Bankaların verdiği krediler içinde batan kredi tutarı 12 Ağustos itibarıyla 124,2 milyar TL.
Bir de yüzdürülen, “Grup 2” kategorisinde gösterilen krediler var ki o kalemde 240 milyar TL’lik her an batmaya namzet kredi var.
“Batmaya namzet” diyorum, çünkü bu kredilerde tahsilat tutarı yüzde 30 civarında seyrediyor.
ŞİRKETLER DÖVİZ BORÇLARINI ÖDEYEMİYOR
Döviz kuru son iki yılda yüzde 60’tan fazla artınca ekonomik kriz patlak verdi. Döviz kuru hep düşük kalacak vehmi ile bol bol yabancı para nevinden borç alan şirketler krizde duvara tosladı.
Krizde nakit dar boğazına giren şirketler banka kredilerini ödeyemiyor.
En fazla batık da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ihale rekortmeni yandaş şirketlerine ait. Kanun ve kurallar işletilse bankalar bu kredileri yüzdürmek bir tarafa anında haciz işlemi başlatırdı.
KREDİYİ BATIRMIŞ ŞİRKETE NİYE KREDİ VERİLİR?
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kriz mriz yok” sözlerine halel gelmesin diye Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) bankalara talimat üzerine talimat veriyor.
Ruhsatlarının BDDK tarafından iptal edilebeceği endişesi ile bankalar bu kadar krediyi batırdığı halde kurtulma ihtimali kalmamış yandaş şirketlere yeni kredi tahsis ediyor!
Futbol kulüpleri, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) müteahhitleri ile AKP'nin havalimanı, şehir hastaneleri, otoyol-köprü-tünel projelerini üstelenen holdinglere kredi batırmanın mükâfatı olarak yeni kredi veriliyor.
Kamu bankaları ile sınırlı olmayan bir bankacılık garabetinden bahsediyorum.
BDDK BÜNYESİNDE İHBAR HATTININ NE İŞİ VAR!
Kafayı kaldırmayıp arada kendini unutturmaya çalışan bankalar anında BDDK’ya ihbar ediliyor. BDDK sırf bu iş için ihbar hattı kurdu.
ihbar hattına “A bankasında A Haber kanalı açık değil”,
“B bankasının şube müdürü AKP aleyhine konuştu”,
“C bankasında CHP’li isimler çalışıyor” gibi bankacılıkla uzaktan yakından alakası olmayan ihbarlar yağıyor.
İsimli-isimsiz, şifahi-yazılı ihbarlar sebebiyle bankaların ensesinde boza pişiriliyor.
Bankacılık rakamlara, raporlara dayalı bir işken ihbar mekanizması ile baskı altına alınmasının nelere sebebiyet vereceği hiç mi düşünülmedi?
Bankaları ve bankacıları fişlemek BDDK’nın yapacağı en son iş olmalıydı.
Böyle bir kapı açarsanız bankaları, kredisini ödemeyen ya da istediği şartlarda kredi alamayanların fırsatçıların önüne atmış olursunuz
MEHMET ALİ AKBEN MÜKÂFATINI ALDI
İhbar hattına gelen telefonlar yüzünden vazifeden el çektirilen genel müdür, genel müdür yardımcılarının sayısı artıyor.
İhbar hattı ile Saray’ın gözüne giren ve mayısta 2’nci defa beş yıllığına BDDK Başkanı olarak seçilen Mehmet Ali Akben yine yandaş şirketleri kurtarmak için bankaları ateşe atacak bir yönetmeliğe imza attı.
Geçen hafta Resmi Gazete’de yayımlanan Finansal Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması Hakkında Yönetmelik yürürlüğe girdi.
DEĞİŞİKLİK YABANCI BANKALARI NASIL ETKİLEYECEK?
Yönetmelikte yabancı bankalar için hususi bir parantez açıldı.
“Alacaklı kuruluşlar” tanımına “borçlulara doğrudan kredi kullandırmış olan yurt dışında kurulu bankalar ve finansal kuruluşlar, Türkiye’ye doğrudan yatırım yapan çok taraflı bankalar ve kuruluşlar, alacak tahsiline yönelik olarak bu alacaklılar tarafından kurulacak özel amaçlı şirketler ile aynı amaçla Sermaye Piyasası Kanununa göre kurulan yatırım fonları” ilave edildi.
BORÇLU TANIMI DEĞİŞTİ
Düzenleme ile "borçlu" tanımı yeni yönetmelikte değiştirildi.
İşte o madde: “Borçlu; Sigortacılık Kanunu, 6361 sayılı Kanun, 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun ile yatırım ortaklıkları hariç 6362 sayılı Kanunun 35'inci maddesine tabi kuruluşlar dışında kalan Türkiye'de kurulu şirketleri ifade eder.”
Bu madde ile Türkiye’de faaliyet gösteren bankaların yurt dışındaki şirketlere re-finansman kredisi vermesinin önü dolaylı yolla kapatılmış oldu.
“Bize para lazım, önceliği buraya verin” demekten farksız.
BANKA ORTAKLARI “HAYIR” DESE DE…
Aynı maddeye göre yabancı bankalar “yeniden yapılandırma” için bir anlamda mecbur bırakıldı.
“Alacaklı kuruluşların rızasına ve kabul nisaplarına bağlı olmaksızın finansal yeniden yapılandırmaya dahil olabilecek.” cümlesinin altını çizdim.
BDDK demek istiyor ki yabancı bankalar, yönetim ve icra kurullarının rızası olmasa da Ankara’nın tanımladığı çerçevedeki şirketlere yeniden kredi vermek mecburiyetinde.
BDDK BANKALARI UÇURUMA SÜRÜKLÜYOR
Yönetmeliğin "sözleşmeler" hükmünün yer aldığı madde ise “Finansal yeniden yapılandırma süreci başlatılan borçlulara, imzalanan sözleşmelere ve bu kapsamda yapılan işlem ve gelişmelere ilişkin BDDK'ca gerekli görülebilecek bilgiler, talep edilen süre, şekil ve içerikte BDDK'ya gönderilir.” şeklinde değiştirildi.
Bu madde ile BDDK bankalara gözdağı verdi. Bankacılık özü itibarıyla siyasetten ne kadar uzak tutulursa o kadar sıhhatli kararlar verir.
IMF’NİN GETİRDİĞİ KURALLAR BİRER BİRER DELİNDİ
2001 yılında Türkiye’yi krize sürükleyen hataların en vahimi “bakan ve milletvekili talimatı ile fiilen batık şirketlere kredi tahsis ettirilmesiydi”.
Bu yüzden Uluslararası Para Fonu (IMF) kriz reçetesinin başına “Merkez Bankası’nı, BDDK’yı, kamu bankalarını ve özel bankaların işine karışmayın” ihtarını yazmıştı.
Hükümet şimdi iktisatta yeri olmayan irrasyonel kararlarla karaya oturmuş gemiyi yüzdereceğini vehmediyor.
18 sene sonra tarih tekerrür ediyor.
Sadece enerji sektöründe 65 milyar TL kredi an itibarıyla battı ve cenazenin nasıl defnedileceğini kimse bilmiyor.
[Gölge Bankacı] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Davutoğlu'nun Menüsünde ne var? [Kadir Gürcan]
Ülkenin iyi idare edilemediği zaten belliydi ama, bunun ekonomik neticeleriyle halk tarafından hissedilmeye başlaması, yeni arayışları tetikledi. İktidar partisine alternatif ya da vatandaşın zihninde farklı ihtimallerin de olabileceği fikri uyanmaya başladığında yakın ve uzak gelişmelerin önü açılmış demektir.
Gelişmelerin, kıtaların hareketi gibi yavaş seyretmesi sabırları zorlayabilir. Öyle de olsa değişim kaçınılmazdır. İktidar ve Saray ne kadar endişelense yeridir. Yaşlandılar, yoruldular, eskidiler ve artık katlanılmayacak kadar agresif ve saldırgan oldular. Vatandaş da bu afra-tafradan bıktı ve iktidar üzerine 'kuma' edinecek gibi.
Bir sene öncesine kadar, Saray ve İktidar için alternatif oluşumlar imkansız gibi görünüyordu. Meğer, her şeye yeni bir şekil veren teknoloji çağı, “Tek Adam” ideolojisine de böyle bir sürpriz hazırlamış. Kulis ve hipodromlardan “Sensiz de olur!” şeklinde yükselen seslere, geniş bir seçmen kitlesinin tempo tuttuğu artık sır değil.
Sonbaharın ilk günlerine birbirinden bağımsız gibi görünen bir hareketlilik ile girdik. İktidar partisindeki endişe ve korkular kadar, zenginler kulübündeki yeni arayışları da takip etmek gerekiyor. Hali-vakti yerinde, kalbur üstü ya da devlet arpalıklarına dadanan görgüsüz, zenginlerden bahsetmiyoruz. Asıl konu, para kazanma derdinden çok, global liglerde yer edinmiş olanlar. Yani, hayatlarında bir kez olsun domates, biber, doğalgaz, benzin fiyatını merak etmeyen kesim. Ya da otomobilden çok uçağa binen veya kendi arabalarını bir kez olsun kullanmayan zümre. Propaganda kanalından aldığı haberlerle yetinen vatandaş bile artık ikna olmuyorsa, bir yüzleri dünyaya dönük kesimin iktidarın oyalamalarına daha fazla katlanamayacağı aşikar.
Siyaset demek para demek. Ülkenin, fakir tabanına yatırım yapan en değme “Anadolu çocukları!” dahi, ülkenin finans piyasasını elinde tutan kulüp ya da organizasyonlarla dirsek temasına geçmek zorunda. Bu zorunluluk yaşadığımız dönemin bir gereği değil; eskiden de böyleydi. Miting konuşmalarında “Zenginler Kulübü, faiz lobisi...” diyerek ekonomik çöküntüye adres arayan siyasetçiler de, böyle muğlak ve imalı konuşarak, sözlerini ölçüp-biçmek zorunda.
Bir kaç gün önce, iktidarın baskıları sonucunda soluğu yurt dışında alan eski bir medya patronunun Türkiye'ye yeni yatırımlar yapmak için geri döndüğünü okuyunca biraz garipsedim ama fazla üzerinde durmadım. Aynı günler içinde, Türkiye'nin en zengin ailesi, iktidarın amiral gemisi projelerinden olan “Yerli Araba” ütopyasından ayrıldığını duyurdu. Dahası, sabık Başbakan Davutoğlu'nun bir yemek davetinde, Türkiye'nin zenginler kulübü üyelerinden Sabancı, Boyner, Eczacıbaşı gibi önemli isimler medya ile paylaşıldı. Bir hafta içine bu kadar tesadüf ve rastlantı, ay Eylül bile olsa biraz fazla değil mi?
Bu garip rastlantıyı zeki bir arkadaşım ile paylaşınca, “Sen abartıyorsun. Bunda ne var ki? Davutoğlu'nun yemek daveti, sağlıklarına düşkün zenginler kulübü üyelerine cazip gelecek bir menü sunmuş olamaz mı? Akdeniz mutfağına uygun, zeytinyağlı meze ve atıştırmaların bol olduğu, Karatay Diyeti'nin uyarılarına göre renklendirilmiş bir akşam yemeğine kim hayır diyebilir?” diye meseleyi gayet anlaşılır bir zemine oturtmama yardımcı oldu.
Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye'nin en büyük medya patronu, iktidar ile girdiği mücadeleyi kısmi ve lokal olarak kaybetmiş, son anda hapse girmekten kurtulmuş ve soluğu yurt dışında almıştı. Ama ne olduysa, geçtiğimiz hafta içinde, yeni yatırımlar yapmak için Türkiye'ye dönme kararı aldı. Doğrusu, arkadaşımın “Artık o, iyice yaşlandı. Kalan ömrünü ülkesinde geçirmek istiyor olabilir!” izahını, zenginler kulübünün akşam yemeği menüsüne razı olmaları kadar tatmin edici bulmadım. Türkiye'de hapiste ölme oranlarında ciddi bir artış gözleniyor. Geçen hafta iktidar ve Saray'ın gazabına uğrayıp, hapiste unutulan 87 yaşındaki bir vatandaşın vefatı basına yansıdı. 83 yaşındaki medya patronunun, güç bela kurtulduğu Türkiye piyasasında yeni bir maceraya atılmak için bilmediğimiz bir gençlik aşısı edinmiş olması gayet mümkün.
Bir kaç yıl önceydi, aynı masada yemek yediğimiz Türkiye'nin zengin bir iş adamı, mevcut iktidarın ekonomik bir felakete doğru yuvarlandığını, kendilerinin bu krizi atlatmak için o günden hazırlıkları olduğunu söylemişti. O yemekte, zihnimde kalan en önemli detaylardan biri, o günlerde yetmişli yaşlarında olan bu zengin işadamının, önündeki tabaktan sadece domates ve havuçları yemesiydi. Beslenmeleri konusundaki dikkat ve titizlik, uzun yaşamaya azmetmiş herkeste ortak bir tutku olabilir. Türk siyasi hayatı, katlanılmaz onlarca beceriksiz siyasetçi, bürokrat, darbe döküntüsü ve ideologun sahne aldığı ilginç bir geçmişe sahip. Şimdi onların hepsi unutuldu. Türkiye'nin son üç çeyreğine damgasını vurmuş zengin ailelerin oğul, torun, damat ve gelinleri hala varlıklarını koruyorlar.
Eski Başbakan, Sayın Davutoğlu'nun yeni bir siyasi oluşumu sürükleyecek rüzgar oluşturması konusu hala netliğe kavuşmuş değil. Türkiye'nin zenginler kulübü, bunu hepimizden daha biliyor olmalılar. Ülkenin Suriye bataklığına saplanmasının temel sorumlularından birisi Davutoğlu. Akademisyen olarak başarılı olabilir. Siyasetçi olarak karnesinde bir tek geçer notu yok.
Saray'ın ille de Osmanlı Mutfağı diye tutturup, yaş ortalaması 70 olan zenginlere dayattığı ağır-yağlı kuzu çevirmeleri, anlaşılan o ki, sağlıklarına düşkün bu kesimi canından bezdirdi. İnsanlara “yemekte ne vardı?” diye sormak biraz ayıp ama, işin doğrusu, Davutoğlu'nun Türkiye'nin kalbur üstü ekibine sunduğu menüyü hala merak ediyorum. Yalnız ben mi? Babacan ve ekibinin de en az benim kadar işin peşinde olduklarından eminim.
Yeni bir kışa girerken, mevsime uygun diyet tarifesi herkesin kulağına hoş gelmiş olabilir. İhtiyarlığa merdiven dayamış, bu satırların yazarı da diyetini bir kez daha gözden geçirse fena olmaz.
[Kadir Gürcan] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Gelişmelerin, kıtaların hareketi gibi yavaş seyretmesi sabırları zorlayabilir. Öyle de olsa değişim kaçınılmazdır. İktidar ve Saray ne kadar endişelense yeridir. Yaşlandılar, yoruldular, eskidiler ve artık katlanılmayacak kadar agresif ve saldırgan oldular. Vatandaş da bu afra-tafradan bıktı ve iktidar üzerine 'kuma' edinecek gibi.
Bir sene öncesine kadar, Saray ve İktidar için alternatif oluşumlar imkansız gibi görünüyordu. Meğer, her şeye yeni bir şekil veren teknoloji çağı, “Tek Adam” ideolojisine de böyle bir sürpriz hazırlamış. Kulis ve hipodromlardan “Sensiz de olur!” şeklinde yükselen seslere, geniş bir seçmen kitlesinin tempo tuttuğu artık sır değil.
Sonbaharın ilk günlerine birbirinden bağımsız gibi görünen bir hareketlilik ile girdik. İktidar partisindeki endişe ve korkular kadar, zenginler kulübündeki yeni arayışları da takip etmek gerekiyor. Hali-vakti yerinde, kalbur üstü ya da devlet arpalıklarına dadanan görgüsüz, zenginlerden bahsetmiyoruz. Asıl konu, para kazanma derdinden çok, global liglerde yer edinmiş olanlar. Yani, hayatlarında bir kez olsun domates, biber, doğalgaz, benzin fiyatını merak etmeyen kesim. Ya da otomobilden çok uçağa binen veya kendi arabalarını bir kez olsun kullanmayan zümre. Propaganda kanalından aldığı haberlerle yetinen vatandaş bile artık ikna olmuyorsa, bir yüzleri dünyaya dönük kesimin iktidarın oyalamalarına daha fazla katlanamayacağı aşikar.
Siyaset demek para demek. Ülkenin, fakir tabanına yatırım yapan en değme “Anadolu çocukları!” dahi, ülkenin finans piyasasını elinde tutan kulüp ya da organizasyonlarla dirsek temasına geçmek zorunda. Bu zorunluluk yaşadığımız dönemin bir gereği değil; eskiden de böyleydi. Miting konuşmalarında “Zenginler Kulübü, faiz lobisi...” diyerek ekonomik çöküntüye adres arayan siyasetçiler de, böyle muğlak ve imalı konuşarak, sözlerini ölçüp-biçmek zorunda.
Bir kaç gün önce, iktidarın baskıları sonucunda soluğu yurt dışında alan eski bir medya patronunun Türkiye'ye yeni yatırımlar yapmak için geri döndüğünü okuyunca biraz garipsedim ama fazla üzerinde durmadım. Aynı günler içinde, Türkiye'nin en zengin ailesi, iktidarın amiral gemisi projelerinden olan “Yerli Araba” ütopyasından ayrıldığını duyurdu. Dahası, sabık Başbakan Davutoğlu'nun bir yemek davetinde, Türkiye'nin zenginler kulübü üyelerinden Sabancı, Boyner, Eczacıbaşı gibi önemli isimler medya ile paylaşıldı. Bir hafta içine bu kadar tesadüf ve rastlantı, ay Eylül bile olsa biraz fazla değil mi?
