‘Depolar boş: Türkiye, ABD’ye borcundan dolayı grip aşısı alamıyor’

Depolarda grip aşısı bulunmadığını belirten CHP Milletvekili Emir, ABD'li firma GSK'nın borçları nedeniyle Türkiye'ye grip aşısı vermeme kararı aldığını belirtti. Emir, "Hıfzıssıhha'yı kapatarak aşıda Türkiye'yi yurt dışına muhtaç eden AKP iktidarı, şimdi de ekonomideki kötü gidişatın faturasını vatandaşa çıkartacak" dedi.

KRONOS 16 Ekim 2020 GÜNDEM

CHP Milletvekili Emir, "AKP iktidarı, şimdi de ekonomideki kötü gidişatın faturasını vatandaşa çıkartacak" dedi

CHP’li Murat Emir, ABD Büyükelçiliği’nin ‘borcunuzu ödeyin yoksa ilaç teminini durdururuz’ şeklindeki açıklamasını hatırlatarak, ABD’li GSK firmasının Türkiye’ye grip aşısı vermeme kararı aldığını açıkladı. Emir, “Bu gelişmenin ABD Büyükelçisi’nin ‘Borcunuzu ödeyin yoksa ilaç teminini durdururuz’ tehdidinin arkasından yaşanması manidardır” dedi.

BU YILKİ İHTİYAÇ 10 MİLYON ADET

Koronavirüs salgını nedeniyle riskli gruplarda ayırıcı tanı ortaya koyması açısından bu yıl daha da önem kazanan grip aşısında sıkıntı yaşanacağı uyarısında bulunan Emir, Sağlık Bakanlığını defalarca uyarmalarına karşın halen bir önlem alınamadığını söyledi. Emir, şu ifadeleri kullandı:

“Uzmanlık dernekleri birkaç ay öncesinden yaptıkları açıklamalarda bu yıl 65 yaş üstü vatandaşlarla tüm risk gruplarının grip aşısı olması gerektiğini, toplam ihtiyacın yaklaşık 10 milyon adet olacağını vurguladı. Türkiye, bugüne kadar biri Fransız Sanofi diğeri de ABD’li GSK olmak üzere iki firmadan grip aşısı temin ediyordu. Ancak, grip aşısı mevsimine birkaç hafta kalmışken geldiğimiz noktada depolarda halen grip aşısı bulunamıyor.”

TÜRKİYE’YE: BORÇLARI ÖDEYİN, İLAÇ TEMİNİNİN DURDURURUZ 

“Sanofi’nin şu an itibarıyla Türkiye’ye yaklaşık 1 milyon 200 bin adet aşı göndereceğini bilsek de bu aşı henüz depolara ulaşmış değil. Diğer yandan ABD’li firma GSK’nın ise tüm görüşmelere karşın dünya genelindeki yoğun talebi gerekçe göstererek Türkiye’ye bu yıl aşı temin etmeyeceği bilgisine ulaştık. ABD’nin Ankara Büyükelçisi’nin geçtiğimiz günlerde ‘borçlarınızı ödeyin yoksa firmalarımız Türkiye’ye ilaç teminini durduracak’ tehdidinin ardından böyle bir gelişme yaşanması manidardır.”

“AKP EKONOMİDEKİ KÖTÜ GİDİŞATIN FATURASINI VATANDAŞA ÇIKARTACAK”

“Hıfzıssıhha’yı kapatarak aşıda Türkiye’yi yurt dışına muhtaç eden AKP iktidarı, şimdi de ekonomideki kötü gidişatın faturasını vatandaşa çıkartacak. Her sıkıştığında ‘ulusal çıkar’ diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışan iktidar, gerçekten ulusal çıkarlarımızı düşünüyorsa vatandaşın sağlığını öncelik haline getirmelidir. Grip aşısı konusunda önümüzdeki günlerde bir kaos yaşanmaması için bir an önce bu konuda gereken tedbirler alınmalıdır.”

16.10.2020 [Kronos.News]

Susurluk değil Bodrum: Ağar, Çakıcı, Eken ve Alan aynı karede bir araya geldi

Eski İçişleri Bakanı Mahmet Ağar, eski MHP milletvekili ve emekli korgeneral Engin Alan, emekli albay Korkut Eken ve organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş Alaattin Çakıcı aynı karede görüntülendi.

KRONOS 16 Ekim 2020 GÜNDEM

Eski İçişleri Bakanı Mahmet Ağar, eski MHP milletvekili ve emekli korgeneral Engin Alan, emekli albay Korkut Eken ve organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş Alaattin Çakıcı aynı karede görüntülendi. Bodrum Yalıkavak Marina’da  çekildiği ifade edilen fotoğrafın ne zaman çekildiği bilgisine yer verilmedi.

Üzeyir Çakmaktaş isimli bir Twitter kullanıcısı Emekli Korgeneral Engin Alan, emekli Albay Korkut Eken, organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş Alaattin Çakıcı ve eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar birlikte ‘fotoğrafının olduğu kareyi paylaştı.

Çakmaktaş, paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Türk Devleti ilelebet var olsun diye her zorluk ve meşakkati göğüsleyen, zindan dahil bu uğurda en ağır bedelleri ödeyen kahramanlarımız: Alaattin Çakicı, Mehmet Ağar, Engin Alan, Korkut Eken. Yalıkavat marina” diye yazdı. Üzeyir Çakmaktaş’ın Twitter adresindeki paylaşımlarının arasında Alaattin Çakıcı ve avukatı tarafından yapılmış açıklamalar yer alıyor.

Ayrıca Bodrum Yalıkavak Marina’nın işletmesini yapan Azeri işadamı  Mübariz Mansimov Gurbanoğlu bir süre önce  terör örgütü üyeliği iddiasıyla tutuklanmıştı. Yalıkavak Marina’nın işletmesinin Mehmet Ağar’a geçtiği yönünde basında iddialar yer almıştı.

16.10.2020 [Kronos.News]

‘Kısa çalışma ödeneği ardında 2.5 milyon potansiyel işsiz barındırıyor’

Prof. Dr. Haluk Levent, koronavirüs salgını nedeniyle iş piyasasında yasak ve tedbirler kalktığında güçlü bir işsizlik dalgası yaşanabileceğini belirtti. Levent, salgının 2.5 milyon potansiyel işsiz yaratabileceğine ve işsizlik oranının yüzde 20’lere ulaşabileceğine dikkat çekti.

KRONOS 16 Ekim 2020 EKONOMİ

Bilgi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Haluk Levent, kısa çalışma ödeneği (KÇÖ) uygulamasının ardında 2.5 milyon potansiyel işsiz barındırdığı gerçeğine dikkat çekti

Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Haluk Levent, potansiyel işsizlere dikkat çekti. Koronavirüs salgını nedeniyle iş piyasasında yasak ve tedbirler kalktığında güçlü bir işsizlik dalgası yaşanabileceğini belirten Prof. Dr. Haluk Levent, Türkiye’nin büyük iş kayıpları ve iş ihtiyacını ekonomide yeni dinamikler bekleyerek karşılayamayacağını ve toplumsal problemlerin önüne geçilemeyeceğini söyledi.

KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİ… 

Sözcü’den Sayime Başçı’nın haberine göre, Levent  “Kısa çalışma ödeneğinden faydalananların yüzde 35-40 aralığındaki kısmının potansiyel olarak bünyelerinde bir iki tane işsiz barındırdığı görülüyor. Covid-19’un iş gücü piyasası açısından en büyük sorunu bu. Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) bir kez uzatıldı ama bu sonsuza kadar devam etmeyecek. Eğer ekonomik olarak bu şirketlerde bir geri dönüş sağlanamazsa bir de buradan gelecek işsizlik üzerinde bir potansiyel olarak en az 2-2.5 milyon civarında aday duruyor” dedi.

POTANSİYEL İŞSİZLER: ‘İŞSİZLİK YÜZDE 20’LE GELEBİLİR’ 

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ve Sabancı Üniversitesi tarafından kurulan Rekabet Forumu’nun (REF) düzenlediği “Türkiye’de Şirket Dinamikleri ve Yeni İstihdam Oluşumu” internet seminerinde konuşan Levent, potansiyel işsizlerin de KÇÖ uygulamasının ardından devreye girmesi halinde işsizlik oranının yüzde 20’lere geleceğine dikkat çekerek, “Bu da kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

‘GELİR DAĞILIMINDA 15 YIL GERİYE GİDİLDİ’

Koronavirüs salgını ile birlikte gelir dağılımında 15 yıl geriye gidildiğini açıklayan Prof. Haluk Levent, “Büyüme rejimi tıkanmış durumda. Bütün bunlar bir krizin temel kaynaklarını oluşturuyor. Gelir dağılımında bizim yaptığımız çalışmalara göre 15-16 yıl geriye gittik. Büyümede yüzde 5-6’lar hem dönüşüm hem de iklim krizi göz önüne alındığında mümkün değil” diye konuştu.

16.10.2020 [Kronos.News]

‘Türkiye, dış borçta 120 ülke arasında 6’ncı’

2019 yılı Uluslararası Borç İstatistikleri raporunu yayınlayan Dünya Bankası verilerine göre, Türkiye 120 ülke arasında en çok borcu bulunan altıncı ülke oldu. Türkiye'nin 2019 sonundaki dış borcu 440,9 milyar dolar. 

KRONOS 14 Ekim 2020 EKONOMİ

Dünya Bankası, 2019 yılı Uluslararası Borç İstatistikleri raporunu yayımladı

Dünya Bankası 2019 yılı Uluslararası Borç İstatistikleri raporuna göre Türkiye, 120 ülke arasından en çok borcu olan altıncı ülke. Düşük ve orta gelirli ülkeler arasında yer alan Türkiye’nin 2019 sonundaki dış borcu 440,9 milyar dolar.

İLK SIRADA ARJANTİN VAR 

Sözcü’den Emre Deveci’nin haberine göre, en çok dış borcu olan 10 ülke içinde Türkiye, dış borcun milli gelire oranında ise yüzde 59’luk oranla ikinci sırada yer aldı. Bu alanda ilk sırada, yüzde 65’lik oranla Arjantin yer alıyor. TL’nin dolar ve euro karşısındaki büyük değer kaybı da, borç yükünü ağırlaştırıyor.

DÜNYA BANKASI: SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL

Dünya Bankası’ndan yapılan açıklamada, en az gelişmiş 73 ülkenin dış borç yükünün 2019 sonunda bir önceki yıla göre yüzde 9,5 artarak 744 milyar dolarla rekor seviyeye yükseldiğine işaret edildi. Dünya Bankası Başkanı David Malpass, “Uzun vadeli borç sürdürülebilirliğini sağlamak, dünyanın borç ve yatırım şeffaflığına bakışını ciddi şekilde değiştirmesine bağlı” dedi.

Türkiye her 100 liralık borç için 260 liralık yeni borç aldı

“En yoksul ülkelerin karşı karşıya olduğu borç kriziyle başa çıkmak için çok daha kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç var” diyen Malpass, borç ödemelerinin ertelenmesi, borcun azaltılması, borç yeniden yapılandırma ve şeffaflık adımlarının atılması gerektiğini vurguladı.

14.10.2020 [Kronos.News]

Erdoğan’a Lahey yolu: Sonu Sırp kasap Miloseviç gibi olacak

Suruç Katliamı’nda ölümden kıl payı kurtulan gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu Mehmet Lütfü Özdemir, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın kilit isimlerinin Lahey Adalet Divanı’nda yargılanması için girişim başlattı. AKP’yi terör örgütü olarak tanımlayan Özdemir, Erdoğan’ın sonunun ise Karadziç ve Miloseviç’e benzeyeceğini belirtti.

BOLD ÖZEL – Suruç katliamının tanığı Gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu Mehmet Lütfü Özdemir, AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve adamlarının uluslararası hukuk önünde hesap vermesi için harekete geçti. Aldığı ölüm tehditlerini umursamadığını kaydeden Özdemir, AKP’nin bir terör örgütü olduğunu söyledi.

Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde 5 yıl önce IŞİD’in canlı bomba saldırısı sonucu 33 kişi ölürken yüzlerce kişi de yaralandı. Katliam davası hala sonuçlanmazken saldırıda ölümden kıl payı kurtulan gazeteci Mehmet Lütfü Özdemir katliamın bilgilerini ve iddiaları ‘Hiçbir Düş Yarım Kalmayacak’ adıyla bir kitapta topladı. Kitabını bir iddianame olarak tanımlayan Özdemir, yıllarca bir dedektif gibi iz sürdüğünü belirtiyor. Şimdi ise Suruç’taki kanlı saldırıyı ve arkasındaki karanlık güç olarak gördüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarın önemli isimlerini Lahey Adalet Divanı’na taşımaya çalışıyor.

HUKUKÇULARDAN ERDOĞAN’IN YARGILANMASI İÇİN DESTEK İSTİYOR

Sosyal medyadan hukukçulara seslenip açacağı dava için hukuki destek isteyen Özdemir paylaşımında “Türk devletinin adalet sistemine inanmadığım için Türkiye’de hukuki mücadele yürütmedim. Almanya’da Erdoğan başta olmak üzere Davutoğlu ve o dönem Suruç, Urfa ve Adıyaman’da çalışan Emniyet ve MİT çalışanlarına ve yine MİT Müsteşarı ve dönemin İçişleri Bakanı hakkında dava açmak istiyorum. Bu konuda bana destek olacak kim varsa katkılarını bekliyorum. Lahey’de suratlarına tükürmek istiyorum. Adalet istiyorum” ifadelerini kullandı.

“HER GÜN ÖLÜMLE TEHDİT EDİLİYORDUM”

AKP-MİT-IŞİD ortaklığını kanıtlamak istediğini anlatan Özdemir yıllarca doğru bildiği gerçeklerin peşinden gittiğini söylüyor. Kimi zaman çevreci, kimi zaman savaş karşıtı ve vicdani retçi oldu. İnandığı değerleri savunurken sık sık tehdit edildiğinin altını çizen Özdemir, şunları dile getirdi:

“Türkiye’deyken 2011 yılında vicdani ret yapmıştım. Hatta o dönem halkı askerlikten soğutmaktan yargılandım. Her gün sokağa çıktığımda gözaltına alınıyordum. Düşüncelerimi, özgürce ifade edemiyordum. Hakkımda örgüt propagandası suçlaması yapıldı. Suruç kitabını Meclis’te tanıttıktan sonra tehdit telefonları ve bu sefer direk ailemden tehdit aldım. Ve sonra Almanya’ya geldim. Buraya geldikten iki gün sonra da milli güvenliği tehdit ettiğim gerekçesiyle Twitter hesabım kapatıldı.”

ÖZDEMİR: AKP TERÖR ÖRGÜTÜDÜR

Özdemir, çıkarılan bir KHK ile kendisi için askere gitme zorunluluğu doğunca geçici olarak çıktığı yurt dışında mülteci olarak kalmaya karar verdi. Şimdilerde mülteci olarak hayata tutunmaya çalışan Özdemir, kitabında AKP iktidarının adeta kara kutusunu deşifre ediyor.

Suruç’tan Ankara katliamına, faili meçhullerden IŞİD ve Suriye iç savaşına varana kadar birçok karanlık noktada AKP’nin parmağı olduğunu düşünen Özdemir’e göre AKP bir terör örgütü.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere tüm AKP’li yöneticilerin ve onlarla iş yapanların da bir gün mutlaka Lahey Adalet Divanı’nda yargılanacağını söylüyor.

Özdemir, şu ifadeleri kullanıyor: “Bir gün gelecek, ben buna inanıyorum, hak yerini bulacak, adalet yerini bulacak. Bir de şuna inanıyorum, herkes şunu görecek: Erdoğan ve ekibinin bir terör örgütü oluşturduğunu görecek. AKP terör örgütüdür. Sadece AKP değil yani kim varsa şu an devletin başında. Bir çete var. Terör örgütü bunlar. Kim varsa hepsi terör örgütü üyesi, yargılanacak. Ben hiç birinin hiçbir yerde hiçbir şekilde burnunun dahi kanamasını istemiyorum. Bunların sadece yargılanmasını istiyorum. Hak için adalet için hakkaniyet için hakikat için bunu istiyorum.”

