Prof. Dr. Savaş Genç, “Bahtiyar Alman milleti”nden genç bir akademisyen.
Siyasal Islamcılara göre, “Cemaat’ın akıl hocası”…
Bugün itibarıyle zir u zeber edilen Fatih Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün Bölüm Başkanı, Zaman Gazetesi ve STV yorumcusu, Aksiyon Dergisi yazarı.
Adeta hafızası silinmiş bir aydın.
Zaman zaman çıkışlarıyla şimşekleri üzerine çekmekten içtinap etmeyen bir “public intellectual”. AKP hükumetinin artık ayyuka çıkmış rüşvet ve yolsuzluklarını, oportunist Kürt politikalarını kıyasıya eleştirdi; hain ilan edildi, ismi tutuklama listelerinde yer aldı, her firsatta AKP Medyasının hışmından payını aldı, almaya devam ediyor. Hükumete muhalif duruşu onu işinden gücünden, hürriyetinden etti. İktidarın “şebek” gazeteci müseveddelerinden birinin ağzına pelesenk ettiği bir tabirle, “medeni ölü” haline getiridi.
Savaş Hoca, aynı zamanda Cemaat’in de kendisinden beklenen açılımı bir türlü gerçekleştiremediğini, netice itibarıyla da kendini Türkiye’ye inhisar ederek, AKP karşısında sadece bir “ehven-i şer” rolüne rıza göstermekten öteye geçemediğini ileri sürerek Cemaat’e de kimi eleştiriler getirdi. Dahası, Cemaat’in “devletçilik virüsü” ile mefluç ve malul olduğunu ileri sürdü. Cemaat’in şeffafiyetine dair zor sorular sordu. Sonuçta, İsa’ya da Musa’ya da yaranamadı.
Anlamaya çalıştığım bir husustur: Dünya’ya açılma söylemi ve iddiasında bulunan bir Cemaat, neden dünyayı daha yakından tanıyan, lisan bilen, sosyal ve siyasal meselelere ciddi kafa yoran kendi yetiştirdiği genç nesil akademisyenlerinin sesini duymazdan gelerek, sadece zihni kodları hala Necip Fazıl ve Mehmet Akif milliyetçiliğinin dışına çıkamamış geleneksel neslin değerlendirmelerini esas aldı. Bu tür soruların, Cemaat’teki pek çok kişi için, özellikle bu aralar pek önemi olduğunu sanmıyorum, ama bu arayışların, suallerin çok da fazla uzak olmayan bir gelecekte varoluşsal mahiyette olacağını düşünüyorum, eğer Cemaat’in hala tüm insanlığı kucaklama düşüncesi olacaksa…ve kendi içinden çıkmış, çok iyi yetişmiş Savaş Hoca gibi değerleri hala bıraktığı yerde bulabilecekse…
Savaş Genç’i bir de sizden dinlesek?
Bitmek tükenmek bilmeyen bir göç hikayesinin yaşayan son halkalarındanım. İlkokulu üç farklı coğrafi bölgede, liseyi ülkenin en seküler kolejlerinden bir tanesinde İstanbul’da okudum. Tek kelime Almanca bilmememe rağmen sırf Heidelberg’de siyaset bilimi okuyabilmek için oldukça genç bir yaşta Almanya’ya geldim. Doktoramı Heidelberg’de tamamlarken iki sene Alman kalkınma bankasında çalıştım. Doktoramı tamamladıktan sonra akademisyenliğe devam etmek ve AB istikametinde yürüyen heyecan verici bir Türkiye’ye destek olmak için çok sevdiğim İstanbul’a, Fatih Üniversitesi’ne döndüm.
Hayatınızın kırılma noktalarından biri olmuş Türkiye’ye dönmeniz. Peki şu anda neredesiniz?
Almanya’da çocuklarım ve eşim ile babamın evinde yaşarken, zaman olarak sınırlı bir araştırma bursu karşılığında ders verip yayın yapmaya çalışıyorum. Ailemin bulunduğumuz yeni ülkeye entegre olmasına, dil öğrenmelerine gayret ediyorum.
Almanya’dan Türkiye’ye bakınca, nasıl bir manzara görüyorsunuz?
Demokratik seküler azınlığın tezlerinin büyük oranda doğru çıktığını, Türkiye’de denge ve denetim mekanizmaları zayıflatıldığında, halkın demokrasi bahanesi ile kendi sokağının otoriterliğini tercih ettiğini, intikam duyguları ve mikro milliyetçi tercihlerle yaşadığını, küçük olsun ama benim olsun felsefesini ayet gibi içselleştirdiğini üzülerek gözlemliyorum.
Siyasal Islamcılar?
Dindar ve ibadet eden bir mümin olarak; dinin, siyasi bir ideoloji olarak yorumlandığında her türlü günahı meşrulaştıracak bir kalkan olarak kullanılabildiğini, en büyük günahların Aristo mantığı ile yorumlanmış çok basit fetvalarla işlenebileceğine şahit oldum. Bu bağlamda dini, İslamcılardan korumanın gerçekten de tek yolunun, demokratik zeminde Anglo-Sakson tarzı seküler bir sistemden geçtiğini görüyorum.
İslamcı ve dindarları bu kadar suçladıktan sonra, otoriter çizgideki laikçilerin gereksiz ısrar ve stratejik hatalarının da toplumun bu evreye gelmesindeki katkılarını zikretmeden geçmeyelim.
Tablo oldukça karamsar. Bu ülkeden elitler uzlaşısı ile tekrar Batılı anlamda işleyen, dengeli bir demokrasi inşa edilebilir. Otoriterliğe bu kadar güçlü destek veren kitleler, ileride bir post AKP dönemi olursa, o zaman demokrasi ve hukuk talep etme haklarını yani moral üstünlüklerini kendi elleri ile büyük ölçüde yok ettiler. Sanırım İslamcıların tarihi hatası ve kaybı bu. İbni Haldun devletleri elmalara benzetiyor. Kemale eren çürümeye başlar. Güç ellerinden hiçbir zaman gitmeyecekmiş gibi elde avuçta hangi değer varsa AKP trenini yürütmek için kömür kazanına atanların birgün enerjiye çevirebilecekleri herhangi bir değeri kalmayacak. Tren er ya da geç ya yol otarasında duracak, ya da daha kötüsü uçurumdan aşağı düşecek. AKP sonrası bir dönem olursa bugün yaşananlara seyirci kalan ve destek verenler o gün tek bir cümle kurma, adalet talep etme, çoğulcu ve demokratik sistemin nimetlerinden istifade etmek gibi lüksleri maalesef olmayacak. Eski bir Alman hikayeciği vardır. Fırıncı hergün kendisine tereyağı satan kadını hakime gramajdan çaldığı gerekçesi ile şikayet eder. Hakim sözü kadına verdiğinde, “çalmadım, terazinin bir kefesine her sabah bu fırıncıdan aldığım bir kiloluk ekmeği koyup tartımı onunla yaptım. Bu fırıncı halka sattığı ekmekten çaldığı için tereyağı eksik almış olabilir. İslamcılar halka sattıkları, demokrasi, özgürlük, hukuk, adalet, çoğulculuk, hesap verebilen şeffaf bir sistemden çaldılar. Birgün çok geç olsa da mutlaka bu çaldıklarını aslında kendi geleceklerinden aşırdıklarını görecekler.
Sürecin hemen öncesinde ve sonrasında Ulusal Medyada Hizmet Hareketi’nin en etkin seslerinden biri haline gelmiştiniz? Cemaat’in medyasında da sık sık yer buluyordunuz. Yine Fatih Üniversitesindeydiniz. Şimdi o günler hep mazi oldu. 2013-2014lerden bugünlere neler değişti?
Hizmet Hareketi’nin geniş İslam coğrafyasında alternatif bir model ortaya koyup geleneğe ve mesnetsiz ezberlere meydan okuyan cesur bir tavır takındığını görüyordum. Hareketin lideri Fethullah Gülen topluma tüme varımcı bir sözleşme sunmuş ve siyaset gibi yüzeysel ve tepeden inmeci metotlarla işinin olmadığını deklare etmişti. Devlet dediğin aparat içinde güçlü olmaktansa, toplumun seviyesini, eğitim, ahlak ve evrensel değerler gibi normlarla artırıp, uzun vadede devleti kim ele geçirirse geçirsin sağlam bir zeminde huzur içinde yaşayabileceğimiz bu idealin hiç te ütopik olmayan bir hedefi olduğunu düşünüyordum. Bu duruşu toplumun çok geniş kesimleri satın aldı ve Hizmet Hareketi’ne çok büyük bir kredi verdi.
Tüm bunları yaparken 2009’dan itibaren Hareket’in devlet içinde kadrolaşma arzusunun toplumda rahatsız edici boyutlara ulaştığını hatta kitleleri tedirgin etmeye başladığını ifade etmeye başladım. O zamanlar Avrasyacıların F-tipi kavramı ile piyasaya sürdükleri bu korkuların toplumda karşılığı vardı. İnsanlar başlangıçta Anadolu çocukları bu sayede bir yerlere geliyor yorumunu bir tarafa bırakıp endişelerini ifade etmeye başladılar. “Ben bireyim, Cemaat organize ve birbirlerini çok sevip tutuyor. Bunların karşısında benim de çocuklarımın da artık devlette kariyer yapma şansı yok.” korkusu topluma yayılmaya başlamıştı.
Cemaat bunu göremedi mi?
Hayır. Cemaat karar alıcıları bu korkuları anlamak yerine bildikleri yoldan devam ederken, her şeye hâkim oldukları imajını, net bir dille reddetmediler. Bu güç algısı cemaat içinden kimilerinin hoşuna bile gitmiş ve olduğundan büyük gözüken bu etkiyi kasten köpürtmüş bile olabilir. Çember daralmaya başladığında benim de içinde bulunduğum bir gurup sosyal bilimci akademiysen 657’ye tabi olan insanların Hareket ile organik bağlarının olmaması gerektiğini, toplumdaki korkuların ciddiye alınmasının icap ettiğini ve siyasi aktörlerle bu kadar yakınlaşma aşkının hareketin başına bela olacağını gerek yazılarımızda, gerek mülakatlarımızda, gerekse sözlü olarak ifade etmeye başladık.
Tüm bunlara paralel olarak da cemaat kendi iç yapılanmasını gerçek bir sivil toplum örgütü çizgisine çekmesi gerekiyordu. Bu kritikleri getirdiğimizde cemaatin (hala) gizli hesaplarla yazan abileri “Türkiye, Lüksemburg değil” kritiklerini getiriyorlar. Oysa bu ne bir eksik ne bir fazla, tam da AKP söylemiydi. Onlar da özgürlük ve demokrasi talep edenlere, bu coğrafyanın şartları farklı tezine sarılıyorlar. Ayrıca sanki Lüksemburg’daki cemaat yapılanması Lüksemburg şartlarında demokratik, şeffaf ve tabana dayalı denge denetim mekanizmalarına sahipmiş gibi…
Bu süreçte bir de Ergenakon ve benzeri davalar var?
Yargılanma süreçlerindeki tüm kusur, eksiklik, hata ve kasıtlara rağmen Ergenekon ve Balyoz darbe planları büyük ölçüde gerçekti ve bu süreç Cemaati, AKP gölgesine hapsetti. Kendi tarihinde hiçbir zaman siyasi bir partiye angaje olmamış olan Cemaat, varoluşsal bir tehdit gördüğü iddiası ve motivasyonu ile AKP’nin hareket alanına kendisini esir etmiş oldu. Devlet içinde yapılanmış ama Türk seçmeninde tabanı olmayan bir tehdit motivasyonu ile yola çıkıp toplumsal tabanı olan ve otoriterleşme eğilimlerini dini söylemle süsleyip defalarca itiraf etmiş İslamcı AKP’yi rakipsiz, dengesiz, denetimsiz bırakacak bir güç savaşına girişmek tarihi bir hataydı. “Bunlar inançlı insanalar,… referansı ile güvenilen dağlara karlar yağdı. Milli Görüş çizgisindeki vakıflardan burs alarak yetişmiş İmam Hatip Lisesi mezunu bir akademisyen yaklaşık dört sene önce bana tarihi bir itirafta bulunmuştu; “İslamcılar din ile siyaset işlerini birbirine karıştırmazlar”!!! Şimdi siz buradan laiklik yorumu çıkarttınız, halbuki arkadaşımın kast ettiği şey, bir şey Allah’ın emri ve dinen doğru olsa bile İslamcılar siyasi çıkarlarını tercih ederler demişti. “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” diye fetva verebilen bir fıkıh Frankeştaynından bahsediyoruz.
Cemaat askeri darbe girişimlerini durduracağız referansı ile Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde varını yoğunu ortaya koydu. Hiçbir askeri darbe, AKP’nin sivil darbesi kadar “başarılı”, etkili, yıkıcı olamaz ve uzun süremezdi. Denge ve denetim mekanizmaları demokratik bir zeminde gelişmemiş ve olgunluğa ulaşmamış Türkiye’de ne kadar eleştirirsek eleştirelim (maalesef) TSK, Milli Güvenlik Kurulu, Anayasa Mahkemesi, özgür medya bir denge rolü oynuyordu. Bunları ortadan kaldırırken, yerine gelişmiş demokrasilerdeki yapıları (senato, güçlü yerel yönetimler, medya özgürlükleri, bağımsız yargı, özgür ve ön seçimle gelen millet vekilleri…) ikame etmezseniz kendi ellerinizle sivil dikta kurmuş olursunuz. Sivil İslamcı dikta bağıra bağıra ben geliyorum derken, cemaat aktörleri “Ergenekon’u engelledik” zafer sarhoşluğu içindeydi. 2010 referandumunda denge denetim mekanizmalarının tamamını askıya alan bir süreç gündeme geldiğinde “keşke mezardan bile çıkıp oy verseler” ölçüsünde destek vermek yerine, bu yapı devlet içindeki darbeci klikleri temizler ama, sivil darbenin önünü açan kontrolsüz ve denetimsiz bir karar alma mekanizması oluşturur endişesi ile eleştiriler başlamış olması gerekiyormuş. Özeleştiri yapmam gerekirse, referandum sürecinde bir akademisyen olarak, Suriye politikalarında, Ahmet Şık tutuklanmasında, Gezi’de, medyaya yönelik baskılarda durduğum gibi daha sorgulayıcı bir yerde durmuş olmam gerekiyordu.
Sizin sadece AKP Hükümetiyle ilgili değil, son dönemlerde Cemaatle de ilgili sert çıkışlarınız, kimi tenkit ve değerlendirmeleriniz var. Ben şahsen bunu tartışmaya son derece önemli bir katkı olarak görüyorum. Siz, yukarıda ta 2009’larda tehlikenin farkına vardığınızı belirttiniz ama bunu sanırım şimdi olduğu kadar yeterince vurgulu söylemediniz. Hani bir şarkı vardır ya: “Daha önceleri nerelerdeydiniz?”
Hizmet’e yönelik saldırılar, ithamlar ve soruşturmalar 17/25 sonrası seri bir şekilde gündeme gelmeye başladığında kırmızı bir çizgi çektim ve devlet içinde her bireyin görev alma hakkının olduğunu ama seçilmiş siyasiler dışında birilerinden emir almanın ya da iddia edildiği gibi paralel bir hiyerarşik yapı kurmanın suç olduğunu, hatta daha da ileri giderek CNN ekranlarında AKP, AB yani son Lizbon kriterlerini uygulasa, Cemaatin Türkiye şartlarında marjinal kalacağını ifade ettim. Yani cemaati en güçlü bir şekilde savunduğumuz günlerde bu güçlü savunmaya paralel olarak yaptığımız savunmanın sınırlarını da çizmeye çalışıyordum. Hadiselerin çok sıcak bir şekilde tartışıldığı günlerde ortaya koyduğumuz bu eleştirel tavra şahit olanların,” Dün bu eleştirileri neden yapmıyordunuz? “Sorgulamasına karşı çıkıp, “hayır ben şahidim bu arkadaşlar aşağı yukarı benzer eleştirileri senelerdir getiriyorlardı “demelerini beklerdim.
Bugün geçmişe dönme şansım olsa, canlarını, mallarını, kariyerlerini, şirketlerini ortaya koyarak Türkiye’de ve dünyada hoşgörü, demokrasi, eğitim ve diyalog gibi İslam dünyasında eşi benzeri olmayan değerleri pratiğe geçirmiş ve kontrollü darbeye bulaşmamış insanları yine sonuna kadar savunur, devlet içinde var olma ısrarı, AKP ile stratejik ortaklık tercihi, devletçi, milliyetçi söylemleri ise görebildiğim ölçüde ama bu sefer kesinlikle kamusal alanda daha sert ve net ifadelerle eleştirirdim.
İhsan Yılmaz Hoca, “Cemaat’te kötü gidişatla ilgili uyarıcı mahiyette çok sayıda raporlar verildiğini ileri sürdü. Sizin haberiniz var mı bu “Koçi Bey” raporlarından?
Ben bir rapor kaleme almadım. İfadelerimi davet edildiğim ortamlarda anlatmaya ve tartışmaya çalıştım. Cemaatin devlet içinden görüntü vermesinin doğru olmadığını ve bu virüsün tedavisi çok zor olan bir vaka olduğunu anlatmaya uğraştım. Daha sonra toplumsal araştırmalar yapıldı. Halk cemaate seni eğitimci olarak seviyorum, güç oyununa girme uyarısını kamuoyu araştırmaları vesilesi ile açıktan yaptı. Bizim senelerce ifade ettiğimiz hadiseleri toplum da dile getirmiş oldu. Herkesin kendine göre haklı bir senaryo ve meşrulaştırma söylemi olabilir. Neticeye baktığımızda hiç hata yapılmadı derseniz, Suriye siyasetinde pişmanlığım yok diyen Davutoğlu durumuna düşersiniz.
Neleri eleştiriyordunuz mesela?
Hizmet’in ekonomik yapısını da şiddetle eleştiriyorduk. Ben mevcut iktisadi yapıya „hizmet komünizmi “diyordum. İş adamlarından ve esnaftan alınan paralarla ticari teşekkül kurup, başına ilahiyatçı imam geçirip bundan başarı beklemek evrensel değerlere değer katma iddiasındaki bir harekete yakışmıyordu, yapıların gerçek bir sahibi yoktu. Başındaki abi müsaade ettiği kadar hizmet edebiliyordu. Olması gereken modern şirket yapılarında olduğu gibi, iş adamlarının kendi paraları ile kendi şirketlerini kurup kendilerinin yönetmesiydi. Para, holding, banka vs. gibi kavramların hizmet ile aynı cümlede kullanılması zaman içinde kitleler tarafından da itici bulunmaya başlandı. Cemaat karar alıcıları bu itici durumu da görmemekte ısrar etti. Ya da bu yapılarla vedalaşmak, onları dönüştürmek işlerine gelmedi.
Tüm bunları eleştirdiğinizde, onlarca farklı gerekçeyle mevcut sistemin devam etmesi gerektiğini savunan bir hizmet bürokrasisi ile karşılaşmanız kaçınılmaz oluyor. Cemaate dost hatta içinden çıkmış eleştiri ve tavsiyelerin hangi zeminde yeşerip değerlendirilip tartışıldığını bilmiyorum. Gülen hariç hareketin karar alma mekanizmasında kimler aktif rol alıyor, kimin sözü ne kadar geçiyor bilemiyorum. Bu itiraz ve eleştirilerimiz hangi aşamalardan geçip ya da geçemeyip, karar alması gereken aktörlerin önüne ulaşıp ulaşmadığını bilemiyorum.
Daha güçlü kavramlarla zamanında ifade etmekte geciktiğim bir itiraz burada yatıyor. Secimle gelen şeffaf ve hesap verebilir bir karar alma mekanizması yoksa, alternatif fikirlerin nereye gittiğini takip edip sorgulayamıyorsunuz. Tartışmaların en hararetli bir şekilde devam ettiği günlerde TV ekranlarında “Cemaat soyut bir yapıdır” derken bunu kast ediyordum.
Peki Hizmet sizce nedir?
AKP’ye angaje olmadan ve daha sonra onunla siyasi bir kavgaya girişmeden önce Hizmet, İslam coğrafyasında alternatifi olmayan, eğitim ile kitlelerin ortalama kalitesini yükseltirken çok cesur bir şekilde diyalog çalışmalarını sürdürüp, tüm dünyaya sizlerle aynı masada oturup konuşacak şeylerimiz var diyebilen, çok kültürlü bir sosyal hareketti. Sahada modernite ile barışık işler yapılmaya çalışılırken, merkezden dünyaya verilen ilahiyatçı kareler hiç değişmedi. Hizmet 1.0 kendi tercihleri ile AKP’nin yaşam alanına hapsolduğu gün hiç farkında olmasa da bir evreyi tamamlamıştır.
Kendinizi bu yapının neresinde görüyorsunuz?
Kendi geçmişinde hiçbir zaman, hiçbir partiye varoluş mücadelesi verircesine angaje olmayan Hizmetin, karar alıcılarının bu tercihi ile o gün ilk versiyonu son bulmuştur. Polislerin bağımsız vekil adayı olduğu ve cemaat medyasının bu sürece destek vermeye başladığı gün, harekete yakın üniversitelerinde ders veren ön plana çıkmış meslektaşlarımla kontağa geçtim. Eğitim alanında markalaşmış sivil bir hareketin tabanının bu karar arkasında sürüklenmesi kabul edilebilir bir tercih değildi.
Konuştuğum herkes bu akıl almaz kararın ne kadar yanlış olduğunu dile getirmesine rağmen Cemaat bağımsız adayları desteklemekten geri adım atmadı. O gün kendime şu soruyu sordum; “Siyaset bilimcilerin, siyasi bir konuda bile fikrinin sorulmadığı bir yapıda hayati kararlar hangi saikler ve kimlerle alınıyor?” Polislerin aday olduğu ve cemaat medyasının bu seçime açıktan destek vermeye başladığı gün benim kafamdaki Hizmet algısının alt üst olduğu gündür.
Hareket’in karar alma mekanizması o gün bir tercih yaptı ve sivil, eğitimle uğraşan, esnaf, iş adamı tabanına bir mesaj verdi, “benim için sizlerin imajı önemlidir ama girdiğim yoldan ancak daha fazla risk alarak çıkabilirim.” Polislerin seçilme şansı yoktu, seçilse bile hapisten çıkma ihtimalleri yoktu, çıksa bile farklı bir gerekçe ile tutuklanma ihtimalleri çok yüksekti, bu süreç akabinde sokakta imajı öğretmen ve belletmen ya da fedakâr esnaf olan hareketin imajının tamamen polis ve kamu görevlisine indirgenme ihtimali çok yüksekti… O akşam HDP’nin stratejik oylarla desteklenmesi gerektiğini ve 4. Partinin meclise taşınmasından başka çıkar yol olmadığını savunan tweetler attım. HDP barajı aştı. 7 Haziran seçimleri sadece cemaatin değil tüm Türkiye’nin bu krizden çıkabilmesinin tek mantıklı zeminiydi. O çıkışı da Bahçeli kapatarak Türkiye’yi bir tek adam rejimine mahkûm etmiş oldu. Bugünlerin tarihini yazanlar Erdoğan’ın yanında Bahçeli’nin adını mutlaka zikredecekler. Bana HDP’ye destek verdin diye PKK’lı iftirası atan AKP’liler ise erken seçime gidebilmek için HDP ile koalisyon kurup bakanlık verdi.
Fethullah Gülen’in haftalık Bamtelini sohbetlerini dinler misiniz?
Dünya klasikleri ile Allah Resulünün hayatı arasında etkileyici bir kelime dağarcığı, kaynak ve üslupla sohbet eden Gülen’in vaazlarını dinliyordum. Fethullah Gülen’in vaazlarını yani Herkül’ü uzun senelerdir dinlemiyorum. Herkül’ün içeriği sahabe dönemlerinden günümüz siyasetine ya da aktüel tartışmalarına mesaj verme formatına geçmeye başladığı senelerden sonra o vaazları dinlememeye başladım. Son 5-6 sene içinde dinlediğim vaazlara geri dönüp baktığımda dini bir ihtiyaç ya da referansla değil de aktüel tartışmalara bakış açısını anlama motivasyonunun ön plana çıktığını söyleyebilirim. Hareketin sosyal ve siyasi aktüel gündeme dair talep ve eleştirilerini seçilmiş bir temsilcinin ya da sözcünün yapmasını tercih ederdim.
