Babam, Rabbi’ne döndü [Mahmut Çebi]

Bana babamın vefat resmini gönderdiler. Yüz ifadesi uyuyan huzurlu bir bebeği andırıyordu. Kendim gidemeyince sözümün babama ulaşması için bir şiir yazdım. Kızkardeşime “Babamın kulağına oku, eminim duyacaktır.” dedim.
Üç kardeşiz. 85 yaşındaki babam rahatsızdı. Perşembe akşamı kız kardeşimi aradım. Durumunda bir değişiklik olmadığını iyi göründüğünü söyledi.

Cuma günü sabah sekiz gibi telefonum çaldı. Arayan benden iki yaş büyük abimdi. Sesi titriyor ve ağlıyordu. Onun bir kere bile ağladığını görmemiştim. İlk kez ağladığını duyuyordum. Şaşırdım ve gayrı ihtiyari “Babam mı öldü” dedim.

Titrek ve ağlayan sesiyle “Baba gitti, baba gitti” dedi.

Babamı herkes severdi ama kızkardeşim ise bir başka severdi. Abim ve ben uzaklarda idik. Anne ve babama yakın kalan ve onlara bakan kızkardeşimdi.  Babam yaşlandıkça biraz çocuklaştığı için ona özenle adeta bebeği gibi bakardı… Onu aradım telefonu açmadı. Tekrar aradım açmadı. Bir saat sonra aradım yine açmadı. Yeğenimi aradım durumu ona sordum. Anlattı… “Annem telefona bakacak durumda değil, kimseye açmıyor” dedi.

Geçen yıl bana “AKP’li ihbarcıların, ispiyoncuların ve keyfi zulüm yapanların ne yapacağı belli olmaz Türkiye’ye gitme” demişlerdi. Ben de her şeye rağmen yine sılayı rahimi aksatmamış anne babamı ziyaret etmiştim. Fakat bu yıl önce SABAH gazetesi, ardından Hürriyet gazetesi beni manşetten yalan ve iftira haberle ihbar edince çekindim. Almanya’dan Türkiye’ye akraba ziyaretine gidip sebepsiz yere tutuklananlar da olunca “ailem” gitme, abim de “gelme” dedi.

Babam harbiden babaydı. Başta çok sevdiği 60 yıllık eşi annem olmak üzere ailesine çok düşkündü. Torna ustasıydı. İşe gider işi bitince evine gelirdi. Ailesi haricinde bir hobisi yoktu. Gittiği yere beni de götürürdü. O yüzden ben babamla arkadaş gibi büyüdüm. Balık tutmayı çok severdi, ben de severdim. Dereler, nehirler, göller ve tabii ki denizler uğrak yerimizdi. Geceleri bıldırcın tutmaya da gittiğimiz olurdu.

Ailesi çok fakir olduğu için 7 yaşında çalışmaya başlamış ve okula gidememişti. 50 yaşından sonra kendi kendine zar zor öğrenene kadar okur yazar değildi. Ama gençliğinde çok film seyretmişti. O filmleri sanki yeni seyretmiş gibi hatırlar ve biraz da hikayeleştirip bize anlatırdı. Kızkardeşim ve ben gülmekten yere yatardık. O biz güldükçe daha bir aşka gelir daha bir heyecanla anlatırdı. Anlattığı kovboy filmlerin başrolünde hep Con Veyn olurdu. Tarzan ve azılı korsan Erol Flayn diğer sevdiği isimlerdi.

Beni çok az dövdü. Ama hepsinde haklıydı. Bir keresinde teyzem bizi ziyarete gelmişti. Ben o zamanlar ortaokula başlamıştım. Sohbet esnasında tarihi bir olayı anlatmaya başladı. Ben en iyi notlarımı tarih dersinden alırdım. Babam aşkla anlatırken salakça bir şey yaptım ve “Baba o öyle değil şöyle deme” gafletinde bulundum. Bir anda durdu. Yüzü kızardı. Kızdı. Bana okkalı bir şamar attı. Ama ondan sonra da hiç anlatmadı.

Haramdan tiksinirdi. 8 yaşlarındaydım. Evimizin önünden cenaze kalabalığı geçiyordu. Peşlerine takıldım. Mezarlığa gittik. Cenaze defnedildi. Herhalde zengin cenazesiydi. Sadaka dağıtılacak dendi. Bir çok kişi sıraya girdi. Ben de girdim. Bana 50 kuruş verdiler. Eve gelince babama “Baba bak bugün mezarlıkta 50 kuruş kazandım” dedim. O kadar kızdı ki okkalı bir şamar yedim. Parayı elimden alıp attı. Ondan sonra hayatımın hiçbir döneminde hiçbir kurum ve şahıstan yardım almadım. Hatta çok züğürt geçen üniversite hayatım boyunca devletten bile burs istemedim. Ama cebimden de para eksik olmadı.

AKP’nin hukuksuzluk ve gaddarlık boyutuna varan yönetimi yüzünden babamın cenazesine gidemedim. Babamın adını taşıyan oğlum “Ben gideyim baba” dedi. Gitme diyemedim. “İyi olur git” dedim. İyi de oldu. Babamı benim adıma o uğurladı. Güzel bir cenaze olmuş. Oğlum “Babama bir pencere” başlığı altında cenaze izlenimlerini yazıp bize gönderdi. Okuduk ağladık. Gitmiş kadar olduk. Allah razı olsun.

İşçi ve emekli maaşıyla evini geçindirdi. Zengin bir hayatı olmadı. Ama öyle bir hayata hiç de özlem duymadı. Vefatı sonrası Süleyman Kutsi bey “okuduğumuz üç hatim var istersen onun duasını Esat amcaya yapalım” dedi. Biz de ev ahalisi olarak iki hatim okuduk. Şengül abi bir tane Berlin’den hediye etti. Eminim babam hayatında böyle bir zenginlik görmemiştir.

Bana babamın vefat resmini gönderdiler. Yüz ifadesi uyuyan huzurlu bir bebeği andırıyordu. Kendim gidemeyince sözümün babama ulaşması için bir şiir yazdım. Kızkardeşime “Babamın kulağına oku, eminim duyacaktır.” dedim. Yeğenim “Dedem şiirini beğendi dayı” dedi. İşte o şiirim:

Babaya veda

Namı Kocaman’dı

Kocaman bir adamdı

Babamdı

Varlığıyla evini hami gibi kuşatan

Gölgesiyle de huzur veren bir çınardı

Neşeliydi, beklentisizdi, kimseyi sıkmaz

Sohbetiyle meclise tad katardı

Korkunun semtine uğramadığı

Mert ve yiğit bir adamdı

Dünyaya dair bir hesabı yoktu

Hesaplayacağı bir şeyi de olmadı

Varı yoğu Melahat’ı ve çocukları

Gerisi üç kuruşluk dünyaydı

“Kimseye muhtaç etme Allah’ım”

