR BUHARLAŞTI
Döviz rezervlerinin iki haftada 6,5 milyar dolar erimesi ve net rezervlerin 21 milyar dolar seviyesine inmesi piyasayı tedirgin etmişti. TCMB, “BOTAŞ’a verdik.” dese de iki haftada bu kadar dolar nereye gitti?
Merkez bankaları kriz anında ya da piyasaların rutin herhangi bir işleminde vaktinde, etkili ve berrak bir üslupla meramını anlatır. Kaçak güreşerek belirsizlik aralığının artmasına katkı sağlamazlar.
Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, nam-ı diğer “Başkan” söz söylemedikçe kimse inisiyatif almıyor. Cumu günü küçük bir kıyamet yaşanırken TCMB’nin oralı olmaması TL’ye pahalıya mâl oldu. Şirketlerin borcu kur artışına bağlı olarak 88 milyar TL daha arttı.
5,50 TL DUVARI YIKILDI
Dolarda 5,50 TL psikolojik eşiği çoktan aşıldı. 5,50 TL cuma gününe kadar direnç noktasıydı artık destek noktası oldu. 5,50 duvarı için az uğraşmamıştı hükûmet.
Tr724.com okurları gayet iyi biliyor ki aylardır bu sütunda krizin 2019’da daha vahim hâl alacağını mütemadiyen vurguladım. Hatta dolar 5,10 TL’ye kadar düştüğü günlerde bile TL için kalıcı toparlanmadan bahsetmek için henüz erken olduğuna işaret etmiştim.
Kur şokunun enflasyonu, akabinde faizleri tırmandıracağı ve ekonominin derin bir buhrana sürükleneceği ilk günden belliydi. Maalesef hepsinde haklı çıktım.
Türkiye geçen sene merminin delip geçtiği ilk aylarda hâdisenin sıcaklığı ile birkaç adım atsa da bir müddet sonra yere yığılıp kalmıştı.
Hükûmet koma halinden çıkış için lazım gelen teşhis ve tedaviye odaklanmak yerine yalanlarla halkı oyaladı. Nasıl olsa “dış mihraklar”, “Türkiye’yi kıskananlar” ve muhayyel “terör örgütleri” hedef saptırmak için sandıkta naftalinlere sarılı vaziyette bekletiliyordu.
VERGİ İNDİRİMİ BİLE TESİR ETMEDİ
Yine tüketimi körükleyerek ekonominin düzlüğe çıkacağına kendilerini ikna etmişlerdi.
Beyaz eşya, mobilya, otomotiv ve inşaat sektörlerinde Katma Değer Vergisi (KDV) ile Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) indirimleri ile herkes yeniden harcamaya başlayacak, çarklar hızlanacaktı. Hızlanmak şöyle dursun 2019’da her sektör, kriz senesi 2018’in bile gerisine düşüyor.
Dolar artmışsa bütün ekonomik birimlerin davranış tarzı değişir, herkes frene basar. Doların 7 liraya kadar yükselmesi iddia ettiğiniz gibi manipülasyonsa bunu bertaraf edecek tutarlı bir iktisat siyaseti ortaya koymanız şarttır.
SERMAYEYİ İKNA EDECEK NE YAPTINIZ?
Borcununuzun yüksek olmadığını, mali disiplinin göstergesi denk bütçeyi, enflasyonun dünya ortalamasının altında olduğunu anlatırken mevcut yatırım iklimini daha elverişli hâle getirecek, istihdamı artıracak, mülkiyet hakkını perçinleyecek kanun tekliflerini sıralarsınız ilk şokun tesiri geçtikçe piyasa size yeniden açık çek vermeye başlar.
Bütün bunlardan biri bile icra edilseydi doların 7 TL mi?, 10 TL mi? olacağı bu kadar bariz müzakere edilmezdi.
Adım atmazsanız, reform sözlerinizi tutmazsanız kriz tabiî derinleşir. Dünyanın farklı bankalarına 220 milyar dolar döviz borcu yetmezmiş gibi bütçe ve cari dengede verilen rekor açıkların getirdiği maliyet TL’ye kayıp olarak aksediyor.
