AKP’ye Dugin soruları: Sizin bilmediğiniz darbe oluşumunu Putin’in danışmanı nasıl biliyor? [Ali Adil ÇAKAR]

“Putin, Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını istiyor. Fakat bu tür bir olayı tasarlayacak durumda değil. Eğer Rusya daha güçlü olsaydı belki daha fazla etkili olabilirdi.” Biraz hayıflanma, biraz hırs, biraz da meydan okuma içeren bu sözlerin sahibi Prof. Dr. Alexandr Dugin. Bu sözleri, Şubat 2009’da Sabah gazetesinde Ferhat Ünlü’yle yaptığı röportajda sarf etmişti.

Önceki gün AKP Meclis grup toplantısına katılması ve Başbakan Binali Yıldırım’la kürsüde verdiği ‘gurur fotoğrafı’, Dugin’in bu hayallerinin 7 yıl sonra başarıya ulaştığı anlamına mı geliyor?

Türkiye, 15 Temmuz’dan beridir tarihinde hiç olmadığı kadar NATO’dan çıkmayı tartışıyor artık. Anti-Amerikancı ve NATO karşıtı dalga, ‘marjinal-sol çevre’den ‘milliyetçi-muhafazakar merkez’e oturmuş durumda. Dugin’in dediği gibi 7 yılda Rusya ‘daha güçlü’ hâle geldi ve Putin de ‘bu tür bir olayı tasarlayacak’ imkâna ulaştı herhalde… Daha çok AKP’lilerin ilgi alanına girecek ‘üst akıl’ benzeri bir komplo teorisine hiç bulaşmadan sadece o ‘gurur fotoğrafı’nın parçalarını birleştirelim.

PERİNÇEK’İN SOFRASINDAN AKP GRUP SALONU’NA

Verilen fotoğraf, fotoğrafın verildiği mekân ve sunulan mesajlar adamakıllı bir analizi hak ediyor. Daha düne kadar Türkiye’deki Kızıl Elma koalisyonunun ya da Avrasyacıların ‘ideologu’ olarak takdim edilen gizemli bir portreydi Alexandr Dugin. Türkiye’ye defalarca gelip gitmesine rağmen daha çok Perinçek ailesinin akşam yemeği konuğu veya dar katılımlı rijit panellerin yüksek volümlü konuşmacısı olmaktan öteye gitmiyordu. İktidar çevrelerinde de daima kuşkuyla yaklaşılan, ismi gündeme geldiğinde kaşların çatılmasına yol açan bir ‘Rus çılgını’ gibi algılanıyordu.

Ancak 15 Temmuz’la birlikte paradigmanın değiştiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Dugin’in AKP grup toplantısındaki pozu sebep değil sonuç.

KIZILELMA KOALİSYONU’NUN ‘DİNDAR’ AYAĞI TAMAMLANDI

Dugin’in Doğu Perinçek ve ailesiyle dostluğunun yanı sıra, ‘Kızıl Elma koalisyonu’ adı verilen bir hareketle de ilişkisi de vardı. ‘Kızıl Elma’, Mehmet Perinçek önderliğindeki İşçi Partisi gençlik kadroları ile Levent Temiz liderliğindeki Ülkü Ocakları mensubu bir grubun oluşturduğu ‘ulusalcı’ bir yapılanmaydı. Bir başka deyişle, ‘Avrasyacılık’ ideolojisiyle hareket eden ve Türkiye’deki sol-milliyetçi-muhafazakâr ana damarları tek bir şemsiye altında toplamayı hedef edinen bir bileşkeydi.

Kendilerine tarihten bazı semboller bulmuşlardı ama günümüzdeki rehberleri nedense ‘Turan karşıtı’ Alexandr Dugin’di. Sol ve ülkücü bileşenler tamdı da muhafazakâr/dindar ayağı biraz eksikti. Daha doğrusu bazı muhafazakâr isimler vardı ama bunlar toplumda temsil kabiliyeti bulunmayan isimlerdi. Geniş muhafazakâr kitleleri bu şemsiyenin altına taşımaktan başka bir yol görünmüyordu.

2007’de başlayan Ergenekon operasyonları bu yapılanmaya büyük darbe vurdu. Operasyonları, “Bu tutuklamalar Rusya’ya meydan okumaktır” şeklinde yorumlayan Dugin, “Türkiye’deki anti-Amerikan ve Rus yanlısı lobiye yönelik saldırılara karşı Moskova gereken cevabın vermelidir” çağrısında bulundu. Ona göre, Türkiye’nin yönünü Rusya’ya dönmesinin ordu içindeki inisiyatifi Veli Küçük’e aitti.

Sonra bir şey oldu ve süreç tersine döndü. Doğu Perinçek’in tabiriyle “Tayyip Erdoğan’lar, onların çizgisine geldi”. Kamuoyunda ‘AKP-Ergenekon ittifakı’ olarak tarif edilen bir koalisyon kuruldu. İlginçtir, Alexandr Dugin, Ergenekon operasyonları tam gaz sürerken ve “Ben bu davanın savcısıyım” derken bile dönemin başbakanı Erdoğan’ı “Avrasyacı” olarak niteliyordu. 2009’daki röportajda, “Erdoğan hükümeti içinde Avrasyacı seçenekleri düşünenler var. Erdoğan’ın adımlarını doğru buluyorum. Erdoğan hükümetinin pek çok Avrasyacı politikasını mütalaa ettim” demişti.

PUTİN’İN HAYALİ GERÇEK OLUYOR: TSK’DA NATO TASFİYESİ

Ama hala bir şeyler eksikti. Ergenekon operasyonlarının faturasının kesildiği Cemaat, FETÖ safsatasıyla yok edilmişti zaten. Perinçek’in tabiriyle ‘bir daha belini doğrultamayacak’ durumdaydı. Fakat asıl hedef, Türkiye’nin yönünün Batı’dan Doğu’ya çevrilmesi, geleneksel Batı kurumlarının ve kadrolarının tasfiye edilmesiydi.

Tam da bu sırada “Allah’ın bir lütfu” oldu ve bazı askerler 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundu. Darbenin bastırılmasının ardından orduda büyük bir tasfiye harekâtı başladı. 27 Temmuz’da bin 684 rütbeli subay, KHK ile ordudan ihraç edildi. Yüzlerce general ve subay gözaltına alındı, tutuklandı. Yerlerine, Balyoz sanığı askerler getirilmeye başlandı.

