Üstad Hazretleri Altıncı Nota’da ehemmiyetin, kemiyette olmayıp keyfiyet ve kalitede olduğunu imanî meselelerde inkâr edenlerin çokluğunun bir önemi olmadığını anlatıyor… Evet ahsen-i takvimde en güzel surette ve üstün kabiliyetlerde en mükemmel kıvamda yaratılan insan, eğer istenilen mânâda insan olmazsa şerli bir şeytana dönüp “Bel hüm edall” yani hayvanlardan aşağı bir duruma düşer. İnsan bazıları gibi hayanî ihtiraslarda ilerledikçe daha şiddetli bir hayvaniyet konumuna iner. Görüyoruz ki, hayvanlar, adet ve sayı çokluğu itibariyle insana nisbetle üstün oldukları halde, insanlar, bütün hayvanlara sultan, komutan ve hâkim olmuşlardır. İman konusunda, inkârcıların olumsuz bakışlarının bir kıymet ve değeri olamaz. Çünkü olumsuz bakışlar birbirini destekleyip kuvvet veremezler. Mesela Ramazanın başında bir şehirdeki insanları “Biz hilâli görmedik, göremedik” deseler bile hilâlî gören iki kişinin şâhitliği onun varlığına ve görüldüğüne delil teşkil eder. Çünkü, nefyedip görmedik, yok diyenlerin iddia ve davaları şekil ve suret itibariyle bir iken, müteaddiddir; birbiriyle birleşemez ki, birbirine kuvvet versin. Halbuki, hilali gördüm, var, diyenlerin iddia ve davaları birleştiğinden birbirinden kuvvet alır. Gökteki Ramazan hilâlini görmeyen der ki: “Benim nazarımda Ay yoktur, benim yanımdan görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur.” der. Daha başkası da öyle der. Herbirisi kendi nazarında “Yoktur” der. Her birinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan sebepler de ayrı ayrı olduğu için iddia ve davaları da ayrı ayrı olur ve birbirine destek ve kuvvet veremez. Fakat isbat edip “Var” diyenler demiyor ki: “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Bilakis “Gerçekte göğün yüzünde hilal var, görünüyor işte.” der. Görenler bütün aynı davayı ortaya koyarak “Gerçekte var” der. Demek isbat edip var diyenlerin bütün dâvâları birdir. Yok, diyenlerin, görünmediğini iddia edenlerin ise davaları da ayrı ayrı olduğundan gerçeğe hükmedemiyorlar. Çünkü gerçekte nefyedip yok iddiasında bulunmak isbat edilemez. Evet mesela bir şeyi dünyada yok, desen bütün dünyayı eleyip göstermen lâzım ki, bu iddian isbat edilmiş olsun.
Mesele iman-inkâr çapında böyle olduğu gibi, ictimaî meselelerde haksız ve zâlim düşmanların da fazla bir önemi yoktur. Âyet-i kerimede: “Onların belde belde kendilerine kazanç sağlayacak şekilde dolaşıp durması seni aldatmasın.” (Mümin Suresi, 40/4) buyuruyor.
Bir anda gelen sel sularının üstünde çör çöp ve köpükler bir müddet sonra savrulur giderler. Onların üstte görünmeleri, üstün olduklarından değildir hem de devamlı değildir.
Hz. Mevlana’nın dediği gibi bazen insan, imanı ve ihlası ile melekleri bile imrendirir. Bazen de insan zulüm ve iftiralarıyla şeytanlar bile iğrendirir… Ama bir harman yalanı bir hakikat dânesi yakar bitirir…
Gerçi meşru daire dardır, içinde durmak zordur. Ama en emin yoldur ve hayır sadece burada vardır.
Bu Hizmet’e kötülük yapanlar zamanı gelince karşılığını buldular: Pakistan’da Nevaz Şerif ve kızı hapiste, kardeşi Şahbaz seçimi kaybetti… Arkadaşları haksız olarak yakalatıp teslim eden Suudi Prens göz hapsinde… Malezya Başbakanı olup Hizmete kötülük yapan kişi şu anda yolsuzluktan hapiste… Elbette kaderin bir planı var. Biz Cenab-ı Hakkın hikmet ve muradını bilemeyiz… Evet bütün planlar üstünde İlahî bir plan ve kader var… Mühim olan bizim doğru yolda ve samimî olmamız. Bunun dışında, gücümüzü aşan şeylerden zaten sorumlu değiliz. Hiçbir şey, hiçbir kimse Allah’ın ilim ve kudretinin dışında değildir. Biz sadece kendi muhasebemizi ve durum muhakememizi yapıp varsa hatalarımızı bir iç onarımla düzeltmeye gayret edelim, gerisini O’na bırakalım. Bakalım Mevlam neyler. Zaten neylerse güzel eyler. Celâleddin Harzemşah’ın dediği gibi, “Bizim vazifemiz sefer; zafer değil. Muzaffer etmek veya mağlup etmek, Cenab-ı Hakkın rububiyetinin şe’ni. Biz, O’nun icraatıa karışmayız… O’nu (c.c.) hikmetiyle, rahmetiyle hakkımızda hayırlısını vermesini diler ve dileniriz…
[Safvet Senih] 13.9.2018 [Samanyolu Haber]
Patron muhasebe müdürü olursa [Semih Ardıç]
Bir devlet başkanı çıkaracağı bir kararname ile kendisini bir özel hukuk tüzel kişisinin (anonim şirket) yönetim kurulu başkanlığına, bir akrabasını da başkan vekilliğine atayabilir mi?
Mülkiyede bu suâle cevap verebilecek kamu yönetimi profesörü var mı? Akademi teslim bayrağını çekeli hayli vakit oldu. Bu yüzden suâlin cevabını bilen varsa da telaffuz edebilecek cesareti gösteremeyebilir.
Erdoğan’ın fermanına muhalefet etmenin veya şerh düşmenin bedeli Türkiye’nin mevcut ikliminde hayli ağır.
ERDOĞAN KENDİSİNİ TAYİN ETTİ
Reis-i cumhur, nam-ı diğer “Başkan” Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi imzasıyla 12 Eylül 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararnamesiyle devlet idaresinde yeni bir safhaya geçildi.
Anayasa, kanunlar ve teamüller ne der? Umurunda değil. Erdoğan kendisini Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) yönetim kurulu başkanı tayin etti.
Damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı da başkan vekilliğine getirdi.
Devletin en tepesindeki bir isim, anonim şirket (AŞ) statüsündeki bir fona başkan oldu. Sözün bittiği yerdeyiz.
TEK KURUŞ KATKISI OLMADI
Varlık Fonu 2017 yılının şubat ayında faaliyete geçse de Hazine’ye şu vakte kadar tek kuruşluk katkı sunmadı.
Oysa Halkbank, Vakıfbank, Ziraat Bankası, Türk Telekom, Türk Hava Yolları (THY), Çay İşletmeleri (Çaykur) ve Eti Maden gibi sahasında lider banka ve şirketler fona devredilmişti.
Türkiye Varlık Fonu’nun görevden alınan yönetim kurulu üyeleri.
Fonun beynel-milel hareket edeceği ve milyarlarca dolar kaynak teminine vesile olacağı ifade edilse de elde var sıfır!
Ege, Marmara ve Akdeniz kıyılarında en kıymetli Hazine arazileri de fon adına tescil edilmişti.
KATAR’DAN GELEN 700 MİLYON DOLAR
Katar’dan Çaykur’a gönderilen 700 milyon dolar civarında para hariç elle tutulur bir icraat yok.
O paranın da mahiyeti muğlak kaldı. Borç mukabili mi? Satın alma ya da ortaklık bedeli mi belli değil.
Katarlılara Karadeniz’in en nadide yaylalarında arazi verildiği belirtiliyor ki Çaykur’a verdikleri paranın mukabili olabilir bu tahsisat.
Halkın ödediği vergilerle on binlerce liralık maaş alan fon üyelerine tam olarak kaç TL ödendiği devlet sırrı sayıldı.
Kurucu Başkan Mehmet Bostan geçen sene ekim ayında istifa etmişti.
Erdoğan’ın ekonomi müşaviri Yiğit Bulut, Sabah Gazetesi Yazarı Prof. Dr. Kerem Alkin, Himmet Karadağ ve Oral Erdoğan da 12 Eylül’de görevden alındı.
Gidenlerin yerine Erdoğan’ın başkanlığındaki yönetim kurulu üyeleri geldi. Erdoğan başkanlık yapacağı toplantılarda damadı Berat başkan vekilliği koltuğunda oturacak.
YENİ ÜYELER KİM?
Erdoğan ve Albayrak ile birlikte Salim Arda Ermut (üye), Hüseyin Aydın (üye), Rifat Hisarcıklıoğlu (üye), Erişah Arıcan (üye), Fuat Tosyalı (üye) ve Zafer Sönmez (üye) TVF’nin yeni yönetimini teşkil edecek.
Zafer Sönmez, TVF AŞ’de genel müdürlük vazifesini de üstlenecek.
Acıbadem Sigorta’da kariyer basamaklarını tırmanmaya başlayan Sönmez, Interbank, Dışbank ve ABN Amro Bank’ı müteakip Malezya mahreçli yatırım fonu Khazanah’a katılmıştı.
İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olan Sönmez Erdoğan’ın ekonomi prensleri arasında gösteriliyor.
38 YAŞINDA ERDOĞAN’IN A TAKIMI’NDA
1980 Karaman doğumlu olan Salim Arda Ermut da 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu.
2005-2006 yılları arasında Başbakanlık Dolmabahçe Ofisi’nde Basın ve Halka İlişkiler Müşavirliği vazifesini ifa etmişti.
Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nda 8 sene Körfez ve Ortadoğu’dan sorumlu direktör olarak çalıştı.
TOBB BAŞKANI DA LİSTEDE
İki genç ismin yanısıra sanayi ve ticaretin iki mühim ismi de fon üyeliğine getirildi.
Türkiye Odaları ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ile demir-çelik endüstrisinde yatırımları ile dikkat çeken Tosyalı Holding’in patronu Fuat Tosyalı, Erdoğan ile çalışacak.
Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın ile Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erişah Arıcan kamudan gelen diğer isimler oldu.
Arıcan 1 Nisan 2016 tarihinden bu yana Borsa İstanbul (BIST) Yönetim Kurulu’nda üye unvanı ile bulunuyor.
FANTEZİDEN ÖTE GİTMEYECEK
Varlık Fonu’nun kuruluş gayesi ile gelinen nokta arasında zerre kadar irtibat yok.
Petrol ya da doğalgaz gibi yeraltı zenginliği olmayan, cari dengesinde mütemadiyen açık veren bir memleket için fanteziden öte gitmeyecek bir teşebbüsün isminde “varlık” olsa ne olmasa ne.
İlk günden Yokluk Fonu (http://www.tr724.com/yokluk-fonu-haber-analiz-semih-ardic/) diye tarif etmiştim. Maalesef hâdiselerin seyri beni teyit etti.
Erdoğan’a vaktinde bu fikri telkin eden isimlerin başında Yiğit Bulut vardı. Amma velakin Bulut’un ballandıra ballandıra anlattığı hususların hiç biri tahakkuk etmedi. Öyle bir ihtimal de yoktu zaten.
Erdoğan azlettiği Bulut’u bir nevi cezalandırmış oldu.
NİÇİN BÖYLE BİR ADIM ATTI?
Erdoğan’ın bu dönemde bizzat kendisini fonun başkanlığına tayin etmesinin muhakkak bir sebebi olmalı.
Sözü hiç dolandırmayacağım. Erdoğan krizi aşabilmek için son kozunu masaya sürecek.
Katar başta olmak üzere yurtdışında farklı adreslerde tuttuğu paraları Türkiye’ye getirmek için fonu daha aktif şekilde kullanacak.
Atacağı adımlar tek adamlığın ikbali ile birebir irtibatlı olacağından işe bizzat vaziyet etmek istemiş olabilir.
Bu yüzden fonu başkalarına emanet etmeyi göze alamadı. Fondan organik yollarla, fıtrî bir şekilde para gelmesini de o da beklemiyor.
PARA TAŞIMACILIĞINA BAŞLAYACAK
İşlem hacmi içine sarıp sarmalayacağı paraları getirsin kâfi.
TVF’deki her bir ismin ihtisas sahası dikkate alındığı son bir asrın en büyük para taşımacılığının her an başlayabileceği söylenebilir.
Erdoğan ve yeni A Takımı’nın ne kadar muvaffak olabildiğini krizin seyri ele verecektir.
Malî cephede ateş altında kalan Erdoğan tanklara mantar tabancaları ile karşılık vermeye çalışacak.
Hâdiseleri tahlil ederken bir şirketin patronunun aynı anda muhasebe müdürlüğü de yapmaya kalkmasının ne gibi neticeleri olacağını da hesaba katmakta fayda var.
Profesyonellik, şirket anayasası hak getire. Türkiye hakikaten aile şirketi gibi idare ediliyor…
[Semih Ardıç] 13.9.2018 [TR724]
Mülkiyede bu suâle cevap verebilecek kamu yönetimi profesörü var mı? Akademi teslim bayrağını çekeli hayli vakit oldu. Bu yüzden suâlin cevabını bilen varsa da telaffuz edebilecek cesareti gösteremeyebilir.
Erdoğan’ın fermanına muhalefet etmenin veya şerh düşmenin bedeli Türkiye’nin mevcut ikliminde hayli ağır.
ERDOĞAN KENDİSİNİ TAYİN ETTİ
Reis-i cumhur, nam-ı diğer “Başkan” Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi imzasıyla 12 Eylül 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararnamesiyle devlet idaresinde yeni bir safhaya geçildi.
Anayasa, kanunlar ve teamüller ne der? Umurunda değil. Erdoğan kendisini Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) yönetim kurulu başkanı tayin etti.
Damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ı da başkan vekilliğine getirdi.
Devletin en tepesindeki bir isim, anonim şirket (AŞ) statüsündeki bir fona başkan oldu. Sözün bittiği yerdeyiz.
TEK KURUŞ KATKISI OLMADI
Varlık Fonu 2017 yılının şubat ayında faaliyete geçse de Hazine’ye şu vakte kadar tek kuruşluk katkı sunmadı.
Oysa Halkbank, Vakıfbank, Ziraat Bankası, Türk Telekom, Türk Hava Yolları (THY), Çay İşletmeleri (Çaykur) ve Eti Maden gibi sahasında lider banka ve şirketler fona devredilmişti.
Türkiye Varlık Fonu’nun görevden alınan yönetim kurulu üyeleri.
Fonun beynel-milel hareket edeceği ve milyarlarca dolar kaynak teminine vesile olacağı ifade edilse de elde var sıfır!
Ege, Marmara ve Akdeniz kıyılarında en kıymetli Hazine arazileri de fon adına tescil edilmişti.
KATAR’DAN GELEN 700 MİLYON DOLAR
Katar’dan Çaykur’a gönderilen 700 milyon dolar civarında para hariç elle tutulur bir icraat yok.
O paranın da mahiyeti muğlak kaldı. Borç mukabili mi? Satın alma ya da ortaklık bedeli mi belli değil.
Katarlılara Karadeniz’in en nadide yaylalarında arazi verildiği belirtiliyor ki Çaykur’a verdikleri paranın mukabili olabilir bu tahsisat.
Halkın ödediği vergilerle on binlerce liralık maaş alan fon üyelerine tam olarak kaç TL ödendiği devlet sırrı sayıldı.
Kurucu Başkan Mehmet Bostan geçen sene ekim ayında istifa etmişti.
