Ekonomik krizden kaçış var mı? [Harun Odabaşı]

Erken baskın seçim kararı alan AKP’nin ve Erdoğan’ın en fazla ihtiyaç duyduğu şey herhalde içerden ve dışarıdan gelecek iyi haberlerdir. Bunun içinde bütün kamu gücünü kullanarak 24 Haziran’a kadarki kısacık zaman diliminde makyajlama hamlesi beklenirdi. En azından birkaç aylık bir iyimser hava oluşturmaları şaşırtıcı olmazdı. Emekliye iki ikramiye ve vergi affı gibi bütçeye yük getirecek ve mali diplini bozacak seçim yatırımlarını yaptı. Ancak ekonomi öylesine savunma gücünü kaybetmişti ne dövize ne faize ne de enflasyona söz geçirebildi. Kabaca ekonominin görünümü şöyle; cari açık 53 milyar dolar, dış borç 435 milyar dolar. Dolar 4,28, Euro 5,7 TL, işsizlik yüzde 12, Enflasyon yüzde 13 ve faiz yüzde 15,5. Özel sektörün namütenahi döviz ihtiyacından dolayı en küçük aşağıya doğru hamle alış fırsatı olarak değerlendiriliyor. Örneğin pazartesi günü Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2.2 milyar doları bankalara aktarması dövizin düşmesini sağlayamadı. Bu rakamın yarısının bile dövizin yönünü aşağıya çevirdiği günler çok uzaklarda kalmış.

Geçmişte kritik zamanlarda AKP’nin şeytan tüyüne pek bir tanık olmuştuk. Bir yerlerden gelen sıcak paralarla piyasalar bir şekilde sakin tutulurdu. İşim doğrusu bende bir kurtarıcı hamle bekliyordum. Ancak olmadı olmuyor. Durumun vehametini biliyorduk ama böyle bir acziyeti 16 yıllık AKP iktidarından beklemiyordum.

İşin daha karmaşık bir boyutu varki zannediyorum bunu sadece iktidar değil muhalefette düşünüyordur: Büyük bir ekonomik krize doğru başaşağı sürüklenirken Türkiye’yi kurtaracak acı reçetesiz bir formül ufukta yok.
Sıcak para ile sürekli ertelenen bir krizin patlaması an meselesi ise 24 Haziran’da Cumhurbaşkanı olacak kişi ve iktidar partisini çok zor bir süreç bekliyor.

Olurda Erdoğan ve AKP iktidarı kaybetmesi halinde bir enkaz devralacak yeni iktidarın kısa sürede yıpranması söz konusu. Erdoğan bildik söylemlerle “bunlar üç keçiyi bile güdemezler. Biz gittik böyle oldu” deyip yeniden güçlü bir şekilde gelmeye çalışabilir. Tabi bu dediğim Ceteris Paribus (diğer değişim faktörleri sabit kalma hali) durumunda geçerli.
Bu konuyu biraz daha açalım; AKP büyük bir ekonomik krizin arkasından iktidara geldi. 2001 krizini oluşturan üçlü koalisyon partilerinin ikisi tarih oldu( ANAP ve DSP) diğeride Meclis dışında kaldı(MHP). Zaten çöken bir ekonomide iyileşen her rakam AKP hanesine yazıldığı gibi halk nezdinde de büyük bir avansla yola çıkmıştı. Şimdi eğer AKP’nin sebep olduğu krizin bedelini başka bir parti yada partiler öderse Erdoğan’ın yine kahraman olma ihtimali var.

Uzun iktidar döneminde Erdoğan olumsuzlukları artı hanesine yazdırmayı başarmış kurt bir siyasetçi. 7 Haziran seçimlerinden sonra attığı adımlarla muhteşem bir geri dönüş yapmıştı. Bakalım yörüngesine girdiğimiz kriz sürecinden benzer bir başarı hikayesi çıkarabilecek mi?

“Emareler belirdi, büyü bozuluyor” ifadesini ilk kullanan isim zannediyorum Baskın Oran idi. Şimdi bir çok gazeteci ve ekonomist benzer cümleler kuruyor. Biz bu yazıda sadece ekonomi penceresinden bir değerlendirme yaptık. Meselenin dış politika ve demokratik kriterler boyutunda da durum hiç iç açıcı değil. Bu konuda yurt dışında sayısız açıklamalar yapıldı. Herşeyin hızlandığı bir zaman diliminde bazı analizlerin isabet oranını test etmek için çok beklemeyeceğiz.

[Harun Odabaşı] 8.5.2018 [Kronos Haber]

Hikemiyat-ı Kur'aniye [Abdullah Aymaz]

Bir önceki yazımızda, “Kur’an nedir? Tarifi nasıldır?”  sorusunun cevabını Bediüzzaman Hazretlerinin Yirmi Beşinci Söz’ünden cevap aramış ve bir kısmını yazmıştık. Şimdi yine aynı konuya devam edeceğiz.

Evet Kur’an: “İnsaniyet-i kübrâ (büyük ve gerçek insanlık) olan İslâmiyetin âb-ı hayatı ve ziyası…” (Bütün cihanın, insanî evrensel değerler olarak kabul ettikleri prensiplerin en güzel en mükemmel şekilleri Kur’an’da mevcuttur. ‘Biz aslında bu güzel İslâmiyeti tebliğden önce, o insaniyet-i kübrâ olan dinin güzelliklerini temsil edip yaşamalıyız. Başka bir şey anlatmamıza gerek kalmayacak. Kâlimiz (sözümüz), hâlimizle uymazsa, boşuna… O güzelliklerin içlerini de boşaltmış ve onları da dinlenilmez hâle getirmiş oluruz.)

“(Kur’an) nev-i beşerin Hikmet-i Hakikiyesi…” İimleri bir anlayışa göre üçe taksim ediyorlar:
1-Nazariyat…  Matematik, geometri ve gramer gibi nazarî ilimler.
2-Tatbikat… Nazari ilimlerin tatbikatı ile meydana gelen mimarlık, mühendislik işleri… Gramer kullanılarak yazılan yazılar ve şiirler.
3-Hikemiyat… Bu ilimlerin ışığında kâinatı  bir kitap gibi okuyarak hikmetleri kavrama… Yoksa, bilgiler kafalarda odun  yığınları gibi kalır. Ama Kur’an’ın hikmeti ile bir kibrit çakılınca ateş alır, ışık verir, aydınlatırlar. Bu bakımdan Risale-i  Nurlar “Hikemiyat-ı Kur’aniye” vasfını lâyıktırlar; Kur’an makuliyetinde gerçekleri haykırmaktadırlar…

“(Kur’an) insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşid ve hidayet rehberi…
“İnsana, hem bir şeriat kitabı, hem bir dua kitabı, hem bir hikmet kitabı, hem bir kulluk rehberi, hem bir emir ve davet talimatnâmesi, hem bir zikir kitabı, hem bir fikir kitabı…”
“Hem bütün insanların bütün manevi ihtiyaçlarına merci ve kaynak olacak çok kitapları içinde barındıran tek, kapsayıcı mukaddes bir kitaptır.
“Hem bütün evliyaların, sıddıkların, âriflerin ve muhakkik âlimlerin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, hem de herbirinin meşrebinin zevkine lâyık ve o meşrebi aydınlatacak ve herbir mesleğin tuttuğu yola uygun  ve onu tasvir edecek birer Risale ortaya koyan Mukaddes bir Kütüphane hükmünde  semavî bir Kitaptır…

“Kur’an, Arş-ı Âzam’dan, İsm-i Âzam’dan, her ismin âzamî mertebesinden geldiği için:
“Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelamıdır.” (Onun için herkesi bağlar. Halbuki bir velinin kalbine gelen ilhâm kendisini bağlar. Başkaları ona uymak mecburiyetinde değildir; isterlerse o ilhama itibar ederler. Onun için bir veli “Kalbim Rabbimden haber veriyor” diyebilir. Bir Peygamber gibi “Kalbim âlemlerin Rabbinden haber veriyor” diyemez. Çünkü o veliye Rab isminin cüz’î tecellisinden bir ilham gelmiştir. Peygambere Rabbülâlemin isminin küllî tecellisinden vahiy mesajı gelmektedir. Herkes o küllî tecelliye uymak zorundadır.)

“Hem bütün mevcudatın İlâhî ünvaniyle Allah’ın fermanıdır…
“Hem bütün Semâvat ve Arzın Hâlık’ı nâmına bir hitaptır.”
“Hem mutlak Rubûbiyet cihetinde bir mükâlemedir…
“Hem umumu kuşatan İlahî Saltanat hesabına Ezelî bir Hutbedir…
“Hem herşeyi kapsam ve kuşatması altına alan İlahî Rahmet nokta-i nazarında Rahmanî bir iltifat defteridir.”
“Hem Ulûhiyetin haşmetinin azameti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir haberleşme mecmuasıdır.”

“(Mesela: Muhyiddin İbn-i Arabî ‘Elif, Lâm, Mîm. Ğulibeti’r-Rum’ suresinde, pek çok gaybî haberlerin şifresini bulmuştur. İmam Rabbânî, surelerin başlarındaki tek tek, kesik kesik okunan Elif Lam Mîm, Yâ Sîn, Tâ Sîn Mim gibi şifre harflerden pek çok gaybi muamele ve haberlerin işaretlerini görmüştür.)

“Hem İsm-i Âzamın muhitinden nâzil olup inerek, Arş-ı  Âzam’ın bütün muhatına bakan (kapsamına alan) ve teftiş eden, hikmet saçan Mukaddes bir Kitaptır. Şu sırdandır ki, ‘Kelâmullah’ ünvanı, tam bir liyakat ile, Kur’an’a verilmiştir ve daima da verilmektedir. Kur’an’dan sonra diğer peygamberlerin kitaplarının ve suhuflarının derecesi gelir. (Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa  yazmakla bitirilemeyecek olan) diğer nihayetsiz İlahî kelimeler ise, onların bir kısmı da; has bir itibar ile, cüzî bir unvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz’î  bir isim ile ve has bir Rububiyet ile, mahsus bir Saltanat ile ve hususî bir Rahmet ile zâhir olan ilhamlar suretinde bir mükâlemedir. Meleklere, insanlara ve hayvanlara gelen ilhamlar, külliyet, hususiyet itibariyle çok muhteliftir.”

“Kur’an; asırları muhtelif bütün peygamberlerin kitaplarını, meşreblerini muhtelif bütün velilerin risalelerini, meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini güzel bir özetle içinde barındıran; altı ciheti parlak ve evham ve şüphelerin karanlığından arınmış, tertemiz; dayanma noktası apaçık göründüğü üzere semavî vahiy, ezelî kelam; hedefi ve gayesi âşikar şekilde ebedî saadet; içi apaçık biçimde halis hidayet; üstü zaruret derecesinde bir gerçeklikle iman nurları; altı ilmî  yakin ve kesinlikle  delil ve bürhan; sağı, tecrübeler neticesi bir kesinlikle kalb ve vicdan teslimiyeti; solu, gözle görür derecede akıl ve iz’anı emre âmâde kılacak, itaat ettirecek müessiriyette; meyvesi, hakkalyakîn mertebesinde Rahman’ın rahmeti ve cennetler diyarı; makamı ve revâcı, yanılmaz bir sezgiyle meleklerin, insanların ve cinlerin makbulü semâvî bir Kitaptır.”

Özetle sunulan bu hakikatlar asla mücerret (soyut) sözler ve iddialar değildir. Her bir müşahhas (somut) delil ve misalleriyle Risale-i Nurlarda bilhassa Yirmi Beşinci Söz’de  ele alınıp izah edilmiştir. İnşaallah bu Anadolu mahsulü mübarek eserleri okur, müzakere eder ve anlayıp öğrendiklerimizi de başkalarına arz etmeye  çalışarak Rıza-i İlahiye mazhar olmaya gayret ederiz…

[Abdullah Aymaz] 8.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Erdoğan: Gitmeyin karpuz kesecektik! [Bülent Korucu]

Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin İstanbul 6. Olağan İl Kongresi’nde seçim bildirgesini açıkladı. Toplantıya Erdoğan’ın salondakilere deve-cüce oynatması damgasını vurdu. Uyuklamaya başlayan sınıfı canlandırmak için öğretmenlerin sık başvurduğu bir yöntemdi. AKP Genel Başkanı salondaki coşkuyu mu az buldu, yoksa patronun kim olduğunu bir kez daha ve biraz rencide ederek göstermek mi istedi? Bilmiyoruz. Milli Görüş’ün kurucu lideri Necmettin Erbakan da herkesi ayağa kaldırırdı. Ama o yemin ettirir konuşmasını öyle bitirirdi. Erdoğan’ın tavrı öyle değildi. Bir nebze askerdeki eğitim çavuşlarının ‘çök-kalk’ cezasına benziyordu.

Ertesi gün kontrolündeki gazetelerin ortak manşeti doğal olarak Erdoğan’ın konuşması ve verdiği sözlerdi. “Şimdi burada milletimle ahidleşiyorum.” diyen Erdoğan, ülkeyi 16 yıldır tek başına yöneten adam değil de ilk defa seçime giren çiçeği burnunda bir genel başkan gibi konuştu. Eşinden son bir fırsat isteyip af dileyen hayırsız koca gibiydi. Yapacağına söz verip oy talep ettiği şeyler aslında yapamadıklarının itirafı.