Altını çizerek tekrar ifade ediyorum kast ettiğim sosyal ve siyasal aktüel gündemlere dair meseleler. Dini vaaz yapılan bir kürsüden, takkeli öğrenci ya da dinleyicilerin diz çökerek disiplinli bir şekilde sohbet dinlediği bir kare dini bir hareket içinde çok kıymetli hatta keyifli bir ritüel olabilir. Aynı kareden dünyaya evrensel siyasi mesajlar verme gayreti cemaatin kendi düsturları ile de çelişiyor. Kendi iç yapınızda dini ritüelleri, sohbetleri bu şekilde yapmanızda bir beis yok. En modern salonlarda, en önde gelen üniversitelerde, en modern kıyafet ve enstrümanlarla programlar yaptıktan sonra sizi yakından takip edenler bu iki kareyi yan yana getirip mukayese edip ona göre bir değerlendirme yapıyor. Vitrinde olan modern gönüllüler ve arka planda güç sahibi olanlar diye iki farklı eksende değerlendirip, sınıflandırıyor. Her dini hareketin kendi içinde geliştirdiği ve öncelediği birtakım ritüelleri ve prensipleri olabilir. Oldukça mistik ve bu açıdan değerli olabilecek bir alanın, kamusal alanda ısrarla modern bir enstrüman olarak hemen her detayının paylaşılması en hafifinden faydalı olmadığını düşünüyorum.
Almanya’da mutaden iştirak ettiğiniz bir Sohbet var mı?
Yaklaşık üç senedir herhangi bir programa katılmıyorum. Başta akademisyen ve gazeteciler olmak üzere elimden geldiğince siyasi-dini görüşleri ne olursa olsun mağdur edilmiş insanlara yol göstermek, onlara burs ve danışman bulmak haricinde önemli bir sosyal bir meşgalem yok. KHK mağdurlarına ve Akademik çalışmaları yarım kalmış insanlara danışman ve burs bulup onları Avrupa’daki hayatlarına motive etmek bana kısmen huzur veriyor. Büyük dramlar eşliğinde mağduriyetler yaşamış masum insanlara faydalı olabilmek, onların yeni bir hayat kurmasına yardımcı olmak için özverili bir şekilde çalışan fedakar insanlar her türlü takdiri hakkediyor.
Hizmet Hareketi’nin bugünkü durumuyla ilgili olarak “lider kesim” veya “merkez” kesim şimşekleri üzerine çekiyor genelde. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?Bu kesimin, Gülen’in kendisi dahil, süreci nasıl yönettiğini görüyorsunuz?
Ortada hala cevaplanmamış çok ciddi ve insanın içini acıtan sorular var. Neden ısrarla hiç hata yapılmadı söyleminin arkasına saklanılıyor? Neden hala tek hata AKP’ye güvenmiş olmaktır savunması ile top taca atılıyor? Neden hala toplumsal algının değiştirilmesi için söylem geliştirilmiyor ve AKP bir gün çekip giderse her şeyin düzeleceğine inanılıyor? Hiçbir acı tecrübenin, Cemaatin karar alma mekanizmasının sosyal olaylara bakış açısını değiştiremeyeceği algısı, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası oluşan acımasız sosyolojinin değişmesine mani oluyor. Karar alma mekanizmasındaki insanların pasaportları seneler önce iptal edilmiş olsa ve ülke içinde yaşamaya mecbur kalmış olsalardı, hareket bu kadar ön plana çıkıp, riske girer miydi ve yaşadığının yüzde kaçını yaşardı sorusu aklımdan çıkmıyor. 28 Şubat’ta bu hassasiyetle davranıp, dengeli stratejilerle süreci takip edenler hangi saiklerle tamamen farklı bir yolu tercih ettiler? Tüm yapısal sorunlar, tayinleri bile cezalandırma yöntemi olarak kullanan yönetişim tercihleri gibi kabul edilemez hatalar haricinde, soru çalanlar, delil uyduranlar ve kendi cemaat arkadaşları dahil olmak üzere usulsüz dinlemeler yapanların varlığı neden bir öğretmen ve esnafın boynuna asılı kaldı? Hiçbir somut delil bulamayınca, masum insanları, “neden DigiTürk aboneliğini iptal ettin?”, diyerek tutuklayan AKP yargısı ve algı yöneticilerinin önüne çok çok büyük bir kesimi tamamen masum olan bu insanları aynı anda bırakmak kabul edilebilir değil.
Nasıl çıkar Hizmet Hareketi düzlüğe?
Hizmet tabanı 15 Temmuz darbe girişiminin kontrollü bir darbe olduğu ispatlanırsa her şeyin düzeleceği kanaati ya da umudu ile yaşıyor. 17/25 dosyasının gerçek ve somut delilerle ispatlanmış, cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk davası olduğu ortaya çıktı ama toplumda en ufak değişim olmadı. İleride ekonomik krizler sonrasında AKP aleyhine bir değişim olsa bile bu cemaat adına olumlu bir toplumsal algı değişimi olacağı anlamına gelmiyor. Cemaat kendi yol haritasını çizip, kartlar yeniden karılmaya başladığında şayet bir gün bir post AKP dönem olursa “necip Türk milleti” ile nasıl konuşmaya başlarım sorusu üstüne kafa yormalı. 90’lı senelerde dünyaya açılan, Türk bayrağını farklı ülkelerde dalgalandıran, fedakârca gelecek nesiller için yaşayan cemaat imajına bakarak, 28 Şubatçılar bile kendilerini daha itidalli davranmak zorunda hissetmişti. En acımasız 28 Şubat planlarında bile yurt dışındaki okullara dokunulmamalı kararları alınmıştı. Sadece havuz medyasının seviyesiz yayınları ile imaj kaybına uğranıldığına inanmak çözümsüzlüğe mahkûm olmaktır.
Modern dünya AKP’yi “diktatör” en hafifinden ileri uç marjinal bir yapı olarak algılıyor ama öve öve bitiremediği cemaatin yeterince demokrat olmadığını söylüyor. Demokratmış gibi yaparak, modern dünyaya sadece, marjinal İslamcı guruplardan daha iyi bir yerlerde duruyorlar sinyalini verirsiniz. Ötesine geçmek için gerçekten demokratik, şeffaf, hesap verebilen, çoğulcu yapılar inşa etmeniz gerekiyor.
İstikbale dair “muştulu” haberler veren verene. Siz nasıl bakıyorsunuz Hizmet ‘in geleceğine?
Allah olmazları olan yapandır. Ama insanlar icraatlarını Allah’ın bu dünya için koyduğu kurallara göre, O’nun bahşettiği büyük bir nimet olan aklını kullanarak çözümler aramak zorundadır. Bir hareketin insanlık tarihindeki rolünü abartıp onu adeta din yerine koyup, yol haritanızı ve söyleminizi buna göre geliştirip, ucu açık müjdeli haberlerle tabanı bir yerlerde tutmaya çalıştınız diyelim, bunlar gerçekleşmediğinde insanların dini ve Allah inançlarını sorgulamaya başlayacaklarından endişe etmiyor musunuz? Herşeyini kaybetmiş insanlara umut vermeye çalışırken çok daha hassas olmalı.
Hizmet Hareketi’nin size kattıkları? Sizdeki emeği?
İnanın bu uzun bir liste… Oldukça fedakâr, kibar, cömert ve vefalı insanları hizmet hareketi içinde tanıdım. Laf olsun diye söylemiyorum, gözlerinin içine baktığınızda bile mutlu olabileceğiniz tertemiz insanlarla tanıştım. Türkiye ortalamasının çok üstünde edep, haya, kibarlık, tevazu gibi hasletlere sahip bu kitlenin oluşum süreci, hizmetin en büyük başarısıdır. Delikanlı denilecek yaşta doğru bildiklerimi yazabileceğim, konuşabileceğim mecraları Hizmet medyasında buldum.
İnsanların hayatlarına dokunup onlara daha güçlü bir gelecek inşa etme mutluluğunu yaşayabileceğiniz çok az yer vardır. Hayatımın en mutlu senelerini, tüm kavgalarım, itirazlarım, karşı koyuşlarıma rağmen dünyanın dört bir yanından öğrencileri olan Fatih Üniversitesi kampüsünde geçirdim. Rengarenk öğrencilerim burnumda tütüyor. Sivil toplum çerçevesinde bir eğitim ve diyalog hareketi olarak Hizmet hareketinin hala İslam coğrafyasında muadili yok.
Süreç’te binlerce kişi içerde kaldı, dışarı çıkamadı, hapishanelere düştü. İşinden gücünden olanlar oldu, hatta öldürülenleri, intihar edenleri duyuyoruz. Bu kişilerle ilgili düşünceleriniz?
Darbe yüzde yüz gerçek bir darbe olsa bile, ki planlı ve kontrollü bir darbe olma ihtimali bu ihtimalden kat be kat daha fazla, bu insanların olup bitenle hiçbir alakası yok. Dün bunlar AKP’lilerin öğretmeni, belletmeni, onlarla ekmeğini paylaşan esnaf abileriydi. Bu insanlara terörist diyen, mallarına çöküp işten atan, işkence yapan, hasta mahkumları ölüme terk eden acımasız bir tek adam diktası ile imtihan olunuyor. İnsanlar işlemedikleri suçlardan dolayı senelerce hapis yatmamak için Meriç’te, Ege’de çocukları ile boğularak can veriyor. Masum insanlara yönelik acımasız bir soykırım suçu işleniyor. Bir anne ve babanın kucaklarında çocukları ile buz gibi sularda boğularak can vermesi karşısında bile insafa gelmeyen, acı yarıştıran, daha fazla kan isteyen akıl almaz bir despot rejimle karşı karşıyayız. Ege’de ve Meriç’te işlemedikleri suçlar yüzünden senelerce hapis yatmamak için evlatları ile ölümü göze alarak yola çıkan masum insanların tamamına tüm Türkiye’nin özür, tüm Dünya’nın da sahip çıkma borcu var.
Türkiye’de kalan insanlara yönelik uzun bir söylemde bulunma hakkım yok zira ben özgür bir ülkede yaşıyorum. Bana yapılan bir nasihati anlatıp kısa keseceğim. Üzerimde artan baskı ve tehditler neticesinde 1 Kasım seçimi akabinde Almanya’ya geldim. Beni arayan ve cemaatle alakası olmayan bir arkadaşım, “Profesörlüğünü, köşeni, ekranları, 20 senelik kariyerini, öğrencilerini her şeyini kaybettin, çok üzüldüm” dedi. “Lakin AKP safında olup kazanan olsaydın inan kahrolurdum.” Dramatik bir tablo. Her sabah çocuklarımla birlikte tutuklu masum insanların özgürlüğü ve rızıkları için dua ediyoruz. Keşke duruşma bile yapılmadan özgürlüğü bahşedilen Deniz Yücel’i kurtaranlar kadar güçlü olabilseydim.
Bir de yine binlercesi süreçte dışarı çıktı. Siz yıllarca dışarıda yaşamış bir kişi olarak onlara neler tavsiye edersiniz?
Yaşanan çok acı bir imtihan. İnsanların tüm apoletleri söküldü. Mühendis ve meslek sahibi olanların yeniden bir hayat kurma ve iş bulma şansları çok daha fazla. Biz sosyal bilimciler, gazeteciler vb. arkadaşların ya en kısa zaman içinde dil öğrenip meslek sahibi olmalarını ya da başta online ticaret olmak üzere farklı pazar şartlarını araştırıp, güçlerini birleştirip ticarete atılmalarını tavsiye ediyorum. Başlangıçta dile yapacakları yatırımı kesinlikle kayıp olarak görmesinler. Dillerini konuşan insanlara karşı batılılar çok daha müsamahakar olabiliyor.
Cemaat medyasıyla ilgili görüş ve düşünceleriniz?
Diğer ticari teşekküller gibi Hizmet medyası olmamalıydı. Hizmet Hareketi’ne yakın iş adamlarının sahibi olduğu medya organları olabilirdi.
Süreç, şahsen sizi nasıl etkiledi? Psikolojik, sosyal, manevi ve maddi yönlerden?
Bu mülakatı okuyacak insanlarla acı yarıştırmayı doğru bulmuyorum. Az ya da çok hepimizin yaşadığı derin kırılmalar var ve muhtemelen sol yanımız ölene kadar ağrıyacak. Oldukça mutsuz, yalnız ve her gün farklı bir gerekçe ve kişi tarafından horlanan bir insan oldum. Hayatında okumak, yazmak, düşünmek ve insanların yaşamlarına pozitif katkılar yapıp, ülkesinin gelişmiş demokrasiler seviyesine çıkmasından başka ideali olmamış bir sosyal bilimci için bu hazin bir süreç.
Türkiye’ye ne zaman dönersiniz?
Kendime Türkiye’ye ne zaman dönerim sorusu ile yaşamamam gerektiği telkinini vererek yaşıyorum. Sık sık rüya gören bir insan değilim. Mütemadiyen İstanbul sokaklarında gezindiğim rüyalar görüyorum. Finalleri ise hep aynı “ben burada ne arıyorum? Şimdi buradan nasıl çıkacağım?” telaşesi ile uyanıyorum. Türkiye’de akademisyen olmadan önce Almanya’da düzenli bir hayatım vardı. Ülkenin demokratikleşme motivasyonuna güvenerek her şeyimi bırakıp oldukça sembolik bir maaşla akademisyen olmak ve ülkenin yükselen imajına katkı sağlamak için İstanbul’a dönmüştüm. O zaman muhafazakâr sokağa olan inancım yüksekti. Yaşanan acı tecrübeler akabinde toplumda o ışığı tekrar görsem muhtemelen tüm kırgınlık ve kızgınlıklarımı gömüp tekrar öğrencilerime uzun uzun ders anlatacağım bir kürsüye geri dönebilirim. Toplumdaki o ışığı tekrar görebileceğime dair umutlarım ise eskisi kadar güçlü değil.
Kırgınlıklarınız?
Bu liste de oldukça uzun. Belki bir gün birçoğunu affederim ama muhafazakâr sokakta cemaat, tarikat, parti vakıf ve derneklerin, Allah’ın dinini kendi güç manivelalarına çeviren, ayet ve hadislerle acımasız bir çarkın dişlileri ve payandası olanları hiçbir zaman affetmeyeceğim.
Hayalleriniz?
Artık çok küçük hayaller kuruyorum. Mutluluk tablom, darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan insanların özgür olup kimseye muhtaç olmadan rızıklarını kazanıp yaşayabilmeleri. Türkiye’nin bir gün çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi olacağına dair umutlarım büyük ölçüde kayboldu. Birgün post AKP dönemi gibi bir şey yaşarsak, AKP’nin veda şekline bağlı olarak muhtemelen yarı otoriter, seküler ama Batılı eksende bir rejim inşa edilecek. Türk muhafazakarları demokrasi yerine kendi otoriter rejimlerini inşa etme tercihi ile gelecekte hukuk ve demokrasi talep etme haklarını kendi elleri ile AKP mezarlığına gömdüler.
[Engin Sezen] 22.2.2018 [thecrcl.ca]
Zararlardan fayda temin etmek [Safvet Senih]
Bir tren kazasında bir bacağını kaybetmiş olan William Bolitho, “Hayatta en önemli şey, kazançlarınızı sermayeye ilave etmek değildir. Bunu, en kafasız bir adam da yapabilir. Gerçekte mühim olan, zararlarınızdan fayda temin etmektir. Bu da, zekâyı gerektirir ve akıllı bir adamla aptal bir adam arasındaki farkı ortaya koyar.” demiş. Fakat “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya bak” kitabının yazarı meşhur Dale Carnegie ise şöyle diyor: “İki bacağını kaybettiği halde, EKSİLERİNİ ARTIYA DÖNÜŞTÜREBİLEN BİR ADAM tanıyorum. Adı, Ben Forston’dur. Kendisiyle, Atlanta Georgia’daki bir otelin asansöründe tanımıştım. Asansöre girdiğim zaman, neşeli tavırlı bu adamın, tekerlekli iskemlesinin üzerinde, asansörün bir köşesinde durduğunu gördüm. Asansör ineceği katta durduğu zaman, arabasını daha rahat hareket ettirebilmesi için, benden biraz kenara çekilmemi rica etti. Yüzünde sıcak bir tebessümle, ‘Sizi rahatsız ettiğim için çok üzgünüm’ dedi. Asansörden inip odama gittiğim zaman, bu neşeli kötürümden başka bir şey düşünemiyordum. Böylece kendisini buldum ve hikayesini anlatmasını istedim.
“1929 senesinde oldu’ diye gülümseyerek anlatmaya başladı. ‘Bahçeme dikmek üzere fasülye sırıkları kesmeye gitmiştim. Sırıkları Ford arabama yüklemiş, eve doğru hareket etmiştim. Tam sert bir viraj alacağım sırada, sırıklardan biri, arabanın altına kaydı ve direksiyon mekanizmasına karıştı. Araba bir setin üzerinden fırlayarak bir ağaca çarptı. Belkemiğim sakatlanmıştı ve ayaklarım tutmuyordu… Bu hadise olduğu zaman yirmi dört yaşındaydım ve o zamandan beri bir adım dahi atmış değilim.’ Yirmi dört yaşında ve ömrü boyunca tekerlekli iskemleye mahkum olmak! Bunu nasıl cesaretle karşılayabildiğini sordum. ‘Cesaretle karşılayamadım!’ dedi. Paniğe kapılmış, isyan etmiş. Kaderine lânetler yağdırmış. Fakat seneler geçtikçe, bu isyankâr, tavrının kendisini, bedbahtlıktan başka hiçbir yere götürmediğini fark etmiş. ‘Nihayet anladım ki’ dedi, ‘diğer insanlar bana karşı iyilik ve nezaket gösteriyorlardı. Ben de onlara, hiç olmazsa, iyilik nezaket göstermeye mecburdum.’
“Kendisine seneler sonra bu kazanın kendisi için kötü bir talih olduğunu düşünüp düşünmediğini sordum. ‘Hayır’ dedi, ‘Şimdi âdeta bu kazanın olduğuna memnunum. Sarsıntı geçtikten şiddetini atlattıktan sonra, yeni bir dünyada yaşamaya başladım. Okumaya başladım. Güzel edebî eserlere karşı büyük bir sevgi duyuyordum artık. On dört yıl içinde en azından bin dört yüz kitap okudum. Bu kitaplar yeni ufuklar açtı ve hayatı düşündüğümden de zengin bir hale soktu. Fakat en büyük değişiklik, düşünmeye vakit bulabilmemdi. Hayatımda ilk defa olarak dünyaya bakıp gerçek değer hükümlerine varabildim. Evvelce uğraştığım bir çok şeyin, o uğraşlarıma değmediğini fark ettim. Okuduğum kitapların neticesi politikayla ilgilenmeye başladım, memleket meselelerini incelemiştim, tekerlekli iskemlemden konferanslar verdim. Şimdi ben iskemlede Georgia Eyaleti milletvekiliyim.”
Kur’an da şöyle buyruluyor: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda hayırlı olabilir.” (Bakara Suresi, 2/216) Başarı kazanmış insanların başarılarını tetkik ettikçe, büyük gayretlere, büyük mükâfatlara teşvik eden, NOKSANLARLA hayata atıldıkları için muvaffak olanların adedinin hayret verici şekilde fazla olduğu hakkındaki kanaatlar derinleşmektedir.
William James “Noksanlarımızın bize umulmadık yardımları olmaktadır.” diyor.
Kuvvetle muhtemeldir ki, Milton KÖR olduğu için daha iyi şiirler yazmış. Beethoven SAĞIR olması sebebiyle daha fevkalâde besteler yapmıştır.
Helen Keller’in parlak mesleğine sebep olan ve buna imkân hazırlayan, hem KÖR hem de SAĞIR olmasıdır.
Eğer Çaykovski, feci evliliğinden dolayı intiharı düşünecek kadar acıklı bir hayat yaşamamış olsaydı, o meşhur “Symphonie Pathetique”ini hiçbir zaman bestelemeyecekti.
Dostoyevski ve Tolstoy, ızdırap dolu bir hayat yaşamamış olsalardı, ölümsüz romanlarını belki de hiç yazamazlardı.
Abraham Lincoln… Şayet o, aristokrat bir ailede büyümüş, Harward’da hukuk tahsil etmiş ve mutlu bir evlilik yapmış olsaydı. Gettsyburg’da ölümsüzleştirdiği sözlerini hiçbir zaman kalbinin derinliklerinde duyamayacak; ikinci başkanlık dönemine başlaması dolayısıyla yapılan törende, o müthiş hitabesini içinde hissedemeyecekti. Şimdiye kadar hiçbir idareci tarafından söylenmemiş güzel ve asil sözler: “Hiç kimseye kin tutmadan; herkese şefkat beslemek…”
Harry Emeson Fosdick, “The Power to Seeit Throngh” (Derinlemesine Görebilme Gücü) adlı kitabında der ki, “İskandinavyalıların bir sözünü, bazılarımız hayatımızın düsturu olarak kabul edebiliriz: Vikingleri meydana getiren, Kuzey rüzgârlarıdır.”
Tehlikesiz ve güzel bir hayatın, refahın verdiği rahatlığın, insanları ahlâk sahibi ve mutlu edeceği fikrini nereden aldık? Tam aksine kendilerine acıyan insanlar yumuşak minderler üzerinde yatarlarken dahi kendilerine acırlar. Fakat, tarih göstermiştir ki, mutluluk insanlara, kendi mesuliyetlerini omuzladıkları zaman, iyi, kötü, orta, her çeşit şartlarda gelebilmektedir.
Riski, rızıkla aynı mânada kullananlar var. Risk ne kadar çoksa kazanç da o kadar yüksektir, ticarette. Risk almasını bilenler başarıda ileri seviyede olurlar. Korkak bezirgan ne kâr eder ne ziyan… Ama vaktini iyi kullanmadığı için zaten zarar etmiş demektir. Şimdi bu süreçte gayr-i ihtiyarî riskli işlerin ve vazifelerin içinde bulunanlar, zekalarını kullanıp bunları büyük hayırlara çevirmek için gayret göstermelidirler.
[Safvet Senih] 22.2.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
“1929 senesinde oldu’ diye gülümseyerek anlatmaya başladı. ‘Bahçeme dikmek üzere fasülye sırıkları kesmeye gitmiştim. Sırıkları Ford arabama yüklemiş, eve doğru hareket etmiştim. Tam sert bir viraj alacağım sırada, sırıklardan biri, arabanın altına kaydı ve direksiyon mekanizmasına karıştı. Araba bir setin üzerinden fırlayarak bir ağaca çarptı. Belkemiğim sakatlanmıştı ve ayaklarım tutmuyordu… Bu hadise olduğu zaman yirmi dört yaşındaydım ve o zamandan beri bir adım dahi atmış değilim.’ Yirmi dört yaşında ve ömrü boyunca tekerlekli iskemleye mahkum olmak! Bunu nasıl cesaretle karşılayabildiğini sordum. ‘Cesaretle karşılayamadım!’ dedi. Paniğe kapılmış, isyan etmiş. Kaderine lânetler yağdırmış. Fakat seneler geçtikçe, bu isyankâr, tavrının kendisini, bedbahtlıktan başka hiçbir yere götürmediğini fark etmiş. ‘Nihayet anladım ki’ dedi, ‘diğer insanlar bana karşı iyilik ve nezaket gösteriyorlardı. Ben de onlara, hiç olmazsa, iyilik nezaket göstermeye mecburdum.’
“Kendisine seneler sonra bu kazanın kendisi için kötü bir talih olduğunu düşünüp düşünmediğini sordum. ‘Hayır’ dedi, ‘Şimdi âdeta bu kazanın olduğuna memnunum. Sarsıntı geçtikten şiddetini atlattıktan sonra, yeni bir dünyada yaşamaya başladım. Okumaya başladım. Güzel edebî eserlere karşı büyük bir sevgi duyuyordum artık. On dört yıl içinde en azından bin dört yüz kitap okudum. Bu kitaplar yeni ufuklar açtı ve hayatı düşündüğümden de zengin bir hale soktu. Fakat en büyük değişiklik, düşünmeye vakit bulabilmemdi. Hayatımda ilk defa olarak dünyaya bakıp gerçek değer hükümlerine varabildim. Evvelce uğraştığım bir çok şeyin, o uğraşlarıma değmediğini fark ettim. Okuduğum kitapların neticesi politikayla ilgilenmeye başladım, memleket meselelerini incelemiştim, tekerlekli iskemlemden konferanslar verdim. Şimdi ben iskemlede Georgia Eyaleti milletvekiliyim.”
Kur’an da şöyle buyruluyor: “Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda hayırlı olabilir.” (Bakara Suresi, 2/216) Başarı kazanmış insanların başarılarını tetkik ettikçe, büyük gayretlere, büyük mükâfatlara teşvik eden, NOKSANLARLA hayata atıldıkları için muvaffak olanların adedinin hayret verici şekilde fazla olduğu hakkındaki kanaatlar derinleşmektedir.
William James “Noksanlarımızın bize umulmadık yardımları olmaktadır.” diyor.