HUKUK VE DEMOKRASİ YOKSA PARA DA YOK
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahane edilerek Türkiye’de hukuk ve demokrasi havaya uçuruldu.
Bir memlekete kalıcı olarak gelecek sermaye için olmazsa olmaz şartlardan biri hukuktur. Arsa, vergi, enerji fiyatları ve pazarın büyüklüğü hukuki emniyetin yanında teferruattır.
Sermayedârın devlet ya da muhatapları ile herhangi ihtilaf halinde hakkını mahkemeler vasıtasıyla olabildiğince en süratli şekilde alabileceğinden zerre kadar tereddüt duymaması elzemdir.
Hem cari açık vereceksiniz hem sermayeyi kaçıracak ihlallere imza atacaksınız, sonra “Kur niye yükseliyor?” diyeceksiniz.
Yabancı sermaye yoksa Türkiye’nin ilave yatırım yapması bir tarafa mevcudu muhafaza etmesi mümkün değil.
Cari açık ithalat azaldığı için düşüyor. Sanayi durunca ithalat da azaldı. Yoksa damat Berat Albayrak’ın iddia ettiği gibi iktidarın marifeti değil. Memleket krize girince cari açık meselesi de hâlloldu.
SANAYİCİ ÜVEY EVLAT MI?
Krizin en ağır günlerinde bile inşaatı ve tüketimi teşvik etmek hatalardan ders alınmadığının ispatıydı.
Demokrasi ile kalkınma arasındaki illiyet (bağ) su kadar berrak. Ne kadar demokrasi ve hürriyet varsa o kadar yabancı sermaye. Diktatörlükler, otoriter rejimler ise kaynağı kendisine yakın insanlar etrafında taksim ediyor.
Sanayiye yatırım yok. Yüksek kaliteli büyüme teknolojiyi ve krediyi isabetli kullanmakla mümkündür. Elde avuçta kalan paralar da kamu bankaları vasıtasıyla batık müteahhitlere veriliyor.
ABD İLE FÜZE KRİZİ
Ekonomi binasının temellerinden sarsıldığı bir dönemde ABD ile Rus S-400 füzeleri için bilek güreşine tutuşmak krizin tuzu biberi oldu.
Türkiye’nin başı ne kadar dertte şuradan anlıyoruz: Hazine yurt dışından yüzde 8 faizle borç bulabiliyor. Türkiye tefecinin eline düştü.
Erdoğan iktidar nimetlerinden sonuna kadar istifade ederken külfetin zerresini üzerine kondurmuyor. “Yine bedel ödeteceğim” diye ahkâm kesiyor. Yakında sosyal medyadan birkaç günah keçisi bulup darağacına çeker.
1 NİSAN SABAHI DAHA KARANLIK
Geçen hafta yatırımcıların akıl hocası Moody’s Türkiye’nin kırılganlığını “yüksek” seviyesinden “yüksek +” seviyesine çıkararak yatırımcıları kıyıya yaklaşan fırtına bulutlarından haberdar etmişti.
Dolar 12 Ağustos 2016’da 2,96 TL idi.
Dolar 22 Mart 2019 Cuma günü 5,84 TLden günü tamamladı.
Erdoğan için imaj ve algı her şeydir. Onun için “Dolar 6 lira oldu” dedirtmemek için bu hafta avanesini kendi metotları ile seferber edecektir.
Doları seçime kadar polisiye tedbirlerle, sopa ile biraz aşağı indirmeye çalışacaktır. Ekonomiye kalıcı hasar verme pahasına irrasyonel kararlar alınabilir.
Yabancının tavrına bağlı olarak netice alabilir ya da alamaz. Yabancılar 1 Nisan’ın acı hakikatlerle yüzleşme sabahı olacağını bildiği için şimdiden TL’den çıkıp dolar topluyor.
