Hangi ‘terörle mücadele’? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Geçen hafta, sağ kulağında bandaj, gözleri kapalı, yüzünde darp izleri, kan oturmuş avurtlarıyla Abdi Aykut isimli, orta yaşın üzerinde bir adamla tanıştık. Önce sosyal medyada dolaştı fotoğraf, ardından CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu gündeme taşıdı ve Binali Yıldırım’la, Süleyman Soylu’ya sordu:

“Gözaltına alındıktan sonra işkence gördüğü bildirilen Abdi Aykut’un durumu ile ilgili işlem yapacak mısınız?”

Birkaç gün sonra Süleyman Soylu Trabzon’da bir toplantıda iddialara cevap verdi:

“Terörle mücadele ediyor Türkiye. Terörle mücadele sürerken bir muhalefet milletvekili çıkıp, ‘Mardin’de Koruköy’de ne oluyor? Orada bir köyü neden çevirdiniz?’ diye soru soruyor. ‘Orada işkence yapıyorsunuz’ diye bir anlayışı ortaya koyuyor. Bir yaşlıdan bahsediyor. ‘Ona işkence ediyorsunuz’ diyor. Hukuk devletinin dışında hiçbir şey yapılmıyor.”

Hızını alamadı ve şunları da söyledi:

“O yaşlının bulunduğu evi biz beş aydır takip ediyoruz. O ev İstanbul’da, Mersin’de, İzmir’de ve milletin canını acıtan patlamalara ev sahipliği yapan planın evidir. O yaşlı dediğiniz adam ise teröre ev sahipliği yapıyor. O köyde güvenlik güçlerimiz var. Köyün altını tamamen sığınağa çevirmişler. Belli ki bir hazırlığın içerisindeler. Orada çatışma hala daha sürüyor. Köyde bombaların, el yapımı patlayıcıların, Kalaşnikofların ve bu tür hazırlıkların ne işi var? Orayı üs haline getirdiler. Bunlar olurken çıkıp muhalefet partisinin birkaç milletvekili bana soru soruyor. Bana ne soruyorsun, git Kandil’e sor, git Karayılan’a sor da sana anlatsın ne olduğunu.”

İNSANLIĞIN ÇİVİLİ, ÇEKİÇLİ TARİHİ

O sihirli sözcük: ‘Terörle mücadele’.

Bundan sonraki yıllarda, medeni ile barbarı ayıran en önemli vasıflar arasında muhtemelen ‘terörle mücadele’ kapsamında neleri meşru gördüğü, nelere itiraz ettiği de yer alacak. ‘Terörle mücadele ediyoruz!’ o hâlde her haltı yemeye ehliyetimiz var! ‘Terörle mücadele ediyoruz!’ o hâlde asarız, keseriz, öldürürüz…

Sorun Abdi Aykut’un gerçekten ‘terörist’ olup olmamasında, o köyde terör planlaması yapılıp yapılmamasında değil. O bambaşka bir konu.

Sorun, ‘terörle’ nasıl mücadele ettiğimiz. Bunun, insanlığımıza nasıl etki ettiği… “Eline çekiç alan, her problemi çivi olarak görmeye başlar” sözündeki hakikat.

İnsanlığın tam da böyle çivili, çekiçli bir tarihi var. Bugünlere kolay yollardan gelmedik. İşkencenin, yargısız infazların ‘suç’ kabul edilmesi yeni sayılır. Aradan iki büyük dünya savaşı geçti. Ve insanlar her defasında bu konuda kaçak güreşmeyi seviyor.

Geçen yıl CIA’in işkencelerine dair ABD Senato’sunda kapsamlı bir rapor hazırlandı. O raporda uzmanlar, net bir dille, işkencenin bir işe yaramadığını anlattı. İşkence ederek bilgi alınabiliyor muydu? Hayır. İşkence yöntemiyle başkalarının terör eylemlerinden vazgeçmesi sağlanabiliyor muydu? Hayır. The Gatekeepers (2012) diye bir belgesel var, İsrail istihbaratını yöneten insanlarla yapılmış röportajlardan oluşuyor. Seyredin, işkenceyle zulümle bir yere varılıp varılamadığını kendi ağızlarından dinleyin. (İşkenceyle ‘sonuç’ alınsa bile, işkence meşruiyet kazanmaz gerçi.)

GÜÇ GÖSTERİSİ

Peki, neden dünyada yaygın bir şekilde işkence var? Bunun bir basit, bir de karmaşık cevabı var. Basit cevap: Güç gösterisi.

Akademisyenlerin Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki eyleminde gencecik öğrencilere, akademisyenlere copla müdahale ederken, polislerin suratlarının aldığı o ifadeye dikkatlice bakın. Sadece o eylemde değil, eline cop, üstüne yetki verilen her polis (ya da insan evladı), yeterli bir motivasyonla, o duruma gelebilir.

Fizik kuralları gibi basit bu: Su, 100 derecede kaynar. Ancak basıncı arttırırsanız, mesela düdüklü tencerede kaynatırsanız, 100 dereceden daha çabuk da kaynar.

Gezi Parkı olaylarından bu yana polise “Destan yazdı!” denilerek sahip çıkılan, her kafa göz yardıklarında taltiflerle ödüllendirilen bir atmosferde, suyun kaynamama şansı yok. Üstelik işkence eden, insanları protestolarda yerlerde sürükleyen, tartaklayan polislerin bir sorumluluğu da yok. Niye kaynamasın?

ADALETSİZLİĞE ZEMİN KAZANDIRMAK

Karmaşık cevap, güç gösterisiyle adaletsizliğin kesiştiği noktada karşımıza çıkıyor. Süleyman Soylu’nun açıklaması bu yönüyle anlamlı. “Biz bu adamı takip ediyoruz ve suçlu” diyor özetle Soylu. Üstelik bir insanı ‘suçlu’ ilân edebilmek için mahkeme kurulması ve âdil bir şekilde yargılanması gerekirken.

ABD’de Usame Bin Ladin’in mahkemesiz öldürülmesi bile, tartışma konusu olmuştu. Vietnam Savaşı’nda, Irak İşgali’nde, Afganistan’da yaşanan ne kadar işkence, kötü muamele, yargısız infaz varsa çeşitli şekillerde medyada yer aldı. Kamuoyunda defalarca gündeme getirildi. (Sonuçta Amerikan halkı gitti, işkenceyi makul bulan bir adamı, Donald Trump’ı seçti, bu da ayrı bir tartışma.)

Soylu, hukuk içinde mücadeleden bahsederken, belli ki hukuktan zerre anlamış değil. Düşmanı (teröristi) insandan saymamak, adalet getirmiyor. Bilakis, adalet fikrinin altını oyuyor.

Zira hukuk öncelikle vatandaşların suç işlediklerinde dâhi belirli bir çerçevede karşılığını görecekleri bir sistem için var. Bu çerçeve, onların ‘iyiliği’ için kurgulanmış bir çerçeve değil sadece, bizim, yani o suçun cezasını verecek toplumun ‘iyiliği’ için de önemli. Toplum, suçluları cezalandırırken suçlularla aynı hissiyata, yani zulmetmeye meyletmemek için mahkemeleri ve hapishaneleri icat etti. (Bunların usulsüz kullanımı da ayrı bir mesele ve şu an Türkiye’de bir de bu problem var.)

ADALET HİSSİNİ KAYBETMİŞ TOPLUMLAR

Çünkü şiddet, şiddeti çağırıyor. Birisinden dinlemiştim, Bediüzzaman talebelerine bir ampulü bile çöpe atarken, kırmadan atmalarını, kırdıkları takdirde içlerindeki ‘yıkma, bozma’ hissinin güçleneceğini salık veriyor. İnsan, öfkeye değil akla ve sağduyuya râm olmak zorunda. O sebeple mesela Bediüzzaman, ‘her kalbe bir yasakçı koymadan’ toplumda mutlak huzurun sağlanamayacağını da (güvenlikçi yaklaşımları reddeder bir şekilde) söylüyor.

Bir toplum, şiddete yol verdikçe, kendi içinde büyüyen o karanlığı hesap edemez hâle gelir. Mesele sadece ilkelerin heba edilmesi ve çelişkiler içinde yaşanması değil, yüceltilen bir şiddet kültüründe yetişmek, kaba sabalığı, hoyratlığı, umursamazlığı ve zamanla kofluğu, çürümüşlüğü, yıkımı beraberinde getiriyor. Çocukluğunda şiddete maruz kalmış, şiddet ortamında yaşamış kimselerin ileride psikolojik sorunlar yaşaması boşuna değil.

‘Adalet’ hissini kaybetmiş toplumların iflah olmadığı, tarihte örnekleriyle mevcut. İnsanların özgürce kendilerini ifade edemediği, sürekli bir baskı altında yaşadığı, söz söylemeye, tartışmaya yanaşmadığı ve sürekli kavgaların, akıl dışılıkların revaçta olduğu toplumlara dönüşüyorlar.

Üstelik sadece kendileri de değil, çocukları, onların çocukları ve onların çocukları da bu sinikliği, bu ezikliği miras olarak alıyor. Doğru düzgün, meşru kuralları olmayan ve güçlünün hep haklı olduğu toplumlar ancak güce tapınma esareti getiriyor.

İSLAM’DA ÖZGÜRLÜKLER, HAK VE HUKUK

Bu özgürlükleri fazlaca ‘Batılı’ bulabilirsiniz. O hâlde, halk içinden insanların mescitte, Peygamberin (sav) ya da halifelerin huzurunda rahatlıkla konuşabildiği, Ka’b bin Malik (ra) gibi bir sahabenin yaptığı ‘hatayı’ olgunlukla anlattığı ve kayda geçirip Hadisler arasına naklettirdiği, Hadis rivayet edenlerin “Benim babamdan hadis rivayet etmeyin, bazı zaafları vardır” diyebildiği, savaşa giderken sivillerin, çocukların hatta ağaçların dâhi koruma altında olduğu, Müslümanlara okuma-yazma öğreten ‘düşmanın’ serbest bırakıldığı ilk İslam toplumlarını örnek almanız gerekmez mi?

Güneydoğu’daki askerî operasyonlarda (gerekçeleri meşru bile olsa) hiçbir hak ve hukukun gözetilmemesi, evlerin yakılıp yıkılması, yakalananların işkenceden geçirilmesi, öldürülenlerin burunlarının kulaklarının kesilmesi, vücutlarının yerlerde sürüklenmesi, çoluk çocuk demeden sivillerin katledilmesi, bu yönüyle ne medenî hukuka sığar, ne de İslam’a.

