Muharrem kültürümüz [Dr. Hüseyin Kara]

Muharrem ayı; hicrî takvimin ilk ayı olarak Efendimiz’in (sav) dilinde Allah’ın ayı diye anılmış, Kur’an’da ise  haram aylardan sayılmıştır. Zaten adı da bunu ifade etmektedir. Hz.İbrahim’den (as) beri haram aylar olarak bilinen muharrem, recep, zilkade ve zilhicce olarak bu dört ay, savaşın bile yapılmadığı haram aylardır. İnsanlık tarihi içinde dünyevi kaygılarla bazen buna uyulmadığı da olmuştur. Fakat genelde en azından yılın üçte birine tekâbül eden yaklaşık 120 gün, savaş dışı kalınabilmiştir. Bugünkü medenî! dünyanın bu kadar savaşsız günü bile olamadığı düşünüldüğünde, eşhur’ul hürum un anlamı daha net anlaşılmaktadır. 
  
Bir yılı meydana getiren aylarla ilgili Kur’an-ı Kerim ‘’Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde ( Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekün savaşın ve bilin ki Allah ( kötülükten) sakınanlarla beraberdir.’’ (Tevbe, 9/36 )  buyurmakla takvim yılının on iki ay olarak belirlenmesinin ilâhî bir takdir ile düzenlendiği görülmektedir. Yılın içindeki haram ayları da Allah belirlemiştir.

Yılın on iki ayı içinde muharrem ayının özel bir yerinin olduğu izahtan vârestedir. Muharrem ayının onuncu gününe denk getirilen ilâhî inayet ve yardımlara bakıldığında bugünün seçilmesinin tesadüflere verilemeyeceği aşikârdır. Özellikle on peygambere muharremin onu olan aşure gününde verilenler, bu ayın Allah nezdindeki kıymet ve değerini anlamaya yetecek seviyededir. Fecr Suresi’nde Allah’ın yemin ile anlattığı on gece (89/2) hicrî takvimde bulunan üç on geceden birisi de muharrem ayının ilk on gecesi olduğu da bilinmektedir. Diğer ikisi de; ramazan ayının son on gecesi ile zilhicce ayının ilk on gecesidir. Bu gecelerin diğer gecelerden daha üstün ve kıymetli olmaları, elbette ki bu gecelerde cereyan eden olayların kutsiyeti ile alakalıdır. İlk ikisi bayramlarla biterken, muharremin ilk on günü de aşure günü ile bitmektedir. 
          
Aşure günü; anlam itibarıyla  muharrem ayının onuncu günü manasına gelen aşere (10) kelimesinden türetilmiştir. Daha sonraları bu kelime Hz.Nuh’un(as) gemisinin tufan sonrası  muharremin onuncu gününde Cudi Dağı’na oturması ile, gemide kalan son malzemelerden pişirilen yemeğin adı olmuştur. Aşure; bugünkü kullanımı ile muharrem ayının onuncu günü olmaktan çok, o tarihi yemeğin adı olarak öne çıkmıştır. Hicretin 61. yılında Kerbela’da cereyan eden o üzücü olaya kadar aşure günleri hep bir sevinç ve eğlence günleri olarak geçirilmiştir. Aşure gününe bütün ilâhî dinler kutsal bir gün olarak bakmışlar ve o günde, başta oruç tutmak üzere diğer ibadetlere de önem vermişlerdir. Bi’setten önce Efendimiz’in (sav) de Mekke’de Hanif dinine uyarak muharrem orucu tuttuğu bilinmektedir.

Efendimiz (sav ) Medine’ye hicret ettiklerinde, Yahudilerin muharrem ayının onuncu gününde oruç tuttuklarını duyunca sebebini sormuştur. Onlar da Hz. Musa (as)  muharrem ayının onuncu gününde Firavunun zulmünden bir mucize ile kurtulduğunu, dolayısıyla bir şükür nişanesi olarak oruç tuttuklarını söylemişlerdir. Bunun üzerine Efendimiz (sav ) ‘’Biz Hz. Musa’ya (as ) onlardan daha lâyıkız‘’ buyurarak, aramızda bir benzerlik olmaması için sadece onuncu günü değil beraberinde ya dokuzuncu veya on birinci günü de katarak oruç tutulmasını tavsiye etmiştir.  
          
Her ne kadar Efendimiz’in(sav) Mekke’den Medine’ye hicret etmesi rebiülevvel ayında gerçekleşmiş olsa da, Hz.Ömer’in (ra) hilâfeti döneminde kararlaştırılan hicri takvimde,  başlangıç ayı olarak muharrem ayının tesbit edilmiş olması kadim bir geleneğin devamı olarak önem arz etmektedir.
         
Hz.Hüseyin (ra) efendimiz ve aile efradından yetmiş masum insanın hunharca Kerbelâ’da şehid edilmesi de muharrem ayının onuncu gününde vuku bulmuş; bu, muharrem ayını sevinç ayından hüzün ayına dönüştürmüştür. Sinesinde kalp taşıyan kadın-erkek her müslüman, ciğerleri dağlayan bu üzücü olaya gözyaşı dökmüş ve böylece her yılın muharremleri mateme dönüşmüştür. Nasıl olmasın ki;  Efendimiz’in (sav) ehl-i beytini sevmek her müminin aslî vazifesidir.  Bu aynı zamanda Kur’an’da Allah’ın fermanıdır. ‘’ İşte bu, Allah’ın iman edip makbul ve güzel işler yapan kullarına verdiği mutluluk müjdesidir. De ki: Ben bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü, sizden akrabalık sevgisinden başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur. İşte kim böyle bir sevgi olsun, başka iyi işler olsun gerçekleştirirse, Biz de onun o iyiliğinin sevap ve mükâfatını kat kat artırırız. Çünkü Allah Gafurdur, Şekûrdur.’’  (Şûra,42/23)
           
Ayrıca, Efendimiz (sav) Veda Hutbesi’nde ‘’Ben size iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece dalâlete düşmezsiniz. Bunlardan biri Allah’ın kitabı, ikincisi de ehl-i beytimdir.’’ Diğer bir rivayette sünnetimdir, buyurmaktadır.  Bu ayet ve hadisler ışığında Efendimiz’in (sav) ehl-i beytine muhabbet duyulması müminler için fıtrî bir görevdir. Günümüzde ehl-i beyti Seyyitler ve Şerifler temsil etmektedir. Efendimiz (sav) ‘’Her nebinin soyu kendinden, benim neslim Fatıma’dandır.’’  buyurmasından anlaşıldığı gibi Hz. Hüseyin’in (ra) soyundan gelenlere seyyid, Hz. Hasan’ın (ra) soyundan gelenlere de şerif denir. Bu temiz nesillerin İslam dinine sahip çıkmaları Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin değerlendirmesine göre cibillîdir. Asırlar bunu asla değiştiremez.
          
Geçen on beş asır içinde İslamî olan her şeye farklı yorumlar yapan Şiî dünyası, Hz.Hüseyin (ra) efendimizin şehadetine de ifratkâr bir yaklaşımda bulunarak, olayı şirazesinden saptırmışlardır. Matemi abartarak pek çok bid’atın ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır. Muharremin onunda kan akıncaya kadar zincirlerle sırtların dövülmesi gibi hiçbir dinî temele dayanmayan asılsız ve de samimiyetsiz matem gösterileri muharrem ayına damgasını vurunca, ehl-i sünnet camiası da muharremin gerçek yüzünü unutarak ayrı bir tefritin içine düşmüştür. Şiî dünyası ile aynı karede görünmemek için Sünnî dünya, muharrem ayında yapılması gerekenlerden de taviz vermeyi tercih etmişlerdir. Bundan daha büyük ve kasıtlı yanlışları da Hz. Hüseyin Efendimizi şehit edenlerin Sünni dünyadan gözükmeleri ise Şiilerle Sünniler arasında olmaması gereken bir soğukluğa sebebiyet vermiştir.
         
Bütün bu tarihî süreçte yapılan yanlışlıkları bir tarafa bırakarak, muharrem ayında bir müminin yapması gerekenlere yeniden dikkatleri çekerek; bir taraftan özellikle muharrem ayının ilk on gününü gündüzleri saim, geceleri kaim şekliyle ihya etmek gerekmektedir. Geride kalan yirmi gün ve gecesini de Efendimiz’in (sav) sünnetine uyarak’’ Ramazandaki farz oruçtan sonra en çok oruç tuttuğu ay muharrem ayıdır.’’(Müslim)  Böylece muharrem ayının hakkını vererek bizden hoşnut olarak ayrılmasını sağlamak mümince bir davranış olur. 
         
Bugün Hizmet Hareketi; insanlığın ortak kültürü olan aşureyi yeniden canlandırma adına her yıl muharrem ayının onunda  insanlara ulaşma ve hediyeleşme vesilesi yaparak ihya etmesi çok çok önemlidir. İnsanlık ortak paydasında buluşan Hz.Adem’in(as) evlatları eğer dünyayı yaşanır halde tutmak istiyorlar ve barış içinde yaşamak niyetleri varsa birbirlerine aşure ikram ederek buluşmaları iyi bir başlangıçtır. 

Not: Bu yazıyı yazdığım saatlerde, İngilizce öğretmeni olan oğlum ve gelinim annelerinin yaptığı aşureyi komşularımıza ikram etmekle meşgul idiler.  
          
[Dr. Hüseyin Kara] 2.10.2017 [Samanyolu Haber]
huseyinkara1953@hotmail.com

Bırakın Ya hu, Adam öfkelensin! [Kadir Gürcan]

Sayın Cumhurbaşkanı’nın New York’taki bir konuşmasında, dinleyiciler arasında yükselen protesto seslerine tepkisi bir hayli garipti. Nasıl resmetsek karar veremedik ama, iktidarın “Gezici” görmüş hali belki bir fikir verebilir. Son yıllarda her söylediğine mürid inkiyadı ve Mevlevi itminanı ile gerdan kıran dinleyiciler Hazret’in tahammül sınırını iyice gevşetmiş. Arka sıralardan yükselen her ses, yıpramış asabiyetleri akordsuz kemana çeviriyor.