Kuvvetle muhtemeldir ki, Milton KÖR olduğu için daha iyi şiirler yazmış. Beethoven SAĞIR olması sebebiyle daha fevkalâde besteler yapmıştır.
Helen Keller’in parlak mesleğine sebep olan ve buna imkân hazırlayan, hem KÖR hem de SAĞIR olmasıdır.
Eğer Çaykovski, feci evliliğinden dolayı intiharı düşünecek kadar acıklı bir hayat yaşamamış olsaydı, o meşhur “Symphonie Pathetique”ini hiçbir zaman bestelemeyecekti.
Dostoyevski ve Tolstoy, ızdırap dolu bir hayat yaşamamış olsalardı, ölümsüz romanlarını belki de hiç yazamazlardı.
Abraham Lincoln… Şayet o, aristokrat bir ailede büyümüş, Harward’da hukuk tahsil etmiş ve mutlu bir evlilik yapmış olsaydı. Gettsyburg’da ölümsüzleştirdiği sözlerini hiçbir zaman kalbinin derinliklerinde duyamayacak; ikinci başkanlık dönemine başlaması dolayısıyla yapılan törende, o müthiş hitabesini içinde hissedemeyecekti. Şimdiye kadar hiçbir idareci tarafından söylenmemiş güzel ve asil sözler: “Hiç kimseye kin tutmadan; herkese şefkat beslemek…”
Harry Emeson Fosdick, “The Power to Seeit Throngh” (Derinlemesine Görebilme Gücü) adlı kitabında der ki, “İskandinavyalıların bir sözünü, bazılarımız hayatımızın düsturu olarak kabul edebiliriz: Vikingleri meydana getiren, Kuzey rüzgârlarıdır.”
Tehlikesiz ve güzel bir hayatın, refahın verdiği rahatlığın, insanları ahlâk sahibi ve mutlu edeceği fikrini nereden aldık? Tam aksine kendilerine acıyan insanlar yumuşak minderler üzerinde yatarlarken dahi kendilerine acırlar. Fakat, tarih göstermiştir ki, mutluluk insanlara, kendi mesuliyetlerini omuzladıkları zaman, iyi, kötü, orta, her çeşit şartlarda gelebilmektedir.
Riski, rızıkla aynı mânada kullananlar var. Risk ne kadar çoksa kazanç da o kadar yüksektir, ticarette. Risk almasını bilenler başarıda ileri seviyede olurlar. Korkak bezirgan ne kâr eder ne ziyan… Ama vaktini iyi kullanmadığı için zaten zarar etmiş demektir. Şimdi bu süreçte gayr-i ihtiyarî riskli işlerin ve vazifelerin içinde bulunanlar, zekalarını kullanıp bunları büyük hayırlara çevirmek için gayret göstermelidirler.
[Safvet Senih] 22.2.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Af Örgütü Türkiye İnsan Hakları Raporu: Muhalifler susturuldu, gazeteciler delil olmadan ceza almaya başladı
Uluslararası Af Örgütü “2017’den 2018’e Dünyada İnsan Haklarının Durumu” başlıklı yıllık raporunu paylaştı. Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Kampanyalar ve Savunuculuk Direktörü Ruhat Sena Akşener ve Uluslararası Af Örgütü Kıdemli Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner’ın katılımıyla gerçekleşen bir basın toplantısıyla açıklanan raporda 2017 yılında yaşanan hak ihlallerinin 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL ile başlayan ve giderek şiddetlenen bir süreç içinde gerçekleştiğine dikkat çekildi. Türkiye’de sivil topluma alan bırakılmadığı ve toplusal muhalefet alanlarının giderek daraldığı belirtilen raporda “İnsan hakları savunucuları büyük zorluklarla karşılaştılar ve özellikle örgütlenme ve toplanma özgürlükleri saldırı altındaydı”vurgusu yapıldı.
Tutuklu gazeteciler
T24’ün haberine göre, ifade özgürlüğü başlığı da raporda yer verilen önemli konulardan biri oldu. Türkiye’de OHAL sonrası yaşanan tutuklamalara dikkat çekilen raporda, “Türkiye 2016 yılındaki darbe girişiminin ardından hükümeti eleştirdiği düşünülen on binlerce kişiyi gözaltına aldı. Ana akım medyada hükümet eleştirileri büyük oranda son buldu. 100’den fazla gazeteci – bu sayı diğer ülkelerdeki tutuklu gazeteci sayısından daha fazladır – gerçek dışı suçlamalarla aylar boyunca tutuklu kaldı” ifadeleri kullanıldı.
Raporda darbe girişimi sonrasında tutuklanan gazetecilerin durumuna dikkat çekildi. Ahmet Altan ve kardeşi Mehmet Altan ile Zaman grubu gazeteleri için çalışan 34 gazetecinin tutuklu bulunduğu belirtilirken “Jinha haber ajansından gazeteci Zehra Doğan, terör propagandasından suçlu bulundu ve Haziran ayından itibaren iki yıl dokuz ay 22 gün olan hapis cezasını çekmeye başladı. Özgür Gündem gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürü İnan Kızılkaya, PKK üyeliği gerekçesiyle açılan dava kapsamında 440 gün tutuklu kaldıktan sonra, Kasım ayında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı” dendi.
Rapora ilişkin değerlendirmede bulunan Andrew Gardner, “2016’da delil olmaksızın gazetecilerin tutuklandığına, 2017’de de delil olmadan gazeteciler ceza almaya başladığına” dikkat çekti. Sivil toplumun zayıflığının hak ihlallerinin önünü açtığını söyleyen Gardner, Altan kardeşler ve Nazlı Ilıcak’a müebbet hapis cezası verilmesini “Medyadak kötü gidişi anlatan en somut örneklerden biri” olarak niteledi.
“İnsan hakları davalarını üstlenen ve 2016 yılında çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) beş temsilcisi, ülke çapında gerçekleştirilen polis operasyonlarında gözaltına alınarak tutuklandı”bilgisine yer verilen raporda “ÇHD temsilcileri, PKK veya DHKP-C ile bağlantılı oldukları iddiasıyla suçlanıyordu. Kasım ayında gözaltına alınan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı, yıl sonu itibarıyla hâlâ tutuklu” dendi.
“Toplum korkuyla kendi kendisine sansür uyguladı”
Raporda sosyal medya üzerindeki baskılara da dikkat çekilerek “Sivil toplum temsilcileri de dahil olmak üzere toplum işten çıkartılma, örgütlerinin kapatılması veya cezai kovuşturmaya uğrama korkusuyla kendi kendisine yaygın olarak sansür uyguladı, sosyal medya paylaşımlarını sildi ve kamusal alanda yorumda bulunmaktan kaçındı. Binlerce kişi, barışçıl biçimde ifade özgürlüğü hakkını kullandığı için, hakaret suçu ve terörle uydurma suçlara yönelik yasalar dahilinde, cezai soruşturma ve kovuşturmalara uğradı” değerlendirmesinde bulunuldu.
Raporda medyaya yönelik sansür uygulamaları “Sivil toplum temsilcileri de dahil olmak üzere toplum işten çıkartılma, örgütlerinin kapatılması veya cezai kovuşturmaya uğrama korkusuyla kendi kendisine yaygın olarak sansür uyguladı, sosyal medya paylaşımlarını sildi ve kamusal alanda yorumda bulunmaktan kaçındı. Binlerce kişi, barışçıl biçimde ifade özgürlüğü hakkını kullandığı için, hakaret suçu ve terörle uydurma suçlara yönelik yasalar dahilinde, cezai soruşturma ve kovuşturmalara uğradı” sözleriyle aktarıldı.
İşkence ve kötü muamele
“Devam eden olağanüstü hal, insan hakları ihlalleri için uygun bir zemin hazırladı. Her tür muhalefet acımasızca bastırıldı, gazeteciler, siyasi aktivistler ve insan hakları savunucuları hedef alınanlar arasında yer aldı” denilen raporda “İşkence vakaları bildirilmeye devam etti fakat Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonraki haftalara kıyasla sayıları azaldı. Yaygın cezasızlık nedeniyle resmi görevlilerin işlediği insan hakları ihlallerinin etkili biçimde incelenmesi engellendi” değerlendirmesinde bulunuldu. “İşkence iddialarına yönelik soruşturmalara ilişkin herhangi bir istatistiğin mevcut olmdığı” kaydedilen raporda “İşkence iddialarının etkili bir biçimde soruşturulduğu yönünde hiçbir kanıt yok” dendi. Andrew Gardner da 2017’ye oranla azalmış olmakla birlikte kendilerine işkence bildirimlerinin gelmeye devam ettiklerini, cezaevi nakil araçlarında işkence yapıldığına dair iddiaların kendileri ile paylaşıldığını bildirdi.
İşten çıkarmalar: 107 bin kişi ihraç edildi, 100’ü hakkındaki dosya incelendi, 40’ı göreve iade edildi!
Andrew Gardner, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile 107 bin kişinin ihraç edilmesine rağmen, ihraçlrı değerlendirmek üzere kurulan OHAL Komisyonu’nun 2017 sonuna dek yalnızca 40 kişi hakkında göreve iade kararı verdiğini vurguladı. Af Örgütü raporunda konuya ilişkin şu ifadeler kullanıldı:
“KHK’lar kapsamında kamu sektörü çalışanlarının açıkça belirtilemeyen biçimde “terörist gruplarla” bağlantılı oldukları iddiasıyla kamu görevinden ihraç edilmelerine devam edildi. Yıl boyunca yaklaşık 20.000 kişi işten çıkarıldı, böylece Temmuz 2016’dan beri ihraç edilen kamu çalışanı sayısı toplam 107.000’i buldu. Çoğunun mesleklerini icra etmeleri engellendi. İşten çıkarıldıktan sonra “terörist” olarak damgalanmaları nedeniyle birçoğu başka bir iş bulmakta zorlandı. Ocak ayında yetkililer işten çıkarmaları değerlendirmek için yedi kişiden oluşan bir Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulacağını ilan etti. Komisyon Temmuz ayına kadar kurulmadı, yıl sonunda yapılan 100.000 itirazdan yaklaşık 100 tanesi hakkında karar alınmıştı. Komisyon’un bağımsız olmadığı ve görevi yerine getirme kapasitesine haiz olmadığını konusunda pek çok eleştiri yapıldı. Haziran ayında Köksal/Türkiye başvurusunu kabul edilemez bularak reddeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Komisyon’un etkili bir çözüm olmayacağına dair bir gerekçe bulunmadığına karar verdi. Mahkemenin bu kararı, Komisyon’un etkinliğinin Mahkeme tarafından gelecekte yeniden değerlendirilmesi için açık kapı bıraktı.”
“Türkiye’de OHAL mültecilerin ülkelerine geri gönderilme riskini artırdı”
Türkiye’ye dair bir başlık da mülteci krizi Yunanistan ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması oldu. Türkiye’nin 3 milyon Suriyeliye ev sahipliği yaptığı hatırlatılan raporda şu ifadeler kullanıldı:
“Mart 2016’da imzalanan AB-Türkiye göç anlaşması uygulamada kaldı ve AB topraklarına ve AB’de sığınmaya erişimi sınırlandırmaya devam etti. Anlaşma “güvenli geçiş ülkesi” olduğu bahanesiyle sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmelerini amaçlıyordu. Avrupa liderleri Türkiye’nin, 2016’daki darbe girişiminden bu yana mülteciler için daha da güvensiz bir yer haline gelmiş olmasına rağmen, AB’dekine eşdeğer bir şekilde koruma sağladığı yönündeki hikayeyi anlatmaya devam etti. Türkiye’de olağanüstü hal kapsamında usuli güvencelerin kaldırılması mültecilerin, ciddi insan hakkı ihlalleriyle karşılaşma tehişlikesi altında oldukları ülkelere zorla geri gönderilmeleri riskini artırdı.”
Tutuklu bulunan Taner Kılıç ve Büyükada’da gözaltına alınıp tutuklanan Eser de raporda
Af Örgütü yıllık raporunda Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın tutuklu bulunması ve Büyükada’da gözaltına alınan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser’in 4 ay tutuklu kalmasına da geniş yer ver verildi. Raporda konuya ilişkin şu ifadeler kullanıldı:
“2017 yılında, Uluslararası Af Örgütü’nün neredeyse 60 yıllık tarihinde ilk defa bir şubesinin hem yönetim kurulu başkanı hem de direktörü düşünce mahkumu oldu. Haziran ayında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç tutuklandı. Temmuz ayında “İstanbul 10” olarak bilinen ve aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser’in de bulunduğu 10 insan hakları savunucusu İstanbul’da rutin bir çalıştaya katıldıkları sırada gözaltına alındı. “İstanbul 10” ve Taner Kılıç daha sonra terörle ilgili suçlardan yargılanmaya başladı; tutuklanmaları Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminden sonra sivil topluma yönelik geniş ölçekli baskıların bir parçasıydı. Yıl sonunda “İstanbul 10” tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı ancak Taner Kılıç hala tutukluydu. Savcı aleyhlerinde suçlu olduklarını gösteren kanıtlar sunmakta başarısız olsa da 15 yıla kadar hapis cezası olan absürt suçlamalarla yargılanıyorlardı ve ciddi tehlike altındaydılar.”
Dünyada durum: Şeytanlaştırma eğilimi arttı
159 ülkedeki insan haklarına dair yıllık bir değerlendirme sunan raporda lider ve politikacıların belirli grupları kimlikleri nedeniyle şeytanlaştırma eğiliminin giderek yaygınlaştığı ve yıkıcı sonuçlara yol açtığı belirtildi.
Myanmar ordusunun Arakanlı Müslümanlara karşı yürüttüğü etnik temizlik nedeniyle 620 bin kişinin komşu ülke Bangladeş’e göç etmesi “2017’nin en hızlı büyüyen mülteci krizi olarak nitelenen raporda, Yunan adalarının mülteciler için bir hapishaneye dönüşmesine, Fransa’da OHAL’in kaldırılmasına rağmen baskıcı yasaların kalıcı hale getirildiğinde ve Türkiye’de OHAL ile birlikte artan hak ihlallerine geniş yer verildi.
Kadın hareketi yükseldi
Polonya, Macaristan, ABD gibi ülkelerde ötekileştiren söylemin artışına vurgu yapıldı. Hükümetlerin artan baskılarına rağmen sosyal adalet için ilk kez harekete geçenler ile deneyimli aktivistlerin oluşturduğu ve giderek büyüyen hareketin, baskıya doğru kayan çizginin tersine çevrilmesi yönünde umut verdiği ifade edildi. Ruhat Sena Akşener, kürtaj konusunda İrlanda’da referadum kararı alınmış olmasını, Şili’de kğrtj hakkı konusunda yaşanan kazanımları ve Tayvan’da evlilik eşitliği konusunda atılan adımların önemine dikkat çekerken Polonya ve ABD’de yükselek kadın hareketi 2017’de yaşanan olumlu gelişmeler olarak raporda kendine yer buldu. Raporda “ABD’li Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein ve eğlence dünyasındaki diğer isimlere karşı cinsel taciz iddiaları sonrasında, dünya çapında milyonlarca kadın cinsel şiddet deneyimleri konusundaki sessizliklerini bozmak için internette #MeToo etiketini kullandı. Bu mağdurların suçlanmasına karşı çıkılması ve faillerin hesap vermesi için bir slogan haline geldi. Yıl içerisinde – Avrupa’da Ocak ayındaki Kadın Yürüyüşü ve Polonya’da hükümeti güvenli ve yasal kürtaja erişimi daha fazla engellememeye zorlayan Kara Pazartesi protestoları dahil olmak üzere – binlerce kişiyi harekete geçiren kadın ve feminist hareketleri yaşandı” hatırlatmasında bulunuldu.
Irak ve Suriye’de durum
Af Örgütü raporunda Suriye ve Irak’ta yaşanan savaş ve insani krize de yer ayrıldı. Konuya ilişkin şu ifadeler kullanıldı:
Suriye hükümeti çoğunlukla sivil bölgelerde uzun kuşatmalara devam etti, yaklaşık 400.000 insanın sağlık hizmeti, diğer temel ihtiyaçlar ve hizmetler ile insani yardıma erişimini engelledi, bu kişileri sürekli hava saldırıları, topçu mermileri ve diğer saldırılara maruz bıraktı. Silahlı muhalif gruplar da binlerce sivilin kuşatılmasından sorumluydu ve hükümetin kontrolündeki mahallelerde ayrım gözetmeyen roket ve havan topu saldırıları gerçekleştirerek sivilleri öldürdü ve yaraladı. Binlerce sivil 2016’ın ikinci yarısı ve 2017’in başlarında yapılan “uzlaşma” anlaşmaları sonrasında zorla yerinden edilmenin olumsuz etkilerini deneyimledi. 2011 ve 2017 yılları arasında Suriye içerisinde yerinden edilen insan sayısı 6,5 milyondu. Yıl boyunca yarım milyondan fazla insan Suriye’yi terk etti, böylece toplam Suriyeli mülteci sayısı 5 milyonu aştı.
Hükümet güçleri, Irak Kürdistan Bölgesi’nin bağımsızlık referandumuna, tartışmalı Kerkük şehrini ve İD ile mücadelede Kürt Peşmerge güçleri tarafından ele geçirilen bölgenin büyük kısmını hızlıca geri aldıkları bir operasyon gerçekleştirerek yanıt verdi. Ekim ayında, farklı etnik gruplar barındıran Tuz Kurmatu şehrinde milisler tarafından desteklenen Irak hükümet güçleri ve Peşmerge güçleri arasında patlak veren şiddetli çatışmalar sonrasında on binlerce sivil evlerini terk etmeye zorlandı, ayrım gözetmeyen saldırılarda en az 11 sivil öldürüldü.
[TR724] 22.2.2018
Tutuklu gazeteciler
T24’ün haberine göre, ifade özgürlüğü başlığı da raporda yer verilen önemli konulardan biri oldu. Türkiye’de OHAL sonrası yaşanan tutuklamalara dikkat çekilen raporda, “Türkiye 2016 yılındaki darbe girişiminin ardından hükümeti eleştirdiği düşünülen on binlerce kişiyi gözaltına aldı. Ana akım medyada hükümet eleştirileri büyük oranda son buldu. 100’den fazla gazeteci – bu sayı diğer ülkelerdeki tutuklu gazeteci sayısından daha fazladır – gerçek dışı suçlamalarla aylar boyunca tutuklu kaldı” ifadeleri kullanıldı.
Raporda darbe girişimi sonrasında tutuklanan gazetecilerin durumuna dikkat çekildi. Ahmet Altan ve kardeşi Mehmet Altan ile Zaman grubu gazeteleri için çalışan 34 gazetecinin tutuklu bulunduğu belirtilirken “Jinha haber ajansından gazeteci Zehra Doğan, terör propagandasından suçlu bulundu ve Haziran ayından itibaren iki yıl dokuz ay 22 gün olan hapis cezasını çekmeye başladı. Özgür Gündem gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürü İnan Kızılkaya, PKK üyeliği gerekçesiyle açılan dava kapsamında 440 gün tutuklu kaldıktan sonra, Kasım ayında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı” dendi.
Rapora ilişkin değerlendirmede bulunan Andrew Gardner, “2016’da delil olmaksızın gazetecilerin tutuklandığına, 2017’de de delil olmadan gazeteciler ceza almaya başladığına” dikkat çekti. Sivil toplumun zayıflığının hak ihlallerinin önünü açtığını söyleyen Gardner, Altan kardeşler ve Nazlı Ilıcak’a müebbet hapis cezası verilmesini “Medyadak kötü gidişi anlatan en somut örneklerden biri” olarak niteledi.
“İnsan hakları davalarını üstlenen ve 2016 yılında çıkarılan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin (ÇHD) beş temsilcisi, ülke çapında gerçekleştirilen polis operasyonlarında gözaltına alınarak tutuklandı”bilgisine yer verilen raporda “ÇHD temsilcileri, PKK veya DHKP-C ile bağlantılı oldukları iddiasıyla suçlanıyordu. Kasım ayında gözaltına alınan ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı, yıl sonu itibarıyla hâlâ tutuklu” dendi.
“Toplum korkuyla kendi kendisine sansür uyguladı”
Raporda sosyal medya üzerindeki baskılara da dikkat çekilerek “Sivil toplum temsilcileri de dahil olmak üzere toplum işten çıkartılma, örgütlerinin kapatılması veya cezai kovuşturmaya uğrama korkusuyla kendi kendisine yaygın olarak sansür uyguladı, sosyal medya paylaşımlarını sildi ve kamusal alanda yorumda bulunmaktan kaçındı. Binlerce kişi, barışçıl biçimde ifade özgürlüğü hakkını kullandığı için, hakaret suçu ve terörle uydurma suçlara yönelik yasalar dahilinde, cezai soruşturma ve kovuşturmalara uğradı” değerlendirmesinde bulunuldu.
Raporda medyaya yönelik sansür uygulamaları “Sivil toplum temsilcileri de dahil olmak üzere toplum işten çıkartılma, örgütlerinin kapatılması veya cezai kovuşturmaya uğrama korkusuyla kendi kendisine yaygın olarak sansür uyguladı, sosyal medya paylaşımlarını sildi ve kamusal alanda yorumda bulunmaktan kaçındı. Binlerce kişi, barışçıl biçimde ifade özgürlüğü hakkını kullandığı için, hakaret suçu ve terörle uydurma suçlara yönelik yasalar dahilinde, cezai soruşturma ve kovuşturmalara uğradı” sözleriyle aktarıldı.
İşkence ve kötü muamele
“Devam eden olağanüstü hal, insan hakları ihlalleri için uygun bir zemin hazırladı. Her tür muhalefet acımasızca bastırıldı, gazeteciler, siyasi aktivistler ve insan hakları savunucuları hedef alınanlar arasında yer aldı” denilen raporda “İşkence vakaları bildirilmeye devam etti fakat Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonraki haftalara kıyasla sayıları azaldı. Yaygın cezasızlık nedeniyle resmi görevlilerin işlediği insan hakları ihlallerinin etkili biçimde incelenmesi engellendi” değerlendirmesinde bulunuldu. “İşkence iddialarına yönelik soruşturmalara ilişkin herhangi bir istatistiğin mevcut olmdığı” kaydedilen raporda “İşkence iddialarının etkili bir biçimde soruşturulduğu yönünde hiçbir kanıt yok” dendi. Andrew Gardner da 2017’ye oranla azalmış olmakla birlikte kendilerine işkence bildirimlerinin gelmeye devam ettiklerini, cezaevi nakil araçlarında işkence yapıldığına dair iddiaların kendileri ile paylaşıldığını bildirdi.
İşten çıkarmalar: 107 bin kişi ihraç edildi, 100’ü hakkındaki dosya incelendi, 40’ı göreve iade edildi!
Andrew Gardner, OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lar ile 107 bin kişinin ihraç edilmesine rağmen, ihraçlrı değerlendirmek üzere kurulan OHAL Komisyonu’nun 2017 sonuna dek yalnızca 40 kişi hakkında göreve iade kararı verdiğini vurguladı. Af Örgütü raporunda konuya ilişkin şu ifadeler kullanıldı:
“KHK’lar kapsamında kamu sektörü çalışanlarının açıkça belirtilemeyen biçimde “terörist gruplarla” bağlantılı oldukları iddiasıyla kamu görevinden ihraç edilmelerine devam edildi. Yıl boyunca yaklaşık 20.000 kişi işten çıkarıldı, böylece Temmuz 2016’dan beri ihraç edilen kamu çalışanı sayısı toplam 107.000’i buldu. Çoğunun mesleklerini icra etmeleri engellendi. İşten çıkarıldıktan sonra “terörist” olarak damgalanmaları nedeniyle birçoğu başka bir iş bulmakta zorlandı. Ocak ayında yetkililer işten çıkarmaları değerlendirmek için yedi kişiden oluşan bir Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kurulacağını ilan etti. Komisyon Temmuz ayına kadar kurulmadı, yıl sonunda yapılan 100.000 itirazdan yaklaşık 100 tanesi hakkında karar alınmıştı. Komisyon’un bağımsız olmadığı ve görevi yerine getirme kapasitesine haiz olmadığını konusunda pek çok eleştiri yapıldı. Haziran ayında Köksal/Türkiye başvurusunu kabul edilemez bularak reddeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Komisyon’un etkili bir çözüm olmayacağına dair bir gerekçe bulunmadığına karar verdi. Mahkemenin bu kararı, Komisyon’un etkinliğinin Mahkeme tarafından gelecekte yeniden değerlendirilmesi için açık kapı bıraktı.”