Hal böyleyken, bu işleri yapanlar sadece çocuklarına utanacakları bir miras bırakmakla kalmıyor, bütün bir milletin çocuklarını karanlık bir geleceğe mahkûm ediyor. Bugünkü karanlığın da, benzer bir geçmişten, benzer bir hoyratlık ve kaba sabalıktan kaynaklandığını göremiyor.

İnsanlığınızı kaybettikten sonra, dünyaya nizam vermişsiniz ne önemi var?

[Kemal Ay] 27.2.2017 [TR724]

Herşey yolunda ise bu rakamlar ne? [Tarık Ziya]

'Tek adam' rejimine giden yolda 16 Nisan'da yapılacak referandum, hükûmet ve Saray için çok kritik. Anketlerde 'hayır' diyenlerin önde çıkması, anayasa değişikliğinin halkın onayından zannedildiği kadar kolay geçmeyeceğini gösteriyor. AKP seçmeni arasında bile 'hayır' reyi vereceğini belirtenlerin oranı yüzde 20 gibi ciddi bir oran...

Seçim sandığında en belirleyici faktör ekonomi ve güvenliktir. Halkın derdi belli, dar ve orta gelirli geçim derdinde. Çarşı pazara ateş düştü. TÜİK'in açıkladığı enflasyon bile çift hane oldu olacak. Hakiki enflasyon yüzde 30. İşsizlik yüzde 12,1. Son bir senede iş bulma ümidini kaybedenler ilave edildiğinde oran yüzde 20'yi buluyor. Bu işsizlerin arasında gençlerin sayısının fazlalığı endişe verici. Beş gençten biri (yüzde 22) işsiz...

İşsizlik iktidarlar için ciddi bir tehdittir. Seçmen bunun hesabını sandıkta sorar. İşsizlik son üç senedir tırmanışa geçmişti. 2016 ve 2017 seneleri zirve noktası olacak gibi. Büyüme yüzde 2'nin bile altına inince ekonomi, istihdam kabiliyetini kaybetti. 

Tüketmek için iş ve para lazım haliyle. Krediler döviz bol iken dışarıdan ucuza getiriliyordu. Bankaların senelik yüzde 10-11 maliyetli kredi ile piyasa canlı tutuluyordu. Hazıra dağ dayanmadığı gibi elden gelen paralar da suyunu çekti. Tüketim durdu, eksiye geçti. Reel kesimin, tüketicinin güveni kriz senelerindeki kadar düştü.   

'BİMEKS İFLAS ETTİ' İDDİASI

104 bin esnafın kepenk indirdiği 2016'dan sonra 2017 farklı başlamadı. Büyük firmalara sıçradı iflas yangını. THY ve Türk Telekom gibi devler milyarlarca lira zarar etti. Koç'un bile kârı düştü. Teknosa'nın zararı 170 milyon lira. Bir başka elektronik market zinciri Bimeks'in 450 milyon lira borç takarak iflas ettiği konuşuluyorsa ötesini siz düşünün. Bimeks çok sayıda mağaza kapatmasına rağmen çalışanlarına maaşlarını ödeyemiyordu.

Sadece Ocak ayında 2,4 milyar lira tutarında çek karşılıksız çıktı. Bir o kadar da senet protesto edildi. Ticaretin aylık batağı 5 milyar lira. AKP'nin hapis cezasını kaldırdığı 2011'den itibaren karşılıksız çekte batan para tutarı 70 milyar lirayı buldu. İktisadî ve ahlakî kriz bir araya gelince züccaciye dükkanı tarumar ediliyor. 

MERKEZ FAİZİ ARTIRMADAN ARTIRDI!

'Dolar düşüyor algısı' ile milleti yine aldatıyorlar. Doların düştüğü seviye geçen sene bu döneme nazaran yüzde 20 daha yukarıda. TL bu kadar erimiş, Başbakan Binali Yıldırım bunun sebebini izah edeceğine kısmi gerilemeyi müjde gibi aktarıyor. Merkez Bankası faizi yüzde 10,4'e çıkardığı için TL likiditesinin kısıldığına hiç temas etmiyor bile. Faiz yükselmeseydi son düşüş olmazdı. 

Dolar fırladığı günlerde Merkez'in faiz silahını çekmesinin şart olduğunu söyleyenleri 'hıyanet-i vataniye' ile itham eden hükûmet ve Saray cenahının Merkez Bankası'nın bankalara parayı arka kapıdan yüzde 10,4 ile verdiği için doların düştüğünü görmek istememesine şaşırmıyorum. AKP iktidarında faiz lobisine 170 milyar dolar ödendiğini de kaç kişi biliyor ki!

Merkez Bankası'nın yetkisi olduğu halde bu etkili hamle için niye beklediği malum. Saray kızmasın diye karar verilemedi. Doların hızlı yükselişinin sebep olduğu zararın nasıl telafi edileceği ise müphem. O arada kaç firma battı, kaç firma yüksek kurdan borç ödedi, var mı bilen veya bunu dikkate değer bulan? 

REFERANDUMA KADAR ISLIK ÇALMAK...

Ekonomide her şey yolunda olsaydı yukarıdaki tablonun tam aksi bir tablodan bahsedilebilirdi. Maalesef her veri (Giderek yaygın bir kanaate dönüşen TÜİK'in manipüle ettiği şüphesini kenara koyalım) ekonomik krizin derinleştiğini teyid ediyor. Hükûmet referanduma kadar bu krizle yüzleşmekten imtina edecek. 

Trafik cezaları bile tebliğ edilmeyecek. Tekne almak isteyen sıfır ÖTV ile bu hayaline kavuşacak. Beyaz eşya ve mobilyada yapılan vergi indirimi de bunun perdesi olacak. Vatandaşın moralini bozacak acı hakikatler halının altına süpürülecek. Ekonominin acil müdahale bekleyen meseleleri biriktikçe birikecek. 

BAŞBAKANIN ÇANAKKALE GAFI UNUTULMAYACAK

Hatta halka moral verdiklerini zannederken, "Kim demiş Çanakkale geçilmez. İnşa edeceğimiz köprü ile o da geçilecek." gafına imza atacaklar. O sözü Çanakkale Boğazı'na dayanan düşman için bizim ecdadımızın sarf ettiğini, ordumuzun şanlı zafere giden yolda Çanakkale sırtlarına o sözün verdiği azim ve kararlılıkla tutunduğunu bilmeyecek kadar kendilerini kaybedecekler. Başbakan Binali Yıldırım'ın bu gaftan ötürü millete özür borcu var.      

Ekonomi aynı zamanda beklentileri yönetme sanatıdır. Böyle bir atmosferde kimde gelecek namına beklenti kalır ki!

17 Nisan sabahından itibaren sandıktan çıkan netice 'evet' de olsa, 'hayır' da olsa gelsin zamlar, bitsin vergi indirimi...

[Tarık Ziya] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] tziya@samanyoluhaber.com

Uğruna bunca melanet işlenen Saray iktidarının sonu... [Faruk Mercan]

Ortalık şarlatanlardan, sahtekarlardan, münafıklardan geçilmiyor.

Saraydaki Şahsın gözüne girmek için Cemaate ne kadar düşman olduğunu, darbelere ne kadar karşı olduğunu göstermek için gülünç duruma düşen şarlatanlar...

Bunlardan biri, hergün bir başka takla atıyor. Dün dediklerinin hiçbir önemi yok.

Dün Turgut Özal'a küfreden ağzı bozuk eski bir belediye başkanı, şimdi çıkmış “Özal şehit edildi” diyor. Ben 28 Şubat gazisiyim diyen de aynı şahıs... 

Taha Akyol, hatırlatmış bu şarlatana:

“Yahu Turgut Özal'a papaz deyip bas bas bağıran sen değil miydin?”

17 Aralık sabahı, bir gazetenin Ankara Temsilcisi'ni arayarak, “Gözaltındaki dördüncü bakan çocuğu bizim oğlan mı?” diye yardım isteyen bir zat, şimdi meydanlarda kahramanlık gösterileri yapıyor, “Karargah rahatsız manşetleri bize sökmez” diyor! 

Devir ucuz kahramanlıklar yapma devri...

Devir yalanlardan destanlar üretme devri...

Adam, saatler önce otelden ayrılmış, otele gelen bir avuç askerin kendisine suikast yapmaya geldiğini iddia ediyor.

15 Temmuz gecesi SADAT milislerini sokağa salmış, onlarca insanı öldürtmüş, bu olayları Cemaat'e yükleyip “Bunlar katil, idam cezasını geri gelmeli...” diye bağırıyor.

Yalanın rayiç, gerçeklerin dokuz köyden kovulduğu bir memleket oldu Türkiye...

Haberlere bakıyorum. Sıfırlama tapelerinin kahramanı oğlan, 5 gemisini satma kararı almış!..

Saraydaki Şahıs, Refah Partisi Beyoğlu ilçe başkanı iken ve partinin İstanbul il başkanı iken hiçbir malvarlığı yok. Bunu herkes biliyor. İstanbul'da dört çocuğu ile iki-üç odalı küçük bir evde oturan, eski bir arabası olan, çocukları hastalanınca SSK hastanesine götürüp sıraya giren bir kişi...

Eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'dan dinlemiştim. 

Saraydaki Şahsın özel muayenehaneleri kapatma teşebbüsü üzerine üniversitelerin tıp fakültelerinden büyük istifalar yaşanınca YÖK Başkanı kendisini vazgeçirmek ister. Bu kararının arka planını anlamaya çalışır. Saraydaki şahıs şu cevabı verir:

“Oğlumun alnı yarılmıştı, hastaneye gittim, saatlerce sıra bekledim...”

Zenginleşmesi, belediye başkanlığı ile başlıyor. 

Daha önce burada yazdım. Belediyede bunu ilk farkeden, daha sonra milli eğitim bakanlığı da yapan Ömer Dinçer...

Ömer Dinçer'in o zamanki görevi belediyeyi yeniden yapılandırmak... Belediye ile iş yapan müteahitlerden bağış adı altında yapılan kesintileri farkeder. Bunu, o sırada belediyede danışmanlık yapan Ali Bulaç'a aktarır. “Ağabey, ona ancak sen söyleyebilirsin. İşadamlarından böyle para alınması caiz değil. Siyasete bunun için mi girdik?” diyerek...

Ali Bulaç, uyarı görevini yapar: 

“Başkan, yaptığın iş caiz değil. Bu işadamları belediye ile iş yapmasa bu paraları verir mi? Bunlar sana verdiği bu parayı ikinci ihaleden fazlasıyla çıkarır. Bu para milletin cebinden çıkıyor ve haram...”

