Prof. Dr. Savaş Genç: “Hizmet Medyası diye bir şey olmamalıydı!” [Engin Sezen]

Prof. Dr. Savaş Genç, “Bahtiyar Alman milleti”nden genç bir akademisyen.

Siyasal Islamcılara göre, “Cemaat’ın akıl hocası”…

Bugün itibarıyle zir u zeber edilen Fatih Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün Bölüm Başkanı, Zaman Gazetesi ve STV yorumcusu, Aksiyon Dergisi yazarı.

Adeta hafızası silinmiş bir aydın.

Zaman zaman çıkışlarıyla şimşekleri üzerine çekmekten içtinap etmeyen bir “public intellectual”.  AKP hükumetinin artık ayyuka çıkmış rüşvet ve yolsuzluklarını, oportunist Kürt politikalarını kıyasıya eleştirdi; hain ilan edildi, ismi tutuklama listelerinde yer aldı, her firsatta AKP Medyasının hışmından payını aldı, almaya devam ediyor. Hükumete muhalif duruşu onu işinden gücünden, hürriyetinden etti. İktidarın “şebek” gazeteci müseveddelerinden birinin ağzına pelesenk ettiği bir tabirle, “medeni ölü” haline getiridi.

Savaş Hoca, aynı zamanda Cemaat’in de kendisinden beklenen açılımı bir türlü gerçekleştiremediğini, netice itibarıyla da kendini Türkiye’ye inhisar ederek, AKP karşısında sadece bir “ehven-i şer”  rolüne rıza göstermekten öteye geçemediğini ileri sürerek Cemaat’e de kimi eleştiriler getirdi. Dahası, Cemaat’in “devletçilik virüsü” ile mefluç ve malul olduğunu ileri sürdü. Cemaat’in şeffafiyetine dair zor sorular sordu. Sonuçta, İsa’ya da Musa’ya da yaranamadı.

Anlamaya çalıştığım bir husustur: Dünya’ya açılma söylemi ve iddiasında bulunan bir Cemaat, neden dünyayı daha yakından tanıyan, lisan bilen, sosyal ve siyasal meselelere ciddi kafa yoran kendi yetiştirdiği genç nesil akademisyenlerinin sesini duymazdan gelerek, sadece zihni kodları hala Necip Fazıl ve Mehmet Akif milliyetçiliğinin dışına çıkamamış geleneksel neslin  değerlendirmelerini esas aldı. Bu tür soruların, Cemaat’teki pek çok kişi için, özellikle bu aralar pek önemi olduğunu sanmıyorum, ama bu arayışların, suallerin çok da fazla uzak olmayan bir gelecekte varoluşsal mahiyette olacağını düşünüyorum, eğer Cemaat’in hala tüm insanlığı kucaklama düşüncesi olacaksa…ve kendi içinden çıkmış, çok iyi yetişmiş Savaş Hoca gibi değerleri hala bıraktığı yerde bulabilecekse…

Savaş Genç’i bir de sizden dinlesek?

Bitmek tükenmek bilmeyen bir göç hikayesinin yaşayan son halkalarındanım. İlkokulu üç farklı coğrafi bölgede, liseyi ülkenin en seküler kolejlerinden bir tanesinde İstanbul’da okudum. Tek kelime Almanca bilmememe rağmen sırf Heidelberg’de siyaset bilimi okuyabilmek için oldukça genç bir yaşta Almanya’ya geldim. Doktoramı Heidelberg’de tamamlarken iki sene Alman kalkınma bankasında çalıştım. Doktoramı tamamladıktan sonra akademisyenliğe devam etmek ve AB istikametinde yürüyen heyecan verici bir Türkiye’ye destek olmak için çok sevdiğim İstanbul’a, Fatih Üniversitesi’ne döndüm.

Hayatınızın kırılma noktalarından biri olmuş Türkiye’ye dönmeniz. Peki şu anda neredesiniz?
Almanya’da çocuklarım ve eşim ile babamın evinde yaşarken, zaman olarak sınırlı bir araştırma bursu karşılığında ders verip yayın yapmaya çalışıyorum. Ailemin bulunduğumuz yeni ülkeye entegre olmasına, dil öğrenmelerine gayret ediyorum.

Almanya’dan Türkiye’ye bakınca, nasıl bir manzara görüyorsunuz?
Demokratik seküler azınlığın tezlerinin büyük oranda doğru çıktığını, Türkiye’de denge ve denetim mekanizmaları zayıflatıldığında, halkın demokrasi bahanesi ile kendi sokağının otoriterliğini tercih ettiğini, intikam duyguları ve mikro milliyetçi tercihlerle yaşadığını, küçük olsun ama benim olsun felsefesini ayet gibi içselleştirdiğini üzülerek gözlemliyorum.

Siyasal Islamcılar?

Dindar ve ibadet eden bir mümin olarak; dinin, siyasi bir ideoloji olarak yorumlandığında her türlü günahı meşrulaştıracak bir kalkan olarak kullanılabildiğini, en büyük günahların Aristo mantığı ile yorumlanmış çok basit fetvalarla işlenebileceğine şahit oldum. Bu bağlamda dini, İslamcılardan korumanın gerçekten de tek yolunun, demokratik zeminde Anglo-Sakson tarzı seküler bir sistemden geçtiğini görüyorum.