ÖZDEMİR: SONLARI SIRP KASAPLARA BENZEYECEK

Erdoğan ve ekibinin sonunun Sırp kasaplar Karadziç ve Miloseviç’e benzeyeceğini vurgulayan Özdemir, “Gerçek bir yüzleşme istiyorum ben. Yani bunlar mahkemeye çıkacaklar. Karadziç’in Miloseviç’in bu Sırp kasaplarının yargılandığı gibi… Sadece Erdoğan değil, Hakan Fidan, Davutoğlu, Binali Yıldırım, İbrahim Kalın, Hulusi Akar, Süleyman Soylu hakkında suç duyurusunda bulunacağım” dedi.

“TÜRKİYE TARİHİ İLE YÜZLEŞMELİ”

Türkiye’nin kendi tarihi ile yüzleşmesi gerektiğinin altını çizen Özdemir, Almanya’nın ‘tökezleme taşları’nı örnek gösterirken sözlerine şöyle devam etti. “Ermeniler katledildi. Pontuslular katledildi. Kürtler katledildi. Öldürüldü. Soykırımdan geçirildi. Bunlarla yüzleşilmedi. Ben şu an Almanya’da yaşıyorum. Baktığım zaman sokakları geziyorum. Almanya’da tökezleme taşları var. Ayağınız takılıyor, sonra dönüp bir bakıyorsunuz ve diyorsunuz ‘bu kapının önünde yani bu evden bir Yahudi alınmış. İşte gaz odasında öldürülmüş.’ Bununla yüzleşiyorlar. Anıtlar var. Ve korkunç şekilde özür diliyorlar. Tazminat ödediler. Türkiye bunu yapmadı. Ben aslında bir yüzleşme sürecinin vesile olmasını istiyorum artık.”

“GEREKİRSE ÇIRILÇIPLAK SOYUNURUM”

Erdoğan’ın yargılanmasının aynı zamanda toplumun yüzleşmesi anlamına geleceğini vurgulayan Özdemir, hukukçulardan yardım çağrısına cevap alamazsa son çare olarak BM önünde protesto düzenlemeyi düşünüyor. “Birini bulacağım artık, iğne ile kuyu kazacağım” diyen Özdemir “Pankart açarım, kendimi kilitlerim gerekirse çırılçıplak soyunurum” ifadelerini kullandı.

16.10.2020 [Bold Medya]

İtiraf: Salıverdiğimiz 64 bin mahkumu geri getiremeyiz

Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya, açık cezaevlerinden yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle izinli çıkan hükümlülerle ilgili olarak AKP Grup Başkanı Naci Bostancı ile konuştu. Buna göre Bostancı, konu üzerinde çalıştıklarını belirtti ve ekledi: "Bu kadar kişiyi tekrar toplayıp getirmek biraz zor."

Habertürk yazarı Muharrem Sarıkaya, İnfaz Kanunu düzenlemesinin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yaygın olduğu bir döneme denk düştüğünü hatırlatarak "Durum böyle olunca da 15 Nisan’da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren düzenlemeye bu durum da göz önünde tutularak bir madde konuldu" dedi.

Sarıkaya, AKP Grup Başkanı Naci Bostancı'nın bu konuyla ilgili açıklamasına da yer verdiği '64 bin mahkum geri dönmeyecek' başlıklı yazısına şöyle devam etti:

"Açık ceza infaz kurumlarında bulunanlar ile kapalı ceza infaz kurumunda bulunup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazanan hükümlülerin 2 ay süreyle; 31 Mayıs gününe kadar izinli sayılmasına karar verildi.

Bu noktada da kalınmadı, salgının devam etmesi halinde bu sürenin, Sağlık Bakanlığı’nın önerisi üzerine Adalet Bakanlığı tarafından 2 ayı geçmemek üzere 3 kez uzatılabileceğine de karar verildi.

Bu kapsamda Bakanlık'ın ilk uzatması 30 Temmuz’da bitti, ikinci uzatma 30 Eylül sonunda tamamlandı.

Adalet Bakanlığı'nın bu kapsamda üçüncü uzatması da 30 Kasım’da doluyor…

Bu düzenlemeden yararlanan mahkum sayısını o dönem Adalet Bakanlığı 64 bin 661 olarak açıklamıştı.

Uzatmaya devam

Bir kez daha uzatma hakkı olmadığına göre Kovid-19 iznine yollanan mahkumlar 30 Kasım’dan itibaren tekrar cezaevine mi çağrılacak?

AK Parti Grup Başkanı Prof. Dr. Naci Bostancı’ya bu soruyu yöneltince, konu üzerinde çalıştıklarını belirtip ekledi:

'Bu kadar kişiyi tekrar toplayıp getirmek biraz zor…'

Bostancı bu kapsamda verilen izin sürelerinin yeni bir kanun düzenlemesiyle uzatılması gerektiğinin de altını çizdi.

Kasım sonunda 'uzatma hakkı çerçevesinde' bir yeni düzenlemenin TBMM’ye geleceğini bildirdi.

Adalet Bakanlığı’nın yetkin ve etkin isimleri de bu konuda Meclis’e teknik destek vermek için hazırlıklarının tamamlandığını söyledi.

Koronavirüs salgınının kış nedeniyle griple de karışarak artarak devam edeceği konusundaki kanı yüksek.

Dolayısıyla yarı açık cezaevinden 'izinli' olarak gönderilen mahkumların böyle bir süreçte ceza infaz kurumlarına tekrar getirilmelerinin de olanağı yok.

Sekiz aydır izinlilerdi

Zaten Kanun’un verdiği 2 ay ve Adalet Bakanlığı’nın da toplamda 6 ayı bulan izni sonucu 8 aydır birçoğu cezaevi ortamı dışında kaldı.

Bu kadar hapishane dışında kalmış bir kişiyi cezanın kalan süresinin infazı için cezaevine davet etmenin de ıslah açısından anlamı kalmıyor.

Görünen o ki süre Kanun ile daha uzun bir zaman dilimine çekilecek; henüz üzerinde tam karar kılınmamış ama Sağlık Bakanlığı’nın talebi ile Adalet Bakanlığı’na verilen 2’şer aylık uzatma sürelerindeki sınır kaldırılabilir veya daha uzun bir takvime yayılabilir.

Yarı açık cezaevlerinde kalanların ağırlıklı bölümünün ise infaz süreleri bir yıldan daha az kalmış olanlar…

Mevcut düzenleme ile zaten 8 ayları izinli olarak mahkumiyetinden düştü; Kasım sonunda yapılacak düzenlemeyle de 4 ay daha izinli sayılmış oldukları takdirde infazda geçirmeleri gereken süre kalmıyor.

Yatmadan çıkacaklar

Aslında 7 yıldan daha az ceza alanların büyük bölümü bu sürede hiç hapis yatmadan cezaevinden çıkmış olacak.

Mahkumiyetleri 10 yıldan az olanlar ile bir ay kapalı cezaevinde mahkumiyetlerini geçirdikten sonra yarı açık cezaevine gönderiliyordu; eğer düzenleme gelecek yılı da kapsarsa bu durumda onların da bir daha cezaevine dönmesi söz konusu olmayacak.

Mahkumiyeti 10 yıldan fazla olanlar da aldıkları cezanın onda birini kapalı cezaevinde geçirdikten sonra yarı açık cezaevine gidiyordu.

Buna infaz süresindeki indirim, denetimli serbestlik sürelerine bir de Kovid-19 izinleri eklendi…

İnfaz indiriminden yararlanıp çıkanlar vardı, geriye kalan yatanlar da yarı açık izninden yararlanıp serbest kaldı.

Yani bazı mahkumlar neredeyse hiç yatmadan serbest kalacak…

Ayrıca Anayasa Mahkemesi bunun bir af düzenlemesi olduğu yönündeki başvuruyu da geçmiş kararlarının aksine reddetti.

Dolayısıyla TBMM’nin yeni düzenleme yapmasını da kolaylaştırdı.

Bundan böyle infaz sürelerindeki düzenlemelerde milletvekillerinin elini rahatlattı…

Bundan böyle geçen sefer yapıldığı gibi %50’den fazlası da indirim kapsamına alınabilir…"

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Koltuk mu, Türk Lirası mı? [Turhan Bozkurt]

Kanunun kendine verdiği imtiyazları Saray’a kendi elleriyle iade eden Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Murat Uysal için yolun sonuna gelindi. 

Doları evvela 6 TL’nin altında tutmak için kamu bankalarına tanzim satış çadırı kurduran TCMB inatla hem faizi indirmeye hem de döviz satmaya devam etti. 

Üstelik resmi olarak kendisi tek sent dolar satmadığı hâlde… 

Döviz tanzim satış çadırında bazı günlerde işlem tutarı 4 milyar doları buldu. Yine de dolar tırmandı ve 2018 yılı ağustos ayındaki 7,24 TL zirvesini mayıs ayında geride bıraktı. 

TCMB Başkanı Murat Uysal, Saray’ın hışmına uğramamak için faiz artırmak bir tarafa elde avuçta kalan son dövizleri heba etti. 

Brüt rezervler 41 milyar dolara geriledi. Altın dahil net rezervler ise -50 milyar dolar. 

MERKEZ BANKASI'NIN KASASINDA 50 MİLYAR DOLAR AÇIK VAR

Başka bir ifadeyle bankaların munzam karşılık olarak emaneten verdiği dövizler, swap (döviz-TL) takası ile TCMB’nin belli bir vadede aldığı dövizler mahsup edildiğinde Merkez Bankası’nın kasasındaki bakiye 50 milyar dolar açık veriyor. 

Piyasaya bu kadar döviz borcu olan TCMB için faiz artırmaktan başka çıkış yolu kalmadı. Rezervlerin buharlaşmasının bir sebebi de döviz gelirleri ile giderleri arasındaki farkı gösteren cari açığın 8 ayda 23 milyar TL’yi aşmasıdır. 

Sene sonunda 30 milyar doları bulacak bir döviz açığının finansmanı kredi notu (“B2-”) Papua Yeni Gine ve Uganda gibi ülkelerle aynı seviyeye indirilen Türkiye’nin dışarıdan döviz temin etme ihtimali hiç olmadığı kadar zor. 

Merkez Bankası’nın 22 Ekim’de alacağı karar bu açıdan son derece kritik. TL’nin cazibesini artırarak reel faiz verilmesi hâlinde kısa vadeli de olsa sıcak para çekmek mümkün olabilir. 

13 MİLYAR DOLAR SICAK PARA TÜRKİYE’Yİ TERK ETTİ

Her hafta ortalama 400-500 milyon dolar tutarında satış yapıp Türkiye’yi terk eden portföy yatırımcısının hukuk ve demokrasiden yana ümidi kalmadığını sağır sultan duydu. Sene başından beri 13 milyar dolar Türkiye defterini kapattı. 

Yabancıların tahvil ve hisse senedi stoku 30 milyar doların altına indi. 2012’de aynı tutar 100 milyar doların üzerindeydi. 

Türkiye gibi mütemadiyen yabancı sermaye desteğine muhtaç vaziyetteki bir ekonominin şah damarı kesildi. 

UYSAL 120 MİLYAR DOLARI SOBADA YAKTI!

Hâl böyle iken Murat Uysal “faiz inerse enflasyon da iner” gibi kerameti kendinden menkul bir teoriyi ispat etmek uğruna 120 milyar doları adeta sobada yaktı. 

Selefi Murat Çetinkaya’nın koltuğunu 10 Temmuz 2019’da devirirken Saray’a verdiği söz şimdi kendisi için kurulan idam sehpasına dönüştü. Faiz indiriminin artık tarih olduğunun farkında. 

24 Eylül’de aldığı karara (yüzde 8,25’ten yüzde 10,25’e çıkardı) benzer şekilde politika faizini yüzde 10,25’ten yüzde 11-12 civarına taşırsa (100-200 baz puanlık artış) piyasada kopacak fırtınada günah keçisi olarak kendisi arenada aslanların önüne atılacak.

Cephaneliği bomboş bir komutan hücum emri veremez, müdafaa hattını da muhafaza edemez.

Aylardır “TL’nin düşmanı” diye ilan ettiği dış mihrakları masada ikna etmek istemiyorsa mütarekeye taviz maddelerini kendi eliyle yazmak mecburiyetinde. 

HANGİSİNİ SEÇECEK: KOLTUK MU, TL Mİ?

Doların 8 TL eşiğini geçip geçmeyeceği, 8 TL üzerinde yola nasıl devam edeceği TCMB Başkanı Uysal’ın koltuk ile TL arasında hangisini tercih edeceğine bağlı.

TCMB etkili ve önden yüklemeli faiz artışı yapmazsa dolar ve euro dolu dizgin yoluna devam edecek. Şimdilik kimsenin açmak istemediği bir fasıl var ki 3 Kasım'ın akabinde önümüze gelecek. 

3 Kasım’da Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yeni başkanlık seçimi var. 

Sandıktan Demokratların başkan adayı Joe Biden'ın açık ara önde (Senato çoğunluğu ile) çıkması hâlinde Türkiye, Rus hava savunma sistemi S-400 sebebiyle mali ve askeri müeyyidelerle karşı karşıya gelebilir.  

Nitekim Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), 15 aydır hangarda tuttuğu S-400 sistemini ABD ve NATO'nun itirazlarına rağmen 16 Ekim'de Sinop'ta test atışları ile aktif hâle getirdi. 

TCMB faiz kararında bu ihtimali de göz önünde bulundurmazsa dolar, euro, İsviçre Frankı ve İngiliz Sterlini, TL’ye mukabil yeni rekorlar kıracak. 

Kamu bankalarının döviz açığının 8 milyar dolara yükseldiği, bankalar dahil özel sektörün 3 ay içinde 15 milyar dolar (12 aylık vadede 42 milyar dolar) döviz borcu ödeyeceği de unutulmasın. 

DOLARİZASYON “TL’YE GÜVENMİYORUZ” DEMEK

430 milyar dolara ulaşan dış borcun milli gelire oranı yüzde 57. Bankalardaki döviz mevduatı 218 milyar dolar. Dolarizasyon almış başını gidiyor. 

Tasarruf sahipleri paralarını bankalarda tutmakta bile mütereddit. Çelik kasa satışları yüzde 60 arttı. Batık kredilere hiç temas etmedim bile… 

Molasız üç ay devam edecek şekilde etkili ve önden yüklemeli bir faiz artışından başka bir çaresi kalmayan TCMB Başkanı Murat Uysal denemesi bedava olan bir düğmeye basabilir ve TL’yi ateşe atabilir. 

Hatta Saray'ın gözüne girmek için faizleri indirebilir de!

Acı hakikat şu ki politika faizinin (haftalık repo faizi) 22 Ekim’de yüzde 14’ün üzerine çıkarılması şart. Piyasaya da TL'yi parlatmak için daha fazla adım atmaya hazır olunduğu mesajı verilmeli. 

Dolar ancak böyle bir kararla 7,50 TL'ye kadar geriler.

ABD’den gelecek haberlere göre kasım ve aralık aylarında devamı getirilmeli. Aksi hâlde yıl sonu için dolarda 8,50 TL altı, euroda 10 TL altı teselli ikramiyesi olabilir.   

[Turhan Bozkurt] 16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Güzel ve Kötü Söz ile Güzel misaller-1 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Üstad Hazretleri Sunuhat’ta bazı oluşumların ellerindeki imkanları kullanarak zihinlere yaptığı telkinlerle dinsizliğe, lâubâliliğe, başka bir dine meylettirmeye veya İslamiyet’ten şüphe ile soğutmaya bir kapı açmak istediğini ve “Nerede bir Müslim varsa nisbeten fakir, gâfil ve bedevî” olduğu desisesini kullandıklarını ifade etmektedirler.  

