Hokus pokus ekonomisi... [Turhan Bozkurt]

Alavere dalavere, üç kâğıt, al takke-ver külah, hokus pokus…

Türkiye ekonomisine dair gösterge tablosu ile hükûmetin takındığı tavır arasındaki uçurumu ifade edecek başka ibareler de kullanılabilir.

Ben bunlar arasında sonuncusunu tercih ettim. "Hokus pokus" demek bile kâfi değil, olup bitene izah etmekte.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti, Yörsan gibi yarım asırlık bir gıda devini bile iflasa sürükleyecek kadar şiddetli mevcut krizi halının altına süpürmek için her gün yeni bir hileye imza atıyor.

Hükûmetin metotları için “Hokus pokus ekonomisi” demeyi tercih edeceğim.

"Faiz indikçe enflasyonun da ineceğini" iddia eden akl-ı evvellerin Türkiye ekonomisini nasıl ateşe attığı üç vakte kalmaz yine müşahede edilecektir.

2018 yılı ağustos ayından aylar önce hangi hatalı kararlar alınmışsa misli ile tekrar ediyor.

AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın kurumların itibarını ayaklar altına alarak sahnelediği sihirbazlıklar vatandaşın karnını doyurmuyor.

TÜİK BAŞARDI VE KRİZDE İŞSİZLİK AZALDI

“Hokus pokus ekonomisi” en son Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) istihdam verilerinde sahnelendi. Nisan ayında işsizlik geçen yılın aynı dönemine göre azalmış.

Dükkânların, fabrikaların kapandığı, karantina tedbirlerinin en üst seviyeye çıkarıldığı nisanda işsizlik nasıl azalır?


TÜİK’te formül bitmiyor ki! İstihdam edilenlerin oranı yüzde 40’ın altına gerilemiş, iş gücüne katılım azalmış, iş bulma umudunu kaybedenler zaten elde var 1. Alt alta yaz topla çıkan sonuç işsiz sayısı 300 bine yakın azalmış.

Aynı dönemde İş Kurumu’nun (İŞKUR) işsizlik maaşı ödediği kişi sayısının geçen yıla kıyasla yüzde 50 artması gibi bir garabet kenarda dursun.

Garabet kimin umurunda? Yandaş gazetelere manşet başlığı çıkmıştı bile: "Korona salgınında işsizliği düşüren tek ülke Türkiye!"

GERÇEK İŞSİZ SAYISI 9 MİLYONA YAKLAŞTI

Hakikatte işsizlik yüzde 23’ü aştı, işsiz sayısı da 9 milyona yaklaştı. Dört gençten biri işsiz. Ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı yüzde 30’u bulmuş. Ona istisna, buna muafiyet derken işsizlik kâğıt üzerinde düşmüş sayılıyor.

“Hokus pokus” sirkinde TÜİK’in performansını aratmayan bir başka sihirbaz daha var: Merkez Bankası (TCMB).

TCMB de doları 1 aydır 6,85 TL’de tutuyor. Ne 1 kuruş yukarı ne de 1 kuruş aşağı. Dünyada dolar değer kaybetse bile değişmeyecek kadar istikrarlı bir kur seviyesi.

2001 Ekonomik Krizi’nden sonra dalgalı kur rejimini benimsemiş Türkiye için 2000 öncesine dönüşün ilanı bu.

DOLAR BİR AYDIR İP GİBİ: 6,85 TL

Sabit kur rejimine geçildiğinden TCMB haricinde kimse haberdar olmasa da TCMB inatla doları 6,85 TL’de tutuyor. Zinhar 6,90 TL’ye de yükselmiyor, 6,80 TL’ye de inmiyor.

Aynı TCMB bankalardan ödünç aldığı dövizleri kamu bankalarına arka kapıdan veriyor. Üstelik emanet dövizlerin toplam rezervler içindeki payı yüzde 61.

Net rezervlerin -29 milyar dolara indiği bir dönemde çok iyi numara! Kimsenin aklına gelmeyecek kadar dahiyane!

Döviz rezervleri sıfırın altında açık rekorları kırarken doları 6,85 TL’de tutmak Nobel Ekonomi Ödülü’ne aday gösterilmeyi hak ediyor.

Gerçi son bir yılda 100 milyar dolara yakın dövizi bu uğurda kül eden TCMB için Seçici Kurul ne der bilmiyorum?

“Hokus pokusçular” bütçede dolar/TL kuru ya da işsizlik faslı kadar mahir değil.

10 YILLIK AÇIĞI 6 AYDA VERDİLER

TCMB’nin 47 milyar TL ihtiyat akçesini (kefen parası) bile sıfırladılar. Bu hokus pokus da diğerleri gibi unutuldu.

41 milyar TL temettüyü (kâr payı) şubat ve martta yandaş müteahhitlerin alacaklarının ödenmesi için harcadıkları hâlde bütçe açığı patladı gitti.

6 aylık açık 109,5 milyar TL. Sadece haziran ayında gelir-gider farkı -19,3 milyar TL.

Daha evvel senelik bütçe açığı 10 milyar TL’yi geçtiğinde yer yerinden oynardı. Aylık 19,3 milyar TL bütçe açığı artık muhalefetin bile nazar-ı dikkatini celp etmeyecek kadar sıradan hâle geldi.

10 yıllık toplam bütçe açığını 6 ayda veren bir hükûmetin hangi sözüne itimat edilebilir?

“Uçuyoruz” derken muhtemelen Saray eşrafını kast ediyorlar.

Zira 2 bin 324 TL asgari ücretle ay sonunu getirmek için akla karayı seçen 6,5 milyon hane sakini, ortalama 1.700 TL maaş alan 12,5 milyon emekli yerlerde sürünüyor.

[Turhan Bozkurt] 17.7.2020 [Samanyolu Haber]

Bizim de Bayramlarımız Vardı [Harun Tokak]

