Uluslararası hukuk alanında Japonya’dan doktoralı hakim Emrah Tanyıldızı KHK’yla ihraç edildi. Türkiye’de ne avukatlık yaptırıldı ne iş bulabildi. Colombia Üniversitesi dahil 8 üniversiteden kabul aldı. Bir beyin sürgünü hikayesi…
Türkiye’de büyük bir beyin göçü yaşanıyor. Yıllardır kendine yatırım yapan her meslek grubundan insan maruz kaldığı ötekileştirme sürecinden sonra ülkesini terk etti, ediyor.
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından Şubat 2017’de ihraç edilen hakim Emrah Tanyıldızı (39) hiçbir gerekçe gösterilmeden mesleğinden edildi, gözaltına alındı. Ülkesinde tutunmak için çok uğraştı. Türkiye Barolar Birliğinden avukatlık ruhsatı almasına rağmen yaptığı haksız ve hukuksuz uygulamalarla bu dönemde tarihe geçen Adalet Bakanlığı onu da iptal ettirdi.
Tanyıldızı yine yılmadı. Japonya’da uluslararası hukuk alanında doktora yapan Tanyıldızı bu kez akademisyen olmak için şansını denedi. Başta Bilgi Üniversitesi olmak üzere İstanbul’daki tüm özel üniversitelere başvurdu. Hepsinde öğretim üyesi olabilecek donanıma sahipken öğrenci olarak dahi kabul edilmedi.
Ve çareyi 11 yıl hakimlik yaptığı ülkesinden ayrılmakta buldu. Meriç Nehri üzerinden önce Yunanistan’a, oradan da Amerika’ya geçen Tanyıldızı, ABD’de başvuru yaptığı 8 üniversiteden kısa bir sürede kabul aldı.
Fakat tercihi, haksızlığa maruz kalmış bir hukukçu olarak insan hakları hukukunda dünyada bir numaralı okul olarak gösterilen Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesinden yana. Kabul mektubu 15 Mayıs 2019’da eline geçen Tanyıldızı çok mutlu fakat okuyabilmek için bir kampanya başlattı.
Emrah Tanyıldızı yaşadıklarını BOLD’a anlattı:
Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Erzincanlıyım. Tipik bir Anadolu ailesinde büyüdüm. Babam memur, annem ev hanımı. Lise eğitimimi Ankara’da tamamladım. 2005’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 2007’de Hakim ve Savcılar Sınavını geçerek göreve başladım. Şırnak ve Tekirdağ illerinde görev yaptım. En son 2016 Haziran’da İstanbul Büyükçekmece Adliyesine atanmıştım.
Japonya’da doktora yaptınız sanırım. O eğitimizden bahseder misiniz?
O dönemde Avrupa Birliği fonları ve Amerika’da ve başkaca birçok yerde burs imkânı vardı. 2011’de Japon Milli Eğitim Bakanlığından bir burs kazandım (Monbukagakusho) ve Kyushu Üniversitesi’nde Young Leaders’ Program adlı bir master programına kabul edildim. Özellikle hukukçulara hitap eden uluslararası hukuk programdı. Bir yıl için gitmiştim, doktoraya devam ettiğimden 4 yıla çıktı eğitim. Uluslararası hukuk ve devletlerin sorumluluğu üzerine çalıştım.
Emrah Tanyıldızı doktora mezuniyetinde, doktora öğrencileri adına mezuniyet konuşmasını yapmıştı.
Türkiye’ye ne zaman döndünüz?
2015 Ekim ayında Tekirdağ’a görevimin başına döndüm. 2016 Haziran’da İstanbul Büyükçekmece Adliyesine yeni tayin olmuştum. 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce. Evde oturuyordum, evde televizyon olmadığı için darbe girişiminden haberim yoktu. Hatta çok ilginç bir şey anlatayım. Darbe haberini Japon bir arkadaşım arayıp söyledi, o zaman Türkiye’deydi kendisi.
Gözaltına alınan ilk hakimler arasında mıydınız?
İlk listede yoktum. 6 ay işime devam ettim. 2016 Aralık’ta bir listede adımı gördüm. Zaten gözaltına alındık. Çağlayan Adliyesinde üç gün gözaltında kaldık. 52 hakim ve savcıya operasyon yapılmıştı. Üç gün sonunda ifade verdik ve mahkeme hepimizi adli kontrolle serbest bıraktı.
Neden gözaltına alınmıştınız, iddia neydi?
Gerekçe ile ilgili hiçbir şey söylenmedi. Hiçbirimizin dosyası savcıda yoktu. İddia sunamadılar. O dönemde hakim ve savcı dosyalarının soruşturmasını Ankara Cumhuriyet Savcılığı yürütüyordu. İstanbul’a da oradaki hakim ve savcıları gözaltına alma talimatı veriyorlardı.
Peki ne zaman ihraç oldunuz?
Gözaltına alınınca açığa alınmıştık zaten. Üç ay sonra 2017’de Şubat’ta ihraç ettiler. Mesleğime geri dönmek istiyordum, çünkü vicdanım rahattı. Serbest kalınca HSYK’ya gittim. Ne oldu, neden diye öğrenmeye çalıştım ama muhatap bulamadık.
Başka bir iş bulabildiniz mi?
Avukatlık yapabilmek için İstanbul Barosu’na başvurdum. Şöyle bir kural var. Bizim meslekten ihracımız herhangi bir disiplin ya da cezai soruşturmaya dayanmıyor. Dolayısıyla hakimlik tecrübemiz olduğu için staj yapmadan direkt avukatlık yapabiliyoruz. Normalde baronun bizi kabul etmesi lazım. Ama İstanbul Barosu başvurumu reddetti. İhraç edildiğim için. İtiraz ettim. Türkiye Barolar Birliği’ne başvurdum. Barolar Birliği beni haklı buldu. Avukatlık ruhsatı verildi ve kısa bir süre İstanbul’da avukatlık yaptım. Tabi bu arada Adalet Bakanlığı boş durmuyor.
Niye ki, artık ihraç edildiniz, hala mı uğraşıyorlar?
Evet, İdare Mahkemesi’ne HSYK’dan ihraç edilen kişiler hakkında verilen ruhsatın iptaline ilişkin davalar açtılar. İdare Mahkemesi durdurma kararı verdi, avukatlık yapmamızı engelledi. Yüzlerce hakim avukatlık yapabilmek için aynı yolu denedi. Ama olmadı.
Böyle olunca siz de Türkiye’den ayrılmaya mı karar verdiniz?
Her ihraç edilen insan gibi ben de değişik işlerde çalıştım, özel dersler verdim, eşim de bir yerde iş buldu, hayatımızı öyle idame ettirmeye başladık. Avukatlığa ihraç olduktan ancak bir yıl sonra başvurabildim. Bu süreçte adliyeden tanıdığım arkadaşlarımın davalarını izlemeye gittim. Çok komik nedenlerle insanların hüküm aldığını, tutuklu kaldığını gördüm. Meslektaşlarımız acımasızca hücrelerde tutuluyorlardı. Sizin dosyanız güçlü olsa da, hakkınızda herhangi bir şey olmasa da bu bir işe yaramıyordu. Her kapımız çalındığında acaba polis mi geldi psikolojisiyle 1,5-2 yıl yaşadık. Acaba izleniyor muyum, hakkımızda hiç olmadık bir iddia çıkar mı korkusuyla yaşıyorduk. İkinci kez geldiklerinde bu kadar şanslı olamayabilirdik. Artık dayanılmaz bir hal alınca ayrılmaya karar verdik. Ekim 2018’de Meriç’ten geçip ayrıldık Türkiye’den.
Aslında Türkiye’de tutunmak için elinizden geleni yapmışsınız.
Evet hayata tutunmaya çalıştık. Gerek profesyonel gerekse de akademik olarak uzun yıllardır hukukçu kimliğimle memleketime hizmet ettim. Türkiye’de elimden geldiğince kendimi yetiştirmeye çalıştım, benim profilimde Türkiye’de hakim, savcı bulmanız zor. Akademik formasyonum, yaşadığımız tecrübe… Ama bunun kıymetinin bilinmemesi, bir zulme tesadüfen muhatap olma riski, onun dışında artık istediğim yaşamı bir daha hiç yaşayamayacağımı bilmek… Ben belki bunlara katlanırdım fakat ailemin katlanmasını istemedim. Akademisyenlikten kopmamak için İstanbul’da birçok özel üniversiteye başvurdum. Hoca olamadım ama öğrenci olayım düşüncesindeydim. Mesela Bilgi Üniversitesinde İnsan Hakları Yüksek Lisans Programına başvurdum. Ama öğrenci olarak bile kabul etmediler.
Onlar niye almadılar, ne sebep gösterdiler?
Yüzüme ya da cevap e-malinde öyle bir şey söylemiyorlar ama ihraç edildiğim için tabi. O üniversitelerde hoca olabilecek, ders verebilecek profildeydim. Bu da benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu.
Başvuruları sadece maille mi yaptınız, yüz yüze görüşme oldu mu?
Öncelikle CV’mi gönderdim, akademide görev almak istediğimi söyledim. Hemen geri dönüşler oldu. Buyrun gelin görüşelim dediler. Sonra ihraç edildiğimi söyleyince bir daha cevap alamadım. İstanbul’daki bütün özel üniversitelere başvurdum. Sonuç değişmedi.
Bilgi Üniversitesinde kiminle görüştünüz?
Bilgi Üniversitesinde yüksek lisans için öğrencilik mülakatımı yapanlar arasında Turgut Tarhanlı vardı. Birkaç ay sonra kendisi gözaltına alındı. Osman Kavala’nın dosyasıyla bağlantısı var diye. Ben şimdi Bilgi Üniversitesi beni kabul etmedi derken onları suçlamıyorum, bunu özellikle vurgulamak isterim. Anlıyorum herkesi, öyle bir korku iklimi oluşturuldu. Turgut Tarhanlı büyük bir hukukçudur. Görüşlerini beğenirsiniz beğenmezsiniz o ayrı, ama Türkiye’nin uluslararası hukuk alanında yetiştirdiği kıymetli insanlardan biridir.
Evli ve iki oğlu bulunan Emrah Tanyıldızı, ABD’de Türk bir hocadan özel ney dersleri de almaya başlamış.
Columbia Üniversitesi’ne kabulünüz nasıl oldu? Ne zaman yaptınız başvuruyu? Hemen mi cevap verdiler?
Kasım 2018’de ABD’ye geldik. ABD’de en iyiler listesindeki top 10-15 üniversiteye başvurdum. Aslında geç kalmıştım başvurular için. Durumu izah ettim, yeni geldiğimi, tekrar hızlı bir şekilde hukuka dönmek istediğimi söyledim, birçoğu kabul etti. Tüm aşamaları geçtikten sonra Columbia Üniversitesi Hukuk Fakültesi İnsan Hakları Programına (LL.M.) kabul edildim.
Başka hangi üniversitelerden geri dönüş oldu?
Georgetown, Duke, Northwestern, UCLA, Minnesota, Fordham, Indiana University, UC Gould’dan kabul aldım. Columbia Üniversitesi insan hakları çalışmalarında dünyada bir numara olduğu için tercihim bu üniversiteden yana. Ama maalesef burs başvurularını kaçırdım. Columbia Üniversitesinde iki sömestri okuyacağım. Bunun için 67 bin dolar istiyorlar. Okulla halen görüşme halindeyim. İndirim almak için uğraşıyorum. Normalde toplam maliyeti 97 bin dolar okulun. Ama geri kalan miktarı yarı zamanlı işlerde çalışıp kendim tamamlayacağım.
Ve okuyabilmek için ‘Emrah’ı Columbia’ya gönder’ adlı bir kampanya başlattınız…
Burada eğitim çok pahalı biliyorsunuz, devlet üniversitelerinin de ücretleri aşağı yukarı aynı. Columbia Üniversitesi insan hakları konusunda dünyada bir numaralı bir okul. O yüzden bu fırsatı kaçırmak istemiyorum. Buradan mezun olanlar Birleşmiş Milletler ve başkaca uluslararası kuruluşlarda rahatlıkla iş bulabiliyorlar. Ayrıca bu benim için sadece bir kariyer planı değil, haksızlığa uğramış bir hukukçu olarak hikayemin de insani boyutunu tüm dünyayla paylaşmak istiyorum. İnsan hakları üzerine yapacağım çalışmalarla elimden gelen katkıyı sunmaya çalışacağım. Columbia bu anlamda sesimi duyurabileceğim çok kritik bir platform olacak benim için.
[Sevinç Özarslan] 24.5.2019 [MedyaBold.com]
Tutuklu hamile Hatice Şahnaz dün gece doğum yaptı [Sevinç Özarslan]
3 haftalık hamileyken tutuklanan, sosyal medyadan yükselen tepkilere rağmen tahliye edilmeyen Hatice Şahnaz, dün gece doğum yaptı ve bebeğiyle hastanedeki mahkum odasına konuldu. Yarın hastaneden taburcu edilecek olan Şahnaz, bebeğiyle birlikte tekrar cezaevine gönderilecek.
BOLD/ÖZEL –4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan Hatice Şahnaz (28) dün gece doğum yaptı. Antalya Muratpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bulunan anne ve bebeğin sağlık durumu şimdilik iyi.
Jandarmalar eşliğinde refakatçisiz olarak doğum yapan Hatice Şahnaz, ardından bebeğiyle birlikte hastanedeki “mahkum odası”na kondu.
Bir kız çocuk dünyaya getiren Hatice Şahnaz, cezaevine girdiğinde 3 haftalık hamileydi. Hamile olduğunu cezaevinde öğrenen genç anne, hamilelik gibi zor bir süreci cezaevinde geçirdi. 3 kilo dünyaya gelen bebeğe Safiye adı verildi.
BABA HÜSEYİN ŞAHNAZ: “KIZIMI VE EŞİMİ CEZAEVİNE GÖNDERMEYİN”
Baba Hüseyin Şahnaz, “Dün gece saat 1-2 gibi doğum başlamış. Hastaneye getirmişler. Normal bir doğum yapmış eşim. Kızım Safiye’nin ve eşimin sağlık durumu şimdilik iyi. Ama eşimin psikolojisi biraz kötü. Çok fazla dikiş atıldığı ağrısı olduğunu söyledi. Artık bu saatten sonra kanunların uygulanması istiyoruz. Eşimi ve kızımı cezaevine göndermeyin” dedi.
Bir ifadede adı geçtiği için tutuklanan Şahnaz’ın dosyası şu anda Yargıtay’da. 5275 Sayılı İnfaz Kanunu’na göre hamile kadınlar gözaltına alınamaz, tutuklanamaz, ceza infazı da doğumdan itibaren 6 ay sonraya ertelenmesi gerekiyor.
[Sevinç Özarslan] 24.5.2019 [MedyaBold.com]
BOLD/ÖZEL –4 Eylül 2018’den bu yana Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan Hatice Şahnaz (28) dün gece doğum yaptı. Antalya Muratpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bulunan anne ve bebeğin sağlık durumu şimdilik iyi.
Jandarmalar eşliğinde refakatçisiz olarak doğum yapan Hatice Şahnaz, ardından bebeğiyle birlikte hastanedeki “mahkum odası”na kondu.
Bir kız çocuk dünyaya getiren Hatice Şahnaz, cezaevine girdiğinde 3 haftalık hamileydi. Hamile olduğunu cezaevinde öğrenen genç anne, hamilelik gibi zor bir süreci cezaevinde geçirdi. 3 kilo dünyaya gelen bebeğe Safiye adı verildi.
BABA HÜSEYİN ŞAHNAZ: “KIZIMI VE EŞİMİ CEZAEVİNE GÖNDERMEYİN”
Baba Hüseyin Şahnaz, “Dün gece saat 1-2 gibi doğum başlamış. Hastaneye getirmişler. Normal bir doğum yapmış eşim. Kızım Safiye’nin ve eşimin sağlık durumu şimdilik iyi. Ama eşimin psikolojisi biraz kötü. Çok fazla dikiş atıldığı ağrısı olduğunu söyledi. Artık bu saatten sonra kanunların uygulanması istiyoruz. Eşimi ve kızımı cezaevine göndermeyin” dedi.
Bir ifadede adı geçtiği için tutuklanan Şahnaz’ın dosyası şu anda Yargıtay’da. 5275 Sayılı İnfaz Kanunu’na göre hamile kadınlar gözaltına alınamaz, tutuklanamaz, ceza infazı da doğumdan itibaren 6 ay sonraya ertelenmesi gerekiyor.
[Sevinç Özarslan] 24.5.2019 [MedyaBold.com]
Herkes Yarın İçin Ne Hazırladığına Baksın!’ [Fikret Kaplan]
Suheyb-i Rumî, Mekke'ye Rum (Anadolu) diyarından geldiği için kendisine Rumî demişlerdi. O, uzak diyarlardan yürümüş, gelmiş, Efendimiz’i (sav) bulmuş ve bulduğu hakikatte sonuna kadar sadakat içinde kalmış bir sahabeydi.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret buyurduktan sonra, bir yolunu bulup tek başına Mekke'den Medine'ye doğru hareket etmişti. Ne var ki, Kureyş'ten bir topluluk durumu haber alır almaz peşine takılmış ve bir yerde onun yolunu kesmişlerdi. Hz. Suheyb bineğinden inmiş, ok çantasından oklarını çıkarmış ve önündeki topluluğa şöyle seslenmişti:
- Ey Kureyşliler! Bilirsiniz ki ben sizin en iyi ok atıcılarınızdanım. Allah'a and olsun ki sadağımdaki bütün okları atıp size bir ok attırmam. Oklarım bitince de sizinle kılıcımla mücadele ederim. Bundan sonra siz istediğinizi yaparsınız. Bu itibarla gelin sizinle anlaşalım. İsterseniz malımı-mülkümü, Mekke'de falan yere gömdüğüm şeylerin hepsini alın; evet, alın; bunların hepsi sizin olsun fakat beni rahat bırakın, ben Resûl-i Ekrem'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gideyim.
Kureyş topluluğu bu teklifi kabul etmiş, Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) de Medine'ye doğru yeniden yola koyulmuştu. O malından mülkünden vazgeçerek yola koyuladursun kendisini Medine'de yüce bir iltifat beklemekteydi.
O (radıyallâhu anh), Medine'ye vardığında, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mescitte ayağa kalkmış ve onu istikbal etmek için ona doğru hareket etmişti. Peygamber Efendimiz şu müjdeli sözlerle Süheyb’i karşılıyordu:
- Ey Süheyb! Alışverişin ne kadar kârlıydı, bir bilsen. Allah (celle celâluhu) senin hakkında şu âyeti indirdi: "İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah (celle celâluhu) işte böyle kullarına pek merhametlidir." (Bakara sûresi, 2/207)
Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) Allah rızasını kazanmak için karlı bir ticaretle malını feda etmiş, müşriklere: "Siz benim malımı alın, fakat benimle Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasına girmeyin." demişti; o böyle demişti ve hakkında bu âyet nazil olmuştu. Bu bir fedakârlık tablosuydu ve bu tabloda açıktan açığa Hz. Suheyb'den bahsediliyordu...
Evet, iman ve Kur'ân yolunda bu kadar mücadele vermiş bir insan, herhâlde bugün yaşadığı zor imtihanlarla Suheyb-i Rumî'nin mücadelesinden geri kalmayacağı gibi, Suheyb-i Rumî'ye işaret eden Kur'ân'ın o âyetleri, aynı zamanda bugünkü hizmet erlerine de işaret etmektedir.
Bugünler, tıpkı Süheyb’in Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda canını ve malını ortaya döktüğü o karlı ticareti tam yakalama zamanı. Bereketli ve hayırlı bir Ramazan’ın artık son günlerindeyiz. Bu fırsatı kaçırmamak lazım. Bir daha böyle bir bereketli bir ticaret elimize geçer mi geçmez mi bilinmez. Onun için bu son bir Ramazanmış gibi gecesiyle gündüzüyle iyi değerlendirmek lazım. Zira, Allah (cc), karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almak istiyor. (Tevbe sûresi, 9/111) Karşılığını ancak Rahman’ın takdir ettiği bu mukaddes Ramazan günlerinde bu karlı ticareti bereketli kazançlara dönüştürmenin yollarına bakmalı.
Bediüzzaman, ‘O halde, şimdi bu emaneti satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyor? Hayır, asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur.’ buyuruyor Altıncı Söz’de.
Bugün, hepimiz zor bir süreçten geçsek de asıl geride kalan bazı dava arkadaşlarımız daha ağır dert çekiyor, yoklukla savaşıyor. Muavenetle onların çektiğini paylaşır, onların ızdıraplarını ruhunda duyar; yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir küheylan gibi şahlanır, bir üveyk gibi kanatlanırsak Allah’ın izni inâyetiyle; işte o zaman onların derdiyle dertlenmiş, acılarını paylaşmış oluruz.
Zalimler tarafından gadre uğrayan, malı mülkü zalimlerce gasp edilen mağduriyetler sarmalında eziyet çeken ve zulümden kaçıp cebrî hicret yollarına düşen kardeşlerimize mutlaka maddî manevî yardım etmeliyiz. Bu, insanlığın gereği, İslamiyet’in gereği, îsâr ruhunun gereği, kendimiz için yaşamamanın gereği, yaşatma mülahazasıyla yaşamanın gereği, “ba’su ba’de’l-mevt erleri” olmanın gereği, adanmışlık ruhunun gereğidir.
Mazlumların, mağdurların hepsine yetecek güçte imkanlar mevcut değil bugün elimizde. Onun için bu mevzuda dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlara daha umumî manada bir “seferberlik” düşüyor.
O mağdur insanlar mevzuunda seferber olmak lazım. Tıpkı Ensâr-ı kirâm efendilerimizin, Muhâcirîn-i fihâm efendilerimize bağırlarını açıp onlara bağ ve bahçeleriyle sahip çıktıkları gibi organizasyonlara girmek lazım. Hemen, birden bire arzu ettiğiniz ölçüde, büyük çapta bir şey olmayabilir. İlk planda, bulduğunuz üç-dört tane samimi insana, hislerinizi ifade edersiniz; mazlumiyeti, mağduriyeti anlatırsınız. Onlar ne yapıyorlarsa, onu yaparlar. Ama en evvela biz cömert duygularımızla canımızı ve malımızı Allah’a satmaya bakmalıyız.
Bir gün gelecek, Allah’ın izni ve inayetiyle, zâlimlere dedirtecek kudret-i Mevlâ “Tallahi lakad âsereke’llahu aleynâ.” Fakat o güne kadar, “mazlum”un, “mağdur”un, “mehcûr”un, “ma’zûl”ün, “mahrum”un, “mescûn”un, “mustantak”ın, “muzdarr”ın yanında bulunmak, Allah maiyyeti adına atılmış bir adımdır. Allah’a yakın olmayı düşünüyorsanız, maiyetten hissedar olmayı düşünüyorsanız, o muhtaç insanlara el uzatacaksınız.