KRİZİN SEBEPLERİNİ ORTADAN KALDIRMADIKÇA
Yerli yatırımcı da farklı değil. Toplamda 176 milyar dolara çıktı döviz tevdiat hesapları. Kimse yarından emin değilse tuzu kuruların “gara gara düşünüyorlar” sözlerinin “kıymet-i harbisi” yok.
Dolardaki iniş siyasette, başka devletlerle münasebette ve ekonomide nispeten de olsa düzelme olduğuna işaret eder. Yükseliş ise aynı başlıklarda işlerin iyi gitmediğine emaredir.
Krizin sebepleri ortadan kalkmadıkça ne dolar düşer ne faiz. Enflasyon, işsizlik tırmanır. Mevcut borç yükü altında hiç ummadığınız kimselere el açmak mecburiyetinde kalırsınız.
Dövizin seyri son üç senede bir evvelki döneme kıyasla hiç aşağı olmadı. Bu sene de öyle olacak.
Herkes hesabını dolar ve altına istinat ederek yapmalı. Ötesi çürük tahta…
[Semih Ardıç] 25.3.2019 [TR724]
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ile Sermaye Piyası Kurulu (SPK) Saray’dan gelen talimatla cumartesi-pazar demeden JP Morgan ve diğer bankalar hakkında tahkikat başlattı.
HEMEN BİR GÜNAH KEÇİSİ ŞART
Dolar yükseliyorsa bir bahane bulmak şart. İktidarın en zayıf olduğu ders ekonomi. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için tez elden bir düşman bulup idam sehpasında sallandırmak elzem.
Zira 31 Mart Pazar günü yapılacak Mahallî İdareler Seçimi’nden evvel “Dolar kaç TL olacak?” suâli kulaktan kulağa dolaşırsa oylar daha da düşebilir.
22 MART CUMA GÜNÜ NE OLDU?
22 Mart Cuma gününe dönelim: Dolar 5,84 TL’ye, euro 6,58 TL’ye kadar yükseldi. Borsa İstanbul (BİST) yüzde 3,5 düştü. Türk Lirası’nın günlük kaybı yüzde 5’i aştı.
Türk Lirası 22 Mart Cuma günü adeta çakıldı. Günlük kayıp yüzde 5’i aştı.
Brezilya, Arjantin, Güney Kore ve Rusya gibi Türkiye’nin muadili (gelişmekte olan/EM) piyasaların içinde en fazla eriyen para unvanını TL aldı. Dolar artışı sebebiyle dahilde altın fiyatları da yüzde 8’e yakın tırmandı.
Para otoritesi Merkez Bankası (TCMB) gün boyu olup biteni yine tribünden seyretti. 2018 senesi ağustos ayındaki tutukluk yine kendini ele verdi.
İş işten geçtikten sonra haftalık repo ihalelerini durduran TCMB bankaları yüzde 25,5 faiz verdiği gecelik fonlama adresine yönlendirdi. Zımnen (örtülü) faiz artışı ile tabelada faiz yüzde 24’ten yüzde 25,5’e çıktı.
Gelişmekte olan piyasalar içinde en fazla değer kaybeden para birimi TL oldu.
İKİ HAFTADA 6,5 MİLYAR DOLAR BUHARLAŞTI
Döviz rezervlerinin iki haftada 6,5 milyar dolar erimesi ve net rezervlerin 21 milyar dolar seviyesine inmesi piyasayı tedirgin etmişti. TCMB, “BOTAŞ’a verdik.” dese de iki haftada bu kadar dolar nereye gitti?
Merkez bankaları kriz anında ya da piyasaların rutin herhangi bir işleminde vaktinde, etkili ve berrak bir üslupla meramını anlatır. Kaçak güreşerek belirsizlik aralığının artmasına katkı sağlamazlar.
Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan, nam-ı diğer “Başkan” söz söylemedikçe kimse inisiyatif almıyor. Cumu günü küçük bir kıyamet yaşanırken TCMB’nin oralı olmaması TL’ye pahalıya mâl oldu. Şirketlerin borcu kur artışına bağlı olarak 88 milyar TL daha arttı.