İslamcı ve dindarları bu kadar suçladıktan sonra, otoriter çizgideki laikçilerin gereksiz ısrar ve stratejik hatalarının da toplumun bu evreye gelmesindeki katkılarını zikretmeden geçmeyelim.

Tablo oldukça karamsar. Bu ülkeden elitler uzlaşısı ile tekrar Batılı anlamda işleyen, dengeli bir demokrasi inşa edilebilir. Otoriterliğe bu kadar güçlü destek veren kitleler, ileride bir post AKP dönemi olursa, o zaman demokrasi ve hukuk talep etme haklarını yani moral üstünlüklerini kendi elleri ile büyük ölçüde yok ettiler. Sanırım İslamcıların tarihi hatası ve kaybı bu. İbni Haldun devletleri elmalara benzetiyor. Kemale eren çürümeye başlar. Güç ellerinden hiçbir zaman gitmeyecekmiş gibi elde avuçta hangi değer varsa AKP trenini yürütmek için kömür kazanına atanların birgün enerjiye çevirebilecekleri herhangi bir değeri kalmayacak. Tren er ya da geç ya yol otarasında duracak, ya da daha kötüsü uçurumdan aşağı düşecek. AKP sonrası bir dönem olursa bugün yaşananlara seyirci kalan ve destek verenler o gün tek bir cümle kurma, adalet talep etme, çoğulcu ve demokratik sistemin nimetlerinden istifade etmek gibi lüksleri maalesef olmayacak. Eski bir Alman hikayeciği vardır. Fırıncı hergün kendisine tereyağı satan kadını hakime gramajdan çaldığı gerekçesi ile şikayet eder. Hakim sözü kadına verdiğinde, “çalmadım, terazinin bir kefesine her sabah bu fırıncıdan aldığım bir kiloluk ekmeği koyup tartımı onunla yaptım. Bu fırıncı halka sattığı ekmekten çaldığı için tereyağı eksik almış olabilir. İslamcılar halka sattıkları, demokrasi, özgürlük, hukuk, adalet, çoğulculuk, hesap verebilen şeffaf bir sistemden çaldılar. Birgün çok geç olsa da mutlaka bu çaldıklarını aslında kendi geleceklerinden aşırdıklarını görecekler.

Sürecin hemen öncesinde ve sonrasında Ulusal Medyada Hizmet Hareketi’nin en etkin seslerinden biri haline gelmiştiniz? Cemaat’in medyasında da sık sık yer buluyordunuz. Yine Fatih Üniversitesindeydiniz. Şimdi o günler hep mazi oldu. 2013-2014lerden bugünlere neler değişti?
Hizmet Hareketi’nin geniş İslam coğrafyasında alternatif bir model ortaya koyup geleneğe ve mesnetsiz ezberlere meydan okuyan cesur bir tavır takındığını görüyordum. Hareketin lideri Fethullah Gülen topluma tüme varımcı bir sözleşme sunmuş ve siyaset gibi yüzeysel ve tepeden inmeci metotlarla işinin olmadığını deklare etmişti. Devlet dediğin aparat içinde güçlü olmaktansa, toplumun seviyesini, eğitim, ahlak ve evrensel değerler gibi normlarla artırıp, uzun vadede devleti kim ele geçirirse geçirsin sağlam bir zeminde huzur içinde yaşayabileceğimiz bu idealin hiç te ütopik olmayan bir hedefi olduğunu düşünüyordum. Bu duruşu toplumun çok geniş kesimleri satın aldı ve Hizmet Hareketi’ne çok büyük bir kredi verdi.

Tüm bunları yaparken 2009’dan itibaren Hareket’in devlet içinde kadrolaşma arzusunun toplumda rahatsız edici boyutlara ulaştığını hatta kitleleri tedirgin etmeye başladığını ifade etmeye başladım. O zamanlar Avrasyacıların F-tipi kavramı ile piyasaya sürdükleri bu korkuların toplumda karşılığı vardı. İnsanlar başlangıçta Anadolu çocukları bu sayede bir yerlere geliyor yorumunu bir tarafa bırakıp endişelerini ifade etmeye başladılar. “Ben bireyim, Cemaat organize ve birbirlerini çok sevip tutuyor. Bunların karşısında benim de çocuklarımın da artık devlette kariyer yapma şansı yok.” korkusu topluma yayılmaya başlamıştı.

Cemaat bunu göremedi mi?

Hayır. Cemaat karar alıcıları bu korkuları anlamak yerine bildikleri yoldan devam ederken, her şeye hâkim oldukları imajını, net bir dille reddetmediler. Bu güç algısı cemaat içinden kimilerinin hoşuna bile gitmiş ve olduğundan büyük gözüken bu etkiyi kasten köpürtmüş bile olabilir. Çember daralmaya başladığında benim de içinde bulunduğum bir gurup sosyal bilimci akademiysen 657’ye tabi olan insanların Hareket ile organik bağlarının olmaması gerektiğini, toplumdaki korkuların ciddiye alınmasının icap ettiğini ve siyasi aktörlerle bu kadar yakınlaşma aşkının hareketin başına bela olacağını gerek yazılarımızda, gerek mülakatlarımızda, gerekse sözlü olarak ifade etmeye başladık.