Kola tenekesi ezilse, “Saray mı bombalanıyor?” telaşına kapılanlar var. New York’ta bağırıp-çığıranlar “Demokrasi ve insan hakları! Türkiye’yi diktatörler idare ediyor!” sloganları atan bir avuç terörist(!). Yabancı memleketlerde hayatını idame ettirmek zorunda kalanlar yurt içindeki vatandaşlar gibi “İş, aş, eş!” istemiyorlar. Ülke hasretlerini bu şekilde bir his boşalması ile hafifletiyorlar. 

Sayın Cumhurbaşkanı yabancı bir gazeteciye verdiği röportajda “Cezaevine konulan gazetecilerin bir çoğu terörist!” diyerek su üzerinde kalmaya çalışsa da yabancı dillerde yayınlanan demokrasi raporları, Türkiye’nin demokrasi karnesine geçer not vermiyorlar.

Yurt dışı seyahatlerinde rical-i devleti yuhalayıp, protesto edenler ise içeriye tıkılamayan cahil-cühela takımı. Onların hakkından da Cumhubaşkanlığı korumaları gelecek ama, maganda takımı ABD’nin “Most Wanted” listesinde. ABD’de adam dövmeye gidelim derken, elin-alemin zindanlarında çürümek de var. Şehir Kabadayılığı’nın pili, yurtdışı pasaport kontrollerine kadar geçerli.

Mevcut hükümet yurtdışında her gün büyüyen muhalefet öfkesini de uzun vadede, pasaportlarını iptal, konsolosluklarda işlerini zorlaştırma ya da sakıncalı vatandaşları CB-MİT’e (En son Cumhurbaşkanlığı MİT’i isminde karar kılınmıştı.) jurnalleme gibi devlet hizmetleriyle(!) hizaya getirme gibi çiğ yollarla deniyor. 

Sayın Cumhurbaşkanı’nın iyice hassaslaşan dayanıklık sınırı çevresini iyice tedirgin ediyor olmalı. Bu yüzden, bir çok hadisenin kendisine ulaşana kadar epeyce süzgeçten geçirilip işlem gördüğü belli. Zat-ı Alileri’nin neşesi yerinde olsun da diğer işler nasıl olsa bir yere varır. Varmasa ne olacak? Seyirciler arasından protesto sesleri yükseliverince, bütün iştahının alt üst olması kim bilir yakın çevresine nasıl aksediyordur?

Türkiye’de bütün idari ve yürütme organları tek elde toplandığı gibi, insanlık icabı kızıp sinir boşaltmak ya da yüksek sesle konuşmak da neredeyse OHAL’e takılacak. Bunca kötü giden dış işleri, durmak bilmeyen ve her gün ortalama on can alan terör, ha patladı ha patlayacak ekonomik kırılganlığa kimse hakkıyla öfkelenemiyor bile. Sayın Başbakan’ın en çok öfkelendiği şey, şantiyelerde yerlere dökülen tel, çivi, tahta parçası gibi inşaat malzemeleri. Hükümet kanadı, ülkenin diğer işleri ile alakalı bütün hassasiyetleri Saray’a havale edip kalp ve tansiyon ritmini bozmuyor. 

Zavallı İstanbul Belediye Başkanı’nın hafif sertleşivermesi, herkesi korkuttu. Adamcağız behlül meşrep, mütebessim ve gönülsüz olunca kızmasına bile müsade etmiyorlar. Olmadık yerde sinirlenip, bildiklerini söyler mi endişesi, Saray’ı tedirgin etmiş olabilir. Adam, azledilir gibi görevinden istifa etmek zorunda bırakıldı ama, “Kimseye kızgın değilim!” demesi için etmediklerini bırakmadılar 

İstanbul Belediye Başkan’ı Topbaş’ın bir hafta içinde olup-biten istifa sürecinde, kendisini, ailesini ve ailesi ile özdeşleşen Topbaş Geleneğini uçurumun kenarına getiren asıl mesele damadı ile alakalı örgüt üyeliği söylentileriydi. Gariptir, istifa ile alakalı süreçte kimsenin bunu dile getirmemesi, işin daha derin olduğu şüphelerini uyarıyor. Yoksa, Türkiye’nin tek metropolü İstanbul, yıkılıp yerle bir olsa, bir tarafından Ege Denizi’ne, bir tarafından Marmara’ya ve diğer tarafından Karadeniz’e aksa, Saray istemediği sürece kimsenin istifa edeceği falan yoktu. 

Bir küçük ayrıntı daha. İstanbul’da gayr-ı menkul zenginliği dillere destan bir aile için de tehlikeli çanları çalıyor olmasın? Sayın Belediye Başkanı’nın istifası, haramiliği meslek edinmiş yeniçeri artıklarını teskin eder mi? Bekleyip, göreceğiz. 

“Bir sengine yek-pare Acem mülkü feda!” olası İstanbul saltanatı elinden sökülüp alınmış bir adama “Kızma be birader!” hafifliği çok ağır gelmiş olmalı. Hazret’in mütebessim çehresine yapışan tükenmişlik ve yorgunluğun kısa zamanda dağılması oldukça zor. Bırakın yahu adam gönlünce bir öfkelensin! Saray’ın ta New York’a taşan öfke, kin, nefret ve düşmanlık stoklarına zarar gelmez, hatta bir taş bile eksiltmez!

[Kadir Gürcan] 2.10.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Sizde hiç din iman yok mu? [Ali Emir Pakkan]

‘Beni defalarca dövdüğünüzü, emniyet kadrosu namı altında adaya gelen ekibe dövdürdüğünüzü, sizin yardımcılarınız Akay (Şakman) ve Teoman’ın (Koman) yardımları ile ayaklarımı tüfenge bağlayarak tırnaklarımı söktüğünüzü, arzu ettiğiniz ifadeleri vermediğim ve imza etmediğim için beni gece yarısı halata bağlayarak Yassıada’da baş aşağı denize sallandırdığınızı niye itiraf edemiyorsunuz?’

Yassıada Komutanı Tarık Güryay'ın 1970’te yayımlanan anıları üzerine polis müdürü Bumin Yamanoğlu, o güne kadar sadece DP'lileri bildiği işkenceleri böyle ifşa etmişti. 

27 Mayıs 1960’taki askerî darbeden sonra Demokrat Partililerin tamamı Yassıada’ya götürüldü ve yargılama sürecinde işkence gördü. Cezaevinde 10 milletvekili ve bürokrat hayatını kaybetti. 

27 Mayıs cuntası, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’u idamla yargılarken, 7 bin subayı tasfiye etti. DP’lilere iyi muamele ettiği tespit edilenler pasif görevlere çekildi. Bir deniz binbaşısı yapılanlara dayanamadı, adayı terk etti. Darbenin hakkını verenlerin ise yıldızı parladı. 

Yassıada’da Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’la birlikte milletvekili, asker  ve sivil bürokratlar büyük işkenceden geçirildi... Kadın Milletvekili Perihan Arıburun saçlarından sürüklendi. Faruk Oktay, işkencede hayatını kaybetti. 

DP Kütahya Milletvekili Ahmet İhsan Gürsoy, Başbakan Adnan Menderes’e yapılanları şöyle anlatıyor: “Menderes’in avukatlarının tevkif edilmesini takip eden günlerde Bayar’ın avukatı Gültekin Başak, müvekkili ile konuşmaya gitmiş. O gün Bayar avukatını fevkalade üzgün görmüş. Subay nezaretinde konuştukları için dolambaçlı yollardan sorduğu halde üzüntüsünün sebebini öğrenememiş. Sonradan Kayseri Cezaevi’nde Başak, Bayar’a o günkü durumunun nedenini anlatmış: ‘Sizi ziyaret için subay mahfelindeki odanıza doğru ilerliyordum. Önümde benden iki metre kadar ileride bir subay, muhafız olarak gidiyordu. Muhafız sizin oda kapınıza yaklaşmak üzereyken ben de rahmetli Menderes’in kapısının önüne ulaşmıştım. Kapı aralıktı. O esnada rahmetlinin gayet nazik bir şekilde aralık kapıyı daha da açarak ‘Avukat bey, benim avukatlarıma ne oldu? Onlar gelmediğine göre ben ne yapabilirim?’ şeklindeki sualleri ile karşılaştım. İşte bu anda hol kısmından nasılsa buraya gelmiş bir subayın rahmetliye ağır küfürlerle tekme tokat hücum ederek onu odaya kapattığını gördüm. Şiddet hareketlerinden mütevellit gürültüler kapanan kapının arkasında devam ediyordu. Rahmetlinin maruz kaldığı ağır muamele, sizin durumunuz ve şahit olduklarımla adeta çökmüştüm. O anda ne yapmam lazım geldiğini bugün dahi tespit edebilmiş değilim. Bir kelime ile insanlığımdan utanmıştım. Bu hadiseyi görmemek için keşke bugüne kadar yaşamamış olsaydım.”

Yine Demokrat Parti milletvekillerinden Sezai Demiray anlatıyor: “Hücreye götürüldüm. Bir gürültü ile kapı ve demir sürgüler arkamdan kapatıldı. Ayak seslerinden Yüzbaşı Necdet ve bizi getiren tomsonlu onbaşıların gittiklerini ve koridorda iki nöbetçinin kaldığını anladım. Aradan bir saat ya geçmiş veya geçmemişti ki yanımdaki hücrelerden birinden canhıraş sedalar gelmeye başladı. ‘Ölüyorum, hiç sizde din iman yok mu? Allah aşkına bana bir doktor’ diye bağırmalar duyunca kulak kesildim. Takriben 20 dakika sonra da çok aşinası bulunduğumuz yüzbaşının cırlak sesini duydum. İnleyen hücrenin kapısına gelmiş ‘Ulan doktor senin neyine’ diyerek Türkçede ne kadar küfür varsa saymaya başlamıştı. İnleyen ses ise ‘Vallahi ölüyorum yüzbaşım, doktor doktor’ diye kesik kesik seslenmeye devam ediyordu. Daha sonra koridorda birtakım sesler ve gidip gelmelerden sonra inleyen ses kesildi. Sonradan bu inleyenin, İstanbul’un genç ve enerjik Emniyet Müdürü Faruk Oktay olduğunu ve vak'adan 2-3 gün sonra Yassıada’da vefat ettiğini öğrendik.”

