Kâinâtın varlık sebebi Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Kur’ân’dan sonra en büyük mûcizelerinden birisi de Mi’râc mûcizesidir.
Mi’râc mucizesi, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyan’da İsrâ sûresinin ilk âyetinde; “Bir gece, kendisine bazı delillerimizi gösterelim diye kulu Muhammedi, Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren O zâtın şânı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O! Gerçekten herşeyi işiten, herşeyi gören O’dur” ifâdeleriyle anlatılmaktadır.
Bu âyette ‘Kulu’ tabiri kullanılmaktadır. Peygamber (sav) evvelâ ‘kul’du. Kulluğun şuur ve idrâkiyle Risâlete yükseltildi. O (sav) öyle bir kuldu ki, mebde'de varlık ağacının çekirdeği ve neticede ise, en kâmil meyvesiydi.
Cenâb-ı Hak Efendimiz’i (sav), kâinatın sırlarını onun vesîlesiyle açmak için, Cibril Aleyhisselam'ın arkadaşlığında huzuruna celb etti.
Necm Sûresi’nde şöyle anlatılmaktadır:
“7- Ve O, (bu mi‘râcında) en yüksek ufukta idi.
8, 9- Sonra (çok perdeler geçerek Rabbine) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki, kâb-ı kavseyn (iki yay) kadar veya daha da yakın oldu!
10- İşte (Allah) kuluna vahyetmek istediği herşeyi vahyetti.
11- (Gözleriyle) gördüğünü, kalb(i) yalanlamadı.
12- Onun görmekte olduğu şeyler hakkında, şimdi kendisi ile mücâdele mi ediyorsunuz?
13, 14- And olsun ki, O’nu (Cebrâîl’i aslî sûretinde), diğer bir inişte de (m’râc gecesi), Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında (iken) gördü.
15- Ki Cennetü’l-Me’vâ onun yanındadır.
16- O zaman Sidre’yi bürümekte olan, bürüyordu.
17- (O haşmetli makamda Muhammed’in) göz(ü) ne kaydı, ne de haddini aştı.
18-And olsun ki, Rabbi‘sinin delillerinden en büyüğünü gördü“
Elmalılı Hamdi Yazır (ks) tefsirinde; ‘Resûlüllah (sav), Cebrâil’i Kurân’ın her inen parçası esnasında, hangi sûrete girmişse öyle görüyordu. Gerçek sûretinde ise, bir defâ mi’râcdan önce gördü, o vakit Cebrâil Resûlüllah’a (sav) inmişti. Bir kere de mi’râc’dan inerken gördü, bunda Efendimiz Cebrâil’e doğru iniyordu ve Cebrâil, Sidretü’l Müntehâ’nın (yaratılış ağacı) yanında O’nu (sav) karşılıyordu’ şeklinde açıklamıştır.
‘Daha önce, Rahmet Peygamberi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolculuğu ölçüsünde ve seviyesinde, hiç kimseye böyle bir yolculuk müyesser olmamıştır. Evrensel bir nübüvvetle gönderilen Nebîler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün enbiyâ-i izâmın cihetü'l-vahdetini câmi olması îtibâriyla, bu kutlu seyâhatinde farklı farklı semâ tabakalarında bulunan enbiyânın hemen hepsinin bulunduğu makamdan geçerek onlarla görüşmesi gibi karakteristik bir çizgi takip etmesi yönüyle, böyle bir seyâhat, hem ilktir hem de son. Böyle olduğu içindir ki, Hz. Cebrâil, ayrı ayrı her semâ kapısını çaldığında vazîfeli melek, O'ndan evvel kimseye açmamakla emrolunduğunu söylemiş ve bu kapılar şimdiye kadar hiç kimseye açılmadı' demiştir.
Burada bahis mevzuu edilen 'gök kapısı', 'açılma' ve 'yol verme' gibi ifâdeler, elbette ki bizim anladığımızdan farklı şeylerdir. Dolayısıyla Cebrâil'in (a.s) gök kapılarını Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) açmasını yukarıya doğru yükselirken karşılarına çıkan bazı kapıların açılması şeklinde anlamak avamca bir yaklaşımdır.‘ (Fasıldan Fasıla)
Bizim gaybî olarak inandığımız âhiret âlemini, Efendimiz (sav) Mi’râc vesîlesiyle bizzat gördü. Cennetin göz kamaştıran güzellikleri onu oraya bağlayamadı. Hak dostlarından Abdul Kuddüs (ks), “Ben Hz. Muhammed’in (sav) yerinde olsaydım, cennete girmişken, 'Allah’ım ne olur beni buradan çıkarma' der, orada kalmayı talep ederdim. Efendimiz (sav) mi’râc’dan geri geldi. İşte Nebî ile Velî arasındaki fark budur” diyor. Nebî başkalarını götürmek için geri gelir. Velî cennete girmişken çıkmayı düşünmez.
Mi’râc bir imtihan vesîlesidir. Îman rükünlerini kabul etmeyen mülhidlere Mi’râc mûcizesi anlatılamaz. Onlara evvelâ îmanın altı erkânını anlatmak ve iknâ edip sevdirmek gerekir. Allah’ı tanımayan ve sevmeyenlere, O’nun (cc) kâinattaki hârikulade icraatlarını anlatmak mümkün olmaz. Hele inkar edip küfürde inat ediyorlarsa..
Hz.Üstad Reşhalarda, Allah’ı tanıtan üç küllî muâriften bahseder:
‘Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün işittiğin şu Kitâb-ı Kebîr-i Kâinat’tır.
İkincisi: Bu kitabın âyetü’l- kübrâsı ve divân-ı nübüvvetin hâtemi ve künûz-u mahviyenin miftâhı olan Hz.Muhammed aleyhissalâtü vesselam’dır.
Üçüncüsü: Kitâb-ı âlemin tefsiri ve mahlukâta karşı Allah’ın hücceti olan Kurân’dır.’….
‘Hazreti Muhammed (sav) öyle bir zâttır ki, azamet-i mâneviyesinden dolayı, sath-ı arz o zâtın Mescid-i Aksâ’sıdır. Mekke-i Mükerreme O’nun mihrâbı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemâlidir. Cemaat-ı mü’minîne en son ve en âlî imam ve nev-i beşerin hatîb-i şehîridir. Saâdet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü, dini, bütün dinlerin esâsâtına câmidir. Ve bütün evliyânın başıdır; şems-i risâletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor...’ (Mesnevi-i Nûriye)
‘Rasûl-ü Ekrem (sav) neşrettiği hakîkatle nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirmiştir.’
O zâtın nurânî güzelliğiyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umûmi içinde görünecekti; herşey birbirine düşman, insanlar hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı.
Kâinata, iman nazarıyla ve mürşid-i kâmil olan Nebîler Sultanı’nın gözüyle bakılırsa, mescid-i zikir ve şükür olur; herşey birbirine ahbap ve kardeş haline gelir. O zât-ı nuranî (sav) olmasaydı, kâinat da, insan da adem hükmünde kalır; ne kıymeti ne de ehemmiyeti olurdu.
Keşfü'l Hafâ'da zikredilen Kudsî Hadiste; “Sen olmasaydın (Ya Muhammed), kâinatı yaratmazdım” buyurulmaktadır. O (sav), beşerin saâdeti ve huzuru için Allah’ın tâyin ettiği peygamberlerin en sonuncusu olmanın yanında, mesajı da âlemşümuldür.
Mûcizeler, Peygamberlerin şahsında Allah’ın yarattığı hârikulâde hallerdir. Peygamberlerin Allah tarafından tâyin edildiklerine dâir birer vesîka ve diplomadır. Resûl-ü Zîşan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bini mütecâviz mûcizelerinin başında, Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân gelmektedir. Onu tâkip eden mûcize ise Mi’râc’dır. Mi’râc, yükselme, yukarılara çıkmaktır. İsrâ ise, sırlar ve hikmetlerle dolu gece yolculuğudur.
Allah (celle celaluhü) Habîb-i Edîbi’ni (sav) mi’râc vesîlesiyle huzûruna almakla, O’nu şereflerin en yücesine ulaştırmış ve O’na pâyelerin en büyüğünü vermiştir.
Bu hususu Nizâmî, sırlı ifâdeleriyle şöyle seslendirir:
“Yıldızlar, yolunda kaldırım taşları haline getirilmiş, melekler teşrifatçılık yapmış, yarım ay atının ayakları altında bir nal, güneş O’nun ışık kaynağına sığınmıştı.”
Hayal dünyamızın mevcut olduğunda şüphemiz yok. Hayâlimizle nasıl oluyor da, maddî-mânevî âlemleri bir ân-ı seyyâlede gezip, dolaşıp gelebiliyoruz?
Kâinatları yaratan, ayları güneşleri tesbih tanesi gibi âhenk içerinde hareket ettiren Allah (cc), bütün sistemleri birbirine çarptırmadan, akıllara durgunluk verecek şekilde evirip çevirmekte ve bu icraâtıyla sonsuz kudretini bizlere göstermektedir.
Allah (cc), insanların âhiret hayâtında mutlaka karşılaşacakları o ebedî âlemlerin baş döndürücü güzelliklerini, inceliklerini, can yakıcı korkunç azaplarını, en doğru beyan sâhibi, kâinatın yaratılış vesîlesi, insanlığın iftihar tablosu Hz.Muhammed’i (sav), mezkûr hakîkatleri kullarına duyurmak için bizzat göstermek üzere huzuruna alamaz mı? Doğrudan muhatap alıp emirlerini sunamaz mı?
Mi’râc’ın kapısı ubûdiyetle açılır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) kul idi. Kullukla Mi’râc’a erdi. Şehâdet kelimesindeki, “Muhammeden abdühû ve Resûlühü” bu gerçeği ifade etmektedir. Bu kapının bizlere de açık olduğunu, O’nun (sav) “Namaz, mü’minin Mi’râcı’dır.” (Münavi, Feyz-ül Kadir) beyânlarında ifâde edilmektedir.
Namaz, bizleri Rabbimize yücelten ve yükselten en büyük bir ibâdettir. Namaz, her türlü fuhşiyattan, münkerden nehyeder. İnsan hayatının düzene ve sisteme girmesini sağlar.
Ankebût sûresi 45.âyette; “(Resûlüm) Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla îfâ et! Muhakkak ki, namaz insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor, uzak tutar. Allah’ı namazla anmak elbette (ibâdetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir” buyrulmaktadır.
Namaz, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamamızı temin eder. Aynı zamanda bir muhâsebedir. Hâkimler Hâkimi Allah huzurunda, hayâtın hesâbının sorulacağını hatırlatır. Onun için namazımızı Allah görüyor gibi edâ etmemiz, O’nun her an bizi gördüğüne inanmış olmamızın ifâdesidir.
Efendimiz Hz.Muhammed (sav), bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kıyâmet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazlardır. Eğer kul bu namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel! Aksi halde şöyle denilir; ‘Bakın bakalım, bu kulumun nâfile namazı var mıdır?’ Eğer nâfile namazları varsa, farzların eksiği bu nâfilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır.” (Tirmizi, Ebu Davud, Nesai, İbn-i Mace)
Her yıl tekerrür eden mübârek geceler ve aylar, Allah’ın kullarına ne kadar merhametli olduğunun açık bir delilidir. Merhamet-i Sonsuz Rabbimiz, affetmek için o kadar çok vesîleler halk etmiş ki, değerlendirmekten âciziz. Balığı denizde yüzdürdüğü gibi, kullarını da nîmet denizinde yüzdüren Allah’a karşı, insanların nankörlüğü anlaşılır gibi değil.
“Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücut sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren? Ve seni dilediği bir surette terkip eden?’’ (İnfitar suresi, 6-8)
Mi’râc, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine ne ölçüde şefkatli, âhiretleri adına ne kadar çırpındığının açık bir alâmetidir. Cenneti bütün güzellikleriyle gördüğü, Cennetin bin yıllık güzelliği bir anına tekâbül etmeyen Cemâlullah’ı müşâhade ettiği halde, ümmetini oraya götürebilmek için dünyâda çektiği ve çekeceği her türlü sıkıntıya rağmen dünyaya geri geldi; bir ömür boyu insanlığı mutlu edebilmek, âhiretini kazandırabilmek için çırpındı.
İnsan, bir seyahate veya ibâdet için gittiği Hac ve Umre dönüşünde çok sevdiği çoluk çocuğuna ve dostlarına hediyeler aldığı gibi; Efendimiz (sav) de, çok düşkün olduğu ümmetine Cenâb-ı Hak’tan hediyelerle gelmiştir. Bu hediyeler:
-Kulun kemâle ermesinin en büyük vesîlesi namaz,
-Bakara Sûresi’nin son iki âyetleri; “Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona îman etti, mü’minler de. Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Resullerine îman etti. ‘O’nun Resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.’ dediler ve eklediler: ‘İşittik ve itaat ettik ya Rabbimiz, affını dileriz, dönüşümüz sanadır.’”
“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ya Rabbena! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma. Ya Rabbena! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ya Rabbena! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma. Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlamız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize.” (Bakara sûresi, 285-286)Ve
-Allah’a hiçbir şeyi eş ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının af ve mağfiret edileceği. (Müslim)
Hz.Üstad, Mi’râc mucizesinin semerâtı ve faydasını beş meyve ile izâh etmiştir:
‘Birinci meyve: Erkân-ı îmaniyenin hakikatini göz ile görüp; melâikeyi, cenneti, âhireti, hatta Zât-ı Zülcelâli göz ile müşâhade etmek;
İkincisi: Sâni-i Mevcudât, Sâhib-i kâinat ve Rabb-ül âlemin olan Hakîm-i ezel ve ebedin marziyyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyetin esâsatını, başta namaz olarak cin ve inse hediye getirmiştir;
Üçüncüsü: Saâdet-i Ebediye’nin defînesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir;
Dördüncüsü: Rü’yet-i Cemâlullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahî mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir;
Beşincisi: İnsan kâinatın kıymettar bir meyvesi ve Sâni-i kâinatın nazdar sevgilisi olduğu mi’râc ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse hediye getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makâma çıkarır ki; kâinatın bütün mevcûdâtı üstünde bir makâm-ı fahr veriyor.’ (Otuzbirinci Söz)
Bu hediyelere sahip çıkıp çıkmama insanın irâdesine bırakılmıştır. Değerlendirip değerlendirmemek insana âittir.
Îdam olunacak bir adama, affedildin müjdesinin verilmesi gibi; Efendimiz (sav) de, mutlaka ölecek olan insanlığa, ba’su ba’del mevt’ten sonra dünyâda kaybettiği bütün sevdikleri ve dostlarını, ebedî cennette bulacağı müjdesini vermiştir.
Nisâ sûresi 69.âyette; “Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehidler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!” buyrulmaktadır.
Hz.Üstad; Leyle-i Mi’râc’ın ikinci bir Kadir gecesi olduğuna işâret buyurmaktadır. Bu gecelerde ameller bereketleniyor. Bazen bir’e on, bazen bin, bazen Kadir gecesinde otuzbin sevapla Allah (cc) kullarını mükafatlandırıyor.
Bu noktada dikkat edeceğimiz bir husus var. Sâdece Leyle-i Mi’râc, Leyle-i Kadir ve benzer mübârek geceleri ihyâ ile yetinmeyip, dünyâdan her an ayrılma ihtimâlini hesâba katarak, ömrün bütün gece ve gündüzlerini, o geceler ve gündüzleri gibi kabul ederek değerlendirmek ve kıymetli hâle getirmek için gayret gösterilmelidir.
Bu gece aczimizi, zâfımızı itiraf ederek, bol bol Rabbimizi anmalı, duâ, zikir, fikir, ibâdet ve Kur’an’la meşgul olmalı, ümmet-i Muhammed ve insanlığın saâdet ve mutluluğu için yalvarmalıyız.
“Ey Rabbimiz! Bu hizmetimizi kabul buyur. Herşeyi hakkıyla işiten de, herşeyi hakkıyla bilen de ancak sensin.” (Bakara, 127)
“Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi sapıklığa meylettirme.” (Âl-i İmrân, 8)
“Ey Rabbimiz! Nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Muhakkak ki, senin herşeye gücün yeter." (Tahrim, 8)
İnsanlığın kalben, rûhen ve aklen dirilmesi, âlem-i İslâm ve insanlık hakkında Mi’râc'ın hayırlara vesile olması, ülkemiz ve âlem-i İslam üzerindeki siyah bulutların izâlesi, mazlum, mağdur, mahkum, mahcur ve gaybûbet içinde hürriyetleri ellerinden alınarak zor durumda bırakılan îman ve Kur’an hâdimlerinin necâta ermeleri, zâlimlerin, ihânet şebekelerinin plan ve projelerinin kendi başlarına maküs olması duâ ve dileğiyle, Mi’râc kandilinizi tebrik ederim.
[Mehmet Ali Şengül] 11.4.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com
Pislik karıştırmaya vaktimiz yok [Safvet Senih]
Zübeyir Gündüzalp Ağabeyimiz anlatıyor: “Malumatı çok fakat fikri ve zihni dağınık bir mühendis bir gün Üstad Bediüzzaman’ı ziyarete gelmişti. Sohbet sırasında Üstad’a: -Masonlar şöyle, Komünistler böyle, Müslümanlar ise maalesef zayıf” gibi menfi konuşmalar yapıyordu. Üstad ona devamla: -Risale-i Nur’u oku kardeşim, diyor. O ise menfiliklerden bahse devam ediyordu.
Bu hal üç kere tekrarlanınca, Üstad o zâta karşı, en sonunda şu ikazı yapmak zorunda kalmıştı: -Kardeşim. Ömür azdır, vazife çoktur. Pislik karıştırmaya vaktimiz yoktur. Sen Nurları oku.”
Kendi meselelerimize yoğunlaşmazsak, başkalarının gündemlerine dalarak, hangi bataklığa dalacağımızı ve başımıza neler gelecek bilemeyiz… Hani bir seferinde Temel, arabasıyla Pazar yerine dalmış bir sürü insana çarparak kaza yapmış… Sorguya alıp sormuşlar: “Sen bu hiç olmayacak kazayı neden yaptın? Tekerin patlamamış, frenin tutuyor? Neden daldın bu kadar insanın içine?” Cevap vermiş: “Hızlıca gidiyordum. Karşıma bir insan, bir de köpek çıktı. İnsan çarpmayayım diye direksiyonu köpek tarafına kırdım ve onu takip etmeye başladım, o da beni Pazar yerine getirdi.”
Temel’in düştüğü duruma düşmeyim.
Birileri çıkıyor ve gündemleri önümüze sürüyor. Çoğu ümitsizlik veriyor, moral bozuyor ve kuvve-i mâneviyemizi perişan ediyor. Bir kısmı iftira ve bir kısmı da yalan. Kur’an-ı Kerim, yalan dinleyenleri: SEMMÂÜN LİL KEZİP (Maide Suresi, 5/42) diyerek kınıyor.
“Tweet çekeceğimize Tevhid çekelim” diyoruz ama sonra unutuyor, aynı batağa dalıp çıkmaya bakıyoruz. Üstad Hazretleri iyi şeylerle meşgul olmamızı fena şeylerle içimizi bulandırmamazı tavsiye ediyor: Hani bir yolcu, uzun yolculuğu sırasında bir bahçeye rastlıyor. Normalde biraz dinlenecek pınarlardan su içecek, meyvelerinden açlığını giderecek… Tabii burası ahiretin cenneti değil; dünyanın bahçesi…Dünyada her zaman bazı zıtlıklara rastlıyor. Onun için bu yolcu, bu bahçenin bir köşesinde bazı murdar şeylere ve pisliklere de rastlıyor. Herşeyi bırakıp onlarla meşgul olmaya başlıyor. Bu yüzden midesi bulanıyor ve hiç istifade edemeden oradan çekip gidiyor. Halbuki, “Herşeyin iyisine bak.” Veya “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.” kaidesiyle hareket etseydi, güzel şeylerden istifade edip güzelce istirahat ederek çıkıp gidecekti.
Biz imanımızın gereği, hayrı da şerri de Cenab-ı Hakkın yarattığına iman ediyoruz. Hem de “Allah, yarattığı herşeyi güzel yapmıştır.” (Secde Suresi, 32/7) buyurulmaktadır. On Sekizinci Söz’de izah edildiği gibi “Herşeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir güzellik ciheti vardır. Evet kainatta herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir; ona bizzat güzel denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona ‘dolayısıyla güzel’ denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zâhiri çirkin müşevveştir (karma karışık görünür). Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle: Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin ayrılık perdeleri arkasında sübhânî celâlî tecellilerin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden, azap ve sıkıntı vermesinden muhafaza etmesi için nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları hayat vazifesinden terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin taze güzel bir bahara yer hazırlamaktadır. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi gelişip büyüyemeyen bir çok istidat çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hadiseler yüzünden sümbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer mânevî yağmurdur.
“Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın insana ait gayesi bir ise, Yaradanının esmâsına ait binlerdir… Meselâ: Yaratıcı Kudretin büyük mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların donanmış kahramanlarıdırlar. Mesela; atmaca kuşunun serçelere musallat edilmesi zâhiren rahmete uygun gelmez. Halbuki, serçe kuşunun istidadı, o musallat edilmekle inkişaf eder. Mesela; ‘kar’ı pek soğuk ve tatsız telakki ederler. Halbuki o soğuk, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez. Hem insan hodgamlık, bencillik ve zahirperestliğiyle beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok tamamen edep ve haya olan şeyleri, edeb e muhalif zanneder. Meselâ; insanın tenasül organının insan nazarında konuşulması utanç vericidir. Fakat şu utanç perdesi, insana bakan yüzdedir. Yoksa yaratılışa, sanata ve yaratılış gayesine bakan yüzler, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa; edebin ta kendisidir, utanç ona hiç temas etmez.
İşte edep menbaı olan Kur’an-ı Hakimin bazı tabirleri, bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlukların ve hadiselerin zâhiri yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli sanat ve yaratılışına bakan güzel yüzler var ki, Yaradanına bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhiri intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam mukaddes yazma eserlerdir…”
Bizi ilgilendiren ve düzeltebileceğimiz şeylerin dışındakilerle boşu boşuna uğraşmayıp, yaratılış gayemiz olan esas hizmetlerimizle meşgul olmalıyız.
[Safvet Senih] 11.4.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Bu hal üç kere tekrarlanınca, Üstad o zâta karşı, en sonunda şu ikazı yapmak zorunda kalmıştı: -Kardeşim. Ömür azdır, vazife çoktur. Pislik karıştırmaya vaktimiz yoktur. Sen Nurları oku.”
Kendi meselelerimize yoğunlaşmazsak, başkalarının gündemlerine dalarak, hangi bataklığa dalacağımızı ve başımıza neler gelecek bilemeyiz… Hani bir seferinde Temel, arabasıyla Pazar yerine dalmış bir sürü insana çarparak kaza yapmış… Sorguya alıp sormuşlar: “Sen bu hiç olmayacak kazayı neden yaptın? Tekerin patlamamış, frenin tutuyor? Neden daldın bu kadar insanın içine?” Cevap vermiş: “Hızlıca gidiyordum. Karşıma bir insan, bir de köpek çıktı. İnsan çarpmayayım diye direksiyonu köpek tarafına kırdım ve onu takip etmeye başladım, o da beni Pazar yerine getirdi.”
Temel’in düştüğü duruma düşmeyim.
Birileri çıkıyor ve gündemleri önümüze sürüyor. Çoğu ümitsizlik veriyor, moral bozuyor ve kuvve-i mâneviyemizi perişan ediyor. Bir kısmı iftira ve bir kısmı da yalan. Kur’an-ı Kerim, yalan dinleyenleri: SEMMÂÜN LİL KEZİP (Maide Suresi, 5/42) diyerek kınıyor.
