Bu yazımızın kahramanı Meryem, bir sağlık çalışanı. Bir aileye ziyaretimizde tanıdım onu. Mütebessim çehresi ve mütevazi halleri zaten bir Meryem olduğunu ispat ediyordu. Ben sordum o anlattı. Anlattıkça kimi zaman ağladı kimi zamansa değişik hülyalara kendini saldı....
İşte kendi dilinden hikayesi:
Hayatımın en güzel günleri, çok sevdiğim işimi yaptığım zaman dilimleriydi. Çünkü insanların mutluluklarına şahit oluyor, ve buna vesile olmaktan ben de mutlu oluyordum. Kadınların anne olmasına yardımcı oluyor, bir nevi bu özel duyguyu onların sayesinde ben de yaşıyordum. Uzun zamandır evli olmama rağmen daha anne değildim. Ama kendimi bir çok bebeğin annesi sayıyordum.
Hayatımız bu seyirde devam ederken birilerinin lütuf, benimse soykırım olarak nitelendirdiğim olaylar silsilesinde bulduk kendimizi. Bir gecede hayatımız değişti. Bir gecede insanların bize bakışı evrildi. Bir gecede hayal bile edemeyeceğimiz zulümler gerçekleşti. O korkunç geceden sonra polisler kapımıza geldi. Daha ne olduğunu anlamadan apar topar gözaltına alındım. Anlamsız sorular altında, ilginç suçlamalarla 5 gün gözaltında kaldım. Bu esnada uzun zamandır duasında bulunduğum bir duygunun heyecanını yaşıyordum. Anne olacaktım. Hep diğer insanların mutluluğuna şahit bulunduğum o hissin, gerçek sahibi olacaktım.
Ama…
Gözaltı sürecindeki stresten, endişe ve korkudan dolayı maalesef bebeğimi kaybettim. Süreç bana en büyük ve en önemli kaybımı bu şekilde yaşatmış oldu. Süreç bir kadının tatmak isteyeceği en güzel duyguya acımasızca ve haksızca engel oldu.
Süreç daha dünyaya gözünü açmaya fırsat bulamayan masum bebeğimin katili oldu.
Sonrasında beni serbest bıraktılar.
Ne göz altına alınmama ne de serbest bırakılmama bir türlü anlam veremedim.
Özgürlüğüme kavuşmuş olsam da maalesef bebeğimi kaybetmiştim. Serbest bırakıldığım zaman içerisinde ise hiç huzurlu değildim.
Mevcut iletişim kanalları 7/24 bizi hep suçlu, hep tehlikeli gösteriyordu. Çok sevdiğimiz ülkemizin çok sevdiğimiz insanından kaçar olmuştuk. Kendi insanımızdan, kendi yakınlarımızdan, kendi hısım-akrabalarımızdan uzaklaştıkça uzaklaşmak zorunda kaldık....
Suçumuz ise, zamanında bugünün ‘kudretli yöneticileri’ tarafından açılan ve kanunlara uygun olarak çalışan Bank Asya’da paramızın olmasıydı.
Eşimle birlikte saklanıyorduk. Süreç çok acımasız devam ediyordu.
Ve bir gün korktuğum başıma geldi. Gizlendiğimiz eve polisler baskın yaparak beni aldılar. Yine ne olduğunu anlamadan, suçumun ne olduğunu bilmeden kendimi hapishanede buldum.
5 ay kadar bir süre hapis yattım. Hapishanede benim gibi masum Meryemler vardı.
Hepimiz birbirimiz için kader arkadaşı olmuştuk. Sağlık çalışanı olduğumdan oradaki arkadaşlarım için elimden ne geliyorsa yapıyordum.
Herkes kendi mesleğinin, kendi ilminin gereği, birbirlerine yardımcı oluyordu. Bir Meryem vardı ki, hepimiz artık kendimizi unutup onun için üzülür olmuştuk.
Arkadaşımız üzüntüsünden ne yiyor ne de içebiliyordu. Fazlaca kilo kaybetmiş ve bu durum genetik bir göz rahatsızlığını da tetiklemişti. Arkadaşımız gün geçtikçe görme yetisini kaybeder olmuştu.
Yürümek bir yana, yatağında sağından-soluna bile dönemiyordu. Her işine biz yardımcı olmaya çalışıyorduk.
Yetkililere defalarca durumu ile ilgili dilekçe yazmamıza rağmen herhangi bir sonuç alamadık. Arkadaşımız görme yetisini %80 kaybedip iyice halden düşünce, yetkililerin ‘Elimizde ölmesin, başımız belaya girmesin’ endişesiyle tahliye edildi.
Hapishanede aylar, ne kaybettiğim bebeğimi ne de kendimi düşünmeye bile fırsatım olmadan peşi sıra geçip gitti.
‘Keyfi' olarak tutuklanmamın üzerinden 5 ay geçtikten sonra, yine neden olduğunu anlayamadan tahliye oldum.
Artık kararlıydım. Bu korku, baskı, tazyik, hedef gösterme, soykırım atmosferinden kurtulmak istiyordum, kaçacaktım. Yap-boz sistemine dönüşmüş bu sistemsiz sistemin çarklarından kurtulacaktım...
Evet, Meryem şimdi memleketinden çok uzaklarda. Ama memleket sevgisi ve meslek aşkı ise hep damarlarında. Meryem geleceğe kararlı bir şekilde baksa da, aklı hâlâ ardında bıraktığı arkadaşlarında... Hayatımdan bir Meryem daha geldi ve geçti. Bir gurur tablosu daha gönlümdeki yerini seçti.
Yolun, bahtın, şansın açık olsun Meryem. Ben seni gittiğin beldede kucağında evladın ile mesleğini yapar bir şekilde hayal edeceğim. Ve biliyorum ki sen nerede olursan ol, nereye gidersen git "Meryem" olarak kalacaksın.
NOT: Siz de bir ‘Meryem'seniz ve anlatmak istedikleriniz varsa, meryemhikayeleri@gmail.com adresinden paylaşın benimle hikayenizi….
[Meryem Güneş] 14.5.2019 [Samanyolu Haber]
Cezaevinde Acı Kayıp ve Meryem [Meryem Güneş]
Ey İnsan Bismillah De... [Abdullah Aymaz]
Üstad Hazretleri, bizim niçin Bismillahirrahmanirrahim demesi gerektiğini şöyle ifade ediyor:
“Kâinatın çeşit çeşit türlerini ve diğer varlıklarını hikmet dairesinde, insanın etrafında toplayıp bütün hâcet ve ihtiyaçlarına tam bir intizam ve inayet ile koşturmak, açıkça iki halden birisidir: Yâ kainat her bir nevi kendi kendine insanı tanıyor. Ona itaat ediyor, yardımına koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok imkânsızlıkları netice veriyor, insan gibi mutlak bir âcizlikte, en kuvvetli mutlak bir sultanın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut, bu kâinatın perdesi arkasında gücü her şeye yeten bir Kadir-i mutlakın ilmi ile bu yardımlaşma oluyor. Demek kainatın nevileri, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
“Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki; bütün mahlukat nevilerini sana doğru yardım ellerini uzattıran ve senin ihtiyaçlarına ‘Buyur!’ dedirten Celâl Sâhibi Zât; seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir ve katiyen anla ki; senin gibi mutlak zayıf, mutlak âciz, mutlak fakir, fâni, küçük bir mahluka, koca kainatı musahhar edip emrine vermek ve onun imdadına göndermek, elbette böyle bir rahmet senden küllî ve hâlis bir şükür, ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillahirrahmanirrahim’i de. O rahmetin ulaşmasına vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçi yap.
“Evet, rahmetin varlığı ve tahakkuku güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetinden hasıl oluyor. Öyle de: Bu kâinatın büyük dairesinde bin bir İlahî ismin cilvesinden uzanan nûranî atkılar, kainat simâsında öyle bir Rahmet damgası içinde Rahimiyet mührü ve bir Şefkat nakşı dokuyor ve öyle bir inâyet mührü dokuyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
“Evet, Güneş ve Ay’ı, unsurları, elementleri ve madenleri, nebâtat ve hayvanatı, bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi, o bin bir isimlerin şualarıyla tanzim eden ve hayata hizmetçi yapan nebâtî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedakârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve canlı varlıkları, insan hayatına musahhar edip emrine âmâde kılan ve ondan İlahî Rubûbiyetin gayet güzel ve şirin en büyük nakşını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı rahmetini, mutlak ihtiyaç içindeki canlı varlıklara ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.
“Ey insan! Eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahim de. O şefaatçiyi bul. Evet yeryüzünde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtatın ve hayvanatın taifelerini; hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak vakti vaktine tam bir intizam ile, hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmasında Ehadiyet mührünü koyan; apaçık bir şekilde gözümüz önünde RAHMET’tir. Ve o Rahmetin varlığı, bu küre-i arzın simasındaki varlıkların vücudları kadar katî olduğu gibi, o mevcudat sayısınca tahakkukunun delilleri var.
“Evet, zeminin yüzünde öyle bir RAHMET mührü ve Ehadiyet damgası bulunduğu gibi, insanın mânevî mahiyetinin sîmasında da öyle bir RAHMET damgası vardır ki, küre-i arzın sîmasındaki MERHAMET damgasından ve kainatın simasındaki RAHMET’in azametli damgasından daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin tecelli ve cilvesinin bir odak noktası hükmünde bir câmiiyeti (toparlayıcı ve kapsayıcı bir mâhiyeti) var.
“Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir RAHMET damgasını ve Ehadiyet mührünü koyan Zât, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin hareketlerine dikkat etmesin, senin imdadına koşan bütün kâinatı başı boş, abes yapsın, yaratılış ağacını, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın. Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vecihle eksikliği olmayan, güneş gibi apaçık ortada bulunan RAHMETİNİ ve ziya gibi görünen HİKMETİNİ inkâr ettirsin… Hâşâ…
“Ey insan bil ki, o RAHMET’in arşına yetişmek için bir MİRAC var. O miraç, Bimillahirrahmanirrahim’dir. Ve bu miraç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların ibtidalarına ve umum mübarek isimlerin başlangıçlarına bak… Besmelenin kadir ve kıymetinin azametine en kati bir delil şudur ki, İmam Şâfii (r.a.) gibi çok büyük müctehidler demişler: ‘Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”
(On Dördüncü Lem’a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
[Abdullah Aymaz] 14.5.2019 [Samanyolu Haber]
“Kâinatın çeşit çeşit türlerini ve diğer varlıklarını hikmet dairesinde, insanın etrafında toplayıp bütün hâcet ve ihtiyaçlarına tam bir intizam ve inayet ile koşturmak, açıkça iki halden birisidir: Yâ kainat her bir nevi kendi kendine insanı tanıyor. Ona itaat ediyor, yardımına koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok imkânsızlıkları netice veriyor, insan gibi mutlak bir âcizlikte, en kuvvetli mutlak bir sultanın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut, bu kâinatın perdesi arkasında gücü her şeye yeten bir Kadir-i mutlakın ilmi ile bu yardımlaşma oluyor. Demek kainatın nevileri, insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
“Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki; bütün mahlukat nevilerini sana doğru yardım ellerini uzattıran ve senin ihtiyaçlarına ‘Buyur!’ dedirten Celâl Sâhibi Zât; seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir ve katiyen anla ki; senin gibi mutlak zayıf, mutlak âciz, mutlak fakir, fâni, küçük bir mahluka, koca kainatı musahhar edip emrine vermek ve onun imdadına göndermek, elbette böyle bir rahmet senden küllî ve hâlis bir şükür, ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillahirrahmanirrahim’i de. O rahmetin ulaşmasına vesile ve o Rahman’ın dergâhında şefaatçi yap.
“Evet, rahmetin varlığı ve tahakkuku güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetinden hasıl oluyor. Öyle de: Bu kâinatın büyük dairesinde bin bir İlahî ismin cilvesinden uzanan nûranî atkılar, kainat simâsında öyle bir Rahmet damgası içinde Rahimiyet mührü ve bir Şefkat nakşı dokuyor ve öyle bir inâyet mührü dokuyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
“Evet, Güneş ve Ay’ı, unsurları, elementleri ve madenleri, nebâtat ve hayvanatı, bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi, o bin bir isimlerin şualarıyla tanzim eden ve hayata hizmetçi yapan nebâtî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedakârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve canlı varlıkları, insan hayatına musahhar edip emrine âmâde kılan ve ondan İlahî Rubûbiyetin gayet güzel ve şirin en büyük nakşını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahman-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı rahmetini, mutlak ihtiyaç içindeki canlı varlıklara ve insana makbul bir şefaatçi yapmış.
“Ey insan! Eğer insan isen Bismillahirrahmanirrahim de. O şefaatçiyi bul. Evet yeryüzünde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtatın ve hayvanatın taifelerini; hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak vakti vaktine tam bir intizam ile, hikmet ve inayet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmasında Ehadiyet mührünü koyan; apaçık bir şekilde gözümüz önünde RAHMET’tir. Ve o Rahmetin varlığı, bu küre-i arzın simasındaki varlıkların vücudları kadar katî olduğu gibi, o mevcudat sayısınca tahakkukunun delilleri var.
“Evet, zeminin yüzünde öyle bir RAHMET mührü ve Ehadiyet damgası bulunduğu gibi, insanın mânevî mahiyetinin sîmasında da öyle bir RAHMET damgası vardır ki, küre-i arzın sîmasındaki MERHAMET damgasından ve kainatın simasındaki RAHMET’in azametli damgasından daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin tecelli ve cilvesinin bir odak noktası hükmünde bir câmiiyeti (toparlayıcı ve kapsayıcı bir mâhiyeti) var.
“Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir RAHMET damgasını ve Ehadiyet mührünü koyan Zât, seni başı boş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin hareketlerine dikkat etmesin, senin imdadına koşan bütün kâinatı başı boş, abes yapsın, yaratılış ağacını, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın. Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vecihle eksikliği olmayan, güneş gibi apaçık ortada bulunan RAHMETİNİ ve ziya gibi görünen HİKMETİNİ inkâr ettirsin… Hâşâ…
“Ey insan bil ki, o RAHMET’in arşına yetişmek için bir MİRAC var. O miraç, Bimillahirrahmanirrahim’dir. Ve bu miraç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanın yüz on dört surelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların ibtidalarına ve umum mübarek isimlerin başlangıçlarına bak… Besmelenin kadir ve kıymetinin azametine en kati bir delil şudur ki, İmam Şâfii (r.a.) gibi çok büyük müctehidler demişler: ‘Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’an’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”
(On Dördüncü Lem’a, İkinci Makam, Üçüncü Sır)
[Abdullah Aymaz] 14.5.2019 [Samanyolu Haber]
Bu da Batıdan Bir Ses: Bir Barış İnşa Edici Olarak Fethullah Gülen Hocaefendi [Faruk Mercan]
Ramazan ayı, ruhani atmosferiyle kitap okumaya biraz daha vakit ayırmak için önemli bir fırsat…
Fethullah Gülen Hocaefendi, geçtiğimiz ay yaptığım bir ziyarette, “En az Japonlar kadar kitap okumalı, Hizmet Hareketi'nin bir yanı da bu olmalı. …” ifadesini kullandı ve bir dönem beş ciltlik bir hadis külliyatını bir haftada bitirdiğini hatırlattı.
Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatı ve Hizmet hareketinin misyonu üzerine üç kitap yayınlandı.
Hindistanlı profesör Enver Alam’in “Allah Rızasi İçin” eseri…
Amerikalı Profesor Jon Pahl’in “Fethullah Gülen, Bir Hizmet Hayatı” kitabı…
Ve “Allah Yolunda Bir Ömür”…
Profesör Enver Alam’ın kitabını burada daha önce “Hindistan’dan Bir Ses: Hocaefedi, Hizmet ve İslam dünyası…” başlığıyla değerlendirdim. Hizmet’in, İslam tarihindeki muceddidi hareketlerin günümüzdeki devamı olduğunu çok sağlam veriler ve analizlerle ortaya koyan bir akademik çalışma…
Daha sonra Profesör Alam’la bir yemekte bir araya geldik ve kitabı üzerinde uzun uzun konuşma fırsatı bulduk… Kitabının yayınlanmasından sonra Hocaefendi’yi ziyaret eden Prof. Alam, Hizmet hareketinin hem İslam dünyası hem de Batı için taşıdığı büyük önemi görmüş bir bilim adamı…
Amerikalı profesör Jon Pahl’in, “Fethullah Gülen, Bir Hizmet Hayatı” adını taşıyan 400 sayfalık kitabını da baştan sona okudum. Bu kitabın verdiği en önemli mesaj, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin günümüz dünyasındaki “barış inşa edici” rolü ve Hizmet mensuplarının bu öğretiyi dünyanın her tarafında temsil etmeleri… Prof Pahl, “Hizmet insanları bulundukları ülkelerde hem Müslümanlığı kamil manada yaşamanın hem de iyi bir vatandaş olmanın mümkün olduğunu gösterdiler” diyor. Bir medeniyetler tarihçisi olan Prof. Pahl, bu felsefe doğrultusunda Hizmet mensuplarının her ülkede çoğulculuğun, demokratik prensiplerin yanında yer aldıklarını kayda geçiriyor.
Siyaset bilimi ve tarih profesörü Edward Luttwak, Türkiye’de Hizmet’in başına gelenleri şöyle tanımlamıştı:
“Eğitim seviyesi düşük Erdoğan’ın başını çektiği radikal siyasal İslamın dünyada binden fazla okul, onlarca üniversite, öğrenci yurtları ve eğitim enstitüleri açmış Fethullah Gülen’in iyi eğitim görmüş takipçilerine karşı savaşı...”
Prof Jon Pahl da, Hizmet hareketini, “Modern, eğitimli ve faaliyetleriyle dünyada barış inşa eden, çoğulcu, uluslararası sivil İslam” olarak tanımlıyor.
Kitabın diğer kısımlarını şöyle özetleyebilirim:
Tarihte barış inşa edici şahsiyetler, toplumlardaki kamplaşmaları insanlardaki korkuyu tamir etmeleri sebebiyle hep hedef haline geldiler, Fethullah Gülen’in bugün yaşadıkları bunun bir örneği…
Hizmet Hareketi'nin temelinde reaksiyon değil, sabır ve aksiyon var. Bu yönüyle Fethullah Gülen’in hayatı, ibadet ve duadan güç alan, “derin bir sükunet” üzerine kurulu bir hayattır. Bir başka ifadeyle, vaazlara ve eğitime adanmış bir hizmet hayatı…
Hizmet’in temsil ettiği global etik değerler, Hizmet mensuplarının dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı kültürlerde aynı projeleri hayata geçirmelerine imkan tanıyor.
Hizmetin eğitim anlayışı, kendi geleneksel değerlerini takdir etmenin yanında, Bati ile de temasa geçebilen hayli eğitimli geniş bir kitle üretti. Gülen, Hizmet projeleriyle diğer Müslümanlara, daha adil ve barışın egemen olduğu bir dünyaya katkı sağlamaları için yol gösteriyor.
Gülen Türkiye’de, Cumhuriyet dönemi sarsıntılarından sonra kitleleri reaksiyoner hareketlere yönelmekten çekip, müspet zeminde hem dinlerini yaşamaya hem de hayata katılmaya şevketti. Ama yıllarca ülkesinde eziyet çekti ve hep bir “garip” olarak yaşadı. Gülen işte bu gurbet ve hüznünü, Hizmet’le umuda ve pozitif aksiyona dönüştürdü.
Fethullah Gülen’in hayatı, darbe organize etme suçlamasını boşa çıkarıyor. Dünyada çatışmacı ve şiddet yanlısı insanlar hep en barışçıl insanları çatışma ve şiddet taraftarı olmakla suçlarlar. Gülen’in tercih ettiği yolu, yaşadığı hayat ortaya koyuyor. Bir otoritenin (Erdoğan) ihtirasları bu gerçeği değiştirmez.
Hizmet Hareketi Türkiye’deki baskı dönemlerinden hep güçlenerek çıktı ve daha da büyüdü. Bu hareket, temsil ettiği enerji ve barış ruhu ile dünyanın geleceğinde var olacak…
Gelecek yazıda, “Allah Yolunda Bir Ömür”ün hikayesini anlatacağım.
[Faruk Mercan] 14.5.2019 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen Hocaefendi, geçtiğimiz ay yaptığım bir ziyarette, “En az Japonlar kadar kitap okumalı, Hizmet Hareketi'nin bir yanı da bu olmalı. …” ifadesini kullandı ve bir dönem beş ciltlik bir hadis külliyatını bir haftada bitirdiğini hatırlattı.
Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hayatı ve Hizmet hareketinin misyonu üzerine üç kitap yayınlandı.
Hindistanlı profesör Enver Alam’in “Allah Rızasi İçin” eseri…
Amerikalı Profesor Jon Pahl’in “Fethullah Gülen, Bir Hizmet Hayatı” kitabı…
Ve “Allah Yolunda Bir Ömür”…
Profesör Enver Alam’ın kitabını burada daha önce “Hindistan’dan Bir Ses: Hocaefedi, Hizmet ve İslam dünyası…” başlığıyla değerlendirdim. Hizmet’in, İslam tarihindeki muceddidi hareketlerin günümüzdeki devamı olduğunu çok sağlam veriler ve analizlerle ortaya koyan bir akademik çalışma…
Daha sonra Profesör Alam’la bir yemekte bir araya geldik ve kitabı üzerinde uzun uzun konuşma fırsatı bulduk… Kitabının yayınlanmasından sonra Hocaefendi’yi ziyaret eden Prof. Alam, Hizmet hareketinin hem İslam dünyası hem de Batı için taşıdığı büyük önemi görmüş bir bilim adamı…
Amerikalı profesör Jon Pahl’in, “Fethullah Gülen, Bir Hizmet Hayatı” adını taşıyan 400 sayfalık kitabını da baştan sona okudum. Bu kitabın verdiği en önemli mesaj, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin günümüz dünyasındaki “barış inşa edici” rolü ve Hizmet mensuplarının bu öğretiyi dünyanın her tarafında temsil etmeleri… Prof Pahl, “Hizmet insanları bulundukları ülkelerde hem Müslümanlığı kamil manada yaşamanın hem de iyi bir vatandaş olmanın mümkün olduğunu gösterdiler” diyor. Bir medeniyetler tarihçisi olan Prof. Pahl, bu felsefe doğrultusunda Hizmet mensuplarının her ülkede çoğulculuğun, demokratik prensiplerin yanında yer aldıklarını kayda geçiriyor.