Bu garip rastlantıyı zeki bir arkadaşım ile paylaşınca, “Sen abartıyorsun. Bunda ne var ki? Davutoğlu'nun yemek daveti, sağlıklarına düşkün zenginler kulübü üyelerine cazip gelecek bir menü sunmuş olamaz mı? Akdeniz mutfağına uygun, zeytinyağlı meze ve atıştırmaların bol olduğu, Karatay Diyeti'nin uyarılarına göre renklendirilmiş bir akşam yemeğine kim hayır diyebilir?” diye meseleyi gayet anlaşılır bir zemine oturtmama yardımcı oldu.
Bir kaç yıl öncesine kadar Türkiye'nin en büyük medya patronu, iktidar ile girdiği mücadeleyi kısmi ve lokal olarak kaybetmiş, son anda hapse girmekten kurtulmuş ve soluğu yurt dışında almıştı. Ama ne olduysa, geçtiğimiz hafta içinde, yeni yatırımlar yapmak için Türkiye'ye dönme kararı aldı. Doğrusu, arkadaşımın “Artık o, iyice yaşlandı. Kalan ömrünü ülkesinde geçirmek istiyor olabilir!” izahını, zenginler kulübünün akşam yemeği menüsüne razı olmaları kadar tatmin edici bulmadım. Türkiye'de hapiste ölme oranlarında ciddi bir artış gözleniyor. Geçen hafta iktidar ve Saray'ın gazabına uğrayıp, hapiste unutulan 87 yaşındaki bir vatandaşın vefatı basına yansıdı. 83 yaşındaki medya patronunun, güç bela kurtulduğu Türkiye piyasasında yeni bir maceraya atılmak için bilmediğimiz bir gençlik aşısı edinmiş olması gayet mümkün.
Bir kaç yıl önceydi, aynı masada yemek yediğimiz Türkiye'nin zengin bir iş adamı, mevcut iktidarın ekonomik bir felakete doğru yuvarlandığını, kendilerinin bu krizi atlatmak için o günden hazırlıkları olduğunu söylemişti. O yemekte, zihnimde kalan en önemli detaylardan biri, o günlerde yetmişli yaşlarında olan bu zengin işadamının, önündeki tabaktan sadece domates ve havuçları yemesiydi. Beslenmeleri konusundaki dikkat ve titizlik, uzun yaşamaya azmetmiş herkeste ortak bir tutku olabilir. Türk siyasi hayatı, katlanılmaz onlarca beceriksiz siyasetçi, bürokrat, darbe döküntüsü ve ideologun sahne aldığı ilginç bir geçmişe sahip. Şimdi onların hepsi unutuldu. Türkiye'nin son üç çeyreğine damgasını vurmuş zengin ailelerin oğul, torun, damat ve gelinleri hala varlıklarını koruyorlar.
Eski Başbakan, Sayın Davutoğlu'nun yeni bir siyasi oluşumu sürükleyecek rüzgar oluşturması konusu hala netliğe kavuşmuş değil. Türkiye'nin zenginler kulübü, bunu hepimizden daha biliyor olmalılar. Ülkenin Suriye bataklığına saplanmasının temel sorumlularından birisi Davutoğlu. Akademisyen olarak başarılı olabilir. Siyasetçi olarak karnesinde bir tek geçer notu yok.
Saray'ın ille de Osmanlı Mutfağı diye tutturup, yaş ortalaması 70 olan zenginlere dayattığı ağır-yağlı kuzu çevirmeleri, anlaşılan o ki, sağlıklarına düşkün bu kesimi canından bezdirdi. İnsanlara “yemekte ne vardı?” diye sormak biraz ayıp ama, işin doğrusu, Davutoğlu'nun Türkiye'nin kalbur üstü ekibine sunduğu menüyü hala merak ediyorum. Yalnız ben mi? Babacan ve ekibinin de en az benim kadar işin peşinde olduklarından eminim.
Yeni bir kışa girerken, mevsime uygun diyet tarifesi herkesin kulağına hoş gelmiş olabilir. İhtiyarlığa merdiven dayamış, bu satırların yazarı da diyetini bir kez daha gözden geçirse fena olmaz.
[Kadir Gürcan] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Orientalist Rus aydın Ribakov’un ardından [Arif Asalıoğlu]
Dünyaca ünlü Doğu araştırmaları uzmanı, büyük düşünür ve Rusya Bilimler Akademisi’nin önemli bilim adamı Rostislav Ribakov hayatını kaybetti.
81 yaşındayken geçtiğimiz Ağustos ayında hayata gözlerini yuman Ribakov, 1994-2009 yılları arasında Rusya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. Hindistan, Pakistan ve Bangladeş gibi Asya ülkeleri üzerine kapsamlı akademik çalışmaları bulunan akademisyen, ilim dünyasına onlarca kitap ve yüzlerce değerli makaleler bıraktı. Kültür tarihi sorunları, kültürler arası etkileşimler ve sivil toplum kuruluşlarının önemi üzerine çarpıcı tezleri bulunmaktadır.
1966 yılından beri Doğu Kültürü ve özellikle Hindistan üzerine yoğunlaşarak Gandhi hareketini inceleyen Ribakov, Türkiye’nin sosyal gelişmelerini de takip etmiş ve STK kuruluşlarıyla yakın çalışmalarda bulunmuştu. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) İstanbul’da faaliyetlerine devam ederken bir çok kez Rusya adına etkinliklerine katılmış, yapılan çalışmaların önemini belirtmek için “GYV, Avrasya’nın Kartviziti” tabirini kullanmıştı. “GYV sayesinde diyalog kavramı şu anda bir tür parola haline gelmiştir. İnsanlar, günümüzün problemlerinin diyalog yoluyla çözülebileceğini anlamaya başlıyorlar.’’ sözleriyle günümüzde sosyal problemlerin çözümünde diyalog vurgusu yapmıştı.
‘’Gelecekten çok ümitliyim’’
Ünlü şarkiyatçı Ribakov, 2015 yılı baharında, Cihan Haber ajansına verdiği bir röportajında ‘’birey, toplum ve devlet olarak sorunlarımız sürüyor ve biz artık üstesinden gelemiyorsak, yapılacak tek şey var; Yeniden düşünmek, yeniden öğrenmek, yeni yollar aramak... Ama asla sorunlara teslim olmamak... Düşünürken büyük düşünmek, yerel ile evrenseli birlikte kapsayıcı bir ufukla düşünmek.. Düşüncenin soyut cazibesine kapılmadan, rasyonelliğini, uygulanabilirliğini, insana ulaşabilirliğini de düşünmek... Bulanlar hep arayanlar arasından çıkar. Aramayanlar için, ne yazık ki söylenecek pozitif bir cümle yok...’’ ifadelerini kullanmıştı.
Hindistan'a bağımsızlığını kazandıran efsanevi lider Mahatma Gandi ve Gülen arasında dünyanın en zor sorunlarını ölüm, kan ya da nefret olmadan çözme anlamında benzerlik olduğunu belirten Ribakov, "Gandi milyonlardan oluşan ordulara öncülük ediyordu. Bunlar kansız, barış orduları. Gülen ise başka bir alanda duruyor. Bunlar eğitimciler. Yeni bir nesil yetişiyor. Almanya’da, Japonya’da, Hindistan'da, Bulgaristan'da ya da dünyanın farklı ülkelerinde. Türkiye fanatiği olsun ısrarında değiller. Başka millet ve dinden insanlarla birlikte yaşayabilme kültürü var. İyiliği ve kötülüğü ayırt edebiliyor. Çalmıyor, öldürmüyor ve savaşmıyor. 21'inci yüzyılda yeni bir insan modeli ortaya çıkıyor." şeklinde konuştu.
Fethullah Gülen bir bahçıvan
Ribakov, ‘’en az Gandi kadar bir halk önderi’’ dediği Fethullah Gülen ile Gandi karşılaştırmaları yapmıştı. ‘’Gülen, yeni bir kültür, yeni bir insan yetiştiren bahçıvandır. Çünkü diğer liderler Mahatma Gandi de dahil olmak üzere devrim ve ihtilal yaparak bir şeyler değiştirmişler. Bunlar daha çok grevler, sokak gösterileri, kitlesel katılımlı miting, çatışma vs yollarla yapmışlardı. Gülen ise çok farklı bir yolla değişim yapıyor. Eğitimle yavaşça ve sabırla tüm insanlara hizmet veriyor. iyiliğin tohumunu atıyor ve yetişmesini bekliyor. Bazen meyvesini ve çiçeklerini görememe gibi bir durum bile var bu işte. Bazen ise çiçekler yetişiyor ve herkes istifade ediyor. Bahçıvan kendisi konuşmaz, çiçek bahçesi onun adına konuşur..’’
"Fethullah Gülen bir bahçıvan. Ben o bahçede yetişen insanların simalarından çok etkilendim. Diyalog, hoşgörü ve eğitim anlayışları ile manevi kriz yaşayan dünyamıza ilaç olmaya adaylar. Gelecekten çok ümitliyim. Ben görmesem de gelecek kuşaklar o güzel günleri görecekler. Bu yolu Gülen Hareketi açacak"
Gülen'in temiz simalı, etik değerlerle donatılmış çağdaş dünya nesli yetiştirdiğini ifade eden Ribakov, "Ben Gülen'in Kur'an ve İslamiyet'le olan bağlantısına bakmıyorum. Beni en çok, onun arkasından giden insanlar ilgilendiriyor. Barış içinde yaşamak için yeni bir nesil yetiştirmek gerekiyor. İnsanı eğitmek ve ona nasıl öğreneceğini öğretmek. Günümüzde bilgiye bilgisayarda ulaşmak mümkün. Ancak iyilik ve kötülüğü göstermek ve etik değerleri kazanmak kolay değil. Gülen bizim aklımıza gelmeyen bir şeyi uygulamaya koydu. Çağdaş dünya insanı yetiştiriyor. Bu, çatışmalarla yorulan dünyada bir ışık..." değerlendirmesinde bulundu.
İyilerin zorluklarla mücadelesi
Prof. Rostislav Ribakov, dünyanın en önemli barış ödülleri arasında gösterilen "Gandi-King-Ikeda Barış Ödülü" nün Fethullah Gülen'e verilmesini çok anlamlı bulduğunu da söylemişti.
Tarih boyunca her zaman "iyilerin zorluklarla karşılaştığını, karanlıklar içinde yakılan ışıkların her zaman söndürülmek istendiğini" belirten Rus akademisyen, Gülen'e karşı yapılan saldırıların da bunların devamı olduğunu söyledi. Gülen'in iktidarı ele geçireceği yönündeki iddiaları saçma bulan Ribakov, "Bence bu iddialar Gülen'i değil, onun hakkında konuşanları tarif ediyor. Dünyada Gandi'nin varisleri var. Öncelikle Martin Luther King zencilere önderlik yaptı. Gana'da Kwame Nkrumah vardı. Güney Afrika'da Nelson Mandela umut oldu. Bence Gülen bu zincirin halkalarından. Belki Gülen, politikacı olmaması nedeniyle ayrılıyor. Gülen'in hayal ettiği dünyada, onun felsefesinde, yetiştirdiği insanlarda savaşa yer yok. Gülen'de ele geçirme değil, iletişim kurma çabası var. Gülen insanlara sınırlar ötesi iletişim kurulduğu bir dünyada yaşamayı öğretiyor." cevabını verdi.
Teröre karşı barış elçisi
Gülen'in terörle suçlanmasına sert tepki gösteren Ribakov, "Gülen Müslümanlar arasında Beslan terör saldırısına ilk tepki gösterendi. Ben o anda Beslan'daydım. Her zaman teröre karşı duran bir isim. Gülen barış elçisi. 'Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman olamaz' sözü ona ait. Birileri suçlamak istiyor ve suçluyor. Suçlamanın en kötüsü ne olabilir? Terör. Başka ne ile suçlayacaklar? Kumar mı oynuyor diyecekler? Zina mı yapıyor diyecekler? Terör daha ciddi olduğu için onu tercih ediyorlar." eleştirisini getirmişti.
Hiçbir kanıt sunmadan etkili olan bir kişiyi suçlamalarının tek amacının ona lekelemek olduğunu belirten Ribakov şu tespitlerde bulundu: "Bu tür suçlamaların aksi ispatlanamıyor, nasıl ispatlayacaksınız? Olmayan bir şey... Bu istifhamı oluşturup bırakıyorlar. Artık toplum o bakış açısıyla yaklaşıyor."
13 Ağustos günü Moskova’nın Balaşiha mezarlığı anma salonunda gerçekleştirilen bir törenle, öğrencilerinden, akademik çevre ve dostlarından oluşan kalabalık bir topluluk, çiçeklerle Ribakov’a son vedalarını yaptılar.
[Arif Asalıoğlu] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
81 yaşındayken geçtiğimiz Ağustos ayında hayata gözlerini yuman Ribakov, 1994-2009 yılları arasında Rusya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. Hindistan, Pakistan ve Bangladeş gibi Asya ülkeleri üzerine kapsamlı akademik çalışmaları bulunan akademisyen, ilim dünyasına onlarca kitap ve yüzlerce değerli makaleler bıraktı. Kültür tarihi sorunları, kültürler arası etkileşimler ve sivil toplum kuruluşlarının önemi üzerine çarpıcı tezleri bulunmaktadır.
1966 yılından beri Doğu Kültürü ve özellikle Hindistan üzerine yoğunlaşarak Gandhi hareketini inceleyen Ribakov, Türkiye’nin sosyal gelişmelerini de takip etmiş ve STK kuruluşlarıyla yakın çalışmalarda bulunmuştu. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı (GYV) İstanbul’da faaliyetlerine devam ederken bir çok kez Rusya adına etkinliklerine katılmış, yapılan çalışmaların önemini belirtmek için “GYV, Avrasya’nın Kartviziti” tabirini kullanmıştı. “GYV sayesinde diyalog kavramı şu anda bir tür parola haline gelmiştir. İnsanlar, günümüzün problemlerinin diyalog yoluyla çözülebileceğini anlamaya başlıyorlar.’’ sözleriyle günümüzde sosyal problemlerin çözümünde diyalog vurgusu yapmıştı.
‘’Gelecekten çok ümitliyim’’
Ünlü şarkiyatçı Ribakov, 2015 yılı baharında, Cihan Haber ajansına verdiği bir röportajında ‘’birey, toplum ve devlet olarak sorunlarımız sürüyor ve biz artık üstesinden gelemiyorsak, yapılacak tek şey var; Yeniden düşünmek, yeniden öğrenmek, yeni yollar aramak... Ama asla sorunlara teslim olmamak... Düşünürken büyük düşünmek, yerel ile evrenseli birlikte kapsayıcı bir ufukla düşünmek.. Düşüncenin soyut cazibesine kapılmadan, rasyonelliğini, uygulanabilirliğini, insana ulaşabilirliğini de düşünmek... Bulanlar hep arayanlar arasından çıkar. Aramayanlar için, ne yazık ki söylenecek pozitif bir cümle yok...’’ ifadelerini kullanmıştı.
Hindistan'a bağımsızlığını kazandıran efsanevi lider Mahatma Gandi ve Gülen arasında dünyanın en zor sorunlarını ölüm, kan ya da nefret olmadan çözme anlamında benzerlik olduğunu belirten Ribakov, "Gandi milyonlardan oluşan ordulara öncülük ediyordu. Bunlar kansız, barış orduları. Gülen ise başka bir alanda duruyor. Bunlar eğitimciler. Yeni bir nesil yetişiyor. Almanya’da, Japonya’da, Hindistan'da, Bulgaristan'da ya da dünyanın farklı ülkelerinde. Türkiye fanatiği olsun ısrarında değiller. Başka millet ve dinden insanlarla birlikte yaşayabilme kültürü var. İyiliği ve kötülüğü ayırt edebiliyor. Çalmıyor, öldürmüyor ve savaşmıyor. 21'inci yüzyılda yeni bir insan modeli ortaya çıkıyor." şeklinde konuştu.
Fethullah Gülen bir bahçıvan
Ribakov, ‘’en az Gandi kadar bir halk önderi’’ dediği Fethullah Gülen ile Gandi karşılaştırmaları yapmıştı. ‘’Gülen, yeni bir kültür, yeni bir insan yetiştiren bahçıvandır. Çünkü diğer liderler Mahatma Gandi de dahil olmak üzere devrim ve ihtilal yaparak bir şeyler değiştirmişler. Bunlar daha çok grevler, sokak gösterileri, kitlesel katılımlı miting, çatışma vs yollarla yapmışlardı. Gülen ise çok farklı bir yolla değişim yapıyor. Eğitimle yavaşça ve sabırla tüm insanlara hizmet veriyor. iyiliğin tohumunu atıyor ve yetişmesini bekliyor. Bazen meyvesini ve çiçeklerini görememe gibi bir durum bile var bu işte. Bazen ise çiçekler yetişiyor ve herkes istifade ediyor. Bahçıvan kendisi konuşmaz, çiçek bahçesi onun adına konuşur..’’