Odamda bir başıma oturuyorum.
Gecenin bağrındaki her bir şey derin bir sessizliğe gömülü.
Baharla hiç tanışmayan bu kuzey ülkesinde yaz ağır yaralı.
Kışın, ele geçirdiği mevzileri bırakmaya niyeti yok.
Yaz, gündüzleri kısa bir süre kaybettiği mevzileri geri almak için neyi var neyi yok cepheye sürse de kış, gece boyunca oraları bütünüyle geri alıyor.
Gündüzleri de kışın salvolarının ardı arkası kesilmiyor.
Bazen sağanak yağmur bazen dolu bazen rüzgâr bazen de müttefik güçleri yanına alarak topyekûn saldırıya geçiyor.
Kış, kışlığını yapıyor.
Kuzey ülkelerine akşamları ağır bir melal çöküyor.
Yazları çok kısa olduğu için bazı geceler sabaha değin uyumuyoruz. Gecenin bağrındaki aydınlığın sabaha aktığı o anlarda yaklaşan bayramı düşünüyoruz.
Gam kervanları gibi üzerimize doğru gelen bayramları.
Daha yakın bir zamana kadar ne güzel bayramlarımız vardı bizim.
Ya şimdi öyle mi?
Yanık bir ozanın dediği gibi “Bayram gelmiş neyime
Kan damlar yüreğime”
Her bir şey unutulmaya yüz tutmuş eski rüyalar gibi…
Çocukluğumun arife günlerinde ikindi namazından sonra bütün köylüler, kadın-erkek köy kabristanında toplanırdı.
Yasinler, Tebarekeler sesli okunurdu. Sadece diriler değil ölüler de dinlerdi. Her bir kabrin başını bekleyen serviler, o ilahi seslerle kendinden geçmiş dervişler gibi arada bir içli içli nefes alıp verirlerdi.
Arife günleri köylüler, köyümüzün kabristanında hala toplanıyorlar mı acaba?
Bayram sabahı köy odalarında sofralar kurulur, eller öpülür, şekerler, şerbetler dağıtılırdı.
O güzel adetler hala devam ediyor mu acaba?
Yoksa o güzel anılar güzel atlarına binip gittiler mi?
Hizmet’le tanıştıktan sonra köydeki o bayram sahnelerini 30 yıl, belki de daha fazla bir zaman, hiç yaşayamadım.
Benim için unutulmaya yüz tutmuş rüyalar gibi oldu.
Babamın, ağabeyimle birlikte elimizden tutup şehre götürdüğü, yeni elbiselerimizle baharın güzelliği karşısında sarhoş olmuş kelebekler gibi uça-kona köye geldiğimiz günleri özledim.
Artık, bir gün köye dönsek de anılarımızın abidelerinden biri olan babam 25 yıl önce, anam da bu meşum sürecin başında bu dünyadan göçüp gittiler.
Köy bayramları çocukluğumuzun en tatlı anıları olarak artık hatıralarda kaldı. Köye dönsek de çocukluğumuza geri dönemeyiz.
İnsan, anne ve babası hayatta olduğu sürece yaşı ne olursa olsun kendini hep çocuk hissediyor.
Onlar ölünce çocukluğumuz da onlarla birlikte kabre giriyor.
Ben bu gurbetlere gelirken çocukluğumu da gömdüm geldim.
Geçmişin o güzel günlerine özlemlerimiz bütün tazeliğini korusa da yaşadığımız hayattan pişman değiliz.
Tanışmakla her zaman gurur duyduğumuz yüce idealler bize başka bayramları, başka ufukları işaret etti.
“İnsanlık kurban edilirken sizler kurban bayramlarında köyünüzde kentinizde olamazsınız” dedi.
“Ülkeme gün doğa
bayram o bayram ola” sözlerinin aydınlığında yürüdük yollarımızı.
Ve bizim yürüdüğümüz o yollarda bayramlarımız vardı.
Mahalle mahalle, sokak, sokak
seferber olduğumuz, ‘‘Aman bir deri zayi olmasın, bunlar öğrenciye burs olacak, sıcak bir yuva olacak, yurt olacak, okul olacak!’’ dediğimiz günler.
Kurbanlıkların taşındığı kamyon kasalarında, sağanak yağmurun altında üst-başın fışkı koktuğu bayramlar…
Ve bizim, içlerinde öğrencilerin cıvıldaştığı, bayram sabahları bahçesinde, kınalı koçların, kurbanlık koyunların, kuzuların meleştiği müesseselerimiz vardı.
Ve bizim bayramlarımız vardı…
Deri tuzlayan, bağırsak düğümleyen doktorları, asistanları, işadamlarını görünce Manevi Mimarımız’ın “Bu iş maya tuttu.” dediği bayramlarımız.
Güneydoğu’ya, Kara Kıta’ya seferler düzenlediğimiz bayramlarımız.
Rüzgârın, güneşin bir yolunu bulup girdiği ama hiçbir bayramın giremediği yoksul evlerin kapılarını çaldığımız bayramlarımız.
Karşılarında İstanbul’dan, Ankara’dan, Antalya’dan, Kayseri’den gelen varlıklı iş adamlarını, doktorları, mühendisleri görünce yüzleri, aylardır suya hasret güneş kavruğu toprağın ışıltılı yüzüne dönen, insanların birbirlerine kolları ile değil yürekleri ile sarıldığı bayramlarımız vardı.
Hiçbir bayramda kapıları çalınmayan nice evlerin olduğunu fark ettiğimiz bayramlarımız.
Kerpiç bir evin içinden yaşlı ve yorgun bir sesin ‘‘Gidin artık, ne istiyorsunuz? Bütün evlatlarımı alıp dağa götürdünüz. Bir canım kaldı, onu da mı alacaksınız?’’sözleri karşısında;
“Anacığım biz senin canını almaya değil sana kurban olmaya geldik.” dediğimiz bayramlarımız.
Ellerimizde paketlerle, “Haydi, bu bayram yine gurbetlerdeyiz.” diyerek uçaklarla yeni ufuklara, yeni ülkelere havalandığımız bayramlarımız.
Ve o uçaklar bayram taşırdı Tanrı Dağları’na…
Ve o uçaklar bayram taşırdı Afrika çöllerine…
O fedakar insanlar sayesinde Tanrı Dağları’nın eteklerinde, Afrika’nın kızgın çöllerinde ay yıldızlı bayrağımız dalgalanırdı.
Gözyaşları, göz nurları, alın terleri, kurban derileri taş oldu, tuğla oldu, kapı oldu, pencere oldu. Issız çöllerde kentler kuruldu. Okullar, yurtlar açıldı.
Başta Anadolu olmak üzere bazı ülkedekiler, göğsüne namahrem eli değmiş mabetler gibi şimdi gözyaşı döküyor olsalar da inancım odur ki onlarda bir gün hakiki sahiplerini bularak bayram yapacaklar.
Dünyaya bayram taşıyan o insanlar şimdilerde hapishane köşelerinde, tek başına hücrelerde, gaybubetlerde, gurubu olmayan gurbetlerde olsa da bir gün geri dönecekler.
Yarım kalan Türkiye sevdası tamamlanacak.
“Ülkeme gün doğa
Bayram o bayram ola” sözleri hakiki hükmünü icra edecek.
Yine bayram geliyor.
Yaralı yüreğim, gam kervanlarının yol güzergâhında.
Bu benim elimde değil.
Yüreğimin yangınlarını teskin edemiyorum.
Şu birkaç hafta içinde yaklaşık 26 muhacirin evine misafir olduk.
Korku filmlerini aratmıyor anlatılanlar.
Ne var ki bunlar gerçek…
Bunlar sahici…
Duyduklarım dinlediklerim karşısında yüreğimdeki yangınlar harlanıyor.
Yüreğimin bir yanında alevler harlanırken bir yanında baharlar naralanıyor.
Kim ne düşünür bilemem ama bildiğim bir şey varsa bu hareket bir adanmışlar topluluğudur.
Bir iyilik hareketidir.
İnsanlığın son ve yegâne umududur.
Ben böyle düşünüyorum.
Dünyanın yüzlerce ülkesindeki her bir taşta, her bir tuğlada emek vardır, gözyaşı vardır, göz nuru vardır. Hasret vardır, özlem vardır.
İnsanlık bayram etsin diye, otuz yıl, kırk yıl köy bayramlarını bir daha görememenin hicranı vardır.
Biz bu günlere çocukluğumuzu köy kabristanına gömerek geldik.
En muhtaç oldukları zamanda anamızın babamızın yanında olamadık.
Bir kuşak, ömürlerinin baharını insanlığın bayramına feda kıldı.
Pişman değiliz.
Allah, topyekûn bir kuşağın emeklerini zayi etmeyecek.
Vakit, sitem vakti değil!
Vakit, sunak taşına yatırılmış kurbana ‘‘Ama sen de bana görünmüştün, yan bakmıştın.’’ deme vakti değil!
Vakit, gülü incitme değil!
Çünkü, Mahmut Akpınar kardeşimin dediği gibi “melekleri incittiler.”
Sinsi Şeytana selam vakti değil!
Kâbe’nin, kıyamete kadar görkemli bir çınar gibi hep taze kalması için İsmail’in kanı değil, kanın şırıltısı yetmiştir.
Bu, her zaman o uğurda  can vermeye hazır oluş iradesidir.
Önce Allah’ın evini, sonra O’nun evinin yanında bir milleti yükseltmek.
Bu, bir kişinin  alevlerin arasından yürüyüp çıkışı değildir, bir milletin dirilişidir.
Doğuşudur.
Çöller içinde kentler kuracaksın. Çölleri kentlere çevireceksin.
Şeytan sinsi sinsi yaklaştığında ona da prim vermeyeceksin.
Çünkü sen İbrahim’sin, Hacer’sin
Çünkü sen İsmail doğmuşsun…
Şimdi ümitlerin matlaştığı bu zaman diliminde kardeşlerimiz bir mekik gibi yeni bir diriliş kanaviçesi dokumalı, bir şeyler yapmak için yırtınmalı, çırpınmalı, koşmalı.
Ama en çok sevdiğiniz şeyi feda etmezseniz, diriliş gerçekleşmez.
Kutuplara yakın bu ülkelerde yaz geceleri kısa olduğu için bazı geceler uyumuyoruz.
Gece kirpiklerini sabaha kırparken dudaklarımız kıpırdıyor:
‘‘Allah’ım! Ne olur bari bu bayramı bayram eyle!
Dün, bayram girmeyen evlere bayram götürmek için seferler düzenleyen, kapılar çalan insanların bugün kapılarını açan kimse yok. Kapıları açan sensin. Kurbanlık koyun gibi kıstırtılmış bu kardeşlerimizin kapılarını özgürlüğe aç Allah’ım!
Hazreti İbrahim’i Nemrut’un ateşinden, Hazreti Musa’yı Kızıl Deniz’den, Hazreti Nuh’u dev dalgalardan, Hazreti İsmail’i kurban edilmekten, Hazreti Yunus’u gece, deniz, balık, fırtına gibi müttefik güçlerden kurtardığın gibi kardeşlerimizi de kurtar Allah’ım!”
Odam da bir başıma oturuyorum.
Doğu yakasında, güneşin doğuşu öncesi bir aydınlık uç veriyor.
Gökte tek tük yıldızlar var.
Kuşlar, bir aydınlık denizinde kavis çizerek, kanat çırparak ülkeme doğru uçuyorlar.
Uçun kuşlar uçun! Bütün baharlar, bütün ufuklar, bütün bayramlar sizin.
Bir zamanlar bizim de özgürce yeni ufuklara yeni ülkelere uçtuğumuz bayramlarımız vardı.