Siyaset bilimi ve tarih profesörü Edward Luttwak, Türkiye’de Hizmet’in başına gelenleri şöyle tanımlamıştı:
“Eğitim seviyesi düşük Erdoğan’ın başını çektiği radikal siyasal İslamın dünyada binden fazla okul, onlarca üniversite, öğrenci yurtları ve eğitim enstitüleri açmış Fethullah Gülen’in iyi eğitim görmüş takipçilerine karşı savaşı...”
Prof Jon Pahl da, Hizmet hareketini, “Modern, eğitimli ve faaliyetleriyle dünyada barış inşa eden, çoğulcu, uluslararası sivil İslam” olarak tanımlıyor.
Kitabın diğer kısımlarını şöyle özetleyebilirim:
Tarihte barış inşa edici şahsiyetler, toplumlardaki kamplaşmaları insanlardaki korkuyu tamir etmeleri sebebiyle hep hedef haline geldiler, Fethullah Gülen’in bugün yaşadıkları bunun bir örneği…
Hizmet Hareketi'nin temelinde reaksiyon değil, sabır ve aksiyon var. Bu yönüyle Fethullah Gülen’in hayatı, ibadet ve duadan güç alan, “derin bir sükunet” üzerine kurulu bir hayattır. Bir başka ifadeyle, vaazlara ve eğitime adanmış bir hizmet hayatı…
Hizmet’in temsil ettiği global etik değerler, Hizmet mensuplarının dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı kültürlerde aynı projeleri hayata geçirmelerine imkan tanıyor.
Hizmetin eğitim anlayışı, kendi geleneksel değerlerini takdir etmenin yanında, Bati ile de temasa geçebilen hayli eğitimli geniş bir kitle üretti. Gülen, Hizmet projeleriyle diğer Müslümanlara, daha adil ve barışın egemen olduğu bir dünyaya katkı sağlamaları için yol gösteriyor.
Gülen Türkiye’de, Cumhuriyet dönemi sarsıntılarından sonra kitleleri reaksiyoner hareketlere yönelmekten çekip, müspet zeminde hem dinlerini yaşamaya hem de hayata katılmaya şevketti. Ama yıllarca ülkesinde eziyet çekti ve hep bir “garip” olarak yaşadı. Gülen işte bu gurbet ve hüznünü, Hizmet’le umuda ve pozitif aksiyona dönüştürdü.
Fethullah Gülen’in hayatı, darbe organize etme suçlamasını boşa çıkarıyor. Dünyada çatışmacı ve şiddet yanlısı insanlar hep en barışçıl insanları çatışma ve şiddet taraftarı olmakla suçlarlar. Gülen’in tercih ettiği yolu, yaşadığı hayat ortaya koyuyor. Bir otoritenin (Erdoğan) ihtirasları bu gerçeği değiştirmez.
Hizmet Hareketi Türkiye’deki baskı dönemlerinden hep güçlenerek çıktı ve daha da büyüdü. Bu hareket, temsil ettiği enerji ve barış ruhu ile dünyanın geleceğinde var olacak…
Gelecek yazıda, “Allah Yolunda Bir Ömür”ün hikayesini anlatacağım.
[Faruk Mercan] 14.5.2019 [Samanyolu Haber]
Oruç tutarken halsiz kalmamak için 7 tavsiye
Oruç tutarken kimi ülkelerde 20 saati aşan açlık süresi boyunca vücudun enerji depolarının boşalması ve iftardan sahura kadar yapılan yanlış besin seçimleri, kendinizi gün içerisinde daha halsiz ve yorgun hissettirir.
Diyetisyen Ceyda Nur Çakın, oruç tutarken gün içerisinde daha enerjik hissetmek ve sağlıklı bir ramazan ayı geçirmek için 7 tavsiyede bulunuyor.
1- Sahuru atlamayın
Vücudun günlük işlevlerini yerine getirebilmesi için gerekli enerji ve besin öğelerinin yalnızca iftardan sonraki birkaç saatte alınması oldukça zordur. Ayrıca sahur yapılmadığında uzayan açlık süresi ile birlikte gün içerisinde halsizlik ve konsantrasyon bozukluğu yaşama riski daha yüksektir. Uzun süren bir tokluk hissi için yumurta, süt ve peynir gibi protein kaynaklarının yanında; tam buğday ekmeği ve yulaf gibi enerji metabolizmasında görev alan; B grubu vitaminlerden ve liften zengin sağlıklı karbonhidrat kaynakları tüketmek gerekmektedir. Çiğ badem, ceviz, çiğ fındık gibi magnezyumdan zengin yağlı tohumlar sağlıklı yağ asitleri için de önemli bir kaynak olmakla beraber tabağımızın büyük bir kısmının çiğ sebze ve yeşilliklerden zengin olması; sahurda meyvelere yer verilmesi özellikle C vitamini alımı açısından önemlidir. Ayrıca çiğ sebze ve meyvelerin yüksek oranda su içermesi günlük sıvı alımınıza destek olacaktır.
2- Yeterli sıvı alımını ihmal etmeyin
Orucu 1 bardak su ile açmak, şeker ilavesiz kompostolar ve çorbalardan destek almak, sebze ve meyve tüketimini atlamamak sıvı alımınıza katkıda bulunacaktır. Çay ve kahve gibi kafein içeren içecekler vücuttan sıvı atımını arttırabileceğinden tüketim miktarlarına dikkat edilmeli, en az 8-10 bardak su içmeye özen gösterilmelidir.
3- Öğünlerinizi yavaş ve bölerek tüketin
Orucu su ve 1 kase çorba ile açtıktan sonra 15 dakika dinlenmek sindirime zaman tanıyacaktır.
4- Akdeniz tipi beslenme önceliğiniz olsun
Doymamış yağlar (zeytinyağı, badem, fındık, ceviz gibi), sebze ve meyveler, kurubaklagiller, balık gibi beyaz et kaynakları ile süt ürünlerini temel alan Akdeniz tipi beslenme;yeterli vitamin-mineral, lif ve sağlıklı yağ asidi alımı için birebirdir.
5- İşlenmiş ürünlerden ve basit şekerden uzak durun
Salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş şarküteri ürünleri tuz ve yağ içeriği nedeniyle sahurda tüketildiğinde gün içerisinde daha fazla su içme isteği doğurur. Bununla birlikte şeker ve şeker ilaveli ürünler kan şekerinizi hızlıca yükselip aniden düşmesine sebep olmaktadır. Ani kan şekeri düşüşleri ise konsantrasyon bozukluğu, yorgunluk ve uyku hali gibi günlük hayatı olumsuz etkileyen sonuçlar doğurmaktadır.
6- Hareketinizi artırın
Fiziksel aktivite sırasında yükselen serotonin ve endorfin hormonları pozitif bir duygu durumu ve iyi bir gece uykusu için oldukça önem taşımaktadır. Örneğin; iftardan 1 saat sonra yapacağınız 45-50 dakikalık orta tempolu bir yürüyüş besinlerin sindirimini kolaylaştıracak; daha zinde hissetmenize yardımcı olacak ve kaliteli bir uyku sağlayacaktır.
7- Bağırsak sağlığınıza dikkat edin
Bağırsak mikrobiyotasının özellikle serotonin gibi ruh halini olumlu etkileyen hormonların salınımına büyük ölçüde katkıda bulunduğu bilinmektedir. Sağlıklı bir bağırsak mikrobiyotası için kefir gibi probiyotik içeren besinlerin düzenli tüketimi ve probiyotikler için besi yeri oluşturan liften zengin bir beslenme şekli olan Akdeniz tipi beslenmenin temel alınması önemlidir.
[TR724] 14.5.2019
Diyetisyen Ceyda Nur Çakın, oruç tutarken gün içerisinde daha enerjik hissetmek ve sağlıklı bir ramazan ayı geçirmek için 7 tavsiyede bulunuyor.
1- Sahuru atlamayın
Vücudun günlük işlevlerini yerine getirebilmesi için gerekli enerji ve besin öğelerinin yalnızca iftardan sonraki birkaç saatte alınması oldukça zordur. Ayrıca sahur yapılmadığında uzayan açlık süresi ile birlikte gün içerisinde halsizlik ve konsantrasyon bozukluğu yaşama riski daha yüksektir. Uzun süren bir tokluk hissi için yumurta, süt ve peynir gibi protein kaynaklarının yanında; tam buğday ekmeği ve yulaf gibi enerji metabolizmasında görev alan; B grubu vitaminlerden ve liften zengin sağlıklı karbonhidrat kaynakları tüketmek gerekmektedir. Çiğ badem, ceviz, çiğ fındık gibi magnezyumdan zengin yağlı tohumlar sağlıklı yağ asitleri için de önemli bir kaynak olmakla beraber tabağımızın büyük bir kısmının çiğ sebze ve yeşilliklerden zengin olması; sahurda meyvelere yer verilmesi özellikle C vitamini alımı açısından önemlidir. Ayrıca çiğ sebze ve meyvelerin yüksek oranda su içermesi günlük sıvı alımınıza destek olacaktır.
2- Yeterli sıvı alımını ihmal etmeyin
Orucu 1 bardak su ile açmak, şeker ilavesiz kompostolar ve çorbalardan destek almak, sebze ve meyve tüketimini atlamamak sıvı alımınıza katkıda bulunacaktır. Çay ve kahve gibi kafein içeren içecekler vücuttan sıvı atımını arttırabileceğinden tüketim miktarlarına dikkat edilmeli, en az 8-10 bardak su içmeye özen gösterilmelidir.
3- Öğünlerinizi yavaş ve bölerek tüketin
Orucu su ve 1 kase çorba ile açtıktan sonra 15 dakika dinlenmek sindirime zaman tanıyacaktır.
4- Akdeniz tipi beslenme önceliğiniz olsun
Doymamış yağlar (zeytinyağı, badem, fındık, ceviz gibi), sebze ve meyveler, kurubaklagiller, balık gibi beyaz et kaynakları ile süt ürünlerini temel alan Akdeniz tipi beslenme;yeterli vitamin-mineral, lif ve sağlıklı yağ asidi alımı için birebirdir.
5- İşlenmiş ürünlerden ve basit şekerden uzak durun
Salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş şarküteri ürünleri tuz ve yağ içeriği nedeniyle sahurda tüketildiğinde gün içerisinde daha fazla su içme isteği doğurur. Bununla birlikte şeker ve şeker ilaveli ürünler kan şekerinizi hızlıca yükselip aniden düşmesine sebep olmaktadır. Ani kan şekeri düşüşleri ise konsantrasyon bozukluğu, yorgunluk ve uyku hali gibi günlük hayatı olumsuz etkileyen sonuçlar doğurmaktadır.
6- Hareketinizi artırın
Fiziksel aktivite sırasında yükselen serotonin ve endorfin hormonları pozitif bir duygu durumu ve iyi bir gece uykusu için oldukça önem taşımaktadır. Örneğin; iftardan 1 saat sonra yapacağınız 45-50 dakikalık orta tempolu bir yürüyüş besinlerin sindirimini kolaylaştıracak; daha zinde hissetmenize yardımcı olacak ve kaliteli bir uyku sağlayacaktır.
7- Bağırsak sağlığınıza dikkat edin
Bağırsak mikrobiyotasının özellikle serotonin gibi ruh halini olumlu etkileyen hormonların salınımına büyük ölçüde katkıda bulunduğu bilinmektedir. Sağlıklı bir bağırsak mikrobiyotası için kefir gibi probiyotik içeren besinlerin düzenli tüketimi ve probiyotikler için besi yeri oluşturan liften zengin bir beslenme şekli olan Akdeniz tipi beslenmenin temel alınması önemlidir.
[TR724] 14.5.2019
Bir mültecinin Ramazan ABC’si [Mehmet Ali Özcan]
Ailem olmadan ilk defa bir Ramazan geçiriyorum. Gaybubet yaparken bile birkaç günü birlikte geçirip iftar ve sahur yapmıştık. Yeniden, ne zaman bir araya geleceğimiz meçhul. Şimdilik hasretlerimizi telefondan görüntülü görüşmelerle dindiriyoruz.
Bu akşam iftar soframda makarna ve salata vardı. Daha önceki günler de farklı değildi. Biliyorum, dünyanın yarısı bu kadarını da bulamıyor. O yüzden halime şükrediyorum; siz de şükredin. Zaten oruç ibadetinin hikmetlerinden biri de fakir insanların hali anlamak değil mi?
Camilerin minarelerine mahyalar kurulmuştur şimdi Türkiye’de… Biliyor musunuz, bu diyarda camilerin minareleri yok. Bırakın minareyi, cami olarak inşa edilmiş bina da yok; her biri sonradan dönüştürülmüş. Rabbim buralarda mahyaların kurulacağı minareler nasip eder inşallah…
Çocuklarımla neredeyse her gün görüşüyorum. 9 yaşındaki kızım oruç maceralarını anlatıyor. Arkadaşlarının onun karşısında su içmesi, iftar vakti suya saldırması, teyzesine gittiği iftardaki zengin menü… Herkesin vardır böyle hatıraları… Yaş ilerleyince ve de yalnız olunca hatıralar hücum ediyor…
Davulumuz, davulcumuz vardır bizim; Ramazanlarda ortaya çıkan… Mânisiz, akortsuz olsa da sahur vakti onu duymak Müslümanların yaşadığı bir beldede olduğumu hatırlatıyordu bana… Bundan sonra kaç Ramazanı davul sesi duymadan geçireceğim bakalım…
Ezan da duyulmuyor buralarda… Bazı müezzinlerin okuyuşunu beğenmesem de günde 5 kere Müslümanlığımı hatırlatıyor, hayatımı düzene koymama yardımcı oluyordu o sadâ… Şimdi sadece dijital aletlere daha önceden kaydedilmiş ezanları duyabiliyorum.
Fırsatını yakalamışken bu Ramazan’ı iyi değerlendirmem lazım… Bir süre sonra oturum aldığımda çalışmak zorunda kalacağım. O zaman, okuma, yazma, ibadet yapma gibi faaliyetlerim azalacak maalesef. Keşke bu tür şeyler depo edilebiliyor olsaydı; zamanı gelince çıkarıp kullanabilirdim.
Günahlardan arınmak için Ramazan büyük bir fırsat. Burada oturumum olmadığı için çalışmam yasak ve devlet ihtiyaçlarımı karşılıyor. Dolayısıyla da insanlar arasına çıkmayıp münzevi bir hayat yaşayıp günaha girmekten de kurtulabilirim. Ama günah sadece beş duyu organı ile işlenmiyor ki…
Hurma ile iftarlarımı açabiliyorum. Ramazan’dan önce benim gibi mülteci arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, birisi hepimize birer paket hurma hediye etti. Bu diyarda Efendimiz’in (sav) bir sünnetini yerine getirebilmek ne kadar güzel bir duygu…
Izdırap ve çile, Allah’a yakın olmak isteyenlerin kaderi… Tuttuğu oruçtan kendisine kalan açlık hissinden başka bir şey olmayanlardan bahsediyor Efendimiz (sav)… Kazanma kuşağında, kaybetmek de var neticede… Ramazan, ikinci bir ganimet olarak herkes gibi benim de başımda… Her ikisinin hakkını da verebilirsem ne mutlu bana…
İftar davetlerine icabet ederdim eskiden… Dostlarımı, akrabalarımı, öğrencilerimi ağırladığım zamanlar da olurdu. Şimdi ne davet edebileceğim ne de beni davet edecek birileri var yakınımda… Her iftarda başka mülteciler gibi, yalnızlığı, gurbeti, hasreti ve hüznü tekrar tekrar yaşıyorum.
Kur’an ayıdır Ramazan… Hatim indirme, her mü’min gibi benim de Ramazan’da yapmaya çalıştığım ibadetlerden… Bu sefer bir değişiklik yaptım; bilgisayardan Kâbe İmamları okuyor, ben de bazen kısık bazen yüksek sesle takip ediyorum. Daha önce yaşamadığım şekilde bu Ramazan’da gözyaşlarım da bazen bana eşlik ediyor.
Levh-i mahfuzda, bu Ramazan ayı itibarıyla aynı düşünce yapısına sahip olduğum dünyanın dört bir yanındaki arkadaşlarımla Allah’ın rızasını kazanma adına, doğru bir yolda olduğumuz görülüyor. İnşaallah gerçekten öyledir ve bundan sonraki satırlar da aynı doğrultudadır… Her zaman ki duam, “Ya Rab! Bizleri yolundan ayırma ve hakkımızda hayırlı olanı ver…”
Mülteci vasfıyla ilk Ramazanım bu… Zorunlu olarak ikamet ettiğim mekânda, yalnızım… Daha önce de yalnız geçirdiğim Ramazan günleri olmuştu ama bu farklı… Aileden ve dostlardan uzakta… Sadece kaldığım oda içerisinde kendi Ramazanımı yaşıyorum…
Namaz, Ramazan’da ayrı bir önem kazanıyor. Teravihe ilave olarak bazı nafile namazları da eda etmeye çalışıyorum. “Gufranla tüllenen” bu ay bir nevi hasat mevsimi… Atılan oltaların boş dönmeyeceğine inancım tam, bir de olta atmayı becerebilirsem ne mutlu bana…
Oruçlu geçirilen süre burada Türkiye’dekine göre daha uzun. Telefonda kardeşim, “Daha çok sevap kazanıyorsunuz” deyince, “Onu Allah bilir” dedim. Evet, Oruç diğer ibadetler gibi değil… Her bir ibadetin sevap miktarını kirâmen kâtibin yazarken, orucu sadece kaydediyorlar. Onun karşılığını direk Allah verecekmiş.
Önümüzdeki Ramazan’da, Allah nasip ederse oturum almış ve mültecilik vasfımda değişiklik olmuş olur. Mevcut halime göre imkânlarım artar ve başka bir Ramazan iklimi teneffüs ederim. Türkiye’deki havayı yakalamak mümkün değil biliyorum. Bakalım buraların Ramazan’ı nasıl olacak?
Pide kokusu da yok bu diyar-ı gurbette… Başka zamanlarda yüzüne bakmadığımız pideler Ramazan’da soframızın baş tacı olurdu… Fırın önünde sırada beklemenin ayrı bir hazzı, sofrada sıcak sıcak yemenin ayrı tadı vardı. Ne güzel âdetlerimiz varmış; mahrum kalınca farkına varıyoruz.
Ramazan havası yok bu gurbet elde… Nasıl olsun ki? Dinleri dinimize, yedikleri yediklerimize, neşeleri neşelerimize benzemiyor… Oysa “Gâvur” denilen İzmir’de bile iftar vakti sokaklar boşalır, şehir sessizliğe gömülürdü. Bunu ilk fark ettiğimde insanımıza hayranlığım bir kat daha artmıştı.
Sahura kadar yatmama alışkanlığımı devam ettiriyorum. Okuma, yazma, dinleme ve namazın yanı sıra bu yıl programıma dini içerikli filmler seyretmeyi ilave ettim. Ramazan’dan önce, uzaktaki bir Türk marketinden aldığım zeytin, peynir ve reçelle yaptığım sahur, sevdiklerimle yaptığım sahurları hatırlatıyor.
Şikâyetçi değilim halimden… Bu Ramazan’da bazı şeylerden mahrum olsam da, yaşadıklarımın, gelecek güzel günlerin habercisi olduğuna inanıyorum. Varsın, yıllardır Türkiye’de yaşadığım güzellikler artık hatıralarda kalsın. Gelecek nesillerin iman dolu huzurlu günleri için dolgu malzemesi olmuşuz, ne gam…
Teravihe gidemiyorum, çünkü yakınımda cami veya mescid yok. En yakındaki otobüsle 1 saat uzakta… Gitsem, geri dönemem, çünkü o saatte otobüs seferleri bitmiş oluyor. Misafir olarak kalabileceğim birkaç arkadaş da benim gibi mülteci ve küçük odalarında sadece 1 yatak var.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’de tesis edilmeye çalışılan huzur ikliminden eser yok şimdi… Bunun için gayret eden arkadaşlarım bir Ramazan’ı daha hapiste, gaybubette, mülteci kamplarında geçiriyor. Sıkıntılar olsa da yaptıklarından pişman olan pek duymadım. Değil mi ki bu Allah’ın yolu, katlanacağız…
Üzülmemek elde değil… Mülteciler bulundukları diyarlarda birçok şeyden mahrumken Türkiye’de hapiste veya gaybubette olanlar çok mu rahat? Ne yazık ki onlar daha sıkıntılı… Hizmet Hareketi müntesiplerini geçtim, Anadolu’da Ramazan’ı huzurlu geçiren kaç insan var acaba?
Vaazları olurdu Hocaefendi’nin Ramazanlarda… Fatih, Pendik, Süleymaniye, Şadırvan… O güzel günlerin hatırasını canlı tutmak için şimdi tekrar dinliyorum her birini ve “Hey gidi günler…” diyorum. Bir daha yaşanması mümkün olmayacak o günleri, hüzünlü gurbetimde bu şekilde yâd ediyorum…
Yaşadığımız süreç benim gibi birçok insanı dünyanın dört bir yanına dağıttı. Ben yaşayamıyor olsam da biliyorum ki başka diyarlarda yine iftar davetleri oluyor, kültürümüz yaşatılıyor, diyaloğa açık insanlara sevgi mesajları götürülüyor, gönüllerde kapılar açılıp köprüler kuruluyor…
Zulümlere uğramış, işinden olmuş, malına el konulmuş, hürriyeti elinden alınmış olsak da gök kapılarının açıldığı Ramazan’da kimse Allah’la irtibatımızı kesemez. Çekilenler, dünya hayatının cilveleri ve O’nun (cc) rızasını kazanma vesileleri… Umarım hep birlikte bu fırsatı kaçırmayız…
[Mehmet Ali Özcan] 14.5.2019 [TR724]
Bu akşam iftar soframda makarna ve salata vardı. Daha önceki günler de farklı değildi. Biliyorum, dünyanın yarısı bu kadarını da bulamıyor. O yüzden halime şükrediyorum; siz de şükredin. Zaten oruç ibadetinin hikmetlerinden biri de fakir insanların hali anlamak değil mi?