Cümlenin başındaki ‘Ahdim olsun ki,’ bölümü sadece AKP’nin fanatik seçmeni için anlam ifade ediyor. Normal insanların aklına şu sorular geliyor:

“Türkiye küresel bir güç olarak dünya sahnesinde yerini alacak.” E hani dünya beşten biz hepsinden büyüktük? Avrupa kıskançlıktan çatlıyor, ABD ağzımızın içine bakıyor, Rusya kanatlarımızın altına sığınıyordu? Öyle değil miymiş?

“Enerjide dışa bağımlılık azalacak.” Bırakın bağımlılığı azaltmayı bütün yumurtaları aynı kefeye doldurarak kölelik vesikası bile imzaladınız. İran ve Rusya’dan hem pahalı enerjiyi alıyor hem de siyaseten onların gölgesinde sığıntı haline geliyorsunuz. Suriye’deki teslimiyetçiliğin bir sebebi de bu bağımlılık.

“Yerli otomobil ve savunma sanayisindeki çalışmalarımız hızla sürecek.” Yerli otomobil her seçim döneminde uyandırılan gulyabani gibi. Birkaç gün aramızda dolaşıp Kaf Dağına geri dönüyor. Savunma sanayinin durumunu ise Başbakan Yıldırım ‘yerli ve milli’ Altay tankı için Almanlara işbirliği çağrısı yaparken şöyle özetlemişti: “Daha fazla Almanya’ya fayda getirir çünkü makineler Almanya’dan geliyor. Önemli aksamlar Almanya’dan geliyor. Daha basit parçalar Türkiye’de yapılıyor”

“İstihdam artışı ile yeni fabrikaların önü açılacak.” Burada bir terslik yok mu? Normalde fabrikalar açılır, böylece istihdam artar. Yabancı sermaye korkudan kaçıyor, yerli sermaye ya halka arzları iptal ediyor ya borç yapılandırıyor. Yeni yatırım şöyle dursun, eskileri yaşatacak kaynak sorunu yaşıyorlar. İşsizlik bütün istatistik hilelerine karşın artıyor.

“Faiz, enflasyon ve cari açık düşecek.” Bütün bunların bir KHK’lık canı var(!) Neden bu güne kadar düşürmediniz. 16 yıllık yönetim döneminde hukukun iyi kötü işlediği, demokratik hedeflerin rafa kalkmadığı dönemlerde sorunlarla başa çıkılabiliyordu. Neden şimdi çırpındıkça batıyoruz? Hiç düşünmez misiniz? Bu arada Faiz, enflasyon, cari açıkla ilgili hiç olmazsa vaat var. Dövizden Erdoğan bile umudunu kesmiş olmalı ki tek kelime yok.

“Ahdim olsun ki, dar gelirli vatandaşlarımızın geçimi kolaylaştırılacak.” Erdoğan bütün seçimlerde kendisine oy veren ana kitlenin hayatını kolaylaştıracak, refah seviyesini yükseltecek adımları atmadı. Bir vaat olarak dile getirilen bu cümle aslında bir itiraf. 16 yıldır alt ve orta gelirli kesimler, yerli otomobil gibi sadece seçim dönemlerinde hatırlandı. Yine bir seçim geliyor, emeklilere bayram ikramiyesi müjdesi gündemde. Aylığa vurduğunuzda 170 liralık bir artış bile değil. AKP döneminde emekli maaşlarındaki kademeli ve kalıcı erime durdurulmuyor. Onun yerine seçim rüşveti dağıtılıyor. Oysa yıla yayılmış ve sonraki zam dönemlerinde kümülatif artışa katılacak bir maaş artışı hem emeklinin işine gelir, hem de Hazine’nin üstüne binecek yükü dağıtırdı. Kaşıkla verdiğini seçimden sonra kepçeyle alacaklarını da hatırdan çıkarmayalım.

“Vergi yükü adil hale gelecek, dar gelirli vatandaşın vergisi azalacak.” Bu başlık için fazla söze gerek kalmadan sadece Mehmet Cengiz desek yeter. 16 yıldır asgari ücreti bile vergiden arındırmayan AKP, çıkardığı af ve yapılandırmalarla büyük balıkları beslemeye devam etti. Ayrıca vergisini zamanında ödeyenleri keriz yerine koymayı sürdürdü. Erdoğan bu konuda samimi ise neden somut kalemler saymıyor. Mesela ‘asgari ücretten alınan vergiyi kaldıracağız, pırlantadan almadığımız gibi zaruri ihtiyaç maddelerinden de almayacağız’ demiyor.

Erdoğan’ın seçim bildirgesi, tam anlamıyla yapamadıklarının listesine dönüşmüş. Muhalefetin derlemesine ihtiyaç bırakmamış. Misafir ayakkabılarını giydikten sonra ‘daha karpuz kesecektik’ diyen ev sahibi gibi vaatlerde bulunmuş. Elinde tuttuğu medya ise karpuzun güzelliğinden dem vuruyor. Bakalım vatandaş inanacak mı?

[Bülent Korucu] 8.5.2018 [TR724]

Hayrettin Karaman müçtehit mi, mürteci mi? [Bülent Keneş]

Sular durulup da ifritten bu devir sona erdiğinde lanetle anılacakların başında, hiç şüpheniz olmasın ki, bu dönemde irad edilen tüm ahlak dışı, hukuk dışı, insanlık dışı, din dışı işlere şeytani fetvalarıyla cevaz veren Hayrettin Karaman gelecektir.

Çünkü, İslam bir barış dini, Müslüman ise, hadis-i şerifin ifadesiyle, ‘insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimse’ olduğu halde hırsızlığa, rüşvete, yolsuzluğa, gaspa, talana, yağmaya, işkenceye, zulme, yalana, iftiraya, hakarete, kara çalmaya din kılıfı giydiren yüzkarası Karamangiller yüzünden gerçek tanımıyla İslam’ı ve Müslümanı ara ki bulasın!

Şayet Allah ömür nasip eder de o günü görürsek, Karaman ve benzerleri teneşire her yatırıldığında geride kalanlara tevcih edilecek “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna benim peşinen vereceğim cevap şimdiden bellidir: Cehenneme zümera…

Güya İslam adına İslam’ın en nezih ilkelerini iktidarın oyuncağına çeviren Şeytan’ın bu zıvanadan çıkmış uşaklarına dair hükmü elbette ki, mutlak adaletinden şüphe olmayan Allah (cc) verecektir. Ama doğrusu görünen köy de kılavuz istemiyor. Neticede, Muhsin Yazıcıoğlu gibi Erdoğan’ın siyasi muhaliflerinin ortadan kaldırılmasından kamu ihalelerini yüzdelik komisyonlara, rüşvetlere bağlamaya ve güya genelin menfaati için azınlıktakilerin mülklerinin, haklarının, hayatlarının talan edilmesine varıncaya kadar her türlü melanete muktedirler adına din kılıfı giydiren bu müptezellerin ne mal oldukları ayan beyan ortada.

SEBEP OLAN YAPAN GİBİDİR

Şerrinde, zulmünde ve insanlık dışı uygulamalarında hiçbir sınır tanımayan İslamofaşist Erdoğan rejiminin pervasızlığının normatif altyapısını da zaten Karamangillerin kapkaranlık iç dünyalarının kapkaranlık tezahürleri niteliğindeki bu şeytani din yorumları oluşturmaktadır. Bu sebeple, “es-sebebu ke’l-fail / sebep olan yapan gibidir” fehvasınca zalim Erdoğan rejiminin her zulmünde, her suçunda, her günahında Karaman ve benzerlerinin çok büyük hisseleri bulunmaktadır.

Nitekim, İslam anlayışındaki alanı son derece daraltılmış bulunan “zaruretler haram olan şeyleri mübah kılar,” ilkesini alıp kendine ve iktidar menfaatine dilediğince yontarak her türlü melanete meşruiyet oluşturacak şekilde kullanmayı meziyet bilen Karamangillerin, bu yolla cevaz vermeyecekleri sapkınlık neredeyse yok gibidir.

Karaman’ın 18 Mart 2018 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “İctihad ve fetva hakkında” başlıklı makalesi de melanet peşindeki yazılarından biridir. Bu yazısında muktedirin veya devlet başkanının müçtehid olduğunu savunacak kadar ileri giden Karaman, “İslami hayat durmasın diye (zaruret sebebiyle) müctehid olmayan ‘alimlerin’ de fetva vermeleri, hakim ve devlet başkanı olmaları caiz görülmüştür,” demek suretiyle karakteri modern dönem firavunluğuna karşılık gelen Erdoğan’a hangi nazarla baktığını göstermiştir.

Aynı yazıda “İslam dininde zorluk ve tıkanma yoktur, Peygamberimiz (s.a.) de gerektiğinde ümmeti için kolay ve hafif olanı tercih etmektedir,” dedikten sonra “kolaylaştırın zorlaştırmayın” mukaddes ilkesini iktidar adına her türlü yozlaşmaya payanda yapan Karaman, belli ki kendisini içtihatta yaptığı hatalardan bile sevap kazanacak bir alim olarak görmektedir. “Nasıl olsa bir sevap cepte” düşüncesiyle muktedir menfaatine gördüğü her türlü sapkınlığı ‘içtihat hatası” olarak değerlendirip bu kasti ‘hataları’n yol açtığı fecaatlerin sorumluluğundan kaçarak taş bağlamış vicdanını rahatlatmaktadır.

KARAMAN KENDİSİNE ‘ZARURET” DİYE BİR DİN UYDURDU

Görüldüğü kadarıyla İslam’ı terkedip kendisi ve kendisini takip edenler için “zaruret” diye yeni bir din uyduran Karaman’ın gelip vardığı yer nihayet zulme, işkenceye, gaspa, talana destek vermek olmuştur. “Zarûret bir kimseyi, halkın malını gasp etmeye mecbur bıraksa onun için bu caiz olur,” diyen Karaman’ın son derece izafi anlamlar yüklenebilecek “zaruret”le de yetinmeyip, aynı şeylerin “zaruret’ten çok daha izafi olan “ihtiyaç” duyulması halinde yapılmasına da cevaz vermesinin gösterdiği tek şey, düçar olduğu dini ve insani sapkınlığın derinliğinden başka bir şey değildir.

4 Mayıs 2018 günü Yeni Şafak gazetesinde “Faizli kredi ve zaruret” başlığı ile yayınlanan yazısında Karaman, sanki ihtiyacın toplumdan topluma, kişiden kişiye, dönemden döneme değişen izafi bir şey olduğunu bilmiyormuş gibi, “zaruret” ile “ihtiyacı” eşitliyor.

Bununla da yetinmiyor “amme menfaati / kamu yararı” dediği sıradan uygulamaları bile ‘zaruret’le bir tutuyor ve sonra da o tuhaf hükmü veriyor.

“Zaruret bir kimseyi, halkın malını gasp etmeye mecbur bıraksa onun için bu caiz olur; hatta açlık, soğuk, sıcak gibi bir sebeple öleceğinden korksa, bu ihtiyaçlarını karşılayacak malı gasp etmesi (caiz olmanın ötesinde) gerekli hale gelir. Bir kişiyi hayatta bırakmak için bu gerekli olursa, binlerce hayatı kurtarmak için gerekli olmaz mı?” diyerek, kamunun “zaruret” olarak değerlendirdiği sıradan izafi ihtiyaçlarını giderme adına kişilerin haklarının ve mülklerinin pervasızca gasp edilmesinin yolunu açıyor.

Tabii Karaman bunu bu kadar açıktan değil, şeytani bir dille ifade ediyor ve “İçinde Allah’ın makbul kullarının da bulunması muhtemel olan toplumu ayakta tutmak, bir kişinin zaruretini gidermekten daha önemlidir ve ona tercih edilir,” diyor. Bu anlayışının karşılık geldiği alanın ne kadar geniş ve izafi yaklaşımlara göre şekillenebileceğini ise kendisi de zaten izafi olan “zaruret” kavramını ve bundan da izafi olan “ihtiyaç” ve “kamu menfaati” kavramları ile eşitlemek suretiyle yapıyor. Bu yaptığını, meşrebine uygun bulduğu eski bir “alim”in fetvalarına dayandırma uyanıklığından da geri durmuyor.

‘ZARURET’TEN YOLA ÇIKIP ‘İHTİYAC’A VE ‘KAMU MENFAATİ’NE GELDİ

Karaman, verdiği sapkınca cevazlara yapılan itirazlara cevap olarak ise şöyle diyor: “Bu itirazın dayandığı temel düşünce, zaruret ile temel ve önemli hacetin (ihtiyacın) aynı şey olmadığı, zaruretin haramı helâl kıldığı, halbuki ihtiyacın böyle bir özelliğinin bulunmadığıdır. Örneklere geçmeden önce bu temel düşünceyi delillerle çürütmek gerekecektir. Bunun için de önce ‘zaruret ile hacetin haramları mubah kılma bakımından aynı rolü oynadıklarını’ ortaya koyan kaide ve ifadeleri verecek, sonra bu kaideye dayanılarak zaruret sayılan ve mahzurların mübah olmasını sağlayan hacet (ihtiyaç) örnekleri vereceğiz.”