TSK’yı en iyi bilen isimlerden, güvenlik analisti Metin Gürcan, Al-Monitor’deki, “TSK’da büyük tasfiye” başlıklı yazısında bu dönüşümü şöyle kayda geçirmişti: “Daha önce Balyoz-Ergenekon davalarından hapis cezası alan 10 albayın, tuğgeneral ve tuğamiral rütbelerine terfisi de bu ekibin TSK içindeki etkisinin artmaya başladığı anlamına geliyor. Atatürkçü, laiklik hassasiyeti yüksek, ABD ve NATO karşıtlığı belirgin, uluslararası sisteme daha bağımsızlıkçı ve Avrasyacı perspektiften bakan bu ekibin, TSK’nın mevcut stratejik kültürünü etkileyeceği muhakkak. İhraç edilen generaller incelendiğinde pek çoğunun Atlantikçi olarak tanımlanabilecek ABD, Avrupa ve NATO ile ilişkilere önem veren kişiler olduğu görülüyor. AK Parti elitleri ile TSK içinde YAŞ sonrası etkisi artacak olan Balyoz-Ergenekon mağdurlarının fikir birliğinde olduğu konu şu: ‘Yerli ve milli’ bir ordunun dizaynı. Bu dizaynda, her iki kesim de anti-ABD, anti-NATO ve anti-Batı duruşu olan, daha bağımsız bir ordu dizaynında hem fikir. (…) Dolayısıyla, TSK’nın stratejik kültürünün daha az Atlantikçi ve NATO’cu, daha çok Avrasyacı bir karakter kazanacağını söylemek mümkün.”

KOMİSYONA ENİŞTE DEĞİL, DUGİN GİDİYOR!

Rus danışman Dugin’in 14 Temmuz günü Türkiye’ye geldiği ve 15 Temmuz akşamı, askerler köprüye doğru ilerlerken Rusya’ya doğru yola çıktığı biliniyor. Bütün haberlerde, “Darbeyi önceden haber verdi” şeklinde anılıyor.

Bu doğru olabilir mi? AKP’nin grup salonunda ağırlanması ve Başbakan’ın kendisini ‘taltif’ etmesi bu iddiayı güçlendirir nitelikte. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın, “Darbeyi kendisinden haber aldım” dediği eniştesi bile Meclis 15 Temmuz Araştırma Komisyonu’na gitmeye cesaret edemezken Alexandr Dugin’in gidecek olması da aynı şekilde bu tezi destekliyor.

Peki, bu durumda 1 gün önceden haber alınan darbe neden önlenemedi ve 250’den fazla insanımızın ölmesi neden engellenemedi?

TÜRK DEVLETİ’NİN BİLMEDİĞİNİ DUGİN NASIL BİLEBİLİR?

Bu soru başka soruları da tetikliyor: Nasıl oluyor da bir başka ülke liderinin ‘özel danışmanı’, Türkiye’deki bir darbe girişimini önceden haber alabiliyor? Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, Genelkurmay Başkanı’nın, MİT’in haberinin olmadığı bu kadar önemli bir cuntadan nasıl oluyor da Rusya Devlet Başkanı’nın ‘özel temsilcisi’nin haberi oluyor? Askeriye ve istihbarat içinden birileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yöneticilerine bilgi vermek yerine Rusya yetkililerine mi haber uçuruyor? Doğu Perinçek’in 15 Temmuz’dan önce, “Fethullah Gülen örgütünden boşalan yerlere Cumhuriyetçiler, halkçılar, milliyetçiler, Atatürkçüler geldi” derken kastettiği kendi kadroları bu sırada ne yapıyordu? Yok, eğer kimse içerden bilgi uçurmadıysa, Rusya dinleme ile mi bu bilgiye ulaştı?

Ve eğer darbeyi Dugin haber verdiyse, o zaman nerede bu ‘anti-emperyalist’, ‘tam bağımsızlık’ sloganları atan kahramanlar? Yani emperyalist olan Amerika olunca problem de Rusya olunca problem değil mi? Yok eğer Aydınlık yalan söylüyorsa, yani darbeyi Dugin haber vermediyse o zaman bu propagandayla Türkiye devleti Rusya’ya mı angaje edilmeye çalışılıyor?

Türkiye ABD ile stratejik ortaklıktan, NATO’nun en önemli ordularından biri olmaktan vazgeçip Rusya’nın uydusu olmayı hazmedebilecek mi gerçekten?

Ali Adil ÇAKAR, 10.11.2016 /TR724

Rahşan burada da okulumuz varmış... [Yavuz ALP]

'Rahşan bak burada da okulumuz varmış.'

Bu söz eski başbakanlarımızdan rahmetli Bülent Ecevit'in Amerika ziyaretinde ellerinde Türk ve Amerikan bayraklarıyla öğrencileri gördüğünde büyük bir sevinç ve samimiyetle söylediği sözlerden biriydi.

Bildiğiniz gibi Türk Okulları Dünya'ya açılmış, kısa sürede gösterdiği başarılarla kendilerini bulundukları ülkelerin yetkililerine kabul ettirmiş, sevdirmiş ve ülke halkı tarafından da büyük rağbet görmüşlerdir.

Gösterilen yoğun ilgi dolayısıyla giriş sınavları yapılmaya başlanmış, çok sayıda öğrenci bu okullara girebilmek için adeta birbirleriyle yarışır hale gelmiştir. Bunun sonucunda da devlet yetkilileri okul idarecilerinden daha fazla okul talep etmişlerdir.

Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla bu işe gönül veren fedakar insanlar bu taleplere hayır dememek için varını yoğunu seferber etmişlerdir.

Tabii ki bu başarı 8-5 mesai anlayışıyla gelmemiştir. Öğretmeninden idarecisine herkesin işine çok büyük gayret göstererek, severek yapması, beklentisiz olmaları sonucunda gelmiştir.

İşte bu başarı öyküsü Amerika'da yaşayan Türklerin de bir araya gelmelerine ve burada da birkaç Türk Okulu açmalarına sebep olmuştur.

Ben de bu okullardan birinde çalıştığım sırada dönemin Başbakanı Rahmetli Bülent Ecevit, Amerika Devlet Başkanı George W. Bush ile görüşmek için Amerika'ya gelmişti. Biz de kendisiyle görüşüp buradaki okullarımızı anlatalım istedik. Onlara ulaşabileceğini düşündüğümüz insanları devreye sokarak randevu almaya çalıştık.