“Türkiye’de OHAL mültecilerin ülkelerine geri gönderilme riskini artırdı”
Türkiye’ye dair bir başlık da mülteci krizi Yunanistan ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması oldu. Türkiye’nin 3 milyon Suriyeliye ev sahipliği yaptığı hatırlatılan raporda şu ifadeler kullanıldı:
“Mart 2016’da imzalanan AB-Türkiye göç anlaşması uygulamada kaldı ve AB topraklarına ve AB’de sığınmaya erişimi sınırlandırmaya devam etti. Anlaşma “güvenli geçiş ülkesi” olduğu bahanesiyle sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmelerini amaçlıyordu. Avrupa liderleri Türkiye’nin, 2016’daki darbe girişiminden bu yana mülteciler için daha da güvensiz bir yer haline gelmiş olmasına rağmen, AB’dekine eşdeğer bir şekilde koruma sağladığı yönündeki hikayeyi anlatmaya devam etti. Türkiye’de olağanüstü hal kapsamında usuli güvencelerin kaldırılması mültecilerin, ciddi insan hakkı ihlalleriyle karşılaşma tehişlikesi altında oldukları ülkelere zorla geri gönderilmeleri riskini artırdı.”
Tutuklu bulunan Taner Kılıç ve Büyükada’da gözaltına alınıp tutuklanan Eser de raporda
Af Örgütü yıllık raporunda Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın tutuklu bulunması ve Büyükada’da gözaltına alınan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser’in 4 ay tutuklu kalmasına da geniş yer ver verildi. Raporda konuya ilişkin şu ifadeler kullanıldı:
“2017 yılında, Uluslararası Af Örgütü’nün neredeyse 60 yıllık tarihinde ilk defa bir şubesinin hem yönetim kurulu başkanı hem de direktörü düşünce mahkumu oldu. Haziran ayında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç tutuklandı. Temmuz ayında “İstanbul 10” olarak bilinen ve aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser’in de bulunduğu 10 insan hakları savunucusu İstanbul’da rutin bir çalıştaya katıldıkları sırada gözaltına alındı. “İstanbul 10” ve Taner Kılıç daha sonra terörle ilgili suçlardan yargılanmaya başladı; tutuklanmaları Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminden sonra sivil topluma yönelik geniş ölçekli baskıların bir parçasıydı. Yıl sonunda “İstanbul 10” tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı ancak Taner Kılıç hala tutukluydu. Savcı aleyhlerinde suçlu olduklarını gösteren kanıtlar sunmakta başarısız olsa da 15 yıla kadar hapis cezası olan absürt suçlamalarla yargılanıyorlardı ve ciddi tehlike altındaydılar.”
Dünyada durum: Şeytanlaştırma eğilimi arttı
159 ülkedeki insan haklarına dair yıllık bir değerlendirme sunan raporda lider ve politikacıların belirli grupları kimlikleri nedeniyle şeytanlaştırma eğiliminin giderek yaygınlaştığı ve yıkıcı sonuçlara yol açtığı belirtildi.
Myanmar ordusunun Arakanlı Müslümanlara karşı yürüttüğü etnik temizlik nedeniyle 620 bin kişinin komşu ülke Bangladeş’e göç etmesi “2017’nin en hızlı büyüyen mülteci krizi olarak nitelenen raporda, Yunan adalarının mülteciler için bir hapishaneye dönüşmesine, Fransa’da OHAL’in kaldırılmasına rağmen baskıcı yasaların kalıcı hale getirildiğinde ve Türkiye’de OHAL ile birlikte artan hak ihlallerine geniş yer verildi.
Kadın hareketi yükseldi
Polonya, Macaristan, ABD gibi ülkelerde ötekileştiren söylemin artışına vurgu yapıldı. Hükümetlerin artan baskılarına rağmen sosyal adalet için ilk kez harekete geçenler ile deneyimli aktivistlerin oluşturduğu ve giderek büyüyen hareketin, baskıya doğru kayan çizginin tersine çevrilmesi yönünde umut verdiği ifade edildi. Ruhat Sena Akşener, kürtaj konusunda İrlanda’da referadum kararı alınmış olmasını, Şili’de kğrtj hakkı konusunda yaşanan kazanımları ve Tayvan’da evlilik eşitliği konusunda atılan adımların önemine dikkat çekerken Polonya ve ABD’de yükselek kadın hareketi 2017’de yaşanan olumlu gelişmeler olarak raporda kendine yer buldu. Raporda “ABD’li Hollywood yapımcısı Harvey Weinstein ve eğlence dünyasındaki diğer isimlere karşı cinsel taciz iddiaları sonrasında, dünya çapında milyonlarca kadın cinsel şiddet deneyimleri konusundaki sessizliklerini bozmak için internette #MeToo etiketini kullandı. Bu mağdurların suçlanmasına karşı çıkılması ve faillerin hesap vermesi için bir slogan haline geldi. Yıl içerisinde – Avrupa’da Ocak ayındaki Kadın Yürüyüşü ve Polonya’da hükümeti güvenli ve yasal kürtaja erişimi daha fazla engellememeye zorlayan Kara Pazartesi protestoları dahil olmak üzere – binlerce kişiyi harekete geçiren kadın ve feminist hareketleri yaşandı” hatırlatmasında bulunuldu.
Irak ve Suriye’de durum
Af Örgütü raporunda Suriye ve Irak’ta yaşanan savaş ve insani krize de yer ayrıldı. Konuya ilişkin şu ifadeler kullanıldı:
Suriye hükümeti çoğunlukla sivil bölgelerde uzun kuşatmalara devam etti, yaklaşık 400.000 insanın sağlık hizmeti, diğer temel ihtiyaçlar ve hizmetler ile insani yardıma erişimini engelledi, bu kişileri sürekli hava saldırıları, topçu mermileri ve diğer saldırılara maruz bıraktı. Silahlı muhalif gruplar da binlerce sivilin kuşatılmasından sorumluydu ve hükümetin kontrolündeki mahallelerde ayrım gözetmeyen roket ve havan topu saldırıları gerçekleştirerek sivilleri öldürdü ve yaraladı. Binlerce sivil 2016’ın ikinci yarısı ve 2017’in başlarında yapılan “uzlaşma” anlaşmaları sonrasında zorla yerinden edilmenin olumsuz etkilerini deneyimledi. 2011 ve 2017 yılları arasında Suriye içerisinde yerinden edilen insan sayısı 6,5 milyondu. Yıl boyunca yarım milyondan fazla insan Suriye’yi terk etti, böylece toplam Suriyeli mülteci sayısı 5 milyonu aştı.
Hükümet güçleri, Irak Kürdistan Bölgesi’nin bağımsızlık referandumuna, tartışmalı Kerkük şehrini ve İD ile mücadelede Kürt Peşmerge güçleri tarafından ele geçirilen bölgenin büyük kısmını hızlıca geri aldıkları bir operasyon gerçekleştirerek yanıt verdi. Ekim ayında, farklı etnik gruplar barındıran Tuz Kurmatu şehrinde milisler tarafından desteklenen Irak hükümet güçleri ve Peşmerge güçleri arasında patlak veren şiddetli çatışmalar sonrasında on binlerce sivil evlerini terk etmeye zorlandı, ayrım gözetmeyen saldırılarda en az 11 sivil öldürüldü.
[TR724] 22.2.2018
Her daireye otopark mecburiyetinin altından rant çıktı [Semih Ardıç]
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bina ruhsatı için otopark mecburiyetinin yeni getirilmiş gibi takdim etmesi dikkatten kaçmadı.
Oysa 1994 yılında çıkarılan Otopark Yönetmeliği’nin 4. maddesi birebir bu mevzuyu düzenliyor: “Binayı kullananların otopark ihtiyacının bina içinde veya parselinde karşılanması esastır. Ön ve yan bahçe mesafeleri otopark olarak kullanılamaz. 81-120 m² arasındaki 2 daire için en az 1 otopark, 121-180m² arasındaki daireler için en az 1 otopark yapılması zaruridir. Otopark alanı binek otolar için en az 20 m² dir.”
Aynı yönetmeliğin 9. Maddesi’nde ise otopark yapılması mümkün olmayan durumlarda belediyeye araç başına belirlenen rayiç bir bedel üzerinden harç ödenmesi halinde, otopark zorunluluğunun ortadan kalkacağı yazıyor. İstisnai madde yıllardır rutine dönüştü.
Belediyeler ‘açık ücretsiz otopark inşa etmek için kullanılmak üzere’ müteahhitten otopark harcı alıyor. Müteahhit de otopark yapması gereken alanı dükkan ya da depoya dönüştürerek kazancına kazanç ekliyor. Buna mukabil belediyeler otopark yapmadığı gibi toplanan paralar açıkların giderilmesinde kullanılıyor.
ASGARÎ DAİRE ŞARTI KALKTI
Yeni yönetmelikle bina ruhsatı verilirken istenen asgarî daire sınırı kaldırıldı. Kaç daire varsa o kadar otopark yeri tahsis edilecek. Yine ön ve yan bahçe mesafelerinin altının otopark olarak kullanılabileceği belirtiliyor ki bunda sevinilecek bir taraf yok. Sitelerde, apartman ön ve yanlarında hazır üç parça bahçenin de tarumar edileceği manasına geliyor.
Kulağa hoş gelen bu madde büyük bir rantın kapısını aralayacak. Zira suistimal edilen istisna maddesi değiştirilmedi. Bu da demek oluyor ki belediyelerin alacağı otopark harcı tutarı katlanacak, vatandaşın park çilesi ise bitmeyecek.
Maalesef rüşvet mekanizması da yaygınlaşacak.
[Semih Ardıç] 22.2.2018 [TR724]
Oysa 1994 yılında çıkarılan Otopark Yönetmeliği’nin 4. maddesi birebir bu mevzuyu düzenliyor: “Binayı kullananların otopark ihtiyacının bina içinde veya parselinde karşılanması esastır. Ön ve yan bahçe mesafeleri otopark olarak kullanılamaz. 81-120 m² arasındaki 2 daire için en az 1 otopark, 121-180m² arasındaki daireler için en az 1 otopark yapılması zaruridir. Otopark alanı binek otolar için en az 20 m² dir.”
Aynı yönetmeliğin 9. Maddesi’nde ise otopark yapılması mümkün olmayan durumlarda belediyeye araç başına belirlenen rayiç bir bedel üzerinden harç ödenmesi halinde, otopark zorunluluğunun ortadan kalkacağı yazıyor. İstisnai madde yıllardır rutine dönüştü.
Belediyeler ‘açık ücretsiz otopark inşa etmek için kullanılmak üzere’ müteahhitten otopark harcı alıyor. Müteahhit de otopark yapması gereken alanı dükkan ya da depoya dönüştürerek kazancına kazanç ekliyor. Buna mukabil belediyeler otopark yapmadığı gibi toplanan paralar açıkların giderilmesinde kullanılıyor.
ASGARÎ DAİRE ŞARTI KALKTI
Yeni yönetmelikle bina ruhsatı verilirken istenen asgarî daire sınırı kaldırıldı. Kaç daire varsa o kadar otopark yeri tahsis edilecek. Yine ön ve yan bahçe mesafelerinin altının otopark olarak kullanılabileceği belirtiliyor ki bunda sevinilecek bir taraf yok. Sitelerde, apartman ön ve yanlarında hazır üç parça bahçenin de tarumar edileceği manasına geliyor.
Kulağa hoş gelen bu madde büyük bir rantın kapısını aralayacak. Zira suistimal edilen istisna maddesi değiştirilmedi. Bu da demek oluyor ki belediyelerin alacağı otopark harcı tutarı katlanacak, vatandaşın park çilesi ise bitmeyecek.
Maalesef rüşvet mekanizması da yaygınlaşacak.
[Semih Ardıç] 22.2.2018 [TR724]
Bimeks de battı [Semih Ardıç]
Elektronik market zinciri Bimeks’in iflastan kurtulmak için hazırladığı ödeme planı banka, tedarikçi ve AVM şirketleri gibi alacaklılar tarafında kabul edilmedi. Şirket bir senedir küçülüyordu ve kala kala elde kısmen aktif üç mağaza kalmıştı. Çalışan sayısı da 40’ın altına inmişti.
Bimeks her ne kadar alacaklılara sunulan iki şıklı çözüm paketinin nihai çözüm olacağını belirtse de piyasada bunun bir karşılığı yok. Sadece cenaze kim tarafından, ne zaman ve ne şekilde kaldırılacak? ona karar verilmedi.
Zira şirketin piyasaya 100 milyon dolardan fazla vadesi geçmiş borcu olduğu biliniyor. Daha önce tahvil ihracıyla tulumbaya su koyan Bimeks kupon ödemesini de yapamamıştı.
YATIRIMCI OYALANIYOR
Borsa İstanbul’a gönderilen açıklamalar Sermaye Piyasası Kurulu’ndan (SPK) ceza yememek için yazılmış idare-i maslahattan ibaret cümlelerle dolu. Müşahhas hiç bir ilerlemeden bahsedilmeyen son açıklama ile 10 Ocak 2017’de Kamuyu Bilgilendirme Platformu’nda yayımlanan izahat arasında ne fark var?
O gün güya bankaların borçları yeniden yapılandırılacağı söyleniyordu. Küçük yatırımcı da elinde kalan hisseleri satabileceği, işlerin düzeleceği ümidi ile bugüne kadar geldi. Şirket sahipleri yatırımcıyı ve alacaklıları oyalamaktan öte gitmedi.
Aradan bir sene geçti. Şirket daha da kötüye gitti. Malî dar boğazdan kurtulması için Bimeks’i borçları ile satın alacak bir grubun çıkması lazım ki bu şartlarda kim, niye parasını tehlikeye atsın?
3 MAĞAZA AÇIK, ONLARDA DA RAFLAR BOMBOŞ
Bimeks’ten yapılan son açıklama alacaklıların mahkemeden alınacak iflas kararından sonra nakite çevirebilecekleri fazla bir varlığın kalmadığını da ele veriyor: “Şirketimiz mevcut olumsuz şartların etkisiyle mağaza ve personel sayısını azaltmak mecburiyetinde kalmıştır. Halihazırda şirket envanterinde, 21’i geçiçi kapama durumunda tutulan 24 mağaza ve 38 çalışan bulunmakta olup, olumsuz şartlar sebebiyle şirket faaliyetinin durma noktasına geldiğini, sunulan planın bu olumsuz durumun üstesinden gelmek için nihai çözüm olduğunu belirtmek isteriz.”
Eski SPK Başkanı Vedat Akgiray ile kardeşi Murat Akgiray’ın 1990 yılında kurduğu Bimeks bir dönem 60 şehirde 140 mağaza ve 130 bin metrekare satış alanında faaliyet gösteriyordu.
‘YABANCILARI KOVAN MARKA’ DİYE BİLİNİYORDU
Elektronik perakendeciliğinin yabancı markalarında Electro World ve Darty’nin bavulu toplayıp gittiği esnada bazı şubeleri bünyesine katacak kadar hızlı büyüyen bir yapıya sahipti. Bu yönüyle Bimeks, ‘yabancı-savar’ diye nam salmıştı sektörde.
Sektörde Bimeks gibi bir başka markanın daha zor durumda olduğu konuşuluyor ki Türkiye’de tüketim ve AVM çılgınlığında, borçlanarak harcamakta denizin tükendiğini cümle âleme gösteren işaretler bunlar…
[Semih Ardıç] 22.2.2018 [TR724]
Bimeks her ne kadar alacaklılara sunulan iki şıklı çözüm paketinin nihai çözüm olacağını belirtse de piyasada bunun bir karşılığı yok. Sadece cenaze kim tarafından, ne zaman ve ne şekilde kaldırılacak? ona karar verilmedi.
Zira şirketin piyasaya 100 milyon dolardan fazla vadesi geçmiş borcu olduğu biliniyor. Daha önce tahvil ihracıyla tulumbaya su koyan Bimeks kupon ödemesini de yapamamıştı.
YATIRIMCI OYALANIYOR
Borsa İstanbul’a gönderilen açıklamalar Sermaye Piyasası Kurulu’ndan (SPK) ceza yememek için yazılmış idare-i maslahattan ibaret cümlelerle dolu. Müşahhas hiç bir ilerlemeden bahsedilmeyen son açıklama ile 10 Ocak 2017’de Kamuyu Bilgilendirme Platformu’nda yayımlanan izahat arasında ne fark var?
O gün güya bankaların borçları yeniden yapılandırılacağı söyleniyordu. Küçük yatırımcı da elinde kalan hisseleri satabileceği, işlerin düzeleceği ümidi ile bugüne kadar geldi. Şirket sahipleri yatırımcıyı ve alacaklıları oyalamaktan öte gitmedi.
Aradan bir sene geçti. Şirket daha da kötüye gitti. Malî dar boğazdan kurtulması için Bimeks’i borçları ile satın alacak bir grubun çıkması lazım ki bu şartlarda kim, niye parasını tehlikeye atsın?
3 MAĞAZA AÇIK, ONLARDA DA RAFLAR BOMBOŞ
Bimeks’ten yapılan son açıklama alacaklıların mahkemeden alınacak iflas kararından sonra nakite çevirebilecekleri fazla bir varlığın kalmadığını da ele veriyor: “Şirketimiz mevcut olumsuz şartların etkisiyle mağaza ve personel sayısını azaltmak mecburiyetinde kalmıştır. Halihazırda şirket envanterinde, 21’i geçiçi kapama durumunda tutulan 24 mağaza ve 38 çalışan bulunmakta olup, olumsuz şartlar sebebiyle şirket faaliyetinin durma noktasına geldiğini, sunulan planın bu olumsuz durumun üstesinden gelmek için nihai çözüm olduğunu belirtmek isteriz.”
Eski SPK Başkanı Vedat Akgiray ile kardeşi Murat Akgiray’ın 1990 yılında kurduğu Bimeks bir dönem 60 şehirde 140 mağaza ve 130 bin metrekare satış alanında faaliyet gösteriyordu.
‘YABANCILARI KOVAN MARKA’ DİYE BİLİNİYORDU
Elektronik perakendeciliğinin yabancı markalarında Electro World ve Darty’nin bavulu toplayıp gittiği esnada bazı şubeleri bünyesine katacak kadar hızlı büyüyen bir yapıya sahipti. Bu yönüyle Bimeks, ‘yabancı-savar’ diye nam salmıştı sektörde.
Sektörde Bimeks gibi bir başka markanın daha zor durumda olduğu konuşuluyor ki Türkiye’de tüketim ve AVM çılgınlığında, borçlanarak harcamakta denizin tükendiğini cümle âleme gösteren işaretler bunlar…
[Semih Ardıç] 22.2.2018 [TR724]
Bir Türkiye ütopyası [Mehmet Efe Çaman]
Asker millet olmakla övünüp durulur. Türk Silahlı Kuvvetleri tarihini mübalağasız zerre çekinmeden Mete Han’a kadar geri götürürler. Avrasya steplerinde kurulan ne kadar göçebe imparatorluğu varsa hepsini Türk tarihine yamarlar. Türklük ve İslam arası spektrumda elastiki bir tarih yazımının erken dönem Kemalist devlet mitiyle bütünleştirilmesinden türetilen bir cumhuriyet insanı, idealize edilen bir erkek vatandaş prototipi (homo respublicus) için vazgeçilmez özelliklerden biri asker olarak doğmaktır. Kadın vatandaşlar da asker oğul doğurmak görevine sahiptir. Her Türk asker doğar sloganı orduda on yıllardır askerlere belletilen bir klişedir. Şehit olmak tarihsel bağlamından ve anlamından fütursuzca kopartılarak gündelik siyasetin eline malzeme olarak verilir. “ de ölelim”, “reis bizi Afrin’e götür”, “düğüne gidiyoruz” vs. türden slogansı söylemlerle beraber bir ölüme övgü kültü oluşturulur. Bu kült, Saray güdümünde tektipleştirilmiş bir medya aracılığı ile endoktrine edilir ve geniş halk katmanlarına en basit pedagojik (öğretme) tekniği ile belletilir: tekrar.
Beyaz kefenlere bürünmüş, ölüme ve öldürmeye koşullanmış, yaşamdan ziyade bu hayattan sonraki dünyayı hedefleyen bir gençlik yaratmak neden bu kadar önemli? Daha fazlasını soralım mı? Hangi tip rejimler ölüme ve öldürmeye övgü üzerine bir gelecek tasavvuru endoktrine eder? Neden insanın yaşatılmasına, bu hayattaki başarılarına, mutluluklarına, yaşam kalitesinin yükseltilmesine, kendisini gerçekleştirmesinin önündeki engellerin kaldırılmasına, bireyin özgürleştirilmesine yönelik politikalar değil de, bunların tam aksine olan politikalar benimsenir?
AVRUPA BİRLİĞİ Mİ DEĞİŞTİ, TÜRKİYE Mİ?
İç düşmanların ve dış düşmanların el ele verdiği ve ülkeyi parçalamaya çalıştığı bir tür düşmanlarla çevrelenmiş toplum psikolojisi, bu doktrinin neresindedir? Daha düne kadar girmek için on takla attıkları Avrupa Birliği’nin bugün bizleri bir kaşık suda boğmak isteyen hain devletlerden oluşan bir düşman ittifakı haline dönüşmesi, cidden AB’nin geçirdiği bir tür değişimin ve dönüşümün sonucunda mı var oldu? Yoksa bu değişim-dönüşüm algı boyutunda (yani yapay olarak) Türkiye’de bilinçli bir şekilde üretilmeye ve lanse edilmeye mi başlandı? Her iki durumda da sorulmalı o zaman, neden bu oldu? Gerekçesi nedir? Bu dönüşümü tetikleyen zihinsel arka planı nasıl izah edebiliriz? Yine, daha düne dek sınırlarımızın güvenliğinin sağlanabilmesi adına NATO’dan istediğimiz destek, sağlanan Patriot bataryaları ve onları veren müttefikler, Türkiye’nin sınırlarını korumak için konuşlandırılan yabancı askerler, devriye uçuşları yapan müttefik jetleri ve onların pilotları gün gibi apaçık ortadayken, bugün ABD başta olmak üzere tüm bu müttefik devletlerin bugün bir numaralı düşman haline gelmelerini nasıl açıklayacağız? Bu devletler neden bugün Türk ve Türkiye düşmanı oldular? Yok eğer bu da bir algı meselesiyse, neden Türkiye’de rejimin karar alıcıları (dünün politikalarının mimarları ve uygulayıcıları da aynıydı!) karar değiştirdiler ve eski dost ve müttefikleri bugün kendi halklarına düşman olarak göstermeye başladılar?
Bir tarafta beyni yıkanan ve ölmeye, öldürmeye methiyeler düzen bir rejimin süjesi haline getirilen bir toplum var. Diğer tarafta gayet bilinçli olarak üretilen iç ve dış düşmanlara karşı şartlandırılıyor bu insanlar. Ve 15 Temmuz sonrası başlayan furyada iç düşmanlar bertaraf edilerek bu yeni politika test edilirken, bugün Afrin’le beraber dış düşmanlar üzerinden yeni bir test sahası açılmış durumda. Hayatını kaybeden askerlerin sayısı hızla artarken, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası gözlemcilerin, basının ve Türkiye’nin diğer muhataplarının verilerine göre sayıları binlerle ifade edilen sivil ölümlerinin büyük boyutlara varması, bu yeni ölüm doktrininin sistemle iyiden iyiye bütünleşmesine neden oluyor. Adeta bir kaynak makinesi gibi, endoktrine edilen iç/dış düşmanların yok edilmesi gerekliliği üzerine inşa edilen deneme alanlarında toplumun dikkati reel iç ve dış sorunlardan, yapay, sanal birtakım sorunlara çekiliyor. İçeride saflar sıkılaştıran, rejimi berkiten ve konsolide eden bir taktik, muhalefeti de paralize ederek, bariz felce uğratarak, rejimin dilini, kavramlarını, söylemlerini, belagatini muhalefete benimsetiyor, gündemi belirlemiyor sadece, aynı zamanda onu yaratıyor, yoktan var ediyor.