Erdoğan’ın ekonomi müşaviri Yiğit Bulut, Sabah Gazetesi Yazarı Prof. Dr. Kerem Alkin, Himmet Karadağ ve Oral Erdoğan da 12 Eylül’de görevden alındı.
Gidenlerin yerine Erdoğan’ın başkanlığındaki yönetim kurulu üyeleri geldi. Erdoğan başkanlık yapacağı toplantılarda damadı Berat başkan vekilliği koltuğunda oturacak.
YENİ ÜYELER KİM?
Erdoğan ve Albayrak ile birlikte Salim Arda Ermut (üye), Hüseyin Aydın (üye), Rifat Hisarcıklıoğlu (üye), Erişah Arıcan (üye), Fuat Tosyalı (üye) ve Zafer Sönmez (üye) TVF’nin yeni yönetimini teşkil edecek.
Zafer Sönmez, TVF AŞ’de genel müdürlük vazifesini de üstlenecek.
Acıbadem Sigorta’da kariyer basamaklarını tırmanmaya başlayan Sönmez, Interbank, Dışbank ve ABN Amro Bank’ı müteakip Malezya mahreçli yatırım fonu Khazanah’a katılmıştı.
İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olan Sönmez Erdoğan’ın ekonomi prensleri arasında gösteriliyor.
38 YAŞINDA ERDOĞAN’IN A TAKIMI’NDA
1980 Karaman doğumlu olan Salim Arda Ermut da 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu.
2005-2006 yılları arasında Başbakanlık Dolmabahçe Ofisi’nde Basın ve Halka İlişkiler Müşavirliği vazifesini ifa etmişti.
Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nda 8 sene Körfez ve Ortadoğu’dan sorumlu direktör olarak çalıştı.
TOBB BAŞKANI DA LİSTEDE
İki genç ismin yanısıra sanayi ve ticaretin iki mühim ismi de fon üyeliğine getirildi.
Türkiye Odaları ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ile demir-çelik endüstrisinde yatırımları ile dikkat çeken Tosyalı Holding’in patronu Fuat Tosyalı, Erdoğan ile çalışacak.
Türkiye Bankalar Birliği Başkanı ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın ile Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erişah Arıcan kamudan gelen diğer isimler oldu.
Arıcan 1 Nisan 2016 tarihinden bu yana Borsa İstanbul (BIST) Yönetim Kurulu’nda üye unvanı ile bulunuyor.
FANTEZİDEN ÖTE GİTMEYECEK
Varlık Fonu’nun kuruluş gayesi ile gelinen nokta arasında zerre kadar irtibat yok.
Petrol ya da doğalgaz gibi yeraltı zenginliği olmayan, cari dengesinde mütemadiyen açık veren bir memleket için fanteziden öte gitmeyecek bir teşebbüsün isminde “varlık” olsa ne olmasa ne.
İlk günden Yokluk Fonu (http://www.tr724.com/yokluk-fonu-haber-analiz-semih-ardic/) diye tarif etmiştim. Maalesef hâdiselerin seyri beni teyit etti.
Erdoğan’a vaktinde bu fikri telkin eden isimlerin başında Yiğit Bulut vardı. Amma velakin Bulut’un ballandıra ballandıra anlattığı hususların hiç biri tahakkuk etmedi. Öyle bir ihtimal de yoktu zaten.
Erdoğan azlettiği Bulut’u bir nevi cezalandırmış oldu.
NİÇİN BÖYLE BİR ADIM ATTI?
Erdoğan’ın bu dönemde bizzat kendisini fonun başkanlığına tayin etmesinin muhakkak bir sebebi olmalı.
Sözü hiç dolandırmayacağım. Erdoğan krizi aşabilmek için son kozunu masaya sürecek.
Katar başta olmak üzere yurtdışında farklı adreslerde tuttuğu paraları Türkiye’ye getirmek için fonu daha aktif şekilde kullanacak.
Atacağı adımlar tek adamlığın ikbali ile birebir irtibatlı olacağından işe bizzat vaziyet etmek istemiş olabilir.
Bu yüzden fonu başkalarına emanet etmeyi göze alamadı. Fondan organik yollarla, fıtrî bir şekilde para gelmesini de o da beklemiyor.
PARA TAŞIMACILIĞINA BAŞLAYACAK
İşlem hacmi içine sarıp sarmalayacağı paraları getirsin kâfi.
TVF’deki her bir ismin ihtisas sahası dikkate alındığı son bir asrın en büyük para taşımacılığının her an başlayabileceği söylenebilir.
Erdoğan ve yeni A Takımı’nın ne kadar muvaffak olabildiğini krizin seyri ele verecektir.
Malî cephede ateş altında kalan Erdoğan tanklara mantar tabancaları ile karşılık vermeye çalışacak.
Hâdiseleri tahlil ederken bir şirketin patronunun aynı anda muhasebe müdürlüğü de yapmaya kalkmasının ne gibi neticeleri olacağını da hesaba katmakta fayda var.
Profesyonellik, şirket anayasası hak getire. Türkiye hakikaten aile şirketi gibi idare ediliyor…
[Semih Ardıç] 13.9.2018 [TR724]
Man in Black: Şıxo Dayı! [Naci Karadağ]
38 yıl geçmiş üzerinden. İnsan ömrü için uzun, insanlık için minnacık bir zaman dilimi.
Yanılmıyorsam 3. Lema’da geçen bir meselede Hazreti Bediüzzaman şu cümleyi “söz” olarak alıntılar: “Firakın bir saniyesi bir sene kadar uzundur ve visâlin bir senesi bir saniye kadar kısadır.”
Ve sonra şöyle der; “Visal, yani, Bâkî-i Zülcelâlin rızası dairesinde livechillâh bir saniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki daimî bir pencere-i visaldir. Gaflet ve dalâlet firâkı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var” dedikten sonra klasik İslam kaynaklarında pek sık görmediğimiz (Ki Bedüzzaman’ın alıntı sistematiğinin çok hassas bir şekilde araştırılması gerektiğine inanırım, çok ilginç noktalarda çok enteresan ve farklı kaynaklardan referanslar gösterir) şu örnek cümleyi nakleder:
“Düşmanla beraber sahra, bir fincan kadar dar; ahbapla beraber iğne deliği, bir meydan kadar geniştir.” El Acluni’nin Keşfü’l Hafâ’sındandır bu cümleler.
Haftalar, aylar yıllar geçiyor. Zalim mazlumun ömründen yıllar çalıyor ama doymuyor bir türlü.
Geçmişin zalimleri de öyle.
Paramparça ettikleri hayat sayısının haddi hesabı yok.
Üstelik halkı arkalarına alarak bu zulmü yapınca kendilerini haklı, zulmü de meşru görüyorlar.
Tıpkı günümüzde olduğu gibi.
12 Eylül’ün net bir “acı” dökümünü bu dünyada yapabilmek mümkün değil. İnsanların nasıl hallaç pamuğu gibi darmadağın ettiğinin en net tablosunu galiba sadece ahirette görebilme şansımız olacak.
Ancak insanoğlu görebildiği, gözlemleyebildiği, not alabildiği nispette kendince bir çetele de tutabiliyor.
12 Eylül’ün kabataslak tablosu şöyle:
* Gözaltına alınanlar: 650.000
* Fişlenenler: 1.683.000
* Açılan dava sayısı: 210.000
* Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000
* Bunlardan 141-142-163. maddelerden yargılananlar: 71.500
* Sivil mahkemelerde açılan davalar (1980-88 yıllar arası): 9,508
* Yargılanan ‘örgüt üyesi’: 98.404
* Hüküm giyen ‘örgüt üyesi’: 21.764
* Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000
* Pasaport verilmeyenler: 388.000
* Faaliyetten men edilen dernek: 23.700
* Toplam 644 cezaevindeki hükümlü-tutuklu: 52.000 (1990’da kalanlar)
* Açlık grevinde ölenler: 14
* Kaçarken vurulanlar: 16
* ‘Çatışma’da öldürülenler: 74
* Doğal ölüm raporu verilenler: 73
* ‘İntihar’ ettiği bildirilenler: 43
* İşkence sonucu öldürülenler: 171
* Açılan işkence soruşturma veya davası: 9.962 (1982-1988 arası)
* İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi : 544
* 1402 Sıkıyönetim yasasına göre yapılan işlem : 18.525
* Hakkında işlem yapılan memur: 7.245
* Hakkında işlem yapılan öğretmen: 3.854
* Hakkında işlem yapılan güvenlik görevlisi: 988
* Hakkında işlem yapılan din görevlisi: 266
* Hakkında işlem yapılan öğretim görevlisi: 120
* Hakkında işlem yapılan mülki amir: 35
* Hakkında işlem yapılan hakim-savcı: 47
* Bölge dışına sürülenler: 7.233
* Görevlerine son verilenler: 4.891
* Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay
* İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün
* Gazetecilere istenilen hapis cezası: 4.000 yıl
* Cezaevlerindeki gazeteciler: 31
* Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13
* Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3
* Yalnızca 1989’da 16 günlük gazeteye açılan dava: 394
* Tazminat davalarının sayısı:211
* İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon
* Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton
* Yok edilmek üzere depolarda bekleyen yayın: 40 ton
* Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151
* Yasaklanan yayın sayısı: 927
* Yasaklanan film sayısı: 927
* Haklarında idam cezası istenenler: 7.000
* Ölüm cezası verilenler: 517
* Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam cezası: 124
* Dosyası Meclis’te bulunan idam hükümlüsü: 259
* İnfaz edilen idam cezası: 50
* İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkumu: 18
* İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkumu: 8
1980 – 1985 yılları arasında…
* 22.912 kişiye 0-1 yıl ceza verildi
* 10.784 kişiye 1-5 yıl ceza verildi
* 6.186 kişiye 5-10 yıl ceza verildi
* 2.396 kişiye 10-20 yıl ceza verildi
* 939 kişiye 20 yılın üzerinde ceza verildi
* 630 kişiye müebbet hapis cezası verildi
* 420 kişiye ölüm cezası verildi
Tabloyu korkunç bulanlar için bir hatırlatma yapayım. 15 Temmuz Darbe Girişimi denilen menhus tarih var ya. Hani seviniyorlar “Halk darbeyi önledi” filan diye. O tarihten sonra Erdoğan ve yönetiminin yaptığı bireysel, kitlesel kırımın bilançosu 12 Eylül bilançosunu kat be kat sollamış durumda.
Hatta bazı alanlarda yapılan kıyıma bakılırsa 12 Eylül’e darbe demek bile mümkün değil!
Merak edenler turkeypurge.com sitesine girip ayrıntılı karşılaştırma yapabilir, benim artık tahammül edecek halim kalmadı bu iç parçalayıcı rakamları okumaya.
Size başka bir hikaye anlatacaktım giriş uzadı özür dilerim.
Hilanlı (Hilvan değil) Şeyho Dayı’nın öyküsü. (Aslı Şıxo’dur)
İbretlik, insanın boğazını düğüm düğüm eden, göğsünün üzerine kocaman bir kayayı oturtan bir hayat öyküsüdür Şeyho Dayı’nın ki…
Zalimler için insan hayatının nasıl önemsiz olduğunun yaşayan kanlı canlı ispatı Şeyho Dayı.
Şeyho Dayı’nın soy ismi var elbette; Karakoç…
Kendi halinde Anadolu’nun bir Alevi köyünde yaşayan sıradan bir insan.
12 Eylül Darbesi sonrası bir takım alt düzey askerler kafayı takıyorlar bu köye. Çünkü Alevi. Ve şöyle bir mantık yürütüyor darbeciler ve onlara yaranmak isteyen alt kadroları; Aleviler sol terörü destekler!
Kendi anlatsın: “12 Eylül’de Hilan köyünde geldiler, bizi topladılar. Boztepe’de, sonbaharda 2 saat bize eğitim yaptırdılar. Merkez Komutanlığı’na getirdiler. Orada bizi dövdüler, nezarete attılar. Akşam tekrar gelip bizi aldılar. ‘Sizde silah var’ dediler. Ben şunu hiç unutmam; bir adam geldi, başçavuş hazrola geçti. Başçavuşa dedi ki ‘Bunlar nereli?’ Başçavuş da ‘Bunlar Ağılbaşılı, bunlarda silah var’ dedi. ‘Terörist var bunlarda’ dedi. Adam şunu dedi: ‘Ya bırak bunları, bunlarda bir şey olmaz. Bırak adamlar gitsin, ben bunların köyünde 2 senede bir silah satamadım.’ Adam bunu deyince bizi bıraktılar, akşam tekrar gelip aldılar. Sadece bize işkence yapmak için. Dilek’ten kimseye işkence olmamış, sadece Ağılbaşlılara, Hilanlılara, Atmalılara oldu. Halen daha o muhtarımız sağ. Bizi köyün ortasında falakaya yatırdılar. Muhtarımız mide kanaması geçirdi.”
Bazı insanların hala nerede olduğu belli değil, bir mezarları bile yok. Şeyha Dayı’nın en yakın iki arkadaşı hala kayıp mesela.
Günlerce işkence görüyorlar, degalarca gözaltına alınıp serbest bırakılıyorlar. Sonra tekrar alınıyorlar, işkence görüp tekrar bırakılıyorlar. sahipleri yok, savunanları, kimsenin haberi bile yok Hilanlı köylülerinin çektiklerinden!
Ailelerinin yanında aşağılanıyorlar, eşlerinin yanında falakaya yatırılıyorlar.
Hiç tanımadıkları isimlerin nerede olduğu soruluyor onlara.
“Benim kendi evim bile yokken, başkasının evinde sığıntı gibi yaşarken bana “Evinde terörist saklıyormuşsun” suçlamasında bulunup aylarca işkence yaptılar” diyor Şeyho Dayı.
Hayatını çalıyorlar düpedüz. Zehir ediyorlar yaşamı bu masum insana.
hayata küsüyor ve zalimlere kızıyor ama elinden bir şey gelmiyor.
Tek bir şey yapabiliyor sadece.
Evinde ne kadar açık renkli giysisi varsa çıkarıp başkalarına veriyor. siyahtan başka elbisesi kalmıyor ve ogün bugündür sadece siyah giyiyor Şeyho Dayı… “Kenan Evren gidene kadar beyaz bana haram olsun” diye yemin ediyor.
Kenan Evren’in ölüm haberini alıyor ama bu asil insanın derdi kişisel değil ki. Kendisine uzatılan mikrofona, “Ben ölülerin ardından konuşamam” diyor. Ama ekliyor da, “Evren gitmiş obaliri ama 12 Eylül Zihniyeti hala bu ülkeyi yönetiyor!” dolayısıyla siyah giyme eyleminde bir değişiklik yok.
İktidar yardakçıları ona yeni beyaz elbiseler götürüp, referandumda iktidarın propagandasına malzeme taşımaya kalkışıyor.
Düpedüz yalan bu.. 12 Eylül’ün daha betir bir zihniyeti, kendi kurbanını kendi kampanyasında kullanma ahlaksızlığını gösterirken hiç çekinmiyor aslında.
Belgeselin 3. bölümünde Şeyho Dayı ile yapılan mülakatta var.
Feraseti, ahlakı ve büyüklüğüyle büyük bir Anadolu insanının vakur portresini de görmek isterseniz o belgeseli mutlaka izlemelisiniz.
Ben şuraya doğrudan Şeyho Dayı bölümünü koyuyorum;
[Naci Karadağ] 13.9.2018 [TR724]
Yanılmıyorsam 3. Lema’da geçen bir meselede Hazreti Bediüzzaman şu cümleyi “söz” olarak alıntılar: “Firakın bir saniyesi bir sene kadar uzundur ve visâlin bir senesi bir saniye kadar kısadır.”