Karaman’ın kendi sapkın meramına tarihin derinliklerinden münasip bir destek bulması tabii ki güç olmuyor. Mecelle’nin 32. maddesi ile Suyûtî’nin el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli kitabında geçen kaideyi hatırlattıktan sonra şöyle yazıyor: “Bu iki kaynak, açık ve kesin bir ifade ile ‘Hacet (ihtiyaç), umumi olsun, hususi olsun zaruret sayılır,’ diyor…”

“Genel ihtiyacın hem zaruret sayıldığı, hem de özel ihtiyaçtan daha önemli ve güçlü bulunduğu birçok fıkıh alimi tarafından zikredilmiştir,” demeyi de ihmal etmeyen Karaman, Şeytan’a pabuçlarını ters giydirerek Cehennem kapılarını ardına kadar açacak bir kaç melaneti aynı anda işliyor. Bir taraftan “ihtiyacım var” diyen herkesin “zaruret” hissiyle ihtiyacı olduğunu düşündüğü herhangi bir şeyi çalmak, çırpmak, gasp etmek, talan etmek, yağmalamak yoluyla elde etmesinin yolunu açıyor. Bir taraftan da 1150 odalı saraylarında, 300 odalı yazlıklarında, yüzlerce lüks araçlarında, milyarlık uçaklarında sefahat hayatı süren muktedirlerin izafi “ihtiyaçlarını” izafi “zaruretler” olarak görüp gözlerine kestirdiklerinin mallarına mülkelerine keyfi bir şekilde el koymalarının, gasp ve talan etmelerinin önünü açıyor.

Diyebilirsiniz ki, “Ee ne var bunda? Haydut ve harami Erdoğan rejimi, Karaman’ın bu dediklerini yıllardır zaten yapıyor.” Haklısınız, ama İslamofaşist Erdoğan rejiminin, benim yıllarca TOKİ’ye taksit ödeyerek ailem için güç bela edindiğim bir sosyal konut da dahil olmak üzere, binlerce şirketi, binlerce özel mülkü gasp etmesinde de yine Şeytan’ın yamağı Karamangillerin verdiği mide bulandırıcı fetvaların rolü büyük. Yani hikaye yeni değil.

MÜSLÜMANLAR HARAM YEMEZLERSE GÜÇLÜ OLAMAZLARMIŞ!..

Hikaye yeni olmadığı gibi bunlarla sınırlı da değil. Çünkü, Karaman zihniyetinin sapkınlığı Müslümanların güçlü olabilmesinin ancak haramla, talanla mümkün olabileceğini savunacak kadar ileri gidiyor. Bir başkasına atıfla aynen şunları söylüyor: “Haram yeryüzüne öyle yayılsa ki, artık helal bulunamaz hale gelse, ihtiyaç kadar haramı kullanmak, bundan faydalanmak caiz olur. Bu durumda haramdan faydalanmak, zaruret hallerine bağlı değildir; çünkü haramdan faydalanmak zarurete bağlı kılınırsa giderek Müslümanlar zayıflar, düşmanlar İslâm topraklarını istilâ ederler, insanlar, amme menfaatini ayakta tutan zanâat ve meslekleri yapamaz hale gelirler.”

İktidarını mabudu haline getirdiği İslamofaşist Erdoğan rejiminin menfaatine gördüğü her şeye anında din kılıfı giydirmekte son derece mahir olan Karaman, İslam’ın temel yasaklarından biri olan faiz dahil her şeyi anında “İhtiyaç eşittir zaruret, zaruret eşittir haramın helal kılınması,” formülüyle halledebiliyor. Böylesine sapkın bir anlayışla hakikaten çözülemeyecek herhangi bir mevzu da bulunmuyor.

Karaman’ın büyük büyük ataları, kendilerine konum bahşeden devrin padişahlarının menfaati uğruna ortaya çıkan sorunları çözme adına kundaktaki masum kardeşlerini öldürmelerine cevaz verecek kadar ileri gitmişlerdi. Ellerine bebek kanı bulaşmış bu sözde alimler, bugün bu insanlık dışı miraslarına sahip çıkan Karaman’ın sırf iktidar için dini oyuncağa çevirip altına imza attığı kepazelikleri görse eminim kendisiyle gurur duyarlardı.

Peki, İslamofaşist Erdoğan rejiminin şahsında ete kemiğe bürünen bu kapkaranlık Karaman zihniyeti insanlık tarihinin hangi aşamasına denk düşüyor? Bu sorunun cevabını benzer bir mevzu vesilesiyle araştırmış ve 13 Şubat 2016 tarihli bir yazımda genişçe ele almıştım. Dolayısıyla bu soruyu o yazıdaki saptamalara dayanarak rahatlıkla cevaplayabiliriz.

KARAMAN ZİHNİYETİ TARİHİN HANGİ DEVRİNE DENK DÜŞÜYOR?

Türkiye maalesef hiç bir zaman gerçek bir demokratik hukuk devleti olmayı başaramadı. Onun içindir ki “Türk demokrasisi” diye bir şeyden bahsetmek aslında mümkün değil. Demokrasinin Türkiye serüveni 1800’lerde başlayan ve henüz hedefine ulaşamamış olan inişli çıkışlı bir demokratikleşme hikayesinden ibaret. Bu serüvenin hak ve özgürlüklere daha saygılı olunan bazı dönemlerinde demokrasi idealine daha yakın olunmuş, hak ihlallerinin ve hukuksuzlukların doruğa çıktığı bazı dönemlerinde ise demokrasi idealinden sapılmıştır.

Ancak hiçbir dönemde İslamofaşist Erdoğan rejiminin ortalığı kasıp kavuran hak ve özgürlük ihlalleri, hukuksuzluklar, keyfilikler, zulümler, gasplar, talanlar, işkenceler kadar ileri gidilmemiştir. Herkesin bildiği diğer tüm zulümleri, özgürlük ve hak ihlallerini bir kenara bırakıp, sadece Hayrettin Karaman’ın şeytani fetvasıyla gündeme yeniden gelen mal güvenliği ve mülkiyet dokunulmazlığına dair ihlallere baksak dahi Karaman zihniyetinin ve ruh verdiği İslamofaşist Erdoğan rejiminin içinde yaşadığımız bu çağa ve insanlığın eriştiği gelişmişlik düzeyine ait olmadığını rahatlıkla görebiliriz.

Söylem ve eylemleri günümüz evrensel hukuk ilkelerine, temel insan hak ve özgürlüklerine dair normlara, erişilen evrensel insani birikime, demokrasinin gereklerine ve en basitinden bir hukuk devleti nosyonuna bile uymayan Erdoğan rejimi, Türkiye’yi yaşadığı çağdan kopararak ait olmadığı bir yerlere, insanlığın utanç duyduğu geçmiş devirlere doğru sürüklüyor. Bunun neden böyle olduğunu mülkiyet hakkının ülkemizdeki acıklı durumuna bakarak anlatabiliriz.

GADDAR 12 EYLÜL DARBECİLERİ BİLE BUNLARDAN DAHA İNSANİ

Basit bir tanımlamayla mülkiyet hakkı malike kullanma, semerelerinden yararlanma, devretme, tüketme yetkilerini veren bir haktır. Mülkiyet hakkı ona sahip olana, hakkın konusu olan eşya üzerinde ve kanunların çizdiği sınırlar içinde dilediği gibi tasarruf etme (kullanma) yetkisini verir. Bu hak, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası yapılan Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir,” denilerek güvence altına alınmıştır. Bankalara, şirketlere, okullara, dershanelere, gazetelere, televizyonlara ve hatta insanların aileleriyle yaşadıkları evlere bile keyfi ve hukuksuz bir şekilde el koyan Erdoğan rejimi, zihniyet ve uygulamalarıyla çokça eleştirilen 12 Eylül askeri darbesinin bile çok gerisine düşmüştür.

Suriyeli mülteciler üzerinden yapılan tehditler ve şantajlarla bir süreliğine müzakerelerin göstermelik yürüdüğü, ancak artık fiilen sona erdiği Avrupa Birliği (AB) için de mülkiyet dokunulmazlığı, can ve mal güvenliği esastır. AB’nin atası durumundaki Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun kurulmasından bile önce kaleme alınan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) mülkiyet dokunulmazlığının altını önemle çizer.

AİHS şöyle der: “Her gerçek veya tüzel kişi, mallarından yararlanmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Herhangi bir kimse ancak kamu yararı gereği olarak ve kanunun öngördüğü koşullar ile devletler hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde mülkünden mahrum edilebilir. Herkes, yasal şekilde elde ettiği mülküne sahip olma, kullanma, elden çıkarma ve miras bırakma hakkına sahiptir. Bunların kaybı karşılığında zamanında adil bir tazminat ödenmesi koşulu ile kamu menfaati nedeniyle veya yasada öngörülen koşullar çerçevesinde yapılması dışında hiç kimsenin elinden mülkü alınamaz. Mülkün kullanımı, kamu menfaati için gerekli olduğu ölçüde yasa ile düzenlenebilir.”

ULUSAL VE ULUSLARARASI HUKUK MÜLKİYET GASBINI MEN EDİYOR

Mülkiyet hakkı ve mülkiyet dokunulmazlığı, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen, Türkiye’nin imzacısı olduğu 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin (İHEB) birinci kuşak hakları arasında da yer alır. İHEB’in 17. Maddesi aynen şöyle der: “Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir. Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.”

Çağdaş uluslararası hukukun en önemli metinleri arasında yer alan ve bu yönüyle demokratik hukuk devletlerine yön veren bu sözleşme ve bildirilerde yer alan ilkeler Erdoğan rejimi tarafından açıkça yok sayılmaktadır. Erdoğan rejimi zihniyet olarak, zulüm ve gasplarıyla bu sözleşmeleri ihtiyaç haline getiren Hitler Almanyasını andırmaktadır. Yani çağdaş hukuk ve demokrasi tarihinde 1950’lerin çok gerisine düşmüş insanlık dışı bir rejimden bahsediyoruz burada.

İsterseniz biraz da Türk siyasi tarihi içerisinde gerilere doğru gidelim. Bildiğiniz gibi bu topraklarda hukuk devleti yönünde ilk somut adım 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanmasının garantiye alınmasıyla atılmıştır. Herkesin mal ve mülküne sahip olmasını, bunları miras olarak bırakabilmesini öngören Tanzimat Fermanı, özel mülkiyeti tam bir güvence altına almak suretiyle müsadereyi kaldırmıştır. Özel mülklere hukuksuz ve keyfi bir şekilde el koymak suretiyle hukuken kutsal olan mülkiyet dokunulmazlığını hiçe sayan haydut Erdoğan rejimi ise Tanzimat Fermanı ile mülkiyet dokunulmazlığını garanti altına alan Osmanlı Devleti’nin bile gerisine düşmüştür.

Bu kadarla kalsa yine iyi. İngiltere’de yayınlanmakla birlikte Avrupa ve dünya demokrasi ve hukuk tarihi için çok önemli bir metin olan 1215 tarihli Büyük Özgürlük Fermanı (Magna Carta Libertatum), “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır,” der. Tamamen kendilerine bağladıkları ve dolayısıyla tarafsızlığını yitirmiş olan yargının hükmünü bile beklemeden bankalara, şirketlere, okullara, özel mülklere keyfi bir şekilde el koyan Erdoğan rejimi, bunları yapmak suretiyle 1215 İngiltere Krallığı’nın bile çok gerisine düşmüştür.

CAHİLİYE DEVRİNİN GÜNÜMÜZDEKİ TEMSİLCİLERİ

İslamofaşist Erdoğan rejiminin dümen suyuna giden Karamangiller, bugün din adına ne tür şarlatanlıklar yaparlarsa yapsınlar, İslâm dini ve İslam hukuku da özel mülkiyeti, kişilerin mal-mülk sahibi olmalarını caiz görmüş, mülkiyet hakkını ve mülkiyet dokunulmazlığını korumak için tedbirler almıştır. Hatta mülkiyet dokunulmazlığı İslam’a göre mülkiyet tanımının bizatihi içeriğinde vardır.

Şöyle ki, İslam’a göre mülkiyet, hukuken yalnızca sahibine tasarruf imkanı veren ve izni olmadıkça sahibinden başkasını mülkiyet metası üzerinde faydalanmaktan ve tasarruftan alıkoyan bir haktır. Tariften de anlaşılacağı üzere, bir kişi meşru bir yolla herhangi bir mal elde ettiğinde, artık o mal sadece ona ait olur. Yine bu aidiyet, başkasını o maldan yararlanmaktan veya üzerinde tasarrufta bulunmaktan men eder.

İslamofaşist Erdoğan rejiminin artık sıklıkla yaptığı gibi sırf muhalif oldukları için birilerinin mal varlıklarına, şirketlerine, medya organlarına keyfi bir şekilde el koymak ya da hukuksuz bir şekilde bu mülkleri müsadere etmek İslam dininin getirdiği hukuki güvenceler açısından bakıldığında cahiliye dönemine bir geri dönüşü ifade eder. Çünkü, sırf muhaliftir diye veya izafi bir “ihtiyaç” tanımına dayanarak bir şahsın veya bir grubun mal varlığına el koymak cahiliye âdetlerindendir. Özel mülkleri pervasızca gasp etmeyi ahlak edinen haydut Erdoğan rejimi ve Karaman zihniyeti, 1400 yıl önce gelmiş olan İslam’ın gerisine düşmüş, cahiliye döneminin modern zamanlardaki bir uzantısı haline gelmiştir.

Öyleyse şunu kolaylıkla söyleyebiliriz: Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu çağa, bu devre, insanlık medeniyetinin bugünkü seviyesine ait olmayan Erdoğan rejimi ve IŞİD’e bile rahmet okutacak düzeydeki bir yobazlığı temsil eden Karaman zihniyeti tam tamına cahiliye dönemine denk düşmektedir.