İŞLEYEN BİR MEKANİZMA
Ve bu gayet güzel işliyor, bir mekanizma olarak. Gayet sistematik, gayet planlı be bilinçli, gayet rasyonelce, sosyolojik, sosyal psikolojik, psikolojik ve iletişim bilimsel metotlar kullanılarak dâhiyane bir toplum mühendisliği yapılıyor, adım-adım. Rejim, giderek sarıyor toplumu – sadece politik ve ekonomik alanlarda değil bu yayılma, aynı zamanda (hatta özellikle) toplumsal bilinç alanında, kimliksel düzeyde, kişisel algılar seviyesinde bir endoktrinizasyon vuku buluyor. Bir örneğini Kemalist erken dönem cumhuriyetinde görebildiğimiz bir kabuk değiştirme cereyan etmekte. Milli değerlerin ön plana çıktığı bir var oluş mücadelesi olan 1919 – 1923 dönemleri arasındaki savunma savaşı, bizim İstiklal Savaşı veya Kurtuluş Savaşı olarak adlandırdığımız destansı direniş öyküsü, ister istemez erken dönem Kemalist cumhuriyet tarih yazımının merkezinde yer almıştı. Bunun üzerine inşa edilen bir vatandaşlık kimliği ile okullarda kimlik politikaları uygulanmış, nesiller boyu süre gelen bir değerler inşası, kimlik inşası, millet inşası süreçleri yaşanmıştı. Bugün olan, sanal düzeyde gerekçeler üzerine inşa edilen benzer bir süreç. Elbette 15 Temmuz Kurtuluş Savaşı değil. Elbette Afrin İstiklal Harbi değil. Elbette AB, ABD veya NATO, Kurtuluş Savaşı’ndaki ana öteki olan Yunanistan değil. Biraz Çanakkale Savaşı’nın bilinçli olarak Kurtuluş Savaşı’na ve onun psikolojik arka planına eklemlenmesi gibi, fazla sırıtan bir yeni kimlik inşası sürecindeyiz.
Sanal ya da gerçek olması bir şeyi değiştirmez. Savaşlar, olağanüstü şartları meşrulaştırır. Bu hep böyle olmuştur. Özellikle de oturmamış demokrasilerde, yerleşmemiş anayasal rejimlerde, toplumsal sözleşme olamamış ve dolayısıyla da benimsenmemiş anayasal metinlerin üzerine inşa edilen devlet mimarilerinin olduğu gelişmemiş toplumlarda. İçeride ve dışarıda saldırıya ve ihanete uğrayan devletler, onların iç ve dış düşmanlara kahramanca kafa tutan karizmatik liderleri, başkomutanları, olağanüstü – ve elbette istisnai ve geçici – yetkileri ve bunun kendilerine sağladığı gayet efektif rejimleriyle beraber bu amansız ve hain saldırıları püskürtmeye çalışırlar. İşte, yavaş-yavaş belirginleşiyor, şekle şemaile bürünüyor, olgunlaştıkça kendine güveni geliyor ve daha da cüretkârlaşıyor, fark ettiniz mi? Bu gelen ses, işte o rejimin sesidir. Yedikçe karnı acıkan bir tür canavardır o, besledikçe uykusu geleceğine daha da ayılan, sakinleşeceğine daha da gözleri yuvalarından fırlayacakmışçasına dönen, daha çok eğitim değil daha çok silah talep eden, hayatını kaybeden askerlere alışmanızı sağlayan, güçlenmekten bahsederken satın alma gücünüzü değil, beslediğiniz ordudaki nefer sayısını kast eden canavar!
GERÇEKTE NASIL OLUYORMUŞ, GÖRÜYORUZ
Ben onu tarih kitaplarından tanırım. Keşke diyorum kendi kendime, tanışıklığım o seviyede kalsaymış. Teorinin ve tarihsel-ansiklopedik bilginin ürkütücü griliğini, okuduğum kitabı ya da izlediğim belgeseli kapatarak sonlandırabiliyordum. Kurbanların rakamlarını bir müddet sonra unutabiliyor, gencecik yaşamlarında, daha hayatlarının baharına gelmeden can veren askerlerin figüranlara indirgendiği savaşların taktiksel boyutlarını inceleyebiliyor, göçe zorlanan çocukların, tecavüze uğrayan kadınların, kötürüm kalan, kolunu, bacağını cephede bulamadan eve dönebilen neferlerin öykülerinin anlatılmadığı kuru tarihsel metinleri okuyup, yine de, her şeye karşın “ne kötü şey bu faşizm” diyebiliyordum. Bugün bunu yapabilme lüksüm yok. Tarih kitaplarından özet olarak değil, bizzat yaşayarak, gün be gün dramatik ve trajik öykülerini okuduğumuz ve dinlediğimiz insanların, öykü kahramanı değil gerçek olduğunu bilerek, hiç uyanamadığınız bir kâbusmuşçasına acı çekerek, kan ter içinde debelenerek öğreniyoruz, gerçekte nasıl oluyormuş bu işler!
Asker millet, ordu devlet, övülen ölüm, güzellenen öldürme – an be an yaşanan öfke, düşmanlık, kutuplaşma. Vereceği bir güzellik yok, biliyorum da, vaat de mi edemez hiçbir övülesi şeyi, diyorum kendi kendime. Sonra da kendi naifliğime şaşırıyorum. Hala akıllanmadın, bak hala böylesi beklentilerle düş kurup duruyorsun, diyorum kendi kendime, acımasızca. Bak, onlar kendi evlatlarını düşünmüyor senin düşündüğün kadar, kendi düşen ağlamaz niye diyemiyorum? Sanırım onlarla aramızdaki ince ama belirleyici çizgilerden biri bu. Belki de en önemlilerinden biri.
Neden kahramanlarımız hep asker olmalı? Çocuklarımıza herhangi bir hastalığın aşısını veya serumunu bulan birinin de pek ala kahraman olabileceğini neden öğretmeyelim? Veya görevini korkusuzca ve fedakârca yapan bir itfaiye erinin de pek ala bir kahraman olabileceğini? Neden ölüme değil de yaşama övgü yapılmasın okullarda? Mutlu günlerde, şarkı söyleyen, diploma törenlerinde ailelerine gurur veren, evlendiklerinde veya bebekleri olduğunda sevin gözyaşı döktüğümüz çocuklarımız olmasın bizim? Niçin sakince, barış ve huzur içinde, hakkı hukuku savunmak zorunda kalmadan, gayet sıradan ve normal hayatları olmasın bizim ailelerimizin? Hayatları aksiyon filmi gibi olmayan, sorunlarını çözmüş, herkesin birbirine saygı duyduğu, kimsenin başkasını değiştirmek peşinde koşturmadığı, farklılıkların insanların şahsi meselesi olduğu toplumlardaki gibi basit temeller üzerine inşa edilmiş, kolektif olmayan hayatlara gıpta etmek utanılası bir şey midir? Soruyorum sadece. İlla bir denizden ötekine, bir iklimde diğerine, başkalarının ellerindeki toprakları almak gibi garip, yanlış, gözyaşı ve acılara gebe hedefler yerine, elindeki cennet vatanı baştan başa güzelliklerle bezeyen, insanını eğitimin en iyisine, refahın en genişine, çevrenin en temizine, huzurun en dinginine, mutluluğun en derinine boğmak isteyen bir ülkemiz olmasın bizim? Bu Türkiye ütopyası, hiç gerçekleşmeyecek bir hayal mi kalacak?
[Mehmet Efe Çaman] 22.2.2018 [TR724]
Beyaz kefenlere bürünmüş, ölüme ve öldürmeye koşullanmış, yaşamdan ziyade bu hayattan sonraki dünyayı hedefleyen bir gençlik yaratmak neden bu kadar önemli? Daha fazlasını soralım mı? Hangi tip rejimler ölüme ve öldürmeye övgü üzerine bir gelecek tasavvuru endoktrine eder? Neden insanın yaşatılmasına, bu hayattaki başarılarına, mutluluklarına, yaşam kalitesinin yükseltilmesine, kendisini gerçekleştirmesinin önündeki engellerin kaldırılmasına, bireyin özgürleştirilmesine yönelik politikalar değil de, bunların tam aksine olan politikalar benimsenir?
AVRUPA BİRLİĞİ Mİ DEĞİŞTİ, TÜRKİYE Mİ?
İç düşmanların ve dış düşmanların el ele verdiği ve ülkeyi parçalamaya çalıştığı bir tür düşmanlarla çevrelenmiş toplum psikolojisi, bu doktrinin neresindedir? Daha düne kadar girmek için on takla attıkları Avrupa Birliği’nin bugün bizleri bir kaşık suda boğmak isteyen hain devletlerden oluşan bir düşman ittifakı haline dönüşmesi, cidden AB’nin geçirdiği bir tür değişimin ve dönüşümün sonucunda mı var oldu? Yoksa bu değişim-dönüşüm algı boyutunda (yani yapay olarak) Türkiye’de bilinçli bir şekilde üretilmeye ve lanse edilmeye mi başlandı? Her iki durumda da sorulmalı o zaman, neden bu oldu? Gerekçesi nedir? Bu dönüşümü tetikleyen zihinsel arka planı nasıl izah edebiliriz? Yine, daha düne dek sınırlarımızın güvenliğinin sağlanabilmesi adına NATO’dan istediğimiz destek, sağlanan Patriot bataryaları ve onları veren müttefikler, Türkiye’nin sınırlarını korumak için konuşlandırılan yabancı askerler, devriye uçuşları yapan müttefik jetleri ve onların pilotları gün gibi apaçık ortadayken, bugün ABD başta olmak üzere tüm bu müttefik devletlerin bugün bir numaralı düşman haline gelmelerini nasıl açıklayacağız? Bu devletler neden bugün Türk ve Türkiye düşmanı oldular? Yok eğer bu da bir algı meselesiyse, neden Türkiye’de rejimin karar alıcıları (dünün politikalarının mimarları ve uygulayıcıları da aynıydı!) karar değiştirdiler ve eski dost ve müttefikleri bugün kendi halklarına düşman olarak göstermeye başladılar?
Bir tarafta beyni yıkanan ve ölmeye, öldürmeye methiyeler düzen bir rejimin süjesi haline getirilen bir toplum var. Diğer tarafta gayet bilinçli olarak üretilen iç ve dış düşmanlara karşı şartlandırılıyor bu insanlar. Ve 15 Temmuz sonrası başlayan furyada iç düşmanlar bertaraf edilerek bu yeni politika test edilirken, bugün Afrin’le beraber dış düşmanlar üzerinden yeni bir test sahası açılmış durumda. Hayatını kaybeden askerlerin sayısı hızla artarken, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası gözlemcilerin, basının ve Türkiye’nin diğer muhataplarının verilerine göre sayıları binlerle ifade edilen sivil ölümlerinin büyük boyutlara varması, bu yeni ölüm doktrininin sistemle iyiden iyiye bütünleşmesine neden oluyor. Adeta bir kaynak makinesi gibi, endoktrine edilen iç/dış düşmanların yok edilmesi gerekliliği üzerine inşa edilen deneme alanlarında toplumun dikkati reel iç ve dış sorunlardan, yapay, sanal birtakım sorunlara çekiliyor. İçeride saflar sıkılaştıran, rejimi berkiten ve konsolide eden bir taktik, muhalefeti de paralize ederek, bariz felce uğratarak, rejimin dilini, kavramlarını, söylemlerini, belagatini muhalefete benimsetiyor, gündemi belirlemiyor sadece, aynı zamanda onu yaratıyor, yoktan var ediyor.
İŞLEYEN BİR MEKANİZMA
Ve bu gayet güzel işliyor, bir mekanizma olarak. Gayet sistematik, gayet planlı be bilinçli, gayet rasyonelce, sosyolojik, sosyal psikolojik, psikolojik ve iletişim bilimsel metotlar kullanılarak dâhiyane bir toplum mühendisliği yapılıyor, adım-adım. Rejim, giderek sarıyor toplumu – sadece politik ve ekonomik alanlarda değil bu yayılma, aynı zamanda (hatta özellikle) toplumsal bilinç alanında, kimliksel düzeyde, kişisel algılar seviyesinde bir endoktrinizasyon vuku buluyor. Bir örneğini Kemalist erken dönem cumhuriyetinde görebildiğimiz bir kabuk değiştirme cereyan etmekte. Milli değerlerin ön plana çıktığı bir var oluş mücadelesi olan 1919 – 1923 dönemleri arasındaki savunma savaşı, bizim İstiklal Savaşı veya Kurtuluş Savaşı olarak adlandırdığımız destansı direniş öyküsü, ister istemez erken dönem Kemalist cumhuriyet tarih yazımının merkezinde yer almıştı. Bunun üzerine inşa edilen bir vatandaşlık kimliği ile okullarda kimlik politikaları uygulanmış, nesiller boyu süre gelen bir değerler inşası, kimlik inşası, millet inşası süreçleri yaşanmıştı. Bugün olan, sanal düzeyde gerekçeler üzerine inşa edilen benzer bir süreç. Elbette 15 Temmuz Kurtuluş Savaşı değil. Elbette Afrin İstiklal Harbi değil. Elbette AB, ABD veya NATO, Kurtuluş Savaşı’ndaki ana öteki olan Yunanistan değil. Biraz Çanakkale Savaşı’nın bilinçli olarak Kurtuluş Savaşı’na ve onun psikolojik arka planına eklemlenmesi gibi, fazla sırıtan bir yeni kimlik inşası sürecindeyiz.
Sanal ya da gerçek olması bir şeyi değiştirmez. Savaşlar, olağanüstü şartları meşrulaştırır. Bu hep böyle olmuştur. Özellikle de oturmamış demokrasilerde, yerleşmemiş anayasal rejimlerde, toplumsal sözleşme olamamış ve dolayısıyla da benimsenmemiş anayasal metinlerin üzerine inşa edilen devlet mimarilerinin olduğu gelişmemiş toplumlarda. İçeride ve dışarıda saldırıya ve ihanete uğrayan devletler, onların iç ve dış düşmanlara kahramanca kafa tutan karizmatik liderleri, başkomutanları, olağanüstü – ve elbette istisnai ve geçici – yetkileri ve bunun kendilerine sağladığı gayet efektif rejimleriyle beraber bu amansız ve hain saldırıları püskürtmeye çalışırlar. İşte, yavaş-yavaş belirginleşiyor, şekle şemaile bürünüyor, olgunlaştıkça kendine güveni geliyor ve daha da cüretkârlaşıyor, fark ettiniz mi? Bu gelen ses, işte o rejimin sesidir. Yedikçe karnı acıkan bir tür canavardır o, besledikçe uykusu geleceğine daha da ayılan, sakinleşeceğine daha da gözleri yuvalarından fırlayacakmışçasına dönen, daha çok eğitim değil daha çok silah talep eden, hayatını kaybeden askerlere alışmanızı sağlayan, güçlenmekten bahsederken satın alma gücünüzü değil, beslediğiniz ordudaki nefer sayısını kast eden canavar!
GERÇEKTE NASIL OLUYORMUŞ, GÖRÜYORUZ
Ben onu tarih kitaplarından tanırım. Keşke diyorum kendi kendime, tanışıklığım o seviyede kalsaymış. Teorinin ve tarihsel-ansiklopedik bilginin ürkütücü griliğini, okuduğum kitabı ya da izlediğim belgeseli kapatarak sonlandırabiliyordum. Kurbanların rakamlarını bir müddet sonra unutabiliyor, gencecik yaşamlarında, daha hayatlarının baharına gelmeden can veren askerlerin figüranlara indirgendiği savaşların taktiksel boyutlarını inceleyebiliyor, göçe zorlanan çocukların, tecavüze uğrayan kadınların, kötürüm kalan, kolunu, bacağını cephede bulamadan eve dönebilen neferlerin öykülerinin anlatılmadığı kuru tarihsel metinleri okuyup, yine de, her şeye karşın “ne kötü şey bu faşizm” diyebiliyordum. Bugün bunu yapabilme lüksüm yok. Tarih kitaplarından özet olarak değil, bizzat yaşayarak, gün be gün dramatik ve trajik öykülerini okuduğumuz ve dinlediğimiz insanların, öykü kahramanı değil gerçek olduğunu bilerek, hiç uyanamadığınız bir kâbusmuşçasına acı çekerek, kan ter içinde debelenerek öğreniyoruz, gerçekte nasıl oluyormuş bu işler!
Asker millet, ordu devlet, övülen ölüm, güzellenen öldürme – an be an yaşanan öfke, düşmanlık, kutuplaşma. Vereceği bir güzellik yok, biliyorum da, vaat de mi edemez hiçbir övülesi şeyi, diyorum kendi kendime. Sonra da kendi naifliğime şaşırıyorum. Hala akıllanmadın, bak hala böylesi beklentilerle düş kurup duruyorsun, diyorum kendi kendime, acımasızca. Bak, onlar kendi evlatlarını düşünmüyor senin düşündüğün kadar, kendi düşen ağlamaz niye diyemiyorum? Sanırım onlarla aramızdaki ince ama belirleyici çizgilerden biri bu. Belki de en önemlilerinden biri.
Neden kahramanlarımız hep asker olmalı? Çocuklarımıza herhangi bir hastalığın aşısını veya serumunu bulan birinin de pek ala kahraman olabileceğini neden öğretmeyelim? Veya görevini korkusuzca ve fedakârca yapan bir itfaiye erinin de pek ala bir kahraman olabileceğini? Neden ölüme değil de yaşama övgü yapılmasın okullarda? Mutlu günlerde, şarkı söyleyen, diploma törenlerinde ailelerine gurur veren, evlendiklerinde veya bebekleri olduğunda sevin gözyaşı döktüğümüz çocuklarımız olmasın bizim? Niçin sakince, barış ve huzur içinde, hakkı hukuku savunmak zorunda kalmadan, gayet sıradan ve normal hayatları olmasın bizim ailelerimizin? Hayatları aksiyon filmi gibi olmayan, sorunlarını çözmüş, herkesin birbirine saygı duyduğu, kimsenin başkasını değiştirmek peşinde koşturmadığı, farklılıkların insanların şahsi meselesi olduğu toplumlardaki gibi basit temeller üzerine inşa edilmiş, kolektif olmayan hayatlara gıpta etmek utanılası bir şey midir? Soruyorum sadece. İlla bir denizden ötekine, bir iklimde diğerine, başkalarının ellerindeki toprakları almak gibi garip, yanlış, gözyaşı ve acılara gebe hedefler yerine, elindeki cennet vatanı baştan başa güzelliklerle bezeyen, insanını eğitimin en iyisine, refahın en genişine, çevrenin en temizine, huzurun en dinginine, mutluluğun en derinine boğmak isteyen bir ülkemiz olmasın bizim? Bu Türkiye ütopyası, hiç gerçekleşmeyecek bir hayal mi kalacak?
[Mehmet Efe Çaman] 22.2.2018 [TR724]
Yaşasaydı şimdi hapisteydi…[Levent Kenez]
Ömer Halisdemir’in dosyasında yer alan ve son anlarını gösteren görüntülerin dolaşıma sokulması ile birlikte hükümetin 15 Temmuz söylemi paralelinde yeni bir propaganda dalgası yaşandı. Futbol takımlarının bile kayıtsız kalamadığı bu propaganda, 15 temmuz trenine zamanında binememişlere de bir fırsat doğurdu. Özellikle piyasada iş yapan, tanımasak samimi olduğuna inanacağımız, sabah akşam Erdoğan’a küfreden tipler kendilerine bir sigorta misali bir anda Halisdemir için methiyeler düzmeye başladılar. Utanmasalar “hatim indirdim, Allah kabul etsin” diye tweet atacaklar.
Hükümetin 15 Temmuz ile ilgili konuşulmasını istediği şeyler kahramanlık hikayeleri, şehitler, hainlerin ne kadar hain olduğu, milletin darbeyi önlerken kullandığı beyaz atletler ve bir çoğunun sonradan düzmece olduğu anlaşılan gazilik maaşı almak için uydurulan pehlivan hikayeleri…
Bir darbe düşünün ki kendisine darbe yapılan hükümetin cevaplaması gereken sorular darbecilerden kat be kat daha fazla ve daha kritik. Gerçek bu olunca ülkedeki korku ve tehdit iklimi sayesinde cevaplanması gereken soruları bastıracak duygu yoğun, milletin satın almaya dünden razı olduğu, kutsalların dibine kadar istismarına dayanan ve her biri bir planlama ile üretilen lümpenliklerin konuşulmasından başka bir duruma izin verilmiyor.
Beraber çalıştığımız bu işlerde uzman muhabirler sahada olsa Allah’ın izniyle olan biteni ortaya çıkarır kim kime darbe yapmış masaya koyardı. Zaten bu yüzden 15 Temmuz’dan önce ve saatler sonra gerçek muhalif gazetelere ve çalışanlarına operasyon yaptılar. Ne demek istediğimi Danıştay cinayetini organize edenler, Rahip Santaro’yu ve Hrant Dink’i vuranlar, Şemdinli’yi bombalayanlar, Ergenekon ve Balyoz’dan yırttıklarını sananlar çok daha iyi anlıyor, emin olun. Zaten 15 Temmuz ile ilgili gerçek gazetecilik yapanlar da yine değeri bilinmeyen yaftalanan isimler.
Diyeceğim şu: Sözde muhalif olduğunu iddia eden mecralarda çalışanlar veya her daim kendisini gazeteci olarak pazarlayan ve CNN Türk’e konuk olarak çağrılabilecek tıynette olanlar dahi bütün çapsızlıklarına rağmen biraz gazetecilik yapsa veya ülkede muhalefet diye bir şey olsa 6 ayda neyin ne olduğu bilinecek bir hadise olan 15 Temmuz, karartma ve kara propaganda sayesinde aydınlatılamıyor. Darbe girişiminin başlamasından birkaç saat sonra ortaya çıkan tasfiye listeleri zaten neyin ne olduğunu anlatıyor da gerçeklerin tamamen ortaya çıkması bu rejim gitmeden tamamıyla mümkün olmayacak. Cemaat ile ilgili düşünceleri malum Ahmet Şık’ın darbeden hemen sonra çok ham ve kısıtlı bilgilerle kaleme aldığı 15 Temmuz yazı dizisi bile ne demek istediğimi ispat için yeterli. Yine Cemaat ile ilişkilendirilemeyecek Ahmet Nesin tek başına birçok komployu çökertti. Mızrak çuvalı delip geçtiği için ne yapsalar ne etseler durmadan açık veriyorlar.
HALİSDEMİR OLAYI
Ömer Halisdemir olayı “Kimin neden öldürdüğünü, ölenin neden öldüğü bilmediği” bir fitne olayıdır. Aktroller istedikleri kadar küfür edebilir. Merak edenler için Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yaşanalar ile ilgili TR724’te çok güzel yazılar çıktı. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı teslim almaya gelen Semih Terzi’nin, ülkede uçuş yasağı olmasına rağmen uçağının nasıl kalkmasına izin verildiği halen cevaplanmadı. Nizamiyeye verilen ‘sadece Terzi’yi içeri alın’ emrinin sebebi hala açıklanmadı. Halisdemir ile ilgili üretilen bir çoğu gerçek olaylarla ilgilisi olmayan ve devrimci sola özenti kokan hikayelerde mahkemelerin direk hesap sorması gereken ayrıntılar hiç konuşulmadı. Havuzcuların büyük bir kahraman olarak sundukları Zekai Aksakallı, içeri sadece onu alın diye emir verdiği bir tuğgeneralin infaz emrini verebilir mi? Bu, her şart ve durumda yasalara göre bir suçtur. Velev ki darbeci olsun. 15 Temmuz ikliminde gaza gelip bu itirafta bulunan Aksakallı, yarın cinayetlerinden yargılandığı zaman ilk bu sözlerini inkar edecek ama resmi kayıtları silmesi mümkün olmayacak.
Ömer Halisdemir’i öldüren askerin 15 Temmuz’dan sonra günlerce komutanlık binasında elini kolunu sallayarak tam teçhizat dolaştığını ve Zekai’nin adamı diye nöbet tuttuğunu çoğu kimse bilmiyor.
AKSAKALLI MUAMMASI SÜRÜYOR
Askerlerini tatbikat bahanesiyle Genelkurmay ve kilit noktalara çıkartan Aksakallı, bütün pisliklerin üzerine yapıştığını gördüğü zaman “İstense darbe çok kolay önlenirdi” mealinde bunu yapmayanları işaret ederek Hulus Akar’ı hedef göstererek biraz rahat nefes aldı. Gözlerden uzak bir yere gönderilerek gündemden de düşmesi sağlandı.
Hulusi Akar beklendiği gibi “Yurtta Sulh Konseyi” davası olarak bilinen duruşmaya çağrılmasına rağmen yine gitmedi. Havuz gazetecileri ile yarışır gibi, çanta misali yurtdışına çıkan, o düğün senin bu düğün benim gezen, Hakan Fidan’la New York sokaklarında kafe kafe ortam yapan Akar’ın bir türlü mahkemeye yolu düşmüyor. Şimdiki bahane Afrin operasyonuymuş.
ZEKİ ÇOLAK’IN İFADELERİ BİLE ÇELİŞKİLİ
Kurban olarak Kara Kuvvetleri eski komutanı Salih Zeki Çolak’ı seçmişler. Çolak’ın üstünkörü mahkemede anlattıkları bile oyun içinde oyun olduğunu anlamaya yeterli.
Çolak diyor ki, kendisini rehin alanlar “Sizin gibi cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri bakanı, MİT müsteşarı da alınacak” demiş.