Tüm bunlara paralel olarak da cemaat kendi iç yapılanmasını gerçek bir sivil toplum örgütü çizgisine çekmesi gerekiyordu. Bu kritikleri getirdiğimizde cemaatin (hala) gizli hesaplarla yazan abileri “Türkiye, Lüksemburg değil” kritiklerini getiriyorlar. Oysa bu ne bir eksik ne bir fazla, tam da AKP söylemiydi. Onlar da özgürlük ve demokrasi talep edenlere, bu coğrafyanın şartları farklı tezine sarılıyorlar. Ayrıca sanki Lüksemburg’daki cemaat yapılanması Lüksemburg şartlarında demokratik, şeffaf ve tabana dayalı denge denetim mekanizmalarına sahipmiş gibi…

Bu süreçte bir de Ergenakon ve benzeri davalar var?

Yargılanma süreçlerindeki tüm kusur, eksiklik, hata ve kasıtlara rağmen Ergenekon ve Balyoz darbe planları büyük ölçüde gerçekti ve bu süreç Cemaati, AKP gölgesine hapsetti. Kendi tarihinde hiçbir zaman siyasi bir partiye angaje olmamış olan Cemaat, varoluşsal bir tehdit gördüğü iddiası ve motivasyonu ile AKP’nin hareket alanına kendisini esir etmiş oldu. Devlet içinde yapılanmış ama Türk seçmeninde tabanı olmayan bir tehdit motivasyonu ile yola çıkıp toplumsal tabanı olan ve otoriterleşme eğilimlerini dini söylemle süsleyip defalarca itiraf etmiş İslamcı AKP’yi rakipsiz, dengesiz, denetimsiz bırakacak bir güç savaşına girişmek tarihi bir hataydı. “Bunlar inançlı insanalar,… referansı ile güvenilen dağlara karlar yağdı. Milli Görüş çizgisindeki vakıflardan burs alarak yetişmiş İmam Hatip Lisesi mezunu bir akademisyen yaklaşık dört sene önce bana tarihi bir itirafta bulunmuştu; “İslamcılar din ile siyaset işlerini birbirine karıştırmazlar”!!! Şimdi siz buradan laiklik yorumu çıkarttınız, halbuki arkadaşımın kast ettiği şey, bir şey Allah’ın emri ve dinen doğru olsa bile İslamcılar siyasi çıkarlarını tercih ederler demişti. “Yolsuzluk, hırsızlık değildir” diye fetva verebilen bir fıkıh Frankeştaynından bahsediyoruz.

Cemaat askeri darbe girişimlerini durduracağız referansı ile Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde varını yoğunu ortaya koydu. Hiçbir askeri darbe, AKP’nin sivil darbesi kadar “başarılı”, etkili, yıkıcı olamaz ve uzun süremezdi. Denge ve denetim mekanizmaları demokratik bir zeminde gelişmemiş ve olgunluğa ulaşmamış Türkiye’de ne kadar eleştirirsek eleştirelim (maalesef) TSK, Milli Güvenlik Kurulu, Anayasa Mahkemesi, özgür medya bir denge rolü oynuyordu. Bunları ortadan kaldırırken, yerine gelişmiş demokrasilerdeki yapıları (senato, güçlü yerel yönetimler, medya özgürlükleri, bağımsız yargı, özgür ve ön seçimle gelen millet vekilleri…) ikame etmezseniz kendi ellerinizle sivil dikta kurmuş olursunuz. Sivil İslamcı dikta bağıra bağıra ben geliyorum derken, cemaat aktörleri “Ergenekon’u engelledik” zafer sarhoşluğu içindeydi.  2010 referandumunda denge denetim mekanizmalarının tamamını askıya alan bir süreç gündeme geldiğinde “keşke mezardan bile çıkıp oy verseler” ölçüsünde destek vermek yerine, bu yapı devlet içindeki darbeci klikleri temizler ama, sivil darbenin önünü açan kontrolsüz ve denetimsiz bir karar alma mekanizması oluşturur endişesi ile eleştiriler başlamış olması gerekiyormuş. Özeleştiri yapmam gerekirse, referandum sürecinde bir akademisyen olarak, Suriye politikalarında, Ahmet Şık tutuklanmasında, Gezi’de, medyaya yönelik baskılarda durduğum gibi daha sorgulayıcı bir yerde durmuş olmam gerekiyordu.

Sizin sadece AKP Hükümetiyle ilgili değil, son dönemlerde Cemaatle de ilgili sert çıkışlarınız, kimi tenkit ve değerlendirmeleriniz var. Ben şahsen bunu tartışmaya son derece önemli bir katkı olarak görüyorum. Siz, yukarıda ta 2009’larda tehlikenin farkına vardığınızı belirttiniz ama bunu sanırım şimdi olduğu kadar yeterince vurgulu söylemediniz. Hani bir şarkı vardır ya: “Daha önceleri nerelerdeydiniz?”