Dilinden eksiltmediği duaydı

Hayat ağacı böyledir

Her dem bir yaprak uçar

Dünya kapısını kapatan Rab,

Daha güzelini açar

Güle güle baba mekanın cennet olsun

Rabbim kabrini nurlarla doldursun

Annen, baban, bekliyor seni tabiyyun

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun

Mahmut Çebi, 21.11.2016 /Zaman

Gazâ Nâmıyla Kardeş Öldürenler [Abdullah Aymaz]

Bu başlık Mehmet Akif   Ersoy’un bir şiirinden alınmıştır. Şu anda İslam dünyasında bilhassa Ortadoğuda bilhassa Türkiye’de işlenen cinayetler, M. Akif’in bu sözleriyle uyum içindedir. Hadis Kitaplarının “Fiten” bölümünde bu hususla ilgili pek çok hadis-i şerifle karşılaşabiliriz. Bazı rivayetlere göre, ne öldüren niçin öldürdüğünü ne de ölen niçin öldürüldüğünü bilecek… Öyle karmakarışık ve gece karanlıkları gibi fitne zulmetleri olacak.

Resulullah Efendimiz (S.A.S.) bir kere rüyasında Emevî halifesi Mervan’ın babası Hakem’in çocuklarını Minber-i Nebevî üzerinde top oynar gibi oynadıklarını görmüştü. Resulullah’ın Minberi, Peygamberlik ve Hilâfet Makamı idi. Bu rüya günün birinde Mervanîlerin Halifelik Makamına geçeceklerinin ve o Mübarek Makamı çocuk oyuncağına çevireceklerinin bir işareti idi ve öyle de olmuştur. Onun için Efendimiz (S.A.S.) Hakem’e işaret ederek: “Şunun sulbünden geleceklerin çıkaracağı fitnelerden dolayı ümmetimin vay haline!” diyerek hayıflanmıştır. Aslında Hakem, işlediği kötülüklerden dolayı Efendimiz (S.A.S.) tarafından Tâife sürülmüştü. Mervan da tâifte doğmuştu. Hz. Osman dönemine kadar Medine’ye gelmelerine müsaade edilmemişti. O zaman Hakem, Halife’nin amcası olduğundan Medine’ye gelmelerine müsaade edilmişti. Sonunda Efendimizin (S.A.S.) hadis-i serifi gerçekleşerek, Mervan hilâfet makamına geçti, ümmet-i Muhammed arasına türlü ayrıştırıcı fitneler ve fesatlar sokulmasına sebep oldu.

Kurban Bayramında Mina’da Nahra gününde Efendimiz (S.A.S.) insanlara hutbe okurken “Bu hangi gündür biliyor musunuz?” buyurdu. Sahabiler “En doğrusunu Allah ve Resulullah bilir” dediler. Efendimiz (S.A.S.) “Bu, Kurban günü değil midir?” buyurdu. “Evet” dediler. Bu sefer Efendimiz (S.A.S.) “Bu içinde bulunduğumuz hangi beldedir? Bu Mekke beldesi değil midir?” buyurdu. “Evet” dediler.  Efendimiz (S.A.S.) “Şu halde iyi biliniz ki bu ayınızda, bu beldenizde, bu gününüzün HARAM  olduğu gibi, KANLARINIZ, MALLARINIZ, NAMUSLARINIZ ve bedenlerinizin dış yüzü olan derileriniz birbirinize HARAM’dır. (Her türlü saldırıdan korunmuştur)” buyurdu.

Hz. Huzeyfe (R.A.), Efendimizin (S.A.S.) bir gün içinde şer bulunan bir hayır ve salah döneminin geleceğinden bahsederek kendisine: “O devirin amirlerinden bir zümre ümmeti, benim sünnetim ve yolumun hilâfına idare edecekler. Sen o devrin âmir ve vâlilerinden bazılarının hareketlerini doğru bulup tasvip edeceksin, bazılarının hareketlerini de çirkin bulup reddedeceksin!” buyurdu.

Buharî’nin Sahihinde geçen bir Ebu Hureyre rivayetinde Efendimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: “Kahtan oğullarından bir adam çıkıp insanları sopasıyla sevk ve idare etmedikçe kıyamet kopmayacaktır.” Bu hadis-i şerifi tercüme eden Mehmed Sofuoğlu getirdiği izahta diyor ki: Kahtan’dan çıkacak bir adamın insanları sevk etmesi, ancak zamanın değiştirilmesi ve İslam hallerinin tebdilinde olması bakımındandır. Çünkü bu adam, Allah’ın halifeliği kendilerinde kıldığı şerefli kimseler, topluluğundan ve peygamber kabilesinden değildir. Bu adam gayr-ı meşru bir gasbla idareyi ele alıp insanları zorbalıkla ve hiçbir hürriyet tanımayarak sevk ve idare edecektir ki, bu şekilde idare, fitnelerin en şiddetli olanıdır.”

Hiçbir hak delil olmadan zulmen veya zanna dayanarak bir insanın mülküne veya bir cemaatin sahip olduğu imkânlara çökmenin ve kıyımcılar atamanın hiçbir değeri yoktur. Yukarıdan verilen zulüm hükümlerine uyanlar da azaptan kendilerini kurtaramazlar. Bu hususta da Buharî’de Kitabu’l-Ahkamın 29. Babında “Her kimin lehine, mümin kardeşinin hakkı hükmolunmuşsa, sakın o kimse, bu hakkı almasın. Çünkü hâkimin hükmü haramı helâl kılmaz, helâli de haram kılmaz.” Mânâsına rivayet  edilmiş hadisler mevcuttur. Günümüzün olaylarına bilhassa yaşanan süreçte cereyan eden zulümlere bu açıdan da bir göz atıp değerlendirmek gerekir.

Abdullah Aymaz, 21.11.2016 / aaymaz@samanyoluhaber.com

Erdoğan, ABD’deki Zarrab davasına niye müdahil oluyor? [Analiz: Ali Adil Çakar]

New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’nın, Reza Zarrab davasıyla ilgili mahkemeye sunduğu son dilekçeler, 17 Aralık polis fezlekelerinin İngilizce’ye çevrilerek Amerikan hukuk sistemine girdiğini gösteriyor. Daha önce fezlekeyi iddianameye ekleyen Bharara’ya Zarrab’ın avukatlarından itiraz gelmişti. Avukatlar, fezlekenin internetten indirildiğini ve dolayısıyla sahte olabileceğini öne sürmüştü. Bharara ise 14 Kasım’da mahkemeye sunduğu dilekçede, “17 Aralık fezlekesi, FBI tarafından da doğrulandı. Fezleke gerçek” açıklamasını yaptı.

Bharara, Türk hükümetinin davaya müdahale etme girişimlerine de tepki gösterdi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’le görüşmesinde konuyu gündeme getirmesi ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın son Amerika ziyaretinde ABD Adalet Bakanı’ndan bu yönde talepte bulunmasına atıf yaptı.