Ali Bulaç'a şu cevabı verir: “Abi bilmediğin şeyler var, siyaset parasız olmaz...”

İlk havuz böyle kurulur. Ve 2000'li yıllara gelindiğinde Kısıklı'daki villalara, özel odalara, denizde yüzen gemilere sığmayan, uçaklarla ülkeden ülkeye taşınan, kamyonlarla taşına taşına bir türlü sıfırlanamayan paralar...

Bugün, bir yalan rüzgarı ve sahte demokrasi şovlarıyla örtbas edilen bu devasa kirli serveti tarihten ve gelecek nesillerden kaçırmak mümkün mü?

Mümkün değil...

Eninde sonunda “Kral Çıplak!..” sahnesi yaşanacak.

Yalanların gerçekleri yendiği görülmemiştir.

Kendisini Rusya'nın Tanrısı ilan eden Stalin, ölümünden kısa bir süre sonra “hain” ilan edildi.

Kendisini Almanya'nın Ebedi Şefi olarak gören Hitler, bir sığınakta intihar etti.

Düşmanlarına yılan diyen Saddam Hüseyin, yılan kuyusu gibi bir yerde yakalandı. Libyalılara fareler diyen Kaddafi bir kanalizasyonda yakalandı.

Hüsnü Mübarek'e ve Çavuşesku'ya ne oldu?..

Halkın parasını çalan, düşman bellediğini devletin gücüyle ezen diktatörlerin tarihe kahraman olarak geçtiği görülmemiştir.

Yalanların gerçekleri yendiği görülmemiştir.

Ne diyordu Cemaat'e: “Bunlar casusluk yaptı...”

Şimdi dünyanın her yerinde kendi adamları “casus” olarak yakalanıyor. İmamlara bile casusluk yaptırdı Almanya'da...

Stockholm Özgürlük Merkezi, Hollanda'da yaptıkları casusluk faaliyetlerinin yeni bir raporunu yayınladı.

Seçim mitingleri yaptığı Almanya, artık bu mitingleri istemiyor. 

Avusturya'da aynı casusluk faaliyetleri... Avusturya Dışişleri Bakanı, ülkemize seçim konuşması yapmaya gelme diyor.

Afrika'da, Asya'da aynı manzaralar... Nijerya'da, ülkenin ulusal savunma akademisinde ders veren bir uzman, Maarif Vakfı ve Büyükelçilik elemanları ile ülkede yapılan casusluk faaliyetlerine dair, ülkede ingilizce yayınlanan bir gazetede makale yazdı. İsimler vererek, olayları tek tek anlatarak... 

Bütün dünya, okulları gaspetmek için kurulan Maarif Vakfı denilen oluşumun karanlık elemanlarını, bunların Selefi-IŞİD bağlantılarını görüyor.

Hiçbir yerde itibarları kalmadı.

Dünyanın itibarlı bir sahnesinde Saraydaki Şahsa bir söz hakkı verildiğine şahit oldunuz mu?..

Çünkü oturduğu Sarayın da, kurduğu saltanatın da bir itibarı yok...

Şimdiye kadar belki 20-30 defa Katar'a gitti. Geçenlerde bir daha gitti. 

“Katar, kara gün dostumuz çıktı. Katar ile işbirliğimiz bölge için çok önemli...” diyor. 

Sanki Katar bölgenin süper gücü... 

Turgut Özal ile birlikte Avrupa ve Amerika sahnesine çıkan, dünyanın yükselen yıldızı haline gelen Türkiye, “Katar Emirliği'nin ikizi” haline geldi. 

Katar'ın Saraydaki Şahıs için bir “Kara Kutu” olduğu günün birinde ortaya çıkmayacak mı? Elbette çıkacak...

Çünkü yalanların gerçekleri yendiği görülmemiştir.  

Sarayın Fetvacısı Hayrettin Karaman istediği kadar Saraydaki Şahsı İslam dünyasının lideri ilan etsin... 

Kim takıyor onu?..

Irak'ta, Suriye'de, IŞİD'in Halifesi Ebubekir Bağdadi kadar itibarı yok Sarayın Çakma Halifesi'nin... Halifeliği Ebubekir Bağdadi'den almak için Musul'a girecekti, Irak Başbakanı Abbadi'den zılgıtı yedi.

Fas'a gittiğinde, bir Faslı kendisine “Emirel Müminin” diye bağırınca, yanındakilere dönüp, gazetecilerin duyacağı şekilde şöyle der: “İşte bakın... Ona da mı ben söylettim?”

Halifelik sevdası çok eski... Bu sevda ile Suriye'yi karıştırdı. IŞİD'in Hilafetin merkezi ilan ettiği Rakka'ya girme sevdası da bu yüzden...

Ama yalanlar, gerçekleri örtbas edemez. Ne Hayrettin Karaman'ın fetvaları, ne Diyanet'in başındeki Görmez Efendi'nin gayretleri Sarayın yalan saltanatını kurtarabilir. 

Çünkü bütün yalan saltanatları birgün mutlaka yıkılmıştır.

Uğruna bunca melanet işlenen bu kirli Sarayın sonu da böyle olacak...

[Faruk Mercan] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] fmercan@samanyoluhaber.com

“Müslümanlar Birleşin!” dini bir çağrı değil, siyasi bir slogan! [Kadir Gürcan]

İkindi sonrası yalnızlık ve gurbetlerin çöktüğü demlerde nedense bazılarında, asırlık “Müslümanlar neden birleşmiyor?” hasret ve hicranı tekrar nüksediyor. Günlük hayatın karmaşasından kaçış izleri taşıyan ve ara sıra akla gelen bu yıpranmış düşüncenin kısa metrajlı bir ümniyye ve fecr-i kazib kadarlık tatmin süresi var. İkindi sonraları, fani ömrün son viraja girdiğinin remzidir.

Müslüman entellektüeller için, geçtiğimiz yüzyılın en popüler meşguliyeti İslami Birlik etrafında üretilen zihni egzersizlerdir. Hiçbirisi de realiteyi kavrayacak ve İslami hassasiyeti yansıtacak kuşatıcılığa ulaşamadı. Bu konuda üretilen cildler dolusu kitap da raflarda sararmaya terk edilecek ve artık kapaklarını kimse kaldırmayacak.

Baştan söyleyelim: Siyasi bunalım ve savrulmaların hiç eksik olmadığı İslami Coğrafya’da “Müslümanlar Birleşin! Müminler Birlik Olun!” sloganları dini bir kaygı, İslami bir derinlik ve Ümmet-i Muhammed endişesi değil; aksine karanlık ve sinsi siyasi hırslar barındıran yaldızlı ambalajlardır. İşin özeti; kısa vadeli zafer ve kazanımlar için dinin ve dini malzemenin siyasete alet edilmesi. Bir asır boyunca böyleydi. Şimdi de böyle. Eğer, dini düşünce sağlam bir zihni yapı üzerine inşa edilemezse -şimdiye kadar ki bütün içi boş teklif ve projeler de olduğu gibi- gelecekte de bu tür çağrı ve teklifler boş bir ütopya olarak kalacak.

İslam Dünyası’nın iç problemlerini kendilerine bırakalım da, biz şimdi, referandumu oldu-bittiye getirmek için nefes tüketenlere bakalım. Diyanet İşleri Başkanlığı, maaş ve maişet dayatmasıyla kadrolarını, görev ve sorumluluklarını aşan işlere bulaştırdığı için iktidarın dini suistimalleri konusunda halkı aydınlatmaya vakit ayıramıyor. Zaten önceleri de böyle işlerle uğraşmak pek ellerinden gelmiyordu ya! Bu müessese de dini konulardan daha çok ticari ve siyasi meselelere dalmış durumda. 

Dini işlerden sorumlu müessese kendi ikbal derdine düştüğünden olsa gerek, iktidar ve muktedirlerin gönüllü fetva emini, emeklilik ve ihtiyarlık keyfini çay sohbetlerinde aklına gelen ucuz tekliflerle millet irfanına katkıda bulunarak renklendiriyor. Zat-ı Alileri yetmişli yıllardan beri müçtehid olma saplantısından bir türlü kurtulamadı. Müçtehid gibi  görünmek, öyle davranmak, bununla tanınmak ve öylece anılmaktan derin bir haz aldığı her halinden dökülüyor. Medya camiasından iktidar teorisyeni olmak için can atanların hafifliği ne ise iktidar müçtehidi olmanın dayanılmaz basitliği de aynı.

Hazret, son yazılarından birinde yine gençlik yıllarında popüler olan “Müslümanlar Birleşin!” ümniyesine dikkat çekmiş. İslam Dünyasında kimse kendisini tanımadığı ve kendisine kulak vermeyeceğini çok iyi bildiği için, bu boş sloganın adresi yaklaşmakta olan referandum. İktidar ve muktedirler mesailerini referanduma teksif etmiş durumdalar. Emin-i fetva boş durur mu? Zaten onun da kulağına “Hocam, siz de bir şeyler söyleyin. Çorbada tuzunuz bulunsun!” diye emr-i vakilerde bulunmuşlardır. Malum, ücret almaya alışanlar, emir ve direktif almaya teşnedirler demektir.

İktidarın en kudretli dini teorisyeni sıradan bir halk oylamasını dini hassasiyetleri alet ederek çözmeye heveslenince, dini olan ile siyasi olanı ayırt edemeyen yarı meczup parti militanları ne yapsın. “Fetva Emini’nin bir bildiği vardır elbet!” deyip onlar da cübbeleriyle referandum çamuruna girmekte bir beis görmüyorlar. Güya Şeytan da “Hayır!” diyesiymiş! İktidarın dini kadrolarını dolduran azizlerin irfani derinliğine bir bakın! Azizler, sonucu şimdiden belli olan bir halk oylaması için bu derece irtifa kaybetmeye gerek var mı? Skoru belli bir maç için tribünlerde kıyamet koparmak niye?

Müslümanların geri kalma sebepleri olarak sürekli tekrarlanan üçleme; cehalet, fakirlik ve iftirak. Ne acıdır ki, yüz senedir tekrar edilen bu üçlemeye dört ya da beşinci bir sebep ekleyebilecek ve hastalığın değişen rengini teşhis edebilecek hazık-hekim açığı hala kapatılamadı.

Hiç olmazsa şunu deneyebiliriz: Geçmiş asırdan tevarüs ettiğimiz klişeleri tekrar edip durmaktansa, tarihi mirastan aşırdıkları hilafet cübbesini başlarındaki zalim ve müstebitlerin omuzuna koymak için birbiriyle yarışan ve tepeden tırnağa siyasete bulaşmış, sin-i iyas’ı çoktan geride bırakmış içtihad heveslilerine, emin-i fetva müntesiplerine, hepsinden komik siyaset teorisyenlerine kulak asmamak günümüz İslami problemlerini çözümü için ilk adım olabilir. 