Hizmet’e yönelik saldırılar, ithamlar ve soruşturmalar 17/25 sonrası seri bir şekilde gündeme gelmeye başladığında kırmızı bir çizgi çektim ve devlet içinde her bireyin görev alma hakkının olduğunu ama seçilmiş siyasiler dışında birilerinden emir almanın ya da iddia edildiği gibi paralel bir hiyerarşik yapı kurmanın suç olduğunu, hatta daha da ileri giderek CNN ekranlarında AKP, AB yani son Lizbon kriterlerini uygulasa, Cemaatin Türkiye şartlarında marjinal kalacağını ifade ettim. Yani cemaati en güçlü bir şekilde savunduğumuz günlerde bu güçlü savunmaya paralel olarak yaptığımız savunmanın sınırlarını da çizmeye çalışıyordum. Hadiselerin çok sıcak bir şekilde tartışıldığı günlerde ortaya koyduğumuz bu eleştirel tavra şahit olanların,” Dün bu eleştirileri neden yapmıyordunuz? “Sorgulamasına karşı çıkıp, “hayır ben şahidim bu arkadaşlar aşağı yukarı benzer eleştirileri senelerdir getiriyorlardı “demelerini beklerdim.

Bugün geçmişe dönme şansım olsa, canlarını, mallarını, kariyerlerini, şirketlerini ortaya koyarak Türkiye’de ve dünyada hoşgörü, demokrasi, eğitim ve diyalog gibi İslam dünyasında eşi benzeri olmayan değerleri pratiğe geçirmiş ve kontrollü darbeye bulaşmamış insanları yine sonuna kadar savunur, devlet içinde var olma ısrarı, AKP ile stratejik ortaklık tercihi, devletçi, milliyetçi söylemleri ise görebildiğim ölçüde ama bu sefer kesinlikle kamusal alanda daha sert ve net ifadelerle eleştirirdim.

İhsan Yılmaz Hoca, “Cemaat’te kötü gidişatla ilgili uyarıcı mahiyette çok sayıda raporlar verildiğini ileri sürdü. Sizin haberiniz var mı bu “Koçi Bey” raporlarından?
Ben bir rapor kaleme almadım. İfadelerimi davet edildiğim ortamlarda anlatmaya ve tartışmaya çalıştım. Cemaatin devlet içinden görüntü vermesinin doğru olmadığını ve bu virüsün tedavisi çok zor olan bir vaka olduğunu anlatmaya uğraştım. Daha sonra toplumsal araştırmalar yapıldı. Halk cemaate seni eğitimci olarak seviyorum, güç oyununa girme uyarısını kamuoyu araştırmaları vesilesi ile açıktan yaptı. Bizim senelerce ifade ettiğimiz hadiseleri toplum da dile getirmiş oldu. Herkesin kendine göre haklı bir senaryo ve meşrulaştırma söylemi olabilir. Neticeye baktığımızda hiç hata yapılmadı derseniz, Suriye siyasetinde pişmanlığım yok diyen Davutoğlu durumuna düşersiniz.

Neleri eleştiriyordunuz mesela?

Hizmet’in ekonomik yapısını da şiddetle eleştiriyorduk. Ben mevcut iktisadi yapıya „hizmet komünizmi “diyordum. İş adamlarından ve esnaftan alınan paralarla ticari teşekkül kurup, başına ilahiyatçı imam geçirip bundan başarı beklemek evrensel değerlere değer katma iddiasındaki bir harekete yakışmıyordu, yapıların gerçek bir  sahibi yoktu. Başındaki abi müsaade ettiği kadar hizmet edebiliyordu. Olması gereken modern şirket yapılarında olduğu gibi, iş adamlarının kendi paraları ile kendi şirketlerini kurup kendilerinin yönetmesiydi. Para, holding, banka vs. gibi kavramların hizmet ile aynı cümlede kullanılması zaman içinde kitleler tarafından da itici bulunmaya başlandı. Cemaat karar alıcıları bu itici durumu da görmemekte ısrar etti. Ya da bu yapılarla vedalaşmak, onları dönüştürmek işlerine gelmedi.

Tüm bunları eleştirdiğinizde, onlarca farklı gerekçeyle mevcut sistemin devam etmesi gerektiğini savunan bir hizmet bürokrasisi ile karşılaşmanız kaçınılmaz oluyor. Cemaate dost hatta içinden çıkmış eleştiri ve tavsiyelerin hangi zeminde yeşerip değerlendirilip tartışıldığını bilmiyorum. Gülen hariç hareketin karar alma mekanizmasında kimler aktif rol alıyor, kimin sözü ne kadar geçiyor bilemiyorum. Bu itiraz ve eleştirilerimiz hangi aşamalardan geçip ya da geçemeyip, karar alması gereken aktörlerin önüne ulaşıp ulaşmadığını bilemiyorum.