"Fethullah Gülen bir bahçıvan. Ben o bahçede yetişen insanların simalarından çok etkilendim. Diyalog, hoşgörü ve eğitim anlayışları ile manevi kriz yaşayan dünyamıza ilaç olmaya adaylar. Gelecekten çok ümitliyim. Ben görmesem de gelecek kuşaklar o güzel günleri görecekler. Bu yolu Gülen Hareketi açacak"
Gülen'in temiz simalı, etik değerlerle donatılmış çağdaş dünya nesli yetiştirdiğini ifade eden Ribakov, "Ben Gülen'in Kur'an ve İslamiyet'le olan bağlantısına bakmıyorum. Beni en çok, onun arkasından giden insanlar ilgilendiriyor. Barış içinde yaşamak için yeni bir nesil yetiştirmek gerekiyor. İnsanı eğitmek ve ona nasıl öğreneceğini öğretmek. Günümüzde bilgiye bilgisayarda ulaşmak mümkün. Ancak iyilik ve kötülüğü göstermek ve etik değerleri kazanmak kolay değil. Gülen bizim aklımıza gelmeyen bir şeyi uygulamaya koydu. Çağdaş dünya insanı yetiştiriyor. Bu, çatışmalarla yorulan dünyada bir ışık..." değerlendirmesinde bulundu.
İyilerin zorluklarla mücadelesi
Prof. Rostislav Ribakov, dünyanın en önemli barış ödülleri arasında gösterilen "Gandi-King-Ikeda Barış Ödülü" nün Fethullah Gülen'e verilmesini çok anlamlı bulduğunu da söylemişti.
Tarih boyunca her zaman "iyilerin zorluklarla karşılaştığını, karanlıklar içinde yakılan ışıkların her zaman söndürülmek istendiğini" belirten Rus akademisyen, Gülen'e karşı yapılan saldırıların da bunların devamı olduğunu söyledi. Gülen'in iktidarı ele geçireceği yönündeki iddiaları saçma bulan Ribakov, "Bence bu iddialar Gülen'i değil, onun hakkında konuşanları tarif ediyor. Dünyada Gandi'nin varisleri var. Öncelikle Martin Luther King zencilere önderlik yaptı. Gana'da Kwame Nkrumah vardı. Güney Afrika'da Nelson Mandela umut oldu. Bence Gülen bu zincirin halkalarından. Belki Gülen, politikacı olmaması nedeniyle ayrılıyor. Gülen'in hayal ettiği dünyada, onun felsefesinde, yetiştirdiği insanlarda savaşa yer yok. Gülen'de ele geçirme değil, iletişim kurma çabası var. Gülen insanlara sınırlar ötesi iletişim kurulduğu bir dünyada yaşamayı öğretiyor." cevabını verdi.
Teröre karşı barış elçisi
Gülen'in terörle suçlanmasına sert tepki gösteren Ribakov, "Gülen Müslümanlar arasında Beslan terör saldırısına ilk tepki gösterendi. Ben o anda Beslan'daydım. Her zaman teröre karşı duran bir isim. Gülen barış elçisi. 'Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman olamaz' sözü ona ait. Birileri suçlamak istiyor ve suçluyor. Suçlamanın en kötüsü ne olabilir? Terör. Başka ne ile suçlayacaklar? Kumar mı oynuyor diyecekler? Zina mı yapıyor diyecekler? Terör daha ciddi olduğu için onu tercih ediyorlar." eleştirisini getirmişti.
Hiçbir kanıt sunmadan etkili olan bir kişiyi suçlamalarının tek amacının ona lekelemek olduğunu belirten Ribakov şu tespitlerde bulundu: "Bu tür suçlamaların aksi ispatlanamıyor, nasıl ispatlayacaksınız? Olmayan bir şey... Bu istifhamı oluşturup bırakıyorlar. Artık toplum o bakış açısıyla yaklaşıyor."
13 Ağustos günü Moskova’nın Balaşiha mezarlığı anma salonunda gerçekleştirilen bir törenle, öğrencilerinden, akademik çevre ve dostlarından oluşan kalabalık bir topluluk, çiçeklerle Ribakov’a son vedalarını yaptılar.
[Arif Asalıoğlu] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Sızıntı'dan Çağlayan'a [Ali Emir Pakkan]
Öğrenci iken Sızıntı ile tanışmıştık. Abone dönemleri olurdu ve biz günlerce hedeflere ulaşmak için eş, dost, akrabaları arar, kapı kapı dolaşırdık. Bayi satışını artırmak da bir gaye idi. Hiç unutmam. İzmir’de bayileri dolaşırdık. Bazıları dergiyi vitrine koyar bazıları tezgah altına saklardı. Önce Sızıntı var mı diye sorar sonra onun vitrine çıkarılmasını rica ederdik. Bayiler çoğu zaman öğrenci halimize bakar ve bizi kırmazlardı.
Üniversite son sınıfta bir kaç defa derginin Hatay semtindeki ofisine gitmiştik. Yazı heyetine de katıldık. Özenle makaleler okunuyor yayımlanmaya değer görülenler konularına göre dosyalara konuyordu. O yazılarla resimlerin buluştuğu pırıl pırıl baskılı dergiyi her seferinde heyecanla beklerdik.
Dergi kayyuma geçip sonra kapatıldığında neredeyse 1 milyona yaklaşan tirajı vardı.
Bu son kurgu darbeye kadar ne darbeler ne olağanüstü dönemler gördü. 12 Eylül’den, 28 Şubat’a hepsini atlattı.
Sızıntı gitti. Şimdi her ay kapımıza yeni bir dergi geliyor: Çağlayan. Bu zulüm günlerinde onu her gördüğümde bir mucizeye şahit oluyor gibiyim. Yanında İngilizce Fountain de var.
Kapak, başyazı, orta sayfa ilmi ve fikri makaleler, şiirler, okur mektupları yıllar öncesine götürüyor.
Mekan ve zaman değişmiş, şartlar alabildiğine ağırlaşmıştı ama o yoluna başka bir isim ile devam ediyordu.
O, muhtevası ve zarfı ile zalime fikirlerin baskı ve zulümle susturulamayacağının en açık mesajıydı.
Kapak yazısında şöyle yazıyordu:
“Işık haleleri ve barış güvercinleri,
Ümit manaları ile tülleniyor her biri.
Anlamasa da bunu günümüzün körleri,
Tın tın her yerde mutluluk haberleri. “
[Ali Emir Pakkan] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Üniversite son sınıfta bir kaç defa derginin Hatay semtindeki ofisine gitmiştik. Yazı heyetine de katıldık. Özenle makaleler okunuyor yayımlanmaya değer görülenler konularına göre dosyalara konuyordu. O yazılarla resimlerin buluştuğu pırıl pırıl baskılı dergiyi her seferinde heyecanla beklerdik.
Dergi kayyuma geçip sonra kapatıldığında neredeyse 1 milyona yaklaşan tirajı vardı.
Bu son kurgu darbeye kadar ne darbeler ne olağanüstü dönemler gördü. 12 Eylül’den, 28 Şubat’a hepsini atlattı.
Sızıntı gitti. Şimdi her ay kapımıza yeni bir dergi geliyor: Çağlayan. Bu zulüm günlerinde onu her gördüğümde bir mucizeye şahit oluyor gibiyim. Yanında İngilizce Fountain de var.
Kapak, başyazı, orta sayfa ilmi ve fikri makaleler, şiirler, okur mektupları yıllar öncesine götürüyor.
Mekan ve zaman değişmiş, şartlar alabildiğine ağırlaşmıştı ama o yoluna başka bir isim ile devam ediyordu.
O, muhtevası ve zarfı ile zalime fikirlerin baskı ve zulümle susturulamayacağının en açık mesajıydı.
Kapak yazısında şöyle yazıyordu:
“Işık haleleri ve barış güvercinleri,
Ümit manaları ile tülleniyor her biri.
Anlamasa da bunu günümüzün körleri,
Tın tın her yerde mutluluk haberleri. “
[Ali Emir Pakkan] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Müthiş Türk vefat etmiş!... [Abdullah Aymaz]
27 Kasım 2018’de tedavi gördüğü Boston’da Hakkın Rahmetine kavuşmuş. 20’den fazla ülkede yatırımları olan, Amerika’da kendisinden ‘Müthiş Türk’ ifadesi ile meşhur olan işadamıdır. Bunu ilk defa 1992’de Amerika’da öğrenmiştim. Zaman gazetesinin temsilcisi olduğum için New York’taki bütün gazete temsilcilerini evine davet etmesi münasebetiyle tanışma imkanımız hazırlanmış oldu. Daha sonra görüşmeler sürdü. 1998’de İstanbul’da havaalanında kendisiyle görüşen bir TV muhabirine “Türkiyemiz için bence önemli iki devrim vardı: Çağ açıp çağ kapayan Fatih’in İstanbul’u fethi ve Atatürk’ün devrimleri… Şimdi bir üçüncü devrime şahit oldum. Fethullah Gülen Hocanın Eğitim devrimi!...” demişti. Bunun üzerine Prof. Dr. Osman Özsoy, Ali Rıza Beyi Samanyolu TV’ye davet etmişti. Daha sonra İstanbul’daki yalısına giderken M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Pırlanta serisinden üç kitabı da götürüp kendisine hediye ettik. Bize dedi ki: “Birazdan arabamla Ankara’ya hareket edeceğim. Ben hızlı okuma teknikleri biliyorum, Gebze’ye varmadan hepsini okuyup bitiririm. Bunun üzerine biz Hocaefendinin diğer kitaplarından bazılarını da getirip kendisine takdim ettik. Yaklaşık otuz kitap vermiş olduk… Onbeş gün sonra İstanbul’a döndüğünü öğrenince yine ziyaretine gittik. Kitapları okuyabilmiş mi diye merakla sorunca, “Hayır” dedi. Sonra “Evet ben hızlı okuma teknikleri biliyorum ama bunlar başka, Ankara’ya varıncaya kadar bir tanesini bile bitiremedim. Çünkü her cümlesi, her paragrafı için uzun uzun düşünmem gerekti. Anladım ki, Hocaefendi, Mevlâna, Hacı Bektaş ve Ahmed Yesevî gibi çok güzel söyleyen birisi… Artısı da var. O, sadece söz söylememiş, bir de söylediklerini hayata geçirmiş!” dedi. Görüşme isteği ızhar edince, Altunîzâde’de görüştüler. Hocaefendi kendisine Peygamber Efendimizin (S.A.S.) bir Hılye’sini hediye etti. İmzasını istedi. Hocaefendi de tablonun camlarını çıkartıp açtırdıktan sonra imzalayıp kendisine verdi. Efendimizin (S.A.S.) sîretini saygıyla aldı 17 sene sonra bu hediyeden bahsetti.
Efendimizin hılyesi münasebetiyle, Medine Havaalanındaki Mescid’in yapımında Muhterem Hacı Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin damadı Ömer Kirazoğlu Ağabeyimiz ile münasebetini de söyledi. Ayrıca “Ka’be’nin tavaf yerlerindeki beyaz mermerleri getirip döşeyenler de biziz. Allah bunları bana nasip etti…” dedi.
Daha sonraki görüşmelerimizde mirasından istifade edebilmeleri için torunlarının Türkçe bilmesini, Bozkurt ismini orta isim olarak kimliklerine kaydettirmelerini şart koştuğunu söyledi. Ayrıca Ali Rıza isimli torunu daha dört-beş yaşında iken İstanbul’da selâtin camilerin önünde olarak, arkasında bütün ihtişamıyla ulu mabedler görünecek şekilde fotoğraflarını çektirip evin muhtelif yerlerine ve duvarlarına astırdığını söyledi…
05-07 yaş arasında özel bir okulda bir çocuğa ana dili gibi dört-beş dili öğrettiklerini onun için küçük Ali Rızayı oraya gönderdiğini fakat yatılı bir okul olduğu için torunun “Dede, gece içime korku geliyor” demesi üzerine, çocuğa İhlas Suresini öğretip “Bunu okuyunca hiç korkmayacaksın” dediğini, daha sonra torunun “Okuyorum ve hiç korkmuyorum, dedeciğim!” dediğini söyledi.
Filimler ve diziler ile ilgili görüşleri de var: “Bunların birer kırılma noktası oluyor; işte o noktada eğer mantıkî bir boşluk bırakmadan sürpriz bir şey ortaya konulmazsa, artık seyredilmez hale geliyorlar.”
Bu görüşünü hizmetimizde şu süreçte görüyoruz. Artık rutin bir şey haline gelip, ilk günlerdeki aşk ve heyecanlarını kaybedenler için çok acı ve zor da olsa bu süreç yepyeni heyecanları kamçılayıp, Hizmet aşk şevkini harekete geçirdi…
“Global İşadamı” kimliğiyle tanınan Ali Rıza Bozkurt, 1942 yılında Sivas’ın Kangal kazasına bağlı Mamaş köyünde doğmuştur. Annesi Merik Meryem, Babası Jandarma Astsubay Abbas Bozkurt’tur. İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesinden Yüksek İnşaat Mühendisi olarak mezun oldu. 58 yaşında yeniden okuma ihtiyacı duydu ve Harward Üniversitesi’ne bağlı Kennedy School Of Goverment’a başladı.
1991 yılında I. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in askerleri tarafından esir alındı. Canlı kalkan olarak kullanıldı. Suudi Arabistan’da Mekke tünellerini yapan firmanın sahibidir… 18 sene Amerikan siyasetinin içinde yer alan Bozkurt’un, 2008’de yapılan seçimlerde Amerikan Kongre üyeliğine seçilmek için aday olmuştu…
Bütün işlerini idare eden kızı Banu hanımefendinin rahatsızlığı münasebetiyle 16 ay hastanede bir baba olarak başında beklediğini öğrendiğimde Boston’a ziyaretine gitmiştim. Bir sene sonra kızını evine aldırdıktan sonra da yine geçmiş olsuna gitmiştim. Daha sonra yüzyüze gelme imkanım olmadı. Ama vefatını maalesef yeni işittim. Allah rahmet eylesin bütün yakın ve akrabalarına sabır versin. Hepsinin başları sağ olsun…
[Abdullah Aymaz] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Efendimizin hılyesi münasebetiyle, Medine Havaalanındaki Mescid’in yapımında Muhterem Hacı Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin damadı Ömer Kirazoğlu Ağabeyimiz ile münasebetini de söyledi. Ayrıca “Ka’be’nin tavaf yerlerindeki beyaz mermerleri getirip döşeyenler de biziz. Allah bunları bana nasip etti…” dedi.
Daha sonraki görüşmelerimizde mirasından istifade edebilmeleri için torunlarının Türkçe bilmesini, Bozkurt ismini orta isim olarak kimliklerine kaydettirmelerini şart koştuğunu söyledi. Ayrıca Ali Rıza isimli torunu daha dört-beş yaşında iken İstanbul’da selâtin camilerin önünde olarak, arkasında bütün ihtişamıyla ulu mabedler görünecek şekilde fotoğraflarını çektirip evin muhtelif yerlerine ve duvarlarına astırdığını söyledi…
05-07 yaş arasında özel bir okulda bir çocuğa ana dili gibi dört-beş dili öğrettiklerini onun için küçük Ali Rızayı oraya gönderdiğini fakat yatılı bir okul olduğu için torunun “Dede, gece içime korku geliyor” demesi üzerine, çocuğa İhlas Suresini öğretip “Bunu okuyunca hiç korkmayacaksın” dediğini, daha sonra torunun “Okuyorum ve hiç korkmuyorum, dedeciğim!” dediğini söyledi.
Filimler ve diziler ile ilgili görüşleri de var: “Bunların birer kırılma noktası oluyor; işte o noktada eğer mantıkî bir boşluk bırakmadan sürpriz bir şey ortaya konulmazsa, artık seyredilmez hale geliyorlar.”
Bu görüşünü hizmetimizde şu süreçte görüyoruz. Artık rutin bir şey haline gelip, ilk günlerdeki aşk ve heyecanlarını kaybedenler için çok acı ve zor da olsa bu süreç yepyeni heyecanları kamçılayıp, Hizmet aşk şevkini harekete geçirdi…
“Global İşadamı” kimliğiyle tanınan Ali Rıza Bozkurt, 1942 yılında Sivas’ın Kangal kazasına bağlı Mamaş köyünde doğmuştur. Annesi Merik Meryem, Babası Jandarma Astsubay Abbas Bozkurt’tur. İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesinden Yüksek İnşaat Mühendisi olarak mezun oldu. 58 yaşında yeniden okuma ihtiyacı duydu ve Harward Üniversitesi’ne bağlı Kennedy School Of Goverment’a başladı.
1991 yılında I. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in askerleri tarafından esir alındı. Canlı kalkan olarak kullanıldı. Suudi Arabistan’da Mekke tünellerini yapan firmanın sahibidir… 18 sene Amerikan siyasetinin içinde yer alan Bozkurt’un, 2008’de yapılan seçimlerde Amerikan Kongre üyeliğine seçilmek için aday olmuştu…
Bütün işlerini idare eden kızı Banu hanımefendinin rahatsızlığı münasebetiyle 16 ay hastanede bir baba olarak başında beklediğini öğrendiğimde Boston’a ziyaretine gitmiştim. Bir sene sonra kızını evine aldırdıktan sonra da yine geçmiş olsuna gitmiştim. Daha sonra yüzyüze gelme imkanım olmadı. Ama vefatını maalesef yeni işittim. Allah rahmet eylesin bütün yakın ve akrabalarına sabır versin. Hepsinin başları sağ olsun…
[Abdullah Aymaz] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Hediyeyi hediye etmek gerçekten sünnet mi? [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Hediyeyi hediye etmek sünnettir” şeklinde bir anlayış var halk arasında. Gerçekten böyle bir hadis var mı? Bu ifade açıkçası bana biraz ters geliyor. Çünkü ben verdiğim hediyenin başka birine verilmesini şık bulmuyorum. Hatta bana yapılmış bir saygısızlık olarak görüyorum. Biri beni düşünüp hediye almış, onu nasıl bir başkasına verebilirim ki! Ben özellikle bana bir hediye verildiyse veren kişi kullandığımı görüp mutlu olsun diye özel olarak uğraş gösteririm. Beğenmediysem bile en azından bir kaç kere kullanırım. Hiç bir şey yapamasam da saklarım hatırası var sonuçta. Ne dersiniz?” (Merve)
Kaynaklarımıza baktığımızda Efendimiz’in dostlukları kuvvetlendirme, sevgiyi pekiştirme, gönül kazanma, muhtemel kötülükleri önleme, hizmet ve başarıyı ödüllendirme gibi çeşitli gayelerle çevresindeki insanlara hediyeler verdiğini ve başkalarının hediyelerini de kabul ettiğini görüyoruz.