Ve sonra şöyle der; “Visal, yani, Bâkî-i Zülcelâlin rızası dairesinde livechillâh bir saniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki daimî bir pencere-i visaldir. Gaflet ve dalâlet firâkı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir saniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var” dedikten sonra klasik İslam kaynaklarında pek sık görmediğimiz (Ki Bedüzzaman’ın alıntı sistematiğinin çok hassas bir şekilde araştırılması gerektiğine inanırım, çok ilginç noktalarda çok enteresan ve farklı kaynaklardan referanslar gösterir) şu örnek cümleyi nakleder:
“Düşmanla beraber sahra, bir fincan kadar dar; ahbapla beraber iğne deliği, bir meydan kadar geniştir.” El Acluni’nin Keşfü’l Hafâ’sındandır bu cümleler.
Haftalar, aylar yıllar geçiyor. Zalim mazlumun ömründen yıllar çalıyor ama doymuyor bir türlü.
Geçmişin zalimleri de öyle.
Paramparça ettikleri hayat sayısının haddi hesabı yok.
Üstelik halkı arkalarına alarak bu zulmü yapınca kendilerini haklı, zulmü de meşru görüyorlar.
Tıpkı günümüzde olduğu gibi.
12 Eylül’ün net bir “acı” dökümünü bu dünyada yapabilmek mümkün değil. İnsanların nasıl hallaç pamuğu gibi darmadağın ettiğinin en net tablosunu galiba sadece ahirette görebilme şansımız olacak.
Ancak insanoğlu görebildiği, gözlemleyebildiği, not alabildiği nispette kendince bir çetele de tutabiliyor.
12 Eylül’ün kabataslak tablosu şöyle:
* Gözaltına alınanlar: 650.000
* Fişlenenler: 1.683.000
* Açılan dava sayısı: 210.000
* Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000
* Bunlardan 141-142-163. maddelerden yargılananlar: 71.500
* Sivil mahkemelerde açılan davalar (1980-88 yıllar arası): 9,508
* Yargılanan ‘örgüt üyesi’: 98.404
* Hüküm giyen ‘örgüt üyesi’: 21.764
* Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000
* Pasaport verilmeyenler: 388.000
* Faaliyetten men edilen dernek: 23.700
* Toplam 644 cezaevindeki hükümlü-tutuklu: 52.000 (1990’da kalanlar)
* Açlık grevinde ölenler: 14
* Kaçarken vurulanlar: 16
* ‘Çatışma’da öldürülenler: 74
* Doğal ölüm raporu verilenler: 73
* ‘İntihar’ ettiği bildirilenler: 43
* İşkence sonucu öldürülenler: 171
* Açılan işkence soruşturma veya davası: 9.962 (1982-1988 arası)
* İşkence yaptıkları suçlamasıyla yargılanan güvenlik görevlisi : 544
* 1402 Sıkıyönetim yasasına göre yapılan işlem : 18.525
* Hakkında işlem yapılan memur: 7.245
* Hakkında işlem yapılan öğretmen: 3.854
* Hakkında işlem yapılan güvenlik görevlisi: 988
* Hakkında işlem yapılan din görevlisi: 266
* Hakkında işlem yapılan öğretim görevlisi: 120
* Hakkında işlem yapılan mülki amir: 35
* Hakkında işlem yapılan hakim-savcı: 47
* Bölge dışına sürülenler: 7.233
* Görevlerine son verilenler: 4.891
* Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay
* İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün
* Gazetecilere istenilen hapis cezası: 4.000 yıl
* Cezaevlerindeki gazeteciler: 31
* Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13
* Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3
* Yalnızca 1989’da 16 günlük gazeteye açılan dava: 394
* Tazminat davalarının sayısı:211
* İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon
* Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton
* Yok edilmek üzere depolarda bekleyen yayın: 40 ton
* Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151
* Yasaklanan yayın sayısı: 927
* Yasaklanan film sayısı: 927
* Haklarında idam cezası istenenler: 7.000
* Ölüm cezası verilenler: 517
* Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam cezası: 124
* Dosyası Meclis’te bulunan idam hükümlüsü: 259
* İnfaz edilen idam cezası: 50
* İnfaz edilen sol görüşlü idam mahkumu: 18
* İnfaz edilen sağ görüşlü idam mahkumu: 8
1980 – 1985 yılları arasında…
* 22.912 kişiye 0-1 yıl ceza verildi
* 10.784 kişiye 1-5 yıl ceza verildi
* 6.186 kişiye 5-10 yıl ceza verildi
* 2.396 kişiye 10-20 yıl ceza verildi
* 939 kişiye 20 yılın üzerinde ceza verildi
* 630 kişiye müebbet hapis cezası verildi
* 420 kişiye ölüm cezası verildi
Tabloyu korkunç bulanlar için bir hatırlatma yapayım. 15 Temmuz Darbe Girişimi denilen menhus tarih var ya. Hani seviniyorlar “Halk darbeyi önledi” filan diye. O tarihten sonra Erdoğan ve yönetiminin yaptığı bireysel, kitlesel kırımın bilançosu 12 Eylül bilançosunu kat be kat sollamış durumda.
Hatta bazı alanlarda yapılan kıyıma bakılırsa 12 Eylül’e darbe demek bile mümkün değil!
Merak edenler turkeypurge.com sitesine girip ayrıntılı karşılaştırma yapabilir, benim artık tahammül edecek halim kalmadı bu iç parçalayıcı rakamları okumaya.
Size başka bir hikaye anlatacaktım giriş uzadı özür dilerim.
Hilanlı (Hilvan değil) Şeyho Dayı’nın öyküsü. (Aslı Şıxo’dur)
İbretlik, insanın boğazını düğüm düğüm eden, göğsünün üzerine kocaman bir kayayı oturtan bir hayat öyküsüdür Şeyho Dayı’nın ki…
Zalimler için insan hayatının nasıl önemsiz olduğunun yaşayan kanlı canlı ispatı Şeyho Dayı.
Şeyho Dayı’nın soy ismi var elbette; Karakoç…
Kendi halinde Anadolu’nun bir Alevi köyünde yaşayan sıradan bir insan.
12 Eylül Darbesi sonrası bir takım alt düzey askerler kafayı takıyorlar bu köye. Çünkü Alevi. Ve şöyle bir mantık yürütüyor darbeciler ve onlara yaranmak isteyen alt kadroları; Aleviler sol terörü destekler!
Kendi anlatsın: “12 Eylül’de Hilan köyünde geldiler, bizi topladılar. Boztepe’de, sonbaharda 2 saat bize eğitim yaptırdılar. Merkez Komutanlığı’na getirdiler. Orada bizi dövdüler, nezarete attılar. Akşam tekrar gelip bizi aldılar. ‘Sizde silah var’ dediler. Ben şunu hiç unutmam; bir adam geldi, başçavuş hazrola geçti. Başçavuşa dedi ki ‘Bunlar nereli?’ Başçavuş da ‘Bunlar Ağılbaşılı, bunlarda silah var’ dedi. ‘Terörist var bunlarda’ dedi. Adam şunu dedi: ‘Ya bırak bunları, bunlarda bir şey olmaz. Bırak adamlar gitsin, ben bunların köyünde 2 senede bir silah satamadım.’ Adam bunu deyince bizi bıraktılar, akşam tekrar gelip aldılar. Sadece bize işkence yapmak için. Dilek’ten kimseye işkence olmamış, sadece Ağılbaşlılara, Hilanlılara, Atmalılara oldu. Halen daha o muhtarımız sağ. Bizi köyün ortasında falakaya yatırdılar. Muhtarımız mide kanaması geçirdi.”
Bazı insanların hala nerede olduğu belli değil, bir mezarları bile yok. Şeyha Dayı’nın en yakın iki arkadaşı hala kayıp mesela.
Günlerce işkence görüyorlar, degalarca gözaltına alınıp serbest bırakılıyorlar. Sonra tekrar alınıyorlar, işkence görüp tekrar bırakılıyorlar. sahipleri yok, savunanları, kimsenin haberi bile yok Hilanlı köylülerinin çektiklerinden!
Ailelerinin yanında aşağılanıyorlar, eşlerinin yanında falakaya yatırılıyorlar.
Hiç tanımadıkları isimlerin nerede olduğu soruluyor onlara.
“Benim kendi evim bile yokken, başkasının evinde sığıntı gibi yaşarken bana “Evinde terörist saklıyormuşsun” suçlamasında bulunup aylarca işkence yaptılar” diyor Şeyho Dayı.
Hayatını çalıyorlar düpedüz. Zehir ediyorlar yaşamı bu masum insana.
hayata küsüyor ve zalimlere kızıyor ama elinden bir şey gelmiyor.
Tek bir şey yapabiliyor sadece.
Evinde ne kadar açık renkli giysisi varsa çıkarıp başkalarına veriyor. siyahtan başka elbisesi kalmıyor ve ogün bugündür sadece siyah giyiyor Şeyho Dayı… “Kenan Evren gidene kadar beyaz bana haram olsun” diye yemin ediyor.
Kenan Evren’in ölüm haberini alıyor ama bu asil insanın derdi kişisel değil ki. Kendisine uzatılan mikrofona, “Ben ölülerin ardından konuşamam” diyor. Ama ekliyor da, “Evren gitmiş obaliri ama 12 Eylül Zihniyeti hala bu ülkeyi yönetiyor!” dolayısıyla siyah giyme eyleminde bir değişiklik yok.
İktidar yardakçıları ona yeni beyaz elbiseler götürüp, referandumda iktidarın propagandasına malzeme taşımaya kalkışıyor.
Düpedüz yalan bu.. 12 Eylül’ün daha betir bir zihniyeti, kendi kurbanını kendi kampanyasında kullanma ahlaksızlığını gösterirken hiç çekinmiyor aslında.
Gazeteci Ceren Kenar son derece kıymetli bir belgesel çalışması yaptı. Şimdi ve burada: Onların 12 Eylül’ü…
Belgeselin 3. bölümünde Şeyho Dayı ile yapılan mülakatta var.
Feraseti, ahlakı ve büyüklüğüyle büyük bir Anadolu insanının vakur portresini de görmek isterseniz o belgeseli mutlaka izlemelisiniz.
Ben şuraya doğrudan Şeyho Dayı bölümünü koyuyorum;
Gazetenin ismi Cumhuriyet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Gazetelerin isimleri önemlidir de, gazetelerde ne yazdığı daha önemlidir. Tarihçelerinden önce dürüstlük, yansızlık, ilkeler, başka bir ifadeyle duruşları ön planda olmalı, bu kıstaslar üzerinden değerlendirmeleri yapılmalı. Sonrasında, özgür düşünceye verdikleri önem dikkate alınır, iyi gazete kötü gazete ayrımında. Farklı fikirlere, alternatif düşüncelere, birbirinden ayrı düşen yorum ve görüşlere aynı sayfada yer verebilen mecralar, özgür medyadır. İnsanların farklı düşünmelerini doğal sayan, tek tipçi ve endoktrine edici düzenli yayınlara gazete denemez. Gazete, mesafeli duruşu gerektirir. Güçlüden yana olmak ve sayıca az olanı veya güçsüzü taktik gereği savunmamak, sesi yüksek çıkanın ekosunu yansıtmak, Sovyetler dönemindeki parti yayın organı olan Pravda (gerçek) adlı propaganda aracının konumundan bile daha aşağılıktır. Çünkü totaliter bir devlette herkes özgür düşünce olamayacağını bilir. Farklı sesler, totaliter, otoriter ve baskıcı sistemlerde genel yayın akışı içinde, ana akım medyada yer bulamaz. Bunu herkes bildiğinden, özellikle günümüzde alternatif haline gelen internet gazetelerine veya sosyal medyaya başvurur, edinmek istediği faklı bakışları oradan edinebilir. Dahası, sesini bu eşitlikçi platformlarda duyurabilir.
Esasında özgür basın, güçler ayrılığı kadar demokrasinin ön şartıdır. Hatta güçler ayrılığından bile önde gelir. Güçler ayrılığının zedelendiği ülkelerde insanlar basındaki eleştirilerden ve edindikleri bilgilerden yaşanan durumu öğrenebilirler. Zorbalar ve diktatörler, zalimler ve faşistler, tek adamlar ve maşalar, hırsızlığa ve yolsuzluğa batmış olanlar, iktidarını kaybetme alternatifleri olmadığından özgür basından nefret ederler. Politik sistemi araçsallaştıran ve onu “ideal insan üretim fabrikası” olarak görenler, çeşitliliğin garantörü olan özgür basını ve medya mecralarını kontrolleri almaları gerektiğini bilir. Hitler’den Stalin’e, Çavuşesku’dan Saddam Hüseyin’e, Mao’dan Baas tipi rejimlerin apoletli veya takım elbiseli diktatörlerine, ortak yönleri olan tek tipçi sosyal mühendislik rejimleri, insanların birbirine benzememesini bir anomali olarak görür. Böyle rejimlerin olmadığı yarı özgür ülkelerde de toplumu kendi denetimine ve kontrolüne almak arzusunda olan irili ufaklı gruplar ve hareketler vardır. Türkiye eskiden beri yarı özgür ülkeler sınıfında yer tutmuş bir ülkeydi. Soğuk Savaş ertesinde, 2000’lerin ilk on yılının birinci yarısında ulaştığı özgür ülkeler ligine yükselme başarısını koruyamayıp, maalesef küme düşmüş bir ülkemiz var. Biz bu ülkenin bahtsız çocuklarıyız. Türkiye artık zorbalıklar ve diktatörlükler liginde. Yani serbest düşüş devam ediyor. Önümüzde İran-Kuzey Kore ligine kadar en alt kümeye kadar az bir yol kaldı. Cumhuriyet gazetesi, böyle bir ülkenin gazetesiydi. Hep öyle oldu. Bunları İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Hikmet Çetinkaya, Hasan Cemal, Mümtaz Soysal ve diğer pek çok yazarı tek haneli yaşlarından beri evine giren Cumhuriyet’ten okumuş biri olarak yazıyorum. Babamın gazetesi olan Cumhuriyet’ten bahsediyorum. Ziverbey Köşkü kitabında faşizan bir muamelenin mağduru olmuş İlhan Selçuk’un Pencere’sinden hayata uzun yıllar bakan bir çocuk vardı eskiden. İlkokulda Andımız’ı ezberden en iyi okuyan ve ağlayarak okurken, öğretmenlerini de ağlatan bu çocuk, Kemalizm’den sosyalizme olan yolculuğunda, nasyonalizmi sorgularken kendisini Cumhuriyet’le çelişirken bulmuştu. Yine de Kemalizm’in eklektik yapısını kendi inandığı ideolojiye uydurmaya çalışmış, “az gelişmiş toplumlarda ulus bilinci” vs. tezleriyle esasında Kemalizm’in ne kadar da “ilerici” olduğunu etrafına anlatmıştı, lise iki lise üç yıllarında arkadaşlarına. Zamanla Kürtlerin başına gelenler, milli burjuvazi oluşturma çabaları, Nazım Hikmet gibilerin dramları gibi konular zorlasa da, Cumhuriyet hep pusulası olmuştu benim gibi “Türk solcularının”.