Aynı yerde, Hazreti Bediüzzaman günümüzde Avrupa’nın üstünlüğünün bir maddi ve bir de manevi üstünlüğünün sebeplerini açıkladıktan sonra, bu planı uygulamak için yeryüzünde nerede Müslümanların çoğunlukta olduğu yerler varsa o yerlerin geri bırakılması için ve Müslüman olmayan yerlerin ise kalkınması ve gelişmesi için çalışıldığına dikkat çekmektedirler.
Bugün bütün Dünya’da ve özellikle Batı Dünya’sında ulaşılan ilmi seviye tarih boyunca yaşayan medeniyetlerin ortaya koyduğu ve bugüne kadar birikerek gelmesinin bir sonucudur.
 Dolayısıyla bütün bir insanlığın ortak malıdır. Önceki medeniyetlerden en son bu bayrağı devralarak bugünkü seviyeye taşıyanlar ise ağırlıklı olarak Batı medeniyetleri olmuştur. Buna bakarak bu Dünya’nın diğer yerlerdeki medeniyetlerden daha faziletli veya sahip olduğu maddi, manevi ve dini değerlerinin tamamının diğerlerinden üstün olduğu anlamı çıkartılamaz. Batı Dünya’sı dışındaki toplumlar da tarih boyunca çok büyük medeniyetler ortaya koymuşlardır. Bugünkü medeniyette hepsinin payları vardır. Bu hakikati gökyüzündeki uçakları gördüğünde çok sevinen Üstad Hazretlerinin “Bunlar benim nev’imin medarı iftiharlarıdır” sözlerinde de görmek mümkündür.

Bediüzzaman Hazretleri aynı eserde, insafsızca, aldatıcı bir cerbeze, muvazene ve mukayese ile, Avrupa’nın iyilik ve güzelliklerinin bizim bugünkü kötü taraflarımızla, bütün bir tarih boyunca bütün medeniyetlerin geliştirdikleri ve birikerek ortaya çıkan fikirlerinin meyvelerini Hıristiyanlığa mal edip, bu birikimden istifade edemeyen ve gerçek anlamda İslam’ı yaşayıp temsil etmekten de çok uzak bulunan bugünkü Müslümanların yaşadığı coğrafyalardaki devletlerin meyvelerine bakıp, İslamiyet’in düşmanı olan gericiliği İslam’a mal etmenin hakikatleri tam tersine çevirmek olduğunu ifade etmektedirler. 

Üstad hazretleri konunun devamında, bu yanlış bakış açısına sahip olan bu coğrafyalardaki insanların  içine düştükleri çelişkileri ise şöyle dillendirmektedirler: “(1) Avrupa’ya şedid bir meftûniyet ve milletine karşı derin bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın nâmeşru veledi gösterdiği gibi, (2) ihtilâl fikri, tahrip meyli ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan isyankâr, iftiracı, namus lekeleyici hiciv ile kendi firavunluğunu ve zımnen medih ve gururluluğunu ve bilmediği halde İslâma düşmanlığını göstermekle beraber, (3) firavunluk, enâniyet, gurur hükmüyle milletine karşı şer’an, aklen, hikmeten mükellef olduğu şefkat hissi yerine tahkir hissi, incizap meyli yerine nefret meyli, muhabbet meyelanı yerine hafife alıp küçümseme iradesi, saygı ve ihtiram temâyülü yerine câhil görme meyelanı, merhamet arzusu yerine büyüklenme arzusu, fedâkârlık seciyesi yerine, kendi başına ve kendi bildiğine hareket etme temâyülü koyup; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden, hakikat nazarında öyle bir cânî ve nefrete hedef olmuş olur ki, mesela, birisi Paris’te sefâhet âleminde bir âlûfte (iffetsiz) madamın boyuna posuna uygun görüp beğendiği bir elbiseyi, câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalışmak gibi ahmâkça ve cânîce bir harekette bulunur.” (Sunuhat Üzerine-Abdullah Aymaz)

(1) “Avrupa’ya şedid bir meftûniyet ve milletine karşı derin bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın nâmeşru veledi gösterdiği gibi,…”

Sahip oldukları paslanmış eşsiz elmasın, daima cilâlanmış camdan üstün olduğundan ve İslamiyet’in zahiren görünen zaafının şu hâzır medeniyetin başka dinin hesabına hizmet etmesinden kaynaklandığından, hep menfilikler, zalimler ve zulümler nazara verildiğinden dolayı tarih boyunca ortaya koydukları medeniyetler eliyle  teessüs ettirilen adalet, hoşgörü, başka kültürlerle bir arada yaşama, hak, hukuk, maddi ve manevi ilimlerin bugünkü seviyelerine gelmesindeki çok önemli katkıların varlığından da haberleri olmadığından, günümüz Müslümanları nokta istinattan mahrum kalmışlar ve zamanla kendi değerlerinden uzaklaşıp başkalarına intisap edebilmişlerdir.

Sonuç olarak Avrupa’ya karşı aşk derecesinde çok güçlü bir tutku, ama kendi milletine karşı çok derin bir nefret hissi meydana gelmiştir. Kendi milletine tabi olmaktan kaçınarak Avrupa’ya intisap eder ki bu Avrupa’nın gayr-i meşru bir evladı olmak demektir. Bunlar tarafından Avrupa’dan gelen her şey tebcil edilip baş tacı edilirken, kendi milletlerine ve değerlerine ait her şey ise lanetlenip tahkire tabi tutulmaktadır. 

(2) “… ihtilâl fikri, tahrip meyli ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan isyankâr, iftiracı, namus lekeleyici hiciv ile kendi firavunluğunu ve zımnen medih ve gururluluğunu ve bilmediği halde İslâma düşmanlığını göstermekle beraber,…”

Böyle insanlarda kendi değerlerine karşı bir ihtilal fikrinin, onları tahrip edip yok etmek arzusunun, kötülüklere ve menfiliklere kilitlenerek yoğunlaşmaktan kaynaklanan genelleştirmelerin ve iyilikleri görmezlikten gelerek karanlığa gömmek özelliği olan aldatıcı cerbezenin neticesi olarak her değere karşı baş kaldırmak, iftirada bulunmak ve namusları lekeleyici olan eleştirmek, çekiştirmek ve alaya almak suretiyle kendini beğenmişliklerin, gurur ve kibirlerin  ve maalesef gerçek manada bilgi sahibi olmadıkları halde, sahip oldukları yetersiz ve tutarsız bilgilerin ve gördükleri yanlış temsillerin de etkisiyle İslâm’a karşı düşmanlıklar görülmeye başlar.

 (3) “…firavunluk, enâniyet, gurur hükmüyle milletine karşı şer’an, aklen, hikmeten mükellef olduğu şefkat hissi yerine tahkir hissi, incizap meyli yerine nefret meyli, muhabbet meyelanı yerine hafife alıp küçümseme iradesi, saygı ve ihtiram temâyülü yerine câhil görme meyelanı, merhamet arzusu yerine büyüklenme arzusu, fedâkârlık seciyesi yerine, kendi başına ve kendi bildiğine hareket etme temâyülü koyup; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden, hakikat nazarında öyle bir cânî ve nefrete hedef olmuş olur ki…”

Maruz kaldıkları firavunluk, enâniyet ve gururun etkisiyle içinden neşet ettiği kendi insanlarına ve dindaşına karşı maddi ve manevi kriterler açısından mükellef bulunduğu şefkat hissinin yerini tahkir hissi, mensubiyeti arzu etmenin yerini nefretle uzaklaşma, merhamet edip acımanın yerini büyüklenme, fedakârlık duygusunun yerini başına buyruk bir hayat yaşama arzusu alır. 

Bu haldeki insanların kendi dünyalarına karşı mürüvvetli ve faydalı olmaları ise çok zordur. Bunların toplumlarına hamiyet ve hizmet etme adına iddiaları asılsız ve samimi olmayan söylemlerden ibarettir ve daha çok kendi menfaatlerini temin amacını taşımaktadırlar.  
Bu hastalıklar sadece günümüzle sınır kalmaz, geçmişe de sirayet eder. Yani, tarihte kendi milleti ve dinine mensup olan insanlar tarafından ortaya konmuş olan medeniyetlere ve değerlere mensubiyeti de arzu etmez. Müslüman veya mensubu olduğu milliyet kimliği anılmak bile onları rahatsız eder. Sonuç olarak, tamamen mazisinden kopmuş ve geçmişinden bugüne intikal eden manevi değerlerinden uzaklaşmış olurlar. Bu insanların köksüz ağaçlar gibi en ufak fırtınalar karşısında bile savrulmaları ve sarsılıp yıkılmaları ise kaçınılmaz hale gelir.
Bu duruma düşen ve aslında hakikat nazarında birer cânî hükmünde olan bu insanlar Batı’daki birtakım menfilikleri veya yaşanan manevi hastalıkları da misk-ü amber kabul etmekte ve bunları kendi milletleri içerisinde yaymaya veya kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Engelli insanları hangi kazançlar bekliyor? [Dr. Ali Demirel]

Geçtiğimiz hafta Merve Hanım’ın “Allah niçin insanları engelli yaratıyor?” sorusuna cevabını vermeye çalışıyorduk. Kaldığımız yerden devam edelim.

İnsanın bazı vücut âzâlarından noksan olması görünen ve ona sürekli engelli olduğunu hatırlatan bir durumdur.  Böylesi bir kimse kendi kulluğunu ve Allah’a muhatabiyetini ona göre yapacaktır. Neticede bunu kendi hesabına bir kazanç olarak yazdıracaktır.

Dahası normal beklenen vecibeleri yapanların aynısı onlara da sevap olarak yazılır. Çünkü onların hâlis niyetleri bu mazhariyete sebep olur. 

“Biz bir gazvede Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraberdik, bir ara şöyle buyurdular: “Medine'de kalan öyleleri var ki kat ettiğiniz her mesafe ve geçtiğiniz her vâdide ayrıca sizinle berabermiş gibi sevabınıza eksiksiz ortak oluyorlar. Bunlar, (cihada katılmayı cân u gönülden arzulayıp da) özürleri sebebiyle orada kalanlardır.” (Müslim, İmare, 159) hadisi adeta şu âyetin tefsiri anlamındadır:

“Özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalan müminlerle, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden müminler elbette bir olmaz. Allah malları ve canları ile mücahede edenleri, derece bakımından cihada gitmeyenlerden üstün kılmıştır. Gerçi Allah hepsine de en güzel yurt olan cenneti vâd etmiştir, ama mücahede edenleri, cihada katılmayanlardan çok daha büyük mükâfatlarla, tarafından derece derece rütbeler, hususi bir mağfiret ve rahmetle mümtaz kılmıştır.” (Nisa, 4/95)

Bu âyet-i kerime bize açıkça hangi çeşit özürlü olunursa olunsun, sağlıklı insanların nail oldukları derece ve sevaplara eksiksiz nail olduklarını haber veriyor. 

Evet, engelli olmak aslında sıhhatli olma kredilerini kullanmamak demektir. Yani engelliler o nimetlere bu dünyada nail olmamakla aslında dünyadaki halleri ile Allah’ı razı etmişlerse daimi ve sağlıklı insanlar göre daha kaliteli bir yaşam standardına kavuşacaklardır. 

“O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.” (Nur, 24/24) “Nihâyet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler.” (Fussilet, 41/20) gibi âyetler, insanların sahip olduğu azaları ile günâhlara düçar olacaklarını ifade buyuruyor. 

Bu ise insanın esasını oluşturan rûhunun günahlarla kirlenip kapasitesinin zayıflaması anlamına gelir. Engelli olan insanlar ise hem daha az günahlara muhatap olacaklar, hem de rûhları bâkî olduğu için o rûh da bu dünyada o engelliliği sebebiyle kapasitesini göstermediğinden elbette ki rûhu o engelliliğin kaldırılacağı ahirette daha kapsamlı ve o yönü ile daha nuranî olarak kavuşacaklardır. 

Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ifadeleri, engelli olanların âkibetlerinin daha hayırlı olacağı ve mahrum kaldıkları organlarının kendilerine ne denli daha güzel verileceğini aklımıza yakınlaştırıyor: 

“Bir mü'min gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse derecesine göre ehl-i kuburdan çok ziyade o âlem-i nuru temaşa edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar. Kabirde o körler, îman ile gitmiş ise, o derece ehl-i kuburdan ziyade görür. En uzak gösteren dürbünlerle bakar nevinde, kabrinde derecesine göre Cennet bağlarını sinema gibi görüp temaşa ederler.” 

Yine bu insanlar, dünya ile olan ilişkilerinde ise daha temkinlidirler. Yani dünyadan fazla bir beklentileri yoktur. Herkesi kendi peşinden koşturan dünya onların nazarında gerçek yüzünü göstermiştir. Dünyanın lezzet alma, rahat etme, mükâfât görme yeri olmadığını gayet iyi bilirler. 

Onun için de gerekli vazifelerini yapabildikleri kadar yapıp gerçekte yapılması beklenen kulluklarını yapmış olarak durumları değerlendirilir fakat daha fazla sevaplara nail olurlar. Çünkü mazeretleri vardır. İşte onları bu âli makamlara taşıyan bu durumları onların dezavantajı değil tamamen değerlendirmesini bilenler için nimet olmuş olmaktadır. 

Nitekim, “İşlerin en hayırlısı zorlu olanıdır, ibadetlerin en faziletlisi zahmetli olanıdır, ücret senin zahmetine göre verilecektir.” (Keşfü’l-Hafa, 1/55) hadis-i şerifi bu hakikati dile getiriyor.

Bir de şu husus var: Mesela kibir gibi insanı cennetten uzaklaştırıcı fena hasletler onlardan çok uzaktır. Çünkü kibir hem şeytani bir sıfattır, hem de insanın cennetten uzaklaşmasının da çok önemli bir sebebidir. 

Bu durumda normal insanlar için, onlardaki sağlıklı halleri cennete bir engel olurken bir şekilde engelli olanlar ise bu engeli aşmış cennetle akitleşme arefesine gelmişlerdir âdeta. Çünkü bu halleri ile “Göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve bütün melekler, kibirlenmeden Allah'a secde ederler” (Nahl, 16/49) gerçeğini insanlık mevsiminde her daim yaşar dururlar. Çoğu zaman sağlıklı olma hali, insanın kibrini körükleyici bir durum olabilirken bu şerefli insanlara bu kibir hali uğramamaktadır.

İnsan sağlığı ve maddi durumu sebebiyle, müstağni davranarak insanlarla bir ilişkiye girmek istemediği gibi duasında da Allah’a karşı müstağni davranabilmektedir. Bu ise tam anlamıyla insanı firavunluk ve nemrutluk mertebelerinde koşturan elim bir tablodur. 

Hasılı engel, engel olsaydı arkasında güzellikler olmazdı. Arkasında güzellikler olan engeller ise engel değil onlardaki güzelliklere ulaşmanın asansörüdür. 

Ne mutlu zahiri engellilikle şu hayatını sabır ve şükür ile yaşayanlara. Esefler ise sağlık, servet gibi nimetlere mazhar olup da şükrünü eda etmeyerek onunla cehennemin oltalarına takılıp gayyaya yuvarlanmayı maharet bilenlere...

[Dr. Ali Demirel] 16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Market alışverişinde dikkat!

Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Murat Gündüz, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19) parlak ve pürüzsüz yüzeyleri sevdiğini belirterek, "Mesela marketlerdeki market arabalarının tutulduğu yer, bu iş için gerçekten çok elverişli yerlerden biri." dedi.

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Murat Gündüz, yeni tip Koronavirüs'ün (Covid-19)daha çok parlak ve pürüzsüz yüzeylerde uzun süre kalabildiğini ifade etti. 

Gündüz, "Günlük hayatımızda aslında fark etmeden dokunduğumuz böyle yüzeyler çok fazla. Mesela marketlerdeki market arabalarının tutulduğu yer, bu iş için gerçekten çok elverişli yerlerden biri. Toplu taşımalarda dokunduğumuz koltuk kenarları ve tutunduğumuz noktalar, yürüyen merdivenlerden çıkarken tutunduğumuz yerler, asansörler, tuşlar ve kapı kolları bu virüsün yaşamayı çok sevdiği yerler." dedi. 