Başlıktaki soruya dönecek olursak Cahiliye’nin anti tezi olan İslam’ın apaçık hükümlerini keyfince eğip bükerek İslamı İslamofaşist Erdoğan rejiminin haydutluklarına ve zulmüne alan açmakta bir maymuncuk gibi kullanan Hayrettin Karaman ise, tabii ki bir müçtehit değil, apaçık mürtecidir. Hem de öyle bir mürtecidir ki toplumu zehirleyen kapkaranlık zihniyetinin İslam’la, Müslümanlıkla herhangi bir alakası olmadığı gibi doğrudan doğruya Cahiliye anlayışını temsil etmektedir.

[Bülent Keneş] 8.5.2018 [TR724]

Hollanda, havalimanı ihalesini TAV’a verdi [Basri Doğan]

Avrupa’nın 4. büyük havalimanı konumunda olan Amsterdam Schiphol’ün yeni terminal binası ihalesini, Tepe Akfen TAV Construction üstlendi. Royal Schiphol Group’tan yapılan yazılı açıklamada, yeni terminal binası için Hollanda merkezli Ballast Nedam ile Tepe Akfen TAV Cnstruction şirketleriyle anlaşıldığı duyuruldu. İki şirketle yapılan sözleşmenin, yeni terminalin yapımından ibaret olduğu vurgulandı.

Yeni terminalin 55 bin metrekarelik bir alana sahip olduğu, kuzey tarafında dar gövdeli uçaklar için beş kapı ve güney tarafında geniş gövdeli uçaklar için üç terminalden oluşacağı belirtildi. Amsterdam Schiphol’ün güney tarafındaki kapılar da altı dar gövdeli uçak için yapılacak. Daha sonraki aşamada ise, Güney tarafına daha geniş gövdeli kapı iki kapı eklenecek.

‘Zorlu görev’

Royal Schiphol Group sözcüsü Birgit Otto, Hollanda  Merkezli İnşaat Şirketi Ballastı Nedam ile havalimanlarında uzmanlaşmış Türk şirketi Tepe Akfen  TAV Cnstruction İnşaat Şirketi arasındaki kombinasyondan çok memnun olduklarını söyledi. Otto. “Bu zorlu görev sayesinde Schiphol’da yolculara ek kapasite ve modern tesisler sağlanacak. Proje, havalimanında güvenlik ve kapasiteden ödün vermeden gerçekleşecek. Seçilmiş olan ortak girişim, bu zorlu görevi başarıya dönüştürecektir. Yeni terminalin ilk etabı 2019 yılının sonunda kullanıma açılacak.” dedi.

Üç katta çok yönlü hizmet

Yeni  terminal birçok özelliğe sahip. Güvenlik koridorları, sınır kontrolleri, mağaza ve yiyecek tesisleri ile donatılacak. Üç katlı inşa edilecek terminal, farklı sınır ve güvenlik durumu olan yolcuları ayıracak. Böylece, Schengen ülkelerinin yanı sıra çeşitli destinasyonlar ve havayolu şirketleri ile yolcular bu alanı kullanabilecek.

Yeni terminalin yapımında hem dayanıklı hem de biyomateryal olan yalıtım camı kullanılacak. Beş bin metrekare  güneş paneli ile donatılacak inşaatta tuvaletler yağmur suyu ile temizlenecek. Bir çok alana granit mermer döşenecek.

Neden TAV?

TAV İnşaat, 1997 yılında İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminal ihalesinin Yap-İşlet-Devret usulüyle alınmasının ardından inşaat çalışmalarına başladı. TAV’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi’nde Birleşik Arap Emirlikleri (Abu Dabi ve Dubai), Mısır, Katar, Libya, Gürcistan, Suudi Arabistan olmak üzere yedi şubesi ve Türkiye dışında Umman’da TAV Construction Muscat LLC, Suudi Arabistan’da TAV Al Rajhi Construction Co. ve Katar’da TAV Construction Qatar LLC adı altında üç bağlı iştiraki bulunuyor.

[Basri Doğan] 8.5.2018 [TR724]

AKP’nin en büyük kozuydu, en büyük korkusu oldu [Semih Ardıç]

3 Kasım 2002 seçiminde yüzde 34,3 ile 367 milletvekili çıkardığına kendisi de şaşıran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) o gün ekonomik krizin ekmeğini fazlasıyla yemişti.

2001 krizinde işini kaybeden milyonlar, kepenk indiren esnaflar, traktörüne haciz konan çiftçiler yeni bir umut olarak AKP’ye sandıktan birinci çıkarmıştı. Ekonomi dersinden sınıfta kalan iktidarı cezalandıran halk mührü AKP’ye vermişti.

2007, 2011 ve 2015 (7 Haziran, 1 Kasım) milletvekilliği seçimlerinde de ekonomi yer yer dalgalansa da iktidar partisi AKP’ye Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) ekseriyeti kaybettirecek boyutlarda hiç gerilemedi. Ta ki 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılacak seçime kadar…

EKONOMİDE DENGELER ALT ÜST OLDU

4 Kasım 2019’da yapılacağı defaatle söylendiği halde müteakip seçimin 24 Haziran’a alınmasında yegane faktör doların, faizlerin, enflasyonun son sürat tırmanışa geçmesi, hasılı ekonomide bozulan dengeler belirleyici oldu.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın küçük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli 15 Nisan’da, “Bu şartlarda seçimin 2019’da yapılmasına imkân ve tahammül kalmamıştır.” beyanı ile daha ziyade ekonominin perişan halini tarif etti.

Bahçeli bu hamle ile Erdoğan’a mealen şu mesajı verdi:

“İşler iyi gitmiyor.

Hazır tekne kazıntıları ile halka biraz seçim rüşveti dağıtıp çatırdayan köprüden karşıya geçtik geçtik. Öbür ihtimali düşünmek bile istemezsin!”

15 Nisan’dan bu yana dolar 30 kuruş arttı. Faiz artışı yüzde 1 puanı geçti. Borsa yüzde 8’den fazla geriledi. Bu da gösteriyor ki Bahçeli’nin endişe ettiği kadar ‘kusursuz bir fırtına’ geliyor.

ÇİFTÇİYE KREDİ VERMEYEN ZİRAAT BANKASI ELDE KALAN KONUTLARI SATACAK

AKP mesajı aldı ve devlet imkânlarını lehine kullanarak ekonomide bozulan makro göstergeleri örtbas edebilmek ümidi ile her gün ekonomik bir vaat açıklıyor. Piyasanın talimatla düzlüğe çıkarabileceği zannediliyor.

Başbakan Binali Yıldırım 7 Mayıs’ta bankaların elde kalan daireleri eritmek için Ziraat Bankası önderliğinde kampanya başlatacağını söyledi. Çiftçi kredi bulamadığı için sütleri Ziraat şubesinin önüne dökse de iktidar bildiğini okuyor.

Devletin çiftçiyi desteklemesi için kurduğu Ziraat müteahhitin satamadığı dairelerin çığırtkanlığını yapacak.

Faizler artarken bir ya da birden fazla banka ‘hükûmet seçim kaybetmesin’ diye konut kredilerinde indirim yapacak!

Hafta sonu bile mesai yapıyor devlet. Resmî Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararına göre konut satışında Katma Değer Vergisi (KDV) yüzde 18’den yüzde 8’e, tapu harcı binde 20’den binde 15’e çekildi.

Vergi ve harç indirimi 31 Ekim 2018’e kadar geçerli olacak.

Vatandaşın geçim derdine düştüğü bir iklimde iktidar partisi hâlâ inşaat lobisini kurtarma telaşında. İmar rantı ile aralarındaki bağı varın siz tahmin edin.

MERKEZ BANKASI’NIN 3 KURUŞLUK KIYMETİ YOK

Beyhude hepsi. Bugün hakke’l-yakin görüldü ki piyasa yalanlara, geç alınan kararlara prim vermiyor.

Merkez Bankası 2,2 milyar dolar likidite sağladı bankalara. Dolar birkaç dakika 3 kuruş düşüyor gibi oldu. Akabinde 4.27 TL’ye geri döndü.

Borsa İstanbul (BIST) 7 Mayıs Pazartesi gününü yüzde 1.69 kayıpla kapattı. On günden beri yeşilden kırmızıya dönen tabelada artık 100 bin rakamı yazıyor. Serbest düşüş hareketinin ne vakit duracağını kimse tahmin edemiyor.

Halka arzlar iptal ediliyor. Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde hapse atılma korkusundan insanlar bildiklerini ve gördüklerini ancak telaffuz bile edemiyor.

Herkes ekonominin her çökebileceğini birbirinin kulağına fısıldıyor. Memlekette hakikati olduğu gibi haber yapacak ne gazete kaldı ne de televizyon.

ALİ BABACAN İLE MAHREM TOPLANTI

Bankacılardan ve patronlar kulübü TÜSİAD üyelerinden müteşekkil heyet, yol göstermesi ümidi ile Ali Babacan’ı mahrem toplantıya davet ediyor. TÜSİAD üyelerinde ‘banka hesaplarına el konulabileceği’ endişesi had safhada.

TÜSİAD cenahı, parti müftüsü Hayreddin Karaman’ın ‘zaruret halinde devletin özel mülkiyete el koyabileceğine’ dair fetvası ile daha da tedirgin olmuş.

THE TIMES: NE HÜR NE DE ADİL, ZIRVA BİR SEÇİM OLACAK

Türkiye’nin böyle bir iklimde seçime gidiyor olması İngiliz The Times Gazetesi’nin de dikkatinden kaçmadı. Times da ekonominin her an çökebileceğine dikkat çektiği analize ‘Ne hür ne de adil, zırva bir seçim olacak!’ başlığını atmış.

Erdoğan’ın artan gıda fiyatları ve Türk Lirası’ndaki düşüşle gelen ekonomik çöküş öncesi gücünü sağlamlaştırmak istediğine dikkat çekilen analizde, “Bir zamanlar büyüyen ve ılımlı AK İslamcı hükümetin istikrarının da göstergesi olan ekonomi çökme tehlikesiyle karşı karşıya.” tespitine yer verildi.

‘YABANCI YATIRIMCI TÜRKİYE’DEN UZAK DURUYOR’

The Times yatırımcının Türkiye’den kaçtığını belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Hükümetin giderek artan otoriter yapısından kaygı duyan yabancı yatırımcı ya uzak duruyor ya da piyasadan çekiliyor. Türkiye’nin Avrupalı müttefikleri de, gerileyen demokratik sistem yeniden inşa edilene kadar Avrupa Birliği kapılarının da kapalı kalacağını açıkça ifade ediyor.”

TL’nin erimesinin hemen her sahada belirsizliğe yol açtığını vurgulayan gazeteden şu tespitlerin altını çizdim:

*Türk ekonomisi kırılıyor. Türk lirası bu yılbaşından beri dolar karşısında büyük ölçüde düştü.

*Cumhurbaşkanı’nın (Erdoğan), Merkez Bankası’nın tavsiyesinin aksine faiz oranlarını düşük tutma ısrarı gıda fiyatlarında da keskin artışlara sebep oldu.

*Ucuz kredi özel ve devlet sektöründe inşaat patlaması oluşturuyor, bu da gayrimenkul fazlalığının yakında piyasada çöküşe sebep olacağı ikazında bulunan iktisatçıları endişelendiriyor.

*Türk bankaları ayrıca ABD’nin İran müeyyidelerini delmekle suçlanan Halkbank yöneticisinin (Mehmet Hakan Atilla) mahkûmiyeti sonrası ABD’den gelebilecek yaptırımlara karşı hazırlanıyor.

*‘Anadolu kaplanlarından’ olan Kayseride iş dünyası, Erdoğan döneminin ilk yıllarında parladı, Gülencilere yönelik tasfiyelerden sonra ağır darbe aldı.

*Boydak’a el kondu ve savcılar şirketin yaklaşık 1 milyar dolarlık malvarlıklarını Türkiye’nin devlet fonuna yönlendirme arayışında.

*Çok sayıda yerli şirket sahibi de hapiste.

DÜNYANIN EN MUTEBER GAZETELERİ TÜRKİYE’NİN ÇÖKÜŞÜNÜ YAZIYOR

Türkiye’de hukuktan uzaklaştıkça yatırım ikliminin nasıl bozulduğunu gayet berrak bir şekilde ortaya koymuş The Times.

Son bir haftada The Times gibi muteber gazetelerde ‘Erdoğan’ın Türkiye ekonomisini büyük bir felakete sürüklediğine’ dair onlarca haber ve makale çıktı. Almanya’da Die Zeit ve Die Welt, Der Spiegel, İngiltere’de Financial Times, Amerika’da New York Times…

Maalesef Türkiye siyasî ve iktisadî sahada büyük bedeller ödeyerek geldiği seviyeden geriye gidiyor.

Erdoğan’ın kazanması halinde o kayıplar katlanacak. Kendisi 6 Mayıs Pazar günü İstanbul’da bizzat ifade etti bu hakikati: “Yaptıklarımız yaşadıklarınızdır. Yaşadıklarınız yapacaklarımızın teminatıdır.”