[Harun Tokak] 17.7.2020 [Samanyolu Haber]

Dinin sembollerin bir ibadet: Kurban [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar

Kurban kelime olarak yaklaşmak, yakın olmak anlamındadır. İslam’da ibadet niyetiyle belirli vakitte belirli şartları taşıyan bir hayvanı usulünce kesmektir. Bu maksatla kesilen hayvana da kurban denir.
İnsanlık tarihi boyunca kurban, ibadet olarak hep var olagelmiştir. Bunu Hac suresindeki şu ayet-i kerimede de görmekteyiz:

“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken Allah’ın adını ansınlar. Şunu unutmayın ki hepinizin ilahı bir tek İlahtır. Öyleyse yalnız O’na teslim olun. Sen ey Resulüm! O alçak gönüllü, samimi ve ihlâslı olanları müjdele!

ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem aleyhisselam ile başlayan  kurban Hz. İbrahim aleyhisselam ile bu günkü uygulanan şekline dönüşmüştür.

Peygamber Efendimiz bu günkü uygulanan şekliyle kurban ibadetini hicretin ikinci yılında başlatmış ve hayatının sonuna kadar da hiç aksatmadan her yıl kurban kesmeye devam etmiştır. (Tirmizi, Edahi,11).

Kur'an-ı Kerim'de Saffat, Hac, En'am, Maide, Bakara, Fetih ve Kevser surelerinde, kurbandan bahseden ayetler bulunmaktadır. Kur’an’da kurbana verilen bu yerden de onun ne kadar önemli bir ibadet olduğunu anlaşılmaktadır.

Kur’an’da kurbanın, dinin önemli alametlerinden, sembollerinden biri olduğu da vurgulanmaktadır:
“Biz kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin hakkınızda Allah’ın dininin şeâirinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.” (Hac suresi, 36)

Allah’ın değer verilmesini istediği şeair, Kur’ân, Kâbe, Peygamber, namaz, ezan gibi şeylerdir. Bunlara gösterilen saygı da, onlar hakkında gösterilen kusur da, Allah’a karşı yapılmış sayılır.
Allah’ın dininin sembollerine karşı saygının da Allah’a olan saygıdan kaynaklandığını şu ayet-i kerimeden öğrenmekteyiz:

“Bu böyledir. Artık kim Allah’ın şeairini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac suresi, 34)

 “Fakat unutmayın ki ne onların etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir. Lâkin Ona ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır.” (Hac suresi,37)
İbadetlerin, hayır ve hasenatın kabulünün başta gelen şartı, ihlâstır. Allah’ın rızasını gözetmek gerekir. Zira bunların mükâfatını yalnız Allah verecektir. O halde sadece Onun rızasını gözetmek gerekir.

İmkanı olduğu halde kurban kesmeyenler için Peygamberimiz (s.a.s.) "Kim imkanı olduğu halde kurban kesmezse, bizim mabedimize yaklaşmasın" buyurmuştur. (İbn Mace, Edahi, 2). Bu tehdit de kurbanın dinde ne kadar önemli bir ibadet olduğunu göstermektedir.

Peygamberimizin (s.a.s.) kurban keserken, "Bu (kurban) benim adıma ve ümmetimden kurban kesemeyenlerin adına" diyerek kestiği kurbanın kabul edilmesi için dua etmiştir. (Ebu Davud, Edahi,8; Tirmizi, Edahi,10)
Hz. İbrahim aleyhisselamın duasıyla bitirelim:

“De ki: “Benim namazım da, her türlü ibadetlerim de, hayatım da ölümüm de hep Rabbülalemin olan Allah’a aittir. Eşi ortağı yoktur O’nun. Bana verilen emir budur. O’na ilk teslim olan da benim.” (Hac suresi, 162-163)

Cenab-ı Allah imkanı olan bütün kardeşlerimizi bu ibadeti edaya muvaffak eylesin.

[Hüseyin Yağmur] 17.7.2020 [Samanyolu Haber]

Güven İnşâsı , Küskünler ve isyan ahlâkı 3 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Elmalılı tefsirinde borç ilişkilerinin sağlam bir şekilde kayıt altına alınması gerektiğini emreden müdâyene ayetinde geçen “Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmak, Allah katında daha âdil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur.” kısmının tefsirine verilen manalardan bir tanesi şudur: “Çünkü ey müminler böyle ayrıntılarıyla yazılması kuşkuya, şüpheye düşmemenize yardım eden en büyük sebeptir. Borcu ve gerçeği bu şekilde iyice yazarak tespit ettiniz mi, cinsinde, miktarında, müddetinde, şahidinde, şehadetinde, birbirinize karşı ahlâkî ve hukukî yükümlülüklerde ve sosyal hayatınızda güven hasıl olur. Şüpheden kurtulur, yakin üzre bulunabilirsiniz.”

Bu ayet-i kerimede ayrıca kaydı tutacak kâtibin ve şahitlerin vasıfları ve ne bunların nasıl davranmaları gerektiği gibi hususlar detaylı olarak ele alınmıştır.
Bu ayetten ticari muamelatta “hüsn-ü zan ama adem-i itimat!” prensibine uygun davranılması, baştan gerekli tedbirlerin alınması, ticaretin kurallarına uygun olarak hareket edilmesi ve böylece daha sonra çıkabilecek ve fertler arasındaki güven duygusuna ve aynı zamanda ticari hayata zarar verebilecek durumların ortadan kaldırılması gerektiği manalarını da istinbat etmek mümkündür.