Camilerin minarelerine mahyalar kurulmuştur şimdi Türkiye’de… Biliyor musunuz, bu diyarda camilerin minareleri yok. Bırakın minareyi, cami olarak inşa edilmiş bina da yok; her biri sonradan dönüştürülmüş. Rabbim buralarda mahyaların kurulacağı minareler nasip eder inşallah…
Çocuklarımla neredeyse her gün görüşüyorum. 9 yaşındaki kızım oruç maceralarını anlatıyor. Arkadaşlarının onun karşısında su içmesi, iftar vakti suya saldırması, teyzesine gittiği iftardaki zengin menü… Herkesin vardır böyle hatıraları… Yaş ilerleyince ve de yalnız olunca hatıralar hücum ediyor…
Davulumuz, davulcumuz vardır bizim; Ramazanlarda ortaya çıkan… Mânisiz, akortsuz olsa da sahur vakti onu duymak Müslümanların yaşadığı bir beldede olduğumu hatırlatıyordu bana… Bundan sonra kaç Ramazanı davul sesi duymadan geçireceğim bakalım…
Ezan da duyulmuyor buralarda… Bazı müezzinlerin okuyuşunu beğenmesem de günde 5 kere Müslümanlığımı hatırlatıyor, hayatımı düzene koymama yardımcı oluyordu o sadâ… Şimdi sadece dijital aletlere daha önceden kaydedilmiş ezanları duyabiliyorum.
Fırsatını yakalamışken bu Ramazan’ı iyi değerlendirmem lazım… Bir süre sonra oturum aldığımda çalışmak zorunda kalacağım. O zaman, okuma, yazma, ibadet yapma gibi faaliyetlerim azalacak maalesef. Keşke bu tür şeyler depo edilebiliyor olsaydı; zamanı gelince çıkarıp kullanabilirdim.
Günahlardan arınmak için Ramazan büyük bir fırsat. Burada oturumum olmadığı için çalışmam yasak ve devlet ihtiyaçlarımı karşılıyor. Dolayısıyla da insanlar arasına çıkmayıp münzevi bir hayat yaşayıp günaha girmekten de kurtulabilirim. Ama günah sadece beş duyu organı ile işlenmiyor ki…
Hurma ile iftarlarımı açabiliyorum. Ramazan’dan önce benim gibi mülteci arkadaşlarla bir araya geldiğimizde, birisi hepimize birer paket hurma hediye etti. Bu diyarda Efendimiz’in (sav) bir sünnetini yerine getirebilmek ne kadar güzel bir duygu…
Izdırap ve çile, Allah’a yakın olmak isteyenlerin kaderi… Tuttuğu oruçtan kendisine kalan açlık hissinden başka bir şey olmayanlardan bahsediyor Efendimiz (sav)… Kazanma kuşağında, kaybetmek de var neticede… Ramazan, ikinci bir ganimet olarak herkes gibi benim de başımda… Her ikisinin hakkını da verebilirsem ne mutlu bana…
İftar davetlerine icabet ederdim eskiden… Dostlarımı, akrabalarımı, öğrencilerimi ağırladığım zamanlar da olurdu. Şimdi ne davet edebileceğim ne de beni davet edecek birileri var yakınımda… Her iftarda başka mülteciler gibi, yalnızlığı, gurbeti, hasreti ve hüznü tekrar tekrar yaşıyorum.
Kur’an ayıdır Ramazan… Hatim indirme, her mü’min gibi benim de Ramazan’da yapmaya çalıştığım ibadetlerden… Bu sefer bir değişiklik yaptım; bilgisayardan Kâbe İmamları okuyor, ben de bazen kısık bazen yüksek sesle takip ediyorum. Daha önce yaşamadığım şekilde bu Ramazan’da gözyaşlarım da bazen bana eşlik ediyor.
Levh-i mahfuzda, bu Ramazan ayı itibarıyla aynı düşünce yapısına sahip olduğum dünyanın dört bir yanındaki arkadaşlarımla Allah’ın rızasını kazanma adına, doğru bir yolda olduğumuz görülüyor. İnşaallah gerçekten öyledir ve bundan sonraki satırlar da aynı doğrultudadır… Her zaman ki duam, “Ya Rab! Bizleri yolundan ayırma ve hakkımızda hayırlı olanı ver…”
Mülteci vasfıyla ilk Ramazanım bu… Zorunlu olarak ikamet ettiğim mekânda, yalnızım… Daha önce de yalnız geçirdiğim Ramazan günleri olmuştu ama bu farklı… Aileden ve dostlardan uzakta… Sadece kaldığım oda içerisinde kendi Ramazanımı yaşıyorum…
Namaz, Ramazan’da ayrı bir önem kazanıyor. Teravihe ilave olarak bazı nafile namazları da eda etmeye çalışıyorum. “Gufranla tüllenen” bu ay bir nevi hasat mevsimi… Atılan oltaların boş dönmeyeceğine inancım tam, bir de olta atmayı becerebilirsem ne mutlu bana…
Oruçlu geçirilen süre burada Türkiye’dekine göre daha uzun. Telefonda kardeşim, “Daha çok sevap kazanıyorsunuz” deyince, “Onu Allah bilir” dedim. Evet, Oruç diğer ibadetler gibi değil… Her bir ibadetin sevap miktarını kirâmen kâtibin yazarken, orucu sadece kaydediyorlar. Onun karşılığını direk Allah verecekmiş.
Önümüzdeki Ramazan’da, Allah nasip ederse oturum almış ve mültecilik vasfımda değişiklik olmuş olur. Mevcut halime göre imkânlarım artar ve başka bir Ramazan iklimi teneffüs ederim. Türkiye’deki havayı yakalamak mümkün değil biliyorum. Bakalım buraların Ramazan’ı nasıl olacak?
Pide kokusu da yok bu diyar-ı gurbette… Başka zamanlarda yüzüne bakmadığımız pideler Ramazan’da soframızın baş tacı olurdu… Fırın önünde sırada beklemenin ayrı bir hazzı, sofrada sıcak sıcak yemenin ayrı tadı vardı. Ne güzel âdetlerimiz varmış; mahrum kalınca farkına varıyoruz.
Ramazan havası yok bu gurbet elde… Nasıl olsun ki? Dinleri dinimize, yedikleri yediklerimize, neşeleri neşelerimize benzemiyor… Oysa “Gâvur” denilen İzmir’de bile iftar vakti sokaklar boşalır, şehir sessizliğe gömülürdü. Bunu ilk fark ettiğimde insanımıza hayranlığım bir kat daha artmıştı.
Sahura kadar yatmama alışkanlığımı devam ettiriyorum. Okuma, yazma, dinleme ve namazın yanı sıra bu yıl programıma dini içerikli filmler seyretmeyi ilave ettim. Ramazan’dan önce, uzaktaki bir Türk marketinden aldığım zeytin, peynir ve reçelle yaptığım sahur, sevdiklerimle yaptığım sahurları hatırlatıyor.
Şikâyetçi değilim halimden… Bu Ramazan’da bazı şeylerden mahrum olsam da, yaşadıklarımın, gelecek güzel günlerin habercisi olduğuna inanıyorum. Varsın, yıllardır Türkiye’de yaşadığım güzellikler artık hatıralarda kalsın. Gelecek nesillerin iman dolu huzurlu günleri için dolgu malzemesi olmuşuz, ne gam…
Teravihe gidemiyorum, çünkü yakınımda cami veya mescid yok. En yakındaki otobüsle 1 saat uzakta… Gitsem, geri dönemem, çünkü o saatte otobüs seferleri bitmiş oluyor. Misafir olarak kalabileceğim birkaç arkadaş da benim gibi mülteci ve küçük odalarında sadece 1 yatak var.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’de tesis edilmeye çalışılan huzur ikliminden eser yok şimdi… Bunun için gayret eden arkadaşlarım bir Ramazan’ı daha hapiste, gaybubette, mülteci kamplarında geçiriyor. Sıkıntılar olsa da yaptıklarından pişman olan pek duymadım. Değil mi ki bu Allah’ın yolu, katlanacağız…
Üzülmemek elde değil… Mülteciler bulundukları diyarlarda birçok şeyden mahrumken Türkiye’de hapiste veya gaybubette olanlar çok mu rahat? Ne yazık ki onlar daha sıkıntılı… Hizmet Hareketi müntesiplerini geçtim, Anadolu’da Ramazan’ı huzurlu geçiren kaç insan var acaba?
Vaazları olurdu Hocaefendi’nin Ramazanlarda… Fatih, Pendik, Süleymaniye, Şadırvan… O güzel günlerin hatırasını canlı tutmak için şimdi tekrar dinliyorum her birini ve “Hey gidi günler…” diyorum. Bir daha yaşanması mümkün olmayacak o günleri, hüzünlü gurbetimde bu şekilde yâd ediyorum…
Yaşadığımız süreç benim gibi birçok insanı dünyanın dört bir yanına dağıttı. Ben yaşayamıyor olsam da biliyorum ki başka diyarlarda yine iftar davetleri oluyor, kültürümüz yaşatılıyor, diyaloğa açık insanlara sevgi mesajları götürülüyor, gönüllerde kapılar açılıp köprüler kuruluyor…
Zulümlere uğramış, işinden olmuş, malına el konulmuş, hürriyeti elinden alınmış olsak da gök kapılarının açıldığı Ramazan’da kimse Allah’la irtibatımızı kesemez. Çekilenler, dünya hayatının cilveleri ve O’nun (cc) rızasını kazanma vesileleri… Umarım hep birlikte bu fırsatı kaçırmayız…
[Mehmet Ali Özcan] 14.5.2019 [TR724]
Vay halimize! [M.Nedim Hazar]
Cahiliye Dönemi, gelir uçurumlarının yol açtı sınıf farklarıyla kendi elitini kurgulamış bir devirdi.
Söz, devrin en önemli güçlerinden biriydi ve hassaten aşağılama, kötüleme, küçük düşürme bir tür kabiliyet ve sanat olarak addediliyordu. İslam, mevcut sınıfsal yapıyı bir yandan minimize ederken, diğer yandan çok kat’i ve keskin kaideler koyarak özellikle kamu önündeki aşağılama, küçük düşürme ve böbürlenmeyi bıçak gibi kesti.
Hz. Bilal ve Hz. Ebubekir’i aynı namaz safında bir araya getiren bu yakınlaşma ve terbiye oldu.
Bu yüce din, kimilerini eğlendirmek yahut hoşça vakit geçirmek niyetiyle ifade edilse dahi, bir kişinin bile incinip, rencide olabileceği tüm söz ve hareket kümelerini kesin bir çizgiyle ‘Kul hakkını gasp’ olarak tanımlar ve kabul eder.
Bu bir çerçevedir.
Bırakınız söz, hareket ya da yazılı olarak ifadeyi, iması bile bu cümleye girer.
Haysiyet herkes için kutsaldır ve dokunulmazdır. ‘Öteki’nin onur ve haysiyetini zedeleyecek –velev ki doğru olsa bile- kusur ve eksikliklerini dile dolamayı hoş görmeyen bir dine mensubuz. Dokunuyorsa, kırıyorsa, hırpalıyorsa katiyen yasaktır. Hele ki inançla alay etmek…
Kur’an-ı Kerim, iman esasları, peygamberler gibi konularda böylesi alay içinde olanları ‘mümin’ sıfatından çıkarıp ‘münafık’ sınıfına koyar. Ve açıkçası hiç de hoş bir akıbet öngörmez.
Gücü ve varlığı ‘her şey’ zannedip mevcut pozisyonundan dolayı kibir ve gurura kapılarak bunu görenlerin hazin sonunu sert ifadelerle anlatır yüce kitabımız. Zira girilen bu yolun sonu bellidir. Gurur ve kibir, ardından iyice büyüklenme ve sahiplik hissinin pekişmesi…
Sair insanlara (dikkat buyurun sadece Müslümanlara ya da kâfirlere değil) yükseklerden bakarak onları küçümseyen, hafife alanlar için bekleyen bir ateş olduğundan bahseder kutsal metin. Ve ‘Vay haline!’ diyerek durumun dehşetine vurgu yapar:
“Vay haline her hümeze ve lümeze’ nin ” (Hümeze / 1) Ayetin anlamı muhteşem ve ürpertici: “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen kimselerin vay haline!”
Çok enteresan iki kelime… Ve bir de üçüncüsü var: Hutame! Kutsal kitap soruyor: “Sen Hutame nedir bilir misin?” Cevabı hemen veriyor: “Allah’ın tutuşturulmuş ateştir!” (Humeze / 6)
Aslında ardışık bir ruh hali. Belki biri başlangıç, diğeri akıbet. Gizli planda kalan menfi hislerin artık frenlenemeyip görünür hale gelme durumu. Ruh halinden pratiğe geçiş. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, İbni Abbas, İbni Zeyd ve Ebu’l-Aliye gibi ‘büyük’ referanslar ile meseleyi tefsir ederken bir de örnek verir: Velid Bin Muğire…
Hümeze Sure-i Celile’si bütün dikkati bu mevzu üzerine inşa ederken başka yerlerde de aynı bahis, aynı önemle zikredilir.
Örneğin Hucûrat/ 11): “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır! Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır! Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Bu ayetin indiriliş sebebi de ilginçtir. Yine Merhum Elmalılı’nın anlattığına göre; Hz. Safiyye b. Huyey, Rasûlullah’a gelerek, “Bazı kadınlar, ‘Ey Yahudi kızı Yahudi!’ diyerek benimle alay ediyorlar!” diye şikâyette bulununca, Peygamber Efendimiz (sav) ona “Neden babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed demedin?” buyurmuş ve bu vaka üzerine ayet nazil olmuştur.
Diğer bir rivayete göre ise; Ebu Cehil’in oğlu İkrime Hz. Müslüman olduğunda, bazı kimseler ona “Bu ümmetin firavununun oğlu” demişler; o da çok gücüne giden bu sözü Allah Resulü’ne şikâyet edince ayet nazil oluyor.
Vakıa kesin, hüküm ve ceza da öyle. Buna rağmen günümüz imanlı insanlarının bu mayın tarlasında yürürken son derece dikkatli ve hesaplayarak hareket etmesi, konuşması gerekmekte. Sokaktaki insandan siyasetçisine, sıradan esnaftan aklı başında entelektüeline kadar neredeyse hemen herkeste bir kutuplaşma, ötekileştirme, nefret ve aşağılama artık standart donanımımız oldu.
Şüphesiz toplumu bu hale getirenlerin vebali çok daha büyük ve affedilir gibi değil.
Ancak, bu durum bu tuzağın içine çekilenleri temize çıkarmıyor ne yazık ki!
Hasılı kelam;
Lümeze’den Hümeze’ye geçip Hutame’ye koşanların vay haline!
[M.Nedim Hazar] 14.5.2019 [TR724]
Söz, devrin en önemli güçlerinden biriydi ve hassaten aşağılama, kötüleme, küçük düşürme bir tür kabiliyet ve sanat olarak addediliyordu. İslam, mevcut sınıfsal yapıyı bir yandan minimize ederken, diğer yandan çok kat’i ve keskin kaideler koyarak özellikle kamu önündeki aşağılama, küçük düşürme ve böbürlenmeyi bıçak gibi kesti.
Hz. Bilal ve Hz. Ebubekir’i aynı namaz safında bir araya getiren bu yakınlaşma ve terbiye oldu.
Bu yüce din, kimilerini eğlendirmek yahut hoşça vakit geçirmek niyetiyle ifade edilse dahi, bir kişinin bile incinip, rencide olabileceği tüm söz ve hareket kümelerini kesin bir çizgiyle ‘Kul hakkını gasp’ olarak tanımlar ve kabul eder.
Bu bir çerçevedir.
Bırakınız söz, hareket ya da yazılı olarak ifadeyi, iması bile bu cümleye girer.
Haysiyet herkes için kutsaldır ve dokunulmazdır. ‘Öteki’nin onur ve haysiyetini zedeleyecek –velev ki doğru olsa bile- kusur ve eksikliklerini dile dolamayı hoş görmeyen bir dine mensubuz. Dokunuyorsa, kırıyorsa, hırpalıyorsa katiyen yasaktır. Hele ki inançla alay etmek…
Kur’an-ı Kerim, iman esasları, peygamberler gibi konularda böylesi alay içinde olanları ‘mümin’ sıfatından çıkarıp ‘münafık’ sınıfına koyar. Ve açıkçası hiç de hoş bir akıbet öngörmez.
Gücü ve varlığı ‘her şey’ zannedip mevcut pozisyonundan dolayı kibir ve gurura kapılarak bunu görenlerin hazin sonunu sert ifadelerle anlatır yüce kitabımız. Zira girilen bu yolun sonu bellidir. Gurur ve kibir, ardından iyice büyüklenme ve sahiplik hissinin pekişmesi…
Sair insanlara (dikkat buyurun sadece Müslümanlara ya da kâfirlere değil) yükseklerden bakarak onları küçümseyen, hafife alanlar için bekleyen bir ateş olduğundan bahseder kutsal metin. Ve ‘Vay haline!’ diyerek durumun dehşetine vurgu yapar:
“Vay haline her hümeze ve lümeze’ nin ” (Hümeze / 1) Ayetin anlamı muhteşem ve ürpertici: “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen kimselerin vay haline!”
Çok enteresan iki kelime… Ve bir de üçüncüsü var: Hutame! Kutsal kitap soruyor: “Sen Hutame nedir bilir misin?” Cevabı hemen veriyor: “Allah’ın tutuşturulmuş ateştir!” (Humeze / 6)
Aslında ardışık bir ruh hali. Belki biri başlangıç, diğeri akıbet. Gizli planda kalan menfi hislerin artık frenlenemeyip görünür hale gelme durumu. Ruh halinden pratiğe geçiş. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, İbni Abbas, İbni Zeyd ve Ebu’l-Aliye gibi ‘büyük’ referanslar ile meseleyi tefsir ederken bir de örnek verir: Velid Bin Muğire…
Hümeze Sure-i Celile’si bütün dikkati bu mevzu üzerine inşa ederken başka yerlerde de aynı bahis, aynı önemle zikredilir.
Örneğin Hucûrat/ 11): “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır! Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır! Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
Bu ayetin indiriliş sebebi de ilginçtir. Yine Merhum Elmalılı’nın anlattığına göre; Hz. Safiyye b. Huyey, Rasûlullah’a gelerek, “Bazı kadınlar, ‘Ey Yahudi kızı Yahudi!’ diyerek benimle alay ediyorlar!” diye şikâyette bulununca, Peygamber Efendimiz (sav) ona “Neden babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed demedin?” buyurmuş ve bu vaka üzerine ayet nazil olmuştur.
Diğer bir rivayete göre ise; Ebu Cehil’in oğlu İkrime Hz. Müslüman olduğunda, bazı kimseler ona “Bu ümmetin firavununun oğlu” demişler; o da çok gücüne giden bu sözü Allah Resulü’ne şikâyet edince ayet nazil oluyor.
Vakıa kesin, hüküm ve ceza da öyle. Buna rağmen günümüz imanlı insanlarının bu mayın tarlasında yürürken son derece dikkatli ve hesaplayarak hareket etmesi, konuşması gerekmekte. Sokaktaki insandan siyasetçisine, sıradan esnaftan aklı başında entelektüeline kadar neredeyse hemen herkeste bir kutuplaşma, ötekileştirme, nefret ve aşağılama artık standart donanımımız oldu.
Şüphesiz toplumu bu hale getirenlerin vebali çok daha büyük ve affedilir gibi değil.
Ancak, bu durum bu tuzağın içine çekilenleri temize çıkarmıyor ne yazık ki!
Hasılı kelam;
Lümeze’den Hümeze’ye geçip Hutame’ye koşanların vay haline!
[M.Nedim Hazar] 14.5.2019 [TR724]
Suriye üzerinden Türkiye’yi okumak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’nin NATO ve ABD’yi (Batı’yı) yeni “öteki” olarak algılamaya başlamasını değerlendirdiğim yazıda, konuya genel hatlarıyla yaklaşmıştım. Ancak sanırım Suriye vakası ve burada izlenen politikalar ışığında konunun ayrıntıları daha somut olarak ortaya konulabilir. Bu yazıda Türkiye’de etkisi belirleyici hale gelen Avrasyacı yönelimin Suriye vakası üzerinden nasıl pozisyonlarını güçlendirdiklerini ele alacağım.
Tıpkı yağan yağmurun meteorolojik bazı koşulları olması gibi, devletlerin dış ve güvenlik politikası yönelimlerinin değişmesinin de bazı koşulları vardır. İktidarlar değişir, ama devletlerin dış ve güvenlik politikaları, diğer politika alanlarına göre çok daha yavaş değişir. Çünkü dış ve güvenlik politikaları iç belirleyicilerden ve dinamiklerden çok daha fazla dış belirleyiciler ve koşullarla ilintilidir. Ayrıca dış ve güvenlik politikaları, ideolojilerden en fazla arındırılmış politika sahalarıdır. Realist bir okumayla, bir devletin kendisini tehdit altında hissetmesi, bu tehdidin nötralize edilmesi ya da ortadan kaldırılması yönünde adımlar atılmasını gerektirir. Türkiye için Suriye’deki iç savaş böyle bir tehdit algısının yerleşmesine neden oldu ve Türk dış ve güvenlik politikasını dönüştürdü. Krizin başında Türkiye krizi kendi lehine bir gelişim dinamiği olarak algıladı. Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak coşkusundaki bilinçaltı sembolik, bu dönemde Türk siyasi elitlerindeki ve dış politika yapımcılarındaki zihin haritasını anlamak adına önemlidir. İslamcı Müslüman Kardeşler tipi bir gelenekten gelen Milli Görüş çizgisi, Suriye’de “Nusayri” seküler düzenin değişmesi ve onun yerine İslamcı-Sünni bir rejim kurulması konusunu öncelikler sıralamasında en üste koydular ve bu uğurda çalıştılar. Gayet iyi bildikleri üzere, Suriye’deki muhalefetin adı her ne kadar “demokratik” sıfatını da taşıyor olsa, bu cihatçı fanatik grupların demokrasi ve insan haklarıyla alakaları yoktu. Fakat Ankara’da, ideolojik ve dünya görüşü benzerliği nedeniyle Suriye’deki Esad karşıtı bu cihatçılara “bizim çocuklar” olarak bakan bir kadro işbaşındaydı. Bu dönemde devlet eliyle Suriye’deki cihatçılara silah, mühimmat ve lojistik destek sağlandı, bunlarla istihbari paylaşımlarda bulunuldu, Suriye’den gasp ettikleri petrolün piyasalara nakli – elbet belli bir komisyon karşılığında – sağlandı. Dahası, cihatçıların yaralıları Türkiye’deki devlete ait sağlık kurumlarında tedavi edildi. IŞİD ve El-Nusra gibi barbar çetelere katılmak isteyen cihatçı fanatiklere Türk topraklarını transit geçiş güzergâhı olarak kullanmaları izni verildi. Bu dönemde Ankara bir NATO üyesi olarak ABD ve NATO güçleriyle işbirliği ve koordinasyon içinde hareket ediyor görünüyor, cihatçılara yönelik desteğini el altından yapıyordu. MİT Tırları haberinin ardından foya meydana çıktı, takke düştü ve kel göründü! Bunun üzerine ABD sahada PYD’ye verdiği desteği maksimum seviyeye çıkardı. Bu döneme kadar Ankara zaten PYD ile olağan ilişkiler içindeydi. PYD’nin üst yöneticileriyle görüşmekte, hatta PYD ve Irak Kürdistan Yönetimi arasındaki Kobani’nin işgali sonrası gerçekleşen askeri işbirliğini desteklemekteydi. Bu uğurda Türk sınırları Peşmerge güçlerine açıldı ve Irak’tan Suriye topraklarına Türkiye üzerinden giriş yapmaları sağlandı. ABD Suriye Kürtleriyle işbirliğini arttırdığında Ankara’daki hava buydu.