Bize bugün Ensâr-Muhâcir kardeşliği sergilemek düşüyor; inşaallah, Allah’ın vaz’ ettiği vüdd gelecekte inkişaf edecek ve Hizmet tam bir “dünya meselesi” haline gelecektir.
Bütün bu hamiyetperverliğin yanında bir de Hadis-i şerifte, “Ve et’ımü’t-taâm- Sofranız herkese açık olsun, bolca ikram edin” (İbn-i Mâce, Et’ime, 1; Dârimî, Salât, 156) buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Fakirleri ve açları doyurma mevzuu ayet-i kerimelerde ve hadislerde farklı şekilde ifade edilmiş; zekat, sadaka, keffaret ve fidye gibi meselelerde fakirlerin doyurulması konusu, sınırları çizilerek genişçe ele alınmıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz bu sözüyle zengin-fakir, mü’min-müşrik ayırmamış; yemek yedirmeyi mutlak bırakmıştır. Bu açıdan, öncelikle Müslümanlara olmak üzere, Hristiyan, Yahudi, Budist ya da kim olursa olsun gayr-i müslime ikramda bulunmak da bu sözün muhtevasına dahildir.
İffetsiz ve çok günahkar bir kadının, susuzluktan dili sarkmış bir köpeğe acıdığından dolayı bir kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkardığı ve o köpeği suladığı için Cennet’e girdiğini anlatan Peygamber Efendimiz, bir kediyi eve hapseden, ona yiyecek vermeyen, yeryüzünün haşeratından yemesine de engel olan ve onun ölümüne sebebiyet veren bir başka kadının da bu çirkin işten dolayı Cehennem’e gittiğini bildirmiştir. Evet, kendisinde hayat eseri olan her canlı bir sevap vesilesi ise, buna hayvanat dahil olduğu gibi evleviyetle insanlar da dahildir. Çünkü, her insan Cenab-ı Allah’ın özel mührünü taşımaktadır ve ahsen-i takvime mazhardır.
Demek ki, “Ve et’ımü’t-taâm” ifadesini çok geniş olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Soframızı herkese açık tutmamız, misafirimiz kim olursa olsun yemek yedirmemiz mü’mince bir davranıştır. Evet, Allah rızası için yemek yedirmek salih bir ameldir ve her ikramın bir sevabı vardır. Fakat, soframıza oturan insana göre o sevabın artması da söz konusudur. Hak dostlarından birine yedirdiğimiz yemek, Allah nezdinde öyle büyüktür ki, onun bizim için yedi veren, hatta yetmiş veren başak gibi olması ve evimizi bereketle doldurması kuvvetle muhtemeldir.
Mü’minler, Allah’ın lutfettiklerinden infakta bulunmakla rıza-yı ilahiyi tahsile çalışırlar. Mü’minler ikramın keyfiyetine değil, onu ortaya koydukları andaki niyetlerine önem verirler. “Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun” ve “Ey Müslüman kadınlar, bir koyun paçası da olsa hayır hesabına hiçbir iyiliği küçük görmeyin” buyuran İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irşadına kulak verir; ellerinde ne varsa, güçleri yettiğince yedirir içirirler. Ayrıca, Hazreti Hatice, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Osman gibi sahabe efendilerimizin, insanları dine davet için düzenledikleri ziyafet sofralarında ya da fakirlere-muhtaçlara yardım yolunda servetlerini tükettiklerini (değerlendirdiklerini demek daha doğru olsa gerek) hatırdan çıkarmaz ve onlara benzemeye gayret ederler.
Ramazan ayının bereketinden istifade etmek niyetiyle verilen fıtır sadakası da Müslümanlar için önemli bir uhrevî kazançtır.
‘Gücü yeten her Müslümanın, Ramazan ayı içinde, ailesinde bulunan fertler sayısınca vermekle mükellef olduğu sadakaya “fıtır sadakası” denir. Halk arasında buna “fitre” de denilmektedir.
Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadaka ve infakın mânevi bereketini anlatırken şöyle buyurmuştur:
“Allah, bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer basit bir şey vesilesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar: Sadakanın verilmesini emreden ev reisini, verilecek şeyi hazırlayan evin hanımını ve sadakayı yoksulun eline veren hizmetçiyi.”( et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/278; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/149..)
Fıtır sadakasının hikmetleriyle alâkalı olarak İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ) şöyle der:
“Allah Resûlü, fıtır sadakasını, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye emretmiştir.”( Ebû Dâvûd, zekât 17; İbn Mâce, zekât 21.)
İbn Abbâs hazretlerinin bu değerlendirmesine göre fıtır sadakası, âdeta namazdaki sehiv secdesi gibidir; Ramazan ayı boyunca bilhassa oruç tutarken yapılan hata ve kusurların bağışlanmasına vesiledir.
Fıtır sadakası aynı zamanda sosyal dayanışmayı da temin eder. Muhtaç durumda olanlara, en azından bayram günlerinde ihtiyaçlarını karşılamaları ve bayramın neşesini çocuklarına da hissettirmelerini sağlaması açısından önemlidir.’
(Gufranla Tüllenen İbadet)
Ve son olarak Cerîr bin Abdullah’ın (radıyallâhu anh) şâhid olduğu bir hâdiseyi aktararak mevzumuzu bağlayalım:
“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in huzûrunda idik. O esnâda Mudar Kabîlesi’nden, kılıçlarını kuşanmış, perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili, basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat yoksulluktan, neredeyse çıplak vaziyetteydiler.
Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün üzüntüden yüzünün rengi değişti. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanlar karşısında Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri doldu. Onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kamet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek önce şu âyet-i kerîmeyi okudu:
‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının!.. Şüphesiz ki Allah, hepinizi görüp gözetmektedir.’ (Nisâ Suresi, 1)
Sonra da şu âyet-i kerîmeyi okudu:
‘Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..’ (Haşr Suresi, 18)
Daha sonra:
‘Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!’ buyurdu.
(Rasûlullâh’ın üzüntüden yüzünün sararması, ashâba o kadar tesir etti ki) Ensâr’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip, sadaka vermek için sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)
Yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu:
“Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.” Evet, Ashab efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.
Kıymetli Büyüğümüz, o gün başlayan bu hayır yarışının günümüze yansımasını şöyle bir hatırayla anlatıyor:
‘Sonraki dönemlerde de dini gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi? Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum: İzmir Bozyaka’da insanların yardımına başvurulmuştu. Orada meselenin ehemmiyetiyle ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim. Utanıyordum da.. kendime istemiyordum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Ben odaya girerken birisi merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi. Astsubaylıktan emekli olmuş o zatı tanıyordum. Elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını getirdim!” dedi. Emeklilik parasıyla satın almış olduğu evinin anahtarlarını elime attı. Bu göz yaşartıcı tablo karşısında ben ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim. Daha sonra da “Git, çoluk çocuğunla evinde otur. Rabbim sana verdikçe, sen de infakta bulunursun.” dedim.
Ben bugün de bu coşkun duygu ve heyecanın yaşandığı ve bundan sonra da yaşanacağı kanaatini taşıyorum.’
[Fikret Kaplan] 24.5.2019 [Samanyolu Haber]
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret buyurduktan sonra, bir yolunu bulup tek başına Mekke'den Medine'ye doğru hareket etmişti. Ne var ki, Kureyş'ten bir topluluk durumu haber alır almaz peşine takılmış ve bir yerde onun yolunu kesmişlerdi. Hz. Suheyb bineğinden inmiş, ok çantasından oklarını çıkarmış ve önündeki topluluğa şöyle seslenmişti:
- Ey Kureyşliler! Bilirsiniz ki ben sizin en iyi ok atıcılarınızdanım. Allah'a and olsun ki sadağımdaki bütün okları atıp size bir ok attırmam. Oklarım bitince de sizinle kılıcımla mücadele ederim. Bundan sonra siz istediğinizi yaparsınız. Bu itibarla gelin sizinle anlaşalım. İsterseniz malımı-mülkümü, Mekke'de falan yere gömdüğüm şeylerin hepsini alın; evet, alın; bunların hepsi sizin olsun fakat beni rahat bırakın, ben Resûl-i Ekrem'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gideyim.
Kureyş topluluğu bu teklifi kabul etmiş, Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) de Medine'ye doğru yeniden yola koyulmuştu. O malından mülkünden vazgeçerek yola koyuladursun kendisini Medine'de yüce bir iltifat beklemekteydi.
O (radıyallâhu anh), Medine'ye vardığında, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mescitte ayağa kalkmış ve onu istikbal etmek için ona doğru hareket etmişti. Peygamber Efendimiz şu müjdeli sözlerle Süheyb’i karşılıyordu:
- Ey Süheyb! Alışverişin ne kadar kârlıydı, bir bilsen. Allah (celle celâluhu) senin hakkında şu âyeti indirdi: "İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda hayatını ve varlığını ortaya koyar. Allah (celle celâluhu) işte böyle kullarına pek merhametlidir." (Bakara sûresi, 2/207)
Suheyb-i Rumî (radıyallâhu anh) Allah rızasını kazanmak için karlı bir ticaretle malını feda etmiş, müşriklere: "Siz benim malımı alın, fakat benimle Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasına girmeyin." demişti; o böyle demişti ve hakkında bu âyet nazil olmuştu. Bu bir fedakârlık tablosuydu ve bu tabloda açıktan açığa Hz. Suheyb'den bahsediliyordu...
Evet, iman ve Kur'ân yolunda bu kadar mücadele vermiş bir insan, herhâlde bugün yaşadığı zor imtihanlarla Suheyb-i Rumî'nin mücadelesinden geri kalmayacağı gibi, Suheyb-i Rumî'ye işaret eden Kur'ân'ın o âyetleri, aynı zamanda bugünkü hizmet erlerine de işaret etmektedir.
Bugünler, tıpkı Süheyb’in Allah’ın rızasını kazanma ve rızasının nerede yattığını bulma uğrunda canını ve malını ortaya döktüğü o karlı ticareti tam yakalama zamanı. Bereketli ve hayırlı bir Ramazan’ın artık son günlerindeyiz. Bu fırsatı kaçırmamak lazım. Bir daha böyle bir bereketli bir ticaret elimize geçer mi geçmez mi bilinmez. Onun için bu son bir Ramazanmış gibi gecesiyle gündüzüyle iyi değerlendirmek lazım. Zira, Allah (cc), karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almak istiyor. (Tevbe sûresi, 9/111) Karşılığını ancak Rahman’ın takdir ettiği bu mukaddes Ramazan günlerinde bu karlı ticareti bereketli kazançlara dönüştürmenin yollarına bakmalı.
Bediüzzaman, ‘O halde, şimdi bu emaneti satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki çokları satmaktan kaçıyor? Hayır, asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur.’ buyuruyor Altıncı Söz’de.
Bugün, hepimiz zor bir süreçten geçsek de asıl geride kalan bazı dava arkadaşlarımız daha ağır dert çekiyor, yoklukla savaşıyor. Muavenetle onların çektiğini paylaşır, onların ızdıraplarını ruhunda duyar; yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir küheylan gibi şahlanır, bir üveyk gibi kanatlanırsak Allah’ın izni inâyetiyle; işte o zaman onların derdiyle dertlenmiş, acılarını paylaşmış oluruz.
Zalimler tarafından gadre uğrayan, malı mülkü zalimlerce gasp edilen mağduriyetler sarmalında eziyet çeken ve zulümden kaçıp cebrî hicret yollarına düşen kardeşlerimize mutlaka maddî manevî yardım etmeliyiz. Bu, insanlığın gereği, İslamiyet’in gereği, îsâr ruhunun gereği, kendimiz için yaşamamanın gereği, yaşatma mülahazasıyla yaşamanın gereği, “ba’su ba’de’l-mevt erleri” olmanın gereği, adanmışlık ruhunun gereğidir.
Mazlumların, mağdurların hepsine yetecek güçte imkanlar mevcut değil bugün elimizde. Onun için bu mevzuda dünyanın değişik yerlerinde bulunan arkadaşlara daha umumî manada bir “seferberlik” düşüyor.
O mağdur insanlar mevzuunda seferber olmak lazım. Tıpkı Ensâr-ı kirâm efendilerimizin, Muhâcirîn-i fihâm efendilerimize bağırlarını açıp onlara bağ ve bahçeleriyle sahip çıktıkları gibi organizasyonlara girmek lazım. Hemen, birden bire arzu ettiğiniz ölçüde, büyük çapta bir şey olmayabilir. İlk planda, bulduğunuz üç-dört tane samimi insana, hislerinizi ifade edersiniz; mazlumiyeti, mağduriyeti anlatırsınız. Onlar ne yapıyorlarsa, onu yaparlar. Ama en evvela biz cömert duygularımızla canımızı ve malımızı Allah’a satmaya bakmalıyız.
Bir gün gelecek, Allah’ın izni ve inayetiyle, zâlimlere dedirtecek kudret-i Mevlâ “Tallahi lakad âsereke’llahu aleynâ.” Fakat o güne kadar, “mazlum”un, “mağdur”un, “mehcûr”un, “ma’zûl”ün, “mahrum”un, “mescûn”un, “mustantak”ın, “muzdarr”ın yanında bulunmak, Allah maiyyeti adına atılmış bir adımdır. Allah’a yakın olmayı düşünüyorsanız, maiyetten hissedar olmayı düşünüyorsanız, o muhtaç insanlara el uzatacaksınız.
Bize bugün Ensâr-Muhâcir kardeşliği sergilemek düşüyor; inşaallah, Allah’ın vaz’ ettiği vüdd gelecekte inkişaf edecek ve Hizmet tam bir “dünya meselesi” haline gelecektir.
Bütün bu hamiyetperverliğin yanında bir de Hadis-i şerifte, “Ve et’ımü’t-taâm- Sofranız herkese açık olsun, bolca ikram edin” (İbn-i Mâce, Et’ime, 1; Dârimî, Salât, 156) buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Fakirleri ve açları doyurma mevzuu ayet-i kerimelerde ve hadislerde farklı şekilde ifade edilmiş; zekat, sadaka, keffaret ve fidye gibi meselelerde fakirlerin doyurulması konusu, sınırları çizilerek genişçe ele alınmıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz bu sözüyle zengin-fakir, mü’min-müşrik ayırmamış; yemek yedirmeyi mutlak bırakmıştır. Bu açıdan, öncelikle Müslümanlara olmak üzere, Hristiyan, Yahudi, Budist ya da kim olursa olsun gayr-i müslime ikramda bulunmak da bu sözün muhtevasına dahildir.
İffetsiz ve çok günahkar bir kadının, susuzluktan dili sarkmış bir köpeğe acıdığından dolayı bir kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkardığı ve o köpeği suladığı için Cennet’e girdiğini anlatan Peygamber Efendimiz, bir kediyi eve hapseden, ona yiyecek vermeyen, yeryüzünün haşeratından yemesine de engel olan ve onun ölümüne sebebiyet veren bir başka kadının da bu çirkin işten dolayı Cehennem’e gittiğini bildirmiştir. Evet, kendisinde hayat eseri olan her canlı bir sevap vesilesi ise, buna hayvanat dahil olduğu gibi evleviyetle insanlar da dahildir. Çünkü, her insan Cenab-ı Allah’ın özel mührünü taşımaktadır ve ahsen-i takvime mazhardır.
Demek ki, “Ve et’ımü’t-taâm” ifadesini çok geniş olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Soframızı herkese açık tutmamız, misafirimiz kim olursa olsun yemek yedirmemiz mü’mince bir davranıştır. Evet, Allah rızası için yemek yedirmek salih bir ameldir ve her ikramın bir sevabı vardır. Fakat, soframıza oturan insana göre o sevabın artması da söz konusudur. Hak dostlarından birine yedirdiğimiz yemek, Allah nezdinde öyle büyüktür ki, onun bizim için yedi veren, hatta yetmiş veren başak gibi olması ve evimizi bereketle doldurması kuvvetle muhtemeldir.
Mü’minler, Allah’ın lutfettiklerinden infakta bulunmakla rıza-yı ilahiyi tahsile çalışırlar. Mü’minler ikramın keyfiyetine değil, onu ortaya koydukları andaki niyetlerine önem verirler. “Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun” ve “Ey Müslüman kadınlar, bir koyun paçası da olsa hayır hesabına hiçbir iyiliği küçük görmeyin” buyuran İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irşadına kulak verir; ellerinde ne varsa, güçleri yettiğince yedirir içirirler. Ayrıca, Hazreti Hatice, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Osman gibi sahabe efendilerimizin, insanları dine davet için düzenledikleri ziyafet sofralarında ya da fakirlere-muhtaçlara yardım yolunda servetlerini tükettiklerini (değerlendirdiklerini demek daha doğru olsa gerek) hatırdan çıkarmaz ve onlara benzemeye gayret ederler.
Ramazan ayının bereketinden istifade etmek niyetiyle verilen fıtır sadakası da Müslümanlar için önemli bir uhrevî kazançtır.
‘Gücü yeten her Müslümanın, Ramazan ayı içinde, ailesinde bulunan fertler sayısınca vermekle mükellef olduğu sadakaya “fıtır sadakası” denir. Halk arasında buna “fitre” de denilmektedir.
Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sadaka ve infakın mânevi bereketini anlatırken şöyle buyurmuştur:
“Allah, bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer basit bir şey vesilesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar: Sadakanın verilmesini emreden ev reisini, verilecek şeyi hazırlayan evin hanımını ve sadakayı yoksulun eline veren hizmetçiyi.”( et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 5/278; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/149..)
Fıtır sadakasının hikmetleriyle alâkalı olarak İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ) şöyle der:
“Allah Resûlü, fıtır sadakasını, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye emretmiştir.”( Ebû Dâvûd, zekât 17; İbn Mâce, zekât 21.)
İbn Abbâs hazretlerinin bu değerlendirmesine göre fıtır sadakası, âdeta namazdaki sehiv secdesi gibidir; Ramazan ayı boyunca bilhassa oruç tutarken yapılan hata ve kusurların bağışlanmasına vesiledir.
Fıtır sadakası aynı zamanda sosyal dayanışmayı da temin eder. Muhtaç durumda olanlara, en azından bayram günlerinde ihtiyaçlarını karşılamaları ve bayramın neşesini çocuklarına da hissettirmelerini sağlaması açısından önemlidir.’
(Gufranla Tüllenen İbadet)
Ve son olarak Cerîr bin Abdullah’ın (radıyallâhu anh) şâhid olduğu bir hâdiseyi aktararak mevzumuzu bağlayalım:
“Bir gün erken vakitlerde Rasûlullah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in huzûrunda idik. O esnâda Mudar Kabîlesi’nden, kılıçlarını kuşanmış, perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili, basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat yoksulluktan, neredeyse çıplak vaziyetteydiler.
Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün üzüntüden yüzünün rengi değişti. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanlar karşısında Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri doldu. Onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kamet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek önce şu âyet-i kerîmeyi okudu:
‘Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının!.. Şüphesiz ki Allah, hepinizi görüp gözetmektedir.’ (Nisâ Suresi, 1)
Sonra da şu âyet-i kerîmeyi okudu:
‘Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..’ (Haşr Suresi, 18)
Daha sonra:
‘Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!’ buyurdu.
(Rasûlullâh’ın üzüntüden yüzünün sararması, ashâba o kadar tesir etti ki) Ensâr’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip, sadaka vermek için sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)
Yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu:
“Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.” Evet, Ashab efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.
Kıymetli Büyüğümüz, o gün başlayan bu hayır yarışının günümüze yansımasını şöyle bir hatırayla anlatıyor:
‘Sonraki dönemlerde de dini gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi? Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum: İzmir Bozyaka’da insanların yardımına başvurulmuştu. Orada meselenin ehemmiyetiyle ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim. Utanıyordum da.. kendime istemiyordum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Ben odaya girerken birisi merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi. Astsubaylıktan emekli olmuş o zatı tanıyordum. Elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını getirdim!” dedi. Emeklilik parasıyla satın almış olduğu evinin anahtarlarını elime attı. Bu göz yaşartıcı tablo karşısında ben ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim. Daha sonra da “Git, çoluk çocuğunla evinde otur. Rabbim sana verdikçe, sen de infakta bulunursun.” dedim.
Ben bugün de bu coşkun duygu ve heyecanın yaşandığı ve bundan sonra da yaşanacağı kanaatini taşıyorum.’
[Fikret Kaplan] 24.5.2019 [Samanyolu Haber]
Diller nasıl ortaya çıktı? [Dr. Ali Demirel]
Bir okurumuzun sorusu:
“Bütün insanlık Hz. Adem ve Hz. Havva’dan gelip dünyanın çeşitli yerlerine dağıldı. Mantıken Hz. Adem ile Hz. Havva’nın aynı dili konuşması gerekir. Böyle olduğu halde bu kadar dil nasıl ortaya çıktı?” Ayşe S.
Dillerin doğuşu hakkında iki farklı temel görüş var. Bunlardan ilki dilin beşeri kaynaklı olduğu, yani mantık yürütülerek dilin gelişime uğradığı, uzun bir zaman süreci içerisinde insanların ortak katkısıyla kazanıldığı pozitifçi görüştür.
Bu gelişimin serüveni şu şekilde cereyan eder: İnsan ruhu çevresinde var olan seslerden ilham alır. Sonra mantığıyla bu işaretlerin manalarını kavrayıp aralarındaki farklılıkları ayırarak anlamaya doğru gider. Daha sonra konuşulan¬ları tekrar etmek suretiyle etrafındakileri taklit etmeye başlar. Bunların tekrarı ile de çıkardığı sesler kendisinde bir meleke halini alır.
Bu görüşü iddia edenler tabii olarak, tarihin ilk dönemlerinde insanın ilkel bir yaşam sürdüğü, hiç ko¬nuşmadığı ve mutlak bir sessizlikle çevrili olduğu kanaatine ulaşmışlardır. Ve yine bu anlayışa göre o dönem içinde insanlar kendi aralarında dilsizler gibi işa¬ret yoluyla anlaşmakta, öfkelenildiğinde kaşlar çatılmakta, yüz hatları geril¬mekte, bakışlar değişmekte; bunun aksi mutluluk anında ise yüz gülmekte ve bakışlar düzelmektedir.
Diğer görüş ise dilin, mükemmel olarak yaratılan insanların aralarındaki iletişimin sağlanması, meramlarının ifade edilmesi için kendilerine Allah (c.c.) tarafından bahşedilen ilahi bir nimettir.