Borç alma ilişkisinde borç veren ve alan dışında herkesin güvenini kazanmış bir kâtibin ve adil şahitlerin bulunmasının zaruretine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca bunlar arasında bir menfaat ilişkisinin bulunmaması (conflict of interest), yani vazifelerini yerine getirirken hakperest olup taraf olmayacaklardan seçilmeleri gerektiğine de dikkat çekilmektedir.

Sinek küçüktür ama mide bulandırır…

“Borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin” kısmı da bu konuda borcun az ya da çok olmasına bakılmadan detaylarıyla kayıt işleminin yapılması gerektiği, dolayısıyla çok küçük şeylerin bile toplumdaki güven duygusu ve ahlak üzerinde önemli zararlar meydana getirebileceğine işaret edilmektedir.  Yani toplumda ve bireyler arasındaki ilişkilerin sağlıklı olmasını istiyorsak bu mevzularda en küçük şeyler bile önemsiz değillerdir ve bunlar asla ihmal edilmemelidirler.
Gönüllülük esasına bina edilerek kurulan yapılarda da bu konular hayati öneme sahiptirler. Bu yapıların devamlılıkları açısından güven duygusunun korunması bir zarurettir.
Şahısların güvenilir, muteber ve faziletli olmaları onların bu tedbirlerden muaf tutulmaları için bir gerekçe oluşturmamaktadır.

Buna benzer hususlarda Allah Rasûlü (SAV) kendilerini bile muaf tutmamışlardır. Rasûl-ü Ekrem (sav) Efendimiz itikafta kendisini ziyaret eden Safiyye validemizi (R. anha) geceleyin uğurlamak için onunla beraber dışarıya çıktığında, bir-iki sahabî yanlarından geçmiş, kendilerini görmüş ama hiç duraklamadan oradan uzaklaşmaya meyletmişlerdi. İki Cihan Serveri (SAV), derhal onları durdurmuş ve Safiyye validemizin (R. anha) yüzünü açarak, “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” deyince, o sahabîler “Maazallah, yâ Rasûlallah! Sizin hakkınızda nasıl kötü düşünülebilir ki?”  diye mukabele etmişlerdi. Allah Rasulü’nün (SAV) cevabı şöyle olmuştu: “Şeytan, insanın kan damarlarında sürekli dolaşır durur!”

Mü’minlerin başkalarında şüphe uyandıracak, onları su-i zanna sevkedebilecek davranışlardan bile kaçınmaları gerekmektedir. Allah Rasulü (SAV) bu dersi bizzat kendisi ve ailesi üzerinden vermişlerdir. Bu konuda sergilenmesi gereken şeffaflık sayesinde Şeytan’ın çok iyi kullanabileceği yolları tıkamak gerektiğini göstermişlerdir.

Finansal konularda şeffafiyet için neler yapılabilir…
Aslında bütün bu ele aldığımız hususlar güven duygusunun inşasında her konuda şeffafiyetin ne kadar önemli olduğunu ifade etmektedirler. Mali konularda şeffafiyetin sağlanabilmesi için gerekli bazı hususları ise detaylarına girmeden şöyle ifade edebiliriz;
-Her türlü gelir ve giderlerin kaydının sağlam bir şekilde yapılması.
-Harcamalar ile ilgili kararların alınması ve takibinin en az üç (3) kişiden oluşmuş heyetler eliyle gerçekleştirilmesi. Dolayısıyla imza yetkisinin tek kişi tarafından kullanılamayıp heyet üyelerinin ortak iştirakıyla kullanılabilmesi.
-Heyet üyeleri, İcra makamındakiler ve muhasebe elemanlarının güvenilir olup, her türlü şaibeden uzak olmaları.
-Heyet üyeleri, İcra makamındakiler ve muhasebe elemanları arasında hiçbir şekilde ve mahiyette menfaat ilişkilerinin bulunmaması.
-Heyet üyeleri, İcra makamındakiler ve muhasebe elemanlarının uzun süreli beraber bu işleri götürmelerine izin verilmeden belirli periyotlarla yenilenmesi. Uzun süreli beraberliklerin zamanla birtakım ortak menfaat ilişkilerine yol açma tehlikesi bulunmaktadır.
-İcra görevi olanların parayla maddi temaslarının olmaması, ilgili muhasipler üzerinden bu tasarrufların gerçekleştirilmesi.
-Dönemsel olarak yapıyı oluşturan bireylerin mali tasarruflar hakkında detayları da içerecek şekilde bilgilendirilmeleri.
-Mali hareketlerin yukarıda zikredilenler dışında bağımsız deneticiler tarafından tam bir denetiminin yapılması.
-Denetim raporunun yapıya oluşturan bireylerin ulaşımına açık olması.
-Denetimde ortaya çıkan konular ve bu konularda yapılması gereken hususlarla ile ilgili olarak neler yapıldığı bilgisinin bireylerle paylaşılması.

Kurban fiyatları ve toplanan paraların tasarrufu!..

Gelişmiş toplumlarda halkı temsil eden kurumların halktan gelen bilgi taleplerine cevap vermeleri bir zorunluluktur. Kurban mevsiminde olduğumuz için bir konuyu bu vesileyle ifade etmek istiyorum.
Süreç esnasında çok gündem olan konulardan bir tanesi de Kurban kesimi için toplanan paraların nasıl ve nerede kullanıldığı ve kurban fiyatlarının tutarlılığı olmuştur. Özellikle kurban adına toplandığı halde bu paraların Hizmet için de olsa bazen başka yerlerde kullanılması ve toplanan paraların kurban piyasa değerlerinin üzerinde olması gibi konular çok tartışılmaktadır. Bu hususta yapılan bazı yanlışlar ve bu yanlışların sosyal medya gibi haber kanallarında konuşulması hayır sahiplerinin güven duygularında sarsılmaya yol açmış, dedikodu ve gıybetlerin yapılmasına sebebiyet vermiş ve bazı insanlarda ciddi su-i zanlara kapı açmıştır. Sonuç itibarıyla bütün bunlar bazı insanlarda hayır yapma duygularının zayıflamasını netice vermiştir.

Dolayısıyla bu kaybolan güvenin inşası adına, kurban sezonu başladığında ilgili şahısların ve kurumların bu konuları detayları beraber muhatap kitlelerine anlatmaları çok önemlidir. Kurban fiyatlarını belirlerken takip ettikleri yolları, aldıkları fiyat tekliflerini, kesim ve nakliye gibi giderleri, kararlarını hangi kriterlere göre aldıkları gibi hususları açıklamalıdırlar.

Kurban mevsimi bittiğinde ise fiiliyatta yaşananları, neler yapıldığını, önce yapılan açıklamalardaki hedeflerin gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan paraların ne şekilde ve nerelere harcandığı gibi konuları sebeplerini de açıklamak suretiyle tekrar paylaşmalarına ihtiyaç vardır.

 [Prof. Dr. Osman Şahin] 17.7.2020 [Samanyolu Haber]

Büyüye karşı hangi dualar okunmalı? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Kendisine büyü yapıldığına inanan bir insan hangi duaları okumalı? Peygamber Efendimiz’in böylesi durumlarda okunmasını tavsiye ettiği dualar var mı?” (Zeliha R.)