[Kadir Gürcan] 27.2.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

28 Şubat kararları yürürlükte! [Ali Emir Pakkan]

Sıra kime gelecek? 

28 Şubat'ta bütün cemaatler hedefti! Ne oldu da bugün Hizmet hareketine saldırılar sürerken diğerleri gündemden düşürüldü? Bir strateji mi uygulanıyor? 

20 yıl önceye gidelim.

27 Aralık 1997'de bir "irtica raporu" gazetelere sızdırılıyor! Asker içinde yasadışı kurulan Batı Çalışma Grubu tarafından hazırlanan rapor, bir gün sonra (28 Şubat) MGK'da sivillerin önüne konulacak ve gereğinin yapılması istenecektir! 

Raporda "irticai hareketler" başlığı altında, bütün tarikatlar ve cemaatler devlet için "tehlike" gösteriliyor! Dernek, vakıf, Kur'an kursu, öğrenci yurtları, üniversiteye hazırlık dershaneleri, özel kolejlere dikkat çekiliyor ve tedbirler alınması isteniyor!

Dini akımlar; Nurculuk, Süleymancılık ve Işıkçılar. Tarikatlar: Kadirilik, Nakşibendilik, (İskenderpaşa, Erenköy, İsmailağa, Adıyaman, Menzil) diye sıralanıyor.

"Terörist köktendinci gruplar" başlığı altında; Hizbullah ve İBDA-C sayılıyor... 

"Terörist gruplara destek veren ve finans kaynağı" oluşturduğu iddia edilen sivil toplum kuruluşları şunlar:

-Milli Gençlik Vakfı.
-İrfan Eğitim Kültür ve Dayanışma Vakfı.
-Selam Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı.
-Ensar Kültür ve Eğitim Vakfı.
-Sahabe Eğitim ve Kültür Vakfı.

Son bölümde ise alınması gereken bazı tedbirler var:

-Güvenlik ateşeliği sistemi kurulsun.
-Diyanet işleri özerk bir kamu tüzel kişiliği olarak yapılandırılsın.
-Vakıflar denetim altına alınsın.
-Mülki amirlerin cumhuriyet ve laikliği özümsemiş kişilerden seçilsin.
-Devrim kanunlarının tekrar işler hale getirilsin. (Kaynak: MGK'ya irtica raporu, 27 Şubat 1997, Milliyet)

28 Şubat MGK'sında irtica ile mücadele eylem planı kabul edildi! Bir dizi yaptırım kararı alındı! 2002 'de, AKP iktidara geldi. 2004'te, MGK'da "Gülen'i bitirme planı" imzalandı! 2007'de Dolmabahçe'de planla ilgili mutabakat yenilendi! Genelkurmay'ın (İlker Başbuğ döneminde), siyasal İslamcı gazetelerin akreditasyon yasağını kaldırması yeni planın gereğiydi! Cemaat, yalnızlaştırılacaktı! 

Dersanelerin kapatılması ve sonraki gelişmeleri biliyorsunuz!  15 Temmuz darbe oyunundan sonra demokrasinin nefes borusu iyice kesildi. Zulüm, kadınlara ve bebeklere kadar indi; burs veren, kurban bağışı yapan, kurs, okul yurt inşa eden, yardım kuruluşları ve derneklere üye hayırseverler derdest edilip zindanlara atılıyor! 

Yani 'harekat planı' mükemmel şekilde uygulanıyor! İktidar kasabı, soykırıma doğru gidiyor! 

Tabi soru şudur; 

Sırada kim var? Diktatörlükte, adı raporlarda geçenler yaşam hakkı bulabilecek mi? 

[Ali Emir Pakkan] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] aliemirpakkan@gmail.com

Üstad'a yapılanların aynısı [Abdullah Aymaz]

Afyon’un soğuğunu çok iyi bilirim. Sanki ayazlar ve soğuklar Ege Bölgesinde Afyon’dan çevreye dağıtılır. Çünkü Kütahya’lı olduğum için çoğu defa İzmir’e giderken Afyon üzerinden otobüslere binerdim. Onun için kış soğuklarında arabalarda yer buluncaya kadar oradan oraya koşturma sonrasında hep soğuk ve ayazın şiddetiyle yüz yüze gelirdik. Üstad Hazretleriyle beraber Afyon hapsine giren ağabeylerin hatıralarında hep soğuğa temaslarını da görüyoruz. İşte İnebolu kahramanlarından İbrahim Fakazlı Ağabeyin sözleri:

“Afyon hapsinde falakaya yatırılmamıza rağmen ne pahasına olursa olsun, bir fırsatını bulup Üstadın yanına çıkmayı gözlerdik. Kışın son derece soğuk bir gününde Üstadın yanına gizlice çıkmıştım. Hz. Üstad çok hasta idi. Bana elini uzattı, ‘Tut’ dedi. Ben de tuttum ve öptüm. Ateşler  içindeydi, elim sıcağına tahammül edemiyordu. ‘İbrahim çok hastayım. Artık öleceğim, siz varsınız diye teselli buluyorum’ derken Ceylan Çalışkan geldi. Aynı şeyleri ona da tekrarladı. ‘Ne yapalım?’ diye çaresizlik içinde birbirimize sarıldık, ağlaştık, helalleştik. Üstad bize çok dua etti ve sonra bizi gönderdi. Dönüşte meseleyi kardeşlere anlattık, çok dualar ettik. Cevşenler okuduk. Sonradan anladık ki, Üstad’ı zehirlemişler.

“Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon’un çevreyle irtibatı kesilmiş, demiryolu kapanmıştı. 15-20 gün şehre yiyecek, yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstad’ın pencereleri kırık dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz. Üstad’ı önünde bir gaz tenekesi, içinde bir mikdar mangal kömürü, bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde gördüm. Üstadın koğuşunun karşısında bir koğuş daha vardı ki, o koğuştaki pencerenin camları yeniden takılmış, kapıları tamir ettirilmişti. Koğuşun içinde dökme soba, sıcak hamam gibi banyo suları akıyor. Bu koğuşta komünizmden müebbet hapse mahkum bir genç kadına tecavüz etmiş bir doktor, bir de siyasî mahkum vardı. Bunlar imtiyazlı mahkumlardı. Dışarıdan yardımları gelir; hatta komünist gecelerinde dışarıda gezdiklerini söylerlerdi.

“Altı kadar koğuş vardı. Her koğuşta Nur talebeleri bulunuyordu. İdareye, savcılığa ‘Soğuktan donuyoruz, Üstadımız artık dayanamıyor, kömür, yakacak, soba…’ şekilde yazılar yazıldı. Fakat hiçbir netice vermedi. Bu meseleden halk da haberdar olmuştu. Halk ‘mahpuslar donuyor’  diye duymuşlar ve ileri gelenler zorlamışlar. Sonunda istasyonda kalmış olan bir kamyon kadar maden kömürü jandarmaların nezareti altında torbalarla ağır cezalı mahkumlara taşıttırılıp hapisane bahçesine getirildi. Herkese birer teneke verdiler. Ama bu defa o kömürü yakacak ne soba vardı, ne de mangal. Bunun için kömür hiçbir işe yaramadı. Sonunda Mustafa Osman kardeş bir kağıt üzerine saçtan yapılmış ızgaralı bir kömür sobasının krokisini çizerek kendisi adına aldırttı. O sırada Üstad’ı o geniş ve camları kırık koğuştan aldılar. Beşinci Koğuşa verdiler. Güya Üstad’a acıdılar. Halbuki bu koğuş yankesicilik ve hırsızlık suçlarından mahkum olan serserilerin  bulunduğu kalabalık bir koğuştu. Tâ ki, Hz. Üstad, alışık olmadığı bu gürültülü yerde daha çok inlesin.

“Bizim koğuşla ikinci koğuşa aynı kapıdan girildi. Biz kendi hissemize düşen kömürleri Hz. Üstad’a hediye ediyorduk. Mustafa Osman da yaptırdığı sobayı Üstad’a  hediye etmişti. Üstad’ı aldıkları Beşinci Koğuşta Nadir Hoca diye bir mahkum vardı. Oraya bakıyordu. Hemen koğuşun bir kısmını battaniyelerle bölerek Üstad Hazretleri için bir oda yapmış, içine de sobayı kurmuş. Üstad’ı oraya almış ve sobayı yakmışlar. Mahkûmlar Üstad’ı rahatsız etmemek için hiç ses seda çıkarmıyorlarmış. Diğer koğuşlar, gardiyan ve müdür odaları soğuktan donmuş bir halde iken, Üstad’ın bulunduğu koğuş, hamam gibi sıcak olmuş bir Cennete dönmüştü. Mahkûmlar Üstad’a hizmet için yarışa girmişler ve namaz kılmaya başlamışlardı.

“İşte El-Hüccetü’z-Zehra böyle bir hava içinde yazılmaya başlandı.”

Bu parlak, bu zehra hüccet, hârika delilleriyle bir şaheserdir ama zindanlarda yazılmıştı.

“Ellerimizi acıtan dikenler, bir gün işte böyle avucumuza renk renk ve güzel kokulu güller doldurur.”

[Abdullah Aymaz] 27.2.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Bir yardım hikâyesi… [Veysel Ayhan]

Türkiye’de söz bitti. Akıl rafta. İnsanlık sona erdi. 80 milyon insan, ülkenin binbir problemi dururken bir adamın “başkan”lık sevdasına takılmış gidiyor. Cadı avı sürüyor. Aklını Saray’a ipotek etmiş zavallı yargıçlar eliyle hukuk tedavülden kalktı. Ülke bir yandan böyle batarken diğer yandan ülkenin geleceğini omuzlayacak her biri binlerce kadın ve erkeğe bedel kahramanlar boy atıyor, sürgün veriyor. Bu azize ve azizlerin çile ve duaları memleketin tek ve biricik ümit kaynağı.