Zalim bazen asker bazen de bugünkü gibi sivil olur. Hizmet hareketine yapılanı, en iyi zulme maruz kalanlar anlar. Kendilerine yakıştırdıkları sıfatlar ne olursa olsun zulüm tek millettir.. 

[Ali Emir Pakkan] 2.10.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Himmet edin, omuz verin, gayrete ihtiyaç var! [Bahattin Karataş]

Darda kalmayınca Hızır yetişmezmiş... Hızır'ın yetiştiğine de medet edilirmiş... "Çaresiz muzdar kalıp Allah'ı çağırdığınızda imdadınıza yetişmedi mi? Sıkıntılarınız çözülmedi mi? " (Neml/62)

Yüzbinlerce mağdur, mazlum, mahkumlarımız, darda ve zorda işkencelerde insanımız, işinden olmuş aç ve sefil kardeşlerimiz, bacılarımız ve daha güneş yüzü görmemiş bebeklerimiz hapislerde çürümekte ve de binlerce beli bükük ihtiyarlarımız var...

Ama bize bizden daha yakın, çağırdığımızda yanımızda hazır ve nazır Rabbimiz var.. En gizli hatıratı kalbimizi duyan bilen ve en ufak bir arzumuzu yerine getiren merhametli, cömert bir Rabbimiz var.. Size verdiklerini sizden satın almak istiyor, gelip geçici dünya malınıza müşteri oluyor! Fiyat olarak cennet veriyor.. Var mısınız böyle bir satışa, böyle bir ticarette el sıkışmaya ?..

Ne ekersek onu biçeriz.. Ektiğini biçmeyen var mı? Ekmediği halde biçen var mı? Hayır.. Ektiği başka, hasatı başka olan oldu mu şimdiye kadar? O da hayır. Harmanlar hep ekilenlerden oluşmuştur.

Dünya her şeyiyle bir mezra, bir tarladır.. İyi kötü ekilenler hep ahiret hesabına işler.. Çünkü hasat ve harman yeri ahirettir.. Kur'an "Kim ahiret kazancını isterse onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat ahirette nasibi yoktur onun.." (Şura/20) 

Dünya ekersen dünya, ukba ekersen beka bulursun.. Taat u ibadet ekersen, cennet ve cemalullahı bulursun.. Rüzgar ekersen de fırtına biçersin..

Neyiniz varsa ekmeye bakın.. Elinizdekilerini değerlendirin. Ekilecek çok şey var. Sağlık, gençlik, ilim irfan, mal, mülk, servet, -mevki makam, para-pul, bir çok nimet.. Hiçbiri ebedi değil, isterseniz gidin kabristana sorun, bakın yatanların yanına hiç kimsenin hiç kimsesi ve serveti malı mülkü yatmış mı? Kabirde yek başına, hem de yapayalnız yatıyor. Etrafında sevdiklerinden hiç kimseler yok! Herkes ve her şey şey onu terk etmiş. Ne eşi ne çocukları ne de bir dostu yok.. Her şey ve herkes meğer kabir kapısına kadarmış onunla..

Efendimiz, "Öleni mezara kadar üç şey takip eder, ailesi, malı ve ameli.. Ailesi ve malı geri döner. Ameli, ektikleri onunla devam eder" buyurur.. Öyleyse yanınıza sizi terk etmeyecek yol arkadaşı alın.. Çünkü herkes ve her şey sizi mezara, çukura bırakıp geri dönecekler... 

Hanumanlar, saraylar, villalar, altınlar, elmaslar, zebercetler, güçler, apoletler mezarlıkta yok.. Milletin başına balyoz olup zulmeden yetkiler, mevkiler, rütbeler de yok..

Yerinde sarf edilmeyen sevmekler, merhametsiz azap çektirir..

Yerinde sarf edilmeyen servet mal mülk de kim bilir başımıza ne gaileler açar.. O da azap olur, cehennem olur.. Bizi yakar... 

Kuran, "Kadınlardan, evlatlardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar( bugün arabalar) davarlar ve ekinler (yatırımlar) gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara cazip gelmektedir. Her şey dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah'ın katındadır..'' (3/14) buyurur.

Ekinler mevsiminde ekilir.. Güzün ekilir bilirsiniz.. Kışın ekilmez, kışta toprak, hava, su ekmeye izin vermez. Arkasında bahar var.. Ekim değil, yeşerme zamanı artık..Ve hemen sonra da yaz gelir.. Yaz, herkesin ektiğini biçme mevsimidir.. Hasat zamanıdır.. Bir şey ekmemişsen biçemezsin, pişmanlık da fayda vermez.. Çünkü geri dönüşü yoktur zamanın ve mevsimlerin.. Boşa harcanan servetin ve ömrün de faydası yok artık...

Kimi gül eker.. Bir ülkeye, bir millete. Himmeti, milleti olan bir nesil yetiştirir.. Topyekün bir millete hızır olur, ab-ı hayat akıtır. Ülkesini gül gülistana çevirir.. Herkese rahmet okutur..

Kimi talihsizler de hazan olup fırtına olur, ekilen bütün hayırlı hizmetleri yerle bir eder, bir ülkeyi, bir milleti yoz yobaz eder, harmansız akim bırakır, herkese lanet okutur..

Binbir fedakarlık hasbiliklerle yetiştirilen gülistanı haristana çevirir, her tarafı yakar, yıkar.. Bir nesli Allah'tan, peygamberden, dinden imandan eder.. millete lanet okutur.

"Bir mıh bir nal, bir nal bir at, bir at bir yiğit, bir yiğit bir millet kurtarır" atasözümüz çok manidardır.. Bir genç, bir yiğit bir devleti kurtarır da, batırır da..

Hayırsız evlat da babanın bir ömür boyu birikimini, servetini çarçur eder. Ailesinin onurunu beş para eder.. hHayırsız bir idareci de koca devletin bin yıllık mirasını yok eder.. Hatta tarihten siler.. Ulusal veya uluslararası devletinin itibarını ve kredisini yerle bir eder...

Şimdi hayır ve hasenatta çok akıllı şuurlu davranmak zamanı.. Adanmış yiğitlere sahip çıkıldığında bir millet ve dünya nasıl mamur ve abad olur, hizmetimizle hem biz hem dünya gördük yaşadık. Bugün de 'keşke daha çocuk iken sahip çıksaydık' denilen nice gençler var ve şimdi bunlar elimizde.. Kim bir hayra sebep olursa onu işlemiş gibidir..(hadis) Bir milleti kurtaracak bu potansiyeli sahipsiz bırakmayalım...

Pireye kızıp da yorgan yakmayalım. Kim ne yaparsa kendine yapar..Bize düşen hizmettir.. Netice Allah'a aittir.. Biz işimize bakalım, Allah'ın işine karışmayalım.. İş olarak bize kaldırabileceğimizi vermiş.

Bizi mahcup edecek amel işlemeyelim.. İyi kötü her amel karşımıza çıkacak.. Bize sorulacak. Allah bizleri utandırmasın..Yüzümüzü kızartmasın, başımızı öne eğdirmesin." O gün insanlar kabirlerinden bölük bölük çıkarılır, amelleri onlara serdedilir. Artık kim zerre miktar bir hayır işlerse mükafatını görecek. Kim de zerre miktar bir kötülük işlerse o da onun cezasını görecektir." (zilzal/6,7,8 )

Milletimizi ve ülkemizi kaybetmemek, kazanmak istiyorsak yarınlarına yatırım yapalım.. Kendi mal, mülk ve servetimizi düşünüyorsak yine hizmet edecek birilerine sahip çıkmalıyız.. Bu yiğit, illa senin benim çocuk olmayabilir.. Ama millet senin, ülke senin, devlet senin unutma !. Varım yoğum tüm varlığım, mirasım sadece çocuklarıma demek, eksik ve bencil bir düşüncedir.. Ne bizi kurtarır ne de ülkeyi..

Gençliğimizin ihmali milletimize neye mal olduğunu yakın tarihte yaşadık... On binlerce insan öldü. 6000 köy yakıldı..Ülkeye milyarlarca dolar zarar ziyan oldu.. Ülkenin parçalanma ve bölünmesi gündemde! Yarım asırlık zaman kaybı.. Bir çocuğun ihmali veya sahip çıkılmamasının ağır bir faturasıdır bu.. Bu günlerde hala faturayı ödüyoruz ve daha da çok ödeyeceğimize benziyor.. 

Ufak bir himmet ve gayretle kim bilir bu tip olumsuzluklara ne kadar engel olunuyor? Bilmiyoruz. Ve yine ufak bir gayretsizlikle bir ihmal ve neme lazımcılıkla kendimize, ülkemize insanlığa neler kaybettiriyoruz? Onu da bilmiyoruz..

Ey ehli himmet ve gayret! Siz ki bu yükün altına girmekle Rasulullaha kardeşlik lutuf ve teveccühüne mazhar oldunuz!.

Bu yük ve bu dava zor, bu dava çetin! Efendimiz'den (as) bu tarafa bu dava yetim geldi.. Ve şimdi de yetim..Efendimiz'in yetimine sahip çıkmaz mısınız? Çünkü yorulmak yok, yılmak, yıkılmak yoktu, söz vermiştik.. Dönmemeye ve yolda kalmamaya, işin tamamına ermesi ne kadar.. Pişdarımız ve rehnümamızın ardında beraber saf bağlamış göz yaşlarımızla duasına amin amin demiştik.

Uhud'ta ki Mus'ab gibi başımız gitse de kol ve kanatlarımız doğransa da gövdemizle bu işe sarılacağız... Kerreten kekerreti Huneyn diyeceğiz.. Daha da olmadıysa Fahrettin Paşa gibi gidip huzuruna dehalet edeceğiz şanlı Nebiye a.s. Ona sığınacağız.. Şimdi Sen Ya Rasulullah medet! Bize sahip çık diyeceğiz.. Çık ki sığınacak kimsemiz yok.. Kapılar bir bir kapandı.. Sıddık dostuna da dememiş miydin "Lâ tahzen innallahe maana" Ne olur bir de bize, bizim için de deyiver.

Diyeceğiz inşaallah..

Not: Özellikle Zeynep Zahide yazarımızın makalesinin okunmasını arz ederim..