Söz konusu yerlerin periyodik olarak dezenfekte edilmesi gerektiğini belirten Gündüz, "Yine de buralara dokunduğumuzda mutlaka el dezenfeksiyonunu sıklıkla yapmamız gerektiğini hatırlatmak istiyorum." diye konuştu. 

"ISLAK MENDİL VİRÜSÜ ÖLDÜRMEZ"

El dezenfeksiyonunda ıslak mendil kullanımının fayda sağlamayacağına vurgu yapan Gündüz, "El temizliği için sabun ve suyla yıkanması birinci temizlik şartı ancak acil durumlarda dezenfektan ve kolonya da aynı amaca hizmet eder. Mümkünse el dezenfektanlarını tercih etmemizde fayda var, ancak bulamıyorsak yanımızda bulundurduğumuz kolonya da virüsün ortamda kalmasına engel olacak araçlardan biri. Islak mendilin bir dezenfeksiyon ya da virüsleri ortadan kaldırıcı bir etkisi yok. Islak mendil yerine sabunla elimizi yıkamak en garanti yöntem olacaktır." diye konuştu. 

KIŞLIK ELDİVEN KULLANILIYORSA GÜNLÜK YIKANMALI

Sonbahar ve kış aylarından dolaplardan çıkarmaya başlanacak kışlık eldivenler için ikazda bulunan Prof. Dr. Gündüz, "Soğuk günlerde özellikle dışarıda eldivenler kullanılabiliyor. Ancak bu eldiveni kullanmakla çok fazla yüzeye dokunup, o yüzeylerden başka noktalara bu virüsü de taşımak mümkün olabilir. Eldivenlerin hijyenine de dikkat etmek lazım. Isınmak amacıyla kullanılan eldivenlerin, giyilmek zorundaysa günlük olarak yıkanması önemli." dedi.

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Dünya Sağlık Örgütü Türkiye'de de kullanılan Remdesivir'in işe yaramadığını açıkladı

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), ABD Başkanı Donald Trump'ın da koronavirüs tedavisinde kullandığı Remdesivir adlı ilacının Covid-19 tedavisinde iyileşme ihtimaline veya hastanede kalma süresine bir etkisinin olmadığını açıkladı. İlacı üreten Gilead şirketi bulgulara itiraz etti.

Koronavirüs tedavisi için ilk kullanılmaya başlayan ilaçlardan biri olan Remdesivir'in yanı sıra hidroksikolorokin, HIV ilaçları lopinavir ile ritonavir ve inferon adlı ilaçların etkilerini 30 ülkede 11 bin 266 yetişkin üzerinde gözlemleyen WHO, bu ilaçların ölüm oranı veya hastanede kalma süresi üzerinde hiçbir etkisi olmadığını veya çok az etkisi olduğunu duyurdu.

Remdesivir ilk olarak ebola ile mücadele için piyasaya sürülmüştü.

WHO'nun deneyi henüz diğer bilim insanları tarafından denetlenip onaylanmadı.

Gilead 1062 kişi üzerinde yaptığı ve sonuçlarını bu ay açıkladığı deneyde Remdesivir'in tedavi süresini beş gün kısalttığı belirtiliyordu.

WHO'nun bulgularına itiraz eden Gilead, Reuters'a yaptığı açıklamada "WHO verileri tutarsız gözüküyor. Akademik dergilerde yayımlanan, kontrol edilmiş araştırmalar Remdesivir'in etkisini ortaya koyuyor" ifadelerini kullandı.

Tıp camiasındaki esas endişe ise, bu yeni ilaçların pahalı olma ihtimali. Bu durumda bu ilaçlara kimin erişebileceği, devletlerin bunları vatandaşlarına dağıtıp dağıtmayacağı tartışma konusu olacak.

WHO ise hidroksikolorokin ve HIV ilaçları lopinavir ile ritonavir deneylerini, bu ilaçlarının bir etkilerinin olmadığının kesinleşmesi üzerine Temmuz ayında sonlandırdıklarını, diğer ilaçlar üzerindeki deneylere 500'den fazla hastanede devam ettiklerini belirtti.

Örgütün kıdemli bilim insanlarından Soumya Swaminathan, bundan sonraki süreçte monoklonal antikorlar, immünomodülatörler ve son aylarda çıkan yeni antiviral ilaçlar üzerindeki deneylerinin süreceğini açıkladı.

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Sessizliğini bozdu: Çok, ama çok üzgünüm

Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, "İlk mahkeme, beğenmese bile Anayasa Mahkemesi kararına uymak zorunda. Anayasa Mahkemesi'nin kararları yasama, yürütme ve yargıyı bağlar." dedi.

Eski Yargıtay Başkanı ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilliği düşürülen Enis Berberoğlu hakkında verilen Anayasa Mahkemesi kararının uygulamayan 14'üncü ve 15'inci ağır ceza mahkemelerinin anayasayı çiğnediğini söyledi.

"Anayasa Mahkemesi'nin, CHP’li Enis Berberoğlu ile ilgili olarak verdiği “yeniden yargılama” kararının İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından uygulanmaması konusunda, “Anayasa Mahkemesinin kararı istisnasız herkesi bağlar." diyen Selçuk, "Yasamayı da, yürütmeyi de, yargıyı da bağlar. İlk mahkeme, Anayasa Mahkemesinin verdiği kararı hiçbir açıdan asla ve kat’a değerlendiremez." ifadelerini kullandı.

SAMİ SELÇUK: ALT MAHKEME "BENİM ALANIMA GİRDİN" DİYEMEZ

Devlet krizini T24'e değerlendiren Selçuk, "Anayasa’nın buyruğu da hukuk düzeninin buyruğu da budur. Dolayısıyla ilk mahkemelerin, Anayasa Mahkemesinin kararlarını tutarlılık, yerindelik (opportunity, opportunité, opportunità, maslahata uygunluk) açısından asla değerlendirme yetkileri yoktur. Bu yüzden 'benim alanıma girdin, kararı beğenmedim, uymuyorum, eski kararımda direniyorum' diyemez. Beğenmese bile yargıçlar, o karara uyarmak ve gereğini yapmak zorundadırlar." 

İstanbul 14'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karar, yetki aşımıyla, dolayısıyla mutlak butlanla sakatlandığını belirterek, "Yaşanan olayın hukuksal yönü budur." dedi.

"ANAYASA MAHKEMESİ'NİN KARARI HERKESİ BAĞLAR"

İlk mahkemelerin Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararı eleştiremeyeceğini vurgulayan Selçuk, "İlk mahkemeler olumlu ya da olumsuz olarak ele alıp değerlendirebilir. İlk mahkemeler bu kararlara uymaya mecburdur. Anayasanın emri de bu hukuk düzeninin emri de bu." 

"İlk mahkeme ne diyor? 'İnceledim, Anayasa Mahkemesi yerindelik (maslahata uygunluk) denetimi yapmıştır, beni bağlamaz'. Gerçekten çok çarpıcı biçimde Anayasa Mahkemesinin kararı yanlış bile olsa, ilk mahkemelerin onu değerlendirme yetkisi yoktur." diyen Selçuk, "Olamaz da. 'Ben bunu değerlendirdim, beğenmedim' diyemez. Beğenmese bile verilen karara uymak zorundadır. Olayımızda Anayasa hükmü çiğnenmiş, mutlak butlanla sakat bir karar ortaya çıkmıştır. Durum bu denli açıktır." dedi.

"YAPILAN YANLIŞ BAĞIŞLANAMAZ BOYUTTA"

Selçuk şöyle devam etti: "Yerel mahkemenin üç yargıcı, aralarında sözüm ona tartışmış, Anayasa Mahkemesi kararını eleştirerek uymamaya karar vermişler. Düşümde görsem inanmazdım. Ancak bir gerçek bu. Yapılan yanlış çok boyutludur; bağışlanamaz çapta büyüktür."

Bu karar yüzünden Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) ne yapacağını şaşırdığını belirten Selçuk, "Karardan önce Meclis buna el koymalı ve gereğini yapmalıydı aslında. Anayasanın 83'üncü maddesi açıktı. Dokunulmazlık yeniden kazanıldığında Meclis'in yeniden karar vermesi gerekirdi. Bu yapılmadan milletvekilliği düşürülmüştür. Şimdi ortada bir Anayasa Mahkemesi kararı ve bir de ilk mahkemenin son kararı var." diye konuştu. 

"ÇOK, AMA ÇOK ÜZGÜNÜM"

Selçuk şunları dile getirdi: "İlk mahkeme kararı olağan yoldan ya kaldırılacak ya da Yargıtay süreci bekleyecek. Bu durum mahkemenin verdiği yanlış karardan kaynaklanıyor. Hangi dürtüyle verdikleri beni ilgilendirmiyor, ancak bu karar çok üzücü ve uyarıcı olmuştur. Görülüyor ki, yargı bu kararıyla sıradan bir yanlış yapmamış, bunalıma sebep olmuştur. Bunun da ötesinde, varlık sebebini yadsırcasına, bir hukuk kargaşası, kaosu da oluşturmuştur. Çok, ama çok üzgünüm.”

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Babaları 4 yıldır cezaevindeydi bugün de anneleri tutuklandı [Sevinç Özarslan]

İki çocuk sahibi Tuba Tuncer bugün tutuklanarak Bafra Cezaevine gönderildi. Tuba Tuncer’in eşi Mahmut Tuncer de 4 yıldır Manisa Salihli Cezaevinde tutuklu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Bir anne-baba daha tutuklandı ve geride iki çocuk kaldı. Samsun Alaçam’da yaşayan ve 4 yıldır çocuklarıyla birlikte eşinin yolunu gözleyen Tuba Tuncer (35) de bugün görülen mahkemeden sonra hapse gönderildi. Tuncer çiftinin Esma Sevde (8) ve Azra Zehra (5) adında iki kızı bulunuyor.

Samsun Alaçam’dan SEGBİS’le Afyon’a mahkemeye bağlanan Tuba Tuncer hakkında mahkeme tutuklama kararı verdi.  Afyon’da özel bir yurtta idarecilik yaptığı için, tanık ifadelerine dayanılarak tutuklanan Tuba Tuncer hakkındaki iddialar henüz bilinmiyor. Şeker hastası olan eşi Mahmut Tuncer de aynı yurtta çalıştığı için tutuklanmış ve 8 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Samsun’dan Manisa’ya eşini ziyarete gidip gelirken ciğerlerini üşüten Tuba Tuncer verem noktasına gelmişti. Bold Medya’ya konuşan Tuba Tuncer’in kız kardeşi, “Yeğenlerimin psikolojisi babaları tutuklanınca zaten bozulmuştu. Anneleri yanında olduğu için toparlanmışlardı ama şu anda yeniden yıkım oldu. Onlara anlatmaya çalıştık ama sorguluyorlar. Küçüğü daha anaokulu yaşında. Ablamın ciğerleri rahatsız. Vereme dönüşme riski var. Kapalı alanda sağlığının bozulmasından endişeliyiz.” dedi.

“TUTUKLAMA CEZALANDIRMADIR BU ÜLKEDE”

Annesiz-babasız bırakılan çocukların dramını her yerde gündeme getiren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Azra Zehra ve Esma Sevde’nin yaşadıklarına da duyarsız kalmadı. Gergerlioğlu, “Her gün çocukların anne, babasız bırakıldığı ülke: Türkiye Tutuklama cezalandırmadır bu ülkede! Şu an Samsun’da bir kadın daha tutuklandı. Mahkeme dosyası Afyon’daydı. Adı Tuba Tuncer. Eşi de 4 yıldır tutuklu. 2 kız çocuğu var.” dedi.

[Sevinç Özarslan] 14.10.2020 [Bold Medya]

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye [Sevinç Özarslan]

Cezaevinde beyaz plastik sandalye üzerinde hayatını kaybeden KHK’lı Mustafa Kabakçıoğlu, yaşadığı her şeyi 3 yıl boyunca günlüğüne yazdı. Satırlarında ölümünden sorumlu tuttukları da var.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Gümüşhane E Tipi Cezaevinde 29 Ağustos 2020’de tek başına tutulduğu hücrede plastik beyaz sandalye üzerinde ölü olarak bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun yaşadığı hak ihlallerini ve sorumlu tuttuğu kişileri not ettiği bir günlük tuttuğu ortaya çıktı. Günlükte Kabakçıoğlu’nun tedaviye ulaşma çabaları ve ölüme giden sürecin detayları yer alıyor.

KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölüm anına ait fotoğrafları ve son dilekçesinin yeraldığı boldmedya.com’daki dünkü haberimizin ardından bugün ise Kabakçıoğlu’nun cezaevinde tuttuğu günlüğün özellikle yaşadığı hak ihlallerini anlattığı kısımlarını yayınlıyoruz.

Astım ve yüksek tansiyon hastası olan komiser yardımcısı, 4 Mart 2017’de cezaevindeyken şeker hastası olduğunu öğreniyor. Hastalığı teşhis edilemeden önce iki kez koğuşta düşüp bayılıyor, kafasını beton zemine vurduğu için şuurunu kaybediyor. 112 çağrılıyor ve hastaneye götürelim mi götürmeyelim mi tartışmasına şahit oluyor. Gümüşhane Devlet Hastanesine götürüldüğünde arabadan inemiyor, askerlere başının döndüğünü ve kendilerini göremediğini söylüyor. Tekerlekli sandalye verilmesini istiyor. Hatta sandalyeye kelepçelenmesini istemek zorunda kalıyor. Ancak bu durumda olmasına rağmen acil servise sedyeyle ya da tekerlekli sandalyeyle değil yürütülerek sokuluyor.

Mustafa Kabakçıoğlu, 28 Şubat 2017’de saat 10.30 ile 14.00 arasında yaşadıklarını kayda geçirdiği sayfada, yaşadığı ikinci düşme, şuuru kaybı ve kusma olayının kendisini çok rahatsız ettiğini yazıyor. Şuuru yarı kapalı şekilde şahit olduklarını şöyle kayda geçiriyor:

“Görevli gardiyanlar beni tekrar alıp cezaevi giriş/çıkış kapısına getirdiler. Burada görevli 112 ekipleri ve görevli jandarmalar arasında tartışma yaşadıkları görevliler birbirine sürekli görevli oldukları konuları hatırlatıyorlar. Ben ise orada şuurum yarı açık yarı kapalı onları bekliyordum. 112 görevlileri, bu hastanın hastaneye gitmesi gerektiğini söylüyor. Görevli gardiyanlar ise bizim başka işlerimiz var deyip duruyorlardı.”

“BENİ TEKERLEKLİ SANDALYEYE KELEPÇELESENİZ OLMAZ MI?”

Mustafa Kabakçıoğlu Gümüşhane Devlet Hastanesine götürüldüğünde arabada yaşadıklarını ve kapıdan inerken maruz kaldığı kötü muameleyi şöyle anlatıyor. Tekerlekli sandalyeye kelepçelenmesini rica etmek zorunda kalıyor:

“Gümüşhane Devlet Hastanesi’ne geldiğimde görevli askerler ‘haydi in, geldik şeklinde hitap ettiler’. Bu sırada benim şuurum tam olarak yerinde değildi. Ben de kendilerine çok rahatsız olduğumu ‘başım sürekli dönüyor, sizi tam olarak göremiyorum’ şeklinde söyledim. Görevli asker, ‘ben ne yapabilirim, ben senin güvenliğin için buradayım, seni ben mi taşıyacağım’ şeklinde söylemler söyleyip durdu. Ben de ‘Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye getirin, beni ona kelepçeleseniz olmaz mı’ dedim. 

Görevli asker, bunlar benim görevim değil, içeriden gelsin bir görevli seni götürsün şeklinde azarlayıcı bir hitapla beni yine geri araca bindirdiler. Sonra bir hastane görevlisi geldi.”