Yahu MİT müsteşarı kendi ayağı ile geldi darbecilerin yanına. Saatlerce kaldı. O zaman rehin almamışlar. Kapıya kadar uğurlamış, giderken selam çakmışlar. Ve en önemlisi Fidan gidince darbe başlamış. Ve bu darbeciler Fidan’ı almayı planlamışlar. Buna inanalım öyle mi?
Başka kimi alacaklarmış? Erdoğan’ı… Darbe saatini dört kere farklı zamanda öğrendiğini söyleyen Erdoğan’ı. Mahkemenin resmi iddianamesinde askerlerin gelmesinden 3 saat önce Marmaris’ten ayrılan ama her yerde 15 dakika ile kurtuldum yalanını sıkan bir tane gazetecinin bile “Bu çelişki nedir?” diye soramadığı Erdoğan’ı mı? Kaldığı otelin 20 dakika yanında ülkenin en büyük askeri üslerinden biri olan ve üssün komutanının darbecilikten tutuklandığı Marmaris’ten elini kolunu sallayarak çıkan Erdoğan’ı alacaklarmış. Yersen… Erdoğan’ı almaya giden ekibin helikopterlerine saatlerce pistte bekleme emri verenler de henüz açığa çıkmadı bu arada.
Başbakan Yıldırım ile İçişleri Efgan Ala’nın o gece tam olarak nerede oldukları ve ne yaptıkları muamma. Yıldırım’ın neredeyse evde pijama ile telefonda konuşurken fotosunu servis ettiler ama sorulara cevap vermediler. Ala’nın o gece uzun süre sırra kadem basması, bakanlıktan olup sonra MYK listesi ile sus payı verilmesi de dahil. Bu ikilinin o gece 15 Temmuz kumpasını tertip edenler tarafından öldürüleceği ama başarılamadığı iddiası da aydınlatılmayı bekliyor.
KOMİK AYRINTILAR
Çolak’ın söylediklerinde komik ayrıntılar da var. Yolda giderken okul komutanını arayarak geliyorum demiş. Kara Havacılık Okulu’na gittiği zaman darbeyi hissedememiş. Mahkemenin “Uçmak için hazır bekleyen hangar dışındaki helikopterler de mi sizi uyandırmadı?” nevinden sorusuna da Kara Kuvvetleri Komutanı olarak bunu anlamasının mümkün olmadığı şeklinde cevaplamış. Beyefendi çizgimden sapmadan ama kahvehanelerde çok daha güzel sorulacak şekilde sorarsak: “Birader o zaman ne diye gittin?”
Halisdemir ile başlamıştık onunla bitirelim. Erdoğan’ı korumak için Marmaris’te otelinin önünde görev yapan ve gelen askerlerle çatışan polisler darbeci oldukları gerekçesiyle şu an hapisteler. Yani resmi söylemle Erdoğan’ı almaya gelenlere karşı canlarını ortaya koyanlar hayatta kaldıkları için bedelini ödüyorlar. Eğer aralarında ölen olsa idi şimdi adı bir parka, bir sokağa çoktan verilmişti.
[Levent Kenez] 22.2.2018 [TR724]
Hükümetin 15 Temmuz ile ilgili konuşulmasını istediği şeyler kahramanlık hikayeleri, şehitler, hainlerin ne kadar hain olduğu, milletin darbeyi önlerken kullandığı beyaz atletler ve bir çoğunun sonradan düzmece olduğu anlaşılan gazilik maaşı almak için uydurulan pehlivan hikayeleri…
Bir darbe düşünün ki kendisine darbe yapılan hükümetin cevaplaması gereken sorular darbecilerden kat be kat daha fazla ve daha kritik. Gerçek bu olunca ülkedeki korku ve tehdit iklimi sayesinde cevaplanması gereken soruları bastıracak duygu yoğun, milletin satın almaya dünden razı olduğu, kutsalların dibine kadar istismarına dayanan ve her biri bir planlama ile üretilen lümpenliklerin konuşulmasından başka bir duruma izin verilmiyor.
Beraber çalıştığımız bu işlerde uzman muhabirler sahada olsa Allah’ın izniyle olan biteni ortaya çıkarır kim kime darbe yapmış masaya koyardı. Zaten bu yüzden 15 Temmuz’dan önce ve saatler sonra gerçek muhalif gazetelere ve çalışanlarına operasyon yaptılar. Ne demek istediğimi Danıştay cinayetini organize edenler, Rahip Santaro’yu ve Hrant Dink’i vuranlar, Şemdinli’yi bombalayanlar, Ergenekon ve Balyoz’dan yırttıklarını sananlar çok daha iyi anlıyor, emin olun. Zaten 15 Temmuz ile ilgili gerçek gazetecilik yapanlar da yine değeri bilinmeyen yaftalanan isimler.
Diyeceğim şu: Sözde muhalif olduğunu iddia eden mecralarda çalışanlar veya her daim kendisini gazeteci olarak pazarlayan ve CNN Türk’e konuk olarak çağrılabilecek tıynette olanlar dahi bütün çapsızlıklarına rağmen biraz gazetecilik yapsa veya ülkede muhalefet diye bir şey olsa 6 ayda neyin ne olduğu bilinecek bir hadise olan 15 Temmuz, karartma ve kara propaganda sayesinde aydınlatılamıyor. Darbe girişiminin başlamasından birkaç saat sonra ortaya çıkan tasfiye listeleri zaten neyin ne olduğunu anlatıyor da gerçeklerin tamamen ortaya çıkması bu rejim gitmeden tamamıyla mümkün olmayacak. Cemaat ile ilgili düşünceleri malum Ahmet Şık’ın darbeden hemen sonra çok ham ve kısıtlı bilgilerle kaleme aldığı 15 Temmuz yazı dizisi bile ne demek istediğimi ispat için yeterli. Yine Cemaat ile ilişkilendirilemeyecek Ahmet Nesin tek başına birçok komployu çökertti. Mızrak çuvalı delip geçtiği için ne yapsalar ne etseler durmadan açık veriyorlar.
HALİSDEMİR OLAYI
Ömer Halisdemir olayı “Kimin neden öldürdüğünü, ölenin neden öldüğü bilmediği” bir fitne olayıdır. Aktroller istedikleri kadar küfür edebilir. Merak edenler için Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yaşanalar ile ilgili TR724’te çok güzel yazılar çıktı. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı teslim almaya gelen Semih Terzi’nin, ülkede uçuş yasağı olmasına rağmen uçağının nasıl kalkmasına izin verildiği halen cevaplanmadı. Nizamiyeye verilen ‘sadece Terzi’yi içeri alın’ emrinin sebebi hala açıklanmadı. Halisdemir ile ilgili üretilen bir çoğu gerçek olaylarla ilgilisi olmayan ve devrimci sola özenti kokan hikayelerde mahkemelerin direk hesap sorması gereken ayrıntılar hiç konuşulmadı. Havuzcuların büyük bir kahraman olarak sundukları Zekai Aksakallı, içeri sadece onu alın diye emir verdiği bir tuğgeneralin infaz emrini verebilir mi? Bu, her şart ve durumda yasalara göre bir suçtur. Velev ki darbeci olsun. 15 Temmuz ikliminde gaza gelip bu itirafta bulunan Aksakallı, yarın cinayetlerinden yargılandığı zaman ilk bu sözlerini inkar edecek ama resmi kayıtları silmesi mümkün olmayacak.
Ömer Halisdemir’i öldüren askerin 15 Temmuz’dan sonra günlerce komutanlık binasında elini kolunu sallayarak tam teçhizat dolaştığını ve Zekai’nin adamı diye nöbet tuttuğunu çoğu kimse bilmiyor.
AKSAKALLI MUAMMASI SÜRÜYOR
Askerlerini tatbikat bahanesiyle Genelkurmay ve kilit noktalara çıkartan Aksakallı, bütün pisliklerin üzerine yapıştığını gördüğü zaman “İstense darbe çok kolay önlenirdi” mealinde bunu yapmayanları işaret ederek Hulus Akar’ı hedef göstererek biraz rahat nefes aldı. Gözlerden uzak bir yere gönderilerek gündemden de düşmesi sağlandı.
Hulusi Akar beklendiği gibi “Yurtta Sulh Konseyi” davası olarak bilinen duruşmaya çağrılmasına rağmen yine gitmedi. Havuz gazetecileri ile yarışır gibi, çanta misali yurtdışına çıkan, o düğün senin bu düğün benim gezen, Hakan Fidan’la New York sokaklarında kafe kafe ortam yapan Akar’ın bir türlü mahkemeye yolu düşmüyor. Şimdiki bahane Afrin operasyonuymuş.
ZEKİ ÇOLAK’IN İFADELERİ BİLE ÇELİŞKİLİ
Kurban olarak Kara Kuvvetleri eski komutanı Salih Zeki Çolak’ı seçmişler. Çolak’ın üstünkörü mahkemede anlattıkları bile oyun içinde oyun olduğunu anlamaya yeterli.
Çolak diyor ki, kendisini rehin alanlar “Sizin gibi cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri bakanı, MİT müsteşarı da alınacak” demiş.
Yahu MİT müsteşarı kendi ayağı ile geldi darbecilerin yanına. Saatlerce kaldı. O zaman rehin almamışlar. Kapıya kadar uğurlamış, giderken selam çakmışlar. Ve en önemlisi Fidan gidince darbe başlamış. Ve bu darbeciler Fidan’ı almayı planlamışlar. Buna inanalım öyle mi?
Başka kimi alacaklarmış? Erdoğan’ı… Darbe saatini dört kere farklı zamanda öğrendiğini söyleyen Erdoğan’ı. Mahkemenin resmi iddianamesinde askerlerin gelmesinden 3 saat önce Marmaris’ten ayrılan ama her yerde 15 dakika ile kurtuldum yalanını sıkan bir tane gazetecinin bile “Bu çelişki nedir?” diye soramadığı Erdoğan’ı mı? Kaldığı otelin 20 dakika yanında ülkenin en büyük askeri üslerinden biri olan ve üssün komutanının darbecilikten tutuklandığı Marmaris’ten elini kolunu sallayarak çıkan Erdoğan’ı alacaklarmış. Yersen… Erdoğan’ı almaya giden ekibin helikopterlerine saatlerce pistte bekleme emri verenler de henüz açığa çıkmadı bu arada.
Başbakan Yıldırım ile İçişleri Efgan Ala’nın o gece tam olarak nerede oldukları ve ne yaptıkları muamma. Yıldırım’ın neredeyse evde pijama ile telefonda konuşurken fotosunu servis ettiler ama sorulara cevap vermediler. Ala’nın o gece uzun süre sırra kadem basması, bakanlıktan olup sonra MYK listesi ile sus payı verilmesi de dahil. Bu ikilinin o gece 15 Temmuz kumpasını tertip edenler tarafından öldürüleceği ama başarılamadığı iddiası da aydınlatılmayı bekliyor.
KOMİK AYRINTILAR
Çolak’ın söylediklerinde komik ayrıntılar da var. Yolda giderken okul komutanını arayarak geliyorum demiş. Kara Havacılık Okulu’na gittiği zaman darbeyi hissedememiş. Mahkemenin “Uçmak için hazır bekleyen hangar dışındaki helikopterler de mi sizi uyandırmadı?” nevinden sorusuna da Kara Kuvvetleri Komutanı olarak bunu anlamasının mümkün olmadığı şeklinde cevaplamış. Beyefendi çizgimden sapmadan ama kahvehanelerde çok daha güzel sorulacak şekilde sorarsak: “Birader o zaman ne diye gittin?”
Halisdemir ile başlamıştık onunla bitirelim. Erdoğan’ı korumak için Marmaris’te otelinin önünde görev yapan ve gelen askerlerle çatışan polisler darbeci oldukları gerekçesiyle şu an hapisteler. Yani resmi söylemle Erdoğan’ı almaya gelenlere karşı canlarını ortaya koyanlar hayatta kaldıkları için bedelini ödüyorlar. Eğer aralarında ölen olsa idi şimdi adı bir parka, bir sokağa çoktan verilmişti.
[Levent Kenez] 22.2.2018 [TR724]
Halet-i Ruhiyem [Erkam Tufan Aytav]
“Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette, dostlarım kalmadı gibi bir şey.
İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim.
İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş.
Ahlâksızlığın ummanı olan bu Şark’ı, yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar.
‘Müslüman’ız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar, Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor.
Yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlâk, ne de Allah uzanır bunlara…
Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lâzım…”
Bu cümleler bana ait değil ama ruh dünyamın bir yansıması adeta.
Nurettin Topçu’nun 11 Nisan 1965’te kaleme aldığı mektuptan bir alıntı bu satırlar.
Aradan geçen 51 yıldan sonra “şark cephesinde” değişen bir şey olmamış demek ki
Türkiye manzarası aynı Topçu’nun tarif ettiği gibi.
Zalimin yaptıklarını,
Peşinden gidenleri,
Zulmü alkışlayanları,
Zalimi sevenleri,
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapanları,
Medyayı, aydın geçinenleri, gördükçe Nurettin Topçu gibi düşünmemek, inkisara kapılmamak mümkün mü?
Meriç’te yaşanan insanlık dramından sonra şimdi burada yapılan zulümleri, ‘haşhaşilikleri’ anlatmama, tek tek sıralamama gerek var mı?
İşkenceyle adam öldürmekten, mala çökmeye, insan kaçırmaktan, terör örgütleri ile işbirliğine, rüşvetten, hırsızlığa ne ararsanız bunlarda.
İşin vahim tarafı bütün bu şenaatleri besmele çekerek yapmaları.
Aynen Topçu’nun dediği gibi, bırakın Müslümanlığı bunların her şeyden önce insanlık devrine girmeleri lazım.
Bu süreçte şunu iyice anladım ki, insanın kumaşının kalitesi çok önemliymiş. Kumaşı iyi olan Müslüman olduğunda iyi Müslüman, kötü olan Müslüman olduğunda kötü Müslüman oluyormuş, hatta Müslümanlığın yüzkarası oluyormuş.
Onun için her şeyden önce ‘insan’ olmak lazımmış.
Biz Müslümanız diyen kumaş kalitesi düşük bu toplum İslam’ı temsilden ziyade İslamofobi’nin temel kaynağıdır.
Birkaç vicdanlı insan dışında zulümlere tepki veren gördünüz mü?
“Ahlâksızlığın ummanı olan bu Şark’ı, yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar” demekle Topçu çok haklı değil mi?
Not: Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde bir mazlumun işkence ile öldürülmesi anlatan bir belgesel üzerine çalışıyordum. Öfkem büyük. Bu sebeple yazıdaki üslubum biraz sert oldu. Yazımın başlığında da dedim ya “halet-i ruhiyem” bu.
[Erkam Tufan Aytav] 22.2.2018 [TR724]
İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim.
İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş.
Ahlâksızlığın ummanı olan bu Şark’ı, yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar.
‘Müslüman’ız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar, Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor.
Yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlâk, ne de Allah uzanır bunlara…
Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lâzım…”
Bu cümleler bana ait değil ama ruh dünyamın bir yansıması adeta.
Nurettin Topçu’nun 11 Nisan 1965’te kaleme aldığı mektuptan bir alıntı bu satırlar.
Aradan geçen 51 yıldan sonra “şark cephesinde” değişen bir şey olmamış demek ki
Türkiye manzarası aynı Topçu’nun tarif ettiği gibi.
Zalimin yaptıklarını,
Peşinden gidenleri,
Zulmü alkışlayanları,
Zalimi sevenleri,
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapanları,
Medyayı, aydın geçinenleri, gördükçe Nurettin Topçu gibi düşünmemek, inkisara kapılmamak mümkün mü?
Meriç’te yaşanan insanlık dramından sonra şimdi burada yapılan zulümleri, ‘haşhaşilikleri’ anlatmama, tek tek sıralamama gerek var mı?
İşkenceyle adam öldürmekten, mala çökmeye, insan kaçırmaktan, terör örgütleri ile işbirliğine, rüşvetten, hırsızlığa ne ararsanız bunlarda.
İşin vahim tarafı bütün bu şenaatleri besmele çekerek yapmaları.
Aynen Topçu’nun dediği gibi, bırakın Müslümanlığı bunların her şeyden önce insanlık devrine girmeleri lazım.
Bu süreçte şunu iyice anladım ki, insanın kumaşının kalitesi çok önemliymiş. Kumaşı iyi olan Müslüman olduğunda iyi Müslüman, kötü olan Müslüman olduğunda kötü Müslüman oluyormuş, hatta Müslümanlığın yüzkarası oluyormuş.
Onun için her şeyden önce ‘insan’ olmak lazımmış.
Biz Müslümanız diyen kumaş kalitesi düşük bu toplum İslam’ı temsilden ziyade İslamofobi’nin temel kaynağıdır.
Birkaç vicdanlı insan dışında zulümlere tepki veren gördünüz mü?
“Ahlâksızlığın ummanı olan bu Şark’ı, yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar” demekle Topçu çok haklı değil mi?
Not: Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde bir mazlumun işkence ile öldürülmesi anlatan bir belgesel üzerine çalışıyordum. Öfkem büyük. Bu sebeple yazıdaki üslubum biraz sert oldu. Yazımın başlığında da dedim ya “halet-i ruhiyem” bu.
[Erkam Tufan Aytav] 22.2.2018 [TR724]
Hukuksuzluk girdabı nasıl çalışıyor? [Aziz Kâmil Can]
Bir olay düşünün! Bu öyle bir olay olsun ki herkes içinde yer alsın. Daha sonra bu olay dava konusu edilsin. Ancak bir şartla! Sadece olayda bulunan kişiler bu davada taraf olsun. Yani dava açma emri veren, hakim, savcı, sanık, sanık aleyhine ifade verecek tanık aynı olayı yaşayanlardan seçilsin. Ve yargılama başlasın…
Böyle bir yargılamada adil bir karar çıkar mı? Tarafsız ve bağımsız bir yargılama olur mu? Hukuka uygun bir dava olduğu kabul edilebilir mi?
İşin içinden çıkamadınız değil mi? Ben de! Birkaç gündür bir davaya ve etrafında dönen ifade ve dava aktörlerine bakıyorum. Baktıkça girdap gibi beni içine çekiyor ve çıkış yolu bulmak için çırpındıkça daha da hızlı içine batıyorum.
Tehlikeli yer ya da durum olarak tanımlanan girdap; denizlerde ve nehirlerde düzgün olmayan kanallardaki su akışı veya birbirine ters akan iki su akıntısının birleşmesi ile meydana gelmektedir. Yani siz bir düzenin tersine hareket ediyorsanız bir girdap oluşturmaya hazır olun. Hukuk da böyle! Kural ve kaidelere ters eyleminiz, sonuç itibariyle sizi dibe çeker ve boğar.
İşte Yargıtay 9. Ceza Dairesinde görülmekte olan, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yargılandığı dava adeta bu nitelikte bir dava.
Olay: Cemaat olarak bilinen ve sonra terör örgütlüğüne dönüştürülen bir yapı etrafında yaşanmakta.
Sanık: Cemaate üye olan.
(Sanık) Tanık: Cemaate üye olan.
Hakim ve Savcı: Cemaate üye olan ya da diğer üyelerce seçilip korunanlar.
Dava açma emri veren: Cemaate üye olan ya da onunla hareket eden.
Davaya dayanak teşkil edilen en önemli delil: Yargıtay ve Danıştay üyeliğine seçilmek.
Sanık: Seçilen üye.
Seçen: Aleyhe tanıklık yapan HSYK üyesi.
Hakim: Aynı dönemde seçilen.
Hakimi Seçen: Aleyhe tanıklık yapan HSYK üyesi
Başsavcı: 2010 da seçilen Yargıtay üyesi.
Başsavcıyı Seçtiren: Dava açma emri veren.
Dava açma emri veren: Sanık, hakim, tanık ve başsavcıyı üye olarak seçtiren.
Böyle bir davada tarafsız davranılabilir mi? Hâkimin davaya bakamayacağı hâlleri düzenleyen CMK’nın 22. maddesinin 1-h fıkrasına göre hâkim; “Aynı davada tanık veya bilirkişi sıfatıyla dinlenmişse, Hâkimlik görevini yapamaz.”
Bu fıkranın yorumunda şu sonuç ortaya çıkar: Hâkim, şahidi olduğu olayı yargılayamaz. Çünkü bu yargılamada hâkimin tarafsız davranması beklenilemez.
Yine devam eden maddelerde, böyle bir davada hâkimin görev alamayacağına ilişkin diğer çekinme ve red nedenleri gösterilmiştir. Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması ayrıca CMK’nın 289. maddesinde hukuka kesin aykırılık hâli olarak gösterilmiştir.
Diğer aktöre geçelim: Sanık aleyhine ifade veren tanığın beyanı geçerli mi? İlk etapta evet. Ama bizim bu olayda hayır. İki temel sebebi var:
1- Tanığa bakan yönü: Tanık etkin pişmanlıktan yararlanan bir sanıktır aslında. TCK’da “Etkin pişmanlık” ile ilgili düzenleme 221. maddede yapılmış ve bundan yararlanmak için örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmemesi şarttır.
Bu maddeye göre (sanık) tanığın pişmanlıktan yararlanması mümkün değildir. Çünkü sanığa yüklenen suç örgüt adına Yargıtay ve Danıştay’a üye olarak seçilmek. Seçen kim? Tanık. Bu durumda tanık da aynı suçu işlemiş ve hakkında bu madde hükmü uygulanamaz. O zaman tanığa hukuk dışı bir şeyler vaad edilmiştir. Örneğin; kanuni düzenleme önemli değil, biz her hâlükârda seni ödüllendirip az ceza vereceğiz demiş olabilirler.
Böyle bir durum da CMK’ya aykırı delil niteliğinde olur. İfade alma ve sorguda yasak usuller başlıklı 148. madde şöyledir: “…(2) Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez. (3) Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez.”
2- Sanığa bakan yönü: Sanık yıllarca hakimlik görevini yaptıktan sonra diğer tüm meslektaşları gibi Yargıtay ve Danıştay üyeliği için adaylık başvurusunda bulunmuştur. Kendisini seçen tanıktır. Tanığın 6 yıl sonra gerçekleşen kimi olaylar neticesinde kendini kurtarmaya ve eylemini örtmeye yönelik sanığa attığı soyut iftiraların hukuksal güvenliği ne kadar sağlam olabilir? Burada tartışılan sanığın liyakati değil, sanığın neden üye seçildiğidir. Bu durumda seçilene değil seçene bakmak gerekmez mi?
Tekrar tanımlamalara geçelim.
Olay: Terör örgüt üyeliği ya da yöneticiliği ve yüksek yargıya üye seçilmek.
Sanık: Yargıtay ve Danıştay’a üye seçilen.
Tanık: Sanığı üye seçen HSYK üyeleri.
Hakim ve Savcı: Aynı dönemlerde tanık ve emri veren tarafından seçilen.
Dava açma emri veren: Tanığın üyesi olduğu kurumun Başkanının Başkanı.
Evet dönemin Başbakanı Erdoğan, HSYK Başkanı ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e emir veriyor, kanunlar çıkartılıyor, referandum oluyor, yeni atamalar yapılıyor. Yargıtay Başsavcısı Mehmet Akarca 2010 yılında Erdoğan desteği ile Yargıtay’a üye seçiliyor. Pişmanlıktan yararlanan tanıklar Birol Erdem, Ahmet Hamsici ve İbrahim Okur 2010 yılında, tanıklar Mustafa Kemal Özçelik ve Kerim Tosun daha sonra HSYK üyesi oluyorlar. Sırasıyla Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ başkanlığında karar alıyorlar.
Tanıklar, üye olarak sadece sanıkları seçmiyorlar, aynı dönemde şu anda sanıkları yargılayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Burhan Kadıoğlu’nu da seçiyorlar.
Sanıklar hakkında ileri sürülen delillerden bir tanesi Ankara Hakim Evindeki toplantı. Ama o toplantıda mahkeme başkanı Burhan Kadıoğlu da bulunmaktadır.
Toplantı ya da üye seçilmek suç ise; tanık, hakim ve sanık aynı derecede suçlu olmazlar mı?
Dava açma emri veren Erdoğan ve yaveri Bekir Bozdağ 40 yıllık beraberlikten sonra kandırıldıklarını söylediler.
Sanıkları üye olarak seçen HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici, 30 yıllık bir nimet döneminden sonra; “Bizimle cemaat yöneticileri arasındaki gizli akitte ‘darbe yapılacağı’ yoktu. Bu akdi onlar bozdu. Ben kendimi kandırılmış, hatta tecavüze uğramış olduğumu hissettiğim için itirafçı oldum.” dedi. Ama kimse, zaten yönetici olan “sendin”, çünkü sen bunları seçtin demedi. Ya da bu uydurma sihirli “akit” neydi diye kafa ve mide bulandıran cümlenin izahı sorulmadı.