17 ARALIK DOĞRU, SADECE TÜRKİYE DEĞİL

Amerikalı savcı, “Bu dava ABD’nin ulusal çıkarları, ulusal güvenliği, banka sahtekarlığı ve para aklamayla ilgili. Bu konuların Türk politikacılar ile ilgisi yok, sadece Sarraf ve suç ortaklarıyla alakalı” dedi. Bharara’nın sözleri kuşkusuz, Türkiye’ye ince bir mesajdı. 17 Aralık fezlekesini çok iyi tetkik ettiği anlaşılan savcının, Zarrab’ın suç ortağı olan Türk politikacıları bilmemesine imkan yok. Nitekim o fezlekelerde AKP’li bakanların rüşvet aldığı bilgisi de mevcut.

Başsavcı Bharara, 15 Aralık 2015’te  mahkemeye mühürlü olarak sunduğu 21 sayfalık ilk  iddianamede bazı değişikliklere giderek yine 21 sayfadan oluşan yeni iddianameyi 30 Mart 2016’da ABD Federal Adalet Sistemi resmi kayıtlarına sunmuştu. Yeni iddianamedeki 13, 15, 19 ve 22’nci paragrafların her birinde yapılan rötuşla “New York ile birlikte Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve her nerede bu suçlar işlendiyse” ifadesi eklenmişti.

Yine özet iddianamede belirtilen 110 milyon Euro’luk bir para transferi de doğrudan Türkiye ile irtibatlı. Zarrab’ın İran Petrol Bakanlığına bağlı HKCO Şirketi üzerinden Türkmenistan’da yerleşik TÜRKMEN-1 Şirketine aktarılan paranın 25 Aralık soruşturmasında ‘Havuz Medyası’ oluşturulması konusunda toplanan rüşvetlerle irtibatı da yakından tartışılacak. Fezlekedeki bilgiye göre, 17 Aralık dosyasının da içinde yer aldığı Zarrab’ın finans ve mail trafiğiyle 2007 Mart’ı ile 2012 Ekim’i arasında yer alan işlemler, ABD finans kurumlarınca da doğrulandı.

‘BAŞBAKAN SÜLEYMAN’I ÇAĞIRMIŞ, TALİMATLARI VAR’

Peki, ABD’deki Zarrab dosyasına da girmiş olan fezlekede Erdoğan-Zarrab ilişkisine dair neler var?

Tarih 12 Eylül 2013… Dönemin Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, dönemin başbakanı Erdoğan’la Haliç Kongre Merkezi’nde bir araya geldi. Ardından Zarrab’ı arayarak Erdoğan’ın mesajlarını iletti. Aynı günün akşamında Zarrab, Happani’yi aradı ve “Sen bu altın işini formülize et, düşün. Çin üzerinden tamam mı… Ben geldiğimde pazartesi konuşayım. Çünkü Başbakan çağırmış konuşmuş şeyle (Aslan’la), talimatlar vermiş” dedi.

Seçimlere 3 ay vardı ve ihracat rakamlarının yükseltilmesi için Zarrab’tan seçime kadar 3 milyar dolarlık altın ihraç etmesi isteniyordu.

Halkbank Genel Müdürü’nün Zarrab’ın altın ihracatı ile ne ilgisi olabilirdi ki, Erdoğan ona “Yardımcı olun” diyordu? Tabii Halkbank üzerinden yapılan para aklama faaliyetlerini, hayali ihracatı, İran’a yönelik ambargo delme girişimlerini saymazsak. Ayrıca telefon trafiğinden anlaşıldığı üzere Çin üzerinden yapılan bu ticaret, aslında olmayan bir ticaretti. Altınlar önce dışarı çıkarılıyor, sonra tekrar yurda sokuluyordu. Hatta Zarrab’ın adamları bu işe bir anlam veremeyip “Abi bu sefer ithalat rakamları şişiyor, o zaman niye yapıyoruz ki biz bu işi?” diye soruyorlardı.

‘BAŞBAKAN’A SÖZ VERDİM’

Bunun cevabı da 19 Eylül 2013 tarihli konuşmadaydı. Zarrab’ın adamları Rüçhan Bayar ile Happani, telefonda bu altın ihracatı işinden bahsederken, “Bize özel görev verildi” diye bahsediyorlardı. Aynı gün akşam Happani’yi arayan Reza, “Ya 2 milyar bile ihraç etsek önemli, anladın mı? Başbakan’ın nezdinde benim için önemli. Çünkü direkt yanına gideceğim. Sen bir yapmaya çalış” diyordu.

3 Ekim 2013… Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan’ı arayıp “Dün akşam 2 saat toplantı yaptık Sayın Başbakan’la İstanbul’da” dedikten sonra Erdoğan’ın “Bu işte hiç bir gevşeme olmasın” talimatını iletiyordu.

REZA’DAN BİLAL’E 3 MİLYON DOLAR

17 Aralık fezlekesinde, Reza Zarrab’ın, Bilal Erdoğan’ın yönetiminde olduğu TÜRGEV’e 3 milyon dolar gönderdiği bilgisi de var. Polislerin ulaştığı delillere göre Zafer Çağlayan, Zarrab’a, TÜRGEV’e 3 milyon dolar göndermesi telkininde bulundu.

İyi anlaması için de “Bilal’e gidecek” dedi.

Reza da TÜRGEV’e bir defasında 2 milyon dolar, birinde de 1 milyon dolar olmak üzere toplamda 3 milyon dolar para teslim etti. İki teslimatı da Zarrab’ın adamı Ahmet Murat Öziş gerçekleştirdi. Her ikisi de polis tarafından adım adım görüntülendi ve dosyaya kondu.

EMİNE HANIM’IN DERNEĞİNE 1 MİLYON DOLAR

Yine fezlekedeki bir diğer delil de Reza Zarrab’ın, Emine Erdoğan’ın perde arkasındaki yöneticisi olduğu iddia edilen Togem-Der’e 1 milyon dolar göndermesi.

Nitekim bu ilişki, Preet Bharara tarafından daha en başta dosyaya konmuştu. Zarrab, kefalet dilekçesinde Emine Erdoğan’ın kurucusu olduğu Togem-Der’e yaptığı bağışları tarih tarih sıralamıştı. Ancak ne hikmetse derneğin kendi web sayfasındaki bağışçı işadamları listesinde Zarrab yoktu. Bu haberler basına yansıyınca Togem-Der’in web sayfası apar topar yayından kaldırılmıştı. Dernekte ayrıca 17 Aralık dosyasının önemli ismi eski AB Bakanı Egemen Bağış’ın eşi Beyhan Bağış da yönetim kurulu üyesi olarak görülüyordu.