“NE YAPIYORSUN DEDİĞİMDE ASKERİN RENGİ ATTI”

44 yaşındaki komiserin hastanede yaşadığı bir olay ise daha korkunç. Görevli asker, bir an önce bitsin de eve gidelim diye serumun akış hızını hızlandırmaya çalışıyor. O sırada bunu fark eden Kabakçıoğlu’na ise asker durumu kurtaran açıklamalar yapmaya çalışıyor.

ÖLÜMÜNDEN SORUMLU OLANLARI 2017’DE UYARIYOR

Kabakçıoğlu, günlüğünde cezaevinde 700-800 tutuklu olduğunu duyduğunu ve böyle kalabalık bir cezaevinde acil durumlar için neden bir sağlık ekibi istihdam edilmediğine dikkat çekiyor ve Anayasa’da güvence altına alınan yaşama hakkının nasıl ihlal edildiğini gözler önüne seriyor. Kabakçıoğlu, “Acaba ben ve benim gibi ciddi bir sağlık sıkıntısı yaşandıysa bunun sorumluluğu kim veya kimler olacaktır.” diyerek  ölümünden sorumlu olanları 2017 yılında uyarıyor ve hastaneye giriş çıkış görüntülerine bakılmasını istiyor.

Mustafa Kabakçıoğlu aşağıdaki sayfada koğuşta düşüp bayıldığı 28 Şubat 2017 gününü anlatıyor. Güne normal bir şekilde başlıyor. Avluya çıkıyor. Daha sonra ise koğuşa dönüyor. Kaloriferde ısınırken fenalaşıp düşüyor.

“SAĞLIK KONTROLLERİMİ YAPTIRAMIYORUM”

Cezaevlerinin en önemli sorunlarından biri de kalabalık koğuşlar ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği. 19 Temmuz 2016’da gözaltına alınıp 26 Temmuz’da hapse gönderilen Kabakçıoğlu’nun cezaevine girdikten 7 ay sonra sağlık sorunları başlıyor. Ruhsal ve bedensel sağlığının iyi olmadığını yazıyor ve 3 Mart 2017’de günlüğüne sağlık hizmetlerine ulaşamadığını, kimseye derdini anlatamadığını, psikolojisinin bozulduğu notunu düşüyor:

“Allah (cc), kimseyi bu şekilde aciz ve sıkıntılı bırakmasın, bir hiç uğruna, suçsuz ve günahsız olarak yaklaşık 7 aydır  cezaevinde tutuklu bulunuyorum. Tutuklu bulunmam sebebiyle sağlık kontrollerimi yaptıramıyor ve sağlıklı yaşayamıyorum. Çünkü 8 kişilik koğuşta şu an 13 kişi yaşıyoruz. Nefes alamıyor, rahat hareket edemiyoruz. Bize bunları layık görenleri Allah’a (cc) sevk ediyorum. Gerçekten burası bir okul hatta üniversite hatta yüksek lisans yeri. Çünkü burada kimseye derdini anlatamıyorsun. Üzerine kapanan demir kapılar, üzerine geliyormuş gibi yüksek duvarlar, senin her gün psikolojini bozuyor. Allah (cc) kimseyi buraya düşürmesin.”

“HAKKIMI HELAL ETMİYORUM VE ETMEYECEĞİM”

Mustafa Kabakçıoğlu, 90 kilo ile girdiği cezaevinde 50 kiloya kadar düşüyor. Özellikle şeker hastası olduktan sonra hızla kilo kaybediyor. Neşesi de kalmıyor. Artık vücuduna hakim olamadığından bahsediyor. 4 Mart 2017’de günlüğüne kırgınlıklarını yazıyor. 28 Şubat 2017’de yaşadıklarının ortaya çıkması temennisinde bulunuyor. “Bana kötülük yapanların Allah’ın (cc) mahkemesinde hesabını göreceğim. Çünkü kişi hakkımı helal etmiyorum ve etmeyeceğim.” diyor.

BANYO SAATİNDE YAPILAN KOĞUŞ ARAMASINDA YAŞADIKLARI ZULÜM

Koğuş aramalarının banyo saatine denk gelmesi cezaevlerindeki en önemli sorunlardan. Kısıtlı zamanda banyo ihtiyacını gidermek için sırada bekleyen tutuklu ve mahpuslar koğuş araması olunca banyo hakkından mahrum kalıyor. Mustafa Kabakçıoğlu, günlüğünde böyle bir günü ayrıntılarıyla anlatıyor ve “Zulüm zulüm zulüm… Zalimin zulmü varsa garibanın Allah’ı vardır” ifadelerini kullanıyor.

“BU ADALET SİZE DE LAZIM OLACAKTIR”

Mustafa Kabakçıoğlu, ilk duruşmaya çıkmadan önce ailesi tarafından kendisine gönderilen savunma evrakları haftalarca bekletiliyor ve verilmiyor. Bu olayı da günlüğüne bir not olarak düşüyor: “Kendimi savunacak evrak yok, kendimi nasıl savunacağım, adalet adalet… Bu adalet elbet bir gün size de lazım olur?”

[Sevinç Özarslan] 15.10.2020 [Bold Medya]

Kamu kurumları darboğazda faturalar ödenemiyor

Bütçeleri yeterli gelmeyen kamu kurumları çareyi faturaları ödememekte buldu. Birçok kamu kurumu gibi Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İşyurtları Kurumu’nun da elektrik, su ve doğal gaz faturalarını zamanında ödeyemediği tespit edildi.

BOLD – Kamuya ait firmalar zarar ederken, kamu kurumları da bütçe sıkıntısı yaşıyor. Bunlardan birisi olan Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İşyurtları Kurumu da elektrik, su ve doğalgaz faturalarını zamanında ödeyemiyor. Bu durum Sayıştay raporlarına da yansıdı.

GECİKEN ÖDEMELER MALİ KÜLFET GETİRİYOR

Türkiye’nin içinde olduğu ekonomik darboğaz nedeniyle halk, faturalarını ödemekte zorlanırken bazı kamu kurumlarının da faturalarını ödeyemedikleri tespit edildi. Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri İşyurtları Kurumu’nun hesaplarını inceleyen Sayıştay denetçileri, idarenin elektrik, su ve doğalgaz faturalarını zamanında ödemediğini belirledi. Faturaların genellikle fatura ödeme süresi geçtikten sonra ödendiğini gören denetçiler, “Gecikme zammı ile mal ve hizmet karşılığı bedelden fazla yapılan ödeme, idareye ek mali külfet getirmektedir” değerlendirmesinde bulundu.

“FATURALARA ÖNCELİK TANIYIN” UYARISI

İdarenin fatura ödemelerinde gecikmenin nedeni de araştırıldı. Cumhurbaşkanlığı’ndan talep edilen revize işlemi ya da yedek ödenekten aktarma işleminin onaylanma sürecinde yaşanan gecikmenin, faturaların da aksamasına neden olduğu gözlemlendi. Denetçiler idareyi, “Gecikme zammına maruz kalınacak kalemlere öncelik tanınmalı, fatura ödemelerinde kurum bütçesinde karşılığı olmayan gider artışına sebebiyet verilmemelidir” şeklinde uyardı.

VATANDAŞ DA ÖDEYEMİYOR KURUMLAR DA

Kamu kurumlarının fatura ödeyememeleri ile ilgili BirGün’den Mustafa M. Bildircin’e konuşan CHP’li Orhan Sümer, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’ne geçildikten sonra Türkiye’nin yönetilemediğini dile getirdi. Sümer, “Vatandaş faturasını dahi ödeyemiyor, milyonlarca kişinin evinde doğalgaz, su ve elektrik faturası yüzünden icra gitmiş, dediğimizde, ‘Abartıyorsunuz’ diyorlardı. Sayıştay raporlarını incelediğimizde görüyoruz ki Ceza İnfaz Kurumları, elektrik, su ve doğalgaz faturalarını ödeyememiş. AKP iktidarının Türkiye’yi getirdiği noktada artık sadece vatandaş değil kamu kurumları bile temel ihtiyaçtan kaynaklı faturalarını ödeyemez hale gelmiştir” dedi.

16.10.2020 [Bold Medya]

Ailesine faksla ‘Ölüyorum’ yazarak vedalaşan hasta tutuklu Kurmay Albay Mustafa Avıalan hayatını kaybetti

Sağlık sorunları yüzünden yaptığı infaz erteleme başvurusu 7 Ağustosta reddedilen, ağır kalp hastası Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan hayatını kaybetti

BOLD – Ankara Sincan F Tipi Cezaevinde, 18 Temmuz 2016’dan beri tutuklu olan Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan, 2 yıl önce kalp ritminde bozulma rahatsızlığı yaşamaya başladı.

Rahatsızlığı zamanla ilerleyen Avıalan’ın tedavi talebine ise cezaevi yönetimi 10 ay cevap vermedi. Daha sonra tedavisine başlanan Avıalan’a 2 kablolu kalp pili takıldı. Ailesinin, ücretini kendilerinin ödemek istemesine rağmen 3 kablolu pil takılması talebi kabul edilmedi. Bu şekilde yaşamına devam eden Avıalan’ın sağlık durumu 2019 yılı sonlarından itibaren kötüleşmeye başladı.

İÇ ORGANLARI HASAR GÖRDÜ

Kalp ritminin bozulmasıyla iç organları büyük hasar gören Avıalan’ın akciğerleri su topladı ve KOAH hastalığı ortaya çıktı. Böbrek ve pankreasta kist oluşumu ve karaciğerde C seviyesi siroz nedeniyle işlev kaybı meydana geldi. Bütün bu rahatsızlıklarına rağmen Mustafa Avıalan, cezaevinde tutulmaya devam etti.

Kurmay Albay Avıalan son olarak, sağlık durumunun kötü cezaevi koşullarını kaldıramayacağı gerekçesiyle infaz erteleme başvurusunda bulundu.

ÇOK ACI ÇEKİYORUM
Başvurusunda, hasta ve ölüme çok yaklaşmış bir insan olarak her türlü yardıma ihtiyacı olduğunu belirten Avıalan: “Durumum çok kötü. Çok acı çekiyorum. Fedakarlık yapabilecek herkesten bir şeyler yapmasını bekliyorum” ifadelerin kullandı. Avıalan’ın infaz erteleme başvurusu da en son 7 Ağustos tarihinde reddedildi.

Tüm başvurularına rağmen tahliye edilmeyen kalp hastası Kurmay Albay Mustafa Avıalan hayatını kaybetti. Yoğun bakıma kaldırılarak 3 kablolu kalp pilinin takılmaması Avıalan’ın hayatına mal oldu.

FAKSLA VEDA

Cezaevlerindeki pandemi uygulamaları yüzünden ailesiyle görüşemeyen Avıalan, sevdikleriyle faks aracılıyla vedalaştı.

Avılan ailesine çektiği faksta, şunları kaydetti: “Bu saatten sonra kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştır. Kolumu kıpırdatamıyorum. Aldığım oksijen yetmiyor, çok az yiyebiliyorum, karnım şiş, nabzım sürekli düşük, başım sürekli dönüyor, uyuyamıyorum. Jandarmalar tarafından her türlü onur kırıcı muameleye ve hakarete maruz kalıyorum. Hayatımı zorlaştırmak için her şeyi yapıyorlar. Doktorlar ilgilenmiyorlar. Allah yardımcımız olsun. Belki de elveda…”

CEZAEVİNDE BİR ÖLÜM DAHA

Avıalan’ın ölümüne insan hakları aktivisti Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından isyan etti. Gergerlioğlu ağır kalp rahatsızlığına rağmen cezaevinde tutularak ölüme sürüklenen Avıalan için şunları söyledi: “Ne oluyoruz. Cezaevlerinde bir ölüm daha! KHK’lı Mustafa Avıalan: “Hasta ve ölüme çok yaklaşmış bir insan olarak her türlü yardıma ihtiyacım var. Durumum çok kötü. Çok acı çekiyorum.” Adli Tıp raporuna rağmen tahliye edilmedi! Bugün vefat etti.”

15.10.2020 [Bold Medya]

Dünya Sağlık Örgütü’nden korkutan ölüm oranı açıklaması

DSÖ Avrupa Direktörü Kluge, Kovid-19 günlük vaka sayılarının Avrupa’da katlanarak arttığı uyarısında bulunarak, kısıtlayıcı tedbirlerin hızlandırılmasının zamanı geldiğini söyledi. Kluge, aksi halde ölüm oranlarının Nisan ayına göre 5 kat artabileceği uyarısında bulundu.

BOLD – Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Direktörü Hans Kluge, Avrupa’da gelişen epidemiyolojik durumun büyük endişe uyandırdığını vurguladı. Kovid-19’un ölüm nedenleri arasında beşinci sıraya yükseldiğini aktaran Kluge, Avrupa kıtasında günlük ölüm rakamlarında bin sınırının aşıldığına dikkati çekti.

SALGIN HIZLA ARTIYOR

Video konferans yöntemiyle basın toplantısı düzenleyen Kluge, Avrupa’da salgının başlangıcından bu yana haftalık en yüksek vaka sayısının (700 bin) kaydedildiğini hatırlatarak, toplam vaka sayısının sadece 10 gün içerisinde 6 milyondan 7 milyona fırladığını kaydetti. “Salgın, gidişatını kendi başına tersine çevirmeyecek. Bunu biz başaracağız” diyen Kluge, salgının Avrupa’da patlak verdiği ilk aylarda olduğu gibi ülkelerin tamamen kapatılmasına karşı olduğunu, bunun yerine salgına karşı orantılı ve hedeflenmiş bir mücadele yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Kluge, “Nisanda zirve noktasına kıyasla günde 2-3 kat daha fazla vaka kaydetmemize rağmen, hala 5 kat daha az ölüm gözlemliyoruz ve hastaneye yatış süreleri de 2-3 kat uzadı” dedi.

ÖNLEMLER GEVŞETİLİRSE ÖLÜM ORANLARI 5 KAT ARTAR

Ülkelerin salgın nedeniyle kapatılması yerine, önlemlerin sıkılaştırılması çağrısında bulunan Kluge, “Hiçbir zaman önlemleri sıkılaştırmak için çok geç değildir, ancak elbette, kesinlikle endişeliyiz. Kısıtlayıcı tedbirlerin hızlandırılmasının tam zamanı. Ama, tam karantina, sokağa çıkma yasağı ise en son çare. Neyin yapılabileceğini ve yapılması gerektiğini mart ayından çok daha iyi biliyoruz” dedi. Tam karantinaya karşı çıkan Klue, salgına karşı önlemlerin gevşetilmesi durumunda ise ölüm oranlarının ocak ayında geçen nisan ayına göre 4-5 kat artabileceği uyarısında bulundu.

HİJYENE UYULMALI, MASKE TAKILMALI

El yıkama ve diğer hijyenik önlemlere uyulması gerektiğini tekrarlayan Kluge, maske takma oranının yüzde 60 olduğunu belirtti. Kluge, Avrupa’da maske takma oranının yüzde 95’e çıkması ve kamusal ve özel alanlardaki kalabalık toplanmaların önlenmesi durumunda, şubat ayına kadar Avrupa’daki 53 ülkede 281 bin kişinin virüsten ölmesinin önüne geçilebileceğine işaret etti. “Virüsün değişmediğini, daha fazla veya daha az tehlikeli hale gelmediğini” ifade eden Kluge, artan vaka sayılarının en önemli nedenlerinden birinin de gençler arasında daha fazla test yapılması olduğunu söyledi.

16.10.2020 [Bold Medya]

Adalet Bakanlığı, hapishanede ölen Avıalan için verilen önergeleri görmezden gelmiş

Tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi'nde yaşamını yitiren ağır hasta tutuklu Mustafa Barış Avıalan için HDP'li Gergerlioğlu'nun üç kez soru önergesi verdiği ancak Adalet Bakanlığı'nın cevap vermediği ortaya çıktı.