Cumhuriyet, bize ulusalcılığı sol olarak pazarlıyordu
Sonra alternatif sol yorumları okumuş, derken üniversitede dünyaya değişik pencerelerden bakan yazar ve düşünürlerle tanışmış, sol düşüncenin Avrupa’da nasıl liberal demokrasiyle aynı potada eriyerek sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizme evrildiğini öğrenmiştim. Bu düşüncelerim Friedrich Ebert bursu kazandıktan sonra ve Alman sosyal demokratik hareketini öğrenip Sosyal Demokrat Parti’ye üye olduktan sonra da devam etti. Derken demokratikleşme konusuna ilgi duydum. O literatürü okudukça, neden anayasal temel bir demokratik hukuk devleti olmadan özgür olunamayacağını karşılaştırmalı ülke analizlerinde bizzat inceleyerek gördüm. Doğu Avruğa demokratikleşmesi deneyimini Akdeniz ülkelerinin demokratikleşmesi süreciyle karşılaştırınca, Türkiye’de neden demokratikleşme olamadığını anlayacaktım. Çünkü Türkiye’de haim ana akım sol, sol değildi. Ulusalcılık sol tandanslı bir nasyonalizmdi. Oysa Cumhuriyet, bize ulusalcılığı sol olarak pazarlıyordu. Mustafa Kemal sol bir lider değildi. Ulus devlet kurmaya çalışan bir nasyonalist pragmatik asker devlet adamıydı. Bunda yanlış bir şey de yoktu zaten. Yanlış olan, Mustafa Kemal’in olmayan ideolojisini solculuk olarak pazarlamaya çalışmaktı. İlhan Selçuk’lar, Uğur Mumcu’lar, Mümtaz Soysal’lar falan hep üçüncü dünya tipi nasyonalist aksiyonerlerdi. Solculukları, Müslüman mahallesinde seküler olmaktan dolayı kabul görüyordu. Her şeyden önce enternasyonalist değillerdi. Bakın bu işi anlamanın kolayı var: Kürt sorunu konusunda hiçbir Cumhuriyet yazarı (derin) devlet çizgisi dışına çıkmazdı. Kürtlerin oğullarına istedikleri ismi koyma hakkını bile çok gören kimseye solcu demem ben. Dahası, kimse demez dünyada. Çünkü nasyonalist nasyonalisttir, solcu değildir, olamaz. Cumhuriyet, Hasan Cemal gibi gerçek demokrat insanların etkisindeyken bile, bu çizgisini değiştiremedi. Hitler dönemine güller atan, faşist İtalya’ya selam çakan, Milli Şef’çi bir geçmişe kadar geri gitmenize gerek yok yani, bunu ortaya koymak için. 1980’ler ve 1990’lar, zaten Cumhuriyet için yeteri kadar referans veriyor. Son yıllarda Ahmet İnsel gibi aydınlar yazmasına karşın, devamlı olan direnç, bu geçmişten ve onun gerçeklerinden ileri geliyor. Bünye bunu kabul etmedi. Okur da. Çünkü profil buydu.
Esasında mesele şu: CHP denen parti nasıl sol bir parti değilse, Cumhuriyet de sol bir yayın organı değildi. İdeolojik bakımdan Marksist ekonomi politikle bağ kuramayan (eleştirel seviyede bile!), sınıf ilişkilerini gündemine sokamayan, temel insan ve azınlık haklarıyla alakalı net bir pozisyonu bulunmayan yapılardan sol-ilerici bir duruş beklemek, ekvatorda kar yağmasını beklemek kadar anlamsızdır! Bu memlekette milyonlarca Kürt var ve varlıkları 100 yıldır bilimum şekilde inkâr ediliyor. Cumhuriyet, Cumhuriyet’te kendisine yer bulamamış Kürt insanının dertlerini yazmayan bir gazete olarak, Cumhuriyet’e yakışan, dahası rasyonel olan duruşu benimsedi hep. Avrupa Birliği konusunda yapılan tüm reformlara “taviz” diyen bir gazete oldu. Evrensel demokrasiden haz etmeyen, “çarıklıların” oy hakkından rahatsız olan, “ordunun devleti kollaması” görevine inanan, “27 Mayıs devrimi” diyen memur ailelerinin okuduğu, derin devletin sesi olmak, solculuk değildi. Olamazdı. Cumhuriyet, homo respublicus yayın organı olarak, asla devlet karşısında bir eleştiri yapmadı. Yapan yazarlar çıksa da onlar zamanla ortadan kayboldular. Ya da bu son müdahaledeki gibi, alenen tasfiye edildiler.
Üzülmeyin, ağıt da yakmayın
Önemli olan hangi gazetede yazdığınız değil, ne yazdığınıdır zaten. Sözüm tüm tasfiye edilen yazarlara, gazetecilere, meslektaşlarıma. Kırın ön yargılarınızı, kırın. Bakın sizin de başınıza geldi. Kimine kayyum atıyorlar, kimine kayyum atayan gücü atıyorlar. Erdoğan’ın değil, onun arkasındaki gücün kim olduğunu ne olur kavrayın artık. Milliyetçilerle ulusalcıların esasında sağ nasyonalistlerle sol nasyonalistler olduğunu görün. Erdoğan’ın muhafazakârlığının, İbrahim Kafesoğlu’nun Türk İslam Sentezi’ni ideolojisi yapan 12 Eylül’cüler gibi, bugün de İslamcılığı derin devletin kaldıracı olarak kullanan tasarımcı aklı fark edin. Cumhuriyet aslına rücu etti. Alkışlayanlar, kendini belli etti, bu önemlidir. Bu bir turnusol kâğıdı, bir tür testtir der, geçersiniz. Ve hayat, sıradan faşizmle kaldığı yerden devam eder. Siz kararınızı verisiniz, devam mı, yoksa tamam mı!
Sizden az daha genç bu kardeşinizin sesine kulak verin, ülkenizi seviyorsanız eğer
Gerçekleri yazın. Aydınlık cumhuriyetin sözcüsü olmanızı bekleyen gücün, sizin dışınızda kimlere hangi kulpları taktığının ayırtına varın, olmaz mı? Size PKK güzellemesi yapan devlet düşmanı tipler muamelesi yapanların, 15/25 Aralık’a eleştirel bakanlara “Paralel Devlet” dediğini hatırlayın, hafızanızı zorlayarak. Zaman Gazetesi’ne el koyan gücün, sizin işinizi elinizden alan gücün aynı olduğunu gördünüz mü? 15 Temmuz’da “Allah’ının nimetinden” yararlananların, “FETÖ’cü” dediklerinin bugün sizlere devlet düşmanı demeleri düşündürücü değil mi? Kürtlerin kentlerini ve mahallelerini bombalayanların, bodrumlarda insan yakan alçakların, “solcu” gazetenizi ele geçirmeleri söylemini kullanarak, esasında gerçekleri hala manipüle ediyor, rejime çalışıyorsunuz, size ve vatana yararı varmış gibi hala. Bırakın bunu. Adını koyun olanın. Gerçekle yüzleşin. Cumhuriyet siz orada yazdınız diye solcu olmadı hiç. Cumhuriyet hiç sol olmadı. “Burjuva demokrasisi” demek yerine, liberal demokrasinin temel hukuk devleti ve insan-azınlık haklarını talep edin. Yurt dışındaki geniş çevrenize Cumhuriyet’i değil, elimizden alınan özgürlüklerimizi, hukukumuzu, haklarımızı anlatın. Sadece kendinize değil, ülkenize de bir yararınız olsun. Çünkü nasyonalizm ve İslamcılık son durak olacaksa eğer, bu Türkiye’nin sonu olacak. Gazetelerin isimleri önemlidir de, gazetelerde ne yazdığı daha önemlidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.9.2018 [TR724]
Esasında özgür basın, güçler ayrılığı kadar demokrasinin ön şartıdır. Hatta güçler ayrılığından bile önde gelir. Güçler ayrılığının zedelendiği ülkelerde insanlar basındaki eleştirilerden ve edindikleri bilgilerden yaşanan durumu öğrenebilirler. Zorbalar ve diktatörler, zalimler ve faşistler, tek adamlar ve maşalar, hırsızlığa ve yolsuzluğa batmış olanlar, iktidarını kaybetme alternatifleri olmadığından özgür basından nefret ederler. Politik sistemi araçsallaştıran ve onu “ideal insan üretim fabrikası” olarak görenler, çeşitliliğin garantörü olan özgür basını ve medya mecralarını kontrolleri almaları gerektiğini bilir. Hitler’den Stalin’e, Çavuşesku’dan Saddam Hüseyin’e, Mao’dan Baas tipi rejimlerin apoletli veya takım elbiseli diktatörlerine, ortak yönleri olan tek tipçi sosyal mühendislik rejimleri, insanların birbirine benzememesini bir anomali olarak görür. Böyle rejimlerin olmadığı yarı özgür ülkelerde de toplumu kendi denetimine ve kontrolüne almak arzusunda olan irili ufaklı gruplar ve hareketler vardır. Türkiye eskiden beri yarı özgür ülkeler sınıfında yer tutmuş bir ülkeydi. Soğuk Savaş ertesinde, 2000’lerin ilk on yılının birinci yarısında ulaştığı özgür ülkeler ligine yükselme başarısını koruyamayıp, maalesef küme düşmüş bir ülkemiz var. Biz bu ülkenin bahtsız çocuklarıyız. Türkiye artık zorbalıklar ve diktatörlükler liginde. Yani serbest düşüş devam ediyor. Önümüzde İran-Kuzey Kore ligine kadar en alt kümeye kadar az bir yol kaldı. Cumhuriyet gazetesi, böyle bir ülkenin gazetesiydi. Hep öyle oldu. Bunları İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Hikmet Çetinkaya, Hasan Cemal, Mümtaz Soysal ve diğer pek çok yazarı tek haneli yaşlarından beri evine giren Cumhuriyet’ten okumuş biri olarak yazıyorum. Babamın gazetesi olan Cumhuriyet’ten bahsediyorum. Ziverbey Köşkü kitabında faşizan bir muamelenin mağduru olmuş İlhan Selçuk’un Pencere’sinden hayata uzun yıllar bakan bir çocuk vardı eskiden. İlkokulda Andımız’ı ezberden en iyi okuyan ve ağlayarak okurken, öğretmenlerini de ağlatan bu çocuk, Kemalizm’den sosyalizme olan yolculuğunda, nasyonalizmi sorgularken kendisini Cumhuriyet’le çelişirken bulmuştu. Yine de Kemalizm’in eklektik yapısını kendi inandığı ideolojiye uydurmaya çalışmış, “az gelişmiş toplumlarda ulus bilinci” vs. tezleriyle esasında Kemalizm’in ne kadar da “ilerici” olduğunu etrafına anlatmıştı, lise iki lise üç yıllarında arkadaşlarına. Zamanla Kürtlerin başına gelenler, milli burjuvazi oluşturma çabaları, Nazım Hikmet gibilerin dramları gibi konular zorlasa da, Cumhuriyet hep pusulası olmuştu benim gibi “Türk solcularının”.
Cumhuriyet, bize ulusalcılığı sol olarak pazarlıyordu
Sonra alternatif sol yorumları okumuş, derken üniversitede dünyaya değişik pencerelerden bakan yazar ve düşünürlerle tanışmış, sol düşüncenin Avrupa’da nasıl liberal demokrasiyle aynı potada eriyerek sosyal demokrasi ya da demokratik sosyalizme evrildiğini öğrenmiştim. Bu düşüncelerim Friedrich Ebert bursu kazandıktan sonra ve Alman sosyal demokratik hareketini öğrenip Sosyal Demokrat Parti’ye üye olduktan sonra da devam etti. Derken demokratikleşme konusuna ilgi duydum. O literatürü okudukça, neden anayasal temel bir demokratik hukuk devleti olmadan özgür olunamayacağını karşılaştırmalı ülke analizlerinde bizzat inceleyerek gördüm. Doğu Avruğa demokratikleşmesi deneyimini Akdeniz ülkelerinin demokratikleşmesi süreciyle karşılaştırınca, Türkiye’de neden demokratikleşme olamadığını anlayacaktım. Çünkü Türkiye’de haim ana akım sol, sol değildi. Ulusalcılık sol tandanslı bir nasyonalizmdi. Oysa Cumhuriyet, bize ulusalcılığı sol olarak pazarlıyordu. Mustafa Kemal sol bir lider değildi. Ulus devlet kurmaya çalışan bir nasyonalist pragmatik asker devlet adamıydı. Bunda yanlış bir şey de yoktu zaten. Yanlış olan, Mustafa Kemal’in olmayan ideolojisini solculuk olarak pazarlamaya çalışmaktı. İlhan Selçuk’lar, Uğur Mumcu’lar, Mümtaz Soysal’lar falan hep üçüncü dünya tipi nasyonalist aksiyonerlerdi. Solculukları, Müslüman mahallesinde seküler olmaktan dolayı kabul görüyordu. Her şeyden önce enternasyonalist değillerdi. Bakın bu işi anlamanın kolayı var: Kürt sorunu konusunda hiçbir Cumhuriyet yazarı (derin) devlet çizgisi dışına çıkmazdı. Kürtlerin oğullarına istedikleri ismi koyma hakkını bile çok gören kimseye solcu demem ben. Dahası, kimse demez dünyada. Çünkü nasyonalist nasyonalisttir, solcu değildir, olamaz. Cumhuriyet, Hasan Cemal gibi gerçek demokrat insanların etkisindeyken bile, bu çizgisini değiştiremedi. Hitler dönemine güller atan, faşist İtalya’ya selam çakan, Milli Şef’çi bir geçmişe kadar geri gitmenize gerek yok yani, bunu ortaya koymak için. 1980’ler ve 1990’lar, zaten Cumhuriyet için yeteri kadar referans veriyor. Son yıllarda Ahmet İnsel gibi aydınlar yazmasına karşın, devamlı olan direnç, bu geçmişten ve onun gerçeklerinden ileri geliyor. Bünye bunu kabul etmedi. Okur da. Çünkü profil buydu.
Esasında mesele şu: CHP denen parti nasıl sol bir parti değilse, Cumhuriyet de sol bir yayın organı değildi. İdeolojik bakımdan Marksist ekonomi politikle bağ kuramayan (eleştirel seviyede bile!), sınıf ilişkilerini gündemine sokamayan, temel insan ve azınlık haklarıyla alakalı net bir pozisyonu bulunmayan yapılardan sol-ilerici bir duruş beklemek, ekvatorda kar yağmasını beklemek kadar anlamsızdır! Bu memlekette milyonlarca Kürt var ve varlıkları 100 yıldır bilimum şekilde inkâr ediliyor. Cumhuriyet, Cumhuriyet’te kendisine yer bulamamış Kürt insanının dertlerini yazmayan bir gazete olarak, Cumhuriyet’e yakışan, dahası rasyonel olan duruşu benimsedi hep. Avrupa Birliği konusunda yapılan tüm reformlara “taviz” diyen bir gazete oldu. Evrensel demokrasiden haz etmeyen, “çarıklıların” oy hakkından rahatsız olan, “ordunun devleti kollaması” görevine inanan, “27 Mayıs devrimi” diyen memur ailelerinin okuduğu, derin devletin sesi olmak, solculuk değildi. Olamazdı. Cumhuriyet, homo respublicus yayın organı olarak, asla devlet karşısında bir eleştiri yapmadı. Yapan yazarlar çıksa da onlar zamanla ortadan kayboldular. Ya da bu son müdahaledeki gibi, alenen tasfiye edildiler.