Zarrab’ın kefaletle serbest kalma talebinin reddedilmesi gerektiğini savunan Bharara da İran kökenli işadamının Türkiye’de kurduğu üst düzey ilişkilere delil olarak bu derneğe yaptığı ‘bağışların’ listesine yer vermişti. Böylece, “Serbest kalırsa ABD’den kaçar. Servetiyle elde ettiği güçlü bağlantıları sayesinde Türkiye’den Amerika’ya geri gelmez” uyarısı yapmıştı. Mahkeme, Zarrab’ın serbest kalma talebini böylelikle reddetti.

AKP’NİN ANKET PARASI ZARRAB’TAN

Zarrab ile Erdoğan arasındaki bir diğer ilişki de AKP’ye anket parası göndermesiydi. Zafer Çağlayan’ın özel kalem müdürü Mehmet Sarı, 27 Haziran 2013 tarihinde Reza’ya 352 bin TL isteyen bir mesaj gönderdi. Reza da mesajı aldıktan sonra Happani’yi arayıp, “Abdullah, saat 13.00’te 352 bin TL Conrad Otel’e yolla. Bakan Bey’in danışmanı Mehmet Sarı var, ona versinler. Anket yapacaklar AK Parti’ye” bilgisini verdi.

Para, ertesi gün H.İ.A isimli kurye tarafından Sarı’ya teslim edildi. Para teslimatı, kamera kayıtlarıyla dakika dakika görüntülendi. O sırada partinin genel başkanı Erdoğan’dı.

Erdoğan, 24 Aralık 2013 tarihinde Pakistan dönüşü uçakta gazetecilere “Reza hayırsever bir işadamı” diyerek Zarrab’a sahip çıkmıştı. Çünkü kendi ailesi ve AKP yönetimi dâhil çok sayıda kişiyi Reza’yla ‘tanıştırmıştı’. Bu çarkı en iyi kendisi biliyordu. Dolayısıyla Bharara’nın, “Bu dava sadece Zarrab’ın suç ortakları ile ilgili” demesi Erdoğan’ı rahatlatmıyor, bilakis uykularını kaçırıyor. Zaten o da bu yüzden davaya müdahil.

Ali Adil Çakar, 21.11.2016 /TR724

İşkence mi, itiraf mı? [TR724]

 NOT: 15 Temmuz’dan sonra işini kaybeden bir hukukçudan gelen metni, yazarın güvenliği gerekçesiyle isimsiz olarak yayınlıyoruz. (TR724)

Birkaç gündür havuz medyasında ‘itirafçı HSYK üyeleri’ haberlerinden geçilmiyor. Başta Hürriyet olmak üzere bu itiraflar çarşaf çarşaf yayınlanıyor. ‘Yargıdaki Cemaat yapılanmasının boyutları’ gerilim müziği eşliğinde okurların zihnine kazınıyor.

Öncelikle etkin pişmanlık  hükümlerinden yararlanan HSYK üyeleri ile hakim ve savcıların basına yansıyan itiraflarını “eski bir yargı mensubu gözüyle” objektif bir şekilde değerlendirmek isterim.

ETKİN PİŞMANLIK NEDİR?

Etkin pişmanlık, Türk Ceza Kanunu’nun 221. maddesindeki 4. fıkrasında düzenlenmiş.  Buna göre “suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır.”

HSYK üyelerinin basına yansıyan itiraflarına bakıldığında; Gülen Cemaati’nden bahsedilirken anlatılanlardan suç oluşturacak bir örgütlenmenin çıkarılamayacağı, yazılanların hiçbirinin mevcut ceza yasalarına göre suç teşkil etmediğini söyleyebilirim.

Örneğin, Yargıtay’a üye seçimi hususunda anlaşma yapıldığına dair beyanların (velev ki doğru olsun) TCK’da suç olarak bir karşılığı yok. Kaldı ki bugün üye seçerken AKP’nin yargı yapılanması olan Yargıda Birlik Platformu’nun (koalisyonu) oluşturduğu HSYK’nın da kendi arasında Yargıtay ve Danıştay üyeliklerini bölüştüğü, bunun üzerine pazarlıklar yapıldığı, belli bir oranda üyenin sözde sosyal demokratlar, Okuyucu Grubu (Nur Cemaatinin bir kolu), Hakyol Vakfı Cemaati ile ülkücüler arasında paylaşıldığı son HSYK seçimlerinde basına yansımıştı. Eğer itirafçı HSYK üyesinin beyanlarında geçen husus, mesela yargı bürokrasisindeki bazı isimlerin çalışmak isteyecekleri kişilerle ilgili bir çeşit lobicilik yapması suçsa, o zaman bugünkü HSYK da aynı suçu işliyor.

Cemaatin “dosya takip ettiği, dosyaların karar verilmeden önce Pennsylvania’ya gönderilip orada gelen sinyallere göre karara bağlandığı” hususu somut bir delille ortaya konulmamıştır. Bu hususu ilk defa dile getiren dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, bir dosya ile ilgili ne karar verilmesi gerektiği hususunu dosyanın kısa bir özeti ile birlikte Pennsylvania’ya gönderildiğini, Fethullah Gülen’in, “Adalet neyi gerektiriyorsa ona göre karar verin” dediğini iddia etmişti. Eğer bu doğruysa, “Adalet neyi gerektiriyorsa ona göre karar verin” demek yargıya müdahale etmek değil aksine rehberliğine güvenilen bir kişinin bir yargı adamına dosdoğru bir nasihat vermesidir.

Diğer yandan bir suçtan bahsedilebilmesi için hakimlere baskı, tehdit şantaj yapıldığının ispatlanması gerekir ki bu hususta hiçbir beyan ve delil yok. Kaldı ki bu ülkede bizzat dönemin Başbakanı ile Adalet Bakanını arasında geçtiği iddia edilen ve medyaya sızan bir telefon görüşmesinde, Yüksek Yargı üyelerini Alevi-Sünni diye fişledikleri, dosyanın o kişiye düşmemesi için kırk takla attıkları bilinmektedir. Yargıya müdahale ve lehe karar çıkartmaktan bahsedilecekse sanırım bu örnek iktidarı sanık yapmaya yetecektir.

HSYK Bşk. Vekili Mehmet Yılmaz, gizli olan/olması gereken soruşturmayı HSYK üyelerinin isim ve beyanlarını açıklamak suretiyle ‘gizliliği ihlal suçu’nu işlemekte, yine Anayasa’nın 138. maddesini ihlal ederek, kendisini mahkeme yerine koyarak sözde örgüt aleyhinde çok önemli bir delil ve açıklama olduğunu ilan edip hakim ve savcılara bu itirafları nasıl yorumlamaları gerektiği talimatını vermektedir.