[Semih Ardıç] 8.5.2018 [TR724]

Seçimlerle normalleşme olmayacak; peki çözüm ne? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Seçim atmosferi, 15 Temmuz’dan sonra gerçekleşen sivil darbeyi kozmetik olarak rötuşlayıp sisteme sanki demokrasiymiş gibi bir hava verirken, sivil darbe ve onun sonrasında gelen fiili rejim hakkındaki yoğun sorgulamaları sihirli bir şekilde neredeyse tümüyle ortadan kaldırıverdi. Seçimlere ilişkin önceki yazılarımda demokrasi ve seçimler arası ilişki ve dinamikleri değerlendirmeye çalıştım. Bu analizlerin odak noktası, temel hak ve özgürlüklerin anayasa ile beraber fiilen feshedildiği bir OHAL yönetiminde, adil ve özgür seçim yapılamayacağı sorunsalıydı ve bu tarafgir bir görüş değil, bilimsel bir saptamaydı.

Demokrasi araştırmaları bilimsel bir sahadır ve özellikle seçimler ve özgürlükler konusunda geliştirilen kriterler üzerinde akademik literatürde geniş bir görüş birliği vardır. Çok derine girmeden, sadece konunun dünya çapındaki önde gelen uzmanlarından Robert Dahl tarafından ortaya atılan kriterlere bakmak yeter. Bir yerde demokrasi olması için hangi koşulların bir arada bulunması gerekir? Bunları Dahl şöyle özetliyor: 1) seçimle gelen bir hükümetin anayasal ve yasal zemin üzerinde siyasi karar alıcı olması, 2) seçimle gelen karar alıcıların (başkan, siyasetçi, vekil, vs.) düzenli yapılan ve adil seçimlerle işbaşına gelmesi, 3) tüm yetişkin bireylerin seçme hakkına sahip olması, 4) tüm yetişkin bireylerin seçilme hakkına sahip olması, 5) vatandaşların herhangi bir yaptırım tehlikesi olmaksızın kendilerini ifade hürriyetinin anayasal ve yasal zeminde garanti altına alınmış ve uygulanıyor olması, 6) vatandaşların alternatif haber alma özgürlüklerinin anayasal ve yasal zeminde garanti altında ve fiilen sağlanıyor olması, 7) vatandaşların bağımsız organizasyonlar (partiler, çıkar grupları vs.) içerisinde özgürce yer alabilmeleri. Bu yedi koşulun bir tanesi bile uygulanmıyorsa, o ülkede demokrasiden söz edilemez.

Detaya girmiyorum, bu noktada sadece şunu söylemekle yetiniyorum: “seçim yapıyorum, farklı adaylar da var, işte demokrasi, daha ne olsun” türü görüş ciddiye alınamaz. Dahası, bu koşulların çoğunun uygulanmadığı bugünkü Türkiye’de, demokrasi olmadığını söylemek ve mevcut koşullara itiraz etmek yerine, “deneyelim, belki olur” mantığıyla seçime gitmek, sadece mevcut rejimi güçlendirir. Yine, demokratik sürecin sonucu olarak değil, ama hasbelkader iktidar ilişkilerinin bilinmezliklerle dolu, sisli ortamında herhangi bir faktörün etkisiyle sistemde bir “kayma” yaşanır ve Erdoğan “seçimleri kaybederse”, bu a- ülkede demokrasi olduğunun ispatı olmaz, b- yeni durum (değişen cumhurbaşkanı) sistemi normalleştiremez. Normalleşmeden, anayasal düzene geri dönmeyi, hukuk devletinin yeniden tesis edilmesini, devletin partizanlıktan kurtulmasını, içerideki on binlerce siyasi tutuklu ve mahkûmun özgürlüklerine kavuşmasını, kamudan anayasa ve yasalara aykırı şekilde, usulsüzlüklerle ihraç edilen yüz binlerin görevlerine dönmelerini, el koyulan belediyelerin milli iradeye uygun olarak seçilmiş belediye başkanlarına yeniden devrini, tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılarak meclise dönmelerini kast ediyorum.

Evet, geçen yazılarda bu gibi temel sorunlara odaklandım. Ve olan-biten seçim komedisine bu bilimsel saptamalar çerçevesinde karşı çıktım. Biliyorum, bu tutum bazılarının hoşuna gitmiyor. Birçok okur bana geribildirimde bulunarak, “ama hocam, umutlarımızı kırıyorsunuz, ne yapalım seçime mi gitmeyelim” diyerek beni eleştiriyor. Umutları kırmakla, negatif olmakla, pesimizmle suçlanıyorum. Yine de içim rahat. Benim görevim, olanları kafamı kuma gömerek görmezden gelmek değil. Ayrıca “bir tek siz mi bunu görüyorsunuz!” diyerek beni kibirli olmakla suçlayan okurlar oluyor. Ne zamandır düşünmek, haddini bilmezlik ve küstahlık oldu? Bence herkes özgürce düşüncelerini paylaşmalı. Kimin haklı olduğunu bize zaman gösterecek. Yani ben eğer Erdoğan’a alternatif adaylardan herhangi biri seçimleri kazanır, cumhurbaşkanı olur ve Türkiye’de anayasal düzene – normalleşmeye kapıyı aralarsa, bundan büyük memnuniyet duyarım. Kısacası, samimiyetle bu görüşlerimin yanlış çıkmasını diliyorum. Ama hemen belirtmeliyim ki siyasi analizlerin temennilere ve dileklere dayanması değil, ayaklarının sağlam bir rasyonel ve mantıksal bir zemine oturması gerekiyor. Şu anda tüm göstergeler Erdoğan’ın mevcut koşullar içerisinde seçimlerin galibi olarak ilan edileceğini gösteriyor. Seçimler sonunda ortaya çıkacak aritmetik, bu gerçeği değiştirmez.

Gelelim seçimlerden sonra çıkacak tabloya. Öncelikle şunu bilmek lazım ki an itibarıyla 17 Aralık ve 15 Temmuz sonrasında yaratılan terminoloji ve diskur bugün o diskurun tasarlayıcılarından bile daha kuvvetli. 1950’lerin anti-komünizm cadı kazanında nasıl ki devletin kendisine tehlike addettiği tüm muhalefet – aktif veya potansiyel – takibata alındıysa, bugünkü “anti ‘FETÖ’ takibatı” kapsamında da aynı strateji izleniyor. Cemaat’le beraber, liberaller, solcular, Kürtler, hakim düzenle sorunlu marjinal gruplar, akademisyenler, gazeteciler, kısacası olan-bitene göz yummayan herkes bu potada takibata ve zulme uğruyor. Sistemin bu yerleşen dilini seçimlerden sonra Erdoğan’a alternatif bir cumhurbaşkanı da değiştiremez. Bunun bazı nedenleri var. Bu nedenler, mevcut rejimin tesadüfi bir tezahür değil, sosyal tabanı olan bir refleksin yansıması olduğuna işaret ediyor. Şöyle izah edeyim: hedefteki grupların hepsi, Türkiye’nin 1923 sonrası müesses düzenini sorgulayan gruplar.

Elbette hepsi de bunu kendi perspektif ve beklentilerinden hareketle yapıyor. Mesela Kürtler azınlık haklarının anayasal ve yasal güvencelerle sağlanmasına önem veriyor. Liberaller düzgün işleyen bir anayasal demokrasi içerisinde, birey haklarının ve özgürlüklerinin genişletilmesini, ademi merkeziyetçi ve küçültülmüş bir devleti savunuyor. Cemaat, özellikle kendisinin bu süreçte başına gelenlerden sonra liberallerin pozisyonuna yaklaşık bir pozisyonda, devlet-din ilişkileri de dâhil, oldukça önemli bir yeniden gözden geçirme içerisinde, daha radikal-demokratik bir alana doğru yelken açıyor. Sol, Avrupa’da ve genel olarak Batı’da alan bulan demokrasiyi “burjuva demokrasisi” diye küçümseyen klasik Marksist okumanın dışına, Batı tipi sosyal demokrasiye kayıyor. AB değerleri, Türkiye’nin daha seküler bir siyasal sisteme sahip olması gerekliliği, dinden siyasetin ayıklanması (yani tersine laiklik) gibi konular, bu süreçte ön planda olabilecek konular. Türkiye’deki zulümden fırsat kalırsa, bu konular gündemde tartışılacak, ben de bu konularda daha fazla yazacağım.

Fakat konuya gelelim: tüm bu fikirlerin temelindeki özgürleştirici liberal fikirler, müesses düzenin ideolojileriyle ters. Arada kan uyuşmazlığı var. Kemalistler, İslamcılar, Ülkücüler, Ulusalcılar, Marksist sol, tüm bunların arka planında, bahsedilen liberal değerlere karşı antipati beslemek var. Her biri diğerinden hoşlanmasa da, hatta nefret de etse, ortak düşman olan bu hedef gruplara ve onların değerlerine karşı birleşmiş durumdalar. AB üyeliği, açık toplum, bireyin devletten önce gelmesi, temel hak ve özgürlükler, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi konularda müesses yapı bu gruplardan çok farklı düşünüyor. Mülkiyet hakkı da dâhil en temel insan haklarıyla sorunları olan bir grup ideolojinin koalisyonundan söz ediyoruz. Yani Erdoğan, buzdağının görünen kısmı sadece. Erdoğan’dan sonra kim gelirse gelsin, topyekûn bir yeniden demokratikleşme beklememeli.

Bu bağlamda takibatta olan ve zulme uğratılan muhaliflerin demokrasiye ve insan haklarına sahip çıkmaya devam etmesi çok önemli. Özellikle kurumsal olarak Cemaat ve Kürt siyasi hareketi, şeffaflaşma, demokratik değerlere kafa yorma, kendi önceliklerini ve söylemlerini bu çerçevede gözden geçirme, uğradıkları zulümden gelen moral üstünlüklerini tehlikeye atacak fikirlerle kendi içinde ve açık kanallardan tartışma gibi konularda ikna edici bir tutum içinde olmalı. Bu konularda 15 Temmuz sonrası süreçte zaten önemli gelişmeler oluyor. Özellikle Hayko Bağdat’ın çıkışından sonra sergilenen medeni tutum, çok sesliğine karşı tolerans pozisyonunun altın değerini sanırım gözler önüne serdi. Ama bunun sadece entelektüeller tarafından değil, tabandan da gelmesi çok önemli. Yani demokrasiyi yabana samimiyetle öğretmeye çalışmak, hem Cemaat hem de Kürt siyasi hareketi için son derece öncelikli olması gereken bir konu. Özellikle bu bağlamda HDP’nin kendisini şiddetten daha da uzaklaştırması ve tabanını demokrasi konusunda daha olgunlaştırması, benzer bir merhale, ciddi bir meydan okuma.

Sistemin dönüşümünü liderlerden (hiyerarşik yapıdan) beklemek değil çözüm. Sistemin dönüşümünde bireye yatırım yapmak, yeni nesilleri toleranslı, insan hakları konusunda duyarlı, hakka-hukuka değer veren bireyler olarak yetiştirmek gerekiyor. Devletin yanında olan değil, bireyi ön plana alan, tek tip değil, çok sesli olan bir yeni insan tipi, uzun erimli olarak daha önemli.

Seçimler esnasında ve sonrasında, değişim ihtimali (o da çok cüzi olarak) sadece hiyerarşik-liderlik düzleminde gerçekleşebilir. Bu ihtimalin neden düşük olduğunu yukarıda ele almaya gayret ettim. Değişimin sisteme yansıması ve beraberinde bir özgürleşmeye kapı aralaması neden olanaksız, bunu çözümlemeye çalıştım. Tüm bu olumsuzluklara karşın neden karamsar olmamalı, göstermeye çabaladım. Üzgünüm, ben de bunun bir 100 metre yarışı olmasını ve hızla yeniden normalleşmenin gerçekleşmesini isterdim, ama görünen o ki bu olmayacak. Bu bir maraton. Uzun soluklu bir süreç. İnsana yatırımla, sabırla, özeleştiriyi iyi dost edinerek, alınmadan, kızmadan, bıkmadan, usanmadan moral üstünlüğü korumaya gayret etmek, yerinde eleştiriler ve katkılarda bulunmak, asla temel evrensel insan hak ve özgürlüklerinden taviz vermemek, bunu yaşamımıza eklemlemek, çok ama çok önemli. Müesses düzenin kendi içindeki tutarsızlıklarını, kullandığı retoriğin sıkı ve sürekli bir eleştirisiyle göstermeye devam etmek, bu arada tüm demokratik muhalefetin (başta liberaller, Cemaat ve Kürtler olmak üzere) diyaloğu koruması ve geliştirmesi kaçınılmaz.

Tüm bunlar, şekilsel seçimlerden çok daha önemli.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.5.2018 [TR724]

İçeridekiler imha ediyor, dışarıdakiler nefret kusuyor [Tarık Toros]

Dünya zor bir dönemeçte.

Türkiye de bundan bağımsız değil.

Hep söylüyorum:

Suçun şahsiliğini uygulayın, kanunların geriye yürümezliğini temin edin, sıkıntılar büyük ölçüde hafifler.

Hukuk budur çünkü.

Evrensel olan ölçü budur.

Dünyanın tüm hukuk ülkelerinde de bu esastır.


***

Dünya bu noktanın çok çok gerisinde maalesef.

Demokrasisi hukuku olmayan, düşüncesi tatile çıkmış dikta ülkelerinde halklar alenen göz göre göre imha ediliyor.

“Medeni” dünyada ise “nefret suçu” dip dalga olarak kendini gösteriyor.


***

Nefret suçunun tarifi basit:

Kişiye veya gruba karşı ırk, din, cinsel yönelim gibi nedenlerle uygulanan şiddet.


***

Türlü şekillerde işlenebiliyor bu suç:

Sözlü taciz en basiti.