Tüm bunlar olurken, Suriye’de sahada Rusya, Esad rejimi ile işbirliği içinde, Fırat’ın batısını tümüyle kontrol etmeye başlamıştı. Moskova Ankara’nın sahada cihatçılara destek olmasından en az Washington kadar rahatsızdı. Ruslar, Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele etmesi, Esad gibi seküler bir Suriye talep etmesi, bölgede Türkiye ile arada tampon oluşturması gibi konularda ABD ile paralel düşünüyorlardı.
Türkiye’de Avrasyacı ekip ABD’den ziyade Rusya ile bu bölgede daha rahat işbirliği yapılabileceğine inanıyordu. Türkiye’de kendi Kürt politikalarını 17 Aralık sonrasında Erdoğan’a dayatan Ergenekoncu Avrasyacı dinamik, iç politikada Kürt açılımı ya da Çözüm Süreci gibi siyasi çözüm odaklı yaklaşımları sonlandırmış, 1990’ların askeri ve şahin politikalarını Güneydoğu’da uygulamaya başlamıştı. PKK ile organik olmasa da ideolojik ve stratejik yakınlığa sahip Suriye Kürtlerinin Suriye’nin kuzeyinde, Türk sınırına bitişik bir fiili otonom bölgede kontrol sahibi olmasını Türkiye’nin güvenliği için çok ciddi bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu nedenle, Suriye Kürtlerini destekleyen ABD’ye karşı tezleri güçlenmişti. Özellikle 15 Temmuz sonrasında, Avrasyacı derin yapı Erdoğan üzerinde daha da etkin olmuş, hem içerde hem de dışarıda Kürt karşıtı pozisyonda, AKP ve MHP’yi birleştirmiş, hâkim söylemini muhalefete de benimsetmişti. CHP ve İYİ Parti’deki nasyonalist kanatlar Erdoğan’a karşı da olsalar, içerde ve dışarıda şahinleşen Kürt politikalarını memnuniyetle desteklemekteydiler.
ABD Kürtlere destek olan, hatta 15 Temmuz’un arkasında olan “kötü” olarak takdim edildiğinde ve bu algı Türkiye’de havuz tarafından halka pompalanmaya başladığında, bu algı dönüşümünün sahaya yansıması, ABD’den Rusya’ya doğru bir askeri-istihbari yönelim değişimi şeklinde oldu. Başlarda Esad karşıtlığı üzerine kurulu olan Suriye politikaları, giderek Esad’a rağmen Rusyacı bir mahiyete büründü. Sonra da Moskova’nın Astana sürecinde ve Erdoğan’la kurduğu özel ilişkilerde Esad’ı tümüyle gündemden çıkartan ve ilişkileri rasyonelleştiren bir hal aldı. Böylece, Türkiye 15 Temmuz sonrasında Suriye’de sahada tümüyle eski politikalarından ricat etmiş, savunmaya çekilmişti. Hem ABD ile hem de Rusya ile ilişkilerde Kürt kartı her iki büyük gücün de elinde birer asa dönüşmüştü. Türkiye Suriye’de hedef küçültmüş, Emevi Camii’nde namazdan Suriye’de ne pahasına olursa olsun Kürtlerin statü elde etmesini engellemeye yönelik bir savunma pozisyonuna çekilmişti.
“Stratejik derinlik”
15 Temmuz öncesinde Rus uçağını düşürecek kadar gemi azıya alan ve NATO’nun şımarık İslamcı çocuğu rolünde bir süre hayalden hayale koşan “stratejik derinlik” dış politikası fiyaskoyla sonuçlanmış, bir zamanlar Türk dış politikasının mimarı diye yere göğe sığdıramadıkları Ahmet Davutoğlu Pelikan müdahalesiyle azledildikten sonra, ustaca bir manevrayla dış politikanın da iç politikanın da kontrolü tümüyle Avrasyacı Ergenekoncu yapıya geçmişti! Daha önce işaret ettiğim “Batı altımızı oyuyor”, “Sevr’den beri bizi bölmek ve parçalamak istiyorlar” türü söylemler üzerinden Batı karşıtlığı topluma kodlanmış ve toplum endoktrine edilmişti. 15 Temmuz’da “Türkiye’yi yıkmak isteyen ABD” söylemi üzerinden oluşturulan yeni algı, Suriye’de “kahramanca mücadele eden ordu” güzellemesiyle beraber, ülke içerde de dışarıda da savaşkan bir atmosfere sokulmuştu. İçeride HDP’ye karşı kullanılan bu yeni algı, böylece hem Erdoğan’ın Avrasyacı güçle beraber hareket etmesinin garantisini oluşturuyor, hem de CHP üzerinden nasyonalistlere (ulusalcılara) güç devşiriyordu. MHP de Çözüm sürecinin bitirilmesinden memnundu. Türkiye iç politikasında ABD algısı dibe vururken Rusya “güvenilir ortak” olarak ön plana çıkıyordu. İktidar da muhalefet de NATO’dan uzaklaşan ve Moskova yörüngesine kayan Türkiye’den şikâyetçi değildi.
Bu durumda Rusya gayet akıllı bir politikayla bir taşta birkaç kuşu vuruyor, hatta belki de yakın tarihindeki en ciddi stratejik-jeopolitik kazanımları elde ediyordu. Tartus’ta Akdeniz’e açılan limanını askeri olarak işlevselleştiren Rusya, Akdeniz kıyı hattında hava sahasını kontrol ederek ve karada da Türkiye’yi çevreleyerek Ortadoğu’da çok stratejik bir güç haline geliyordu. Dahası Türkiye’yi kendisine bağlayarak NATO’yu (Atlantik gücünü) zayıflatıyor, dahası kendi nükleer teknolojisine, silah sistemlerine, fosil enerji kaynaklarına çok iyi bir müşteri buluyordu. Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattında eksik olan güzergâh olarak Türkiye’yi yanına alarak Soğuk Savaş sonrasındaki en üst güç seviyesine tırmanıyordu.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.5.2019 [TR724]
Tıpkı yağan yağmurun meteorolojik bazı koşulları olması gibi, devletlerin dış ve güvenlik politikası yönelimlerinin değişmesinin de bazı koşulları vardır. İktidarlar değişir, ama devletlerin dış ve güvenlik politikaları, diğer politika alanlarına göre çok daha yavaş değişir. Çünkü dış ve güvenlik politikaları iç belirleyicilerden ve dinamiklerden çok daha fazla dış belirleyiciler ve koşullarla ilintilidir. Ayrıca dış ve güvenlik politikaları, ideolojilerden en fazla arındırılmış politika sahalarıdır. Realist bir okumayla, bir devletin kendisini tehdit altında hissetmesi, bu tehdidin nötralize edilmesi ya da ortadan kaldırılması yönünde adımlar atılmasını gerektirir. Türkiye için Suriye’deki iç savaş böyle bir tehdit algısının yerleşmesine neden oldu ve Türk dış ve güvenlik politikasını dönüştürdü. Krizin başında Türkiye krizi kendi lehine bir gelişim dinamiği olarak algıladı. Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak coşkusundaki bilinçaltı sembolik, bu dönemde Türk siyasi elitlerindeki ve dış politika yapımcılarındaki zihin haritasını anlamak adına önemlidir. İslamcı Müslüman Kardeşler tipi bir gelenekten gelen Milli Görüş çizgisi, Suriye’de “Nusayri” seküler düzenin değişmesi ve onun yerine İslamcı-Sünni bir rejim kurulması konusunu öncelikler sıralamasında en üste koydular ve bu uğurda çalıştılar. Gayet iyi bildikleri üzere, Suriye’deki muhalefetin adı her ne kadar “demokratik” sıfatını da taşıyor olsa, bu cihatçı fanatik grupların demokrasi ve insan haklarıyla alakaları yoktu. Fakat Ankara’da, ideolojik ve dünya görüşü benzerliği nedeniyle Suriye’deki Esad karşıtı bu cihatçılara “bizim çocuklar” olarak bakan bir kadro işbaşındaydı. Bu dönemde devlet eliyle Suriye’deki cihatçılara silah, mühimmat ve lojistik destek sağlandı, bunlarla istihbari paylaşımlarda bulunuldu, Suriye’den gasp ettikleri petrolün piyasalara nakli – elbet belli bir komisyon karşılığında – sağlandı. Dahası, cihatçıların yaralıları Türkiye’deki devlete ait sağlık kurumlarında tedavi edildi. IŞİD ve El-Nusra gibi barbar çetelere katılmak isteyen cihatçı fanatiklere Türk topraklarını transit geçiş güzergâhı olarak kullanmaları izni verildi. Bu dönemde Ankara bir NATO üyesi olarak ABD ve NATO güçleriyle işbirliği ve koordinasyon içinde hareket ediyor görünüyor, cihatçılara yönelik desteğini el altından yapıyordu. MİT Tırları haberinin ardından foya meydana çıktı, takke düştü ve kel göründü! Bunun üzerine ABD sahada PYD’ye verdiği desteği maksimum seviyeye çıkardı. Bu döneme kadar Ankara zaten PYD ile olağan ilişkiler içindeydi. PYD’nin üst yöneticileriyle görüşmekte, hatta PYD ve Irak Kürdistan Yönetimi arasındaki Kobani’nin işgali sonrası gerçekleşen askeri işbirliğini desteklemekteydi. Bu uğurda Türk sınırları Peşmerge güçlerine açıldı ve Irak’tan Suriye topraklarına Türkiye üzerinden giriş yapmaları sağlandı. ABD Suriye Kürtleriyle işbirliğini arttırdığında Ankara’daki hava buydu.
Tüm bunlar olurken, Suriye’de sahada Rusya, Esad rejimi ile işbirliği içinde, Fırat’ın batısını tümüyle kontrol etmeye başlamıştı. Moskova Ankara’nın sahada cihatçılara destek olmasından en az Washington kadar rahatsızdı. Ruslar, Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadele etmesi, Esad gibi seküler bir Suriye talep etmesi, bölgede Türkiye ile arada tampon oluşturması gibi konularda ABD ile paralel düşünüyorlardı.
Türkiye’de Avrasyacı ekip ABD’den ziyade Rusya ile bu bölgede daha rahat işbirliği yapılabileceğine inanıyordu. Türkiye’de kendi Kürt politikalarını 17 Aralık sonrasında Erdoğan’a dayatan Ergenekoncu Avrasyacı dinamik, iç politikada Kürt açılımı ya da Çözüm Süreci gibi siyasi çözüm odaklı yaklaşımları sonlandırmış, 1990’ların askeri ve şahin politikalarını Güneydoğu’da uygulamaya başlamıştı. PKK ile organik olmasa da ideolojik ve stratejik yakınlığa sahip Suriye Kürtlerinin Suriye’nin kuzeyinde, Türk sınırına bitişik bir fiili otonom bölgede kontrol sahibi olmasını Türkiye’nin güvenliği için çok ciddi bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu nedenle, Suriye Kürtlerini destekleyen ABD’ye karşı tezleri güçlenmişti. Özellikle 15 Temmuz sonrasında, Avrasyacı derin yapı Erdoğan üzerinde daha da etkin olmuş, hem içerde hem de dışarıda Kürt karşıtı pozisyonda, AKP ve MHP’yi birleştirmiş, hâkim söylemini muhalefete de benimsetmişti. CHP ve İYİ Parti’deki nasyonalist kanatlar Erdoğan’a karşı da olsalar, içerde ve dışarıda şahinleşen Kürt politikalarını memnuniyetle desteklemekteydiler.
ABD Kürtlere destek olan, hatta 15 Temmuz’un arkasında olan “kötü” olarak takdim edildiğinde ve bu algı Türkiye’de havuz tarafından halka pompalanmaya başladığında, bu algı dönüşümünün sahaya yansıması, ABD’den Rusya’ya doğru bir askeri-istihbari yönelim değişimi şeklinde oldu. Başlarda Esad karşıtlığı üzerine kurulu olan Suriye politikaları, giderek Esad’a rağmen Rusyacı bir mahiyete büründü. Sonra da Moskova’nın Astana sürecinde ve Erdoğan’la kurduğu özel ilişkilerde Esad’ı tümüyle gündemden çıkartan ve ilişkileri rasyonelleştiren bir hal aldı. Böylece, Türkiye 15 Temmuz sonrasında Suriye’de sahada tümüyle eski politikalarından ricat etmiş, savunmaya çekilmişti. Hem ABD ile hem de Rusya ile ilişkilerde Kürt kartı her iki büyük gücün de elinde birer asa dönüşmüştü. Türkiye Suriye’de hedef küçültmüş, Emevi Camii’nde namazdan Suriye’de ne pahasına olursa olsun Kürtlerin statü elde etmesini engellemeye yönelik bir savunma pozisyonuna çekilmişti.
“Stratejik derinlik”
15 Temmuz öncesinde Rus uçağını düşürecek kadar gemi azıya alan ve NATO’nun şımarık İslamcı çocuğu rolünde bir süre hayalden hayale koşan “stratejik derinlik” dış politikası fiyaskoyla sonuçlanmış, bir zamanlar Türk dış politikasının mimarı diye yere göğe sığdıramadıkları Ahmet Davutoğlu Pelikan müdahalesiyle azledildikten sonra, ustaca bir manevrayla dış politikanın da iç politikanın da kontrolü tümüyle Avrasyacı Ergenekoncu yapıya geçmişti! Daha önce işaret ettiğim “Batı altımızı oyuyor”, “Sevr’den beri bizi bölmek ve parçalamak istiyorlar” türü söylemler üzerinden Batı karşıtlığı topluma kodlanmış ve toplum endoktrine edilmişti. 15 Temmuz’da “Türkiye’yi yıkmak isteyen ABD” söylemi üzerinden oluşturulan yeni algı, Suriye’de “kahramanca mücadele eden ordu” güzellemesiyle beraber, ülke içerde de dışarıda da savaşkan bir atmosfere sokulmuştu. İçeride HDP’ye karşı kullanılan bu yeni algı, böylece hem Erdoğan’ın Avrasyacı güçle beraber hareket etmesinin garantisini oluşturuyor, hem de CHP üzerinden nasyonalistlere (ulusalcılara) güç devşiriyordu. MHP de Çözüm sürecinin bitirilmesinden memnundu. Türkiye iç politikasında ABD algısı dibe vururken Rusya “güvenilir ortak” olarak ön plana çıkıyordu. İktidar da muhalefet de NATO’dan uzaklaşan ve Moskova yörüngesine kayan Türkiye’den şikâyetçi değildi.
Bu durumda Rusya gayet akıllı bir politikayla bir taşta birkaç kuşu vuruyor, hatta belki de yakın tarihindeki en ciddi stratejik-jeopolitik kazanımları elde ediyordu. Tartus’ta Akdeniz’e açılan limanını askeri olarak işlevselleştiren Rusya, Akdeniz kıyı hattında hava sahasını kontrol ederek ve karada da Türkiye’yi çevreleyerek Ortadoğu’da çok stratejik bir güç haline geliyordu. Dahası Türkiye’yi kendisine bağlayarak NATO’yu (Atlantik gücünü) zayıflatıyor, dahası kendi nükleer teknolojisine, silah sistemlerine, fosil enerji kaynaklarına çok iyi bir müşteri buluyordu. Ukrayna-Gürcistan-Suriye hattında eksik olan güzergâh olarak Türkiye’yi yanına alarak Soğuk Savaş sonrasındaki en üst güç seviyesine tırmanıyordu.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Yakında Merkez Bankası’nı da satacaklar [Semih Ardıç]
Hazine’nin anahtarı en azılı devlet düşmanına teslim edilse memlekete ancak bu kadar zarar verilebilirdi. O anahtar 10 aydır Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ta.
Hazine’nin başına geçtiği günden beri Albayrak’ın, “Burası çok önemli.” cümlesinin haricinde dişe dokunur tek bir icraatı yok.
EN KOMİK VİDEOLAR ALBAYRAK’IN
O cümle de ne kadar isabetsiz tahminlerde bulunduğunu ispat etmek isteyenlerin elindeki en büyük koz olduğu için bu kadar meşhur.
Sosyal medyanın en komik videolarında başrolde Hazine Bakanı Berat Albayrak var. Piyasanın Albayrak’ı ne kadar ciddiye aldığı o videolardan anlaşılıyor.
Hazine’ye, Ziraat Bankası’na, Vakıfbank’a ve Halkbank’a zararına döviz sattıracak kadar aklını peynir ekmekle yemiş bir damadın iş bilmezliğinin bedelini 82 milyon ödüyor.
Kendince doları 5,50 TL’nin altına indireceğini zannederek şubatta yabancı bankalara Türk Lirası kapısını kapatmıştı. Londra’dakiler o muameleyi kenara not etmişlerdi. Fırsatını buldukça soğuk soğuk yiyorlar intikam yemeğini.
PİYASA İÇİN EN BÜYÜK RİSK: KAYINPEDER-DAMAT İKİLİSİ
Damat Berat, kayınpederi Erdoğan’ın talimatı ile Merkez Bankası Kanununu hiçe sayarak Bank Meclisi’ne kendisine yakın üç üyeyi tayin etti.
Diğer taraftan kayınpederi ile kurdukları rüşvet havuzunun menbaı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni cebren ve hile ile geri almak için mesaisinin yarıdan fazlasını İstanbul’da AKP binasında geçiriyor.
Kayınpeder-damat ikilisi, sandıkta kaybettikleri seçimi masada kazanmak için Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK) taşeron olarak kullandı.
Piyasanın hassasiyetlerini en fazla dikkate alması icap eden Hazine Bakanı Albayrak yatırımcının yüreğini ağzına getirecek icraatta ön saflarda.
İSTANBUL SEÇİMİNİ İPTAL ETMENİN FATURASI
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını 6 Mayıs’ta iptal etmesi ile piyasa allak bullak oldu.
Dolar ve euro 40 kuruşa yakın arttı. Özel sektörün borcunu sadece döviz artışından mütevellit 140 milyar TL arttı.
Borsa İstanbul (BİST) 95 binden paraşütsüz atlayış yaptı. 88 bin destek noktasından da aşağı düştü ve 13 Mayıs’ta yüzde 2,5 değer kaybetti. Böyle giderse 81 bine kadar gerileyebilir BİST 100 endeksi.
Koç ve Ülker gibi Türkiye’nin en büyük şirketleri dahil 500 civarında şirketin hisseleri geçen seneye göre yüzde 20 ila yüzde 60 arasında değişen oranlarda değer kaybetti. Buna daha ne kadar mukavemet edebilecekleri tam bir muamma.
İHTİYAT AKÇESİNİ DE HARCAYACAKLAR
Ufukta işlerin yoluna gireceğine dair zerre kadar umut ışığı belirmiyor. Bilakis her gün yeni bir felaket haberi ile sarsılıyor piyasa.
13 Mayıs Pazartesi gününe zaten geçen hafta kamu bankalarının zararına sattığı 4,5 milyar doların gürültüsü ile başlanmıştı.
Öğle saatlerinde en az zararına dolar satmak kadar endişe verici bir iddia ortaya atıldı. Merkez Bankası’nın “kara gün” için biriktirdiği 40 milyar TL bütçe açığını kapatmak için kullanılacakmış.
Oysa “İhtiyat akçesi” daha evvel hiçbir dönem Hazine tarafından kullanılmamıştı. Ocak ayında 38 milyar TL temettüyü yiyip bitiren hükûmet piranalardan farksız.
MERKEZ BANKASI’NA ARKA KAPIDAN DALMAK
Kamuda lüks harcamaları ve israfı durdurmak yerine, “İtibardan tasarruf olunmaz.” diyorlar.
Cumhuriyet tarihinde açık rekorunu elinde bulunduran bütçesine para temin etmeye sıra gelince Merkez Bankası’na arka kapıdan giriyorlar.
Merkez Bankası’nın hükûmetin arkasını toplama gibi bir vazifesi yok ki!
AKP’nin devr-i iktidarında kanun, içtihat ya da teamülün hükmü kalmadığı için Albayrak talimatı vermiş bile. Mamafih mevzuat müsaade etmediği için para Hazine’nin hesaplarına aktarılamamış.
Albayrak’a kayınpederinin talimatı gayet açıkmış. Erdoğan, “Bu işi Ramazan Bayramı’na kadar bitirin!” talimatını vermiş. Onun için mevzuatı değiştirmeye matuf çalışma Albayrak’ın başkanlığında son sürat devam ediyormuş.
Ha karşılıksız para basmışsınız ha ihtiyat akçesini harcamışsınız.
ESKİ HÜKÛMETLERE RAHMET OKUTTULAR
Eski Hazine müsteşarı Mahfi Eğilmez, Reuters’in haberinin doğru olmamasını ümit ettiğini belirterek, “Kısa vadeli avans uygulaması çok daha namuslu bir uygulamaydı.” ifadelerini kullandı.
Eğilmez, “Niçin Ramazan Bayramı’na kadar yetişmesi lâzım?” suâline de cevap verdi: “Bayram ikramiyesini ödeyecek para yok deniyor.”
12,5 milyon emekliye Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyar TL ikramiye ödenecek. Hazine zaten kamu bankalarını kurtarmak için geçen ay 28 milyar TL ilave borçlandı.
Hazine, 2019 yılının ilk 4 ayında 52,5 milyar TL açık vermişti. Ocak ayında TCMB’den 38 milyar TL tutarında temettü (kâr payı) aktarıldığı halde 4 aylık açık geçen yıla göre iki kat arttı.
11 MİLYAR TL DE BUHARLAŞTI
Günü kurtaracak kadar bile mühimmatı kalmamış bir baş kumandan var ordunun başında. İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına aktardığı 11 milyar TL arada unutuldu.