Ama okulun isminin hemen bir yerlere bağlanması ve başbakanın programının çok yoğun olması sebebiyle bütün kapılar yüzümüze kapandı.

Bize yardımcı olmaya calışan kişi ;

-'Hocam görüşmek mümkün değil ama isterseniz Washington'a gelip kaldığı otelde beklersiniz. Otelden çıkıp görüşmeye giderken fırsat olursa ayaküstü kendinizi tanıtırsınız'  dedi.

-Bende 'tamam deneyelim' dedim.

Biz sabahın erken saatlerinde birkaç öğrencilerimizle birlikte otelde bekliyoruz. Öğrencilerimizin ellerinde Türk ve Amerikan bayrakları. Güvenlik deseniz had safhada. Türk Korumalar ve Amerikan Istihbaratının bütün dikkati üzerimizde.

Birileri başbakan asansörle geliyor dedi, biz de hemen yaklaşabildiğimiz kadar asansöre yaklaşmaya çalıştık. Asansor kapısı açılıp rahmetli Ecevit çocukları görünce hemen bizim olduğumuz tarafa doğru gelmeye başladı. Biz de kendisine burada yeni açılmış Türk Okullarından geldiğimizi söyledik.

Yaptığimız çalışmalardan bahsedince eşi Rahşan hanıma dönüp sevinçle,

-'Rahşan bak burda da okulumuz varmış' dedi.

Çocuklarla çok yakından ilgilendi, bizlere de başarılar dileyip yoluna devam etti.

Bülent Ecevit denince aklımıza onun dürüstlüğü, mütavazi yaşayışı ve halk adamı olması gelir. Tabiri caizse o halkın 'Karaoğlanı' dır. Vefatının 10. yılında bir çok yerde onunla ilgili anma törenleri düzenlendi. Ben de kendisini rahmetle anarken onunla olan bu anımı paylaşmak istedim.

2002 yılında yaşadıgım bu tatlı hatıradan bügünlere gelmek istemesem de zihnim beni getiriyor ve şu kıyaslamayı yaptırıyor...

Bir tarafta açılan bir okul için sevinen ve okulumuz diyen sol kesimi temsil eden bir başbakan, diğer tarafta da İslami kesimi temsil ettiğini söyleyen ve devletin bütün yetkilerini, yetkililerini kullanıp, başarıları ve oluşturdukları sevgi, saygı atmosferiyle bulundukları ülkelerin bir parçası olmuş bu okulları kapatmaya çalışanlar.

Neyse Rahmetli Bülent Ecevit aynı zamanda şair ve yazardı da onun bir dörtlüğüyle yazımıza nokta koyalım.

''Bir bildiğim olmalı, bilmez olmuşum
Bir derdim olmali, gülmez olmuşum
Buralara konmuş, göçmen olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum...''

Yavuz ALP, 10.11.2016 /Samanyolu Haber

İki dakika susalım, mazlumlar konuşuyor [Tarık Toros]

8 aydan uzun süredir Türk televizyonlarını izlemiyorum. Mühim bir şey olursa, internete düşüyor zaten, oradan bakıyorum. Ülkede gazetecilik bitince, yeni bir şey başladı; web üzerinden YouTube tabanlı TV yayını… Ruşen Çakır’ın Medyascope’u ile Birgün gazetesinin TV’si dikkat çekici. İş oraya gidiyor. Baskılar, serbest gazetecileri yeni mecralarda bir araya getirecek. Çünkü ülkede artık ABD seçimleri bile rahatça konuşulamıyor.

Amerika’da Trump kazandı. Yemin edip göreve başlamasına iki buçuk ay var. Seçim zaferi, “Hangi gruba ne kadar yarayacak?” üzerinden konuşuluyor. Hala öğrenemediysek, bir kez daha altını çizelim: Kurtuluşu veya çıkışı siyasette, seçim sonuçlarında arama dönemi biteli çok oldu. Bizim bugün bir numaralı problemimiz, işlenen insanlık suçları. 40 bini bulan tutuklu, yüz binleri aşan tasfiye, mala mülke el koyma, milyonlarca mağdur.

Bugünden başlayarak gerçek gündeme yani insan hakları ihlallerine yer vereceğim. Başlarken, isimleri bende mahfuz 5 örnek seçtim. Düşük cümleleri düzeltip, kısalttım, metinlerde başkaca oynama yok. Hadi başlayalım, gerçek gündem bu çünkü…

ENGELLİ ÇOCUKLARIMLA ORTADA KALDIK

“Uşak’ta oturuyorum. Ev hanımıyım. 20’li yaşlarda oğlum ve kızım var. İkisi de doğuştan bedensel ve zihinsel engelli. Yürüyemiyorlar, konuşamıyorlar, söylenenleri anlayamıyorlar. Sürekli ağızları açık ve bebek gibi önlüklü oluyorlar. Şimdiye kadar kocamın memur maaşıyla geçiniyorduk. Çocuklarımızın kişisel bakımını da eşimle birlikte yapıyorduk. Kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorduk. Ta ki, devletimiz KHK ile kocamı devlet memurluğundan atana kadar. Ardından, karıncayı bile incitmeyen kocamı, hiçbir gerekçe göstermeden hapse attılar. Engelli çocuklarıma bakamaz hale geldim. Kadın olarak tek başıma ne yapabilirim.”

İŞKENCEDEN BAĞIRSAK AMELİYATI OLDU

“Öğretmen olan eşim Temmuz ayında Antalya’daki evimizden gözaltına alındı. Antalya Kaçakçılık ve Organize Şube Müdürlüğü’ne götürüldü. Avukat bulamadık. Gözaltı süresince kendisi ile irtibat kuramadık. Günün birinde, hastanede kendisini gören bir tanıdığımız arayınca çok şaşırdık. Emniyete gidip durumunu sorunca ‘Bir şeyi yok’ deyip çok ağır hakaretlerle bizi şubeden çıkardılar. Etraftakiler sakinleştirmese neredeyse bizi döveceklerdi. Belli ki eşimin durumunu sormamızdan endişe ettiler. Üstüne, aynı gün bizden eşim için terlik istediler. Kardeşim ve babam da gözaltında. Onlar için istemeyip eşim için istemeleri bizi daha da kuşkulandırdı. Savcıya gidip durumu anlattık. Savcı, Emniyet’i arayıp bilgi aldı, sonra eşimin hastanede olduğunu söyledi. Hangi hastanede olduğunu öğrenemedik. Tüm hastaneleri taradık. Neticede devlet hastanesinde genel cerrahide yattığı bilgisine ulaştık. Gittik, odasını bulup içeri girdik. Yoğun bakımda tedavisi sürüyordu. Sadece ‘ameliyat oldum’ diyebildi, bizi fark eden polisler derhal yaka paça attı. Bu arada enteresan bir şey öğrendik. Eşim gözaltına alındığı ilk beş gün boyunca, hemen her gün bir özel hastaneye götürülmüş. Gittiği günlerin kayıtlarına ulaştık. Bağırsaklarından gizlice ameliyat ettirilmiş. Sorgusunda fiziki şiddet kullanıldığını, vücuduna sert bir cisim sokularak işkence edildiğinden şüpheleniyoruz.”

HAMİLE HALİMLE HAKARETE UĞRADIM

“Eşim öğretmen. 15 Temmuz’dan sonraki cadı avında İzmir jandarma karakolunda avukat dâhil kimseyle görüştürülmeden 14 gün tutuldu. Sonra Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Fakat ailesi dâhil kimseye haber verilmedi. Burada da 4 gün tutuldu. Fiziksel işkence gördüğünü öğrendik. Şöyle ki, ağabeyi günler sonra kıyafet götürdüğünde Emniyet’teki kameradan buna şahit oluyor. Vücudunun farklı yerlerinde morluklar oluşmuş. Kayıt tutulmaması için doktora götürülmemiş. Saatlerce avukatsız olarak işkence altında sorguya tabi tutulmuş. 9 aylık hamileyim. Gözaltında olduğu yere çok uzakta oturduğum halde, o halimle gittim, ihtiyaçlarını bırakmak için. İçeri alınmadım. Ağır hakaretlere maruz kaldım. Psikolojik baskı gördüm, anlatamam.”

ÇOCUKLARI SÜREKLİ AĞLIYOR

“Ailecek görüştüğüm arkadaşlarım Antalya’daki özel kolejde karı-koca öğretmenlik yapıyorlardı. Sırf o okulda çalıştıkları için gözaltına alındılar. 5 yaşındaki çocukları ise anneanneye kaldı. Çocuk sürekli ağlıyor. Anneanne ne yapacağını bilemez halde. Kadıncağız perişan. Çocuk hasta.”

KANSERLİ HALDE TUTUYORLAR

“Müvekkillerim karı-koca Milli Eğitim’de öğretmen. 8 yaşında bir çocukları var. Manisa’daki operasyonda karı-koca tutuklandılar. Kadının bir rahatsızlığı yok fakat erkek hasta. Lösemi tedavisi görüyor, hastalığı gözüne vurmuş, bir gözünde yüzde 80 körlük var. Hastalığı yüzünden tahliye edildi. Fakat sonra By-Lock’tan tekrar tutuklandı. Yaşadığı hadiselerden dolayı süratle kilo kaybediyor. Çocukları ise ortada kalmış durumda.”

Tarık TOROS, 10.11.2016 /TR724

Trump, Dugin ve Üçüncü Dünya Savaşı [Vehbi Şahin]

Amerikan halkı yeni başkanını seçti. Sonuçlar hemen herkesi şaşırttı. Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump, rakibi Hillary Clinton’ı geride bırakarak ABD’nin 45. Başkanı oldu.

Şüphesiz kimilerince ‘sürpriz’ kabul edilen seçim sonuçları her yönüyle irdelenecektir. Her ülke de ABD ile ilişki seviyesine göre yeni dönemin ne getirip ne götüreceğinin hesabını yapacaktır.

Sonucun belli olmasından sonra liderlerin kendi ülke çıkarları doğrultusunda temennilerde bulunmasından onların da bu neticeyi pek öngörmedikleri anlaşılıyor.

YILDIRIM’IN TEK DERDİ

Sanırım bir tek Türkiye bu sonucu bekliyordu ki bölgesel ve küresel rekabetin orta yerindeki bir ülke olarak ne düşündüğümüzü Başbakan Binali Yıldırım açıkladı! Trump’a, Fethullah Gülen’i iade etme çağrısında bulundu.

Halbuki Türkiye ile ABD arasındaki ilişki Gülen’in iadesinin çok ötesine geçecek birçok sorunlara gebe. Sayın Başbakan, ya bunların farkında değil ya da bilerek iki ülke arasındaki gerilimin kopuşla sonuçlanmasını sağlayacak bir strateji izliyor.

Nereden çıkarıyorum bunu? Bu hafta satır arasında kalan ve yüzeysel irdelenen Rusya ile ilgili birkaç gelişmeden. Onlardan birincisi, pazartesi günü Hürriyet gazetesine konuşan Leonid Reşetnikov’un söylediklerinde gizli.

Leonid Reşetnikov önemli bir isim. Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı’nın resmi düşünce kuruluşu Rusya Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (RISS) Başkanı. Kurum doğrudan Kremlin’e bağlı. 33 yıl Rus istihbaratında çalışan Reşetnikov’un mesajlarını Rusya lideri Putin’in söylemleri olarak okumak mümkün. Özetle şunları söylüyor:

-Bizim Türkiye ile ortak görüşümüz, Suriye’nin sınır bütünlüğü korunmalı şeklinde…

-Suriye tek bir parça olarak kalmalı. ABD, Suriye’nin parçalanma ihtimaline, üçe veya daha fazla parçaya bölünmesi ihtimaline de bakıyor. Bu noktada Rusya ile Türkiye aynı görüşe sahip.

-Türkiye ile şöyle anlaştık. Başta teröristleri yok edeceğiz, Esed’in kaderini de daha sonra görüşeceğiz.

Suriye’nin geleceği ve Esed konusunda Ankara ile Moskova anlaşmış görünüyor.

KÜRTLER KADERİNE KÜSMELİ

Leonid Reşetnikov’un Kürt halkıyla ilgili söyledikleri de oldukça ilginç…

-Biz PYD’yi terörist olarak kabul etmiyoruz ama onların bağımsız bir devlet kurmalarını da desteklemiyoruz. Evet, bir temsilcilik var Moskova’da ama Rus Dışişleri tarafından resmi temsilcilik olarak kabul edilmiyor. Bunu toplumsal bir kurum olarak görüyoruz.

-Suriye’nin özerkliklere bölünmesine karşıyız. Özerklikler Suriye’nin parçalanmasına yol açar. Kürtler Suriye’de ancak kültürel özerkliğe sahip olabilir. Kürtlerin devlet kurmalarına biz karşıyız. Tarihin kaderi böyle. Ne yapalım bugün; Irak’tan sonra İran, Suriye ve Türkiye’yi mi parçalayalım?

-Dört ülkede birden bu tür özerkliklerin kurulması gerçekçi değil. Kürtler bir anlamda kaderine küsmeli. Dünyayı biz değiştiremeyiz. Bazıları dünyayı değiştirmek istiyor ama bu yeni savaşlara yol açar.

ABD ile Suriye ve Kürtler konusunda derin bir ihtilaf yaşayan AKP iktidarı için Reşetnikov’un verdiği bu mesajlar stratejik bir ortaktan gelmiş gibi sanki… Reşetnikov, diplomatik nezaket içinde daha ne desin ki… “ABD ile ipleri kopar, birlikte Suriye’nin geleceği konusunda işbirliği yapalım” diyor.

DUGİN’İN ZİYARETİ

Rusya’dan gelen ikinci stratejik hamle hava savunma sistemleriyle ilgili. Rusya Federal Askeri ve Teknik İşbirliği Dairesi Başkanı Aleksandr Fomin, Türkiye ile askeri-teknik işbirliğine yeniden başlayacaklarını açıkladı. Fomin’in verdiği bilgiye göre Moskova ve Ankara, yıl sonuna kadar askeri-teknik işbirliği konusunda hükümetlerarası komisyon toplantısı yapmayı planlıyor. Rus yetkili, Türkiye’ye hava savunma sistemi sevkiyatı konusunun işbirliği kapsamında gündemde olduğunu da vurguluyor.

Mesaj çok net. Suriye’yi koruduğumuz gibi sizi de biz koruruz, ancak bir şartla… Nedir o şart? Onu da salı günü AKP’nin Meclis’teki grup toplantısına katılan Rusya lideri Putin’in özel danışmanı Aleksandr Dugin açıklıyor.

Lafı eveleyip gevelemiyor Rus stratejist.

-Bazı kişiler söylediklerinden daha fazla işler yapıyor. Sayın Putin, Türkiye’ye stratejik ortaklık teklif ediyor ve dostluk elini uzatıyor. Bunu zaten herkes biliyor. Stratejik ortaklığın anlamı nedir? Bunu uzman kişilerin ve entelektüel kesimin araştırması lazım.

Bence de bunun ne anlama geldiğini herkes araştırmalı… Bir gazeteci açıklamanın ne anlama geldiğinin farkında olmalı ki soruyu soruyor hemen…

-Türkiye’nin NATO üyesi olması stratejik ortaklıkla çelişmiyor mu?

Dugin’in bu soruya verdiği cevap daha da net.

-Türkiye’nin NATO’dan çıkıp çıkmamasına Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri karar verebilir. O sizin kararınız. Siz bağımsız ulusal bir devletsiniz. Kimin sizin yanınızda olduğuna, kimin sizin dostunuz, kimin düşmanınız olduğuna siz karar vereceksiniz.

ABD’YE MESAJ NET

Diplomatik nezakete falan girmiyor Rus danışman. Meclis çatısı altında Türkiye’nin bir an evvel NATO’dan ayrılması gerektiğini söylüyor. Görüldüğü gibi Moskova, Türkiye’ye ittifak değiştirmesi için cazip tekliflerle baskı yapıyor. Masada da Suriye, Kürtler ve hava savunma sistemleri gibi kamuoyuna açıklanan konular var.

Rusya, Trump’ın seçilmesini de Sovyetlerin çözülmesinde başrolü oynayan Gorbaçov gibi düşünüyor olmalı ki Türkiye üzerinden Washington ile ciddi bir bilek güreşine hazırım mesajı veriyor.

Sonuç olarak Rusya, Soğuk Savaş sırasında Sovyetlerin yanında yer alan Suriye’deki iç savaşa ABD’nin müdahil olmasından rahatsız. Bu rahatsızlığını, 15 Temmuz darbe girişimini de bahane ederek, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun ileri karakolu olan Türkiye üzerine oynadığını gösterip Washington’a adeta meydan okuyor.

AKP iktidarı ise Gülen’i iade etmiyor diye Washington’a kızıp ABD’ye karşı Rusya ile denge arayışına giriyor. Hatta Putin’in danışmanı Dugin’e, ABD’deki seçimden bir gün önce Meclis’teki grup toplantısında boy göstermesine izin vererek Washington’a ‘Elini çabuk tut yoksa ben saf değiştiriyorum’ mesajı gönderiyor.

İki süper güç Türkiye ve çevresinde yeni bir nüfuz savaşına girerken AKP iktidarı Gülen ve Cemaat’le uğraşarak ne kadar stratejik düşündüklerini göstermiş oluyorlar.

Bari Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Rus medyasına verdiği “Üçüncü Dünya Savaşı endişesi taşıyorum” başlıklı röportajını okumuş olsalardı. Umarım bu yazı vesilesiyle okurlar.

Vehbi ŞAHİN, 10.11.2016 /TR724

Harman fırtınası ve küçük kıyamet [Selim Gündüz]

Buğday tohumu yeşerir, olgunlaşır ve başak olarak meyve verir. Her ağaç bir tohumdan doğar büyür gelişir ve meyve verir. Çocuk doğar büyür gelişir ve meyve verir. Medeniyetler bedeviyetten doğar, büyür gelişir ve medeniyet meyvesi verir. Her gayret, her ter damlası, her dua bir tohumdur. Toprağa atılır. Mevsimi geldiğinde yeşerir, vakti geldiğinde meyve verir.

‘Ekin (buğday)’ metaforu aslında hemen her şeyde var olan bir hayat sirkülasyonunu örnekler. Kur’an-ı Kerim’de müminler İncil’deki benzetmesiyle ‘ekin’ olarak yer alır:

“(Onlar) filiz veren bir tohum gibi (dirler), sonra Allah o (filizi) güçlendirir ki sağlam şekilde büyüsün ve (sonunda) kökü üzerinde dimdik dursun ve üreticileri sevindirsin, hayrete düşürsün, (Allah böylece müminleri sağlam ve dayanıklı/dirençli kılar) kâfirleri öfkeden yutkundursun. (Fetih/29)

KÜÇÜK KIYAMET(!)

Harman zamanı buğdayın olgunlaşıp meyve halinde toplanma zamanıdır. Harman zamanı neler olur?

Öncelikle artık tarlanın görevi bitmiştir. Bir sonraki mevsime kadar atıl halde bekler. O topraklar kısmi bir fetret yaşar. Bir müddet ekim yapılamaz. Az da olsa sağda solda unutulmuş tohumlardan bir kısım başaklar çıktığı olur. Kısmen ‘Hüda-ı nabit’tir (Kendiliğinden yetişen). Ama düzenli bir ekim, toptan bir sürgün verme söz konusu değildir. Bu, tarlayı terk etmek de değildir. Tohum öncesi çiftçilik zamanıdır.

Buğdayın ayıklanması kolay değildir. Küçük bir kıyamet (fırtına, rüzgâr, alt üst oluş) sonrası buğday tohumları başaktan ayrılır. Sapla samanın ayrılması ‘barışçıl’ yollardan olmaz. Maksat buğday ‘dâne’sidir. Toprak, sap, saman hepsi dekoratif, esbaba dair, şekli gerekliliklerdir. Kuvve-i inbatiyeyi veren Allah’tır.

ZOR SÜREÇ

Ayrılan samanlar balya halinde hayvan yemi olmaya giderken, buğdaylar için zor ve yeni bir süreç başlar. Kalite kontrolü yapılır. Çürük, nemli ve kalitesiz buğdaylar ayıklanır. Kaliteli her bir buğday ‘dâne’si ya tohum halinde sonraki sezon başak vermesi için saklanır. (dünyaya dağılır) veya ağır preslerden geçer un olur sonra yoğrulur sonra mayalanır ve sonra fırın ateşinde ekmek haline gelerek yaratılış maksadına ulaşır.

HER YÜZYIL AYRI BİR TARLA

Ayrı ayrı tarlalar olur, ayrı ayrı çiftçiler gelir. Tohum saçar giderler. Hasat mevsimi geldiğinde üretilen buğday hem çiftçinin hem de semerenin kalitesini ifade eder. Ama tarla asıl değildir. Yağmur asıl değildir. Güneş asıl değildir. Hatta ürün asıl maksad değildir. Maksat her safhada Rıza-yı İlahidir.

Her “ekim” dönemin, her “hidayet sezonunun”, “her tecdit peryodunun” mutlaka bir hasad mevsimi vardır. Tarla tarumar olur. Çünkü hasat zamanı gelmiştir. Tüm ekinler biçilir. Çünkü hasat zamanı gelmiştir. Başaklar preslenir, sapla saman ayrılır. Çünkü hasat zamanı gelmiştir.

‘DÂNE’NİN KALİTE SINAVI

Başaklarda ana rahmindeki bebek gibi korunan buğday dânelerinin ekim ve yetişme döneminde en büyük imtihanı bazen sert esen meltem olur. Bazen sabahın seher serinliği olur. Bazen aşırı güneş sıcağı olur. Bunların ötesinde bir sınanma ve imtihan yaşamaz buğday dâneleri.

Bu nedenle asli imtihan harman zamanı ve harman sonrası olur. Cemaatin insan kalitesi, Allah’la irtibatı, kulları fazla ciddiye alıp almadığı bu süreçte ortaya çıkar.

Sürecin imtihanları Kur’an’da tane tane anlatılıyor:

– Korkuyla sarsılma,

– Mal ve mülkü kaybetme,

– Açlık ve yoksulluk,

– Gayretli olanların tembellerden ayrılması,

– Semerenin kaybı (okul, bina, vakıf…)

– Zorluk zamanında infak edip edememe,

– Sabırlı olup olmama…

Tüm bu imtihanlar harman zamanını bekler, o günlerde yoğunlaşır. Her yüzyılda yaşayan müminler benzer süreçler yaşamışlardır. “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan… ” (2/214) ayeti bunu vurgular.

“Geçirilen imtihanın ağırlığı ve soruların terleticiliği nispetinde, fert, insanlık mektebinde sınıf geçmeye ve yükselmeye hak kazanır… Evet, sabah akşam onların çevrelerinde dolaşıp duran endişeler, yer yer yuvalarını sarsıp geçen açlıklar, susuzluklar, sıkıntılar, hatta mal ve canlarına gelen zarar ve ziyanlar, beklenmedik şekilde hâdiselerin demir paletleri altında kalıp ezilmeler, onları en sert çelikler hâline getirecek ve istikbale hazırlayacaktır.” (Sızıntı/İmtihan)

METAFİZİK ÂLEMDEN SEYREDİLMEK…

Her yüzyılın kazananları kaybedenleri olur. Her yüzyılın velileri ve rezilleri olur. Her yüz yılın zalimleri ve mazlumları olur.

Geçmiş asırların kaybedenleri, firavunları, yezidleri… esfel-i safilinde azab çekiyor. Geçmiş asırların kazananları ise metafizik tribünlerinde oturmuş bu asrın imtihan verenlerini sahnede seyrediyor, takdir ediyor, alkışlıyor, dua ediyor, sırt sıvazlıyor.

Hadiseler mahruti bakabilenler için çile ve imtihanlar harmanlanmış bu kutlu zaman dilimi, “insanı gökler ötesi âlemlere uçuran bir kanat ve imtihanda görülen her sıkıntı da ona güç ve canlılık kazandıran bir iksirdir. Böyle birinin nazarında ateşlere atılmak, Yaratıcı’nın dostluğuna doğru atılmış en güçlü bir adım; çarmıhlara gerilmek de O’na yükselmenin yüce birer vesilesi sayılır.”(Sızıntı/İmtihan)

Selim GÜNDÜZ, 10.11.2016 /TR724

Piyasalarda Trump etkisi: Riskler çoğaldı, altının devri başlayabilir [Semih Ardıç]

ABD’de başkanlık seçimini cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump kazandı. Küreselleşme karşıtı Trump’ın demokratların adayı Hillary Clinton’la girdiği Beyaz Saray yarışını sürpriz bir şekilde zirvede tamamlaması piyasaları sarstı.

Daha ilk dakikalardan, Asya borsalarında da sert düşüşler yaşandı. Japon Yeni, dolar karşısında değer kazanırken Tokyo borsası yaklaşık yüzde 5 değer kaybıyla son üç ayın en düşük seviyesinde kapandı. En büyük sarsıntılardan biri Meksika piyasalarında gözlendi. Peso’nun dolar karşısındaki kaybı yüzde 12’yi buldu. Güvenli liman niteliğindeki varlıklara rağbet artarken, altın fiyatları yükseldi. Şangay Altın Borsası’nda, altının günlük işlem hacmi 330 tona ulaştı. Bu hacim İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma (BREXIT) kararı aldığı dönemdeki hacmin iki katından fazla. Ons fiyatı 1.275 dolardan 1.303 dolara yükseldi. Kurumsal yatırımcılar ve hedge fonlar, Trump’ın ekonomide atacağı adımlar netleşeceği ana kadar altına yönelecektir. Bu da altına talebi hızla artıracaktır. Beyaz Saray’a geçtikten sonra Trump’ın Suriye eksenli şahin hamlelere girişmesi halinde de altındaki yükseliş daha belirgin ve kalıcı bir hal alacaktır. Altının sepetteki payını artıran yatırımcılar kârlı çıkabilir.

Siyasî riskler gelişmiş ülkelerde yüksek. İngiliz Sterlininin BREXIT kararı sonrası yüzde 15 değer kaybetti. Avrupa’da popülist partiler seçimlerde iyi sonuçlar elde ediyor. Merkez bankalarının piyasaları fonlamak için alışılmadık para politikaları uygulasa da onlar da yolun sonuna geldi. Siyasi krizlerle boğuşan gelişmekte olan ülkelerin de ekonomik durgunluk yüzünden eski cazibesi kalmadı. Altın bütün belirsizliklerin ortasında hâlâ en güvenli liman.

TRUMP GELDİ, İNŞAAT LOBİSİ YAŞADI

Trump siyasî ve iktisadî yapıda köklü değişimden bahsediyor. Yol, köprü gibi büyük altyapı projelerine ağırlık vereceklerini açıkladı. İnşaatçılıktan gelen bir başkan için şaşırtıcı bir kalkınma modeli olmadı. Bu yatırımların etkisi ile büyüme kısa vadede hızlanacaktır. Daha fazla bütçe açığı ve borçlanma manasına gelen Trump modeli faizleri ve enflasyonu yükseltecek.

Reagan dönemini yeniden yaşayabilir Amerika. Piyasalardaki sarsıntı bir süre daha devam eder. Sarsıntıların bitmesi ya da devam etmesi Trump’ın ırkçı, şahin ve sert söylemlerinin politikaya dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı. Seçimi kazandıktan sonra yaptığı ilk konuşmada daha makul bir profil çizdi. Propaganda dönemindeki keskin tavrını esneteceği intibaı bıraktı. Piyasaların ilk şoku balkon konuşmasındaki ılımlı mesajlarla atlattı diyebiliriz.

DOLAR DÜNYADA DÜŞÜYOR, TÜRKİYE’DE ARTIYOR!

Dolar belirsizliklerin etkisi ile pek çok para birimi karşısında değer kaybederken TL karşısında değerleniyor. Niye? Türkiye’de özel sektörün 201 milyar dolar döviz açığı varken başka bir sonuç beklemek gerçekçi olmazdı. Trump şokunda dolar 3.3035 TL seviyesine kadar tırmandı ki bu yeni bir rekor. Artık geri çekilmelerde yeni destek noktası 3,10 TL. Altına inmesi çok kolay değil.

Amerikan Merkez Bankası FED, Aralık’ta faiz artışına Trump molası verirse bir nebze nefes alır dolar/TL paritesi. Kısa süreli geri çekilmeler olsa da Türkiye siyasî ve iktisadî krizin girdabından çıkmadıkça dolar da Euro da yukarı yönlü hareket edecektir. Bu yüzden sepette dolar ve Euro ağırlığı muhafaza edilmeli.

Amerikan borsalarının Trump’un başkan seçilmesine vereceği tepki de piyasaların yönünü tayin etmesinde belirleyici olacak. Kayıplar yüzde 2 civarında kalırsa diğer borsalardaki sert düşüşler hız kesebilir. Dow Jones ve Nasdaq’ın daha sert düşmesi ise Türkiye gibi gelişmekte olan piyasalardan para çıkışını hızlandırır.

BORSA İSTANBUL İKİ GERİ BİR İLERİ

Borsa İstanbul’da yüzde 2’yi bulan kayıp gün sonunda yüzde 1’in altına gerilese de kalıcı bir toparlanma için henüz erken. Borsa’nın aylardır 73–77 bin bandına demir atmasından hâlâ bir anlam verememiş olanlar borsada kaybetmeye devam edebilir. Hatta kredi derecelendirme kuruluşlarının not indirimlerinin etkisini kırmak için endeksin bu bantta tutulması için talimat verildiğini bile düşünenler var.

Eylül ayı imalat sanayi yüzde 4’e yakın geriledi ki bu büyümenin 3. çeyrekte sıfır ya da eksiye gerileyebileceğinin habercisidir. Yılsonunda da yüzde 3’ün altında bir büyüme gelirse şaşırtıcı olmaz. Bu büyüme ne işsizliğe çare olabilir ne de esnafın boğuştuğu krizi bitirebilir.

Trump sonrası piyasalar rota arayışına devam edecek. Yatırımcıların bugüne dek alışık olmadıkları türden işaretler alması risk algısını daha da artıracaktır. Kamu harcamalarını orantısız artırarak büyümeyi borçlanma ile finanse etmek en kestirme yol. Ancak bunun Amerika’yı 2008 krizine sürüklediğini unutmayalım. Ekonomik kriz ise Trump’un siyaset kariyerini ikinci başkanlığa taşımasına engel olabilir. Esasında Amerika gibi kurumsal yapıları oturmuş, bağımsız yargı ve yasamanın denetimindeki bir başkanın ne kadar radikal değişime gidebileceğini Trump da Beyaz Saray’da yaşayarak öğrenecek.

KENDİMİZ ETTİK, KENDİMİZ BULDUK

Riskleri kendi kendine artıran Türkiye dâhil olduğu gelişmekte olan piyasalar içinde maalesef negatif yönde ayrıştı. Risk primi (CDS) en yüksek ülkeyiz. Hillary Clinton kazansaydı ne olurdu? Kısa süreliğine nefes alacaktık.

Trump kazandı diye sevinenlerin motivasyonunu anlamak mümkün değil. Türkiye ekonomisi kendine has derin bir krize sürükleniyor. Üstelik bu sefer 2001’de olduğu gibi bankalar batmıyor, kâr rekoru kırıyor. Buna mukabil reel sektörde iflaslar birbirini takip ediyor. Bankacılık krizi olsa Merkez Bankası vanayı açar, 6 ay içinde iyileşme emareleri görülebilirdi. Ticaretin kalbi Kapalı Çarşı’da bin 500 dükkân kapanıyorsa (2001’de dahi böyle bir iflas dalgası yaşanmadı) daha ciddi bir krizle karşı karşıyayız demektir.

Semih ARDIÇ, 10.11.2016 /TR724

Mesele Güntekin değil hâlâ anlamadın mı? [Barbaros J. Kartal]

Hafta sonu oynanan Beşiktaş-Trabzonspor maçı sonrası hakem Mete Kalkavan ciddi eleştirilere maruz kalmış ve maçın sonucuna etki edecek ciddi hatalar yaptığı büyük bir çoğunluk tarafından kabul edilmişti. “Perde arkasında Trabzonspor için neler yaptığımızı kabinedekiler biliyor” diyen Berat Albayrak’ın sahip olduğu –şimdi kimse onunla ne ilgisi var demesin Turkuvaz grubunun kimin kontrolünde olduğunu herkes biliyor– Fotomaç gazetesi Beşiktaş’ın hakem sayesinde kazandığını ima eden ilk sayfa ile çıktı.

Büyük ihtimalle hem patronlarına hem de diğer rakiplere şirin gözükmek istediler. Beşiktaş kulübü çok anlamsız şekilde taraftarın da gazına gelerek Fotomaç gazetesine ambargo uygulayacağını ve tesislere almayacaklarını açıkladı. Bu şımarıklığı bir hafta önce Galatasaray Beyaz TV’nin bir muhabir için yapmıştı. Üç büyüklerin beğenmediklerimizi yazarsan seni barındırmayız tarzı şantaj ve tehditlerine spor camiası alışkın olduğu için takım muhabirleri bir nevi “embedded” gazeteci gibi çalışır, kulüp muhabirleri aslında takımların gazete ve televizyonlar içerisindeki atanmış temsilcileridir.

Yandaş medyanın tehdidi

Neyse devam edelim…  Tahmin edileceği gibi Sabah gazetesi kıyameti kopardı. “Sen kimin muhabirini almıyorsun, bir daha düşün!” tarzı aba altından sopa gösterdiler. Bir konuşmada 35 kere cumhurbaşkanım diyerek bu alanda rekoru elinde bulunduran Fikret Orman baktı ki işin büyümesi pek iyi olmayacak son tahlilde karşısında çirkef bir havuz ve Erdoğan ailesi var, minik bir tornistanla ‘konuştuk, çözdük’ diyerek linçten kurtuldu. Yoksa Fikret Orman’ın özel hayatından başlayıp Beşiktaş’ın stadını başına vurana kadar neler yazacaklardı.

Derken başka bir gelişme yaşandı ve herkesin sempati duyduğu, centilmen ve sakin kişiliği ile bilinen spor sunucusu ve yorumcusu Güntekin Onay, NTV Spor’da Emek Ege ile yaptıkları programda gündemi tartışırken Beşiktaş’ın uyguladığı ambargo meselesi açılınca basın özgürlüğü hassasiyeti ise hapisteki gazeteciler, işsiz kalan gazeteciler ve yasaklanan yayınlar ile ilgili de aynı hassasiyeti gösterilmesini gerekir şeklinde kısa bir şeyler söyledi. Kısa diyorum çünkü neler olabileceğini anlayan Emek Ege panikle hemen konuyu  kapattı. Spor programında bu konu nereden geldi denmesi saçma konu zaten muhabire uygulanan basın ambargosu. Kendileri spordan dış siyasete, ekonomiden turizme her şeyi bilir, yazar, söylerler ama beğenmedikleri bir ses duyunca hemen vay senin ne haddine.

Linç ve hakaretler ardı ardına

Tahmin edileceği gibi İslamcılar köylülüklerini ve vicdansızlıklarını göstermekte vakit kaybetmediler. Güntekin’e yönelik linç ve hakaretler peşi sıra gelmeye başladı. Güntekin’i terör propagandası yapmakla suçladılar. Tam da kendilerinden beklendiği gibi Ferit Şahenk’e yani patrona seslendiler. İnsanların ekmekleri ile oynamak bunların şanından çünkü. Cesaretin varsa isim ver diyen külhanbeyleri yazılar yazdı.

Aslında Güntekin meselenin küçük bir kısmı. Yeni Türkiye adı verilen çirkef tarlasında esas söylenen şey şu: “Bize biat etmiş patronların çalışanları! Eğer bize ters bir şeyi dile getirseniz önce işinizi, ısrar ederseniz özgürlüğünüzü kaybedersiniz.” Herkese ayar verme gösterisidir yaşananlar. Daha doğrusu artık patlayan ve patlama ihtimali olanlara ibreti alem mesajıdır.

Aptala yatanlar da var

Gelelim daha da esas meseleye. Bizim biat etmiş medyada çalışıp korkusundan AKP’ye bir şey diyemeyenlerin şöyle bir oyunu var: Aptala yatmak. Kendilerinin cesareti olmayan şeyleri söyleyenleri ‘Güntekin’den ilginç çıkış’ , ‘Güntekin Onay sert çıktı’,  ‘Güntekin’den ayar’ diyerek sözde Güntekin’in söylediklerini yayarlar ama söyleyene de asla sahip çıkmazlar.

Bu tür aptala yatmada en mide bulandırıcı olan Doğan Grubudur. “Bu internete n’oluyor yahu, yavaşladı mı ne? Sosyal medyaya girememek ünlüleri çıldırttı?” gibi başlıklarla hükümetin internetin vanasını kestiğini sözüm ona haberleştirmeye çalışırlar da asla “Hükümet interneti kesti!” diyemezler. Benzer medyada Hükümet gazetecileri hapse atıyor diyemedikleri için de “Güntekin’den çok konuşulacak sözler” deyip oyuna devam ediyorlar.

Bakalım ne olacak? Bu yazının yazıldığı saatlerde Güntekin Onay ile ilgili yeni bir gelişme olmadı. Yani işini kaybetme ya da tatile çıkma ya da kendisinden bir açıklama… İnşallah başına bir şey gelmez. Ekranlardan ayrı kalmaz. İnşallah Beyaz gibi de yapmaz. Korku ve baskılardan dolayı yıllardır alıştırdığı efendi ve hakkaniyet çizgisine halel getirmez. Başkanın gösteremediği Beşiktaşlılık duruşunu belki Güntekin gösterir. “Neden öyle yaptın ama sen de haklısın” denen uğursuz günlerde…

Barbaros J. Kartal, 10.11.2016 /TR724