Maalesef özellikle son yıllarda İslâmî konulardaki temel bilgi ve kültürün azalmasına paralel olarak büyücülük, falcılık ve medyumluk gibi dinimizin onaylamadığı birtakım yanlış yollara sapmaların arttığı görülüyor. Halbuki dinimiz; falcılık, kehanet, medyumluk vb. gibi faaliyetleri şiddetle yasaklıyor.

Sorunuza geçecek olursak; Allah Rasûlü (s.a.s.) her gece yatmadan önce iki elini açarak birleştirir, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak ellerinin içine üfler, sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu mesheder, ondan sonra istirahata çekilirlerdi. Hazreti Aişe validemiz, Peygamberimizin bunu her gece üç defa yaptığını ifade ediyor. (Buharî, Fedailu’l-Kur’an,14)

Efendimiz, kendisine büyü yapıldığını fark ettiği zaman da az önce ifade ettiğimiz şekilde, iki elini açıp yan yana getirmiş; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemiş ve baştan ayağa kadar bütün vücudunu meshetmişti.

Kaynaklarımıza baktığımızda Efendimiz’in bunu 11 defa yaptığını, her defasında adeta bir düğümün çözüldüğünü hissedip rahatladığını görüyoruz. (Buhari, Tıb, 39; Tirmizi, Daavat, 21) Dolayısıyla böylesi bir rahatsızlığa maruz kaldığını hisseden bir kimsenin, İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini on birer kere okuması tavsiye edilir.

Buna ilave olarak Fatiha Suresi,  yetü’l-Kürsî ve güvenilir dua mecmualarındaki Allah Rasulü’nden nakledilen dualar da okunup onlarla Allah’tan şifa dilenebilir.

Yine mana büyüklerimiz, büyüye maruz kaldığını düşünen bir insanın Fatiha Suresi’ni, Bakara Suresi’nin 1, 2, 3, 4, 5, 163, 164, 255, 284, 285 ve 286. ayetlerini,  l-i İmran Suresi’nin 18. ayetini, A’raf Suresi’nin 54, 55 ve 56. ayetlerini, Mü’minûn Suresi’nin 116, 117 ve 118. ayetlerini, Sâffât Suresi’nin ilk on ayetini, Haşr Suresi’nin son üç ayetini, Cin Suresi’nin 3. ayeti ile İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okumasını tavsiye ederler.

Bunları, kişinin kendisi okuyabileceği gibi, eşler ve ailenin diğer fertleri de birbirlerine okuyabilirler.

Ayrıca gecesi aydın, ağzı dualı, hiçbir beklentisi ve iddiası olmayan samimi kimselere dua ettirme de şifa adına başvurulması gereken yollardan biri.

Bu arada, bu duaları okuma kadar önemli olan bir husus da, büyüyle imtihan olan şahsın, onu Allah’ın izale edebileceğine tam inanmasıdır. Şüphesiz Şâfi ve Müessir-i Hakikî Rabbimiz’dir (c.c.).
Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? Öyleyse o belayı -hâşâ- Rabbimiz değil de başka birisi mi savabilecek?

Elbette hayır! Çaresiz kaldığı yerde sadece Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden bir insana, Allah mutlaka bir perde açar ve onun dertlerine derman olur. Elverir ki o, başka kapılara gitmesin ve Allah’ı yegâne Müessir-i Hakiki bilerek O’na yönelsin.

Zaman zaman tökezleyip düşsek de bela ve musibetlere maruz kalsak da her halükarda Rabbimiz bize yeter. Allah’ın inayet ve riayetinin olduğu bir yerde başka desteklere ihtiyaç olmamalıdır. 
Sözün özü, büyü gerçektir; ama başımıza gelen her ruhi sıkıntıyı veya işlerimizin ters gitmesini büyüden bilmek doğru değildir. Allah’a tam teveccüh etmişsek kimsenin bize zarar veremeyeceğine kat’î surette inanma bu konuda bize düşen en önemli vazifedir.

[Dr. Ali Demirel] 17.7.2020 [Samanyolu Haber]

Osmanlı sonrası hilafet tartışmaları-5 [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

Osmanlının yıkılışını müteakip hilafetin fiilî olarak ortadan kalkması, bir yönüyle Müslümanların başsız kalması, İslâm dünyasının paramparça olması, Müslüman ülkelerin yaklaşık yüzde 80’inin sömürgeleştirilmesi, İslâm dünyasının ilmî, siyasi ve iktisadî alanda ciddi bir çözülme ve çöküş sürecine girmesi gibi sebepler bazı Müslümanların gözünde hilafeti iyice kutsallaştırmış ve mevcut problemlerden kurtulma adına ulaşılması gereken ideal bir konuma taşımıştı. Neredeyse bütün İslâm dünyasında, Müslümanların yeniden birlik ve beraberlik tesis edebilmesi, yeniden geçmişteki ihtişamlı günlerine dönebilmesi için hilafet etrafında birleşme zaruri görülüyordu.

İslâm dünyasının halifelik konusunda oldukça duyarlı olduğu bir ortamda Ezher âlimlerinden biri olan Ali Abdürrazık’ın 1925 yılında yayınladığı Usulü’l-hükm isimli kitabındaki hilafetle ilgili görüşleri, Müslümanlar arasında özellikle de Mısır’da büyük fırtınalar kopardı ve ciddi bir sarsıntı meydana getirdi. Kitap yayınlandıktan iki yıl sonra Ömer Rıza Doğrul tarafından İslâmiyet ve Hükümet başlığıyla Türkçe’ye de tercüme edildi.

Ali Abdürrazık, bu kitabında özetle İslâm’ın, siyaset ve yönetimle bir ilgisinin olmadığını, hilafetin Kur’ân ve Sünnet’ten hiçbir mesnedinin bulunmadığını, tamamen aklî ve dünyevî bir mesele olduğunu, Allah Resûlü’nün peygamberliğinin tamamen dinî ve manevî olduğunu, O’nun İslâm devleti kurmak gibi bir amacının olmadığını, yönetim ve siyasetle ilgili meselelerin Efendimiz’in risalet görevleri arasında yer almadığını, Efendimiz’in vefatından sonra hiç kimsenin ne dinî ne de siyasi açıdan O’nun halifesi olamayacağını, Ebu Bekir’in yeni bir devlet kurduğunu, hilafet müessesesinin Müslümanlar açısından kavga ve fitne vesilesine dönüştüğünü iddia etmiştir. Dolayısıyla Ali Abdürrazık’a göre geleneksel hilafet sistemini devam ettirmenin hiçbir dinî gerekçesi bulunmuyordu.

O gün için özellikle klasik eğitim almış bir âlim olan Ali Abdürrazık’ın bu görüşleri oldukça radikal ve marjinal bulunmuştu. Kitap, ilmî ve akademik bir üsluptan ziyade gazeteci diliyle kaleme alınmış olsa da dile getirilen iddialar çok ciddi idi. Bu yüzden hacmi küçük bu kitap, büyük tartışmalar doğurmuştu. Ezher uleması başta olmak üzere birçok âlim, Ali Abdürrazık’ın bu görüşlerine sert cevaplar vermekte, reddiyeler yazmakta gecikmediler. Muhammed Bahit, Reşit Rıza, Muhammed Hıdr Hüseyin, Tahir b. Aşur, Mustafa Hilmi, Ziyauddin er-Rayyıs, Muhammed İmara gibi âlimler tarafından telif edilen eserlerde, söz konusu kitapta dile getirilen görüşlere cevaplar verildi.