[Bahattin Karataş] 2.10.2017 [Samanyolu Haber]

Yeryüzü mirasçılarının ikinci vasfı aşk [Abdullah Aymaz]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi; “Mirasçının ikinci vasfı, ikinci dirilişin en önemli iksiri sayılan AŞK’tır. Gönlünü Allah’a iman ve O’nun marifetiyle onarmış, donatmış bir insan, derecesine göre bütün insanlara, hatta bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve engin bir AŞK duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekün varlığı kucaklayan aşkların, vecdlerin, cezbelerin, incizabların ve ruhânî zevklerin gelgitleri arasında yaşar. Her dönemde olduğu gibi, günümüzde de BİR ULU DİRİLİŞİ GERÇEKLEŞTİRMEK için, yepyeni bir anlayışla, gönüllerin aşkla coşup, şevkle köpürmesine ihtiyaç var. Zira aşk olmadan, netice itibariyle kalıcı hiçbir hamle ve hareketi gerçekleştirmek mümkün değildir.” diyor.

Muhabbet ve aşk, Cenab-ı Hakkın VEDÛD isminin tecellisidir. Vedûd ismi eğer cansızlıktan tecelli ederse, câzibe olur. Her atom zerresinde bir câzibe (çekim) vardır. Bütün kainatta ise umumî câzibe kanunu cereyan etmektedir. Canlı ve şuurlu varlıklarda bu ismin tecellisi muhabbet ve aşk olarak kendisini gösterir. İnsan kainatın çekirdeği olduğu için aslında insanın kalbinde kâinat kadar bir aşk yerleşmiştir… Netice itibariyle çekirdek bütün ağaca müteveccihtir. Hakiki mânada inkişaf etmiş bu muhabbet duygusu Hocaefendinin dediği gibi: “Gönlünü Allah’a iman ve O’nun marifetiyle onarmış, donatmış bir insan, derecesine göre bütün insanlara, hatta bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve engin bir aşk duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekûn varlığı kucaklayan aşkların, vecdlerin, incizapların ve ruhanî zevklerin gelgitleri arasında yaşar.”

Üstad Hazretleri “Hayat bir hareket ve faaliyettir, şevk ise matiyyesidir (bineğidir).” diyor. İnsan hayat mücadelesine, hizmet faaliyetlerine giriştiğinde aşkını, şevkini ve iştiyakını kıran engellerle karşılaşır. Bunları aşması, aşkını ve şevkini tazelemesi için mânen beslenmesi gerekir. Evet “Cenab-ı Hakkın hoşnutluğunu, yaratılışın gayesi kabul edip, hep O’nun rızasını avlamaya çalışmak çerçevesiyle sunacağımız İLÂHÎ AŞK, sınırsız ve sırlı BİR GÜÇ KAYNAĞIDIR. Yeryüzü mirasçıları bu kaynağı ihmal etmemeli, onu köpürte köpürte yaşamalıdırlar.”

Biz aşkı, Batı anlayışı içinde madde televvünlü boyutları ile yaşayacak değiliz. Bilâkis: “Biz varlığa, varlığın kaynağına, KİTAP ve SÜNNET adesesiyle bakacak, Yaratan’a karşı gönüllerimizde tutuşturduğumuz sevgiyi, aşk ve hummayı, O’ndan ötürü, bütün varlığa karşı duyduğumuz alâkaya bu iki kaynağın (Kur’an ve Hadislerin) dengeleyici prensiplerine ve metafiziğe açık enginliklerine sığınarak gerçekleştireceğiz. (…) Bu İKİ AK KAYNAK, gönül erleri için birer aşk ve şevk fevvâresi, birer cezb ve incizab madenidir. Onlara duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat edenler boş dönmez, onlara sığınanlar da ebedî ölmez. Elverir ki, sığınanlar bir Gazalî bir İmam Rabbanî, bir Şah Veli bir Bediüzzaman derinlik ve samimiyetiyle sığınsın; bir Mevlânâ, bir Şeyh Gâlip, bir Mehmed Âkif heyecanıyla yaklaşsın; bir Hâlid, bir Ukbe, bir Salahaddin, bir Fatih ve bir Yavuz iman ve aksiyonuyla yönelsin… evet, bunların köpük köpük bütün zamanları ve mekanları saran aşk ve şevkini, çağımızın üsûl, üslûb ve metodlarıyla harman yaparak, Kur’an’ın devirleri aşan ve eskimeyen ruhuna, dolayısıyla da EVRENSEL BİR METAFİZİĞE ulaşmak bizim ikinci adımımızı teşkil edecektir.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendinin ifade ettiği bu EVRENSEL METAFİZİK, herhalde, kâinatın nabzında atan, Kur’an’ın kainat kitabından okuyup bize tercüme ettiği bir metafizik olsa gerek… Risale-i Nur’un metod ve üslûbunda olduğu gibi, semâvî hakikatlara inanan hiçbir anlayış sahibinin reddedemiyeceği, bilakis kabullenip yanında yer alacağı evrensel bir metafizik anlayışı… Altı iman esasını, Kur’an’ın makuliyet ölçüleri içinde, akla, mantığa ve kâinat gerçeklerine dayandırarak anlatma gayreti… Aslında beş vakit namaz ve namazdaki, kıyam, rüku, secde ve tahiyyat için oturuş bilhassa namazın her tarafında tekrar edilen tekbir, tahmid ve tesbih, bilhassa güneşin doğup batışına göre ayarlanan vakitleriyle kâinatla tam bir bütünleşme demektir. Meleklerin bir kısmı sadece kıyamda (ayakta) Allah’a ibadet etmektedir. Bir kısmı sadece rükuda… Bir kısmı sadece secdede… Bir kısmı da sadece kuûdda (oturarak) ibadet etmektedirler. Meleklerin bir kısmı sadece Allahü Ekber diyerek, bir kısmı sadece Elhamdülillah diyerek, bir kısmı da sadece Sübhanallah diyerek Allah’ı zikretmektedir. Ağaçlar ayakta gibi, dört ayaklılar rükuda gibi, sürüngenler secdede gibi, dağlar da oturuyor gibi ibadet etmektedirler. Biz ahsen-i takvim olarak yaratılan insan ise, bütün bunların duruşlarını, hareketlerini ve zikirlerini hepsini birden namazda icrâ ve ifade etmekteyiz… Yani bir nevi kainatla bütünleşmekteyiz.

Zaten Üstad Hazretleri, Ettehıyyâtünün tefsirinde, Efendimiz Muhammed Aleyhisselamın Mirac’ta okuduğu Ettehıyyatü, Elmübarekatü, Essalavatü ve Ettayyıbâtü kelimelerinin, toprak, su, hava ve nur unsurlarının zikirlerine işaret ettiğini, yani bütün elementleri, unsurları içine alan dört unsurun zikir ve teşbihlerinin Mirac gecesinde kainat namına Cenab-ı Hakka takdim ettiğini anlatıyor. Namaz da müminin miracı olduğundan, her namazda kainatla zikirde, duruşta ve hareketlerde birlikte hareket ederek bütünleşmiş oluyoruz… 

[Abdullah Aymaz] 2.10.2017 [Samanyolu Haber]

1970’lerin kalıcılaştırdığı yarılma [Türk Sağı’nın hikâyesi-10] [Kemal Ay]

1960’ların sonunda Türk solunun ‘gençlik önderleri’ vardı. Üniversitede okuyan bu gençler, sol akımlara öncülük ederek çeşitli sol fikirlerin gençler arasında yayılmasını sağlamıştı. Mahir Çayan’ın THKP-C’si, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının THKO’su ve İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu TKP-ML hareketi bilinen üç ana hat. Meclis’te kendini ‘ortanın solu’ olarak adlandıran ve genç Bülent Ecevit’in önderliğindeki bir ekip ise CHP’yi ‘ele geçirmişti’. Ele geçirmiş diyorum çünkü Turhan Feyzioğlu ve bir grup bu ‘sol’ yaklaşımdan memnun olmayarak Güven Partisi’ni kuracaklar daha sonra. Ancak Meclis’teki bu ‘sol’ tavır, gençlerin ideallerinin yanından bile geçmiyor belli ki. Bu sebeple de ülkenin her yerinde ‘eylemlilik’ başlıyor.

Bu sırada ‘sağ siyaset’ Meclis’te ön planda. Adalet Partisi, Millet Partisi (Osman Bölükbaşı), Yeni Türkiye Partisi (Demokrat Parti’nin bir anlamda devamı) ve Milliyetçi Hareket Partisi (Alparslan Türkeş) 1969 genel seçimlerinde milletvekili seçtirebilmiş. Bu yönüyle ‘sağ seçmen’ hâlinden memnun görünüyor. Üstelik o yıllarda dünyada ‘sağcılığa’ çerçeve çizecek şekilde bir yaygara da kopmuş değil. Oysa sol öyle mi? 1968 hareketleri bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Soğuk Savaş’ın en sıcak günleri ve bilhassa entelektüel kesim ABD’yi başta Vietnam savaşı olmak üzere hemen her türlü melanetten ötürü suçlama aşamasında. Haliyle ABD’nin ‘değili’ olan komünizm ve sosyalizm üniversitelerde ‘ana akım’ hâline geliyor. Türkiye’nin komşularında ya Baas’çılık hâkim yahut Sovyet sosyalizmi.

‘ORTANIN SOLU’NA VERİLEN REFLEKS

CHP’deki ‘ortanın solu’ icadı, böyle bir dönemde trende uyma denemesi. ‘Gençleri kazanalım’ hamlesi. Turhan Feyzioğlu’nun bu hamle üzerine partiden ayrılması, CHP’nin çelik çekirdeğindeki ‘Tek Parti’ döneminin ruhunu ifade ediyor. Nitekim aynı Feyzioğlu’nun partisi 12 Eylül’den sonra seçimlere girmesine izin verilen ‘2,5 parti’ arasında yerini alıyor. Bu da 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e devreden devamlılık içerisindeki ‘hâkim görüşü’ açıklıyor. ‘Sol’ pek bize göre değil. Zira ‘sol’ eskiyle iyi bir hesaplaşmayı gerektiriyor. Hele ‘evrensel sol’ hiç bize göre değil çünkü o zaman Misak-ı Milli sınırları içerisindeki küçük iktidar adacıklarımızı korumak için kurguladığımız bütün o efsaneler, hurafeler, yerle yeksan olacak.