İşte bu zorlu velayet sürecinde eşi hapiste olan bir başka “Hatice” ve bir başka “Fatıma” hikayesi veya mektubu:

Ağabey,

bugün yeni bir hizmete başladık. İhtiyaç sahibi ablalarımızı, ağabeylerimizi ziyaret ediyoruz. Bugün gittiğim ablalarımı görünce insanlığımdan utandım. Bu nasıl bir tevekküldü, aklım hala almıyor. Fatma Abla’nın ilk sorduğu soru ‘biz iyiyiz de kendisinin sıhhati nasıl?’ O’nu merak ediyorlar. ‘İyi’ dedim. ‘Öyle söylüyorlar’ dedim. ‘Zaten her hafta beraber seyrediyoruz ya’ dedim. Yanında Hatice Abla da vardı. Yanımdaki içinde ufak bir miktar olan iki zarf ve erzak poşeti vardı. Masaya bırakınca baktım ikisi de buruklaştı. Dokunsam ağlayacaklardı. Ben hiç uzatmadan şöyle dedim:

– Abla aramızda konuştuk, siz artık lütfen çalışmayın. Sizin gibi yıllarca öğretmenlik yapmış insanların bu işlerde çalışması bize çok dokunuyor. Evde oturun. Dua edin. Biz gereken neyse bulup buluşturup getiririz.

Bu sefer burkulma gitti, gözyaşlarını saldılar. Ben kendimi nasıl tuttum bir bilsen. Sonra işin arka yanını öğrendim. Ben “çalışmayı bırakın” dedim ama meğer neler olmuş!

Hafta başında oturdukları apartmandan biri muhtarla Fatma Abla’nın bulaşıkçı olarak çalıştığı işyeri sahibine gitmiş. “Bu kadını kovmazsan seni de onlardan diye ihbar ederim” demiş.

İşyeri sahibi lokantacı da “Aman böyle bir şey yapmayın, hemen atarım” demiş. Ve o akşam işten çıkarmış. Fatma Abla ertesi sabah çocuklarına bir şey dememiş. Sanki işe gider gibi sabah evden çıkmış, iş aramaya başlamış. İki gün akşama kadar dolaşmış. İş bulamamış. Üçüncü gün öğleye kadar da iş bulamayınca son bir kez daha eski çalıştığı lokantanın sahibine gitmiş. “Kimse bize iş vermiyor, lütfen tekrar işe alın” demiş.

O kahrolası adam utanmadan “Size iş falan yok, git …luk yap” demiş. Fatma Abla yediği yeni şokla oradan çıkıp bulduğu ilk camiye girmiş. Caminin üst katına çıkmış gözyaşlarıyla ellerini kaldırmış: “Allah’ım senden başka kimsemiz yok. Anam yok, babam yok. Sana sığındım ne olur bizi yalnız bırakma” diye uzun uzun dualar etmiş. Sonra dua ederken orada bayılmış. Ne kadar öyle kaldığını bilmiyor. Telefonu çalınca aşağıda namaz kılanlar yukarı çıkıp onu buluyorlar. Sonra çaresizlik ve inkisar içinde eve dönüyor. Sonrasında da eve Hatice Abla gelmiş. Arkasından da biz gıda poşetleri ile kapıyı çalmışız.

Ben bir yandan ağlamamı bastırıyorum bir yandan konuşmaya çalışıyorum. Dedim ki “Abla biz aramızda konuştuk. Bunu Allah’ın izniyle her ay yapacağız. Düzenli olarak sizin iaşenizi temin edeceğiz.”

Bunu deyince ağlaması, sarsılarak devam etti ve şunu dedi: “Ben camide çok dua ettim. Ama neden nefsime dua ettim! Niye bütün arkadaşlarıma dua etmedim. Niye hizmetimize dua etmedim” diye ağlamaya devam etti. Sonra çocuklarını kucağına aldı dua etmeye başladı. Ben dayanamadım diğer odaya geçtim.

Ağabey ben Bamteli’ndeki kadar merhametli değilim. Orada ben de ellerimi kaldırdım, bu rezillikleri yapanlara Allah’tan hidayet falan da dilemedim. “Allah’ın bu melek gibi insanlara bu binler iftirayı atanları kahret” “Bu nezih insanları bu hale düşürenlere sessiz kalanları yerin dibine batır” diye uzun uzun dua ettim. Ve evde kenarda ne olur ne olmaz diye bir kenarda beklettiğim 12 bin lirama lanet ettim. ‘Bu insanlar neler yaşıyor sen yarınını düşünüyorsun’ diye kendime kızdım. Sonra yanlarına döndüm.

Fatma Abla çocuklarıyla konuşuyordu. “Artık öğretmenlik yapmayacağım. Sizin yanınızdan ayrılmayacağım.” diye konuşuyordu. Çocukların sevinçle bir zıplaması bir sarılmaları vardı ki görmeliydiniz. Sonra bize döndü:

– Allah razı olsun. Ben de inşaallah evde hafızlığımı tazelerim, dedi.

Meğer hafızmış!

Kapıdan çıkarken dudakları susmuyordu

– Allah gönderenlerden, bulanlardan hepinizden razı olsun, dedi.

Artık çıkarken dayanamadım.

– Abla biz de sizi namerde muhtaç edersek kahpeyiz, merak etmeyin. Ölmezsek her ay size uğrayacağız, dedim.

Çıkınca ağzımdan nasıl böyle kötü bir söz çıktı diye utandım. Dışarı çıktım az yürüdüm, takatim kesilmişti. Bir kenara oturdum. Yaşadığım hadiseyi anlamaya çalışıyordum. Bir yandan da bu olaylar olmasaydı bu ablalarımın kahramanlıklarını nasıl görecektim diye düşünüyordum.

Ağabey, hissiyatımı kattıysam özür dilerim. Bu arada söylemeden geçmeyeyim. Fatma Abla her maaş aldığında zaruri miktarı alır gerisini hizmete verirdi. Beş kuruş artırıp bir kenara koymazdı. Para yatırmak gerektiğinde ‘satma’ dememize rağmen arabasını satmıştı. Ağabey ben çok kazançlıyım. Yemin ederim riya olmasın şu an anamdan yeni doğmuş gibiyim. Bu veli insanların duasını aldım ya Allah benim sırtımı yere getirmez inşallah.

[Veysel Ayhan] 27.2.2017 [TR724]

Türkiye’yi kilitleyen soru: Hangi tarihten itibaren ‘terör örgütü’? [Konuk Yazar: Ömer Küçük]

Türkiye bir sorunun cevabına kilitlenmiş durumda. Bu soru, darbenin karanlık saatleri, MİT Müsteşarı Fidan’ın komisyondan kaçırılması, Genelkurmay Başkanı Akar’ın kendisine sorulan sorulara vereceği cevaplar, kamuoyu ile paylaşılan saatlerdeki çelişkiler vb. hususlarla ilgili değil.

15 Temmuz ‘darbe girişimini araştırma komisyonu‘nun üyeleri, hatta komisyonda gelip ifade verenlerin bu sorunun cevabını bulmaya çalıştıklarını görebiliriz. Komisyon başkanı Reşat Petek raporunu yazmakta hiç zorlanmıyordur; çünkü verilmiş bir hükmün gerekçesini yazmak gibi basit bir görevi var sadece. Ama bu sorunun cevabını bulamadığı için rapora son şeklini veremiyor muhtemelen.

***

Aslında soru çok basit ama şimdiye kadar yüksek sesle ve cesaretle cevabını verebilecek kimse çıkmadı.

‘Cemaat’ hangi tarihten itibaren ‘terör örgütü’ olarak kabul edilecek?

Herkesin kendisine göre bu soruya vereceği bir cevap var. Bazıları bunu 1960’lara kadar götürüyor. Azıcık hukuktan anlayan biraz da vicdanı olanlar ‘hiçbir zaman’ diyorlar. Sizin benim gibi sıradan insanların ne düşündüğünün en azından şimdilik pek bir önemi yok. Siyasilerden bürokratlara, askerlerden yargı mensuplarına, işadamlarından MİT yöneticilerine geniş bir elitin problemi şu anda bu.

Bu sorunun iki muhtemel cevabı var bana göre ama kaderi bu sorunun cevabına göre şekillenecek elitler benim gibi düşünmüyorlar. Bu tahmini sona bırakıp kim hangi tarihi baz alıyor önce ona bakalım.

***

Erdoğan’a göre milat

Erdoğan’dan başlayalım. İktidarına karşı açılan yolsuzluk soruşturmalarından sonra Cemaat’e savaş ilan eden Erdoğan büyük ihtimalle 17 Aralık 2013’ü milat kabul ediyor diye düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. 25 Aralık’ta iş kendi hanedanına dokununca ancak Erdoğan net tavrını koyabildi ortaya.

Ayrıca ‘dershanelerin kapatılası’ konusu yolsuzluk operasyonlarından aylar önceydi mesela. Diğer yandan 2004 MGK kararları da ortada. Son günlerde bir gazeteye röportaj veren Saray’ın başdanışmanlarından birisinin de itirafıyla öğrendik ki 2007 yılında, Erdoğan – Büyükanıt arasındaki meşhur Dolmabahçe görüşmesinde ‘cemaatin bitirilmesi’ kararlaştırılmış.

Bütün pozisyonları etkileyeceği için Erdoğan’ın kararı çok önemli ama o da ortaya net bir tarih koyabilmiş değil henüz. Ama şurası net: 17 Aralık’tan önceki herhangi bir tarih kendisini terör örgütüne yardım yataklık suçlaması ile karşı karşıya getirebilir.

***

Gül-Koru ikilisine göre milat

Abdullah Gül’ün durumu ise Fehmi Koru ile birlikte ele alınmalı. Gül-Koru ikilisinin beklentisi daha dar bir tarih aralığında sıkışıyor. Onlar 17 değil 25 Aralık baz alınsın beklentisindeler. Şayet 18 Aralık’ta Gül’ün talimatıyla Gülen’le görüşmek için Amerika’ya giden Koru, usta bir manevra ile Erdoğan’ı da oyuna dahil etmemiş olsaydı 17 Aralık milat kabul edildiği takdirde terör örgütü üyeliği suçlamasına maruz kalacaktı, hem de Gül ile birlikte.

***

Zarrabgiller’e göre milat

Yolsuzluk iddialarının muhatabı olan bakanları ele alalım. Bunlar elbette 17 Aralık’ın milat kabul edilmesini ümit ediyorlar. Ama Gül, Bülent Arınç, Davutoğlu ile birlikte AKP’li 60 milletvekilinin kaderini de etkileyecek bu ümit biraz sönük kalıyor. Tek umutları ABD’deki Reza Zarrab davasının Erdoğan’ın kendisine kadar uzanması.

***

Gökçekgiller’e göre milat

Belki çok önemli değil ama bir de Melih Gökçek gibi isimler var. Bunlar da 17 Aralık’ı milat kabul edenler. Zira parsel parsel dağıttıklarının hesabını vermekte zorlanacaklarını düşünüyorlar.