KRONOS 16 Ekim 2020 GÜNDEM

ANKARA – 18 Temmuz 2016’dan bu yana Ankara Sincan F Tipi Cezaevinde tutuklu olan ve kötü şartlarda altında ağır kalp hastası olan Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan, 15 Ekim’de hayatını kaybetti. Avıalan’ın birçok organı işlevini yitirmesine rağmen infaz erteleme talepleri 7 Ağustos tarihinde reddedilmişti.

“HİÇ Mİ VİCDANINIZ SIZLAMIYOR”

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Avıalan hakkında üç kez soru önergesi verdiğini ancak cevapsız bırakıldığını söyledi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e seslenen Gergerlioğlu, “Mustafa Barış Avıalan için 3 kez soru önergesi verdim, cevap vermediniz! ‘Ölüyorum’ dedi, kalbi %15 çalışan insan, umursamadınız! Yine ölüm sonrası 2 müfettiş göndererek mi suçu gidereceksiniz? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor ihlal dolu mahpus ölümleri için?” diye sordu.

“HASTA MAHPUSLAR BÖYLE TEKER TEKER Mİ ÖLECEK”

Gergerlioğlu, şöyle devam etti: “Akciğerleri su dolu, böbrek ve pankreastta kist oluşumu, KOAH, Siroz C-seviyede idi ve bu insan rapora rağmen tek kişilik hücredeydi! Yoğun bakımda olmalıydı! Fotosu çıkınca mı vicdansızlık belli olacak? Hasta binlerce mahpus böyle zalimlikle teker teker mi ölecek? Adli Tıp infaz erteleme vermiş, mahkeme karar vermemekte ısrar ediyordu, el birliğiyle hücrede öldürülen bir mahpus daha!”

AKAR’I SUÇLAMIŞTI

İleri derece kalp rahatsızlığına rağmen tahliye edilmediği için Sincan Cezaevi’nde hayatını kaybeden Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan’ın yargılandığı mahkemede verdiği ifadelerde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı suçladığı ortaya çıktı.

Genelkurmay Çatı Davası sanıklarından Genelkurmay Personel ve Yönetim Daire Başkanlığında Şube Müdürü eski Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan, TSK’nın ‘Komutan birliğin yaptığı ve yapmadığı her şeyden sorumludur’ kuralının Hulusi Akar tarafından yönerge ve talimatnamelerden çıkarıldığı mahkemedeki ifadesinde söyledi.

15.10.2020 [Kronos.News]

Başkasının acısı ve insan onuru [Can Bahadır Yüce]

Bir insanın acısı karşısında harekete geçmiyorsak o fotoğrafa bakmakta yanlış bir şey yok mu? Yanıtlanması gereken soru bu.

CAN BAHADIR YÜCE 15 Ekim 2020 YAZARLAR

Susan Sontag, Bosna Savaşı sırasında Saraybosnalı bir kadının yaşadığı deneyimi aktarır: Kadın televizyonda birkaç yüz kilometre uzaklıktaki bir kentte yaşanan şiddetin görüntülerini izleyip “Ah ne korkunç!” diye düşünür, sonra hemen kanalı değiştirir.

Bu anekdot, Sontag’ın ölmeden önce yayımlanan son kitabı Başkalarının Acısına Bakmak’ta geçiyor. O denemelerde Sontag, fotoğraflardaki acıyı ve şiddeti nasıl algıladığımızı anlamaya çalışır ve sorar: Acı nasıl betimlenir? Bu soruya bir yanıt bulmak, Sontag’ın yaşam boyu süren saplantısıydı.

Acı çeken ya da haksızlığa uğramış bir insanın fotoğrafıyla aramızdaki mesafe ne kadardır? Fotoğrafta gördüğümüz kişiyle gerçekten empati kurabilir miyiz? Başkasının acısına karşı duyarsızlaşmaya hangi noktada başlarız? Ahlak ilkeleri ve sorumluluk duygusu ne zaman kayıtsızlığa dönüşür?

Benzer sorular epeydir yaşamlarımızın ortasında duruyor. Meriç’te boğulmuş göçmenlerin bedenlerinden sokak gösterilerinde şiddete uğrayanlara, hastalıkla mücadele eden tutsaklardan hücresinde ölenlere kadar tanık olduğumuz görüntüler bizi şok ediyor, yaralıyor ya da duyarsızlaştırıyor.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü ve bu ölümün belleğimize yerleştirilme biçimi bu sorunları bir kez daha anımsattı. Hücresinde sessizce can vermiş bir insanın dolaşıma giren fotoğrafında ne görüyoruz? Plastik masa-sandalye, hücrenin soğukluğunu duyuran beton zemin, küçücük kalorifer. Sıvası dökülmüş duvarlardaki rutubet sanki hissediliyor. Duvara tutturulmuş küçücük rafta beyaz bir kâğıt görünüyor. (Dilekçe mi, mektup mu, günce mi?) ‘Şiddet’ içeren bir fotoğraf bu: Şiddeti üretense cansız bir insan bedeni. Buzlanmış, objektife bakmayan bir yüz. Kamera merceği yeri gelir, çaresizliği estetize eder. Buradaysa yalın gerçek yüzümüze çarpıyor.


Belki de kötücüllüğü, işkenceyi, acımasızlığı anlatmak için ölü bedeni göstermek gerekiyor. Ama burada bir sorun var: Bir insanın bedeni izinsiz kullanılıyor. Belleklerde öyle kalacak. (Kendisi bunu ister miydi?) Her şeyi yarım saatte tüketen sosyal medya düzleminde teşhir edilen bir beden fotoğrafın şok etkisi geçtikten sonra acının sıradanlaştırılmasına yarayacak sadece. Beden o noktada bir ‘gösteren’ olmaktan çıkıp ‘gösterilen’e dönüşecek. Kısacası, mecra fotoğrafı ‘tefekkür nesnesi’nden sıradanlaştırıcı bir görsele çevirecek.

Duyarlı insanlar bile fotoğrafı duraksamadan dolaşıma sokarken şunu hatırlamakta yarar var: Duyarlılığı artırmak için yapılan şey bazen farkında olmadan duyarsızlaştırma işlevi görebilir.

Acının fotoğrafı kimlikleri siler. Ölü bir çocuğun fotoğrafını gördüğümüzde artık onun Suriyeli mi, Afrikalı mı, Meksikalı mı olduğunu düşünmeyiz, bunun önemi yoktur, demişti Sontag. Orada söz konusu olan çocuktur—sıfat gereksizdir.

“KHK’lı bir memur”un cansız bedenini görünce de kim olduğunu düşünmeyiz artık. O bir mağdur. Oysa kurbanın -Mustafa Kabakçıoğlu’nun- kimliğini görünmez kılmak, otoritenin insansızlaştırma amacına katkı sağlar. (Bir kez daha: İnsan kalmak, insan onurunu korumak en iyi direnme biçimidir.)

Gelgelelim, fotoğraf dolaşıma girmeseydi, bunca toplumsal tepki oluşmazdı. Başkasının acısına bakmaktaki çelişki tam burada yatıyor.

Görüntüler bizi kurbanın acısına yaklaştırsa da bakan ile bakılan arasındaki mesafeyi kapatmak olanaksızdır. Öyleyse kişisel sorumluluğumuz nerde başlıyor, başkasının acısını anlamaya hangi noktada geçiyoruz?

İnsanlar öfkeli, değerler örselendi, acıyı sıradanlaştırmakla haksızlıkları dünyaya duyurmak arasındaki çizgi iyice belirsizleşti. (Çocuk bedenlerinin kamera karşısında kullanılmasına, acıklı müzikler eşliğinde acıların ucuzlatılmasına değinmiyorum bile.)

Görüntülerin gerçekliği saptırabildiğini de unutmamak gerekir. (Balzac bu yüzden yeni icat edilen fotoğraf makinesine mesafeli yaklaşmıştı.)

Çözüm görüntüleri gizlemek değil elbette ama insan onurunu incitmemek de önemli. Sontag gerçeklik duygusunu sıradanlaştırma tehlikesinden söz ederken henüz sosyal medya yoktu, internet çok yaygın değildi. Şu akıp giden timeline’lar, görüntüler, Instagram, teşhircilik çağının bir Sontag’ı henüz yok. (Acıyı betimleyen fotoğrafların renkli reklamlarla dolu dergilerde olmaması gerektiğini söyleyen Sontag, sosyal medyada dolaşmalarına elbette itiraz ederdi.)

Tıpkı Saraybosnalı kadın gibi, sosyal medya akışına bakarken birçok kişi zulümle öldürülmüş bir insanın bedeninin fotoğrafıyla karşılaşacak. İrkilecek, kasılacak, bunu yapanlara lanet okuyacak. Birkaç dakika sonra gözleri yeni tweet’lere kayacak: Siyasi tartışmalar, bir spor haberi, komik olup ilgi çekmeye çalışan sayısız mesajdan biri… Böylece acı sıradan hale gelecek.

Sonuçta, der Sontag, başkalarının acısına göz kapatamayız. Peki, acıları görmezden gelen, hatta acımasızlığa ortak olmuş bir toplumda ne yapılabilir? Sontag bu soruyu yanıtlamıyor.

Bir fotoğrafa baktığımız anda artık ya seyirciyizdir (üzülürüz ama elimizden bir şey gelmez) ya da vurdumduymaz (umursamadan geçeriz).

Bir insanın acısı karşısında harekete geçmiyorsak o fotoğrafa bakmakta yanlış bir şey yok mu? Yanıtlanması gereken soru budur.

Çünkü bakmanın da bir etiği var.

[Can Bahadır Yüce] 15.10.2020 [Kronos.News]

Türkiye'de korona İlaç karaborsaya düştü Remdesivir bulunmuyor

Sağlık Bakanlığı’nın tedavi rehberinde güncelleme yapması gerektiğini belirten TTB Covid-19 İzleme Grubu Üyeleri, “Ciddi yan etkileri olduğu bilinen hidroksiklorokin tedaviden çıkarılarak, hafif olgularda Favipiravir, orta-ağır olgularda Remdesivir rehbere alınmalı” ifadelerini kullandı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Covid-19 İzleme Grubu Üyeleri Prof. Dr. Özlem Kurt Azap ve Doç. Dr. Osman Elbek, Sağlık Bakanlığı’nın yayımladığı Covid-19 enfeksiyonuna yönelik hasta tedavi rehberinin değiştirilmesi gerektiğini bildirdi.

Azap, “Tedavi süreci gözden geçirilmelidir. Yapılan araştırmalarda tedavide yeri olmadığı belirtilen ve ciddi yan etkileri bilinen hidroksiklorokin tedaviden çıkarılarak, hafif olgularda favipiravir, orta-ağır olgularda remdesivir rehbere alınmalıdır” dedi. Elbek ise Covid-19’u ağır seyreden hastalardan sadece parası olanların karaborsada bulunan Remdesivir isimli ilaca ulaşabildiğine dikkati çekti.

Prof. Dr. Azap, sağlık hizmetlerine ulaşımda yaşanan ciddi sıkıntıların yanı sıra tedavi sürecinde de bir dizi sorun olduğunun altını çizerek şunları söyledi:

“Tedavi ile ilgili tartışmayı hidroksiklorokin ilacından başlatmak gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarılarına karşın Sağlık Bakanlığı’nın resmi sitesinde yer alan ve en son 9 Eylül’de güncellenen hasta tedavi rehberinde de bu ilacın yer aldığını gördük. Bu ilacın tedaviye bir etkisinin olmadığı açığa çıktı.

Kullanımda olan favipiravir ilacının klinik çalışmalarda da olumlu sonuçları olduğu için kullanılması anlaşılabilir.

Fakat artık dünya genelinde Remdesivir kullanılıyor. Klinik çalışmalarda bu ilaç öne çıktı. Özellikle orta ve ağır hastalarda kullanılan bu ilacın olumlu etkisi olduğu gözlemleniyor. Her hasta için değil ama ağır hastalar için bu ilacın rehbere girmesi gerekiyor.”

PARASI OLMAYANLAR TEHDİT ALTINDA

Doç. Dr. Elbek ise dünyanın önemli dergilerinde yayımlanan çalışmalarda hidroksiklorokin ilacının hiç bir şekilde işe yaramadığının ortaya konulduğunu belirtti. Sağlık Bakanlığı’nın bu ilaç yerine remdesivir ilacını rehbere alması gerektiğinin altını çizen Elbek, şunları anlattı:

“Remdesivir ilacına erkenden başlandığı takdirde ağır hastalarda olumlu sonuç verdiği biliniyor. Ölüm oranının fazla olduğu ülkemizde de ağır hasta sayısı oldukça fazla. Bu gruba remdesivir ilacı şansını tanımak gerekiyor. Aksi takdirde karaborsa yaratılıyor. Bu durumda da parası olan ağır hastalar Remdesivir ilacına ulaşabiliyor, cebinde parası olmayanlar erişemiyor. Bu ilaç karaborsada değil Sağlık Bakanlığı’nın tedavi rehberinde yer almalıdır. Ağır Covid-19 hastaları bu ilaca erişebilmelidir.”

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Cezaevinde 'vicdanları sızlatacak' bir vefat daha

18 Temmuz 2016’dan bu yana Ankara Sincan F Tipi Cezaevinde tutuklu olan ve kötü şartlarda altında ağır kalp hastası olan Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan hayatını kaybetti

Ağır kalp hastası olan Kurmay Albay Mustafa Barış Avıalan  Tüm başvurulara rağmen tedavisine ve tahliyesine izin verilmeyen Avıalan, cezaevinde hayata veda etti.

Geçtiğimiz günlerde ailesine bir faks gönderen Avıalan şunları söylemişti:
 
“Hasta ve ölüme çok yaklaşmış bir insan olarak her türlü Yardıma ihtiyacım var…. Durumum çok kötü. Çok acı çekiyorum. Fedakarlık yapabilecek herkesten bir şeyler yapmasını bekliyorum…

“Bu saatten sonra kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştır. Kolumu kıpırdatamıyorum. Aldığım oksijen yetmiyor, çok az yiyebiliyorum, karnım şiş, nabzım sürekli düşük, başım sürekli dönüyor, uyuyamıyorum. Jandarmalar tarafından her türlü onur kırıcı muameleye ve hakarete maruz kalıyorum. Hayatımı zorlaştırmak için herşeyi yapıyorlar. Doktorlar ilgilenmiyorlar. Allah yardımcımız olsun. .belki de elveda…”

Avılan, 2018 yılı başlarında kalp rahatsızlığı yaşamaya başladı. Öncesinde “Kalpte rahatsız ritim bozukluğu” (Innocent Sufl.) bulunan Avıalan’ın rahatsızlığı hapishanenin kötü koşulları içerisinde zamanla büyüdü. Cezaevi yönetimi Avıalan’ın tedavi talebine cevap vermedi ve yaklaşık 10 ay boyunca oyaladı.

Tüm çabalar sonucunda 2018 yılının sonunda Avıalan’a ’a 2 kablolu kalp pili takıldı. Ailesinin, ücretini kendilerinin ödemek istemesine rağmen 3 kablolu pil takılması talebi kabul edilmedi. Bu şekilde yaşamına devam eden Avıalan’ın sağlık durumu 2019 yılı sonlarından itibaren kötüleşmeye başladı.

Kalp vazifesini iyi yapamadığı için iç organları büyük hasar gören Avıalan’ın akciğerleri su toplamış ve KOAH hastalığı ortaya çıkmış durumdaydı. Böbrek ve Pankreasta KİST oluşumu ve Karaciğerde C seviyesi siroz nedeniyle işlev kaybı mevcuttu. Aşırı kilo kaybı ve mevcut sağlık sorunları nedeniyle yoğun bakımda olması gereken Avıalan, Sincan Cezaevinde tutuluyordu.

Avıalan için  “İnfaz erteleme ve tedavi” için yapılan başvurulardan sonuncusu 7 Ağustos 2020 Cuma günü reddedildi. Avıaman’ın acilen yoğun bakıma kaldırılması ve kalp sağlığı için 3 kablolu kalp pilinin takılması gerekiyordu. Fakat bunlar yapılmadığı için Avıalan hayatını kaybetti.