Olayı baştan sona yaşayan Mahkeme Başkanı ise davadan çekilme ve red taleplerine ve kanun hükümlerine rağmen pervasızca yargılamaya devam etmektedir.
Şimdi düşünün! Herkesin yaşadığı bir olay var ve bu olayda yer alan kişilere faklı görevler yüklenerek bir kısmı da sanık yapılmak suretiyle yargılama başlatılıyor. Adil sonuç çıkar mı? Hayır. Bu bir girdaptır.
Çözüm için tek bir yol vardır: Tüm hukukta kabul edilen bir yöntemle ancak bu girdaptan çıkılabilir: Hukuk düzenini yok eden, tüm usul kurallarına aykırı yürütülen bu dava ve bağlı tüm işlemler “Yok Hükmünde”dir. Medeni hukuka hakim olan “mutlak butlan” ilkesi bile burada sönük kalır, işlemlerde “yokluk” vardır.
Bugün olmasa da yarının hukukçuları bu ve Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, Enis Berberoğlu, Hidayet Karaca, Selahaddin Demirtaş, Ahmet Şık gibi benzeri tüm davaları “yok hükmünde” kabul edip, tarihin karanlık dehlizlerine aktaracaklardır.
[Aziz Kâmil Can] 22.2.2018 [TR724]
Böyle bir yargılamada adil bir karar çıkar mı? Tarafsız ve bağımsız bir yargılama olur mu? Hukuka uygun bir dava olduğu kabul edilebilir mi?
İşin içinden çıkamadınız değil mi? Ben de! Birkaç gündür bir davaya ve etrafında dönen ifade ve dava aktörlerine bakıyorum. Baktıkça girdap gibi beni içine çekiyor ve çıkış yolu bulmak için çırpındıkça daha da hızlı içine batıyorum.
Tehlikeli yer ya da durum olarak tanımlanan girdap; denizlerde ve nehirlerde düzgün olmayan kanallardaki su akışı veya birbirine ters akan iki su akıntısının birleşmesi ile meydana gelmektedir. Yani siz bir düzenin tersine hareket ediyorsanız bir girdap oluşturmaya hazır olun. Hukuk da böyle! Kural ve kaidelere ters eyleminiz, sonuç itibariyle sizi dibe çeker ve boğar.
İşte Yargıtay 9. Ceza Dairesinde görülmekte olan, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin yargılandığı dava adeta bu nitelikte bir dava.
Olay: Cemaat olarak bilinen ve sonra terör örgütlüğüne dönüştürülen bir yapı etrafında yaşanmakta.
Sanık: Cemaate üye olan.
(Sanık) Tanık: Cemaate üye olan.
Hakim ve Savcı: Cemaate üye olan ya da diğer üyelerce seçilip korunanlar.
Dava açma emri veren: Cemaate üye olan ya da onunla hareket eden.
Davaya dayanak teşkil edilen en önemli delil: Yargıtay ve Danıştay üyeliğine seçilmek.
Sanık: Seçilen üye.
Seçen: Aleyhe tanıklık yapan HSYK üyesi.
Hakim: Aynı dönemde seçilen.
Hakimi Seçen: Aleyhe tanıklık yapan HSYK üyesi
Başsavcı: 2010 da seçilen Yargıtay üyesi.
Başsavcıyı Seçtiren: Dava açma emri veren.
Dava açma emri veren: Sanık, hakim, tanık ve başsavcıyı üye olarak seçtiren.
Böyle bir davada tarafsız davranılabilir mi? Hâkimin davaya bakamayacağı hâlleri düzenleyen CMK’nın 22. maddesinin 1-h fıkrasına göre hâkim; “Aynı davada tanık veya bilirkişi sıfatıyla dinlenmişse, Hâkimlik görevini yapamaz.”
Bu fıkranın yorumunda şu sonuç ortaya çıkar: Hâkim, şahidi olduğu olayı yargılayamaz. Çünkü bu yargılamada hâkimin tarafsız davranması beklenilemez.
Yine devam eden maddelerde, böyle bir davada hâkimin görev alamayacağına ilişkin diğer çekinme ve red nedenleri gösterilmiştir. Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması ayrıca CMK’nın 289. maddesinde hukuka kesin aykırılık hâli olarak gösterilmiştir.
Diğer aktöre geçelim: Sanık aleyhine ifade veren tanığın beyanı geçerli mi? İlk etapta evet. Ama bizim bu olayda hayır. İki temel sebebi var:
1- Tanığa bakan yönü: Tanık etkin pişmanlıktan yararlanan bir sanıktır aslında. TCK’da “Etkin pişmanlık” ile ilgili düzenleme 221. maddede yapılmış ve bundan yararlanmak için örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmemesi şarttır.
Bu maddeye göre (sanık) tanığın pişmanlıktan yararlanması mümkün değildir. Çünkü sanığa yüklenen suç örgüt adına Yargıtay ve Danıştay’a üye olarak seçilmek. Seçen kim? Tanık. Bu durumda tanık da aynı suçu işlemiş ve hakkında bu madde hükmü uygulanamaz. O zaman tanığa hukuk dışı bir şeyler vaad edilmiştir. Örneğin; kanuni düzenleme önemli değil, biz her hâlükârda seni ödüllendirip az ceza vereceğiz demiş olabilirler.
Böyle bir durum da CMK’ya aykırı delil niteliğinde olur. İfade alma ve sorguda yasak usuller başlıklı 148. madde şöyledir: “…(2) Kanuna aykırı bir yarar vaat edilemez. (3) Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez.”
2- Sanığa bakan yönü: Sanık yıllarca hakimlik görevini yaptıktan sonra diğer tüm meslektaşları gibi Yargıtay ve Danıştay üyeliği için adaylık başvurusunda bulunmuştur. Kendisini seçen tanıktır. Tanığın 6 yıl sonra gerçekleşen kimi olaylar neticesinde kendini kurtarmaya ve eylemini örtmeye yönelik sanığa attığı soyut iftiraların hukuksal güvenliği ne kadar sağlam olabilir? Burada tartışılan sanığın liyakati değil, sanığın neden üye seçildiğidir. Bu durumda seçilene değil seçene bakmak gerekmez mi?
Tekrar tanımlamalara geçelim.
Olay: Terör örgüt üyeliği ya da yöneticiliği ve yüksek yargıya üye seçilmek.
Sanık: Yargıtay ve Danıştay’a üye seçilen.
Tanık: Sanığı üye seçen HSYK üyeleri.
Hakim ve Savcı: Aynı dönemlerde tanık ve emri veren tarafından seçilen.
Dava açma emri veren: Tanığın üyesi olduğu kurumun Başkanının Başkanı.
Evet dönemin Başbakanı Erdoğan, HSYK Başkanı ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e emir veriyor, kanunlar çıkartılıyor, referandum oluyor, yeni atamalar yapılıyor. Yargıtay Başsavcısı Mehmet Akarca 2010 yılında Erdoğan desteği ile Yargıtay’a üye seçiliyor. Pişmanlıktan yararlanan tanıklar Birol Erdem, Ahmet Hamsici ve İbrahim Okur 2010 yılında, tanıklar Mustafa Kemal Özçelik ve Kerim Tosun daha sonra HSYK üyesi oluyorlar. Sırasıyla Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ başkanlığında karar alıyorlar.
Tanıklar, üye olarak sadece sanıkları seçmiyorlar, aynı dönemde şu anda sanıkları yargılayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Burhan Kadıoğlu’nu da seçiyorlar.
Sanıklar hakkında ileri sürülen delillerden bir tanesi Ankara Hakim Evindeki toplantı. Ama o toplantıda mahkeme başkanı Burhan Kadıoğlu da bulunmaktadır.
Toplantı ya da üye seçilmek suç ise; tanık, hakim ve sanık aynı derecede suçlu olmazlar mı?
Dava açma emri veren Erdoğan ve yaveri Bekir Bozdağ 40 yıllık beraberlikten sonra kandırıldıklarını söylediler.
Sanıkları üye olarak seçen HSYK Başkanvekili Ahmet Hamsici, 30 yıllık bir nimet döneminden sonra; “Bizimle cemaat yöneticileri arasındaki gizli akitte ‘darbe yapılacağı’ yoktu. Bu akdi onlar bozdu. Ben kendimi kandırılmış, hatta tecavüze uğramış olduğumu hissettiğim için itirafçı oldum.” dedi. Ama kimse, zaten yönetici olan “sendin”, çünkü sen bunları seçtin demedi. Ya da bu uydurma sihirli “akit” neydi diye kafa ve mide bulandıran cümlenin izahı sorulmadı.
Olayı baştan sona yaşayan Mahkeme Başkanı ise davadan çekilme ve red taleplerine ve kanun hükümlerine rağmen pervasızca yargılamaya devam etmektedir.
Şimdi düşünün! Herkesin yaşadığı bir olay var ve bu olayda yer alan kişilere faklı görevler yüklenerek bir kısmı da sanık yapılmak suretiyle yargılama başlatılıyor. Adil sonuç çıkar mı? Hayır. Bu bir girdaptır.
Çözüm için tek bir yol vardır: Tüm hukukta kabul edilen bir yöntemle ancak bu girdaptan çıkılabilir: Hukuk düzenini yok eden, tüm usul kurallarına aykırı yürütülen bu dava ve bağlı tüm işlemler “Yok Hükmünde”dir. Medeni hukuka hakim olan “mutlak butlan” ilkesi bile burada sönük kalır, işlemlerde “yokluk” vardır.
Bugün olmasa da yarının hukukçuları bu ve Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, Enis Berberoğlu, Hidayet Karaca, Selahaddin Demirtaş, Ahmet Şık gibi benzeri tüm davaları “yok hükmünde” kabul edip, tarihin karanlık dehlizlerine aktaracaklardır.
[Aziz Kâmil Can] 22.2.2018 [TR724]
Elinde çekiç olan bir insan için her sorun bir çividir [Tarık Toros]
Kusura bakmayın, son dönemde aktüel konularda çiziktirmeyi abes görüyorum.
Ülke “ver mehteri” modunda, binmiş bir alamete gidiyor işte öyle.
Gerçekten Hatay’a mehteri götürüp canlı yayın yapıyorlar.
“Savaş” başladı, bitti.
“Zafer” çoktan ilan edildi.
3 saatte Afrin’e giriyorlardı, manşetler öyleydi.
33 gün oldu, Afrin’e Suriye destekli güçler girdi.
Bunu da yerli medya, “Rejim güçlerine bağlı terörist gruplar” diye veriyor.
Suriye’deki güçler sana bağlı olunca “kuvayı milliye”, başkasına çalışınca “terörist”.
***
Ülkenin başındakinin…
“Bu yolda yeni 15 Temmuzlara var mıyız” diye bağırdığı…
Salonun yıkıldığı tarih 12 Ağustos 2017.
Şimdi aynı salonlarda çocuklara üniforma giydirip slogan attırıyorlar.
***
Sürekli yeni ürkütmelere ihtiyaçları var, o oluyor.
Erken ilan edilen “zafer”le…
Künyesini vermedikleri “anket”lerle…
Çocuklara söyletilen, “camiler kışlamız, müminler asker” şiiriyle…
Osmanlı tokatlarıyla…
Diktatoryal tarihin en müptezel medyasıyla…
İktidara kendilerini zincirlediklerini, gitmeyeceklerini ilan ediyorlar.
***
Türkiye’nin parçalı bölük pörçük birbirine hırlayıp duran muhalefeti, seçim hesabı yapadursun…
Gitmeyecekler.
Sandıkla, siyasetle, şununla bununla…
Ekonomik krizle de gitmezler, kimse umudunu oraya bağlamasın.
***
Venezüella’ya bakın mesela.
Son birkaç yıldır muazzam insanlık dramı yaşanıyor.
Halk açlık ve sefaletle boğuşuyor.
Geçen sene enflasyon oranı yüzde 2600 (yazıyla iki bin altı yüz).
Ülkenin başındaki Maduro, yargıyı polisi kendine bağlamış, muhalefeti yok sayıyor.
Başta komşu Kolombiya’ya olmak üzere, yoğun göç var.
Yüzbinler yurdunu terk etti, ediyor.
İlaç sıkıntısı had safhada.
Market rafları boş, çok şey karaborsa.
***
Maduro, nisan ayında yapılacak seçimlerde yeniden aday ve rakibi yok.
Olsa ne fayda, hapishaneler muhalif liderlerle dolu.
Peki Maduro suçu kime atıyor biliyor musunuz:
Küresel güçlere.
Ona göre, ekonomik krizin ardında ABD var.
Ölmez sağ kalırsa seçilmesi garanti.
***
Geçen Türkiye medyasının ilgisini çeken bir şey oldu.
Venezüella kendi kripto parasını çıkarmış.
Maduro açıklamış, bu dijital paranın satışından 735 milyon dolar kazanmışlar.
Anadolu Ajansı başta, tümüyle havuzlaşan ülke medyası balıklama daldı bu habere.
Yakındır, Türkiye’de de benzer tedbirler alınır, halka umut pompalanır.
Yazdıydı dersiniz.
***
Türkiye’de yığınla çökmüş hayat var.
Bir sürü acı ve öfke birikti.
Elinde çekiç olan bir insan için her sorun bir çividir.
Gelenin başına vuruyor, gideni gömüyor.
Öyle böyle değil.
***
Helal haram,
Kanun kanunsuzluk,
Yasallık yasadışılık,
Legal illegal,
Anayasa babayasa,
Teamül meamül umurlarında değil..
“Dinde şu var, şu yok…”
Tüm kutsalları poşete koyup asmışlar, anlayın artık.
***
Yarın…
“Bilmiyorduk, kimse söylemedi, anlatmadı” demesin kimse…
Soyunu sopunu nasıl öğreneceğini, hangi siteye gireceğini saniyeler içinde öğrenip devletin sitesini çökertmesini biliyorsun.
Ülke gerçeklerini atlaman mümkün değil yani.
***
Eskiden…
“Başıma bir şey gelmeyecekse…” diye başlayan tweet’ler atılırdı.
Bırak onu, hesabı kapatıp çıkan çıkana.
Artık…
Olan biteni bilmiyorlar, belki…
Bilmek de istemiyorlar.
***
Hiç unutmuyorum.
Zülfü Livaneli, geçen sene şöyle demişti.
İnşallah deyip okuyalım:
“Ben tarihe baktıkça Türkiye’de halkın uçurumun kenarına gelene kadar kaygısız davrandığını ama son anda frene bastığını görüyorum. Şimdi de sanki öyle olacak gibi geliyor bana” (4 Şubat 2017, Cumhuriyet).
***
Ülkenin beyin ölümü gerçekleşti.
Fişi çekmiyorlar sadece.
TV’lerde “Türkiye nereye?” programları…
“Nereye”si mi kaldı Allah aşkına!
***
Ülke…
Başındakinin ifadesiyle…
“Yargıda yaparız şeyini” ülkesidir.
Nice zamandır “devlet” demiyorum, yani.
***
Koalisyon dönemleri bitsin diye tek başına iktidara gelenler…
İki üç partiyle bildiğin seçim işbirliği görüşmesi yapıyor…
Adına da “cumhur ittifakı” diyor.
Diğerleri kim?
Cumhurun karşısındakiler…
Afedersiniz, onun bunun evladı mı?
İş oraya gidiyor.
***
Asabınız bozulmasın.
Ahmet Altan’ın son savunmasından şu satırlarla bitireyim, içinize, içimize su serpilsin biraz:
-Kötü bir piyesin sonuna geliyoruz.
-Tarihin bize gösterdiği bir gerçek var.
-Hangi zorba haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır.
-Ben hapishanede ölmeye hazırım.
-Siz de hapishanede ölmeye hazır mısınız?
-Çünkü vereceğiniz ceza sizin kader haritanıza da aynen kaydedilecek.
[Tarık Toros] 22.2.2018 [TR724]
Ülke “ver mehteri” modunda, binmiş bir alamete gidiyor işte öyle.
Gerçekten Hatay’a mehteri götürüp canlı yayın yapıyorlar.
“Savaş” başladı, bitti.
“Zafer” çoktan ilan edildi.
3 saatte Afrin’e giriyorlardı, manşetler öyleydi.
33 gün oldu, Afrin’e Suriye destekli güçler girdi.
Bunu da yerli medya, “Rejim güçlerine bağlı terörist gruplar” diye veriyor.
Suriye’deki güçler sana bağlı olunca “kuvayı milliye”, başkasına çalışınca “terörist”.
***
Ülkenin başındakinin…
“Bu yolda yeni 15 Temmuzlara var mıyız” diye bağırdığı…
Salonun yıkıldığı tarih 12 Ağustos 2017.
Şimdi aynı salonlarda çocuklara üniforma giydirip slogan attırıyorlar.
***
Sürekli yeni ürkütmelere ihtiyaçları var, o oluyor.
Erken ilan edilen “zafer”le…
Künyesini vermedikleri “anket”lerle…
Çocuklara söyletilen, “camiler kışlamız, müminler asker” şiiriyle…
Osmanlı tokatlarıyla…
Diktatoryal tarihin en müptezel medyasıyla…
İktidara kendilerini zincirlediklerini, gitmeyeceklerini ilan ediyorlar.
***
Türkiye’nin parçalı bölük pörçük birbirine hırlayıp duran muhalefeti, seçim hesabı yapadursun…
Gitmeyecekler.
Sandıkla, siyasetle, şununla bununla…
Ekonomik krizle de gitmezler, kimse umudunu oraya bağlamasın.
***
Venezüella’ya bakın mesela.
Son birkaç yıldır muazzam insanlık dramı yaşanıyor.
Halk açlık ve sefaletle boğuşuyor.
Geçen sene enflasyon oranı yüzde 2600 (yazıyla iki bin altı yüz).
Ülkenin başındaki Maduro, yargıyı polisi kendine bağlamış, muhalefeti yok sayıyor.
Başta komşu Kolombiya’ya olmak üzere, yoğun göç var.
Yüzbinler yurdunu terk etti, ediyor.
İlaç sıkıntısı had safhada.
Market rafları boş, çok şey karaborsa.
***
Maduro, nisan ayında yapılacak seçimlerde yeniden aday ve rakibi yok.
Olsa ne fayda, hapishaneler muhalif liderlerle dolu.
Peki Maduro suçu kime atıyor biliyor musunuz:
Küresel güçlere.
Ona göre, ekonomik krizin ardında ABD var.
Ölmez sağ kalırsa seçilmesi garanti.
***
Geçen Türkiye medyasının ilgisini çeken bir şey oldu.
Venezüella kendi kripto parasını çıkarmış.
Maduro açıklamış, bu dijital paranın satışından 735 milyon dolar kazanmışlar.
Anadolu Ajansı başta, tümüyle havuzlaşan ülke medyası balıklama daldı bu habere.
Yakındır, Türkiye’de de benzer tedbirler alınır, halka umut pompalanır.
Yazdıydı dersiniz.
***
Türkiye’de yığınla çökmüş hayat var.
Bir sürü acı ve öfke birikti.
Elinde çekiç olan bir insan için her sorun bir çividir.
Gelenin başına vuruyor, gideni gömüyor.
Öyle böyle değil.
***
Helal haram,
Kanun kanunsuzluk,
Yasallık yasadışılık,
Legal illegal,
Anayasa babayasa,
Teamül meamül umurlarında değil..
“Dinde şu var, şu yok…”
Tüm kutsalları poşete koyup asmışlar, anlayın artık.
***
Yarın…
“Bilmiyorduk, kimse söylemedi, anlatmadı” demesin kimse…
Soyunu sopunu nasıl öğreneceğini, hangi siteye gireceğini saniyeler içinde öğrenip devletin sitesini çökertmesini biliyorsun.
Ülke gerçeklerini atlaman mümkün değil yani.
***
Eskiden…
“Başıma bir şey gelmeyecekse…” diye başlayan tweet’ler atılırdı.
Bırak onu, hesabı kapatıp çıkan çıkana.
Artık…
Olan biteni bilmiyorlar, belki…
Bilmek de istemiyorlar.
***
Hiç unutmuyorum.
Zülfü Livaneli, geçen sene şöyle demişti.
İnşallah deyip okuyalım:
“Ben tarihe baktıkça Türkiye’de halkın uçurumun kenarına gelene kadar kaygısız davrandığını ama son anda frene bastığını görüyorum. Şimdi de sanki öyle olacak gibi geliyor bana” (4 Şubat 2017, Cumhuriyet).
***
Ülkenin beyin ölümü gerçekleşti.
Fişi çekmiyorlar sadece.
TV’lerde “Türkiye nereye?” programları…
“Nereye”si mi kaldı Allah aşkına!
***
Ülke…
Başındakinin ifadesiyle…
“Yargıda yaparız şeyini” ülkesidir.
Nice zamandır “devlet” demiyorum, yani.
***
Koalisyon dönemleri bitsin diye tek başına iktidara gelenler…
İki üç partiyle bildiğin seçim işbirliği görüşmesi yapıyor…
Adına da “cumhur ittifakı” diyor.
Diğerleri kim?
Cumhurun karşısındakiler…
Afedersiniz, onun bunun evladı mı?
İş oraya gidiyor.
***
Asabınız bozulmasın.
Ahmet Altan’ın son savunmasından şu satırlarla bitireyim, içinize, içimize su serpilsin biraz:
-Kötü bir piyesin sonuna geliyoruz.
-Tarihin bize gösterdiği bir gerçek var.
-Hangi zorba haksız uygulamalarla muhaliflerini cezalandırdıysa, aynı cezalarla kendisi de karşılaşmıştır.
-Ben hapishanede ölmeye hazırım.
-Siz de hapishanede ölmeye hazır mısınız?
-Çünkü vereceğiniz ceza sizin kader haritanıza da aynen kaydedilecek.
[Tarık Toros] 22.2.2018 [TR724]
Faili meçhul ve işkencelerin baş aktörleri kim? [Erdoğan'ın Kirli Türkiye'si -8] [Erman Yalaz]
Tayyip Erdoğan’ın ve ekibinin kanun tanımazlığı 15 Temmuz kurgu darbe girişiminden sonra zirveye ulaştı. Olağanüstü Hal (OHAL) uygulaması kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) ile 150 binden fazla memur hiçbir soruşturma yapılmadan işinden atıldı. 200 bine yakın kişi gözaltına alındı, 60 bine yakın kişi tutuklandı.
15 TEMMUZ’UN AÇIK İŞKENCELERİ
15 Temmuz’da generalinden albay ve erbaşına kadar gözaltındaki isimlere yönelik şiddet, işkence ve faili meçhul girişimleri adeta devletin ajansı eliyle sokaktaki insanlara servis edildi. Ne de olsa kurulan bir ‘Korku Devleti’ idi. Hukuk, sorgulama, inceleme, araştırma ihtiyacı yoktu. ‘Yeni Türkiye’ diye vaat edilen böyle bir şeydi zaten. Bir avuç demokrat ve yurt dışındaki gazeteciler dışında 15 Temmuz’un önünde arkasında ne olduğunu kimse araştırmadı, konuşmadı. Uluslararası kurumlar Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Birleşmiş Milletler ile birlikte Uluslararası Af Örgütü, EFJ, IFJ, CPJ, IPI, RSF gibi kurumların alarm vermesiyle ülke içinde yaşanan hak ihlalleri bir bir dökülmeye başladı. Tutuklanan gazeteciler, yazarlar, avukatlar, hakimler, öğretmenler…
15 Temmuz bahanesiyle OHAL ve KHK’lardan güç alan bazı emniyet, jandarma ve silahlı kuvvetler mensuplarının gözaltına aldıkları masum insanlara suç isnat etmek için açıkça işkence yaptıkları birçok rapora da konu oldu. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi sivil yapıların işkence ve Türkiye’deki insan hakları ihlallerine yönelik tespitleri ve raporları engellenemedi. Ancak Erdoğan ve AKP hükümeti Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin raporu ile Birleşmiş Milletler İşkenceyi İzleme Komitesi’nin çalışmalarını engellemeyi başardı.
‘BİZİ GEBERTİN DİYECEKLER… DELİKLERE TIKACAĞIZ!’
OHAL’le birlikte uzun gözaltı süreleri işkencenin önünü açtı. 30 günlük gözaltı süresi aylarca uygulandı. Avukat-müvekkil görüşmesi gizli yapılamadığı için, işkence mağdurları ne yakınları ne avukatlarıyla gerçekleri konuşabildi. O günün işkencecileri bizzat AKP’nin üst yönetiminden cesaret aldı. Örneğin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, 15 Temmuz kurgu darbe girişimi sonrasında Uşak’ta yaptığı bir konuşmada, işkenceye açıkça prim vermiş ve tehditler sıralamıştı. ‘Bizi gebertin diye yalvaracaklar’ diyerek, adeta işkence talimatı vermiş ve meydanlarda idam sloganları atanlara destek çıkarak şöyle demişti:
“Ama şöyle bir şey var, gebersek de kurtulsak derler ya bazıları, bunları öyle bir cezalandıracağız ki bırak idamı, gebersek de kurtulsak diye yalvaracak bunlar. Bunları yalvartacağız. Bunları öyle deliklere tıkacağız ki, öyle deliklerde cezasını çekecekler ki, bunlar bir daha o Allah’ın güneşini nefes aldıkça görmeyecekler. Güneş yüzü görmeyecekler. Bir daha insan sesi duymayacaklar. Gebertin bizi diye yalvaracaklar. Gebertin bizi diye.”