“Tweet çekeceğimize Tevhid çekelim” diyoruz ama sonra unutuyor, aynı batağa dalıp çıkmaya bakıyoruz. Üstad Hazretleri iyi şeylerle meşgul olmamızı fena şeylerle içimizi bulandırmamazı tavsiye ediyor: Hani bir yolcu, uzun yolculuğu sırasında bir bahçeye rastlıyor. Normalde biraz dinlenecek pınarlardan su içecek, meyvelerinden açlığını giderecek… Tabii burası ahiretin cenneti değil; dünyanın bahçesi…Dünyada her zaman bazı zıtlıklara rastlıyor. Onun için bu yolcu, bu bahçenin bir köşesinde bazı murdar şeylere ve pisliklere de rastlıyor. Herşeyi bırakıp onlarla meşgul olmaya başlıyor. Bu yüzden midesi bulanıyor ve hiç istifade edemeden oradan çekip gidiyor. Halbuki, “Herşeyin iyisine bak.” Veya “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.” kaidesiyle hareket etseydi, güzel şeylerden istifade edip güzelce istirahat ederek çıkıp gidecekti.
Biz imanımızın gereği, hayrı da şerri de Cenab-ı Hakkın yarattığına iman ediyoruz. Hem de “Allah, yarattığı herşeyi güzel yapmıştır.” (Secde Suresi, 32/7) buyurulmaktadır. On Sekizinci Söz’de izah edildiği gibi “Herşeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir güzellik ciheti vardır. Evet kainatta herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir; ona bizzat güzel denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona ‘dolayısıyla güzel’ denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zâhiri çirkin müşevveştir (karma karışık görünür). Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle: Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin ayrılık perdeleri arkasında sübhânî celâlî tecellilerin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden, azap ve sıkıntı vermesinden muhafaza etmesi için nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları hayat vazifesinden terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin taze güzel bir bahara yer hazırlamaktadır. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi gelişip büyüyemeyen bir çok istidat çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hadiseler yüzünden sümbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer mânevî yağmurdur.
“Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın insana ait gayesi bir ise, Yaradanının esmâsına ait binlerdir… Meselâ: Yaratıcı Kudretin büyük mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların donanmış kahramanlarıdırlar. Mesela; atmaca kuşunun serçelere musallat edilmesi zâhiren rahmete uygun gelmez. Halbuki, serçe kuşunun istidadı, o musallat edilmekle inkişaf eder. Mesela; ‘kar’ı pek soğuk ve tatsız telakki ederler. Halbuki o soğuk, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez. Hem insan hodgamlık, bencillik ve zahirperestliğiyle beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok tamamen edep ve haya olan şeyleri, edeb e muhalif zanneder. Meselâ; insanın tenasül organının insan nazarında konuşulması utanç vericidir. Fakat şu utanç perdesi, insana bakan yüzdedir. Yoksa yaratılışa, sanata ve yaratılış gayesine bakan yüzler, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa; edebin ta kendisidir, utanç ona hiç temas etmez.
İşte edep menbaı olan Kur’an-ı Hakimin bazı tabirleri, bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlukların ve hadiselerin zâhiri yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli sanat ve yaratılışına bakan güzel yüzler var ki, Yaradanına bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhiri intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam mukaddes yazma eserlerdir…”
Bizi ilgilendiren ve düzeltebileceğimiz şeylerin dışındakilerle boşu boşuna uğraşmayıp, yaratılış gayemiz olan esas hizmetlerimizle meşgul olmalıyız.
[Safvet Senih] 11.4.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
MİT’e fişletilen 1000 doktor atanmayınca Sağlık Bakanlığı emekli cerrahlara ‘dön’ çağrısı yaptı
Sağlık Bakanlığı hastanelerdeki yoğunluğa çözüm olarak emekli olan cerrahlar, çocuk hastalıkları, kadın doğum ve dahiliye hekimlerine ‘aile hekimi’ olmaları için teşvik etme kararı aldı.Bakanlık belli aralıklarla aile hekimlerine gece nöbeti zorunluluğu getirecek. Tutmayan aile hekiminin sözleşmesi uzatılmayacak.
Türkiye’de doktor açığı varken MİT’en gelen fişleme belgelerinden dolayı ‘güvenlik soruşturması’ adı altında 1000 doktor atanmadı. OHAL ilanından şu ana dek güvenlik soruşturması olumsuz sonuçlanan 1000 doktorun yanı sıra 300’ün üzerinde öğretmende haketmelerine rağmen güvenlik soruşturması bahanesiyle mesleğe kabul edilmedi. OHAL’de yayınlanan 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile devlet memurluğuna alınacaklarda aranan şartlara “Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak” ibaresi dahil edilmişti.
65 yaş üstü hekime ‘dön’ çağrısı
Sağlık Bakanlığı genç doktorların atanmadığı bir ortamda hekim yetersizliği için de çözüm aranıyor. Bu amaçla, 65 yaşını dolduran hekimlerin aile hekimi olması teşvik edilecek. Aile hekimi açığı, yaşı gereği aktif olunamayacak branşlardaki uzman hekimlerle kapatılacak. Örneğin, cerrahlar gibi, kendi uzmanlık alanlarında belli yaştan sonra çalışamayan hekimlerin emekli olmak yerine aile hekimi olması teşvik edilecek. Bu kapsamda cerrahların yanı sıra çocuk, kadın doğum, dahiliye branşlarındaki hekimler de isterlerse aile hekimi olarak tekrar görev alabilecekler.
[TR724] 11.4.2018
Türkiye’de doktor açığı varken MİT’en gelen fişleme belgelerinden dolayı ‘güvenlik soruşturması’ adı altında 1000 doktor atanmadı. OHAL ilanından şu ana dek güvenlik soruşturması olumsuz sonuçlanan 1000 doktorun yanı sıra 300’ün üzerinde öğretmende haketmelerine rağmen güvenlik soruşturması bahanesiyle mesleğe kabul edilmedi. OHAL’de yayınlanan 676 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile devlet memurluğuna alınacaklarda aranan şartlara “Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak” ibaresi dahil edilmişti.
65 yaş üstü hekime ‘dön’ çağrısı
Sağlık Bakanlığı genç doktorların atanmadığı bir ortamda hekim yetersizliği için de çözüm aranıyor. Bu amaçla, 65 yaşını dolduran hekimlerin aile hekimi olması teşvik edilecek. Aile hekimi açığı, yaşı gereği aktif olunamayacak branşlardaki uzman hekimlerle kapatılacak. Örneğin, cerrahlar gibi, kendi uzmanlık alanlarında belli yaştan sonra çalışamayan hekimlerin emekli olmak yerine aile hekimi olması teşvik edilecek. Bu kapsamda cerrahların yanı sıra çocuk, kadın doğum, dahiliye branşlarındaki hekimler de isterlerse aile hekimi olarak tekrar görev alabilecekler.
[TR724] 11.4.2018
Artık çok geç: Halkın gerçeklerle bağı koptu [Uğur Kulaksız]
Üzgünüm ama köprüden önceki son çıkış çoktan geçildi… Karşınızda gerçeklikle bağını tamamen koparmış, iktidarın yüzlerce kanal aracılığıyla yaptığı algı yönetimi sayesinde gözlerini kin ve nefret bürümüş bir toplum var. Düşünmeyi/sorgulamayı bırakmış, iktidar temsilcilerinin her söylediğine koşulsuz biat eden yığınlara ‘gerçeklerden’ bahsetmek, nefretlerinin daha da büyümesinden, kalplerinin daha da kararmasından başka bir işe yaramıyor.
Firavun da böyle yapmıyor muydu? Sihirbazlarının ortaya koyduğu illüzyonlarla halkı köle haline getirmemiş miydi? Sihirbazlarının algı oyunları sayesinde yığınları gerçeklerden koparıp, birer mankurta dönüştürmemiş miydi? Günümüz Türkiye’sine bakıncı aradan 4 bin yıl geçmesine rağmen değişen zerre kadar bir şey olmadığını görmek acı verici… Bir toplumu yönetmenin daha doğru bir ifadeyle köleleştirmenin en kolay yolu onun gerçeklerle bağını koparmaktı. Ve 16 yıldır tek başına iktidarda olan AKP de tam olarak bunu yapıyor. Bunu yaparken de dini hoyratça kullanmaktan çekinmiyor. Kur’an’lı mitingler yapıyor, İslam’i jargonu kullanarak milletin dini duygularını sonuna kadar sömürüyor. Doğruyu söylemek gerekirse bu konuda da son derece başarılı…
BİZİM YERİMİZE DÜŞÜNÜYORLAR!
Neye inanıp neye inanmayacağınıza, neyi dinleyip neyi reddedeceğinize ve daha pek çok şeye onlar karar veriyor. Onlarca televizyon kanalı, gazete, dergi, radyo ile yapılan algı bombardımanı sayesinde halkın düşünmesine/sorgulamasına fırsat verilmiyor. Aynı yalanlar defalarca ve şiddeti artarak tekrarlanıyor. Bu sayede halkın gerçeklerle bağı tamamen koparılıp, sanal bir dünyada yaşaması sağlanıyor. Yığınlar cehalete mahkum ediliyor. Ve iktidarları bu cehalet üzerinde yükseliyor. Tiranların değişmeyen yönetim formülü; algı oluştur ve yönet…
Ne diyorlar meydanlarda; IMF’ye borcu sıfırladık! Ancak hiçbir iktidar temsilcisi 450 milyar dolara ulaşan dış borç stoğundan bahsetmiyor. Kendileri bahsetmediği gibi, bu konuyu gündeme getirenler de baskı ve tehditle susturuluyor. Merkez Bankası’nın rezervlerinin 100 milyar doları aştığı söyleniyor. Peki bu rezervin ne kadarının özelleştirmeler yoluyla yaratıldığını açıklayan oldu mu hiç?
ÇOK GÜÇLÜ BİR ÜLKEYİZ AMA KENDİ İÇMİZDE!
Türkiye’nin ne kadar güçlü ve sözü dinlenen bir ülke olduğundan bahsediyorlar. Afrin’de Rusya izin vermediği için 1 hafta boyunca uçak bile kaldıramadığımızı anlatanı gördünüz mü ekranlarda? TL’den 6 sıfır atmakla, tuvalete 1 TL’ye gitmekle övünüyoruz. Dolar 4 TL’yi aştı, Euro 5’e yaklaştı, benzin 6 TL oldu. Ekranlarda ya da gazete sütunlarında TL’nin tarihindeki en değersiz günlerini yaşadığını söyleyen var mı? Rusya’nın uçağını düşürüp ardından, ‘Yine olsa yine yaparız’ diye manşetler attık. Peki sonra ne oldu; mektupla özür diledik. ‘Yine olsa yine yaparız’ manşetleri atan gazetelerde bu özür mektubunu okudunuz mu?
Demiştim ya; artık çok geç… Bu saatten sonra neler olabileceğini kestirmek gerçekten zor. Sadece geçmişteki diktatör yönetimlere bakarak bir takım tahminlerde bulunabiliriz… Onların sonunu zaten siz de biliyorsunuz…
[Uğur Kulaksız] 11.4.2018 [TR/24]
Firavun da böyle yapmıyor muydu? Sihirbazlarının ortaya koyduğu illüzyonlarla halkı köle haline getirmemiş miydi? Sihirbazlarının algı oyunları sayesinde yığınları gerçeklerden koparıp, birer mankurta dönüştürmemiş miydi? Günümüz Türkiye’sine bakıncı aradan 4 bin yıl geçmesine rağmen değişen zerre kadar bir şey olmadığını görmek acı verici… Bir toplumu yönetmenin daha doğru bir ifadeyle köleleştirmenin en kolay yolu onun gerçeklerle bağını koparmaktı. Ve 16 yıldır tek başına iktidarda olan AKP de tam olarak bunu yapıyor. Bunu yaparken de dini hoyratça kullanmaktan çekinmiyor. Kur’an’lı mitingler yapıyor, İslam’i jargonu kullanarak milletin dini duygularını sonuna kadar sömürüyor. Doğruyu söylemek gerekirse bu konuda da son derece başarılı…
BİZİM YERİMİZE DÜŞÜNÜYORLAR!
Neye inanıp neye inanmayacağınıza, neyi dinleyip neyi reddedeceğinize ve daha pek çok şeye onlar karar veriyor. Onlarca televizyon kanalı, gazete, dergi, radyo ile yapılan algı bombardımanı sayesinde halkın düşünmesine/sorgulamasına fırsat verilmiyor. Aynı yalanlar defalarca ve şiddeti artarak tekrarlanıyor. Bu sayede halkın gerçeklerle bağı tamamen koparılıp, sanal bir dünyada yaşaması sağlanıyor. Yığınlar cehalete mahkum ediliyor. Ve iktidarları bu cehalet üzerinde yükseliyor. Tiranların değişmeyen yönetim formülü; algı oluştur ve yönet…
Ne diyorlar meydanlarda; IMF’ye borcu sıfırladık! Ancak hiçbir iktidar temsilcisi 450 milyar dolara ulaşan dış borç stoğundan bahsetmiyor. Kendileri bahsetmediği gibi, bu konuyu gündeme getirenler de baskı ve tehditle susturuluyor. Merkez Bankası’nın rezervlerinin 100 milyar doları aştığı söyleniyor. Peki bu rezervin ne kadarının özelleştirmeler yoluyla yaratıldığını açıklayan oldu mu hiç?
ÇOK GÜÇLÜ BİR ÜLKEYİZ AMA KENDİ İÇMİZDE!
Türkiye’nin ne kadar güçlü ve sözü dinlenen bir ülke olduğundan bahsediyorlar. Afrin’de Rusya izin vermediği için 1 hafta boyunca uçak bile kaldıramadığımızı anlatanı gördünüz mü ekranlarda? TL’den 6 sıfır atmakla, tuvalete 1 TL’ye gitmekle övünüyoruz. Dolar 4 TL’yi aştı, Euro 5’e yaklaştı, benzin 6 TL oldu. Ekranlarda ya da gazete sütunlarında TL’nin tarihindeki en değersiz günlerini yaşadığını söyleyen var mı? Rusya’nın uçağını düşürüp ardından, ‘Yine olsa yine yaparız’ diye manşetler attık. Peki sonra ne oldu; mektupla özür diledik. ‘Yine olsa yine yaparız’ manşetleri atan gazetelerde bu özür mektubunu okudunuz mu?
Demiştim ya; artık çok geç… Bu saatten sonra neler olabileceğini kestirmek gerçekten zor. Sadece geçmişteki diktatör yönetimlere bakarak bir takım tahminlerde bulunabiliriz… Onların sonunu zaten siz de biliyorsunuz…
[Uğur Kulaksız] 11.4.2018 [TR/24]
Selahattin Demirtaş: Akil insanlar hükümetin değil, Öcalan’ın önerisiydi; Erdoğan da hayata geçirdi
HDP eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu olduğu ana davanın üçüncü duruşmasında bugün hakim karşısına çıktı. Demirtaş duruşmada Çözüm Süreci kapsamında hayata geçirilen ‘Akil İnsanlar’ projesinin PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın projesi olduğunu, hayata geçirenin de dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan olduğunu söyledi.
Demirtaş, “İmralı’da yapılan görüşmelerde benim katıldığım bir toplantıda akil insanlar konuşuldu. Akil insanlar grubu oluşturulmalı denildi. Bu, Öcalan’ın önerisiydi. Ne bizim ne hükümetin önerisiydi. Kim hayata geçirdi, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. Akil insanlar komisyonu kurdu, ilk toplantısını kendisi Dolmabahçe’de yaptı. Burada tutanakları var, okuyayım size.” dedi.
Demirtaş şöyle devam etti: “Akil insanlar Öcalan’ın önerisiydi. Suç mudur? Kötü mü yaptı? Hayır, bir çözüm sürecinde PKK’yi ikna etmenin yolu konuşulurken, makul öneri yapıldığında da buna doğrudan terör faaliyeti demek işte o çözüm sürecini bitiren kumpasın kendisiydi. Öcalan dedi mi demedi mi, o dönemde yoktum, olsaydım bilseydim burada da söylerdim. Ben İmralı sürecinin içindeydim. Hem heyet olarak Kandil’e hem İmralı’ya gidiyorduk. Bu Öcalan’ın önerisiyle kuruldu bunu bilmiyorum. Ben siyasete girdiğimden beri DTK vardı. Legal çalışmalar yürüttü. Faaliyeti açıktı.”
Demirtaş, ‘terör örgütü kurma ve yönetme’, ‘örgüt propagandası’ ile ‘suç ve suçluyu övme’ iddialarıyla 142 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.
[TR724] 11.4.2018
Demirtaş, “İmralı’da yapılan görüşmelerde benim katıldığım bir toplantıda akil insanlar konuşuldu. Akil insanlar grubu oluşturulmalı denildi. Bu, Öcalan’ın önerisiydi. Ne bizim ne hükümetin önerisiydi. Kim hayata geçirdi, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan. Akil insanlar komisyonu kurdu, ilk toplantısını kendisi Dolmabahçe’de yaptı. Burada tutanakları var, okuyayım size.” dedi.
Demirtaş şöyle devam etti: “Akil insanlar Öcalan’ın önerisiydi. Suç mudur? Kötü mü yaptı? Hayır, bir çözüm sürecinde PKK’yi ikna etmenin yolu konuşulurken, makul öneri yapıldığında da buna doğrudan terör faaliyeti demek işte o çözüm sürecini bitiren kumpasın kendisiydi. Öcalan dedi mi demedi mi, o dönemde yoktum, olsaydım bilseydim burada da söylerdim. Ben İmralı sürecinin içindeydim. Hem heyet olarak Kandil’e hem İmralı’ya gidiyorduk. Bu Öcalan’ın önerisiyle kuruldu bunu bilmiyorum. Ben siyasete girdiğimden beri DTK vardı. Legal çalışmalar yürüttü. Faaliyeti açıktı.”
Demirtaş, ‘terör örgütü kurma ve yönetme’, ‘örgüt propagandası’ ile ‘suç ve suçluyu övme’ iddialarıyla 142 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.
[TR724] 11.4.2018
Gazeteci Mustafa Ünal: Bu dava hukukun Kerbelası’dır; devlete, AK Parti’ye ve yargıya kırgınım, 610 gündür masumiyetimi göremediniz
İktidarın önce kayyım atayıp gaspettiği ardından KHK ile kapattığı Zaman Gazetesi’nin eski Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal, 5 Nisan 2018’de tarihi bir savunmaya imza attı. Mustafa Ünal, savunmasını ‘610 gündür hapis yatan bir mahpusun haksızlığa, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe isyanı ve bir Adalet çığlığı’ olarak tanımladı.
Mahkeme heyetine seslenen gazeteci Ünal, ”Üçüncü kez karşınızdayım. 610 güne 3 duruşma düştü. Bakıyorum, Mahkeme Başkanı yine değişmiş. 3 duruşmaya 3 farklı başkan. Bu normal midir?” diye sordu. Ünal, ”Bence değil… Bu nasıl bir yargılama? Her duruşmada bir sürpriz. Mahkemeye neden başkan dayanmadığını tahmin etmek zor değil. Bu kadar ağır hukuksuzluğu vicdanlar reddediyor çünkü. Hiçbir yargıç bu çürük, bu ucube dosyada ismi olsun istemiyor. Tanrı’nın ve tarihin karşısına bu vebali büyük, taşıyamayacağı dosyayla çıkmaktan korkuyor. Ve tenzile bakmaksızın başka mahkemelere kaçıyor. ” dedi.
İŞTE MUSTAFA ÜNAL 5 NİSAN 2018 GÜNÜ YAPTIĞI O SAVUNMANIN TAM METNİ:
Adalet çığlığım dipsiz ve kör kuyularda kayboldu gitti
Hiçbir yargıç bu çürük, bu ucube dosyada ismi olsun istemiyor
Bu dava Hukukun Kerbelası’dır
Adaletsizlikten bir devlet ölüyor
Sayın Başkan, Sayın İddia Makamı, Sayın Yargıçlar! Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Biraz sonra söyleyeceklerim 610 gündür hapis yatan bir mahpusun haksızlığa, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe isyanı ve bir Adalet çığlıdır.
Devlete, Yargıya ve AK Parti’ye kırgınlığın kelimelere dökülmesidir.
Devlete ve yargıya, yani sizlere kırgın ve öfkeliyim. 610 gündür haklı ile haksızı ayırt edemediniz. Benim masumiyetimi göremediniz. Adaleti tecelli ettiremediniz.
Masumiyeti çarmıha gerdiniz. Ve sabır taşını çatlattınız.
Suçlu ile suçsuzu, haklı ile haksızı ayırt edemeden yargını ülkesindeki Devlet için alarm zilleri çalıyor demektir.
Sizin verdiğiniz ve vermediğiniz kararlar yüzünden yargıya güven 1071’den bu yana en yüksek seviyeye, yüzde 85’e çıktı. Bu bir rekor… Ama güvensizlik rekoru…
Benim kulakları tırmalayan sözlerim bu alarm-siren seslerinin yansımasından ibarettir.
Kuruluşundan itibaren destek verdiğim AK Parti’ye karşı da derin gönül ve kalp kırıklığı içindeyim. Adını aldığı adaleti ülkeye hakim kılacaktı. En büyük vaadi buydu. Devri iktidarında Adalet bu topraklardan terk-i diyar eyledi.
Eline kalemden başka bir şey almayan, yazıdan başka eylemi olmayan ben AK Parti döneminde suçumu bilmeden 610 gündür hapis yatıyorum. Bu utanç AK Parti’nindir.
Çıldırtıcı tecride tabi tutulduğum küçük hücremde sonu gelmeyen haksızlıkların, adaletsizliklerin, kısaca zulmün muhatabıyım. Minik bahçe bile kafeslendi. Bir avuç gökyüzü tellerin ardında kaldı.
Masumiyetimi anlatabileceğim, sesimi Adalet çığlığımı duyuracağım merci yok. Siz mahkemeye her ay en az 3 tane feryat-figan tahliye dilekçesi yazıyorum. Adalet çığlığım dipsiz ve kör kuyularda kayboldu gitti. Alem lal kesildi.
TC vatandaşıyım. Gazeteciyim. Ay Yıldızlı kimliğimle gurur duyuyorum. Mahkemelerde yabancı daha kıymetli. Bir başka ülkenin, söz gelimi Almanya’nın vatandaşı olsaydım çoktan serbest bırakılmıştım. Üstad N. Fazıl’ın dediği gibi ‘Öz yurdunda garib, öz yurdunda parya’ olan Sakarya’yım. TC kimliğini adaletsizliğin çarkında inletenleri tarihe havale ediyorum.
Sayın Yargıçlar!
Üçüncü kez karşınızdayım. 610 güne 3 duruşma düştü. Bakıyorum, Mahkeme Başkanı yine değişmiş. 3 duruşmaya 3 farklı başkan. Bu normal midir? Bence değil… Bu nasıl bir yargılama? Her duruşmada bir sürpriz.
Mahkemeye neden başkan dayanmadığını tahmin etmek zor değil. Bu kadar ağır hukuksuzluğu vicdanlar reddediyor çünkü. Hiçbir yargıç bu çürük, bu ucube dosyada ismi olsun istemiyor. Tanrı’nın ve tarihin karşısına bu vebali büyük, taşıyamayacağı dosyayla çıkmaktan korkuyor. Ve tenzile bakmaksızın başka mahkemelere kaçıyor.
Sizin de ne kadar dayanabileceğinizi merak ediyorum.
Hukuksuzluk, Adaletsizlik vicdanlarda ve omuzlarda çok ağır bir yüktür. Çökertir insanı. Dünyasını ve maverasını karartır.
Bir yargıcın bir cümlesini okudum. Diyor ki; “Yargıladığım yerde yargılandığımı düşünerek hakimlik yapıyorum”. Sizin dikkatlerinize sunuyorum.
Hukuk devletlerinde yargılama sırasında, bir dava görülürken mahkemeye heyetindeki değişiklikler normal karşılanmaz. Bir soruna işaret eder. Bu kadar sık değişiklik skandal kabul edilir. Adil yargılama ve doğal yargıç ilkesini zedeler çünkü. Başkan değişimlerinin bu davaya gölgesi düştü. Adil yargılama ilkesi ağır darbe aldı. Ben her şeye rağmen değişimin adalet yönünde tecelli etmesini diliyorum.