Verilen tepkiler sadece görüşlerini ilmî usullerle reddetmekle de sınırlı kalmadı; onu, İslâm düşmanı ve Tanrı tanımaz ilan etmeye kadar gitti. İslâm binasını yıkmakla ve nesilleri doğru yoldan saptırmakla suçlandı. Yazarın bu kitabı yazmaktaki maksadının, Osmanlıya saldırmak ve sömürgeci devletlere hizmet etmek olduğu iddia edildi. Nihayetinde Ali Abdürrazık söz konusu görüşlerinin İslâm’a muhalif olduğu gerekçesiyle Ezher’den ihraç edildi, âlimlik sıfatı elinden alındı ve yargı görevine son verildi. Hem Ali Abürrazık’ın görüşleri hem de ona karşı verilen cevaplar, etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Muhammed İmara, söz konusu tepkilerin yoğunluk ve şiddetini şu ifadeleriyle anlatmıştır: “Matbaa beldelerimize girdiğinden bu yana basılan hiçbir kitap böylesine bir tartışma, kargaşa, gürültü ve kavga çıkarmamıştır.” (Muhammed İmara, el-İslâm ve Usûlu’l-hukm li Ali Abdurrazık, s. 5) Ali Abdurrazık’a verilen cevapların bir kısmı ilmî usullere dayansa da, diğer bir kısmı oldukça tepkisel, duygusal ve fevri idi.

Ali Abdürrazık, vefat edene kadar (1967) bir daha bu tür tartışmaların içine girmedi. Sonraki yıllarda kendisine iade-i itibar sağlandı. Ali Abdürrazık’ın ömrünün son zamanlarında söz konusu kitabında dile getirdiği görüşlerinden ötürü pişmanlık duyduğu da ifade edilmiştir.

Onun yazmış olduğu eserin bu ölçüde tepkiyle karşılanmasının tek sebebi, hilafetin aklî, dünyevî ve tarihî bir mesele olduğunu dile getirmesi değildi. Zira Mu’tezile âlimler başta olmak üzere tarihte de bu görüşü savunanlar olmuştu. Bu yüzden kavganın asıl sebebi onun, Allah Resûlü’nün hiçbir şekilde siyasî bir sistem kurmadığı, İslâmiyet’in sadece ruhani bir din olduğu, bu sebeple de siyasi ve idarî meselelere karışmadığı yönündeki iddialarıydı.

Ayrıca yazarın hilafeti reddetme adına saltanat dönemlerinin en kötü örneklerini seçmesi, zalim ve müstebit halifelerin kötü icraatlarının faturasını hilafet kurumuna çıkarması, naslara seçici ve parçacı yaklaşması, ileri sürdüğü tezi desteklemesi adına âyet ve hadisleri kendi anlam ve maksatlarının dışına çıkarması, kendi içinde tenakuzlara düşmesi, Allah Resûlü’nün devlet başkanlığı yaptığını reddetme adına oldukça tekellüflü ve gerçekçi olmayan yorumlara girmesi, Efendimiz’in pek çok idarî, siyasî ve askerî icraatını görmezden gelmesi, kışkırtıcı bir üslûp kullanması, fikirlerini sistematik ve insicam içerisinde sunamaması, maksadını net olarak ortaya koyamaması gibi hususlar da kitabı ilmî açıdan zayıflatmış ve tutarsız hale getirmişti.

İleri sürülen tezlerin doğu olup olmadığını bir yana bırakacak olursak söz konusu kitap, halifelik kurumunun anlamını, din ve devlet ilişkilerinin mahiyetini yeniden tartışmaya imkân tanımıştır. Eserin yayınlanmasını müteakip 25 reddiyenin yazılması da bunu gösterir. Hatta yazarın dile getirdiği görüşler günümüzde bile tartışılmaya devam etmekte, konu etrafında farklı makale, tez ve kitaplar kaleme alınmaktadır.

Hilafetle ilgili kısmen klasik görüşlerin dışına çıkan ve yeni yorumlar yapan diğer bir şahsiyet de Seyyid Bey’dir. O, hilafetin kaldırılması konusunun görüşüldüğü 3 Mart 1924 günü Mecliste hilafetle ilgili önemli bir konuşma yapmış, daha sonra onun bu konuşması Hilafetin Mahiyeti Şer’iyyesi ismiyle bir kitapçık olarak neşredilmiştir.

Seyyid Bey’in hilafetle ilgili dile getirdiği görüşler hâlâ etkisini sürdürmektedir. Zira o, Kur’ân ve Sünnet’te siyasal bir yönetim biçimi olarak hilafete dair ayrıntılı izahların bulunmamasından yola çıkarak hilafetin dinin aslına ilişkin bir mesele olmadığı sonucuna ulaşır. Ona göre hilafet dinî değil, tamamen dünyevî ve siyasi bir konudur. Bu yüzden Seyyid Bey, sık sık hilafetin “hükümet”ten ibaret olduğunu ifade eder. Dolayısıyla da adil bir siyasi sistemin kurulmasıyla hilafetten beklenen maksat hâsıl olacaktır.

Seyyid Bey, hilafetin bir vekalet ve velayet akdinden ibaret olması yönüyle millete ait bir iş olduğunu vurgular ve milletin de zamanın gerektirdiği şartlara göre farklı yönetim biçimleri belirleyebileceğini belirtir. Ona göre toplum fertleri sahip oldukları yetki ve sorumluluğu bir kişiye devredebilecekleri gibi, bir heyete de devredebilir.

Seyyid Bey şu sözleriyle, benimsenen yeni siyasi model olan cumhuriyete meşruiyet kazandırmak istemiştir: “Şer-i Şerif nazarında hilâfetten maksat hükümettir; bir hükûmet-i âdile tesis etmektir. Bizim de bugün mümkün olduğu kadar tesis etmek istediğimiz usûl-i idare meşverettir. Hükümeti meşveret esası üzere tesis etmek istiyoruz ve hatta ettik de. Bu usûl-i idare tahsîn-i İlâhîye (Allah’ın güzel görmesine) mazhar olduğu halde, daha ne istiyoruz. Başımızda heyula gibi bir halife bulundurmanın ne manası var?” (Yıldırım, Hilâfet Tartışmaları, s. 107)

Seyyid Bey de Ali Abdürrazık gibi en temelde hilafet kurumunun şer’i bir dayanağının bulunmadığını ortaya koymaya ve yaşadığı dönemin şartlarında artık bu kurumu devam ettirmenin mümkün olmadığını ifade etmeye çalışmıştır. Her ikisi de bu fikirlerini hemen hemen aynı yıllarda dile getirmişlerdir. Fakat Seyyid Bey’e kayda değer bir itiraz yapılmamış, tepki gösterilmemiştir. Hatta onu savunanların sayısı itiraz edenlerden daha fazla olmuştur.

Muhtemelen bunun önemli bir sebebi, bu iki yazarın konuyu ele alış şekilleridir. Ali Abdürrazık’ın aksine Seyyid Bey, siyaseti İslâm dininin bir parçası olarak görmüş ve İslâm’ın bu alanla ilgili düzenlemeleri üzerinde durmuştur. Aynı şekilde ona göre Allah Resûlü’nün tek vazifesi sadece manevî ve ruhanî alana münhasır değildir. Bilakis O, yönetim işini bizzat üstlenmiş ve şer’i hükümleri tatbik etmiştir. Öte yandan Seyyid Bey, doğrudan hilafet kurumunu hedef almamış, dört halife dönemiyle sonrasını titizlikle birbirinden ayırmıştır. Onun hilafetin hukukî mahiyetine, halifenin seçim şekline ve taşıması gereken şartlara yönelik açıklamaları da fıkıh ve kelam kitaplarında zikredilen görüşlerin tekrarı niteliğindeydi. İşte bu sebepledir ki Seyyid Bey’e yönelik eleştirilerin miktarı ve dozu çok daha düşük seviyede kalmıştır.