***

Ergenekon – Balyoz ekibine göre milat

Sırada 2014 öncesi Ergenekon, Balyoz, Şike gibi davaları kumpas ilan ettirip yargıya hesap vermekten kaçmaya çalışan eski sanık yeni müştekiler var. Bunlar da kendilerine soruşturma açılan tarihin milat kabul edilmesini istiyorlar. Mesela, Aziz Yıldırım 2011’i, Doğu Perinçek 2007’yi, Çetin Doğan 2010’u milat kabul ediyor.

Buradaki açmaz, o tarihte iktidarda olan siyasilerin teröre destek şeklindeki hukuki sorumluluklarının gündeme gelme olasılığı. Bu yüzden de Ergenekon kararı Haziran’a ertelendi. Diğer pek çok davada da benzer ertelemeler yaşanıyor veya yaşanacak.

***

CHP’ye göre milat

CHP’nin beklentisi biraz karışık. Özellikle parti içindeki ulusalcılar 2007 veya daha öncesi bir tarihten başlatıp 17 Aralık’ta durdurmak, 15 Temmuz’dan sonra ise tekrar başlatmak istiyorlar miladı.

Şayet milat 17 Aralık kabul edilirse, yolsuzluk soruşturmalarına verdikleri destekten ötürü Kılıçdaroğlu dâhil tüm CHP terör suçlamasıyla karşılaşacak.

***

MHP’ye göre milat

MHP’nin miladında taban-tavan arasında farklılık görünüyor. Bahçeli ve ekibi 17-25 Aralık’ı çok sert bir üslupla seçim malzemesi yapmış olmanın pişmanlığıyla miladın 15 Temmuz olmasını ümitsizce arzuluyorlar.

Bahçeli, Başkanlık konusunda Saray’a verdiği desteğin kendisini terör örgütüne destek suçlamasından kurtaracağı tezine sarılmaktan başka çare bulamıyor.

Tabanın gündeminde ise Cemaat’in terör örgütü olduğuna dair bir beklenti veya istek mevcut değil.

***

HDP’ye göre milat

HDP’nin başta genel başkanları ve çok sayıda milletvekili hapiste olduğundan, başka konularla meşgul. Bizzat kendisinin terör örgütü değil siyasi bir parti olduğunu ispat etmeye çabaladığından Cemaat konusu gündeminde değil.

***

Bürokrasiye göre milat

Bürokrasi de ise kafalar ziyadesiyle karışık. 1996’da devletteki görevinden ayrılan ve kendi dönemindeki haşmetli yönetimiyle Cemaat’e göz açtırmadığını gururla anlatan Mehmet Ağar ısrarla 2000’li yıllara vurgu yaparken; 28 Şubat davasında hakkındaki iddialara cevap veremeyen Çevik Bir, 1991’den beri Cemaat’i terör örgütü olarak gördüğünü söylüyor. Necdet Özel kendi döneminde iktidarı uyardığını ama dikkate alınmadığını ifade ederken tarih vermekten özellikle kaçınıyor. 1996’da F tipi raporunu yazan İbrahim Selvi’nin F..Ö’den tutuklanması gibi onlarca örnek askeri ve siyasi bürokrasiyi fazlasıyla endişelendiriyor.

15 Temmuz’la ilgili davalar görülmeye ve sanık ifadeleri ortaya çıkmaya başlayınca milat ile ilgili ilginç söylemlerin de dile getirildiği görülüyor. Bu sefer yıl ay gün değil ‘saat’lerin baz alınması arzusu ön plana çıkıyor. 15:30 mu, 21:30 mu? Şayet 15:30 baz alınırsa Hulusi Akar, Hakan Fidan, Zekai Aksakallı gibi isimler; 21:30 baz alınırsa Mehmet Dişli gibi sanıklar terör suçlamasıyla ciddi şekilde sarsılacak gibi…

***

Bize göre milat

Gelelim bizim tahminimize: Aslında bu sorunun cevabı referandumdan çıkacak sonuca bağlı.

Hayır çıkması durumunda oluşacak meşruiyet tartışmaları demokratik zemini güçlendirirse net bir tarih belirlenmesi ihtiyacını ortadan kaldıracak ve ülkenin hukuk güvenliğinin sağlandığı bir ortama evrilmesini netice verecektir.

Evet çıkması durumunda Erdoğan, 17 Aralık’ı milat kabul edip, hem parti içi muhalefeti terörize edip, hem de Ergenekon tehdidini bertaraf ederek Saray’ında rahat ve mutlu bir hayat sürmeyi umut etmektedir.

Bakalım Mevla görelim neyler…

[Ömer Küçük] 27.2.2017 [TR724]

Diyanet TV’deki programların amacı ne? [Abdullah Salih Güven]

Ankara İlahiyat yıllarımda hemen her hocanın bize ısrarla yaptığı tavsiyelerden biridir çapraz okuma. Yıllar sonra Hocaefendi’den de dinledim aynı kapıya çıkan veya aynı kapıda buluşan benzeri bir tavsiyeyi; tenkidî/eleştirel düşünce. Çapraz okuma ve eleştirel düşünce; bu ikisi benim 35 yıldır devam eden ilim tahsil hayatımın temelinde yer alan iki kaidedir.

Bu yaklaşımın gereği olarak çok üzücü ve zaman zaman tahammülü imkansız da olsa ben eleştirel düşünceyi merkeze alan çapraz okumalara devam ediyorum. Okumayı literal olarak anlamayın. Okuyorum, dinliyorum, izliyorum.

NE YAPTIKLARININ ÇOK İYİ FARKINDA OLMALILAR

Mevzua girmeden önce “üzücü” ve “zaman zaman tahammülü imkansız” demekle ne kast ettiğimi iki cümle ile açıklayayım. “F…Ö” diyerek yazısına ve konuşmasına başlayan ve onunla bitiren, bir yazı ve konuşma içinde ne kadar çok o ifadeyi kullanırsa o kadar makbul olacağına inanan insanlar türedi son zamanlarda. 17/25 Aralık bu insanların çiçek açmaya başladığı bahar, 15 Temmuz sonrası da meyveye durdukları mevsim oldu.

Allah’a ve ahirete inanan insanlar bunlar. İlahiyat fakülteleri kürsülerinde ders verenler. Cami mihrabına geçip, üzerlerine giydikleri Peygamber cübbesiyle Peygamber mihrabında millete namaz kıldıranlar. Yıllarca kendilerinden ders okuduğumuz kişiler. İslam’ın erken dönemlerindeki Cemel, Sıffin, Kerbela’yi kendilerinden öğrendiğimiz, Harici, Şii, Mutezile, Ehli Sünnet ayrımlarının temelinde devrin siyasi hadiselerinin rol oynadığını bizlere söyleyenler.

Kimileri kelam hocası, kimileri hadisi ilgi alanı olarak seçenler. Kimileri mezhepler tarihçisi. Kur’an mahluktur demenin veya dememenin siyasal bağlamda da, kelâmi bağlamda da ne manaya geldiğini en iyi bilenler. Tuğla kalınlığında kitaplar yazmışlar bu konuda.

İşte konuşma ve yazılarına F…O ile başlayıp onunla bitiren insanların bunlar olmasına üzülüyorum. Mahallemdeki ilkokulu bitirmemiş karşı komşum Hafize Ninem olsa, inanın bu kadar üzülmem. Saf derim, muhakemeden yoksun derim, bütüncül bakamıyor hadiselere derim, bilgi tabanı eksik der, üstelik hakkımı da helal eder geçerim. Ama aynı şeyleri bu kişiler için nasıl söyleyebilirim ki? Onun için gerçekten ama gerçekten üzülüyorum. Kendi namıma değil; onlar namına. Kul hakkına bile bile girdikleri için. Gönülleri dağlayan zulümlere seyirci kaldıkları, hatta konuşma ve yazıları ile zımnen ya da alenen bu sürece destek verdikleri için.

Neyse, bu su çok un götürür. Biliyorum; deyim “bu hamur çok su götürür” şeklinde. Ben bilerek farklı bir şey söylüyorum. Zira su o kadar çok, o kadar çok ki, suyun içine kamyonlar dolusu un atılsa, karışım hamur kıvamını bulmaz.

FARKLI BAKIŞ VE AKIL ÇIKMAZI PROGRAMLARI

Bu zihniyetin temsilcisi sayılabilecek insanların sık sık çıktıkları bir ekran da Diyanet TV. Yiğidi öldür hakkını ver; Diyanet TV’nin sahih din anlayışını halka anlatan çok enfes programları var. Benim biraz sonra eleştirisi yapacağım Farklı Bakış ve Akıl Çıkmazı gibi programlar da buna dahil. Nedendir bilmem adını zikrettiğim bu iki program, son dönemlerde başlangıçtan bu yana devam ettirdikleri çizgisinin dışına çıkan yayınlar yapmaya başladılar. Programlarının tamamını izlemeyi bırakın, başlıklarına bile baksanız benim gördüğümü siz de görürsünüz. Şimdi o başlıkları paylaşacağım sizlerle ve ardından “Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü?” kabilinden “Ne oluyor?” diye soracağım.

Türkiye gibi seyretmenin okumaya tercih edildiği, bir insanın günde en az 3-4 saatini TV ekranının önünde geçirdiği ve endoktrinasyonun en âlâsının bu vesileyle yapıldığı bir ülkede “Hayırdır, bir yerlere mi gidiyoruz? Zihinler bir şeylere mi hazırlanıyor?” diye soracağım. Soracağım dedim ama sordum bile.

Nedir o program başlıkları diye merak ediyorsanız, buyurun: “Batı’da Yükselen İslam… Batı Tarihinde Müslümanların yeri ve İslam’a bakış… Göç ve Göçmenlik… Batı’da Radikalizm… Hıristiyan Fundamentalizmi… Batı’nın Kutsallığı… Batı’nın Sömürgeciliği… Batı’nın Geleceği…”

İçeriklerine bakıldığında çok faydalı tahlillerin yapıldığı muhakkak. Bundan hiç kuşkum yok. Sahasında uzman insanların konuştuğu gerçekten akademik veya yarı akademik program unvanı almaya da layık. Ama neden bu konular ve neden şimdi?

Başkanlık seçimi ile oturup kalkan iç siyasi konjonktür ile bugün itibariyle Batı ile olan hukuki, ekonomik, kültürel ilişkiler birlikte mütalaa edildiğinde karşımıza çıkan tablonun bu konuların seçiminde etkisi olabilir mi? Ben olabileceğini düşünüyorum ve bir zamanların meşhur sözüyle ‘zamanlama manidar’ diyorum. Sözünü ettiğimiz konuların batı karşıtlığını körükleyen bir çerçeve içinde ele alınması tesadüf olamaz. Zaten o hocalarımız tesadüfe inanmaz. Biz niye inanalım ki?