Üzülmeyin, ağıt da yakmayın
Önemli olan hangi gazetede yazdığınız değil, ne yazdığınıdır zaten. Sözüm tüm tasfiye edilen yazarlara, gazetecilere, meslektaşlarıma. Kırın ön yargılarınızı, kırın. Bakın sizin de başınıza geldi. Kimine kayyum atıyorlar, kimine kayyum atayan gücü atıyorlar. Erdoğan’ın değil, onun arkasındaki gücün kim olduğunu ne olur kavrayın artık. Milliyetçilerle ulusalcıların esasında sağ nasyonalistlerle sol nasyonalistler olduğunu görün. Erdoğan’ın muhafazakârlığının, İbrahim Kafesoğlu’nun Türk İslam Sentezi’ni ideolojisi yapan 12 Eylül’cüler gibi, bugün de İslamcılığı derin devletin kaldıracı olarak kullanan tasarımcı aklı fark edin. Cumhuriyet aslına rücu etti. Alkışlayanlar, kendini belli etti, bu önemlidir. Bu bir turnusol kâğıdı, bir tür testtir der, geçersiniz. Ve hayat, sıradan faşizmle kaldığı yerden devam eder. Siz kararınızı verisiniz, devam mı, yoksa tamam mı!
Sizden az daha genç bu kardeşinizin sesine kulak verin, ülkenizi seviyorsanız eğer
Gerçekleri yazın. Aydınlık cumhuriyetin sözcüsü olmanızı bekleyen gücün, sizin dışınızda kimlere hangi kulpları taktığının ayırtına varın, olmaz mı? Size PKK güzellemesi yapan devlet düşmanı tipler muamelesi yapanların, 15/25 Aralık’a eleştirel bakanlara “Paralel Devlet” dediğini hatırlayın, hafızanızı zorlayarak. Zaman Gazetesi’ne el koyan gücün, sizin işinizi elinizden alan gücün aynı olduğunu gördünüz mü? 15 Temmuz’da “Allah’ının nimetinden” yararlananların, “FETÖ’cü” dediklerinin bugün sizlere devlet düşmanı demeleri düşündürücü değil mi? Kürtlerin kentlerini ve mahallelerini bombalayanların, bodrumlarda insan yakan alçakların, “solcu” gazetenizi ele geçirmeleri söylemini kullanarak, esasında gerçekleri hala manipüle ediyor, rejime çalışıyorsunuz, size ve vatana yararı varmış gibi hala. Bırakın bunu. Adını koyun olanın. Gerçekle yüzleşin. Cumhuriyet siz orada yazdınız diye solcu olmadı hiç. Cumhuriyet hiç sol olmadı. “Burjuva demokrasisi” demek yerine, liberal demokrasinin temel hukuk devleti ve insan-azınlık haklarını talep edin. Yurt dışındaki geniş çevrenize Cumhuriyet’i değil, elimizden alınan özgürlüklerimizi, hukukumuzu, haklarımızı anlatın. Sadece kendinize değil, ülkenize de bir yararınız olsun. Çünkü nasyonalizm ve İslamcılık son durak olacaksa eğer, bu Türkiye’nin sonu olacak. Gazetelerin isimleri önemlidir de, gazetelerde ne yazdığı daha önemlidir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.9.2018 [TR724]
Neredeysen orasıdır [Levent Kenez]
Türkiye’deki arkadaşlarla konuşurken kendimin de zaman zaman yaptığı bir hatayı fark ettim. İyi niyetli olduğu tartışmasız, Türkiye’den bir an evvel çıkma ısrarının Türkiye’de kalanların moralini ve maneviyatını bozacak bir hale getirmemek gerektiğini gördüm.
Yanlış anlaşılmasın, hala aynı fikirdeyim. İmkanı olan herkesin Türkiye’den çıkması gerektiğini düşünüyorum. Özgürlük esastır, her an kapının çalınıp alınıp götürülme duygusu ile yaşamak ağır bir yüktür. Bundan kaçmak tercih edilmelidir. Kimse sebepsiz ve hukuksuz yere hapse girmeyi evinde oturarak beklememeli. Ciğeri beş para etmez birinin ihbarıyla insanların tutuklandığı bir ülke Türkiye. Geçen hafta sohbet etmek için bir araya gelen eski koğuş arkadaşlarının başına gelenler ve o alçak manzaralar her şeyi anlatmıyor mu?
Bu kadar badirelerden sonra hayatta şunu herhalde öğrenmişizdir, tek mutlak doğru olmadığı gibi, çok iyi bildiğimiz, herkesi kendi konumunda ve sebepleri ile kabul etmek gerekiyor.
Bugün çıkmayı düşünmeyen birisi, yarın bakış açısı değişir, hayatında başka bir gelişme yaşanır, çıkmaya karar verir. Ne bu zamanki kararı ne de o zaman vereceği karar doğru ya da yanlış olarak değerlendirilmemelidir.
Yurtdışına çıkmayı başarmış bizlerin Türkiye’dekilerden çok daha fazla aktüaliteyi takip ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta moralleri bozulmasın, tımarhanede dirençleri kırılmasın diye bir çok şeyi duymak ya da takip etmek istemeyenlere yaşanaları bizim anlattığımız da doğrudur.
Hepimizin psikolojisinin bozuk olduğu zor günler geçirdiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Bugün arkadaşlar arası sitem günü, laf sokma günü değil. Sormasan ‘kendini kurtardı,ilgilenmedi’ derler, ilgilensen ‘oradan konuşmak kolay’ derler. Ne derlerse desinler gün bunlara takılma günü değil. Herkes kendi başına bir dünya. Ancak dayanışma ve empati ile birbirimizi anlamamız mümkün.
Kalanların da gidenlerin de psikolojisini düşünerek hareket etmek gerekiyor. Çıkmış olmak ya da kalmış olmak bir marifet olmadığı gibi kınanma vesilesi de değildir.
Yurtdışına çıkanlar, bilindik propagandanın ve psikolojik harbin gazına gelip vicdanlarını rahatsız etmesin. Çıkanların nasıl çıktıklarını, sevdiklerini nasıl riske ederek türlü türlü yollarla maceralar yaşadıklarını ve gidilen yerlerde sıfırdan bir hayata tutunmaya çalıştıklarını bilen biliyor. Bugün bütün devlet imkanları ile dünya çapında yapılan kirli propagandanın istedikleri neticeyi vermemiş olmasında kadın-erkek-çocuk Türkiye’den gelmiş insanların önemli bir rolü vardır. “Terörist bunlar” demek propagandaya; ‘Bunlar mı terörist?’ dedirtmek temsile bakar. O sebeple hayatlarını riske ederek gelenlerin başardıkları da yabana atılamaz. Yıllardır yurtdışında yaşayanların binbir emek gerçekleştirdikleri hizmetlere de eksiğine gediğine takılmadan vefa günüdür.
Kalanlar da ahmak ya da bela gelsin bizi bulsun diye kalmıyor. Herkes çıkamayacağı gibi kimse de çıkmak gibi bir zorunlulukta değil. Kaldı ki çıkanların sayısı kalanların yanında çok ama çok küçük bir oran. Kalanların da çıkanların da yapacağı onlarca iş var. Kim neredeyse orada bulunmanın hakkını vermeye çalışması ve bunun için imkanları zorlayarak çaba sarfetmesi bence en temel düstur olmalı. Bizim ülkemiz Türkiye ve kıyamete kadar da bu öyle kalacak. Yine güzel işlerin en büyük hamisi yine ülkemiz olacak.
Önemli bir husus da kimse hapse girip çıkmış insanlardan içerisini daha iyi bilemez. O yüzden davasının sonuçlanmasını bekleyen insanlar çıkıp çıkmama konusunda en iyi kararı verecek durumdalar. Şartlara göre gelişmeleri en iyi yorumlayacak olanlar da yine onlar.
Diğer önemli bir husus; müspet hareket etmekten vazgeçmemek, reaksiyoner tepki ve reflekslerin his dünyasını esir almasına izin vermemek gerekiyor. Türkiye ile yapılan projeksiyonların sanki bir temenni halini alma algısından bahsediyorum. Ben de yakın zamanda Türkiye’nin başına bir sürü siyasi ve ekonomik felaketler geleceğini düşünüyorum. Sebebi de çok basit, bir kişinin keyfi idaresindeki ülkeler eninde sonunda çeşitli krizlerle duvara tosluyor. Türkiye’de de aynısı olacak. Ancak bunu ‘Türkiye kan gölüne dönecek’, ‘ekonomik kriz patlayacak ekmek bulamayacaksınız’, ‘şöyle kötü olacak böyle felaket olacak” şeklinde sunmak ve bunu cemaate yapılanlara karşı bir ceza olarak paketlemek doğru değil. Allah ülkemizi korusun bu salaklar yüzünden kimse maddi ve manevi mağdur olmasın. Kaldı ki Allah’ın da bir sebebe de ihtiyacı yoktur, sebebi de kendisi yaratır. Neyin neye vesile yapacağına biz karar veremeyiz. Zaten şu ana kadar ki tahmin ve öngörülerde pek başarılı olduğu söylenemez. Ülkenin başına gelecek kötü şeyleri temenni ediyor algısına izin vermemek lazım.
Bir de kalmayı tercih edip başına bir şey gelenler için ‘Size o kadar çıkın dedik bizi dinlemediniz şimdi iyi mi oldu?’ da dememek lazım. Hakikat bu olsa da bunu kaldıracak durumda değil kimse.
Çıkanlar, kalanlar demek doğru değil aslında, belki daha iyi anlatabilmek için tercih ettim ama doğrusu bu değil.
Altan’ın dediği gibi her şey bitecek, geride bir hikaye kalacak. Bizim hikayemiz güzel bir hikaye, kimsenin zerre şüphesi ve endişesi olmasın.
Birbirimizin moralini bozmadan devam. Yapacak çok iş var.
[Levent Kenez] 13.9.2018 [Tr724]
Yanlış anlaşılmasın, hala aynı fikirdeyim. İmkanı olan herkesin Türkiye’den çıkması gerektiğini düşünüyorum. Özgürlük esastır, her an kapının çalınıp alınıp götürülme duygusu ile yaşamak ağır bir yüktür. Bundan kaçmak tercih edilmelidir. Kimse sebepsiz ve hukuksuz yere hapse girmeyi evinde oturarak beklememeli. Ciğeri beş para etmez birinin ihbarıyla insanların tutuklandığı bir ülke Türkiye. Geçen hafta sohbet etmek için bir araya gelen eski koğuş arkadaşlarının başına gelenler ve o alçak manzaralar her şeyi anlatmıyor mu?
Bu kadar badirelerden sonra hayatta şunu herhalde öğrenmişizdir, tek mutlak doğru olmadığı gibi, çok iyi bildiğimiz, herkesi kendi konumunda ve sebepleri ile kabul etmek gerekiyor.
Bugün çıkmayı düşünmeyen birisi, yarın bakış açısı değişir, hayatında başka bir gelişme yaşanır, çıkmaya karar verir. Ne bu zamanki kararı ne de o zaman vereceği karar doğru ya da yanlış olarak değerlendirilmemelidir.
Yurtdışına çıkmayı başarmış bizlerin Türkiye’dekilerden çok daha fazla aktüaliteyi takip ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta moralleri bozulmasın, tımarhanede dirençleri kırılmasın diye bir çok şeyi duymak ya da takip etmek istemeyenlere yaşanaları bizim anlattığımız da doğrudur.
Hepimizin psikolojisinin bozuk olduğu zor günler geçirdiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Bugün arkadaşlar arası sitem günü, laf sokma günü değil. Sormasan ‘kendini kurtardı,ilgilenmedi’ derler, ilgilensen ‘oradan konuşmak kolay’ derler. Ne derlerse desinler gün bunlara takılma günü değil. Herkes kendi başına bir dünya. Ancak dayanışma ve empati ile birbirimizi anlamamız mümkün.
Kalanların da gidenlerin de psikolojisini düşünerek hareket etmek gerekiyor. Çıkmış olmak ya da kalmış olmak bir marifet olmadığı gibi kınanma vesilesi de değildir.
Yurtdışına çıkanlar, bilindik propagandanın ve psikolojik harbin gazına gelip vicdanlarını rahatsız etmesin. Çıkanların nasıl çıktıklarını, sevdiklerini nasıl riske ederek türlü türlü yollarla maceralar yaşadıklarını ve gidilen yerlerde sıfırdan bir hayata tutunmaya çalıştıklarını bilen biliyor. Bugün bütün devlet imkanları ile dünya çapında yapılan kirli propagandanın istedikleri neticeyi vermemiş olmasında kadın-erkek-çocuk Türkiye’den gelmiş insanların önemli bir rolü vardır. “Terörist bunlar” demek propagandaya; ‘Bunlar mı terörist?’ dedirtmek temsile bakar. O sebeple hayatlarını riske ederek gelenlerin başardıkları da yabana atılamaz. Yıllardır yurtdışında yaşayanların binbir emek gerçekleştirdikleri hizmetlere de eksiğine gediğine takılmadan vefa günüdür.
Kalanlar da ahmak ya da bela gelsin bizi bulsun diye kalmıyor. Herkes çıkamayacağı gibi kimse de çıkmak gibi bir zorunlulukta değil. Kaldı ki çıkanların sayısı kalanların yanında çok ama çok küçük bir oran. Kalanların da çıkanların da yapacağı onlarca iş var. Kim neredeyse orada bulunmanın hakkını vermeye çalışması ve bunun için imkanları zorlayarak çaba sarfetmesi bence en temel düstur olmalı. Bizim ülkemiz Türkiye ve kıyamete kadar da bu öyle kalacak. Yine güzel işlerin en büyük hamisi yine ülkemiz olacak.
Önemli bir husus da kimse hapse girip çıkmış insanlardan içerisini daha iyi bilemez. O yüzden davasının sonuçlanmasını bekleyen insanlar çıkıp çıkmama konusunda en iyi kararı verecek durumdalar. Şartlara göre gelişmeleri en iyi yorumlayacak olanlar da yine onlar.
Diğer önemli bir husus; müspet hareket etmekten vazgeçmemek, reaksiyoner tepki ve reflekslerin his dünyasını esir almasına izin vermemek gerekiyor. Türkiye ile yapılan projeksiyonların sanki bir temenni halini alma algısından bahsediyorum. Ben de yakın zamanda Türkiye’nin başına bir sürü siyasi ve ekonomik felaketler geleceğini düşünüyorum. Sebebi de çok basit, bir kişinin keyfi idaresindeki ülkeler eninde sonunda çeşitli krizlerle duvara tosluyor. Türkiye’de de aynısı olacak. Ancak bunu ‘Türkiye kan gölüne dönecek’, ‘ekonomik kriz patlayacak ekmek bulamayacaksınız’, ‘şöyle kötü olacak böyle felaket olacak” şeklinde sunmak ve bunu cemaate yapılanlara karşı bir ceza olarak paketlemek doğru değil. Allah ülkemizi korusun bu salaklar yüzünden kimse maddi ve manevi mağdur olmasın. Kaldı ki Allah’ın da bir sebebe de ihtiyacı yoktur, sebebi de kendisi yaratır. Neyin neye vesile yapacağına biz karar veremeyiz. Zaten şu ana kadar ki tahmin ve öngörülerde pek başarılı olduğu söylenemez. Ülkenin başına gelecek kötü şeyleri temenni ediyor algısına izin vermemek lazım.
Bir de kalmayı tercih edip başına bir şey gelenler için ‘Size o kadar çıkın dedik bizi dinlemediniz şimdi iyi mi oldu?’ da dememek lazım. Hakikat bu olsa da bunu kaldıracak durumda değil kimse.
Çıkanlar, kalanlar demek doğru değil aslında, belki daha iyi anlatabilmek için tercih ettim ama doğrusu bu değil.
Altan’ın dediği gibi her şey bitecek, geride bir hikaye kalacak. Bizim hikayemiz güzel bir hikaye, kimsenin zerre şüphesi ve endişesi olmasın.