Tehditle devam ediyor, nefret içeren konuşmalarla arkası gelebiliyor.

İsim veya lakap takma var. Mesajla rahatsız etme var. Fiziksel saldırı ve kabadayılık boyutuyla da iş şiddete kadar uzanıyor.


***

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın tarifinde aynen şu deniyor:

-Bir grupla gerçek ya da öyle algılanan bağı, bağlılığı…

-Aidiyeti, desteği ya da üyeliği nedeniyle…

-Seçilen kişilere veya mala karşı suçlar da NEFRET SUÇU kapsamındadır.


***

Nefret suçunun en belirgin özelliği nedir bilir misiniz:

Suçlu, suçu işlerken kullandığı argüman ve gerekçelerin kamuoyunca kabul gördüğüne inanır.


***

Türkiye’de 2007 Ocak ayında işlenen Hrant Dink cinayeti;

-Oluşturulan kamuoyu,

-Hazırlığı,

-Organizasyonu ve icrasıyla…

Tipik bir nefret suçudur.


***

Esasen yargı düzgün çalışsa, bunun ceza kanununda da tanımı var ve tavizsiz uygulanmış.

Bir örnek vereyim:

İstanbul LGBT Derneği üyesi İpek Kırancı, 2014 yılında bir arkadaşıyla Galatasaray Hamamı’na gider.

Rezervasyonları vardır.

Buna rağmen, hamamın işletmecisi Kırancı’yı “Sizin gibi dönmeleri almıyoruz, kendi hamamınıza gidin, sadece arkadaşınızı alabiliriz” diye tersler ve hamama almaz.

Kırancı suç duyurusunda bulunur.

Hukuki bir mücadele sonucunda sanık “cinsiyet ayrımı yaptığı” gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu 122. maddeden adli para cezasına çarptırılır.


***

Dünyadan örnek verelim:

Trump’ın başkan seçilmesinden birkaç hafta sonra Florida’da isimsiz “nefret mektubu” polisi alarma geçirir.

Evinin bahçesinde, “Hillary Clinton’a oy ver” posteri asılı olan bir çifte, komşuları tehdit kokan bir mektup yollar.

Mektupta, “Işıkların ne zaman açılıp kapatıldığından, Noel süslemelerine kadar” detaylar da vardır.

Mektubun alanlar, “Korktuk ve kendimizi korumak için silahlanmayı düşündük” diyor.


***

Peki, yukarıdaki örnekte geçen Türk Ceza Kanunu 122’nci madde diyor ki:

-Dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle;

-Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini,

-Bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını,

-Bir kişinin işe alınmasını,

-Bir kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını,

engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.


***

Üzüldüğüm şu.

Bırakın nefreti, ülkede apaçık imha operasyonları götürülüyor.

O yüzden belki de “nefret suçu” nedeniyle açılmış davaların sayısı yılda iki elin parmağını geçmiyor.

Bunu görüyoruz görmesine de…

Peki dışarıdakilere ne oluyor?

Türkiye dışında yazıp çizen, yayın yapan onca mecra var.

Bakıyorsunuz bazı haberlere ve makalelere…

Dillerinden demokrasi, fikir hürriyeti ve özgürlükleri düşürmeyen kalemler, hemen her gün bir aidiyetten ötürü birilerini linç edip çarmıha geriyor.

Buna dikkat çekip, “Bari siz yapmayın, etmeyin” deyince de…

Alınıyorlar.


***

İsim adres vermedim, özellikle.

Herkes aynaya baksın.

Fikir hürriyetinin bir sınırı varsa o da nefret suçudur.

Yazıyı ve haberi basan da bundan sorumludur.

Yazarın kendi görüşüdür deyip geçemez.

[Tarık Toros] 8.5.2018 [TR724]

Kimsenin yanında ya da karşısında değiliz [Av. Nurullah Albayrak]

İnsanların iktidardan bekledikleri aslında fazla  bir şey yok. Çoğu insan biraz huzur sağlanmasıyla yetinebilir. Benim de cemaat mensuplarının da beklentisi toplumun beklentisinden farklı değil.

Seçimlerin günümüzde toplumsal mühendislik aracı olarak kullanıldığını düşünmekle birlikte seçimlerden şahsen beklentim; hukukçunun değil hukukun üstünlüğüne uygun bir yönetim, temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınması için çaba sarfeden bir iktidar ve kendi partisinin değil herkesin iktidarı olmaya talip bir yönetim anlayışından başka bir şey değil.

Bana yakın olan, benim cemaatimden, gurubumdan, çevremden, arkadaşlarımdan birilerinin iktidarda olması umurumda değil. Umurumda olan haktan, hukuktan ayrılmayan birilerinin olmasıdır. iktidarlar eşit biçimde her bireye ait olmalı ve tüm halk için çalışmalıdır. Sadece kendi parti mensuplarına ait değildir ve olmamalıdır.

İnsanlar, kimliklerini gizlemek zorunda bırakılmadıktan, inançlarını, kanaatlerini, düşüncelerini, fikirlerini rahatça söyleyebildikten ve adil bir yönetim anlayışı olduktan sonra iktidarda hangi parti var, milletvekilleri kimdir, necidir, ne iş yapar gibi bilgilerle ilgilenmez.

Cemaat mensuplarının beklentisi olduğunu sanmıyorum

Ne yazık ki ülkemizde her iktidar değiştiğinde iktidarın muhalifi olarak konumlandırılan kişiler kimliklerini gözlemek zorunda kalmıştır.  Ben de 28 Şubat döneminde imam hatip mezunu olduğumu, sonrasında da inanç ve kanaatlerimi gizlemek zorunda kalmış birisi olarak, her seçimde özgürlük vadeden, adalet ve eşitlik için çaba sarf eden bir iktidarın gelmesini istedim.  Bunun dışında da bir beklentim olmamıştır. Cemaat mensuplarının da olduğunu sanmıyorum.

Siyasi partilerin asıl irdelemesi gereken mesele; insanlar neden kimliklerini, inançlarını, düşüncelerini gizlemek zorunda kalıyor, iktidara gelen parti neden tüm toplumun iktidarı olduğu gerçeğini unutuyor, iktidar partileri adalet vaatlerini unutup nasıl oluyorda adaletsiz uygulamalara yöneliyor sorusunun cevabı olmalıdır.

İktidarı ele geçirmek gibi bir amacımız olmadı olmaz da…

Avrupa’da insanlar seçimleri sadece işlerin takibini yürütecek kişilerin belirlenmesi olarak görmesine rağmen biz seçimleri bir anda kurtuluş savaşı formatına çevirebiliyoruz. Kurtuluş savaşı olarak görülen seçimlerden adalet, hak, hukuk çıkmasını beklemek fazla hayalperestlik olacaktır.

Ne iktidarı ne partileri ne de başka bir kurumu ele geçirmek gibi bir amacımız olmadı olmaz da. Bu şekilde bir tehdit olduğumu düşünülüyor? O zaman size faydalı bir bilgi; hukukun üstünlüğünü tesis edin hiç kimsenin hiçbir grubun tehdit olmadığını göreceksiniz.

Hayatımın büyük kısmını Ankara’da geçirmiş olmama rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisine gitme sayım beşi geçmez. Bu ziyaretlerim de  sadece Meclisin faaliyeti kapsamındaki konular için olmuştur. Hiç kimseden şahsıma, aileme, arkadaşlarıma menfaat oluşturacak bir talebim olmadığı gibi meclisi ele geçirmek, milletvekili olmak gibi bir düşüncem de olmamıştır.

Bu ziyaretlerimden birisinde Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ı ziyaret ettim ve kendisiyle Anayasa değişikliği konusunda bir mülakat yaptık. O zamanlar sempatik ve biraz güven veren bir kişiydi. Şimdiki durumu izah edilecek gibi değil…

İkinci ziyaretimde, Adalet Komisyonu Başkanvekili Hakkı Köylü ile birlikte meclis binası içinde TCK da yapılacak değişiklikle ilgili canlı yayına katıldım. Özgürlükleri kısıtladığını düşündüğüm maddelerle ilgili eleştirilerimi sıralamıştım.

Partileriniz de iktidarınız da başkanlığınız da umurumuzda değil

Üçüncü olarak ise o dönem AKP’nin grup başkanvekili olan Faruk Çelik’i ziyaret ettim. Bu ziyaret sonrasında siyasetten ve siyasetçiden nefret ettim. Ziyaretin amacı Meclisin gündeminde olan Terörle Mücadele Yasası ile ilgili değerlendirmelerimizi kendisine aktarmaktı. Ziyaret kısa sürmesine rağmen, Faruk Çelik’in konuşma içeriği, tarzı, tavrı bir insanın siyasetten ve siyasetçiden nefret etmesi için yeterliydi. Şahsi hiçbir talebim olmaksızın milletin vekiline asil olarak, yapılacak yasa düzenlemeyle ilgili değerlendirmelerimi paylaşmak istedim, karşılaştığım tablo ise bambaşkaydı. Kendisine önemli bir konu anlattığımızı düşünürken o, aleni olarak yaptığı görüşmede yargıda görülmekte olan ticari bir davayı nasıl lehlerine çevireceğini anlatmakla meşguldü. Bu görüşmeden sonra da bir daha meclise gitmedim. Meclisten ya da milletvekillerinden bir beklentim de olmadı.

Aktif bir avukat ve cemaat bağlantılı birisi olarak siyasetle ve siyasetçiyle ilişkim bununla sınırlıdır.

Evrensel insan hakları ilkelerini benimseyen, hak ve adaletin tesisi için çalışan, insanları ötekileştirmeyen, seçimler bittikten sonra grup değil ülke ve millet menfaatleri diyen partinin adının ne olduğu yöneticisinin ve üyelerinin kimlerden oluştuğu ne benim ne de başkaları için önemli değil.  Huzur vaat eden, istikrar getireceğim diyenlerin dış güçler saldırıyor söylemini bırakıp, hak, adalet, eşitlik, hukukun üstünlüğü gibi evrensel kuralları hayata geçirmeye bakmalıdır.

Biliniz ki; partileriniz de iktidarınız da başkanlığınız da umurumuzda değil. Kimsenin yanında ya da karşısında değiliz. Umurumuzda olan hukukun üstünlüğünü rehber edinecek bir iktidarın ülkeye huzur getirmesi, mağduriyet ve zulümlerin son bulmasıdır.

[Av. Nurullah Albayrak] 8.5.2018 [TR724]

İlmin suiistimali [Bir paratoner olarak âlim -3] [Faruk Erguvanlı]

En güzel, en değerli şey bile suiistimal edilerek yanlış yerde kullanılabilir. Dünden bugüne Allah’ın gönderdiği dini bilen kimselerden de ilimlerini suiistimal edenler olmuştur.

Kur’an, ilmi ile amel etmeyen ve şeytanın peşine takılarak kendini helak edeni de ibret alınmak üzere zikretmektedir: “Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasib ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o âyetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkie çıkarırdık, lâkin o, dünyaya saplandı ve hevasının esiri oldu.”  (A’raf, 7/175-176)

Kur’an Allah’ın ayetlerinin gelip geçici  çok az bir dünya menfaati karşısında satılmaması gerektiğini emretmektedir. (Bakara, 2/41, 44; Nahl, 16/95)

Peygamber Efendimiz’e nispet edilen bir sözde; “Kişi ilmi ile amel etmedikçe alim olamaz.” denilmektedir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik hadislerinde ilmi ile amel etmeyen, dinin çizdiği sınırların dışına çıkarak fıska, fücura kaymış ilim sahiplerinden uzak durulmasını ümmetine tavsiye etmektedir. ( Gazzali, ihya, 1/59)

Hasan-ı Basrî, ahiret ameli ile dünyalık peşinde koşan âlimlerin dünyadaki cezalarının kalplerinin ölmeleri olduğunu söylemektedir.

Ulemau’s-su’nun sahip olduğu ilim ile  ulaşmayı istedikleri hedef, dünya nimetlerinden olabildiğince istifade etmek ve ilimleriyle dünyevi makam ve mevki elde etmek, ilimlerini dünyevi bir ranta bağlamaktır. Bunun için dünyevi makam ve imkanlar için dinin ruhuna uymayan icraatlara dinden kılıf giydirmeye çalışırlar. Mesela, rüşvet almak haramdır. Kur’an; “Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin. Halkın mallarından bir kısmını, bile bile haksız yere yemek için, rüşvetlerle hâkimlere, yöneticilere koşmayın.” (Bakara, 2/188)  Peygamber Efendimiz de; “Allah, rüşvet alana da verene de lanet etsin.” (Tirmizi, ahkam, 9; Ebu Davud, ekziye, 4) buyurmaktadır. Haksız yere mal yemeye teşebbüs etmek bütün kötülüklerin başıdır. Bundan uzak durmak da dinin pratik hayattaki en önemli hedef ve semerelerindendir. Durum böyle iken ulemau’s-su rüşvete “hediye” ismini vererek meşrulaştırmaya çalışırlar.