Bu anlayışa göre Allah (c.c) insanlığın atası Hz. Adem’i konuşmanın da yer aldığı bütün isimleri tanıma, bilme kabili¬yeti vermiştir. Bu çerçevede kendisine indirilen suhufta da bazı bilgiler olması mümkündür.
Bu görüşe göre diğer diller tarihi süreç içerisinde o tek dil¬den koparak gelişmiş, günümüz dilleri meydana gelmiştir. Başta Eflatun olmak üzere İbn Fâris ve İmam Eşarî gibi dil bilimcilerinden bazıları ko¬nuşma olgusunun insana Allah (c.c) tarafından verildiği kanaatindedir.
Bu hususta ortaya konulan görüşlerin temelinde dilin vehbî mi (ilâhi) yoksa kesbî mi (beşeri) olduğu iki temel söylem vardır.
İlk görüş yukarıda izah edildiği üzere dilin doğrudan insanlığın atası Hz. Âdem (a.s.)’a Allah (c.c.) tarafın¬dan ilham yoluyla öğretildiği görüşü olup kanaatimizce doğrusu da budur.
Zira insan yeryüzüne, bütün yaratılmışların halifesi olarak mükemmel vasıflarla indi¬rilmiştir. Yani insan yaratıldığı andan itibaren en mükemmel vasıflarıyla do¬nanmış olarak yaratılmıştır.
Konuşma da diğer yara¬tıklardan farklı olarak meramı ifade etme yolları içinde mükemmelliğin bir gere¬ğidir. Zira insanın sahip olduğu ses tellerinin hayvanlarınkinden farklı bir hususi¬yeti vardır.
Buradan hareketle insanın yaratıldığı anda ilkel bir devir yaşamış olması ve kendi aralarında anlaşabilmek için hayvanlar gibi sesler çıkarıyor olması ne akla, ne mantığa ve ne de insanın mükemmel yaratılışına uygun bir durum olamayacağı açıktır.
Burada izah edilmesi gereken bir diğer husus ise insanoğlunun zaman içerisinde ihtiyaca binaen dilleri çeşitlendirmesi ve kompleks ama kurallı hale getirmesi neticede halihazırdaki duruma taşımasıdır.
Dilin ilahi kaynaklı olmayıp pozitif bir değerlendirme ile insanın kendi gayret ve çabası sonucu keşfetmesi olarak takdim eden diğer görüş ise dilin menşeini yine Yaratıcı’ya vermeyi netice verir.
Zira keşif akıl nimeti olmaksı¬zın gerçek¬leş¬meyeceğinden insana aklı bahşeden Allah (c.c.)’tır. Diğer bir ifa¬deyle Allah (c.c.) insanlara dil öğrenme yeteneği vermiş, insanoğlu da bunu uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik form ve sisteme koyarak günümüze kadar gelişen farklı dilleri meydana getirmiştir.
BİR SORU-BİR CEVAP
Telefon veya tabletten abdestsiz Kur’an okunabilir mi?
Soru: “Malum Ramazan'da Kur'an ayındayız ve mukabelelerimiz oluyor. Bugünlerde arkadaşlarla aramızda geçen bir konu oldu; günümüz itibariyle birçok kişi artık baskı mushaf yerine dijital materyallerden (telefon, tablet, vb) Kur’an okuyor. Bu tarz dijital ortam üzerinden Kur’an okurken tam olarak mushafa dokunulmadığı için abdestsiz de okunabileceğini söyleyenler oldu. Acaba bu konuda fikhi hüküm nedir?” Selman.
Telefon, tablet, bilgisayar gibi cihazlara yüklenmiş Kur’an, kağıt üzerine basılmış bir Mushaf değildir.
Dolayısıyla sanal ortamdaki Kur’an’ı okumak için normal şartlarda geçerli olan abdestli olma şartı aranmaz. Ancak vacip olan secde ayetleri okunulduğunda abdest alınarak secde edilmesi gerekir.
O anda abdest alma imkanımız yoksa bir yere not alarak tilavet secdesini daha sonra abdestli olduğumuz zaman yapabiliriz.
[Dr. Ali Demirel] 24.5.2019 [Samanyolu Haber]
“Bütün insanlık Hz. Adem ve Hz. Havva’dan gelip dünyanın çeşitli yerlerine dağıldı. Mantıken Hz. Adem ile Hz. Havva’nın aynı dili konuşması gerekir. Böyle olduğu halde bu kadar dil nasıl ortaya çıktı?” Ayşe S.
Dillerin doğuşu hakkında iki farklı temel görüş var. Bunlardan ilki dilin beşeri kaynaklı olduğu, yani mantık yürütülerek dilin gelişime uğradığı, uzun bir zaman süreci içerisinde insanların ortak katkısıyla kazanıldığı pozitifçi görüştür.
Bu gelişimin serüveni şu şekilde cereyan eder: İnsan ruhu çevresinde var olan seslerden ilham alır. Sonra mantığıyla bu işaretlerin manalarını kavrayıp aralarındaki farklılıkları ayırarak anlamaya doğru gider. Daha sonra konuşulan¬ları tekrar etmek suretiyle etrafındakileri taklit etmeye başlar. Bunların tekrarı ile de çıkardığı sesler kendisinde bir meleke halini alır.
Bu görüşü iddia edenler tabii olarak, tarihin ilk dönemlerinde insanın ilkel bir yaşam sürdüğü, hiç ko¬nuşmadığı ve mutlak bir sessizlikle çevrili olduğu kanaatine ulaşmışlardır. Ve yine bu anlayışa göre o dönem içinde insanlar kendi aralarında dilsizler gibi işa¬ret yoluyla anlaşmakta, öfkelenildiğinde kaşlar çatılmakta, yüz hatları geril¬mekte, bakışlar değişmekte; bunun aksi mutluluk anında ise yüz gülmekte ve bakışlar düzelmektedir.
Diğer görüş ise dilin, mükemmel olarak yaratılan insanların aralarındaki iletişimin sağlanması, meramlarının ifade edilmesi için kendilerine Allah (c.c.) tarafından bahşedilen ilahi bir nimettir.
Bu anlayışa göre Allah (c.c) insanlığın atası Hz. Adem’i konuşmanın da yer aldığı bütün isimleri tanıma, bilme kabili¬yeti vermiştir. Bu çerçevede kendisine indirilen suhufta da bazı bilgiler olması mümkündür.
Bu görüşe göre diğer diller tarihi süreç içerisinde o tek dil¬den koparak gelişmiş, günümüz dilleri meydana gelmiştir. Başta Eflatun olmak üzere İbn Fâris ve İmam Eşarî gibi dil bilimcilerinden bazıları ko¬nuşma olgusunun insana Allah (c.c) tarafından verildiği kanaatindedir.
Bu hususta ortaya konulan görüşlerin temelinde dilin vehbî mi (ilâhi) yoksa kesbî mi (beşeri) olduğu iki temel söylem vardır.
İlk görüş yukarıda izah edildiği üzere dilin doğrudan insanlığın atası Hz. Âdem (a.s.)’a Allah (c.c.) tarafın¬dan ilham yoluyla öğretildiği görüşü olup kanaatimizce doğrusu da budur.
Zira insan yeryüzüne, bütün yaratılmışların halifesi olarak mükemmel vasıflarla indi¬rilmiştir. Yani insan yaratıldığı andan itibaren en mükemmel vasıflarıyla do¬nanmış olarak yaratılmıştır.
Konuşma da diğer yara¬tıklardan farklı olarak meramı ifade etme yolları içinde mükemmelliğin bir gere¬ğidir. Zira insanın sahip olduğu ses tellerinin hayvanlarınkinden farklı bir hususi¬yeti vardır.
Buradan hareketle insanın yaratıldığı anda ilkel bir devir yaşamış olması ve kendi aralarında anlaşabilmek için hayvanlar gibi sesler çıkarıyor olması ne akla, ne mantığa ve ne de insanın mükemmel yaratılışına uygun bir durum olamayacağı açıktır.
Burada izah edilmesi gereken bir diğer husus ise insanoğlunun zaman içerisinde ihtiyaca binaen dilleri çeşitlendirmesi ve kompleks ama kurallı hale getirmesi neticede halihazırdaki duruma taşımasıdır.
Dilin ilahi kaynaklı olmayıp pozitif bir değerlendirme ile insanın kendi gayret ve çabası sonucu keşfetmesi olarak takdim eden diğer görüş ise dilin menşeini yine Yaratıcı’ya vermeyi netice verir.
Zira keşif akıl nimeti olmaksı¬zın gerçek¬leş¬meyeceğinden insana aklı bahşeden Allah (c.c.)’tır. Diğer bir ifa¬deyle Allah (c.c.) insanlara dil öğrenme yeteneği vermiş, insanoğlu da bunu uzun bir zaman dilimi içerisinde değişik form ve sisteme koyarak günümüze kadar gelişen farklı dilleri meydana getirmiştir.
BİR SORU-BİR CEVAP
Telefon veya tabletten abdestsiz Kur’an okunabilir mi?
Soru: “Malum Ramazan'da Kur'an ayındayız ve mukabelelerimiz oluyor. Bugünlerde arkadaşlarla aramızda geçen bir konu oldu; günümüz itibariyle birçok kişi artık baskı mushaf yerine dijital materyallerden (telefon, tablet, vb) Kur’an okuyor. Bu tarz dijital ortam üzerinden Kur’an okurken tam olarak mushafa dokunulmadığı için abdestsiz de okunabileceğini söyleyenler oldu. Acaba bu konuda fikhi hüküm nedir?” Selman.
Telefon, tablet, bilgisayar gibi cihazlara yüklenmiş Kur’an, kağıt üzerine basılmış bir Mushaf değildir.
Dolayısıyla sanal ortamdaki Kur’an’ı okumak için normal şartlarda geçerli olan abdestli olma şartı aranmaz. Ancak vacip olan secde ayetleri okunulduğunda abdest alınarak secde edilmesi gerekir.
O anda abdest alma imkanımız yoksa bir yere not alarak tilavet secdesini daha sonra abdestli olduğumuz zaman yapabiliriz.
[Dr. Ali Demirel] 24.5.2019 [Samanyolu Haber]
Star Koleji, Güney Afrika’yı İsveç’te temsil edecek [Türkmen Terzi]
Star Koleji öğrencileri Kiaran Chetty ve Calden Gounden, Stockholm Gençlik Gençlik Su proje yarışmasında (SJWP) Güney Afrika adına yarışacak.
Star Kolejinden iki öğrenci, 16-17 Mayıs 2019’da gerçekleşen 20. Ulusal Güney Afrika Gençlik Su ve Sanitasyon Yarışması’nı (SAYWP) kazandıktan sonra Ağustos’ta İsveç’te Güney Afrika bayrağını taşıyacak.
İkili, Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde gerçekleşen ulusal yarışı, projeleri ile ülkenin dört bir yanından gelen öğrencileri geride bırakarak kazanmayı başardı.
Güney Afrika Su ve Sanitasyon Bakanlığı (DWS) tarafından koordine edilen, bilim ve teknoloji tabanlı bu proje yarışmasında Star Koleji öğrencileri projelerinde Güney Afrika’da harcanan su kullanımının kontrolü, su tasarrufu ve miktarını ciddi şekilde azaltmayı projelendirdi.
Projenin amaçlarından biri, doğal kaynakların korunmasını teşvik etmek ve gençlerin entegre ve toplum temelli su kaynaklarının yönetimine aktif olarak katılımını sağlamak.
Makine mühendisi olmak isteyen Calden, dünyada ve özellikle Afrika’daki su problemleri projeye başlaması için kendisini motive ettiğini söyledi. “Dişlerimi fırçalarken, muslukları kullanarak çok fazla suyu boşa harcadığımızı fark ettim. Ve Kiaran da duşta sıcak su beklerken sinirleniyordu. Her ikimiz de ertesi gün fikirlerimizi birleştirmemize ve projeyi oluşturmamıza yardımcı olan öğretmenimiz geldik” dedi.
Projede geçen yılın kasım ayından bu yıl nisan ayına kadar çalıştıklarını dile getiren Calden, “Kazanmaktan çok mutluyum ve ülkemi yurtdışında temsil etmek için sabırsızlanıyorum. Ayrıca, daha fazla insanın gerçekten su tasarrufu yapmaya başlaması gerektiğine inanıyorum, çünkü bu çok kıt bir kaynak ve temel bir ihtiyaç.” saptamasında bulundu.
İnşaat veya makine mühendisi olmak isteyen Kiaran ise, projelerinin İsveç’teki uluslararası yarışmada da altın madalyayı alacağını söyledi: “Yarışmayı kazandığım için heyecanlıyım. Kolay değildi, çünkü diğer illerin de gerçekten iyi projeler vardı.’’
Su ve Sanitasyon Nakanlığı (DWS) Su Hizmetleri ve Yerel Su Yönetimi Genel Müdürü Rex Mtileni, yarışmanın gençleri su ve sıhhi tesisat sektöründe kariyer yapmaya teşvik etme amaçlı olduğunu vurguladı.
Stockholm’deki yarışmada, 30 ülkeden gelen öğrenciler rekabet edecek ve projelerini sergileyecek. Güney Afrika’da, dünyaca meşhur turizm şehri Cape Town’un da yer aldığı, Western Cape eyaletinde geçtiğimiz yıllarda yağmur yağmayınca çok etkili kuraklıklar yaşandı. Güney Afrika hükümeti su israfınin önüne geçmek için ciddi adımlar atıyor.
[Türkmen Terzi] 24.5.2019 [TR724]
Star Kolejinden iki öğrenci, 16-17 Mayıs 2019’da gerçekleşen 20. Ulusal Güney Afrika Gençlik Su ve Sanitasyon Yarışması’nı (SAYWP) kazandıktan sonra Ağustos’ta İsveç’te Güney Afrika bayrağını taşıyacak.
İkili, Güney Afrika’nın Johannesburg şehrinde gerçekleşen ulusal yarışı, projeleri ile ülkenin dört bir yanından gelen öğrencileri geride bırakarak kazanmayı başardı.
Güney Afrika Su ve Sanitasyon Bakanlığı (DWS) tarafından koordine edilen, bilim ve teknoloji tabanlı bu proje yarışmasında Star Koleji öğrencileri projelerinde Güney Afrika’da harcanan su kullanımının kontrolü, su tasarrufu ve miktarını ciddi şekilde azaltmayı projelendirdi.
Projenin amaçlarından biri, doğal kaynakların korunmasını teşvik etmek ve gençlerin entegre ve toplum temelli su kaynaklarının yönetimine aktif olarak katılımını sağlamak.
Makine mühendisi olmak isteyen Calden, dünyada ve özellikle Afrika’daki su problemleri projeye başlaması için kendisini motive ettiğini söyledi. “Dişlerimi fırçalarken, muslukları kullanarak çok fazla suyu boşa harcadığımızı fark ettim. Ve Kiaran da duşta sıcak su beklerken sinirleniyordu. Her ikimiz de ertesi gün fikirlerimizi birleştirmemize ve projeyi oluşturmamıza yardımcı olan öğretmenimiz geldik” dedi.
Projede geçen yılın kasım ayından bu yıl nisan ayına kadar çalıştıklarını dile getiren Calden, “Kazanmaktan çok mutluyum ve ülkemi yurtdışında temsil etmek için sabırsızlanıyorum. Ayrıca, daha fazla insanın gerçekten su tasarrufu yapmaya başlaması gerektiğine inanıyorum, çünkü bu çok kıt bir kaynak ve temel bir ihtiyaç.” saptamasında bulundu.
İnşaat veya makine mühendisi olmak isteyen Kiaran ise, projelerinin İsveç’teki uluslararası yarışmada da altın madalyayı alacağını söyledi: “Yarışmayı kazandığım için heyecanlıyım. Kolay değildi, çünkü diğer illerin de gerçekten iyi projeler vardı.’’
Su ve Sanitasyon Nakanlığı (DWS) Su Hizmetleri ve Yerel Su Yönetimi Genel Müdürü Rex Mtileni, yarışmanın gençleri su ve sıhhi tesisat sektöründe kariyer yapmaya teşvik etme amaçlı olduğunu vurguladı.
Stockholm’deki yarışmada, 30 ülkeden gelen öğrenciler rekabet edecek ve projelerini sergileyecek. Güney Afrika’da, dünyaca meşhur turizm şehri Cape Town’un da yer aldığı, Western Cape eyaletinde geçtiğimiz yıllarda yağmur yağmayınca çok etkili kuraklıklar yaşandı. Güney Afrika hükümeti su israfınin önüne geçmek için ciddi adımlar atıyor.
[Türkmen Terzi] 24.5.2019 [TR724]
Sütü üreten değil, tüccar kazanıyor [İlker Doğan]
Türkiye’de marketlerdeki çiğ sütün fiyatı 1 yılda yüzde 50 arttı. Geçtiğimiz yıl bu zamanlar 10 TL olan 3 litrelik çiğ süt bugün 15 liradan satılıyor. 5 litrelik sütün fiyatı ise 15 liradan 20 TL’ye çıktı. Çiftçiden litresi ortalama 2 liradan alınan süt, tüketiciye gelene kadar 5 lirayı buluyor. Parayı girdi fiyatları katlanan çiftçiler değil, büyük kooperatifler ve tüccarlar kazanıyor. Bu arada hazır süt fiyatları da son 1 ayda sessiz sedasız iki kez ‘güncellendi.’
Türkiye’de kağıt üzerinde süt fiyatlarını Ulusal Süt Konseyi (USK) belirliyor. Konsey, soğutulmuş çiğ süt tavsiye fiyatını 1 Mayıs 2019’dan itibaren 1,70 TL’den 2 liraya çıkardı. 30 kuruşluk bir zam tavsiyesi kararı aldı ancak asıl piyasa fiyatını belirleyecek olanlar büyük kooperatifler ve tüccarlar. Üretim maliyeti 1 lira 90 kuruşu bulan sütünü, kooperatife 1 lira 70 kuruştan vermek zorunda kalan çiftçiler var. Zira ineğini sağmak ve sağdığı sütü bir an önce elinden çıkarmak zorunda. Zarar ediyor ve zara ettiği için de süt ineklerini kesime gönderiyor.
ÇİFTÇİ ZARAR EDİYOR, İNEKLER KESİME
Süt ineklerinin kesime gitmesi süt üretimini de azalttı. TÜİK’in verilerine şubat ayında toplanan inek sütü miktarı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,8 azaldı. Arzdaki azalma doğal olarak fiyatların da yükselmesine neden oldu. Çiğ süt fiyatı bir yılda yüzde 50’ye varan oranlarda arttı. Geçtiğimiz yıl 10 liradan satılan 3 litrelik çiğ süt, 15 liraya tırmandı. 5 litrelik sütün fiyatı ise 15 liradan 20-22 liraya yükseldi.
HAZIR SÜT FİYATLARI DA ARTTI
Artış sadece çiğ sütte yaşanmadı. Hazır sütlerin de fiyatları katlandı. Geçtiğimiz yıl marketlerde satılan en ucuz süt 2 lira 29 kuruşta raflarda alıcısını bekliyordu. Bugün aynı sütün fiyatı 3 lira 25 kuruş. Markasına göre 5,5 liraya satılan hazır sütler de var.
PARAYI ARACILAR KAZANIYOR
Tüketici sütü 5 liradan içmek zorunda. Ancak çiftçiden çıkışı 1 lira 70 kuruşla 2 lira arasında değişiyor. Süt, sağıldıktan sonra son tüketiciye gelene kadar yüzde 150 zamlanıyor! Çiftçi zarar ediyor. Çiftçiyle son tüketici arasındaki zincirin en karlı halkası ise kooperatiflerle, üreticiden sütü alarak tüketiciye ulaştıran tüccarlar oluyor. Tüccarlar, çiftlikten ortalama 2 liradan aldıkları sütü toptan 3,5-4 liradan satıyor. O sütün litre fiyatı eve girinceye kadar 5 lirayı buluyor.
[İlker Doğan] 24.5.2019 [TR724]
Türkiye’de kağıt üzerinde süt fiyatlarını Ulusal Süt Konseyi (USK) belirliyor. Konsey, soğutulmuş çiğ süt tavsiye fiyatını 1 Mayıs 2019’dan itibaren 1,70 TL’den 2 liraya çıkardı. 30 kuruşluk bir zam tavsiyesi kararı aldı ancak asıl piyasa fiyatını belirleyecek olanlar büyük kooperatifler ve tüccarlar. Üretim maliyeti 1 lira 90 kuruşu bulan sütünü, kooperatife 1 lira 70 kuruştan vermek zorunda kalan çiftçiler var. Zira ineğini sağmak ve sağdığı sütü bir an önce elinden çıkarmak zorunda. Zarar ediyor ve zara ettiği için de süt ineklerini kesime gönderiyor.
ÇİFTÇİ ZARAR EDİYOR, İNEKLER KESİME
Süt ineklerinin kesime gitmesi süt üretimini de azalttı. TÜİK’in verilerine şubat ayında toplanan inek sütü miktarı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,8 azaldı. Arzdaki azalma doğal olarak fiyatların da yükselmesine neden oldu. Çiğ süt fiyatı bir yılda yüzde 50’ye varan oranlarda arttı. Geçtiğimiz yıl 10 liradan satılan 3 litrelik çiğ süt, 15 liraya tırmandı. 5 litrelik sütün fiyatı ise 15 liradan 20-22 liraya yükseldi.
HAZIR SÜT FİYATLARI DA ARTTI
Artış sadece çiğ sütte yaşanmadı. Hazır sütlerin de fiyatları katlandı. Geçtiğimiz yıl marketlerde satılan en ucuz süt 2 lira 29 kuruşta raflarda alıcısını bekliyordu. Bugün aynı sütün fiyatı 3 lira 25 kuruş. Markasına göre 5,5 liraya satılan hazır sütler de var.
PARAYI ARACILAR KAZANIYOR
Tüketici sütü 5 liradan içmek zorunda. Ancak çiftçiden çıkışı 1 lira 70 kuruşla 2 lira arasında değişiyor. Süt, sağıldıktan sonra son tüketiciye gelene kadar yüzde 150 zamlanıyor! Çiftçi zarar ediyor. Çiftçiyle son tüketici arasındaki zincirin en karlı halkası ise kooperatiflerle, üreticiden sütü alarak tüketiciye ulaştıran tüccarlar oluyor. Tüccarlar, çiftlikten ortalama 2 liradan aldıkları sütü toptan 3,5-4 liradan satıyor. O sütün litre fiyatı eve girinceye kadar 5 lirayı buluyor.