Bu dava, iddianamesi ve 610 günlük serencamıyla tarihin örneğini pek az gördüğü hukuk skandallarıyla yaralıdır.
Ve bu dava Hukukun Kerbelası olma yolunda ilerlemektedir.
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, mahkemenizi kastederek “Ülkede adalete güven tükendi. Ben 12 Eylül’de yargılandım. Baskıya rağmen mahkeme ‘hukuk’ dedi ve bizi beraat ettirdi. Bugün askeri vesayetten kurtulduk deniyor. Daha beteriyle karşı karşıyayız. 12 Eylül’ün askeri mahkemeleri daha cesurdu’ dedi.
Evet, mahkemeler 12 Eylül’ü aratan daha beter kararlar vermekte. Örnekte görüldüğü gibi…
Yargı, içinde bulunduğu vahim durumdan sizlerin adalet yönünde vereceğiniz kararlarla çıkacak. Adil kararlarınızla adalete yeniden güven gelecek. Umutlu olmak istiyorum.
Sayın Yargıçlar!
İlerleyen saatlerde tutukluluk değerlendirmesi yapacaksınız. Açık ve net söylüyorum: Benim tutukluluğumun hiçbir hukuki dayanağı yok. Buna karşılık tahliye edilmemin onlarca, belki yüzlerce hukuki gerekçesi var.
610 gündür düşünüyorum: Tutukluluğumun tek bahanesi konjonktür olabilir. O da hukuki değil. Politik. Bugün var, yarın yok. Sizin kararlarınıza asla dayanak olamaz. Tutukluluk kararını meşrulaştırmaz.
Haberiniz olsun; Bu illegal, gayri hukuki dayanağınız çöktü. Konjonktür berhava oldu.
Sayın Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, Yargıtay’ın kuruluş yıldönümünde şu sözleri söyledi: ‘Bu ülkede halk bunalmış, ellerini semaya açarak adalet çığlığı atar hale geldiyse yargı sisteminde sorun var demektir.’
Sayın Erdoğan’ın sözünü ettiği adalet çığlığı atanlardan biri benim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kast ettiği kişilerden biriyim.
Aktörü olduğunuz yargı sisteminde sorun olduğunu söyleyen devletin başı. Ben söylesem dikkate almazsınız. Nitekim almadınız. Adalet çığlıklarım sizlere ninni gibi geldi. Yüreğinize dokunmadı. Vicdanınıza değmedi. Kararınız değişmedi.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın uyarısı size…
Devamı da var. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı konuşmada, “Adalet dağıtmayan hakim ve savcılar zalim sınıfına girer’ dedi. Bu cümle durduk yere söylenmedi. Bir anlamı var. Bu sözlerin doğrudan muhatabı sizsiniz.
Siyasi iktidar Terörle Mücadele Yasası’nda köklü değişiklikler yapacağını ilan etti. Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. Maddesi’ne ‘eleştiri amacıyla’ ya da ‘habercilik sınırını aşmayacak biçimde’, düşüncenin haber ve köşe yazısıyla ifade edilmesinin suç teşkil etmeyeceğine dair ibare ekleyecek.
Söylemek istediğim şudur: Eski hal artık muhal… Konjonktür sizlere ömür… Bir daha dirilmemek üzere toprağa verildi. Haberiniz olsun. Dikkatlerinize sunuyorum. Türkiye yeni bir hale, yeni bir iklime girmekte…
Sayın Cumhurbaşkanı’nın sizi adelete çağıran sözlerine kulak vereceğinize inanıyorum.
Ve tekrar ediyorum!.. Haykırıyorum!… Adalet çığlığı atıyorum: Benim tutukluluğumun hiçbir hukuki dayanağı yok!..
Her tutukluluğa devam kararının altında klişe, basmakalıp gerekçeler sıralıyorsunuz. Kuvvetli suç şüphesi, müşahhas delillerin varlığı, kaçma kuşkusu falan… Gerekçeleriniz beni ifade etmiyor. Hiçbiri benim üzerime oturmuyor. Asla gerçeğin ifadesi değil. Yalan yani. Kanunların suç saydığı hiçbir unsur bende yok. Kanıtım mı? İddianame. Evet iddianame. Atıf yapılan ve sadece başlığı verilen 9 yazım için bizzat savcı ‘Görünürde suç unsuruna rastlanmayan yazılar’ tespitini, daha doğrusu itirafını yapıyor.
Siz müneccimlik yaparak, görünmeyen suç unsurlarına göre tutuklama kararı verdiniz bugüne kadar.
İkinci duruşmada, 8 Aralık’ta, 4 ay önce yazılarımın içeriklerinin iletilmesi talebini aldınız. Dilekçeyle başvurmama rağmen yazıların metinlerini bana iletmediniz. Siz yazıların içeriğini görmeden, sadece başlığa bakarak hüküm verdiğinizin farkında mısınız? Bu müneccimlik değil de nedir? Yargılamanın ciddiyetiyle bağdaşır mı?
Sizden bir talebim var… Yazılı olarak da bildirdim. Lütfen iddianamede sadece başlığı verilen yazı içeriklerinin bilirkişi heyeti tarafından incelenmesini istiyorum. Talebimde ısrarcıyım.
Tahliye edilmem için onlarca sağlam gerekçelerim var. Anayasa, yasalar, Yargıtay içtihatları, AYM ve AİHM kararları…
Sadece son 3’ünü hatırlatacağım.
Anayasa Mahkemesi’nin aynı dosyada yargılandığımız ve durumumuzun aynı olduğu 11 Ocak ve 16 Mart tarihli Şahin Alpay kararlarını dikkatinize sunuyorum. Anayasa Mahkemesi köşe yazısı deliliyle tutuklamayı ‘hak ihlali’ saydı. Mahkemeniz ilkini uygulamayınca AYM ikinci kez ihlal kararı verdi. Her iki karar da tek kişilik değil, ‘örnek karardır’. Emsal niteliği olan pilot kararlardır.
Bunu bizzat AYM Başkanı Zühtü Arslan kamuoyuna deklare etti. Arslan her başvuruyu ayrı ayrı değerlendirmelerinin mümkün olmadığını, meslek gruplarıyla ilgili karar vereceklerini kamuoyuna duyurdu. Bu size de verilmiş açık bir mesajdı.
İşte Şahin Alpay kararı, Arslan’ın sözünü ettiği gazeteci yazarlarla ilgili haliyle beni de ilgilendiren örnek karardır. Derhal tahliyem gerekir. Anayasa’nın 153. Maddesi’ni hatırlatıyorum.
Yetmedi… AİHM 20 Mart’ta Türkiye’yi mahkum eden Şahin Alpay kararı verdi. Avrupa Mahkemesi, AYM’nin kararını bir adım öteye taşıdı. Tutukluluğu hak ihlali görmekle kalmadı, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Ve OHAL rejiminin ifade özgürlüğünü sınırlamak için gerekçe oluşturamayacağını bildirdi.
AİHM kararlarının tek kişilik olmadığını ve bir hukuk standardı ve kriteri oluşturduğunu bilmiyor olamazsınız. AYM ve AİHM kararlarına göre, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına giren gazete köşe yazıları ne tutuklamaya ne de mahkumiyete kanıt olabilir. NOKTA…
İşte Yeni Hal ve evrensel kriter…
Size Anayasa’nın 90. Maddesi’ni hatırlatmayı zul addediyorum.
AYM ve AİHM bu davayı çökertti. Siz de bunun farkındasınız. Bu dosyanın gideceği nihai nokta AİHM. O, kararını çoktan verdi. Bunu dikkate almak hem Türkiye hem sizin yargıçlık kariyeriniz açısından hayırlı olacaktır.
AYM ve AİHM kararlarına göre tahliyem gerekir.
Sayın Yargıçlar!
Biz canlılar için oksijen neyse, devletler için Adalet odur. Devletler, adaletle nefes alıp verir. Gezegenimizde, yani ülkemizde oksijen, yani adalet tükenmek üzere… Devlet alarm veriyor. Boğuluyor çünkü. Benim gibi bir masumun tutukluluğu devletin nefes borusunu tıkamakta. Duyduğumuz ninni değil, devletin can çekişidir.
Durum vahim ve acil…
Devlete oksijen, yani adalet veriniz.
Yoksa yarın geç olacak.
Her geçen dakika, her geçen saniye hayati önemde…
Yaşamsal organlar bir bir ölmekte.
Adaletsizlikten bir devlet ölüyor.
Eğer adalet üflemezseniz katili siz olacaksınız.
Karar verirken 1 dakika düşününüz.
Attığınız her imzanın peşinizden geleceğini, ömür boyu sizi bırakmayacağını, dünya döndükçe sizi takip edeceğini ve bir gün mutlaka karşınıza çıkacağını düşününüz.
Bugün karşınızda sanık olarak yer alan benim yarın müşteki, sizin sanık olma ihtimalinizi düşününüz.
Fazla söze ne hacet…
Eğer Türkiye bir hukuk devleti ise… Anayasa hala yürürlükteyse… Kanunlar mülga değilse… Siz meşruiyetinizi Anayasa ve yasalardan alıyorsanız… beni tahliye etmekten başka seçeneğiniz yok.
Aslında kendi hakkınızda da hüküm veriyorsunuz.
Sadece tahliyemi değil, beraatimi de istiyorum.
[TR724] 11.4.2018
Mahkeme heyetine seslenen gazeteci Ünal, ”Üçüncü kez karşınızdayım. 610 güne 3 duruşma düştü. Bakıyorum, Mahkeme Başkanı yine değişmiş. 3 duruşmaya 3 farklı başkan. Bu normal midir?” diye sordu. Ünal, ”Bence değil… Bu nasıl bir yargılama? Her duruşmada bir sürpriz. Mahkemeye neden başkan dayanmadığını tahmin etmek zor değil. Bu kadar ağır hukuksuzluğu vicdanlar reddediyor çünkü. Hiçbir yargıç bu çürük, bu ucube dosyada ismi olsun istemiyor. Tanrı’nın ve tarihin karşısına bu vebali büyük, taşıyamayacağı dosyayla çıkmaktan korkuyor. Ve tenzile bakmaksızın başka mahkemelere kaçıyor. ” dedi.
İŞTE MUSTAFA ÜNAL 5 NİSAN 2018 GÜNÜ YAPTIĞI O SAVUNMANIN TAM METNİ:
Adalet çığlığım dipsiz ve kör kuyularda kayboldu gitti
Hiçbir yargıç bu çürük, bu ucube dosyada ismi olsun istemiyor
Bu dava Hukukun Kerbelası’dır
Adaletsizlikten bir devlet ölüyor
Sayın Başkan, Sayın İddia Makamı, Sayın Yargıçlar! Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Biraz sonra söyleyeceklerim 610 gündür hapis yatan bir mahpusun haksızlığa, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe isyanı ve bir Adalet çığlıdır.
Devlete, Yargıya ve AK Parti’ye kırgınlığın kelimelere dökülmesidir.
Devlete ve yargıya, yani sizlere kırgın ve öfkeliyim. 610 gündür haklı ile haksızı ayırt edemediniz. Benim masumiyetimi göremediniz. Adaleti tecelli ettiremediniz.
Masumiyeti çarmıha gerdiniz. Ve sabır taşını çatlattınız.
Suçlu ile suçsuzu, haklı ile haksızı ayırt edemeden yargını ülkesindeki Devlet için alarm zilleri çalıyor demektir.
Sizin verdiğiniz ve vermediğiniz kararlar yüzünden yargıya güven 1071’den bu yana en yüksek seviyeye, yüzde 85’e çıktı. Bu bir rekor… Ama güvensizlik rekoru…
Benim kulakları tırmalayan sözlerim bu alarm-siren seslerinin yansımasından ibarettir.
Kuruluşundan itibaren destek verdiğim AK Parti’ye karşı da derin gönül ve kalp kırıklığı içindeyim. Adını aldığı adaleti ülkeye hakim kılacaktı. En büyük vaadi buydu. Devri iktidarında Adalet bu topraklardan terk-i diyar eyledi.
Eline kalemden başka bir şey almayan, yazıdan başka eylemi olmayan ben AK Parti döneminde suçumu bilmeden 610 gündür hapis yatıyorum. Bu utanç AK Parti’nindir.
Çıldırtıcı tecride tabi tutulduğum küçük hücremde sonu gelmeyen haksızlıkların, adaletsizliklerin, kısaca zulmün muhatabıyım. Minik bahçe bile kafeslendi. Bir avuç gökyüzü tellerin ardında kaldı.
Masumiyetimi anlatabileceğim, sesimi Adalet çığlığımı duyuracağım merci yok. Siz mahkemeye her ay en az 3 tane feryat-figan tahliye dilekçesi yazıyorum. Adalet çığlığım dipsiz ve kör kuyularda kayboldu gitti. Alem lal kesildi.
TC vatandaşıyım. Gazeteciyim. Ay Yıldızlı kimliğimle gurur duyuyorum. Mahkemelerde yabancı daha kıymetli. Bir başka ülkenin, söz gelimi Almanya’nın vatandaşı olsaydım çoktan serbest bırakılmıştım. Üstad N. Fazıl’ın dediği gibi ‘Öz yurdunda garib, öz yurdunda parya’ olan Sakarya’yım. TC kimliğini adaletsizliğin çarkında inletenleri tarihe havale ediyorum.
Sayın Yargıçlar!
Üçüncü kez karşınızdayım. 610 güne 3 duruşma düştü. Bakıyorum, Mahkeme Başkanı yine değişmiş. 3 duruşmaya 3 farklı başkan. Bu normal midir? Bence değil… Bu nasıl bir yargılama? Her duruşmada bir sürpriz.
Mahkemeye neden başkan dayanmadığını tahmin etmek zor değil. Bu kadar ağır hukuksuzluğu vicdanlar reddediyor çünkü. Hiçbir yargıç bu çürük, bu ucube dosyada ismi olsun istemiyor. Tanrı’nın ve tarihin karşısına bu vebali büyük, taşıyamayacağı dosyayla çıkmaktan korkuyor. Ve tenzile bakmaksızın başka mahkemelere kaçıyor.
Sizin de ne kadar dayanabileceğinizi merak ediyorum.
Hukuksuzluk, Adaletsizlik vicdanlarda ve omuzlarda çok ağır bir yüktür. Çökertir insanı. Dünyasını ve maverasını karartır.
Bir yargıcın bir cümlesini okudum. Diyor ki; “Yargıladığım yerde yargılandığımı düşünerek hakimlik yapıyorum”. Sizin dikkatlerinize sunuyorum.
Hukuk devletlerinde yargılama sırasında, bir dava görülürken mahkemeye heyetindeki değişiklikler normal karşılanmaz. Bir soruna işaret eder. Bu kadar sık değişiklik skandal kabul edilir. Adil yargılama ve doğal yargıç ilkesini zedeler çünkü. Başkan değişimlerinin bu davaya gölgesi düştü. Adil yargılama ilkesi ağır darbe aldı. Ben her şeye rağmen değişimin adalet yönünde tecelli etmesini diliyorum.
Bu dava, iddianamesi ve 610 günlük serencamıyla tarihin örneğini pek az gördüğü hukuk skandallarıyla yaralıdır.
Ve bu dava Hukukun Kerbelası olma yolunda ilerlemektedir.
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, mahkemenizi kastederek “Ülkede adalete güven tükendi. Ben 12 Eylül’de yargılandım. Baskıya rağmen mahkeme ‘hukuk’ dedi ve bizi beraat ettirdi. Bugün askeri vesayetten kurtulduk deniyor. Daha beteriyle karşı karşıyayız. 12 Eylül’ün askeri mahkemeleri daha cesurdu’ dedi.
Evet, mahkemeler 12 Eylül’ü aratan daha beter kararlar vermekte. Örnekte görüldüğü gibi…
Yargı, içinde bulunduğu vahim durumdan sizlerin adalet yönünde vereceğiniz kararlarla çıkacak. Adil kararlarınızla adalete yeniden güven gelecek. Umutlu olmak istiyorum.
Sayın Yargıçlar!
İlerleyen saatlerde tutukluluk değerlendirmesi yapacaksınız. Açık ve net söylüyorum: Benim tutukluluğumun hiçbir hukuki dayanağı yok. Buna karşılık tahliye edilmemin onlarca, belki yüzlerce hukuki gerekçesi var.
610 gündür düşünüyorum: Tutukluluğumun tek bahanesi konjonktür olabilir. O da hukuki değil. Politik. Bugün var, yarın yok. Sizin kararlarınıza asla dayanak olamaz. Tutukluluk kararını meşrulaştırmaz.
Haberiniz olsun; Bu illegal, gayri hukuki dayanağınız çöktü. Konjonktür berhava oldu.
Sayın Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, Yargıtay’ın kuruluş yıldönümünde şu sözleri söyledi: ‘Bu ülkede halk bunalmış, ellerini semaya açarak adalet çığlığı atar hale geldiyse yargı sisteminde sorun var demektir.’
Sayın Erdoğan’ın sözünü ettiği adalet çığlığı atanlardan biri benim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kast ettiği kişilerden biriyim.
Aktörü olduğunuz yargı sisteminde sorun olduğunu söyleyen devletin başı. Ben söylesem dikkate almazsınız. Nitekim almadınız. Adalet çığlıklarım sizlere ninni gibi geldi. Yüreğinize dokunmadı. Vicdanınıza değmedi. Kararınız değişmedi.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın uyarısı size…
Devamı da var. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan aynı konuşmada, “Adalet dağıtmayan hakim ve savcılar zalim sınıfına girer’ dedi. Bu cümle durduk yere söylenmedi. Bir anlamı var. Bu sözlerin doğrudan muhatabı sizsiniz.
Siyasi iktidar Terörle Mücadele Yasası’nda köklü değişiklikler yapacağını ilan etti. Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. Maddesi’ne ‘eleştiri amacıyla’ ya da ‘habercilik sınırını aşmayacak biçimde’, düşüncenin haber ve köşe yazısıyla ifade edilmesinin suç teşkil etmeyeceğine dair ibare ekleyecek.
Söylemek istediğim şudur: Eski hal artık muhal… Konjonktür sizlere ömür… Bir daha dirilmemek üzere toprağa verildi. Haberiniz olsun. Dikkatlerinize sunuyorum. Türkiye yeni bir hale, yeni bir iklime girmekte…
Sayın Cumhurbaşkanı’nın sizi adelete çağıran sözlerine kulak vereceğinize inanıyorum.
Ve tekrar ediyorum!.. Haykırıyorum!… Adalet çığlığı atıyorum: Benim tutukluluğumun hiçbir hukuki dayanağı yok!..
Her tutukluluğa devam kararının altında klişe, basmakalıp gerekçeler sıralıyorsunuz. Kuvvetli suç şüphesi, müşahhas delillerin varlığı, kaçma kuşkusu falan… Gerekçeleriniz beni ifade etmiyor. Hiçbiri benim üzerime oturmuyor. Asla gerçeğin ifadesi değil. Yalan yani. Kanunların suç saydığı hiçbir unsur bende yok. Kanıtım mı? İddianame. Evet iddianame. Atıf yapılan ve sadece başlığı verilen 9 yazım için bizzat savcı ‘Görünürde suç unsuruna rastlanmayan yazılar’ tespitini, daha doğrusu itirafını yapıyor.
Siz müneccimlik yaparak, görünmeyen suç unsurlarına göre tutuklama kararı verdiniz bugüne kadar.
İkinci duruşmada, 8 Aralık’ta, 4 ay önce yazılarımın içeriklerinin iletilmesi talebini aldınız. Dilekçeyle başvurmama rağmen yazıların metinlerini bana iletmediniz. Siz yazıların içeriğini görmeden, sadece başlığa bakarak hüküm verdiğinizin farkında mısınız? Bu müneccimlik değil de nedir? Yargılamanın ciddiyetiyle bağdaşır mı?
Sizden bir talebim var… Yazılı olarak da bildirdim. Lütfen iddianamede sadece başlığı verilen yazı içeriklerinin bilirkişi heyeti tarafından incelenmesini istiyorum. Talebimde ısrarcıyım.
Tahliye edilmem için onlarca sağlam gerekçelerim var. Anayasa, yasalar, Yargıtay içtihatları, AYM ve AİHM kararları…
Sadece son 3’ünü hatırlatacağım.
Anayasa Mahkemesi’nin aynı dosyada yargılandığımız ve durumumuzun aynı olduğu 11 Ocak ve 16 Mart tarihli Şahin Alpay kararlarını dikkatinize sunuyorum. Anayasa Mahkemesi köşe yazısı deliliyle tutuklamayı ‘hak ihlali’ saydı. Mahkemeniz ilkini uygulamayınca AYM ikinci kez ihlal kararı verdi. Her iki karar da tek kişilik değil, ‘örnek karardır’. Emsal niteliği olan pilot kararlardır.
Bunu bizzat AYM Başkanı Zühtü Arslan kamuoyuna deklare etti. Arslan her başvuruyu ayrı ayrı değerlendirmelerinin mümkün olmadığını, meslek gruplarıyla ilgili karar vereceklerini kamuoyuna duyurdu. Bu size de verilmiş açık bir mesajdı.
İşte Şahin Alpay kararı, Arslan’ın sözünü ettiği gazeteci yazarlarla ilgili haliyle beni de ilgilendiren örnek karardır. Derhal tahliyem gerekir. Anayasa’nın 153. Maddesi’ni hatırlatıyorum.
Yetmedi… AİHM 20 Mart’ta Türkiye’yi mahkum eden Şahin Alpay kararı verdi. Avrupa Mahkemesi, AYM’nin kararını bir adım öteye taşıdı. Tutukluluğu hak ihlali görmekle kalmadı, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Ve OHAL rejiminin ifade özgürlüğünü sınırlamak için gerekçe oluşturamayacağını bildirdi.
AİHM kararlarının tek kişilik olmadığını ve bir hukuk standardı ve kriteri oluşturduğunu bilmiyor olamazsınız. AYM ve AİHM kararlarına göre, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına giren gazete köşe yazıları ne tutuklamaya ne de mahkumiyete kanıt olabilir. NOKTA…
İşte Yeni Hal ve evrensel kriter…
Size Anayasa’nın 90. Maddesi’ni hatırlatmayı zul addediyorum.
AYM ve AİHM bu davayı çökertti. Siz de bunun farkındasınız. Bu dosyanın gideceği nihai nokta AİHM. O, kararını çoktan verdi. Bunu dikkate almak hem Türkiye hem sizin yargıçlık kariyeriniz açısından hayırlı olacaktır.
AYM ve AİHM kararlarına göre tahliyem gerekir.
Sayın Yargıçlar!
Biz canlılar için oksijen neyse, devletler için Adalet odur. Devletler, adaletle nefes alıp verir. Gezegenimizde, yani ülkemizde oksijen, yani adalet tükenmek üzere… Devlet alarm veriyor. Boğuluyor çünkü. Benim gibi bir masumun tutukluluğu devletin nefes borusunu tıkamakta. Duyduğumuz ninni değil, devletin can çekişidir.
Durum vahim ve acil…
Devlete oksijen, yani adalet veriniz.
Yoksa yarın geç olacak.
Her geçen dakika, her geçen saniye hayati önemde…
Yaşamsal organlar bir bir ölmekte.
Adaletsizlikten bir devlet ölüyor.
Eğer adalet üflemezseniz katili siz olacaksınız.
Karar verirken 1 dakika düşününüz.
Attığınız her imzanın peşinizden geleceğini, ömür boyu sizi bırakmayacağını, dünya döndükçe sizi takip edeceğini ve bir gün mutlaka karşınıza çıkacağını düşününüz.
Bugün karşınızda sanık olarak yer alan benim yarın müşteki, sizin sanık olma ihtimalinizi düşününüz.