Gelgelelim ‘sol’ da tam olarak o ‘evrensel açılmayı’ başaramıyor. 9 Mart 1971’de bir kalkışma olacakken 12 Mart 1971’de asker kendi içindeki kalkışmayı bertaraf edip bir muhtıra veriyor hükümete. ‘Sol’un bir bölümündeki beklentiler böylece kayboluyor. Aynı zaman diliminde önce Mahir Çayan öldürülüyor, ardından Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı idam ediliyor. İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır’daki bir hapishanede işkence altında hayatını yitiriyor. Meclis’teki ‘sağ’ bu durumdan memnun. Mevzi kazanmış oluyor bir bakıma. Ancak 1970’lerde ‘şehitlerin ardından yürüyen’ sol gençler, tıpkı ağabeyleri gibi şiddeti de kullanarak ‘eylemlilik’ koyuyorlar ortaya.

DÖNEMİN RUHUNU ANLAMAK İÇİN

O dönemin ‘gençlerinin’ (asker ve sivil) kafasındaki ‘devrim’ ideali hakkında Hasan Cemal’in Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım isimli otobiyografisini aşabilen bir hesaplaşma çıkmadı henüz. Bir de Ömer Laçiner’in bir röportajından o günlerin havasını yakalamak mümkün. Bir teğmen olarak ‘devrimci’ olmaktan yargılanan Laçiner, o günkü hâllerini şöyle aktarıyor:

“Benim kuşağım şöyleydi: Bir kere okuduğu okulların en iyi talebeleriydi. Özgüvenimiz çok yüksekti. ‘Her şeyi yapabiliriz’ diyorduk. Küçücük bir örgüt kursak bile 35-40 milyonluk Türkiye’yi kurtaracağımızı sanırdık. Toplumun en alt kesimlerinin uzun vadede çıkarlarına, haysiyetlerine, şereflerine halel getirmeyeceğimize öylesine iman ediyorduk ki… İnsanlar bize, ‘Ya biz bunu istemiyoruz’ derlerse biz ne yapacaktık? Bu soruyu kendimize sormuyorduk. Koşullar da bize, ‘Tamam, yapabiliriz’ dedirtiyordu. Çünkü bizim karşımızdaki sağ ve merkez sağ son derece kalitesizdi. Mesela o dönemin bütün sağ yayınlarına bakın, bir tanesinde bile, ‘Yahu bu adamların derdi nedir? Ya bu adamların da haklı bir tarafları var’ dedirtecek bir satır bile göremezsiniz.”

TÜRK SAĞI BU KADAR ‘FİKİRSİZ’ MİYDİ?

Herhalde Türk sağı hakkında söyledikleri sizin de dikkatinizi çekmiştir. Gerçekten öyle miydi? Başta da söylediğim gibi ‘solcu’ gençler, Zeitgeist’ten (zamanın ruhu) etkileniyorlardı. Aralarında köylü ve işçi sınıfıyla proletarya devrimi yapacağını düşünen de vardı, ordu içindeki askerleri ‘ayartarak’ tepeden inme bir ihtilal yapacağını düşünen de. Üstelik Meclis’te onları ‘temsil eden’ bir politik parti yoktu. Düşük oy alan ama yine de birkaç vekil çıkarmayı başaran Türkiye İşçi Partisi bile ‘burjuva’ bulunuyordu. Oysa ‘sağ’ öyle değildi. Meclis’te gayet iyi bir temsile sahipti. Türkçülük, muhafazakârlık, popülizm… Ülkenin sosyo-ekonomik şartları da ‘sağın’ lehineydi. Anarşi, istikrarsızlık, ekonomik bunalım gibi meseleler kamuoyunu sağ partilere mahkûm etmişti. Peki, üniversitelerdeki ‘sağcı gençlerin’ derdi neydi o zaman?

Daha önce Mümtaz’er Türköne’den bir alıntı yapmıştım. O dönem ülkücü hareket içinde yer alan Türköne, Türk sağının 1970’lerde sola reaksiyon göstermekten başka bir şey yapmadığını söylemişti. Yakın zamanda Türk sağı hakkında kapsamlı bir çalışma yaptığını iddia eden Tarık Çelenk de buna yakın bir şeyler söylemiş Ruşen Çakır’la röportajında. (Aslında röportaj, en güzel kısmında bitmiş. Yeniden Milli Mücadele hareketi, o dönem ‘sağ’ içinde yer alan fakat kendine has, ilginç bir hareket. Ahmet Taşgetiren, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce, Melih Gökçek… Tarık Çelenk’in kendisi de varmış orada.)

DEVLET-SİYASİ PARTİ-VATANDAŞ

Biraz daha geriden başlayalım. 1950’de başlayan çok partili hayat, ‘devlet organizasyonunu’ beklenmedik şekilde dönüştürecekti. O güne kadar ‘Cumhuriyetin bürokratları’ olarak hep mevcut rejimden yana olacakları düşünülen devlet aygıtını çalıştıranlar (yargıçlar, askerler, polisler, vs.) siyasete meraklı çıkmıştı. ‘Bürokrat’ tipi zannedildiği gibi ‘kimliksiz’ değildi. Tek Parti döneminde üniversitede kürsü sahibi olmuş isimler, Demokrat Parti döneminde ‘mimlenmiş’, 27 Mayıs’ta ise tasfiye edilmişlerdi. Yeni ‘rejim’ onların fikirlerinden değil siyasî eğilimlerinden çekiniyordu. Aynı şekilde 27 Mayıs cuntasının orduda büyük bir tasfiyeye girişmesi, subaylar arasında da Demokrat Parti’ye yakın fikirde kimseler olduğunu gösteriyor.

Max Weber’in beklentisinin aksine modern bürokratlar hiçbir zaman ‘kimliksiz’ birer uygulayıcı olmuyorlar. Avrupa’da da, Amerika’da da görülebileceği üzere siyasîler, kendilerine yakın bürokratlarla çalışmak istiyor. Bunun Türkiye’de bir krize yol açmasının sebebi, siyasî fikirlerin sıklıkla ‘ihanet’ olarak ilan edilmesi. 1970’lerde toplumdaki kutuplaşma bürokrasiye de yansıyor elbette. Sağcıların solcuları ‘Moskof uşaklığı’ ile itham ettiği, solcuların sağcıları ‘kontrgerilla’ olarak kodladığı dönemde, bu yarılma ciddi etkiler doğuruyor. Memurların oradan oraya sürüldüğü ama bir yandan da siyasî partilerin kendilerine yakın memurları işe aldığı dönemler bunlar. Tek Parti dönemini yaşamış, o dönemin siyasetiyle büyümüş yeni siyasî nesil de, farklı olmuyor yani. Hem medya, hem de ‘entelektüel’ alanlar ‘devlet/parti destekli’ olmayı sürdürüyor. Toplumda yükselmenin yolu, vatandaşlıktan siyasi parti yandaşlığına oradan da devlete kapak atmaya uzanıyor bir bakıma.

KORKULARIN SİYASETİ

1970’lerde ülkücü gençler için ‘devlet’, uğruna ölünebilecek bir ideal. Oradan ‘onay’ görmek, bir nevi tamamlanmışlık hissi oluşturuyor muhtemelen. Meclis’teki sağ siyaset açısından ‘sokakta’ solculara karşılık veriliyor olması, solcu ‘efsane’ gençler gibi sağcı ‘efsane’ gençlerin de var olması, tatminkâr bir his yine. Sadece bunlar değil ama. Sağcı gençler ülkenin ‘dinsizleştirilmek istendiğini’ düşünüyor. Sovyetlerin Afganistan’ı işgali gibi Türkiye’nin de işgal edileceğini ‘görüyor’. Soğuk Savaş bütün ağırlığıyla hissediliyor. ABD, Latin Amerika diktatörlerine ‘solcuları ezmeleri’ karşılığında destek veriyor. Sovyetler’den uzak duracağı sözünü veren ülkelere kucak açıyor. Türkiye’nin de benzer bir hikâyeyi yaşadığını düşünmemek için bir sebep yok. Meşhur ‘Ergenekon’ operasyonları sırasında, ‘derin devlet’ dediğimiz olgunun, Soğuk Savaş’ta oluşturulmuş bir kurgu olduğunu okumuştuk çok defa.

Ancak 1970’lerin etkisi kalıcıdır. Toplum ikiye ayrılmış, farklı ideolojiden insanlar kendi ‘mahallelerini’ inşa etmiş, medya, yayınevleri, kitaplar, düşünceler ‘kamplaşmış’, 12 Eylül’ün balyozu indirilse de, bürokraside 1970’lerin etkileri sürdürülebilmiştir. Bu süreçte, ‘milliyetçi-muhafazakârlık’ (Türk-İslam ülküsü) ciddi taban bulurken, Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) Ankara’nın havasını solumuş oldu. Böylece köylerde ve kasabalarda aktif tarikatlar ve cemaatler, ‘şehirleşecek’ti, yani ‘merkeze yürüyüş’ başlayacaktı. Türkeş’in ‘köylülüğü’ öven eski partisi de, yeni haliyle artık bürokraside ve medyada temsil edilir olmuştu. Ancak Türk sağının hâlen önemli bir bölümü ‘merkez sağ’ seçmeniydi: Ekonomik istikrarı önemseyen, karışıklıktan hoşlanmayan, ‘devlete’ güvenen, aileye ve değerlere (seküler ya da dinî) hassasiyeti olan bir seçmen kitlesi. İşin tuhafı, ‘ortanın solu’ denilen merkez sol seçmen de buna yakın reflekslere sahipti. Ve ‘devlet’ 12 Eylül’den sonra işe ‘buradan’ başlayacaktı. Korkular artık ‘kalıcıydı’.