Devlet ve kamu malından değişik yolsuzluklarla haksız kazanç elde etmeye fetva verirler. Oysaki İslam’da devlet ve kamu görevlisinin maaşının dışında değişik yollarla mal elde etmesinin ihanet olduğu Peygamber Efendimiz tarafından gayet net olarak bildirilmiştir. Bir kimsenin konumundan ötürü  mal elde etmesini, “Babasının veya annesinin evinde otursaydı onlar ona verilir miydi?” buyurarak bu şekilde hareket etmenin vahim akıbetini bildirmiştir. Nitekim, Peygamber Efendimiz’in bu tutumu fıkıh kitaplarında devlet ve kamuda görev yapan insanların bu tür meselelerde nasıl davranması gerektiğini anlatan bölümlerinde ve “Edebü’l-müftî”, “Edebü’l-kâdî” kitaplarında çok çarpıcı bir misal olarak zikredilerek ona göre hareket edilmesi gerektiğine tembih edilmiştir. Yine konu ile ilgili olarak bir insanın maaşının dışında konumunu kullanarak mal elde etmesinin ihanet olduğu Allah Resulü tarafından  şu şekilde bildirilmiştir: “Bir kimseyi bir işe tayip edip ona belli bir maaş bağlamış isek o şahsın onun dışındaki aldıkları gulül yani millet ve kamu malına ihanettir.” (Ebu Davud, imaret, 10; Hâkim, Müstedrek, 1/563)

İslam fıkıh alimleri bu ve benzeri ayet ve hadislerden hareketle devlette, kamuda görevli olan bir insanın konumunu kullanarak haksız kazanç elde etmesinin, hatta bağış, teberru almasının bile haram olduğunu ifade etmişlerdir. (İbn-i Abidin, Haşiyet-i Reddi’l-Muhtar, 5/372; Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi, 31/272)

İşin doğrusu, dinin bu konudaki hükmü bu iken ulemau’s-su devlette, kamuda yapılan her işten rüşvet almayı hatta bunu belli oranda bir komisyona bağlamayı meşru gösteren fetvalar verebilmektedir.  Üstelik bu şekilde yolsuzluk ile servet edinmeye –kendilerince- haram denmesinin günah olduğunu öne sürerek bu işi yapan insanlara dinden bir koruma zırhı kazandırmaya bile çalışmışlardır.

Zaten ulemaussu’nun sahip oldukları ilim ile hedefleri dünyevi makam, imkan, para, mal ve mülk devşirmektir. Bunun için yönetimlerin dinin ruhuna uymayan icraatlarını ya görmezlikten gelirler veya meşruiyet elbisesi giydirmeye çalışırlar. Böylelikle “tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu malı”ndan  veya oradan değişik yolsuzluk, irtikap ve ihtilaslarla oluşturulan havuzun imkânlarından kendileri, aileleri hatta çevreleri yudum yudum yudumlarlar. Hatta kana kana içerler. Bu itibarla bunlara “havuz uleması” da denebilir.

İslam Dini’nde “beraat-ı zimmet asıldır” insanlar suçlu oldukları delil ile ispat edilinceye kadar masumdur, suçsuzdur. Bir başkasının suçundan ötürü cezalandırılamaz. (En’am, 6/114; İsra, 17/15; Fatır, 35/18 )  Hemen bütün hukuk sistemlerinde de insanın hak ve hukukunu koruyan bu temel disiplin vardır.

Allah, Kur’an’da en büyük cezayı, kasden suçsuz bir mümini öldürenlere vereceğini bildirmektedir: “Kim bir mümini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa sûresi, 4/93)

Diğer taraftan Peygamber Efendimiz, Müslümanın Müslümana kanının, namusunun  ve malının haram olduğunu veda hutbesinde deklare etmiştir. (Müslim, birr, 32; Ebu Davud, edeb, 35)

İşin hakikati bu iken ulemaus’su, suç işlediğine dair herhangi bir delil olmadığı halde kendi fikir ve görüşünde olmayan insanları potansiyel suçlu kabul ederek kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden hapsedilmesine, işkence yapılmasına, öldürülmesine malına ve mülküne çökülmesine fetva verebilmektedir.

Ulemaus’su, vazifesi ve misyonu dini değerlerle insanları buluşturmak olan bir görevlinin cami kürsüsünden “hırsızlık haramdır” demesini o kimsenin vazifeden atılmasına veya sürgün edilmesine gerekçe kabul edebilmektedir.

En kötüsü de dinin sübutu katî, delili kati nasslarıyla sabit olan kesin ve ittifak edilen hükümlerini bile değişik demagoji ve diyalektiklerle tahrip etmeleridir. Kur’an ve Sünnet’ten süzülerek inşa edilen İslamî terminolojinin genetiği ile oynayarak onların genetik yapısını bozmalarıdır.

İlmini yanlış yerde kullanan kimsenin zararı sadece kendisi ile de sınırlı değildir. O hem fasid, hem de müfsitttir. İnsanlar tarafından takip edilen sözü dinlenen birisi ise toplum için büyük bir fitne ve zarardır. Özellikle  böyle bir kimse Allah’ın kendisine lutfettiği ilmi, demagoji ve diyalektiklerle hakkı batıl, batılı hak suretinde göstererek, dinin ruhuna uymayan icraatlara dinden elbise giydirmeye çalışarak insanları yanıltmakta, en kötüsü de din adına dinden uzaklaştırmaktadır.

Netice itibariyle Kur’an, Sünnet ve bu iki kaynak merkezli ilim sahipleri, ilimlerini pozitif veya negatif alanda kullanmalarına göre değer kazanmaktadır. İlmiyle amil ve onu  Allah rızası istikametinde değerlendirenler rabbani alim olurken, dünyevi menfaatler uğruna dinin ruhunun tahrip edilmesine vesile yapanlar “ulemau’s-su” veya “havuz uleması” vasfından öteye bir özelliğe sahip olmamışlardır. Tarihe bakıldığında peygamber varisi alimlerin insanlara asırlar boyu rehberlik yaptığı, havuz ulemasının ise  pek çoğunun esamesinin bile okunmadığı veya çok rahmetle anılmadığı görülebilir.

[Faruk Erguvanlı] 8.5.2018 [TR724]

Belçika’da doğdu Serie A’lı oldu: Radja Nainggolan [Hasan Cücük]

Babası Belçikalı, annesi Endonezyalı, kendisi futbol yaşamına İtalya’da başladı ve hala orada sürdürüyor. Milli takım tercihini Belçika’dan yana kullanan bu isim Roma’nın yıldızlarından Radja Nainggolan. Liverpool’u 4-2 yendikleri maçta takımı adına son 2 gole imza atan Nainggolan, özellikle 2. goldeki muhteşem vuruşuyla dikkat çekti.

4 Mayıs 1988’de Belçika’nın Antwerp şehrinde doğan Radja Nainggolan’ın annesi Marianus Nainggolan Endenozyalı, babası Lizy Bogaerts ise Belçikalı. Ancak bu evlilik uzun sürmediği için Radja Nainggolan babasız büyümek durumunda kalmıştı. 2010 yılında ise annesini kaybetti. Belçikalı oyuncunun kötü bir özelliği ise sigara içiyor olması.

KISA SÜREDE İTALYA’DA SİVRİLDİ

Futbola 2000’de Germinal Beerschot kulübünde başlayan Nainggolan, 5 yıl bu kulüpte oynadıktan sonra henüz 16 yaşında yurtdışına yelken açtı. 2 yıl Piacenza’nın genç takımında oynadı. Serie B’de oynayan Piacenza’nın kadrosunda 18 yaşından itibaren yer bulmaya başlayan Nainggolan, kısa sürede takımın değişmezleri arasına adını yazdırdı.

Takvim yaprakları 2010 yılının ilk aylarını gösterdiğinde Nainggolan ilk kez Serie A’da top koşturacak olmanın heyecanını yaşıyordu. Cagliari’ye kiralanan Nainggolan, 7 maçta forma giyiyordu. İlk 11’de sahaya fazla çıkmamıştı ama futbol kumaşının kaliteli olduğunu gösteriyordu. Sezonun bitimiyle Cagliari, Nainggolan’ın tapusunu alıyordu. 2010-11 sezonu Belçikalı oyuncu için yükselişin başladığı dönem oluyordu. Artık takımın değişmez ismiydi. 2010-11 sezonunda 37 Serie A maçında sahaya çıkarken, kart cezasından dolayı bir maçta takımını yalnız bıraktı.

KENDİSİ GİTMEK İSTEMESE DE…

Oynadığı futbolla Cagliari’nin en iyilerinden biri olan genç oyuncuya teklifler peş peşe geliyordu. 2013 transfer sezonunda Rusya’dan Zenit 30 milyon Euro, Juventus ise 20 milyon Euro’yu gözden çıkarmıştı. Bu tekliflerin takıma ulaştığı günün ertesinde Nainggolan, sözleşmesini 2016’ya kadar uzatan imzayı attı. Bu davranışıyla taraftarın gözdesi oluyordu.

Dönemin Cagliari başkanı Massimo Cellino, oyuncusunun kontratını uzatmasından mutlu oluyordu ama futbolunu geliştirmesi için daha kaliteli takımlara gitmesi gerektiğini düşünüyordu. Nainggolan için Cagliari kapısını çalan takımlar arasına Manchester United ve PSG de katılırken yine de başkan Cellino iki kulübe de olumsuz cevap verdi. Nainggolan’ın oyun stilinin Serie A için daha uygun olduğunu düşünmüştü. Roma’dan gelen kiralama teklifini Ocak 2014’te kabul eden Massimo Cellino şöyle diyecekti: ‘Size değerli bir hediye veriyorum. Değerini bilin.’

ROMA’NIN DEĞİŞMEZLERİNDEN

Takımın adı değişmişti ama Nainggolan’ın ilk 11’deki yeri değişmedi. Artık Roma için ter döküyordu. Kiralık geldiği yarım devrede 17 maçta forma giyen Nainggolan sezonun bitimiyle kendini Roma’lı yapan imzayı atacaktı. 2014-15 sezonunda tam bir Nainggolan fırtınası esti. Roma formasını sezon boyunca 46 maçta giyen yıldız oyuncu, rakip kaleye tam 81 şut çekti. Rakipten 208 top çalarak takımın en iyisi oldu. Orta sahanın yükünü çeken Nainggolan 5 golle takıma katkı sağladı. Oynadığı mevki ve hırsından zaman zaman kendini kontrol sıkıntısı yaşayınca sezon boyunca 14 kez sarı kart görmüştü. Ancak Nainggolan’ın özverili oyunu karşılıksız kalmıyordu. Roma taraftarları 2014-15 sezonu yılın oyuncusu seçiminde Nainggolan’a yüzde 52 destek verirken takımın efsanesi Francesco Totti ve Alessandro Florenzi’yi geride bıraktı.

Roma’da esiyordu ama bir türlü Belçika milli takımında yerini garantileyemiyordu. Teknik patron Marc Wilmots 2014 Dünya Kupası Belçika kadrosunu açıkladığında Nainggolan’ı adı listede bulunmuyordu. Milli formayı ilk kez 2009’da giymişti ama orta sahanın güçlü isimleri Axel Witsel, Kevin De Bruyne, Marouane Fellaini, Steven Defour ve Moussa Dembele’yi geride bırakacak bir performans ortaya koyamamıştı. Dünya Kupası’nı evinden seyreden Nainggolan 2015’ten itibaren milli takımda da değişmezlerden biri olacaktı.

YENİ BİR KÜLTÜRE ALIŞMAK İSTEMİYOR

O artık hem Belçika’nın hem de Roma’nın yıldızıydı. Uzaktan attığı sert şutlarla kalecilerin korkulu rüyası oluyordu. Kulüp bazında 335 maça çıkan Nainggolan’ın 40 golü var. Değişmeyen özelliklerinden biri de sık kart görmeye devam etmesi. Şu ana kadar 79 sarı, 2 kırmızı kart gördü. Kart cezalarından dolayı birçok maçta takımını yalnız bıraktı. Milli formayı ise 29 maçta giyip 6 gol attı. İlginç olan ise milli forma ile ne sarı ne de kırmızı kart görmesiydi.

4,5 yıldır Roma formasını giyen Nainggolan yurtdışından gelen tekliflere kapısını hep kapalı tuttu. ‘Chelsea veya bir başka takıma rahatlıkla giderdim ama 28-29 yaşından sonra yeni bir kulüp ve kültüre başlamak istemiyorum. Burada mutlu olduğum için ayrılmayı hiç düşünmedim’ dedi. Piyasa değeri 45 milyon Euro olan Nainggolan’ın Roma ile olan sözleşmesi haziran 2021’de bitiyor.

[Hasan Cücük] 8.5.2018 [TR724]

Ahmet Turan Alkan: Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım

Zaman gazetesinin tutuklu yazarı Ahmet Turan Alkan, 10 Mayıs günü karar duruşmasına birçok gazeteci ile birlikte çıkacak. Halen Silivri Cezaevi’nde tutuklu olan Alkan, yayınladığı açık mektup ile kendisine yönelik hukuksuzluklara dikkat çekerek, ‘fikir suçu’ nedeniyle yargılandığını ve hakkında müebbet hapis cezası istendiğini söyledi.

Açık mektubuna, “Hür ve demokrat vicdanlara hitap ediyorum…” diyerek başlayan Alkan, 65 yaşında cezaevine konulduğunu, 22 aydır Silivri’de tutulduğunu hatırlattıktan sonra “Savcılık ağırlaştırılmış müebbet ve üstüne 15 yıl hapis cezası istiyor ve bunun için 15 tane köşe yazısını delil gösteriyor. Başkaca hiçbir maddi delil yok. Oysaki bu yazılar nitelik itibariyle ve geçerli Türk kanunlarına göre delil sayılmıyor” dedi.

Turan mektubun son kısmında ise şunları söyledi:

“Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım. Zalimden af dilemeyeceğim. Siyasetin memurlarına ‘n’oolur beni tahliye edin’ diye yalvarmayacağım.