Daha güçlü kavramlarla zamanında ifade etmekte geciktiğim bir itiraz burada yatıyor. Secimle gelen şeffaf ve hesap verebilir bir karar alma mekanizması yoksa, alternatif fikirlerin nereye gittiğini takip edip sorgulayamıyorsunuz. Tartışmaların en hararetli bir şekilde devam ettiği günlerde TV ekranlarında “Cemaat soyut bir yapıdır” derken bunu kast ediyordum.

Peki Hizmet sizce nedir?

AKP’ye angaje olmadan ve daha sonra onunla siyasi bir kavgaya girişmeden önce Hizmet, İslam coğrafyasında alternatifi olmayan, eğitim ile kitlelerin ortalama kalitesini yükseltirken çok cesur bir şekilde diyalog çalışmalarını sürdürüp, tüm dünyaya sizlerle aynı masada oturup konuşacak şeylerimiz var diyebilen, çok kültürlü bir sosyal hareketti. Sahada modernite ile barışık işler yapılmaya çalışılırken, merkezden dünyaya verilen ilahiyatçı kareler hiç değişmedi. Hizmet 1.0 kendi tercihleri ile AKP’nin yaşam alanına hapsolduğu gün hiç farkında olmasa da bir evreyi tamamlamıştır.

Kendinizi bu yapının neresinde görüyorsunuz?

Kendi geçmişinde hiçbir zaman, hiçbir partiye varoluş mücadelesi verircesine angaje olmayan Hizmetin, karar alıcılarının bu tercihi ile o gün ilk versiyonu son bulmuştur. Polislerin bağımsız vekil adayı olduğu ve cemaat medyasının bu sürece destek vermeye başladığı gün, harekete yakın üniversitelerinde ders veren ön plana çıkmış meslektaşlarımla kontağa geçtim. Eğitim alanında markalaşmış sivil bir hareketin tabanının bu karar arkasında sürüklenmesi kabul edilebilir bir tercih değildi.

Konuştuğum herkes bu akıl almaz kararın ne kadar yanlış olduğunu dile getirmesine rağmen Cemaat bağımsız adayları desteklemekten geri adım atmadı. O gün kendime şu soruyu sordum; “Siyaset bilimcilerin, siyasi bir konuda bile fikrinin sorulmadığı bir yapıda hayati kararlar hangi saikler ve kimlerle alınıyor?” Polislerin aday olduğu ve cemaat medyasının bu seçime açıktan destek vermeye başladığı gün benim kafamdaki Hizmet algısının alt üst olduğu gündür.

Hareket’in karar alma mekanizması o gün bir tercih yaptı ve sivil, eğitimle uğraşan, esnaf, iş adamı tabanına bir mesaj verdi, “benim için sizlerin imajı önemlidir ama girdiğim yoldan ancak daha fazla risk alarak çıkabilirim.” Polislerin seçilme şansı yoktu, seçilse bile hapisten çıkma ihtimalleri yoktu, çıksa bile farklı bir gerekçe ile tutuklanma ihtimalleri çok yüksekti, bu süreç akabinde sokakta imajı öğretmen ve belletmen ya da fedakâr esnaf olan hareketin imajının tamamen polis ve kamu görevlisine indirgenme ihtimali çok yüksekti…  O akşam HDP’nin stratejik oylarla desteklenmesi gerektiğini ve 4. Partinin meclise taşınmasından başka çıkar yol olmadığını savunan tweetler attım. HDP barajı aştı. 7 Haziran seçimleri sadece cemaatin değil tüm Türkiye’nin bu krizden çıkabilmesinin tek mantıklı zeminiydi. O çıkışı da Bahçeli kapatarak Türkiye’yi bir tek adam rejimine mahkûm etmiş oldu. Bugünlerin tarihini yazanlar Erdoğan’ın yanında Bahçeli’nin adını mutlaka zikredecekler. Bana HDP’ye destek verdin diye PKK’lı iftirası atan AKP’liler ise erken seçime gidebilmek için HDP ile koalisyon kurup bakanlık verdi.

Fethullah Gülen’in haftalık Bamtelini sohbetlerini dinler misiniz?

Dünya klasikleri ile Allah Resulünün hayatı arasında etkileyici bir kelime dağarcığı, kaynak ve üslupla sohbet eden Gülen’in vaazlarını dinliyordum. Fethullah Gülen’in vaazlarını yani Herkül’ü uzun senelerdir dinlemiyorum. Herkül’ün içeriği sahabe dönemlerinden günümüz siyasetine ya da aktüel tartışmalarına mesaj verme formatına geçmeye başladığı senelerden sonra o vaazları dinlememeye başladım. Son 5-6 sene içinde dinlediğim vaazlara geri dönüp baktığımda dini bir ihtiyaç ya da referansla değil de aktüel tartışmalara bakış açısını anlama motivasyonunun ön plana çıktığını söyleyebilirim. Hareketin sosyal ve siyasi aktüel gündeme dair talep ve eleştirilerini seçilmiş bir temsilcinin ya da sözcünün yapmasını tercih ederdim.