Peki HSYK üyeleri neden itirafçı oldu? Son 1 ayda Türkiye’de NTV ve Sözcü’nün başını çektiği ‘sözde objektif’ medyasında cezaevlerinde toplu firar ve tutukluların öldürüleceği haberleri yoğun bir şekilde yer aldı. Son olarak AKP milletvekili Hüseyin Kocabıyık, bu konuyu bir adım ileriye taşıdı ve halkın cezaevlerini basıp tutukluların öldürüleceğini iddia etti. Tutuklu yargı mensuplarının can güvenliklerinden endişe edip, bir an önce dışarıya çıkmak istemelerini çok da yadırgamamak gerekir belki de. Generallerin de içinde bulunduğu işkence fotoğrafları boşuna servis edilmedi. İnsanların “koskoca generallere bunu yapıp ilan eden bana ne yapmaz?” diye düşünmesi için bilerek yapıldı. Bu alçakça psikolojik harp taktiğinin az da olsa ürün verdiği görülüyor.

İçlerinde HSYK üyeleri ile bir kısmı yüksek yargı mensubu olan hâkim ve savcılar darbe girişimi ile hiçbir ilgileri olmamasına rağmen, önceden hazırlanmış fişleme listelerine göre 16 Temmuz sabahı göz altına alınıp tutuklandılar.

Neden 16 Temmuz?

Çünkü bu şekilde darbecilerle birlikte hareket ettikleri algısı oluşturuldu. Bu durumun imkânsız olduğunu ve absürtlüğünü daha fazla sürdüremeyeceğini anlayan HSYK Başkanvekili, hakim savcıların darbeden dolayı soruşturulmadıklarını açıklamak zorunda kaldı.

Hiçbir somut delil olmadan tutuklanan hakim ve savcılar tutuklandıktan sonra hiçbir şartı gerçekleşmediği halde aylarca tek kişilik hücrede tutuldular. Kendilerine yemek, su verilmedi, hatta dertlerini anlatmaları için kâğıt ve kalem bile verilmedi, yazılan dilekçeleri ya yırtılıp atıldı, ya da aylarca bu dilekçelere cevap verilmedi. Bu insanların mallarına el konuldu, çocukları ve eşleri açlığa mahkum edildi. Avukat seçme hakkı tanınmadı, savunma hakları kısıtlandı. Aileleri ile görüşme ve telefon hakları kısıtlandı.

Bütün bunlar olurken bir yandan da sürekli itirafçı olmaları telkin edildi. Hatta bir cezaevinde sorumlu savcı tecritteki hakim savcılara ara sıra uğrayıp “Konuşacak kimse var mı?” diye yoklama çekmeyi ihmal etmedi. Bütün bu kötü muamele, sistematik işkence, zorlama ve dayatmalar bu kişilerin serbest iradeleri ile karar vermelerini engellemek içindi. Zira bu işkencelere maruz kalan insanların hukuktan umutları kalmadığı için önlerine konan veya yönlendirmelerle oluşturulan sözde itiraflarla içinde bulundukları durumdan kurtulmaya çalıştıkları görülmektedir. Delil yoktu, bu yüzden delilden sanığa değil sanıktan delile ulaşmak istediler. Ama anlaşılan onca işkence ve baskıya rağmen umduklarını bulamadılar.

Karne ile ekmek, tüp vs dağıtılan günlerden karne ile hukuk dağıtılan günlere geldik. İktidar ve emrindeki HSYK izin vermeden hukukun da adaletin de uygulanmayacağına en iyi örnek; itirafçı HSYK üyelerinin tahliyesidir. Hiçbir sucu olmayan 3.000 hakim ve savcı cezaevlerinde tutulmakta. Tek kurtuluşları yalan yanlış bile olsa önce kendilerini suçlayıp sonra bazı isimler vermek ve ardından tahliye. Bunun adı hukuk değil bizzat Yargı ve HSYK’nın şantajıdır.

HSYK üyelerinin itiraflarına bakıldığında yukarıda değinilen nedenlerle haklarında TCK 221/4 maddesinin uygulanmasını gerektirir nitelikte bilgi vermedikleri açıktır. Peki buna rağmen neden ısrarla HSYK üyelerinin ‘itirafçılığı’ gündemde tutulmaktadır?

Bunun nedeni ellerinde fişlemeden başka delil olmamasıdır. (HSYK Başkan vekili Yılmaz, en önemli delillerinin Bylock listeleri olduğunu söylemişti. Ki bu iddialar İsmail Saymaz’ın Bylock’un sahibiyle yaptığı röportajla çöktü.) Bir başka nedeni de tutuklu hakim ve savcılara baskı yapıp yeni ‘itirafçılar’ çıkmasını sağlamaktır.

21.11.2016 /TR724

Güç zehirlenmesi [Kemal Ay]

Fransız filozof Michel Foucault, bugün en çok ‘iktidar’ kavramına getirdiği geniş yaklaşımla hatırlanıyor. Birçoklarına göre hayli ‘karamsar’ ve hatta ‘gerçekdışı’ bulunan bu yaklaşıma göre ‘iktidar’, sadece devleti yönetenlerin halka karşı ellerindeki tuttukları gücü anlatmıyordu. Foucault’ya göre iktidar, herhangi bir kişinin bulunduğu konumu kullanarak bir başkasına uyguladığı ‘aşırı güç’te de aranmalıydı. Mesela üç-dört kişilik bir öğrenci grubuna rehberlik yapan bir ‘izci lideri’ de ‘iktidar sahibiydi’ ve buradaki öğrencilere karşı ‘gücü’ vardı.

Hemen herkesin elde tutulan gücü ‘iktidar’ olarak nitelemesine karşılık Michel Foucault, o gücün uygulanmasına bakmak taraftarıydı. Bu sebeple hayatını adadığı çalışmalarında, ‘devlet gücünün’ vatandaşlara en çok etki ettiği kurumlara, yani hastanelere ve cezaevlerine odaklandı. Toplumun bu kurumlara, insanları ‘hasta’ ya da ‘suçlu’ olarak etiketleme yetkisi vermesi, çok sıkı denetlenmesi gereken bir ‘iktidar’dı. Aksi takdirde, ve tarih boyunca hep böyle olmuştu, bu kurumlar aracılığı ile iktidarlar topluma istedikleri şekli verebilirdi. Diledikleri şekilde sınırlar çizip o sınırı aşanlara ‘hasta’ ya da ‘suçlu’ yaftası vurabilirlerdi.

ETİKETLEME GÜCÜ

Nitekim son yıllarda kullandığımız ‘cadı avı’ kavramının tarihçesi de böyle bir ‘iktidar yetkisi’ne dayanıyordu. Yargıyı ve silahlı kuvvetleri elinde tutan bir devlet otoritesi, bazı kimseleri ‘anormal’ ya da ‘cadı’ ilan edip ardından rahatlıkla infaz edebilirdi. ‘Somut delil’ ihtiyacı duymadan, kulaktan kulağa yayılan söylentileri kullanıp toplum nezdinde birilerini mahkûm etmek, bütün haklarını elinden almak, günümüze has bir uygulama değil maalesef.