[Abdullah Salih Güven] 27.2.2017 [TR724]

AKP’nin Avrupa Konseyi’ndeki yalanı ortaya çıktı [Abdullah Bozkurt]

Türkiye’nin de kurucu ortakları arasında yer aldığı 47 üyeli Avrupa Konseyi’nde, basın özgürlüğü konusunda en fazla tehdidin kaynağı olarak gösterilen Türkiye’yi dünyaya afişe eden resmi web sitesinin değiştirilmesini isteyen AKP milletvekilleri, yalanları ile bir skandala imza attı.

Konsey’in önde gelen uluslararası 10 gazeteci kuruluşu ile beraber ortaklaşa hazırladığı listede, ihlallerin gerçekleştiği ülkeler arasında bir numarada yer alan Türkiye, bu utançtan kurtulmak için gazetecileri serbest bırakmak yerine, bu platformun tekrar düzenlenmesini bir diğer ifade ile ‘sansürlenmesini’ istedi. Üstüne üstelik bu değişikliği Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland da istiyor diye yalan söyleyerek skandal bir önerge hazırlayan AKP Milletvekili Talip Küçükcan, yapılan oylamada ise hüsran ile karşılaştı.

Platformu kuran zaten Jagland

Platform, Aralık 2014 de Genel Sekreter Jagland’ın inisiyatifiyle ve Sınır Tanımayan Gazeteciler ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu gibi gazeteci kuruluşların ortaklığı ile kuruldu. Amaç, basın hürriyeti konusunda tehditleri bu Avrupa Konseyi’nin resmi Platform sitesinde yayınlamak, kamuoyunu bilgilendirmek ve üye ülkelerin bu tehditleri bertaraf etmesine yönelik baskı oluşturmaktı. Türkiye çok kısa sürede toplam 254 tehdit bildiriminden 86’sının kaynaklandığı ülke olarak bu Platform’un en kötü ülkesi durumuna geldi.

Kaldı ki Türkiye’den yapılan bildirimlerin bazıları, aynı anda onlarca gazetecinin tutuklanması ya da 150’nin üzerinde medya kuruluşunun tek KHK ile kapatılması gibi konularda birer bildirim olarak yer aldı. Böylelikle, Türkiye’deki basın özgürlüğü ihlalleri Platform’a aslında olduğundan daha az yansımış oldu. Yine de, AKP hükümeti, her bir bildirime cevap vermek zorunda kaldığı için ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) de Konsey’in bir parçası olduğu ve olumsuz kararlar çıkma ihtimalinin yüksek olduğu göz önüne alındığında, Ankara bu durumdan rahatsız oldu.

Ve nihayetinde, Avrupa Konseyi, Türkiye’de neler oluyor böyle diye, heyetler göndermeye ve raporlar hazırlamaya başladı. Hatta azımsanmayacak sayıda Avrupalı milletvekili, Konsey’in Parlamenter Meclisi’nde (AKPM) Türkiye’yi resmen gözetim altına alınması teklifinde bile bulundu. En son Ocak ayında Strazburg’da gerçekleşen kış dönem toplantılarında, AKPM’nin Avrupa’da medya özgürlüğü konulu raporunda Türkiye’ye geniş yer ayrıldı ve medya özgürlüğünün önündeki engelleri kaldır çağrısı yapıldı.

18’e 110 oyla reddedildi

24 Ocak’ta yapılan toplantıda medya özgürlüğü raporu tartışılırken, Türkiye’nin AKPM’deki delegasyon başkanı ve AKP milletvekili Talip Küçükcan, birkaç Azeri milletvekilleri ile beraber son dakikada bir önerge verdi. Önergede, Konsey’in web sitesinde yer alan Gazetecilerin Güvenliği Platformu’nun istismarın önlenmesi amacıyla filtrelenmesi ve tekrar düzenlenmesi istendi. Küçükcan, bu önergeye gerekçe olarak da Avrupa Konseyi Genel Sekreteri de böyle talep etmektedir dedi. Önergeyi, Genel Kurul’da söz alarak savunan da yine bir AKP milletvekili, Emine Nur Günay, oldu.

Medya Özgürlüğü Raportörü Ukrayna milletvekili Volodymyr Ariev ise bunun mümkün olmadığı, Platform’un Genel Sekreterlik uhdesinde, gazetecilik kuruluşları sorumluluğunda yapıldığını ve Parlamenter Meclisi’nin bunda değişiklik yapma yetkisinin bulunmadığını söyleyerek önergeye karşı çıktı. Ariev “Ayrıca, bunun iyi bir fikir olduğunu da düşünmüyorum” seklinde sert bir konuşma da yaptı. Nihayetinde, önerge Genel Kurul’da oylandı ve Küçükçan ile AKP ancak 18 oy destek bulabilirken, 110 milletvekili ret oyu kullandı.

Biz yalanlara alıştık da, yurt dışında başka

Bu oylama sonucu beni şaşırtmadı ama garip gelen Küçükcan’ın iddiası olan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri de böyle istiyor diye önergenin gerekçesini açıklaması oldu. Nitekim, Avrupa Konseyi’ndeki yetkililere “Genel Sekreter Jagland’ın hiç bu minvalde açıklaması olmuş muydu?” diye sordum. Aldığım cevap, tabiatıyla ‘hayır’ oldu. Her şeyden önce, kendi inisiyatifiyle kurduğu bir girişimi Jagland niye baltalamak istesin. Jagland daha geçtiğimiz hafta, iki yeni gazetecilik kuruluşu ile daha protokol imzalayarak Platform’u genişletti.

Dolayısıyla, AKP milletvekili ve hem de delegasyon başkanı Küçükcan, açıkça yalan söyleyerek, AKPM’yi yönlendirmeye çalışmış ama muvaffak olamamıştı. Türkiye’de AKP iktidar sözcülerinin yalanı bini bin para gerçekten uzak ifadelerini her gün duymaya alışmıştık, ama yurt dışında ve uluslararası kuruluşlarda başkalarına atfen söyledikleri yalanlara da duymaya alışacağız herhalde. Ama gerçeklerin açığa çıkma gibi bir huyu vardır.

Konsey önemli kararların arefesinde

Aslında, AKP’nin asıl rahatsızlığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bir parçası olduğu Avrupa Konseyi’nin, Türkiye’deki başta ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere bu hukuksuzlukları resmi kanallar aracılığı incelemesi ve Türkiye üzerinde bağlayıcı idari ve hukukî kararlar almaya hazırlanmasından kaynaklanıyor.

Nitekim, insan hakları aktivisti olarak bilinen Litvanyalı politikacı ve şimdi de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği görevini yürüten Nils Muižnieks, yakınlarda yayınladığı Türkiye medya raporunda, tutuklu gazetecilerin davalarının boş olduğu ve delilden uzak olduğu kanaatini açıkça izhar etti.

[Abdullah Bozkurt] 27.2.2017 [TR724]

Bu tank çok su götürür [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Altay Tankı’nda motor imalini üstlenen Albayrak Grubu’nun ‘yapamadık’ beyanatı malumun ilamı. Bu netice sürpriz olmadı. Meselenin künhüne vakıf olanlar daha ilk günden bu hazin finalden endişe ediyordu. Zira Türkiye için elzem ve hayatî kıymetteki savunma sanayisinde atılacak adımlarda liyakatten ziyade hükümete yakın isimlerin kısa vadeli menfaatleri gözetildi. Haliyle görünen köy kılavuz istemedi.

Koç Grubu’na birilerini ortak yapmak için harcanan vakit ve enerjinin onda biri meselenin özüne dâir harcanmadı. Altay Tankı’nın gövde tasarımı (çizimler) Güney Kore’den kopyalandı. Albayrak da Avusturya’dan getireceği motoru ‘yerli’ diye yutturacaktı. Tankın diğer aksamının nasıl temin edileceği ise ‘kervan yolda düzelir’ zihniyetine havale edildi. Bu arada vatandaş, tek sesli medyanın manşetlerine bakıp millî tankımız olduğunu zannedecekti. Zaten işin aslı hiç konuşulamadı ki…

PANCAR MOTORU İLE OLUR ZANNETTİLER

Basit bir dizel motoru imal edemeden V12 motorundan bahsetmek memlekete bir fayda sağlamadı. Albayrak grubunun havlu attığını açıkladığı son beyanatı kabahatinden büyük. Neymiş efendim! İnsan kaynağı istihdam etmişler. İnsan kaynağı bile yokmuş anlaşılan ellerinde. Hal böyle iken meydana çıkmaları cesaretten mi, cehaletten mi? Albayrak bu tenakuzu içine sindirebildiğine madalyonun diğer tarafına bakalım.

Pancar motoru ile tank motorunu tefrik edemeyen Albayrak’ın Türkiye’ye kaybettirdiği vaktin ve paranın hesabını kim soracak? ‘Milli tanka TÜMOSAN motoru’ başlıklı haberlerin evvela kendi gazeteleri Yeni Şafak’ta çıkması ile başlayan keriz silkeleme (manipülasyon) operasyonu da fâil-i meçhul kalacak, öyle mi?

Bu haberlerden evvel 5 lira civarında seyreden TÜMOSAN hisse fiyatı, Savunma Bakanı’ndan müsteşarına kadar en yetkili zevatın ‘Altay’ın motoru tamam’ sözlerinin estirdiği rüzgârla 10,52 TL’ye kadar yükseldi. TÜMOSAN iki kat kıymetli hale geldi. Yatırımcı tank motoru ile gelecek yüksek satış ve kârın hayalini kursa da hepsinin balon olduğu Albayrak’ın Borsa İstanbul’a yolladığı uzun beyanatla 24 Şubat 2017 itibarıyla anlaşılabildi.

İki senedir havanda su dövüldü. Vatandaş, yatırımcı ve Hazine dolandırıldı. Binaenaleyh Albayrak’a teminat olarak yatırdığı para iade edildi. Kanun alenen çiğnendi, Hazine bir kere daha zarara uğratıldı. ‘Menfaatine dokunan AKP’li bakan bile olsa ona karşı medyayı silah gibi kullanmaktan imtina etmemesi’ bilinen Albayrak ailesi değil de başka bir firma ya da aile projeyi üstlense ve neticesi fiyasko olsaydı o grubun burnundan fitil fitil getirilirdi. Bırakın hesap sorulmasını, utanmasalar üstüne para verecekler.