Hükümet “iflas fark edilmesin” diye arka kapı formülleri ile vaziyeti kurtarmaya çalışsa da nafile.
İnternet sayesinde böylesine vahim iddialar anında yayılıyor. Piyasada hassasiyet zaten had safhada. Vahim iddialar tekzip edilmeyince de “sükût ikrardan gelir” deniliyor ve piyasada kasırga kopuyor.
Yatırımcıların akıl hocası Moody’s son raporunda, Türkiye’de şartların 2019, hatta 2020 senesinde de zorlu olmaya devam edeceğine işaret etti.
Aynı gün Goldman Sachs Türkiye’nin yüzde 2,5 küçüleceğini ilan etti. Türkiye’ye dair bir evvelki tahmin yüzde 1,5 küçülme” şeklindeydi. Bu tahminler bile mütevazı kalacak maalesef.
Müflis tüccar evde kalan gümüşleri satılığa çıkarırmış. Erdoğan ve damadı müflis tüccardan da beter.
Yakında evi de haraç-mezat satacaklar.
[Semih Ardıç] 14.5.2019 [TR724]
Hazine’nin başına geçtiği günden beri Albayrak’ın, “Burası çok önemli.” cümlesinin haricinde dişe dokunur tek bir icraatı yok.
EN KOMİK VİDEOLAR ALBAYRAK’IN
O cümle de ne kadar isabetsiz tahminlerde bulunduğunu ispat etmek isteyenlerin elindeki en büyük koz olduğu için bu kadar meşhur.
Sosyal medyanın en komik videolarında başrolde Hazine Bakanı Berat Albayrak var. Piyasanın Albayrak’ı ne kadar ciddiye aldığı o videolardan anlaşılıyor.
Hazine’ye, Ziraat Bankası’na, Vakıfbank’a ve Halkbank’a zararına döviz sattıracak kadar aklını peynir ekmekle yemiş bir damadın iş bilmezliğinin bedelini 82 milyon ödüyor.
Kendince doları 5,50 TL’nin altına indireceğini zannederek şubatta yabancı bankalara Türk Lirası kapısını kapatmıştı. Londra’dakiler o muameleyi kenara not etmişlerdi. Fırsatını buldukça soğuk soğuk yiyorlar intikam yemeğini.
PİYASA İÇİN EN BÜYÜK RİSK: KAYINPEDER-DAMAT İKİLİSİ
Damat Berat, kayınpederi Erdoğan’ın talimatı ile Merkez Bankası Kanununu hiçe sayarak Bank Meclisi’ne kendisine yakın üç üyeyi tayin etti.
Diğer taraftan kayınpederi ile kurdukları rüşvet havuzunun menbaı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni cebren ve hile ile geri almak için mesaisinin yarıdan fazlasını İstanbul’da AKP binasında geçiriyor.
Kayınpeder-damat ikilisi, sandıkta kaybettikleri seçimi masada kazanmak için Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK) taşeron olarak kullandı.
Piyasanın hassasiyetlerini en fazla dikkate alması icap eden Hazine Bakanı Albayrak yatırımcının yüreğini ağzına getirecek icraatta ön saflarda.
İSTANBUL SEÇİMİNİ İPTAL ETMENİN FATURASI
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını 6 Mayıs’ta iptal etmesi ile piyasa allak bullak oldu.
Dolar ve euro 40 kuruşa yakın arttı. Özel sektörün borcunu sadece döviz artışından mütevellit 140 milyar TL arttı.
Borsa İstanbul (BİST) 95 binden paraşütsüz atlayış yaptı. 88 bin destek noktasından da aşağı düştü ve 13 Mayıs’ta yüzde 2,5 değer kaybetti. Böyle giderse 81 bine kadar gerileyebilir BİST 100 endeksi.
Koç ve Ülker gibi Türkiye’nin en büyük şirketleri dahil 500 civarında şirketin hisseleri geçen seneye göre yüzde 20 ila yüzde 60 arasında değişen oranlarda değer kaybetti. Buna daha ne kadar mukavemet edebilecekleri tam bir muamma.
İHTİYAT AKÇESİNİ DE HARCAYACAKLAR
Ufukta işlerin yoluna gireceğine dair zerre kadar umut ışığı belirmiyor. Bilakis her gün yeni bir felaket haberi ile sarsılıyor piyasa.
13 Mayıs Pazartesi gününe zaten geçen hafta kamu bankalarının zararına sattığı 4,5 milyar doların gürültüsü ile başlanmıştı.
Öğle saatlerinde en az zararına dolar satmak kadar endişe verici bir iddia ortaya atıldı. Merkez Bankası’nın “kara gün” için biriktirdiği 40 milyar TL bütçe açığını kapatmak için kullanılacakmış.
Oysa “İhtiyat akçesi” daha evvel hiçbir dönem Hazine tarafından kullanılmamıştı. Ocak ayında 38 milyar TL temettüyü yiyip bitiren hükûmet piranalardan farksız.
MERKEZ BANKASI’NA ARKA KAPIDAN DALMAK
Kamuda lüks harcamaları ve israfı durdurmak yerine, “İtibardan tasarruf olunmaz.” diyorlar.
Cumhuriyet tarihinde açık rekorunu elinde bulunduran bütçesine para temin etmeye sıra gelince Merkez Bankası’na arka kapıdan giriyorlar.
Merkez Bankası’nın hükûmetin arkasını toplama gibi bir vazifesi yok ki!
AKP’nin devr-i iktidarında kanun, içtihat ya da teamülün hükmü kalmadığı için Albayrak talimatı vermiş bile. Mamafih mevzuat müsaade etmediği için para Hazine’nin hesaplarına aktarılamamış.
Albayrak’a kayınpederinin talimatı gayet açıkmış. Erdoğan, “Bu işi Ramazan Bayramı’na kadar bitirin!” talimatını vermiş. Onun için mevzuatı değiştirmeye matuf çalışma Albayrak’ın başkanlığında son sürat devam ediyormuş.
Ha karşılıksız para basmışsınız ha ihtiyat akçesini harcamışsınız.
ESKİ HÜKÛMETLERE RAHMET OKUTTULAR
Eski Hazine müsteşarı Mahfi Eğilmez, Reuters’in haberinin doğru olmamasını ümit ettiğini belirterek, “Kısa vadeli avans uygulaması çok daha namuslu bir uygulamaydı.” ifadelerini kullandı.
Eğilmez, “Niçin Ramazan Bayramı’na kadar yetişmesi lâzım?” suâline de cevap verdi: “Bayram ikramiyesini ödeyecek para yok deniyor.”
12,5 milyon emekliye Ramazan Bayramı’ndan evvel 12,5 milyar TL ikramiye ödenecek. Hazine zaten kamu bankalarını kurtarmak için geçen ay 28 milyar TL ilave borçlandı.
Hazine, 2019 yılının ilk 4 ayında 52,5 milyar TL açık vermişti. Ocak ayında TCMB’den 38 milyar TL tutarında temettü (kâr payı) aktarıldığı halde 4 aylık açık geçen yıla göre iki kat arttı.
11 MİLYAR TL DE BUHARLAŞTI
Günü kurtaracak kadar bile mühimmatı kalmamış bir baş kumandan var ordunun başında. İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına aktardığı 11 milyar TL arada unutuldu.
Hükümet “iflas fark edilmesin” diye arka kapı formülleri ile vaziyeti kurtarmaya çalışsa da nafile.
İnternet sayesinde böylesine vahim iddialar anında yayılıyor. Piyasada hassasiyet zaten had safhada. Vahim iddialar tekzip edilmeyince de “sükût ikrardan gelir” deniliyor ve piyasada kasırga kopuyor.
Yatırımcıların akıl hocası Moody’s son raporunda, Türkiye’de şartların 2019, hatta 2020 senesinde de zorlu olmaya devam edeceğine işaret etti.
Aynı gün Goldman Sachs Türkiye’nin yüzde 2,5 küçüleceğini ilan etti. Türkiye’ye dair bir evvelki tahmin yüzde 1,5 küçülme” şeklindeydi. Bu tahminler bile mütevazı kalacak maalesef.
Müflis tüccar evde kalan gümüşleri satılığa çıkarırmış. Erdoğan ve damadı müflis tüccardan da beter.
Yakında evi de haraç-mezat satacaklar.
[Semih Ardıç] 14.5.2019 [TR724]
Bir anda değişir her şey [Levent Kenez]
Hazır cevaptı. Zeki espriler yapıyordu.
Karşısındaki özellikle hükümet yanlısı gazetecilere verdiği her cevap sosyal medyada neredeyse viral oluyordu.
Uzun bir süre kendisinin adını ağzına almayarak görmeme, ciddiye almama taktiği güden rakibine bu taktiğini yedirmişti. Siyasetin yeni bir lider kazandığı yorumları yapılıyordu.
Partisinde “Madem böyle bir adayımız vardı şimdiye kadar neden başka ortak çatı adaylarla vakit kaybettik’ dedirtecek kadar başarılı bir performans sergilemişti.
Seçilemese bile partinin başına geçeceği neredeyse kesindi.
Seçime en rahat giren adaydı. Partisinden daha fazla oy alacağı garantiydi. Siyaseten önü açıktı. Hatta seçimler ikinci tura kalırsa büyük bir sürpriz yapma fırsatı bile kazanacak, belki kimse ihtimal vermese bile cumhurbaşkanı olacaktı.
Ama seçim akşamı ortadan kayboldu. Bütün seçim dönemi boyunca kendisine destek verenler çıkıp konuşmasını n’oluyor, ne bitiyor, gerçek rakamlar nelerdir kendisinin anlatmasını istedi. Ama bu olmadığı gibi bütün kampanya boyunca psikolojik olarak önde götürdüğü yarışı ‘Adam kazandı’ gibi hafızlara kazınacak bir berbat finalle noktaladı.
Şimdi Muharrem İnce’den bahseden kimse yok. Bir zamanların popüler siyasetçisi bir açıklama yapınca ilgilenen yok. Hatta Kılıçdaroğlu ile başabaş kurultayda yarışsalar yenmesi pek mümkün değil.
Meydanlarda ve rakip medyada lider oldu ama seçim akşamı lider değilmiş dedirtti ve hikayesi şimdilik bitti.
Hikayesinin bitmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi de şüphesiz Ekrem İmamoğlu.
Bir çok kişinin adını bile duymadığı bir adaydı.
Başbakanlık yapmış epeydir göz önünde bulunan Binali Yıldırım karşısında tüy siklet yorumları yapılmıştı.
Alttan alışı, rejimle, sistemle daha doğrusu Erdoğan ile kavga etmeyeceği mesajları tepki çekmişti.
Bütün tahriklere rağmen, hatta bu tahrikler zaman zaman ilginçtir HDP’den gelmesine rağmen kazanması için ihtiyaç duyduğu en önemli şeye, Kürt oylarına zarar verecek bir hamlede bulunmadı.
Kazanacağına az ihtimal verildiği için havuz tarafından ve hükümet tarafından Mansur Yavaş gibi nefret objesi yapılmadı.
Bir kere katıldığı yandaş programında altın vuruş yaptı. Aklı sıra kendisini rezil etmek için pusu kurmuş televizyoncu kendi mahallesinde bile dayak yedi.
Yıldırım’ın İstanbul seçimleri için söylediği doğru bir tek şey var: Seçimlerde adaylar yarışmadı. Haklı. Erdoğan yarıştı. Ekonomik göstergeler yarıştı.
Referandumda İstanbul’da hayır oyları kazanmıştı bir kez daha muhalif oylar birleştiğinde adaydan bağımsız aynı şeyin gerçekleşmesi ihtimali vardı.
Seçim akşamı, Anadolu Ajansı’nın manipülasyonularına ve provakasyonlarına hazırlıklı bir başkan adayı vardı. Defalarca kamuoyunun önüne çıktı. Bir çok insan ilk kez kendisini o zaman tanıdı. Önceki adayların yapamadığı şeyi yaptı, “Elimde tutanaklar var, kimin ne oy aldığını biliyorum” dedi. Üslubu, pozitif enerjisi ve konuşması ile takdir topladı.
Seçimin zayıf adayı o gece lider olmuştu. Kendisine oy vermeyenlerin dahi bir gıcıklık kapmadığı, oy verenlerin mutluluk duyduğu bir lider doğmuştu.
Mazbatası verilmediğinde de meclisteki oturumlarda da iyi sınav verdi.
Ve nihayet beklenen oldu, İmamoğlu’nun kazandığı seçimi Erdoğan talimatlı YSK darbesi ile iptal ettiler.
Şimdi bir önceki seçimden bambaşka bir kampanya izleyeceğiz. Erdoğan’dan bütün AKP’lilere siyasetin en çirkin örneklerini göreceğiz, iktidar medyasının bu kadar da alçalmaz insan diyeceğimiz yayınlarını. Belaltı belki de tek stratejileri olacak.
Baksanıza seçimin iptali için başlattıkları kampanyayı çünkü seçimi çaldılar diye duyuruyorlar. Halbuki seçim iptalinin oy çalma ile falan bir ilgisi yok. Hem de hiç yok. Neymiş sandık başkanları kamu görevlisi değilmiş. Bu gerekçe ile Yıldırım kazansa dahi seçimlerin iptal olması gerekirdi değil mi? Ama olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Şimdi en rahat olması gereken aday İmamoğlu
Kazanırsa, kendisi kazanamasın diye devletin bütün imkanları ile 39 ilçenin hepsinde miting yapmış Cumhurbaşkanını, son başbakanı, TBMM başkanını, Bahçeli’yi, bütün medyayı, YSK’yı tabiri diğerle alayını bir daha yenmiş olacak. Artık İstanbul belediye başkanlığının dahi pek kesmeyeceği bir sükse ile koltuğa oturacak.
Kaybederse, kimse onun kaybettiğini düşünmeyecek. O her zaman hakkı yenmiş koltuğu elinden alınmış seçilmiş bir belediye başkanı olacak. Bir nevi seçilmiş bir belediye başkanının şiir okuduğu için başkanlıktan atılması hapse yollanması gibi. Ve CHP’de lider arayışlarında bir numaralı favori olacak.
Çelik gibi sinirlere sahip olması gerekiyor. Çünkü bu kez hiç görmediği bir kampanya ile karşı karşıya kalacak.
Erdoğan’ın hileyle hurdayla iptal ettirdikten sonra İstanbul’u bir kez daha kaybetme lüksü yok. Bu kez tamamen kendisini koydu ortaya. Kaybederse her şey çok güzel olmayacak. Ülkeye demokrasi gelmeyecek, ekonomi düzelmeyecek ama İstanbul’u bu şekilde bir daha kaybedenin uzun süre götürme şansı da yok.
[Levent Kenez] 14.5.2019 [TR724]
Karşısındaki özellikle hükümet yanlısı gazetecilere verdiği her cevap sosyal medyada neredeyse viral oluyordu.
Uzun bir süre kendisinin adını ağzına almayarak görmeme, ciddiye almama taktiği güden rakibine bu taktiğini yedirmişti. Siyasetin yeni bir lider kazandığı yorumları yapılıyordu.
Partisinde “Madem böyle bir adayımız vardı şimdiye kadar neden başka ortak çatı adaylarla vakit kaybettik’ dedirtecek kadar başarılı bir performans sergilemişti.
Seçilemese bile partinin başına geçeceği neredeyse kesindi.
Seçime en rahat giren adaydı. Partisinden daha fazla oy alacağı garantiydi. Siyaseten önü açıktı. Hatta seçimler ikinci tura kalırsa büyük bir sürpriz yapma fırsatı bile kazanacak, belki kimse ihtimal vermese bile cumhurbaşkanı olacaktı.
Ama seçim akşamı ortadan kayboldu. Bütün seçim dönemi boyunca kendisine destek verenler çıkıp konuşmasını n’oluyor, ne bitiyor, gerçek rakamlar nelerdir kendisinin anlatmasını istedi. Ama bu olmadığı gibi bütün kampanya boyunca psikolojik olarak önde götürdüğü yarışı ‘Adam kazandı’ gibi hafızlara kazınacak bir berbat finalle noktaladı.
Şimdi Muharrem İnce’den bahseden kimse yok. Bir zamanların popüler siyasetçisi bir açıklama yapınca ilgilenen yok. Hatta Kılıçdaroğlu ile başabaş kurultayda yarışsalar yenmesi pek mümkün değil.
Meydanlarda ve rakip medyada lider oldu ama seçim akşamı lider değilmiş dedirtti ve hikayesi şimdilik bitti.
Hikayesinin bitmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi de şüphesiz Ekrem İmamoğlu.
Bir çok kişinin adını bile duymadığı bir adaydı.
Başbakanlık yapmış epeydir göz önünde bulunan Binali Yıldırım karşısında tüy siklet yorumları yapılmıştı.
Alttan alışı, rejimle, sistemle daha doğrusu Erdoğan ile kavga etmeyeceği mesajları tepki çekmişti.
Bütün tahriklere rağmen, hatta bu tahrikler zaman zaman ilginçtir HDP’den gelmesine rağmen kazanması için ihtiyaç duyduğu en önemli şeye, Kürt oylarına zarar verecek bir hamlede bulunmadı.
Kazanacağına az ihtimal verildiği için havuz tarafından ve hükümet tarafından Mansur Yavaş gibi nefret objesi yapılmadı.
Bir kere katıldığı yandaş programında altın vuruş yaptı. Aklı sıra kendisini rezil etmek için pusu kurmuş televizyoncu kendi mahallesinde bile dayak yedi.
Yıldırım’ın İstanbul seçimleri için söylediği doğru bir tek şey var: Seçimlerde adaylar yarışmadı. Haklı. Erdoğan yarıştı. Ekonomik göstergeler yarıştı.
Referandumda İstanbul’da hayır oyları kazanmıştı bir kez daha muhalif oylar birleştiğinde adaydan bağımsız aynı şeyin gerçekleşmesi ihtimali vardı.
Seçim akşamı, Anadolu Ajansı’nın manipülasyonularına ve provakasyonlarına hazırlıklı bir başkan adayı vardı. Defalarca kamuoyunun önüne çıktı. Bir çok insan ilk kez kendisini o zaman tanıdı. Önceki adayların yapamadığı şeyi yaptı, “Elimde tutanaklar var, kimin ne oy aldığını biliyorum” dedi. Üslubu, pozitif enerjisi ve konuşması ile takdir topladı.
Seçimin zayıf adayı o gece lider olmuştu. Kendisine oy vermeyenlerin dahi bir gıcıklık kapmadığı, oy verenlerin mutluluk duyduğu bir lider doğmuştu.
Mazbatası verilmediğinde de meclisteki oturumlarda da iyi sınav verdi.
Ve nihayet beklenen oldu, İmamoğlu’nun kazandığı seçimi Erdoğan talimatlı YSK darbesi ile iptal ettiler.
Şimdi bir önceki seçimden bambaşka bir kampanya izleyeceğiz. Erdoğan’dan bütün AKP’lilere siyasetin en çirkin örneklerini göreceğiz, iktidar medyasının bu kadar da alçalmaz insan diyeceğimiz yayınlarını. Belaltı belki de tek stratejileri olacak.
Baksanıza seçimin iptali için başlattıkları kampanyayı çünkü seçimi çaldılar diye duyuruyorlar. Halbuki seçim iptalinin oy çalma ile falan bir ilgisi yok. Hem de hiç yok. Neymiş sandık başkanları kamu görevlisi değilmiş. Bu gerekçe ile Yıldırım kazansa dahi seçimlerin iptal olması gerekirdi değil mi? Ama olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Şimdi en rahat olması gereken aday İmamoğlu
Kazanırsa, kendisi kazanamasın diye devletin bütün imkanları ile 39 ilçenin hepsinde miting yapmış Cumhurbaşkanını, son başbakanı, TBMM başkanını, Bahçeli’yi, bütün medyayı, YSK’yı tabiri diğerle alayını bir daha yenmiş olacak. Artık İstanbul belediye başkanlığının dahi pek kesmeyeceği bir sükse ile koltuğa oturacak.
Kaybederse, kimse onun kaybettiğini düşünmeyecek. O her zaman hakkı yenmiş koltuğu elinden alınmış seçilmiş bir belediye başkanı olacak. Bir nevi seçilmiş bir belediye başkanının şiir okuduğu için başkanlıktan atılması hapse yollanması gibi. Ve CHP’de lider arayışlarında bir numaralı favori olacak.
Çelik gibi sinirlere sahip olması gerekiyor. Çünkü bu kez hiç görmediği bir kampanya ile karşı karşıya kalacak.
Erdoğan’ın hileyle hurdayla iptal ettirdikten sonra İstanbul’u bir kez daha kaybetme lüksü yok. Bu kez tamamen kendisini koydu ortaya. Kaybederse her şey çok güzel olmayacak. Ülkeye demokrasi gelmeyecek, ekonomi düzelmeyecek ama İstanbul’u bu şekilde bir daha kaybedenin uzun süre götürme şansı da yok.
[Levent Kenez] 14.5.2019 [TR724]
“Cami rüşveti” itirafı [Hasan Cücük]
Türkiye’nin Kırgızistan büyükelçisi Cengiz Kamil Fırat’ın Kırgızistan müftülüğünün geleneksel iftar davetinde çıkardığı rezalet kadar, bulunduğu ülkeyi aşağılayan tavırları da tepki çekti. Hizmet mensuplarıyla aynı iftarda yer almayı reddeden Fırat, salonu terk ederken ise skandal bir ifşaatta bulundu: ‘Biz size 35 milyon dolara cami yaptıralım, siz bizi teröristlerle aynı masaya oturtun.’
Son 5 yıla baktığımızda Erdoğan ve partisinin varlık gayesinin; Hizmet Hareketi’ni bitirmek olarak görmek mümkün. Her gün yeni bir operasyon, insan hakları ihlalleri, işkence haberlerinin ardı arkası kesilmiyor… Tehdit ve zulümler Türkiye ile sınırlı da kalmıyor. 17/25 Aralık öncesi gittikleri her ülkede bulunan Türk Okulları’nı mutlaka ziyaret eden AKP’liler, şimdilerde bu okulların kapısına kilit vurulması veya kurdukları Maarif Vakfı’na devredilmesi için her yolu deniyor. Her yol derken anladıkları dil; rüşvet ve şantaj. Başarılı oldukları yerler genelde demokrasinin yerleşmediği Afrika ülkeleri oldu. İkili ilişkilerde masaya mutlaka okulların devri veya kapatılması konusu geliyor.