‘ACIMAK YOK, AF YOK….’
Bu zihniyetin yargı kararı, hukuk ve insan hakları kaygısı yoktu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ‘Bunların DAEŞ’ten (IŞİD) ve PKK’dan farkı yok, ama bunlara karşı da bizde acıma yok,’ İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, ‘Müsamahakar olmayacağız. Elimizdeki bütün teknik ve istihbari donanım açısından bütün araçlarımızı sahada hazır edeceğiz. Tekrar söylemek istiyorum, açık konuşuyorum ki acımasız olacağız,’ Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ‘Onlara zerre kadar acımayacağız, acırsak acınacak hale düşeriz,’ sözleri 15 Temmuz sonrası bir nefret, kin ve intikam denizi oluşturmak içindi. Toplumda Hizmet Hareketi ile irtibatlı insanların linç edilmesine varacak bir çatışma ve provokasyon zemini oluşturmak isteniyordu. Mesaj dışarıdakiler kadar içeriye idi. Emniyet, jandarma, MİT gibi kurumlarda yaşanan on binlerce insanlık dışı muamele ve zulüm kendilerini yöneten işte bu zihniyetten beslendi.
‘MİLLETİMİZ SOKAKTA CEZAYI VERECEK’
İçişleri Bakanı Soylu, en son sözde uyuşturucu ile mücadele adına ‘İki yıldır söylüyorum kimse ayaklarını kırmadı’ gibi sözlerle şiddet, kötü muamelenin önünü açtı. Aynı şekilde işkence ve fail-i meçhul olayların önünü açmasının 400 binden fazla kişinin istihdam edildiği emniyette, jandarmada tesirini bir düşünün. Kinlerinde ve gayzlarında boğulmuş bu bakanların da beslendiği bir kaynak vardı. O da Erdoğan’dı.
WASHİNGTON’DAN BÜTÜN DÜNYAYA VERİLEN FOTOĞRAF
Onun hukuk tanımazlığının simgesi sözlerinden biri 8 Haziran 2017 tarihinde zikrettiği ve ‘F..ö’ davalarının sanıklarına yönelik soykırım çağrısıydı. Erdoğan “Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir” diyordu.
Erdoğan’ın kendisini yasama, yürütme ve yargı veya her türlü otoritenin üzerinde görme eğiliminin bütün dünyaya mal olduğu olay ise Amerika’da yaşandı. Hatırlanacaktır 16 Mayıs 2017‘de Washington’da Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüştükten sonra Türkiye Cumhuriyeti Washington Büyükelçiliği konutu önündeki protestoya müdahaleyi bizzat yönetmişti. Bir başka ülkenin başkentinde Erdoğan’ın korumalarının protestocuları linç etmeye kalkışması, darp edilen insanlar… Ürkütücü olduğu kadar diplomatik olarak da bir skandaldı. Tablo açık ve net ortadaydı. Türkiye’de hukukun öldüğünün resmi Washington sokaklarında çekilmişti. Olayları saniye saniye yönlendiren yönetmen de oradaydı üstelik.
SAHTE PLAKA’DAN RUHSATSIZ SİLAHA KADAR HER TÜRLÜ LOJİSTİK DESTEK
Washington’daki bu manzarada olduğu gibi işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırma çetesinin merkezi bir teşkilattan emir aldığı, illegal bir yapı olduğu, iki yıldır bulunamayan kayıplar ve kamuoyuna yansıyan bilgi ve raporlarda çok net şekilde görülebiliyor. Bu işleri yapanlar geçici bir ekip değildi, uzun vadeli çalışan; Ankara’da görevli olmakla birlikte ülke genelinde mobil olarak faaliyet gösteren; MİT bölge başkanlıkları, Emniyet ve Özel Kuvvetler’in farklı mekanlarını kullanan; Ergenekon ve Balyoz sanığı ekiplerle irtibatlı; gittiği her yerde lojistik destek alan bir çeteydi bu.
Yasal koruma zırhlarının yanı sıra araç, sahte plaka, ruhsatsız silah, patlayıcı, sınırsız para kaynağı, barınma ve illegal sorgu merkezleri ve cesetleri gömecekleri alanlara kadar hazırlık yapmış bir suç şebekesi ile karşı karşıyayız. İşkence ve kötü muameleleri deşifre oldu. Resmiyete girmiş 13 kaçırma vakıası, 30’dan fazla yurtdışındaki çetelerle işbirliği içinde uygulanan hukuksuzluk var. Ama sayı sanılandan ve sayılabilenden çok daha fazla. Fail-i meçhuller ve öldürmelerin de olduğu bu süreçte acının ve zulmün büyük fotoğrafı ise henüz net şekilde ortaya çıkmadı. Ancak Türkiye bu sürecin sonunda Güneydoğu’da JİTEM adına yapılanların benzerleriyle karşılaşacak belki de.
AZMETTİRİCİ BİZZAT AKP HÜKÜMETİ
TR724’ün şu ana kadar ulaştığı bilgiler ve bu yazı dizisi çerçevesinde karşılaştığım belgeler, zorla kaybedilme (kaçırma) eylemlerinin failinin MİT ve emniyetle irtibatlı bir yapı, azmettiricisinin de AKP hükümeti olduğunu açıkça gösteriyor.
Bilinen ilk kaçırma eylemi mağduru Sunay Elmas’ın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/113825 sayılı soruşturma neticesinde yazılan 2017/1121 numaralı iddianamesinde “mahrem imam” olarak suçlanması, bir başka kaçırma mağduru Ayhan Oran’ın Sunay Elmas ile irtibatlı gösterilmesi, 14 Nisan 2017 günü Binali Yıldırım’ın, 27 Nisan 2017 günü Süleyman Soylu’nun “mahrem imam” operasyonu ile ilgili açıklamaları, sonrasında 26 Nisan 2017 günü yapılan sözde “Mahrem İmam” operasyonun MİT koordinesinde yapıldığına dair basına servis edilen haberler, bunun sübut bulmuş delillerinden sadece bir bölümü.
ÖĞRETMENLERE ‘MAHREM İMAM’ YAFTASI
4 yılı aşkındır AKP hükümeti tarafından Gülen Hareketine yönelik olduğu iddiası ile toplumun her kesimine yönelik fişleme çalışmaları yapıldı. Bu fişlemelerin bir kısmı 15 Temmuz sözde askeri darbe girişimi sonrasında kullanıldı. Bankasya’da hesap sahibi olma, bir sendikaya üye olma veya herkesin kullanımına açık olan ByLock isimli mesajlaşma programını kullanma; evinde bir dolar bulundurma, kitap ve CD’ler gibi bahaneler onbinlerce kişinin tutuklanmasına gerekçe yapıldı. Hukuksuz delil ya da iddialarla yüzbinler adli ve idari soruşturma adı altında mağdur edildi; işinden atıldı, tutuklandı, sivil ölüme mahkum edildi. Dayanak bulunamayanlar örgüt üyesi, ‘kripto’, ‘mahrem imam’ suçlamalarıyla bu fişleme, izleme ağının kurbanı seçildi. ‘Mahrem imam’ diye suçlama yöneltilen 4 binden fazla insanın çoğu özel okulların öğretmeni, idarecisiydi. Bu absürtlük bile tek başına zulmün bu fişlemelere dayandığının göstergesi.
İŞTE SORUMLU BAKAN VE BÜROKRATLAR
Delil, eylem ve söylemlerin sıralaması yapıldığında bir de fail-i meçhullerin, kaçırma ve işkence olaylarının baş aktörleri çıkıyor karşımıza. Evet listenin başında, AKP’nin ilgili bakanlıklardan sorumlu bakanları ve Başbakan Binali Yıldırım ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile bu konuda özel görevli saray kadrosu var. Kendi sorumlu oldukları teşkilatlarda denetim yapmayı bırakın, her türlü kötü muameleye kapı aralayan, hatta işkence ve sorgulara katılan; suç ortağı bir de üst düzey bürokrasi var. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yardımcıları Sebahattin Asal, Özel Faaliyetler Müsteşar Yardımcısı Kemal Eskintan, Özel Faaliyetler Başkanı Uğur Kaan Ayık, Özel Faaliyetler ve Sorgu biriminin başındaki İ.K ve S.S. isimli MİT yöneticileri; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, SADAT Başkanı Cumhurbaşkanı Danışmanı Adnan Tanrıverdi, İçişleri Bakanları Süleyman Soylu ve Efgan Ala, Emniyet Genel Müdürleri Selami Altınok ve Celalettin Lekesiz, istihbarat, terör, KOM daire başkanları; Jandarma komutanları Orgeneral Galip Mendi, Korgeneral İbrahim Yaşar (vekil), Orgeneral Yaşar Güler, Orgeneral Arif Çetin, 15 Temmuz sonrası askerlere yönelik işkenceleri bizzat yönettiği bilinen Özel Kuvvetler eski komutanı Zeki Aksakallı ve bugünkü ihlal ve ihmallerden sorumlu Ahmet Erhan Çorbacı birinci derece sorumlulukları olan kişiler. Bir de bütün süreçteki hukuksuzluklara ilişkin soruşturma açmaktan imtina eden, aileleri baskı altına alıp tehditler savuran, Ankara, İzmir cumhuriyet savcılıkları ve adı geçen olaylara bakan savcı ve hakimler var.
İSTİHBARAT DEVLETİ’NİN SON HALİ…
Siyah Transporter çetesinin MİT merkezli çalışmasının da altyapısı hazırlanmıştı. 15 Temmuz’dan bir yıl sonra OHAL kapsamında çıkarılan 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile istihbarat birimleri, 16 Nisan referandumunda kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne göre yeniden yapılandırıldı. MİT, artık Cumhurbaşkanı’na bağlı olarak görev yapıyor. Daha önce MİT Müsteşarı’nın başkanlık ettiği Müşterek İstihbarat Koordinasyon Kurulu’na (MİKK), bizzat Erdoğan başkanlık ediyor. Her üç ayda bir yapılan toplantılarda bu illegal işlerin emirlerinin alındığı; neticelerinin konuşulduğu bir istihbarat devleti toplantılarından ibaret. Bu toplantılar gerçek terör tehditlerinin değil, Erdoğan ve ekibinin oluşturduğu Korku İmparatorluğu’na muhaliflerin düşman ilan edildiği, kaçırıldığı, belki de infaz edildiği Yeni ve Kirli Türkiye’nin rutinlerinden biri artık.
YARIN: AVRUPA YOLLARINDAKİ TRANSPORTER’LAR… İŞKENCECİLERİN SONU NE OLACAK?
[Erman Yalaz] 22.2.2018 [TR724]
15 TEMMUZ’UN AÇIK İŞKENCELERİ
15 Temmuz’da generalinden albay ve erbaşına kadar gözaltındaki isimlere yönelik şiddet, işkence ve faili meçhul girişimleri adeta devletin ajansı eliyle sokaktaki insanlara servis edildi. Ne de olsa kurulan bir ‘Korku Devleti’ idi. Hukuk, sorgulama, inceleme, araştırma ihtiyacı yoktu. ‘Yeni Türkiye’ diye vaat edilen böyle bir şeydi zaten. Bir avuç demokrat ve yurt dışındaki gazeteciler dışında 15 Temmuz’un önünde arkasında ne olduğunu kimse araştırmadı, konuşmadı. Uluslararası kurumlar Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Birleşmiş Milletler ile birlikte Uluslararası Af Örgütü, EFJ, IFJ, CPJ, IPI, RSF gibi kurumların alarm vermesiyle ülke içinde yaşanan hak ihlalleri bir bir dökülmeye başladı. Tutuklanan gazeteciler, yazarlar, avukatlar, hakimler, öğretmenler…
15 Temmuz bahanesiyle OHAL ve KHK’lardan güç alan bazı emniyet, jandarma ve silahlı kuvvetler mensuplarının gözaltına aldıkları masum insanlara suç isnat etmek için açıkça işkence yaptıkları birçok rapora da konu oldu. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi sivil yapıların işkence ve Türkiye’deki insan hakları ihlallerine yönelik tespitleri ve raporları engellenemedi. Ancak Erdoğan ve AKP hükümeti Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi’nin raporu ile Birleşmiş Milletler İşkenceyi İzleme Komitesi’nin çalışmalarını engellemeyi başardı.
‘BİZİ GEBERTİN DİYECEKLER… DELİKLERE TIKACAĞIZ!’
OHAL’le birlikte uzun gözaltı süreleri işkencenin önünü açtı. 30 günlük gözaltı süresi aylarca uygulandı. Avukat-müvekkil görüşmesi gizli yapılamadığı için, işkence mağdurları ne yakınları ne avukatlarıyla gerçekleri konuşabildi. O günün işkencecileri bizzat AKP’nin üst yönetiminden cesaret aldı. Örneğin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, 15 Temmuz kurgu darbe girişimi sonrasında Uşak’ta yaptığı bir konuşmada, işkenceye açıkça prim vermiş ve tehditler sıralamıştı. ‘Bizi gebertin diye yalvaracaklar’ diyerek, adeta işkence talimatı vermiş ve meydanlarda idam sloganları atanlara destek çıkarak şöyle demişti:
“Ama şöyle bir şey var, gebersek de kurtulsak derler ya bazıları, bunları öyle bir cezalandıracağız ki bırak idamı, gebersek de kurtulsak diye yalvaracak bunlar. Bunları yalvartacağız. Bunları öyle deliklere tıkacağız ki, öyle deliklerde cezasını çekecekler ki, bunlar bir daha o Allah’ın güneşini nefes aldıkça görmeyecekler. Güneş yüzü görmeyecekler. Bir daha insan sesi duymayacaklar. Gebertin bizi diye yalvaracaklar. Gebertin bizi diye.”
‘ACIMAK YOK, AF YOK….’
Bu zihniyetin yargı kararı, hukuk ve insan hakları kaygısı yoktu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ‘Bunların DAEŞ’ten (IŞİD) ve PKK’dan farkı yok, ama bunlara karşı da bizde acıma yok,’ İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, ‘Müsamahakar olmayacağız. Elimizdeki bütün teknik ve istihbari donanım açısından bütün araçlarımızı sahada hazır edeceğiz. Tekrar söylemek istiyorum, açık konuşuyorum ki acımasız olacağız,’ Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ‘Onlara zerre kadar acımayacağız, acırsak acınacak hale düşeriz,’ sözleri 15 Temmuz sonrası bir nefret, kin ve intikam denizi oluşturmak içindi. Toplumda Hizmet Hareketi ile irtibatlı insanların linç edilmesine varacak bir çatışma ve provokasyon zemini oluşturmak isteniyordu. Mesaj dışarıdakiler kadar içeriye idi. Emniyet, jandarma, MİT gibi kurumlarda yaşanan on binlerce insanlık dışı muamele ve zulüm kendilerini yöneten işte bu zihniyetten beslendi.
‘MİLLETİMİZ SOKAKTA CEZAYI VERECEK’
İçişleri Bakanı Soylu, en son sözde uyuşturucu ile mücadele adına ‘İki yıldır söylüyorum kimse ayaklarını kırmadı’ gibi sözlerle şiddet, kötü muamelenin önünü açtı. Aynı şekilde işkence ve fail-i meçhul olayların önünü açmasının 400 binden fazla kişinin istihdam edildiği emniyette, jandarmada tesirini bir düşünün. Kinlerinde ve gayzlarında boğulmuş bu bakanların da beslendiği bir kaynak vardı. O da Erdoğan’dı.
WASHİNGTON’DAN BÜTÜN DÜNYAYA VERİLEN FOTOĞRAF
Onun hukuk tanımazlığının simgesi sözlerinden biri 8 Haziran 2017 tarihinde zikrettiği ve ‘F..ö’ davalarının sanıklarına yönelik soykırım çağrısıydı. Erdoğan “Şayet cezalarını tamamlayıp dışarı çıkanlar olursa, zaten milletimiz sokakta her gördüğünde onlara gereken cezayı verecektir” diyordu.
Erdoğan’ın kendisini yasama, yürütme ve yargı veya her türlü otoritenin üzerinde görme eğiliminin bütün dünyaya mal olduğu olay ise Amerika’da yaşandı. Hatırlanacaktır 16 Mayıs 2017‘de Washington’da Erdoğan, ABD Başkanı Trump ile görüştükten sonra Türkiye Cumhuriyeti Washington Büyükelçiliği konutu önündeki protestoya müdahaleyi bizzat yönetmişti. Bir başka ülkenin başkentinde Erdoğan’ın korumalarının protestocuları linç etmeye kalkışması, darp edilen insanlar… Ürkütücü olduğu kadar diplomatik olarak da bir skandaldı. Tablo açık ve net ortadaydı. Türkiye’de hukukun öldüğünün resmi Washington sokaklarında çekilmişti. Olayları saniye saniye yönlendiren yönetmen de oradaydı üstelik.
SAHTE PLAKA’DAN RUHSATSIZ SİLAHA KADAR HER TÜRLÜ LOJİSTİK DESTEK
Washington’daki bu manzarada olduğu gibi işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırma çetesinin merkezi bir teşkilattan emir aldığı, illegal bir yapı olduğu, iki yıldır bulunamayan kayıplar ve kamuoyuna yansıyan bilgi ve raporlarda çok net şekilde görülebiliyor. Bu işleri yapanlar geçici bir ekip değildi, uzun vadeli çalışan; Ankara’da görevli olmakla birlikte ülke genelinde mobil olarak faaliyet gösteren; MİT bölge başkanlıkları, Emniyet ve Özel Kuvvetler’in farklı mekanlarını kullanan; Ergenekon ve Balyoz sanığı ekiplerle irtibatlı; gittiği her yerde lojistik destek alan bir çeteydi bu.
Yasal koruma zırhlarının yanı sıra araç, sahte plaka, ruhsatsız silah, patlayıcı, sınırsız para kaynağı, barınma ve illegal sorgu merkezleri ve cesetleri gömecekleri alanlara kadar hazırlık yapmış bir suç şebekesi ile karşı karşıyayız. İşkence ve kötü muameleleri deşifre oldu. Resmiyete girmiş 13 kaçırma vakıası, 30’dan fazla yurtdışındaki çetelerle işbirliği içinde uygulanan hukuksuzluk var. Ama sayı sanılandan ve sayılabilenden çok daha fazla. Fail-i meçhuller ve öldürmelerin de olduğu bu süreçte acının ve zulmün büyük fotoğrafı ise henüz net şekilde ortaya çıkmadı. Ancak Türkiye bu sürecin sonunda Güneydoğu’da JİTEM adına yapılanların benzerleriyle karşılaşacak belki de.
AZMETTİRİCİ BİZZAT AKP HÜKÜMETİ
TR724’ün şu ana kadar ulaştığı bilgiler ve bu yazı dizisi çerçevesinde karşılaştığım belgeler, zorla kaybedilme (kaçırma) eylemlerinin failinin MİT ve emniyetle irtibatlı bir yapı, azmettiricisinin de AKP hükümeti olduğunu açıkça gösteriyor.
Bilinen ilk kaçırma eylemi mağduru Sunay Elmas’ın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/113825 sayılı soruşturma neticesinde yazılan 2017/1121 numaralı iddianamesinde “mahrem imam” olarak suçlanması, bir başka kaçırma mağduru Ayhan Oran’ın Sunay Elmas ile irtibatlı gösterilmesi, 14 Nisan 2017 günü Binali Yıldırım’ın, 27 Nisan 2017 günü Süleyman Soylu’nun “mahrem imam” operasyonu ile ilgili açıklamaları, sonrasında 26 Nisan 2017 günü yapılan sözde “Mahrem İmam” operasyonun MİT koordinesinde yapıldığına dair basına servis edilen haberler, bunun sübut bulmuş delillerinden sadece bir bölümü.
ÖĞRETMENLERE ‘MAHREM İMAM’ YAFTASI
4 yılı aşkındır AKP hükümeti tarafından Gülen Hareketine yönelik olduğu iddiası ile toplumun her kesimine yönelik fişleme çalışmaları yapıldı. Bu fişlemelerin bir kısmı 15 Temmuz sözde askeri darbe girişimi sonrasında kullanıldı. Bankasya’da hesap sahibi olma, bir sendikaya üye olma veya herkesin kullanımına açık olan ByLock isimli mesajlaşma programını kullanma; evinde bir dolar bulundurma, kitap ve CD’ler gibi bahaneler onbinlerce kişinin tutuklanmasına gerekçe yapıldı. Hukuksuz delil ya da iddialarla yüzbinler adli ve idari soruşturma adı altında mağdur edildi; işinden atıldı, tutuklandı, sivil ölüme mahkum edildi. Dayanak bulunamayanlar örgüt üyesi, ‘kripto’, ‘mahrem imam’ suçlamalarıyla bu fişleme, izleme ağının kurbanı seçildi. ‘Mahrem imam’ diye suçlama yöneltilen 4 binden fazla insanın çoğu özel okulların öğretmeni, idarecisiydi. Bu absürtlük bile tek başına zulmün bu fişlemelere dayandığının göstergesi.
İŞTE SORUMLU BAKAN VE BÜROKRATLAR
Delil, eylem ve söylemlerin sıralaması yapıldığında bir de fail-i meçhullerin, kaçırma ve işkence olaylarının baş aktörleri çıkıyor karşımıza. Evet listenin başında, AKP’nin ilgili bakanlıklardan sorumlu bakanları ve Başbakan Binali Yıldırım ve AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile bu konuda özel görevli saray kadrosu var. Kendi sorumlu oldukları teşkilatlarda denetim yapmayı bırakın, her türlü kötü muameleye kapı aralayan, hatta işkence ve sorgulara katılan; suç ortağı bir de üst düzey bürokrasi var. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yardımcıları Sebahattin Asal, Özel Faaliyetler Müsteşar Yardımcısı Kemal Eskintan, Özel Faaliyetler Başkanı Uğur Kaan Ayık, Özel Faaliyetler ve Sorgu biriminin başındaki İ.K ve S.S. isimli MİT yöneticileri; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, SADAT Başkanı Cumhurbaşkanı Danışmanı Adnan Tanrıverdi, İçişleri Bakanları Süleyman Soylu ve Efgan Ala, Emniyet Genel Müdürleri Selami Altınok ve Celalettin Lekesiz, istihbarat, terör, KOM daire başkanları; Jandarma komutanları Orgeneral Galip Mendi, Korgeneral İbrahim Yaşar (vekil), Orgeneral Yaşar Güler, Orgeneral Arif Çetin, 15 Temmuz sonrası askerlere yönelik işkenceleri bizzat yönettiği bilinen Özel Kuvvetler eski komutanı Zeki Aksakallı ve bugünkü ihlal ve ihmallerden sorumlu Ahmet Erhan Çorbacı birinci derece sorumlulukları olan kişiler. Bir de bütün süreçteki hukuksuzluklara ilişkin soruşturma açmaktan imtina eden, aileleri baskı altına alıp tehditler savuran, Ankara, İzmir cumhuriyet savcılıkları ve adı geçen olaylara bakan savcı ve hakimler var.
İSTİHBARAT DEVLETİ’NİN SON HALİ…
Siyah Transporter çetesinin MİT merkezli çalışmasının da altyapısı hazırlanmıştı. 15 Temmuz’dan bir yıl sonra OHAL kapsamında çıkarılan 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile istihbarat birimleri, 16 Nisan referandumunda kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne göre yeniden yapılandırıldı. MİT, artık Cumhurbaşkanı’na bağlı olarak görev yapıyor. Daha önce MİT Müsteşarı’nın başkanlık ettiği Müşterek İstihbarat Koordinasyon Kurulu’na (MİKK), bizzat Erdoğan başkanlık ediyor. Her üç ayda bir yapılan toplantılarda bu illegal işlerin emirlerinin alındığı; neticelerinin konuşulduğu bir istihbarat devleti toplantılarından ibaret. Bu toplantılar gerçek terör tehditlerinin değil, Erdoğan ve ekibinin oluşturduğu Korku İmparatorluğu’na muhaliflerin düşman ilan edildiği, kaçırıldığı, belki de infaz edildiği Yeni ve Kirli Türkiye’nin rutinlerinden biri artık.
YARIN: AVRUPA YOLLARINDAKİ TRANSPORTER’LAR… İŞKENCECİLERİN SONU NE OLACAK?
[Erman Yalaz] 22.2.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)