Fazla söze ne hacet…
Eğer Türkiye bir hukuk devleti ise… Anayasa hala yürürlükteyse… Kanunlar mülga değilse… Siz meşruiyetinizi Anayasa ve yasalardan alıyorsanız… beni tahliye etmekten başka seçeneğiniz yok.
Aslında kendi hakkınızda da hüküm veriyorsunuz.
Sadece tahliyemi değil, beraatimi de istiyorum.
[TR724] 11.4.2018
‘Parasızlık silahı’na karşı Türkiye’nin eli kolu bağlı [Semih Ardıç]
Türk Lirası üç ayda yüzde 10’dan fazla devalüe oldu. 2 Ocak’ta 3.77 TL olan ABD Doları 10 Nisan itibarıyla 4.12 TL. Euro 5.10 TL’ye, İngiliz Sterlini 5.80 TL’ye tırmandı.
100 lirayı geçtiğinde günlerce dillerden düşmeyen çeyrek altın İstanbul Kapalı Çarşı’da 294 TL’den satılıyor.
Nereden nereye? Tuvalete 1 milyon TL ödüyorduk. Attık 6 sıfırı, şimdi 1 TL yetiyor! Dolara çevirirsek 25 cent.
Kırılan her rekor TL’yi delik deşik ediyor.
4 TL, 5 TL… DERKEN DÖVİZDE BÜTÜN EŞİKLER GEÇİLİYOR
Dolar için 4 TL, Euro’da 5 TL seviyeleri dövizin seyrini belirleyecek kritik eşiklerdi. Artık o eşikler geçildi. Dolar ve Euro cenahında tansiyon günden güne yükseliyor.
Paranın işleyişi ve yatırımcı davranışı açısından mevcut telaşı düşürebilecek tek vasıta var o da Merkez Bankası’nın elinde.
TCMB’nin elinde de döviz satmak ya da faizleri yükseltmekten başka yatırımcıyı ikna edebilecek üçüncü bir şık yok.
Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı gören, duyan var mı? En son Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı sunumu okuduk.
TCMB internet sitesinde yayınlanan sunumda hal-i hazırdaki döviz şokuna karşı tek satır cümle yok.
Esasında Çetinkaya kendisini dinleyen komisyon üyesi milletvekillerinin hiçbir şey anlamayacağı o sunumu da yapmazdı. Bankanın kanununda böyle bir mecburiyet belirtilmemiş olsaydı Çetinkaya’nın yaşadığına dair herhangi bir emareye rastlamayacaktık.
MERKEZ BANKASI BAŞKANI KAYIP
Ortalık toz duman.
Dolar, Euro, Sterlin, altın, faiz almış başını gidiyor.
Mamafih Merkez Bankası Başkanı kayıp. Nasıl kayıp olmasın ki!
İktisat ya da işletme diploması olmadığı halde Saray’ın ve damat Berat Albayrak’ın sayesinde oturduğu o koltuğun altında ezilmesinden daha tabiî ne olabilir.
Teori seviyesinde bile vakıf olmadığı para politikasında nasıl hamle yapacak? Para Politikası Kurul üyelerinin profili Çetinkaya’dan çok mu farklı?
Körler sağırlar birbirini ağırlar…
Tayin ve terfide liyakat, ehliyet ve tecrübenin yerine kartvizit kriterleri esas alınırken ne bekliyorduk ki!
Çetinkaya’nın en mühim vazifesi piyasayı teskin etmek değil. O bizlerin hüsnü kuruntusu.
Kendisini oraya koyan iradenin beklentilerine cevap vermeli, onların gönlünü hoş tutmalıdır. Bu kadar.
Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan söylenecekleri gayet güzel ifade ediyor nitekim.
“Tutturmuşlar kur aşağı, kur yukarı. Ya geçin bunları kardeşim!” diyen Erdoğan’ın sözünün üstüne söz sarfedilir mi? Para politikasının bu ufuk çizgisine vasıl olması için 2023, 2051, hatta 2071 senelerine kadar beklemek lazım gelebilir.
Uzun iş anlayacağınız.
HERKES KENDİ BAŞININ ÇARESİNE BAKACAK
Dolar cephesinde çapraz ateşe tutulan şirketlerimiz başının çaresine bakacak. Onlar da öyle yapıyor zaten.
Murat Ülker, Ferit Şahenk, Aydın Doğan, Ünal Aysal ve diğer büyük patronlar son sürat nakit topluyor. Döviz borçlarını da bankalarla pazarlık yaparak tehir etmeye çalışıyorlar.
Banka genel müdürlerinin odasında, “Döviz kredilerini verirken ‘kurlar daha da düşecek, merak etmeyin’ diyordunuz. Gelirimiz TL, borçlarımız Dolar ya da Euro. Kur artık günde yüzde 2 artıyor. Üç aylık artış yüzde 10. Buna hangi bilanço dayanır. Biz çıkamadık işin içinden buyurun siz halledin” sözlerini sarfeden patronlar kapıyı nazikçe kapatıp dışarı çıkıyor.
Sıkça telaffuz edilen ‘yeniden yapılandırma’ tumturaklı ifadesi sizi yanıltmasın, ‘borcu ödeyemiyoruz, tehir edelim’ demek!
RUS RUBLESİ VE İRAN RİYALİ DE ERİYOR
Türkiye’nin siyasî ilişkileri de tünelden çıkış adına umut vaat etmiyor.
Dünyada para muslukları kısılırken Rusya’nın petrol ve doğalgazı olduğu halde son dört günde ruble dolara mukabil yüzde 10’a yakın eridi.
İran Riyali de bir günde yüzde 20 buharlaştı. 1 ABD Doları 60 bin riyale çıkıncı İran hükûmeti kuru 42 bin riyale sabitledi.
Seyredin devalüasyonu…
Türkiye’nin yediği içtiği ayrı gitmeyen iki devletin sadece para birimlerinde yaşanan sarsıntı ihracattan turizme nice kalemde gelir tahminlerini bozacak kadar şiddetli.
ABD Hazine Bakanlığı’nın yeni müeyyide listesinde Vladimir Putin’in mabeyni var. Müeyyide için Beyaz Saray ‘cezalandırıcı’ değil dese de Rus oligarklar bir haftada 12 milyar dolar kaybetti.
BORSA KAYNAĞI MALUM PARALARLA ŞİŞİRİLDİ
Ekrana aksetmeyen görüntülerde her şey o kadar sahih ki orada kimse rol yapamıyor. Türk Lirası eriyorsa sebebini uzakta aramayalım.
Bavullarla gelen paralarla şişirilmiş Borsa’dan ibaret bir ekonomide yalancı baharın bittiği çoktan belliydi.
Parasızlık uzun menzilli ve tahribat kuvveti yüksek bir silahtır. Kendi elinizle birilerinin eline bu silahı vermişseniz S-400 hava savunma sisteminden daha fazlasına muhtaç kalmışsınız demektir.
Bir hatırlatma ile bitireyim: Euro/Dolar paritesi 1.23 seviyesinde değil de 1.10 civarında kalsaydı dolar bugün 4.25 TL’yi çoktan geçmiş olacaktı.
Dolayısıyla birilerinin açık kalan hesabı kapattığını dikkate alarak hareket etmekte fayda var.
Ayakların baş, başların ayak olduğu devirde, kurlarda her geri gelişi döviz satmaktan ziyade almak için fırsat olarak görenler hep kazançlı çıktı.
[Semih Ardıç] 11.4.2018 [TR724]
100 lirayı geçtiğinde günlerce dillerden düşmeyen çeyrek altın İstanbul Kapalı Çarşı’da 294 TL’den satılıyor.
Nereden nereye? Tuvalete 1 milyon TL ödüyorduk. Attık 6 sıfırı, şimdi 1 TL yetiyor! Dolara çevirirsek 25 cent.
Kırılan her rekor TL’yi delik deşik ediyor.
4 TL, 5 TL… DERKEN DÖVİZDE BÜTÜN EŞİKLER GEÇİLİYOR
Dolar için 4 TL, Euro’da 5 TL seviyeleri dövizin seyrini belirleyecek kritik eşiklerdi. Artık o eşikler geçildi. Dolar ve Euro cenahında tansiyon günden güne yükseliyor.
Paranın işleyişi ve yatırımcı davranışı açısından mevcut telaşı düşürebilecek tek vasıta var o da Merkez Bankası’nın elinde.
TCMB’nin elinde de döviz satmak ya da faizleri yükseltmekten başka yatırımcıyı ikna edebilecek üçüncü bir şık yok.
Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı gören, duyan var mı? En son Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı sunumu okuduk.
TCMB internet sitesinde yayınlanan sunumda hal-i hazırdaki döviz şokuna karşı tek satır cümle yok.
Esasında Çetinkaya kendisini dinleyen komisyon üyesi milletvekillerinin hiçbir şey anlamayacağı o sunumu da yapmazdı. Bankanın kanununda böyle bir mecburiyet belirtilmemiş olsaydı Çetinkaya’nın yaşadığına dair herhangi bir emareye rastlamayacaktık.
MERKEZ BANKASI BAŞKANI KAYIP
Ortalık toz duman.
Dolar, Euro, Sterlin, altın, faiz almış başını gidiyor.
Mamafih Merkez Bankası Başkanı kayıp. Nasıl kayıp olmasın ki!
İktisat ya da işletme diploması olmadığı halde Saray’ın ve damat Berat Albayrak’ın sayesinde oturduğu o koltuğun altında ezilmesinden daha tabiî ne olabilir.
Teori seviyesinde bile vakıf olmadığı para politikasında nasıl hamle yapacak? Para Politikası Kurul üyelerinin profili Çetinkaya’dan çok mu farklı?
Körler sağırlar birbirini ağırlar…
Tayin ve terfide liyakat, ehliyet ve tecrübenin yerine kartvizit kriterleri esas alınırken ne bekliyorduk ki!
Çetinkaya’nın en mühim vazifesi piyasayı teskin etmek değil. O bizlerin hüsnü kuruntusu.
Kendisini oraya koyan iradenin beklentilerine cevap vermeli, onların gönlünü hoş tutmalıdır. Bu kadar.
Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan söylenecekleri gayet güzel ifade ediyor nitekim.
“Tutturmuşlar kur aşağı, kur yukarı. Ya geçin bunları kardeşim!” diyen Erdoğan’ın sözünün üstüne söz sarfedilir mi? Para politikasının bu ufuk çizgisine vasıl olması için 2023, 2051, hatta 2071 senelerine kadar beklemek lazım gelebilir.
Uzun iş anlayacağınız.
HERKES KENDİ BAŞININ ÇARESİNE BAKACAK
Dolar cephesinde çapraz ateşe tutulan şirketlerimiz başının çaresine bakacak. Onlar da öyle yapıyor zaten.
Murat Ülker, Ferit Şahenk, Aydın Doğan, Ünal Aysal ve diğer büyük patronlar son sürat nakit topluyor. Döviz borçlarını da bankalarla pazarlık yaparak tehir etmeye çalışıyorlar.
Banka genel müdürlerinin odasında, “Döviz kredilerini verirken ‘kurlar daha da düşecek, merak etmeyin’ diyordunuz. Gelirimiz TL, borçlarımız Dolar ya da Euro. Kur artık günde yüzde 2 artıyor. Üç aylık artış yüzde 10. Buna hangi bilanço dayanır. Biz çıkamadık işin içinden buyurun siz halledin” sözlerini sarfeden patronlar kapıyı nazikçe kapatıp dışarı çıkıyor.
Sıkça telaffuz edilen ‘yeniden yapılandırma’ tumturaklı ifadesi sizi yanıltmasın, ‘borcu ödeyemiyoruz, tehir edelim’ demek!
RUS RUBLESİ VE İRAN RİYALİ DE ERİYOR
Türkiye’nin siyasî ilişkileri de tünelden çıkış adına umut vaat etmiyor.
Dünyada para muslukları kısılırken Rusya’nın petrol ve doğalgazı olduğu halde son dört günde ruble dolara mukabil yüzde 10’a yakın eridi.
İran Riyali de bir günde yüzde 20 buharlaştı. 1 ABD Doları 60 bin riyale çıkıncı İran hükûmeti kuru 42 bin riyale sabitledi.
Seyredin devalüasyonu…
Türkiye’nin yediği içtiği ayrı gitmeyen iki devletin sadece para birimlerinde yaşanan sarsıntı ihracattan turizme nice kalemde gelir tahminlerini bozacak kadar şiddetli.
ABD Hazine Bakanlığı’nın yeni müeyyide listesinde Vladimir Putin’in mabeyni var. Müeyyide için Beyaz Saray ‘cezalandırıcı’ değil dese de Rus oligarklar bir haftada 12 milyar dolar kaybetti.
BORSA KAYNAĞI MALUM PARALARLA ŞİŞİRİLDİ
Ekrana aksetmeyen görüntülerde her şey o kadar sahih ki orada kimse rol yapamıyor. Türk Lirası eriyorsa sebebini uzakta aramayalım.
Bavullarla gelen paralarla şişirilmiş Borsa’dan ibaret bir ekonomide yalancı baharın bittiği çoktan belliydi.
Parasızlık uzun menzilli ve tahribat kuvveti yüksek bir silahtır. Kendi elinizle birilerinin eline bu silahı vermişseniz S-400 hava savunma sisteminden daha fazlasına muhtaç kalmışsınız demektir.
Bir hatırlatma ile bitireyim: Euro/Dolar paritesi 1.23 seviyesinde değil de 1.10 civarında kalsaydı dolar bugün 4.25 TL’yi çoktan geçmiş olacaktı.
Dolayısıyla birilerinin açık kalan hesabı kapattığını dikkate alarak hareket etmekte fayda var.
Ayakların baş, başların ayak olduğu devirde, kurlarda her geri gelişi döviz satmaktan ziyade almak için fırsat olarak görenler hep kazançlı çıktı.
[Semih Ardıç] 11.4.2018 [TR724]
Suriye’ye büyük savaş gelirse… [Kemal Ay]
Suriye’de kimin kiminle savaştığına dair haberlere, grafiklere baktığınızda karşınıza ipin ucunu çabucak kaçıracağınız bir yumak çıkıyor. Suriye rejimiyle, yine Suriyeli muhalifler arasında başlayan iç savaş, kısa süre içinde dışarıdan ülkelerin müdahaleleriyle karma karışık bir hâl aldı. İlk yıllarında bütün dünyada ‘eli kanlı diktatör’ olarak görülen Beşşar Esad, şu geldiğimiz noktada ‘bir Suriye realitesine’ dönüştü. Değişkenler o kadar hızlı değişti ki, Suriye’deki herhangi bir olayla ilgili öngörü yapabilmek imkânsız.
Suriye muhalefetini silahlandıran Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelerin arası açılırken, mevcut rejimi korumak üzere sahaya inen Rusya ve İran, yanlarında beklenmedik bir müttefik olarak Türkiye’yi buldu. Suriye meselesini Türkiye’nin partnerliği ile yürütmek isteyen ABD, bir süre sonra rotasını sahadaki başarısıyla göz dolduran PYD’ye çevirdi. Bu arada Rusya, İran ve Türkiye ittifakının anlaşamadığı bir yığın konu var. ABD’nin yanında yer alan ‘Batı ittifakı’ ise müdahale etmekle etmemek arasında gidip geliyor.
İLK ADIMLAR…
Bu arada Doğu Guta’daki kimyasal saldırı haberleri, Batı ittifakını hareketlendirdi. Başkan Trump, bir iki gün içinde Suriye ile ilgili radikal bir karar alınacağını duyurdu. Ben bu satırları yazarken ABD’nin savaş gemisinin Akdeniz’e doğru yola çıktığı haberleri düştü. Suriye meselesini takip eden yorumcular, Suriye’de başlayacak büyük bir savaşın ilk kez bu kadar ihtimal dâhilinde olduğunu yazmaya başladı. Bu savaştan elbette en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Hâlihazırda ekonomisi hayli kırılgan olan Türkiye’nin böyle bir savaşta cephede olmayı karşılayabilmesi zor. Üstelik hangi ‘safta’ yer alacağı da tartışmalı. Uzmanlar, Türkiye’nin böyle bir durumda ‘doğal müttefikleri’ olan Batı’yla hareket edeceğini, ancak Rusya’nın gazabını tatmaktan da korkacağını öngörüyor. Ancak Türkiye’nin tek kaygısı Rusya değil elbette. İran ve Suriye’deki silahlı grupların Türkiye’ye çeşitli şekillerde ‘operasyon’ yapması işten bile değil!
Rusya ve İran’ın nasıl tepki vereceği, olayın bir başka boyutu. Böyle bir savaşla birlikte her iki ülkenin de ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlar yaşayacağı aşikâr. Bunu göze alıp alamayacaklarını iyi düşünmeleri gerekiyor. Aksine ABD tarafında Suriye ‘kahramanı’ bir Trump’ın en azından ilk dört yıllık başkanlık dönemini azledilmeden ya da hukuk karşısına çıkmadan tamamlayabilmesinin önü açılacaktır. Bu da, ABD yönetiminin tümü için olmasa da, Trump için böyle bir müdahalenin ‘fayda’ hanesine yazılabilir. Yine olası bir savaşla oluşacak daha yoğun bir göç dalgasının çevre ülkeleri ve Avrupa’yı nasıl etkileyeceğini konuşmak bile gerekebilir.
MALİYETİNİ HESAPLAMAK MÜMKÜN MÜ?
Çok afakî geliyor değil mi? İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Kore Savaşı dâhil, bu çapta bir savaş ihtimali belirmemişti çünkü. Bütün bunlar ince detaylarına kadar hesaplanmış mıdır? Muhtemelen. ABD’nin gündeminde Suriye müdahalesi Obama döneminden bu yana mevcut. Haliyle ABD’li generaller Suriye’de Rusya ve İran’a karşı verilecek bir savaşın maliyeti hakkında Başkan Trump’ı da bilgilendirmiştir. Ancak tarihten biliyoruz ki, savaşların gerçek maliyetlerini hesaplamak neredeyse imkânsız. Hele ki küresel terör ağlarının mantar gibi yayıldığı günümüzde, ülkeler arası savaşların ülke altı aktörler (sub-state actors) tarafından nasıl kullanılacağını da, eğer Suriye’de büyük bir savaş başlarsa, böylece tecrübe etmiş olacağız. Daha, böylesi büyük bir savaşın dünya ekonomisine etkilerini ve çeşitli ülkelere açlık, sefalet ve kriz olarak uğrayacağını söylemedik bile.
Öte yandan Rusya ve İran’ın, Batı ittifakından gelecek olası bir Suriye müdahalesine karşı tası tarağı toplayıp bölgeden çıkması durumunda, ‘Madem böyle olacaktı, neden daha önce denenmedi?’ sorusu da gündeme gelecektir. Bu da, Suriye’deki iç savaştan kimlerin nemalandığını ve savaşı sürdürmek için uğraştığını araştırmaya sevk edecektir insanları. Batı müdahalelerinin hemen hepsinden sonra olduğu gibi bazı ülkeler ve liderler ‘savaş suçları’ kapsamında kara listeye alınabilir. Ancak bu da yine ittifakların değişkenliği çerçevesinde ele alınacaktır. Böyle bir durumda eski ittifaklar rafa kalkabilir, yeni müttefikler birbirinin geçmişini örtme yolunu seçebilir.
Liderlerin aptalca politikalarla kışkırttığı 21. yüzyılın ilk savaşının en büyük ceremesini ise yine vergileriyle devletleri finanse eden vatandaşlar çekecek. 2008’deki ekonomik krizde büyük finans kuruluşlarını ve bankaları finanse eden devletlere karşı orta sınıflar bazı itirazlarda bulunmuştu. ‘Batırılamayacak kadar büyük’ kavramı, yeterince büyümüş ve güç elde etmiş kurumların, kemer sıkma politikaları pahasına destekleneceği anlamını taşıyordu. Şimdi aynı vatandaşlar, devasa bütçeli savaşları finanse ettiklerini görüp belki de isyan bayrağını çekecek. Umarım öyle olur…
[Kemal Ay] 11.4.2018 []
Suriye muhalefetini silahlandıran Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkelerin arası açılırken, mevcut rejimi korumak üzere sahaya inen Rusya ve İran, yanlarında beklenmedik bir müttefik olarak Türkiye’yi buldu. Suriye meselesini Türkiye’nin partnerliği ile yürütmek isteyen ABD, bir süre sonra rotasını sahadaki başarısıyla göz dolduran PYD’ye çevirdi. Bu arada Rusya, İran ve Türkiye ittifakının anlaşamadığı bir yığın konu var. ABD’nin yanında yer alan ‘Batı ittifakı’ ise müdahale etmekle etmemek arasında gidip geliyor.
İLK ADIMLAR…
Bu arada Doğu Guta’daki kimyasal saldırı haberleri, Batı ittifakını hareketlendirdi. Başkan Trump, bir iki gün içinde Suriye ile ilgili radikal bir karar alınacağını duyurdu. Ben bu satırları yazarken ABD’nin savaş gemisinin Akdeniz’e doğru yola çıktığı haberleri düştü. Suriye meselesini takip eden yorumcular, Suriye’de başlayacak büyük bir savaşın ilk kez bu kadar ihtimal dâhilinde olduğunu yazmaya başladı. Bu savaştan elbette en çok etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Hâlihazırda ekonomisi hayli kırılgan olan Türkiye’nin böyle bir savaşta cephede olmayı karşılayabilmesi zor. Üstelik hangi ‘safta’ yer alacağı da tartışmalı. Uzmanlar, Türkiye’nin böyle bir durumda ‘doğal müttefikleri’ olan Batı’yla hareket edeceğini, ancak Rusya’nın gazabını tatmaktan da korkacağını öngörüyor. Ancak Türkiye’nin tek kaygısı Rusya değil elbette. İran ve Suriye’deki silahlı grupların Türkiye’ye çeşitli şekillerde ‘operasyon’ yapması işten bile değil!
Rusya ve İran’ın nasıl tepki vereceği, olayın bir başka boyutu. Böyle bir savaşla birlikte her iki ülkenin de ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlar yaşayacağı aşikâr. Bunu göze alıp alamayacaklarını iyi düşünmeleri gerekiyor. Aksine ABD tarafında Suriye ‘kahramanı’ bir Trump’ın en azından ilk dört yıllık başkanlık dönemini azledilmeden ya da hukuk karşısına çıkmadan tamamlayabilmesinin önü açılacaktır. Bu da, ABD yönetiminin tümü için olmasa da, Trump için böyle bir müdahalenin ‘fayda’ hanesine yazılabilir. Yine olası bir savaşla oluşacak daha yoğun bir göç dalgasının çevre ülkeleri ve Avrupa’yı nasıl etkileyeceğini konuşmak bile gerekebilir.
MALİYETİNİ HESAPLAMAK MÜMKÜN MÜ?
Çok afakî geliyor değil mi? İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Kore Savaşı dâhil, bu çapta bir savaş ihtimali belirmemişti çünkü. Bütün bunlar ince detaylarına kadar hesaplanmış mıdır? Muhtemelen. ABD’nin gündeminde Suriye müdahalesi Obama döneminden bu yana mevcut. Haliyle ABD’li generaller Suriye’de Rusya ve İran’a karşı verilecek bir savaşın maliyeti hakkında Başkan Trump’ı da bilgilendirmiştir. Ancak tarihten biliyoruz ki, savaşların gerçek maliyetlerini hesaplamak neredeyse imkânsız. Hele ki küresel terör ağlarının mantar gibi yayıldığı günümüzde, ülkeler arası savaşların ülke altı aktörler (sub-state actors) tarafından nasıl kullanılacağını da, eğer Suriye’de büyük bir savaş başlarsa, böylece tecrübe etmiş olacağız. Daha, böylesi büyük bir savaşın dünya ekonomisine etkilerini ve çeşitli ülkelere açlık, sefalet ve kriz olarak uğrayacağını söylemedik bile.