[İlker Doğan] 24.5.2019 [TR724]
YSK, oy değil seçimin çalındığını tescilledi! [İlker Doğan]
Yüksek Seçim Kurulu’nun 250 sayfayı bulan gerekçeli kararı, iktidar temsilcilerinin bugüne kadar ortaya attığı bütün iddiaların yalan olduğunu ortaya koydu. Zira gerekçeli karara göre oyların çalınması yani ‘hırsızlık’ söz konusu değil. Kısıtlı seçmen sayısı ise 46 değil, sadece 706. Seçimin iptal edilmesinin temel dayanağı ise sandık kurul ve üyelerinin oluşumundaki usulsüzlük olarak gösteriliyor. Bu arada AKP’nin ‘usulsüzlük’ olduğunu iddia ettiği neredeyse bütün sandıklarda Binali Yıldırım’ın oyları İmamoğlu’ndan daha fazla.
Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline ilişkin gerekçeli kararını nihayet açıkladı. YSK, büyükşehir seçimini 6 Mayıs’ta iptal etmişti. YSK’nın gerekçeli kararı 250 sayfadan oluşuyor. İlk 12 sayfa AKP’nin itiraz dilekçesinin özeti şeklinde. Sonraki 84 sayfada ise YSK’nın ilgili kurumlarla yaptığı yazışmalar yer alıyor. ‘İptal’ yönünde oy kullanan 7 üyenin yazdığı gerekçe toplam 12 sayfadan oluşuyor. Buna karşılık aralarında Başkan Sadi Güven’in de bulunduğu 4 üye 38 sayfa karşı oy yazısı yazmış ve hukuksuzlukları tek tek tarihe geçmiş.
ÇALINMA YA DA HIRSIZLIK YOK!
31 Mart’ta büyük bir hezimet yaşaşan AKP, ‘iptal’ kararının ardından seçim stratejisini ‘oyların çalındığı’ söylemi üzerine kurmuştu. Başta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım olmak üzere iktidar temsilcileri oyların çalındığını savunuyordu. Erdoğan, “Şimdi diyorlar ki ‘Ne oldu?’ Oyları çaldılar, bu kadar açık net!” demişti. Bununla ilgili sosyal medyada kampanya bile yaptılar. Ancak YSK’nın gerekçeli kararı bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu ortaya koydu. 250 sayfalık kararda oyların çalındığına ya da organize bir şekilde hareket edilerek hırsızlık yapıldığına dair tek kelime yok. Kararda, seçimin iptali için ‘seçim sonuçlarına müessir (etkileyici)’ olay ve hal olarak, ‘Sandık kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması zorunluluğuna uyulmaması’ gösteriliyor.
46 BİN KISITLI SEÇMEN İDDİASI DA YALAN ÇIKTI
İktidar temsilcileri, 31 Mart’ta 46 bin kısıtlı seçmenin oy kullandığını iddia etmişti. YSK’ya verilen dilekçede ise ‘2.732 adet oy kullanan kısıtlı seçmenin, 1.229 adet yerine oy kullanılan ölü seçmenin, 10.290 adet hem cezaevi hem de başka seçmen listesinde kayıtlı seçmenin, 5.287 adet hem İstanbul seçmen listesinde hem de hükümlü seçmenin, 236 adet İstanbul’da yerleşim yeri adresi cezaevi olan seçmenin kayıtlarının tespit edildiği’ savunulmuştu. Gerekçeli kararda kısıtlı/ölü/zihinsel engelli seçmen sayısı sadece 706 olarak açıklandı!
SORUNLU SANDIK SAYISI SADECE 108
Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart seçimlerinde hem sandık kurulu üyelerinin atanması hem de oy sayım ve döküm cetvelleri konusunda çok ciddi hatalı işlemlerinin olduğunu belgeleriyle Yüksek Seçim Kurulu’na bildirdiklerini söylemişti 18 Mayıs’taki konuşmasında. Erdoğan’a göre, ‘oy sayım ve döküm cetvellerinden 5 bin 388’i mühürsüzdü, 694’ü imzasızdı, 214’ü tamamen boştu, 498’i eksik doldurulmuştu, 919’unda rakam belirtilmemişti, bin 135’inde de sayı eksikliği vardı. YSK’nın gerekçeli kararında ise toplam (90+18) 108 oy sayım döküm cetvelinin sorunlu olduğu belirtildi. Bu sandıklarda kullanılan oy sayısı ise 30 bin 281’di. Ancak usulsüzlük yapıldığı iddia edilen bu sandıklardaki oyların çoğu (16 bin 553) Binali Yıldırım’a verilmişti.
20 BİN DEĞİL 754!
Erdoğan, “İstanbul’daki yaklaşık 62 bin sandık kurulu üyesinden 20 bine yakını kanuna aykırı atanmıştır.” demişti. YSK’nın gerekçeli kararına göre ise sorunlu sandık başkanı sayısı sadece 754. YSK Başkanı Sadi Güven, karşı oy yazısında bu durumu şöyle anlatıyor: “Dosyadaki belgelere göre; kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir.”
MUHALİF ÜYELER NE DEDİ?
YSK’nın iptal kararına YSK Başkanı Sadi Güven ile üyeler Cengiz Topaktaş, Kürşat Hamurcu ve Yunus Aykın muhalefet şerhi koydu. Söz konusu şerhlerde ‘iptal’ diyen 7 üyenin somut delilden yoksun varsayımları tek tek çökertildi. Muhalif üyeler, sandık kurulu oluşumundan seçmenin sorumlu tutulamayacağına dikkat çekiyor. Ayrıca söz konusu sandıkların başında AKP’li üyelerin de bulunduğuna vurgu yapılan yazıda, bu durum ile sayım döküm cetvellerindeki usulsüzlük ve kısıtlı seçmen sayısının da seçim sonucunu değiştirmeyeceği için karara muhalif kaldıklarını belirtiyorlar.
SADİ GÜVEN: DÖKÜM CETVELLERİ İLE SONUÇ TUTANAKLARI UYUMLU
YSK Başkanı Sadi Güven, sandık kurullarının kanuna aykırı oluşturulmasının seçim iptal nedeni sayılmasına karşı çıkıyor yazısında. Sandıkların tamamına yakınında AKP ile birlikte diğer partili üyelerin de görev yaptığını ve sandık sonuç tutanaklarını imzaladığına işaret eden Güven, “İmzasız 101 sayım döküm cetvelinin tamamında başkan ve memur üye ile birlikte Ak Parti ve üç sandık hariç CHP tüm sandıklara üye vermiş olup hatta Adalet ve Kalkınma Partisi 145, Cumhuriyet Halk Partisi 120 olmak üzere bazı sandıklarda 1’den fazla üye ile temsil edilmişlerdir. Ayrıca imzasız sayım döküm cetvelleri ile sandık sonuç tutanakları uyumlu olup seçim iptal nedeni olabilecek bir uyumsuzluk görülmemiştir.” ifadelerini kullanıyor.
TOPAKTAŞ: SEÇMEN İRADESİ YOK SAYILDI
Karara muhalefet şerhi koyan üyelerden Cengiz Topaktaş, sandık kurullarının usule göre belirlenmemiş olmasının mutlak ve başlı başına iptal nedeni olamayacağını kaydediyor. Seçmenlerin sandık kurullarının oluşumuna itiraz etmelerinin ve sandık kurulunun nasıl oluştuğunu bilmelerinin mümkün olmadığını belirten Topaktaş, “Yüksek Kurulumuz, (…) kanuna uygun olmayan şekilde oluşturulan sandık kurullarının yaptığı işlemlerin yok sayılması gerektiğine dair kanuni bir düzenleme de bulunmamasına rağmen, oy sayım ve döküm işlemlerini yok sayarak, seçimin iptali ve yenilenmesi kararı ile seçmenlerin iradesini yok saymıştır.” ifadelerine yer verdi karşı oy yazısında.
HAMURCU: HATA SEÇMENE YÜKLENEMEZ
Karara muhalif bir diğer üye Kürşat Haburcu, seçmenin sandık kurulu başkanı ve üyelerini denetleme görevi olmadığını belirttiği yazısında şu cümleleri kullanıyor; “Sandık kurulu başkanının kamu görevlisi olmaması seçmene yüklenecek bir kusur değildir. Bu nedenle, bu sandıklarda oy kullanan seçmenin oyunu geçersiz kabul ederek iradesinin yok sayılması, Anayasa, Uluslararası Sözleşmeler ve seçim mevzuatı ile güvence altına alınan en temel yurttaşlık haklarından olan seçme hakkının özüne müdahale anlamı taşır.”
AYKIN: GEREKÇELİ KARAR, HÜKÜMLE UYUMSUZ
Muhalif üye Yunus Aykın ise 90 adet sandıkta sayım döküm cetvellerinde sandık kurulu üyelerinin imzasının bulunmadığı hususuna ilişkin yazısında şu ifadeleri kullandı: “Söz konusu 90 sandığın sandık sonuç tutanakları ile sayım döküm cetvellerinin karşılaştırılması sonucunda; 86 sandıkta partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayılarının sayım döküm cetvellerindeki oy sayıları ile aynı olduğu … görülmektedir. Bu tespite göre, anılan sandıklarda sayım döküm cetvellerinin tutulduğu, oyların tespitinin yapıldığı ve sandık sonuç tutanaklarına geçirildiği, ancak … sandık kurulu üyelerinin, sayım döküm cetvellerini imzalamayı ihmal ettiği anlaşılmaktadır.”
[İlker Doğan] 24.5.2019 [TR724]
Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline ilişkin gerekçeli kararını nihayet açıkladı. YSK, büyükşehir seçimini 6 Mayıs’ta iptal etmişti. YSK’nın gerekçeli kararı 250 sayfadan oluşuyor. İlk 12 sayfa AKP’nin itiraz dilekçesinin özeti şeklinde. Sonraki 84 sayfada ise YSK’nın ilgili kurumlarla yaptığı yazışmalar yer alıyor. ‘İptal’ yönünde oy kullanan 7 üyenin yazdığı gerekçe toplam 12 sayfadan oluşuyor. Buna karşılık aralarında Başkan Sadi Güven’in de bulunduğu 4 üye 38 sayfa karşı oy yazısı yazmış ve hukuksuzlukları tek tek tarihe geçmiş.
ÇALINMA YA DA HIRSIZLIK YOK!
31 Mart’ta büyük bir hezimet yaşaşan AKP, ‘iptal’ kararının ardından seçim stratejisini ‘oyların çalındığı’ söylemi üzerine kurmuştu. Başta AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım olmak üzere iktidar temsilcileri oyların çalındığını savunuyordu. Erdoğan, “Şimdi diyorlar ki ‘Ne oldu?’ Oyları çaldılar, bu kadar açık net!” demişti. Bununla ilgili sosyal medyada kampanya bile yaptılar. Ancak YSK’nın gerekçeli kararı bu iddiaların tamamen uydurma olduğunu ortaya koydu. 250 sayfalık kararda oyların çalındığına ya da organize bir şekilde hareket edilerek hırsızlık yapıldığına dair tek kelime yok. Kararda, seçimin iptali için ‘seçim sonuçlarına müessir (etkileyici)’ olay ve hal olarak, ‘Sandık kurulu başkan ve üyelerinin kamu görevlisi olması zorunluluğuna uyulmaması’ gösteriliyor.
46 BİN KISITLI SEÇMEN İDDİASI DA YALAN ÇIKTI
İktidar temsilcileri, 31 Mart’ta 46 bin kısıtlı seçmenin oy kullandığını iddia etmişti. YSK’ya verilen dilekçede ise ‘2.732 adet oy kullanan kısıtlı seçmenin, 1.229 adet yerine oy kullanılan ölü seçmenin, 10.290 adet hem cezaevi hem de başka seçmen listesinde kayıtlı seçmenin, 5.287 adet hem İstanbul seçmen listesinde hem de hükümlü seçmenin, 236 adet İstanbul’da yerleşim yeri adresi cezaevi olan seçmenin kayıtlarının tespit edildiği’ savunulmuştu. Gerekçeli kararda kısıtlı/ölü/zihinsel engelli seçmen sayısı sadece 706 olarak açıklandı!
SORUNLU SANDIK SAYISI SADECE 108
Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan, 31 Mart seçimlerinde hem sandık kurulu üyelerinin atanması hem de oy sayım ve döküm cetvelleri konusunda çok ciddi hatalı işlemlerinin olduğunu belgeleriyle Yüksek Seçim Kurulu’na bildirdiklerini söylemişti 18 Mayıs’taki konuşmasında. Erdoğan’a göre, ‘oy sayım ve döküm cetvellerinden 5 bin 388’i mühürsüzdü, 694’ü imzasızdı, 214’ü tamamen boştu, 498’i eksik doldurulmuştu, 919’unda rakam belirtilmemişti, bin 135’inde de sayı eksikliği vardı. YSK’nın gerekçeli kararında ise toplam (90+18) 108 oy sayım döküm cetvelinin sorunlu olduğu belirtildi. Bu sandıklarda kullanılan oy sayısı ise 30 bin 281’di. Ancak usulsüzlük yapıldığı iddia edilen bu sandıklardaki oyların çoğu (16 bin 553) Binali Yıldırım’a verilmişti.
20 BİN DEĞİL 754!
Erdoğan, “İstanbul’daki yaklaşık 62 bin sandık kurulu üyesinden 20 bine yakını kanuna aykırı atanmıştır.” demişti. YSK’nın gerekçeli kararına göre ise sorunlu sandık başkanı sayısı sadece 754. YSK Başkanı Sadi Güven, karşı oy yazısında bu durumu şöyle anlatıyor: “Dosyadaki belgelere göre; kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir.”
MUHALİF ÜYELER NE DEDİ?
YSK’nın iptal kararına YSK Başkanı Sadi Güven ile üyeler Cengiz Topaktaş, Kürşat Hamurcu ve Yunus Aykın muhalefet şerhi koydu. Söz konusu şerhlerde ‘iptal’ diyen 7 üyenin somut delilden yoksun varsayımları tek tek çökertildi. Muhalif üyeler, sandık kurulu oluşumundan seçmenin sorumlu tutulamayacağına dikkat çekiyor. Ayrıca söz konusu sandıkların başında AKP’li üyelerin de bulunduğuna vurgu yapılan yazıda, bu durum ile sayım döküm cetvellerindeki usulsüzlük ve kısıtlı seçmen sayısının da seçim sonucunu değiştirmeyeceği için karara muhalif kaldıklarını belirtiyorlar.
SADİ GÜVEN: DÖKÜM CETVELLERİ İLE SONUÇ TUTANAKLARI UYUMLU
YSK Başkanı Sadi Güven, sandık kurullarının kanuna aykırı oluşturulmasının seçim iptal nedeni sayılmasına karşı çıkıyor yazısında. Sandıkların tamamına yakınında AKP ile birlikte diğer partili üyelerin de görev yaptığını ve sandık sonuç tutanaklarını imzaladığına işaret eden Güven, “İmzasız 101 sayım döküm cetvelinin tamamında başkan ve memur üye ile birlikte Ak Parti ve üç sandık hariç CHP tüm sandıklara üye vermiş olup hatta Adalet ve Kalkınma Partisi 145, Cumhuriyet Halk Partisi 120 olmak üzere bazı sandıklarda 1’den fazla üye ile temsil edilmişlerdir. Ayrıca imzasız sayım döküm cetvelleri ile sandık sonuç tutanakları uyumlu olup seçim iptal nedeni olabilecek bir uyumsuzluk görülmemiştir.” ifadelerini kullanıyor.
TOPAKTAŞ: SEÇMEN İRADESİ YOK SAYILDI
Karara muhalefet şerhi koyan üyelerden Cengiz Topaktaş, sandık kurullarının usule göre belirlenmemiş olmasının mutlak ve başlı başına iptal nedeni olamayacağını kaydediyor. Seçmenlerin sandık kurullarının oluşumuna itiraz etmelerinin ve sandık kurulunun nasıl oluştuğunu bilmelerinin mümkün olmadığını belirten Topaktaş, “Yüksek Kurulumuz, (…) kanuna uygun olmayan şekilde oluşturulan sandık kurullarının yaptığı işlemlerin yok sayılması gerektiğine dair kanuni bir düzenleme de bulunmamasına rağmen, oy sayım ve döküm işlemlerini yok sayarak, seçimin iptali ve yenilenmesi kararı ile seçmenlerin iradesini yok saymıştır.” ifadelerine yer verdi karşı oy yazısında.
HAMURCU: HATA SEÇMENE YÜKLENEMEZ
Karara muhalif bir diğer üye Kürşat Haburcu, seçmenin sandık kurulu başkanı ve üyelerini denetleme görevi olmadığını belirttiği yazısında şu cümleleri kullanıyor; “Sandık kurulu başkanının kamu görevlisi olmaması seçmene yüklenecek bir kusur değildir. Bu nedenle, bu sandıklarda oy kullanan seçmenin oyunu geçersiz kabul ederek iradesinin yok sayılması, Anayasa, Uluslararası Sözleşmeler ve seçim mevzuatı ile güvence altına alınan en temel yurttaşlık haklarından olan seçme hakkının özüne müdahale anlamı taşır.”
AYKIN: GEREKÇELİ KARAR, HÜKÜMLE UYUMSUZ
Muhalif üye Yunus Aykın ise 90 adet sandıkta sayım döküm cetvellerinde sandık kurulu üyelerinin imzasının bulunmadığı hususuna ilişkin yazısında şu ifadeleri kullandı: “Söz konusu 90 sandığın sandık sonuç tutanakları ile sayım döküm cetvellerinin karşılaştırılması sonucunda; 86 sandıkta partilerin ve bağımsız adayların aldıkları oy sayılarının sayım döküm cetvellerindeki oy sayıları ile aynı olduğu … görülmektedir. Bu tespite göre, anılan sandıklarda sayım döküm cetvellerinin tutulduğu, oyların tespitinin yapıldığı ve sandık sonuç tutanaklarına geçirildiği, ancak … sandık kurulu üyelerinin, sayım döküm cetvellerini imzalamayı ihmal ettiği anlaşılmaktadır.”
[İlker Doğan] 24.5.2019 [TR724]
Türkiye ve ABD arasında son dans [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
S-400 bataryalarının etkinliği konusu uzmanlık alanımın sınırlarını çok zorlayıcı bir mesele olsa da, sahada neyi vuracağı sorusundan önce, bu yaz Türkiye’ye teslim edileceği açıklanan ilk bataryanın Türkiye-ABD-NATO üçgenine güdümlendiğini söylemek için silah uzmanı olmaya gerek yok sanırım. S-400’lerin satın alınması meselesinin basit bir silah alımı veya savunma sanayisine ilişkin tercih olmadığı ortada. Moskova bunun farkında. Washington da öyle! Erdoğan farkında mı bilemiyorum. Fakat bu konularda dizginleri elinde tutan TSK’daki karar alıcı yapıların bu işin farkında olmadıklarını düşünmek saflık olur herhalde.
Nedir bu farkında olunan gerçeklik peki? S-400’lerin alınması konusu ABD ve NATO çevrelerinde iki ana açıdan ele alınıyor. Birincisi stratejik bağlam, ikincisi ise güvenlikle ilişkili bağlam! Her iki argüman da çok önemli. Birincisine göre, Ankara’nın Rusya (ve Çin artı İran) yönelimli bir güvenlik politikasına yönelimi, Batı ittifakı için jeopolitik ve stratejik bir eksi anlamına geliyor. İkincisine göre ise bir NATO müttefikinin kendi silah sistemlerine Rus yapımı S-400 türü sofistike bir silah sistemini entegre etmesi, Rusya’nın NATO savunma kapasitesinde gedik açmasına neden olacak bir hamle olarak görülüyor.
ABD uzunda süredir S-400’lerlin alımıyla Ankara’nın F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretiminden dışlanması ve bu uçakları envanterine katma imkanından alıkonması arasında bir korelasyon kuruyor. S-400’lerin alınmasına alternatif olarak, ABD yapımı Patriot bataryalarının Erdoğan’a alternatif olarak sunulması, “sizin güvenlik ihtiyacınız varsa, buyurun size S-400’lerle aynı işi yapan alternatif batarya!” diyerek rest çekiyor. Washington, uzun süredir Türkiye’nin Rusya yöneliminden rahatsız. Çünkü büyük resmi görüyor ve Moskova-Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattında arada kalan bölgenin Türkiye olduğunu biliyor. Rusya’nın bu hat üzerinden doğu Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya bir bıçak saplamak amacında olduğunu görüyor.
Avrasyacılık stratejisinin deniz gücünü geriletme taktiğinin, kara gücünün kıyılara hâkim olması üzerine kurgulandığını tahlil eden Pentagon ve NATO, Türkiye’nin yeni güvenlik politikası konseptini çok tehlikeli buluyor. Bu konseptin bir jeopolitik heyelan olduğunu doğru okuyor. Bunun engellenmesi gerektiğinin bilincinde. Türkiye’nin S-400 anlaşmasını feshetmesini yegane opsiyon olarak Ankara’ya dayatmış durumda.
ABD 2016 yılından bu yana Rusya’ya yaptırım uyguluyor. Bu yaptırımların nedeni, Rusların Kırımı önce işgal, ardından ilkah etmesi! Trump iktidara gelince, ABD Kongresi baskı yaparak “ABD’nin hasımlarıyla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasası” adlı bir genişletilmiş yaptırım kararını Trump’a imzalattı. Rusya’nın kuklası imajının ABD’de yerleştiği ve bunun görevden alınması doğrultusundaki sürecin en güçlü argümanlarından biri olduğunu bilen Trump, yasayı imzalamak durumda kaldı. Böylece Obama döneminden itibaren Rusya’nın yayılmacılığına karşı duran ABD güvenlik stratejisi çizgisini kabullenmiş oldu. ABD’nin yaptırım listesinde onlarca Rus ve Çin şirketi var. Bu yaptırımlar bahsettiğim üzere öncelikle Rusya, sonrasında ise Kuzey Kore’ye karşı alınmış önlemlerdi. Geçtiğimiz günlerde Wahington son hamlesinde S-400’lerin üretildiği tesisler de dâhil birçok Rus şirket ve tesisini bu yaptırım listesine dâhil etti. Bu şirketlerle ilişki kuran üçüncü ülkelere de yaptırım uygulanacak. Yani yaptırımların hedef alanı genişletilmiş oldu. Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 anlaşması, şimdi bu yaptırım yasası kapsamına alınmış oldu. Yani bu son genişletilmiş yaptırımlarda hedef ülke Türkiye. Böylece ABD, kendisine güvenlik ve stratejik bakımdan zarar verecek Kuzey Kore ve İran gibi ülkelerin ligine Türkiye’yi de alarak, S-400’ler konusundaki ciddiyetini ortaya koydu.