Allah Resulü (s.a.s.), özellikle ihtiyaç sahibi kimseleri bazen yedirip içirmek, bazen de giydirmek suretiyle çeşitli hediyelerle sevindirmiştir.
Mesela bir defasında genç sahabe Hz. Cabir’den devesini satın almış, parasını ödedikten sonra almış olduğu deveyi ona hediye etmiştir. (Müslim, Müsakat, 22)
Ne yüce ve ince bir davranış, öyle değil mi?
Evet, Efendimiz hediye kabul eder, karşılığında ondan daha fazla hediye verirdi. Bazen de kendisine hediye verilen şeyleri hediye ettiği de olurdu.
Mesela bir defasında bir hanımefendi,
- Bunu size giydirmek için kendi ellerimle dokudum, dediği bir kumaşı Efendimiz’e hediye etmişti.
Allah Resulü de bu kumaşı hediye olarak kabul etmişti.
Sahabilerden biri,
- Bu ne güzel kumaşmış, onu bana verseniz, deyince “Olur” deyip hiç tereddüt etmeden kumaşı o sahabiye hediye etmişti.
Neden sonra orada bulunanlar,
- İyi yapmadın! Allah Resulü’nün bu kumaşa ihtiyacı vardı. Sen onun kendisinden bir şey isteyenleri boş çevirmediğini bildiğin halde onu niye istedin, diye çıkıştılar. O da,
- Ben onu giymek için değil, kendime kefen yapmak için istedim, dedi. (Buhârî, Libas, 77)
Evet, örnekte açıkça görüldüğü gibi Efendimiz’in kendisine gelen hediyeyi ashabına hediye etmiştir. Dolayısıyla buradan hareketle hediyeyi hediye etmek sünnettir denilmiştir.
Ancak buradan bize verilen her hediyeyi başkasına hediye etmeliyiz şeklinde bir anlam elbette çıkmaz.
Zira Efendimiz’in, kendisine gelen hediyeleri kabul ettiğini, hatta bu hediyeleri kendisinin kullandığını da biliyoruz. (Kadı Iyâz, Şifâ 1/12)
Ancak kaynaklarımıza baktığımızda özellikle kendisine dağıtımı mümkün bir hediye (hurma, bal vb.) geldiğinde hemen yanında bulunanlara hediye ettiğini/dağıttığını biliyoruz. (İbni Sa’d, Tabakât, 1/393)
Hasılı, bu konuda karar sizin elbette. Arzu etmezseniz size verilen bir hediyeyi başkasına vermezsiniz. Bu sünnete aykırı bir durum olmaz...
[Dr. Ali Demirel] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Kaynaklarımıza baktığımızda Efendimiz’in dostlukları kuvvetlendirme, sevgiyi pekiştirme, gönül kazanma, muhtemel kötülükleri önleme, hizmet ve başarıyı ödüllendirme gibi çeşitli gayelerle çevresindeki insanlara hediyeler verdiğini ve başkalarının hediyelerini de kabul ettiğini görüyoruz.
Allah Resulü (s.a.s.), özellikle ihtiyaç sahibi kimseleri bazen yedirip içirmek, bazen de giydirmek suretiyle çeşitli hediyelerle sevindirmiştir.
Mesela bir defasında genç sahabe Hz. Cabir’den devesini satın almış, parasını ödedikten sonra almış olduğu deveyi ona hediye etmiştir. (Müslim, Müsakat, 22)
Ne yüce ve ince bir davranış, öyle değil mi?
Evet, Efendimiz hediye kabul eder, karşılığında ondan daha fazla hediye verirdi. Bazen de kendisine hediye verilen şeyleri hediye ettiği de olurdu.
Mesela bir defasında bir hanımefendi,
- Bunu size giydirmek için kendi ellerimle dokudum, dediği bir kumaşı Efendimiz’e hediye etmişti.
Allah Resulü de bu kumaşı hediye olarak kabul etmişti.
Sahabilerden biri,
- Bu ne güzel kumaşmış, onu bana verseniz, deyince “Olur” deyip hiç tereddüt etmeden kumaşı o sahabiye hediye etmişti.
Neden sonra orada bulunanlar,
- İyi yapmadın! Allah Resulü’nün bu kumaşa ihtiyacı vardı. Sen onun kendisinden bir şey isteyenleri boş çevirmediğini bildiğin halde onu niye istedin, diye çıkıştılar. O da,
- Ben onu giymek için değil, kendime kefen yapmak için istedim, dedi. (Buhârî, Libas, 77)
Evet, örnekte açıkça görüldüğü gibi Efendimiz’in kendisine gelen hediyeyi ashabına hediye etmiştir. Dolayısıyla buradan hareketle hediyeyi hediye etmek sünnettir denilmiştir.
Ancak buradan bize verilen her hediyeyi başkasına hediye etmeliyiz şeklinde bir anlam elbette çıkmaz.
Zira Efendimiz’in, kendisine gelen hediyeleri kabul ettiğini, hatta bu hediyeleri kendisinin kullandığını da biliyoruz. (Kadı Iyâz, Şifâ 1/12)
Ancak kaynaklarımıza baktığımızda özellikle kendisine dağıtımı mümkün bir hediye (hurma, bal vb.) geldiğinde hemen yanında bulunanlara hediye ettiğini/dağıttığını biliyoruz. (İbni Sa’d, Tabakât, 1/393)
Hasılı, bu konuda karar sizin elbette. Arzu etmezseniz size verilen bir hediyeyi başkasına vermezsiniz. Bu sünnete aykırı bir durum olmaz...
[Dr. Ali Demirel] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Dr. Ali Demirel
Kudsîler İçin Esaslı Bir Vasıf- 1 [Mehmet Ali Şengül]
ŞÛRÂ
Şûrâ, ilk mirascılar gibi günümüzün kutsîleri için de en esaslı bir vasıf, en önemli bir kuraldır. Kur’ân-ı kerim’de; şûrâ, namaz ve infak aynı çizgide zikredilmiş, bu hayâti meselenin önemi vurgulanmıştır.
Şûrâ sûresi 38.âyette; “Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişâre ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan, hayırlı işlerde sarf ederler.” buyrulmaktadır.
Şûrâ’yı önemsemeyenler ve onu uygulamayanlar, mes’ul ve sorumlu olurlar. Çünkü şûrâ, hem idâre edenlerin, hem de idâre edilenlerin mutlaka uymaları gereken hayâtî bir esastır.
Şûrâ, verilecek kararların isâbetli olabilmesinin ilk şartıdır. En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insandır.
Herhangi bir işde, sebepler bazında ve tedbir plânında kusur edilmemelidir ki, neticede kaderi tenkit ve çevreyi suçlama gibi musîbeti ikileştiren zararlı bir davranışa girilmesin.
İslâm nizâmını ayakta tutan dinamiklerin başında şûrâ gelir. Devlet reisi, Allah tarafından müeyyed, vahiy ve ilhamla da beslense, yine istişâre etmek zorundadır. Bugüne kadar onu görmemezlikten gelen, gözardı eden hiçbir toplum ıslah olmamıştır. Efendimiz (sav); ‘istişârede bulunan asla kaybetmez’ (kaynak) buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hak l-i İmran sûresi 159.âyette; “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, -ki öyle değildin- insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki, Kendisine dayanıp güvenenleri sever” buyurmaktadır.
Efendimiz (sav), hakkında nass (kat’i delil) vârid olmayan her meseleyi istişâre ederdi. Uhud’da karşılaştığı zımnî muhâlefet karşısında, hasımlarının gerçekleştirdiği en amansız tecâvüzler neticesi, yüzü gözü kanlar içinde, şehitlerin parçalanmış cesetleri karşısında, Ashab’ın kendi derdine düştüğü hengamda, hiçbirşey olmamış gibi Allah’ın (cc) bildirdiği; “Bu iş hususunda onlarla iştişâre et!” âyetini okuyor ve onlarla istişâre ediyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak tarafından, onları bağışlaması emri de veriliyor.
İslâm’ın insanlara gösterdiği en önemli hedefler olarak şunları görmekteyiz:
-İnsanlar arasında eşitlik
-Bilginin yaygınlaştırılması ve cehâletin yok edilmesi
-Müslümanın kendi özüyle birleşmesi
-İnsanın itibârını koruması ve içtimâi adâletin gerçekleştirilmesi
-İnsanın maddî mânevî füyuzât hislerinden fedâkarlıkta bulunup başkaları için yaşayabilmesi
-Dünya ve âhiret muvâzenesinin korunması ve dünyânın yakın takibe alınması
Şûrâ’nın kuralları diyebileceğimiz hususlara gelince;
-Toplumun fikir ve müdâhale seviyesini yükseltme ve alternatif fikirler üretme,
-Herkesin kaynaklardan beslenmesi ve bunun en az günlük gıdaya önem verildiği kadar benimsenmesi,
-İnsanın görüşlerini alıp ona kendi önemini hatırlatma,
-Sevâd-ı zam’ın ekseriyet itibâriyle idâreye katılmasını sağlama,
(Sevâd-ı âzam, ümmet ekseriyetinin hakta, hukukta, adâlette, ahlâkta, sâlih amellerde ve doğruluğu şüphe götürmeyen meselelerde birleşmesidir.)
-Gerektiğinde halkın -meşrû dairede- idârecileri sorgulaması ve şuurun canlı tutulması,
-Yöneticilerin sorumsuzca keyfî davranışlarına karşı ülke ve milletin menfaatleri esas alınarak, -kargaşa çıkarmadan- yanlışlıklara engel olma, doğru ve gerçeklerin hatırlatılması esas olmalıdır.
Şûrâ, hem idare eden hem de idare edilenler için bir haktır. Birinin diğerine rüçhâniyeti yoktur. Toplumu alakadar eden meselelerde hem idâreci, hem idâre edilenler, görüşlerini bildirmezler, tekliflerini sunmazlarsa sorumlu olurlar.
-Devam edecek-
[Mehmet Ali Şengül] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Şûrâ, ilk mirascılar gibi günümüzün kutsîleri için de en esaslı bir vasıf, en önemli bir kuraldır. Kur’ân-ı kerim’de; şûrâ, namaz ve infak aynı çizgide zikredilmiş, bu hayâti meselenin önemi vurgulanmıştır.
Şûrâ sûresi 38.âyette; “Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişâre ile yürütürler, kendilerine nasib ettiğimiz imkânlardan, hayırlı işlerde sarf ederler.” buyrulmaktadır.
Şûrâ’yı önemsemeyenler ve onu uygulamayanlar, mes’ul ve sorumlu olurlar. Çünkü şûrâ, hem idâre edenlerin, hem de idâre edilenlerin mutlaka uymaları gereken hayâtî bir esastır.
Şûrâ, verilecek kararların isâbetli olabilmesinin ilk şartıdır. En akıllı insan, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insandır.
Herhangi bir işde, sebepler bazında ve tedbir plânında kusur edilmemelidir ki, neticede kaderi tenkit ve çevreyi suçlama gibi musîbeti ikileştiren zararlı bir davranışa girilmesin.
İslâm nizâmını ayakta tutan dinamiklerin başında şûrâ gelir. Devlet reisi, Allah tarafından müeyyed, vahiy ve ilhamla da beslense, yine istişâre etmek zorundadır. Bugüne kadar onu görmemezlikten gelen, gözardı eden hiçbir toplum ıslah olmamıştır. Efendimiz (sav); ‘istişârede bulunan asla kaybetmez’ (kaynak) buyurmuşlardır.
Cenâb-ı Hak l-i İmran sûresi 159.âyette; “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, -ki öyle değildin- insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşâvere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki, Kendisine dayanıp güvenenleri sever” buyurmaktadır.
Efendimiz (sav), hakkında nass (kat’i delil) vârid olmayan her meseleyi istişâre ederdi. Uhud’da karşılaştığı zımnî muhâlefet karşısında, hasımlarının gerçekleştirdiği en amansız tecâvüzler neticesi, yüzü gözü kanlar içinde, şehitlerin parçalanmış cesetleri karşısında, Ashab’ın kendi derdine düştüğü hengamda, hiçbirşey olmamış gibi Allah’ın (cc) bildirdiği; “Bu iş hususunda onlarla iştişâre et!” âyetini okuyor ve onlarla istişâre ediyor. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak tarafından, onları bağışlaması emri de veriliyor.
İslâm’ın insanlara gösterdiği en önemli hedefler olarak şunları görmekteyiz:
-İnsanlar arasında eşitlik
-Bilginin yaygınlaştırılması ve cehâletin yok edilmesi
-Müslümanın kendi özüyle birleşmesi
-İnsanın itibârını koruması ve içtimâi adâletin gerçekleştirilmesi
-İnsanın maddî mânevî füyuzât hislerinden fedâkarlıkta bulunup başkaları için yaşayabilmesi
-Dünya ve âhiret muvâzenesinin korunması ve dünyânın yakın takibe alınması
Şûrâ’nın kuralları diyebileceğimiz hususlara gelince;
-Toplumun fikir ve müdâhale seviyesini yükseltme ve alternatif fikirler üretme,
-Herkesin kaynaklardan beslenmesi ve bunun en az günlük gıdaya önem verildiği kadar benimsenmesi,
-İnsanın görüşlerini alıp ona kendi önemini hatırlatma,
-Sevâd-ı zam’ın ekseriyet itibâriyle idâreye katılmasını sağlama,
(Sevâd-ı âzam, ümmet ekseriyetinin hakta, hukukta, adâlette, ahlâkta, sâlih amellerde ve doğruluğu şüphe götürmeyen meselelerde birleşmesidir.)
-Gerektiğinde halkın -meşrû dairede- idârecileri sorgulaması ve şuurun canlı tutulması,
-Yöneticilerin sorumsuzca keyfî davranışlarına karşı ülke ve milletin menfaatleri esas alınarak, -kargaşa çıkarmadan- yanlışlıklara engel olma, doğru ve gerçeklerin hatırlatılması esas olmalıdır.
Şûrâ, hem idare eden hem de idare edilenler için bir haktır. Birinin diğerine rüçhâniyeti yoktur. Toplumu alakadar eden meselelerde hem idâreci, hem idâre edilenler, görüşlerini bildirmezler, tekliflerini sunmazlarsa sorumlu olurlar.
-Devam edecek-
[Mehmet Ali Şengül] 16.9.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Ne Yapılabilir? [Ceza yargılamalarında dikkat etmeniz gereken hayati noktalar var]
Tr724’te yeni bir program başladı
Av. Nurullah Albayrak, mağdurlardan gelen soruları cevaplıyor.
Her Pazartesi saat 16:00’da…
İşte ilk Progman
Unutmayın! Ceza yargılamalarında dikkat etmeniz gereken hayati noktalar var!
Davaya nasıl hazırlanmalısınız?
Duruşmada nasıl davranmalısınız?
[TR724] 16.9.2019
Av. Nurullah Albayrak, mağdurlardan gelen soruları cevaplıyor.
Her Pazartesi saat 16:00’da…
İşte ilk Progman
Unutmayın! Ceza yargılamalarında dikkat etmeniz gereken hayati noktalar var!
Davaya nasıl hazırlanmalısınız?
Duruşmada nasıl davranmalısınız?
[TR724] 16.9.2019
Samanyolu’nun merkezindeki kara delik, görülmemiş miktarda madde yutmaya başladı
Guardian gazetesinin Los Angeles’ta bulunan Kaliforniya Üniversitesi (UCLA) gökbilimcilerine dayandırdığı haberine göre, galaksimizdeki bir süper kütleli kara deli, bir süredir ‘alışılmış diyetinin dışına çıkarak’ fazla miktarda maddeyi hızlı şekilde yutuyor..
Hawaii’deki Keck Gözlemevi ve Avrupa Güney Gözlemevi’nin VLT teleskobu aracılığıyla 2003’ten bu yana yaptıkları gözlemlerde çekilmiş 13 binden fazla fotoğrafı karşılaştıran gökbilimciler, Sagittarius A* isimli süper kütleli kara deliğin parlayışında Mayıs ayından bu yana büyük bir artış tespit ettiklerini açıkladı.
UCLA’da görev yapan astronomi profesörü Andrea Ghez, “Süper kütleli kara delik üzerinde çalıştığımız son 24 yılda böyle bir şey görmemiştik. Genelikle oldukça sakin, zayıf, diyette olan bir kara delik. Böylesi bir ziyafet çekmesine neden olan şeyin ne olduğunu bilmiyoruz” dedi.
Gökbilimciler Mayıs ayından bu yana Sagittarius A*’nın kurbanı olan maddenin ne olabileceğini ya da parlamasının kalıcı ya da geçici olup olmadığını söyleyemiyor.
Uzmanlar Sagittarius A*’nın yuttuğu maddenin, geçen yıl söz konusu kara deliğin yakınlarından geçen S0-2’den geliyor olabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Bilim insanlarına göre, Sagittarius A* bu yıldıza ait büyük miktardaki gazı kendine çekmiş, ancak gaz bu yıl kara deliğe ulaşmış olabilir. Bir diğer ihtimal ise, G2 isimli çift yıldızların kara deliğin yakınlarından 2014’te geçmesi sonucu Sagittarius A*’ya gaz kütlesi kaptırmış olması.