KÜÇÜK YATIRIMCIYA YALAN SÖYLENDİ

Hukuk devleti cari olsaydı fiyaskonun Borsa ayağında sebebiyet verdiği kayıpların telafisi, tazmini ve manipülasyonun fâillerinin cezalandırılması icap ederdi. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) geriye dönük TÜMOSAN’dan yapılan açıklamaları, çıkan haberleri ve hisse grafiğini bütün teferruatı ile tahkik etmesi lazım. Aksi takdirde SPK yatırımcıyı mağdur edenlere göz yummuş olur ki bu ağır bir vazife kusurudur. Hissede son bir senede yüzde 20’lik kayıp gösteriyor ki kulağı delik olanlar ‘zararın neresinden dönülse kârdır’ diyerek TÜMOSAN hisselerini satmış. Son ana kadar iyi haber geleceği ümidi ile bekleyenlerin zararı Pazartesi gününden itibaren artacak. Savunma Sanayii Müsteşarlığı, SPK ve Borsa İstanbul’un üç maymunu oynadığı mevcut tablo ‘ahbap çavuş kapitalizmine veyl olsun’ dedirtiyor.

SANCAK YA DA HATTAT. ALBAYRAK’TAN NE FARKI VAR

Yandaş işadamlarını ihya etmekten vazgeçilmedikçe Altay Tankı yürümez. Birkaç gündür Ethem Sancak, Mehmet Hattat gibi isimler ortalıkta dolaşıyor. Ha Albayrak ha Sancak, yok birbirinden farkı. Sancak’a da verseniz Hattat’a da verseniz tank motorunu yabancı bir firmanın lisansı ile imal edecek. Türkiye’nin herkesle kavgalı olduğu bir devirde bu mümkün mü? Avusturyalı firma, Albayrak ile masaya oturduğu halde ilerleme sağlanamadı. Zira muhatabının tek marifetinin iktidara yakınlık olduğunu fark ettiği an masadan kalktı, itibarını kurtardı. Sancak ya da Hattat için de kapılar aynı şekilde kapanacaktır. Katar’dan gizli bir el devreye girebilseydi şimdiye çoktan girerdi. Dolayısıyla Katar’dan yana fazla ümitlenmek manasız.

Hükümet bu fiyaskonun fazla dillendirilmesinden hoşnut olmayacağına göre dosya referanduma kadar buzluğa kaldıracaktır. Motorla da bitmiyor mesele. Şanzıman, namlu, zırh, atış menzili ve isabet oranı gibi nice belirsizlik var. İsminin önüne ‘yerli ve millî’ sıfatını koymakla tank yürümüyor.

Hükümet, ana yüklenici Koç’un Altay Tankı’nı otomotiv endüstrisinden tanıdığı gruplarla hazır hale getirmesine razı olmazsa daha çok bekleriz. Uzağa gitmeye lüzum yok. F16 savaş uçaklarında takip edilen rotayı takip etmek kâfi. Lisansı Amerika’ya ait F16’larda yerli katkı payı nasıl seneler içinde artırıldıysa Altay Tankı’nda da benzer bir neticeye varılabilir. Aksi takdirde bu tank çok su götürür…

‘Yüzde 100 yerli’ yalanına tenezzül etmeden işin fıtratına münasip adımlar atılabilirse fiyaskonun izleri silinebilir. Endüstri 4.0’da kimsenin ‘yüzde 100 yerli’ gibi abes iddialarla vakit kaybetmediğini bir kere daha hatırlatarak bu bahsi kapatalım.

[Semih Ardıç] 27.2.2017 [TR724]

Vesayetle mücadele ediyormuşum gibi çek panpa! [Haber-Analiz: Sefer Can]

“İtinayla muhtıra yazılır. Hem çok kullanışlıdır, maksat gerçekleşir hem de yan etkisi yoktur.”

Hürriyet Gazetesinin ‘Karargâh rahatsız’ (25 Şubat 2017) manşetinin altına bu reklam cümleleri yazılsa yeridir. Sadece haberin başlığını ve Erdoğan gazetecilerinin tepkisini okursanız 12 Mart muhtırası verildi zannedebilirsiniz. Oysa yedi maddenin tamamı muhalefetin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a yönelik eleştirilerine cevap. Yalnızca iki tanesi yakın zamanda gündeme gelen konular. Biri, AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin 15 Temmuz’dan tutuklu kardeşi Mehmet Dişli’yle ortak arsa iddiası. Karargah zaten yazılı açıklamayla bu iddiayı yalanlamıştı. Geriye Türk Silahlı Kuvvetleri’nde başörtüsünü serbest bırakma kararı kalıyor. O konuda da çok özenli bir dille “Bize sorulmadan yapıldı” deniliyor.

Haber aslında ‘karargah savunmada’ başlığı ile verilecek kıvamda. ‘Rahatsız’ ibaresinin yanına Mustafa Balbay’ın ‘genç subaylar tedirgin’ manşeti iliştirilince kullanışlı hale geliyor.

SAKINCALI PİYADE ARINÇ’LAR BİLE ÇAĞIRILDI!

Genelkurmay Başkanı, bütün yetkileri alınmış, hiçbir birlikle emir komuta ilişkisi kalmamış durumda. Avrupa’daki krallar gibi sembolik ve ritüel bir figürden öte anlamı yok. Bir de kum torbası olarak faydalı olabilir. Bugünlerde amaçlanan da o galiba. Referandumla ilgili sıkıntı baş gösterdiği tezleri havada uçuşurken, Bülent Arınç gibi sakıncalı piyadeler bile silah altına çağrılırken Hürriyet’in manşeti imdada yetişti.

Aslında Doğan Grubu’nun da Akar’dan farkı yok. Holdingin Ankara temsilcisi aylardır tutuklu, üst düzey bürokratları tutuksuz yargılanıyor. Soruşturmanın Aydın Doğan’a ulaşması bir işarete bakıyor. Polis canı sıkıldıkça holdinge baskına gidiyor. Bu durumdaki Hürriyet vesayetçilik yapıyormuş! Yerseniz… Yandaşlar öyle diyor.

Ne zaman sandık belirse ufukta, seçmen listelerinin açıklanması kadar rutine binen gelişmeler yaşanıyor. Muhakkak çakma bir vesayet çıkışı oluyor ve Doğan Grubu ile kavga fotoğrafı çektiriliyor. Kavga bitince bir açılış ya da benzeri jestle zarar telafi ediliyor.

Bir dönem Yeşilçam’da birbirinin kopyası melodramlar çekilirdi. Tekrarlara ve benzeşmelere rağmen iş yapardı. Siyasetin melodramı da bu çakma vesayet mücadelesi oldu. 27 Nisan e-muhtırası bugünküne ne kadar benziyordu. Muhtıranın konusu, Şanlıurfa’da Kutlu Doğum etkinliğinde ilahi okuyan kızlardı. Bugünkü kadar zayıf bir metindi. Sonra ne oldu? AKP rekor oyla tek başına iktidara geldi. Sözde muhtırayı veren Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, çok az komutana nasip olan kazanımlarla emekli oldu. Zırhlı özel arabadan devlet nişanına kadar, Erdoğan hiçbir şey esirgemedi kendisinden.

ERDOĞAN-BÜYÜKANIT KAYIKÇI KAVGASI

Geçen hafta ilginç bir röportaj yayınlandı Habertürk gazetesinde. Başbakan Başdanışmanı Abdülkadir Özkan, Dolmabahçe görüşmesinde Erdoğan ile Büyükanıt’ın Hizmet Hareketini bitirme konusunda anlaştığını söyledi.

Şu ifadeler Başdanışman Özkan’a ait:

“Çok enteresan bir şey söyleyeceğim. Hatırlarsanız Sayın Erdoğan Başbakan olduğu dönemde Dolmabahçe’deki ofisinde dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile özel bir görüşme yapmıştı. İçeriği açıklanmadı ve Büyükanıt “Benimle mezara girecek” dedi. O görüşmeden tam bir ay sonra Ümraniye’de bir gecekonduda mühimmatlar bulundu. Sonra Poyrazköy baskını oldu ve Ergenekon süreci başladı. 2007’de Erdoğan bu örgütün devlet içerisinden tasfiye edilme operasyonunu başlatacaktı. Ama bir ay sonra orduya ait mühimmatların bulunduğu, darbe günlüklerinin ele geçirildiği haberleri üzerinden bir kamuoyu oluşturdular. Ordunun darbe hazırlığı içerisinde olduğunu ve kendilerinin bu darbeyi deşifre ettiğini söylediler. Süreci manipüle ettiler. Erdoğan, 2011 sonrasında dershaneler tartışmasını açarak örgütün tasfiye sürecini başlattı.”

Anlayacağınız, perdenin önünde kayıkçı kavgası arkada kirli koalisyon.

28 ŞUBAT’TAN NEDEN HESAP SORULMADI?

Benzer bir durum 28 Şubat için de söz konusu. Normal şartlarda 28 Şubat’çılardan hesap sorulması gerekirdi değil mi? Refah ve Fazilet Partileri kapatılmış, binlerce insan mağdur olmuş, başörtülüler yerlerde süründürülmüştü. Savsaklanan bir yargılama dışında ne var?

Erdoğan, 28 Şubatçıları hedef alan operasyonlara sert tepki göstermiş “Bu dalgalar milleti boğar” demişti. Şimdi düşünüyorum da rahmetli Necmettin Erbakan’ın iki partisi üst üste kapatılmasaydı, AKP diye bir parti olabilir miydi? Rüzgarı en fazla arkalarına aldıkları günlerde 70 yaşındaki Recai Kutan, Abdullah Gül’ü ve  dolayısıyla Erdoğan’ı yenmişti.

(28 Şubat neyi başardı? Sorusuna cevabı sonraki yazıya bırakalım)

‘Karargâh Rahatsız’ manşetine gelmeden, AKP’nin yine bu vesayet oyununa sarılacağının işaretini iki gün önce Star Gazetesi vermişti. AKP’lilerin şuuraltındaki bütün öcülerin fotoğrafını kolajlayıp ‘vesayet pusuda’ diye manşet attılar. Vural Savaş’tan Ahmet Necdet Sezer’e ve Çevik Bir’den Kenan Evren’e kadar bütün ‘nefret objeleri’ bir aradaydı. Umdukları etki oluşmayınca ihale Hürriyet’e kaldı.

Ters manyel yaparak “Yetişin ey ehli vatan, iktidar elden gidiyor” mesajı verdiler. Gel gör ki bu da tutmadı. Rütbeleri sökülmüş Hulusi Akar ve dişleri eline verilmiş Aydın Doğan’la bu kadar oluyor. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in “FETÖ deprem yapacak” iddiası kadar ancak ciddiye alındı.

AKP bu manşeti ne kadar çok kullanırsa çaresizliği o denli büyük demektir.

[Sefer Can] 27.2.2017 [TR724]