Öte yandan Rusya ve İran’ın, Batı ittifakından gelecek olası bir Suriye müdahalesine karşı tası tarağı toplayıp bölgeden çıkması durumunda, ‘Madem böyle olacaktı, neden daha önce denenmedi?’ sorusu da gündeme gelecektir. Bu da, Suriye’deki iç savaştan kimlerin nemalandığını ve savaşı sürdürmek için uğraştığını araştırmaya sevk edecektir insanları. Batı müdahalelerinin hemen hepsinden sonra olduğu gibi bazı ülkeler ve liderler ‘savaş suçları’ kapsamında kara listeye alınabilir. Ancak bu da yine ittifakların değişkenliği çerçevesinde ele alınacaktır. Böyle bir durumda eski ittifaklar rafa kalkabilir, yeni müttefikler birbirinin geçmişini örtme yolunu seçebilir.
Liderlerin aptalca politikalarla kışkırttığı 21. yüzyılın ilk savaşının en büyük ceremesini ise yine vergileriyle devletleri finanse eden vatandaşlar çekecek. 2008’deki ekonomik krizde büyük finans kuruluşlarını ve bankaları finanse eden devletlere karşı orta sınıflar bazı itirazlarda bulunmuştu. ‘Batırılamayacak kadar büyük’ kavramı, yeterince büyümüş ve güç elde etmiş kurumların, kemer sıkma politikaları pahasına destekleneceği anlamını taşıyordu. Şimdi aynı vatandaşlar, devasa bütçeli savaşları finanse ettiklerini görüp belki de isyan bayrağını çekecek. Umarım öyle olur…
[Kemal Ay] 11.4.2018 []
‘Zarrab’ın savcısından’ Trump’a darbe [Adem Yavuz Arslan]
Amerika’yı ‘süper güç ve cazibe merkezi’ yapan nedir? derseniz cevabım kesinlikle ‘bağımsız yargı’ ve ‘ifade özgürlüğü’ olur.
Her ne kadar ABD Başkanı ‘dünyanın en güçlü siyasetçisi’, ordusu ‘en etkili ordu’ ve ekonomisi ‘en güçlü ekonomi’ kabul edilse de Amerika’da ‘en güçlü kurum’ yargıdır.
ABD sistemini ‘başarılı ve ayrıcalıklı’ kılan felsefe ise ABD’nin 4. Başkanı James Madison’un -ki ‘anayasanın babası’ kabul edilir- şu sözlerinde gizli:
“Yasama, yürütme ve yargı güçlerini, ister tek bir kişi, ister bir zümre olsun, ister saltanatla, isterse de seçimle gelmiş olsun fark etmez, aynı ele vermek, tiranlığın tarifidir.”
FBI, Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in ofisi ve evine baskın düzenledi.
1787’de Philadelphia’da yazılan bu cümleler bugün için de geçerli.
Literatüre ‘Madisonian Model’ olarak geçen bu sistem, ‘yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız ama birbirini denetleyen bir yapıda’ olmasına dayanıyor.
Zaten ABD demokrasisini güçlü kılan da bu ‘check and balance’ sistemi.
TRUMP İÇİN ÇEMBER DARALIYOR
Yazıya bu şekilde başlamamın nedeni ise son FBI operasyonu.
Malum olduğu üzere Başkan Trump, Rusya soruşturması nedeniyle zaten zor günler geçiriyordu, Pazartesi sabahı itibariyle ‘öldürücü bir darbe’ daha aldı.
FBI, Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in ofisi ve evine baskın düzenledi.
Michael Cohen uzun yıllardır Trump’ın özel avukatı ve ‘sırdaşı’ olarak biliniyor. ABD medyasına göre Cohen, Trump’ın başı her sıkıştığında devreye giren ve ‘sorunu çözen’ birisi.
Avukat Cohen, Trump’la cinsel ilişkiye girdiği ve bu konuda sessiz kalması için 2016 seçimleri öncesinde kendisine para ödendiği iddia edilen porno yıldızı ile ilgili tartışmaların göbeğindeydi.
Haber, ABD medyasının gündemine bomba gibi düştü.
Zaten zor günler geçiren Trump ise operasyona çok sert tepki gösterdi. Olayı ‘utanç verici’ olarak tanımlayan Başkan Trump, 17 Aralık yolsuzluk operasyonuna ‘bu iktidara darbedir’ diyen Tayyip Erdoğan’ın refleksini gösterip ‘Soruşturma ülkemize bir saldırıdır’ diye konuştu.
‘TRUMP’IN SAVCISI’ TRUMP’A DARBE VURDU
Bu soruşturmayı özel kılan sadece Cohen’in pozisyonu değil. En azından biz Türkler için.
Avukat Cohen’in ofisinde arama yapan savcı Geoffrey Berman, Türk kamuoyunda ‘Zarrab davası’nın savcısı Joon Kim’in yerine gelmesiyle biliniyor.
Hatırlanacağı gibi 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının merkezindeki Reza Zarrab, Mart 2016’da Miami’de yakalanmış, cezaevinde iken ‘Erdoğan’ın tüm girişimlerine rağmen kurtarılamayınca’ itirafçı olmaya karar vermişti.
Dönemin Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın tek sanık olarak yargılandığı davanın sonuçlandığı gün ABD Adalet Bakanlığı savcı Joon Kim’i görevden alıp yerine de Geoffrey Berman’ı atamıştı.
Geoffrey Berman’ın atanması tartışmaları da alevlendirmişti.
Çünkü savcı Berman, 1990-1994 yılları arasında yine aynı savcılıkta ‘savcı yardımcısı’ olarak çalıştıktan sonra Trump’ın yakın ekibinden eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani’nin avukatlık firması Greenberg Traurig’de çalışmaya başlamıştı.
Bu, şu açıdan çok önemli bir detay.
Reza Zarrab cezaevinde iken ‘politik çözüm’ bulma amacıyla ‘çok pahalı-etkili’ bir avukatlık ekibi kurdu. Bu amaçla Trump’a yakınlığı ile bilinen Giuliani’yi transfer etti.
Giuliani, eski Adalet Bakanı Michael Mukasey’i yanına alarak Ankara’ya uçtu ve Tayyip Erdoğan ile yüz yüze görüşmeler yaptı.
Fakat Zarrab’ın ‘etkili ve pahalı’ avukatlık ekibi Zarrab’ı hapisten çıkartamayınca o da tanıklık yapmayı seçti.
İşte Savcı Berman böyle bir ekibin parçasıydı.
Yani Trump, federal savcı Geoffrey Berman’ı özellikle New York Güney Bölge Savcılığı’na getirmişti. Trump’la ilgili ‘başka soruşturmalar’ da aynı savcılığın görev alanındaydı.
Daha önce Zarrab’ı tutuklayan Savcı Bharara’yı görevden alan Trump, Joon Kim’i de ‘etkisiz’ hale getirdikten sonra biraz olsun rahatlamıştı.
Ancak Trump’ın hesabı tutmadı.
Özellikle ‘seçip getirdiği savcı’ Berman, Trump’ın başını ağrıtacak bir operasyona imza attı.
ABD medyası Başkan Trump’ın ise soruşturmaya tepki olarak Adalet Bakanı Sessions’u ya da özel Savcı Mueller’i görevden alabileceğini iddia ediyor.
Trump ‘üzerindeki baskıyı’ hafifletmek için ne tür bir hamle yapacak henüz bilinmiyor.
BAŞKANSINIZ AMA BİR HAKİMİ BİLE GÖREVDEN ALAMIYORSUNUZ!
Fakat ben konunun ‘etik’ boyutunu daha çok önemsiyorum.
Düşünsenize, ABD başkanısınız, güvendiğiniz bir ismi kritik bir şehirde savcı yapıyorsunuz.
Ancak ‘kendinize yakın bulduğunuz’ savcı, gün geliyor sizinle ilgili ‘en hassas operasyona’ girişebiliyor.
Bunu yaparken de ‘beni başkan atadı’ filan diye düşünmüyor.
‘Görevden alınırım, tutuklanırım, hatta cezaevinde tek kişilik hücreye atılırım’ diye aklından bile geçirmiyor.
Aynı durum federal hakimlerde de söz konusu. Hakimler çok güçlü ve tam koruma altındalar.
Gerektiğinde Başkanlık kararnamelerini bile durdurabiliyorlar. ABD kamuoyunda kimse ‘yargı vesayeti’ filan demiyor çünkü yargıçlar gerçekten çok saygınlar.
Türkiye’deki gibi ‘siyasetin köpeği’ olmuyorlar. Ya da Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi siyasiler devreye girip ‘yargıda şeyini yapamıyorlar’.
Yeri gelmişken hatırlatayım.
Başkanlık sistemindeki en önemli özellik kuvvetler ayrılığıdır. Mesela Trump bir federal hakimi görevden alamaz.
Bu hakimler başkanın ataması ve Senato’nun onayıyla göreve başlayabiliyorlar. Fakat Trump’ın hakimleri görevden alma yetkisi yok.
Bir federal yargıç ancak Kongre kararıyla görevden alınabiliyor. Bunun için de hem Senato’nun hem Temsilciler Meclisi’nin onayı gerekiyor. Yani yargıçları siyasi etkilerden korumak için çok güçlü bir mekanizma var.
ABD tarihinde Kongre’nin görevden aldığı federal yargıç sayısı sadece 8.
Federal yargıçlarda süre sınırı da yok. Ölünceye ya da kendi isteğiyle emekli olmaya karar verinceye kadar görevde kalabiliyorlar.
Özetle ‘gerçek başkanlık’ sistemi böyle bir şey.
Erdoğan’ın sandık oyunları ile kazandığı referandum sonrası getirdiği sistem başkanlık filan değil. Suriye’deki muhaberat devletinin Türkiye’ye uyarlanmış hali.
ABD’ye dönersek.
Eğer etkili bir denge-kontrol sistemi kurar, yargıyı siyasi etkiden uzak tutarsanız Trump gibi ‘sıradışı bir başkan’ bile gelse endişe etmenize gerek kalmıyor.
[Adem Yavuz Arslan] 11.4.2018 [TR724]
Her ne kadar ABD Başkanı ‘dünyanın en güçlü siyasetçisi’, ordusu ‘en etkili ordu’ ve ekonomisi ‘en güçlü ekonomi’ kabul edilse de Amerika’da ‘en güçlü kurum’ yargıdır.
ABD sistemini ‘başarılı ve ayrıcalıklı’ kılan felsefe ise ABD’nin 4. Başkanı James Madison’un -ki ‘anayasanın babası’ kabul edilir- şu sözlerinde gizli:
“Yasama, yürütme ve yargı güçlerini, ister tek bir kişi, ister bir zümre olsun, ister saltanatla, isterse de seçimle gelmiş olsun fark etmez, aynı ele vermek, tiranlığın tarifidir.”
FBI, Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in ofisi ve evine baskın düzenledi.
1787’de Philadelphia’da yazılan bu cümleler bugün için de geçerli.
Literatüre ‘Madisonian Model’ olarak geçen bu sistem, ‘yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız ama birbirini denetleyen bir yapıda’ olmasına dayanıyor.
Zaten ABD demokrasisini güçlü kılan da bu ‘check and balance’ sistemi.
TRUMP İÇİN ÇEMBER DARALIYOR
Yazıya bu şekilde başlamamın nedeni ise son FBI operasyonu.
Malum olduğu üzere Başkan Trump, Rusya soruşturması nedeniyle zaten zor günler geçiriyordu, Pazartesi sabahı itibariyle ‘öldürücü bir darbe’ daha aldı.
FBI, Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in ofisi ve evine baskın düzenledi.
Michael Cohen uzun yıllardır Trump’ın özel avukatı ve ‘sırdaşı’ olarak biliniyor. ABD medyasına göre Cohen, Trump’ın başı her sıkıştığında devreye giren ve ‘sorunu çözen’ birisi.
Avukat Cohen, Trump’la cinsel ilişkiye girdiği ve bu konuda sessiz kalması için 2016 seçimleri öncesinde kendisine para ödendiği iddia edilen porno yıldızı ile ilgili tartışmaların göbeğindeydi.
Haber, ABD medyasının gündemine bomba gibi düştü.
Zaten zor günler geçiren Trump ise operasyona çok sert tepki gösterdi. Olayı ‘utanç verici’ olarak tanımlayan Başkan Trump, 17 Aralık yolsuzluk operasyonuna ‘bu iktidara darbedir’ diyen Tayyip Erdoğan’ın refleksini gösterip ‘Soruşturma ülkemize bir saldırıdır’ diye konuştu.
‘TRUMP’IN SAVCISI’ TRUMP’A DARBE VURDU
Bu soruşturmayı özel kılan sadece Cohen’in pozisyonu değil. En azından biz Türkler için.
Avukat Cohen’in ofisinde arama yapan savcı Geoffrey Berman, Türk kamuoyunda ‘Zarrab davası’nın savcısı Joon Kim’in yerine gelmesiyle biliniyor.
Hatırlanacağı gibi 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının merkezindeki Reza Zarrab, Mart 2016’da Miami’de yakalanmış, cezaevinde iken ‘Erdoğan’ın tüm girişimlerine rağmen kurtarılamayınca’ itirafçı olmaya karar vermişti.
Dönemin Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın tek sanık olarak yargılandığı davanın sonuçlandığı gün ABD Adalet Bakanlığı savcı Joon Kim’i görevden alıp yerine de Geoffrey Berman’ı atamıştı.
Geoffrey Berman’ın atanması tartışmaları da alevlendirmişti.
Çünkü savcı Berman, 1990-1994 yılları arasında yine aynı savcılıkta ‘savcı yardımcısı’ olarak çalıştıktan sonra Trump’ın yakın ekibinden eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani’nin avukatlık firması Greenberg Traurig’de çalışmaya başlamıştı.
Bu, şu açıdan çok önemli bir detay.
Reza Zarrab cezaevinde iken ‘politik çözüm’ bulma amacıyla ‘çok pahalı-etkili’ bir avukatlık ekibi kurdu. Bu amaçla Trump’a yakınlığı ile bilinen Giuliani’yi transfer etti.
Giuliani, eski Adalet Bakanı Michael Mukasey’i yanına alarak Ankara’ya uçtu ve Tayyip Erdoğan ile yüz yüze görüşmeler yaptı.
Fakat Zarrab’ın ‘etkili ve pahalı’ avukatlık ekibi Zarrab’ı hapisten çıkartamayınca o da tanıklık yapmayı seçti.
İşte Savcı Berman böyle bir ekibin parçasıydı.
Yani Trump, federal savcı Geoffrey Berman’ı özellikle New York Güney Bölge Savcılığı’na getirmişti. Trump’la ilgili ‘başka soruşturmalar’ da aynı savcılığın görev alanındaydı.
Daha önce Zarrab’ı tutuklayan Savcı Bharara’yı görevden alan Trump, Joon Kim’i de ‘etkisiz’ hale getirdikten sonra biraz olsun rahatlamıştı.
Ancak Trump’ın hesabı tutmadı.
Özellikle ‘seçip getirdiği savcı’ Berman, Trump’ın başını ağrıtacak bir operasyona imza attı.
ABD medyası Başkan Trump’ın ise soruşturmaya tepki olarak Adalet Bakanı Sessions’u ya da özel Savcı Mueller’i görevden alabileceğini iddia ediyor.
Trump ‘üzerindeki baskıyı’ hafifletmek için ne tür bir hamle yapacak henüz bilinmiyor.
BAŞKANSINIZ AMA BİR HAKİMİ BİLE GÖREVDEN ALAMIYORSUNUZ!
Fakat ben konunun ‘etik’ boyutunu daha çok önemsiyorum.
Düşünsenize, ABD başkanısınız, güvendiğiniz bir ismi kritik bir şehirde savcı yapıyorsunuz.
Ancak ‘kendinize yakın bulduğunuz’ savcı, gün geliyor sizinle ilgili ‘en hassas operasyona’ girişebiliyor.
Bunu yaparken de ‘beni başkan atadı’ filan diye düşünmüyor.
‘Görevden alınırım, tutuklanırım, hatta cezaevinde tek kişilik hücreye atılırım’ diye aklından bile geçirmiyor.
Aynı durum federal hakimlerde de söz konusu. Hakimler çok güçlü ve tam koruma altındalar.
Gerektiğinde Başkanlık kararnamelerini bile durdurabiliyorlar. ABD kamuoyunda kimse ‘yargı vesayeti’ filan demiyor çünkü yargıçlar gerçekten çok saygınlar.
Türkiye’deki gibi ‘siyasetin köpeği’ olmuyorlar. Ya da Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi siyasiler devreye girip ‘yargıda şeyini yapamıyorlar’.
Yeri gelmişken hatırlatayım.
Başkanlık sistemindeki en önemli özellik kuvvetler ayrılığıdır. Mesela Trump bir federal hakimi görevden alamaz.
Bu hakimler başkanın ataması ve Senato’nun onayıyla göreve başlayabiliyorlar. Fakat Trump’ın hakimleri görevden alma yetkisi yok.
Bir federal yargıç ancak Kongre kararıyla görevden alınabiliyor. Bunun için de hem Senato’nun hem Temsilciler Meclisi’nin onayı gerekiyor. Yani yargıçları siyasi etkilerden korumak için çok güçlü bir mekanizma var.
ABD tarihinde Kongre’nin görevden aldığı federal yargıç sayısı sadece 8.
Federal yargıçlarda süre sınırı da yok. Ölünceye ya da kendi isteğiyle emekli olmaya karar verinceye kadar görevde kalabiliyorlar.
Özetle ‘gerçek başkanlık’ sistemi böyle bir şey.
Erdoğan’ın sandık oyunları ile kazandığı referandum sonrası getirdiği sistem başkanlık filan değil. Suriye’deki muhaberat devletinin Türkiye’ye uyarlanmış hali.
ABD’ye dönersek.
Eğer etkili bir denge-kontrol sistemi kurar, yargıyı siyasi etkiden uzak tutarsanız Trump gibi ‘sıradışı bir başkan’ bile gelse endişe etmenize gerek kalmıyor.
[Adem Yavuz Arslan] 11.4.2018 [TR724]
‘Kime vereceğimizi en iyi biz biliriz’ [Levent Kenez]
Havuz gazetelerinin bu başlıkla duyurduğu haber, Erdoğan’ın dün grup toplantısında Rus Dışişleri bakanı Lavrov’un “Afrin’deki durumu normalleştirmede en kolay yöntemin, Türkler buradaki hedeflerine ulaştıklarını söylediklerinde, bu bölgenin kontrolünün Suriye hükümetine geri verilmesi olacağına inanıyoruz” sözlerine verdiği cevap.
Erdoğan, “Biz yeri geldiği zaman Afrin’i, Afrinlilerin kendisine bizzat teslim ederiz” dedi. Hangi Afrinliler? Girer girmez dükkanlarının yağma edildiği, binlercesinin şehri terk etmek zorunda kaldığı, valilik binasına bayrak çektiğimiz Afrinliler mi?
Daha dün sayılacak bir süre önce AKP’li vekillerle yaptığı toplantıda buraya vali atanacağını söyleyen Erdoğan Afrin’in geri verilmesi ile ilgili olarak “…bunun zamanı bize aittir, onu da biz belirleriz, Sayın Lavrov değil” demeyi de ihmal etmedi.
Öyle “Eyy Lavrov!” falan yok. Sayın Lavrov diyor. Erdoğan’ın arşivi hemen hemen bütün liderler için muhatabımız o değil bu değil şu değil ifadeleri ile dolu. Daha sonra hepsine ayrı ayrı tavizler verilmiş. Afrin’in teslimatı yakındır yani.
Protokol gereği Rus dışişleri bakanının muhatabı Türkiye cumhurbaşkanı mıdır? Bir cumhurbaşkanı isim vererek bir bakana cevap verir mi? Genel politikayı belirtmesi lazımken isim vermesi dahi nasıl yönetildiğimize bir örnek. Kürsüde konuşma yaparken sanki başka yer kalmamış gibi milli eğitim bakanını tahtaya öğrenci çıkarır gibi çağırıp herkesin önünde sorguya çekmesi, bakanın da çocuk gibi pıt pıt gelip mıy mıy bir şeyler demesi artık şaşırtıcı değil ülkede.
Afrin için 52 şehit verilmişti. Karşı taraftan öldürülenlerin sayısının bir propagandadan ibaret olduğundan şüpheniz olmasın. Bu kadar kısa bir sürede 4 bine yakın bir grubu etkisiz hale getirmek mümkün değil. Devletin propaganda bültenlerinde bundan birkaç ay önce Suriye’nin kuzeyinde 3,500 PKK’lı olduğu yazılıydı. PKK’ın lojistik ve pratik sebepler yüzünden ortalama 5 bin mensubunu Kuzey Irak’ta barındırdığı biliniyor. 2-3 ayda bu kadar sonuç alan etkili bir ordunuz varsa yüz kere Kandil’e gitmeniz gerekirdi. YPG’nin, şehrin zarar görmemesi ve eninde sonunda Türk ordusunun şehre gireceğini görerek fazla zayiat vermemek için pek de direnmediğini biliyoruz. Ordunun Güneydoğu’da şehirlere verdiği tahribatta yerel halkın örgütü de sorumlu tutmasından ders çıkardıkları da görülüyor. Büyük ihtimalle Amerikalılar geçici bir harekatın olduğunu bilerek başka yerlere gitmelerini salık vermiş. Afrin dediğiniz Türkiye standartlarında aslında bir ilçe büyüklüğünde bir yer. Zaten devletin propaganda sayıları doğru olsa idi bu kadar büyük zayiatın Türkiye sınırları içerisinde misilleme yansımaları olurdu.
Türkiye’ye uzun vadede bir getirisi olmayacak bir operasyon için bu kadar şehit vermişken ve şimdi buranın elbette ki elimizde kalamayacağı gerçeği ile sanki farkında değilmişsiz gibi karşılaşınca İslamcılarda yeniden Rusya sorgulamaları başladı.
Şunun cevabını gerçekten merak ediyor insan: Esed güçleri -ki bunların Rusya ve İran destekli güçler olduğu malum- Şam’ın doğusunda sivilleri bombalarken bile Batı’yı sessiz kalmakla suçlayan hükümetin iki gün önce İran ve Rus liderlerle el ele kol kola verdiği fotoğraf ne anlama geliyor? Biz Suriye’de kimden yanayız, kimi destekliyoruz, kim düşmanımız, kim dostumuz? Bizim İslamcılar her gün televizyon ve gazetelerinde Doğu Guta ile ilgili timsah gözyaşı dökerken hükümetleri katillerle işbirliği yapıyor.
Birçok kere yazıldı Türkiye’ye mıntıka temizliği yaptırıldığı. Ancak ülkedeki liderin bu tür manevralara ihtiyacı var. Erdoğan sürekli savaş atmosferiyle ülkede estirdiği milliyetçi-Osmanlıcı-İslamcı rüzgar ile muhalif bloktaki sağcı seçmeni yanına çektiğini düşünüyor. İran, Türkiye’yi daha fazla savaş alanına sokuyor ve böylece yıpranacağını ve daha da kalıcı sorunlarla baş başa kalacağını görüyor. Ruslar hiç güvenmedikleri Erdoğan’a Batı blokunda ve NATO’da çatlak oluşturmak için zaman zaman destek veriyor, Erdoğan giderse kendi yandaşlarının geleceği ihtimaline yönelik Erdoğan’a saha temizliği yaptırıyor.
İş tutuğumuz konjonktürel ortakların bu kadar hasmane tutumları ortada iken Türkiye süper güçler arasında giden gelen bir pinpon topuna benzemeye başladı. İşte bu olabilecek en kötü durum.
Erdoğan uzun bir zamandır en önemli özelliği olan pragmatizmi ve uluslararası ilişkilerdeki dengenin yerini fevri çıkışlara ve hesapsız işlere bırakmış durumda. Diktatörlükteki evrelerden yeni bir tanesine geldik. İçerideki Avrasyacıların (İran ve Rusya yanlısı) korkusuz ve pervasız tehditleri, giderek alarm veren ekonomik göstergeler, patronların şirketlerini borçlandırarak tüyme stratejileri, dövizdeki dalgalanma gibi etkenlerden dolayı bir sabah uyandığımızda yeniden saf değiştirmiş olabiliriz.