1970’lerde sadece Türkiye değil, dünyadaki pek çok ülke bu yarılmayı yaşadı. Sağ-sol çatışması, evrensel bir fenomen hâlini aldı. Ancak her ülkede siyaset, belirli fikirsel temellere dayandığı için, bu yarılmaları atlatmak da mümkündü. Türkiye’de ise sağcılığın pragmatik ve popülist siyasete dönüşmesi, solculuğun da 12 Eylül’de travmaya uğratılması, bugün bile hâlen hayaletleri kovalamamıza sebep oluyor. Böyle olunca da bugünkü Türkiye’yi yönettiğini iddia edenler, kendi öğrencilik zamanlarından hikâyelerle hâlen 1970’lerin havasını soluyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan da dönüp ‘Cenazelerimizi yıkayacak imam kalmamıştı’ diyerek vatandaşı uyutuyor. Aynı yere dönüp duruyoruz, çünkü ‘kavgamızın sebebi’ belli değil. Ya da aslında ‘çok alenî’. Gelecek yazıda neyin kavgasını verdiğimizi irdeleyelim…

[Kemal Ay] 2.10.2017 [TR724]

36 yıllık çağrı: Nerdesin! [Veysel Ayhan]

Tam 36 yıl önce yazılmıştı. 80 darbesinin her şeyi yerle bir ettiği, Hocaefendi’nin de kendi ifadesiyle “şaki gibi arandığı” zor günlerde. Bir düzyazı ama edebi olarak “mensur şiir” demek daha doğru. Her harfi gözyaşı, her satırı ıstırap, her cümlesi iç burkuntusu. İnkisar ve özlem bir mûsikî halinde örgülenmiş: “Nerdesin”. Arayış taa o yıllarda içini yakmış, ciğerini delmiş. Yazı şöyle başlıyor:

“Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin ‘ba’su ba’del-mevt’ imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, ‘bu O’dur’ deyip, ‘seniye-i vedâ’ türküleriyle yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk.”

Sonra aradığını bulamamanın sancısı ile şu sözler geliyor:

“Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu.”

Gözünü diktiği o yüce ufkun insanlarını etrafında görememenin inkisarı belini büküyor. Sahabenin ustûrevi kametlerinin şahsında geleceğin “sahabisine” iç döküyor, davetiye gönderiyor:

“Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb…!

Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hûrilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: ‘Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum. Nerdesin Mus’ab..!

Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işitin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: ‘Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki…’ sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim ‘Bilmiyorum’ sözünden başka, ona bir lâf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde..!”

Sonra tekrar döner iki büklüm halinde sızlanır hatta yalvarır:

“Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir…!

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!” (Yazının tamamı)

“Hocaefendi kimdir?” “Nedir?” diye bir soru sorulsa “Nerdesin” yazısı bunun tam bir cevabı olur. İşte Hocaefendi budur. Mefkuresiyle, hayalleriyle, idealleriyle…

Daha küçük bir çocuk iken de buydu. Kendi ifadesiyle ‘Kâfiye’nin sayfaları elinde’ yola başlarken “Nerdesin” yazısını ruhunda yaşıyordu. Türbe türbe geziyor, sabahlıyor, ümit arıyordu.

Ufukları gözlüyor, ilahi yağmurlar bekliyordu. ‘bahar, bahar’ diye tesbih çekip karanlıkları ızdırapla arşınlıyordu. Hayatının hemen her anı böyle geçti. Hocaefendi’nin hayatına “Bir arayış destanı” desek doğru olur.

Ve sonra…

Yarın: 2. Bölüm

[Veysel Ayhan] 2.10.2017 [TR724]

Sınır tanımayan yorumlama becerisi (!) [Hakan Zafer]

Son dönemde dindarlık iddiasıyla dünyasını mamur eden kimselerin güç odaklarını elinde tutmaları veya en azından öyle gözükmeleri, dindarların yorumlama becerilerinin ne denli ileride olduğunu da açığa vurdu. Aslında yorumlama becerisinin, mevcut, karmaşık ve anlaşılmaz olana karşı bir savunma olarak gelişebileceğini düşünüyordum. Olmayanı, son derece yalın olanı ve asgari zekâ kırıntısıyla bile anlaşılacak kadar “Ben buradayım” diye bas bas bağıran olayları, sanki aynı evrenin aynı boyutunda yaşamıyormuşuz gibi aşkın yorumlamalarını hayretle izliyorum.

-Ömrünü keskin uçlarda “tevhid” vurgusuyla geçirmiş kimselerin eğilmedik “huzur” bırakmamalarına,

-Kimliklerini borçlu oldukları, üzerinden dava ilerlettikleri düşmanlarının tüm kınadıkları renklerine basma kumaş gibi boyanmalarına,

-Okuduğu gazete, dergi hatta takvim yaprağında dahi bulunmasına müsamaha göstermedikleri ifadeleri, kendilerinden hiç ama hiçbir farkı olmayan kimselere ağızlarını yaya yaya söylemelerine,

-En katı haliyle yaşamaya çalıştıkları, etrafı kıyıp doğrama pahasına başkalarına yaşatma konusunda da tüm kabalıklarını sergiledikleri, meselelerinin kıyısına yaklaşmamış, eski hallerine denk gelse tekfir edecekleri kimselerin zapt edilmez savunucuları olmalarına,

-Hak, hakikat, kul hakkı, zulüm-zalim, tağut, mustazaf, cihad, tebliğ-davet, dava gibi eskiden neredeyse amentüleri halini almış kavramları zebil etmelerine…

getirdikleri izahları duyunca, bütün bu tutarsızlıklara mı yoksa bunları yorumlama marifetiyle arınma çabasına mı hayret etsin insan, arada kalıyor.

Kafka’nın, uyandığında yatağın orta yerinde koca bir böceğe dönüşmüş Gregor Samsa’sına toz yutturacak kadar hızla değişen bu karakterden bahsetmek değil muradım. Ancak “şehrin iyileri” için üç yorumlamaya dikkat çekmek istiyorum.

Dini, sevdiği şahıslar üzerinden yorumlama becerisi    

W.Shakespeare’in, Hamlet’i dönemin en büyük oyuncularından, arkadaşı Richard Burbage’in oyunculuğunu gözünün önüne getirerek yazdığı söylenir. Haliyle, hayalindeki Danimarka Prensi Hamlet’i, her ne kadar dönemin efsanesi olsa da Burbage’in oyun kabiliyetine bağlı kalarak kâğıda dökmüş olmalı.

Çoğu dindarda da durum aşağı yukarı aynı seyrediyor. Zihnindeki din imajı, sevip takdir ettiği şahısların kapasitesiyle oluşuyor. O kimselerin yapabildikleri, dindarlığın sınırlarını tayin ederken, yapamadıkları veya yapmadıklarına zihinler asla yanaştırılmıyor. Herhangi bir dindarın, en insani halleri hatta yetersizlik veya hataları bile illa dini referanslarla mühim görme saplantısıyla bu ölçüyü kullanması halinde “mübarek” ilan edemeyeceği kimse kalmaz.

Tersi de mümkün. Dine mesafe alanların zihninde dini sahneleyenler, sevimsiz, dindar görünümlü karakterler oluyor. Bu tür durumda iki tarafın da konforundan bahsedebiliriz. Biri hoyratlığın dayanılmaz rahatlığını “olduğu gibi” yaşarken, diğeri de sadece görüntüye aldanıp genellemenin rahatlığını yaşar.

Bilmediğini aşkın bir bilgiye ulaşabiliyor gibi yorumlama becerisi     

Çoğu kimsenin bilmediği, nedense (!) genellikle de yanlış bildiği, sadece “doğru bilenler” takımının eriştiği meseleyi öğrenme çabanızın ilk durağı, “o iş senin bildiğin gibi değil” cümlesidir.

Esnayı yaşayan kimselerin insani tepkileri bir cehalet olarak algılanmamalıdır. Henüz sıcaklığını koruyan musibet, zulüm, ızdırap gibi imtihan hallerinin yaşanması sırasında gösterilen tavır ve tutumları yerinde anlamalı, ileri yorumlama kabiliyetiyle haddinden taşırmamalıdır.

Kaderin kalemini yanında gıcırdatıyorlarmış gibi diğer yol arkadaşlarına düğümleri bir bir çözen, henüz neticelenmemiş acıları teselli edeyim derken, zapt edilemez biçimde ileri kurguculuğu yaptıran da aynı yorumlama meylidir.

Bir başka şekli de, sel durulduğunda ortaya çıkan aşkın yorumcu bolluğudur. Hâlbuki ileri görüş gerideyken olur.  Olay biteli epey olmuşken, varılacak yere ulaşıldığında yolu, yürüdüğü halden başka yorumlamak, böyle yapacağını baştan beri bildiği için yola başlamadan sonunu biliyor tavrıyla etrafı aşağılamak da aynı saplantının ürünüdür. 

Kutsallığın kaynağı olarak yorumlama becerisi

Bazen en basit konuları ileri yorumlama ile kutsallaştırabiliyoruz. Bu, biz sıradan insanlara ait olanlarla da sınırlı değil. Mesela, yılandan, çıyandan; acurdan, hurmadan bahseden hadisleri bile yorumlayarak eşyayı kutsallaştırabilirsiniz. Sonra oluşturduğunuz bu kutsallara “sadık inanan” arama yarışı başlar. Böyle bir durumda mutlaka insanlardan çoğunu eleyerek “inanmayanlar” sütununa yazabilirsiniz.  Gelinen bu noktada şeytanın Allah’ın merhameti ile aldatma tuzağına bireyi düşüren de sınır tanımaz yorumlama becerisidir (Lokman 33, Fatır 5, Hadid 14).

Eğer kutsaldan uzaklaştırma niyetiniz varsa da yine yorumlama süper gücü imdada yetişir. Kalbinde insanların yoldan çıkmalarını istemek gibi bir eğriliği barındıranlar, anlaşılması en az kendi kıymetince emek isteyen müteşabih kısma tutunup, arzularına göre yorumlayarak bu işi kotarabilirler (Âl-i İmran 7).

***

Gerçeğe ulaşma kaygısı olmayıp, elinde dayanabileceği sağlam bilgi olmadan sırf zanları, yatkınlıkları ve zaaflarıyla kendi zihninin çamurlarında çırpınan insanlara diyecek söz yok. Ancak, hakikat peşinde emek verenlerin gördüğü, duyduğu, düşündüğü her ne varsa yorumlarken, zanlarından ve bilgisizlikten kurtulmadan bilmediğinin peşine düşüp kovalaması (İsra 36) uğrunda emek verdiği hakikate saygısızlık olur.

[Hakan Zafer] 2.10.2017 [TR724]

Yapalım yargıda şeyini… [Ahmet Dönmez]

– Ne vereyim abime? Ney? Papazı mı?