İslâm dünyasında modern-ulus devletlerin ortaya çıkması, Batının hilafet aleyhindeki tavrı, seküler kültürün hâkim olmaya başlaması, çoğulculuğun bir realite olarak kendini dayatması gibi sebeplerle daha sonraki yıllarda hilafet meselesi Müslümanların gündemindeki ağırlıklı yerini kaybetti. Fakat o, bazı siyasal İslâmcıların ve radikal İslâmî grupların söylem ve hedeflerinde yer almaya ve ilim mahfillerinde tartışılmaya devam etti.

Görünen o ki halifelikle ilgili ihtilaf ve tartışmalar Hz. Ebu Bekir’in seçimiyle başlamış ve günümüze kadar da varlığını devam ettirmiştir. Şia ve Haricilerin Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılmaları, Müslümanlar arasında Kerbela ve Harre hâdiseleri gibi büyük trajedilerin yaşanması, halife olacak kişinin tayini yüzünden ortaya çıkan kanlı savaşlar bir yönüyle hep halifelik etrafında meydana gelmiştir. Fakat bazılarının iddia ettiği üzere bütün bunların sebebi hilafet meselesi değil, güç ve iktidar mücadelesidir. Bir yönüyle iktidar ve siyasetin tabiatında ihtilaf ve kavganın var olduğu söylenebilir. Zira daha başka sistem ve yönetimlerde de benzer olaylar yaşanmıştır.

Bununla birlikte ömrünün kısa olması dolayısıyla kamil hilafetin yeterince kurumsallaşamaması da bu konuda çok fazla ihtilafın ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Zira daha önce de işaret edildiği üzere Emevîlerle birlikte ortaya çıkan yönetim anlayışı hilafet olarak isimlendirilmeye devam etse de büyük oranda saltanat sistemi başlamıştır. Dolayısıyla hilafet etrafında dile getirilen çoğu görüş teoriden öteye geçememiş ve kurumsallaşma imkânı bulamamıştır. Halifenin göreve geliş şekli, azil sebepleri, vazifeleri, yönetim şekli, iktidarının sınırları, istişare usulü, siyasal katılım ve muhalefetin şekli gibi pek çok mesele hakkında yasal düzenlemeler yapılamamış, sonraki dönemler için örnek uygulamalar ortaya konulamamıştır.

Bir sonraki yazımızda bugünün dünyasında hilafetin ne anlam ifade ettiğini, hilafetin ne ölçüde mümkün olup olmadığını ele almaya çalışacağız.

[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 17.7.2020 [TR724]

Dört yapraklı yonca, Okan Buruk’u bekliyor [Hasan Cücük]

Şenol Güneş, Aykut Kocaman ve Hamza Hamzaoğlu, Türk futbolunda hem oyuncu hem de teknik adam olarak şampiyonluk yaşayan isimler. Şimdi bu isimlerin yanına bir dördüncü kişi eklenmek üzere. Okan Buruk, Başakşehir ile şampiyonluğa ulaşırsa dört yapraklı yonca tamamlanacak.

Türk futbolunda hem oyuncu hem de teknik adam olarak ilk şampiyonluk yaşayan isim Aykut Kocaman oldu. 1984’de Sakaryaspor’da profesyonel kariyerine merhaba diyen Aykut Kocaman, Türk futbolunun en iyi forvetleri arasına adını yazdırdı. 1988’de Oğuz Çetin, Turhan Sofuoğlu ile birlikte Fenerbahçe’ye transfer oldu. 103 golle gelen 1988-89 sezonundaki şampiyonlukta Aykut Kocaman, 29 golle gol kralı oldu. Sarı-lacivertli forma ile ikinci ve son şampiyonluğunu 1995-96 sezonunda gördü. Şampiyonluğu getiren maç olan Trabzonspor deplasmanında golünü atan Aykut Kocaman, sezonun bitimiyle birlikte Ali Şen tarafından Oğuz’la birlikte İstanbulspor’a satılıp, Fenerbahçe’den koparıldı.

2000 yılında başladığı teknik adamlık serüveninde Aykut Kocaman’ın 2010 yılında durağı Fenerbahçe oldu. 2010-11 sezonunda Fenerbahçe sezonu zirvede tamamlarken, Aykut Kocaman adını Türk futbol tarihine yazdırdı. Oyuncu ve teknik adam olarak şampiyonluk gören ilk isim oldu. 

Trabzonspor’un Karadeniz Fırtınası dönüşen kadronun temel taşlarından biriydi Şenol Güneş. 1969’da Akçabat Sebatspor’a başlayan futbol yolculuğunda ikinci ve son durağı 1972’de Trabzonspor oldu. 1972-87 arasında aralıksız Trabzonspor kalesini koruyup, takım kaptanlığı yapan Şenol Güneş tam 6 kez şampiyonluk sevinci yaşadı.

Trabzonspor 1976’da ilk şampiyonluğuna ve 1984’de son şampiyonluğunu gördüğünde kalede Şenol Güneş vardı. Eldivenlerini çıkarıp, eşofmanlarını giyip teknik adamlığa başlayan Şenol Güneş şampiyonluğun iki kez kıyısından döndü. Trabzonspor’la 1995-96 ve 2010-11 sezonunda şampiyonluğu kaçıran Şenol Güneş, uzun kariyerinde şampiyonluğu 2015-16 sezonunda Beşiktaş ile gördü. Trabzonspor’la adı özdeşleşen Güneş, Beşiktaş’ı iki yıl üst üste şampiyon yaparak, futbolcuyken tattığı başarıyı teknik adamlık döneminde de tekrarladı.

1988-91 arasında İzmirspor formasını giyen Hamza Hamzaoğlu, sol bekte ortaya koyduğu futbolla İstanbul ekiplerinin radarına girdi. 1991’de Galatasaray’a transfer olan Hamza, 4 yıl formasını terlettiği sarı-kırmızılı ekipte iki kez şampiyonluk gördü. 1995’de Galatasaray’dan ayrıldıktan sonra İstanbulspor, Siirtspor, Yozgatspor, Alanyaspor, Konyaspor ve Beylerbeyi formasını giydikten sonra 2004’de futbolculuk kariyerine nokta koydu.

Teknik adamlık kariyerinde sıçramayı 2011-14 arasında çalıştırdığı Akhisar ile yaptı. 2012’de teknik adamlık kariyerinde ilk kupasını Türkiye Kupası’yla kazanan Hamza Hamzaoğlu, Aralık 2014’de görevine son verilen Cesare Prandelli’nin yerine Galatasaray’ın teknik direktörü oldu. Hamza Hamzaoğlu yönetimindeki Galatasaray sezonu lig, Türkiye Kupası ve Süper Kupa şampiyonluğu ile tamamladı. Galatasaray’da hem futbolcu hem teknik adam olarak Süper Lig şampiyonluğu yaşayan ilk isim oldu. Sezon sonunda 3 yıllık sözleşme imzalayan Hamza Hamzaoğlu, 18 Kasım 2015 tarihinde yönetimle ters düşmesi nedeniyle Galatasaray teknik direktörlüğü görevinden alındı. Yaklaşık bir yıl çalıştırdığı Galatasaray’a 3 kupa kazandıran Hamza Hamzaoğlu adını Türk futbol tarihine yazdırmayı başardı.