Birbirimizin moralini bozmadan devam. Yapacak çok iş var.
[Levent Kenez] 13.9.2018 [Tr724]
Vukuatları futbolunu gölgede bıraktı: Nicklas Bendtner [Hasan Cücük]
Laudrup kardeşler Michael ve Brian ile Peter Schmeichel’in futbolu bırakmasıyla Danimarka futbolunda yıldız oyuncu sıkıntısı başgösterdi. Yetiştirdiği yıldız oyuncularla adını tüm futbol dünyasına duyuran Danimarka’nın yıldız sıkıntısı yaşadığı bir dönemde Nicklas Bendtner adı önplana çıktı. 16 Ocak 1988 doğumlu Bendtner, uzun boyu ve güçlü fiziğiyle birlikte yüksek teknik kapasitesiyle Danimarka’nın yıllarca eksikliğini hissetiği yıldız oyuncu açığını dolduracak gözüküyordu.
Futbola Taarnby Boldklub’te başlayan Bendtner, henüz 10 yaşındayken KB takımına transfer oldu. 16 yaşına geldiğinde U-16 Milli Takımı’nda gösterdiği performanstan dolayı Arsenal teknik patronu Arsene Wenger’in transfer listesine girerek Ada’nın yolunu tuttu. Arsenal’in ‘yedek takımında’ top koşturmaya başlayan Bendtner’i Arsene Wenger gözhapsinde tutarak, gelişmesini yakından takip etti. 2005 yılından itibaren A takıma yükselen Bendtner, dünyanın bir numaralı ligi Premier Lig’de boy göstermeye başladı. Ancak hem tecrübesizliği hemde futbolunun yetersizliğinden dolayı sezon sonunda 2. lig takımlarından Birgmingham’a kiralık olarak gönderildi.
Bendtner, Birmingham’ın Premier Lige yükselmesinde başrol oynayan isim olurken, yeniden sezon sonunda Arsenal’e döndü. Adebayor, Eduardo da Silva ve Theo Walcott arasında forvette yer bulmakta zorlanan Bendtner, 2008-09 sezonunda takımın forvette değişmez ismi oldu. Sezonu 15 golle kapatan Bendtner, saha dışında karıştığı olaylardan dolayı Arsene Wenger’in tepkisini çekti. Ağustos 2011’de Sunderland’a kiralanan Bendtner artık Wenger’in kafasında düşünmediği bir isimdi.
2012-13 sezonunu kiralık olarak Juventus’ta geçiren Nicklas Bendtner’in kariyerinde ciddi irtifa kaybıda başlıyordu. Koca bir sezonda sadece çoğu yedekten oyuna girerek 9 maçta şans bulan Bendtner için artık saha içi değil saha dışı olaylarıyla gazetelerin manşetini süsleme dönemi de başlamış oluyordu. 2014’te Almanya’nın Wolfsburg takımına transfer olan Bendtner iki yılda sadece 3 gole imza atıyordu. Artık gittiği takımlarda dikiş tutturamayan Bendtner’in bir sonraki durağı İngiltere Championship takımlarından Nottingham Forest F.C. oluyordu. Tekrar Ada’ya dönen Bendtner’in bu macerası sadece 1 yıl sürdü. 2017’de bu kez Norveç’in ünlü kulübü Rosenborg’un yolunu tutan Danimarkalı oyuncu, uzun bir aradan sonra yeniden futboluyla gündeme gelmeye başladı. Norveç kulübüyle çıktığı 47 maçta 24 gole imza atarak, kariyerinin en başarılı dönemlerinden birine imza attı.
Danimarka Milli Takım formasını 2006’dan itibaren giymeye başlayan Bendetner, 2009 yılında Danimarka’da yılın futbolcusu seçildi. Milli forma altında 81 maçta 30 gole imza atarak milli forma altında en fazla gol atan 8. oyuncu oldu. Son dönemde milli takım kadrosunda yer bulmakta zorlanan Nicklas Bendtner, Rosenborg formasıyla ortaya koyduğu futbolla yeniden kadroya çağrılmaya başlandı. Ancak ortaya koyduğu performans Danimarka’nın Dünya Kupası kadrosunda yer almasına yetmedi.
Gelelim Bendtner’in futbolunu gölgede bırakan vukuatlarına. İngiltere’de top koştuturken gece kulüplerinde karıştığı kavga ve yaptığı uygunsuz hareketlerden dolayı İngiltere’nin bulvar gazetelerine bol bol malzeme oldu. Bu davranışları futbol yeteneğine rağmen gözden düşmesini sağladı. Kasım 2011’de milli takım kampındayken Bendtner’in adı, takımın kaldığı oteldeki müşterilerle yaptığı kavga ile gündeme geldi. Müşterilere şiddet uygulayan Bendtner, polis sorgusundan sonra serbest kalırken, olay sessizce kapatıldı. Aralık 2011’de takım arkadaşı Lee Cattermole ile arabalara zarar verirken gözaltına alınan Bendtner, bir kaç günlük hapis cezasından sonra serbest bırakıldı. Şubat 2012’de aşırı hızdan dolayı polis radarına yakalanan Bendtner’in ehliyetine iki ay el konuldu. Nicklas Bendtner, 2011 yılında ‘Herşeyi denedim ve yaptım. Artık sorumlu davramanın zamanı geldi’ demesine karşılık, bu sözlerini yerine getirmeyip yıldızlıktan problemliğe doğru hızla yol aldı.
Nicklas Bendtner, mart 2013’te alkollü bir şekilde ters yönde araç kullanırken polise yakalandı. Polis, karşısındaki kişinin kimliğini dikkate almadan gerekli işlemi yaptı. Kanında 1,75 promil alkol çıkan Bendtner’e kesilen ceza tam 115 bin Euro’ydu. Ünlü futbolcu sadece para cezasıyla kurtulmadı tabii ki. Ters yönde gitmesinden dolayı başkalarının hayatını tehlikeye attığı için mahkeme karşısına çıktı. Ehliyetine 3 yıl el konuldu. Daha bitmedi cezası. Kiralık oynadığı kulübü Juventus da 50 bin Euro ceza keserken, topluma kötü örnek olduğu için Danimarka Milli Takımı Teknik Direktörü Morten Olsen kendisine 6 ay süreyle milli takım kapısını kapattı.
Bendtner’in gazete manşetlerini süsleyen son olayı ise bir taksi şöforünü dövmek oldu. Geçtiğimiz hafta sonu Kopenhag’da bindiği bir taksinin şöforüyle tartışan Bendtner öfkesine hakim olamadı. Tartışma kavgayla biterken, evine giden Bendtner’in sabah kapısını polis çaldı. Çenesi kırılan taksi şöforü ameliyata alınırken, kısa süre gözaltında tutulan yıldız oyuncu serbest bırakıldı. Yaptığı eylemden dolayı bir kez daha basının önüne çıkıp özür diledi. Ancak taksi şöforünün şirketi konuyu yargıya taşıyıp şuç duyurusunda bulundu. Kulübü Rosenborg oyuncusuna sahip çıktı ama suç duyurusundan yargılanma çıkarsa 30 yaşındaki oyuncuyu zor günler bekliyor.
[Hasan Cücük] 13.9.2018 [TR724]
Futbola Taarnby Boldklub’te başlayan Bendtner, henüz 10 yaşındayken KB takımına transfer oldu. 16 yaşına geldiğinde U-16 Milli Takımı’nda gösterdiği performanstan dolayı Arsenal teknik patronu Arsene Wenger’in transfer listesine girerek Ada’nın yolunu tuttu. Arsenal’in ‘yedek takımında’ top koşturmaya başlayan Bendtner’i Arsene Wenger gözhapsinde tutarak, gelişmesini yakından takip etti. 2005 yılından itibaren A takıma yükselen Bendtner, dünyanın bir numaralı ligi Premier Lig’de boy göstermeye başladı. Ancak hem tecrübesizliği hemde futbolunun yetersizliğinden dolayı sezon sonunda 2. lig takımlarından Birgmingham’a kiralık olarak gönderildi.
Bendtner, Birmingham’ın Premier Lige yükselmesinde başrol oynayan isim olurken, yeniden sezon sonunda Arsenal’e döndü. Adebayor, Eduardo da Silva ve Theo Walcott arasında forvette yer bulmakta zorlanan Bendtner, 2008-09 sezonunda takımın forvette değişmez ismi oldu. Sezonu 15 golle kapatan Bendtner, saha dışında karıştığı olaylardan dolayı Arsene Wenger’in tepkisini çekti. Ağustos 2011’de Sunderland’a kiralanan Bendtner artık Wenger’in kafasında düşünmediği bir isimdi.
2012-13 sezonunu kiralık olarak Juventus’ta geçiren Nicklas Bendtner’in kariyerinde ciddi irtifa kaybıda başlıyordu. Koca bir sezonda sadece çoğu yedekten oyuna girerek 9 maçta şans bulan Bendtner için artık saha içi değil saha dışı olaylarıyla gazetelerin manşetini süsleme dönemi de başlamış oluyordu. 2014’te Almanya’nın Wolfsburg takımına transfer olan Bendtner iki yılda sadece 3 gole imza atıyordu. Artık gittiği takımlarda dikiş tutturamayan Bendtner’in bir sonraki durağı İngiltere Championship takımlarından Nottingham Forest F.C. oluyordu. Tekrar Ada’ya dönen Bendtner’in bu macerası sadece 1 yıl sürdü. 2017’de bu kez Norveç’in ünlü kulübü Rosenborg’un yolunu tutan Danimarkalı oyuncu, uzun bir aradan sonra yeniden futboluyla gündeme gelmeye başladı. Norveç kulübüyle çıktığı 47 maçta 24 gole imza atarak, kariyerinin en başarılı dönemlerinden birine imza attı.
Danimarka Milli Takım formasını 2006’dan itibaren giymeye başlayan Bendetner, 2009 yılında Danimarka’da yılın futbolcusu seçildi. Milli forma altında 81 maçta 30 gole imza atarak milli forma altında en fazla gol atan 8. oyuncu oldu. Son dönemde milli takım kadrosunda yer bulmakta zorlanan Nicklas Bendtner, Rosenborg formasıyla ortaya koyduğu futbolla yeniden kadroya çağrılmaya başlandı. Ancak ortaya koyduğu performans Danimarka’nın Dünya Kupası kadrosunda yer almasına yetmedi.
Gelelim Bendtner’in futbolunu gölgede bırakan vukuatlarına. İngiltere’de top koştuturken gece kulüplerinde karıştığı kavga ve yaptığı uygunsuz hareketlerden dolayı İngiltere’nin bulvar gazetelerine bol bol malzeme oldu. Bu davranışları futbol yeteneğine rağmen gözden düşmesini sağladı. Kasım 2011’de milli takım kampındayken Bendtner’in adı, takımın kaldığı oteldeki müşterilerle yaptığı kavga ile gündeme geldi. Müşterilere şiddet uygulayan Bendtner, polis sorgusundan sonra serbest kalırken, olay sessizce kapatıldı. Aralık 2011’de takım arkadaşı Lee Cattermole ile arabalara zarar verirken gözaltına alınan Bendtner, bir kaç günlük hapis cezasından sonra serbest bırakıldı. Şubat 2012’de aşırı hızdan dolayı polis radarına yakalanan Bendtner’in ehliyetine iki ay el konuldu. Nicklas Bendtner, 2011 yılında ‘Herşeyi denedim ve yaptım. Artık sorumlu davramanın zamanı geldi’ demesine karşılık, bu sözlerini yerine getirmeyip yıldızlıktan problemliğe doğru hızla yol aldı.
Nicklas Bendtner, mart 2013’te alkollü bir şekilde ters yönde araç kullanırken polise yakalandı. Polis, karşısındaki kişinin kimliğini dikkate almadan gerekli işlemi yaptı. Kanında 1,75 promil alkol çıkan Bendtner’e kesilen ceza tam 115 bin Euro’ydu. Ünlü futbolcu sadece para cezasıyla kurtulmadı tabii ki. Ters yönde gitmesinden dolayı başkalarının hayatını tehlikeye attığı için mahkeme karşısına çıktı. Ehliyetine 3 yıl el konuldu. Daha bitmedi cezası. Kiralık oynadığı kulübü Juventus da 50 bin Euro ceza keserken, topluma kötü örnek olduğu için Danimarka Milli Takımı Teknik Direktörü Morten Olsen kendisine 6 ay süreyle milli takım kapısını kapattı.
Bendtner’in gazete manşetlerini süsleyen son olayı ise bir taksi şöforünü dövmek oldu. Geçtiğimiz hafta sonu Kopenhag’da bindiği bir taksinin şöforüyle tartışan Bendtner öfkesine hakim olamadı. Tartışma kavgayla biterken, evine giden Bendtner’in sabah kapısını polis çaldı. Çenesi kırılan taksi şöforü ameliyata alınırken, kısa süre gözaltında tutulan yıldız oyuncu serbest bırakıldı. Yaptığı eylemden dolayı bir kez daha basının önüne çıkıp özür diledi. Ancak taksi şöforünün şirketi konuyu yargıya taşıyıp şuç duyurusunda bulundu. Kulübü Rosenborg oyuncusuna sahip çıktı ama suç duyurusundan yargılanma çıkarsa 30 yaşındaki oyuncuyu zor günler bekliyor.
[Hasan Cücük] 13.9.2018 [TR724]
İdlib’te insanlık faciası ve Türkiye’yi bekleyen tehlikeler…. [Erhan Başyurt]
Suriye’de iç savaş ve yabancı güçlerin müdahalesinin faturası dudak uçuklatan cinsten.
22 milyon nüfuslu Suriye’nin yarısı göç etmiş durumda. Bunun 5,5 milyonu yurt dışına çıkmış, 6,5 milyonu da ülke içinde yer değiştirmiş.
Suriye’nin etnik ve mezhebi farklılığı, siyasal kutuplaşması bölgesel çapta etnik temizliklerde rol oynadı.
Ülkenin yarıya yakını ABD ve desteklediği güçler (hassaten Kürtler), yarısı Rusya ve İran destekli Esed güçleri, cüzi bir kısmı Türkiye ve desteklediği gruplar, cüzi bir kısmı halen IŞİD destekli güçler ve Golan bölgesi de halen İsrail işgalinde.
Birleşmiş Milletler’in bile ’insanlık faciası yaşanabilir’ diye uyarıda bulunduğu İdlib tam da bu farklı ülkeler ve desteklediği güçlerin ortasında, tamamı 70 bin kadar yerel silahlı güçler ve yabancı milisleri tarafından kontrol edilen 23 kilometrekare bir şehir.
Hatay ve Türkiye’nin denetimindeki Afrin’e, ABD destekli Kürt grupların kontrolündeki Tel Rıfat’a, büyük oranda da Rusya ve İran destekli Esed güçlerinin elindeki bölgelere komşu bir şehir.
Bu küçük alanda, bir milyonu savaş nedeniyle Esed bölgesinden kaçan Sünniler olmak üzere 3 milyona yakın sivil yaşıyor.
Bu kadar sivilin yaşadığı bir şehirde, gerilla tipi yapılanmış çoğu radikal gruplardan oluşan onlarca yerel silahlı gücü masum insanlara zarar vermeden tasfiye etmek kolay değil. Hatta imkansız.
İşte ‘insanlık faciası yaşanabilir’ haklı kaygısı da buradan kaynaklanıyor.