Hürriyete, temel insan haklarına ve demokrasiye inanan vicdanlara hitab ediyorum. Beni ve bizleri yakından tanımadığınız halde, haklı mücadelemizde yanımızda durup desteklediğiniz için kendim ve ailem adına sizlere çok teşekkür ediyorum.”

Fikir suçlusu olarak yargılandığını belirten Ahmet Turan Alkan mektubunda şu görüşlere yer verdi:

“FİKİR SUÇU TARİHE GÖMÜLDÜ”

“‘Fikir suçlusu’yum yani…

Bütün dünyada ‘fikir suçu’ tarihe gömüldü. Verem gibi, sıtma gibi, çiçek hastalığı gibi ortadan kalktı; Ne yazık ki ülkemde hortlatılıyor yeniden…

İstenen ceza ile eylemler arasında ağır orantısızlık söz konusu. Zira Türkiye’de 15 Temmuz darbesinden sonra hukuk tamamen iktidarın denetimine girdi, bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybetti.

Hukuka güvenmeyenlerin oranı % 85’ i geçti.

Dördüncü ve muhtemelen son duruşma 10-11 Mayıs 2018 tarihinde yapılacak. Ağır siyasi baskı altındaki mahkeme muhtemelen en üst seviyeden ceza yağdıracak biz gazeteci yazarlara…

Fikir beyanının karşılığı ağırlaştırılmış müebbet hapis, yani idam. Lehimizde AYM ve AİHM’ nin ‘emsal-pilot’ niteliğinde üç önemli kararı var fakat mahkeme uygulamıyor ve direniyor.

“HIS MAJESTY’S LAW EGEMENDİR”

Türkiye’de hukuk devleti 2014’de rafa kaldırıldı, yerine kaba-saba da olsa bir ‘kanun devlet’i geldi. 15 Temmuz’dan sonra ise sadece ‘keyfi hukuk’ yani ‘His majesty’s law’ egemendir.

Yazdıklarımla ve fikri duruşumla gurur duyuyorum. Yazdıklarımdan dolayı kesinlikle pişman değilim. İktidardan özür dilemedim ve dilemeyeceğim.

Öyle bir mahkeme yargılıyor ki beni, delil veya savunma yerine Hazreti Musa gibi Tur dağından kucağımda ilahi 10 Emir’i getirsem bile aldırış etmeyecekler. Hazreti Cebrail nüzul etse, onu da tutuklamaya kalkışabilirler…

Mahkemeyi etkileyecek kaynağı biliyorum, ama o merciie seslenmeyi de ilk duruşmadan beri zül saydım, zül sayıyorum.

“ONUN ZULMÜYLE HAPİS YATMAYI LÜTFÜYLE BIRAKILMAYA TERCİH EDERİM”

Onun lütfuyla zindandan çıkmaktansa, onun zulmüyle hapis yatmayı tercih ediyorum. Benim için şereftir, iftihar kaynağıdır.

Herkes bir kere daha bilsin ve duysun; bu politik bir dava. Aslı astarı olmayan, hukuksuz, gülünç, maskara bir dosya…

-Burada cürümler değil niyetler,

-Kesin eylemler değil fikirler,

-Maddi suç delilleri değil, siyasi pozisyonlar yargılanıyor…

Bana ağır müebbet verebilirler ama hukuken mahkum ve daha önemlisi mahcub edemezler. Hapiste tutabilirler ama inandırıcı bir suç isnad edemezler.

“ÖLDÜREBİLİRLER AMA ASLA UTANDIRAMAZLAR”

Bu zindanda beni öldürebilirler ama asla utandıramazlar.

Suç delili diye ortaya konulan şeyleri ben gururla sahipleniyorum. Evet, ben Zaman gazetesinde yazdım; evet, savcının suç delili diye üç yıl aradan sonra dosyaya iliştirdiği yazıları ben yazdım. Hiç pişman değilim. Kalemimin hakkını verdim; yolsuzluğu alkışlamadım, hırsızlığı çikolataya bulayıp hazmetmedim, zalimlere yağ çekmedim, görmezden gelmedim…

Evet, ben Ahmet Turan Alkan; Zaman yazarıyım, muhalifim. Evet, vaktiyle iktidarın canını sıktım, hâlâ da başını ağrıtıyorum anladığıma göre…

“BOĞAZIMI KESEN BIÇAĞI YALAMAYACAĞIM”

Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım. Zalimden af dilemeyeceğim. Siyasetin memurlarına ‘n’oolur beni tahliye edin’ diye yalvarmayacağım.

Hürriyete, temel insan haklarına ve demokrasiye inanan vicdanlara hitab ediyorum. Beni ve bizleri yakından tanımadığınız halde, haklı mücadelemizde yanımızda durup desteklediğiniz için kendim ve ailem adına sizlere çok teşekkür ediyorum.”

[TR724] 8.5.2018

Engin Sezen: Makuliyet Ödevimiz Var [Engin Sezen, The Circle]

Bundan üç yıl önce Cemaat’in Halet-i Ruhiyesi Nasıl başlıklı bir yazı yayınlanmıştı Rotahaber’de. Hatırlayanlar çıkacaktır. Her gün üstüste gelen baskılar, ölümler,  boğulmalar, türlü eziyet ve işkenceler, gasplar, tutuklamalar… yoktu henüz. Ama Cemaat için gün günden beter gelmekteydi!
Network’ümdeki Cemaat aidiyeti ve tecrübesi olduğunu bildiğim 20 kadar arkadaşa facebook üzerinden kimi sorular yöneltmiş ve o uzun yazıyı da bu sorulara gelen yanıtlara göre kaleme almıştım. Dediğim gibi, henüz darbe yoktu. Okullar hala açıktı. Adam kaçırmalar, gaybubetler ayyuka çıkmamıştı. Kimse, zulmün bu raddeye gelebileceğini, zalimin de bu denli zelilleşebileceğini zannediyorum, tahmin edemiyordu.

Sorularıma gelen cevapları genel bir değerlendirmeye tabi tuttuğumda şöyle bir sonuç ortaya çıkmıştı:

Cemaat nicelikçe küçülmeye yüz tutmuş olabilirdi, ama nitelikçe sağlamdı ve hatta denebilirdi ki ruh durumu eskiye nazaran daha iyiydi.

Eskilerin ‘salabet ve rasanet’ kelimeleriyle izah edecekleri ruhsal bir metanet haliydi bu. Cemaat, maneviyata odaklanarak saflarını sıklaştırıyordu. Cemaat içinde belli bir kesim bu dönemi ‘arınma’ kavramıyla izah ediyordu.

Görülüyordu ki, Hizmet Hareketi’nin manevi kaynakları, maruz bırakılan ortak acılar ve müntesiplerinin hareketle olan bireysel tecrübeleri, Cemaat’in halet-i ruhiyesini takviye ediyordu. İnsan böyledir: zor zamanlarımızda fabrika ayarlarımıza ric’at temayülü gösteririz.

Şimdi Mayıs 2018…

Zulüm, öncekiyle kabil-i kıyas değil!

Mezalim, kelimenin terim anlamıyla artık bir soykırım haline geldi. Yaşlısından bebesine yakaladığını götürüyor.

Ve her gün, sıklaştırmaya çalıştığı saflarını tar u mar edecek bir başka travma yaşatılıyor Cemaat’e. Zalimane bir tedhiş atmosferinde nefes almaya çalışıyor insanlar. Zalim, zulümde sınır tanımıyor, deyim yerindeyse her gün bir başka ‘level’ atlıyor!

Buradaki handikap şu:

Bu yıkım ve kıyım sürecinde, Cemaat’in stratejik ve mantıklı düşünme becerileri ve tefekkür kabiliyeti ne halde?

Zulme karşı sistemli, organizeli, güçlü ve merkezi bir tavır konulabildi mi şimdiye kadar! Yoksa, önceki tarih okumaları, kimi rüyalar… bize yolun kaderinin bu olduğunu mu ihtar ediyor sürekli!
Diğer yandan, aynı zamanda, ölenler, dövülenler, sürülenler, boğulanlar ve ardı arkası kesilmeyen cenazeler…. türlü mezalimler Cemaat’e nefes aldırmıyor. Her gün ayrı bir yas…

Süreç’in bidayetinden beri insanlara ümit aşılamaya çalışan belli bir kesim oldu. Her fırsatta ‘Beklenen bahar yakın, biraz daha sabır, güzel günler gelecek…’ söylemlerini dillendiren bir kesim bu. Son zamanlarda ağırlığını kaybetse de, hala bir tabanı var bu söylemin…

Elbette, Müslüman ümit insanıdır, hiçbir şekilde Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. Bununla birlikte akıl, mantık, muhakeme, hakikat ve tefekkür insanıdır da Müslüman. Mümin basiretli kimsedir. Eşya ve hadiselere basiret başarıyla, ferasetli bir temkinle bakar.

Meseleyi, düşünceyi ibtal etmeden ve büsbütün bir ümit tacirliğine vurmadan, ayakları yere basmayan beylik laf kalabalığına boğmadan… ümit-var olmak, ümit soluklamak inançlı insanın şiarıdır. Bu, ayrı bir mesele…

Ya şu rüya tacirlerine ne demeli!

Yine Süreç’in başından beri zaman zaman popüler olan bir diğer kesim de bu.

Bu zevata göre, ‘Bir pir-i fani rüyada arz-ı endam ederek ‘la tahzen’ diyor veya  üç vakte kadar zulmün son bulacağını ve beklenen baharın geleceğini muştuluyor…Şimdi, bu rüya başka, yekpare bir süreci bu rüyayla, bu türden rüyalarla okumaya, anlamaya, anlamlandırmaya çalışma bambaşka!
Binlerce masum, suçsuz ve günahsız bir şekilde hapishanelerde ömür tüketen, sıkıntı ve işkenceye maruz bırakılan, gaybubet yuvalarında korkuyla yaşayan insanlara moral motivasyon amaçlı dolaşıma sokulan bu tür rüyalar evet belki bir teselli ve ümit kaynağı, ama aynı zamanda istismara ziyadesiyle açık olan bu konu, zamanla bir inkisar kaynağı da olabilir! Nitekim olmakta da.

İnanıyorum ki bu rüyaların büyük bir kısmı hakikaten ve sahihan görülmüş rüyalardır. İsteyen elbete rüyalara bel de bağlar, rüyalarla amel de eder. Haktır, sadık rüyalar. Hayatımızın, haletimizin önemli bir yanıdır.

Ama, adeta bir mucize beklercesine, düşünceyi uyutarak, hakikatten feragat de ederek rüya merkezli oturup kalkmalar, hala rüyalardan binbir beşaret ve muştular derlemeler, atıl bir tevekkülle adeta Hz. Mesih’in Ayasofya’ya nuzülünü beklemeler…Bu yanlış!

Dünden bugüne, bu tür ümit tacirlerine ve rüya-perestlere karşı tavrım net!

Özellikle rüyalardan türlü ahkam çıkarıp ona göre insanları yönlendirmek etik dışı! Ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın bu.

Fethullah Gülen, Yeni Ümit dergisinin 1999 Temmuz-Eylül sayısında yazdığı, Aklın İki Yüzü ve Makuliyet başlıklı yazısında aklı şu şekilde tanımlıyor: ‘‘Akıl, potansiyel derinlikleri itibarıyla, kâinat kitabını okuyan bir göz; duyduğu ses ve nağmeleri değerlendirip değişik mânâlara bağlayan pek çok ihtizaza açık bir iç kulak; eşya ve hâdiseleri aşkın bir tefahhusla temâşâ eden muhit bir idrak; varlık ve varlık ötesi âlemleri keşfe açık bâtınî bir gözdür.’’

Bugün, şuna buna değil, rüya ve ümit bezirganına değil, akil ve makul bireye ihtiyacımız var, makuliyet ödevimiz var. Aidiyet hissettiği bu Cemaat’i seven, kollayan ve bunu bir dava olarak gören kişiler, artık daha gerçekçi ve makul yaklaşımlar geliştirmeli. Uyanmalı.

Cemaat’in de umumiyetle makul, mantıklı, hüşyar, gerçekçi kişilerden oluştuğunu biliyorum.
Artık, şuna buna takılmadan, hayal tacirlerine, istikbal müzevirlerine prim vermeden harıl harıl çalışan, gayret eden akil, kabil ve cesur insanlara, imanlı birey olarak kendi ayakları üzerinde durabilen müslümanlara ihtiyaç var. Mükellef ve mesuliyetinin idrak ve şuurunda olan, sanattan felsefeye, ticaretten eğitime hayatın her sahasında ‘var olacak’ bu insan tipi, kimi rüya-perestlerin satışa çıkardıkları pembe hayallere zerre prim vermeden, inandıkları dava yolunda yalnız kalma, tek başına yürüme riskine rağmen istikamet üzre sabit-kadem gideceklerdir. Makuliyetten sapmadan!

Hayal aşı yemeden…

Aynı yazıda Gülen şunu da söylüyor:

‘‘Ahmak, aptal ve idraksizler, mâkul olmayan yolların avâre ve gayesiz yolcuları gibidirler ki; ne kâinat kitabını anlar, ne eşya ile hemhâl olabilir, ne Kur’ân’ı duyar ne de mükellefiyet sırlarına akıl erdirebilirler…’’

[Engin Sezen, The Circle] 8.5.2018 [thecrcl.ca]