Sovyetlerin yıkılıp, Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlığına kavuşmasıyla bu ülkelerin sınırlarından içeriye ilk Hizmet mensupları girdi. Bir valizle yola çıkan Hizmet erleri bu ülkelerde peş peşe eğitim kurumları açtı. Kısa sürede bu okullar ülkenin en kaliteli kurumları oldu. Hizmet’in tutunmasını sağlayan, okulların kalitesi kadar insan kalitesiydi. O yıllarda Türkiye’nin ‘büyük abi’ rolünü oynayıp, Orta Asya Cumhuriyetleri’ni ‘yardıma muhtaç’ biri gibi görmesi bu ülke insanının gururuna dokunuyordu. Hizmet ise, 70 yıllık hasret bitti, kucaklaşmaya geldik diyordu. Yapılanlar bir lütuf olarak sunulmuyordu. Üstenci bir tavır yoktu. Aynı sofraya oturuyorlar, birlikte gülüp, birlikte gözyaşı döküyorlardı. Bu samimi ve içten tavır Hizmet’in kısa sürede gönüllere girmesinin yolunu açıyordu.
CAMİ RÜŞVETİ!
Kırgızlar, 15 Temmuz sonrası tüm baskılara rağmen kendilerinin bir parçası olarak gördükleri Hizmet mensuplarına sahip çıktı. Okulların adı değişti ama Maarif Vakfı’na devretmeyi reddettiler. Kırgızistan’da okul açmak serbest, buyurun gelin siz de açın dediler. Kırgızların bu tavrı, demokrasi ve yargıyı paspas yapan Erdoğan ve tayfasının doğal olarak tepkisini çekti. Ortaya tek delil koymadan, Hizmet mensuplarının terörist ilan edilmelerini istemeleri yargı duvarına çarpıp geri döndü. Baskıyla yol alamayınca, bu kez rüşvet yolunu seçtiler. Para herkesi satın alamıyordu. Buldukları yeni yol yatırım yapmaktı. Müslüman ülkelere yatırımın adı genelde cami oldu.
Kırgızitan’da yaşanan skandalda, Büyükelçi Cengiz Kamil Fırat iftarı terk edip giderken Türiye’deki insanların vergileriyle yapılan caminin bir iyilik değil, baskı aracı olduğunu da itiraf etti: ‘Biz sana 35 milyon dolarlık cami yapalım.’ Allah rızası için yapılan bir cami değil yani. Kendisine göre, okulların kapatılması ve Hizmet mensuplarının teslim edilmesi karşılığında bir lütuf!. Yapılan iyiliği sürekli başlarına kakma hastalığı bu. Ömer Seyfettin’in ünlü eseri Diyet’te olduğu gibi Kırgızların, kendini üstün gören büyükelçiye tavrı; ‘Al camini de git’ şeklinde oluyor. Pervasızlığına devam eden büyükelçi, ‘Bu insan müslüman değil’ deme küstahlığını da gösteriyor. Sanki kalpleri açıp içine bakıyor! Sonra şımarık bir çocuk edasıyla ‘Bunu şimdi cumhurbaşkanına söyleyeceğim’ diyor. Biyografisine girince bir zamanlar Erdoğan’ın ‘monşer’ diye aşağıladığı tayfadan olduğunu görüyorsunuz. Babası da kendi gibi büyükelçi Fırat’ın. Göze girmek için bu denli seviyesizleştiğini tahmin etmek zor değil.
TERÖRİST DEDİĞİ İNSANLARIN KIRGIZ PASAPORTU VAR
İftar davetinde onlarca ülkenin büyükelçisi var. Dahası büyükelçi Fırat’ın ‘Bunlar terörist’ dediği okullarda davetin sahibi müftünün kızı da okuyor. Terörist dediği kişilerin tamamı Kırgızistan pasaportu taşıyor. Büyükelçi Fırat önce Hizmet mensubu kişilerin dışarı çıkarılmasını talep ediyor. İftarı düzenleyen ulema heyeti, ‘Hiçbir davetliyi kovmak bizim kültürmüzde yok. Hele Ramazan’da hiç yok’ cevabını verip, Türk büyükelçiyi kendi haline bırakıyor. İstediği olmayan büyükelçi ise şov yaparak ve ortamın huzurunu bozarak salondan ayrılıyor.
Olayı Kırgız medyasına yorumlayan iftar davetinde bulunan bir diplomat, Türk büyükelçinin tavrının olgunluk ve diplomasiden uzak olduğunu belirtip, ‘Eğer ortam siyasi görüşünüze uymuyorsa, ‘İngiliz usulü’ kalkar sessizce orayı terk edersin.’ yorumunu yaptı. Bu görüşün sahibi diplomat nereden bilsin Türk dışişlerinin trollere teslim edildiğini!
Büyükelçi Fırat’ın bu tavrını Kırgızları çok kızdırdığı gelen haberler arasında. Yapılan bir iyiliğin yüzlerine vurulmasına tepki var. Bazı milletvekillerinin konuyu meclis gündemine getirmeye hazırlandığı ifade ediliyor. Kırgız medyası, olayı, ‘misafirin ev sahibine hakareti’ olarak gördü. Sokaktaki vatandaşlar tavrı ise; büyükelçinin kendinden yaşça büyük din adamlarına hakaret ettiği yönünde oldu. Zira, Kırgız halkı yaşlı aksakallara (ulema) çok büyük saygı gösteriyor.
ARNAVUTLUK REST ÇEKMİŞTİ: ERDOĞAN KİM?
Büyükelçi Fırat’ın kılavuzunun kim olduğunu görmek için biraz geriye 2015’e gidelim. Erdoğan cumhurbaşkanı sıfatıyla Arnavutluk’u ziyaret ediyor. Ziyaretin bir gerekçesi de Türkiye’nin Tiran’a bağlı Preza’da köyünde restore ettirdiği Tarihi Kaleiçi Camisinin açılışı. Erdoğan’ın ziyarette cami karşılığında okulların kapatılmasını istediğinin ortaya çıkması ‘gurularına düşkün’ Arnavutların tepkisini çekiyordu. Sosyalist Parti’nin Tiran Milletvekili Ben Blushi, Meclis kürsüsünden ’Böyle kardeşlik olur mu’ diyerek tarihe geçen şu cümleleri kuruyordu: ’ Şimdiye kadar insan öldürmeyen bir terör örgütü görmedim. Gülen Hareketi’nin de kimseyi öldürdüğünü görmedim. Erdoğan’ın kapatmak istediği bu okullar, Arnavutluk’ta binlerce öğrenciye yardımcı oldu.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talebi bir dost mu yoksa bir baba edasıyla mı yaptığını sorgulayan milletvekili, “Böyle bir talepte bulunan kardeş veya dost gördünüz mü? Bir baba gibi mi söyledi? Bizim babamız o değil, İsmail Kemal’dir. Terör örgütleri BM Güvenlik Konseyi kararıyla ilan edilir. Hiçbir ülkenin cumhurbaşkanı başka bir ülkeye gidip de böyle bir şey isteyemez.” diyordu.
AKP ve Erdoğan, Çanakkale’den sonra bu ülkenin başına gelen en büyük bela olmaya devam ediyor. Ülkenin itibarını ayaklar altına alıyor. Ortaya attıkları safsatanın Edirne dışında alıcısı olmadığını görünce, her türlü rezalete başvurmaya devam ediyorlar. Bunun son örneği Kırgızistan’da yaşandı.
[Hasan Cücük] 14.5.2019 [TR724]
Son 5 yıla baktığımızda Erdoğan ve partisinin varlık gayesinin; Hizmet Hareketi’ni bitirmek olarak görmek mümkün. Her gün yeni bir operasyon, insan hakları ihlalleri, işkence haberlerinin ardı arkası kesilmiyor… Tehdit ve zulümler Türkiye ile sınırlı da kalmıyor. 17/25 Aralık öncesi gittikleri her ülkede bulunan Türk Okulları’nı mutlaka ziyaret eden AKP’liler, şimdilerde bu okulların kapısına kilit vurulması veya kurdukları Maarif Vakfı’na devredilmesi için her yolu deniyor. Her yol derken anladıkları dil; rüşvet ve şantaj. Başarılı oldukları yerler genelde demokrasinin yerleşmediği Afrika ülkeleri oldu. İkili ilişkilerde masaya mutlaka okulların devri veya kapatılması konusu geliyor.
Sovyetlerin yıkılıp, Türki Cumhuriyetlerin bağımsızlığına kavuşmasıyla bu ülkelerin sınırlarından içeriye ilk Hizmet mensupları girdi. Bir valizle yola çıkan Hizmet erleri bu ülkelerde peş peşe eğitim kurumları açtı. Kısa sürede bu okullar ülkenin en kaliteli kurumları oldu. Hizmet’in tutunmasını sağlayan, okulların kalitesi kadar insan kalitesiydi. O yıllarda Türkiye’nin ‘büyük abi’ rolünü oynayıp, Orta Asya Cumhuriyetleri’ni ‘yardıma muhtaç’ biri gibi görmesi bu ülke insanının gururuna dokunuyordu. Hizmet ise, 70 yıllık hasret bitti, kucaklaşmaya geldik diyordu. Yapılanlar bir lütuf olarak sunulmuyordu. Üstenci bir tavır yoktu. Aynı sofraya oturuyorlar, birlikte gülüp, birlikte gözyaşı döküyorlardı. Bu samimi ve içten tavır Hizmet’in kısa sürede gönüllere girmesinin yolunu açıyordu.
CAMİ RÜŞVETİ!
Kırgızlar, 15 Temmuz sonrası tüm baskılara rağmen kendilerinin bir parçası olarak gördükleri Hizmet mensuplarına sahip çıktı. Okulların adı değişti ama Maarif Vakfı’na devretmeyi reddettiler. Kırgızistan’da okul açmak serbest, buyurun gelin siz de açın dediler. Kırgızların bu tavrı, demokrasi ve yargıyı paspas yapan Erdoğan ve tayfasının doğal olarak tepkisini çekti. Ortaya tek delil koymadan, Hizmet mensuplarının terörist ilan edilmelerini istemeleri yargı duvarına çarpıp geri döndü. Baskıyla yol alamayınca, bu kez rüşvet yolunu seçtiler. Para herkesi satın alamıyordu. Buldukları yeni yol yatırım yapmaktı. Müslüman ülkelere yatırımın adı genelde cami oldu.
“Cami rüşveti” itirafı— Tr724 (@tr724com) 14 Mayıs 2019
Türk büyükelçiden Kırgızları küçümseyen şov: ‘Biz size 35 milyon dolara cami yaptıralım...'
O iftarda neler yaşandı? Kırgız medyası olayı nasıl verdi? @HasanCucuk yazdı
Tr724 MANŞEThttps://t.co/C1AS1sMDrx pic.twitter.com/9XJGOtdWrb
Kırgızitan’da yaşanan skandalda, Büyükelçi Cengiz Kamil Fırat iftarı terk edip giderken Türiye’deki insanların vergileriyle yapılan caminin bir iyilik değil, baskı aracı olduğunu da itiraf etti: ‘Biz sana 35 milyon dolarlık cami yapalım.’ Allah rızası için yapılan bir cami değil yani. Kendisine göre, okulların kapatılması ve Hizmet mensuplarının teslim edilmesi karşılığında bir lütuf!. Yapılan iyiliği sürekli başlarına kakma hastalığı bu. Ömer Seyfettin’in ünlü eseri Diyet’te olduğu gibi Kırgızların, kendini üstün gören büyükelçiye tavrı; ‘Al camini de git’ şeklinde oluyor. Pervasızlığına devam eden büyükelçi, ‘Bu insan müslüman değil’ deme küstahlığını da gösteriyor. Sanki kalpleri açıp içine bakıyor! Sonra şımarık bir çocuk edasıyla ‘Bunu şimdi cumhurbaşkanına söyleyeceğim’ diyor. Biyografisine girince bir zamanlar Erdoğan’ın ‘monşer’ diye aşağıladığı tayfadan olduğunu görüyorsunuz. Babası da kendi gibi büyükelçi Fırat’ın. Göze girmek için bu denli seviyesizleştiğini tahmin etmek zor değil.
TERÖRİST DEDİĞİ İNSANLARIN KIRGIZ PASAPORTU VAR
İftar davetinde onlarca ülkenin büyükelçisi var. Dahası büyükelçi Fırat’ın ‘Bunlar terörist’ dediği okullarda davetin sahibi müftünün kızı da okuyor. Terörist dediği kişilerin tamamı Kırgızistan pasaportu taşıyor. Büyükelçi Fırat önce Hizmet mensubu kişilerin dışarı çıkarılmasını talep ediyor. İftarı düzenleyen ulema heyeti, ‘Hiçbir davetliyi kovmak bizim kültürmüzde yok. Hele Ramazan’da hiç yok’ cevabını verip, Türk büyükelçiyi kendi haline bırakıyor. İstediği olmayan büyükelçi ise şov yaparak ve ortamın huzurunu bozarak salondan ayrılıyor.
Olayı Kırgız medyasına yorumlayan iftar davetinde bulunan bir diplomat, Türk büyükelçinin tavrının olgunluk ve diplomasiden uzak olduğunu belirtip, ‘Eğer ortam siyasi görüşünüze uymuyorsa, ‘İngiliz usulü’ kalkar sessizce orayı terk edersin.’ yorumunu yaptı. Bu görüşün sahibi diplomat nereden bilsin Türk dışişlerinin trollere teslim edildiğini!
Büyükelçi Fırat’ın bu tavrını Kırgızları çok kızdırdığı gelen haberler arasında. Yapılan bir iyiliğin yüzlerine vurulmasına tepki var. Bazı milletvekillerinin konuyu meclis gündemine getirmeye hazırlandığı ifade ediliyor. Kırgız medyası, olayı, ‘misafirin ev sahibine hakareti’ olarak gördü. Sokaktaki vatandaşlar tavrı ise; büyükelçinin kendinden yaşça büyük din adamlarına hakaret ettiği yönünde oldu. Zira, Kırgız halkı yaşlı aksakallara (ulema) çok büyük saygı gösteriyor.
ARNAVUTLUK REST ÇEKMİŞTİ: ERDOĞAN KİM?
Büyükelçi Fırat’ın kılavuzunun kim olduğunu görmek için biraz geriye 2015’e gidelim. Erdoğan cumhurbaşkanı sıfatıyla Arnavutluk’u ziyaret ediyor. Ziyaretin bir gerekçesi de Türkiye’nin Tiran’a bağlı Preza’da köyünde restore ettirdiği Tarihi Kaleiçi Camisinin açılışı. Erdoğan’ın ziyarette cami karşılığında okulların kapatılmasını istediğinin ortaya çıkması ‘gurularına düşkün’ Arnavutların tepkisini çekiyordu. Sosyalist Parti’nin Tiran Milletvekili Ben Blushi, Meclis kürsüsünden ’Böyle kardeşlik olur mu’ diyerek tarihe geçen şu cümleleri kuruyordu: ’ Şimdiye kadar insan öldürmeyen bir terör örgütü görmedim. Gülen Hareketi’nin de kimseyi öldürdüğünü görmedim. Erdoğan’ın kapatmak istediği bu okullar, Arnavutluk’ta binlerce öğrenciye yardımcı oldu.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu talebi bir dost mu yoksa bir baba edasıyla mı yaptığını sorgulayan milletvekili, “Böyle bir talepte bulunan kardeş veya dost gördünüz mü? Bir baba gibi mi söyledi? Bizim babamız o değil, İsmail Kemal’dir. Terör örgütleri BM Güvenlik Konseyi kararıyla ilan edilir. Hiçbir ülkenin cumhurbaşkanı başka bir ülkeye gidip de böyle bir şey isteyemez.” diyordu.
AKP ve Erdoğan, Çanakkale’den sonra bu ülkenin başına gelen en büyük bela olmaya devam ediyor. Ülkenin itibarını ayaklar altına alıyor. Ortaya attıkları safsatanın Edirne dışında alıcısı olmadığını görünce, her türlü rezalete başvurmaya devam ediyorlar. Bunun son örneği Kırgızistan’da yaşandı.
[Hasan Cücük] 14.5.2019 [TR724]
‘8.5 aydır tutuklu hamile eşim haftaya doğum yapacak…’ [Selahattin Sevi]
Baba adayı Hüseyin Şahnaz gün sayıyor. Hamileliği boyunca Antalya Döşemealtı L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olan eşi Hatice Şahnaz’ın doğumuna sadece bir hafta kaldı. Elinden bir şey gelmiyor. Kendi tabiriyle, çaresizlik bu olsa gerek!
15 ay cezaevinde yatan Hüseyin Şahnaz, 16 Temmuz 2016’da nişanlandığı Hatice Şahnaz ile Temmuz 2018’de dünya evine girdi. Umutla gelecek planları yapıyorken Şahnaz ailesinin kapısını polis ikinci kez çaldı. Bu sefer Hatice Şahnaz, daha önce özel bir kreşte yöneticilik yaptığı için tutuklandı. Yeni evli çift için esas zor süreç bundan sonra başladı. Çünkü genç kadın üç haftalık hamile olduğunu dört duvar arasına girdiğinde öğrendi.
Her anne adayı gibi bebeğine ilk patiklerini, ilk battaniyesini, ilk biberonunu ve ilk kıyafetlerini kendisi alamayan Hatice Şahnaz’ın tek yapabildiği, bebeğin tüm bu ihtiyaçlarını dışarıdaki eşinden istemek oldu. Baba adayı Şahnaz aldığı eşyaları özenle seçip, yıkadı, ütüledi ve tutuklu eşine vermek istedi. Cezaevi yönetimi mümkün olmadığını söyledi. Mümkün değildi…
“Parayı verin biz alıp eşine veririz, diyorlar. Üstelik ben o giysileri, battaniyeleri yıkayıp ütülemiştim. Tertemiz verecektim. Onlar alsa bile çöp poşetiyle veriyorlar, fabrika tozlarıyla bebeği saracaklar. Giysiye bile tahammül edemiyorlar. Alın arayın, detektör tutun, nasıl kontrol edecekseniz edin. Kalitesiz şeyleri neden iki üç kat parayla insanlara satmaya çalışıyorsunuz? Giysi, biberon sonuçta…”
Ve ekliyor “İnanabiliyor musunuz? Eşimin cezaevinden sipariş verdiği, benden istediği birkaç parça giysi, biberon bile sorun oldu. Almadılar…
15 TEMMUZ: EN MUTLU GÜNLERİ KABUSLARIN BAŞLANGICI OLDU
Kadere bakın ki, Hatice (28) ve Hüseyin Şahnaz (29) çiftinin Antalya’da yeni bir hayat için nişan yüzükleri taktıkları tarih 16 Temmuz 2016… Türkiye için karanlık bir dönemin başlangıcı. Bir gece önce, 15 Temmuz akşamı bütün Türkiye’nin darbe girişimi haberleriyle sarsıldığı saatlerde her iki ailenin de gündemi bambaşka. Aileler kız isteme töreni için bir arada…
Artık hiçbir şey planladıkları gibi gitmeyecekti.
Ama zorluklar daha önce başlamıştı. Bilecik Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Hüseyin Şahnaz, evlenmeden önce ‘aradan çıkarmak’ için olduğu Sivas Temeltepe’deki asker ocağında teslim oldu… Ama 20 günlük askerken tutuklandı. Suçlama ByLock kullandığı iddiasıydı. 1 Şubat 2018’de tahliye edilene kadar tam 15 ay boyunca Çorum ve Bursa cezaevlerinde hapis yattı.
Çıktığında ne yapacağını bilmiyordu, Kayseri’deki köyüne döndü.
15 Temmuz’dan önce bir yandan lastikçide çalışıyor bir yandan da KPSS’ye hazırlanıyordu. Mesleğini yapmasının mümkün olmayacağını anlayınca bir kuyumcuda iş buldu. Borç-harç denkleştirip 20 Temmuz 2018’de evlendiler.
HAMİLE OLDUĞUNU CEZAEVİNDE ÖĞRENDİ
Aradan bir aydan biraz fazla bir zaman geçmişti ki Antalya’da, 4 Eylül 2018’de bu sefer eşi Hatice Şahnaz gözaltına alınarak tutuklandı. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Hatice Şahnaz’a yapılan suçlama da Kemalpaşa’da bir kolejde yaptığı yöneticilik göreviydi. Fakat, esas zor süreç şimdi başlıyordu. Yeni evli genç kadın üç haftalık hamileydi ve dört duvar arasına girdiğinde öğrenmişti hamile olduğunu.
9 ay boyunca CİMER dahil çalmadığı kapı kalmadı Hüseyin Şahnaz’ın… “Eşim içeriden Sağlık Bakanlığı’na yazdı, ben dışarıda sesimi duyurmaya çalıştım ama sonuç alamadık.” diyor. Dilekçelerin hepsi tek bir dilekçe gibi değerlendiriliyor, diye karşılık verilmiyordu. Her seferinde “Sağlık durumu iyi, hastaneye götürülüyor.” cevabı veriliyordu. Kimse psikolojik durumunu ve cezaevi şartlarında hamile olarak yaşadığı sıkıntıları dikkate almıyordu.
Yaptığı çağrıların yanıtsız kalmasına rağmen umudunu kesmemiş Hüseyin Şahnaz…”Görüş günlerinde ve her ay buluştuğumuz açık görüşlerde eşim güçlü görünmeye çalışsa da yüzünden, ifadelerinden anlıyorum. Ben de bir buçuk sene hapiste kaldım. Psikolojimiz ne kadar kötü olsa da ziyaretçilerin yanında iyi görünmeye çalışırdık, ama koğuşumuza dönünce hepimiz ağlardık. Yaşadıkları kolay değil.” diyor.
Eşi, ilk bebeğini dünyaya getirmeye hazırlandığı bir dönemde, hamileliğinin en zor zamanlarında aralarında erkeklerin de olduğu infaz koruma memurlarıyla hastaneye götürülmüş. “İlk altı ay boyunca kelepçeli olarak götürüyorlardı. Bizi değil, görenleri bile bunalıma sokuyordu.” diyor.
Şimdi eşinin doğumuna yaklaşık bir hafta var… Avukatın yanına bir refakatçinin verilmesini istemişler ama cezaevindeki memurlardan olumlu cevap alamaışlar. “Eşiniz cezaevinde, doğum gerçekleşirse hastaneye götüreceğiz, doğum bitince de tekrar cezaevine getireceğiz.” demişler. Kendisine ve ailesine yeteri kadar bilgi de verilmemiş.
‘EŞİMLE GÖZ GÖZE GELMEMİZE BİLE İZİN YOK!’