Ancak Michel Foucault, devlet kurumlarının yanı sıra toplumdaki söylemlere, gelenek dediğimiz bazı değer yargılarına, aile içindeki meselelere hatta insanın bedeniyle ilgili alınan kararlara dahi değiniyordu yazılarında. Sonuçta öyle bir ‘iktidar’ kurgusu ortaya çıkarmıştı ki, insanlar adeta bir çeşit ‘iktidarlar ağı’nın içinde yaşıyor ve sürekli birilerinin ‘güç gösterisine’ maruz kalıyordu.

İNSANI KENDİ OLMAKTAN ALIKOYMAK

Bir başka deyişle, ‘güç’ yalnızca devlet otoritesine ve onun araçlarına mahsus değildi. Bir başkasının hayatı, iradesi, yaşayış biçimi üzerinde etki sahibi olan hemen herkes belirli bir ‘güç’ ya da ‘iktidar’ sahibiydi ve bunu, illa devlet gibi kamusal alanda değil, bazen de ‘özel alanda’ icra edebiliyordu. Mahalle ya da akraba dedikodularının cenderesinde bir türlü kendi istediği gibi yaşayamayan genç kızlar da, okul arkadaşları tarafından ‘kabadayılığa’ maruz kalıp ezik bir karaktere bürünen genç oğlanlar da, iş hayatı boyunca patronunun, amirinin ya da ‘direktörünün’ baskısı karşısında üstlerini onaylamaktan başka bir ihtimal göremeyen ‘plaza insanları’ da bu denklemde yerini alıyordu.

Yani aslında ‘özgür iradeye’ vurulan her türlü ket, insanı kendi olmaktan, vicdanında duyduğu, hissettiği gibi yaşamaktan alıkoyan her engel bu iktidar ağının bir düğümünü oluşturuyordu.

İktidara maruz kalanlar için, kendi sesini ve rengini bulabilme adına verilen mücadele kaçınılmaz ve meşru. Ancak bu denklemde asıl anlaşılamayan taraf, bir başkasının hayatına müdahale etmekte, onu karartmakta, bir insanı masum emellerinden alıkoymakta gösterilen gayretin sahipleri. İktidarın/gücün zehirlediği ve kendini başkalarının hayatları üzerinde hak sahibi gören (mesuliyet değil mülkiyet hakkı gibi) kişilerin davranışlarındaki esrar, hâlen yeterince anlaşılabilmiş değil.

İKTİDARI GETİREN KOŞULLAR

Elbette bu iktidar meselesinin bazı materyal sebepleri var. Her çağ kendince bir ‘iktidar’ nesnesi üretmiş durumda. Uzunca bir süre iktidarın nesnesi kılıç olmuşken, barutun ve matbaanın icadı bu iktidarı alaşağı ederek kendi gücünü üretmiş. Savaşlarda uçak teknolojisini ilk kullanabilenler veya arazide en etkili tankı üretenler, buradan iktidar da devşirmişler. Sonra bilginin güç olarak belirdiği bir döneme girilmiş, istihbarat ve propaganda en büyük iktidar nesnesi hâline gelmiş.

Günlük hayatta ise para, makam, hitabet, şöhret, beğenilme arzusu, saygı görme talebi ya da ikna kabiliyeti gibi unsurlar antik çağlardan bu yana hep geçer akçe olmuşlar. Bütün bunlar bir kişinin güce ulaşmasını ve buradan başkalarını etkileyecek bir iktidar devşirmesi için gerekli şartlar. Ancak bunlar dönem dönem değişseler dâhi, büyük ya da küçük iktidar sahiplerinin yaşadığı ‘güç zehirlenmesi’ni tek başlarına açıklamıyorlar. Bu sebeple mesela Kur’an’da Karun’un yaşadığı güç zehirlenmesi anlatılırken, “Karun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demiştir” (Kasas, 78) ifadeleriyle servet sahibi olmasının değil, servet sahipliğiyle ilgili bulunduğu varsayımın daha etkili olduğunu vurguluyor.

SUİİSTİMALİN SEBEPLERİ

Biraz açalım: Mesela anne-baba olmak dünyanın en masumane, en insanî hâlidir. Ancak anne ya da baba olduğunuzda, dünyaya gelen çocuğun üzerinde bir ‘iktidar’ da edinmiş olursunuz. O çocuğun size yüklediği mesuliyetin yanı sıra, onun muhtaç hâli sizi onun üzerinde ‘yetkili’ kılar. Anne ya da baba olmak, kendi içinde güç zehirlenmesine yol açmaz ancak bu ‘yetkiyi’ aşırı baskıcı şekilde, çocuğun hayatını adeta zindana çevirerek yahut onu değişik şekillerde suiistimal ederek kullanmak, ‘güç zehirlenmesi’ne işaret eder.

Çocuk, anne ve babasını yegâne otorite olarak görür ancak onların kötü niyeti yahut düşüncesizliği, o çocuğun hayatını bir ‘mağdur’ olarak yaşamasına sebep olabilir.

Yani iktidar nesnesi her durumda bizatihî güç zehirlenmesini getirmiyor. Ancak iktidarla birlikte gelen yeni ‘konum’, insanı başkaları karşısında zalimleştirebiliyor. Burada çok çeşitli faktörlerden bahsetmek mümkün. Karakter zaafı, eziklik psikolojisi, kendini ispat etme çabası, haset hatta bazen iyi niyet bile insanı gücü suiistimal etmeye itebilir. Ancak bu durumlar açıklanırken hataya düşülmemesi gereken bir husus var: Hiçbir insan aslında yaptıklarının ‘kötülük’ olduğunu düşünmez. Karun’a, irşat maksatlı, “Allah’ın sana verdiğinden, Allah yolunda harca” (Kasas, 77) dendiğinde, Karun bütün servetini ‘kendi bilgisi ile elde ettiğini’ savunmuştu sözgelimi. Bunun ‘kötülük’ değil ‘hak’ olduğunu düşünüyordu.

BİZİ BU HÂLE GETİREN KARANLIK

Modern dönemde de hangi zalime sorsanız, yaptıklarının zulüm değil hakkın yerine getirilmesi olduğunu savunacaktır.

Bu sebeple biraz da, denklemin bu tarafını anlamak gerçekten zor. İnsan, tarih okurken kendisini hep ‘iyilerin safında’ düşünür ve hareketlerini ona göre açıklamaya çalışır. Oysa tarih, bir yığın zulmün de tarihidir ve güncel zalimler, geçmiş zulümleri de yer yer ‘hak mücadelesi’ olarak görürler. O yüzden bir hastanede yeni doğmuş bebeklere bakıp, oradakilerden hangisinin ileride işkenceci bir polis, diğerinin de işkenceye maruz kalan bir masum olacağını asla kestiremezsiniz. Merhum Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in tarihe geçen o sözünde olduğu gibi, “bir karanlık” küçük çocuklardan katiller yaratmaktadır. Peki, nedir o karanlık? Nasıl dağılır?