ABD, Türkiye’ye ekonomik savaş açacak
Elbette burada S-400’ler meselesi üzerinden Türkiye’nin Rusya’nın kucağında ABD-NATO-Batı düşmanı yeni profiline yönelik sağlam bir karşı hamle geldiği açık. ABD kanalı CNBC, geçtiğimiz gün yaptığı bir haberde Haziran ayının ilk haftasına dek Rusya ile S-400 anlaşmasını iptal etmezse ve ABD Patriot füzelerini almazsa, Türkiye’nin nihai olarak F-35 projesinden – hem üretici hem de müşteri sıfatıyla – çıkartılacağını ve dahası ABD yaptırımlarına maruz kalabileceğini karara bağladığını kamuoyuna duyurdu. Yukarıda değinilen ABD yaptırımları çerçevesinde Rusya’nın istihbarat ve savunma sektörleriyle alışveriş yapan kişi veya kurumlar yaptırıma tabi tutulacak. Yani Ankara S-400 alımı anlaşmasını feshetmezse ve parası ödenen S-400’leri konuşlandırmaktan vazgeçmezse, ABD Türkiye ve Türk firmalarına ekonomik yaptırımlar uygulayacak. Başka bir ifadeyle Türkiye’ye ekonomik savaş açacak.
ABD ve Rusya arasında ilişkiler çok gergin. ABD Türkiye’nin temel bir NATO müttefikiyken Rusya güdümüne girmesini öncelikli bir güvenlik tehdidi olarak algılıyor. Yani Wahington Türkiye’ye yönelik “mızıkçılık yapan alıngan çocuk” algısını terk ederek, güvenlik taahhütlerine uymayan ve ittifakı ile uyumsuz – hatta ona ihanet eden – bir “eski müttefik” imajı giderek yerleşiyor. Suriye’de YPG’ye destek olan Wahington önceleri bunu Ankara’nın bilgisi ve onayı ile yaparken, bir anda ne olup da YPG konusunda Ankara’nın hassaslaşıverdiğini anlamaya başlamış görülüyor. Türkiye’nin karar alma süreçlerinde Erdoğan ve AKP’nin artık tek muhatap olmadığı, reel politik olarak görülmeye başlandı. İç politikadaki güç dengeleri içinde Erdoğan’ın bazı çevrelerle ittifaka girmek adına yaptığı pazarlıklar neticesinde bazı “Rus yanlısı odakların” ilişkilere belirleyici oranda etki ettikleri istihbaratı, sanırım Wahington tarafından biliniyordur. Dahası Erdoğan’ın hukuktan çıkarak ve anayasal düzeni eğip bükerek büyük çaplı bir otoriterleşme eğiliminde olduğu da gerek ABD gerekse diğer Batılı müttefiklerce kavranıyor. Bu iç siyasi belirsizlikler bir süreliğine tolerans da görmüş olsa, giderek bu zafiyetin NATO ittifakına sirayet ettiği yönündeki veriler, ABD’yi oldukça rahatsız ediyor. 15 Temmuz darbe girişiminin üzeri kazındığında Erdoğan-Avrasyacı derin devlet-Rusya üçgeni çıkıyor olması, dahası bu üçlünün her birinin 15 Temmuz ardında ABD olduğuna dair dezenformasyon çalışması yapması, sanırım bu bağlamda analize dahil edilmektedir. Yani yapbozun eksik parçalarına karşın ortada giderek netleşmekte olan bir resim var. Ve bu resim Washington’da alarm zillerinin çalmasına neden oluyor.
Türkiye ya ABD-NATO-Batı yönelimini seçecek, ya da…
Bu vahim güvenlik girdabını ortadan kaldırarak statükoyu yeniden sağlayacak bir stratejinin ilk ayağını yukarıdaki yeni yaptırımlar oluşturacak. Şimdi Ankara’nın önünde net bir tercih var: ya Rusya’dan S-400’leri alacak ve Türk topraklarında konuşlandıracak ve de böylelikle ABD yaptırımlarına maruz kalacak; ya da Rusya ile S-400 anlaşmasını iptal edecek, ödediği milyarlarca dolar yanacak, üstüne üstlük Rusya ile kurduğu stratejik ortaklık derin bir yara alacak. Yani Türkiye ya ABD-NATO-Batı yönelimini seçecek, ya da Rusya-Avrasya ittifakı yolunda ilerleyerek Batı’dan kopacak.
Görüleceği üzere, bu denklem salt Türkiye-ABD ilişkileri açısından önemi haiz bir duruma işaret etmiyor. Aynı zamanda – ve birincisinden çok daha mühim olmak üzere – küresel politikaları ve jeopolitiği de derinden etkileyecek bir yol ayrımını ortaya koyuyor. Bir üçüncü sonuç, Türkiye’deki rejime (yani Türkiye iç politikasına) yönelik olası etkileri. Bu son bağlam, kanımca diğer iki faktör üzerinde de en belirleyici olanı. Buna girmeden analiz çok eksik kalır. Çünkü hangi opsiyon seçilirse seçilsin (yani ister ABD-NATO yönü, isterse Rusya-Avrasya istikameti tercih edilsin), ortada verilecek bir karar var. Türkiye bir yol ayrımında. Ve bu yol ayrımında seçeceği istikamet, iç politikasındaki gidişatı da belirleyecek. Yani eğer ABD-NATO tercih edilecekse, bunun sonucunda Türkiye’de Avrasyacı TSK cuntası alaşağı olacak ve Erdoğan’ın en güçlü müttefiki ortadan kalkacak. Rusya-Avrasya tercih edilirse, bu durumda Avrasyacılar güç kazanacak, rejim daha fazla konsolide olacak. Ve bu Rusya ile daha fazla yakınlaşma ve bütünleşme anlamına gelecek. Bu tercih sonucunda ABD yaptırımları geleceğinden korkunç bir ekonomik yıkım tehlikesi baş gösterecektir.
Muhalefetin NATO yanlısı tutum ortaya koyamamış olması düşündürücü
Fakat bu hemen basit bir okumayla “Erdoğan’ın eli mecbur, ABD’yi seçer” yorumuna götürmemeli. Çünkü esas soru şurada düğümleniyor: Rusya için Türkiye’nin değeri nedir? Moskova son 200 yıldır ana hedef olarak sıcak denizlere (Akdeniz’e) inme gayretinde. Türkiye toprakları bu hattın vazgeçilmezidir. Dolayısıyla Rusya Türkiye’nin ekonomik bakımdan gereksinim duyacağı tüm kaynakları altın tepside Erdoğan ve Avrasyacılara sunabilir. Zira kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez! Yani ABD’nin yaptırımları kadar, Rusya’nın Türkiye’ye biçtiği değer de, bu denklemin nasıl neticeleneceği konusunda başat bir dış belirleyici olacaktır. Bu arada CHP ve İYİ Parti gibi ılıman muhalefetin NATO yanlısı bir tutum ortaya koyamamış olması düşündürücüdür. Ve Batı düşmanı Avrasyacı-İslamcı simbiyozunun Türkiye’de hâkim algıyı artık belirliyor olduğu yönünde değerlendirilmesi elzem olan bir emaredir. Türkiye Rusya’yı seçer de ABD yaptırımlarına maruz kalırsa, bu Avrasya-Rusya yönelimini pekiştirebilir ve Türkiye’deki Putinist otoriter rejimi güçlendirir.
S-400 alımı gibi dış ve güvenlik politikaları ile ilişkili bir konunun ne denli iç politikayla bağlantılı olduğu, bu yazıdan alınacak birincil mesaj. İkincisi ise, düğümün çözülmesinin artık mümkün olmadığıdır. Yani düğümü artık kılıç kesecek. Tahminim, TSK içi bir hesaplaşma (aleni veya gizli) mutlaka olacak. Ve bu hesaplaşma sonucunda Türkiye’nin gidişatı iç siyasette de dış siyasette de belirlenecek. ABD ve Türkiye arasındaki bu son dansın artçı etkilerini yazmaya devam edeceğim.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.5.2019 [TR724]
Nedir bu farkında olunan gerçeklik peki? S-400’lerin alınması konusu ABD ve NATO çevrelerinde iki ana açıdan ele alınıyor. Birincisi stratejik bağlam, ikincisi ise güvenlikle ilişkili bağlam! Her iki argüman da çok önemli. Birincisine göre, Ankara’nın Rusya (ve Çin artı İran) yönelimli bir güvenlik politikasına yönelimi, Batı ittifakı için jeopolitik ve stratejik bir eksi anlamına geliyor. İkincisine göre ise bir NATO müttefikinin kendi silah sistemlerine Rus yapımı S-400 türü sofistike bir silah sistemini entegre etmesi, Rusya’nın NATO savunma kapasitesinde gedik açmasına neden olacak bir hamle olarak görülüyor.
ABD uzunda süredir S-400’lerlin alımıyla Ankara’nın F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretiminden dışlanması ve bu uçakları envanterine katma imkanından alıkonması arasında bir korelasyon kuruyor. S-400’lerin alınmasına alternatif olarak, ABD yapımı Patriot bataryalarının Erdoğan’a alternatif olarak sunulması, “sizin güvenlik ihtiyacınız varsa, buyurun size S-400’lerle aynı işi yapan alternatif batarya!” diyerek rest çekiyor. Washington, uzun süredir Türkiye’nin Rusya yöneliminden rahatsız. Çünkü büyük resmi görüyor ve Moskova-Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattında arada kalan bölgenin Türkiye olduğunu biliyor. Rusya’nın bu hat üzerinden doğu Akdeniz’e ve Ortadoğu’ya bir bıçak saplamak amacında olduğunu görüyor.
Avrasyacılık stratejisinin deniz gücünü geriletme taktiğinin, kara gücünün kıyılara hâkim olması üzerine kurgulandığını tahlil eden Pentagon ve NATO, Türkiye’nin yeni güvenlik politikası konseptini çok tehlikeli buluyor. Bu konseptin bir jeopolitik heyelan olduğunu doğru okuyor. Bunun engellenmesi gerektiğinin bilincinde. Türkiye’nin S-400 anlaşmasını feshetmesini yegane opsiyon olarak Ankara’ya dayatmış durumda.
ABD 2016 yılından bu yana Rusya’ya yaptırım uyguluyor. Bu yaptırımların nedeni, Rusların Kırımı önce işgal, ardından ilkah etmesi! Trump iktidara gelince, ABD Kongresi baskı yaparak “ABD’nin hasımlarıyla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasası” adlı bir genişletilmiş yaptırım kararını Trump’a imzalattı. Rusya’nın kuklası imajının ABD’de yerleştiği ve bunun görevden alınması doğrultusundaki sürecin en güçlü argümanlarından biri olduğunu bilen Trump, yasayı imzalamak durumda kaldı. Böylece Obama döneminden itibaren Rusya’nın yayılmacılığına karşı duran ABD güvenlik stratejisi çizgisini kabullenmiş oldu. ABD’nin yaptırım listesinde onlarca Rus ve Çin şirketi var. Bu yaptırımlar bahsettiğim üzere öncelikle Rusya, sonrasında ise Kuzey Kore’ye karşı alınmış önlemlerdi. Geçtiğimiz günlerde Wahington son hamlesinde S-400’lerin üretildiği tesisler de dâhil birçok Rus şirket ve tesisini bu yaptırım listesine dâhil etti. Bu şirketlerle ilişki kuran üçüncü ülkelere de yaptırım uygulanacak. Yani yaptırımların hedef alanı genişletilmiş oldu. Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 anlaşması, şimdi bu yaptırım yasası kapsamına alınmış oldu. Yani bu son genişletilmiş yaptırımlarda hedef ülke Türkiye. Böylece ABD, kendisine güvenlik ve stratejik bakımdan zarar verecek Kuzey Kore ve İran gibi ülkelerin ligine Türkiye’yi de alarak, S-400’ler konusundaki ciddiyetini ortaya koydu.
ABD, Türkiye’ye ekonomik savaş açacak
Elbette burada S-400’ler meselesi üzerinden Türkiye’nin Rusya’nın kucağında ABD-NATO-Batı düşmanı yeni profiline yönelik sağlam bir karşı hamle geldiği açık. ABD kanalı CNBC, geçtiğimiz gün yaptığı bir haberde Haziran ayının ilk haftasına dek Rusya ile S-400 anlaşmasını iptal etmezse ve ABD Patriot füzelerini almazsa, Türkiye’nin nihai olarak F-35 projesinden – hem üretici hem de müşteri sıfatıyla – çıkartılacağını ve dahası ABD yaptırımlarına maruz kalabileceğini karara bağladığını kamuoyuna duyurdu. Yukarıda değinilen ABD yaptırımları çerçevesinde Rusya’nın istihbarat ve savunma sektörleriyle alışveriş yapan kişi veya kurumlar yaptırıma tabi tutulacak. Yani Ankara S-400 alımı anlaşmasını feshetmezse ve parası ödenen S-400’leri konuşlandırmaktan vazgeçmezse, ABD Türkiye ve Türk firmalarına ekonomik yaptırımlar uygulayacak. Başka bir ifadeyle Türkiye’ye ekonomik savaş açacak.
ABD ve Rusya arasında ilişkiler çok gergin. ABD Türkiye’nin temel bir NATO müttefikiyken Rusya güdümüne girmesini öncelikli bir güvenlik tehdidi olarak algılıyor. Yani Wahington Türkiye’ye yönelik “mızıkçılık yapan alıngan çocuk” algısını terk ederek, güvenlik taahhütlerine uymayan ve ittifakı ile uyumsuz – hatta ona ihanet eden – bir “eski müttefik” imajı giderek yerleşiyor. Suriye’de YPG’ye destek olan Wahington önceleri bunu Ankara’nın bilgisi ve onayı ile yaparken, bir anda ne olup da YPG konusunda Ankara’nın hassaslaşıverdiğini anlamaya başlamış görülüyor. Türkiye’nin karar alma süreçlerinde Erdoğan ve AKP’nin artık tek muhatap olmadığı, reel politik olarak görülmeye başlandı. İç politikadaki güç dengeleri içinde Erdoğan’ın bazı çevrelerle ittifaka girmek adına yaptığı pazarlıklar neticesinde bazı “Rus yanlısı odakların” ilişkilere belirleyici oranda etki ettikleri istihbaratı, sanırım Wahington tarafından biliniyordur. Dahası Erdoğan’ın hukuktan çıkarak ve anayasal düzeni eğip bükerek büyük çaplı bir otoriterleşme eğiliminde olduğu da gerek ABD gerekse diğer Batılı müttefiklerce kavranıyor. Bu iç siyasi belirsizlikler bir süreliğine tolerans da görmüş olsa, giderek bu zafiyetin NATO ittifakına sirayet ettiği yönündeki veriler, ABD’yi oldukça rahatsız ediyor. 15 Temmuz darbe girişiminin üzeri kazındığında Erdoğan-Avrasyacı derin devlet-Rusya üçgeni çıkıyor olması, dahası bu üçlünün her birinin 15 Temmuz ardında ABD olduğuna dair dezenformasyon çalışması yapması, sanırım bu bağlamda analize dahil edilmektedir. Yani yapbozun eksik parçalarına karşın ortada giderek netleşmekte olan bir resim var. Ve bu resim Washington’da alarm zillerinin çalmasına neden oluyor.
Türkiye ya ABD-NATO-Batı yönelimini seçecek, ya da…
Bu vahim güvenlik girdabını ortadan kaldırarak statükoyu yeniden sağlayacak bir stratejinin ilk ayağını yukarıdaki yeni yaptırımlar oluşturacak. Şimdi Ankara’nın önünde net bir tercih var: ya Rusya’dan S-400’leri alacak ve Türk topraklarında konuşlandıracak ve de böylelikle ABD yaptırımlarına maruz kalacak; ya da Rusya ile S-400 anlaşmasını iptal edecek, ödediği milyarlarca dolar yanacak, üstüne üstlük Rusya ile kurduğu stratejik ortaklık derin bir yara alacak. Yani Türkiye ya ABD-NATO-Batı yönelimini seçecek, ya da Rusya-Avrasya ittifakı yolunda ilerleyerek Batı’dan kopacak.
Görüleceği üzere, bu denklem salt Türkiye-ABD ilişkileri açısından önemi haiz bir duruma işaret etmiyor. Aynı zamanda – ve birincisinden çok daha mühim olmak üzere – küresel politikaları ve jeopolitiği de derinden etkileyecek bir yol ayrımını ortaya koyuyor. Bir üçüncü sonuç, Türkiye’deki rejime (yani Türkiye iç politikasına) yönelik olası etkileri. Bu son bağlam, kanımca diğer iki faktör üzerinde de en belirleyici olanı. Buna girmeden analiz çok eksik kalır. Çünkü hangi opsiyon seçilirse seçilsin (yani ister ABD-NATO yönü, isterse Rusya-Avrasya istikameti tercih edilsin), ortada verilecek bir karar var. Türkiye bir yol ayrımında. Ve bu yol ayrımında seçeceği istikamet, iç politikasındaki gidişatı da belirleyecek. Yani eğer ABD-NATO tercih edilecekse, bunun sonucunda Türkiye’de Avrasyacı TSK cuntası alaşağı olacak ve Erdoğan’ın en güçlü müttefiki ortadan kalkacak. Rusya-Avrasya tercih edilirse, bu durumda Avrasyacılar güç kazanacak, rejim daha fazla konsolide olacak. Ve bu Rusya ile daha fazla yakınlaşma ve bütünleşme anlamına gelecek. Bu tercih sonucunda ABD yaptırımları geleceğinden korkunç bir ekonomik yıkım tehlikesi baş gösterecektir.
Muhalefetin NATO yanlısı tutum ortaya koyamamış olması düşündürücü
Fakat bu hemen basit bir okumayla “Erdoğan’ın eli mecbur, ABD’yi seçer” yorumuna götürmemeli. Çünkü esas soru şurada düğümleniyor: Rusya için Türkiye’nin değeri nedir? Moskova son 200 yıldır ana hedef olarak sıcak denizlere (Akdeniz’e) inme gayretinde. Türkiye toprakları bu hattın vazgeçilmezidir. Dolayısıyla Rusya Türkiye’nin ekonomik bakımdan gereksinim duyacağı tüm kaynakları altın tepside Erdoğan ve Avrasyacılara sunabilir. Zira kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez! Yani ABD’nin yaptırımları kadar, Rusya’nın Türkiye’ye biçtiği değer de, bu denklemin nasıl neticeleneceği konusunda başat bir dış belirleyici olacaktır. Bu arada CHP ve İYİ Parti gibi ılıman muhalefetin NATO yanlısı bir tutum ortaya koyamamış olması düşündürücüdür. Ve Batı düşmanı Avrasyacı-İslamcı simbiyozunun Türkiye’de hâkim algıyı artık belirliyor olduğu yönünde değerlendirilmesi elzem olan bir emaredir. Türkiye Rusya’yı seçer de ABD yaptırımlarına maruz kalırsa, bu Avrasya-Rusya yönelimini pekiştirebilir ve Türkiye’deki Putinist otoriter rejimi güçlendirir.
S-400 alımı gibi dış ve güvenlik politikaları ile ilişkili bir konunun ne denli iç politikayla bağlantılı olduğu, bu yazıdan alınacak birincil mesaj. İkincisi ise, düğümün çözülmesinin artık mümkün olmadığıdır. Yani düğümü artık kılıç kesecek. Tahminim, TSK içi bir hesaplaşma (aleni veya gizli) mutlaka olacak. Ve bu hesaplaşma sonucunda Türkiye’nin gidişatı iç siyasette de dış siyasette de belirlenecek. ABD ve Türkiye arasındaki bu son dansın artçı etkilerini yazmaya devam edeceğim.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 24.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
#SenanuraÖzgürlük [Uğur Tezcan]
Yine bir Türkiye ve Erdoğan klasiği! Zulümde, haksızlıkta sınır tanımıyorlar artık. ‘Ülkenin üzerine bir deli gömleği geçirdiler’ diyenler az bile söylüyor. Hırstan, öfkeden, kinden, öç alma duygusundan adeta çıldırmış vaziyetteler. Kadın, kız, çocuk demeden zulmediyorlar. Hem de inadına yapıyorlar bunu! Hukuksuzca içeri tıktıkları bazı insanları bir müddet sonra salıp ardından tekrar içeri alıyorlar. Sürekli bir tacize maruz bıraktıkları insanların üzerine bir kara bulut gibi çöktüler; onların duyguları, özgürlükleri, hastalıkları, ümitleri hatta kanları üzerinde arsızca tepinip duruyorlar!
Kendilerinin düzmece yöntemlerle kurguladıkları 15 Temmuz çakma darbesinin ardından on binlerce Müslüman, seküler, liberal çevrelerden masum insanları; ilim insanları, devlet görevlilerini, kadınları, çocukları hukuksuz isnadlar üzerinden göz altlarında tuttular, hapislerde çürüttüler ve halen de yapmaya devam ediyorlar. Kendilerini ‘Müslümanların öncüsü’ gören bu zihniyet, Ergenekon suç örgütü ile el ele vermiş Ramazan ayında, kendi siyasi tabileri ile, ‘’başörtülü bacı’’ tutuklamakla meşgul! Eskilerde ‘’benim başörtülü bacımı üniversiteye sokmadılar!’’ diyerek oy toplayan adam, bugün 19 yaşındaki Senanur gibi yüzlerce, başörtülü veya değil, üniversiteli genç kızı kampüsten koparıp hapse atıyor veya ülkeden kaçmaya zorluyor. Yalnız bununla da kalmayıp onları içeride en ağır, aşağılayıcı ve iğrenç muamelelere maruz bıraktırıyor!
Anlaşıldığı gibi, en son yaşanan hukuksuzluk örneği üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim; Twitter’da başlatılan #SenanuraÖzgürlük etiketine destek vermek amacıyla! Babaları hukuksuz bir şekilde içeri atılmış ve orada kansere yakalanmış. İlaçları verilmeyip tedaviden de mahrum edilince vefat eden bu bilim adamının ailesinin dramı burada bitmemiş elbet. Sebebi tabiki ilk paragrafta yaptığım girişte saklı. Görünen sebeğ ise evlerine yabancı uyruklu arkadaşlarını iftar için davet etmiş olmaları. O nedenle de anne ve 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Senanur’u göz altına aldılar. Anne serbest bırakıldı ancak Senanur gözaltında hapsedilmeyi bekliyor. Annesinden, gelirken eczaneden ilaç almasını isteyen Senanur’a sorguda; ‘’İlaç neyin kodu!’’, ‘’Ezcane neyin kodu!’’ gibi sorular soruluyor!