Halk, Esed bölgesine sığınamayacağına göre, Türkiye’nin Hatay sınırına ve Türkiye’nin denetimindeki Afrin’e milyonlara varan yeni bir göç dalgası yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
Hem çatışma alanlarında hem de bu göç yollarında ciddi can kayıplarından korkuluyor. Gerilla gruplarının halkı ‘canlı kalkan’ gibi kullanma riski ve havadan bombalamalarda yapılacak muhtemel hatalar da endişeleri büyütüyor.
***
Türkiye’nin Afrin’de 12 kadar askeri kontrol noktası bulunuyor. Yerel silahlı güçlerle arasında da ‘zımmi bir mutabakat’ olduğu biliniyor.
Yerel silahlı güçler arasında bilinen en güçlü grup, El Kaide’nin uzantısı El Nusra’dan dönüşen Heyet Tahrir El-Şam (HTS).
Gazeteci Fehim Taşkekin HTŞ’yi BBC Türkçe’de kaleme aldığı bir yazıda şöyle özetliyor:
‘’Başından beri liderleri, isyanın ilk evrelerinde Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) emiri Ebubekir el Bağdadi’nin Suriye’deki cihatçıları örgütlemesi için gönderdiği Ebu Muhammed el Colani.
Burada çelişkili olan durum da Nusra’yı başat sorun olarak görenlerin geçmişte kritik operasyonlarda birlikte hareket etmekten çekinmemiş olmaları.
İdlib 2015’te bizatihi bu ortaklığın sonucunda ele geçirilmişti. Yani Nusra Cephesi, İdlib’i düşürmek için ABD, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle oluşturulan Fetih Ordusu’nun en önemli bileşeniydi.
Bu ordu içinde Türkiye’yle koordinasyonu yüksek Ahrar el Şam ve Feylak el Şam da yer alıyordu…’’
***
İdlib’e Esed güçleri ve Rusya’nın operasyonuna karşı çıkan Türkiye’nin tezi ise, yine gazeteci Taştekin’e göre şöyleydi:
‘’Ankara’nın tercihi, tüm savaşçılarını maaşa bağladığı ve Türkmen grupların baskın çıktığı Suriye Ulusal Ordusu idi.
Türkiye bu yapıyı büyütüp İdlib’i de kontrol alanına katmanın hesabını yapıyordu.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) himayesinde Afrin, Cerablus, Azez ve El Bab’a yayılan Suriye Ulusal Ordusu, çatışma riski nedeniyle İdlib’e intikal edemedi.
Ayrıca çok sayıda selefi-cihatçı yapının Suriye Ulusal Ordusu’na eklemlenmesi zor olacağı için Ulusal Kurtuluş Cephesi ağırlık bastı.
Bu cephenin arkasındaki teşvik edici güç de yine Türkiye…’’
***
Türkiye, iç savaş başladığından beri Suriye’de önemi her geçen gün azalan bir aktör.
Sadece silahlı muhalif grupları silah ve techizat olarak desteklemedi, onlarla aynı saflarda savaşmak için Türkiye’yi ‘geçiş koridoru’ olarak kullanan ‘yabancı cihatçılara’ da kolaylık sağladı.
MİT’in gönderdiği 2 bin TIR silah ve muhaliflere sağlanan eğitim ve donatım desteği de çabasıydı.
Bu nedenle, Suriye’de yaşanan felaketlerde ‘’eli kanlı’’ olarak suçlanıyor.
Ancak Türkiye, İŞİD’in ve radikal unsurların ortaya çıkması, Kürtler’in özerklik girişimleri, başlangıçta sadece İran destekli Esed yönetimine son verilememesi ve savaşın uzaması nedeniyle güç kaybetti.
ABD ve Rusya’nın yani iki gerçek büyük oyuncunun sahaya inmesiyle bölgede şartlar tamamen değişti. Türkiye, nüfuzunu büyük oranda kaybetti.
Türkiye, en uzun sınır komşusu olmasına rağmen, ABD ve Rusya’nın izni olmadan Suriye hava sahasını artık kullanamıyor.
ABD’nin, kaygı duyduğu Kürt grupları silahlandırması ve eğitmesini de, Rusya’nın Ankara karşıtı gruplarla kontrol bölgelerini adım adım genişletmesini de engelleyemiyor.
Suudi Arabistan ve BAE’nin Suriye’de Türkiye’den desteğini çekmesi, Membiç ve diğer konularda ABD ile yaşanan gerginlik, Türkiye’nin tek başına etkinlik ortaya koymasını imkansız kılıyor.
Türkiye, müttefikleri AB ve ABD ile kavga ederek, ‘onurlu yalnızlık’ algı operasyonu altında, kendi ayağına sıktı.
ABD’ye karşı, Rusya ve İran’a yanaşan Türkiye, şimdi de İdlib’te Rusya ve İran ile karşı karşıya. Yeniden saf değiştirmek ve tükürdüğünü yalamak zorunda kalabilir!
Türkiye’nin ikinci en büyük zaafı, destek verdiği yerel güçler arasındaki radikal unsurlar, El Kaide ve İŞİD ile geçmişte teması olan selefi/cihatçı yabancı savaşçıların desteklediği güçler arasında yer alıyor olması…
***
Rusya ve İran destekli Esed güçlerinin İdlib’e havadan ve karadan kapsamlı bir operasyon başlatması halinde, Türkiye’nin ‘havanda su dövmek’ dışında yapabileceği maalesef pek bir şey yok.
Böyle bir operasyon halinde, bölgede insanlık faciası yaşanması, Türkiye’ye doğru büyük göçler yaşanması da maalesef kaçınılmaz.
Türkiye için daha da riski artıran unsur, sınıra dayanan bu mülteciler arasına radikal yabancı silahlı militanların da sızması ve Türkiye’yi yeni faaliyet üssü haline getirmeleri.
Benzer bir dram, Afganistan’da iç savaşa Türkiye tarzı destek veren Pakistan’ın sonrasında maruz kaldığı radikal tehditlerdir.
Ankara, yolun başında çok uyarıldı. Ancak iktidarın tutarsız ve ‘burnundan kıl aldırmayan’, kendisini dev aynasında gören yaklaşımları bugün uçurumun eşiğine getirdi.
Suriye, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük dış politika faciasıdır. Hesap hataları ve ’yarım kalmış işler’in Türkiye’nin başına yeni yeni belalar açması riski çok yüksektir.
[Erhan Başyurt] 13.9.2018 [TR724]
22 milyon nüfuslu Suriye’nin yarısı göç etmiş durumda. Bunun 5,5 milyonu yurt dışına çıkmış, 6,5 milyonu da ülke içinde yer değiştirmiş.
Suriye’nin etnik ve mezhebi farklılığı, siyasal kutuplaşması bölgesel çapta etnik temizliklerde rol oynadı.
Ülkenin yarıya yakını ABD ve desteklediği güçler (hassaten Kürtler), yarısı Rusya ve İran destekli Esed güçleri, cüzi bir kısmı Türkiye ve desteklediği gruplar, cüzi bir kısmı halen IŞİD destekli güçler ve Golan bölgesi de halen İsrail işgalinde.
Birleşmiş Milletler’in bile ’insanlık faciası yaşanabilir’ diye uyarıda bulunduğu İdlib tam da bu farklı ülkeler ve desteklediği güçlerin ortasında, tamamı 70 bin kadar yerel silahlı güçler ve yabancı milisleri tarafından kontrol edilen 23 kilometrekare bir şehir.
Hatay ve Türkiye’nin denetimindeki Afrin’e, ABD destekli Kürt grupların kontrolündeki Tel Rıfat’a, büyük oranda da Rusya ve İran destekli Esed güçlerinin elindeki bölgelere komşu bir şehir.
Bu küçük alanda, bir milyonu savaş nedeniyle Esed bölgesinden kaçan Sünniler olmak üzere 3 milyona yakın sivil yaşıyor.
Bu kadar sivilin yaşadığı bir şehirde, gerilla tipi yapılanmış çoğu radikal gruplardan oluşan onlarca yerel silahlı gücü masum insanlara zarar vermeden tasfiye etmek kolay değil. Hatta imkansız.
İşte ‘insanlık faciası yaşanabilir’ haklı kaygısı da buradan kaynaklanıyor.
Halk, Esed bölgesine sığınamayacağına göre, Türkiye’nin Hatay sınırına ve Türkiye’nin denetimindeki Afrin’e milyonlara varan yeni bir göç dalgası yaşanması kaçınılmaz görünüyor.
Hem çatışma alanlarında hem de bu göç yollarında ciddi can kayıplarından korkuluyor. Gerilla gruplarının halkı ‘canlı kalkan’ gibi kullanma riski ve havadan bombalamalarda yapılacak muhtemel hatalar da endişeleri büyütüyor.
***
Türkiye’nin Afrin’de 12 kadar askeri kontrol noktası bulunuyor. Yerel silahlı güçlerle arasında da ‘zımmi bir mutabakat’ olduğu biliniyor.
Yerel silahlı güçler arasında bilinen en güçlü grup, El Kaide’nin uzantısı El Nusra’dan dönüşen Heyet Tahrir El-Şam (HTS).
Gazeteci Fehim Taşkekin HTŞ’yi BBC Türkçe’de kaleme aldığı bir yazıda şöyle özetliyor:
‘’Başından beri liderleri, isyanın ilk evrelerinde Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) emiri Ebubekir el Bağdadi’nin Suriye’deki cihatçıları örgütlemesi için gönderdiği Ebu Muhammed el Colani.
Burada çelişkili olan durum da Nusra’yı başat sorun olarak görenlerin geçmişte kritik operasyonlarda birlikte hareket etmekten çekinmemiş olmaları.
İdlib 2015’te bizatihi bu ortaklığın sonucunda ele geçirilmişti. Yani Nusra Cephesi, İdlib’i düşürmek için ABD, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle oluşturulan Fetih Ordusu’nun en önemli bileşeniydi.
Bu ordu içinde Türkiye’yle koordinasyonu yüksek Ahrar el Şam ve Feylak el Şam da yer alıyordu…’’
***
İdlib’e Esed güçleri ve Rusya’nın operasyonuna karşı çıkan Türkiye’nin tezi ise, yine gazeteci Taştekin’e göre şöyleydi:
‘’Ankara’nın tercihi, tüm savaşçılarını maaşa bağladığı ve Türkmen grupların baskın çıktığı Suriye Ulusal Ordusu idi.
Türkiye bu yapıyı büyütüp İdlib’i de kontrol alanına katmanın hesabını yapıyordu.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) himayesinde Afrin, Cerablus, Azez ve El Bab’a yayılan Suriye Ulusal Ordusu, çatışma riski nedeniyle İdlib’e intikal edemedi.
Ayrıca çok sayıda selefi-cihatçı yapının Suriye Ulusal Ordusu’na eklemlenmesi zor olacağı için Ulusal Kurtuluş Cephesi ağırlık bastı.
Bu cephenin arkasındaki teşvik edici güç de yine Türkiye…’’
***
Türkiye, iç savaş başladığından beri Suriye’de önemi her geçen gün azalan bir aktör.
Sadece silahlı muhalif grupları silah ve techizat olarak desteklemedi, onlarla aynı saflarda savaşmak için Türkiye’yi ‘geçiş koridoru’ olarak kullanan ‘yabancı cihatçılara’ da kolaylık sağladı.
MİT’in gönderdiği 2 bin TIR silah ve muhaliflere sağlanan eğitim ve donatım desteği de çabasıydı.
Bu nedenle, Suriye’de yaşanan felaketlerde ‘’eli kanlı’’ olarak suçlanıyor.
Ancak Türkiye, İŞİD’in ve radikal unsurların ortaya çıkması, Kürtler’in özerklik girişimleri, başlangıçta sadece İran destekli Esed yönetimine son verilememesi ve savaşın uzaması nedeniyle güç kaybetti.
ABD ve Rusya’nın yani iki gerçek büyük oyuncunun sahaya inmesiyle bölgede şartlar tamamen değişti. Türkiye, nüfuzunu büyük oranda kaybetti.
Türkiye, en uzun sınır komşusu olmasına rağmen, ABD ve Rusya’nın izni olmadan Suriye hava sahasını artık kullanamıyor.
ABD’nin, kaygı duyduğu Kürt grupları silahlandırması ve eğitmesini de, Rusya’nın Ankara karşıtı gruplarla kontrol bölgelerini adım adım genişletmesini de engelleyemiyor.
Suudi Arabistan ve BAE’nin Suriye’de Türkiye’den desteğini çekmesi, Membiç ve diğer konularda ABD ile yaşanan gerginlik, Türkiye’nin tek başına etkinlik ortaya koymasını imkansız kılıyor.
Türkiye, müttefikleri AB ve ABD ile kavga ederek, ‘onurlu yalnızlık’ algı operasyonu altında, kendi ayağına sıktı.
ABD’ye karşı, Rusya ve İran’a yanaşan Türkiye, şimdi de İdlib’te Rusya ve İran ile karşı karşıya. Yeniden saf değiştirmek ve tükürdüğünü yalamak zorunda kalabilir!
Türkiye’nin ikinci en büyük zaafı, destek verdiği yerel güçler arasındaki radikal unsurlar, El Kaide ve İŞİD ile geçmişte teması olan selefi/cihatçı yabancı savaşçıların desteklediği güçler arasında yer alıyor olması…
***
Rusya ve İran destekli Esed güçlerinin İdlib’e havadan ve karadan kapsamlı bir operasyon başlatması halinde, Türkiye’nin ‘havanda su dövmek’ dışında yapabileceği maalesef pek bir şey yok.
Böyle bir operasyon halinde, bölgede insanlık faciası yaşanması, Türkiye’ye doğru büyük göçler yaşanması da maalesef kaçınılmaz.
Türkiye için daha da riski artıran unsur, sınıra dayanan bu mülteciler arasına radikal yabancı silahlı militanların da sızması ve Türkiye’yi yeni faaliyet üssü haline getirmeleri.
Benzer bir dram, Afganistan’da iç savaşa Türkiye tarzı destek veren Pakistan’ın sonrasında maruz kaldığı radikal tehditlerdir.
Ankara, yolun başında çok uyarıldı. Ancak iktidarın tutarsız ve ‘burnundan kıl aldırmayan’, kendisini dev aynasında gören yaklaşımları bugün uçurumun eşiğine getirdi.
Suriye, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük dış politika faciasıdır. Hesap hataları ve ’yarım kalmış işler’in Türkiye’nin başına yeni yeni belalar açması riski çok yüksektir.
[Erhan Başyurt] 13.9.2018 [TR724]
AİHM’in Risale-i Nur Külliyatı Kararı [1- OLAYLAR ZİNCİRİ] [Aziz Kamil Can]
İnsanlığın varoluşundan beri sanırım en çok üzerinde durulan soru; “insanı diğer canlılardan ayıran özellik nedir?” sorusudur. Şüphesiz bu konu üzerinde yorumlar yapılırken en fazla kabul gören ortak cevap da; “irade” olmuştur.
Nitekim, Yüce Yaratıcı da “Oku” emriyle ilk buyruğu verirken, adeta insan iradesine vurgu yapıyor ve insanın düşünmesi, kainatı anlaması, var oluş gayesinin farkına varması gerekliliğinin ancak okuma ile olabileceğine işaret ediyor.
Buna göre insan “iradesinin” temelinde aslında “düşünmek” vardır. Kişi düşüncesini çeşitli şekillerle dışa yansıtır. Saç, sakal, bıyık, giysi, başörtüsü gibi dış görünüş veya okunan kitap, yapılan konuşma, yazılan yazı, dahil olunan bir organizasyon vb. durumlarla kişi iradesini dışa vurur ve bu şekilde kendisini tanıtır. Kişi, ancak bunu yaptığı müddetçe insani farkındalığını koruyup, yaşayabiliyor.