YIKMAK KOLAY…

Güç zehirlenmesine yol açan o karanlığı çeşitli şekillerde tarif etmek mümkün. İktidarın getirdiği ‘sanal, geçici kimliklerin’ (tıpkı sosyal medyada sanal bir kimlik edinip binlerce takipçi kazandıktan sonra ‘kendini kaybetmek’ gibi) insanı makuliyet çizgisinden çıkarması bunlardan biri. Sorumlusu olduğu ‘insanları’ güdülecek birer ‘koyun’ gibi görmek de, ‘öteki’ni insan yerine koymamak da, bütün diğer sebepleri ve şartları bir kenara atıp iktidarının, başarısının yegâne sahibi olarak kendini bulmak da sayılabilir.

Maalesef insan ruhunun derinliklerinde kötülüklere sebep olan, oradan başkalarını yıkıma götürecek eylemler çıkaran şeyler hakkında yazmak da, düşünmek de kolay. O kadar çok ki…

GÜÇ ZEHİRLENMESİNİN PANZEHİRİ

Gelgelelim, bunu engellemenin yolları da bir o kadar dar ve uzun. Mesela yazının başında bahsettiğim Fransız filozof Michel Foucault, iktidarı dengelemenin ve güç zehirlenmesini önlemenin yolu olarak onunla sürekli mücadeleyi uygun görmüş. Her insanın, kendi içinden başlayarak kötülüğe karşı ‘aydınlıkla’ savaşmasını çare olarak sunmuş. Bir Nazi Subayı olan Adolf Eichmann’ın yargılandığı duruşmaları seyreden Hannah Arendt, bu kötülükle mücadelenin ‘düşünceyi güçlendirmekle’ yani bir bakıma eğitimle, felsefeyle olacağını savunmuş. Bugünkü modern Batı’nın temelini atan Immanuel Kant, içimizdeki kötülüğün farkında olarak birbirimize zarar vermeyecek şekilde bir anlaşmaya (bir yasaya) varmamızın gerekliliğinden bahsetmiş. Hepsi de doğru.

Ama insanları bu karanlıktan ve kötülükten alıkoyacak şey olarak, bugüne dek sayısız örnekte de görüldüğü üzere, adalet fikri öne çıkmış. Her insanın kendine ve çevresine karşı hakkaniyetli olmasından başlayıp toplumun her meselesinde devreye girebilen ‘hakemlik’ müesseselerindeki muameleye kadar adalet fikri, ‘güç zehirlenmesi’nin en büyük panzehiri olarak görülmüş.

Siyaset biliminde bu sebeple II. Dünya Savaşı’ndan sonra “denetleyici kurumlar ve insan hakları savunuculuğu” ön plana çıkmış. Bu yüzden geç modern dönemin başyapıtı sayılabilecek romanlarda ve filmlerde ‘kendiyle hesaplaşmak’ (bir çeşit muhasebe duygusu) en çok işlenen tema hâline gelmiş. Ve bu sebepledir ki, insanın kendini kaybetmesine yol açan ‘sanal, sahte’ kimliklerini atıp makuliyet çizgisine geri dönebilmesi için de, kendinden başlayarak dünyadaki bütün kurumlarda adaleti tesis edebilmesi, karanlığın dağılmasında yegâne yol olarak görünüyor…

Kemal AY, 21.11.2016 /TR724

İstismarcının mağduriyeti ya da mağduriyetin istismarı [Sefer Can]

“Cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir neden olmaksızın, 16 Kasım 2016 tarihine kadar işlenen cinsel istismar suçunda, mağdurla failin evlenmesi durumunda…” cümlesiyle başlayan kanun teklifi son günlerin hararetli tartışma konusu.

AKP Grup Başkanvekili Mehmet Muş ve arkadaşları tarafından gece yarısı verilen önerge, Meclis’te toplantı yeter sayısına ulaşılamadığı için, yarına kadar donduruldu. Yeni ve eski yandaşların “Cumhurbaşkanının haberi yoktur, Başbakan’ın talimatları yerine getirilmemiş” gibi tevilleri inandırıcılıktan uzak. Zira önergeyi veren partinin grup başkan vekili, savunan ise hükümetin Adalet Bakanı. Bunlar izinsiz tuvalete bile gidemez nerede kaldı, kanun çıkarsın. Ancak toplumsal tepki göğüslenemeyecek seviyede olursa fatura onlara çıkar, Reis arayı bulmuş olur.

BİR SUÇUN AFFI SÖZ KONUSU

Önerge metni ve sözcülerin savunmaları, AKP’nin ‘tecavüzcüyü affetmiyoruz’ savunmasını çöpe atıyor. Yukarıdaki cümleyi tekrar okuyun ‘cinsel istismar suçu, fail ve mağdur’ ifadeleri bir suçun affının söz konusu olduğunu gösteriyor.

AKP’nin savunmasındaki diğer çelişki ise ‘bir seferlik kanun’. “Bir seferlikten bir şey olmaz mı?” göndermeleri haksız değil. Ayrıca, Ceza kanunu iddia edildiği gibi ‘mağduriyet’ üretiyorsa yapılması gereken yasayı düzeltmektir. Filan tarihten öncekilerin ne özelliği var ki onlar mağdur, sonrakiler suçlu? Herkes kanun önünde eşitse, bu kanun geleceğe de yürür.

‘MAĞDURİYET’ BAŞKA TÜRLÜ GİDERİLEBİLİR

Yandaş medya ‘mağdur’ ailelerle görüşerek manşet yapıyor. Bakan Bekir Bozdağ, 4 bin tutuklunun tahliye edileceği müjdesini veriyor. Bunlardan bir tanesi bile o şablona uymuyorsa adalet yara almış demektir.

Kaldı ki gerçekten mağduriyet varsa mahkemelerin hareket alanı içinde çözülebilir. Ceza kanunu 18 yaşın altını çocuk kabul etse de, Medeni Kanun 17 yaşında evliliğe cevaz veriyor. 16 yaş ise hakim kararıyla mümkün. 15 yaş ve altındakiler için kanun çıkarıyorsanız, orada biraz durun. O yaştaki çocuğun cezai ehliyeti bile tartışmalı, evliliğe rızasını nasıl tespit edeceksiniz?

Daha korkunç olanı, metinde bir yaş sınırı olmaması. Bu, daha küçük yaşlardaki çocukların maruz kaldığı istismar davaları da düşecek demektir. Ayrıca evliliği, mağduriyet telafisi hatta ödül gibi sunmak iğrenç bir aldatmaca. Tam tersine müebbet cezaya dönüşme ihtimali daha yüksek. 65 yaşında torun sahibi bir kadının gözyaşları içinde ‘kocasına’ beddua edişini dinlemiştim.