Altını çizerek tekrar ifade ediyorum kast ettiğim  sosyal ve siyasal aktüel gündemlere dair meseleler. Dini vaaz yapılan bir kürsüden, takkeli öğrenci ya da dinleyicilerin diz çökerek disiplinli bir şekilde sohbet dinlediği bir kare dini bir hareket içinde çok kıymetli hatta keyifli bir ritüel olabilir. Aynı kareden dünyaya evrensel siyasi mesajlar verme gayreti cemaatin kendi düsturları ile de çelişiyor. Kendi iç yapınızda dini ritüelleri, sohbetleri bu şekilde yapmanızda bir beis yok. En modern salonlarda, en önde gelen üniversitelerde, en modern kıyafet ve enstrümanlarla programlar yaptıktan sonra sizi yakından takip edenler bu iki kareyi yan yana getirip mukayese edip ona göre bir değerlendirme yapıyor. Vitrinde olan modern gönüllüler ve arka planda güç sahibi olanlar diye iki farklı eksende değerlendirip, sınıflandırıyor. Her dini hareketin kendi içinde geliştirdiği ve öncelediği birtakım ritüelleri ve prensipleri olabilir. Oldukça mistik ve bu açıdan değerli olabilecek bir alanın, kamusal alanda ısrarla modern bir enstrüman olarak hemen her detayının paylaşılması en hafifinden faydalı olmadığını düşünüyorum.

Almanya’da mutaden iştirak ettiğiniz bir Sohbet var mı?

Yaklaşık üç senedir herhangi bir programa katılmıyorum. Başta akademisyen ve gazeteciler olmak üzere elimden geldiğince siyasi-dini görüşleri ne olursa olsun mağdur edilmiş insanlara yol göstermek, onlara burs ve danışman bulmak haricinde önemli bir sosyal bir meşgalem yok. KHK mağdurlarına ve Akademik çalışmaları yarım kalmış insanlara danışman ve burs bulup onları Avrupa’daki hayatlarına motive etmek bana kısmen huzur veriyor. Büyük dramlar eşliğinde mağduriyetler yaşamış masum insanlara faydalı olabilmek, onların yeni bir hayat kurmasına yardımcı olmak için özverili bir şekilde çalışan fedakar insanlar her türlü takdiri hakkediyor.

Hizmet Hareketi’nin bugünkü durumuyla ilgili olarak “lider kesim” veya “merkez” kesim şimşekleri üzerine çekiyor genelde. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?Bu kesimin, Gülen’in kendisi dahil, süreci nasıl yönettiğini görüyorsunuz?

Ortada hala cevaplanmamış çok ciddi ve insanın içini acıtan sorular var. Neden ısrarla hiç hata yapılmadı söyleminin arkasına saklanılıyor? Neden hala tek hata AKP’ye güvenmiş olmaktır savunması ile top taca atılıyor? Neden hala toplumsal algının değiştirilmesi için söylem geliştirilmiyor ve AKP bir gün çekip giderse her şeyin düzeleceğine inanılıyor? Hiçbir acı tecrübenin, Cemaatin karar alma mekanizmasının sosyal olaylara bakış açısını değiştiremeyeceği algısı, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası oluşan acımasız sosyolojinin değişmesine mani oluyor. Karar alma mekanizmasındaki insanların pasaportları seneler önce iptal edilmiş olsa ve ülke içinde yaşamaya mecbur kalmış olsalardı, hareket bu kadar ön plana çıkıp, riske girer miydi ve yaşadığının yüzde kaçını yaşardı sorusu aklımdan çıkmıyor. 28 Şubat’ta bu hassasiyetle davranıp, dengeli stratejilerle süreci takip edenler hangi saiklerle tamamen farklı bir yolu tercih ettiler? Tüm yapısal sorunlar, tayinleri bile cezalandırma yöntemi olarak kullanan yönetişim tercihleri gibi kabul edilemez hatalar haricinde, soru çalanlar, delil uyduranlar ve kendi cemaat arkadaşları dahil olmak üzere usulsüz dinlemeler yapanların varlığı neden bir öğretmen ve esnafın boynuna asılı kaldı? Hiçbir somut delil bulamayınca, masum insanları, “neden DigiTürk aboneliğini iptal ettin?”, diyerek tutuklayan AKP yargısı ve algı yöneticilerinin önüne çok çok büyük bir kesimi tamamen masum olan bu insanları aynı anda bırakmak kabul edilebilir değil.

Nasıl çıkar Hizmet Hareketi düzlüğe?

Hizmet tabanı 15 Temmuz darbe girişiminin kontrollü bir darbe olduğu ispatlanırsa her şeyin düzeleceği kanaati ya da umudu ile yaşıyor. 17/25 dosyasının gerçek ve somut delilerle ispatlanmış, cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk davası olduğu ortaya çıktı ama toplumda en ufak değişim olmadı. İleride ekonomik krizler sonrasında AKP aleyhine bir değişim olsa bile bu cemaat adına olumlu bir toplumsal algı değişimi olacağı anlamına gelmiyor. Cemaat kendi yol haritasını çizip, kartlar yeniden karılmaya başladığında şayet bir gün bir post AKP dönem olursa “necip Türk milleti” ile nasıl konuşmaya başlarım sorusu üstüne kafa yormalı. 90’lı senelerde dünyaya açılan, Türk bayrağını farklı ülkelerde dalgalandıran, fedakârca gelecek nesiller için yaşayan cemaat imajına bakarak, 28 Şubatçılar bile kendilerini daha itidalli davranmak zorunda hissetmişti. En acımasız 28 Şubat planlarında bile yurt dışındaki okullara dokunulmamalı kararları alınmıştı. Sadece havuz medyasının seviyesiz yayınları ile imaj kaybına uğranıldığına inanmak çözümsüzlüğe mahkûm olmaktır.