Bu açıdan irade, yani düşüncenin dışa vurumu, insanı, insan yapan yegâne değer olunca, medeni toplum bunu “ifade özgürlüğü” denilen bir şemsiye altında toplamış ve korunmasına ilişkin de ulusal ve uluslararası düzenlemeler yapmıştır.
Ülkemiz Anayasasının 25 ve 26. maddeleri ile taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 10. maddesi de bu özgürlüğü korumaya almaktadır.
Devletin, bu özgürlük alanına keyfi müdahalesi men edilmekte ve aksi durumda ise yargısal denetim ile bu hak iade edilebilmektedir.
İşte bu noktada ülkemizi de ilgilendiren, yakın dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) geçen çok önemli bir karar oldu.
AİHM, 28 Ağustos 2018 tarihli İbragim İbragimov ve diğerleri / Rusya kararında (Case of İbragim İbragimov and Others v. Russia; Applications nos. 1413/08 and 28621/11; 28/8/2018), Bediüzzaman Said Nursi tarafından yazılan “Risale-i Nur Külliyatı kapsamındaki eserlerin” basımını ve dağıtımını yargı kararı ile toptan yasaklayan Rusya’nın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti.
Başvuruya konu olayda Rus mahkemeleri, Said Nursi’nin eserlerinin extremist (aşırı) görüşler içerdikleri gerekçesiyle, 2007 yılında (tüm Risale-i Nur Koleksiyonu) ve 2010 yılında (Onuncu Söz: Haşir Bahsi) basımını ve dağıtımını savcılığın talebi üzerine yasaklamıştı.
Savcı açmış olduğu davaya, dört psikolog ve bir psikiyatrist tarafından Nurculuk mensuplarına yönelik ceza davaları çerçevesinde hazırlanan uzman görüşleri eklemişti.
Uzmanlar, Said Nursi’nin eserlerinden sadece bazı metinlerine bakarak rapor hazırlamışlardı. Bilirkişiler; sözü edilen metinlerin, okuyucuyu irrasyonel değerler ve fikirler oluşturmak için bilinçaltında etkilediğini; okuyucuyu, eleştirel ve bağımsız düşünebilme yeteneğinden yoksun bıraktığını; okuyucuyu diğer inançların taraftarları hakkında olumsuz bir görüş oluşturmaya yönelttiğini ve böylece onlara karşı nefret ve düşmanlığı teşvik ettiğini; ayrıca dine bağlı olarak insanların üstünlüğü ya da aşağılık fikrini aşıladığını; okuyucuyu inanmayanlara küçümseme ve nefretle bakmaya teşvik ettiğini ve böylece inananlar ile inanmayanlar arasındaki anlaşmazlığı artırdığını; İslam’dan dönen Müslümanların suçunun karşılığını, yaşam hakkının yok edilmesi olarak gösterdiğini iddia etmişlerdi.
9 Kasım 2006 tarihinde Koptevskiy Bölge Mahkemesi de bir filolog, bir dilbilimci psikolog, bir sosyal psikolog ve Rus Bilim Akademisi Dilbilim ve Psikoloji Bölümlerinden bir psikologdan oluşan bir uzmanlar heyeti görevlendirmiştir.
Başvurucular, atanan uzmanların dini konularda yetersiz kaldığını beyan ederek Mahkemeden dini konularda uzmanlık sahibi kişileri atamasını istemişlerse de itiraz mercii olan Moskova Mahkemesi itirazı reddetmiş ve 9 Kasım 2006 tarihli ara kararı onamıştır.
Anılan uzmanlar da, savcılığın sunduğu rapor içeriğine benzer tespitlerde bulunmuşlardır. Başvuranlar da, Türkiye dahil birçok ülke kurum ve ilim adamlarından söz konusu bilirkişi raporlarını çürüten özel mektuplar dosyaya ibraz etmişlerdir.
21 Mayıs 2007’de Koptevskiy Bölge Mahkemesi, uzman görüşlerine uygun olarak Said Nursi tarafından yazılan kitapların aşırılık yanlısı materyaller içerdiğine hükmetmiştir.
Mahkeme, başvurucuların sunduğu ve çoğu din adamı olan uzman görüşlerini reddederek, sadece psikoloji, sosyal psikoloji ve dilbilim uzmanlarının, itiraz edilen metinlerin anlamını belirleme konusunda yetkin olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme aynı zamanda, Rusya Müftülüğünün beyanlarını da davaya taraf olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
Karar, 18 Eylül 2007’de Moskova Mahkemesi tarafından onaylanmıştır.
AİHM nezdindeki başvuruya konu ikinci dava da Bediüzzaman’ın “Onuncu Söz: Haşir Bahsi” Risalesi’ne ilişkin olmuştur.
Krasnoyarsk Bölgesi savcısı, Rusya Federasyonu’nun çıkarlarını korumak için Krasnoyarsk Zhelezhnodorozhniy Bölge Mahkemesine başvurmuş ve kitabın aşırılıkçı fikirler içerdiğini ve tüm basılı kopyalarına el konulması kararını talep etmiştir. Savcının atadığı uzmanlar bir önceki davadaki mesleklerden olup, benzer görüşler ileri sürmelerinin yanında ek olarak özellikle eserde gösterilen “asker/ordu” benzetmelerinden okuyucunun gerçeği görmek için yönlendirildiğini de vurgulamışlardır.
Mahkeme, bu davada başvurucuların, uzman atama ve kimi araştırmalar yapılması yönündeki taleplerini reddetmiştir. 21 Eylül 2010 tarihinde, Krasnoyarsk Zhelezhnodorozhniy Bölge Mahkemesi, savcının başvurusunu kabul etmiş, Said Nursi’nin “Onuncu Söz: Kıyamet ve Ahiret” adlı eserini aşırı bularak, basılmış kopyaların imhasını emretmiştir. 29 Kasım 2010 tarihinde Krasnoyarsk Bölge Mahkemesi, başvurucu tarafından yapılan temyizi reddetmiş ve kararı onaylamıştır.
Bunun üzerine Rus vatandaşı olan bir gerçek kişi, bir yayınevi ve bir dini dernekten oluşan başvurucular da, Said Nursi’nin eserlerinin İslam’ın geleneksel ve ılımlı bir yorumunu yansıttığını ve Nursi’nin eserlerinin yasaklanmasının din ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek AİHM’e başvuruda bulunmuşlardır.
Rusya Hükümeti bu başvuruya karşılık; Said Nursî’nin kitaplarının dinsel anlaşmazlığı kışkırttığı ve dinsel üstünlüğü ilan ettiği ve bu nedenle ciddi dini çatışmaların öngörülemeyen olumsuz sonuçlarla kışkırtabileceği düşünüldüğünden, yayınlanma ve yayılma yasağının Rusya’da toprak bütünlüğü ve kamu güvenliğinin, kamu düzeninin ve hakların korunmasının amaçlarını gerçekleştirdiğini, ayrıca, ülkedeki gergin etnik durum ve bu kitapların inançsız vatandaşlar üzerindeki olası olumsuz etkileri dikkate alınarak yasaklanmasının demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM davayı, Sözleşmenin inanç özgürlüğü ile ilgili 9. maddesindeki içtihatlara uygun olarak 10. madde kapsamında incelenmesinin yeterli olacağını kabul etmiştir.
Gelecek yazı: AİHM’in ulaştığı sonuç
[Aziz Kamil Can] 13.9.2018 [TR724]
Nitekim, Yüce Yaratıcı da “Oku” emriyle ilk buyruğu verirken, adeta insan iradesine vurgu yapıyor ve insanın düşünmesi, kainatı anlaması, var oluş gayesinin farkına varması gerekliliğinin ancak okuma ile olabileceğine işaret ediyor.
Buna göre insan “iradesinin” temelinde aslında “düşünmek” vardır. Kişi düşüncesini çeşitli şekillerle dışa yansıtır. Saç, sakal, bıyık, giysi, başörtüsü gibi dış görünüş veya okunan kitap, yapılan konuşma, yazılan yazı, dahil olunan bir organizasyon vb. durumlarla kişi iradesini dışa vurur ve bu şekilde kendisini tanıtır. Kişi, ancak bunu yaptığı müddetçe insani farkındalığını koruyup, yaşayabiliyor.
Bu açıdan irade, yani düşüncenin dışa vurumu, insanı, insan yapan yegâne değer olunca, medeni toplum bunu “ifade özgürlüğü” denilen bir şemsiye altında toplamış ve korunmasına ilişkin de ulusal ve uluslararası düzenlemeler yapmıştır.
Ülkemiz Anayasasının 25 ve 26. maddeleri ile taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 10. maddesi de bu özgürlüğü korumaya almaktadır.
Devletin, bu özgürlük alanına keyfi müdahalesi men edilmekte ve aksi durumda ise yargısal denetim ile bu hak iade edilebilmektedir.
İşte bu noktada ülkemizi de ilgilendiren, yakın dönemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) geçen çok önemli bir karar oldu.
AİHM, 28 Ağustos 2018 tarihli İbragim İbragimov ve diğerleri / Rusya kararında (Case of İbragim İbragimov and Others v. Russia; Applications nos. 1413/08 and 28621/11; 28/8/2018), Bediüzzaman Said Nursi tarafından yazılan “Risale-i Nur Külliyatı kapsamındaki eserlerin” basımını ve dağıtımını yargı kararı ile toptan yasaklayan Rusya’nın ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetti.
Başvuruya konu olayda Rus mahkemeleri, Said Nursi’nin eserlerinin extremist (aşırı) görüşler içerdikleri gerekçesiyle, 2007 yılında (tüm Risale-i Nur Koleksiyonu) ve 2010 yılında (Onuncu Söz: Haşir Bahsi) basımını ve dağıtımını savcılığın talebi üzerine yasaklamıştı.
Savcı açmış olduğu davaya, dört psikolog ve bir psikiyatrist tarafından Nurculuk mensuplarına yönelik ceza davaları çerçevesinde hazırlanan uzman görüşleri eklemişti.
Uzmanlar, Said Nursi’nin eserlerinden sadece bazı metinlerine bakarak rapor hazırlamışlardı. Bilirkişiler; sözü edilen metinlerin, okuyucuyu irrasyonel değerler ve fikirler oluşturmak için bilinçaltında etkilediğini; okuyucuyu, eleştirel ve bağımsız düşünebilme yeteneğinden yoksun bıraktığını; okuyucuyu diğer inançların taraftarları hakkında olumsuz bir görüş oluşturmaya yönelttiğini ve böylece onlara karşı nefret ve düşmanlığı teşvik ettiğini; ayrıca dine bağlı olarak insanların üstünlüğü ya da aşağılık fikrini aşıladığını; okuyucuyu inanmayanlara küçümseme ve nefretle bakmaya teşvik ettiğini ve böylece inananlar ile inanmayanlar arasındaki anlaşmazlığı artırdığını; İslam’dan dönen Müslümanların suçunun karşılığını, yaşam hakkının yok edilmesi olarak gösterdiğini iddia etmişlerdi.
9 Kasım 2006 tarihinde Koptevskiy Bölge Mahkemesi de bir filolog, bir dilbilimci psikolog, bir sosyal psikolog ve Rus Bilim Akademisi Dilbilim ve Psikoloji Bölümlerinden bir psikologdan oluşan bir uzmanlar heyeti görevlendirmiştir.
Başvurucular, atanan uzmanların dini konularda yetersiz kaldığını beyan ederek Mahkemeden dini konularda uzmanlık sahibi kişileri atamasını istemişlerse de itiraz mercii olan Moskova Mahkemesi itirazı reddetmiş ve 9 Kasım 2006 tarihli ara kararı onamıştır.
Anılan uzmanlar da, savcılığın sunduğu rapor içeriğine benzer tespitlerde bulunmuşlardır. Başvuranlar da, Türkiye dahil birçok ülke kurum ve ilim adamlarından söz konusu bilirkişi raporlarını çürüten özel mektuplar dosyaya ibraz etmişlerdir.
21 Mayıs 2007’de Koptevskiy Bölge Mahkemesi, uzman görüşlerine uygun olarak Said Nursi tarafından yazılan kitapların aşırılık yanlısı materyaller içerdiğine hükmetmiştir.
Mahkeme, başvurucuların sunduğu ve çoğu din adamı olan uzman görüşlerini reddederek, sadece psikoloji, sosyal psikoloji ve dilbilim uzmanlarının, itiraz edilen metinlerin anlamını belirleme konusunda yetkin olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme aynı zamanda, Rusya Müftülüğünün beyanlarını da davaya taraf olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
Karar, 18 Eylül 2007’de Moskova Mahkemesi tarafından onaylanmıştır.
AİHM nezdindeki başvuruya konu ikinci dava da Bediüzzaman’ın “Onuncu Söz: Haşir Bahsi” Risalesi’ne ilişkin olmuştur.
Krasnoyarsk Bölgesi savcısı, Rusya Federasyonu’nun çıkarlarını korumak için Krasnoyarsk Zhelezhnodorozhniy Bölge Mahkemesine başvurmuş ve kitabın aşırılıkçı fikirler içerdiğini ve tüm basılı kopyalarına el konulması kararını talep etmiştir. Savcının atadığı uzmanlar bir önceki davadaki mesleklerden olup, benzer görüşler ileri sürmelerinin yanında ek olarak özellikle eserde gösterilen “asker/ordu” benzetmelerinden okuyucunun gerçeği görmek için yönlendirildiğini de vurgulamışlardır.
Mahkeme, bu davada başvurucuların, uzman atama ve kimi araştırmalar yapılması yönündeki taleplerini reddetmiştir. 21 Eylül 2010 tarihinde, Krasnoyarsk Zhelezhnodorozhniy Bölge Mahkemesi, savcının başvurusunu kabul etmiş, Said Nursi’nin “Onuncu Söz: Kıyamet ve Ahiret” adlı eserini aşırı bularak, basılmış kopyaların imhasını emretmiştir. 29 Kasım 2010 tarihinde Krasnoyarsk Bölge Mahkemesi, başvurucu tarafından yapılan temyizi reddetmiş ve kararı onaylamıştır.
Bunun üzerine Rus vatandaşı olan bir gerçek kişi, bir yayınevi ve bir dini dernekten oluşan başvurucular da, Said Nursi’nin eserlerinin İslam’ın geleneksel ve ılımlı bir yorumunu yansıttığını ve Nursi’nin eserlerinin yasaklanmasının din ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek AİHM’e başvuruda bulunmuşlardır.
Rusya Hükümeti bu başvuruya karşılık; Said Nursî’nin kitaplarının dinsel anlaşmazlığı kışkırttığı ve dinsel üstünlüğü ilan ettiği ve bu nedenle ciddi dini çatışmaların öngörülemeyen olumsuz sonuçlarla kışkırtabileceği düşünüldüğünden, yayınlanma ve yayılma yasağının Rusya’da toprak bütünlüğü ve kamu güvenliğinin, kamu düzeninin ve hakların korunmasının amaçlarını gerçekleştirdiğini, ayrıca, ülkedeki gergin etnik durum ve bu kitapların inançsız vatandaşlar üzerindeki olası olumsuz etkileri dikkate alınarak yasaklanmasının demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM davayı, Sözleşmenin inanç özgürlüğü ile ilgili 9. maddesindeki içtihatlara uygun olarak 10. madde kapsamında incelenmesinin yeterli olacağını kabul etmiştir.
Gelecek yazı: AİHM’in ulaştığı sonuç
[Aziz Kamil Can] 13.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)