– İtin olsun abi, senden kıymetli mi!

– Burdan mı şey edersin abi, paket mi yaptırayım?

– Şöyle güzel bi aranjman yapayım abime, aralara kırmızı gül de atayım, ha?

– Donald Abimizi üzmeyelim, yapalım bi güzellik, maksat ayağı alışsın!

– Yapalım yargıda şeyini, verelim biz size onu… Oğlum şu benim bağımsız, tarafsız hakimlerime söyle de hazırlasınlar Brunson’u, müşteri bekliyooo!

***

En Son Babalar Duyar dizisinin Hallederiz Kadir’i konuşmuyor.

“Bizde dünyanın en bağımsız, en tarafsız yargısı var oğlum” Tayyip, konuşuyor…

Bütün dünyanın kıskandığı dünya lideri…

Süper güç Türkiye’nin süper Reis’i…

***

Bu ülkede papaz tahliye edilecekse onu da o eder.

Eskiden kuvvetler ayrılığı vs. gibi her yerde ayak bağı, lüzumsuz oligarşik makamlar vardı. Hamdolsun ondan da kurtuldu. Şimdi ‘tak’ diye emrediyor hakimlere, ‘şak’ diye yapıyor onlar da. Bir baş eğimi mesafede, bir düğme ilikleyimi kadar kısa zamanda sipariş hazır.

İşte yıllardır hayalini kurduğu yargı bu.

***

Sevgili Hasan Cücük yazmıştı. Dönemin Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen şunları anlatıyordu: “Kasım 2005’te heyetler halinde karşılıklı görüşme yapıyoruz. Erdoğan bana hitaben ‘Neden Roj TV’yi kapatmıyorsun?’ diye sordu. Ben de ‘Bir başbakan olarak benim televizyon kanalını kapatma yetkim yok’ dedim. Erdoğan’ın cevabı ise oldukça ilginçti: ‘Sen nasıl bir başbakansın, daha bir televizyon kanalını kapatamıyorsun.’ Ben toplantıda Danimarka’da başbakanın bir televizyon kanalı veya basın organını kapatma yetkisinin olmadığını anlatamadım.”

***

Muhtemelen zat-ı alileri, herhangi bir devlet başkanının, sözgelimi Trump’ın, ülkesindeki herhangi bir kişiyi alıp herhangi bir ülkeye verememesini anlayamıyordur. “Yahu sen nasıl başkansın, canın isteyince istediğin adamı alıp bir başka ülkeye iade edemiyorsun?” diyordur. “Bak! Sen şimdi bir isim ver bana, sadece bir isim ver isim, bak ben nasıl alıp paket ediyorum! Hapiste mi, hiç fark etmez, söylerim hâkim arkadaşlara, anında deport! Sen isim ver sadece bana!”

***

Esnaf ağzıyla ülke yönetiyor Beyefendi. Çünkü bakkal dükkânı yönetiyor ya… Ortada bağımsız ve tarafsız bir yargı bırakmadıktan sonra, ortada bir yasama organı, bir hukuk sistemi, bir devlet düzeni, bir muhalefet, bir bağımsız medya bırakmadıktan sonra o ülkenin zaten bir bakkal dükkanından ne farkı olur ki? Neredeyse ayakta kalan doğru dürüst bir tek devlet kurumu yok. Hepsi ve her şey Beyefendi’nin memalik-i şahaneleri…

***

Ya da babasının çiftliği de denebilir… Zira, “Çobanlığın felsefesini anlamayan, psikolojisini anlamayan insan yönetemez,” öyle değil mi? “Ben de bir çobanım” dememiş miydi zaten açık açık… O öttürecek kavalını, bütün koyunlar hizaya girecek.

***

Hazret, kafa yapısını, zihnindeki yönetim biçimini, ülkeye ve kurumlarına bakış açısını konuşmalarında zaten sürekli açık ediyor. “Kalkıyorlar, diyorlar, işte filanca papazı bize verin. Bir papaz da sizde var, siz onu bize verin biz de size onu yapalım yargıda şeyini, size verelim” sözleri ilk değil.

Ekim 2016’da hâkim ve savcı adaylarına hitap ederken ne demişti mesela: “Bizden teröristi istedikleri zaman biz veriyoruz ama onlar böyle bir teröristi bize vermiyor. Neymiş yargı varmış, mahkeme kararı olmadan veremezlermiş. Olabilir, peki, gün ola harman ola… Aynı şeyler burada da olabilir. Bir şeyler istediğiniz zaman bu defa da biz sizlere (hâkim, savcıları kastediyor) havale edeceğiz. Siz karar vermedikçe biz karar vermeyeceğiz. Bundan sonra böyle.”

ZATEN HEP ÖYLE OLMASI GEREKİYOR

“Bundan sonra böyle” dediği ne biliyor musunuz? Yani zaten doğası gereği on yıllardır öyle olması gereken, hep öyle olduğu varsayılan ve aksinin düşünülemeyeceği, ‘adalet’ kavramının olmazsa olmazı… Hukukun vazgeçilmezi… Beyefendi daha bunu anlamamış. Onun kafasında yargı, bakkaldan; yargı mensupları da bakkal çırağından farklı değil. Hiçbir zaman da olmamış zaten… Belki kafasında başka türlüsünün olduğuna ya da olabileceğine dair en ufak bir fikir bile yok.

Yani bu paragrafın tamamı öyle belki ama bilhassa bu son cümle bile Erdoğan’ın, insanoğlunun yüzlerce yıldır uğruna savaşlar verdiği, kanlar döktüğü ve belli bir noktaya ulaştırdığı yargıya ilişkin evrensel değerlerden ne derece bihaber olduğunun kanıtı. AKP’nin sayın genel başkanı, daha hukukun taş devrinde yaşıyor.

Ondan sonra da kalkıp ‘Türk tipi başkanlığı’ savunurken, “Amerika’da olunca padişahlık olmuyor da Türkiye’de niye oluyor?” diye sorabiliyor. Ya da bir gün duygusallaşıp “Bana diktatör miktatör diyorlar” diye sızlanabiliyor. Barbaros J. Kartal’ın dediği gibi: Ya ne diyem, Mahmut mu diyem?

***

Aslında burada yanlış yere yüklendiğimin de farkındayım. “Yapalım yargıda şeyini…” sözlerinin birinci derece muhatabı aslında Türk yargısıdır. Haysiyetli ve namuslu bir yargı mensubu için bundan daha büyük hakaret, bundan daha büyük aşağılama olabilir mi? En başta onların isyan etmesi, “Efendi, senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” diye hesap sorması gerekmez mi?

ZERRİN GÜNGÖR NE DİYECEK?

“Sizi temin ederim ki yargı hiç bu kadar tarafsız ve bağımsız olmamıştı” diye beylik beylik konuşan Danıştay Başkanı Zerrin Güngör’de gözlerimiz. Ne diyecek acaba? Kılıçdaroğlu’na, ‘yargının saygınlığına gölge düşürüyor’ diyerek cevap vermekte gecikmeyen Sayın Güngör, acaba şimdi Erdoğan’a ne diyecek?

“Hak ve özgürlüklerin korunması, yargının hükümetten ayrı ve bağımsız olmasına bağlıdır” diyen Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit için de bu bir fırsat. Hadi göster ayrı ve bağımsız olduğunu da yargı camiasının saygınlığını koru bakalım Sayın Cirit. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan da “Hâkim ve savcılarımız hiç olmadığı kadar tarafsız ve bağımsız” demişti. Tabi bütün bu cümlelerin gizli bir dolaylı tümleci var. Yazılmayan, yazılmasına gerek olmayan, öyle olduğu zaten hemen herkesçe kabul edilen bir duruma atfen: “Tayyip Erdoğan’dan hariç…”, “Tayyip Erdoğan hariç herkesten bağımsız ve herkese karşı tarafsız…”

***

3 yıldır fırsat buldukça söylüyorum. Bence bu sürecin en büyük sorumluları yargı mensupları. Siyasiler yozlaşabilir. Halk yozlaşabilir. Ama yozlaşmaması gereken, ayakta kalması gereken tek bir kesim varsa o da yargıdır. Tamam kabul ediyorum; bir ülkenin hastanesi neyse postanesi de odur… Süt ne ise kaymağı da odur…

KOKUŞMUŞ YARGIYA İTALYA ÖRNEĞİ

Biliyorum ama önümüzde bir İtalya örneği var. Derin devlet, mafya, yolsuzluk gibi birçok arızaları itibariyle Türkiye ile fena halde benzerlikler gösteren bu Akdeniz ülkesi, bütün bu kirli süreçleri tek bir şey sayesinde yüz akıyla atlatmayı başardı: Korkusuz, mesleğinin hakkını veren hakim ve savcıları ile…

Gladyo’ya karşı en büyük ve en başarılı tasfiyeyi İtalya yaptı. Temiz Eller, İtalyan savcılarının marifetidir. Gladyo ve mafya ile mücadelede adı dünya çapında ünlenen savcı ve hakimler oldu.

Toplum yapısı Türkiye’ye çok benzemesine rağmen orada iyi ile kötünün mücadelesinde toplumun genetiğine işleyen asırlık kodlar devreye girebildi. Devletin ve yargının asırlık birikimi, bu mücadeleyi cesurca yapabilme yetisini sağladı.

Temiz Eller savcısı Antonio Di Pietro, “Bana da ABD ajanı dediler. Bana da ‘yabancı güçlerin hizmetindesin, ABD ajanısın, KGB ajanısın’ dediler. Onurumu korumak için 350 dava geçirdim” demişti. Yani o da siyasilerin, güç odaklarının hedefine oturmuş bir savcıydı. Yine de görevini hakkıyla yapmaktan geri durmadı.

Çünkü Amerikalı yazar Edward Abbey’in dediği gibi, ‘bir vatansever, ülkesini hükümetine karşı korumaya daima hazırlıklı olmalı’ idi.

Bir zamanlar bizde de böyle hakimler, savcılar vardı. Şimdi durum nasıl?

Erdoğan bir mafya babasına evrilirken yargı mensupları da onun tetikçisi Memati’lere dönüştü. Facebook’ta ergenler gibi “Seni seviyoruz Uzun Adam” diye mesaj paylaşanlar hüküm veriyor.