Modern dünya AKP’yi “diktatör” en hafifinden ileri uç marjinal bir yapı olarak algılıyor ama öve öve bitiremediği cemaatin yeterince demokrat olmadığını söylüyor. Demokratmış gibi yaparak, modern dünyaya sadece, marjinal İslamcı guruplardan daha iyi bir yerlerde duruyorlar sinyalini verirsiniz. Ötesine geçmek için gerçekten demokratik, şeffaf, hesap verebilen, çoğulcu yapılar inşa etmeniz gerekiyor.

İstikbale dair “muştulu” haberler veren verene. Siz nasıl bakıyorsunuz Hizmet ‘in geleceğine?

Allah olmazları olan yapandır. Ama insanlar icraatlarını Allah’ın bu dünya için koyduğu kurallara göre, O’nun bahşettiği büyük bir nimet olan aklını kullanarak çözümler aramak zorundadır. Bir hareketin insanlık tarihindeki rolünü abartıp onu adeta din yerine koyup, yol haritanızı ve söyleminizi buna göre geliştirip, ucu açık müjdeli haberlerle tabanı bir yerlerde tutmaya çalıştınız diyelim, bunlar gerçekleşmediğinde insanların dini ve Allah inançlarını sorgulamaya başlayacaklarından endişe etmiyor musunuz? Herşeyini kaybetmiş insanlara umut vermeye çalışırken çok daha hassas olmalı.

Hizmet Hareketi’nin size kattıkları? Sizdeki emeği?

İnanın bu uzun bir liste… Oldukça fedakâr, kibar, cömert ve vefalı insanları hizmet hareketi içinde tanıdım. Laf olsun diye söylemiyorum, gözlerinin içine baktığınızda bile mutlu olabileceğiniz tertemiz insanlarla tanıştım. Türkiye ortalamasının çok üstünde edep, haya, kibarlık, tevazu gibi hasletlere sahip bu kitlenin oluşum süreci, hizmetin en büyük başarısıdır. Delikanlı denilecek yaşta doğru bildiklerimi yazabileceğim, konuşabileceğim mecraları Hizmet medyasında buldum.

İnsanların hayatlarına dokunup onlara daha güçlü bir gelecek inşa etme mutluluğunu yaşayabileceğiniz çok az yer vardır. Hayatımın en mutlu senelerini, tüm kavgalarım, itirazlarım, karşı koyuşlarıma rağmen dünyanın dört bir yanından öğrencileri olan Fatih Üniversitesi kampüsünde geçirdim. Rengarenk öğrencilerim burnumda tütüyor. Sivil toplum çerçevesinde bir eğitim ve diyalog hareketi olarak Hizmet hareketinin hala İslam coğrafyasında muadili yok.

Süreç’te binlerce kişi içerde kaldı, dışarı çıkamadı, hapishanelere düştü. İşinden gücünden olanlar oldu, hatta öldürülenleri, intihar edenleri duyuyoruz. Bu kişilerle ilgili düşünceleriniz?

Darbe yüzde yüz gerçek bir darbe olsa bile, ki planlı ve kontrollü bir darbe olma ihtimali bu ihtimalden kat be kat daha fazla, bu insanların olup bitenle hiçbir alakası yok. Dün bunlar AKP’lilerin öğretmeni, belletmeni, onlarla ekmeğini paylaşan esnaf abileriydi. Bu insanlara terörist diyen, mallarına çöküp işten atan, işkence yapan, hasta mahkumları ölüme terk eden acımasız bir tek adam diktası ile imtihan olunuyor. İnsanlar işlemedikleri suçlardan dolayı senelerce hapis yatmamak için Meriç’te, Ege’de çocukları ile boğularak can veriyor. Masum insanlara yönelik acımasız bir soykırım suçu işleniyor. Bir anne ve babanın kucaklarında çocukları ile buz gibi sularda boğularak can vermesi karşısında bile insafa gelmeyen, acı yarıştıran, daha fazla kan isteyen akıl almaz bir despot rejimle karşı karşıyayız. Ege’de ve Meriç’te işlemedikleri suçlar yüzünden senelerce hapis yatmamak için evlatları ile ölümü göze alarak yola çıkan masum insanların tamamına tüm Türkiye’nin özür, tüm Dünya’nın da sahip çıkma borcu var.