5,50 TL DUVARI YIKILDI
Dolarda 5,50 TL psikolojik eşiği çoktan aşıldı. 5,50 TL cuma gününe kadar direnç noktasıydı artık destek noktası oldu. 5,50 duvarı için az uğraşmamıştı hükûmet.
Tr724.com okurları gayet iyi biliyor ki aylardır bu sütunda krizin 2019’da daha vahim hâl alacağını mütemadiyen vurguladım. Hatta dolar 5,10 TL’ye kadar düştüğü günlerde bile TL için kalıcı toparlanmadan bahsetmek için henüz erken olduğuna işaret etmiştim.
Kur şokunun enflasyonu, akabinde faizleri tırmandıracağı ve ekonominin derin bir buhrana sürükleneceği ilk günden belliydi. Maalesef hepsinde haklı çıktım.
Türkiye geçen sene merminin delip geçtiği ilk aylarda hâdisenin sıcaklığı ile birkaç adım atsa da bir müddet sonra yere yığılıp kalmıştı.
Hükûmet koma halinden çıkış için lazım gelen teşhis ve tedaviye odaklanmak yerine yalanlarla halkı oyaladı. Nasıl olsa “dış mihraklar”, “Türkiye’yi kıskananlar” ve muhayyel “terör örgütleri” hedef saptırmak için sandıkta naftalinlere sarılı vaziyette bekletiliyordu.
VERGİ İNDİRİMİ BİLE TESİR ETMEDİ
Yine tüketimi körükleyerek ekonominin düzlüğe çıkacağına kendilerini ikna etmişlerdi.
Beyaz eşya, mobilya, otomotiv ve inşaat sektörlerinde Katma Değer Vergisi (KDV) ile Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) indirimleri ile herkes yeniden harcamaya başlayacak, çarklar hızlanacaktı. Hızlanmak şöyle dursun 2019’da her sektör, kriz senesi 2018’in bile gerisine düşüyor.
Dolar artmışsa bütün ekonomik birimlerin davranış tarzı değişir, herkes frene basar. Doların 7 liraya kadar yükselmesi iddia ettiğiniz gibi manipülasyonsa bunu bertaraf edecek tutarlı bir iktisat siyaseti ortaya koymanız şarttır.
SERMAYEYİ İKNA EDECEK NE YAPTINIZ?
Borcununuzun yüksek olmadığını, mali disiplinin göstergesi denk bütçeyi, enflasyonun dünya ortalamasının altında olduğunu anlatırken mevcut yatırım iklimini daha elverişli hâle getirecek, istihdamı artıracak, mülkiyet hakkını perçinleyecek kanun tekliflerini sıralarsınız ilk şokun tesiri geçtikçe piyasa size yeniden açık çek vermeye başlar.
Bütün bunlardan biri bile icra edilseydi doların 7 TL mi?, 10 TL mi? olacağı bu kadar bariz müzakere edilmezdi.
Adım atmazsanız, reform sözlerinizi tutmazsanız kriz tabiî derinleşir. Dünyanın farklı bankalarına 220 milyar dolar döviz borcu yetmezmiş gibi bütçe ve cari dengede verilen rekor açıkların getirdiği maliyet TL’ye kayıp olarak aksediyor.
HUKUK VE DEMOKRASİ YOKSA PARA DA YOK
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahane edilerek Türkiye’de hukuk ve demokrasi havaya uçuruldu.
Bir memlekete kalıcı olarak gelecek sermaye için olmazsa olmaz şartlardan biri hukuktur. Arsa, vergi, enerji fiyatları ve pazarın büyüklüğü hukuki emniyetin yanında teferruattır.
Sermayedârın devlet ya da muhatapları ile herhangi ihtilaf halinde hakkını mahkemeler vasıtasıyla olabildiğince en süratli şekilde alabileceğinden zerre kadar tereddüt duymaması elzemdir.
Hem cari açık vereceksiniz hem sermayeyi kaçıracak ihlallere imza atacaksınız, sonra “Kur niye yükseliyor?” diyeceksiniz.