Geçen hafta hastanede eşiyle tesadüfen karşılaşmış, göz göze gelmişler ama bakışmalarına bile izin verilmemiş. ‘Konuşma bile yok, birbirimize sadece bakıyoruz. Yaklaştırmadılar, uzaktan bakmaya bile izin vermediler. “Eşini doktora göstermeden götürürüz!” diye tehdit ettiler. Tamam dedim, bari kontrole mâni olmayalım!
Yaklaşık sekiz aydır dilekçe yazıyoruz. İstinaf onaylayalı üç ay oldu. Eşimin dosyası ne İstinafta ne de Yargıtay’da gözüküyor. Cumhuriyet savcısındaymış. Eşim dilekçe yazdı, dilekçe yazacak muhatap yok. Bütün meselemiz ne, eşimin tarif ettiği benim aldığım birkaç parça çocuk giysisi ve biberonun, battaniyenin cezaevine eşime verilmesi.”
‘BEBEK GİYSİLERİNİ ÇÖP POŞETİYLE VERİYORLAR’
Kendisinin asgari ücretle çalıştığını ve kıt imkanlarla hayatlarını idame ettirmeye uğraştıklarını söyleyen Şahnaz, şöyle devam ediyor:
“İnanabiliyor musunuz? Eşimin benden istediği birkaç parça giysi, biberon gibi sıradan şeyler… Koğuştaki bazı çocuklarda var, biz de vermek istiyoruz almıyorlar. Aslında yapılanların kanunda, hukukta yeri yok. Tamamen görevlilerin insafına terk edildi.
Biberon, battaniye, küçük bir beşik, giysiler almıştık. Kabul etmediler. Bunun için savcıya çıkmamız lazım, ulaşamıyoruz. ‘Parayı verin biz alıp eşine veririz.’ diyorlar. Kiram 800 TL, eşime en az 500-600 TL gönderiyorum… Sonuçta asgari ücretliyim. 500-600 lira ile nasıl geçineyim. Nasıl para vereyim. Üstelik ben o giysileri, battaniyeleri yıkayıp ütülemiştim. Tertemiz verecektim. Onlar alsa bile çöp poşetiyle veriyorlar, fabrika tozlarıyla bebeği saracaklar. Giysiye bile tahammül edemiyorlar. Alın arayın, detektör tutun, nasıl kontrol edecekseniz edin. Kalitesiz şeyleri neden iki üç kat parayla insanlara satmaya çalışıyorsunuz? Giysi, biberon sonuçta…
Eşim hamile olduğu için sürekli numarası büyüyordu. Kota olduğu için eşime devamlı giysi ve hırka veremiyorduk.”
Babası vefat etmiş Hüseyin Şahnaz’ın… Annesi ve kardeşleri kendisini ziyaret ederken geçirdikleri kazada yaralanmışlar. Eşi de 6 yıl 10 ay 15 gün ceza almış… ‘Bizden kim ne kötülük gördü? Ben üniversiteyi bitirdim, önce memleketime döndüm. Yüksek lisansa çalışırken İnegöl’de bir lastikçide iş buldum.’ diyor.
90 YAŞINDAKİ BABAANNESİNE YARDIMI KESTİLER
Kendilerine reva görülenler konusunda bile mahcup. Tüm bu hukuksuzlukları için ‘insaf sınırlarını aştı’ diyor sadece… Ve soruyor ‘Kayseri’de köyde babaannem vardı, 90 yaşında… Sosyal Yardımlaşma Fonu’ndan verdikleri kömürü kesmişler. Görevli gelip, benim adımı anarak, bunların ne kendisine ne ailesine bir bardak su bile yok demiş. Haydi bana bir şey uydurdunuz, babaannemden ne istiyorsunuz. Bazı akrabalar var, “Ya sen soyadını değiştir ya biz soyadımızı değiştirelim.” diyor. Biz utanılacak ne yaptık?
[Selahattin Sevi] 13.5.2019 [Kronos.News]
15 ay cezaevinde yatan Hüseyin Şahnaz, 16 Temmuz 2016’da nişanlandığı Hatice Şahnaz ile Temmuz 2018’de dünya evine girdi. Umutla gelecek planları yapıyorken Şahnaz ailesinin kapısını polis ikinci kez çaldı. Bu sefer Hatice Şahnaz, daha önce özel bir kreşte yöneticilik yaptığı için tutuklandı. Yeni evli çift için esas zor süreç bundan sonra başladı. Çünkü genç kadın üç haftalık hamile olduğunu dört duvar arasına girdiğinde öğrendi.
Her anne adayı gibi bebeğine ilk patiklerini, ilk battaniyesini, ilk biberonunu ve ilk kıyafetlerini kendisi alamayan Hatice Şahnaz’ın tek yapabildiği, bebeğin tüm bu ihtiyaçlarını dışarıdaki eşinden istemek oldu. Baba adayı Şahnaz aldığı eşyaları özenle seçip, yıkadı, ütüledi ve tutuklu eşine vermek istedi. Cezaevi yönetimi mümkün olmadığını söyledi. Mümkün değildi…
“Parayı verin biz alıp eşine veririz, diyorlar. Üstelik ben o giysileri, battaniyeleri yıkayıp ütülemiştim. Tertemiz verecektim. Onlar alsa bile çöp poşetiyle veriyorlar, fabrika tozlarıyla bebeği saracaklar. Giysiye bile tahammül edemiyorlar. Alın arayın, detektör tutun, nasıl kontrol edecekseniz edin. Kalitesiz şeyleri neden iki üç kat parayla insanlara satmaya çalışıyorsunuz? Giysi, biberon sonuçta…”
Ve ekliyor “İnanabiliyor musunuz? Eşimin cezaevinden sipariş verdiği, benden istediği birkaç parça giysi, biberon bile sorun oldu. Almadılar…
15 TEMMUZ: EN MUTLU GÜNLERİ KABUSLARIN BAŞLANGICI OLDU
Kadere bakın ki, Hatice (28) ve Hüseyin Şahnaz (29) çiftinin Antalya’da yeni bir hayat için nişan yüzükleri taktıkları tarih 16 Temmuz 2016… Türkiye için karanlık bir dönemin başlangıcı. Bir gece önce, 15 Temmuz akşamı bütün Türkiye’nin darbe girişimi haberleriyle sarsıldığı saatlerde her iki ailenin de gündemi bambaşka. Aileler kız isteme töreni için bir arada…
Artık hiçbir şey planladıkları gibi gitmeyecekti.
Ama zorluklar daha önce başlamıştı. Bilecik Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Hüseyin Şahnaz, evlenmeden önce ‘aradan çıkarmak’ için olduğu Sivas Temeltepe’deki asker ocağında teslim oldu… Ama 20 günlük askerken tutuklandı. Suçlama ByLock kullandığı iddiasıydı. 1 Şubat 2018’de tahliye edilene kadar tam 15 ay boyunca Çorum ve Bursa cezaevlerinde hapis yattı.
Çıktığında ne yapacağını bilmiyordu, Kayseri’deki köyüne döndü.
15 Temmuz’dan önce bir yandan lastikçide çalışıyor bir yandan da KPSS’ye hazırlanıyordu. Mesleğini yapmasının mümkün olmayacağını anlayınca bir kuyumcuda iş buldu. Borç-harç denkleştirip 20 Temmuz 2018’de evlendiler.
HAMİLE OLDUĞUNU CEZAEVİNDE ÖĞRENDİ
Aradan bir aydan biraz fazla bir zaman geçmişti ki Antalya’da, 4 Eylül 2018’de bu sefer eşi Hatice Şahnaz gözaltına alınarak tutuklandı. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu olan Hatice Şahnaz’a yapılan suçlama da Kemalpaşa’da bir kolejde yaptığı yöneticilik göreviydi. Fakat, esas zor süreç şimdi başlıyordu. Yeni evli genç kadın üç haftalık hamileydi ve dört duvar arasına girdiğinde öğrenmişti hamile olduğunu.
9 ay boyunca CİMER dahil çalmadığı kapı kalmadı Hüseyin Şahnaz’ın… “Eşim içeriden Sağlık Bakanlığı’na yazdı, ben dışarıda sesimi duyurmaya çalıştım ama sonuç alamadık.” diyor. Dilekçelerin hepsi tek bir dilekçe gibi değerlendiriliyor, diye karşılık verilmiyordu. Her seferinde “Sağlık durumu iyi, hastaneye götürülüyor.” cevabı veriliyordu. Kimse psikolojik durumunu ve cezaevi şartlarında hamile olarak yaşadığı sıkıntıları dikkate almıyordu.
Yaptığı çağrıların yanıtsız kalmasına rağmen umudunu kesmemiş Hüseyin Şahnaz…”Görüş günlerinde ve her ay buluştuğumuz açık görüşlerde eşim güçlü görünmeye çalışsa da yüzünden, ifadelerinden anlıyorum. Ben de bir buçuk sene hapiste kaldım. Psikolojimiz ne kadar kötü olsa da ziyaretçilerin yanında iyi görünmeye çalışırdık, ama koğuşumuza dönünce hepimiz ağlardık. Yaşadıkları kolay değil.” diyor.
Eşi, ilk bebeğini dünyaya getirmeye hazırlandığı bir dönemde, hamileliğinin en zor zamanlarında aralarında erkeklerin de olduğu infaz koruma memurlarıyla hastaneye götürülmüş. “İlk altı ay boyunca kelepçeli olarak götürüyorlardı. Bizi değil, görenleri bile bunalıma sokuyordu.” diyor.
Şimdi eşinin doğumuna yaklaşık bir hafta var… Avukatın yanına bir refakatçinin verilmesini istemişler ama cezaevindeki memurlardan olumlu cevap alamaışlar. “Eşiniz cezaevinde, doğum gerçekleşirse hastaneye götüreceğiz, doğum bitince de tekrar cezaevine getireceğiz.” demişler. Kendisine ve ailesine yeteri kadar bilgi de verilmemiş.
‘EŞİMLE GÖZ GÖZE GELMEMİZE BİLE İZİN YOK!’
Geçen hafta hastanede eşiyle tesadüfen karşılaşmış, göz göze gelmişler ama bakışmalarına bile izin verilmemiş. ‘Konuşma bile yok, birbirimize sadece bakıyoruz. Yaklaştırmadılar, uzaktan bakmaya bile izin vermediler. “Eşini doktora göstermeden götürürüz!” diye tehdit ettiler. Tamam dedim, bari kontrole mâni olmayalım!
Yaklaşık sekiz aydır dilekçe yazıyoruz. İstinaf onaylayalı üç ay oldu. Eşimin dosyası ne İstinafta ne de Yargıtay’da gözüküyor. Cumhuriyet savcısındaymış. Eşim dilekçe yazdı, dilekçe yazacak muhatap yok. Bütün meselemiz ne, eşimin tarif ettiği benim aldığım birkaç parça çocuk giysisi ve biberonun, battaniyenin cezaevine eşime verilmesi.”
‘BEBEK GİYSİLERİNİ ÇÖP POŞETİYLE VERİYORLAR’
Kendisinin asgari ücretle çalıştığını ve kıt imkanlarla hayatlarını idame ettirmeye uğraştıklarını söyleyen Şahnaz, şöyle devam ediyor:
“İnanabiliyor musunuz? Eşimin benden istediği birkaç parça giysi, biberon gibi sıradan şeyler… Koğuştaki bazı çocuklarda var, biz de vermek istiyoruz almıyorlar. Aslında yapılanların kanunda, hukukta yeri yok. Tamamen görevlilerin insafına terk edildi.
Biberon, battaniye, küçük bir beşik, giysiler almıştık. Kabul etmediler. Bunun için savcıya çıkmamız lazım, ulaşamıyoruz. ‘Parayı verin biz alıp eşine veririz.’ diyorlar. Kiram 800 TL, eşime en az 500-600 TL gönderiyorum… Sonuçta asgari ücretliyim. 500-600 lira ile nasıl geçineyim. Nasıl para vereyim. Üstelik ben o giysileri, battaniyeleri yıkayıp ütülemiştim. Tertemiz verecektim. Onlar alsa bile çöp poşetiyle veriyorlar, fabrika tozlarıyla bebeği saracaklar. Giysiye bile tahammül edemiyorlar. Alın arayın, detektör tutun, nasıl kontrol edecekseniz edin. Kalitesiz şeyleri neden iki üç kat parayla insanlara satmaya çalışıyorsunuz? Giysi, biberon sonuçta…
Eşim hamile olduğu için sürekli numarası büyüyordu. Kota olduğu için eşime devamlı giysi ve hırka veremiyorduk.”
Babası vefat etmiş Hüseyin Şahnaz’ın… Annesi ve kardeşleri kendisini ziyaret ederken geçirdikleri kazada yaralanmışlar. Eşi de 6 yıl 10 ay 15 gün ceza almış… ‘Bizden kim ne kötülük gördü? Ben üniversiteyi bitirdim, önce memleketime döndüm. Yüksek lisansa çalışırken İnegöl’de bir lastikçide iş buldum.’ diyor.
90 YAŞINDAKİ BABAANNESİNE YARDIMI KESTİLER
Kendilerine reva görülenler konusunda bile mahcup. Tüm bu hukuksuzlukları için ‘insaf sınırlarını aştı’ diyor sadece… Ve soruyor ‘Kayseri’de köyde babaannem vardı, 90 yaşında… Sosyal Yardımlaşma Fonu’ndan verdikleri kömürü kesmişler. Görevli gelip, benim adımı anarak, bunların ne kendisine ne ailesine bir bardak su bile yok demiş. Haydi bana bir şey uydurdunuz, babaannemden ne istiyorsunuz. Bazı akrabalar var, “Ya sen soyadını değiştir ya biz soyadımızı değiştirelim.” diyor. Biz utanılacak ne yaptık?
[Selahattin Sevi] 13.5.2019 [Kronos.News]
MB tükenmişlik sendromu yaşıyor [Harun Odabaşı]
Maliye ve Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Albayrak günlük zaferler peşinde. İngiltere’deki Swap işlemleri rezaleti, kamu bankalarına piyasa değerinin çok altında düşük faizle bono satıp faizi indirme cinliği derken şimdi de piyasaların uykuda olduğu saatlerde kamu bankalarına döviz sattırarak dövizi düşürme uyanıklığı. Bunlardan hiçbirisi kısa vadeli bir perspektif de dahi kalıcı çözümler değil. Sadece günü kurtartır, ergen sevinci yaşatır. Bir futbol maçında 10-1 yenilmiş bir takımın attığı bir golle kendinden geçmesi gibi anormal bir duygusal tatmin olur. Ama geleceğimizi kurtarmaz, hem itibarımızdan hem paramızdan oluruz. Bu gerçeği iktidarın ve ekonomi bürokrasisinin görmemesi ve bilmemesi mümkün değil. Kanaatim sayın Berat Albayrak’ın ve çevresine topladığı yeni yetmelerin irrasyonel davranışlarda etkili olduğu yönünde. Bu arkadaşlar fazlaca Amerikan filmi seyretmişler. Baba parası yiyen zengin çocukları gibiler. Sanki okulda öğrendikleri piyasa oyunlarını düşüncesizce uyguluyorlar. Bir üst akıllarının, bir devlet sorumluluğu bilincinin olduğunu hiç sanmıyorum. Eleştiride seviyeyi bu kadar düşürmek istemezdik ama olup bitene mantıklı izahlar bulamayınca çaresiz kalıyoruz. Çözüm diye sundukları her hamle milyar dolarla ifade edilen milli servetimizin erimesi ile sonuçlanıyor.
Geçen hafta yine tuhaf şeyler oldu. YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal etmesinin ardından döviz yukarı yönlü sert bir atak yaptı. Dolar 6,17 Euro 6,92 ile zirveyi gördü. Merkez Bankası’nın sınırlı müdahalesi yeterli olmamıştı ki piyasalar kapandıktan sonra dövizde sert bir düşüş yaşandı. Bloomberg ve Reuters’in yalanlanmayan iddiasına göre kamu bankaları gece yarısı birden bire döviz satışına başladı. Herkes uykuda olduğu için sadece bekleyen alımlar vardı ve direnç kırılınca biz sabahleyin dövizin oldukça aşağılara geldiğini gördük. Satışın 4,5 milyar doları bulduğu belirtiliyor. Bir fonun ya da bankanın böyle bir gece yarısı satışı gerçekleştirmesinin iki geçerli sebebi olabilir. Ya dövizin aşağı düşeceğine dair çok ciddi bir beklenti olmalı ya da zorunlu yükümlülükleri baskı yapmalı. Bu sebepler ortada yoksa çok ciddi zarara uğrayacaktır ve öyle de oldu. Döviz yukarı yönlü hararetli duruşundan zerre taviz vermiyor. Sözün özü Merkez Bankası kamu bankalarının da döviz rezervini arkasına alarak piyasaya müdahale ediyor. Yasalar çerçevesinde dövize müdahalenin tek adresi Merkez Bankası’dır. Kamu bankalarının görevi mudilerinin ve bankanın çıkarını korumaktır. Ancak Merkez Bankası elindeki rezervi tüketince Alo Fatih vasıtası ile kamu bankalarının döviz rezervini kullanmaya başladığı görülüyor. Tam bir tükenmişlik sendromu.
2001 krizinin en olumlu sonuçlarından biri bankalara verilen çeki düzendi. Başta Demirbank olmak üzere pek çok banka o dönemde açık pozisyonda yakalandığı için batmıştı. Bankalar herhangi bir kriz anında sıkıntı yaşamamak için topladığı döviz ve TL cinsinden mevduatları yine aynı cins yatırım araçlarımda değerlendiriyordu. Bu riski en alt seviyeye indiren bir tedbir anlayışıydı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun en fazla dikkat ettiği nokta bu idi. Süreç içerisinde bankalar, Türkiye’nin finans yapısının görünümünü pozitife çevirdi. Rekor karlar elde ederken piyasa değerlerini de katlayarak büyüttüler. Bu dengenin bozulması hele ki eldeki dövizi azaltarak bozulması dövizin yukarı yönlü hareket ettiği dönemde çok büyük bir tehlike arz ediyor.
Kamu bankalarının kredi kullanımını hükümet baskısı ile reel zeminden çıkarttığı biliniyor. Sonuç olarak uzunca bir süredir. İnşaat sektörü ve medya başta olmak üzere hesapsızca verilen kredilerin geri dönüşünde sıkıntı yaşanıyor. Son dönemde yaşanan konkordatoların maliyetini bankalar çekiyor. AKP ise sanki kamu bankalarının başka derdi yokmuş gibi şimdide ellerindeki döviz varlıklarına göz dikti. Bu çok tehlikeli bir oyun. Şimdilik bilanço oyunları ile bankaların sıkıntıları halı altına süpürülüyor. Ama nereye kadar!
Ne AKP hükümetinin ne de Merkez Bankası’nın bir oyun planı olduğunu hiç sanmıyorum. Yaptıkları eylemlerin olumsuz sonuçlarını düşünmektense günü kurtarmaya çalışıyorlar. Umarım Berat Albayrak bizi yine şaşırtmak için gara gara düşünmüyordur!
[Harun Odabaşı] 13.5.2019 [Kronos.News]
Geçen hafta yine tuhaf şeyler oldu. YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal etmesinin ardından döviz yukarı yönlü sert bir atak yaptı. Dolar 6,17 Euro 6,92 ile zirveyi gördü. Merkez Bankası’nın sınırlı müdahalesi yeterli olmamıştı ki piyasalar kapandıktan sonra dövizde sert bir düşüş yaşandı. Bloomberg ve Reuters’in yalanlanmayan iddiasına göre kamu bankaları gece yarısı birden bire döviz satışına başladı. Herkes uykuda olduğu için sadece bekleyen alımlar vardı ve direnç kırılınca biz sabahleyin dövizin oldukça aşağılara geldiğini gördük. Satışın 4,5 milyar doları bulduğu belirtiliyor. Bir fonun ya da bankanın böyle bir gece yarısı satışı gerçekleştirmesinin iki geçerli sebebi olabilir. Ya dövizin aşağı düşeceğine dair çok ciddi bir beklenti olmalı ya da zorunlu yükümlülükleri baskı yapmalı. Bu sebepler ortada yoksa çok ciddi zarara uğrayacaktır ve öyle de oldu. Döviz yukarı yönlü hararetli duruşundan zerre taviz vermiyor. Sözün özü Merkez Bankası kamu bankalarının da döviz rezervini arkasına alarak piyasaya müdahale ediyor. Yasalar çerçevesinde dövize müdahalenin tek adresi Merkez Bankası’dır. Kamu bankalarının görevi mudilerinin ve bankanın çıkarını korumaktır. Ancak Merkez Bankası elindeki rezervi tüketince Alo Fatih vasıtası ile kamu bankalarının döviz rezervini kullanmaya başladığı görülüyor. Tam bir tükenmişlik sendromu.
2001 krizinin en olumlu sonuçlarından biri bankalara verilen çeki düzendi. Başta Demirbank olmak üzere pek çok banka o dönemde açık pozisyonda yakalandığı için batmıştı. Bankalar herhangi bir kriz anında sıkıntı yaşamamak için topladığı döviz ve TL cinsinden mevduatları yine aynı cins yatırım araçlarımda değerlendiriyordu. Bu riski en alt seviyeye indiren bir tedbir anlayışıydı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun en fazla dikkat ettiği nokta bu idi. Süreç içerisinde bankalar, Türkiye’nin finans yapısının görünümünü pozitife çevirdi. Rekor karlar elde ederken piyasa değerlerini de katlayarak büyüttüler. Bu dengenin bozulması hele ki eldeki dövizi azaltarak bozulması dövizin yukarı yönlü hareket ettiği dönemde çok büyük bir tehlike arz ediyor.
Kamu bankalarının kredi kullanımını hükümet baskısı ile reel zeminden çıkarttığı biliniyor. Sonuç olarak uzunca bir süredir. İnşaat sektörü ve medya başta olmak üzere hesapsızca verilen kredilerin geri dönüşünde sıkıntı yaşanıyor. Son dönemde yaşanan konkordatoların maliyetini bankalar çekiyor. AKP ise sanki kamu bankalarının başka derdi yokmuş gibi şimdide ellerindeki döviz varlıklarına göz dikti. Bu çok tehlikeli bir oyun. Şimdilik bilanço oyunları ile bankaların sıkıntıları halı altına süpürülüyor. Ama nereye kadar!