Türkiye’de kalan insanlara yönelik uzun bir söylemde bulunma hakkım yok zira ben özgür bir ülkede yaşıyorum. Bana yapılan bir nasihati anlatıp kısa keseceğim. Üzerimde artan baskı ve tehditler neticesinde 1 Kasım seçimi akabinde Almanya’ya geldim. Beni arayan ve cemaatle alakası olmayan bir arkadaşım, “Profesörlüğünü, köşeni, ekranları, 20 senelik kariyerini, öğrencilerini her şeyini kaybettin, çok üzüldüm” dedi. “Lakin AKP safında olup kazanan olsaydın inan kahrolurdum.” Dramatik bir tablo. Her sabah çocuklarımla birlikte tutuklu masum insanların özgürlüğü ve rızıkları için dua ediyoruz. Keşke duruşma bile yapılmadan özgürlüğü bahşedilen Deniz Yücel’i kurtaranlar kadar güçlü olabilseydim.

Bir de yine binlercesi süreçte dışarı çıktı. Siz yıllarca dışarıda yaşamış bir kişi olarak onlara neler tavsiye edersiniz?

Yaşanan çok acı bir imtihan. İnsanların tüm apoletleri söküldü. Mühendis ve meslek sahibi olanların yeniden bir hayat kurma ve iş bulma şansları çok daha fazla. Biz sosyal bilimciler, gazeteciler vb. arkadaşların ya en kısa zaman içinde dil öğrenip meslek sahibi olmalarını ya da başta online ticaret olmak üzere farklı pazar şartlarını araştırıp, güçlerini birleştirip ticarete atılmalarını tavsiye ediyorum. Başlangıçta dile yapacakları yatırımı kesinlikle kayıp olarak görmesinler. Dillerini konuşan insanlara karşı batılılar çok daha müsamahakar olabiliyor.

Cemaat medyasıyla ilgili görüş ve düşünceleriniz?

Diğer ticari teşekküller gibi Hizmet medyası olmamalıydı. Hizmet Hareketi’ne yakın iş adamlarının sahibi olduğu medya organları olabilirdi.

Süreç, şahsen sizi nasıl etkiledi? Psikolojik, sosyal, manevi ve maddi yönlerden?

Bu mülakatı okuyacak insanlarla acı yarıştırmayı doğru bulmuyorum. Az ya da çok hepimizin yaşadığı derin kırılmalar var ve muhtemelen sol yanımız ölene kadar ağrıyacak. Oldukça mutsuz, yalnız ve her gün farklı bir gerekçe ve kişi tarafından horlanan bir insan oldum. Hayatında okumak, yazmak, düşünmek ve insanların yaşamlarına pozitif katkılar yapıp, ülkesinin gelişmiş demokrasiler seviyesine çıkmasından başka ideali olmamış bir sosyal bilimci için bu hazin bir süreç.

Türkiye’ye ne zaman dönersiniz?

Kendime Türkiye’ye ne zaman dönerim sorusu ile yaşamamam gerektiği telkinini vererek yaşıyorum. Sık sık rüya gören bir insan değilim. Mütemadiyen İstanbul sokaklarında gezindiğim rüyalar görüyorum. Finalleri ise hep aynı “ben burada ne arıyorum? Şimdi buradan nasıl çıkacağım?” telaşesi ile uyanıyorum. Türkiye’de akademisyen olmadan önce Almanya’da düzenli bir hayatım vardı. Ülkenin demokratikleşme motivasyonuna güvenerek her şeyimi bırakıp oldukça sembolik bir maaşla akademisyen olmak ve ülkenin yükselen imajına katkı sağlamak için İstanbul’a dönmüştüm. O zaman muhafazakâr sokağa olan inancım yüksekti.  Yaşanan acı tecrübeler akabinde toplumda o ışığı tekrar görsem muhtemelen tüm kırgınlık ve kızgınlıklarımı gömüp tekrar öğrencilerime uzun uzun ders anlatacağım bir kürsüye geri dönebilirim. Toplumdaki o ışığı tekrar görebileceğime dair umutlarım ise eskisi kadar güçlü değil.

Kırgınlıklarınız?

Bu liste de oldukça uzun. Belki bir gün birçoğunu affederim ama muhafazakâr sokakta cemaat, tarikat, parti vakıf ve derneklerin, Allah’ın dinini kendi güç manivelalarına çeviren, ayet ve hadislerle acımasız bir çarkın dişlileri ve payandası olanları hiçbir zaman affetmeyeceğim.

Hayalleriniz?

Artık çok küçük hayaller kuruyorum. Mutluluk tablom, darbeyle uzaktan yakından alakası olmayan insanların özgür olup kimseye muhtaç olmadan rızıklarını kazanıp yaşayabilmeleri. Türkiye’nin bir gün çoğulcu ve katılımcı bir demokrasi olacağına dair umutlarım büyük ölçüde kayboldu. Birgün post AKP dönemi gibi bir şey yaşarsak, AKP’nin veda şekline bağlı olarak muhtemelen yarı otoriter, seküler ama Batılı eksende bir rejim inşa edilecek. Türk muhafazakarları demokrasi yerine kendi otoriter rejimlerini inşa etme tercihi ile gelecekte hukuk ve demokrasi talep etme haklarını kendi elleri ile AKP mezarlığına gömdüler.

[Engin Sezen] 22.2.2018 [thecrcl.ca]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder