Modern resim ve Türkiye [Halit Emre Yaman]

Geçmişte klasik resim yapan ressamlar muhtemelen modern resimlere baktığında pek bir şey anlamaz. Çünkü Salvador Dali ve Pablo Picasso gibi ressamların öncülük ettiği akımda nesneler olmaları gereken yerlerde değildir, insan organlarının yeri ve cisimlerin şekli değişmiştir... Resme bakan herkes farklı anlamlar çıkarır. Oysa klasik resimde her şey yerli yerindedir ve hemen herkes baktığı resimde aynı şeyi görür.

Tıpkı resim sanatındaki bu durum gibi geçmişte İslamî bir toplum içinde yetişen insanlar da bugün kendisine İslamcı diyenleri anlayamaz. Değişen, garip bir hale dönüşen ve özünden uzaklaştığı halde kendisine Müslüman diyen o kadar çok çeşit insan var ki…

Okuduklarımız ve dinlediklerimiz, atalarımızın -büyük bir ekseriyetle- ölse de yalan söylemeyen, mert, namuslu, ahlaklı, mala-mülke tamah etmeyen insanlar olduğunu söylüyor.

Türk ve Müslüman olmanın yanı sıra her zaman övünüp durduğumuz gelenek, görenek ve değerlerimizden artık eser yok. Düz ayna karşısında her şey ayan beyan ortada iken artık o ayna da ortada yok. Bütün aynalar ya çukur ya tümsek…

Bu aynaların karşısına geçenler insan olsa da görüntüde başka bir mahlûk var. Ölçüsüz, gülünç ve bazı organları kaybolmuş veya şekil değiştirmiş... Kimi zaman da bir hayvana benzeyen görüntü, günümüz insanını ne kadar da güzel temsil ediyor.

Anadolu topraklarında yaşayan insanlar artık kendisi olmaktan uzak ve çobanından memnun etmeyen bir sürü niteliğinde…

Eşref-i mahlûkat olmasına rağmen, esfele-i safilinde ısrar eden bir güruhtan ne beklenebilir ki? İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış arasındaki farkı göremeyen bir toplumun geleceği hakkında olumlu şeyler söylenebilir mi?

Varlık sebebinden uzak bir hayat yaşayan, çocuğuna sahip çıkmayan, namuslu insanlara iftira atan, yalana prim veren, hırsızı alkışlayan toplumun karşılaşacağı nihai sonuç krizdir, kaostur, kargaşadır…
Aile, din, ahlak gibi kavramların varlığından uzak bir hayat yaşayanların varlık esprisi nedir? İnsanın hayatında bunlar yoksa şu geçici dünyada tutunacak neyi kalmış olabilir? Güçlünün haklı olduğu, aldatmanın marifet sayıldığı, saygı ve sevgiden uzak, bohem bir hayat…

Özellikle 15 Temmuzdan sonra Türk insanı dünyevî rahatını kaybetmemek için ruhunu modern büyücülere sattı ve geri alması da pek mümkün değil. Zaten geri almayı düşünen de yok…

Anlamları değiştirilmiş değerlerin hâkim olduğu bir toplumdan hiçbir hayır gelmez ve onun üzerine hiçbir şey bina edilemez. Çünkü her şeyin sağlam bir temele ihtiyacı vardır ve temeli sağlam olmayan her şey er ya da geç çökmeye mahkûmdur.

Bırakın sokaktaki adamı, topluma örnek olması gereken aydın, hoca, sanatçı ve devletin en başındakiler bile bir gün “ak” dediğine, ertesi gün “kara” diyorsa ve bu durum alkışlanıyorsa o toplumun varacağı yer neresi olabilir ki?

Takdir edersiniz ki, renkten renge giren, eskiden “ikiyüzlü” şimdi ise sayısını bilemediğimiz yüze sahip olanları hiçbir yasa veya prensip bağlamaz. Sabun gibidir onlar, tutamazsınız kayar giderler bir yerlere… Omurgaları yoktur onların; bir prensipleri varsa o da prensipsiz olmalarıdır. Her şeyi zamanın şartlarına göre yorumlar, menfaatlerini mabud edinirler.

Bu halleri ile Dali veya Picasso’nun resimlerinden fırlamış gibidirler. Absürtlük, karışıklık, saçmalık… Maalesef din-diyanet diyerek iktidarı ele geçirenlerin bir zamanlar “necip millet” olan Anadolu halkını getirdiği nokta bu…

Bir zamanlar gelecek vaad eden ülkemiz ve insanımız artık zulme ses çıkarmayan, çirkinliklere talip, aşırılıkları umursamayan, sevabı-günahı bilmeyen bir hale geldi. İnsanımız sepetteki bozuk meyve gibi hem kendisini hem de çevresini çürütüyor. Ne yazık ki çürümenin geri dönüşü yok ve topyekûn bir yok oluşa doğru gidiliyor.

Kalbi çalışmayan hayatını kaybeder, inanç ve değerlerini kaybeden ise hayatıyla beraber ahiretini de kaybeder. Ne güzel ifade etmiş Bediüzzaman Hazretleri, “Cenâb-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden, neyi kazanır? O’nu bulan her şeyi bulur; O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.”

Modern resimlerdeki insan uzuvlarını yerine yerleştirmek mümkün olabilir belki ama gerçek hayatta bozulan insanı eski haline döndürebilmek çok zor. Hele Türkiye’de…

En büyük korkum, Türk insanının toparlanabilmesi için Almanya veya Japonya dibi görmesidir. Böyle bir durumda ne olacağını kestirmek ise zorlardan zor… Türkiye dışına çıkabilmiş birçok insan yaşanması muhtemel olan bu faciadan kurtulmuş durumda ama sevdikleri birçok insan da hala orada…
Gönülde bin bir temenni olsa da, Allah’ın takdirine karşı boynumuz kıldan ince…

[Halit Emre Yaman] 9.1.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/halitemreyaman2halitemreyaman@hotmail.com

İşte en sinsi düşmanımız... [Safvet Senih]

Sinsî düşmanımız, sağdan-soldan, önden-arkadan altan-üstün, içten-dıştan saldırarak, moral bozmak ümitsizliğe sevketmek için elinden geleni arkaya koymaz. Üstad Hazretleri, Mesnevi-i Nuriye’de, Zühre Risalesinin bir ikazında diyor ki: “Ey kalbim! Şeytan, başkalarının elindeki nimetleri nihayetsiz derecede çok göstererek seni yanıltmak ve sana ihsan ve ikram edilmiş olan nimetlerin kıymetini düşürmek ister. Öyle bir durumda sen kendi ihtiyacına, kendine, aczine, nimetteki hikmete ve kasdî olan ihsana-ikrama; kudret, ilim ve irade tecellilerinin sonsuzluğuna; senin vücudunun gayelerine, onun Esma-i Hüsnâ  sahibi olan Mâlik ve Hakikî Sahibine ait neticelerine bak.”

Hem  de, iki saadet bir arada olmaz. Dünya ve âhiret saadetleri hep birlikte yaşanmaz. Ama dünyanın bin senelik zevkli hayatı, Cennetin bir saati kadar değildir. İşte öyle keyfiyetli, elit bir hayat. Onun için hadis-i şerifte, “Dünyanın Cenab-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyeceklerdi.” (Buhari, Müslim) buyuruluyor. Evet bekâ âlemi olan Cennetten bir sinek kanadı kadar nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat ve fâni bir nurdan daha çoktur…

Onun için Efendimiz (S.A.S.) “Âhiret bizim olsun da, varsın dünya onların olsun.” buyurmuştur.

Hem biz şu dünyanın ölçü ve tartılarıyla âhirete ait şeyleri tam tartıp anlayamayız: Üstad Bediüzzaman Hazretleri “Kim ‘Elhamdülillah Rabbi’s-semâvat-i ve’l-arazîn… Rabbi’l-âlemine vele hü’l-kibriyâü fi’s-semâvâti ve’l-arzı ve Hüve’l-azîzü’l-hakîm. Elhamdü lillâhi Rabbi’s-semâvâtı ve Rabbi’l-arazine Rabbi’l-âlemin. Ve le hü’l-azametü fi’s-semâvâti ve’l-arzı ve Hüve’l-azîzü’l-Hakîm. Ve le hü’l-mülkü Rabbü’s-semâvâti ve Hüve’l-Azîzü’l-Hakîm” duasını okursa, ona Musa ve Harun’un sevabı kadar sevap vardır.” (Deylemi, Teberanî) buyuruluyor. Hakikatı şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Musa ve Harun Aleyhisselamın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, ebedî saadette nihayetsiz ihtiyaç içinde bir kuluna bir tek virde (zikre) mukabil vereceği sevap hakikatı, o iki Zâtın sevaplarına –fakat ilim dairemize ve tahminimize giren sevaplarına- müsavi olabilir. Meselâ: Bedevî, vahşî bir adam hiç padişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdut fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hatta bizde saf dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: ‘Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.’ Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette zannediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar.  Şimdi biri o adamlardan birisine dese: ‘Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar bir rütbe vereceğim.’ O söz hakikattır. Çünkü padişahlık haşmetinden onun dar fikir dairesine giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir (büyüklük, heybet ve azamettir).

“İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete yönelik sevap hakikatlarını o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hz. Musa Aleyhisselam ve Harun Aleyhisselamın mechülümüz olan hakikî sevapları ile muvazene ve mukayese değil –çünkü, teşbih kâidesi, meçhulü mâlûma kıyas eder- belki mukayese edilen ve mâlûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla, mümin bir kulun bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.

“Hem de, deniz yüzü ile katrenin göz bebeği Güneşin tamam aksini tutmakta müsavidirler. Fark keyfiyettedir. Hz. Musa Aleyhisselam ve Harun Aleyhisselamın deniz gibi olan ruh aynalarına yansıyan sevabın mahiyeti, bir damla hükmünde mimin bir kulun bir âyetten aldığı sevabın mahiyetinin aynısıdır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet, kalite ise kabiliyete  tâbîdir. Hem bazan olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki; altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı haller oluyor ki, bir tek âyet Kur’an kadar fayda verebilir. Hem İSM-İ ÂZAM’a mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhisselamın bir âyette mazhar olduğu İlahî feyiz, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Hz. Peygamber Efendimizin (S.A.S.) geriye bıraktığı muazzam mânevî mirasın gölgesine mazhar bir mümin, kendi kabiliyeti itibariyle kemiyetçe bir peygamberin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hakikata ters olamaz.”

Bir de azgınların, kibirle ve zulümle köpürüp kabararak dolaşanların durumu, moral bozmamalıdır. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle bir temsil getirilmiştir:

“O gökten yağmur indirir ve vâdiler, dereler kendi ölçülerince dolup sel olur akar. Sel, suların üstünde kabaran köpüğü alıp götürür. İnsanların ziynet veya bazı eşyalar yapmak için ateşte erittikleri madenlerin de köpüğü olur. İşte Allah, hak ile bâtılı böyle bir temsil ile anlatır: Köpük yok olup gider, insanlara faydası olan cevher kısmı ise dipte kalır. Allah işte böylece misaller verir. Rablerinin çağrısına icabet edenlere en güzel mükâfat, cennet vardır. Fakat  O’nun davetini kabul etmeyenlere gelince şayet dünyada olan şeylerin hepsi de onların bir misli daha kendilerinin olsaydı, kurtulmaları için FİDYE  olarak hepsini verirlerdi. İşte bunlar çetin bir hesaba maruz kalacaklardır. Onların kalacakları yer cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir yerleşim yeridir.” (Ra’d Suresi, 13/17-18)
Yolumuzu ve  tercihimizi iyi seçelim…

[Safvet Senih] 9.1.2019 [Samanyolu Haber]

Ölüm için hazırlık yapıyor muyuz? [Ali Demirel]

Her insanın dönüp mazisine baktığında bazen buruk bir tebessüm, bazen gözyaşı çeşmesini açan bir hüzün, bazen kaçırılan fırsatlar için gönülden kopan bir pişmanlık ifadesi “keşke”, bir başka zaman da manasını bulmuş dakikaların içte hasıl ettiği neşe ile anacağı “hey gidi günler”i vardır.

Evet, yıllar su gibi akıp gidiyor ve her an büyük hesap gününe bir adım daha yaklaşıyoruz. Adım adım yaklaştığımız bu büyük güne acaba ne kadar hazırız? Yaş hanesine eklenen her rakam, günlük hayatın içindeki koşturmaca, sosyal alanda edinilen çevre, makam, şan-şöhret ve her türüyle büyüme, insandaki pek çok his ve düşünceyi değiştirebiliyor.

Belli bir müddet cennet beratını alacağımız bir imtihan salonu olarak gördüğümüz bu dünya, zamanla cazibe oklarıyla gönlümüzü yaralayabiliyor bizi kendine mahkum ediyor.. zevk, şatahat, lüks, itibar görme, sayılan ve hürmet edilen biri olma, daha iyi yaşama, daha yukarılara çıkma arzularının esiri köleler haline getirebiliyor.

Oysa Bediüzzaman Hazretleri’nin çok güzel ifade ettiği bir gerçek var: “Ölüm, o kadar kati ve zâhirdir ki, bu günün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor, elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve her şeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesi bu olmalıdır.” (Âsâ-yı Mûsa, s. 15)

İşte aldanmamış bir insan olarak ölümle yüz yüze gelebilmek için ara sıra maziye dönme, dünün hatıralarını yâd etme, ölümü tefekkür etme ve böylece bugünün bağrında gelişen nefsani ve şeytani tuzaklara karşı tetikte olma bir yoldur. Fakat bundan daha emin bir yol vardır ki o da, sürekli her şeyin sahibi Cenab-ı Hakk’ın rahmetine sığınma ve O’na el açıp merhamet dilenmektir.

Böyle bir insan ölümü aklından çıkarmaz, ona hazırlanır. Âhireti önemser, orada kendi işine yarayacak amellere bakar. Ölümü hatırlayan kimse, dünyanın varlığına da darlığına da aldırmaz.
Hz. Ebû Bekir, “Kabre azıksız giren, denize gemisiz girmiş gibidir.” buyuruyor. Ölüme hazırlık, kötülüklerden uzaklaşıp günahları terk etmekle, gasbedilen hakları sahiplerine vermekle, kalplerden kini, nefreti ve düşmanlığı silmekle; anne-babaya iyilik ve akrabalık bağlarını gözetmekle olur.
Mana büyükleri derler ki, ölümü çokça hatırlayana üç şey ikram edilir: Günahından hemen tövbe etmek, kalbi kanaatkâr olmak ve ibadette gayretli olmak.. Ölümü unutana da üç şey verilir: Tövbeyi hep ertelemek, kendisine yetene râzı olmamak ve ibadette tembellik.

Hep hazırlıklı bulunmalı ve öteler için azık biriktirmeli. Hiç kimsenin ne zaman öleceği belli değil. Dolayısıyla hayatını şuurlu ve her an ölüme hazırlıklı yaşayanlar olduğu gibi, yer yer gaflete düşenler de olabilir. Bununla beraber, ölenlerden ibret almasını bilen ve bütün müminler için dua ve istiğfar, hayır ve hasenatlarla onların arkasından yardımlarına koşmak isteyenler de vardır.

Allah, insanlara bu dünyada çeşitli sorumluluklar yüklemiş ve onlara gözetmeleri gereken sınırları bildirmiştir. İnsan, bu sınırları göz ettiği, emredilenleri yerine getirip yasaklardan sakındığı ölçüde ruhen olgunlaşır, aklı ve şuuru gelişir, kendisini mânen/maddeten eğitir.

Başına gelen olaylara sabretmesini, her durum karşısında Allah’a yönelmeyi, yalnız O’ndan yardım istemeyi, O’na karşı içli bir sevgi ve saygı dolu bir korku duymayı öğrenir, Allah’a karşı sağlam bir iman ve tam bir teslimiyet kazanır.

Allah’ın yarattığı nimetlerin değerini anlar ve bu sayede Allah’a karşı olan şükrü/sevgisi/yakınlığı ve hayranlığı artar. Sonuçta, Allah’ın beğendiği, akıllı ve ahlâklı ideal bir mümin haline gelir, cennete lâyık olur.

Allah’ın özel olarak yarattığı bu hikmetli olay, dünyadaki eğitimin bir parçası olan imtihan ortamının sırrını içerir. İnsan, bu dünyada başına gelen sayısız olaylarla sınanır ve bu imtihandaki başarısı oranında ebedî hayatında ceza veya mükâfata kavuşur. Hiç kimse, kendi imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Bu süre bazen uzun, bazen de kısadır.

Bu sebeple, uzun yaşama hesapları yapma yerine insan, Allah’a karşı sorumlu olduğunu ve hayatının hesabını vereceğini bilerek, Kur’an’ın rehberliğinde yaşamalıdır.

Aksi halde sonsuz hayat için bir hazırlık yapmaması, bunun için kendisine tanınan bu biricik fırsatı kaçırması ve ebediyen cennetten mahrum kalması gerçekten de çok acı bir durum olur. Böyle biri, azap mekanı olan cehenneme gidecek bir ahlâk gösteriyor, demektir. Bu nedenle dünyada boşa geçen her saniye hem çok büyük bir kayıp hem de çok acı bir sonuca doğru atılan yeni bir adımdır.
Madem gerçek budur, öyleyse bu gerçeğin dünyadaki her şeyden daha önemli olması gerekir. Hayatımızda karşımıza çıkacak muhtemel olaylar için önceden hazırlık yaptığımız gibi, ölüm ve sonrası için de hazırlık yapmamız elzemdir. Zira ölecek olan biziz. Ölümden sonra karşımıza gelecek olaylarla da tek başımıza biz muhatap olacağız.

Ebedî kurtuluşu isteyen insanlara Allah şöyle emreder: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine bir baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşir, 59/18).

Bahsedilen bu hazırlık, panik ve stres içinde ölümü beklemek değil; onun Allah tarafından gelen bir gerçek olduğunun bilinci içerisinde kadere teslim olmaktır. Önemli olan da uzun ya da kısa yaşamak değil; bu süre içinde tüm yaşamın Kur’an ve sünnet rehberliğinde değerlendirilmiş olmasıdır.
Allah’ın verdiği süreyi kendi heva ve heveslerinin doğrultusunda, değersiz işler peşinde koşarak sorumsuzca tüketenler ise ölümle karşılaşmayı elbette ki hiç istemeyeceklerdir: “Size dünyada öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi?” (Fâtır, 35/37) âyetinde, insana tanınan sürenin gerçek değeri ve amacı açıkça tarif edilmiştir.

Madem ki durum böyle; “Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.” (Enbiyâ, 21/35); “Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye.” (Kehf, 18/7) gibi gerçekleri unutmadan imtihanımızı en güzel şekilde vermeye çalışmalıyız. “Geleceği kesin olan her şey aslında yakındır.” (İbn-i Mâce, Mukaddime 7)

Her gün o bize, biz de ona biraz daha yaklaşıyoruz...

[Ali Demirel] 9.1.2019 [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirelalidemirelshaber@gmail.com

Gaybi Haber ve Muztar’ın Duası [Tarık Burak]

Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam buyuruyor ki, ‘Bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak.’ Yani, gecesi gündüzü olan insanların bulunduğu her yere benim namım ulaşacaktır, demiş.

Bu gaybi bir haberdir. Müslümanlar  için gösterilen bir ufuktur, bir gaye-i hayaldir. Bu hedef ile yanıp tutuşan Fethullah Gülen Hocaefendi, Avrupa’da yaşayan Türkler’i ziyaret etmek için 1977 yılının Kasım ayında Almanya’ya gitti.

Hocaefendi’nin bu seyahat sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türkler’in manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı. Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu. Onun için Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam, insanlığın huzuru için güneşin doğup battığı her ufku hedef göstermişti.

Hocaefendi, 9 Aralık 1977’de Berlin’de Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam’ı konu alan bir konferans verdi. Şöyle diyordu:

‘O Aleyhissalat u vesselam, dünyaya bir sinek kanadı kadar ehemmiyet vermiyordu. Sultanlara tahtlar bahşedip taçlar giydirdiği halde, olabildiğine zâhidâne yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor; bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet hisleriyle oturup kalkıyordu. Mârifet, muhabbet ve haşyet duyguları itibarıyla O her zaman meleklerle atbaşıydı; dünyadaydı ama dünyevî değildi, ukbâ yolundaydı, orayla da evvelen ve bizzat irtibatı yoktu; gönlü hep Rabbinde, gözü O'nun âsârında, âsârına renk, şekil, desen kazandıran esmâsındaydı. Dünyaya bir ukbâ koyu nazarıyla bakıyor, onu bir mezraa gibi görüyor; ekiyor, biçiyor ve elde ettiklerini de hep ötelere bağlıyordu. Rüzgârların tohumları sağa-sola taşıyıp neşv ü nemaya emanet ettikleri gibi O da esiyor-savuruyor; yoksulları görüp-gözetiyor, açları doyuruyor ve kendisi çok defa aç yatıp kalkıyordu. İki cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabbine ulaştığında ne sarayı ne villası ne servet ü sâmanı ne de eş ve evlâdına bıraktığı bir malı vardı. Kendi gibi yaşamış, dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde buradan göçüp gitmişti. O, dünyaya dünya kadar, ötelere ve öteler ötesine de onların kıymetleri ölçüsünde değer vermiş ve ona göre bir tavır sergilemişti.’

12 Aralık 1977’de Münih’te verdiği konferansın başlığı ise: “Kurtarıcı Neslin Vasıfları” idi. Hocaefendi, Hamburg, Frankfurt, Hannover gibi şehirlerde de konferanslar verdi. Almanya’daki Türkler kendisine yeni model bir Mercedes hediye etmek istediklerinde bunu şiddetle reddetti. Kendi deyimiyle bu Avrupa gezisinde bir topluiğne bile hediye kabul etmedi.

Manevi temelleri sarsılan bu cemiyet içinde kendini korumak çok zordu. Ahlâkî değerler yerle bir edilmişti. İnsanlığın ebedi hayatını yakıp kavuran bu müthiş tauna insanlar ne gibi çarelerle karşı koyacaktı? Çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş batıl formüller işe yaramazdı. Özellikle Münih’te bulunduğu sırada BMW fabrikasında çalışan Muhsin adlı bir işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadı onun rikkatine çok dokundu. Bu umumi bir haykırıştı aslında.

Hocaefendi bu seyahat boyunca Almanya’da çok üzücü hadiselerle de karşılaşıyordu. Asrın hastalıklarından birisi olan ayrılık, burada dindar bir hayat süren gurbetçi Türkler arasında katı gruplaşmalar şeklinde kendisini gösteriyordu. Fatih Camiine devam eden grup Mevlana Camiine gitmiyordu. Bu gruplar, Hocaefendi’nin kendi mekânlarında konuşmalar yapmasını, öteki gruplara gitmemesini istiyordu. Bu, Hocaefendi’nin tarzı değildi. Hatta bu yüzden Köln’deki konferans programını iptal etti. Çünkü konferans tarihinden bir gün önce program yapılırken, gözü önünde iki ayrı gruba mensup kişiler kavgaya tutuştu. Hocaefendi bu şartlarda yapacağı bir konuşmanın yararlı olacağına inanmıyordu. Normalde Almanya dışındaki Avrupa ülkelerine de gitmeyi düşünüyordu. Ama bu tablo onu rahatsız edince seyahat programını kısa tutup Türkiye’ye döndü.

Döndü ama tam 13 yıl boyunca Muhsin adlı bu işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadının acı ızdırabını ruhundan hiç atamadı. Nesilleri kavuran bu alevler karşısında yerinde duramazdı zaten. Bu derdin sancısıyla kıvrandı durdu. Bu duygularını şöyle dile getirdi:

Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam: ‘Siz benim adımı, nam-ı celilimi güneşin doğup battığı her yere götürün.’ Buyuruyor.
O ilk Müslümanlar İslamı çok iyi yorumlamasalardı, bizim anladığımız manada seslendirmeselerdi nasıl böyle bir Müslümanlığı anlayacaktık. Onlar da ömürlerini, ömr-ü tabiîlerini tamamladılar ve göçüp gittiler Allah’a. Vazife başında gittiler. Şimdi gele gele bu vazife size düştü. Ama acıdır çok, Allah Resul’ünün nam-ı celili güneşin doğup battığı her yere gidemedi henüz.

Sizin arkadaşlarınız Sibirya’larda yaz günlerinde sıcağın otuz kırk derece olduğu kış günlerinde soğuğun altmış derece olduğu bir yerde o nam-ı celili Muhammedî’yi şöyle veya böyle tutturabilir miyiz diye, buza yazı yazar gibi oraya o namı yazmaya çalışıyorlar. Eski Moğolların ülkesine, bilmem ki Güney Kutup’ta insan var mıdır? Oralara kadar dünyanın her yerine nam-ı celili Muhammedî’nin götürülmesi. Bırakın buraları da bir Almanya’ya gidin.. Dünya kadar yer gezersiniz de ruh-u revani Muhammedî minarelerde şehbal açmaz. İngiltere’de dünya kadar yer dolaşırsınız da ezan sesi duymazsınız. Camileri vardır ama sizin camilere benzemez. Müezzinleri kapalı yerlerde ezan okur. İmamların sesi sokağa taşmaz. Oralarda sokakları da alacak şekilde gürül gürül namaz kılınmaz. Itri’nin bestesiyle salat-u selamlar okunmaz. Allahu Ekberler denmez.

Ve Allah Resul’ünü, kaldığım sürece ben oralarda çok garip hissettim. “Çok az anılıyorsun ya Resulullah, herhalde çok gurbet yaşıyorsun buralarda” dedim kendi kendime.
Oralara bile nam-ı celili Muhammedî götürülememiş. Biz mi vefasız, bize yakın olan bizden evvelkiler mi vefasız, tarih mi vefasız, tarihseller mi vefasız kim vefasız bilemeyeceğim. Ama herhalde dostun vefasızlığı bahis mevzu düşmanın husumetinin yanı başında.

Bunun için güneşin doğup battığı her yere mutlaka ulaşmamız lazım. Bunu ister bir emir telakki edersiniz sahibinden. İster bir gaye-i hayal telakki edersiniz. Sizin için bir ufuk, bir hedeftir. Buraya ulaşın demiştir ümmetine.

Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslamın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.

Başlamış bir şey. Başlamışı bitirin inşallah. Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.”

Hocaefendi, görüştüğü herkesi bu işe sahip çıkmaya teşvik etti. Nihayet, onun bu ızdırabına Yüce Allah, Almanya, Belçika ve Hollanda’da lütfettiği öğrenci yurtlarıyla icabet etti. Zira, muztarın duasına icabet eden Allah’tı.

Fethullah Gülen Hocaefendi, 24 Kasım 1990 tarihinde, Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Türkler’in ısrarlı davetleri üzerine tekrar Avrupa’ya gitti. İstanbul’dan kalkan uçakla Hollanda’nın Amsterdam şehrine indi. Vaaz kasetleri 1970’li yıllardan beri Avrupa’daki Türkler arasında yaygın olarak dinleniyordu. Hollanda’nın başkenti Amsterdam, okyanusun kenarında ve su seviyesinin altında bir şehirdi.

Hocaefendi, buradan bir Türk öğrenci yurdunun bulunduğu Rotterdam’a giderken yolda gördüğü manzaralar dikkatini çekti. Şehir ve kasabaları kastederek, “Hiç boş yer bırakmamışlar. Çok güzel dizayn yapmışlar” dedi.

Hollanda’da bir hafta boyunca Türklerle görüşen Hocaefendi, buradaki yurtta sohbet etti. Anadolu insanın himmetleri burada meyve vermeye başlamış, yurtlar açılmıştı. 13 yıl önce geldiği bu topraklarda Efendimiz’in (sav) garipliği sona eriyordu artık. Gözleri çeşme olup şükür gözyaşları döktü. 1985’e kadar Hollanda’da ön plandaki Türkler daha ziyade, Türkiye’deki çeşitli terör faaliyetlerinden dolayı iltica eden insanlardan oluşuyordu. Türk öğrenci yurdunu yöneten Akyazılı Vakfı’nın hepsi üniversite mezunu olan kurucuları, ilk defa Türk cami ve cemiyetlerini bir araya getirerek resmi kuruluşlarla muhatap oldular. Hatta televizyonda belli bir saat yayın yapma imkânı bile elde etmişlerdi. Türklerin bu şekilde düzgün bir imajla Hollanda devletiyle muhatap seviyeye gelmiş olması Hocaefendi’yi sevindirdi.

Hocaefendi’yi en çok sevindiren hususlardan birisi de Türk insanın Avrupa ülkelerinde “işçi” rolünün ötesinde bir toplumsal konum elde etmiş olmasıydı. Öyle ki Hollanda polisi, Amsterdam ve Rotterdam’da yeni bir mahallede cami ve yurt açma teşebbüsünde bulunan Türkler için, Hollandalıların kapılarına “Bu insanlardan size zarar gelmez” şeklinde kâğıtlar bırakmıştı.

Hocaefendi, Hollanda’daki Türklere, “Burada kalın, vatandaş olun, çocuklarınıza sahip çıkın” dedi. Onun bu sözlerinin özel bir anlamı vardı. Çünkü 1960’lı yıllardan beri Almanya ve Hollanda’ya gelen Türk işçiler, kömür ocaklarında, gemilerde ve cam fabrikalarında ağır işlerde çalışmış, çok para kazanıp bir an önce Türkiye’ye dönmenin hesabını yapmışlardı. O günlerde bu ülkelere gelen bazı Türk hocalar da, “Buraları ecnebi (yabancı) memleketi, bir an evvel Türkiye’ye dönün. Uçağın kuyruğunda bile olsa cenazenizi Türkiye’ye getirin” diyordu. Aileler dönüyor, dönmek istemeyen çocuklar kalıyordu. Nasıl olsa “yabancı memleket” diye düşünen Türkler, bu ülkelerin vatandaşı olmak için özel bir çaba sarf etmiyordu. Hocaefendi’nin 1990’da Avrupa’daki Türklere verdiği mesaj açıktı: “Yaşadığınız ülkelerin verdiği vatandaşlık haklarından yararlanın, seçme ve seçilme hakkı elde edin. Çocuklarınızı üniversiteye gönderin.” biçimindeydi.

Türk işçilerin çocuklarının neredeyse tamamı sanat okullarına gidiyordu. İşçinin çocuğu işçi olur mantığı hâlâ egemendi. Sanat okuluna giden çocuk iş bulur düşüncesi hâkimdi. Böylece diplomasız işçi babanın diplomalı işçi oğluyla bu süreç devam ediyordu. O yüzden örneğin 1980’li yılların başına kadar Alman üniversitelerinde okuyan Türk öğrenci sayısı yok denecek kadar azdı.

Hocaefendi’nin Türklere verdiği bir diğer mesaj, doğru insan olmaları, Müslümanlığın öngördüğü dürüstlük kurallarını hayatlarına yansıtmalarıydı. Çünkü 1962’den itibaren Avrupa’ya olan Türk işçi akınında, 300 kişilik yurtlarda, tek odalı bekâr evlerinde kalan eğitim seviyesi hayli düşük bu insanların bir kısmı çeşitli suçlara karışıyordu. Zaman zaman çeşitli suistimaller oluyordu. Örneğin “çocuk parasını” istismar ederek, sahte evlilik yöntemiyle üzerine dört beş çocuk yazdıran insanlar çıkmıştı. Fabrikalardaki kocaman mescitlerin bazıları, namaz kılmadıkları halde buralara gidip uyuyan ve işlerini aksatan bazı işçiler yüzünden kapatılıyordu. Malulen emekli olup, yüzde 80-90 maaş bağlanarak Türkiye’ye gönderilen insanların bazılarının sağlam oldukları açığa çıkıyordu. Bazı Türk işçiler de Alman kadınlarla evlenince Türkiye’deki aileler yıkılıyordu. Oysa bir Müslüman, her yerde Müslüman gibi yaşamak zorundaydı ve dinin özü doğru insan olmaktı.

Almanya ve Hollanda’da bu temasları yapan Hocaefendi, Danimarka, Fransa ve İtalya’ya geçti. Danimarka’daki Türklerin sosyal hayattaki canlılıklarından memnun kalan, Fransa’da yaşayan Türklerin davetlerine katılıp sohbetler yapan Hocaefendi, Paris’teki Louvre Müzesi’ni tarihi Notre Dame Katedrali’ni gezdi. 11 Aralık 1990 günü Paris ile Strasbourg arasındaki seferlerine yeni başlamış olan hızlı trenin ilk seferine katıldı. İlk seferini yapan tren, Paris’ten Strasbourg’a olan 500 kilometreyi 2,5 saatte aldı. Hocaefendi bu yolculukta, yeni basılacak olan Sonsuz Nur kitabının ilk cildinin tashihini yaptı.

Hocaefendi, 13 Aralık 1990 günü Paris’ten Roma’ya geldi. Ertesi gün cumaydı. Cuma namazını yapımı hâlâ süren Roma Camii’nde kıldı. Roma Mescidi de denilen bu yapı, aslında bütün İslam ülkelerinin yardımıyla yapılmasına rağmen, Suudi Kralı’nın camisiymiş gibi algılanıyordu. Turgut Özal, Roma’yı ziyaret edince Türkiye’nin de camiye katkıda bulunmasını sağladı.

Hocaefendi, kendisine eşlik eden birkaç arkadaşıyla birlikte ikindi namazına kadar Roma Mescidi’nin içinde oturdu. O sırada orada caminin içinde yeni Müslüman olmuş bir İtalyan ile bir Pakistanlı’nın bir hadis konusu üzerine kavga edercesine tartıştıklarını gördü. Bu manzara karşısında üzülen Hocaefendi, yanındaki arkadaşlarına, “Bağnazca düşünceler Müslümanlığa gölge oluyor, Müslümanlığın çehresini karartıyor.” dedi.

Bir gün Roma’da kalan, ertesi gün İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçen Hocaefendi, burada iki gün kaldı. Buradaki Türk toplumunun düzenlediği programlara katıldıktan sonra tekrar Amsterdam’a geçti ve 25 gün süren Avrupa turunu tamamladıktan sonra 19 Aralık 1990 günü İstanbul’a döndü.

Ve bugün yaşanan süreçle bütün bu coğrafyalarda Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için -geç de olsa- binlerce hizmet insanı var. Onlar bu işi bitirmeye azmederse Allah onları ikmal edip İslam’ın güzel yüzünü göstermede onlara yardımcı olacaktır.

[Tarık Burak] 9.1.2019 [Samanyolu Haber]

12 yıl ceza alan Yargıtay üyesi: Kürsüde olsaydım belki de zulmeden olacaktım

Hücrede tutulan Yargıtay Üyesi Ali Alçık'ın Kırıkkale Keskin T Tipi cezaevinden gönderdiği mektup MedyaBold.com'da yayınlandı

2013 yılı Aralık ayından beri Yargıtay üyesi olan Ali Alçık, 15 Temmuz’dan sonra meslekten ihraç edildi ve tutuklandı. Yargıtay’da görülen davasında 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı, ceza yarı oranda artırılarak 12 yıla çıkartıldı. Heyet, takdir indirimine de gitmedi.

Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevi’nde hücrede tutulan Ali Alçık’ın önemli sağlık problemleri bulunuyor. Birkaç defa atak geçirmesi, hücresinde baygın bulunması gibi durumlara rağmen tek başına tutulmaya ve tutukluluğunun devamına karar verildi. Alçık, aldığı ceza sonrası üzülen sevdiklerine yönelik bir mektup kaleme aldı.


ALİ ALÇIK’IN MEKTUBUNUN TAM METNİ

Mektubun tam metni şöyle:

Sevgili ailem;
Kıymetli akrabalarım;
Can dostlarım;

Aldığım cezadan dolayı hepinizin üzüldüğünü biliyorum. Selam gönderen, teselli eden, dua eden, üzülen bütün herkese çok çok teşekkür ediyorum.

İnsan madem yaratılmış, madem bu dünyaya gönderilmiş ve madem imtihanlarla kömür ve elmas ruhlular ayrılmak istenmiş o zaman bu tür sıkıntıların olması tabiidir. Herkesin başına gelebilir. Ben bugün sanık olmasam belki de kürsüde olsaydım yine ayrı bir imtihanda olacaktım. Mağdur rolünde olmasaydım zulmeden rolünde olacaktım büyük bir ihtimalle. Allah’a binlerce kez şükrolsun ki “mazlum” rolünde olmayı takdir etmiş.

Bu tür imtihanlar gösteriyor ki asıl büyük dava var insanın başında. O dava da ebedi bir mutluğu kazanma davasıdır. Bu davalar, yargılamalar asıl davanın yanında bir hiçtir. Lafını bile etmeye değmez.

İnsan asıl davayı kaybettikten sonra buradaki üç günlük dünya davalarını kazansa ne olur ki? Neyi kazanmış olur ki? Ebedi bir mutluluğu kaybettikten sonra üç günlük mutluluğun ne faydası olur insana?

Onun için bu yargılamalara bakıp üzülmemeliyiz boş yere. Burada çekilen sıkıntılar ve musibetler öbür alemdeki büyük davanın cevap şıklarıdır. Önemli olan buradaki cevap şıklarını doğru cevaplayabilmek, doğru tepkiyi verebilmektir. Doğru cevap şükretmek ve sabretmektir.

Sevdiklerim, bütün bunlar geçicidir. O’nun takdiri ve rızası ile olmaktadır. O halde O’ndan gelene hoşgeldin sefa geldin diyelim hep beraber.

Dua ve selametle kalın. Duanıza muhtaç Ali Alçık

[Samanyolu Haber] 9.1.2019

Adanmışın yol haritası kandan irinden deryalar [Bahattin Karataş]

Sen de mi bu imtihanlardan geçecektin Efendim!..

Senin de mübarek yüzün yarılır mıydı? Hangi kılıç sana vurabilir, hangi el keserdi? Nasıl kıyarlardı gül yanaklarına? Yanağın yarılmış, şehit düşmüştü mübarek dişlerin.. Bir damla kanın yere düşmesine kıyametler kopardı halbuki. Böyle bir cüret sana da reva görülür müydü?

Namus iftirasını nasıl atarlardı? Karlardan pâk, nurlardan kutsal damenine nasıl çamur atarlardı münafıklar? Sen de mi iftiraya maruz kalacaktın efendim?

Sen daha doğmadan hayatın, çile dantelalarıyla örülür gibi örülecekti, babasız kalmakla başladı örgün. Babanı görmedin. Seni kucaklayacak baban olmadı, yetimdin. Dedem dedin tam, kader onu da aldı Senden..

Ebu Talib’in yetimi dediler daha sonra, amcana kalmıştın..

Süt annenden annene dönmüştün ki, anneni de kaybettin.. Beni kime bırakıyorsun anneciğim? Ölme! N'olur beni yalnız bırakma demiş ve ağlamıştın..

Yetimdin yetmedi, öksüz de kaldın..

Açlık der miydin sen de ya Resulallah? Hendekte açlıktan taş bağlamıştın karnına. Bir gün Ebu Hureyre'ye günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatımı kesti. Ayakta duracak dermanım kalmadı buyurmuştun.. Bir gün de sevgilerinle Ebu Bekir ve Ömer'inle gecenin geç bir vaktinde uyumamıştınız.. Dışarı çıkmış çaresiz dolaşırken Ebu Heysem'in evinde bir şeyler olur diye kapısını çalmıştınız...

Mekke'de iken çok çekmiştin, arkadaşlarına da çok çektirdiler.. Çekilmez boykotlar uyguladılar. Açlıktan bebekler ölüyordu.. Çekilmez işkenceler, kızgın demirlerle dağlamalar.. Hele Yasir ailesine yapılanlar..

Ebu Leheb hiç çekilmedi yolundan..Ümmü Cemile hep odun taşıdı..Yoluna barikatlar kurdular.. Diriltici soluğunun bir yerlere kavuşsun istemediler..Hep engellediler, hep engellediler..

Medine'ye, güven beldesine gelmiştin.. Bu defa da suikastler, komplolar, zehirlemeler, sihirler ve büyüler yoluna çıktı... İhanetlerse, hiç bitmedi. Günlerdir uyku uyuyamamıştın. Kapıda biri nöbet tutsaydı da biraz uyusaydım demiştin. Bir gece karanlığında Sa’d bin Ebi Vakkas kılıcını kuşanmış gelmişti. Sesler gelince kim o demiştin? Benim Ya Resulallah! Seni beklemeye geldim. Anam babam sana kurban olsun! Uyuyabilirsiniz artık. Ben bekliyorum demişti de öyle uyumuştun.

Neydi bu imtihanlar dizisi ey Miracın süvarisi? Ey levlakenin sertâcı? Neydi bütün bunlar? Meğer yolun kaderi buymuş adâp ve erkanı böyleymiş.. Sana kardeş yolcusunun da kaderi böyle olacakmış..

Sen değil miydin efendim avuçlarında taşların zikrettikleri Zât?

Sen değil miydin efendim ağaçların yerlerinden sökülerek gelip nübüvvetini tasdik ettikleri nebi?

Sen değil miydin efendim parmağının işaretiyle ayın ikiye bölündüğü, bakışıyla güneşin dönüşünün durduğu Resul?

Sen değil miydin Efendim”şahet il vücuh” deyip attığın bir avuç toprağın cephaneye döndüğü ve düşman ordusunu bozguna uğrattığı Allah'ın Resulü?

Sen değil miydin Efendim? Ordu susadığında mübarek parmakların cennetten kevser olup aktığı... Yiyecek bir şey kalmayınca da aynı mübarek el, bereket hazinesine dönmüştü. Doldursun herkes kabını demiş, askerini doyurmuştun... Sen değil miydin binlerce mucizeyle müeyyed O Zat?

Sen de mi zehirlenecektin?

Sana da mı iftira atılacaktı?

Sen de mi firavunların sihir ve büyülerine maruz kalacaktın?

Seni de mi yerinden yurdundan edilecektin? Mekke fethinde herkes evine giderken sen ortada kalakalmış, yerin evin yoktu, gidecek yer bulamamıştın..

Her şeyden kutsal davanı anlatmaktan dönmüştün Taif'ten.. Deport olmuştun. Kendi öz yurduna alınmamıştın.. Mekke'ye sokmamışlardı. Baba!.Babacığım! diye ağlayan yetimlerine kavuşamamıştın? Dayanamamıştı artık müşrikin biri yeter artık demiş himayesine almıştı.
En büyük desteğin Hadice-i Kübrayı da almıştı kader!

Çocuklar annelerini daha yeni kaybetmişlerdi. Onlar da başına kalakalmıştı...

Hani birinde kumlara yatmış, kumlar teninde iz yapmıştı. Ömer’in izleri görünce ağlamıştı. Kimler ne kuş tüyü yataklarda yatarlarken sense ya Resulallah!.. Sense niçin ağlıyorsun ya Ömer? istemez misin dünya onların, ahiret bizim olsun demiştin onu teselli bile etmiştin..

Seni dünyaya, dünyayı da sana küstürmüştü Yaradan!..

Bu yol zor.. bu yol çetin.. bu yol yokuşlu.. bu yol kandan irinden deryaları, bu yol, yar serden geçme, bu yol anadan babadan çoluk çocuktan olma yoluydu.. bu yolda işkence vardı. Bu yolda zindanlar, gaybubetler vardı.. bu yolda yavruların yetim öksüz kalması vardı. Meriç'lerden, Ege'den geçerken Yasir ailesi gibi ailecek, hepten boğulmak da varmış efendim.

Ondan dolayı mı kardeşlerime selam demiştin? ''İnsanlardan en çok Peygamberler a.s. sonra Allah dostları, sonra bunlar gibiler bela ve musibetlere maruz kalır..'' buyurmuştun..

Ondan dolayı mı efendim Aişe-i Sıddıka’ya bir gün “kavminden çok çektim ya Aişe” buyurmuştun..
Demek o yol buydu. Yolun yolcusu, yolun usul ve erkanı da böyle olacaktı.. bize yolu böyle öğrettin efendim.
Demek tipiler, boralar, fırtınalar önce zirvelere, daha sonra yamaçlara ve sonra da yerlere inermiş..

Ya Rab belâyı aşk ile kıl aşina beni,
Bir dem belâyı aşktan etme cüda beni!

Kardeşlerin emrin baş üstüne dediler efendim!..Adını duyurmaya dünyanın dört bir tarafına çoktan seferber olup yollara düştüler..

Sen yeter ki teveccühünü kesme bizden efendim.! dediler.

Bu kadar bela bu kadar musibete nasıl tahammül ettin?İmtihanın ne zormuş efendim? Dert ve ızdıraplar sarmalı adeta. Asrın dertlisi seni mi dillendirmişti yoksa bize..Seksen yedi sene dünya hayatımda dünya zevki namına bir şey tatmadım. Çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı..demişti.

O kadar dertten ızdıraptan sonra Rabbin gel ey habibim demiş miracına davet etmişti..sense ümmetim!.demiş sana bu kadar çile ve ızdırap çektirenlere geri dönmeyi tercih ettin.. ebedi cehennemden kurtulmalarına adeta kendini feda ettin. Bu nasıl bir rahmetti, nasıl bir merhametti bu?
Hak Teala ”İnanmıyorlar diye neredeyse kendini helak ettin” Ya Habibim diyordu.(Şuara, ayet 3)
Bütün bunlara rağmen her türlü günahı işledim.Yetmedi Hamza’yı şehid ettim ciğerini yedim diyen Hz. Vahşi'yi affettin.

Yine bütün nefesimi kötülükte sarf ettim, köşe bucak sana, dine düşmanlık ettim. Bana da af olur mu demişti İkrime? Affettin..

Mekke Fethinde kadınların arasına saklanarak”Hind de gelse iman etse affeder misin ya Resulallah? diyen Hindi de affetmiştin efendim!

Nasıl bir semahatti?Nasıl engin, derin ve aşkın bir merhametti?
Gözünde çektiğin çileler yoktu. Sadece acaba biri iman edip de ebedi hayatını kurtarır mı diye tek derdin vardı.

Ahir zamanda kardeşlerine de her türlü cevr-ü cefayı çektiren Süfyan ve nifak şebekesini de mi afv safhı, affetmeyi mi salık veriyordun efendim?

Bu da mı bu yolun erkanındandı?

Medine müdafii Fahreddin Paşa’nın; şimdiye kadar biz nöbetini tutuyorduk.. Şimdi ise düşman içerden.. İçten ihanete uğradık.. Bahtına düştük bizi münafıklara bırakma sana sığındık! Ey Allah'ın Resulü biz de şimdi o noktadayız efendim..

Ne olur koma bizi sensiz al bizi de o engin merhametine!

Tut elimizden kerem kıl biçarelere ki dermanımız kalmadı...

[Bahattin Karataş] 9.1.2019 [Samanyolu Haber]

Türkiye geçen yıl demokrasi liginde 10 sıra daha geriledi

The Economist Dergisi’nin 2006 yılından beri her yıl yayınladığı demokrasi endeksine göre Avrupa, 2018’de demokratik değerlerin en çok düştüğü yer oldu. 167 ülkenin incelendiği raporda Türkiye demokrasi listesinde 10 basamak daha geriye düşerek 110. sırada yer aldı.

Euronews’in haberine göre, The Economist Dergisi’nin Intelligence Unit ekibi tarafından yayınlanan ‘Demokrasi Endeksi 2018: Ben de?’ isimli raporda ülkeler; seçim süreçleri, çoğulculuk, sivil özgürlükler, hükümetlerin işleyişi, siyasi katılım ve siyasi kültür gibi konulardaki durumlara göre puanlandırıldı.

Raporda en demokratik ilk üç ülke sırasıyla Norveç, İzlanda, İsveç olurken sondan ilk üçte ise Kuzey Kore, Suriye ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti yer aldı.

CUMHURBAŞKANININ DENETLENEMEMESİ EN BÜYÜK ETKEN
Avrupa’nın dünya genelindeki ortalamasını düşüren ülkeler arasında İtalya, Türkiye ve Rusya gösterildi.
Türkiye 2018’de 10 sıra birden gerileyerek 110. oldu. Türkiye’nin yaşadığı düşüşe gösterilen gerekçeler arasında yeni sistemde cumhurbaşkanının yeteri kadar denetlenememesi yer aldı.

Türkiye’de Haziran 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin olağan üstü hal şartlarında gerçekleştiği ve ‘büyük oranda adil olmadığı’ belirtildi.

Kaynak: The Economist Intelligence Unit Democracy Index 2018. Grafik: Euronews

AVRUPA’DA EN ÇOK GERİLEYEN İTALYA OLDU
İtalya geçen yıla göre 12 basamak birden gerileyerek Avrupa’da demokratik değerler anlamında en çok kan kaybeden ülke oldu. İtalya’yı Türkiye 10 basamak Rusya ise 9 basamak gerileyerek takip etti. Rusya’nın demokrasi performansı Afganistan’dan bile daha kötü addedildi.

İtalya’nın yaşadığı düşüşe gerekçe olarak bu ülkede Mart ayında yapılan seçimlerden sonra mülteci karşıtı M5S ve Lega koalisyonunun iktidara gelmesi gösterildi. ‘Düzen karşıtı’ olarak nitelendirilen koalisyonun uyguladığı politikalarla bireysel özgürlükleri kısıtladığı belirtildi. İtalya, 2017 yılında yer aldığı 21. sıradan 33. sıraya geriledi.

TÜRKİYE GEÇEN YIL “ÖZGÜR OLMAYAN ÜLKE” SINIFINA DÜŞMÜŞTÜ
Merkezi Washington’da bulunan Freedom House’un 2018 başında açıkladığı Dünyada Özgürlükler Raporu’nda da Türkiye ilk kez ‘özgür olmayan’ ülkeler kategorisinde yer almıştı. ‘Demokrasi Krizde’ başlığı ile verilen bölümde Türkiye son 10 yılda özgürlüklerin en çok gerilediği ülke sayılmıştı.

Değerlendirmede, Türkiye’nin ‘özgür değil’ kategorisine düşürülmesi şöyle gerekçelendirilmişti:

“Gücü cumhurbaşkanlığında toplayan, derinden kusurlu anayasa referandumu, seçilmiş belediye başkanlarının hükümet tarafından atananlarla toplu olarak değiştirilmesi, insan hakları aktivistleri ve diğer ‘devlet düşmanı’ olarak nitelenen kişilere yönelik keyfi kovuşturmalar, devlet memurlarına yönelik devam eden temizlik operasyonları.”

[TR724] 9.1.2019

Beliniz neden ağrır? Ne zaman ciddiye almalısınız?

Kalıcı sinir hasarı, iltihabi hastalıklar hatta kemik ve beyin  tümörleri… Tüm bu hastalıkların uyarı sinyali bel ağrısı. Uzun süren ve şiddetli bel ağrınız varsa bu durumu ciddiye alın.

Ülkemizde her 10 kişiden 8’i hayatının bir döneminde bel ağrısı çekiyor. Bu denli yaygın olunca da çoğu zaman ihmal ediyoruz tedaviyi. Oysa bel ağrıları kireçlenmeden fıtığa, kemik tümörlerinden kansere kadar pek çok hastalığın belirtisi olabilir. Bu yüzden, özellikle uzun süreli inatçı ağrıları önemsemek şart.

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kaya Kılıç, “Tüm ağrılar gibi bel ağrısı da bir alarmdır. Vücutta bir sorunun olduğunun işaretidir. Bel ağrısı, farklı hastalıkların sonucunda görülebilen bir belirti.” diyor. Kireçlenme veya fıtıkların, beldeki zorlanmaların, omurgayı tutan romatizmal hastalıkların, iltihabi bazı hastalıkların, osteoporoz gibi metabolik hastalıkların, kanserin, yumuşak dokulara bağlı veya iç organlardan kaynaklanan bazı hastalıkların belirtisi olarak da karşımıza çıkabiliyor bu yüzden. Bel ağrıları en sık olarak, adale spazmlarından, eklemlerde oluşan romatizmalardan, omurların kaymasından  ve fıtıklardan oluşuyor. Ancak uzun süreli ve şiddetli bel ağrıları, bel kayması, kanamalar ve iltihaplı enfeksiyonlar, sinirlerde oluşan tümörler, kemik tümörleri, vücudun diğer bölgelerinden bel kemiğine sıçrayan akciğer veya prostat kanserlerinin de habercisi olabilir. Bunun yanı sıra soğuk havalar bel ağrısına neden olabilir. Adalelerde spazm ve ağrılara neden olur. Bel fıtıkları da soğukla beraber artabilir. Kılıç’a göre bir diğer neden ise belin zorlanması. Bel kemiğinin taşıma kapasitesinin üzerinde yük taşırsanız bel ağrıları oluşabilir. Bele aşırı yüklenmek, yanlış hareketler yapmak, yanlış oturma pozisyonları, uzun süren hareketsizlikler, uzun süre bilgisayar ve televizyon karşısında kalmak, aşırı kilo, düzenli spor yapmamak da bel ağrılarının nedeni. Ağır işçilik gerektiren meslekler ve ağır sporlar da bu rahatsızlığın bir başka tetikleyicisi.

Uzun süreli ve şiddetliyse…

Ağrının yanı sıra bacaklarda güç kaybı, duyu kaybı ve hissizlik, uyuşma varsa bu durum fıtığa işarettir. Ayak serçe parmağına dokunduğunuzda uyuşukluk, iğne batmaları, ayak tabanında çakıl taşlarının üzerinde yürüyormuş gibi bir his varsa bunlar da bel fıtığına bağlı olabilir. Kişinin parmak ucunda ya da topukları üzerinde yürüyememesi, tırnakların düşmesi, ayakta yaraların açılması, erkeklik fonksiyonlarının etkilenmesi de ilerlemiş fıtıklarda görülebilir. Hasta idrarını tutamaz hale gelirse idrar kesesine giden sinirlerin belde ezilmesine ya da o bölgede tümör olduğuna işaret olabilir. Bacaklarda felç, kemik tümörlerine bağlı olabilir. Bir bacakta hissizlik ve şiddetli ağrılar beyin tümörlerinin belirtisi olabilir. Bunun yanı sıra bazı kanser türlerinde de geceleri artan uzun süreli bel ağrıları görülüyor. Karıncalanma, iğnelenme, sızlama sinirlerde kalıcı hasarlar olduğunu gösterir.

Bel sağlığınız için…

-Öne eğilirken dizlerinizi bükün.

-Bir şey kaldırırken yavaşça hareket edin ve kaldırdığınız nesneyi vücudunuza yakın tutun.

-Yükleri dengeli taşımaya özen gösterin.

-Yüzme,  yürüme ve sırt ve karın adalelerini güçlendirici egzersizler, bel kaslarını güçlendirir.

-Fazla kilolarınızdan kurtulun.

-Yatağınız ortopedik olsun ve deforme olduğunda mutlaka değiştirin.

-Özellikle uzun süreli oturarak çalışıyorsanız, koltuklarınız ergonomik olmalı.

-Masa başında hareketsiz çalışanların saat başı en az beş dakika kalkıp öne arkaya doğru yumuşak bel hareketleri yapmaları ağrıları azaltır.

‘Alabalığı belinize bağlamayın, yiyin!’

Çoğu insan bel ağrısı için ‘kocakarı yöntemleri’ni tercih ediyor. Bu uygulamaların bir faydası olmadığı gibi tıbbi tedaviyi geciktirdiğinden durumu daha da kötüleştirebiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kaya Kılıç, bu yöntemlerin faydasız olduğuna dikkat çekiyor: “Bardak çekmek bel ağrısı için işe yaramaz.  Sinir baskısını bilmeden belin çekilmesi, çiğnenmesi ve bele uygulanan kuvvetler, zaten içeride ezilen sinirlere daha da fazla zarar verir, felçlere neden olabilir. Ani gelişen güç kayıpları bu tür uygulamaları takiben izlenebilir ve cerrahi girişim gerekebilir. Bel çekilmesi sonucunda en sık gördüğümüz sorunlar ani ve şiddetli ağrı, ayaklarda felç, idrar veya büyük abdest kaçırma ve cinsel güç kaybı. Ayrıca alabalığı beline bağlayarak ağrılarını dindirebileceklerini zanneden hastalara tavsiyem bundan vazgeçip balığı pişirip yemeleri.”

[TR724] 9.1.2019

M.Akif ve Bediüzzaman’ın Abdülhamit’e muhalefetini anlamak (1) [Dr. Yüksel Nizamoğlu]

Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahlarından birisi olan Abdülhamit, günümüzde bir “kült” olma yolunda hızla ilerliyor. Abdülhamit’in bugün Türk kamuoyunda takdim ediliş şekline bakan ve o döneme vâkıf olmayan birisi onu “büyük bir Fatih”, Osmanlı’yı zaferden zafere koşturan bir “Gazi Sultan” bile zannedebilir.

İttihat ve Terakki’nin muhalefetinde yayılan ve iktidarında da devam ettirilen “müstebit Padişah” söyleminin Cumhuriyet devrinde de sürdürülmesiyle Osmanlı Devleti’nin Vahdettin’den sonraki “en kötü padişahı” olarak takdim edilen Abdülhamit, bugünse Necip Fazıl’ın meşhur kitabıyla başlayan sürecin bir devamı olarak “Ulu Hakan” olarak tanıtılıyor.

“Eski bir İttihatçı” olan İsmet İnönü’nün “Meydan Larousse Ansiklopedisi” kendisine takdim edildiğinde ansiklopedi hakkında hüküm verebilmek için “Abdülhamit” maddesini okumanın yeterli olduğunu söylemesi gibi bugün de kişiler ve kurumlar hakkında Abdülhamit’e bakışının ölçü olması gelinen noktayı gösteriyor.

ABDÜLHAMİT’E MUHALEFET

Özellikle Abdülhamit’i “hiçbir hata yapmamış büyük bir dünya lideri” olarak gören kişiler o dönemde Akif ve Bediüzzaman’ın neden muhalefet ettiğini, hatta tahttan indirilmesi hakkındaki fetvayı neden tefsir âlimi Elmalılı Hamdi Yazır’ın kaleme aldığını anlamıyorlar.

“İslami hassasiyetleri” her zaman ön planda olan bu şahsiyetlerin muhaleflerinin anlaşılması aslında çok zor değil. Öncelikle Abdülhamit’in otuz üç yıl boyunca ülkeyi nasıl yönettiğine, nasıl bir yönetim sistemi kurduğuna, bu sistemde hangi özelliklerin öne çıktığına bakıldığında bazı yazarlar tarafından “İslamcı muhalif” olarak adlandırılan bu kişilerin Abdülhamit’e çok ağır sözlerle muhalefet etmelerinin gerekçeleri de anlaşılabilir.

Abdülhamit kısa süren bir meşruti idare sonrasında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda yaşanan çok ağır mağlubiyetten sonra parlamentoyu feshetmiş ve yönetimi kendisinde toplayacak bir sistem oluşturmuştur. Amacı, bu sırada söylediği “artık ülkeyi dedem II. Mahmut gibi yöneteceğim” sözünde ifade edilmiş gibidir.

1839-1876 arasındaki Tanzimat döneminde Babıali’ye ve onun başındaki Sadrazama geçen gücü “tek başına” üstlenmiş, Hükümeti ve Sadrazamı sembolik bir şekle dönüştürmüştür. Sadrazamları sık sık değiştirmiş, bakanların atanmasından çoğu zaman Sadrazamın bile haberi olmamıştır. Sadrazamlık ve bakanlığın ilk şartı ise “sadakattir”. Bu durum sık sık değişikliklere neden olmuş, mesela A. Vefik Paşa’nın ikinci sadrazamlığı sadece iki gün sürmüştür.

Abdülhamit’in kurduğu rejimin temelinde Saray ve burada görev yapan bir “danışmanlar ordusu”, idaresini devam ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu “hafiye teşkilatı” ve insanların birbirini gözetlemesine (tecessüs) dayanan “jurnalcilik” vardır.

Böyle bir iktidarın devamı için sınırlı bir hürriyet ortamı öngörüldüğünden hemen her alanda sıkı bir “sansür” öne çıkmakta, muhalifler ya ülke içinde “sürgünle cezalandırılmakta” ya da çareyi yurt dışına çıkarak “gönüllü sürgün” olmakta bulmaktadırlar.

YILDIZ SARAYI

Abdülhamit rejiminin kalbi olarak Yıldız Sarayı görülebilir. V. Murat’tan sonra tahta çıkan II. Abdülhamit seleflerinin aksine Boğazda yer alan “Dolmabahçe Sarayı” yerine Yıldız Tepesi’ni seçmiş ve burası “avuçlar dolusu altın sarf edilerek” yapılan ilave binalarla 500.000 metrekareden oluşan ve 12.000 kişinin yaşadığı büyük bir mekân haline gelmiştir.

Yıldız Sarayı sadece Padişahın yaşadığı yer olmayıp “yüksek duvarlar arkasındaki Hükümdarın görünmeden jurnaller, şifreli telgraflar ve fotoğraflarla ülkenin her yerini gözetlediği bir merkez” olmuştur. Padişah ise yılda iki defa bayram namazı için Dolmabahçe Camii’ne gidişi, bir defa da Hırka-ı Şerif ziyareti için Topkapı Sarayı ziyareti dışında Yıldız’ı terk etmemiştir.

Abdülhamit bütün askeri, siyasi, dini, iktisadi, mülki konuları Saray’da toplamış, Abdülmecid ve Abdülaziz’in tersine yetki devrine yanaşmamış, ülkedeki her şeyden haberdar olmaya çalışmış ve bütün gücü “mutlak monarşi merkezi yaptığı” Yıldız’a taşımıştır.

Muhalifler içinse Yıldız, “istibdadın sembolü” olarak görülmüş ve yaşanan bütün olumsuzlukların kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Yıldız, halk ve aydınlar nezdinde rejimin “kaygı verici” bir simgesine dönüştüğünden Abdülhamit “Yıldız” kelimesinin gazete ve mecmualarda kullanılmasını yasaklamıştır. Bu nedenle M. Akif ve Bediüzzaman’ın eleştirilerinde de bir sembol olarak Yıldız Sarayı’nın görülmesi normal karşılanmalıdır.

HAFİYELİK VE JURNALLER

Abdülhamit devlet ricaline de güvenmediğinden iktidarının devamı için Hafiyelik teşkilatını güçlendirmiş, özellikle iktidarının son on beş yılında “jurnalcilik” bir yarışa dönüşmüş, sadrazamlar başta olmak üzere memurların çoğu Padişaha gönüllü “muhbirlik” yapma ihtiyacı duymuşlardır.

Başta İstanbul olmak üzere memurlar ve aydınların sürekli olarak hafiyeler tarafından takip edilme ve en yakınları tarafından “jurnallenme” korkusu yaşamaları, muhbirliğin geldiği boyutu göstermektedir. Jurnalciliğin bu kadar yaygınlaşmasının önemli bir nedeni de yanlış olduğu ortaya çıksa bile jurnallerin imha edilmemesi, hatta jurnalcilerin “yalan ve iftiradan dolayı” ceza verilmesi yerine duyarlılığından dolayı ödüllendirilmeleriydi.

Abdülhamit’in bu tutumu, jurnalciliğin artmasına neden olmuş ve kıskançlık, şahsi kin, düşmanlık, makam hırsı gibi nedenlerle birçok kişinin ihbar edilmesine ve hayatlarının karartılmasına yol açmıştır. Jurnal verenlerin rütbe ve makamla ödüllendirilmeleri sonucunda da “İstanbul’un yarısı, diğer yarısını tecessüs eder hale geldi”. Bu durum “düşük profilli” memurların sayısını da artırmıştır.

Hatta Abdülhamit’in suikast ihbarlarını ödüllendirdiğinin duyulmasıyla sadece yurtiçinden değil Avrupa ve Amerika’dan da Padişaha suikast yapılacağına dair ihbarlar yapılmıştır.

SANSÜR

Abdülhamit rejiminin diğer özelliği de matbuat hayatında yaşanan sansür uygulamalarıdır.  Abdülhamit’in “vehminin” en ilginç ve bazen de komik bir şekilde yansıdığı alan, gazete ve kitaplar olmuştur.

Abdülhamit verdiği bir talimatla gazetelerin; memurların hırsızlık, zimmet gibi suçlarına dair haberler yapmalarını, yabancı ülke liderlerine suikast ve diğer ülkelerdeki isyan haberlerini yazmalarını yasaklamıştı. Talimata göre öncelikle; Padişahın sağlığının iyi olduğuna, ürün rekoltesinin arttığına, ülkenin hızla geliştiğine dair haberler verilecek, böylece 1881’de mali iflasını ilan etse de Osmanlı ülkesinde “her şeyin güllük gülistanlık” olduğu algısı oluşturulacaktı.

1888’de çıkarılan bir nizamname ile de ülkedeki bütün matbaa, kitap ve gazetelerin denetlenmesi, önceden izin alınmadan hiçbir eserin basılmaması kararlaştırıldı ve “sansür” Abdülhamit rejiminin vazgeçilmez bir niteliği haline geldi.

“Sansür” baskısıyla hareket eden dönemin “işgüzar memurları” Evliya Çelebi Seyahatnamesinin ilk altı cildini “muzır” sayarak yasakladıkları gibi Montesquieu, Voltaire ve Rousseau’nun eserlerine de sansür uyguladılar.

Ayrıca “Yıldız, Murat, anarşi, ihtilal” gibi kelimeler yasaklanmış, birçok yazar da sansürden kurtulmak için yazılarında “oto sansür” uygulama ihtiyacı duymuştur.

En acı olansa Abdülhamit’in aralarında dini yayınların da bulunduğu otuz bine yakın kitabı sansüre takıldığından yaktırmasıdır.

ENDİŞELİ PADİŞAH!

Abdülhamit yegâne emelinin “devlet ve milletin saadet ve selameti ve din-i Mübin-i İslam’ın bekası” olduğunu ifade etmekte, bunun için uğraştığını ve kendisi için bir talebinin olmadığını söylemekteydi.

Ancak kurduğu sistem tamamen güvensizlik üzerine inşa edildiğinden Padişahın vehmi zamanla daha da artmıştır. Alınan bütün tedbirlere rağmen “endişeli Padişah” Ermenilerin Yıldız’da bir suikastına maruz kaldığı gibi buna benzer birçok suikast de teşebbüs aşamasında önlenmiştir.

Hükümeti ve bürokrasiyi etkisiz hale getiren Yıldız Sarayı merkezli yapı, bakanlar ve memurları risk almaktan korkan ve ilk amaçları Padişaha yaranmak olan kişilere dönüştürmüştür.

Abdülhamit’in kurduğu bu düzen, dini söylemlere ve izlenmeye çalışılan İslamcılık politikasına rağmen Müslüman Arnavutlar ve Arapları da memnun etmediği gibi Elmalılı Hamdi ve Bediüzzaman gibi âlim zatların ve M. Akif gibi “İslam şairi” bir şahsın çok ağır eleştirilerine muhatap olmuştur.

İttihatçıların Meşrutiyeti ilan ettiklerinde Rumeli’deki vali, komutan ve kaymakamların desteğini almış almaları, Abdülhamit’in büyük değer verdiği hafiye teşkilatı ve jurnalciliğin de Abdülhamit’in iktidarının devamını sağlayamadığını göstermektedir.

Kaynaklar: N. Özlü, “II. Abdülhamit Devrinde Yıldız Sarayı”, Toplumsal Tarih, S. 206, 2011; G. Çetinsaya, “II. Abdülhamit Devri İç Politikası: Bir Dönemlendirme Denemesi”, Osmanlı Araştırmaları,  S. XLVII, 2016;  M. A. Beyhan, “II. Abdülhamit Döneminde Hafiyye Teşkilatı ve Jurnaller”, İlmi Araştırmalar, S. 8 (1999); F. Demirel, II. Abdülhamit Döneminde Sansür, İstanbul 2007.

[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 9.1.2019 [TR/24]

Hatada ısrar doları yükseltiyor [Semih Ardıç]

Dolar yeniden yükselirken hükûmet bütün mesaisini borç batağında yüzen futbol kulüplerini, kredi kartı sahiplerini kurtarmak için harcıyor. Sanki altın madeni bulmuşçasına paralar havada uçuşuyor.

Kurtarma operasyonlarının merkez karargâhına dönüşen Ziraat Bankası üzerinden şimdi de 6,8 milyar TL kredi kartı batığı kurtarılacak. Hem de borcunu ödemeyenlere piyasa şartlarına kıyasla yüzde 50 daha ucuz krediler tahsis edilecek.

FUTBOL KULÜPLERİNİN BORCU 11 MİLYAR TL

Futbol kulüplerinden 11 milyar TL, kredi kartlarından 6,8 milyar TL derken iki günde 17,8 milyar TL Ziraat Bankası’nın kapısına bırakılıverdi.

Memlekette “kriz mriz” yoksa bu batıklar neyin nesidir? Bankaların batık kredi tutarı 103 milyar TL’yi buldu. Sene sonu için tahminin 100 milyar TL idi. O eşik 3 milyar TL aşıldı. 1 Ocak 2018’de 62 milyar TL iken sene bittiğinde 41 milyar TL daha artan batık kredi iflasın ta kendisidir.

Doların yükseliş sebeplerini uzun uzun tahlil etmeye ne hacet! Böylesine savurgan, ne yaptığını bilmeyen bir iktidarın mevcudiyeti başlı başına döviz kurlarını zıplatmaya yeter de artar.

TL DÜŞTÜ, MUADİLİ PARALAR ARTIDA

Dolar/TL kuru 1 Ocak’ta 5,29 TL idi. Dolar 8 Ocak’ta Türkiye saati ile 19:00 civarında 5,50 TL’ye yükseldi. Günlük artış yüzde 2,14.

Bir haftanın akabinde dolar, TL’ye mukabil 20 kuruş arttı. Geçen hafta Türkiye’de piyasalar kapalı iken Avustralya’nın Sidney Borsası açıktı ve dolar bir ara 5,80 TL’ye kadar yükselmişti.

Üstelik TL, Güneş Afrika Randı (ZAR) başta olmak üzere gelişmekte olan piyasaların para birimleri hafif de olsa kıymet kazanırken düşüyor.

Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 60 milyar dolar kredi desteği alan Arjantin’in pesosu bile dolara mukabil yüzde 0,19 arttı. Meksika, Şili ve Kolombiya pesoları da benzer oranlarda değer kazandı. Brezilya Reali ise sadece yüzde 0,07 düştü

DOLARIN YÜKSELME SEBEBİ DAHİLÎ

Rakamlar da gösteriyor ki TL’nin yeniden erimeye başlamasının sebebi haricî değil dahilîdir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan 31 Mart 2019 Pazar günü yapılacak seçime kadar daha büyük riskler alacak. İstanbul ve Ankara’yı kaybetmemek pahasına memleketin ikbalini feda edecek.

Seçmene ulufe dağıtmak için ne lazımsa yapılıyor. Merkez Bankası ile diğer Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) kârına göz dikmelerinin ve erkenden temettü (kâr payı) dağıtılmasında ısrar edilmesinin sebebi de 31 Mart.

Hazine şubat ve mart aylarında 36 milyar TL borç ödeyecek. Faizler daha fazla yükselmesin diye kasada ne varsa harcayacaklar.

SEÇİM RÜŞVETİNİN MALİYETİ

Kamu maliyesinin canına okuyan damat Berat Albayrak’a bakan yatırımcı daha da tedirgin oluyor. Son bir haftada atılan adımların seçim rüşvetinden farkı yok.

Krize çare olabilecek tek karar alınmadığı gibi borçluluğu artıracak, bankaların risk katsayısını büyüten manevralara teşebbüs ediliyor.

Erdoğan kürsüden ilan ettiği vaatleri karşılayacak paradan hiç bahsetmiyor. İstanbul ve Ankara’yı kaybederse iktidarı kaybetme kuşağına gireceğini gayet iyi biliyor.

31 Mart’a kadar elindeki bütün mühimmatı, hatta olmayanını da kullanacak. 31 Mart’tan sonrası tufan!

MERKEZ BANKASI’NA BASKI ARTTI

Neticede Ziraat bir kamu bankası. Zararlar doğrudan Hazine tarafından karşılanacak ya da bu işlemler ya Hazine ya da banka kanalıyla para arzını arttıracak. Gevşek para politikası da TL’yi tahrip edecek.

Beyaz eşya, mobilya ve otomobilde vergi indirimleri 31 Mart’a kadar devam edecek. 16 Ocak’ta Merkez Bankası’nda Para Politikası Kurulu toplanacak.

Muhtemelen “Seçim var, faizi indirin” talimatı kurul üyelerine şimdiden iletildi. Barut kokan bir odada kibrit çakmaktan farkı yok ekonomiye dair alınan kararların.

ABD’nin Suriye’den öyle bir günde çekilmeyeceğinin anlaşıldığı günden beri Erdoğan’ın Münbiç seferi başka bir mahiyete büründü. Hâdiselerin seyri muzaffer kumandan pozları için el ovuşturan Erdoğan’ın umduğu gibi gitmiyor.

DERİN ABD İLE TRUMP ARASINDA SİNİR HARBİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Türkiye’nin Suriyeli Kürtleri boğazlamasından endişe ediyoruz.” meyanındaki beyanatı derin Amerika Pentagon ile Başkan Donald Trump arasında Suriye’den çekilme mevzuunda tam bir mutabakat olmadığını gösterdi.

Sinir harbinde Pentagon hep serin kanlı kalmayı başaran taraf olmuştur.

Türkiye’nin görünmeyen bir riski daha var. O da ABD ile 2018 senesi ağustos ayında patlak veren kur şokunu tekrar ettirebilecek yeni bir siyasî krizdir.

ERDOĞAN İÇİN HEPSİ TEFERRUAT

Enflasyonu zabıtanın soğan ve diş macunu baskınları ile düşüreceğini zanneden batmış kredileri kamu bankaları ile kurtarmaya kalkan, seçimden sonra harcanacak kamu kârlarına şimdiden göz diken Erdoğan için bütün bunlar teferruattan ibaret. Yeter ki İstanbul ve Ankara düşmesin! Yeter ki kendisi ölene dek kendisi Saray’da yaşasın…

“Siz de dolar yine niye yükseliyor?” suâline cevap arıyorsanız Erdoğan’ın neleri yaptığına neleri yapmadığına bakmanız kâfi.

Hiç kur tahmininde bulunmadım. Nokta tahmininde bulunanları da kale almamak lazım. Sadece temayüle işaret ettim. Maalesef o temayül beni hep teyit etti.

Maalesef dövizde beklenen yeni dalgalanma yeni sene ile başlamış oldu.

[Semih Ardıç] 9.1.2019 [TR724]

Palu-Kan dosyası ya da kötülüğün sıradanlığı [Naci Karadağ]

Adolf Eichmann, soykırım tarihinin önemli figürlerinden biri. “Önemli” derken iyiliği kastetmiyorum şüphesiz. Hannah Arendt’in tabiriyle, tam anlamıyla bir İblis.

Hayat hikayesine bir göz atalım:

Çocukken sınıf arkadaşlarının ona taktığı lakap oldukça ironik: Küçük Yahudi!

1906-1962 yılları arasında yaşamış Nazi Gestapo subayı olan bu şahıs, Nazi iktidarının “Yahudi sorunu” olarak adlandırılan meselesini yine kendilerince “Yahudi uzmanı” olarak addedilip çözülmesiyle görevlendirilmiş kişi…

Bugünün Türkiye’sinde Ergenekon’un ve iktidardaki ortakları vasıtasıyla tabutundan tekrar çıkardığı Eski askeri savcı Ahmet Zeki Üçok ve Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın aritmetik ortalaması gibi bir şey bu Eichmann.

Köln doğumlu Eichmann, annesi ölünce ailenin geri kalanıyla Avusturya’ya göç ediyor. 1932 yılında tavsiye üzerine Avusturya Nazi Partisi’ne kayıt yaptırıyor. Hitler’in kendisini keşfetmesi uzun sürmüyor tabiatıyla. 1934’te SS’lere katılan Eichmann, bizzat diktatörün kendini Yahudileri yeryüzünden silme işine adıyor.

Madagaskar Planı’nı bilir misiniz?

Bütün Yahudileri bir ada olan Madagaskar’a toplama ve orada yokluğa mahkûm etme işi.

Bunu ciddi anlamda uygulamayı düşünüyor ama başaramıyor.

Kaç insanın katili olduğu hakkında kesin bir rakam yok ama 6 ila 8 milyon masum Yahudi’nin katledilmesinin sorumlusu olduğu düşünülüyor.



İşler Naziler için tersine gitmeye başlayınca Hitler’i anında satıyor ve Arjantin’e kaçıp orada Ricardo Klement ismiyle yaşamaya başlıyor. MOSSAD uzun süre izini sürdükten sonra onu yakalıyor ve İsrail’e getirip yargılıyorlar.

Bu yargılamayı takip eden en önemli isim de Hannah Arendt. 2 yıl süren yargılama neticesinde 1962 yılında idam ediliyor insanlık tarihinin bu en alçak insanlarından biri. Yargılama esnasında yine günümüz Türkiye’sindeki Pelikancılar, Haşmetler, Kurtuluşlar, Hilaller, Ahmet Hakanlar, Cem Küçükler gibi yüzlerce kişiyi aynı amaç uğruna organize ettiğini, hepsini satın alınabilir olarak anlatıyor. Keza, yaptığı bütün kötülüklerin emre itaat bağlamında ele alınması gerektiğini de ısrarla vurguluyor.

Arendt, daha yazdığı kitabın ismi ise şu: Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil – Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün Sıradanlığı Üzerine Bir Rapor…

Eichmann, İsrail tarihinde idama mahkum edilip, infaz edilen tek şahıs olarak tarihte yerini aldı.

İşte “Kötülüğün Sıradanlığı” tabirini ilk kez Hannah Arendt kullanıyor.

Kitapta şöyle izah ediyor meseleyi:

Var olmak için metafizik bir kaynağa ihtiyaç duymayan kötülük, niteliklerini sıradan niteliğini normal insanlardan oluşan kitlelerin iyi ile kötü arasında ayrım yapamayacak duruma getirilerek elde edilir. Esasen kendini etrafında yaşananlardan soyutlayarak rahatsız edici hislerden kurtulma yoluna giden “sokaktaki vatandaş”, bu soyutlama yüzünden “insan” vasfını yitirdiğinin farkına varmama durumudur.

İnsanoğlu fıtraten buna çok müsaittir ama ona bu şartları oluşturmak için iki önemli şey lazımdır; kötüler ve buna izin veren sistem.

Totaliter rejimler bu sebeple kötülüğün sıradanlığı için çok bereketli bir tarladır.

Bir süreden beri kamuoyunu meşgul eden meşhur Palu Ailesi olayını tekdüze bir “toplumsal çürümüşlük” ile okumak yetersiz ve eksik bir okuma olacaktır.

Zira bu kötülüğün paydaşları vardır.

Yine Hitler’in yükselişini anlatan 179 dakikalık muazzam bir başyapıt olan Hitler: Kötülüğün Yükselişi, Edmund Burke’ün şu cümlesiyle ile açılır:

“Şeytanın zaferi için gerekli olan tek şey; iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.”

Dolayısıyla Müge Anlı’nın TV ekranının tam ortasında yere çaldığı karpuz bir mikro ölçekli ülkenin iç organlarının genel görünümünden başka bir şey değildir.

Bu arada, magazin aleminden bu kayıp arama bulma, suçlu tespit etme işlerine geçtiği ilk dönemlerde izleyip, üstenci kibri ve her önüne geleni azarlayıcı üslubuyla son derece itici bulduğum Anlı’yı inanılmaz bir olgunlaşma sürecinde gördüğümü de söyleyip hakkını teslim etmek isterim.

Anlaşılan kötüleri ele alma sürekliliğinden olsa gerek başarılı televizyoncu kişisel bir olgunlaşma sürecini tamamlamış.

Ahmet Kaya’nın linç edildiği gece başrolü oynayan ağır hakaretler ile sanatçıya çatal bıçak fırlatan kadın gitmiş, tanık olduğu fenalıkların pişirdiği bir televizyon bilgesi gelmiş adeta.

Dönelim Palu Ailesi’ne…

Zulmün, zalimliğin, vicdansızlığın ve akıl dışılığın her gün yüzlercesine şahit olduğumuz bir ülkede, belki vaktiniz olmadığı, mideniz kaldıramadığı için Müge Anlı’nın programını izlememiş olabilirsiniz diye bir özet geçeyim:

Havva Palu ve iki oğlu, Anlı’nın programına “kızımız ve torunumuz 10 yıldır kayıp” diye müracaatta bulunuyorlar.

Ancak vakit ilerledikçe ortada öylesine kirli bir bohça açılıyor ki, içinde cinayet, ensest ilişki, tecavüz, şantaj, büyü, cin, iftira, şiddet vs.. her şey var.

Sonrası öylesine karmaşık ve inanılmaz ki, 16 saatlik program kaydını dikkat izlememe rağmen tam olarak hakim olduğumu söyleyemem.

Bir kere ortada gerçeklerden çok daha fazla yalanın söylendiği ve bir yalanın boyunun iki dakikayı bile geçemediği bir itiraf sarmalı var.

Yine vakit geçtikçe anlıyorsunuz ki, aslında kayıp filan yok, bizzat kendi evlatlarını (ki öteki kızlarının kocası olan damatlarının defalarca tecavüz ettiği) el birliğiyle öldüren bir aile var.

Aile kötülüğü o kadar sıradanlaştırmış ki, ağızlarından “Allah” kelimesini düşürmüyorlar.

Damat ise tam bir suç makinası. Başta kendi eşi ve çocukları olmak üzere, şiddet uygulamadığı kişi yok gibi.

Sahtecilik, dolandırıcılık, büyücülük, muskacılık, tehdit, iftira dolu bir sabıka kaydı var.

Ama buna rağmen gelip stüdyoda “Bunların hepsi oyun, bana komplo kuruyorlar” diye savunabilecek kadar da inanılmaz.

Nasıl bir etkileşim ile adeta uşağı haline getirdiği kayın validesi, eşi, kayın biraderleri de –haşa- ona bir peygamber gibi davranıyorlar.

Kaynanası damadına toz kondurmuyor ve “Yarım hocadır” diyerek övüyor.

Evin her köşesine eciş bücüş Arap harfleriyle çiziktirdiği kâğıt parçalarını “muska” diye duvarlara gömüyor ve bulup, “aha işte hasımlarımız bizlere büyü yapıyorlar” diyerek ailenin elindeki beş evi satıp parasına çöküyor.

Öldürdüğü baldızını bir gün önce notere götürüp tam vekâlet alarak maaşını almaya on yıl boyunca devam ediyor.
Bu noktada akla şu soru geliyor tabiatıyla:

Peki bu insanlar üzeri kapatılmış bir cinayeti, niye kendi ayaklarıyla gelip “kızımız 10 yıldır kayıp, onu bulun” diye neden yapıyorlar?

Sorunun cevabı da bu olsa gerek; çünkü artık onun maaşını alamama durumları var. 10 yıldır düzenli aldıkları para, bir şekilde kesilecek, bunu önleyebilmek adına “kızımız kayıp” diyerek yaşadığı algısını oluşturmak istiyorlar. Bu sebeple, meseleyi “kayıp kız” çerçevesinde tutmayı denediler ama Müge Anlı yılların birikimiyle olayı deştikçe deşti. Şimdi bizzat kendileri de işin içinden çıkamıyorlar.

Maksadım üçüncü sayfa haberini ballandırarak size nakletmek değil.

En garibi ise şu; bütün bu olan bitenlerin neredeyse tamamı, polis kayıtlarında ve mahkeme tutanaklarında var.

Ve ekranda bizzat katilin genç eşi polisleri tehdit edip, ağır suçlamalarda bulunmasına rağmen, en ufak bir adli soruşturma, tutuklama filan geçirmiyorlar.

Bir sosyal medya paylaşımıyla hayatları karartılan insanların bulunduğu bir toplumda, cinayetten tecavüze kadar bin bir türlü melanetin yaşandığı gün gibi ayan bir vakıanın tüm failleri her gün ekrana ellerini kollarını sallayarak çıkıyorlar!

Eren Erdem isimli siyasetçi sırf Cumhurbaşkanı’nın hoşuna gitmiyor diye aylarca hapis kaldıktan sonra hakimin serbest bırakma kararına rağmen, birkaç saat içinde tekrar tutuklanırken, mafya liderleri “kanlarıyla duş alacağız” deyip elini kolunu sallayarak dolaşabiliyor.

Öğretmenler, hukukçular, akademisyenler…

Hem de binlercesi salt iktidarın hoşuna gitmiyor diye hapislerde çürütülürken, Metro Turizm’in mafyatik katil sahibi elini kolunu sallayarak ülke dışına kaçıyor.

Aslında AKP iktidarı ve Erdoğan’ın bilinçli olarak kurguladığı bir ülke bu.

Toplumun her yanına açılan çukurlara konulan “muska”lar ile milyonlarca hain ilan edilip, toplum “hasımlarımız bizi yok etmek için pusuda” yalanına inandırılıyor bir şekilde.

Organ mafyası onların peşlerinymiş!

Düşünsenize, Palu Ailesi 10 kişi yıllarca bir otomobilde yaşamış. Akıl alır gibi değil.

Sebep ise malum; hasımlarımız peşimizde, sabit bir yerde durmamamız lazım!

Oysa onlar arabada perişan halde yaşarken, damatları satılan 5 evin parasını çatır çatır yemekle meşgul.

Bir gazete abonesi olduğu için hapishanede yıllarca tutulan eğitimli onbinlerin olduğu bir ülkede ekranlarda kendi evlatlarını ispirto içirterek öldüren katiller cirit atıyor. Ve her cümleye “Allah’tan korkuyoruz” şeklinde başlıyorlar.

Mevdudi, Kur’an’a göre 4 terimi açıklarken “Allah” bahsinde insanların ilah yerine koyup tapındığı nesnelere “korku”yu da ekler.

Bir boya firmasının şahane reklamı vardı, bilmem hatırlar mısınız.
şöyle diyordu;

Hayattan rengi alın, geriye ne kalır ki?

Ülkeden eğitimli, vicdanlı, dürüst, aklı olan, düşünen kişileri aldığımızda geriye kalanı görüyoruz Palu Ailesi örneğinde.

İçinden cemaatin, Kürtlerin, muhaliflerin, aydınların, akademisyenlerin çekilip alındığı bir Türkiye karşımızdaki.

Erdoğan’ın Palu’laştırıp Pelikan’lar vasıtasıyla öcülerle yönettiği bir toplumun dip koçanı bunlar.

Aşağıda palu Ailesi’nin karakter ve soy ağacı var. Tek eksiği  işin kökeninin silik olması. Yukarı, saray’a kadar kesintili bir çizgisi var aslında bu soy kütüğünün.

Çok ironik belki ama, bilin bakalım; anne ve babası öldürülen, kendisi ise işkenceden akıl sağlığı bozulan çocuğun ismi nedir?

Recep Tayyip..

[Naci Karadağ] 9.1.2019 [TR724]

Rejim aparatı bürokrasi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Siyasi bir partinin herhangi bir nedenden dolayı hukuk dışına çıkma eğilimi gösterdiği tarihte az rastlanan bir olgu değil. Benzer biçimde, bir politik liderin herhangi bir gerekçeyle kendisine sınırlı süre için verilmiş olan ve hukukla sınırlandırılmış olan yetkileri aşması ve hukuksuzca genişletmeye çalışması da tarihte sıklıkla görülen bir eğilim. İşte bu bahsedilen durumlar söz konusu olduğunda, devreye siyasal sistemin kendisini koruma, kontrol ve denge mekanizmaları devreye giriyor. Buna genel olarak devletin kurumsal yapısı diyoruz.

Devletlerin kurumsal çatısının temeli, devlet ve hükümet ayrımındadır. Devlet derken, yürütme, yasama ve yargı erkleri tarafından kontrol ve denetime açık olan anayasal mimariyi, onun çerçevesinde devreye sokulmuş olan bürokrasiyi ve kanunları zorlama yetki ve kabiliyetinde olan kolluk güçlerini kast ediyoruz. Örneğin yasalara aykırı hareket eden ve suç işleyen bir kişi hakkında işlem yapılması, yani kanunun zorlayıcılığının gerçekleştirilmesi, bu bürokratik organlar tarafından yerine getiriliyor. Polis gibi, jandarma gibi, istihbarat servisi gibi, yargı gibi, hariciye gibi, askeriye gibi onlarca organ veya kurum, devletin bürokratik enstrümanlarını oluşturuyor. Bu kurumların tasarrufları anayasa ve yasalarla çizilmiş bir çerçeve içinde gerçekleşiyor. Her kurum, kendisine anayasa, yasalar ve yönetmelikler tarafından çizilmiş görev tanımlarına uygun olarak hareket etmek zorundadır. Dolayısıyla, hükümetler (yürütme) değişebilir, ama devletin bürokratik enstrümanları sabittir, değişmez. Bu nedenden dolayı da, devlet bürokrasisinde partizanlık yapmak, kısa vadede yürütme organına (iktidarda olan şahıs ve partiye) yarar getirse de, orta ve uzun vadede o devletin içerden çürümesiyle sonuçlanır.

Türkiye’de bürokrasi çok partili hayata geçtikten sonra gittikçe artan bir biçimde yürütme arpalığı olarak algılanmıştır. Partizanca, devlet bürokrasisine yandaşlar ve partililer doldurulmuş, devlet içinde birbirinden haz etmeyen, hatta karşılıklı nefret eden bürokrat grupları/kesimleri meydana gelmiştir. Bu bürokratlar, partizan olduklarından dolayı görevlerinin gereği olan nesnelliğin ve tarafsızlığın çok dışında hareket etmiş, devletin içerden çürümesine neden olmuştur. Bu aşırı olumsuz durumun en garip uygulaması, koalisyon iktidarları dönemlerinde yapılmış, koalisyon ortaklarına güçleri oranında paylaştırılan bakanlıklar ve devlet kurumlarına devlete değil partiye sadık olacak şekilde partizan kadrolar yerleştirilmiştir. Devlet bürokrasisi, değişen iktidarlara göre yeniden şekillendirilmiş, her iktidar değişiminden sonra bir tür yeniden yapılanma ve ayıklama dönemi yaşanmıştır. Bu nedenle devlette süreklilik akamete uğramış, alt kademe memurlarda da çok habis bu yönetim “kültürü” maalesef yerleşmiştir.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez TSK çürümenin bariz etkisi altına girdi

Bu uygulamanın ayyuka çıkışı 2002 yılından beri devam eden AKP iktidarında gerçekleşti. Devleti ele geçirme ve kontrol etme düşüncesiyle AKP’ye yakın kadrolar, liyakate değil sadakate (partiye sadakat tabi, devlete değil!) göre seçilerek atandılar. Önceleri düşük yoğunluklu bakanlık ve kurumlarda başlayan bu akım, sonraları giderek polisi, istihbari birimleri ve orduyu da kapsadı. Önceki yazılarımda dile getirdiğim gibi, AKP bunu Milli Görüş İslamcı doktrini çerçevesinde meşrulaştırdı. Arka planda ise, devlet olanaklarının yandaşlara peşkeş çekilmesi vardı. Bu yolla hem ideolojik olarak, hem de ekonomi-politik temeller üzerinden bir yolsuzluklar ve hukuksuzluklar rejimi tasarlandı ve hayata geçirildi. AB reformlarının devletin kontrol ve denge mekanizmasını (askeri vesayet sistemini) sonlandırmasıyla, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Türk Silahlı Kuvvetleri de bu çürümenin bariz etkisi altına girdi.

Rejim mevcut şekliyle Erdoğan ve Avrasyacılar kontrolüne girmeden önce, AKP bürokrasiyi parti aparatına dönüştürerek, sonraki İslamofaşist nasyonalist koalisyonunun taşlarını döşedi. Böylelikle, 1990’ların yeknesak Kemalist cumhuriyeti dönüştürülerek, İslamcı-nasyonalist Erdoğan-Avrasyacı Türk İslam sentezi 2.0. ideolojik yapılanması tamamlandı. Önceki hatalı ama en azından vatansever kadroların aksine, bugünkü kadroların ideolojik (veya idealist) Saiklerle hareket etmedikleri bir gerçek! Çünkü rejimin temeli, patlak kanalizasyonun üzerine beton dökerek kokuyu engellemeye dayanıyor. Açık olarak izah etmek gerekirse, 17 Aralık sonrasında suçüstü yapılan siyasi iktidar, Avrasyacı derin devletle işbirliğine giderek, suçlarını örtbas etme yolunu seçti ve bu iki güç sivil darbe ile devleti ele geçirdi. Devletten kastım, zaten partizan olan bürokrasiyi önce parti devletine dönüştürdüler, sonra da Erdoğan “riyaseti” vitrininde İslamcı-nasyonalist bir faşizan kapalı rejim yarattılar.

Bürokratik kadrolar böylelikle siyasi karar alıcılarla beraber suç ortaklığına girdi. Başkaca şansları yoktu! Böylelikle yeni peydahlanan faşizan otoriteryan kapalı rejime sadık, ondan nemalanan ve varlık sebebi o rejim olan bir bürokratik sınıf oluştu. Bugün özellikle yargı (yargıçlar ve savcılar) velinimetlerinin kim olduğunu bilerek hareket ediyor. Kimse bana “başka türlü davranma şansı olmayan, esasında ayakları geri giderek rejime boyun eğen yargı mensupları” masalı anlatmasın! Bugünkü rejim aparatı yargı, rejimin üzerine oturduğu taşıyıcı kolon ve kirişlerin en stratejik olanlarından biridir. Korkunç takibat politikasının beyni olmasa da kas gücü bu yargıdır. Bir ikinci enstrüman hariciyedir. Bugünkü Türkiye diplomasisinin muhaberat devleti refleksleriyle yurtdışında muhalif avını koordine etmesi, Türkiye tarihinde görülmemiş bir vakadır. Sahada sıfırlanırken, Türk hariciyesi etik bakımdan da aska rehabilite olamayacak bir seviyeye gerilemiş durumda. Kendi vatandaşını fişleyen, muhbir vatandaşlar ağı kuran, sahibinin sesi bir “dış temsilcilikler ağı”, Erdoğan döneminin önemli konu başlıklarından biri olacak, ileride bu dönemin tarihi yazılırken. Sokaktan adam kaçıran, yolsuz rejimlerin lider kadrolarına büyük rüşvetler vererek onları kendi organize uluslararası suç şemasına bağlayan, doğan bebeklere Türkiye vatandaşlığı ve kimlik belgelerini vermeyen, küçük yaşta çocukların bile anne babalarından dolayı pasaportunu hukuksuzca iptal eden bir rejim aparatı, diplomatik pasaportlarıyla dünyada cirit atıyor! Yine aynı şemaya uygun olmak üzere, Türk ordusu tümüyle bu rejime angaje olmuş bir biçimde, adeta yeni rejimin en önemli taşıyıcı kolonu ve kirişi konumunda. 15 Temmuz sonrası gerçekleşen Batı’cı subayların tümüyle şeytanlaştırılması ve tasfiyesi ile Rusya ve Avrasya eğilimli Ergenekoncu bir derin yapı, TSK’yı ele geçirmiş görünüyor. Bu tür rejimlerin anatomisinde, asker her zaman iskelettir. Yani askeri kontrol eden, rejimin gerçek sahibidir. Bu nedenle TSK’nın kontrolünü ellerinde bulunduranlar, diğer bürokrasi aparatını da günün sonunda kontrol edecek.

Bugün itibarıyla bu bürokratik yapı, esasında rejimin esas sahibidir

Erdoğan’ın gitmesi, hatta AKP’nin gitmesi, bu nedenle Türkiye’de demokratikleşme ve hukuk devletine geri dönüşün yolunu açmaz. Dahası, bu yapıyı doğuran ve talep eden bir sosyoloji olduğu gerçeği de gün gibi ortada. Tıpkı Hitler Almanya’sında olduğu gibi, rejimin ve liderliğin arkasında çok büyük bir halk desteği mevcut. Toplum bu bağlamda “feto” ve diğer şeytanlaştırılmış hedefler konusunda tedirgin değil. Aksine, tıpkı pagan kültüründe adak kanına odaklanan şapşal müritler gibi, günah keçilerinin yargısız ve hukuksuz infazından sadistçe bir zevk almakta, bu zevk üzerinden sahte bir arınma gerçekleştirmekte. Kemalistlerin ulusalcı damardan destek verdikleri, ülkücülerin milliyetçi damardan hararetle tasvip ettikleri, İslamcıların Erdoğan kültü üzerinden vampir dansı yaptıkları bu ortamda, bugün söz konusu bürokrasinin silkinip kendisine gelmesi ve sistemin içinden bir tür demokratikleşme ve hukuka dönüş temayülü doğmasını beklemek, gerçekten çok naif ve optimist bir tutum olur.

Bu bürokrasi, rejimin devamını ve kendisini yeniden üretimini garanti ediyor. Rejimin kapalılaşması ve kendi içinde kapalı devre bir “normalite” oluşturması, çok sıkıntılı bir durum. Çünkü bu gelip geçici bir hastalık dönemi değil. Bu, sistemik seviyede kalıcı bir mutasyon! Hücresel seviyelerde gerçekleşen genetik bir dönüşümden bahsediyorum. Daha önceki yazılarımda kanser diye teşhis ettiğim habis yapının, esasında kanser değil mutasyon olduğu daha mantıklı bir analoji. Çünkü kanser vücudu ölüme götürür. Yani kanser çürümedir, sonun başlangıcıdır. Dahası, kanser tedavi edilebilir. Oysa mutasyon, başkalaşma ve farklı bir forma bürünmedir. Organizmanın değişimi, biçim değiştirmesidir. Sonuçta habis de olsa, gidişat daha bütüncül ve sağlam bir yapıyı oluşturabilir. Bu nedenle bürokraside olanlar, sistemsel bazda son derece tehlikeli bir duruma işaret etmekte kanımca.

Bu mutasyonun sosyolojik temel üzerinden siyasete ve ekonomiye sirayet etmesi, Türkiye’yi hem öz-yok edicilik potansiyeli bakımından, hem de dışa yönelik tehdit bakımından çok tehlikeli bir ülke haline getiriyor. Sırbistan, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde benzer bir mutasyon geçirmişti. Bunun sonucunda ayrılıkçılık patlama yaptı, iç savaş çıktı, bu sonrasında birbirinden kopan ülke parçaları arasında bir savaşa evrildi. Peşinden etnik soykırımcı bir jenosidyen siyaset başladı. Bu durumun sonucunda Sırbistan’ın başına gelenler (uluslararası askeri müdahale de dâhil) son derece ibretlik bir tarihi süreçtir. Bu örnekle büyük benzerlikleri olan, üstüne üstlük Sırbistan’dan çok daha karmaşık ve etnik/mezhepsel manada birbiriyle iç içe geçmiş toplumsal yapılar, dahası ideolojik kutuplaşma ve memleketin jeopolitik konumu, çok daha teklikeli bir barut fıçısını işaret ediyor!

Bürokrasi eğer anayasal çerçeveye sadık kalmakta inatçı ve dirayetli olabilseydi, bugün çok daha farlı bir yerde olabilirdi ülke.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.1.2019 [TR724]

Real Madrid’den Barcelona taktiği! [Hasan Cücük]

Barcelona 2008’de Josep Guardiola’nın gelmesiyle yükselişe geçerken en önemli özelliği takımın iskeletini oluşturan oyuncuların ünlü altyapısı La Masia’dan gelmesiydi. Sadece oyuncular değil teknik adam Guardiola’da La Masia kökenliydi. Oyuncu ve teknik adam aynı dili konuşunca başarı doğal oluyordu. Değişen teknik adamlara rağmen değişmeyen Barcelona’nın başarısı oluyordu. Şimdi aynı yolu biraz farklı da olsa ezeli rakibi Real Madrid takip etmek istiyor.

İki yıl şampiyonluktan uzak kalan Barcelona, 2008-09 sezonunda mutlu sona ulaştığında takımın iskeletini La Masia kökenliler oluşturuyordu. 2018-19 sezonuna geldiğimizde La Masia’dan gelen Messi, Gerard Pique, Jordi Alba ve Sergio Bosquets dışında oyuncu bulunmuyor. Ligde lider durumda olan Barcelona şampiyonluğun bir numaralı adayı olmaya devam ediyor. Son dönemde La Masia’dan yıldız yetişmeyince Barcelona, Real Madrid’i taklit edip yıldız oyuncuları kadrosuna kattı. Ousmane Dembele, Coutinho gibi.

Sadece İspanya’nın değil dünyanın en iyi takımlarından biri olan Barcelona ve Real Madrid iki farklı stratejinin kulüpleri oldu. Barcelona başarıya kendi özkaynakları ile ulaşırken, Real Madrid dünyanın değişik takımlarında yıldızını parlatan oyuncuları yüksek bedeller karşılığında kadrosuna kattı. Dünyanın en pahalı transferlerinin adresi uzun süre Real Madrid oldu. Zidane, Figo, Cristiano Ronaldo ve Gareth Bale kendilerini Real Madrid’li yapan imzayı atarken aynı zamanda dünyanın en pahalı oyuncuları oluyordu. Barcelona ise La Masia’dan yetişen oyuncularının yanına uyum sıkıntısı çekmeyecek oyuncuları transfer ederek başarılı oluyordu.

Son 10 yıla baktığımızda 7 kez Barcelona şampiyon oldu. Madrid takımları Real iki, Atletico ise bir kez Barcelona’nın hegomanyasına son verdi. Bu yıl Real Madrid için şampiyonluk uzak ihtimal olmaya devam ediyor. Barcelona beklenmedik puan kayıplarına rağmen 5 puan farkla liderliğini sürdürüyor.

Gelelim Real Madrid’in Barcelona’yı nasıl örnek aldığı konusuna

Öncelikle Real Madrid’in Barcelona gibi güçlü bir alt yapısı yok. Elbette alt yapıdan yetişip, Real Madrid’e katkı yapan oyuncular var. Ancak Barcelona ile kıyasladığımızda Real Madrid’in alt yapıdan oyuncu yetiştirmede çok gerilerde olduğunu görüyoruz. Real Madrid bu açığı kapatmak için ise gelecek vaat eden genç oyuncuları kadrosuna katma yolunu seçti. Bir taraftan takıma yıldız oyuncular katarken, diğer taraftan önümüzdeki yılların takımını kurmayı ihmal etmedi. Bu stratejinin takıma kazandırdığı son isim Manchester City’nin 19’luk genci Brahim Diaz oldu. Diaz için 17,3 milyon Euro bonservis ödendi.

Chelsea’dan Thibaut Courtois’ı sezon başında 35 milyon Euro bonservis bedeliyle kadrosuna katan Real Madrid, aynı anda Ukraynalı 19 yaşındaki Andriy Lunin’i de transfer ediyordu. Gelecek vaat eden Lunin’i kadrosuna kattıktan hemen sonra Leganes’e kiralayıp oynama şansı bulmasını sağlıyordu. Real, Lunin için Zorya takımına 8,5 milyon Euro ödedi. Genç eldiven Leganes formasıyla gösterdiği performansla geleceğinin oldukça parlak olduğunu gösterdi.

Geçen sezon Real Sociedad’dan 30 milyon Euro’ya transfer edilen 23 yaşındaki sağ bek Alvaro Odriozola, bu sezon sık sık forma bulmaya başladı. Yakında Dani Carvajal’i keserse sürpriz olmayacak. Yine 2015’te 5 milyon bedelle Real Zaragoza’dan kadroya katılan 22 yaşındaki Jesus Vallejo, sırasıyla Real Zaragoza ve Eintracht Frankfurt’ta kiralık olarak forma giydikten sonra Real Madrid’e geri döndü. Kendisine Pepe’den boşalan 3 numaralı formanın verilmesi bile ona olan güveni gösteriyor. Geleceğin en önemli stoperleri arasında gösteriliyor. Stoperin bir diğer ismi 25 yaşındaki Varane başarıyla formasını giymeye devam ediyor. Real Madrid altyapısından yetişen ve geçen sezon başında as takıma çıkan sol bek 22 yaşındaki Sergio Reguilon, savunma performansının yanı sıra hücum özellikleriyle de dikkat çekiyor. Marcelo’dan sonra sol bekin sahibi olmaya en güçlü aday.

Orta sahada alt yapıdan gelen 23 yaşındaki Marcos Llorente, 2017’de Real Betis’ten 16,5 milyon Euro’ya alınan Dani Ceballos, henüz 16 yaşındayken 2015 yılında Stromsgodset’ten 3 milyon Euro karşılığında transfer edilen 20 yaşındaki Norveçli Martin Odegaard ve son olarak Manchester City’den kadroya katılan 19 yaşındaki Brahim Diaz, Real Madrid orta sahasını yakın gelecekte sırtlayacak oyuncular olarak gösteriliyor.

Forvet hattında öne çıkan isimlerden biri ise geçtiğimiz yaz 60 milyon Euro gibi müthiş bir bedel karşılığında Flamengo’dan transfer edilen Vinicius Junior.  Müthiş tekniği ve geç yaşına rağmen güçlü fiziğiyle Vinicius Junior geleceğin en önemli yıldız adayları arasında gösteriliyor. Yine 2015 yazında Mallarco’dan 3,5 milyon Euro bedelle takıma kazandırılan mArco Asensio hali hazırda takımın önemli kozlarından birisi. Real Madrid’in bu planı işlerse önümüzdeki 5-10 yıl yarışta iddiasını güçlü bir şekilde ortaya koymuş olacak. Bu isimlere bir de katılacak dünyanın değişik takımlarında yıldızını parlatan isimleri eklemek gerekiyor.

[Hasan Cücük] 9.1.2019 [TR724]

Unutalım yapmadıklarımızı yapılması gerekenleri yapalım! [Erhan Başyurt]

Mide bulunduran, insanı kahreden hukuksuz günler yaşıyoruz.

Son olarak Eren Erdem’in tahliye edilip, salıverilmeden tutuklanması…

Sanatçı Müjdat Gezen ve Metin Akpınar hakkında ‘silahlı kalkışmaya teşvik’ soruşturması açılması ile daha geniş bir kitlede farkındalık oluştu.

***

Eren Erdem, CHP eski vekili haksızca yaptığı gazetecilik nedeniyle tutuklandı.

Daha önce de CHP Genel Başkan Yardımcısı Enis Berberoğlu benzer şekilde hapis yatırılmıştı.

Gerçek şu ki; tahliyelere dosyayı bilen mahkeme heyeti karar veriyor, tutuklamaya ise dosya hakkında hiçbir bilgisi olmayan nöbetçi hakimler…

Psikolojik işkence yapıyorlar.

Ama bu ilk değil… Hidayet Karaca ve polisler hakkında Nisan 2015’te verilen tahliye kararları uygulanmadığı gibi, kararı veren hakimler ‘terör örgütü üyesi’ suçlamasıyla bir hafta içinde tutuklandılar. Halen iki ağır ceza hakimi Silivri’de yatırılıyor.

31 Mart 2017’de tahliye edilen 21 gazeteci, cezaevinden salıverilmeden yeniden tutuklandı. Büyük kısmı halen hapiste ‘esir’ tutuluyor.

Haziran 2018’de HDP’den milletvekili seçilen Leyla Güven, tahliye edildiği halde salıverilmeden yeniden tutuklandı… Leyla Güven halen demir parmakların arkasında ve özgürlüğünden yoksun. Hukuksuzluğu protesto için başlattığı açlık grevi 60 günü geçti ve sağlık durumu her gün daha da kötüye gidiyor.

Daha onlarca uygulanmayan tahliye kararı var…

***

Eren Erdem’e yapılan psikolojik ve fiziksel işkencedir. Sadece kendisine değil ailesi de işkenceye maruz bırakılmaktadır.

Gösterilen tepkiler son derece haklı ve hatta yetersizdir.

Eren Erdem, medya özgürlüğü konusunda en çalışkan milletvekiliydi.

İpek Medya’ya polis zoruyla el konulurken son geceyi destek amaçlı bizimle geçirmişti.

Sonrasında da sayısız hukuksuz girişime direnen aktif bir vekil olarak görev yaptı…

Eren Erdem’e sahip çıkılmalı ve bu hukuksuz uygulamanın kökten son bulması için çaba sarf edilmelidir.

Tabii, mağdurlar arasında ayrım gözetmeden…

***

Şayet Nisan 2015’te Hidayet Karaca ve polisler tahliye edildiğinde, hukuk ayaklar altına alınıp hakimlerin kürsü güvencesi yok edilirken ses verilse bugün bu açılar yaşanmazdı.

Gazeteciler, uydurma suçlamalarla medya özgürlükleri ellerinden alındığında, tahliyeleri uygulanmayıp özgürlükleri gasp edildiğinde tepki gösterilse bu hukuksuz uygulama kanıksanmayacaktı!

Lütfen Eren Erdem’e sahip çıkalım… Ama mağdurlar arasında ayrım yapmadan, hukuk önünde eşitlik ilkesinden sapmadan… Erdem’in tahliyesi uygulanmalı aynı şekilde HDP’li milletvekili Leyla Güven’in de… Gazetecilerin de… Haklarında tahliye kararına rağmen keyfi ve talimatla esir tutulan tüm diğer tutukluların da…

***

Geçmişte yapmadıklarımızı unutalım… Bari yapılması gerekenleri bugün yapalım!

Eren Erdem’in 4 yaşındaki yavrusuna yapılan işkenceyi de eleştirelim, yıllardır uyduruk suçlamalarla keyfi tutuklanan hamile annelerin, yeni doğum yapmış loğusa kadınların, 700’ü aşkın annesiyle birlikte hapiste tutulan bebek ve çoçukların da haklarını savunalım…

***

Geçmişte yapılan hataları bugün yapılan hukuk katliamlarını görmezden gelmek için, ya da bugün yapılan ayrımcılığı ötekine uygulanan hukuk katliamlarına duyarsız kalmak çin mazeret olarak görmeyelim…

Demokrasi ve hukuk özlemi içinde olan insanların, mağduriyetlere tepki verirken yaşadıkları ideolojik körlük ve ön yargılar, sadece sadece zalimlerin zulmünü kolaylaştırıyor.

İktidar, muhaliflerinin parçalanmışlığını ve birbirlerine karşı önyargılarını, hukuk katliamlarını sürdürmek ve rejimi daha da otoriterleştirmek için bir fırsat olarak kullanıyor.

***

Geçmişte yapmadıklarımızı, hatalarımızı unutalım!

Bugün yapılması gerekenleri bari evrensel ortak değerler ortak bir paydasında güçlü şekilde dile getirelim.

Göreceksiniz, iktidar alışageldiği ve pervasızca başvurduğu insan hakkı ihlallerinden birer birer geri adım atacaktır, özgürlükleri ve hukuku katletmekten kaçınmaya başlayacaktır…

[Erhan Başyurt] 9.1.2019 [TR724]

Suriye’de tampon bölge ve değişen dengeler [Adem Yavuz Arslan]

Geçtiğimiz yaz, 11 Temmuz’da Washington merkezli Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü (Washington Institute for Near East Policy)

‘Toward a New U.S. Policy in Syria’ (Suriye’de yeni bir ABD politikasına doğru) başlıklı bir rapor yayınlandı.

Raporda özetle Suriye’nin kuzeydoğusunda Türkiye ile ABD’nin beraber kontrol edeceği bir tampon bölge, diğer bir ifadeyle ‘no fly zone’ kurulması öneriliyordu.

Tam 400 adet düşünce kuruluşunun olduğu Washington’da hemen hemen hergün bu tür raporlar yayınlanıyor. Söz konusu raporu diğerlerinden ayıran ise imzacılarından birisinin 2008-2010 arasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan James Jeffrey olmasıydı.

Jeffrey bu rapor yayınlandıktan yaklaşık bir ay sonra ABD’nin IŞİD’le mücadele Koordinatörü oldu. O gün bugündür Ankara ile Washington arasında mekik dokuyor.

Jeffrey bu göreve atanmadan önce de Ankara’nın politikalarına yakınlığı ile biliniyordu. Hatta AKP iktidarının Washington’da kurdurduğu düşünce kuruluşlarının favori panelistlerinden birisiydi.

Dün ve bugün Ankara’da Türk ve ABD’li üst düzey yetkililer arasında Suriye konulu görüşmeler yapılırken benim bu raporu hatırlatma nedenim şu; Trump’ın ansızın açıkladığı çekilme planının bir ayağı da Jeffrey’in raporunda yer alan ‘tampon bölge’ projesi.

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, IŞİD’le Mücadele Koordinatörü James Jeffrey ve ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford’dan oluşan Amerikan heyeti, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı İbrahim Kalın liderliğindeki Türk heyetiyle görüştü.

Benim yazıyı yazdığım saatlerde görüşmelerin içeriğine dair açıklama yoktu. Ancak ABD tarafının Türkiye’den beklentilerinin ne olduğu az çok belli.

IRAK’TAN SONRA SURİYE’DE DE TAMPON BÖLGE

Tampon bölge projesine dair detaylara geçmeden Washington’un nabzını özetlemekte fayda var.

Başkan Trump’ın 19 Aralık’ta açıkladığı ‘çekiliyoruz’ kararı her geçen gün ‘zamanla çekileceğiz’e evriliyor. Washington’da ciddi bir krizi tetikleyen çekilme kararı sonrası Trump en yakın destekçilerinden bile tepki görünce ‘ben zaman vermedim’ dedi.

Trump ayrıca ‘IŞİD tamamen yenilmeden asker çekmeyeceklerini’ de söyledi.

Bir diğer açıklama ise ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’dan geldi. Bolton, İsrail’de yaptığı açıklamada “ABD askerleri, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri korumaya yönelik bir anlaşma olmadan çekilmeyecek” dedi.

Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ise verdiği bir mülakatta ABD’nin “Türklerin Kürtleri katletmemesine” çalıştığını söyledi.

Hem Bolton hem de Pompeo’nun açıklamaları Ankara’nın tepkisini çekti. Ancak Washington’da ki realite bu; hem siyaset hem de medya ‘Kürtlerin Türklerden korunması gerektiği’ tartışılıyor.

Peki ikili görüşmelerden ne beklemek gerekir?

Görüşmelerin odak noktasını Amerikan askerlerinin çekilme süreci, çekilmenin nasıl ve hangi süratte yapılacağı, boşalan yerlere kimin yerleşeceği ve TSK’nın İŞİD ile mücadelesinin koşulları oluşturacak.

Ankara’nın ajandasında ise YPG ilk sırada.

ABD’nin Türkiye’ye ‘ne önereceği’ aslında hem girişte dikkat çektiğim raporda hem de ABD medyasında var. Hatta günler öncesinden belliydi denebilir. Trump’ın yakın destekçilerinden Güney Carolina senatörü Lindsey Graham, Trump ile yaptığı görüşme sonrası ‘Trump’ın Türkiye ile YPG arasında bir çatışma yaşanmamasını sağlamak konusunda kararlı olduğunu’ söyledi.

Graham ayrıca Trump’ın Türkiye’ye bir ‘tampon bölge’ önereceğini de açıkladı.

Graham’ın açıklamasında ki ‘tampon bölge’ önemli bir ipucu. Zira dün ve bugün Ankara’da yapılan görüşmelerde yer alan Jeffrey’in geçtiğimiz yaz yayınlanan raporunda bu bölüm geniş bir yer tutuyor. Rapora göre oluşturulacak ‘tampon bölge’ de Türk-ABD ve YPG güçleri koordineli çalışacaklar. Böylece Esad yönetiminin ve İran güçlerinin Fırat’ın doğusuna girmesi engellenecek. Bu arada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var; ABD bir süredir YPG ile PKK’yı ayrıştıran bir politika izliyor.

Söz konusu politikasını da Ankara’ya dayatıyor.

Şu anda ‘olmaz’ gibi gözükse de yakın gelecekte Türkiye ile YPG’nin omuz omuza operasyon yaptığını görürseniz şaşırmayın. Nitekim Dışişleri Bakanı Pompeo Ortadoğu turuna çıkmadan CNBC’ye yaptığı açıklamada Erdoğan’ın Trump’a ‘Amerikan askerlerinin çekilmesinden sonra Türkiye olarak Suriye’deki Kürt güçlerinin korunmasını sağlayacaklarını söylediğini’ anlattı.

Pompeo’nun açıklamasında ki ‘Kürt güçleri’ YPG’yi işaret ediyor.

Bu demeci daha anlamlı hale getiren ise Erdoğan’ın Pazartesi gün New York Times’de çıkan yazısı oldu. Erdoğan “’Sadece Türkiye ABD’nin ve uluslararası toplumun çıkarlarını koruyabilir. NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip Türkiye, bu görevi yerine getirecek güce ve kararlılığa sahip tek ülkedir” diye yazdı.

ABD heyeti, Suriye’nin kuzey doğusunda uygulanacak olan ‘tampon bölge’ modelini Kuzey Irak’ta 1991 sonrası uygulanan modelle kıyaslıyor. Hatırlanacağı gibi Körfez Savaşı onrası 1991’de Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge ilan edilmiş ve ABD önderliğindeki Çekiç Güç bugünkü siyasi yapının zeminini hazırlamıştı.

Öte yandan Wall Street Journal gazetesinin Beyaz Saray kaynaklarına dayandırarak yaptığı analizde ABD’nin planlarına dair önemli ipuçları vardı. Habere göre Jeffrey ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki ekibi olası bir Türk-Kürt çatışmasını önlemek için Suriye’nin kuzeyinde iktidar paylaşımına dayalı renklendirilmiş bir harita hazırladı.

Özetle söylemek gerekirse ABD tarafı Türkiye’ye tampon bölge için geldi.

Bu proje hayata geçerse Kuzey Irak’ta uygulanan model ile Suriye’nin kuzeyinde otonom bir bölgenin önü açılıyor. Böylece Türk-Amerikan askerlerinin ‘yeniden yapılandırılıp dönüştürülen YPG’ ile birlikte hareket edeceği bir düzen planlanıyor.

ABD’nin planında Türkiye’nin tek taraflı operasyon düzenlemesi ve Kürtleri hedef alması yok.

TSK TAŞERON MU OLUYOR?

Türkiye ile ABD arasında süren müzakerelerin bir diğer önemli başlığı ise IŞİD ile mücadele.

Trump ‘Erdoğan’ın kendisine güvence verdiğini, IŞİD ile mücadeleyi Türkiye’nin yapacağını’ açıkladı. Ancak hem Ankara hem de Washington’dan sızan bilgiler sahadaki gerçeklerin farklı olduğunu gösteriyor.

Öncelikle şunu hatırlatmakta fayda var.

ABD uzun zamandır Suriye’de savaşacak bir ‘kara gücü’ arıyordu. YPG ile yaptığı iş birliğinin yeterli olmadığını görüyordu. Yani Erdoğan’ın 14 Aralık’ta Trump ile yaptığı görüşmede söylediği “IŞİD yenildi, çekilin kalanı biz hallederiz” önerisi tam da ABD’nin beklediği bir fırsattı.

Nitekim Trump fırsatı kaçırmadı.

Ancak geçtiğimiz günlerde Wall Street Journal’e sızan bilgilere göre Türkiye, İŞİD ile mücadele de ABD’den lojistik destek istiyor.  Bir bakıma silah ve gereçler ABD’den, asker Türkiye’den gidecek. ABD tarafı ise Ankara’nın teklifine şaşkın. Gazeteye konuşan ‘üst düzey kaynak’lar ‘Türkiye’nin isteklerini verirsek bırakın çekilmeyi, asker sayısını arttırmamız gerekiyor’ dediler.

Bu durum bir süredir Ankara kulislerinde konuşulan ‘TSK rahatsız’ kulislerini teyit ediyor.

2.Ordu Komutanı İsmail Metin Temel’in de görevden alınma nedenleri arasında IŞİD operasyonuna olan gönülsüzlüğünün yattığı sıklıkla dile getirildi. Başkentte konuşulanlara göre TSK’nın IŞİD ile mücadele için 200 km güneye inmesini ‘saçma ve tehlikeli bir fikir’ olarak gören önemli bir kesim var.

Analistlere göre TSK’nın endişeleri yersiz değil. Zira hava desteği olmadan çıkılacak bir operasyon büyük kayıplar verdirir. Türk uçaklarının uçuşuna Rusların izin verip vermeyeceği de şimdilik meçhul. ABD uçaklarından destek almadan TSK’nın operasyon yapması mümkün gözükmüyor.

Denklemin bir de Rusya-İran ve Esad boyutu var.

Sonuç itibariyle iki gündür Ankara’da süren müzakereler hem Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin seyrini hem de Suriye’nin geleceğini belirleme açısından önemli.

Çok bilinmeyenli ve değişkenli bir denklem var.

Gelinen nokta da Türkiye Suriye’nin kuzeyine ‘feth’e giderken ‘tampon’u alıp dönebilir. Tampon bölge uygulamasının sonunun nereye gideceğini de Kuzey Irak örneğinden görmek mümkün.

[Adem Yavuz Arslan] 9.1.2019 [TR724]