Bu tek örnek değil. Daha başka yüzlerce örnek yaşandı bu şekilde ve gördüğünüz gibi halen de yaşanmaya devam ediyor. Kendilerini ‘’dindar’’, ‘’muhafazakar’’, ‘’Müslüman’’ gören; hatta Reislerinin izinde dünyaya nizam verdikleri yönünde beyinleri felç edilmiş zavallı, cahil; ama çıkarcılıkta kurnaz bir kesim gerek hamasi söylemleri ile gerekse de susarak ve görmezden gelerek bu zulüm ateşine destek veriyor. Bu da yetmezmiş gibi bu zulme muhalefet etmesi gereken muhalefet partilerinin de aynı ‘’FETÖ’’ söylemlerini benzer bir iştah ve kinle çiğnemeleri o ateşi daha da harlıyor ve zalimlere cesaret veriyor. Buna, kadın ve çocukların dahi haksızca ve adice içeri atılmasına ses etmeyen diğer liberal, ‘’kadın hakları savunucusu’’ vb. insanları da katarsanız rezaletin boyutu, toplumun geldiği nokta daha da iyi anlaşılıyor.
Dünyanın ‘medeni’ hiç bir ülkesinde bu tür bir adaletsizliğe, bu tür bir rezalete izin verilmez. En azından bir grup vicdanlı insan en azından sözle dahi olsa olanlara buğz ederler. Savaşlarla ve katliamlarla dolu bir insanlık tarihimiz var. Tarihin dehlizlerinde kadınlara, çocuklara el uzatıldığı dönem çok. Bu karanlık örneklere ve talihsizliklere rağmen tarihin sayfalarında kadınlara, kızlara, çocuklara dokunulmadığı, bir savaş hukukunun gözetildiği bir çok örnek de mevcut. Kaldı ki Türkiye’de yaşanan dram bir devletin kendi halkına reva gördüğü bir cadı avı ve bir soykırım. Medeniyetten nasibini alamamış kabilelerde, kanunsuzluğu kendilerine şiar edinmiş mafyalarda bile bazı kaideler, ‘’raconlar’’ vardır; aileyi işe bulaştırmazlar, kadınlara ve çocuklara el sürmezler. Oysa bugün Afrika’da, Asya’da, Orta Doğu’da ve Anadolu’da kendi halkına zulmeden, kadınlara-bebeklere el uzatan münafıkane hareket eden, azmış bir zihniyet hüküm sürüyor.
Karanlık geçmişine rağmen insanlık bugün demokratik ve hukuk tabanlı sistemler geliştirmeyi başarmış; insan, kadın, çocuk ve hatta hayvan haklarını koruma adına çok önemli mesafeler katetmiş bir konumda. Buna rağmen bu tür zulümlerin, özellikle de kendilerine ‘Müslüman’ diyen beldelerde halen, hem de en şiddetli şekilde, yaşanıyor olması ayrı bir acı verici gerçek! Geçenlerde Suudi Arabistan, muhalif konumda olan üç alim için idam fetvası verince, bazı AKP’lilerin hemen ‘’İslam dünyası niye bu halde!’’, ‘’bu zulümdür, hukuksuzluktur’’ vb. mesajlar paylaştıklarını gördüm ve bir daha iğrendim. Hele Erdoğan’ın seçim öncesi çıkıp da bir filozofik tavırlarla sanki adalete çok değer veren bir devlet adamı edasıyla yaptığı adalet, hak, devlet ve hukuk tandanslı söylemlerse, müsebbibi olduğu zulmü gördükçe, midelerimizi bulandırıyor! Sisi’nin Mısır’da katlettiği ‘’başörtülü Rabia’’ üzerinden meydanlarda dört parmak göstererek oy toplayan ve hamaset devşiren bir zihniyet, aynı yaşlardaki Senanur ve benzerlerini kendi ülkesinde hukuksuzca içeri atıyor!..
Velhasıl; tüm bu zulümleri, en başta belirttiğim gibi içine düştükleri suç batağına onlarla birlikte atlamamış, onların trenine bitmemiş insanlardan öç almak, onları ‘yok etmek’ mantığıyla yapıyorlar. Savaşlarda yaralı bir düşman askeri vurulmaz; tedavi edilir. Teslim olmuş asker de vurulmaz, esir alınır ve Efendimiz’in sünnetinde görüldüğü gibi insanlıkla muamele edilir. Hele kadınlara, çocuklara hiç dokunulmaz ki, bunu; ‘namusuna pek düşkün!’ bir topluma ve her konuda bir hadis anlatan muhafazakar bir topluluğa anlatmak çok da zor olmasa gerek! Oysa gerçekte olan bunun tam da aksi. Tecavüze uğrayan çocuklar, bebekleri ile hapse tıkılan Müslüman (‘başörtülü’) kadınlar ve gencecik kızlar karşısında yalnız susmakla kalmayıp bu cadı avına halen hamasi nutuklar ve bilmiş tavırlar eşliğinde destek veriyorlar. Ağızlar oruçlu, gönüller felç! Bu Müslümanlara Ramazan ayınız ‘mübarek!’ olsun diyerek ve ‘Allah için tuttuğunuz oruçlar nasıl gidiyor?’ diye sorarak bitirirken son bir ilave de yapayım:
Ancak dünyanın en sefilleşmiş, münafıkane ve korkak bir zihniyeti; kadınlara, kızlara ve çocuklara bulaşabilir, birilerine olan öcünü onların kadınlarından, kızlarından ve bebeklerinden almaya kalkabilir! Böyle bir zihniyeti temsil eden insanların Müslüman olarak kalabileceklerine ihtimal veremiyorum!
Tüm zalimler cesaretlerini diğer insanların korkularından; zihni, kalbi ve vicdani zaaflarından ve yetersizliklerinden alırlarken diğer yandan da onların parçalanmışlıkları ve sessizlikleri üzerinden ivme kazanırlar ve kendilerine alan açarlar. Zulümlere susanlar, o zulümlerin ortağı olurlar! Zulümlere verdiğiniz tepki, tepkisizlik veya destek ve takındığınız tavırlar imanınızın rengini gösteren bir turnusol kağıdı görevi görür. Hak katındaki dereceniz buna ciddi derecede bağlı olduğu gibi, salih kul olabilmenin yolu da buradan geçer.
Bu vesileyle, tüm Senanur’lara ve kardeşlerimize ‘özgürlük!’ diyorum ve bu hukuksuzluklara sebep olan ve destekleyenleri de şu mübarek Ramazan ayında Allah’a (c.c.) havale ediyorum!
Twitter’da daha aktif olunuz ve her zulmü Türkçe, İngilizce ve diğer yabancı dillerde anlatmaya devam ediniz, anlatanlara da destek olunuz! #SenanuraÖzgürlük
[Uğur Tezcan] 24.5.2019 [TR724]
Kendilerinin düzmece yöntemlerle kurguladıkları 15 Temmuz çakma darbesinin ardından on binlerce Müslüman, seküler, liberal çevrelerden masum insanları; ilim insanları, devlet görevlilerini, kadınları, çocukları hukuksuz isnadlar üzerinden göz altlarında tuttular, hapislerde çürüttüler ve halen de yapmaya devam ediyorlar. Kendilerini ‘Müslümanların öncüsü’ gören bu zihniyet, Ergenekon suç örgütü ile el ele vermiş Ramazan ayında, kendi siyasi tabileri ile, ‘’başörtülü bacı’’ tutuklamakla meşgul! Eskilerde ‘’benim başörtülü bacımı üniversiteye sokmadılar!’’ diyerek oy toplayan adam, bugün 19 yaşındaki Senanur gibi yüzlerce, başörtülü veya değil, üniversiteli genç kızı kampüsten koparıp hapse atıyor veya ülkeden kaçmaya zorluyor. Yalnız bununla da kalmayıp onları içeride en ağır, aşağılayıcı ve iğrenç muamelelere maruz bıraktırıyor!
Anlaşıldığı gibi, en son yaşanan hukuksuzluk örneği üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim; Twitter’da başlatılan #SenanuraÖzgürlük etiketine destek vermek amacıyla! Babaları hukuksuz bir şekilde içeri atılmış ve orada kansere yakalanmış. İlaçları verilmeyip tedaviden de mahrum edilince vefat eden bu bilim adamının ailesinin dramı burada bitmemiş elbet. Sebebi tabiki ilk paragrafta yaptığım girişte saklı. Görünen sebeğ ise evlerine yabancı uyruklu arkadaşlarını iftar için davet etmiş olmaları. O nedenle de anne ve 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Senanur’u göz altına aldılar. Anne serbest bırakıldı ancak Senanur gözaltında hapsedilmeyi bekliyor. Annesinden, gelirken eczaneden ilaç almasını isteyen Senanur’a sorguda; ‘’İlaç neyin kodu!’’, ‘’Ezcane neyin kodu!’’ gibi sorular soruluyor!
Bu tek örnek değil. Daha başka yüzlerce örnek yaşandı bu şekilde ve gördüğünüz gibi halen de yaşanmaya devam ediyor. Kendilerini ‘’dindar’’, ‘’muhafazakar’’, ‘’Müslüman’’ gören; hatta Reislerinin izinde dünyaya nizam verdikleri yönünde beyinleri felç edilmiş zavallı, cahil; ama çıkarcılıkta kurnaz bir kesim gerek hamasi söylemleri ile gerekse de susarak ve görmezden gelerek bu zulüm ateşine destek veriyor. Bu da yetmezmiş gibi bu zulme muhalefet etmesi gereken muhalefet partilerinin de aynı ‘’FETÖ’’ söylemlerini benzer bir iştah ve kinle çiğnemeleri o ateşi daha da harlıyor ve zalimlere cesaret veriyor. Buna, kadın ve çocukların dahi haksızca ve adice içeri atılmasına ses etmeyen diğer liberal, ‘’kadın hakları savunucusu’’ vb. insanları da katarsanız rezaletin boyutu, toplumun geldiği nokta daha da iyi anlaşılıyor.
Dünyanın ‘medeni’ hiç bir ülkesinde bu tür bir adaletsizliğe, bu tür bir rezalete izin verilmez. En azından bir grup vicdanlı insan en azından sözle dahi olsa olanlara buğz ederler. Savaşlarla ve katliamlarla dolu bir insanlık tarihimiz var. Tarihin dehlizlerinde kadınlara, çocuklara el uzatıldığı dönem çok. Bu karanlık örneklere ve talihsizliklere rağmen tarihin sayfalarında kadınlara, kızlara, çocuklara dokunulmadığı, bir savaş hukukunun gözetildiği bir çok örnek de mevcut. Kaldı ki Türkiye’de yaşanan dram bir devletin kendi halkına reva gördüğü bir cadı avı ve bir soykırım. Medeniyetten nasibini alamamış kabilelerde, kanunsuzluğu kendilerine şiar edinmiş mafyalarda bile bazı kaideler, ‘’raconlar’’ vardır; aileyi işe bulaştırmazlar, kadınlara ve çocuklara el sürmezler. Oysa bugün Afrika’da, Asya’da, Orta Doğu’da ve Anadolu’da kendi halkına zulmeden, kadınlara-bebeklere el uzatan münafıkane hareket eden, azmış bir zihniyet hüküm sürüyor.
Karanlık geçmişine rağmen insanlık bugün demokratik ve hukuk tabanlı sistemler geliştirmeyi başarmış; insan, kadın, çocuk ve hatta hayvan haklarını koruma adına çok önemli mesafeler katetmiş bir konumda. Buna rağmen bu tür zulümlerin, özellikle de kendilerine ‘Müslüman’ diyen beldelerde halen, hem de en şiddetli şekilde, yaşanıyor olması ayrı bir acı verici gerçek! Geçenlerde Suudi Arabistan, muhalif konumda olan üç alim için idam fetvası verince, bazı AKP’lilerin hemen ‘’İslam dünyası niye bu halde!’’, ‘’bu zulümdür, hukuksuzluktur’’ vb. mesajlar paylaştıklarını gördüm ve bir daha iğrendim. Hele Erdoğan’ın seçim öncesi çıkıp da bir filozofik tavırlarla sanki adalete çok değer veren bir devlet adamı edasıyla yaptığı adalet, hak, devlet ve hukuk tandanslı söylemlerse, müsebbibi olduğu zulmü gördükçe, midelerimizi bulandırıyor! Sisi’nin Mısır’da katlettiği ‘’başörtülü Rabia’’ üzerinden meydanlarda dört parmak göstererek oy toplayan ve hamaset devşiren bir zihniyet, aynı yaşlardaki Senanur ve benzerlerini kendi ülkesinde hukuksuzca içeri atıyor!..
Velhasıl; tüm bu zulümleri, en başta belirttiğim gibi içine düştükleri suç batağına onlarla birlikte atlamamış, onların trenine bitmemiş insanlardan öç almak, onları ‘yok etmek’ mantığıyla yapıyorlar. Savaşlarda yaralı bir düşman askeri vurulmaz; tedavi edilir. Teslim olmuş asker de vurulmaz, esir alınır ve Efendimiz’in sünnetinde görüldüğü gibi insanlıkla muamele edilir. Hele kadınlara, çocuklara hiç dokunulmaz ki, bunu; ‘namusuna pek düşkün!’ bir topluma ve her konuda bir hadis anlatan muhafazakar bir topluluğa anlatmak çok da zor olmasa gerek! Oysa gerçekte olan bunun tam da aksi. Tecavüze uğrayan çocuklar, bebekleri ile hapse tıkılan Müslüman (‘başörtülü’) kadınlar ve gencecik kızlar karşısında yalnız susmakla kalmayıp bu cadı avına halen hamasi nutuklar ve bilmiş tavırlar eşliğinde destek veriyorlar. Ağızlar oruçlu, gönüller felç! Bu Müslümanlara Ramazan ayınız ‘mübarek!’ olsun diyerek ve ‘Allah için tuttuğunuz oruçlar nasıl gidiyor?’ diye sorarak bitirirken son bir ilave de yapayım:
Ancak dünyanın en sefilleşmiş, münafıkane ve korkak bir zihniyeti; kadınlara, kızlara ve çocuklara bulaşabilir, birilerine olan öcünü onların kadınlarından, kızlarından ve bebeklerinden almaya kalkabilir! Böyle bir zihniyeti temsil eden insanların Müslüman olarak kalabileceklerine ihtimal veremiyorum!
Tüm zalimler cesaretlerini diğer insanların korkularından; zihni, kalbi ve vicdani zaaflarından ve yetersizliklerinden alırlarken diğer yandan da onların parçalanmışlıkları ve sessizlikleri üzerinden ivme kazanırlar ve kendilerine alan açarlar. Zulümlere susanlar, o zulümlerin ortağı olurlar! Zulümlere verdiğiniz tepki, tepkisizlik veya destek ve takındığınız tavırlar imanınızın rengini gösteren bir turnusol kağıdı görevi görür. Hak katındaki dereceniz buna ciddi derecede bağlı olduğu gibi, salih kul olabilmenin yolu da buradan geçer.
Bu vesileyle, tüm Senanur’lara ve kardeşlerimize ‘özgürlük!’ diyorum ve bu hukuksuzluklara sebep olan ve destekleyenleri de şu mübarek Ramazan ayında Allah’a (c.c.) havale ediyorum!
Twitter’da daha aktif olunuz ve her zulmü Türkçe, İngilizce ve diğer yabancı dillerde anlatmaya devam ediniz, anlatanlara da destek olunuz! #SenanuraÖzgürlük
[Uğur Tezcan] 24.5.2019 [TR724]
O, ışık değil tren! [Semih Ardıç]
Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak hakikaten harikalar diyarında. Piyasa alev alev yanarken yine içi boş paket açtı yine sunum yaptı.
İleri, verimli, milli, endüstri kelimelerini yan yana getirip baş harflerinden müteşekkil İVME dediği program iyi hoş da para nerede?
EMEKLİ İKRAMİYESİ NASIL ÖDENECEK?
Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyon emekliye 12,5 milyar TL ikramiyenin nasıl verileceği bile Ankara’da devlet meselesi hâline gelmişken sene sonunda kadar 30 milyar TL kredi dağıtılacakmış.
İkramiyeler için Merkez Bankası’nın “ihtiyat akçesi” kullanılmak üzereydi. İnfiale sebep olunca alelacale çıktılar kasadan. Şimdi de banknot matbaasına talimat verildiği konuşuluyor.
Nitekim Erdoğan, eski Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sekreteri Tuncer Kılınç paşa gibi “karşılıksız para basmak” bahsinde iktisatçıların mübalağa yaptığına inanıyor.
Kim tevessül ettiyse iktidarı kaybetmiş olmasına rağmen Erdoğan karşılıksız para basmaya “mürekkep ve kâğıt masrafı kadar maliyeti var” diye bakıyor
BORSA 32 SENE ÖNCESİNE DÖNDÜ
Türkiye’nin risk primini gösteren kredi temerrüt takası (CDS) 23 Mayıs’ta 506’ya yükseldi. Borsa İstanbul’un dolar nevinden değerini gösteren rakam 32 sene önceki seviyeye indi.
Borsa endeksi 21 Ağustos 1987’de 1,50 dolar ediyordu. 22 Mayıs Çarşamba günü kapanış itibarıyla bu rakam 1,37 dolar.
Türkiye’nin risk primi tekrar 506’ya yükseldi. Risk primi arttıkça yurt dışından borç bulmanın maliyeti de katlanıyor.
22 Mayıs 2013’te BİST endeksi 93 bin 398 puan seviyesindeydi. O günkü kurdan endeksin değeri 5,10 dolara tekabül ediyordu. Endeks 22 Mayıs 2019’da 5,10 doların yüzde 73 gerisinde.
BİST’in en değerli 20 şirketini 60 milyar dolar verip satın alabilirsiniz. Listede Koç Holding, Garanti Bankası, Tüpraş, Akbank, Türk Hava Yolları, Petkim, Ereğli Demir Çelik gibi Türkiye’nin devleri var.
EN KIYMETLİ ŞİRKETLER BU HALDEYSE
İki sene evvel Garanti Bankası tek başına 20 milyar dolar ediyordu. 2010’da Borsa İstanbul’a 100 dolar yatıran biri 70 dolarını kaybetti. Türkiye’nin en büyük şirketlerinin ederi bu ise başka söze ne hacet!
Türkiye batıyor. Hem de Albayrak ve kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan’ın kabul etmek istemeyeceği kadar hızlı batıyor.
Albayrak’ın iddia ettiği gibi Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası 30 milyar lira dağıtabilir. Yarını düşünmeden yapılan hesapların döviz kurları, Hazine’nin borçlanma maliyetlerini ve enflasyonu nasıl tırmandırdığı ortada.
ÇARKLAR CİLALAYLA DÖNMEYECEK KADAR PASLI
İsmine “İVME” denilince ekonomi ivme kazanmıyor. Duran çarklar böyle cilalı kelimelerle dönmeyecek kadar paslandı.
Bir an için bu kredilere kaynak bulunduğun kabul edelim. Yüzde 30’dan fazla senelik faizi hangi sanayici ödeyebilecek? Esnaf ve çitfçi böylesine bir yükün altına girebilir mi?
Borsa’nın en kıymetli 20 şirketi 60 milyar dolar bile etmiyor.
Böyle bir hasılat artışı, üzerine kâr getirecek kadar canlı bir talep kaldı mı Türkiye’de?
Maliyeti örtbas etmek için enflasyon endeksli verilecekmiş krediler. Enflasyonun yüzde 20’lere demir attığı bir dönemde “Krediyi almasan daha iyi olur” demenin öteki hali olmalı.
CARİ AÇIK DÜŞÜYOR, ÇÜNKÜ KRİZDEYİZ
Albayrak’ın ikide bir “başarı” diye takdim ettiği cari açıktaki düşüşe gelince…
Türkiye’nin mevcut imalat yapısında “cari fazla” ya da “cari açıktaki sert düşüş” krizin şiddetini ele veriyor. İthalat azalınca hâliye dış ticaret açığı azalıyor.
Dükkânı kapatınca cari giderler azaldığından nisbeten kâra geçiyoruz!
2019’un 1970’lerden beri en yüksek cari fazla verilecek sene olmasının sebepsiz değil ki! İktisadî faaliyette 7o’li senelerden bu yana en sert daralma ile karşı karşıyayız.
Borsa İstanbul 2019 senesinin ilk 5 ayında yüzde 20 değer kaybetti. Aynı dönemde BİST’in muadili Güney Afrika ve Hindistan gibi piyasalara ise para yağdı.
Tarıma destek için öyle İVME icatlarına lüzum yok ki! Çiftçinin gübre, mazot ve tohum başta olmak üzere temel girdi maliyetlerinin düşürülmesi kâfi.
Patates ve soğan dahi ithal ediliyor. Tarlayı ekmemek en iyisi! Tarımın da kimyası bozuldu. Türkiye hiç bu kadar dışa bağımlı hale gelmemişti.
DENGESİZLİKLER ARTACAK
30 milyarlık paketin kaynağı ve maliyeti Türkiye’de dengesizlikleri daha da artıracak.
Son 12 ayda kontrolsüzce artan kamu harcamaları artınca faydadan çok risk primini artırması üzerinden Türkiye ekonomisine zarar verecek bir paket bu.
O IŞIK DEĞİL, TREN!
Enflasyonu düşürmeden, yatırımcıların kaybettiği itimadı yeniden kazandıracak adımlar atmadan, hukuk ve demokrasi açığını gidermeden böyle 10 paket açıklansa zerre kadar kıymet ifade etmez.
Albayrak’ın güle oynaya açıkladığı son paket maalesef ağlanacak halimizin resmidir.
Tünelin ortasındayız. Zifiri karanlıkta Albayrak’ın ışık dediği üzerimize doğru son sürat gelen Amerika Birleşik Devletleri trenidir.
[Semih Ardıç] 24.5.2019 [TR724]
İleri, verimli, milli, endüstri kelimelerini yan yana getirip baş harflerinden müteşekkil İVME dediği program iyi hoş da para nerede?
EMEKLİ İKRAMİYESİ NASIL ÖDENECEK?
Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyon emekliye 12,5 milyar TL ikramiyenin nasıl verileceği bile Ankara’da devlet meselesi hâline gelmişken sene sonunda kadar 30 milyar TL kredi dağıtılacakmış.
İkramiyeler için Merkez Bankası’nın “ihtiyat akçesi” kullanılmak üzereydi. İnfiale sebep olunca alelacale çıktılar kasadan. Şimdi de banknot matbaasına talimat verildiği konuşuluyor.
Nitekim Erdoğan, eski Milli Güvenlik Kurulu (MGK) sekreteri Tuncer Kılınç paşa gibi “karşılıksız para basmak” bahsinde iktisatçıların mübalağa yaptığına inanıyor.
Kim tevessül ettiyse iktidarı kaybetmiş olmasına rağmen Erdoğan karşılıksız para basmaya “mürekkep ve kâğıt masrafı kadar maliyeti var” diye bakıyor
BORSA 32 SENE ÖNCESİNE DÖNDÜ
Türkiye’nin risk primini gösteren kredi temerrüt takası (CDS) 23 Mayıs’ta 506’ya yükseldi. Borsa İstanbul’un dolar nevinden değerini gösteren rakam 32 sene önceki seviyeye indi.