Ne AKP hükümetinin ne de Merkez Bankası’nın bir oyun planı olduğunu hiç sanmıyorum. Yaptıkları eylemlerin olumsuz sonuçlarını düşünmektense günü kurtarmaya çalışıyorlar. Umarım Berat Albayrak bizi yine şaşırtmak için gara gara düşünmüyordur!
[Harun Odabaşı] 13.5.2019 [Kronos.News]
‘Asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıkla!’ [Abdülhamit Bilici]
Görme engelli bir gazetecinin aylardır hapiste tutulduğunu bilseniz, 748 bebeğin ve 10 binden fazla kadının demir parmaklıklar arkasında güneşi görmeden yaşadığını bilseniz, kimi öğretmen kimi hakim kimi yazar 3 bin insanın hücre işkencesine maruz kaldığını ve bu insanlardan bazılarının hücrelerinde ölü bulunduklarını bilseniz ve bütün bu dramatik tablonun yüzde birinden bile habersiz profesörlerle karşılaşırsanız ne yaparsınız? Elinizden geldiğince, diliniz döndüğünce acı gerçekleri dünyaya anlatır, soruna çare bulmak için her fırsatı değerlendirirsiniz.
Yurtdışında bulunduğum 3 yıldır işte bu ruh halindeyim. Cüneyt Arat, Mümtaz’er Türköne, Fevzi Yazıcı, Faruk Akkan, Nazlı Ilıcak, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Ahmet Altan, Emre Soncan, Hidayet Karaca, Vahit Yazgan ve diğerleri sürekli aklımda. Yaptıklarımı hiçbir zaman yeterli görmesem de küçük büyük demeden her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Uluslararası medyaya yazılar yazmak, konuşmak isteyen gazetecilere röportaj vermek, davet edildiğim üniversitelerde öğrencilerin dersine girmek, hocalarıyla konuşmak, kanaat önderleriyle birebir görüşmeler yapmak, bulunduğum ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının davetlerine katılıp, konferanslar vermek, medya kurumlarını, siyasetçileri, think tankleri, medya ve insan haklarını örgütlerini ziyaret edip bilgilendirmek, Uber/Lyft yaparken müşterilere kendi hikayemi ve ülkedeki insan hakları dramını anlatmak, tanıştığım insanları bu konuda bir şeyler yapmaya teşvik etmek gibi çabalar bunlar.
Bunu, özgürlüğünü kaybetmiş birçok meslektaşıma ve dostuma karşı vefa, bir insan ve bir gazeteci olmanın gerektirdiği sorumluluk ve çok yüksek bir ihtimalken özgürlüğümü kaybetmemiş olmanın şükrü ve gereği olarak görüyorum. Benzer durumdaki birçok arkadaşın da aynı duyguları taşıdığını ve benzer gayretler sergilediğini görüyorum.
Bütün bu çabaların, sorunun çözümüne bir katkısı oluyor mu, bundan emin değilim. Ancak hukukun yerle bir olduğu, gazeteci Deniz Yücel ve rahip Brunson örneklerinde olduğu gibi ancak büyük devletlerin yaptırım tehdidiyle insanların o cendereden zor bela kurtarılabildiği ortamda sonuç almak hiç kolay değil. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen bu cılız gayretleri sürdürürken, Güney Afrika özgürlük lideri Mandela’nın hayatını anlattığı kitapta paylaştığı siyah beyaz bir fotoğraf aklıma geliyor sürekli. Irkçı beyaz azınlığın zulümde zirve yaptığı, Mandela ve arkadaşlarının 20-30 yıl sürecek zindan hayatının daha başlarında olduğu günlerde, onları hatırlayan ve dünyanın bir başka köşesinde, “Mandela’ya özgürlük” yazan dövizle mücadelelerine destek veren gencin fotoğrafı. Bu minik gayretin sonuca etkisini ölçemeyiz belki ama terörist denilerek 27 yıl hapiste tutulan Mandela’nın, bu duruş ve bu mücadele sonucunda bir gün hapisten çıkıp ülkesini özgürlüğe kavuştuğunu ve tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği örnek bir insan olarak tarihe geçtiğini biliyoruz.
Amerika’daki önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan World Affairs Coincil’den (WAC) Houston’da iki konferans daveti alınca tereddütsüz kabul ettim. Daha önce de bu kuruluşun başka şehirlerdeki konferanslarına katılmıştım. Üyeleri dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden, çoğu Türkiye’yi ziyaret etmiş, içinde bulundukları toplumun kanaat önderleri konumundaki insanlardı. “Türkiye’deki Demokrasi ve Basın Özgürlüğüne İçten Bakış” başlıklı konferanslarda, gazetesi kapatılmış, arkadaşları hapse atılmış, sürgündeki bir gazeteci olarak yaşadıklarımı, 7’den 70’e herkesi ve her kesimi etkileyen insan hakları ihlallerini anlatacaktım. Toplantının duyurusu yapılır yapılmaz, Erdoğan iktidarının yerli ve Amerikalı uzantıları harekete geçti. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla Nedim Şener ve ismini Flynn skandalından hatırladığımız, yasadışı faaliyetleri nedeniyle hakkında soruşturma açıldığı için ABD’ye gelemeyen Ekim Alptekin başı çekiyordu.
Hizmet hareketi, Fethullah Gülen ve yurtdışındaki okullar aleyhine karalama haberleri, belgesel çalışmaları yapan birkaç Amerikalı da boş durmuyordu. Beni davet eden kuruluşu ikaz etmeye, programı iptal ettirmeye çalışıyorlardı. Daveti kabul ederken, WAC yetkililerine başlarına gelecekleri önceden söylemiştim. Erdoğan’ın uzantılarının ve bizzat Türkiye elçiliğinin, Houston’daki konsolosluğun baskı uygulayacağını, tehdit edeceklerini, konferans sırasında taşkınlık çıkarabileceklerini hatırlatmıştım. Konferans için gittiğimde davet sahipleri paylaşınca haberim oldu. Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi. Her iki konferansa da gittiğimde kapıda ve salonda polisleri gördüm. Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı. Gitmişken yine de konuştum. Soru cevap şeklinde yapılan panelde, Türkiye’nin zorlu demokrasi serüvenini, AKP’nin iyi ve berbat zamanlarını, medyada Zaman’ın çizgisini, artı ve eksilerini, Hizmet hareketinin yaptıklarını, hakkındaki tartışmaları, Erdoğan ile ilişkilerindeki iniş çıkışları, medya özgürlüğünün bir demokrasi için önemini, popülist otoriter bir lider eliyle adalet ve özgürlükleri kaybeden Türkiye örneğinden alınması gereken dersleri anlattım. Demokrasiye dönmesi durumunda Türkiye’nin bölge ve dünya barışı için çok önemli roller oynayacak potansiyeli olduğuna hala inandığımı vurguladım.
Ülkemizi esir alan baskı ve korku ikliminin boyutlarının nerelere kadar ulaştığını gösteren iki hususu konuşma sırasında öğrendim.
Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi Moderatör Ronan O’Malley, Türkiye’den farklı görüşlerin de temsil edilmesi adına bazı Türk uzman ve akademisyenlerle temasa geçip davet ettiğini ama sonuç alamadığını çok manidar şu sözlerle açıkladı: “Konuştuğum isimler, Türkiye’de medyaya baskı ve insan hakkı ihlallerini dile getiren Bilici’yi takdir ettiklerini, aynı panelde kendilerinin de konuşmayı arzu ettiklerini ama o fotoğraf karesine girmeleri halinde fişleneceklerini ve Türkiye’yle ilişkilerde sıkıntılarının artacağını ifade ederek davetimizi geri çevirdiler.”
Sunucu bir not daha paylaştı panel sürerken. Bu not, Houston’da yaşayan muhtemelen bir Türk vatandaşı bir hanımefendiden geliyordu. İnsan hakları ihlallerine dikkat çeken bu konferansı düzenledikleri için WAC’e teşekkür eden kişi, konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını söylüyordu.
Önemli bir sivil toplum kuruluşunun, önemli bir Amerikan şehrindeki toplantısında bunlar konuşuluyordu. Demokrasiyi rafa kaldıranların bu yaptıklarıyla ülkeye verdikleri korkunç zararı düşünün. Seçkin topluluğa verilen mesajlar bunlar.
Bu satırların yazılmasına vesile olan ve OdaTV’nin yalanlarla dolu rezil bir haber yapmasına yol açan gelişme de panelin sonunda yaşandı. Panelin duyurulduğu ilk günden beri sosyal medyada aleyhime mesajlar atıp duran ve Hizmet aleyhine tamamen AKP/Ergenekon perspektifinde bir propaganda belgeseli hazırlayan bir kişi, soruların yazılı iletilmesi kuralını ihlal edip bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Tam duyamıyordum, ama anladığım kadarıyla benim doğruları söylemediğimi, daha önce gazeteciler hapse atıldığında karşı çıkmadığımı söylüyor ve Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Gereksiz yere ortamı elektriklendiren bu çıkış, hem moderatörü hem salondakileri rahatsız etti. Çünkü konuşmamda Zaman’ın Fethullah Gülen’le ilişkisini anlatmış, hapse atılan gazeteciler konusundaki tavrımızın yanlış olduğunu süreçten çıkardığım dersler faslında zaten ifade etmiştim. Sorusu elinde kalmıştı ama eline tutuşturulmuş bir sloganı atmakla görevlendirilmiş ergen gibi görevini yerine getirdi. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?
Demokratik dünyada hemen herkesin bir kabus olarak gördüğü Erdoğan’ın hatırı için mağdur gazeteciye çamur atmaya kalkan bir Amerikalı bulmak imkansızken bu şahsın davranışı normal değildi o yüzden bu çok yerinde bir soruydu.
Cevap vermek yerine bağırmaya devam edince dinleyicilerin tepkisi daha arttı ve polis dışarı çıkarmak zorunda kaldı. Meğer soruyu soran cevabı biliyormuş: Epey zamandır başlarını ağrıttığı için araştırmışlar. Erdoğan’ın Hizmet hareketini karalamak için kiraladığı avukatlık firması Amsterdam’la ilişkili biriymiş.
Programın sonunda hem davet sahiplerine hem katılımcılara konuşmayı nasıl bulduklarını sordum. Bu kadar sıkıntıya maruz kalan biri için beklenenden daha ölçülü ve dengeli bulduklarını ifade ettiler. Hala iyimserliğimi ve tebessümü koruyabilmeme şaşırdıklarını söyleyenler oldu. Olağandışı bir durum yoktu. Herkes kendi karakterinin gereğini yapıyordu.
Son bir not, bu toplantılara ilgi duyanlar, organizasyonu yapan kuruluştan 45 dolarlık bilet alarak katılabiliyorlar. Katılım ücretli olmasına rağmen konuşma yaptığım programların çoğunda biletlerin tamamı satılmıştı. Kendi ülkende konuşman yasaklanır, en yakınların bile hal hatır sormaktan çekinir ama gurbet ilde insanlar konuşmanı dinlemek için koşar, hatta bunun için para öder. İlginç değil mi?
[Abdülhamit Bilici] 13.5.2019 [Kronos.News]
Yurtdışında bulunduğum 3 yıldır işte bu ruh halindeyim. Cüneyt Arat, Mümtaz’er Türköne, Fevzi Yazıcı, Faruk Akkan, Nazlı Ilıcak, Büşra Erdal, Ünal Tanık, Ahmet Altan, Emre Soncan, Hidayet Karaca, Vahit Yazgan ve diğerleri sürekli aklımda. Yaptıklarımı hiçbir zaman yeterli görmesem de küçük büyük demeden her fırsatı değerlendirmeye çalışıyorum. Uluslararası medyaya yazılar yazmak, konuşmak isteyen gazetecilere röportaj vermek, davet edildiğim üniversitelerde öğrencilerin dersine girmek, hocalarıyla konuşmak, kanaat önderleriyle birebir görüşmeler yapmak, bulunduğum ülkedeki sivil toplum kuruluşlarının davetlerine katılıp, konferanslar vermek, medya kurumlarını, siyasetçileri, think tankleri, medya ve insan haklarını örgütlerini ziyaret edip bilgilendirmek, Uber/Lyft yaparken müşterilere kendi hikayemi ve ülkedeki insan hakları dramını anlatmak, tanıştığım insanları bu konuda bir şeyler yapmaya teşvik etmek gibi çabalar bunlar.
Bunu, özgürlüğünü kaybetmiş birçok meslektaşıma ve dostuma karşı vefa, bir insan ve bir gazeteci olmanın gerektirdiği sorumluluk ve çok yüksek bir ihtimalken özgürlüğümü kaybetmemiş olmanın şükrü ve gereği olarak görüyorum. Benzer durumdaki birçok arkadaşın da aynı duyguları taşıdığını ve benzer gayretler sergilediğini görüyorum.
Bütün bu çabaların, sorunun çözümüne bir katkısı oluyor mu, bundan emin değilim. Ancak hukukun yerle bir olduğu, gazeteci Deniz Yücel ve rahip Brunson örneklerinde olduğu gibi ancak büyük devletlerin yaptırım tehdidiyle insanların o cendereden zor bela kurtarılabildiği ortamda sonuç almak hiç kolay değil. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen bu cılız gayretleri sürdürürken, Güney Afrika özgürlük lideri Mandela’nın hayatını anlattığı kitapta paylaştığı siyah beyaz bir fotoğraf aklıma geliyor sürekli. Irkçı beyaz azınlığın zulümde zirve yaptığı, Mandela ve arkadaşlarının 20-30 yıl sürecek zindan hayatının daha başlarında olduğu günlerde, onları hatırlayan ve dünyanın bir başka köşesinde, “Mandela’ya özgürlük” yazan dövizle mücadelelerine destek veren gencin fotoğrafı. Bu minik gayretin sonuca etkisini ölçemeyiz belki ama terörist denilerek 27 yıl hapiste tutulan Mandela’nın, bu duruş ve bu mücadele sonucunda bir gün hapisten çıkıp ülkesini özgürlüğe kavuştuğunu ve tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği örnek bir insan olarak tarihe geçtiğini biliyoruz.
Amerika’daki önemli sivil toplum kuruluşlarından biri olan World Affairs Coincil’den (WAC) Houston’da iki konferans daveti alınca tereddütsüz kabul ettim. Daha önce de bu kuruluşun başka şehirlerdeki konferanslarına katılmıştım. Üyeleri dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden, çoğu Türkiye’yi ziyaret etmiş, içinde bulundukları toplumun kanaat önderleri konumundaki insanlardı. “Türkiye’deki Demokrasi ve Basın Özgürlüğüne İçten Bakış” başlıklı konferanslarda, gazetesi kapatılmış, arkadaşları hapse atılmış, sürgündeki bir gazeteci olarak yaşadıklarımı, 7’den 70’e herkesi ve her kesimi etkileyen insan hakları ihlallerini anlatacaktım. Toplantının duyurusu yapılır yapılmaz, Erdoğan iktidarının yerli ve Amerikalı uzantıları harekete geçti. Sosyal medyada gördüğüm kadarıyla Nedim Şener ve ismini Flynn skandalından hatırladığımız, yasadışı faaliyetleri nedeniyle hakkında soruşturma açıldığı için ABD’ye gelemeyen Ekim Alptekin başı çekiyordu.
Hizmet hareketi, Fethullah Gülen ve yurtdışındaki okullar aleyhine karalama haberleri, belgesel çalışmaları yapan birkaç Amerikalı da boş durmuyordu. Beni davet eden kuruluşu ikaz etmeye, programı iptal ettirmeye çalışıyorlardı. Daveti kabul ederken, WAC yetkililerine başlarına gelecekleri önceden söylemiştim. Erdoğan’ın uzantılarının ve bizzat Türkiye elçiliğinin, Houston’daki konsolosluğun baskı uygulayacağını, tehdit edeceklerini, konferans sırasında taşkınlık çıkarabileceklerini hatırlatmıştım. Konferans için gittiğimde davet sahipleri paylaşınca haberim oldu. Konsolosluktan 3 kişi gelip malum propagandaları tekrar ederek toplantının iptal edilmesini istemişler. Baskıcı ülkelerin bu tür şantajlarına alışık olan kuruluş, bu tepkileri umursamadı. Washington’a ziyarete gelen Erdoğan’ın Amerikan toprağında göstericilere şiddet uyguladığını bildikleri için muhtemel bir taşkınlığa karşı güvenlik tedbiri almayı da ihmal etmemiş, polisi haberdar etmişlerdi. Her iki konferansa da gittiğimde kapıda ve salonda polisleri gördüm. Tüm bunlar, kendi ayağına kurşun sıkan lobiciliğin muhteşem performansına dair çok önemli dersler içeriyordu. Erdoğan yönetimi resmi söyleminde Türkiye medyasının Batı’dan daha özgür olduğunu, hapiste gazeteci olmadığını öne sürüyor. Oysa gerçekte, Türkiye’yi geçtik, dünyanın öteki yakasında mağdur bir gazeteciyi bile susturmaya çalışıyordu. Aslında benim çıkıp bunun üstüne ilave bir şey söylememe gerek kalmadı. Gitmişken yine de konuştum. Soru cevap şeklinde yapılan panelde, Türkiye’nin zorlu demokrasi serüvenini, AKP’nin iyi ve berbat zamanlarını, medyada Zaman’ın çizgisini, artı ve eksilerini, Hizmet hareketinin yaptıklarını, hakkındaki tartışmaları, Erdoğan ile ilişkilerindeki iniş çıkışları, medya özgürlüğünün bir demokrasi için önemini, popülist otoriter bir lider eliyle adalet ve özgürlükleri kaybeden Türkiye örneğinden alınması gereken dersleri anlattım. Demokrasiye dönmesi durumunda Türkiye’nin bölge ve dünya barışı için çok önemli roller oynayacak potansiyeli olduğuna hala inandığımı vurguladım.
Ülkemizi esir alan baskı ve korku ikliminin boyutlarının nerelere kadar ulaştığını gösteren iki hususu konuşma sırasında öğrendim.
Dünya siyaseti ve Türkiye hakkında geniş bilgi sahibi Moderatör Ronan O’Malley, Türkiye’den farklı görüşlerin de temsil edilmesi adına bazı Türk uzman ve akademisyenlerle temasa geçip davet ettiğini ama sonuç alamadığını çok manidar şu sözlerle açıkladı: “Konuştuğum isimler, Türkiye’de medyaya baskı ve insan hakkı ihlallerini dile getiren Bilici’yi takdir ettiklerini, aynı panelde kendilerinin de konuşmayı arzu ettiklerini ama o fotoğraf karesine girmeleri halinde fişleneceklerini ve Türkiye’yle ilişkilerde sıkıntılarının artacağını ifade ederek davetimizi geri çevirdiler.”
Sunucu bir not daha paylaştı panel sürerken. Bu not, Houston’da yaşayan muhtemelen bir Türk vatandaşı bir hanımefendiden geliyordu. İnsan hakları ihlallerine dikkat çeken bu konferansı düzenledikleri için WAC’e teşekkür eden kişi, konsolosluk yetkilileri tarafından fişlenmekten ve bu yüzden mağduriyet yaşamaktan endişe ettiği için çok istemesine rağmen toplantıya katılamadığını söylüyordu.
Önemli bir sivil toplum kuruluşunun, önemli bir Amerikan şehrindeki toplantısında bunlar konuşuluyordu. Demokrasiyi rafa kaldıranların bu yaptıklarıyla ülkeye verdikleri korkunç zararı düşünün. Seçkin topluluğa verilen mesajlar bunlar.
Bu satırların yazılmasına vesile olan ve OdaTV’nin yalanlarla dolu rezil bir haber yapmasına yol açan gelişme de panelin sonunda yaşandı. Panelin duyurulduğu ilk günden beri sosyal medyada aleyhime mesajlar atıp duran ve Hizmet aleyhine tamamen AKP/Ergenekon perspektifinde bir propaganda belgeseli hazırlayan bir kişi, soruların yazılı iletilmesi kuralını ihlal edip bağırarak bir şeyler söylemeye başladı. Tam duyamıyordum, ama anladığım kadarıyla benim doğruları söylemediğimi, daha önce gazeteciler hapse atıldığında karşı çıkmadığımı söylüyor ve Gülen’le ilişkimin ne olduğunu açıklamamı istiyordu. Gereksiz yere ortamı elektriklendiren bu çıkış, hem moderatörü hem salondakileri rahatsız etti. Çünkü konuşmamda Zaman’ın Fethullah Gülen’le ilişkisini anlatmış, hapse atılan gazeteciler konusundaki tavrımızın yanlış olduğunu süreçten çıkardığım dersler faslında zaten ifade etmiştim. Sorusu elinde kalmıştı ama eline tutuşturulmuş bir sloganı atmakla görevlendirilmiş ergen gibi görevini yerine getirdi. Moderatör de ona yerinde bir soru sordu: Bilici, Hizmet hareketiyle ilişkisinin ne olduğunu açıkça anlattı, asıl sen Erdoğan’la bağlantını açıklar mısın?
Demokratik dünyada hemen herkesin bir kabus olarak gördüğü Erdoğan’ın hatırı için mağdur gazeteciye çamur atmaya kalkan bir Amerikalı bulmak imkansızken bu şahsın davranışı normal değildi o yüzden bu çok yerinde bir soruydu.
Cevap vermek yerine bağırmaya devam edince dinleyicilerin tepkisi daha arttı ve polis dışarı çıkarmak zorunda kaldı. Meğer soruyu soran cevabı biliyormuş: Epey zamandır başlarını ağrıttığı için araştırmışlar. Erdoğan’ın Hizmet hareketini karalamak için kiraladığı avukatlık firması Amsterdam’la ilişkili biriymiş.
Programın sonunda hem davet sahiplerine hem katılımcılara konuşmayı nasıl bulduklarını sordum. Bu kadar sıkıntıya maruz kalan biri için beklenenden daha ölçülü ve dengeli bulduklarını ifade ettiler. Hala iyimserliğimi ve tebessümü koruyabilmeme şaşırdıklarını söyleyenler oldu. Olağandışı bir durum yoktu. Herkes kendi karakterinin gereğini yapıyordu.
Son bir not, bu toplantılara ilgi duyanlar, organizasyonu yapan kuruluştan 45 dolarlık bilet alarak katılabiliyorlar. Katılım ücretli olmasına rağmen konuşma yaptığım programların çoğunda biletlerin tamamı satılmıştı. Kendi ülkende konuşman yasaklanır, en yakınların bile hal hatır sormaktan çekinir ama gurbet ilde insanlar konuşmanı dinlemek için koşar, hatta bunun için para öder. İlginç değil mi?
[Abdülhamit Bilici] 13.5.2019 [Kronos.News]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)