Ben Erdoğan’ın Rus ve Ergenekoncuların tehditleri ile ilgili olarak Ergenekonculara bir sürpriz yapabileceğini düşünüyorum, kendi kitlesi birkaç dakika şok olur sonra bunun ne kadar isabetli olduğunu yazmaya başlarlar. Ve yine iç siyasete yönelik sahada askeri yeni manevralar ve çılgınlıklar yapabilir.
[Levent Kenez] 11.4.2018 [TR724]
Erdoğan, “Biz yeri geldiği zaman Afrin’i, Afrinlilerin kendisine bizzat teslim ederiz” dedi. Hangi Afrinliler? Girer girmez dükkanlarının yağma edildiği, binlercesinin şehri terk etmek zorunda kaldığı, valilik binasına bayrak çektiğimiz Afrinliler mi?
Daha dün sayılacak bir süre önce AKP’li vekillerle yaptığı toplantıda buraya vali atanacağını söyleyen Erdoğan Afrin’in geri verilmesi ile ilgili olarak “…bunun zamanı bize aittir, onu da biz belirleriz, Sayın Lavrov değil” demeyi de ihmal etmedi.
Öyle “Eyy Lavrov!” falan yok. Sayın Lavrov diyor. Erdoğan’ın arşivi hemen hemen bütün liderler için muhatabımız o değil bu değil şu değil ifadeleri ile dolu. Daha sonra hepsine ayrı ayrı tavizler verilmiş. Afrin’in teslimatı yakındır yani.
Protokol gereği Rus dışişleri bakanının muhatabı Türkiye cumhurbaşkanı mıdır? Bir cumhurbaşkanı isim vererek bir bakana cevap verir mi? Genel politikayı belirtmesi lazımken isim vermesi dahi nasıl yönetildiğimize bir örnek. Kürsüde konuşma yaparken sanki başka yer kalmamış gibi milli eğitim bakanını tahtaya öğrenci çıkarır gibi çağırıp herkesin önünde sorguya çekmesi, bakanın da çocuk gibi pıt pıt gelip mıy mıy bir şeyler demesi artık şaşırtıcı değil ülkede.
Afrin için 52 şehit verilmişti. Karşı taraftan öldürülenlerin sayısının bir propagandadan ibaret olduğundan şüpheniz olmasın. Bu kadar kısa bir sürede 4 bine yakın bir grubu etkisiz hale getirmek mümkün değil. Devletin propaganda bültenlerinde bundan birkaç ay önce Suriye’nin kuzeyinde 3,500 PKK’lı olduğu yazılıydı. PKK’ın lojistik ve pratik sebepler yüzünden ortalama 5 bin mensubunu Kuzey Irak’ta barındırdığı biliniyor. 2-3 ayda bu kadar sonuç alan etkili bir ordunuz varsa yüz kere Kandil’e gitmeniz gerekirdi. YPG’nin, şehrin zarar görmemesi ve eninde sonunda Türk ordusunun şehre gireceğini görerek fazla zayiat vermemek için pek de direnmediğini biliyoruz. Ordunun Güneydoğu’da şehirlere verdiği tahribatta yerel halkın örgütü de sorumlu tutmasından ders çıkardıkları da görülüyor. Büyük ihtimalle Amerikalılar geçici bir harekatın olduğunu bilerek başka yerlere gitmelerini salık vermiş. Afrin dediğiniz Türkiye standartlarında aslında bir ilçe büyüklüğünde bir yer. Zaten devletin propaganda sayıları doğru olsa idi bu kadar büyük zayiatın Türkiye sınırları içerisinde misilleme yansımaları olurdu.
Türkiye’ye uzun vadede bir getirisi olmayacak bir operasyon için bu kadar şehit vermişken ve şimdi buranın elbette ki elimizde kalamayacağı gerçeği ile sanki farkında değilmişsiz gibi karşılaşınca İslamcılarda yeniden Rusya sorgulamaları başladı.
Şunun cevabını gerçekten merak ediyor insan: Esed güçleri -ki bunların Rusya ve İran destekli güçler olduğu malum- Şam’ın doğusunda sivilleri bombalarken bile Batı’yı sessiz kalmakla suçlayan hükümetin iki gün önce İran ve Rus liderlerle el ele kol kola verdiği fotoğraf ne anlama geliyor? Biz Suriye’de kimden yanayız, kimi destekliyoruz, kim düşmanımız, kim dostumuz? Bizim İslamcılar her gün televizyon ve gazetelerinde Doğu Guta ile ilgili timsah gözyaşı dökerken hükümetleri katillerle işbirliği yapıyor.
Birçok kere yazıldı Türkiye’ye mıntıka temizliği yaptırıldığı. Ancak ülkedeki liderin bu tür manevralara ihtiyacı var. Erdoğan sürekli savaş atmosferiyle ülkede estirdiği milliyetçi-Osmanlıcı-İslamcı rüzgar ile muhalif bloktaki sağcı seçmeni yanına çektiğini düşünüyor. İran, Türkiye’yi daha fazla savaş alanına sokuyor ve böylece yıpranacağını ve daha da kalıcı sorunlarla baş başa kalacağını görüyor. Ruslar hiç güvenmedikleri Erdoğan’a Batı blokunda ve NATO’da çatlak oluşturmak için zaman zaman destek veriyor, Erdoğan giderse kendi yandaşlarının geleceği ihtimaline yönelik Erdoğan’a saha temizliği yaptırıyor.
İş tutuğumuz konjonktürel ortakların bu kadar hasmane tutumları ortada iken Türkiye süper güçler arasında giden gelen bir pinpon topuna benzemeye başladı. İşte bu olabilecek en kötü durum.
Erdoğan uzun bir zamandır en önemli özelliği olan pragmatizmi ve uluslararası ilişkilerdeki dengenin yerini fevri çıkışlara ve hesapsız işlere bırakmış durumda. Diktatörlükteki evrelerden yeni bir tanesine geldik. İçerideki Avrasyacıların (İran ve Rusya yanlısı) korkusuz ve pervasız tehditleri, giderek alarm veren ekonomik göstergeler, patronların şirketlerini borçlandırarak tüyme stratejileri, dövizdeki dalgalanma gibi etkenlerden dolayı bir sabah uyandığımızda yeniden saf değiştirmiş olabiliriz.
Ben Erdoğan’ın Rus ve Ergenekoncuların tehditleri ile ilgili olarak Ergenekonculara bir sürpriz yapabileceğini düşünüyorum, kendi kitlesi birkaç dakika şok olur sonra bunun ne kadar isabetli olduğunu yazmaya başlarlar. Ve yine iç siyasete yönelik sahada askeri yeni manevralar ve çılgınlıklar yapabilir.
[Levent Kenez] 11.4.2018 [TR724]
Ahiret var, hesap var [Süleyman Sargın]
Bediüzzaman, “Hazreti Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) bütün hayatında vahdaniyetten sonra en daimi davası ve müddeası ve esası ahirettir” der ve ilave eder, “Kur’an’ın dörtte biri haşir ve ahirettir ve bin âyâtıyla onun isbatına çalışır.” Hakikaten ahirete iman, hem Kur’an’da hem de hadis-i şeriflerde Allah’a imandan sonra üzerinde en çok durulan iman esasıdır. Çünkü insanın hayatını bir düzene koyması, toplumların hakiki manada huzur bulması ahiret gününe ve o gün Allah’a hesap verileceğine gönülden inanmaya bağlıdır.
Yunus Sûresi 61. Ayette :“Ne işte bulunsan, Kur’ân’dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka Biz, o işin içine daldığınız an üzerinizde şahidiz (her yaptığınızı görürüz). Ne yerde ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, Rabb’in(in bilgisin)den kaçmaz. Ne bundan küçük ne de büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın… (Allah’ın bilgisi her şeyi içine almıştır. O’nun bilgisi dışında kalan hiçbir şey yoktur. Her olay, ancak O’nun bilgisi ve izniyle olur.)” buyurularak yapılan hiçbir şeyin, söylenen hiçbir sözün gizli kalmayacağına ve her şeyi Allah’ın bildiğine vurgu yapılır.
Burada hem ilâhî bir ikaz hem de Rahmânî bir teselli söz konusudur. Allah’a inandığını söyleyen insanlara “Madem Allah’a inanıyorsunuz, bu iman sadece O’nun varlığına ve birliğine iman olmamalıdır. O’nun bütün esma ve sıfatlarına, her şeyi görüp bildiğine, her halimize nigehban olduğuna ve zerre miktar hayrımızın da şerrimizin de hesabını soracağına iman etmelisiniz” ikazı yapılmaktadır. Allah’a inandığını söyleyen insan, O’nun emirlerine de yasaklarına da aynı şekilde inanır. O’na inandığını söylerken –hâşa – O yokmuş ya da her şeyden haberdar değilmiş gibi rahat ve sorumsuz tavırlar sergilemek sahih bir imanla bağdaştırılamaz. Yazık ki, bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanların en büyük problemi budur.
Çok kolay yalan söyleyen, çekinmeden iftira atabilen, milletin malını, mülkünü gaspedip türlü zulümlerle insanlara hayatı zindan eden Müslüman (!) sayısı hiç de az değil. Bu zalimliklere ve haksızlıklara alkış tutup körü körüne peşinden koşanlar da yine kendine Müslüman diyen talihsizler. Gıybet hemen herkesin hayatının rutini haline gelmiş. Cami avluları masum insanların gıybetinin yapıldığı kahvehanelere dönmüş. Zikir meclislerinde sigara dumanı eşliğinde hiç utanmadan, sıkılmadan, vicdani bir rahatsızlık duymadan yüzbinlere iftiralar atılıyor. “Bir gemide yüz cani bir masum olsa o gemi batırılamaz” diyerek Risale dersine başlayan insanlar, dersi iftiranın, bühtanın bin türlüsüyle bitiriyorlar. Haşir risalesini okurken sanki haşir yokmuş gibi bir rahatlıkla dedikodulara dalabiliyorlar.
Bu elbette sadece bizim dışımızda olanlar için geçerli değil. Pek çoğumuz zaman zaman benzer yanlışlara düşebiliyoruz. Özellikle sorumluluk ve yetki sahibi insanların bu konuda kılı kırk yaran bir titizliğe sahip olmaları gerekiyor. Hele ki kararları başkaları için bağlayıcı ise, o mercilerindeki insanlar yüz kere düşünmeden, vicdan ve ahirette hesap merceğine tutmadan kararlar vermemeliler. Bilmeden başkaları hakkında konuşmak, su-i zanları kesin kanaat gibi serdetmek, vicdanla değil anlık kızgınlıklarla, öfkelerle ve benzeri hislerle karar vermek, istişare yapıyorum diye dedikodu yapmak ve insanlar hakkında bu şekilde hükümler verip kararlar almak, içine düşülmesi muhtemel önemli bir handikap olarak karşımıza çıkıyor. Bir sözü söylerken, bir yazıyı kaleme alırken veya başkaları hakkında hüküm keserken “Bunu bana yarın Allah sorarsa O’na da bu kadar rahat konuşabilecek miyim, söylediklerimin, kararlarımın arkasında başım dik, alnım ak olarak Huzur-u İlâhî’de durabilecek miyim” endişesi belirleyici olmalıdır.
Enaniyet çağında yaşıyoruz. Egolarımız çoğu zaman vicdanımızın da aklımızın da önüne geçebiliyor. Sözlerimizi, yazılarımızı, kararlarımızı, hükümlerimizi birbirimize karşı türlü türlü diyalektiklerle savunabiliriz. Nefsimiz de o konuda bize yeterli argümanı sağlar. Bu yolla başkalarını ikna edebilir hatta kandırabiliriz. Ama aynı argümanların yarın hesap gününde de geçerli olup olmayacağını düşünmek gerekir. Söylediğimiz bir sözle kaç insana zarar verdiğimizi, verdiğimiz kararların gerçekten adaletli mi zalimce mi olduğunu ancak kendimizi ahiret terazisine vurarak ölçebiliriz. Herkes kendi kendine “yarın aynı şeyi bana Rabbim sorduğunda O’na da bu rahatlıkta konuyu arz edebilirim” diye sorabilmelidir. Diyemiyorsa, içini kemiren, kalbini huzursuz eden bir şeyler varsa oturup her şeyi ahiret adesesinden yeniden gözden geçirmelidir. İşte ayet-i kerime bu yönüyle hepimiz için bir ikaz ve hatırlatmada bulunuyor.
Ama ayet-i kerime aynı zamanda tesellidir, demiştik. Tesellidir, çünkü zulme, gadre, haksızlığa uğrayan, Müslüman bildiği insanların elinden ve dilinden zarar gören, su-i zanna, gıybete, iftiraya, tenkile, tecride maruz kalan insanlara da, “Siz dişinizi sıkıp sabredin, Alîm u Habîr Allah bunu size yapanlardan elbette hesap soracak ve hakkınızı onlardan alacaktır. Zira O sadece söz ve davranışlarla dışa yansıyanları değil, kalplerde gizli olanı da en ince ayrıntısına kadar bilir; hiç kimse O’nu kandıramaz, kimse O’na yalan söyleyemez” demektedir. Masum, mazlum ve mağdur olan, zalimle hesaplaşmak için can atan ve intikam hırsıyla kavrulan insanlar ancak, zalimin yakasını Allah’ın eline vereceği günü ve burada çektiklerine mukabil ahiret yurdunda kendisine bahşedilecek mükâfatları düşünmekle müteselli olur.
Zira mazlum katiyen bilir ki, burada yapılan zulümler, haksızlıklar asla zalimin yanında kalmayacaktır… Bir mahkeme-i kübrâ açılarak inceden inceye her şey hesaba çekilecek; zalim cezasını, mazlum ise mükâfatını görecektir.
Hayatı istikamet ve faziletle geçirmenin tek çaresi ahirete imanı ve hesap şuurunu dünyada ahlâk hâline getirmektir.
[Süleyman Sargın] 11.4.2018 [TR724]
Yunus Sûresi 61. Ayette :“Ne işte bulunsan, Kur’ân’dan ne okusan ve siz ne iş yapsanız mutlaka Biz, o işin içine daldığınız an üzerinizde şahidiz (her yaptığınızı görürüz). Ne yerde ne de gökte zerre ağırlığınca bir şey, Rabb’in(in bilgisin)den kaçmaz. Ne bundan küçük ne de büyük hiçbir şey yoktur ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın… (Allah’ın bilgisi her şeyi içine almıştır. O’nun bilgisi dışında kalan hiçbir şey yoktur. Her olay, ancak O’nun bilgisi ve izniyle olur.)” buyurularak yapılan hiçbir şeyin, söylenen hiçbir sözün gizli kalmayacağına ve her şeyi Allah’ın bildiğine vurgu yapılır.
Burada hem ilâhî bir ikaz hem de Rahmânî bir teselli söz konusudur. Allah’a inandığını söyleyen insanlara “Madem Allah’a inanıyorsunuz, bu iman sadece O’nun varlığına ve birliğine iman olmamalıdır. O’nun bütün esma ve sıfatlarına, her şeyi görüp bildiğine, her halimize nigehban olduğuna ve zerre miktar hayrımızın da şerrimizin de hesabını soracağına iman etmelisiniz” ikazı yapılmaktadır. Allah’a inandığını söyleyen insan, O’nun emirlerine de yasaklarına da aynı şekilde inanır. O’na inandığını söylerken –hâşa – O yokmuş ya da her şeyden haberdar değilmiş gibi rahat ve sorumsuz tavırlar sergilemek sahih bir imanla bağdaştırılamaz. Yazık ki, bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan insanların en büyük problemi budur.
Çok kolay yalan söyleyen, çekinmeden iftira atabilen, milletin malını, mülkünü gaspedip türlü zulümlerle insanlara hayatı zindan eden Müslüman (!) sayısı hiç de az değil. Bu zalimliklere ve haksızlıklara alkış tutup körü körüne peşinden koşanlar da yine kendine Müslüman diyen talihsizler. Gıybet hemen herkesin hayatının rutini haline gelmiş. Cami avluları masum insanların gıybetinin yapıldığı kahvehanelere dönmüş. Zikir meclislerinde sigara dumanı eşliğinde hiç utanmadan, sıkılmadan, vicdani bir rahatsızlık duymadan yüzbinlere iftiralar atılıyor. “Bir gemide yüz cani bir masum olsa o gemi batırılamaz” diyerek Risale dersine başlayan insanlar, dersi iftiranın, bühtanın bin türlüsüyle bitiriyorlar. Haşir risalesini okurken sanki haşir yokmuş gibi bir rahatlıkla dedikodulara dalabiliyorlar.
Bu elbette sadece bizim dışımızda olanlar için geçerli değil. Pek çoğumuz zaman zaman benzer yanlışlara düşebiliyoruz. Özellikle sorumluluk ve yetki sahibi insanların bu konuda kılı kırk yaran bir titizliğe sahip olmaları gerekiyor. Hele ki kararları başkaları için bağlayıcı ise, o mercilerindeki insanlar yüz kere düşünmeden, vicdan ve ahirette hesap merceğine tutmadan kararlar vermemeliler. Bilmeden başkaları hakkında konuşmak, su-i zanları kesin kanaat gibi serdetmek, vicdanla değil anlık kızgınlıklarla, öfkelerle ve benzeri hislerle karar vermek, istişare yapıyorum diye dedikodu yapmak ve insanlar hakkında bu şekilde hükümler verip kararlar almak, içine düşülmesi muhtemel önemli bir handikap olarak karşımıza çıkıyor. Bir sözü söylerken, bir yazıyı kaleme alırken veya başkaları hakkında hüküm keserken “Bunu bana yarın Allah sorarsa O’na da bu kadar rahat konuşabilecek miyim, söylediklerimin, kararlarımın arkasında başım dik, alnım ak olarak Huzur-u İlâhî’de durabilecek miyim” endişesi belirleyici olmalıdır.
Enaniyet çağında yaşıyoruz. Egolarımız çoğu zaman vicdanımızın da aklımızın da önüne geçebiliyor. Sözlerimizi, yazılarımızı, kararlarımızı, hükümlerimizi birbirimize karşı türlü türlü diyalektiklerle savunabiliriz. Nefsimiz de o konuda bize yeterli argümanı sağlar. Bu yolla başkalarını ikna edebilir hatta kandırabiliriz. Ama aynı argümanların yarın hesap gününde de geçerli olup olmayacağını düşünmek gerekir. Söylediğimiz bir sözle kaç insana zarar verdiğimizi, verdiğimiz kararların gerçekten adaletli mi zalimce mi olduğunu ancak kendimizi ahiret terazisine vurarak ölçebiliriz. Herkes kendi kendine “yarın aynı şeyi bana Rabbim sorduğunda O’na da bu rahatlıkta konuyu arz edebilirim” diye sorabilmelidir. Diyemiyorsa, içini kemiren, kalbini huzursuz eden bir şeyler varsa oturup her şeyi ahiret adesesinden yeniden gözden geçirmelidir. İşte ayet-i kerime bu yönüyle hepimiz için bir ikaz ve hatırlatmada bulunuyor.
Ama ayet-i kerime aynı zamanda tesellidir, demiştik. Tesellidir, çünkü zulme, gadre, haksızlığa uğrayan, Müslüman bildiği insanların elinden ve dilinden zarar gören, su-i zanna, gıybete, iftiraya, tenkile, tecride maruz kalan insanlara da, “Siz dişinizi sıkıp sabredin, Alîm u Habîr Allah bunu size yapanlardan elbette hesap soracak ve hakkınızı onlardan alacaktır. Zira O sadece söz ve davranışlarla dışa yansıyanları değil, kalplerde gizli olanı da en ince ayrıntısına kadar bilir; hiç kimse O’nu kandıramaz, kimse O’na yalan söyleyemez” demektedir. Masum, mazlum ve mağdur olan, zalimle hesaplaşmak için can atan ve intikam hırsıyla kavrulan insanlar ancak, zalimin yakasını Allah’ın eline vereceği günü ve burada çektiklerine mukabil ahiret yurdunda kendisine bahşedilecek mükâfatları düşünmekle müteselli olur.
Zira mazlum katiyen bilir ki, burada yapılan zulümler, haksızlıklar asla zalimin yanında kalmayacaktır… Bir mahkeme-i kübrâ açılarak inceden inceye her şey hesaba çekilecek; zalim cezasını, mazlum ise mükâfatını görecektir.
Hayatı istikamet ve faziletle geçirmenin tek çaresi ahirete imanı ve hesap şuurunu dünyada ahlâk hâline getirmektir.
[Süleyman Sargın] 11.4.2018 [TR724]
Heyecan var kalite yok [Hasan Cücük]
Her hafta şampiyonluk kartlarının yeniden karıldığı bir Süper Lig sezonu yaşıyoruz. Şampiyonluğun adayları istikrarsızlıkta istikrar yakalama peşinde. Klasik ifadeyle en az hata yapan takım sezon sonunda ipi göğüsleyecek. Peki bu takım kim olacak sorusunun cevabını vermek oldukça güç. Ankara’ya lider giden Galatasaray, son dakikada yediği golle Gençlerbirliği’ne 1-0 yenilerek koltuğunu kaybetti. Yeni lider Başakşehir. Koltukta ne kadar kalacağı ise muamma. Çünkü bu hafta Galatasaray deplasmanına gidecek.
İlginç bir sezon geçiyoruz. Liderlik koltuğundaki Başakşehir’in 5, takipçisi Galatasaray’ın 7 yenilgisi var. Süper Lig tarihine baktığımızda bir sezonda en çok yenilgi alarak şampiyon olan takım Trabzonspor. 1980-81 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan Karadeniz ekibi, sezon boyunca 7 yenilgi almıştı. Ligimizin en çok şampiyonluk yaşayan takımı olan Galatasaray, şampiyon olduğu yıllarda en fazla 5 yenilgi ile sezonu kapatmış. Bu sezon ise henüz ligin bitimine 6 hafta olmasına rağmen 7. yenilgisini geçen hafta aldı. Eğer bu haliyle şampiyon olabilirse, bir ilki başarmış olacak.
AVRUPA’NIN 5 BÜYÜK LİGİNDE DURUMLAR BELLİ GİBİ
Almanya’da bitime 5 hafta kala Bayern Münih şampiyonluğunu ilan ederken, İngiltere’de Manchester City, United engeline takılıp şampiyonluk kutlamalarını ileriki haftalara erteledi. Fransa’da PSG, İspanya’da Barcelona rakipleriyle olan puan farkını koruyor. Bu takımların zaten şampiyon olması değil, bitime kaç hafta kala resmen şampiyonluğunu ilan edeceği merak konusu oluyor. Yarışın biraz heyecanlı geçtiği yer ise Serie A. Napoli’nin son haftalarda teklemesiyle liderlik koltuğunu devralan son 6 yılın şampiyonu Juventus, 4 puan farkla üst üste 7. şampiyonluğuna doğru yelken açıyor. Avrupa’nın 5 büyük liginde şampiyonluk yarışı heyecanını kaybedince gözler Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi mücadelesine çevrildi.
Türkiye Süper Ligi, Avrupa’nın en iyi 6. ligi olarak gösteriliyor. Şampiyonluk yarışındaki rekabetten dolayı, işi abartıp ligimizin heyecan ve kalitesinin Avrupa’da ilk sıralarda olduğunu iddia edenlerin sayısı hiç de az değil. Ligimizde şampiyonluk heyecanı nefes kesiyor ama bu kalite anlamına gelmiyor.
BAŞARI KRİTERLERİNE SAHİP MİYİZ?
Kalite olması için kriterler bellidir. Avrupa’da başarılı takımlar çıkarmayan bir ligin kalitesinden bahsedilemez. Dünya çapında yıldızların gelmek için sıraya girdiği bir ligde kalite olur. Takımların piyasa değerinin yüz milyonları bulduğu bir ligde kalite olur. Yetiştirdiği yıldızları yüksek bonservisle dev kulüplere satan ligde kalite olur. Adını, şanını kimsenin duymadığı isimleri keşfedip yıldızlaştıran ligde kalite olur.
Bu kriterlerin hangisine Süper Lig sahip? Beşiktaş, bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde tarihi bir başarıya imza atarak gruptan lider çıktı. Son 16 turunda rakibi Bayern Münih’e her iki maçta da yenilip, Avrupa’ya veda etti. Tamam, Bayern’in kalitesi ortada ama gruptan lider çıkmış, Avrupa’da özgüveni yerine gelmiş bir Beşiktaş’ın iki maçta kalesinde 8 gol görüp, sadece 1 gol atması kalitemiz hakkında bilgi veriyor. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin adını ilk kez duyduğumuz sıradan takımlara elenip Avrupa’ya veda etmesi, Konyaspor ve Başakşehir’in UEFA Avrupa Ligi’nde gruptan çıkmayı başaramadığı bir ligin kalitesini hesaplayın artık!
YILDIZLARIMIZ NEREDE?
Son yıllarda Türkiye’nin parlatıp da Avrupa’ya sattığı kaç yıldız var? Cengiz Ünder ve Cenk Tosun dışında aklımıza pek kimse gelmiyor. Sezon başında Fenerbahçe kadrosuna katılırken, Avrupa’nın genç yıldız adayları arasında gösterilen Eljif Elmas’ı gören var mı? Galatasaray veya Beşiktaş’ın altyapıdan çıkartıp, A takım kadrosunda başarılı şekilde ter döken bir yıldızı var mı? Avrupa’nın dev kulüpleri de ağırlıklı olarak dış transferle kadrolarını güçlendiriyor ama kadrosuna kattığı isimleri yıldızlaştırmayı da başarıyor. Fenerbahçe’nin kadrosundaki birkaç yıldızdan biri olan Valbuena, yedek kulübesinde oturuyorsa, oyuncudan ziyade hoca ve kulüpte suç aramak gerekmez mi? Zira, Valbuena oyuna girdiğinde skoru değiştiren bir performans ortaya koymaya devam ediyor.
Evet ligde 4 takımın şampiyonluk mücadelesi devam ediyor. Heyecanlı bir yarış var. Sadece o kadar. Kalite yok. Heyecanın olduğu yerde kalite olacak diye bir kural yok. Zirvedeki takımlar neden basit puan kayıpları yaşadıklarına bir çözüm bulursa belki kalite artar. Sonra Avrupa’da başarı gelir. Emeklilik dönemi gelen oyuncuların tercih ettiği, genç yıldızların çıkmadığı, başarının Edirne – Kars arasında hüküm sürdüğü bir ligde kalite aranmaz!
[Hasan Cücük] 11.4.2018 [TR724]
İlginç bir sezon geçiyoruz. Liderlik koltuğundaki Başakşehir’in 5, takipçisi Galatasaray’ın 7 yenilgisi var. Süper Lig tarihine baktığımızda bir sezonda en çok yenilgi alarak şampiyon olan takım Trabzonspor. 1980-81 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan Karadeniz ekibi, sezon boyunca 7 yenilgi almıştı. Ligimizin en çok şampiyonluk yaşayan takımı olan Galatasaray, şampiyon olduğu yıllarda en fazla 5 yenilgi ile sezonu kapatmış. Bu sezon ise henüz ligin bitimine 6 hafta olmasına rağmen 7. yenilgisini geçen hafta aldı. Eğer bu haliyle şampiyon olabilirse, bir ilki başarmış olacak.
AVRUPA’NIN 5 BÜYÜK LİGİNDE DURUMLAR BELLİ GİBİ
Almanya’da bitime 5 hafta kala Bayern Münih şampiyonluğunu ilan ederken, İngiltere’de Manchester City, United engeline takılıp şampiyonluk kutlamalarını ileriki haftalara erteledi. Fransa’da PSG, İspanya’da Barcelona rakipleriyle olan puan farkını koruyor. Bu takımların zaten şampiyon olması değil, bitime kaç hafta kala resmen şampiyonluğunu ilan edeceği merak konusu oluyor. Yarışın biraz heyecanlı geçtiği yer ise Serie A. Napoli’nin son haftalarda teklemesiyle liderlik koltuğunu devralan son 6 yılın şampiyonu Juventus, 4 puan farkla üst üste 7. şampiyonluğuna doğru yelken açıyor. Avrupa’nın 5 büyük liginde şampiyonluk yarışı heyecanını kaybedince gözler Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi mücadelesine çevrildi.
Türkiye Süper Ligi, Avrupa’nın en iyi 6. ligi olarak gösteriliyor. Şampiyonluk yarışındaki rekabetten dolayı, işi abartıp ligimizin heyecan ve kalitesinin Avrupa’da ilk sıralarda olduğunu iddia edenlerin sayısı hiç de az değil. Ligimizde şampiyonluk heyecanı nefes kesiyor ama bu kalite anlamına gelmiyor.
BAŞARI KRİTERLERİNE SAHİP MİYİZ?
Kalite olması için kriterler bellidir. Avrupa’da başarılı takımlar çıkarmayan bir ligin kalitesinden bahsedilemez. Dünya çapında yıldızların gelmek için sıraya girdiği bir ligde kalite olur. Takımların piyasa değerinin yüz milyonları bulduğu bir ligde kalite olur. Yetiştirdiği yıldızları yüksek bonservisle dev kulüplere satan ligde kalite olur. Adını, şanını kimsenin duymadığı isimleri keşfedip yıldızlaştıran ligde kalite olur.
Bu kriterlerin hangisine Süper Lig sahip? Beşiktaş, bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde tarihi bir başarıya imza atarak gruptan lider çıktı. Son 16 turunda rakibi Bayern Münih’e her iki maçta da yenilip, Avrupa’ya veda etti. Tamam, Bayern’in kalitesi ortada ama gruptan lider çıkmış, Avrupa’da özgüveni yerine gelmiş bir Beşiktaş’ın iki maçta kalesinde 8 gol görüp, sadece 1 gol atması kalitemiz hakkında bilgi veriyor. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin adını ilk kez duyduğumuz sıradan takımlara elenip Avrupa’ya veda etmesi, Konyaspor ve Başakşehir’in UEFA Avrupa Ligi’nde gruptan çıkmayı başaramadığı bir ligin kalitesini hesaplayın artık!
YILDIZLARIMIZ NEREDE?
Son yıllarda Türkiye’nin parlatıp da Avrupa’ya sattığı kaç yıldız var? Cengiz Ünder ve Cenk Tosun dışında aklımıza pek kimse gelmiyor. Sezon başında Fenerbahçe kadrosuna katılırken, Avrupa’nın genç yıldız adayları arasında gösterilen Eljif Elmas’ı gören var mı? Galatasaray veya Beşiktaş’ın altyapıdan çıkartıp, A takım kadrosunda başarılı şekilde ter döken bir yıldızı var mı? Avrupa’nın dev kulüpleri de ağırlıklı olarak dış transferle kadrolarını güçlendiriyor ama kadrosuna kattığı isimleri yıldızlaştırmayı da başarıyor. Fenerbahçe’nin kadrosundaki birkaç yıldızdan biri olan Valbuena, yedek kulübesinde oturuyorsa, oyuncudan ziyade hoca ve kulüpte suç aramak gerekmez mi? Zira, Valbuena oyuna girdiğinde skoru değiştiren bir performans ortaya koymaya devam ediyor.
Evet ligde 4 takımın şampiyonluk mücadelesi devam ediyor. Heyecanlı bir yarış var. Sadece o kadar. Kalite yok. Heyecanın olduğu yerde kalite olacak diye bir kural yok. Zirvedeki takımlar neden basit puan kayıpları yaşadıklarına bir çözüm bulursa belki kalite artar. Sonra Avrupa’da başarı gelir. Emeklilik dönemi gelen oyuncuların tercih ettiği, genç yıldızların çıkmadığı, başarının Edirne – Kars arasında hüküm sürdüğü bir ligde kalite aranmaz!
[Hasan Cücük] 11.4.2018 [TR724]
Kürdistan ziyareti Osman Baydemir’in ‘doğal liderliğini’ teyit etti (1) [Ebubekir Işık]
HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan refakatindeki HDP heyeti bu hafta Irak Kürdistanı’nı ziyaret etti. Heyette Buldan’ın yanı sıra HDP milletvekilleri Osman Baydemir, İmam Taşçıer ve Feleknas Uca ile DTK Eşbaşkanı Berdan Öztürk de yer aldı.
HDP heyeti Mesud Barzani ile Erbil’deki görüşmesinden sonra yakın zaman önce kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Başbakan Neçirvan Barzani’nin ikizi Dilovan İdris Barzani’nin vefatından dolayı baş sağlığı dilemek için Neçirvan Barzani’ye de bir taziye ziyaretinde bulundu.
Erbil’deki temaslarından sonra Süleymaniye’ye geçen Pervin Buldan başkanlığındaki heyet, burada Talabani’nin partisi Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (YNK) ve Goran Hareketi’ni ziyaret ederek ulusal birlik mesajı verdi.
Aslında bu ziyaretin bir benzeri 2016’da dönemin HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş liderliğinde de yapılmıştı. Fakat, 2016’daki ziyaretten farklı olarak Osman Baydemir isminin öne çıktığı bu Kürdistan ziyareti yapıldığı dönem itibariyle bir takım hususiyetler içermekte.
Baydemir HDP Heyeti’nin Doğal Lideri Olarak Karşılandı
Türkiye’deki Kürt hareketinin baskın sol kimliği, PKK’nın (KCK) Osman Baydemir’e dair geçmişten bugüne bir takım rezervlerinin olması ve Baydemir’in siyaseti muhafazakar bir yaklaşımla ortaya koyması, Baydemir’in Kürt siyasal hareketine destek veren, özellikle de muhafazakar Kürtlerin gönlünde ayrı bir yer etmesine sebep oldu.
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmasından sonra son yapılan kongrede partinin eş genel başkanlığına Pervin Buldan ve Sezai Temelli seçilse de, özellikle parti içerisinde HDP seçmeni ile farklı bir bağ kurması ve Kürdistan’da ki farklı siyasi partilerle olan yıllara baliğ ilişkilerinden ötürü, Osman Baydemir ismi Selahattin Demirtaş sonrası dönemde partinin doğal lideri olarak anılmaya başlandı bile.
HDP heyetinin Irak Kürdistanı’na yaptığı ziyareti takip edenler hatırlayacaktır, resmi olarak HDP heyetinin liderliğini Pervin Buldan yapsa da, Irak Kürdistan Bölgesi’nin eski başbakanı olan Dr. Barham Salih’in ‘Osman Baydemir bütün Kürtlerin kalbindedir’ cümlesi ile ifade ettiği gibi, Osman Baydemir HDP’nin doğal lideri olarak Irak Kürdistanı’nda son derece sıcak ve samimi karşılandı.
Baydemir KDP ve YNK’yi Barıştırmaya mı Gitti?
Tarihi ve ideolojik olarak, Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Talabani’nin kurduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) arasında son derece ciddi farklılıklar bulunsa da, 25 Eylül 2017’de yapılan bağımsızlık referandumu ile beraber Irak Kürdistanı’nın bu iki partisi arasında oluşan gerginlik kadar büyük çaplı bir kırılmanın son otuz yılda eşine çok fazla rastlanmadığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. YNK başından beri Mesud Barzani inisiyatifinde gelişen ve Irak’tan ayrılmayı hedefleyen bağımsızlık referandumuna karşı olduğunu ifade etmenin yanı sıra, referandumdan hemen sonra Iran destekli Haşdi Şaabi milisleri ve Irak federal ordusunun Kerkük’e girip tek kurşun atmadan şehri almasında da büyük rol oynadı. Bu sebeple, Barzani YNK’yi ihanetle suçlanmıştı. Son altı aydır gelişen süreçte bu iki partinin aralarında anlaşamaması sonucu, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin 2014 yılında IŞID’dan boşalan ve elde edilen toprakların çok büyük bir kısmını kaybetmesi, Barzani’nin bağımsızlık rüyasını belki de başka bir on yıla erteledi.
Resmi olarak Bölgesel yönetimin başbakanlığını Neçirvan Barzani (KDP) ve yardımcılığını Kubat Talabani (YNK) yapmaya devam etse de, iki parti arasında gerilimli atmosfer varlığını koruyor. Bu sebeple, Osman Baydemir gibi her iki parti tarafından dost kabul edilen bir ismin önce Erbil’e ve sonrasında YNK’nin merkezi olan Süleymaniye’ye yaptığı bu ziyaret, iki parti arasında ki buzların tamamen erimesi açısından da bir fırsat olarak kabul edilebilir.
HDP heyetinin özellikle her iki şehirde de kullandığı ‘ulusal birlik’ mesajlarına bakıldığında, bu ifadenin Irak Kürdistanı’na bakan güçlü bir yönünün olduğu da son derece açık. Süleymaniye’deki toplantıda özellikle ‘Afrin’den sonra Kürdistan’ın dört bölgesinde de ulusal birliğin şart olduğu, aksi takdirde Kürtlere karşı yıllardır devam ede gelen soykırım ve savaşların devam edeceği’ vurgusu yapıldı.
Kaldı ki, Osman Baydemir ismi dışında an itibariyle KDP ve YNK arasında, her iki tarafın kabulüne mazhar şekilde söz söyleyecek ağırlığa sahip çok az sayıda isim bulunmakta. Iran Kürdistanı’nda ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin ve faaliyet gösteren Kürt partilerinin dağınık siyasal tercihleri ve KDP-YNK çekişmesinde farklı taraflara eğilimlerinden ötürü Osman Baydemir liderliğinde Irak Kürdistanı’na yapılan bu ziyaret haliyle son derece önemli bir boşluğu da doldurmuş oldu.
[Ebubekir Işık] 11.4.2018 [TR724]
HDP heyeti Mesud Barzani ile Erbil’deki görüşmesinden sonra yakın zaman önce kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Başbakan Neçirvan Barzani’nin ikizi Dilovan İdris Barzani’nin vefatından dolayı baş sağlığı dilemek için Neçirvan Barzani’ye de bir taziye ziyaretinde bulundu.
Erbil’deki temaslarından sonra Süleymaniye’ye geçen Pervin Buldan başkanlığındaki heyet, burada Talabani’nin partisi Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (YNK) ve Goran Hareketi’ni ziyaret ederek ulusal birlik mesajı verdi.
Aslında bu ziyaretin bir benzeri 2016’da dönemin HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş liderliğinde de yapılmıştı. Fakat, 2016’daki ziyaretten farklı olarak Osman Baydemir isminin öne çıktığı bu Kürdistan ziyareti yapıldığı dönem itibariyle bir takım hususiyetler içermekte.
Baydemir HDP Heyeti’nin Doğal Lideri Olarak Karşılandı
Türkiye’deki Kürt hareketinin baskın sol kimliği, PKK’nın (KCK) Osman Baydemir’e dair geçmişten bugüne bir takım rezervlerinin olması ve Baydemir’in siyaseti muhafazakar bir yaklaşımla ortaya koyması, Baydemir’in Kürt siyasal hareketine destek veren, özellikle de muhafazakar Kürtlerin gönlünde ayrı bir yer etmesine sebep oldu.
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutuklanmasından sonra son yapılan kongrede partinin eş genel başkanlığına Pervin Buldan ve Sezai Temelli seçilse de, özellikle parti içerisinde HDP seçmeni ile farklı bir bağ kurması ve Kürdistan’da ki farklı siyasi partilerle olan yıllara baliğ ilişkilerinden ötürü, Osman Baydemir ismi Selahattin Demirtaş sonrası dönemde partinin doğal lideri olarak anılmaya başlandı bile.
HDP heyetinin Irak Kürdistanı’na yaptığı ziyareti takip edenler hatırlayacaktır, resmi olarak HDP heyetinin liderliğini Pervin Buldan yapsa da, Irak Kürdistan Bölgesi’nin eski başbakanı olan Dr. Barham Salih’in ‘Osman Baydemir bütün Kürtlerin kalbindedir’ cümlesi ile ifade ettiği gibi, Osman Baydemir HDP’nin doğal lideri olarak Irak Kürdistanı’nda son derece sıcak ve samimi karşılandı.
Baydemir KDP ve YNK’yi Barıştırmaya mı Gitti?
Tarihi ve ideolojik olarak, Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Talabani’nin kurduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) arasında son derece ciddi farklılıklar bulunsa da, 25 Eylül 2017’de yapılan bağımsızlık referandumu ile beraber Irak Kürdistanı’nın bu iki partisi arasında oluşan gerginlik kadar büyük çaplı bir kırılmanın son otuz yılda eşine çok fazla rastlanmadığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. YNK başından beri Mesud Barzani inisiyatifinde gelişen ve Irak’tan ayrılmayı hedefleyen bağımsızlık referandumuna karşı olduğunu ifade etmenin yanı sıra, referandumdan hemen sonra Iran destekli Haşdi Şaabi milisleri ve Irak federal ordusunun Kerkük’e girip tek kurşun atmadan şehri almasında da büyük rol oynadı. Bu sebeple, Barzani YNK’yi ihanetle suçlanmıştı. Son altı aydır gelişen süreçte bu iki partinin aralarında anlaşamaması sonucu, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin 2014 yılında IŞID’dan boşalan ve elde edilen toprakların çok büyük bir kısmını kaybetmesi, Barzani’nin bağımsızlık rüyasını belki de başka bir on yıla erteledi.
Resmi olarak Bölgesel yönetimin başbakanlığını Neçirvan Barzani (KDP) ve yardımcılığını Kubat Talabani (YNK) yapmaya devam etse de, iki parti arasında gerilimli atmosfer varlığını koruyor. Bu sebeple, Osman Baydemir gibi her iki parti tarafından dost kabul edilen bir ismin önce Erbil’e ve sonrasında YNK’nin merkezi olan Süleymaniye’ye yaptığı bu ziyaret, iki parti arasında ki buzların tamamen erimesi açısından da bir fırsat olarak kabul edilebilir.
HDP heyetinin özellikle her iki şehirde de kullandığı ‘ulusal birlik’ mesajlarına bakıldığında, bu ifadenin Irak Kürdistanı’na bakan güçlü bir yönünün olduğu da son derece açık. Süleymaniye’deki toplantıda özellikle ‘Afrin’den sonra Kürdistan’ın dört bölgesinde de ulusal birliğin şart olduğu, aksi takdirde Kürtlere karşı yıllardır devam ede gelen soykırım ve savaşların devam edeceği’ vurgusu yapıldı.
Kaldı ki, Osman Baydemir ismi dışında an itibariyle KDP ve YNK arasında, her iki tarafın kabulüne mazhar şekilde söz söyleyecek ağırlığa sahip çok az sayıda isim bulunmakta. Iran Kürdistanı’nda ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin ve faaliyet gösteren Kürt partilerinin dağınık siyasal tercihleri ve KDP-YNK çekişmesinde farklı taraflara eğilimlerinden ötürü Osman Baydemir liderliğinde Irak Kürdistanı’na yapılan bu ziyaret haliyle son derece önemli bir boşluğu da doldurmuş oldu.
[Ebubekir Işık] 11.4.2018 [TR724]
Siz aslında uyumuyorsunuz!
Uyku, insanın ortalama yaşam süremizin üçte birini oluşturuyor. Bu yüzden yeterli ve düzenli uyku, ruh ve beden sağlığı için çok önemli. Uyku düzenindeki bozukluklar; beyin fonksiyonlarından bağışıklık sistemine, kalp sağlığından kan şekeri düzeyine kadar vücudu her açıdan olumsuz etkiliyor. Dr. Mehmet Parlak, uyku bozukluklarının en önemli nedenlerinden biri olan “apne” yani uykuda solunum durması sorununun tedavi edilmediğinde, yaşam kalitesini ve süresini düşüren önemli hastalıklara zemin hazırladığını söylüyor.
Eğer aşağıda sayılacak 3 hâl sizde mevcut ise aslında uyumuyorsunuz uyarısında bulunan Parlak’ın, uyku apnesinin nedenleri ve tedavisine yönelik önemli tavsiyeleri var.
Boğazdaki kasların, havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşemesiyle ortaya çıkan uyku apnesi erkeklerin yüzde 50’si, kadınların yüzde 25’i ve çocukların yüzde 10’nunda görülüyor.
1-Gürültü uyku
Kişinin uyku halinde horlamasının kısa aralıklarla kesilmesi ve gürültülü bir sesle tekrar nefes almaya başlaması, uyku apnesinin en önemli belirtisidir. Kişi, çoğu zaman horladığının ve nefesinin kesildiğinin farkına varamaz. Bu gürültülü süreç, aynı evde yaşayanları rahatsız edecek boyuta gelebilir.
2-Solunum durması ve sık uyanma
Gece uykuda oluşan solunum durmaları, uyku kalitesini olumsuz etkiler. Derin bir uyku halinin oluşmasını ve vücudun dinlenme olanağı sağlamasını engelleyen bu durum, uykunun da sürekli bölünmesine yol açar. Geceleri boğulma hissiyle sık uyanmalar, terleme ve sık idrara çıkma söz konusu olduğunda, uyku apnesi akla gelmelidir.
3-Gündüzleri ayakta uyuma hali
Sabahları ağız kuruluğu, şiddetli baş ağrısı, yorgun kalkma ve gün boyu süren yorgunluk uyku apnesinden kaynaklanabilir. Gün içerisinde ise uyku hali devam edebilmekte ve kişinin ayakta uyuklaması çok sık rastlanan bir duruma dönüşebilmektedir.
Kısa ve kalın boyun yapısına sahip kişiler risk altında
Erkeklerde, kadınlara oranla daha sık görülen bu hastalığa; diyabet, tiroit bezi ve kalp-damar rahatsızlıkları eşlik edebilir. Uyku apnesi kısa ve kalın boyunlu kişilerde daha sık görülen bir hastalıktır. Genetik faktörlere bağlı olarak çene ve boğaz yapısı nedeniyle zayıf kişilerde bile uyku apnesine rastlanmaktadır. Yaş ilerledikçe uyku apnesinin görülme sıklığı da artar.
Hastaya özel tedavi
Uyku apnesinin etkisini azaltabilmek için risk faktörleri arasında yer alan aşırı kilonun kontrol altına alınması gerekir. Uyku testi hastalığın teşhisi ve tedavisinde önemli bir aşamadır. Test, bir gece boyunca beyin aktivitesinin ve solunumsal olayların kaydedilmesiyle yapılmaktadır. Uyku sırasında beyin dalgaları, göz hareketleri, ağız ve burundan hava akımı, horlama, kalp hızı, bacak hareketleri ve oksijen seviyeleri ölçülmelidir.
[TR724] 11.4.2018
Eğer aşağıda sayılacak 3 hâl sizde mevcut ise aslında uyumuyorsunuz uyarısında bulunan Parlak’ın, uyku apnesinin nedenleri ve tedavisine yönelik önemli tavsiyeleri var.
Boğazdaki kasların, havanın geçeceği alanı kapatacak şekilde gevşemesiyle ortaya çıkan uyku apnesi erkeklerin yüzde 50’si, kadınların yüzde 25’i ve çocukların yüzde 10’nunda görülüyor.
1-Gürültü uyku
Kişinin uyku halinde horlamasının kısa aralıklarla kesilmesi ve gürültülü bir sesle tekrar nefes almaya başlaması, uyku apnesinin en önemli belirtisidir. Kişi, çoğu zaman horladığının ve nefesinin kesildiğinin farkına varamaz. Bu gürültülü süreç, aynı evde yaşayanları rahatsız edecek boyuta gelebilir.
2-Solunum durması ve sık uyanma
Gece uykuda oluşan solunum durmaları, uyku kalitesini olumsuz etkiler. Derin bir uyku halinin oluşmasını ve vücudun dinlenme olanağı sağlamasını engelleyen bu durum, uykunun da sürekli bölünmesine yol açar. Geceleri boğulma hissiyle sık uyanmalar, terleme ve sık idrara çıkma söz konusu olduğunda, uyku apnesi akla gelmelidir.