ADRESE TESLİM KANUN

Önerge sahibi AKP’lilerden Ramazan Can’ın söyledikleri sanki kanunun adrese teslim çıkarıldığını gösteriyor. Can, “Buradaki hadise evlenme yaşı tutmadığı halde bir evlenme yapılmış bir akit edilmiş düğün dernek kurulmuş, düğüne siyasiler protokol katılmış neticede bu hadiseden bir çocuk meydana gelmiş. Doktorun ihbarı üzerine savcılık devreye girmiş on küsür yıl ceza almış ve kız çocuğu bebeğiyle ortada kalmış. Bunun üzerine bu travmatik duruma karşı bir önlem almamız gerekiyor” diyor.

Hatırlı ve yüksek yerlerde tanıdığı olan bir ‘mağdur’ karşımızdaki galiba. Can’ın “Bu tür hadiselerde vereceğimiz cezalarla çocuğu dağa kaldırmış, tecavüz etmiş alçak sapıklara vereceğimiz cezalar aynı olamaz” sözleri hukuk bilenler tarafından acı tebessümle karşılanıyor. Cezalardaki alt sınır, üst sınır ağırlaştırıcı düzenlemeler zaten bunun için var.

Yakın tarihimiz onlarca kez tecavüze uğramış çocukların ‘rızası var’ denilerek mağdur ve rencide edildiği örneklerle dolu. Mahkemelerin bıraktığı bayrağı parlamento almış görünüyor. Tepkinin asıl sebebi ise pişkince savunmalar…

Sefer Can, 21.11.2016 /TR724

Rejimin adını siz koyun [Vehbi Şahin]

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Pakistan ve Özbekistan gezisi dönüşü uçakta konuşmuş.

“Türkiye’nin Şanghay Beşlisi içinde yer alması, çok rahat hareket etmesini sağlar. AB, Türkiye için hiçbir zaman hayırlı rüya görmedi” demiş. Erdoğan’a göre Türkiye kendini rahat hissetmeli ve asla “Benim için varsa yoksa Avrupa Birliği” dememeli…

Güzel bir değerlendirme… Diğer bir ifadeyle iyi bir itiraf aslında… Niye itiraf şöyle özetleyelim…

Son dönemde büyük bir gerilim yaşadığı AB ile pazarlık masasına güçlü oturabilmek için Erdoğan yine Şanghay Beşlisi’ni gündeme getiriyor. Tıpkı NATO ve ABD’ye karşı Rusya ile yakınlaşmayı sürekli nazara verdiği gibi…

AB KRİTERLERİ BAŞKANLIK İÇİN RİSK

Diplomasi diliyle ifade edecek olursak ilişkilerin bozulduğu ülkelere ve kurumlara karşı bir denge arayışı içinde olduğu mesajını gönderiyor. Ama bunu yaparken -farkında ya da değil- nasıl bir başkanlık istediğini de ele veriyor.

Yani Erdoğan, kafasındaki başkanlık sistemi için AB çıpası ile Kopenhag Kriterleri’nin çok ciddi bir risk teşkil ettiğinin farkında… Ona en uygun modeller ise 1996’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından kurulan Şanghay Beşlisi’ne üye ülkelerde mebzul miktarda var.

Örgüte en son Özbekistan, 2001’de üye oldu. Şanghay Beşlisi olan ismi de bu tarihten itibaren Şanghay İşbirliği Örgütü olarak değiştirildi.

KIRGIZİSTAN’IN GERİSİNDE

Peki Erdoğan’ın AB’ye alternatif olarak gündeme getirdiği örgüte üye bu altı ülkenin demokratik değerler açısından dünyadaki yeri nerede biliyor musunuz?

Economist Intelligence Unit, her yıl ülkeleri “seçim süreci ve çoğulculuk, hükümetin fonksiyonu, siyasi katılım, siyasi kültür ve sivil özgürlükler” gibi çeşitli parametreler altında değerlendiriyor.

2015 yılı için hazırlanan raporda bakın Türkiye ile Şanghay Beşlisi ülkeler nasıl sıralanıyor.

Değerlendirmeye alınan 167 ülke arasında Kırgızistan, 10 üzerinden aldığı ortalama 5.33 puan ile 93’üncü sırada.

Türkiye’nin demokrasi endeksindeki ortalaması 5.12… Hal böyle olunca sıralamada da Kırgızistan’ın altında, 97’nci sırada kendine yer bulabiliyor.

Şanghay Beşlisi’nin kurucu üyelerinden Rusya’nın sıralamadaki yeri 132’nci basamak. Ortalaması da 3.31… Çin de aynı sıralarda yer alıyor. 3.14 ortalama ile 136’ncı ülke oluyor demokrasi endeksinde.

Özbekistan ile Tacikistan ise aynı basamağı paylaşıyor. 158’inci sıradaki her iki ülkenin puanı da aynı: 1.95…

AB’YE YAKIN ŞANGHAY’A UZAK

Bu rakamlar, Türkiye’nin aslında ortalamanın biraz üzerindeki puanı ile Batılı ülkelerin sahip olduğu demokrasi standardını hedeflemesi gerektiğini söylüyor.

Nitekim AKP de iktidara geldiği 2002’den itibaren bu hedefe ulaşmak için çaba sarf ettiğini gösteren politikalar izlemiş, hemen her kesimden büyük destek almıştı. Bu destek demokrasi endeksine de yansımıştı. 2006’da 5.70 olan ortalaması 2012 yılında 5.76’ya çıkmıştı.

Ne olduysa bundan sonra oldu zaten. 2011 seçimlerinden sonra “ustalık” dönemi başladı diyen AKP, demokrasi konusunda ülkeyi geriye götürecek adımlar atınca 2013’teki ortalama birden 5.63’e geriledi.

Dramatik düşüş ise 17-25 Aralık soruşturmaları sonrası yaşandı. 2014’te Türkiye’nin ortalaması 5.12 oldu. Geçen yıl da bu ortalama değişmedi. 2016 Demokrasi Endeksi’nde bu rakamın daha da aşağı düşmesi kuvvetle muhtemel.

Erdoğan’ın, Şanghay Beşlisi’nin ne kadar cazip olduğunu anlatırken verdiği örnek de ilginç. “İran da girmek istiyor.” diyor. Peki İran’ın yeri nerede endekste? 2.16 ortalama ile 167 ülke arasında 156’ncı sırada… Özbekistan ile Tacikistan’ın bir basamak üstünde yani…

Erdoğan üye olmak istiyoruz dediğinde Rus lider Putin, “Bunu değerlendiriyoruz” demiş. Erdoğan da anlaşılıyor ki bu cevaptan pek memnun kalmış.

Putin, Başkan Erdoğan’lı Türkiye’yi üye yapar mı bilinmez. Ama Erdoğan’ın kafasındaki başkanlık sistemine model aldığı ülkelerin hali ortada…

Kılıçdaroğlu, “Rejim değişiyor” diyor. Günaydın… Artık Yeni Türkiye’nin adını da siz koyun Sayın Kılıçdaroğlu…

Vehbi Şahin, 21.11.2016 /TR724