Bilim insanları, süper kütleli kara deliğin dünyadan 26 bin ışık yılı uzaklıkta bulunduğunu, dolayısıyla gezegenimiz için bir tehlike oluşturmadığını düşünüyor.
[TR724] 16.9.2019
Hawaii’deki Keck Gözlemevi ve Avrupa Güney Gözlemevi’nin VLT teleskobu aracılığıyla 2003’ten bu yana yaptıkları gözlemlerde çekilmiş 13 binden fazla fotoğrafı karşılaştıran gökbilimciler, Sagittarius A* isimli süper kütleli kara deliğin parlayışında Mayıs ayından bu yana büyük bir artış tespit ettiklerini açıkladı.
UCLA’da görev yapan astronomi profesörü Andrea Ghez, “Süper kütleli kara delik üzerinde çalıştığımız son 24 yılda böyle bir şey görmemiştik. Genelikle oldukça sakin, zayıf, diyette olan bir kara delik. Böylesi bir ziyafet çekmesine neden olan şeyin ne olduğunu bilmiyoruz” dedi.
Gökbilimciler Mayıs ayından bu yana Sagittarius A*’nın kurbanı olan maddenin ne olabileceğini ya da parlamasının kalıcı ya da geçici olup olmadığını söyleyemiyor.
Uzmanlar Sagittarius A*’nın yuttuğu maddenin, geçen yıl söz konusu kara deliğin yakınlarından geçen S0-2’den geliyor olabileceği ihtimali üzerinde duruyor. Bilim insanlarına göre, Sagittarius A* bu yıldıza ait büyük miktardaki gazı kendine çekmiş, ancak gaz bu yıl kara deliğe ulaşmış olabilir. Bir diğer ihtimal ise, G2 isimli çift yıldızların kara deliğin yakınlarından 2014’te geçmesi sonucu Sagittarius A*’ya gaz kütlesi kaptırmış olması.
Bilim insanları, süper kütleli kara deliğin dünyadan 26 bin ışık yılı uzaklıkta bulunduğunu, dolayısıyla gezegenimiz için bir tehlike oluşturmadığını düşünüyor.
[TR724] 16.9.2019
‘Arkama dönüp bakmadım, çünkü geride bakacak birşey bırakmadılar’ [Basri Doğan]
ERDOĞAN DUMAN: Bu sendika devletin yasal sendikası. Ve aidatını devlet ödüyor. Bu sendikanın ücretini bile ben ödemiyorum diye göreve iade beklerken, kendimi polis arabasında buldum. Mahkemeye çıktım, genç bir hakim geldi. Sayfaları çevirdi. Seni tutuklamak zorundayım dedi ve duruşma bitti.
FİLİZ DUMAN: Çok kötü bir yafta ile silahlı terör örgütü ile suçladılar. Hayatımda silahı sadece polislerde gördüm. Evimize gelen polisler silah aramadı. Sadece kitap aradılar. Kitapların, Kur’an-ı Kerim’lerin içine baktılar. 13 yıl devletime hizmet etmiştim. Ama bir gecede silindik. Onun için hiç dönüp arkama bakmadım.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından çıkarılan KHK’larla görevlerinden ihraç edilen akademisyen sayısının 6 binden fazla olduğu ifade ediliyor. Mesleğinden atılan öğretmen sayısı ise 30 bin. Türkiye’nin bu eğitimli, yetişmiş kadroları ‘size su bile yok’ denilerek gittikleri her kapıdan geri çevrildi. Yaptıklarının karşılığı olarak gördükleri bu vefasızlık karşısında vatanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Erdoğan Duman ve Filiz Duman öğretmenler de işte bu KHK mağdurlarından. Çevrelerinde iyilikleri ve başarılı öğretmen olmalarıyla takdir gören bu insanlar gün geldi kendi ifadeleriyle ‘arkalarına dönüp bakmadan’ aziz bildiklerini topraklarından hicret ettiler. Sıkıntı ve çile dolu bir sürecin sonunda geldikleri Hollanda’da hayata tutunmaya çalışıyorlar. Kısa sürede komşuları tarafından sevildiler. Hollandalı komşularına, tatile giderken evinin anahtarını onlara emanet edecek kadar güven telkin ettiler. Tanıştıkları insanlar, ‘Duman Ailesi’ni istiyoruz’ diye devlet makamlarına mektuplar yazdılar. Geleceğe umutla baktıklarını belirten Filiz Duman, şartlar bir gün düzelse dahi vefa örneği göstererek Hollanda’yı bırakmayacağını söylüyor. Erdoğan Duman ve Filiz Duman öğretmenler ile iki kızıyla yaşadıkları süreci konuştuk.
12 YIL ÖĞRETMENLİĞİN BEDELİ İHRAÇ OLDU
İsmim Erdoğan Duman Erzurumluyum. 2002 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliğinden mezun oldum. İstanbul’a atandım. 6 yıl İstanbul’da öğretmenlik yaptım. Daha sonra Bursa’nın İnegöl ilçesinde 6 yıl öğretmenlik yaptım. Son iki yılımda Sakarya’da öğretmenlik yaptım. 15 Temmuz sonrasında ise yaşanılanlar malum ve ihraç edildik.
Öğretmenlikten ihraç edilmesine bir türlü anlam veremediğini dile getiren öğretmen Erdoğan Duman ” 15 Temmuz günü ailemiz ile birlikte yaylada idik. Orada telefon ve internet olmadığı için saat 01:00’a kadar orada idik. Sonra ayrıldık. Yolda bir arkadaşım beni aradı. darbe olmuş dikkat edin dedi. Bir istasyonda gece 02:30’a kadar durduk. Sonra trafik sakinleştikten sonra Sakarya’ya girdik. Baktık bir fırın önünde insanlar ekmek almak için sırada bekliyorlar. Biz de sıraya girdik. Ekmek aldık evimize gittik. Ertesi gününe kadar ne olduğunu tam anlayamadık. Twittere baktık. Bu arada darbeyi kendi üzerimize almıyoruz. Bizlerin darbe ile alakası ne olabilirdi ki? Olayı anlamaya çalışıyoruz. Sakarya’daki meydana gittim. Serdivan Belediye Başkanı ile merhabalaştık. Hatta onunla çay içtik. Akabinde 22 Temmuz günü ilçe milli eğitim müdürü aradı. Görevden uzaklaştırıldığımızı söyledi. Ne yaptık ki? Şok olduk. Eşimin okul müdürü de aradı ona da uzaklaştırma verildiğini söyledi. Olayın hala şokundayız. Bizler bir şeyler yapmadık ki! 3-5 gün sonra herhangi bir sıkıntınız yok gelin diyecekler diye bekliyoruz. Bu arada dilekçe ile başvuru yaptık. Fakat ‘disiplin soruşturmanız olmadığı için dilekçeniz kayda alınmamıştır.’ şeklinde cevap geldi. 1 Eylül’de bir arkadaşım aradı. Dün resmi gazete yayınladı. 672 meşhur KHK bildirisi. İhraç olanlar listesinde benim adım var. Bu arada eşimle kendi kendimize espri yapmak zorunda kaldık. Ben ihraç oldum. Sen ihraç olmadın. Sonra baktık ki eşimin adı da var. İhraç olduk fakat sağı solu aramaya başladık. Neden ihraç olduk? O arada Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, öğretmenlerin ihracında sıfır hata yaptık. Meğer ise Aktif Eğitimciler Sendikasına Üye olan bütün öğretmenler, bir kalemde ihraç olmuş. Yapılacak bir şey yok. Bu şekilde öğretmenlikten ihraç olduk. Okul müdürü bizi ziyaret etmeye çekiniyor. Çünkü çok iyi tanışıyorduk. Öğretmen arkadaşlar ile aramız çok iyi idi. Neler oluyor bitiyor tam anlayamıyorduk.
SENDİKAYA ÜYE OLANLARA 6 TL EK ÜCRET VERDİLER
Bu arada mesleklerinden atılanlar itiraz ediyorlar. Bizde bölge idare mahkemesine gittik. Eşimle birlikte müracaat ettik. Bizi görevimize iade edin. Çünkü Aktif Eğitimciler sendikası üyesiyim. Bu sendika devletin yasal sendikası. Ve aidatını devlet ödüyor. Bu sendikanın ücretini ben ödemiyorum. Devletin Maliye Bakanlığı ödüyor. Ben bundan dolayı ihraç olamam. 74. maddesi gereği kanunen bu tür sendikalara destek veriyor. Aslında bizleri teşvik ettiler bu sendikaya üye olmamız için. Sonra üye olanlar ödüllendiriliyordu. Maaşlarımıza sendikaya üye olduğumuzdan dolayı 6 TL ek ücret ödüyorlardı. Sonra akıl almaz bir şekilde sendikaya üye olduğunuzdan dolayı, ihraç oluyorsunuz. Bu arada bu delileri sunarak bölge idare mahkemesine itiraz ettim. Oradan çıkarken, polis sen bir dakika dur dedi. Neden dedim? Ben işlem yapar iken onlara bir uyarı geliyor. Oradaki memur polise haber veriyor. 28 Eylül 2016 günü terörle mücadele polisi geldi. Savcıyı aradı. Şahıs burada. Sayın savcım eşi de yanında. Eşini de alalım mı? almayalım mı? Savcı bu arada biraz düşündü. Sonra eşimi bıraktılar beni aldılar. Beni görevime iade edin derken, kendimi polisin arabasında buldum. Sonrasında polis eşliğinde terörle mücadele kurumuna götürüldüm. Akşam oldu sorguya çekiyorlar. Gazete okuyor muydun? Dergiye abone oldun mu? Bank Asya’da paran var mı? Neden öğretmenler derneğine üye oldun? Çocukların hangi okulda okuyor? Hangi yurtta kaldılar? Bu gibi sorular sordular. Sonra yurtdışı çıkış yasağı konuldu ve akabinde haftada bir imza karşılığında serbest bırakıldım. Yani ben yine iyi niyetli düşünüyorum. Ben ne yaptım ki?
POLİS OLMAYAN OPERASYONLA BENİ YAKALAMIŞ!
E sınıfı ehliyetim olduğu için kamyoncu olmayı düşünüyordum. Bir gün eşimi evden alıp Emniyete götürmüşler. Sonrasında araştırmalar neticesinde eşimi de serbest bıraktılar. O da her hafta imza karşılığında serbest bırakıldı. 4-5 ay bu şekilde imza sürdü. Bir gün polis beni aradı. Sizin evinize geldik. Sitenize giremedik. Sizinle ilgili ek ifadenize başvuracağız dedi. Neden dedim ben zaten iki gün sonra imza atmaya polis karakoluna geliyorum dedim. Ben şuan çarşıdayım geleyim mi? Polis yok bizler seni almaya gelelim dediler. Büyük postane önünde buluşup terörle mücadele kurumuna getirdiler. Sonra polis bir tutanak hazırlamış. Tutanağı okudum. Operasyonlar yaparak beni yakaladıklarını yazıyorlar. Ben polislere biz bunların hangisini yaşadık. Siz telefon açtınız ben yerimi söyledim. Buluştuk birlikte buraya geldik. Ben kaçmadım. Ne operasyonu yaptınız dedim Polis ses tonunu yükselterek yeter bu şekilde konuşma. Sen silahlı terör örgütü üyesi olarak buradasın. Bunun altına imza at. Atmıyorum dedim. 15 yıl sizlerin çocuklarını okuttum. Benimle bu şekilde konuşamazsınız dedim. Sonra ben diretince tutanağı değiştirdiler. Ona imza attım. Sonra adliyeye götürdüler. Bu arada yine bırakılacağımı zannediyordum.
POLİS ‘SİZE SU YOK’ DEDİ…
Bu arada sorgu süresince saatlerce oradayım. Su istedim. Polis su getirmiyor. Ben gözaltındayım. mesai bitmiş. İki tane polis başımda bekliyor. Normal hakkım olan su istiyorum. Polis size su yok dedi. Su getirmedi. Ben namaz kılmak istiyorum dedim. Sonra namaz için izin verdi. Namazı kıldıktan sonra polis benimle dalga geçmeye başladı. Beddua ettin mi? dedi. Etmedim dedim. Zaten etseniz de sizin beddualarınız kabul olunmaz yönünde alaycı bir tavır sergiledi. Polise bak dedim. Ben iki ay öncesinde devlet memuru idim. Devlet memurluğunda ciddiyet vardır. Sen çok insan gözaltına almış olabilirsin ama, ben hayatımda ilk defa gözaltına alınıyorum. Bu anlar tarihi anlar. Her saniyesi benim hafızamda yer edinir. Senin her cümlen ömür boyu benim hafızamdan silinmeyecek dedim. Benimle bu şekilde konuşma dedim.
3 KİŞİLİK KOĞUŞTA 12 KİŞİ
Polis bana artık öğretmen değilsin bunu böyle bil dedi. Ben şu anda resmi öğretmen değilim ama, hala öğretmenim. Göreceksin hukukla geri döneceğim. Polis çok uzatma dedi ve beni itti. Bu arada 7-8 saat sonra savcı sorguya geldi. Benzer sorular sordu. Ben yine aynı cevapları verdim. Beni bırakırlar diye düşündüm ve tutuklanması yönünde hakimliğe sevk etti. Sonra genç bir hakim geldi. Sayfaları çevirdi. Seni tutuklamak zorundayım dedi ve duruşma bitti. Kendimi 4 saat hastane kontrolünden sonra Erzurum H tipi cezaevinde buldum. Şok oldum. Cezaevine girdim. Ne olduğunu bilmiyorum. H tipi bir cezaevi. Daracık bir yer. 3 kişilik dizayn edilmiş yerde 12 kişi kalıyoruz. Çeşitli mesleklerden insanlar. Aklınıza ne tür meslek geliyor ise, bütün meslek grupları var. Doktorundan, yargıcından, mühendisinden insanlar var. Ben onların içerisinde en az okumuş kişiydim. Hepsi çok değerli insanlar idi. Aradan geçen dört ay sonunda ilk duruşmam oldu. Hakkımda iki dava açılmış. Terör örgütüne finansal destek muhalefet suçu işlemek , Aktif Eğitimciler Sendika ve Dernek üyesi ve terör örgütüne üye suçları yöneltildi. Ben de tek tek savunmamı yaptım. Yaşlı bir hakim savunmam karşısında utandı. Duruşma 40 gün ertelendi. Yine aynı suçlamalar yöneltildi. Hakim 6,3 yıl ile bana tahliye kararı verdi. Bu karar bozulur diye hep bekledim. Bu arada eşimde her hafta imza atmaya devam ediyor.
BİZE YAŞAM ALANI KALMADIĞINI ANLADIK
Aylar geçiyor bitmiyor. İstinaf onaylıyor. Bu arada eşimede dava açıldı. Bu arada bize yaşam alanı kalmadığını anladık. Biz hayat felsefemiz gereği hep insanlara yardımcı olduk. Bu hep çok şeffaf bir yaşantımız oldu. Bir evde 2 öğretmen beş yıl aynı okulda eşimle gece gündüz çalışarak çocuklara faydalı olmaya çalıştık. Çocuklarda bunu görüyorlardı. Bundan dolayı da çok seviliyorduk. Böyle bir aile düşünün, iş yapamıyor. İş kuramıyor. Bir yere işe müracaat ediyorsun. Karşına olamayan 4 harfli bir şey çıkıyor. Hastaneye gidiyorsun ekran sana çevriliyor. sen şundan dolayı yargılanmışsın. Size herhangi bir yaşam alanı kalmıyor. Seyyar satıcılık yapıyorsun. İnsanlar sana çok düzgün konuşuyorsun. Nasıl seyyar satıcılık yapıyorsun. Şaşırıyor sana sen ihraç olanlardan mısın diyorlar. Neyle tepki ile karışılacağını bilemiyorsun.
Erdoğan öğretmen, kendi kullandığı bot ile rota bilmeden bir kara parçasına çıkarız umuduyla yola çıkmış.
KENDİMİZ BOT İLE BİR KARA PARÇASINA ATTIK
Memleketimin, her yörenin ve dağın bende bir hatırası var. Sosyal bilgiler öğretmeniyim. Türkiye’yi adım adım biliyorum. Böyle coğrafyaya aşık olan bir insan, istemeden, ama yapacak bir şey kalmadığından dolayı, sadece faydalı olmak adına canını ortaya atarak bu çocuklar ile birlikte, bir bota biniyor. Suyun üstünde yardımsız, ne olduğu belli olmadan, bir kara parçasına doğru gidiyorum. Ben botu kendim kullanıyorum. Yardım yok. Gündüz vakti deniz ortasında can yeleği yok. Bir kara parçasını hedef tutmuşuz gidiyoruz. Nereye gidiyoruz. Başımıza ne gelecek bilmiyoruz. Gittik bot ile sadece ailecek biziz.
Duman ailesinin, neresi olduğunu bilmedikleri kara parçasına adım attıkları o anlar…
Eğer aksi bir durum olsa kimsesizler olarak, Ege denizinde boğulan maden ailesi gibi olacağız. Bu arada gittik. Kendimizi kara parçasına attık. Evlere doğru gittim. Küçük bir plaj. Küçük bir sırt çantası var. Bizde ailecek plajın içerisine daldık yürüyoruz. Bu arada önümüze bir kadın çıktı. Nereye dedi. Biz Türkiye’den dedik. Kadın anladı olayı. No panik dedi. Çocukları lavaboya götürdü. Bize su getirdi. Karpuz ve bisküvi getirdi. Siz biraz dinlenin dedi. Bu Yunanlı kadın bize hayat hikayesini anlatarak ağladı. Türkiye’de yaşayan bir insan olarak 2 yaşında anne ve babası ile Türkiye’den Yunanistan’a gelmiş. Yunanlı kadın 10 ila 15 dakika ağladı. Benim eşimin de ailesi de Yunanistan Selanik’ten Türkiye’ye gitmişler. Tarihin acı hatıraları ile karşılaştılar iki kaderdaş. Karşılıklı ağladık. Bir saat sonra Yunan polisini aradılar. Polis geldi botumuz orada. Polis arabasına bindik gittik. Karakolda sorguya alındık. Başımızda geçenleri tek tek anlattık. 3-4 gün süren işlemlerin ardından Atina’ya gittik.