3-Gündüzleri ayakta uyuma hali
Sabahları ağız kuruluğu, şiddetli baş ağrısı, yorgun kalkma ve gün boyu süren yorgunluk uyku apnesinden kaynaklanabilir. Gün içerisinde ise uyku hali devam edebilmekte ve kişinin ayakta uyuklaması çok sık rastlanan bir duruma dönüşebilmektedir.
Kısa ve kalın boyun yapısına sahip kişiler risk altında
Erkeklerde, kadınlara oranla daha sık görülen bu hastalığa; diyabet, tiroit bezi ve kalp-damar rahatsızlıkları eşlik edebilir. Uyku apnesi kısa ve kalın boyunlu kişilerde daha sık görülen bir hastalıktır. Genetik faktörlere bağlı olarak çene ve boğaz yapısı nedeniyle zayıf kişilerde bile uyku apnesine rastlanmaktadır. Yaş ilerledikçe uyku apnesinin görülme sıklığı da artar.
Hastaya özel tedavi
Uyku apnesinin etkisini azaltabilmek için risk faktörleri arasında yer alan aşırı kilonun kontrol altına alınması gerekir. Uyku testi hastalığın teşhisi ve tedavisinde önemli bir aşamadır. Test, bir gece boyunca beyin aktivitesinin ve solunumsal olayların kaydedilmesiyle yapılmaktadır. Uyku sırasında beyin dalgaları, göz hareketleri, ağız ve burundan hava akımı, horlama, kalp hızı, bacak hareketleri ve oksijen seviyeleri ölçülmelidir.
[TR724] 11.4.2018
Bir devrin sonu: Yıldız Yağması [Dr. Serdar Efeoğlu]
İttihatçılar 31 Mart Olayını haber aldıklarında bunu doğrudan Meşrutiyete karşı bir tepki olarak değerlendirerek hemen harekete geçtiler. Cemiyet, olayı eski dönemin geri getirilmesine yönelik bir çaba olarak görmekte ve bu olaya “irtica” adını vermekteydi.
Cemiyetin en güçlü olduğu yer, Selanik merkezli 3. Ordu idi. İstanbul’da yaşanan gelişmelere karşı ilk tepki de buradan geldi. 3. Ordu’nun her yönden siyasete bulaşmış subayları, Meşrutiyete sahip çıkma düşüncesiyle “Hareket Ordusu” adıyla bir kuvvet oluşturdular.
İttihatçılar Hareket Ordusu’na o dönem öngördükleri “ittihad-ı anasır” prensibi doğrultusunda 3. Ordunun subay ve askerleriyle birlikte Sırp, Makedon, Ulah, Bulgar, Rum ve Musevi gönüllüleri de dâhil ettiler.
Bu birliklerin içinde Meşrutiyet öncesinde Osmanlı kuvvetlerine karşı savaşmış Sandanski, Çirçis, Paniça, Kapitan Keta, Bayram Fehmi ve Krayko gibi çetecilerin yer alması sonradan çok ciddi eleştirilere neden oldu.
HAREKET ORDUSU YILDIZ SARAYINDA
Hareket Ordusu İstanbul’a girdikten sonra hedefini Taşkışla’ya ve ardından Abdülhamit’in ikamet ettiği Yıldız Sarayı’na yöneltti. Bu sırada Hareket Ordusu’nun mevcudu 40.000-50.000’e ulaşmış, destek olarak da 20.000-30.000 civarında gönüllü kuvvet toplanmıştı.
İstanbul’daki çatışmalarda kardeşkanı da aktı ve Hareket Ordusundan kırk dokuz, İstanbul’daki birliklerden ise iki yüz otuz asker hayatını kaybetti. İttihatçılar, Hareket Ordusu mensuplarından hayatını kaybedenlerin dul ve yetimlerine maaş bağladıkları gibi “aziz hatıraları” için de Şişli’de “İttihat ve Terakki’nin anıtmezarı” denilebilecek Abide-i Hürriyet’i inşa ettiler.
Abide-i Hürriyet’in taç kapısının üzerinde “Makber-i Şüheda-i Hürriyet” yazmaktaydı. Bu anıtmezara 1943’de Talat Paşa’nın, 1996’da da Enver Paşa’nın naaşları nakledildi.
Abdülhamit otuz üç yıl boyunca Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde güçlenen bürokrasi yerine ülkeyi tek başına Yıldız’dan yönetmişti. Bu yönüyle Yıldız, muhalefetin en büyük hedefi olmuştu. Hareket Ordusu da bir devrin sembolü olan Yıldız Sarayı’nı ele geçirmeyi amaçlıyordu.
Saray muhafızları, Abdülhamit’in emri doğrultusunda Hareket Ordusu’na karşı bir direnme göstermedi. Ancak iki gün süren kuşatma sırasında saray halkı çok zor anlar yaşadı. Sarayın elektrikleri kesildiği gibi erzak getirilmediğinden yiyecek bir şey de verilmedi.
İttihatçılar, “Yıldız’ı işgal eden kahraman” olmak için de yarıştılar. Kazım Karabekir hatıratında Yıldız’a ilk giren birliklerin kendi askerleri olduğunu uzun uzun anlatır. Buna karşılık Cemiyet ise “Yıldız kahramanı” olarak Enver Bey’i ilan etmiş ve “Hürriyet Kahramanı” Enver Bey yeni bir unvan kazanmıştır.
SARAYIN YAĞMA EDİLMESİ
İttihatçıların Yıldız’ı işgali aynı zamanda bir yağmaya dönüştü. Hareket Ordusunun “Meşrutiyeti koruma” gayesiyle İstanbul’a gelen birlikleri, başta Abdülhamit’in hazinesi olmak üzere pek çok kıymetli eşyayı yağmaladılar.
Hareket Ordusu içinde Yıldız işgalinde bulunan Kazım Karabekir hatıralarında yağmaya dair bir bilgi vermese de bazı kaynaklarda yağmanın boyutları açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Bunlardan birisi olan Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Hüsamettin Ertürk, yeni devrin büyük bir yağmayla başladığını söyleyerek nelerin yağmalandığını belirtir.
Yıldız’da Abdülhamit tarafından saklanan binlerce mücevher, altın, gümüş takımlar, pırlanta, yakut, zümrüt İttihatçılar tarafından yağmalanmıştır. Ayrıca Sarayın kadife ve ipek perdeleri, avizeleri, özel olarak dokunmuş Hereke halıları, oyma işlemeli kapıları, sedef tablaları, altın vazoları, gümüş şamdanları, mangalları, koltukları, kanepeleri, yorgan yastıkları, mutfak takımları yağmalanmıştır. Hatta hayvanat bahçesindeki papağanlar bile yağmadan kurtulamamıştır.
Bu yağmaya özellikle saray eşyalarını “ganimet” olarak gören Rumeli’den getirilen gönüllü çetecilerin karıştığı iddia edilmiştir. Sarayın bahçesindeki havuzun altındaki gizli mahzende bulunan hazinenin de İttihat ve Terakki önde gelenlerinin eline geçtiği ileri sürülmüştür. Sarayın yağmalandığına dair iddialar Mecliste Mahmut Şevket Paşa tarafından da onaylanmışsa da ayrıntıları gizlenmiştir.
Saray kütüphanesi müdürü Kalkandelenli Sabri Bey kapı önüne yatarak en azından kütüphanenin yağmalanmasını önlemişti. Böylece tarihimizin en üzücü olaylarından birisini oluşturan bu yağmadan geriye, saray kütüphanesi ve Abdülhamit’in ülkenin çeşitli yerlerine ait çektirdiği fotoğraflardan oluşan albümler kalmıştır. Bu kitaplar ve albümler günümüzde İstanbul Üniversitesi’nde bulunmaktadır.
YILLAR SONRA AÇILAN SORUŞTURMA
Yıldız Sarayı’nın yağma edildiğine dair dedikodular hemen olay sonrasında ayyuka çıktıysa da Mahmut Şevket Paşa’nın müdahalesiyle olay kapatıldı. Ancak İttihatçı liderlerin ülkeyi terk ettiği Mütareke Devri’nde yeniden bir soruşturma başlatılarak yağmaya katılanların yargılanması gündeme geldi.
1919 yılına ait gazetelerde yağmaya dair haberler yer almaya başladı. Özellikle İttihat ve Terakki’ye muhalif olan İkdam gazetesinde Yıldız Sarayı’nda yaşananlara dair haberler yayınlandı. İkdam’ın 17 Nisan tarihli nüshasında yağmaya karışanlarla ilgili bir soruşturma başlatıldığı ve bu kapsamda Beyazıt’ta bir evin arandığı belirtiliyordu. Gazeteye göre Selanik’e sürgüne gönderilirken Abdülhamit’e ait 900.000 liralık nakit ve mücevherlere de zorla el konulmuştu.
İkdam daha da ayrıntılı bilgiler vererek yağmanın Hareket Ordusu ileri gelenleri tarafından yapıldığını yazmakta ve kimin neler gasp ettiğini açıklamaktaydı. İddialara göre; Mahmut Şevket Paşa çeşitli pandantif, taç, yüzük, bir altın mangal; Hareket Ordusu Komutanı Hüsnü Paşa murassa tütün tabakası, gerdanlık; Hareket Ordusu Erkânı Harp Reisi Mirliva Ali Paşa küpeler ve yüzükler; Hareket Ordusu komutanlarından Hasan İzzet Bey halılar, seccadeler, kravat iğneleri, taç; Enver, Cemal Paşalar ve Damat İsmail Hakkı Bey kıymetli eşyalar, mobilya, vazolar, muhtelif pırlantalar, çeşitli zümrüt ve halılar; Ahmet Rıza Bey kıymetli yemek takımları, murassa saat gibi değerli eşyaları almışlardı.
Gazeteye göre eski Hicaz valisi Galip Paşa (Pasiner) muhtelif cins kadın süs eşyaları, Cafer Tayyar (Eğilmez Paşa) ve Hamdi Beyler inci küpeler, pırlanta yüzük, kıymetli revolverler; Aziz Samih Bey üç bin lira kıymetinde bir taç, Yakup Cemil mühim miktarda tahvilat, Hüseyin Kadri Bey zümrüt kabzalı murassa bir hançer, Hüseyin Cahit Bey murassa hokka takımları, iki adet murassa saat; Cavit Bey ve Emanuel Karasu önemli miktarda kıymetli elmas, Vehip Paşa çok miktarda hisse senetleri, kıymetli kravat iğnelerini gasp etmişlerdi.
1920 yılında yağma ile ilgili yargılamalar başladı. Yargılamalar sonunda Ferik Hüseyin Hüsnü, Galip, Hasan Rıza, Şevket Turgut ve Hasan Rıza Paşalara çeşitli cezalar verildi ise de sonradan kararlar geri alındı. Ancak yargılamalara rağmen yağmanın mahiyetinin tam olarak ortaya konulduğunu söylemek mümkün değildir.
TAM BİR İBRET
İttihatçılar için Yıldız Sarayı yıllarca muhalefet ettikleri Abdülhamit’in en önemli mekânıydı. Bu yönüyle Sarayı işgal etmek onlar için büyük bir ideal haline gelmişti. 31 Mart Olayı ile bu fırsatı elde eden İttihatçılar, Hareket Ordusu’nun saraya girmesiyle büyük bir yağmaya giriştiler.
Yağma iki farklı grup tarafından yapılmıştı. Birinci yağma, Rumeli’den getirilen ve çoğu eski çetecilerden oluşan gönüllüler tarafından gerçekleştirildi. İkinci yağmanın ise Hareket Ordusu içinde yer alan subaylarla İttihat ve Terakki’nin bazı önde gelenleri tarafından yapıldığı iddia edildi.
Osmanlı ülkesine “eşitlik, hürriyet ve adalet” getirmek iddiasıyla yola çıkan İttihatçılar ve özellikle içlerindeki “idealist subaylar”, ellerine geçen ilk fırsatı “ganimet” olarak değerlendirerek Sarayı yağmaladılar. Böylece yeni döneme “Yıldız Yağması” damga vurdu.
İttihatçılar 31 Mart Olayının üstünü örttükleri gibi Yıldız Yağması ile ilgili iddiaların da araştırılmasına fırsat vermeyerek tarihe bir sis perdesi daha bıraktılar. Ancak aradan yüz yıldan fazla zaman geçse de “Yıldız” denildiğinde akla hemen “yağma” gelmesi bile yapılanların büyük bir facia olduğunu göstermektedir.
Kaynaklar: İkdam, 17 Nisan 1919; Vakit, 25 Nisan 1919; Z. Türkmen, “31 Mart Olayından Sonra Yıldız Evrakı Tedkik Komisyonu’nun Kuruluşu, Faaliyetleri ve Yıldız Sarayı’nın Araştırılması”, TTK Kongresi Bildiriler, Ankara 1999; H. Y. Şehsuvaroğlu, “Yıldız Yağması”, Hayat Tarih; M. Candemir, “”Yıldız Sarayı Kütüphanesi: Saray’dan Üniversiteye”, Tarih Dergisi, S. 45, 2008.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 11.4.2018 [TR724]
Cemiyetin en güçlü olduğu yer, Selanik merkezli 3. Ordu idi. İstanbul’da yaşanan gelişmelere karşı ilk tepki de buradan geldi. 3. Ordu’nun her yönden siyasete bulaşmış subayları, Meşrutiyete sahip çıkma düşüncesiyle “Hareket Ordusu” adıyla bir kuvvet oluşturdular.
İttihatçılar Hareket Ordusu’na o dönem öngördükleri “ittihad-ı anasır” prensibi doğrultusunda 3. Ordunun subay ve askerleriyle birlikte Sırp, Makedon, Ulah, Bulgar, Rum ve Musevi gönüllüleri de dâhil ettiler.
Bu birliklerin içinde Meşrutiyet öncesinde Osmanlı kuvvetlerine karşı savaşmış Sandanski, Çirçis, Paniça, Kapitan Keta, Bayram Fehmi ve Krayko gibi çetecilerin yer alması sonradan çok ciddi eleştirilere neden oldu.
HAREKET ORDUSU YILDIZ SARAYINDA
Hareket Ordusu İstanbul’a girdikten sonra hedefini Taşkışla’ya ve ardından Abdülhamit’in ikamet ettiği Yıldız Sarayı’na yöneltti. Bu sırada Hareket Ordusu’nun mevcudu 40.000-50.000’e ulaşmış, destek olarak da 20.000-30.000 civarında gönüllü kuvvet toplanmıştı.
İstanbul’daki çatışmalarda kardeşkanı da aktı ve Hareket Ordusundan kırk dokuz, İstanbul’daki birliklerden ise iki yüz otuz asker hayatını kaybetti. İttihatçılar, Hareket Ordusu mensuplarından hayatını kaybedenlerin dul ve yetimlerine maaş bağladıkları gibi “aziz hatıraları” için de Şişli’de “İttihat ve Terakki’nin anıtmezarı” denilebilecek Abide-i Hürriyet’i inşa ettiler.
Abide-i Hürriyet’in taç kapısının üzerinde “Makber-i Şüheda-i Hürriyet” yazmaktaydı. Bu anıtmezara 1943’de Talat Paşa’nın, 1996’da da Enver Paşa’nın naaşları nakledildi.
Abdülhamit otuz üç yıl boyunca Abdülmecit ve Abdülaziz dönemlerinde güçlenen bürokrasi yerine ülkeyi tek başına Yıldız’dan yönetmişti. Bu yönüyle Yıldız, muhalefetin en büyük hedefi olmuştu. Hareket Ordusu da bir devrin sembolü olan Yıldız Sarayı’nı ele geçirmeyi amaçlıyordu.
Saray muhafızları, Abdülhamit’in emri doğrultusunda Hareket Ordusu’na karşı bir direnme göstermedi. Ancak iki gün süren kuşatma sırasında saray halkı çok zor anlar yaşadı. Sarayın elektrikleri kesildiği gibi erzak getirilmediğinden yiyecek bir şey de verilmedi.
İttihatçılar, “Yıldız’ı işgal eden kahraman” olmak için de yarıştılar. Kazım Karabekir hatıratında Yıldız’a ilk giren birliklerin kendi askerleri olduğunu uzun uzun anlatır. Buna karşılık Cemiyet ise “Yıldız kahramanı” olarak Enver Bey’i ilan etmiş ve “Hürriyet Kahramanı” Enver Bey yeni bir unvan kazanmıştır.
SARAYIN YAĞMA EDİLMESİ
İttihatçıların Yıldız’ı işgali aynı zamanda bir yağmaya dönüştü. Hareket Ordusunun “Meşrutiyeti koruma” gayesiyle İstanbul’a gelen birlikleri, başta Abdülhamit’in hazinesi olmak üzere pek çok kıymetli eşyayı yağmaladılar.
Hareket Ordusu içinde Yıldız işgalinde bulunan Kazım Karabekir hatıralarında yağmaya dair bir bilgi vermese de bazı kaynaklarda yağmanın boyutları açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Bunlardan birisi olan Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Hüsamettin Ertürk, yeni devrin büyük bir yağmayla başladığını söyleyerek nelerin yağmalandığını belirtir.
Yıldız’da Abdülhamit tarafından saklanan binlerce mücevher, altın, gümüş takımlar, pırlanta, yakut, zümrüt İttihatçılar tarafından yağmalanmıştır. Ayrıca Sarayın kadife ve ipek perdeleri, avizeleri, özel olarak dokunmuş Hereke halıları, oyma işlemeli kapıları, sedef tablaları, altın vazoları, gümüş şamdanları, mangalları, koltukları, kanepeleri, yorgan yastıkları, mutfak takımları yağmalanmıştır. Hatta hayvanat bahçesindeki papağanlar bile yağmadan kurtulamamıştır.
Bu yağmaya özellikle saray eşyalarını “ganimet” olarak gören Rumeli’den getirilen gönüllü çetecilerin karıştığı iddia edilmiştir. Sarayın bahçesindeki havuzun altındaki gizli mahzende bulunan hazinenin de İttihat ve Terakki önde gelenlerinin eline geçtiği ileri sürülmüştür. Sarayın yağmalandığına dair iddialar Mecliste Mahmut Şevket Paşa tarafından da onaylanmışsa da ayrıntıları gizlenmiştir.
Saray kütüphanesi müdürü Kalkandelenli Sabri Bey kapı önüne yatarak en azından kütüphanenin yağmalanmasını önlemişti. Böylece tarihimizin en üzücü olaylarından birisini oluşturan bu yağmadan geriye, saray kütüphanesi ve Abdülhamit’in ülkenin çeşitli yerlerine ait çektirdiği fotoğraflardan oluşan albümler kalmıştır. Bu kitaplar ve albümler günümüzde İstanbul Üniversitesi’nde bulunmaktadır.
YILLAR SONRA AÇILAN SORUŞTURMA
Yıldız Sarayı’nın yağma edildiğine dair dedikodular hemen olay sonrasında ayyuka çıktıysa da Mahmut Şevket Paşa’nın müdahalesiyle olay kapatıldı. Ancak İttihatçı liderlerin ülkeyi terk ettiği Mütareke Devri’nde yeniden bir soruşturma başlatılarak yağmaya katılanların yargılanması gündeme geldi.
1919 yılına ait gazetelerde yağmaya dair haberler yer almaya başladı. Özellikle İttihat ve Terakki’ye muhalif olan İkdam gazetesinde Yıldız Sarayı’nda yaşananlara dair haberler yayınlandı. İkdam’ın 17 Nisan tarihli nüshasında yağmaya karışanlarla ilgili bir soruşturma başlatıldığı ve bu kapsamda Beyazıt’ta bir evin arandığı belirtiliyordu. Gazeteye göre Selanik’e sürgüne gönderilirken Abdülhamit’e ait 900.000 liralık nakit ve mücevherlere de zorla el konulmuştu.
İkdam daha da ayrıntılı bilgiler vererek yağmanın Hareket Ordusu ileri gelenleri tarafından yapıldığını yazmakta ve kimin neler gasp ettiğini açıklamaktaydı. İddialara göre; Mahmut Şevket Paşa çeşitli pandantif, taç, yüzük, bir altın mangal; Hareket Ordusu Komutanı Hüsnü Paşa murassa tütün tabakası, gerdanlık; Hareket Ordusu Erkânı Harp Reisi Mirliva Ali Paşa küpeler ve yüzükler; Hareket Ordusu komutanlarından Hasan İzzet Bey halılar, seccadeler, kravat iğneleri, taç; Enver, Cemal Paşalar ve Damat İsmail Hakkı Bey kıymetli eşyalar, mobilya, vazolar, muhtelif pırlantalar, çeşitli zümrüt ve halılar; Ahmet Rıza Bey kıymetli yemek takımları, murassa saat gibi değerli eşyaları almışlardı.
Gazeteye göre eski Hicaz valisi Galip Paşa (Pasiner) muhtelif cins kadın süs eşyaları, Cafer Tayyar (Eğilmez Paşa) ve Hamdi Beyler inci küpeler, pırlanta yüzük, kıymetli revolverler; Aziz Samih Bey üç bin lira kıymetinde bir taç, Yakup Cemil mühim miktarda tahvilat, Hüseyin Kadri Bey zümrüt kabzalı murassa bir hançer, Hüseyin Cahit Bey murassa hokka takımları, iki adet murassa saat; Cavit Bey ve Emanuel Karasu önemli miktarda kıymetli elmas, Vehip Paşa çok miktarda hisse senetleri, kıymetli kravat iğnelerini gasp etmişlerdi.
1920 yılında yağma ile ilgili yargılamalar başladı. Yargılamalar sonunda Ferik Hüseyin Hüsnü, Galip, Hasan Rıza, Şevket Turgut ve Hasan Rıza Paşalara çeşitli cezalar verildi ise de sonradan kararlar geri alındı. Ancak yargılamalara rağmen yağmanın mahiyetinin tam olarak ortaya konulduğunu söylemek mümkün değildir.
TAM BİR İBRET
İttihatçılar için Yıldız Sarayı yıllarca muhalefet ettikleri Abdülhamit’in en önemli mekânıydı. Bu yönüyle Sarayı işgal etmek onlar için büyük bir ideal haline gelmişti. 31 Mart Olayı ile bu fırsatı elde eden İttihatçılar, Hareket Ordusu’nun saraya girmesiyle büyük bir yağmaya giriştiler.
Yağma iki farklı grup tarafından yapılmıştı. Birinci yağma, Rumeli’den getirilen ve çoğu eski çetecilerden oluşan gönüllüler tarafından gerçekleştirildi. İkinci yağmanın ise Hareket Ordusu içinde yer alan subaylarla İttihat ve Terakki’nin bazı önde gelenleri tarafından yapıldığı iddia edildi.
Osmanlı ülkesine “eşitlik, hürriyet ve adalet” getirmek iddiasıyla yola çıkan İttihatçılar ve özellikle içlerindeki “idealist subaylar”, ellerine geçen ilk fırsatı “ganimet” olarak değerlendirerek Sarayı yağmaladılar. Böylece yeni döneme “Yıldız Yağması” damga vurdu.
İttihatçılar 31 Mart Olayının üstünü örttükleri gibi Yıldız Yağması ile ilgili iddiaların da araştırılmasına fırsat vermeyerek tarihe bir sis perdesi daha bıraktılar. Ancak aradan yüz yıldan fazla zaman geçse de “Yıldız” denildiğinde akla hemen “yağma” gelmesi bile yapılanların büyük bir facia olduğunu göstermektedir.
Kaynaklar: İkdam, 17 Nisan 1919; Vakit, 25 Nisan 1919; Z. Türkmen, “31 Mart Olayından Sonra Yıldız Evrakı Tedkik Komisyonu’nun Kuruluşu, Faaliyetleri ve Yıldız Sarayı’nın Araştırılması”, TTK Kongresi Bildiriler, Ankara 1999; H. Y. Şehsuvaroğlu, “Yıldız Yağması”, Hayat Tarih; M. Candemir, “”Yıldız Sarayı Kütüphanesi: Saray’dan Üniversiteye”, Tarih Dergisi, S. 45, 2008.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 11.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)