Yabancı sermaye yoksa Türkiye’nin ilave yatırım yapması bir tarafa mevcudu muhafaza etmesi mümkün değil.
Cari açık ithalat azaldığı için düşüyor. Sanayi durunca ithalat da azaldı. Yoksa damat Berat Albayrak’ın iddia ettiği gibi iktidarın marifeti değil. Memleket krize girince cari açık meselesi de hâlloldu.
SANAYİCİ ÜVEY EVLAT MI?
Krizin en ağır günlerinde bile inşaatı ve tüketimi teşvik etmek hatalardan ders alınmadığının ispatıydı.
Demokrasi ile kalkınma arasındaki illiyet (bağ) su kadar berrak. Ne kadar demokrasi ve hürriyet varsa o kadar yabancı sermaye. Diktatörlükler, otoriter rejimler ise kaynağı kendisine yakın insanlar etrafında taksim ediyor.
Sanayiye yatırım yok. Yüksek kaliteli büyüme teknolojiyi ve krediyi isabetli kullanmakla mümkündür. Elde avuçta kalan paralar da kamu bankaları vasıtasıyla batık müteahhitlere veriliyor.
ABD İLE FÜZE KRİZİ
Ekonomi binasının temellerinden sarsıldığı bir dönemde ABD ile Rus S-400 füzeleri için bilek güreşine tutuşmak krizin tuzu biberi oldu.
Türkiye’nin başı ne kadar dertte şuradan anlıyoruz: Hazine yurt dışından yüzde 8 faizle borç bulabiliyor. Türkiye tefecinin eline düştü.
Erdoğan iktidar nimetlerinden sonuna kadar istifade ederken külfetin zerresini üzerine kondurmuyor. “Yine bedel ödeteceğim” diye ahkâm kesiyor. Yakında sosyal medyadan birkaç günah keçisi bulup darağacına çeker.
1 NİSAN SABAHI DAHA KARANLIK
Geçen hafta yatırımcıların akıl hocası Moody’s Türkiye’nin kırılganlığını “yüksek” seviyesinden “yüksek +” seviyesine çıkararak yatırımcıları kıyıya yaklaşan fırtına bulutlarından haberdar etmişti.
Dolar 12 Ağustos 2016’da 2,96 TL idi.
Dolar 22 Mart 2019 Cuma günü 5,84 TLden günü tamamladı.
Erdoğan için imaj ve algı her şeydir. Onun için “Dolar 6 lira oldu” dedirtmemek için bu hafta avanesini kendi metotları ile seferber edecektir.
Doları seçime kadar polisiye tedbirlerle, sopa ile biraz aşağı indirmeye çalışacaktır. Ekonomiye kalıcı hasar verme pahasına irrasyonel kararlar alınabilir.
Yabancının tavrına bağlı olarak netice alabilir ya da alamaz. Yabancılar 1 Nisan’ın acı hakikatlerle yüzleşme sabahı olacağını bildiği için şimdiden TL’den çıkıp dolar topluyor.
KRİZİN SEBEPLERİNİ ORTADAN KALDIRMADIKÇA
Yerli yatırımcı da farklı değil. Toplamda 176 milyar dolara çıktı döviz tevdiat hesapları. Kimse yarından emin değilse tuzu kuruların “gara gara düşünüyorlar” sözlerinin “kıymet-i harbisi” yok.
Dolardaki iniş siyasette, başka devletlerle münasebette ve ekonomide nispeten de olsa düzelme olduğuna işaret eder. Yükseliş ise aynı başlıklarda işlerin iyi gitmediğine emaredir.
Krizin sebepleri ortadan kalkmadıkça ne dolar düşer ne faiz. Enflasyon, işsizlik tırmanır. Mevcut borç yükü altında hiç ummadığınız kimselere el açmak mecburiyetinde kalırsınız.
Dövizin seyri son üç senede bir evvelki döneme kıyasla hiç aşağı olmadı. Bu sene de öyle olacak.
Herkes hesabını dolar ve altına istinat ederek yapmalı. Ötesi çürük tahta…
[Semih Ardıç] 25.3.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)