‘SAVAŞTAYIZ KARDEŞİM, NE HUKUKU!’

Tek bir örnek vereyim; Dönemin HSYK Genel Sekreter Yardımcısı Erdal Demir, 16 Temmuz’un ilk saatlerinde, gözaltına alınan hakim ve savcıların listesini Twitter hesabından paylaşırken “Fetoşun piçlerini topluyoruz”, “Hesap sorma fırsatı veren Rabbime şükürler olsun”, “Bu paralel alçakları tahmin edemeyecekleri şiddette cezalandıracağız. Artık acıma yok” diye yazıyordu. Yani herhangi bir hukuk kaidesi, evrensel hukuk kuralları, kanunlar değildi geçerli olan. İçinde birikmiş kin ve intikam motivasyonu ile hareket eden, bunu bir ‘hesap sorma fırsatı’ olarak gören ve ‘Rabbisine şükreden’ militanlar yönetiyordu yargı camiasını.

O sırada HSYK Genel Sekreteri olarak Demir’in amiri pozisyonunda olan Bilgin Başaran’ın kafa yapısı da en az onun kadar ürkütücü idi. 2015 yılında Hâkim Süleyman Karaçöl için ‘örgüt kurma’ iddiası ile Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca gözaltı kararı verilmiş, ama ‘suç üstü hali olmadığı için’ serbest bırakılmıştı. Kararı veren hâkimi arayan Bilgin Başaran’ın, “Ne hukuku ya, ne hukuku! Hukuk mukuk yok! Bu bir savaş! Bu savaşın ortasında hukuka mukuka göre karar vermenizi isteyen kim!” diye fırça attığını duymuştum. Sonra itiraz üzerine tekrar gözaltına alınan Karaçöl, tutuklanmıştı.

İşte, savaşın bile bir hukukunun olduğundan habersiz cellatlar sayesinde Reis’leri bu kadar özgüvenle konuşabiliyor. Bir cemaat operasyonu sonrası 4,5 ay hapis yattıktan sonra salıverilen Hakim Zeynep Keleş, “Ben Perinçek hayranıyım. FETÖ’cü değilim. Bu tür operasyonlarda bazen böyle yanlışlıkların olması çok doğal. Yapacak bir şey yok. Bazen kurunun yanında yaş da yanacak” şeklinde tüyler ürpertici sözler sarf etmişti. Bunları söyleyen bir hâkim. Hukuk tesis edecek, adaleti sağlayacak bir kafa bu… Cellattan hiçbir farkı yok.

Eski İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal da “Bizden avukat istiyorlar, vermiyoruz” diye övünmüştü.

YARGIDA ‘ŞEYİNİ’ BUNLAR YAPACAK İŞTE 

AKP liderinin rahatlığı işte buradan geliyor. “Yapalım yargıda şeyini…” derken kastettiği adamlar bunlar. “Şeyini” bunlar yapacak işte. Erdoğan, bunun gibi sözde yargı mensuplarına emredecek; “Yapalım şeyini” diyecek, onlar da “Emredersiniz efendim, yapalım şeyini tabii, getirin şu papazı” diye harekete geçecekler…

O yüzden Erdoğan’ın ekose ceketinden yapılmış cübbeler giyen hâkim karikatürleri yapılıyor. O yüzden karikatüristler, üzerine “Çay toplamaya gittim, gelecem” notu yazılmış mahkeme kürsülerini çiziyor. O yüzden bu dönemin hakimleri, kürsüye tünemiş akbaba şeklinde resmediliyor.

Ahmet Altan’ın, “Bir devlet ile çeteyi ayıran şey” dediği işte buydu. Maalesef o çizgi ortadan kalktığı için burası artık ha bir bakkal dükkânı ha çiftlik ha çete mahallesi, farkı yok…

[Ahmet Dönmez] 2.10.2017 [TR724]

İki kere af da çare olmadı: Vatandaşın vergi borcu 179,3 milyar lira [Semih Ardıç]

Vergi tahsilatının seyri ekonominin sıhhati hakkında fikir verecek göstergelerden biridir. Vadesinde tahsil edilen vergi tutarı ne kadar fazla ise iktisadî faaliyet o kadar hızlanmış demektir. Bütçenin gelir tarafında işler bu şekilde yolunda gittiğinde yatırımlar artar, işsizlik azalır. Aksi halde ticaret yavaşlamıştır ve piyasa evvela durgunluğa, akabinde buhrana sürüklenme ihtimali ile karşı karşıyadır.

Maliye Bakanlığı’nın 2016 ve 2017’de ilan ettiği iki vergi affı nakit ihtiyacının arttığını tescil etmişti. ‘Likidite krizi’ denilen bu tablo o kadar tescilli hale gelmişti ki ilk aftan elde edilen tahsilat devede kulak misali düşük kalınca ikinci af paketi hazırlanmıştı.

AFFIN AFFINA RAĞMEN…

“Oldum olasıya affa karşıyım” diyen Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve, “Bir daha vergi affı yok. Bu son olacak. Herkes hesabını buna göre yapsın” ültimatomu veren Maliye Bakanı Naci Ağbal bizzat açıklamıştı iki af paketini. Sadece beyanla fiil arasındaki uçuruma dikkatinizi çektim. Siyasetçinin ne kadar iki yüzlü olabildiğine, hatta insanların gözünün içine baka baka çok rahat yalan söyleyebildiğine temas edip geçtim.

Esasında bir senede iki malî affın ne kadar çare olabildiğini tahlil etmekti muradım. Affın affı çıkarıldıysa Maliye’nin alacak defterinde bakiye kalmamıştır herhalde. İdare o kadar gecikme faizinden vazgeçtiğine göre mükellef borcunu koşa koşa ödemeye gitmiştir.

BORÇLU SAYISI VE BORÇ TUTARI ARTTI

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın mutat yayınlanan vergi borçluları listesine göre aflar pek de çare olmamış. 1 milyon lira ve üzerinde vergi/vergi cezası borcu olan mükellef sayısı arttığı gibi idarenin alacak tutarı da neredeyse ikiye katlanmış.

Vadesi geldiği halde 30.6.2015 itibarıyla ödenmemiş bulunan ve 1 milyon lirayı aşan borçlu mükellef sayısı 17 bin 148 idi. Bu kişilere ait borç tutarı ise 93 milyar 448 milyon 598 bin 314 lira idi. Vadesi geldiği halde 30.6.2017 itibarıyla 1 milyon lira ve fevkinde borçlu mükellef sayısı 30 bin 319’a yükseldi. Borç tutarı 179 milyar 398 milyon 682 bin 198 lira oldu. İki affa rağmen son iki senede Maliye’ye 1 milyon lira ve üzeri borcu olan mükellef sayısı yüzde 72, toplam borç tutarı da yüzde 92 arttı.

YENİ ZAMLAR TAHSİLAT ORANINI DÜŞÜRECEK

Peşi sıra gelen aflar tahsilat krizini aşmaya kâfi gelmediyse 1 Ocak 2018’den itibaren cari olacak yeni vergi zamları tabloyu daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir. Zaten mükellefin ödemeye takati olsaydı aftan istifade eder ve borcunu kapatırdı.

Mükellefler afla icra işlemlerini tehir ettirmiş, amma velakin düzenli ödemeyi tercih etmemiş. Oradan kazandığı vadeyi piyasaya olan borçlarını tasfiye etmek için kullanmış.

Bütçenin sene bitmeden iflas ettiğinin ilanından başka bir karşılığı olmayan vergi zamları tahsilattaki erozyonu ikiye-üçe katlayabilir. Torba Kanun Tasarısı’na atılan zam paketinin muhtevası sadece belli bir kesimi alakadar etmiyor. Hemen herkes bu zamlardan payına düşeni fazlasıyla alacak. En fazla bedeli dar ve orta gelirliler ödeyecek.



BORCUNU VAKTİNDE ÖDEYEN CEZALANDIRILIYOR

Her gün yeni bir başlıkta zam olacağı ortaya çıkıyor. Torbaya neyi atabildiyse atmış Maliye bürokratları.

Ana hatlarıyla Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) binek otomobillerde yüzde 40, Özel İletişim Vergisi internet (Whatsapp, Wiber, Facetime) kullanımında yüzde 50 artıyor. Bankalar başta olmak üzere bütün malî kuruluşlar Kurumlar Vergisi’ni yüzde 10 zamlı ödeyecek. Gelir Vergisi üçüncü diliminde bulunan çalışanların yanı sıra ev sahiplerinin de vergi yükü arttı.

Ekonominin tamamını yüksek enflasyon ve durgunluk sarmalına sürükleyebilecek bir paket, borçlunun işini kolaylaştırmaz. Zaten mükellef de ödeme disiplini kalmadı. ‘Yakında seçim var. Nasıl olsa yine bir af çıkar’ beklentisi umumî temayüle dönüştü.

KÜMESTEKİ KAZLARI YOLMA HESABI TUTMAYACAK

Borcunu vadesinde ödeyenin cezalandırıldığı mevcut sistemde tahsilat oranlarının düşmesinde esnafta, tacirde ve müteşebbiste zuhur eden ahlakî tefessühün de payını bir kenara not etmek lazım.

Maliye’nin kümesteki kazları yolma hesabı yine tutmayacak. İsrafa son verip, lüks ve lüzumsuz harcamaları kısıp havuzun dibindeki delikleri kapatmak yerine, vatandaşa vergi salmak buyurgan devletin icraatıdır.

Devlet ne kadar buyurgan tavırları benimserse mükellefin reaksiyonu o kadar sertleşir. Kayıt dışılık hortlar. Ekonomideki kayıt dışılık yüzde 40’ları geçti bile…

Vergi oranlarındaki istikrarsızlığın ‘istikrar’ kelimesine vird-i zeban eylemiş Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının eseri olması şayan-ı dikkattir.


GELİR İDARESİ’NİN İLAN ETTİĞİ BORÇLU LİSTE

                                                       2015                              2017   
Mükellef Sayısı*                         17.148                           30.319
Borç tutarı (TL)        93.448.598.314,24      179.398.682.198,22

(*) Vadesi geldiği halde 1 milyon lira ve fevkindeki vergi borcunu ödeyemeyen mükellef.

[Semih Ardıç] 2.10.2017 [TR724]