Borsa endeksi 21 Ağustos 1987’de 1,50 dolar ediyordu. 22 Mayıs Çarşamba günü kapanış itibarıyla bu rakam 1,37 dolar.
Türkiye’nin risk primi tekrar 506’ya yükseldi. Risk primi arttıkça yurt dışından borç bulmanın maliyeti de katlanıyor.
22 Mayıs 2013’te BİST endeksi 93 bin 398 puan seviyesindeydi. O günkü kurdan endeksin değeri 5,10 dolara tekabül ediyordu. Endeks 22 Mayıs 2019’da 5,10 doların yüzde 73 gerisinde.
BİST’in en değerli 20 şirketini 60 milyar dolar verip satın alabilirsiniz. Listede Koç Holding, Garanti Bankası, Tüpraş, Akbank, Türk Hava Yolları, Petkim, Ereğli Demir Çelik gibi Türkiye’nin devleri var.
EN KIYMETLİ ŞİRKETLER BU HALDEYSE
İki sene evvel Garanti Bankası tek başına 20 milyar dolar ediyordu. 2010’da Borsa İstanbul’a 100 dolar yatıran biri 70 dolarını kaybetti. Türkiye’nin en büyük şirketlerinin ederi bu ise başka söze ne hacet!
Türkiye batıyor. Hem de Albayrak ve kayınpederi Recep Tayyip Erdoğan’ın kabul etmek istemeyeceği kadar hızlı batıyor.
Albayrak’ın iddia ettiği gibi Halkbank, Vakıfbank ve Ziraat Bankası 30 milyar lira dağıtabilir. Yarını düşünmeden yapılan hesapların döviz kurları, Hazine’nin borçlanma maliyetlerini ve enflasyonu nasıl tırmandırdığı ortada.
ÇARKLAR CİLALAYLA DÖNMEYECEK KADAR PASLI
İsmine “İVME” denilince ekonomi ivme kazanmıyor. Duran çarklar böyle cilalı kelimelerle dönmeyecek kadar paslandı.
Bir an için bu kredilere kaynak bulunduğun kabul edelim. Yüzde 30’dan fazla senelik faizi hangi sanayici ödeyebilecek? Esnaf ve çitfçi böylesine bir yükün altına girebilir mi?
Borsa’nın en kıymetli 20 şirketi 60 milyar dolar bile etmiyor.
Böyle bir hasılat artışı, üzerine kâr getirecek kadar canlı bir talep kaldı mı Türkiye’de?
Maliyeti örtbas etmek için enflasyon endeksli verilecekmiş krediler. Enflasyonun yüzde 20’lere demir attığı bir dönemde “Krediyi almasan daha iyi olur” demenin öteki hali olmalı.
CARİ AÇIK DÜŞÜYOR, ÇÜNKÜ KRİZDEYİZ
Albayrak’ın ikide bir “başarı” diye takdim ettiği cari açıktaki düşüşe gelince…
Türkiye’nin mevcut imalat yapısında “cari fazla” ya da “cari açıktaki sert düşüş” krizin şiddetini ele veriyor. İthalat azalınca hâliye dış ticaret açığı azalıyor.
Dükkânı kapatınca cari giderler azaldığından nisbeten kâra geçiyoruz!
2019’un 1970’lerden beri en yüksek cari fazla verilecek sene olmasının sebepsiz değil ki! İktisadî faaliyette 7o’li senelerden bu yana en sert daralma ile karşı karşıyayız.
Borsa İstanbul 2019 senesinin ilk 5 ayında yüzde 20 değer kaybetti. Aynı dönemde BİST’in muadili Güney Afrika ve Hindistan gibi piyasalara ise para yağdı.
Tarıma destek için öyle İVME icatlarına lüzum yok ki! Çiftçinin gübre, mazot ve tohum başta olmak üzere temel girdi maliyetlerinin düşürülmesi kâfi.
Patates ve soğan dahi ithal ediliyor. Tarlayı ekmemek en iyisi! Tarımın da kimyası bozuldu. Türkiye hiç bu kadar dışa bağımlı hale gelmemişti.
DENGESİZLİKLER ARTACAK
30 milyarlık paketin kaynağı ve maliyeti Türkiye’de dengesizlikleri daha da artıracak.
Son 12 ayda kontrolsüzce artan kamu harcamaları artınca faydadan çok risk primini artırması üzerinden Türkiye ekonomisine zarar verecek bir paket bu.
O IŞIK DEĞİL, TREN!
Enflasyonu düşürmeden, yatırımcıların kaybettiği itimadı yeniden kazandıracak adımlar atmadan, hukuk ve demokrasi açığını gidermeden böyle 10 paket açıklansa zerre kadar kıymet ifade etmez.
Albayrak’ın güle oynaya açıkladığı son paket maalesef ağlanacak halimizin resmidir.
Tünelin ortasındayız. Zifiri karanlıkta Albayrak’ın ışık dediği üzerimize doğru son sürat gelen Amerika Birleşik Devletleri trenidir.
[Semih Ardıç] 24.5.2019 [TR724]
Kazanılmış bir seçimin gaspı: YSK’nın itirafları! [Erhan Başyurt]
Yüksek Seçim Kurulu, İstanbul’da neden seçimi yenileme kararı verdiklerine ve kazanan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını neden elinden aldıklarına dair ‘gerekçelerini’ açıkladı.
Tam 250 sayfa… Laf karmaşası ve bilgi kirliliği ile kararlarına hukuk kılıfı giydirmeye çabalamışlar.
Kararın özeti; YSK kendi hatalarını gerekçe göstererek, hukuksuz şekilde seçimi iptal etmiş.
Oy çalınması, organize seçim hilesi gibi iddiaların hepsi yalan. Bırakın somut delili soyut iddia bile gerekçede yok.
Dahası, YSK kendisi itiraf ediyor yıllardır tekrar eden aynı seçim hatası nedeniyle bugüne kadar iptal kararı verilen tek belediye de İstanbul Büyükşehir.
Gerekçe, özerk bir kurum siyasi baskıya nasıl baş eğer, hukuk adamları bağımsızlığını ve tarafsızlığını nasıl kaybeder bir manifesto gibi ortaya koyuyor.
İşte gerekçe ve gerçekler…
***
YSK diyor ki;
İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olduğu ve sadece 31 bin 186 sandık bulunduğu ve bunlar için de 93 bin 558 sandık görevlisine ihtiyaç duyulduğu halde 754 (aynı gerekçede başka bir yerde 212 olarak geçmekte) sandıkta Sandık Kurulu Başkanı kamu görevlisi olmadığı ve bu durum da seçim sonucuna etki edebileceği için iptal kararı verdik…
***
Hukuk diyor ki;
“İlçede görev yapan tüm kamu görevlilerinin listesi, mülki idare amiri tarafından yerleşim yeri adresleri esas alınmak suretiyle ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilir. İlçe seçim kurulu başkanı, bu kamu görevlileri arasından ihtiyaç duyulan sandık kurulu başkanı sayısının iki katı kamu görevlisini ad çekmek suretiyle tespit eder ve bu kişiler arasından mani hali bulunmayanları sandık kurulu başkanı olarak belirler…’’
Yani İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olması değil bu sandıkların olduğu ilçelerde yeterli sayıda memur oturuyor olması gerekiyor.
Diyelim bir ilçe de hata söz konusu, sorumlusu kim?
İlçe Seçim Kurulu ve üst karar organı İl Seçim Kurulu.
Bu bir hataysa bile bunun mesulü İmamoğlu değil, YSK’nın bizatihi kendisi…
Peki, Sandık Kurul Başkanı’nın 657’ye tabi memur olmadığı tek il İstanbul mu? Hayır…
Bir çok il ve ilçede aynı yönteme başvurulmuş.
Kendisine görev bildirilen, çoğunluğu banka çalışanı, kişilerin mazeretsiz olarak görevi kabul etmemeleri ise suç!
Peki, ilk kez bu seçimde mi Sandık Kurul Başkanı, kamu görevlisi olmayanlar arasında seçilmiş? Hayır…
Her seçimde başvurulan rutin bir uygulama.
***
Hukuk diyor ki;
‘’Sandık kurullarının yasada öngörülen şekilde atanmaması halinde yapılacak işlem Yüksek Seçim Kurulunun 13/12/2018 tarihli 2018/1105 sayılı kararıyla kabul edilen seçim takvimine göre 02 Mart 2019 tarihinde sandık kurullarının teşkiline dair ilçe seçim kurulu kararlarına karşı yapılan itirazın il seçim kurulunca kesin olarak karara bağlamasının son günü şeklinde düzenleme ile belirlenmiştir…’’
Peki bu sandık kurullarına söz konusu dönemde itiraz yapılmış mı? Hayır…
Yapılmadığına göre itiraz süresi dolmuş mu? Evet…
İtiraz süresi dolduğuna göre ve bu sandıklarda seçim sonucuna tesir eden somut bir delil ortaya konulamadığına göre, seçime iptal gerekçesi olabilir mi? Hayır…
YSK’nın daha önce aynı gerekçe ile iptal başvurularına red verdiği emsal kararlar var mı? Evet…
Hatta aynı 31 Mart Seçimi’nde muhalif partilerin farklı seçim bölgelerinde sandık kurul başkanlarına ilişkin itirazlarını, YSK iptal gerekçesi olarak kabul etmemiş, bunu da ‘gerekçeli kararda’ kendileri itiraf ediyorlar.
***
Biraz daha açalım…
Bu sandıklarda AKP’li müşahitler görev yapmış mı? Evet…
YSK Başkanı Sadi Güven muhalefet şerhinde şu detaylara yer veriyor:
‘’Kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı sandıkların 3 tanesine üye vermemiş, 28 üye göreve gelmemiş, diğer 723 sandıkta üyesi görev yapmıştır. Aynı sandıklara toplamda 979 üye veren Cumhuriyet Halk Partisinin de 256 sandıkta iki üyesi görev yapmıştır. Bu sandıklarda ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, İyi Parti, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Demokrat Partili ve Vatan Partili üyeler de görev yapmıştır….’’
Peki, 5 siyasi parti, hatta sandıkların yarısında AKP’nin iki temsilcisinin görev yaptığı tutanaklarda, bir itirazda bulunulmuş mu? Hayır…
(Bu arada, CHP’nin çok iyi organize olduğu varsayılan seçimde bile sandık müşahiti görevlendirmediği yerlerin varlığı dikkatinizden kaçmasın…)
Peki, 5 siyasi partinin temsilcisinin gözleri önünde gerçekleşen bir oy kullanma ve sayımı işlemi, hiçbirinin müşahitinin itirazına konu olmadığı halde, seçimin sonucuna tesir edici bir rol oynamış olabilir mi?
Tabii ki, hayır!
Ancak YSK, seçime hurafe karıştırmaya karar vermiş bir kere…
‘’Gözünün üstünde kaşın var…’’ tarzı bir gerekçe bu!
***
YSK diyor ki;
Hukuksuz atanan Sandık Kurul Başkanları, ilçe belediye başkanlığı, il ve ilçe belediye meclisleri için de oy kullandırma ve sayma görevi yapmışsalar da, bu durum İstanbul’da ilçe belediye başkanlığı seçimlerinin de yenilenmesini gerektirmiyor…
Hukuk diyor ki;
Aynı sandıkta, tek bir zarf içinde kullanılan iki oydan ilçe belediye başkanı oyları temiz büyükşehir belediye başkanı oyları tek başına nasıl kirli olabilir?
Tek zarftaki oyları ‘hukuksuz’ dediğiniz aynı Sandık Kurulu başkanları saydığına göre birinde şaibe diğerinde güven nasıl olabilir?
Aslında tüm bu soruların ve hukuk katliamı kararın cevabı seçim sonucunda gizli…
İstanbul’da 39 ilçe belediyesinin 24’ünü AKP, birini de MHP kazandı.
Şayet iptal edilirse, bu ilçe belediyelerinin de ‘kaza kurbanı’ olması, kaybedilmesi ihtimali var…
İstanbul’da büyükşehir belediye başkanlığını ise, AKP hiç ummadığı bir şekilde kaybetti.
YSK, iktidarın bu hayal kırıklığını ve hesap hatasını tamire çalışıyor.
Siyasi baskı altında, demokrasilerde örneği olmayan hukuksuz ve tutarsız çarpık karara imza atıyor.
***
Sonuç olarak, YSK seçimlerin bağımsızlığını ve adilliğini bitiren bir karar verdi.
Bırakın halkı, gerekçeleri ile kendi başkanlarını bile ikna edemedi…
YSK bu kararla, ’’İstediğim zaman, halkın iradesini siyasi baskıya kurban edebilirim. İstediğim seçimi sudan bahane uydurup iptal edebilirim…’’ diyor, egemenlere kabiliyetini gösteriyor.
Bu şekilde keyfi karar alan YSK, muhalefet bir kez daha kazansa mazbatayı verir mi?
YSK’ya bu şekilde hukuku katlettiren siyasi irade, milli iradeye ikinci kez yenilince boyun eğer mi?
Korkarım, hayır…
Hukuksuz iptal sonrası izlenecek en doğru strateji, siyasi partiler olarak tekrarlanan seçimi boykot edip iktidarı milli iradeye saygıya zorlamaktı…
Olmadı. Muhalefet, adil bir seçim umuduyla davrandı.
Umarım kazanırlar. Kazanamazlarsa (daha doğrusu kazanmalarına izin verilmezse), seçime katılarak hukuksuzluğa meşruiyet sağlamış olacaklar maalesef…
Her şeye rağmen kazanırlarsa, bu iktidar için yıkıcı olacaktır.
Kazandıkları halde, hakları bir kez daha gasp edilirse, bu da demokrasimizin bittiği ancak iktidarın da son evresine girdiği anlamına gelecek.
***
YSK, iptale gerekçeler uydurabilir ama demokrasimize ve ülkeye verdiği zararın asla bir mazereti olamayacak.
Ülkeyi nasıl faşizm batağına süreklediklerinin farkında bile değiller…
[Erhan Başyurt] 24.5.2019 [TR724]
Tam 250 sayfa… Laf karmaşası ve bilgi kirliliği ile kararlarına hukuk kılıfı giydirmeye çabalamışlar.
Kararın özeti; YSK kendi hatalarını gerekçe göstererek, hukuksuz şekilde seçimi iptal etmiş.
Oy çalınması, organize seçim hilesi gibi iddiaların hepsi yalan. Bırakın somut delili soyut iddia bile gerekçede yok.
Dahası, YSK kendisi itiraf ediyor yıllardır tekrar eden aynı seçim hatası nedeniyle bugüne kadar iptal kararı verilen tek belediye de İstanbul Büyükşehir.
Gerekçe, özerk bir kurum siyasi baskıya nasıl baş eğer, hukuk adamları bağımsızlığını ve tarafsızlığını nasıl kaybeder bir manifesto gibi ortaya koyuyor.
İşte gerekçe ve gerçekler…
***
YSK diyor ki;
İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olduğu ve sadece 31 bin 186 sandık bulunduğu ve bunlar için de 93 bin 558 sandık görevlisine ihtiyaç duyulduğu halde 754 (aynı gerekçede başka bir yerde 212 olarak geçmekte) sandıkta Sandık Kurulu Başkanı kamu görevlisi olmadığı ve bu durum da seçim sonucuna etki edebileceği için iptal kararı verdik…
***
Hukuk diyor ki;
“İlçede görev yapan tüm kamu görevlilerinin listesi, mülki idare amiri tarafından yerleşim yeri adresleri esas alınmak suretiyle ilgili ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilir. İlçe seçim kurulu başkanı, bu kamu görevlileri arasından ihtiyaç duyulan sandık kurulu başkanı sayısının iki katı kamu görevlisini ad çekmek suretiyle tespit eder ve bu kişiler arasından mani hali bulunmayanları sandık kurulu başkanı olarak belirler…’’
Yani İstanbul’da 300 bin 657’ye tabi memur olması değil bu sandıkların olduğu ilçelerde yeterli sayıda memur oturuyor olması gerekiyor.
Diyelim bir ilçe de hata söz konusu, sorumlusu kim?
İlçe Seçim Kurulu ve üst karar organı İl Seçim Kurulu.
Bu bir hataysa bile bunun mesulü İmamoğlu değil, YSK’nın bizatihi kendisi…
Peki, Sandık Kurul Başkanı’nın 657’ye tabi memur olmadığı tek il İstanbul mu? Hayır…
Bir çok il ve ilçede aynı yönteme başvurulmuş.
Kendisine görev bildirilen, çoğunluğu banka çalışanı, kişilerin mazeretsiz olarak görevi kabul etmemeleri ise suç!
Peki, ilk kez bu seçimde mi Sandık Kurul Başkanı, kamu görevlisi olmayanlar arasında seçilmiş? Hayır…
Her seçimde başvurulan rutin bir uygulama.
***
Hukuk diyor ki;
‘’Sandık kurullarının yasada öngörülen şekilde atanmaması halinde yapılacak işlem Yüksek Seçim Kurulunun 13/12/2018 tarihli 2018/1105 sayılı kararıyla kabul edilen seçim takvimine göre 02 Mart 2019 tarihinde sandık kurullarının teşkiline dair ilçe seçim kurulu kararlarına karşı yapılan itirazın il seçim kurulunca kesin olarak karara bağlamasının son günü şeklinde düzenleme ile belirlenmiştir…’’
Peki bu sandık kurullarına söz konusu dönemde itiraz yapılmış mı? Hayır…
Yapılmadığına göre itiraz süresi dolmuş mu? Evet…
İtiraz süresi dolduğuna göre ve bu sandıklarda seçim sonucuna tesir eden somut bir delil ortaya konulamadığına göre, seçime iptal gerekçesi olabilir mi? Hayır…
YSK’nın daha önce aynı gerekçe ile iptal başvurularına red verdiği emsal kararlar var mı? Evet…
Hatta aynı 31 Mart Seçimi’nde muhalif partilerin farklı seçim bölgelerinde sandık kurul başkanlarına ilişkin itirazlarını, YSK iptal gerekçesi olarak kabul etmemiş, bunu da ‘gerekçeli kararda’ kendileri itiraf ediyorlar.
***
Biraz daha açalım…
Bu sandıklarda AKP’li müşahitler görev yapmış mı? Evet…
YSK Başkanı Sadi Güven muhalefet şerhinde şu detaylara yer veriyor:
‘’Kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde Adalet ve Kalkınma Partili üye görev yapmış olup bu sandıklara 1.104 üye vermekle 354 sandıkta iki üye ile temsil edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi de aynı sandıkların 3 tanesine üye vermemiş, 28 üye göreve gelmemiş, diğer 723 sandıkta üyesi görev yapmıştır. Aynı sandıklara toplamda 979 üye veren Cumhuriyet Halk Partisinin de 256 sandıkta iki üyesi görev yapmıştır. Bu sandıklarda ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi, Saadet Partisi, İyi Parti, Demokratik Sol Parti, Büyük Birlik Partisi, Demokrat Partili ve Vatan Partili üyeler de görev yapmıştır….’’
Peki, 5 siyasi parti, hatta sandıkların yarısında AKP’nin iki temsilcisinin görev yaptığı tutanaklarda, bir itirazda bulunulmuş mu? Hayır…
(Bu arada, CHP’nin çok iyi organize olduğu varsayılan seçimde bile sandık müşahiti görevlendirmediği yerlerin varlığı dikkatinizden kaçmasın…)
Peki, 5 siyasi partinin temsilcisinin gözleri önünde gerçekleşen bir oy kullanma ve sayımı işlemi, hiçbirinin müşahitinin itirazına konu olmadığı halde, seçimin sonucuna tesir edici bir rol oynamış olabilir mi?
Tabii ki, hayır!
Ancak YSK, seçime hurafe karıştırmaya karar vermiş bir kere…
‘’Gözünün üstünde kaşın var…’’ tarzı bir gerekçe bu!
***
YSK diyor ki;
Hukuksuz atanan Sandık Kurul Başkanları, ilçe belediye başkanlığı, il ve ilçe belediye meclisleri için de oy kullandırma ve sayma görevi yapmışsalar da, bu durum İstanbul’da ilçe belediye başkanlığı seçimlerinin de yenilenmesini gerektirmiyor…
Hukuk diyor ki;
Aynı sandıkta, tek bir zarf içinde kullanılan iki oydan ilçe belediye başkanı oyları temiz büyükşehir belediye başkanı oyları tek başına nasıl kirli olabilir?
Tek zarftaki oyları ‘hukuksuz’ dediğiniz aynı Sandık Kurulu başkanları saydığına göre birinde şaibe diğerinde güven nasıl olabilir?
Aslında tüm bu soruların ve hukuk katliamı kararın cevabı seçim sonucunda gizli…
İstanbul’da 39 ilçe belediyesinin 24’ünü AKP, birini de MHP kazandı.
Şayet iptal edilirse, bu ilçe belediyelerinin de ‘kaza kurbanı’ olması, kaybedilmesi ihtimali var…
İstanbul’da büyükşehir belediye başkanlığını ise, AKP hiç ummadığı bir şekilde kaybetti.
YSK, iktidarın bu hayal kırıklığını ve hesap hatasını tamire çalışıyor.
Siyasi baskı altında, demokrasilerde örneği olmayan hukuksuz ve tutarsız çarpık karara imza atıyor.
***
Sonuç olarak, YSK seçimlerin bağımsızlığını ve adilliğini bitiren bir karar verdi.
Bırakın halkı, gerekçeleri ile kendi başkanlarını bile ikna edemedi…
YSK bu kararla, ’’İstediğim zaman, halkın iradesini siyasi baskıya kurban edebilirim. İstediğim seçimi sudan bahane uydurup iptal edebilirim…’’ diyor, egemenlere kabiliyetini gösteriyor.
Bu şekilde keyfi karar alan YSK, muhalefet bir kez daha kazansa mazbatayı verir mi?
YSK’ya bu şekilde hukuku katlettiren siyasi irade, milli iradeye ikinci kez yenilince boyun eğer mi?
Korkarım, hayır…
Hukuksuz iptal sonrası izlenecek en doğru strateji, siyasi partiler olarak tekrarlanan seçimi boykot edip iktidarı milli iradeye saygıya zorlamaktı…
Olmadı. Muhalefet, adil bir seçim umuduyla davrandı.
Umarım kazanırlar. Kazanamazlarsa (daha doğrusu kazanmalarına izin verilmezse), seçime katılarak hukuksuzluğa meşruiyet sağlamış olacaklar maalesef…
Her şeye rağmen kazanırlarsa, bu iktidar için yıkıcı olacaktır.
Kazandıkları halde, hakları bir kez daha gasp edilirse, bu da demokrasimizin bittiği ancak iktidarın da son evresine girdiği anlamına gelecek.