Şenol Güneş, Hamza Hamzaoğlu ve Aykut Kocaman’ın isimleri yanına Okan Buruk adını yazdırmaya hazırlanıyor. Başakşehir şampiyon olursa lig tarihinde şampiyonluk yaşayan 12. Türk teknik direktör olacak olan Buruk, Şenol Güneş, Aykut Kocaman ve Hamza Hamzaoğlu’ndan sonra da bir ilki başaracak. Genç teknik adam futbolculuk kariyerinde Galatasaray ile 7 lig ve 4 Türkiye Kupası, Beşiktaş ile de bir Türkiye Kupası şampiyonluğu yaşamıştı.

[Hasan Cücük] 17.7.2020 [TR724]

15 Temmuz nedir? [Cemil Tokpınar]

Bundan dört yıl önceydi. 15 Temmuz 2016 gecesi evde yalnızdım. Yatsı namazını camide kıldıktan sonra birkaç komşumla cami çıkışında ayaküstü sohbet edip eve geldiğimde saat 23.30 civarıydı.

Hal hatır sormak için bir dostu aradım. Dediklerimle pek ilgilenmedi. Ben, arkadaşımın bir işle meşgulken aradığımı zannederken, o bir kalkışma olduğunu, haberleri izlediğini söyledi. Telefonu kapatıp bilgisayardan haber kanallarını açtım.

Saat 21.30’dan itibaren olaylar başlamış.

Ordu içinde bir kalkışma olmuş.

İstanbul Boğaz Köprüsü tanklarla tek taraflı kapatılmış.

F-16’lar uçuyormuş. Meclisin hava boşluğu, Sarayın bahçesi bombalanmış.

Hiçbir şeyden haberim yoktu. Hayret ve merak içinde haberleri izliyordum.

İlerleyen saatlerde zamanın başbakanı canlı yayına çıkıp önceden haberleri olmadığını söyledi.

Sözde darbe teşebbüsünden kendi ifadesiyle “mâlûm yapıyı” suçladı.

Arkasından halkı meydanlara çıkmaya ve darbecilere karşı direnmeye çağırdı.

Camilerde okunan salalar yeri göğü inletiyordu.

Tüm bunlar olurken ordudaki kuvvet komutanları İstanbul’daki bir düğünde eğleniyordu.

Cumhurbaşkanı, darbe girişiminden pek memnun görünüyor, daha o gece canlı yayında darbeyi “Allah’ın büyük bir lütfu” olarak nitelendiriyordu.

İlginçtir ki, sağında oturan o zamanın İstanbul İl Başkanı, “Ne diyor ya bu?” diye hayretle bakarken, damat olaya önceden vakıf olduğu için kıs kıs gülüyordu.

Ve işin en tuhaf ve en ahlâksız teklifi neydi biliyor musunuz?

Her tarafından acemilik dökülen bu kumpasa “bir cemaat darbesi” diye benim de inanmam isteniyordu!

Oysa bu iftiraya o gece de inanmadım, şimdi de inanmıyorum, hiçbir zaman da inanmayacağım.

Neden mi?

Çünkü ben 15 yıl aktif gazetecilik yaptım ve 3 darbe yaşadım, ilkini de kitaplardan okudum.

Darbe böyle olmaz!


Türkiye’de darbe emir komuta zinciri içinde, Perşembeyi Cuma bağlayan gece yarısından sonra olur.

Bu ise Cumayı Cumartesiye bağlayan gece ve emir komuta dışı oluyor.

Ne hikmetse, darbeyi önlemek için halk meydanlara çağrılıyor, ama ordu komutanları birliklerinin başına davet edilmiyor.

Başbakan hiç haberi olmadığını söylüyor, oysa ülkede uçan kuştan haberi var.

İstihbarat için kurulan MİT ne iş yapar?

Bilmemesi mümkün mü?

Bilmiyorsa sorumluları görevden al, biliyorsa yalan söyleme!

Darbeden haberi olmayan zat, kimin yaptığını anında tespit ediyor!

O kadar mutlular ki, halkın içine soktukları özel görevliler kan dökmeye başlamış, hele keskin nişancılar belirlenen şahıslara nokta atışı yapıyor, bunlar bunu “Allah’ın büyük bir lütfu” görüyor.

İlginçtir, darbeci halkı değil, idareciyi hedef alır. Oysa idarecilerin burnu kanamıyor. Zaten haberleri olduğu için o gece Meclise silahlarıyla gidiyorlar.

Darbeci Meclise de halka da dokunmaz. Kendini demokrasiye saygılı göstermek, halkı da yanına çekmek zorundadır.

Çok büyük bir katliam planlanmış olmalı ki, tahrik etmek için birileri halka silah çekiyor.

Ortada silahların balistik incelemesi yok, otopsi raporları yok, sadece tek taraflı suçlama var, o kadar.

Her neyse… Bunları biliyorsunuz zaten.

Peki, niye yazdım?

Çünkü bunlar daha o gece belliydi. Şimdi ise, 15 Temmuz’un ve arkasından gelen asıl darbe olan 20 Temmuz OHAL döneminin en ince ayrıntılarına kadar önceden plânlanmış bir kumpas olduğunu gösteren binlerce belge ortaya çıktı.

Ne yazık ki, bu hususta muhalefet de, milletin çoğunluğu da hakperest olamadı.

Bürokratlar, basın mensupları, aydınlar, cemaatler, kanaat önderleri, sanatçılar, yazarlar, hatta Risale-i Nur’dan beslenen cemaatlerin çoğu maalesef gerçeği haykıramadı.

Muhalefet işine öyle geldiği için sesini çıkarmadı. Belki de birlikte planladılar.

Milletin çoğunluğu, hiç araştırmadan, akıl yürütmeden iftiralara inandı.

Kimi korkusundan, kimi menfaatinden, kimi para ve makam sevgisinden, kimi tehdit edildiğinden, kimi kıskançlığından, kimi yaptığı dinî, sosyal ve kültürel hizmetlerin engelleneceğinden, kimi de kıskançlıktan dolayı zulme ve zalime karşı mücadele etmedi.

Neticede cemaatin 50 yılda oluşturduğu binlerce okul, dernek, vakıf, yurt, üniversite, şirket, öğrenci evi kapatıldı veya gasp edildi.

On binlerce dürüst ve başarılı öğretmen, polis, hâkim, savcı, asker, memur vazifeden alındı.

530 bin kişi hakkında hukukî işlem yapıldı.

On binlerce aile parçalandı.

Açıkçası darbe girişimine bizzat katılan kimselerin adil yargılanmaları gerekirken kendilerince düşman kabul edilen güzide bir topluluk kadın erkek, genç ihtiyar, çoluk çocuk, hasta sakat ayırt edilmeden soykırıma uğradı.

Bu topluluk sadece ülke çapında değil, dünya çapında eğitim, kardeşlik, yardımlaşma, kültür, diyalog ve dayanışma faaliyetleri yaptığı için 15 Temmuz ve sonrası, sadece cemaate ve millete, hatta İslâm âlemine değil, tüm insanlığa kurulmuş bir kumpastır, evrensel bir tahribattır.

Cemaatin bütün dünyada büyük ölçüde yalnız bırakılmasından anlaşılıyor ki, tahribatın vebaline bazı küresel güç odakları da ortaktır.

Maalesef başta dinî cemaatler ve herkese yol göstermesi gereken kanaat önderleri olmak üzere milletin çoğunluğu, bindiği dalı kesmiş, manevî ıslah yollarını kapatmış, birliği, beraberliği ve kardeşliği yıkmış, kendilerine de, insanlığa da yazık etmiştir.

Ümit edelim ki, bir an önce gaflet uykusundan uyanıp tahripten tamire giden yolları açsınlar.

[Cemil Tokpınar] 17.7.2020 [TR724]