BEN UÇAĞA BİNDİM, KIZIM UÇAKTAN İNDİRİLDİ
Bende büyük kızımla Hollanda’ya gelmeye çalışırken, çok ilginç bir olay oldu. Ben uçağa bindim. 13 yaşındaki kızımı Yunan polisi indirdi. Farklı bir şey düşündü. Benim bu çocuğu kaçırmak düşüncesinde olduğumu düşündü. Sen binemezsin dedi. Çocuk 2 ay Yunanistan’da yalnız yaşadı. Sonra bir şekilde buraya getirdik. 6 ay yolculuğun en zor iki aylık bekleme dönemi oldu.
HOLLANDALI AİLE ANAHTARLARINI BİZE TESLİM ETTİ
Tek başına buraya çıkıp gelmişsin. Dört dörtlük bir evlat yetiştirmeye çalışıyorsun. Çocuğunu bırakıp gitmişsin. Bu arada Yunanistan’da iki gönüllü avukat yardımcı oluyorlar. Telefon açıyorlar. Moral veriyorlar. Herhangi bir sıkıntıya kapılmasın çocuk 13 yaşında kampa gitmesin diye. Bu arada dakikalar saniyeler bize yıllar gibi geliyor. Kampta merdivenlerden çıkan birini gördüm. Mültecilere yardımcı oluyorum dedi. Bana da yardımcı olur musun dedim. Ben bir Hollandalı aile ile tanışmak istiyorum bana yardımcı olur musun dedim. Bunun üzerine bir Hollandalı bizi aradı bizi kampta ziyarete geldiler. Hollandalı üniversitede öğretim görevlisi. Eşi lisede öğretmen ve 4 çocukları var. Tanıştılar bizimle. Bize her hafta gelebilirsiniz dediler. Bu aile ile 1-2 ay ziyaretlerimiz sıklaştı ve zamanla onlar ile kalıcı dostluklar kurduk. Bu arada tatile giderlerken, anahtarlarını bize veriyorlardı. Bu arada yemeklerimizi de çok beğeniyorlardı. Bizler ile hep görüşmek istiyorlardı.
DİL YOK AMA HOLLANDALI DOSTLARIMIZIN SAYISI ARTTI
Bu arada Hollandalı aile benim iki kızımın da müzik aletleri çalmaları karşısında etkilendiler. Bizlere de müzik çalın demeye başladılar. Öğretmen olduğumuza dair diplomaları ve çocuklar ile resimlerimizi gösteriyoruz. Kendileri de eğitimci oldukları için çok sevindiler. Sonra parklara açık havaya ailecek birlikte çıkmaya başladık. Aileler ile tanışmalar çoğaldı. Çoğu çocuklu aileler. Çok uzun sürmeden onlarda bulunduğumuz kampa geliyorlar. Biz onlara kahvaltı hazırlıyoruz. Kahvaltıyı ve bizi beğeniyorlar. Bir hafta sonra evlerine davet ediyorlar. Bizde 3-5 kelime Hollandaca biliyoruz. Onlara yemek yapıyoruz. Bu arada dil bilmemize rağmen sayı çoğaldı. Bu 7-8 aile oldu. Dostluklar artmaya başladı. Duygusal bağlar kuruldu. Bir gün Hollandalı bir aile kampa geldi. 4 aydır onlar ile görüşüyorduk. Ben Fransa’ya tatile gideceğim. 21 gün gelemeyeceğiz. Evimizi sizlere vermek istiyoruz. Düşünür müsünüz kalmayı dedi. Bizler ailecek şaşırdık. İlk önce yanlış mı anlıyoruz dedik. Sonra tekrarladı evimi teslim ediyorum kabul ediyor musunuz. Olabilir dedik. Bizim bir kedimiz var. Sizi rahatsız eder mi dediler. Bizde hayır dedik. Evi bize verdi. Artık yavaş yavaş dili anlamaya başladık ve yardımsız işlerimiz görmeyi öğrendik. Bir gün marketteyim. Bir Hollandalı bana alışveriş arabası getirebilir misin, dedi. Ben de ona verdim. Kendisine ben burada çalışan biri değilim. Size yardımcı olmak için arabayı getirdim. Bu jest kadının çok hoşuna gitti. Bana sorular sordu. Hangi ülkeden geldin. Eşim ve çocuklarımı sordu. Bana ben seninle konuşmaya devam etmek istiyorum dedi. Adresimizi aldı. Eşi ile birlikte kampa geldi. Onlara kahvaltı teklif ettik. Onlar sizi daha fazla tanımak istiyoruz dedi. Sonra onlar bizi evlerine davet ettiler. Bize güzel bir öğle yemeği hazırlamışlardı. Bize sizleri ailecek çok sevdik dediler. O aile bizi daha sonra kendi evlerine 130 km mesafede ki kampımıza bizi ziyarete geldiler. Herkese ayrı ayrı hediyeler getirdiler.
Duman Ailesi için mektup yazan Hollandalı aileler onları yanlarına komşu olarak istemiş.
HOLLANDALI AİLENİN İYİ NİYET MEKTUBU
Bir gün bir Hollandalı dostumuzdan kampımıza bir mektup geldi. Bu aile ile de tevafuken tanışmıştık. Aslında bu mektubu yazan aile sığınmacılara karşı belli bir önyargıları var imiş. Bizler ile tanıştıktan sonra bu mektubunda iltica merkezine yazdığı yazıda bu insanlar bizim ilticacılara karşı fikrimizi değiştirdi. Bu aile ile aynı kalbi paylaşıyoruz. Onlar çok iyimser insanlar. Hikayelerini dinledik. Bu kadar yaşadıkları sıkıntılardan sonra hala yüzleri gülüp, hala ayakta olmaya çalışıyorlar. Biz bu yönlerinden çok etkilendik. İki kızları da var. Onlarda çok sosyal Hollanda’yı çok merak ediyorlar. Hollandalıların arasına girmeyi çok istiyorlar. Onların oturum aldıktan sonra bizim şehre gelmesini istiyoruz. Bunlar ile yakın komşu olmak istiyoruz. Bunu yetkililere verebilirsin diyor mektubunda.
DÜNYA HERKESE YETER
İnsanlar ile dostluk kurmak için aynı dili konuşmaya gerek yok. İnsanlar ile samimi olabilmek için, aynı dili bilmeye gerek yok. Gözler kalbin aynasıdır. Yalan söyler mi? Bahara yolculuk filminin türküsü idi. Demek ki gözler yalan söylemiyor. Bir dostluk kuruyorsun bu inanılmaz haz veriyor insana. İnanılmaz duygular yaşatıyor. Ve gittikçe senin ufkun genişliyor. Dünya herkese yeter ve artar herkese fazlası ile geniş. Ülkenin küçük olması önemli değil. Küçücük bir ülke. Ama geniş bir dünya. Yine Zwolle de hemşirelik yapan bir Hollandalı dan şunu öğrenmiştim. 4-5 Mayıs Hollanda’nın Nazi işgalinden kurtuluş günü idi. Kutlamıştım ben. Bana o Hollandalı “Önemli olan Hollanda’nın kurtuluşu değil, önemli olan bütün dünyanın, bütün insanlığın kurtuluşu, önemli olan herkesin huzur ile yönetilebileceği demokrasi ile yönetilebileceği zorbalıkların, baskıcı yöneticilerin olmadığı bir dünya olduğunda o zaman, Hollanda’da doğal olarak kurtulmuş olur.’’ dedi. Ayrı bir ders almıştım o Hollandalı aileden. Çünkü arkada hoş bir seda bırakmak gerekiyor. Bu seda dünyanın her tarafında bırakılabilir. Dünya vatandaşı olmayı hayal ediyorduk, bu hayali Hollanda’da yaşadık.
ÜLKEYE KATKI SAĞLAMAK İSTİYORUZ
Özellikle çocuklarımız Hollanda’ya yaşadıkları Avrupa kıtasına faydalı olacaklar. Şu anda B1 seviyesinde Hollandacaya sahipler. Biz de kursa gitmeden A2 seviyesinde Hollandaca konuşuyoruz. Bir yıldır cüzi miktarda Hollanda’dan yardım alıyoruz. Bu yardımı ileri de kat be kat geri ödemek istiyoruz. Ben fazlasıyla bu ülkeye vergi ödemek istiyorum. Çünkü güzellikler yaşadık burada.
ÖĞRETMEN FİLİZ DUMAN: ÖĞRETMENLİK MESLEĞİMİ HOLLANDA’DA İCRA ETMEK İSTİYORUM
Erdoğan Duman’ın meslektaşı olan eşi de idealist bir öğretmen. Filiz Duman yaşadıklarını anlatırken gözyaşlarını tutamıyor: 13 yıl matematik öğretmeni olarak görev yaptım. Mesleğimi çok severek yaptım. Sonra 15 Temmuz darbesi sonrasında ihraç ve açığa alındım. Çok sevdiğim öğretmenlik mesleğim son buldu. Artık ülkeden çıkmak zorunda kalmıştık. Ülkeden çıktık Yunanistan’a geçtiğimizde orada yeni kuracağımız hayatımız için, bir şeyler yapmaya çalıştık. Orada çok acılı hikayelerde yaşadık. Ama sonunda Hollanda’ya varmıştık. Hollanda’ya geldik. Fakat geride çok acı şeyler yaşadık. O yaşadığımız hikayeler bizleri ağır bir şekilde etkilemişti. Bunların etkisinden çıkmamız kolay olmadı. Kendimizi toparlamak için bayağı çaba sarf ettik. Daha sonrasında dışarıda bir hayat olduğunun farkına vardık. Baktık ki insanlar çok sıcak ve güler yüzlü. Herkes birbirlerine selam veriyor. O zaman bizde bir şeyler yapmalıyız. Eşimle ben sosyal ilişkileri çok seven bir aile idik. Onun için bizlerinde sosyalleşmemiz lazımdı. İnsanlar ile konuşup, hayata karışmak istiyoruz. Sokağa çıktık. Hollandalı aileler ile tanıştık. Onlar ile güzel diyaloglar kurduk. Onlarda bizi bir şekilde mutlu etmeye çalıştılar. Biz onları mutlu etmeye çalıştık. Yeri geldi onlar ile yemek yaptık. Yeri geldik onlar ile bisiklet sürmeye gittik. Bize davetlerde bulundular. Biz onlara davetlerde bulunduk. Ve çok güzel diyaloglar kurduk. Şimdi resmi işlerimizin tamamlanmasını bekliyoruz. Sonrasında matematik öğretmenliğimi Hollanda’da tekrar icra etmek istiyorum.Çocuklarım ile birlikte İnşallah geleceğe ve güzel bir hayata adım atmak istiyoruz.
İKİMİZ BİRBİRİMİZİ ÇOK İYİ ANLAMIŞTIK
Dedem ve anneannem yıllar önce Yunanistan’dan çıkarılmak zorunda kalmışlardı. Mübadele döneminde. Sonra bir şekilde kendi torunları bir şekilde Yunanistan’a girmek zorunda kaldılar. Bir şekilde torunları da aynı kaderi tersi göç ile yaşadı. Yunanistan’a ilk adımımızı attığımızda karşımıza çıkan bir bayan var idi. Çocuklarımız ve bizler ile çok ilgilendiler. Bizi çok rahatlattılar. Yunan halkına Türkiye’de bakılan farklı bir anlayış vardı. Topraklara adım attığımızda o anlayışın yıkıldığını gördük. Yani karşımızda anlatılanların dışında bambaşka insanlar vardı. Bizimle ilgilendiler. Çocuklarımıza yiyecek veriyorlardı. Biz aslında Yunanistan’a korkarak gitmiştik. Kolay yollar ile gitmedik. O Yunan bayan da bende Yunan olduğum için 2 yaşında Türkiye’den çıkıp Yunanistan’a gelmek zorunda kalmıştım. Bizim durumumuzda aynı olunca onları ayrı bir etkiledi. İkimiz birbirimizi çok iyi anlamıştık. Böyle bir diyalog olmuştu.
Filiz Duman, bottan geriye bakmadığını söylüyor.
BOTTAN ARKAYA DÖNÜP BAKMADIM. ÇÜNKÜ ARKAYA DÖNÜP BAKACAK BİR ŞEY KALMAMIŞTI
Aslında bizler Türkiye’dekiler için çok güzel şeyler yapmıştık. Çocuklarımız için, öğrencilerimiz için çok özverili işler yaptık. Onun içindir ki bottan arkaya doğru geri dönüp bakmadım. Çünkü arkada dönüp bakacak hiçbir şey kalmamıştı. Bunları hiçbir şekilde hak etmemiştik. Kötü olan hiçbir şeyi yapmamıştık. Hakkımızda çok kötü bir yafta ile silahlı bir terör örgütü ile suçladılar. Hayatımda silahı sadece polislerde gördüm. Evimize arama yapmaya gelen polisler vardı. Arama yaptılar. Hiç biri silah aramadılar. Sadece kitap aradılar. Kitapların içlerine baktılar. Kuran-ı Kerim’in içlerine baktılar. Bir tane silah aramadılar. Onun için arkama dönüp hiç bakmadım. Geride arkama dönüp bakacak bir şey kalmamıştı. Artık baskılardan son haddimize geldiğimiz için Türkiye’den çıkmak zorunda kaldık. Yoksa ülkemizi insanlarımızı seviyorduk. Çünkü hiç bir şey yapmamıştık. Ülkemiz iyi olsun diye çaba sarf ettik. 13 yıldır devletime hizmet etmiştim. Ama bir gecede silindik. Onun için hiç dönüp arkama bakmadım.”
ŞARTLAR İYİLEŞSE DAHİ DÖNMEK İSTEMİYORUM
Hollanda’da öğretmenlik mesleğini yapmak istediğine değinen eğitimci Filiz Duman ” Ben şartlar iyileşse dahi tekrar geriye dönmek istemiyorum. Çocuklarım ve eşimle yeni bir dünya kuruyoruz. Dünya gerçekten çok küçükmüş. Biz Türkiye’de iken dünyanın çok büyük olduğunu düşünüyorduk. Dışarı çıkmaya korkuyorduk. Ama Türkiye’den çıktığımız anda o yaşadığımız ve beynimizde ki bilinç altında ki şeylerin hepsi silindi gitti ve dünya gerçekten çok güzel. Burada da yardıma ihtiyacı olan insanlar var. Burada da yardım edebileceğimiz insanlar var. Şuan tek amacım insanlara bir şekilde yardımımızın dokunması.Ben sadece insanlara yardımcı olmak istiyorum. ”
Duman ailesinin kızları, Hollandaca’yı kısa sürede öğrendi.
AİLENİN YAZAR KIZI DÖNGÜ İSİMLİ KİTABI BİTİRMEK ÜZERE
Duman ailesinin iki kızı da Hollanda’da kalıcı olmak ve bu ülkenin dilini çok iyi öğrenmek için çok büyük çaba sarf ediyor. Ailenin büyük kızı 13 yaşında olmasına rağmen 100 sayfalık Döngü isimli bir kitap yazmış. Son düzeltmeleri yapılıyor. Ailenin küçük kızı ise kısa sürede Hollandacayı öğrenerek bu ülkede başarılı bir fert olmak istiyor.
[Basri Doğan] 16.9.2019 [TR724]
Yahudiler suçlu oldukları için mi Hitler tarafından cezalandırıldı? [Cumali Önal]
Ahmet Kuru’nun ‘Kıtalararası’ sitesinde yayınladığı ‘Gülen cemaati ve Müslüman Kardeşler’in çöküşündeki üç benzerlik’ başlıklı makalesini okuyunca bu yazıyı kaleme alma gereği duydum.
Bir din adamı ya da akademisyen değilim ama çeyrek yüzyıl İslam dünyasında çalışan bir gazeteci olarak iyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Mısır’daki 10 yıllık gazetecilik hayatımın yanı sıra Sudan’dan Libya’ya; Irak’tan Filistin’e Pakistan’a pek çok ülkeyi, dini ve sosyal hareketi inceleme ve araştırma fırsatı buldum.
Özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşlerin neredeyse tüm lider kadrosuyla röportajlar yaptım, akademisyen, aktivist ve gazetecileriyle aynı ortamlarda bulundum.
Hemen ilk izlenimimi söyleyeyim: Gülen Hareketi’ne en uzak kesim olarak Müslüman Kardeşler mensuplarını gördüm. Genel olarak diğer ülkelerdeki dini hareketlerde de benzer bir yaklaşım olduğunu farkettim.
Kuru’nun makalesine dönmeden önce başka bir mülahazamı söylemek istiyorum. Son dönemde Gülen Hareketi’ne yönelik çok sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu eleştirilerin bir kısmı bir zamanlar Hareket içinde yer almış ya da sempati beslemiş insanlardan geliyor.