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Cezaevindeki 'cinayet' Meclis'e taşındı

Polislik görevinden ihraç edilen ve 4 yıldır tutuklu bulunan Mustafa Kabakçıoğlu'nun sosyal medyaya yansıyan ölüm fotoğrafları cezaevlerinin durumunu tartışmaya açtı. Olay meclise taşındı, Bakanlık inceleme başlattı.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile polislik görevinden ihraç edilen ve dört yıldır tutuklu bulunan Mustafa Kabakçıoğlu'nun tutuklu bulunduğu Gümüşhane Cezaevi'ndeki hücresinde bir plastik sandalye üzerinde hayatını kaybettiğinin ortaya çıkması tartışmalara yol açtı. Kabakçıoğlu'nun hücresinin içinde bulunduğu kötü koşulları gösteren fotoğraflar, meclis gündemine de taşındı.

CHP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, fotoğrafların "cezaevindeki pandemi koşullarının insan onuruna yakışır şekilde olmadığı izlenimini gözler önüne serdiğini" belirterek Adalet Bakanı Abdülhamit Gül'ün yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi. Gül'e cezaevlerinde tutuklu ve hükümlüler arasında kaç ağır hastanın bulunduğunu ve 2020 yılında kaç tutuklu ve hükümlünün cezaevlerinde hayatını kaybettiğini soran Karaca, Kabakçıoğlu'nun ölüm sebebinin açıklanmasını istedi.

Önergesinde sosyal medyaya yansıyan fotoğraflara işaret eden Karaca, Kabakçıoğlu'nun ölü olarak bulunduğunda sandalyede oturur halde olmasının sebebi ve gerekçesini de sordu.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de Kabakçıoğlu'nun ölümüyle ilgili inceleme yapmak üzere iki müfettiş görevlendirdi.

"Ailesi öldürüldüğünden şüphe ediyor"

HDP Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu da olayla ilgili TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, ailesinin Kabakçıoğlu'nun öldürüldüğünden şüphelendiğini söyledi. Söz konusu fotoğrafların 48 gündür dosyada olduğuna dikkat çeken Gergerlioğlu, "Geçtiğimiz gün bu kamuoyuna aksetti, biz de hem sosyal medyamızdan duyurduk hem de kamuoyu bunu gördü, büyük tepki gösterdi. Bu fotoğrafa büyük tepki gösterildi neden; tek kişilik, bakımsız, kötü ve kirli bir karantina hücresinde yapayalnız bir insan, tükenmiş, bitmiş bir insan hayatının son anlarını yaşamış ve bu dünyaya veda etti" şeklinde konuştu.

Bu ölümün cezaevlerindeki on binlerce kişinin içinde bulunduğu koşulları gösterdiğine dikkat çeken Gergerlioğlu, önceki gün de Twitter'dan yaptığı Kabakçıoğlu'nun tahliyesine dört ay kala hayatını kaybettiğine dikkat çekerek ölümünde ihmaller olduğunu iddia etti.

Savcılık: Soruşturma başlatıldı

Gümüşhane Cumhuriyet Başsavcılığı da olayla ilgili açıklamasında, Kabakçıoğlu'nun 27 Ağustos'ta rahatsızlandığının bildirildiğini, ancak hastaneye gitmeyi kabul etmediğini belirterek Kabakçıoğlu'nun 29 Ağustos sabahı hücresindeki sandalyesinde hayatını kaybetmiş şekilde bulunduğunu ifade etti. Koronavirüs testinin negatif çıktığı vurgulanan açıklamada, otopsi raporunun ise henüz savcılığa ulaşmadığı kaydedildi.

Başsavcılık ayrıca soruşturma ile ilgili bazı bilgi ve belgelerin basına ve sosyal medya platformlarına sızdırılması ile ilgili de soruşturma başlatıldığını duyurdu. Başsavcılığın açıklamasında "TCK'nın sair hükümleri doğrultusunda Cumhuriyet Başsavcılığımızca soruşturma başlatılmış olup, bu tip haberlerin kasıtlı ve marjinal gruplar tarafından toplumda infial yaratmak amacıyla yapıldığı değerlendirilmektedir" denildi.

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Sağlıkta indirim isyanı: Devletin borcu 18 milyar liraya ulaştı

İlaç ve tıbbi cihaz sekto¨ru¨nün kamu ve üniversite hastanelerinden alacağı 18 milyar lirayı aştı. Sektör temsilcileri acil ödeme bekliyor.

Kamu ve üniversite hastanelerinin, ilaç ve tıbbı cihaz sektörüne toplam borcu 18 milyar lirayı aştı. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nın ise borcu ödemek için medikal firmalardan alacaklarının yüzde 25’inden, ilaç firmalarından ise yüzde 6’sından feragat etmelerini istemesi tepkilere neden oldu. Medikal malzeme firmaları, batma noktasına geldiklerini, feragat gerçekleşirse üretici ve bayilerin faaliyetlerini sürdürmelerinin mümkün olmayacağını belirterek “Eğer sıkıntılarımıza çare bulunmazsa sektör büyük bir çıkmazın içine girecek” dediler. 

Tüm Tıbbi Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER) Başkanı Mustafa Daşcı, “Firmalar kapanma ile yüz yüze, Sağlık ve Maliye Bakanlığı nabız yokluyor” dedi. Daşcı “İlk önce 81 ilde 87 kamu hastaneleri genel sekreterliği kuruldu. Şimdi hastanelerde mal ve hizmet alım ekibi var, bir de kamu hastaneleri ekibi kurdun orada mal ve hizmet alımları ile ilgili bölüm var, bir de il sağlık müdürlüklerinde mal ve hizmet alımı var. Bir malı alabilmek için harcadığın işgücü rakamı, alacağın malın iki üç katına çıktı. Tıbbi ve ecza depolarının alacakları 18 milyar TL. Tıbbi cihazların alacakları ise 8 milyar TL’ye yakın...”

Bir medikal şirketin sahibi olan İlkay Erhan Çınar ise kamu hastanelerinden alacağının 350 bin lirayı aştığını belirterek “1 yıldır kamu hastanelerinden alacağımı alamıyorum” dedi. Çınar, “10 gün öncesine kadar ‘paramız yok deniyordu’, şimdi parası olmayan ‘hadi gelin, yüzde 25 indirim yapın, ödeyelim’ diyor. 350 bin TL alacağımın yüzde 25’i 60-70 bin TL ediyor ki bu benim batmam demek.”

16.10.2020 [Samanyolu Haber]

Kainatla Bütünleşme [Safvet Senih]

Kur’an-ı Kerim, bazı âyetlerle kainatı bir kışla gibi ele alıyor: “Göklerin ve yerin orduları, askerleri, memurları Allah’ındır.” (Fetih Suresi, 48/7)  Bazı âyetler ile de bir mescid gibi: “Allah’ı tesbih etmeyen, O’nu noksan sıfatlardan ve kusurlardan tenzih etmeyen hiçbir şey yoktur.  (  İsra  Suresi  44. ayet)   “Ve kuşlar da, tesbihlerini ve salatlarını ve  dualarını, gerçekten bilmektedirler.” (  Nur  Suresi, 41.  âyet )  Atom  zerrelerinden güneş sistemlerine, nebâtattan hayvanata kadar herşey hem  ibadetini yapar hem de İlâhî emirlere itaat etmeye hazır bir asker ve bir memurdur.  Atom zerreleri nice harika sanatlara vesile olur; bir sinek Nemrutu öldürür, bir mikrop bir cebbarı kabre gömer, karıncalar Firavunun sarayını yıkar, küçük incir tohumu  koca bir incir ağacını omuzda taşır… Bütün kainat bir ibadet, bir dua korosu gibi; çeşitli seslerin âhengi içinde İlahî zikirle dem tutmaktadır. Yani bütün kainat, bir ibadet atmosferinde ihtizaz halindedir. İnsanın da ibadet, zikir ve dua ile  aynı frekansta rezonansa katılıp kainatla bütünleşmesi gerekmektedir…

Meleklerin bir kısmı sadece ayakta, bir kısmı sadece  rükûda, bir kısmı sadece secdede, bir kısmı da sadece  oturarak huşû halinde ibadet etmektedir. Bazı melekler sadece Sübhanallah diyerek, bazıları, sadece Elhamdülillah diyerek, bazıları da sadece  Allahü Ekber diyerek zikretmektedir. İnsan ise bunların hepsini namazda ifâ etmektedir. Ağaçlar ayakta gibi, dört ayaklılar rükuda gibi, sürüngenler secdede gibi, dağlar oturuyor gibi ibadet halindedir.

İbadetler değişmeyen saatlere göre değil; güneşin hareketlerine  göre edâ edilir. Yani güneş doğmadan birkaç saat önce Sabah; güneş tam tepede iken Öğle; güneşin gölgesi bir veya  iki misli olunca İkindi; güneş batınca Akşam; güneş battıktan sonra ufuktaki sarı ve kırmızı renkler kaybolunca Yatsı namazının vakti girmiş olur.

Onun için Üstad Beziüzzaman Hazretleri, Dokuzuncu Söz’ün Üçüncü Nükte’sinde der ki: “Nasıl ki, İNSAN, şu büyük âlemin bir misail-i musağğarıdır (küçültülmüş bir misali, minyatür bir kainattır), Fatiha Suresi, şu Kur’an-ı Azîmü’ş-şânın nurlu bir timsâlidir. NAMAZ dahi bütün ibadetlerin türlerini içinde bulunduran nurânî bir fihristedir. Sınıf sınıf, türlü türlü bütün mahlukatın ve çeşit çeşit bütün varlıkların renk renk ibadetlerini işaret eden mukaddes bir haritadır.”

“Dördüncü Nükte: (…)  Fecir (Sabah namazının)  vakti; güneş doğuncaya kadar ilk bahar zamanına, hem insanın anne karnına düştüğü zamana, hem göklerin ve yerin altı gün (devir) yaratılışından birinci gününe benzer, hatırlatır. Ve onlardaki İlahî icraat ve tasarrufları hatıra getirir.

“Zuhur (öğlen) zamanı ise; yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem dünyanın ömründeki insanın yaratılış devrine benzer ve işaret eder. Ve onlardaki, İlâhî Rahmetin tecellilerini ve İlâhî nimetlerin feyizlerini hatırlatır.

“Mağrip (akşam) zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkatın batıp gidişini, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyametin başlangıcındaki harabiyetini ihtar ederek, Allah’ın celâli tecellilerini anlatıp insanları gaflet uykusundan uyandırır, ikâz eder.

“İşrâ (yatsı)  vakti ise, karanlıklar âlemi, gündüz âleminin bütün eserlerini, izlerini, siyah kefeni ile örtmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın iz ve eserlerinin kalanları dahi vefat edip unutma perdesi altına girmesini, hem bu imtihan dünyası olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ederek Kahhar-ı Zülcelâl olan Cenab-ı Hakkın celâlli  icraat ve tasarruflarını ilan eder.

“Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem berzah âlemini anlatıp insan ruhunun Rahmet-i Rahman’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır.

“Ve gecede TEHECCÜD ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir ikaz eder. Ve bütün bu ınkılaplar içinde nimetlerin hakiki sahibi Cenab-ı Hakkın nihayetsiz nimetlerini ihtar ederek, ne derece hamdetmeye, övmeye ve şükretmeye müstehak olduğunu ilan eder.

“İkinci SABAH ise; Kıyametteki haşir sabahını ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı  ve şu kışın baharı ne kadar makul, lâzım ve katî ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o katiyettedir…”
Evet, namaz kainatla bir bütünleşmedir, kainatı bütün devirleriyle bir kucaklamadır. Kıymetini çok iyi bilmemiz lâzımdır…

[Safvet Senih] 15.10.2020 [Samanyolu Haber]

Hüznüm Bir Yüreğin Karı Değil! [Fikret Kaplan]

Birkaç saattir uzun uzun bakıyorum ekrandaki resimlere… 
Hislerimi dökmek istiyorum sözcüklere… 
Ama olmuyor… Tarif etmeye yetmiyor…
Aciz kalıyor kalem… Dökemiyor bu acıyı kalıplara.  
İçteki hüzün daha bir büyüyor, şiddetleniyor. 
Birkaç damla yaş akıyor gözlerden…
Yetmiyor ama…akıyor… akıyor. 

Bu hüzün karelerine bakar da nasıl yere geçmez ki insan!

İşte, şiddetli zulümlere uğramış samimi bir insan daha duruyor önümüzde…
Üç-beş kuruşluk dünya menfaatine satılmamış…
Haksızlıklara boyun eğmemiş masum bir insan… 
Oturuyor plastik bir sandalyede… başı arkaya düşmüş. 
Ayaklarında hüznünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyan terlikleri ile duruyor önümüzde… Fakat, ruhu çoktan uçup gitmiş… 

‘Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!’ MA

Zindanın rutubetli duvarları arasında çırpınıp duran ruhu işkencelere daha fazla dayanamamış…Beden kafesinden çıkıp gitmiş… 

Dört yıldır çektiği sıkıntılar…
Soğuk duvarların yuttuğu duygular…
İnlemeler…
Özlemler…
Hasretler…
Kirpiklerden eksik olmayan damlalar… 
Gecelerine hüzünle eklediği gündüzler… Büyük Mahkeme’nin şahitleri olarak kalmış bedeninde. 

Aylarca kimse bahsetmemiş bu masumdan… Haberlere, yazılara, şiirlere konu olmamış… 
Kimse o hisli şarkılara da almamış bu güzel insanı… ve onun gibi daha binlercesini… 
‘Duyduğum kadar suçu iyilik yapmakmış!’ diyen bir Allah’ın kulu da çıkmamış…  

İşte orada öylece duruyor Kur’an’ı. Tam bir hüzün hissediliyor onda. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını kim bilir kaz defa dökmüş bu kitaba… 
Hüzün ve Kur’an… tam dört yılın her anında birbirini tamamlayan iki kelime… 
Sanki "Kur'ân hüzünle nazil oldu, onu okurken ağlayınız…" (İbn Mâce, İkametüssalah,176) sözleri vücut bulmuş bu masum insanla…  

 Bitiyor mu yürek yakan kareler… 

‘Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!’ MA

İşte, beton zemin üstünde bir sünger…
Bileklerine kelepçe vurulmuş bu suçsuz insanın yatağı serilmiş duruyor nemli mahzende… 

Duvarlarından su akan bu rutubetli, soğuk yerlerde ne yiğit insanlar soykırım gördü… Sırf iyilik yapma düşüncesinden dolayı toprağa devrildi nice bedenler… 

Kalem nasıl anlatabilir ki böyle büyük bir zulmü?

Plastik bir sandalyede iki büklüm giden yüce bir kameti… 
Onu gördükçe, perişan kalpleri de dağılıp giden milyonları... 

Buruk boynu ve arkaya düşen mahzun başı karşısında kaç defa ruhlar bükülüyor, gözler doluyor. 

Garipliğin, yalnızlığın ve kimsesizliğin bir sandalyeye bıraktığı cansız bir beden..!

Kalemimi senin için oynatıp, feryadımı nasıl duyurayım? 

Bu fırtına ve bu yangında, gerektiği gibi imdadına koşamadığım, sesin, soluğun olamadığım için nasıl kardeş olduğumu ifade edeyim?

O gözyaşlarıyla yoğurduğun esaret dakikalarını nasıl anlatayım?
Onu, zindanın duvarlarına, Kur’an’ına, seccadene sormalı. Yüreğine kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sormalı hıçkırıklarına şahit olan sütunlara…

Bu kadar masum insanın zulme uğradığı başka bir devir gösterilebilir mi...?

‘Kardeşlerim!’ hitabına mazhar olmak için, dünyayı elinin tersiyle iten, zindana, işkenceye, mağduriyete ve bu yolda Hakk’a yürümeye rıza göstermişleri nasıl resmedebilirim?  

Kardeşleri, bacıları, evlatları, çocukları, bebekleri, gençleri, ihtiyarlari… şerden kaçarken deryada boğulanları… eşkıya tarafından derdest edilip yakalananları…

‘Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi Nasıl yerlere geçmez insan?

Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu!’ MA

Kimsesiz ve garip olduğun bu topraklardan ebedi olarak gittin…
Gittin ama hüzne ve gözyaşına boğdun bizi…  
Herkesle huzur içinde yaşama fikrinden dolayı horlandığın şu vahşet diyarından toprağın şefkatli sinesine gittin. 

Dünya sürgününden azat olup bütün dostlara, dostların dostluğuna kavuştun... 

Tertemiz duygular ve halis bir niyet ile mefkûre için yürüdün Allah’a… 
Hayallerin, umutların… emeğin, ailen…geride kaldı… ama sen ve senin gibi musibetleri kendilerine çeken yiğitler unutulmadılar, unutulmayacaklar. Bir yad-ı cemil olarak hep anılacaklar. Sevabınızı ancak Allah’ın mizanı tartar. Allah, sizi hususî inayet ve sıyanet seralarına alsın! 

Ülkemizin ve dinimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak hizmete omuz veren sizin gibi insanları hayırla yâd etmek, fazilet ve meziyetlerinden bahsetmek ve nihayet dualarımızda sık sık sizleri zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. 

Ruhunuz şad olsun… Unutulmayacaksınız, hep bir yad-ı cemil olarak kalacaksınız dillerde… 

[Fikret Kaplan] 15.10.2020 [Samanyolu Haber]

Gergerlioğlu: Mustafa Kabakçıoğlu’nun ailesi öldürüldüğünden şüpheleniyor!

Tr724 HABER | Gümüşhane Ceza İnfaz Kurumu’nda tek kişilik hücrede beyaz bir sandalye ölüme terk edilen KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu ilgili açıklama yapan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu ailesinin Kabakçıoğlu’nun ‘öldürüldüğünden’ şüphelendiğini açıkladı.

TBMM’de basın açıklaması yapan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Mustafa Kabakçıoğlu’nun 29 Ağustos 2020 günü tek kişilik hücresinde ölü olarak bulunmasıyla ilgili fotoğraflarının cezaevlerinde yaşanan insan hak ve ihlallerini yansıttığını söyledi.

GERGERLİOĞLU: BU SIRADAN BİR ÖLÜM DEĞİL

Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümünün sıradan bir olay olmadığına dikkat çekerek elindeki fotoğrafları gösteren Gergerlioğlu, ‘‘Sabahleyin tek kişilik hücrenin kapısını açan infaz koruma memurları Mustafa Kabakçıoğlu’nun cesediyle karşılaşıyor. İşte bu şok eden fotoğrafla karşılaştılar. Bu fotoğraf aslında 48 gündür dosyadaydı ama kamuoyunun bundan haberi yoktu. Geçtiğimiz gün bu kamuoyun aksetti, biz de hem sosyal medyamızdan duyurduk hem de kamuoyu bunu gördü büyük tepki gösterdi. Bu fotoğrafa büyük tepki gösterildi neden; tek kişilik, bakımsız, kötü ve kirli bir karantina hücresinde yapayalnız bir insan, tükenmiş, bitmiş bir insan hayatının son anlarını yaşamış ve bu dünyaya veda etti.

Bu sıradan bir ölüm değildi; bu cezaevlerindeki on binlerce mahpusun yaşadığı hak ihlallerinin son gördüğümüz örneğiydi. Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümü gerçekten daha öncesinde onlarcasını yaşadığımız mahpus ölümlerinin ancak bir şekilde ortaya çıkan fotoğrafıyla kamuoyunun tepkisini çektiği son haliydi.’’ diye konuştu.

‘‘GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMIYOR, MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR’’

Cezaevlerinde yaşanan insan hakkı ihlalleriyle ilgili defalarca soru önergesi verdiğini kaydeden Gergerlioğlu şöyle devam etti: ‘‘Bu fotoğraf ortaya çıkmasa kamuoyu tepki göstermeyecekti. Ama biz cezaevlerini yakından takip eden bir milletvekili olarak defalarca tek kişilik hücrelerde insanların öldüğünü görmüştük. Bu konuyu Adalet Bakanlığı’na götürmüştük. Ve yıllardır hücrelerdeki koğuşlardaki ölümler örtbas ediliyordu. İnanın ki bu tür ölümler için verdiğim tüm soru önergeleri örtbas edilmiş, sümenaltı edilmiştir. Ama güneş balçıkla sıvanmıyor, mızrak çuvala sığmıyor, yine bir ölüm yaşanıyor çünkü cezaevlerinde büyük insan hakkı ihlalleri var. Ve sonunda bu ölümlerden birinin fotoğrafı kamuoyuna aksediyor ve on binlerce kişinin yaşadığı ihlallerin ne olduğunu görüyoruz.

Cezaevinde sıvası dökülmüş, tek başına yaşadığı hücrede hasta bir insan sandalyede başı arkaya düşmüş bir şekilde hayatını kaybetmiş olarak sabaha karşı bulundu.’’

‘‘MAHSUN VE MAZLUM ŞEKİLDE TEK KİŞİLİK PİS BİR HÜCREDE ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR’’

Yoğun bakımda tedavi altında olması gereken Mustafa Kabakçıoğlu’nun tek kişilik pis bir hücrede tutulduğunu kaydeden Gergerlioğlu, ‘‘Bu insanın aslında yoğun bakıma kaldırılması gerekiyordu. Mahsun ve mazlum şekilde tek kişilik pis bir hücrede ölmüştür, daha doğru öldürülmüştür. Başka bir izahı yoktur. Bu sıradan bir ölüm değil ihmaller sonucu yaşanan bir ölümdür. Mustafa Kabakçıoğlu cezaevine girdiğinde kilolu sağlıklı bir insandı. 4 yıl boyunca 8 kişilik koğuşta 17 kişi yaşamak zorunda kaldı.’’ dedi.

4 yıl boyunca Mustafa Kabakçıoğlu’nun cezaevinde yaşadığı insan hakkı ihlallerini tuttuğu günlüklerde kayıt altına aldığını belirten Gergerlioğlu, günlüklerde Kabakçıoğlu’nun suçsuz yere hapse atıldığını, hapiste yaşadığı büyük üzüntüler sonrasında 3 Mart 2017 günü şeker hastalığına yakalandığını, o günden sonra sağlığının giderek bozulmaya başladığını anlattığını aktardı.

‘‘BİR HİÇ UĞRUNA SUÇSUZ VE GÜNAHSIZ BİR ŞEKİLDE CEZAEVİNDE TUTUKLU BULUNUYORUM’’

Kilolu, sağlıklı ve yapılı bir insanın gittikçe cezaevinde erimeye ve sağlığını yitirmeye başladığını söyleyen Gergerlioğlu sözlerine şöyle devam etti:

‘‘Cezaevinde sık sık baş döndüğü için yere düşme olayları yaşanıyor. Hastaneye kaldırılırken büyük insan hakkı ihlalleri yaşanıyor. Günlüklerinde diyor ki, hapishanedeki revirden hastaneye gidecekseniz bu ancak 5-10 gün içinde gerçekleşiyor. Acil olarak hastaneye gitmeniz gerekirse bu 7-8 saati buluyor. Günlüklerinde ne diyor; 28 Şubat 2017’de gittiği Gümüşhane Devlet Hastanesi acil kısmında yaşadıklarımı, oraya girişimini, kamera görüntülerini izlerseniz bir insanlık ayıbının nasıl yalandığını daha iyi görürsünüz.

3 yıldan beri sağlık kontrollerini yaptıramadığını ve sağlıklı yaşayamadığını günlüklerinde anlatan Mustafa Kabakçıoğlu, ‘‘Allah kimseyi bu şekilde aciz ve sıkıntılı bırakmasın, bir hiç uğruna suçsuz ve günahsız bir şekilde cezaevinde tutuklu bulunuyorum. Tutuklu bulunmam sebebiyle sağlık kontrollerini yaptıramıyor ve sağlıklı yaşayamıyorum.’’ diye günlüklerine yazmış.’’

‘‘BURADA DERDİNİ KİMSEYE ANLATAMIYORSUN’’

8 kişilik koğuşta 17 kişi yaşadıklarını ve nefes dahi alamadıklarını günlüklerinden okuyan Gergerlioğlu, Mustafa Kabakçıoğlu’nun şunları yazdığını aktardı:

‘‘Bize bunları layık görenleri Allah’a havale ediyorum. Gerçekten burası bir okul, burası bir üniversite hatta yüksek lisans yeri. Çünkü burada kimseye derdini anlatamıyorsun, yüzüne kapanan demir kapılar, üzerine geliyormuş gibi olan yüksek duvarlar senin her gün psikolojini bozuyor. Allah kimseyi buraya düşürmesin.’’

‘‘BU KÖTÜLÜKLERİ YAPANLARIN HESABINI ALLAH’IN MAHKEMESİNDE GÖRECEĞİM’’

3 Mart 2017’den beri sık sık hastanelik olan Mustafa Kabakçıoğlu’nun tedavisinin yapılmadığını ve sağlığının her geçen daha da bozulduğunu belirten Gergerlioğlu, ‘‘Mustafa Kabakçıoğlu şöyle yazmış; bana bu kötülükleri yapanların hesabını Allah’ın mahkemesinde göreceğim. Çünkü kişilik hakkımı helal etmiyor, etmeyeceğim.’’

“ZALİMİN ZULMU VARSA GARİBANIN ALLAH’I VAR. GARDİYAN BİZİ TEHDİT EDİYOR”

Mustafa Kabakçıoğlu’nun cezaevinden parayla satın aldığı battaniye ve yastığının koğuş aramasında zulmen elinden alındığını günlüğüne yazdığını anlatan Gergerlioğlu, 18 Ocak 2018’de yaşanan bu hadiseyi Kabaçıoğlu’nun günlüğüne şu sözlerle aktardığı söyledi: “Bu nasıl iş, zulüm zulüm. Aramadan sonra aynı memur koğuş kapısını açıyor bizi tehdit ediyor. Ama zalimin zulmü varsa garibanın Allah’ı var.”

‘‘HASTANEYE GİTMEK İÇİN DEFALARCA BAŞVURU YAPAN BİR KİŞİ NEDEN HASTANEYE GİTMEKTEN VAZGEÇER, BURASI KARANLIK’’

Zulüm ve sıkıntıyla yaşadığı hapishane günlerini yazan ve sonunda 29 Ağustos 2020’de şüpheli ve ihlal dolu bir şekilde hayatını kaybeden bir Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüklerini okuduğunu hatırlatan Gergerlioğlu şöyle devam etti:

‘‘Mustafa Kabakçıoğlu’nun 20 Ağustos 2020 günü iyice sağlığı bozuluyor ve hastaneye gitmek istediğini söylüyor. Cezaevi yetkilileri aileye ilk olarak 20 Ağustos’ta hastaneye sevk edildiğini söylüyor. Daha sonra ağız değiştiriliyor; ‘20 Ağustos’ta hastaneye gitmedi, ambulansa bindikten sonra fikir değiştirdi, koğuşuna döndü.’ diyor. Ölümüne 9 kalan bir insanın hastaneye gitmek istemediğini söylüyor cezaevi yetkilileri. Ama daha bitmedi 20 Ağustos’ta Kovid şüphesiyle hastaneye götüreceğiz diyor, hastaneye götürülmüyor. Kovid testi yapılmıyor. Ama ne yapılıyor; koğuşuna dönmesi gereken kişi tek kişilik hücreye götürülüyor. Kovid testi yapılmadığı halde cezaevinden çıkmadığı halde tek kişilik karantina hücresine götürülüyor. Bu kişi hasta bu kişi öksürüyor, bu kişi zayıflamış, bitkin bir durumda çok önemli sağlık sorunları var. 24 Ağustos’ta tekrar şikayetleri ortaya çıkıyor. Hastaneye gitmek istediğini söylüyor. Her nedense yine hastaneye götürülmüyor ve sağlığı oldukça kötüleşmiş kişi tekrar tek kişilik hücreye konuluyor. Ve 27 Ağustos günü tamamen kötüleşiyor ve doktora bir dilekçe yazıyor. Diyor ki, vermiş olduğunuz ilaçları düzenli olarak kullanmaktayım. Ancak ilaçların yan etki yaptığını düşünüyorum. Özellikle sol ağzım, sol bacağımda aşırı şişme oldu. Yürüyüş ve konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum. Saygılarımla arz ederim. Revir doktoru da hastaneye sevkini yaptığını muhakkak hastaneye götürülmesini yününde dilekçesinin altına not yazmış. Ama 27 Ağustos’ta yine hastaneye gitmiyor.

Neden gitmediğini sorguladığımızda karşımıza bir yazı çıkıyor, Mustafa Kabakçıoğlu’nun hastaneye kendi isteğiyle gitmediği yönünde tutanak tutulduğuna dair yazı var. Hastaneye gitmek için başvuru yapan bir kişi önemli sağlık sorunları olan bir kişi niye hastaneye gitmekten vazgeçer, burası karanlık. Görevliler öyle tutanak tutmuş ama Mustafa Kabakçıoğlu’nun gitmek istemediği yönünde bir dilekçe yok dosyada.”



“KABAKÇIOĞLU’NUN AİLESİ ‘ÖLDÜRÜLMÜŞ OLABİLİR’ DİYOR”

Mustafa Kabakçıoğlu’nun ailesiyle görüştüğünü ifade eden Gergerlioğlu, “Ben ailesi ile konuştum. Eşi ile konuştum. Büyük bir sevinçle çıkışına 4 ay kaldığını söylemiş. ‘Maddi açıdan yaşadığımız sıkıntıları daha yaşamayacağız, hanım çıkacağım bunları aşacağız, çalışacağım, maddi zorluklarımız bitecek’ diyor. Ailesi de bu durumu sorguluyor. ‘Ne oldu da aniden öldü’ diye yakınları soruyorlar. Eşi diyor ki ‘Bu adam nasıl tedaviyi kabul etmez’. Aile diyor ki bu kişi öldürülmüş olabilir. İnfaz koruma memurları ile tartışmaları olduğunu, sıkıntıları olduğunu öldürülme açısından da incelenmesi gerektiğini düşünüyor. Son derece ciddi bir vakayla karşı karşıyayız. Ailenin bu yönde iddiası da var.”

“FOTOĞRAFLAR ÇIKINCA MI SORUŞTURMA AÇILDI?

Gümüşhane Başsavcılığı’nın 48 gündür açıklama yapmadığına dikkat çeken Gergerlioğlu, ‘‘Ne zaman ki biz bu fotoğrafları gündeme getirdik, fotoğraflar sosyal medyada yayıldı, kamuoyuna yayıldı dün gece yarısı savcılık apar topar bir açıklama yaptı. Ölümden sonra Kovid testi negatif çıktı. Peki siz bu insanı neden tek kişilik hücrede tuttunuz. Ve bu insanın ölümü beklendi. Bunların hesabını verecek bir kimse yok mu? Bu fotoğraflar çıkınca mı soruşturma açıldı? Ailenin sitemi var biz 48 gündür açıklama bekliyoruz fotoğraflar ortaya çıkınca mı apar topar açıklama yapıldı. Bizim hiç mi değerimiz yok mu diyor.”

“BU YAŞADIKLARIM BANA DERS, SİZE DERT OLSUN” DEMİŞ

Cezaevlerindeki yaşadığı sıkıntıları günlüklerine dökmüş son olarak günlüklerinden sayfayı özetleGergerlioğlu, Kabakçıoğlu’nun günlüğüne “Bu yaşadıklarım bana ders size de dert olsun” dediğini de aktararak, olaya ilişkin koğuşu gören kamera kayıtları ile ölüm sonrası müdahalede bulunan 112 ekiplerinin tespit tutanaklarının bulunmadığını kaydederek, “Ölüm anında son görüntüsü bu mu bilmiyoruz ancak aradan 48 gün geçmiş koridor kamera kayıtları yok. 112 tespitleri tutanaklar yok. Değerli arkadaşlar bu konunun sonuna kadar üstüne gideceğiz.” dedi.

 16.10.2020 [TR724]