***
YSK, iptale gerekçeler uydurabilir ama demokrasimize ve ülkeye verdiği zararın asla bir mazereti olamayacak.
Ülkeyi nasıl faşizm batağına süreklediklerinin farkında bile değiller…
[Erhan Başyurt] 24.5.2019 [TR724]
Hayatlarda bahar temizliği [Naci Karadağ]
Tarih ile iklimler her zaman müsavat içinde yaşanmıyor. Devrin lale olması sadece bir zümre için pespembe bir bahar bahçedir. Belki çoğu kişinin nasibine sert, soğuk mevsim denk gelmiştir.
Mevsim baharı gösterse de toplum ağır bir zemheri kışının tam ortasında olabilir.
Ki Türkiye nicedir karanlığın en koyuluğu ile zemherinin en soğuğunun tam göbeğinde debelenip duruyor maalesef.
Kendimize ister ahir zaman bahtsızları diyelim, ister yaralı, kalbi kırık ezilmişler.
Sadece tepeden inen ağır bir örs dümdüz etmedi bizi, aynı zamanda üzerinde durduğumuz ve yanlış saha analizi yaptığımız zeminin de ne denli kalın, sert, işe yaramaz bir külçe olduğunu açanımız yanarak anladık.
Elbette yaşanan bu büyük acılardan hikmet dercetmek mümkün.
En ağır trajedilerden olumlu hayat dersi damıtmak inanan insanların en önemli hasleti belki de.
Ne var ki, çok da romantik olmanın fazla anlamı olmadığına inananlardanım.
Dolayısıyla, çok hafif, çok inceden, çok uzaktan kendini gösteren bahar işaretleri belki de önemli bazı kararlar almayı gerektirmektedir.
15 Temmuz sonrası çoğumuzun hayatında yaşadığımız en önemli şey hafiflemekti sanırım.
Hafifledik gerçekten.
Dost, akraba, çevre açısından hafifledik.
Düne kadar kapı eşiğimizi ayakyolu belleyenler sokağımızdan dahi geçmez oldu.
Kapı zillerimizi artık sadece panikle çalan memurlar var.
Korkudan kapımızı tıklatamayanlar da hafifletti hayatlarımızı.
Telefonlarımız hafifledi.
Pek çok isim rehberden kayboldu.
Geçtiğimiz gün yıllarca kan kardeş olarak gördüğü kadim bir dostunun kendisini engellemesini gözyaşıyla anlattı bir tanıdığım. Çok ağır gelmiş.
Telefon rehberlerimiz, adres defterlerimiz hafifledi mesela.
Vaktimizi ayırdığımız, gittiğimiz, zaman harcadığımız mekanlarda inanılmaz bir hafifleme olmadı mı sanki?
Gidip geldiğimiz, oturup kafamızı dinlediğimiz, birkaç eş dost ile huzur bulduğumuz mekanların sayısı misliyle azaldı.
Bir kuş gibi hafifledik belki ama acıyla bunu idrak etmek ibretlik olsa gerek.
Zalimin zulmü uzadıkça iki şey rutinleşiyor sanırım.
İlki mazlumun illegaliteyi keşfetmesi ve kullanmak zorunda kalması.
İkincisi ise derisinin kalınlaşması, affedicilik özelliğinin törpülenmesi.
Kim ne derse desin, herkeste olmuyor peygamberi anlayış, dervişane hoşgörü.
Yapılan zulümlerin, alçaklıkların, vefasızlıkların verdiği hasarı tamir etmek pek kolay değil. En zararsız yağmur suyu bile iz bırakıyor her olukta.
Oysa yağmur rahmet olarak hatırlanmalı değil mi?
Her neyse…
Kişisel olarak herkesin hayat çekmecelerini birer birer açıp, fazlalıkları, kötü kokanları, bozulmuşları ve çürük çarıkları ayıklama zamanı geldiğini düşünüyorum.
Açın hayat çekmecelerinizi birer birer.
Ve dökün ortalığa ne kadar çürük çaput, kırık dökük, pörsümüş, çürümüş ne varsa…
Eş dost olarak görünenler mi…
Çıkarıp atın hayatınızın çöplüğüne…
Zor zamanınızda el uzatmayı bırakın, varlıklarını bile hissettirmeyenler. Hatta tam tersi, bir anda muktedirden yana olup kötülüğün en sıradanına imza atanların hayat çekmecenizde işi yoktur kesinlikle!
Çöplüktür yerleri.
Süpürün hayatınızın kıyısında köşesinde ne kadar sinsi, sinmiş, sinik pislik varsa…
Belki biraz daha üzülürsünüz en fazla.
Ama emin olun iyi gelecektir…
Çok basit klişelerle de birkaç çürüme testi yaparak başlayabilirsiniz bu temizliğe…
Mesela “Ama siz de..” diye başlayan cümleleri kuranları anında kapınızın önüne koyun.
“Tamam da ben ne yapabilirim”ciler de en az onlar kadar çürümüştür emin olun.
“Bildiğin gibi değil”ciler ile “bana niye kimse bir şey yapmıyorcular” halı saçaklarına sinmiş en sinsilerdir. İcap ederse sert bir şekilde kazıyarak atın hayatınızdan.
“Suçsuzsa bırakılır”cıları mümkünse atın ve sifonu çekin üzerlerine.
“Evet biraz şey oldu”cuları da bir mendil vasıtasıyla elinize bulaştırmadan, burnunuzu kapatarak çöp sepetinizin en dibine postalayın.
Yaklaşan baharda çürük çarığın, çul çaputun hayatınızı tekrar ağırlaştırmasına izin vermeyin.
Bakın mesela;
Bu yazıyı yazmak bile bana iyi geldi örneğin.
Hafifledim yeminle…
[Naci Karadağ] 24.5.2019 [TR724]
Mevsim baharı gösterse de toplum ağır bir zemheri kışının tam ortasında olabilir.
Ki Türkiye nicedir karanlığın en koyuluğu ile zemherinin en soğuğunun tam göbeğinde debelenip duruyor maalesef.
Kendimize ister ahir zaman bahtsızları diyelim, ister yaralı, kalbi kırık ezilmişler.
Sadece tepeden inen ağır bir örs dümdüz etmedi bizi, aynı zamanda üzerinde durduğumuz ve yanlış saha analizi yaptığımız zeminin de ne denli kalın, sert, işe yaramaz bir külçe olduğunu açanımız yanarak anladık.
Elbette yaşanan bu büyük acılardan hikmet dercetmek mümkün.
En ağır trajedilerden olumlu hayat dersi damıtmak inanan insanların en önemli hasleti belki de.
Ne var ki, çok da romantik olmanın fazla anlamı olmadığına inananlardanım.
Dolayısıyla, çok hafif, çok inceden, çok uzaktan kendini gösteren bahar işaretleri belki de önemli bazı kararlar almayı gerektirmektedir.
15 Temmuz sonrası çoğumuzun hayatında yaşadığımız en önemli şey hafiflemekti sanırım.
Hafifledik gerçekten.
Dost, akraba, çevre açısından hafifledik.
Düne kadar kapı eşiğimizi ayakyolu belleyenler sokağımızdan dahi geçmez oldu.
Kapı zillerimizi artık sadece panikle çalan memurlar var.
Korkudan kapımızı tıklatamayanlar da hafifletti hayatlarımızı.
Telefonlarımız hafifledi.
Pek çok isim rehberden kayboldu.
Geçtiğimiz gün yıllarca kan kardeş olarak gördüğü kadim bir dostunun kendisini engellemesini gözyaşıyla anlattı bir tanıdığım. Çok ağır gelmiş.
Telefon rehberlerimiz, adres defterlerimiz hafifledi mesela.
Vaktimizi ayırdığımız, gittiğimiz, zaman harcadığımız mekanlarda inanılmaz bir hafifleme olmadı mı sanki?
Gidip geldiğimiz, oturup kafamızı dinlediğimiz, birkaç eş dost ile huzur bulduğumuz mekanların sayısı misliyle azaldı.
Bir kuş gibi hafifledik belki ama acıyla bunu idrak etmek ibretlik olsa gerek.
Zalimin zulmü uzadıkça iki şey rutinleşiyor sanırım.
İlki mazlumun illegaliteyi keşfetmesi ve kullanmak zorunda kalması.
İkincisi ise derisinin kalınlaşması, affedicilik özelliğinin törpülenmesi.
Kim ne derse desin, herkeste olmuyor peygamberi anlayış, dervişane hoşgörü.
Yapılan zulümlerin, alçaklıkların, vefasızlıkların verdiği hasarı tamir etmek pek kolay değil. En zararsız yağmur suyu bile iz bırakıyor her olukta.
Oysa yağmur rahmet olarak hatırlanmalı değil mi?
Her neyse…
Kişisel olarak herkesin hayat çekmecelerini birer birer açıp, fazlalıkları, kötü kokanları, bozulmuşları ve çürük çarıkları ayıklama zamanı geldiğini düşünüyorum.
Açın hayat çekmecelerinizi birer birer.
Ve dökün ortalığa ne kadar çürük çaput, kırık dökük, pörsümüş, çürümüş ne varsa…
Eş dost olarak görünenler mi…
Çıkarıp atın hayatınızın çöplüğüne…
Zor zamanınızda el uzatmayı bırakın, varlıklarını bile hissettirmeyenler. Hatta tam tersi, bir anda muktedirden yana olup kötülüğün en sıradanına imza atanların hayat çekmecenizde işi yoktur kesinlikle!
Çöplüktür yerleri.
Süpürün hayatınızın kıyısında köşesinde ne kadar sinsi, sinmiş, sinik pislik varsa…
Belki biraz daha üzülürsünüz en fazla.
Ama emin olun iyi gelecektir…
Çok basit klişelerle de birkaç çürüme testi yaparak başlayabilirsiniz bu temizliğe…
Mesela “Ama siz de..” diye başlayan cümleleri kuranları anında kapınızın önüne koyun.
“Tamam da ben ne yapabilirim”ciler de en az onlar kadar çürümüştür emin olun.
“Bildiğin gibi değil”ciler ile “bana niye kimse bir şey yapmıyorcular” halı saçaklarına sinmiş en sinsilerdir. İcap ederse sert bir şekilde kazıyarak atın hayatınızdan.
“Suçsuzsa bırakılır”cıları mümkünse atın ve sifonu çekin üzerlerine.
“Evet biraz şey oldu”cuları da bir mendil vasıtasıyla elinize bulaştırmadan, burnunuzu kapatarak çöp sepetinizin en dibine postalayın.
Yaklaşan baharda çürük çarığın, çul çaputun hayatınızı tekrar ağırlaştırmasına izin vermeyin.
Bakın mesela;
Bu yazıyı yazmak bile bana iyi geldi örneğin.
Hafifledim yeminle…
[Naci Karadağ] 24.5.2019 [TR724]
Nasıl bir başbakansa, gelinine oturum alamıyor! [Hasan Cücük]
Danimarka’da 5 Haziran’da parlamento seçimleri yapılacak. Ülkeyi 4 yıl yönetecek hükümetin belli olacağı seçimler öncesi liderler kozlarını televizyonlarda düzenlenen ‘düello’ tarzı açık oturumlarda paylaşıyor. Düellolar, seçimlerin olmazsa olmazı. Halkın büyük ilgisini çeken bu düellolarda ülkeyi 4 yıldır yöneten Başbakan Lars Lökke Rasmussen, yabancılar yasasından yakındı ve kendi ailesinin de mağdur olduğunu söyledi. Ülkeyi yöneten başbakan gelinine oturum alamıyordu? Kulağa saçma geliyor değil mi? Hele Türkiye ile kıyaslayınca.
Bir kaç gün önce gazeteci Ahmet Nesin, twitter hesabından Emine Erdoğan’ın Saray’da yaptığı bir kabulün fotoğrafını paylaştı. Masanın başında oturan Emine Erdoğan, ABDli iş insanlarını kabul ediyordu. Sağ tarafına ABDliler, sol tarafına Türkler sıralanmıştı. Arkada kocaman cumhurbaşkanlığının forsunun yer aldığı toplantıyla ilgili Ahmet Nesin’in tepkisi, ‘Bunun adı sadece densizliktir, söyleyecek başka birşey bulamıyorum’ oluyordu.
Emine Erdoğan’ın tek vasfı cumhurbaşkanının eşi olmak. ‘First Lady’ olarak görevleri elbette var. Yurt dışı ziyaretlerinde, yabancı konukların karşılanmasında ve ev sahibi oldukları davetlerde eşine eşlik eder. Bir de genelde sosyal projelere destek verir. Ancak çivisi çıkmış güzel ülkemde bunlar çoktan tarih oldu. Resmi sıfatı olmayan Emine Hanım, gelen heyetleri kabul ediyor, ülke politikası hakkında nutuklar çekiyor.
Hadi Emine Erdoğan’ın eş durumundan ‘first lady’ ünvanı var, ya Bilal Erdoğan? Tek vasfı cumhurbaşkanının oğlu olması. Ya gerçekte? Bakanların bile temanna durduğu hatta birkaç adım geriden yürüdüğü biri. Kurduğu vakıflara, devletin para musluklarının nasıl bağlandığını Ekrem İmamoğlu’nun 18 günlük İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı döneminde öğrenmiş olduk. Bilal Erdoğan adeta ‘gölge’ milli eğitim bakanı gibi itibar ve hürmet görüyor. Türgev ve Tügva vakıfları sayesinde gözünü kestirdiği binalara el koyuyor. Emine ve Bilal Erdoğan bahsine bir virgül koyup, Lars Lökke Rasmussen’e dönelim.
Bilal Erdoğan’ın Adıyaman’da protokolün törenle karşılaması…
BAŞBAKAN’A FARKLI UYGULAMA YOK
Danimarka’da blok siyaseti var. Sağ ve sol blok partilerinin başbakan adayı bellidir. Seçime girilirken halk sandıktan hangi blok çıktığında kimin başbakan olacağını bilir. Sol blokun adayı Sosyal Demokrat Parti başkanı Mette Frederiksen, sağın adayı ise Liberal Parti başkanı mevcut başbakan Lars Lökke Rasmussen. İkilinin ilk televizyon düellosunda, gelen sorulardan biri de sert yabancılar yasasıyla ilgiliydi. Başbakan Rasmussen, yasadan kendininde etkilendiğini belirterek, ’24 yaş kuralına gelinim takıldığı için Danimarka’da oturum alamıyor.’ dedi.
Başbakan Lars Lökke’nin 29 yaşındaki oğlu Bergur Lökke Rasmussen’in nişanlısı Amerikalı. ABD’de eğitim alırken tanışan çiftin Danimarka’da yaşama isteğinin önündeki engel ise ABDli nişanlısının yaşının 24’ten küçük olması. Danimarka’nın mevcut yabancılar yasasına göre, aile birleşimi yoluyla eşini Danimarka’ya getirecek çiftlerin 24 yaşından büyük olması gerekiyor. Başbakan Lars Lökke Rasmussen, gelinin yaşının 24’ten küçük olması nedeniyle oturum alamadığını söyledi. Ancak geçici olarak Danimarka’ya gelebiliyor. Yasanın başbakanın ailesini vurması hakkında Sosyal Demokrat Parti Başkanı Mette Frederiksen’in yorumu ise, ‘Biz politikacılar kanun yaparken, kendimizi değil ülkeyi düşünmek zorundayız. Gelininiz için üzgünüm ama kurallar böyle’ şeklinde oldu.
Benzer bir durumu 2005 yılında dönemin başbakanı Anders Fogh Rasmussen yaşamıştı. Kasım 2001’de iktidara gelen sağ blokun başbakanı olan Liberal Partili Anders Fogh Rasmussen, 1 Temmuz 2002’de Avrupa’nın en sert yabancılar yasasını hayata geçiren hükümetin başbakanı olmuştu. Sert kurallardan nasibini Anders Fogh’un oğlu da nasibini almıştı. 2005’te Rasmussen’in oğlunun eşini Danimarka’ya getirme isteği kurallara takılınca, mecburen ABD’ye taşınmıştı. Şimdi benzer durumu bir başka Rasmussen yaşıyor.
Gelinine başbakanı olduğu ülkede oturum alamayan Lars Lökke Rasmussen, geçen yılın mayıs ayında ise öğretmen eşinin kovulması şokunu yaşamıştı. Kopenhag’ın ünlü liselerinden Nye Zahles’te öğretmenlik yapan Sölrun Rasmussen’in işine çalışma koşullarına uyum sağlamadığı için son verilmişti. İş akdinin sonlandıralacağı görüşme için müdürün odasına toplantıya çağrılan Sölrun Rasmussen, çalışanların işverenlerle yaptığı toplantıya bir yakınını ya da işçi temsilcisini götürme hakkı bulunduğu için toplantıya kocası başbakan Rasmussen ile birlikte gitti. 2 saat süren toplantı sonrası, başbakanın eşinin işine son verilmişti.
Şimdi yazının giriş kısmındaki Emine Erdoğan ve oğlu Bilal kısmına geri dönelim. Siz Danimarka ile ilgili kısımları okurken, isimleri değiştirin. Ortaya çıkacak sonucu hayal edin?
[Hasan Cücük] 24.5.2019 [TR724]
Bir kaç gün önce gazeteci Ahmet Nesin, twitter hesabından Emine Erdoğan’ın Saray’da yaptığı bir kabulün fotoğrafını paylaştı. Masanın başında oturan Emine Erdoğan, ABDli iş insanlarını kabul ediyordu. Sağ tarafına ABDliler, sol tarafına Türkler sıralanmıştı. Arkada kocaman cumhurbaşkanlığının forsunun yer aldığı toplantıyla ilgili Ahmet Nesin’in tepkisi, ‘Bunun adı sadece densizliktir, söyleyecek başka birşey bulamıyorum’ oluyordu.
Emine Erdoğan’ın tek vasfı cumhurbaşkanının eşi olmak. ‘First Lady’ olarak görevleri elbette var. Yurt dışı ziyaretlerinde, yabancı konukların karşılanmasında ve ev sahibi oldukları davetlerde eşine eşlik eder. Bir de genelde sosyal projelere destek verir. Ancak çivisi çıkmış güzel ülkemde bunlar çoktan tarih oldu. Resmi sıfatı olmayan Emine Hanım, gelen heyetleri kabul ediyor, ülke politikası hakkında nutuklar çekiyor.
Hadi Emine Erdoğan’ın eş durumundan ‘first lady’ ünvanı var, ya Bilal Erdoğan? Tek vasfı cumhurbaşkanının oğlu olması. Ya gerçekte? Bakanların bile temanna durduğu hatta birkaç adım geriden yürüdüğü biri. Kurduğu vakıflara, devletin para musluklarının nasıl bağlandığını Ekrem İmamoğlu’nun 18 günlük İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı döneminde öğrenmiş olduk. Bilal Erdoğan adeta ‘gölge’ milli eğitim bakanı gibi itibar ve hürmet görüyor. Türgev ve Tügva vakıfları sayesinde gözünü kestirdiği binalara el koyuyor. Emine ve Bilal Erdoğan bahsine bir virgül koyup, Lars Lökke Rasmussen’e dönelim.
Bilal Erdoğan’ın Adıyaman’da protokolün törenle karşılaması…
BAŞBAKAN’A FARKLI UYGULAMA YOK
Danimarka’da blok siyaseti var. Sağ ve sol blok partilerinin başbakan adayı bellidir. Seçime girilirken halk sandıktan hangi blok çıktığında kimin başbakan olacağını bilir. Sol blokun adayı Sosyal Demokrat Parti başkanı Mette Frederiksen, sağın adayı ise Liberal Parti başkanı mevcut başbakan Lars Lökke Rasmussen. İkilinin ilk televizyon düellosunda, gelen sorulardan biri de sert yabancılar yasasıyla ilgiliydi. Başbakan Rasmussen, yasadan kendininde etkilendiğini belirterek, ’24 yaş kuralına gelinim takıldığı için Danimarka’da oturum alamıyor.’ dedi.
Başbakan Lars Lökke’nin 29 yaşındaki oğlu Bergur Lökke Rasmussen’in nişanlısı Amerikalı. ABD’de eğitim alırken tanışan çiftin Danimarka’da yaşama isteğinin önündeki engel ise ABDli nişanlısının yaşının 24’ten küçük olması. Danimarka’nın mevcut yabancılar yasasına göre, aile birleşimi yoluyla eşini Danimarka’ya getirecek çiftlerin 24 yaşından büyük olması gerekiyor. Başbakan Lars Lökke Rasmussen, gelinin yaşının 24’ten küçük olması nedeniyle oturum alamadığını söyledi. Ancak geçici olarak Danimarka’ya gelebiliyor. Yasanın başbakanın ailesini vurması hakkında Sosyal Demokrat Parti Başkanı Mette Frederiksen’in yorumu ise, ‘Biz politikacılar kanun yaparken, kendimizi değil ülkeyi düşünmek zorundayız. Gelininiz için üzgünüm ama kurallar böyle’ şeklinde oldu.
Benzer bir durumu 2005 yılında dönemin başbakanı Anders Fogh Rasmussen yaşamıştı. Kasım 2001’de iktidara gelen sağ blokun başbakanı olan Liberal Partili Anders Fogh Rasmussen, 1 Temmuz 2002’de Avrupa’nın en sert yabancılar yasasını hayata geçiren hükümetin başbakanı olmuştu. Sert kurallardan nasibini Anders Fogh’un oğlu da nasibini almıştı. 2005’te Rasmussen’in oğlunun eşini Danimarka’ya getirme isteği kurallara takılınca, mecburen ABD’ye taşınmıştı. Şimdi benzer durumu bir başka Rasmussen yaşıyor.
Gelinine başbakanı olduğu ülkede oturum alamayan Lars Lökke Rasmussen, geçen yılın mayıs ayında ise öğretmen eşinin kovulması şokunu yaşamıştı. Kopenhag’ın ünlü liselerinden Nye Zahles’te öğretmenlik yapan Sölrun Rasmussen’in işine çalışma koşullarına uyum sağlamadığı için son verilmişti. İş akdinin sonlandıralacağı görüşme için müdürün odasına toplantıya çağrılan Sölrun Rasmussen, çalışanların işverenlerle yaptığı toplantıya bir yakınını ya da işçi temsilcisini götürme hakkı bulunduğu için toplantıya kocası başbakan Rasmussen ile birlikte gitti. 2 saat süren toplantı sonrası, başbakanın eşinin işine son verilmişti.
Şimdi yazının giriş kısmındaki Emine Erdoğan ve oğlu Bilal kısmına geri dönelim. Siz Danimarka ile ilgili kısımları okurken, isimleri değiştirin. Ortaya çıkacak sonucu hayal edin?
[Hasan Cücük] 24.5.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)