Eleştirilerin temelini şu argümanlar oluşturuyor:
1- Bir dönem AKP ile yakın ilişki içinde bulunulması ve politikaya girilmesi
2- Hareketin Lideri Fethullah Gülen’in yakın çevresinde bulunan bazı kişilerin darbe ile ilişkilendirilmesi ya da bu kişilerin bazı netameli ilişkilere girmesi
3- Rejimin yanında yer alarak Kürtlere baskı yapması
4- Gelen şiddetli fırtınanın fark edilememesi
5- Yeni bir yol haritasının ortaya konamaması
Şimdi Kuru’nun makalesinde dile getirdiği eleştirileri değerlendirmek istiyorum.
Öncelikle Hizmet Hareketi ile Müslüman Kardeşleri neredeyse eş tutması kendi içinde çok ciddi sıkıntılar barındırıyor. Dünyada hangi din, mezhep ya da ideolojiden olursa tüm organizasyonlar az çok birbirine benzer.
Birincisi Müslüman Kardeşler Hareketi İngiliz işgal güçlerine karşı tepki olarak ortaya çıktı ve daha sonra paramiliter güçler oluşturarak işgalle mücadele yoluna gitti. Bu paramiliter düşünce her zaman örgütün içinde yer alıyor. Gülen Hareketi’nin tarihinde hiçbir zaman bu tür bir yöntem olmamıştır.
İkincisi Cihat ve emperyalizmle mücadele Müslüman Kardeşlerin temel iki temel felsefesini oluşturur. Kardeşlere göre Şeriat devlet ve toplumun temel esaslarını belirlemeli, Müslüman ülkeler, özellikle Araplar emperyalizmden kurtarılarak birlikleri sağlanmalıdır. Zaten Müslüman Kardeşlerin Mısır’daki seçimlere girerken ‘İslam çözümdür’ mottosunu seçmesi de bu ideolojisini açıkça ortaya koyuyor. Gülen Hareketi’nin hiçbir zaman bu tür radikal söylemleri olmamıştır.
Üçüncüsü Müslüman Kardeşlerin ideolojisinde Siyonizm ile mücadele asli unsurlardandır. Gülen Hareketi’nin böyle bir önceliği ve stratejisi yoktur.
Dördüncüsü bugün dünyadaki pek çok radikal hareketin; El Kaide’den Hamas’a, İslami Cihad’a lider kadrolarının Müslüman Kardeşlerden çıktığı bilinen bir gerçektir. Şu anda Suriye’den Irak’a, Somali’den Libya’ya faaliyet gösteren pek çok Selefi/Vahhabi örgütün de Müslüman Kardeşlerden esinlendiğini vurgulamak gerek. Gülen Hareketi ise bu örgütler tarafından benimsenmemektedir.
Beşincisi Müslüman Kardeşlerin neredeyse Arap ülkelerinin tamamında bağlantılı olduğu siyasi hareketler mevcuttur. Bazılarında bu partiler iktidarda ya da iktidar ortakları durumundadır. Gülen Hareketi’nin bu tür bir politikası yoktur.
Altıncısı Müslüman Kardeşler Rabia Meydanı’nda Sisi Yönetimi ile mücadele etmek için barikatlar kurdu, demir levyeli ve sopalı kişileri meydana topladı. Gülen Hareketi mensupları gaz yemelerine ve tartaklanmalarına rağmen polise taş dahi atmadı.
Yedincisi Müslüman Kardeşler toplumun tepeden aşağı doğru değişmesi gerektiğini öne sürerken Gülen Hareketi tam tersine aşağıdan yukarı değişimi savunmaktadır.
Sekizincisi Müslüman Kardeşler İslam’ın klasik yorumlarını ön planda tutarken, diğer din ve mezheplerden olanlara şüphe ile bakılırken Gülen Hareketi için ‘herkesi olduğu gibi kabul etmek’ öncelikli stratejilerdendir. Yani Müslüman Kardeşleri İslami/İslamcı bir hareket olarak tanımlamak mümkünken aynı durumu Gülen Hareketi için söylemek çok da gerçekçi değildir. Evet bu hareket İslami bir harekettir ancak daha çok barışı ve diyalogu ön planda tutan insani bir hareket olarak değerlendirmek bence daha yerli yerinde olur.
Bu maddeler daha da artırılabilir…
Kuru’nun ‘İki grubun benzer sorunlarını üç başlık altında inceleyeceğim: Ütopik İslam anlayışı, otoriter devlet ve yanlış ittifaklar.’ çıkarsaması da problemli.
Kuru’ya göre Gülen Hareketi, siyasal parti kurmadığı için kendisini Müslüman Kardeşlerden ayrı görüyordu, oysa ki Erdoğan’la ittifak kurarak aslında kendisiyle çelişti.
Cemaatin Erdoğan’la ittifak kurduğu sözü bazı yönlerden doğru görülse de temelde çok yanlış bir ifade. Çünkü cemaatin Erdoğan’la ittifak kurduğunun söylendiği dönemlerde medeni ve modern Batı da Erdoğan’la ittifak halindeydi. Erdoğan sadece Avrupa ve ABD’de değil, aynı zamanda izlediği ılımlı İslam modeliyle Arap dünyasında da yıldızdı.
Söylemleri, çıkarmaya çalıştığı kanunlar, diğer görüşlere olan saygısı ile (ya da o izlenimi veriyordu) istisnasız herkesin beğenisini kazanıyordu.
Bu dönemde herkese eşit fırsat verilince eğitime en büyük yatırımı yapan Gülen Hareketi’nin okullarından, dersanelerinden mezun olanlar ordudan, emniyete, yargıdan bürokrasiye her tarafta hızla görünür olmaya başladılar. Bu insanlar buralara gelirken kimsenin haklarını çiğnemediler. Zaten bir yerde usulsüzlük ve hukuksuzlukların kökleşmesi için 6-7 yıl (Kuru’ya göre cemaatin ittifakı 7 yıl kadar sürdü) yeterli bir süre de değildir. Gülen Hareketi de bu kadar bir süre boyunca eğer Erdoğan tarafından eğer kollandıysa, günümüzde yapılan saldırıları hak ettikleri anlamına mı geliyor?
Cemaat ayrıca bu süre boyunca seçim zamanları stratejik davrandı ve AKP’yi destekledi, daha sonraki süreçlerde CHP’den MHP’ye hatta HDP’ye herhangi bir partiyi desteklediği gibi.
Zaten bir partiyi desteklemek onu siyasi bir partiye dönüştürmez. Bir demokratik ülkede oy kullanmak en temel haklardan biridir.
Kuru’nun ‘Her iki grup için de İslam sosyopolitik sorunların çözümlerini içermektedir… Gündelik dildeki deyişle İslam “tuvalete girmekten, devlet yönetimine kadar” her konuda rehber olan bir dindir.’
İslam, eğer Hz. Muhammed’in hadislerini de içeriyorsa tuvalet adabından, yemek yemeye, sosyal ilişkilerden uhrevi konulara birtakım düzenlemeler getirmektedir.
Sayın Gülen, görebildiğim kadarıyla, Hz. Muhammed’i kendine rehber edinerek sevenlerini yönlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de haksızlıklara, hırsızlıklara, yolsuzluklara, zulümlere karşı çıkıyor. Hiçbir zaman ‘devleti ele geçirerek başkalarına yaşam hakkı vermeyin’ demedi. Belki birileri onun mesajlarını yanlış algılayarak bu tür kirli işlere girmiş olabilir ama Gülen Hareketi eğer Gülen’in öğretileriyle değerlendirilecekse, ‘Her iki grup da ilk görünüşte klasik İslam düşüncesinin devamı gibi görünen bu ütopik anlayıştan yola çıkarak hayatın her alanına hakim olmayı ve tüm alanları kendilerince yeniden düzenlemeyi hedeflediler. Bunu yaparken de sosyal bilimler ve felsefe konusundaki bilgisizliklerine hiç önem vermediler ve bu boşluklarını fıkıh ve hadis bilgisi ile dolduracaklarını zannettiler.’ demek çok haksız ve yersiz bir eleştiri olur.
Ayrıca devlete egemen olma düşüncesi Avrupa’da, ABD’de, Japonya’da her tarafta söz konusu. Bugün ABD’de en etkin güç Evanjelikler denmiyor mu? Ya da bugün Almanya’da Katolik ve Evanjelikler sağlıktan, eğitime pek çok alanda söz sahibi değiller mi? Buralarda demokrasi oturduğu için belki bu gruplar emniyet, istihbarat ya da orduda çok etkin olmak istemeyebilirler, ancak şartlar değişik olsaydı buraları da kontrol etmek isteyebilirlerdi. Belki de etkinler biz bilmiyoruz. Dolayısıyla devlete egemen olmaya çalışmak bir suç ya da gayri meşru bir olay değildir. Eğer fırsat eşitliği engellenmiyorsa, devlette söz sahibi olmak herkesin hakkıdır.
Kuru’nun ‘Türkiye ve Mısır’da her alana hakim olma çabasının sonucu olarak da Cemaat ve Müslüman Kardeşler hemen her kesiminden düşmanlar kazandılar. Seküler kesimlerde toplumu İslamlaştırma çabasına karşı oluşan bu düşmanlık, muhafazakar kesimlerde ise “kendilerine pastadan az pay verildiği” gibi düşüncelerden kaynaklandı.’ sözünün cemaati kapsamadığını düşünüyorum.
Cemaatin toplumu İslamlaştırmak gibi bir hedefi olmadı. Evet insanlara İslam anlatıldı ama hiçbir zaman radikal bir İslam insanların önüne konmadı.
Bugün Batı’da da kiliseler pek çok organizasyon yoluyla vatandaşlarına Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyor ve bu yasak değil. Cemaat de insanlara İslam’ı anlatabilir ama bu bir Kemalistin Kemalizmi, laikin laikliği anlatması ölçüsünde oldu.
Ayrıca bugün cemaate düşman olan gruplara bakıldığında kimleri görüyoruz: En az İslamcılar kadar katı ve yobaz olan Kemalistleri, mensupları çok rahatlıkla İŞİD’vari insanlara dönüşebilecek Menzilciler, Cübbeli Ahmetçiler, Adnan Hocacılar, Sedat Peker gibi mafyavari örgütler, ülkeyi ele geçiren Ergenekoncular vs. Bunlara bakarak eğer ‘bakın kimse cemaati sevmiyor’ denecekse bu yanlış bir sonuç olur. Halkın cemaat düşmanlığının ise dönemsel olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Toplum bugün taş attığını yarın güllerle alkışlar, çünkü propagandaya göre yön alırlar.
‘Hem Cemaat hem de Müslüman Kardeşler kuruluşlarından bu yana devlet ile ilişkilerinde devamlı bir baskı korkusu altında yaşamışlardır. Bu korkunun bir ele geçirme saplantısına dönüşmesi her iki grup için de söz konusudur.’ sözünün de çok fazla eleştirilir tarafı bulunuyor.
Ortadoğu’da devletler tarih boyunca her zaman baskıcı ve zalim olmuşlardır. Şu anda da pek çok ülkede bu zalim yönetimler iktidarda.
Cemaatin nasıl bir devlet terörüyle karşı karşıya kaldığı ta 2004’te ortaya çıkan belgelerle tescillenmişti. Bunun verdiği refleksle devlet içindeki bu mafyavari yuvalanmaların temizlenebilmesi için mücadeleye girişti. Mücadele ederken tabi ki bazı hatalar yapılmış olabilir ama mücadele edilmesi gerekiyordu. Başka türlü bu yapılanmalar nasıl ortaya çıkarılacaktı ya da bunların sergileyecekleri vahşete nasıl engel olunabilecekti?
Belki de cemaat bu mihrakların üzerine gitmeseydi, şu anda sergiledikleri zulümleri yıllar önce gerçekleştireceklerdi.
Bu arada Kuru sosyal ve dini hareketleri nasıl yorumluyor bilmiyorum ama bana göre cemaat dini olmaktan çok insani ve sosyal bir harekettir ve sosyal hareketler her türlü zulüm, yolsuzluk ve haksızlıkla mücadele etmelidirler. Mücadele ederken de zulmün ana kaynağını teşkil eden devlete karşı ne yapılmalı? Mücadele sadece insanlara ‘iyi insanlar olun, şunu yapın, bunu yapmayın’ demekle mi olur?
Kuru’nun ‘Cemaat ve Müslüman Kardeşler’in maruz kaldıkları devlet baskısında eski müttefikleri onlara destek olmamış, hatta genelde bu baskıların öncülüğünü yapmışlardır. Bu iki grubun müttefik seçimindeki yanlışları hızlı düşüşlerinde önemli bir faktördür.’ çıkarmasamasının da altı boştur.
Kuru yazısının devamında ‘Özellikle 2006 Danıştay suikastı ve bir sene sonraki e-muhtıra girişimi ardından AKP ile güçlü bir ittifak kurdu. Bu koalisyon Erdoğan’ın Kemalist elitler karşısında ayakta kalabilmesini, hatta bu elitleri marjinalize edebilmesini sağladı.’ ifadelerini kullanıyor.
Kuru bu sözleri söylerken cemaatin kimlerle ittifak kurması gerektiğini de belirtmiyor ve zaten geliştirdiği mantığın yanlış olduğunu, ‘Erdoğan daha önceki üç müttefiki olan liberaller, Kürt hareketi ve Cemaat’e karşı harekete geçti.’ sözleriyle deşifre ediyor. Yani burada yanlış müttefik seçen sadece cemaat edğil, aynı zamanda liberaller ve Kürtler de olmuş.
Peki başka ittifak alternatifleri nelerdi Sayın Kuru?
Sadece Kuru değil, cemaat içinden çıkmış pek çok entelektüel de cemaatten kızdıkları bazı şahsiyetlerden dolayı temelsiz pek çok iddiayı dile getirebilmektedir.
Ben şunu söylüyorum; bu cemaatteki insanlar da nihayetinde El Nusra’nın, İŞİD’in, Hizbullah’ın, PKK’nın, El Kaide’nin cirit attığı bir coğrafyadan geliyorlar. Eğitim düzeyleri, kültürleri, tecrübeleri neticede Türkiye’deki insanlarla kıyaslanıyor. Rakipleri Batılı ülkeler olmadı.
Belki de bu insanların pek çoğu cemaat olmasaydı ismini zikrettiğim radikal gruplara ya da bu süreçte Erdoğan’ı destekleyen, onun için hayat iksiri haline gelen cemaat ya da tarikatlara üye olacaklardı.
İnsan kalitemiz ortada. Dolayısıyla cemaati eleştirirken ya da bir yerlerle kıyaslarken realiteleri göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Cemaat hata yapabilir, yanlış bir strateji izleyebilir. Milyonlarca insandan oluşan bir kitle söz konusu. Birileri suç da işleyebilir. Ancak yaşananlar cemaatin yaptığı hataların ya da cemaat içinden birilerinin işlediği suçların sonucu değildir.
Yaşananlar Erdoğan ve onu yaşatan Kemalist, Ergenekon, mafya, cemaat-tarikatların ortak operasyonudur.
Kuru’nun çıkarsamaları niyeti öyle olmasa bile Batı’da cemaati itibarsızlaştırmak için kullanılabilecek nitelikte. Müslüman Kardeşlerle kıyaslayarak yaptığı değerlendirme için son sözüm:
Evet cemaat, günümüzde de, geçmişte de pek çok sosyal ve dini hareketin başına gelen felaketlerden birine maruz kalmıştır. Ancak bu felaketi anlatmak için neden Müslüman Kardeşleri örnek gösteriyorsunuz da 1940’larda Nazi katliamına maruz kalan Yahudilerle kıyaslamıyorsunuz?
Yahudiler de dini bir gruptu, devlette etkiliydiler ve de eğitimliydiler. Ama Hitler denen bir diktatör çıktı ve bu insanları biçti. Gerçekten Yahudiler ne gibi bir suç işlemişlerdi de bu kadar büyük bir kıyıma maruz kaldılar?
[Cumali Önal] 15.9.2019 [TR724]
Bir din adamı ya da akademisyen değilim ama çeyrek yüzyıl İslam dünyasında çalışan bir gazeteci olarak iyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Mısır’daki 10 yıllık gazetecilik hayatımın yanı sıra Sudan’dan Libya’ya; Irak’tan Filistin’e Pakistan’a pek çok ülkeyi, dini ve sosyal hareketi inceleme ve araştırma fırsatı buldum.
Özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşlerin neredeyse tüm lider kadrosuyla röportajlar yaptım, akademisyen, aktivist ve gazetecileriyle aynı ortamlarda bulundum.
Hemen ilk izlenimimi söyleyeyim: Gülen Hareketi’ne en uzak kesim olarak Müslüman Kardeşler mensuplarını gördüm. Genel olarak diğer ülkelerdeki dini hareketlerde de benzer bir yaklaşım olduğunu farkettim.
Kuru’nun makalesine dönmeden önce başka bir mülahazamı söylemek istiyorum. Son dönemde Gülen Hareketi’ne yönelik çok sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu eleştirilerin bir kısmı bir zamanlar Hareket içinde yer almış ya da sempati beslemiş insanlardan geliyor.
Eleştirilerin temelini şu argümanlar oluşturuyor:
1- Bir dönem AKP ile yakın ilişki içinde bulunulması ve politikaya girilmesi
2- Hareketin Lideri Fethullah Gülen’in yakın çevresinde bulunan bazı kişilerin darbe ile ilişkilendirilmesi ya da bu kişilerin bazı netameli ilişkilere girmesi
3- Rejimin yanında yer alarak Kürtlere baskı yapması
4- Gelen şiddetli fırtınanın fark edilememesi
5- Yeni bir yol haritasının ortaya konamaması
Şimdi Kuru’nun makalesinde dile getirdiği eleştirileri değerlendirmek istiyorum.
Öncelikle Hizmet Hareketi ile Müslüman Kardeşleri neredeyse eş tutması kendi içinde çok ciddi sıkıntılar barındırıyor. Dünyada hangi din, mezhep ya da ideolojiden olursa tüm organizasyonlar az çok birbirine benzer.
Birincisi Müslüman Kardeşler Hareketi İngiliz işgal güçlerine karşı tepki olarak ortaya çıktı ve daha sonra paramiliter güçler oluşturarak işgalle mücadele yoluna gitti. Bu paramiliter düşünce her zaman örgütün içinde yer alıyor. Gülen Hareketi’nin tarihinde hiçbir zaman bu tür bir yöntem olmamıştır.
İkincisi Cihat ve emperyalizmle mücadele Müslüman Kardeşlerin temel iki temel felsefesini oluşturur. Kardeşlere göre Şeriat devlet ve toplumun temel esaslarını belirlemeli, Müslüman ülkeler, özellikle Araplar emperyalizmden kurtarılarak birlikleri sağlanmalıdır. Zaten Müslüman Kardeşlerin Mısır’daki seçimlere girerken ‘İslam çözümdür’ mottosunu seçmesi de bu ideolojisini açıkça ortaya koyuyor. Gülen Hareketi’nin hiçbir zaman bu tür radikal söylemleri olmamıştır.
Üçüncüsü Müslüman Kardeşlerin ideolojisinde Siyonizm ile mücadele asli unsurlardandır. Gülen Hareketi’nin böyle bir önceliği ve stratejisi yoktur.
Dördüncüsü bugün dünyadaki pek çok radikal hareketin; El Kaide’den Hamas’a, İslami Cihad’a lider kadrolarının Müslüman Kardeşlerden çıktığı bilinen bir gerçektir. Şu anda Suriye’den Irak’a, Somali’den Libya’ya faaliyet gösteren pek çok Selefi/Vahhabi örgütün de Müslüman Kardeşlerden esinlendiğini vurgulamak gerek. Gülen Hareketi ise bu örgütler tarafından benimsenmemektedir.
Beşincisi Müslüman Kardeşlerin neredeyse Arap ülkelerinin tamamında bağlantılı olduğu siyasi hareketler mevcuttur. Bazılarında bu partiler iktidarda ya da iktidar ortakları durumundadır. Gülen Hareketi’nin bu tür bir politikası yoktur.
Altıncısı Müslüman Kardeşler Rabia Meydanı’nda Sisi Yönetimi ile mücadele etmek için barikatlar kurdu, demir levyeli ve sopalı kişileri meydana topladı. Gülen Hareketi mensupları gaz yemelerine ve tartaklanmalarına rağmen polise taş dahi atmadı.
Yedincisi Müslüman Kardeşler toplumun tepeden aşağı doğru değişmesi gerektiğini öne sürerken Gülen Hareketi tam tersine aşağıdan yukarı değişimi savunmaktadır.
Sekizincisi Müslüman Kardeşler İslam’ın klasik yorumlarını ön planda tutarken, diğer din ve mezheplerden olanlara şüphe ile bakılırken Gülen Hareketi için ‘herkesi olduğu gibi kabul etmek’ öncelikli stratejilerdendir. Yani Müslüman Kardeşleri İslami/İslamcı bir hareket olarak tanımlamak mümkünken aynı durumu Gülen Hareketi için söylemek çok da gerçekçi değildir. Evet bu hareket İslami bir harekettir ancak daha çok barışı ve diyalogu ön planda tutan insani bir hareket olarak değerlendirmek bence daha yerli yerinde olur.
Bu maddeler daha da artırılabilir…
Kuru’nun ‘İki grubun benzer sorunlarını üç başlık altında inceleyeceğim: Ütopik İslam anlayışı, otoriter devlet ve yanlış ittifaklar.’ çıkarsaması da problemli.
Kuru’ya göre Gülen Hareketi, siyasal parti kurmadığı için kendisini Müslüman Kardeşlerden ayrı görüyordu, oysa ki Erdoğan’la ittifak kurarak aslında kendisiyle çelişti.
Cemaatin Erdoğan’la ittifak kurduğu sözü bazı yönlerden doğru görülse de temelde çok yanlış bir ifade. Çünkü cemaatin Erdoğan’la ittifak kurduğunun söylendiği dönemlerde medeni ve modern Batı da Erdoğan’la ittifak halindeydi. Erdoğan sadece Avrupa ve ABD’de değil, aynı zamanda izlediği ılımlı İslam modeliyle Arap dünyasında da yıldızdı.
Söylemleri, çıkarmaya çalıştığı kanunlar, diğer görüşlere olan saygısı ile (ya da o izlenimi veriyordu) istisnasız herkesin beğenisini kazanıyordu.
Bu dönemde herkese eşit fırsat verilince eğitime en büyük yatırımı yapan Gülen Hareketi’nin okullarından, dersanelerinden mezun olanlar ordudan, emniyete, yargıdan bürokrasiye her tarafta hızla görünür olmaya başladılar. Bu insanlar buralara gelirken kimsenin haklarını çiğnemediler. Zaten bir yerde usulsüzlük ve hukuksuzlukların kökleşmesi için 6-7 yıl (Kuru’ya göre cemaatin ittifakı 7 yıl kadar sürdü) yeterli bir süre de değildir. Gülen Hareketi de bu kadar bir süre boyunca eğer Erdoğan tarafından eğer kollandıysa, günümüzde yapılan saldırıları hak ettikleri anlamına mı geliyor?
Cemaat ayrıca bu süre boyunca seçim zamanları stratejik davrandı ve AKP’yi destekledi, daha sonraki süreçlerde CHP’den MHP’ye hatta HDP’ye herhangi bir partiyi desteklediği gibi.
Zaten bir partiyi desteklemek onu siyasi bir partiye dönüştürmez. Bir demokratik ülkede oy kullanmak en temel haklardan biridir.
Kuru’nun ‘Her iki grup için de İslam sosyopolitik sorunların çözümlerini içermektedir… Gündelik dildeki deyişle İslam “tuvalete girmekten, devlet yönetimine kadar” her konuda rehber olan bir dindir.’
İslam, eğer Hz. Muhammed’in hadislerini de içeriyorsa tuvalet adabından, yemek yemeye, sosyal ilişkilerden uhrevi konulara birtakım düzenlemeler getirmektedir.
Sayın Gülen, görebildiğim kadarıyla, Hz. Muhammed’i kendine rehber edinerek sevenlerini yönlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de haksızlıklara, hırsızlıklara, yolsuzluklara, zulümlere karşı çıkıyor. Hiçbir zaman ‘devleti ele geçirerek başkalarına yaşam hakkı vermeyin’ demedi. Belki birileri onun mesajlarını yanlış algılayarak bu tür kirli işlere girmiş olabilir ama Gülen Hareketi eğer Gülen’in öğretileriyle değerlendirilecekse, ‘Her iki grup da ilk görünüşte klasik İslam düşüncesinin devamı gibi görünen bu ütopik anlayıştan yola çıkarak hayatın her alanına hakim olmayı ve tüm alanları kendilerince yeniden düzenlemeyi hedeflediler. Bunu yaparken de sosyal bilimler ve felsefe konusundaki bilgisizliklerine hiç önem vermediler ve bu boşluklarını fıkıh ve hadis bilgisi ile dolduracaklarını zannettiler.’ demek çok haksız ve yersiz bir eleştiri olur.
Ayrıca devlete egemen olma düşüncesi Avrupa’da, ABD’de, Japonya’da her tarafta söz konusu. Bugün ABD’de en etkin güç Evanjelikler denmiyor mu? Ya da bugün Almanya’da Katolik ve Evanjelikler sağlıktan, eğitime pek çok alanda söz sahibi değiller mi? Buralarda demokrasi oturduğu için belki bu gruplar emniyet, istihbarat ya da orduda çok etkin olmak istemeyebilirler, ancak şartlar değişik olsaydı buraları da kontrol etmek isteyebilirlerdi. Belki de etkinler biz bilmiyoruz. Dolayısıyla devlete egemen olmaya çalışmak bir suç ya da gayri meşru bir olay değildir. Eğer fırsat eşitliği engellenmiyorsa, devlette söz sahibi olmak herkesin hakkıdır.
Kuru’nun ‘Türkiye ve Mısır’da her alana hakim olma çabasının sonucu olarak da Cemaat ve Müslüman Kardeşler hemen her kesiminden düşmanlar kazandılar. Seküler kesimlerde toplumu İslamlaştırma çabasına karşı oluşan bu düşmanlık, muhafazakar kesimlerde ise “kendilerine pastadan az pay verildiği” gibi düşüncelerden kaynaklandı.’ sözünün cemaati kapsamadığını düşünüyorum.
Cemaatin toplumu İslamlaştırmak gibi bir hedefi olmadı. Evet insanlara İslam anlatıldı ama hiçbir zaman radikal bir İslam insanların önüne konmadı.
Bugün Batı’da da kiliseler pek çok organizasyon yoluyla vatandaşlarına Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyor ve bu yasak değil. Cemaat de insanlara İslam’ı anlatabilir ama bu bir Kemalistin Kemalizmi, laikin laikliği anlatması ölçüsünde oldu.
Ayrıca bugün cemaate düşman olan gruplara bakıldığında kimleri görüyoruz: En az İslamcılar kadar katı ve yobaz olan Kemalistleri, mensupları çok rahatlıkla İŞİD’vari insanlara dönüşebilecek Menzilciler, Cübbeli Ahmetçiler, Adnan Hocacılar, Sedat Peker gibi mafyavari örgütler, ülkeyi ele geçiren Ergenekoncular vs. Bunlara bakarak eğer ‘bakın kimse cemaati sevmiyor’ denecekse bu yanlış bir sonuç olur. Halkın cemaat düşmanlığının ise dönemsel olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Toplum bugün taş attığını yarın güllerle alkışlar, çünkü propagandaya göre yön alırlar.
‘Hem Cemaat hem de Müslüman Kardeşler kuruluşlarından bu yana devlet ile ilişkilerinde devamlı bir baskı korkusu altında yaşamışlardır. Bu korkunun bir ele geçirme saplantısına dönüşmesi her iki grup için de söz konusudur.’ sözünün de çok fazla eleştirilir tarafı bulunuyor.
Ortadoğu’da devletler tarih boyunca her zaman baskıcı ve zalim olmuşlardır. Şu anda da pek çok ülkede bu zalim yönetimler iktidarda.
Cemaatin nasıl bir devlet terörüyle karşı karşıya kaldığı ta 2004’te ortaya çıkan belgelerle tescillenmişti. Bunun verdiği refleksle devlet içindeki bu mafyavari yuvalanmaların temizlenebilmesi için mücadeleye girişti. Mücadele ederken tabi ki bazı hatalar yapılmış olabilir ama mücadele edilmesi gerekiyordu. Başka türlü bu yapılanmalar nasıl ortaya çıkarılacaktı ya da bunların sergileyecekleri vahşete nasıl engel olunabilecekti?
Belki de cemaat bu mihrakların üzerine gitmeseydi, şu anda sergiledikleri zulümleri yıllar önce gerçekleştireceklerdi.
Bu arada Kuru sosyal ve dini hareketleri nasıl yorumluyor bilmiyorum ama bana göre cemaat dini olmaktan çok insani ve sosyal bir harekettir ve sosyal hareketler her türlü zulüm, yolsuzluk ve haksızlıkla mücadele etmelidirler. Mücadele ederken de zulmün ana kaynağını teşkil eden devlete karşı ne yapılmalı? Mücadele sadece insanlara ‘iyi insanlar olun, şunu yapın, bunu yapmayın’ demekle mi olur?
Kuru’nun ‘Cemaat ve Müslüman Kardeşler’in maruz kaldıkları devlet baskısında eski müttefikleri onlara destek olmamış, hatta genelde bu baskıların öncülüğünü yapmışlardır. Bu iki grubun müttefik seçimindeki yanlışları hızlı düşüşlerinde önemli bir faktördür.’ çıkarmasamasının da altı boştur.
Kuru yazısının devamında ‘Özellikle 2006 Danıştay suikastı ve bir sene sonraki e-muhtıra girişimi ardından AKP ile güçlü bir ittifak kurdu. Bu koalisyon Erdoğan’ın Kemalist elitler karşısında ayakta kalabilmesini, hatta bu elitleri marjinalize edebilmesini sağladı.’ ifadelerini kullanıyor.
Kuru bu sözleri söylerken cemaatin kimlerle ittifak kurması gerektiğini de belirtmiyor ve zaten geliştirdiği mantığın yanlış olduğunu, ‘Erdoğan daha önceki üç müttefiki olan liberaller, Kürt hareketi ve Cemaat’e karşı harekete geçti.’ sözleriyle deşifre ediyor. Yani burada yanlış müttefik seçen sadece cemaat edğil, aynı zamanda liberaller ve Kürtler de olmuş.
Peki başka ittifak alternatifleri nelerdi Sayın Kuru?
Sadece Kuru değil, cemaat içinden çıkmış pek çok entelektüel de cemaatten kızdıkları bazı şahsiyetlerden dolayı temelsiz pek çok iddiayı dile getirebilmektedir.
Ben şunu söylüyorum; bu cemaatteki insanlar da nihayetinde El Nusra’nın, İŞİD’in, Hizbullah’ın, PKK’nın, El Kaide’nin cirit attığı bir coğrafyadan geliyorlar. Eğitim düzeyleri, kültürleri, tecrübeleri neticede Türkiye’deki insanlarla kıyaslanıyor. Rakipleri Batılı ülkeler olmadı.
Belki de bu insanların pek çoğu cemaat olmasaydı ismini zikrettiğim radikal gruplara ya da bu süreçte Erdoğan’ı destekleyen, onun için hayat iksiri haline gelen cemaat ya da tarikatlara üye olacaklardı.
İnsan kalitemiz ortada. Dolayısıyla cemaati eleştirirken ya da bir yerlerle kıyaslarken realiteleri göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Cemaat hata yapabilir, yanlış bir strateji izleyebilir. Milyonlarca insandan oluşan bir kitle söz konusu. Birileri suç da işleyebilir. Ancak yaşananlar cemaatin yaptığı hataların ya da cemaat içinden birilerinin işlediği suçların sonucu değildir.
Yaşananlar Erdoğan ve onu yaşatan Kemalist, Ergenekon, mafya, cemaat-tarikatların ortak operasyonudur.
Kuru’nun çıkarsamaları niyeti öyle olmasa bile Batı’da cemaati itibarsızlaştırmak için kullanılabilecek nitelikte. Müslüman Kardeşlerle kıyaslayarak yaptığı değerlendirme için son sözüm:
Evet cemaat, günümüzde de, geçmişte de pek çok sosyal ve dini hareketin başına gelen felaketlerden birine maruz kalmıştır. Ancak bu felaketi anlatmak için neden Müslüman Kardeşleri örnek gösteriyorsunuz da 1940’larda Nazi katliamına maruz kalan Yahudilerle kıyaslamıyorsunuz?
Yahudiler de dini bir gruptu, devlette etkiliydiler ve de eğitimliydiler. Ama Hitler denen bir diktatör çıktı ve bu insanları biçti. Gerçekten Yahudiler ne gibi bir suç işlemişlerdi de bu kadar büyük bir kıyıma maruz kaldılar?
[Cumali Önal] 15.9.2019 [TR724]
Demokrasinin Güçlü ve Zayıf Yönleri [Demokrasi ve İslam -3] [Dr. Yüksel Çayıroğlu]
Günümüzün çoğu insanı tarafından demokrasi, Batılı insanın uzun mücadeleler ve arayışlar neticesinde ulaştığı “en iyi yönetim şekli” olarak görülse de, onun etrafında ciddi tartışmaların cereyan ettiği, ona önemli eleştirilerin yöneltildiği ve daha iyisine ulaşma adına arayışların sürdüğü de gözden kaçırılmamalıdır. Demokrasiye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı ideolojiktir. İdeolojik olduğu için de nötr ve tarafsız bir bakış açısı korunamamıştır. Bu yüzden ilmî ve akademik değerlerden yoksundur.
Bununla birlikte başta Marksist yazarlar ve siyasal İslamcılar olmak üzere Batılı araştırmacılar tarafından da demokrasiyle ilgili kayda değer eleştiriler dile getirilmiş, onun eksik ve zayıf yönlerine dikkat çekilmiştir. Esasında çoğu zaman demokrasinin tek başına kullanılmayıp, “seküler, liberal, katılımcı, çoğulcu, çoğunlukçu, Marksist, anayasal, sosyal, kalkınmacı, Müslüman, Hıristiyan, klasik, otoriter” gibi sıfatlarla birlikte anılması ve farklı demokrasi tanımlarından ve çeşitlerinden bahsedilmesi de bu konuda farklı düşüncelerin bulunduğunu ve arayışların devam ettiğini gösterir.
Demokrasinin, monarşi, oligarşi ve aristokrasi gibi yönetimler karşısında önemli avantajlara sahip olduğu, özgürlükleri ve insan haklarını güvence altına almada, toplumun ortak çıkarlarını korumada insanlığa önemli fırsatlar sunduğu inkâr edilemez. Ne var ki onun tümden kusursuz olduğunu iddia etmek ve onu “insanlığın son durağı” olarak görmek de doğru bir bakış açısı değildir. Zira günümüz insanının yaşamış olduğu bir kısım kriz ve bunalımların aşılması adına mutlaka demokrasi üzerindeki eleştirilerin ve bu alandaki siyasal arayışların devam etmesi gerekir.
Ünlü İngiliz siyaset adamı Churchill’in, “Demokrasi, en iyi yönetim şekli değildir, kötü tarafları en az olan yönetim şeklidir.” şeklindeki sözüyle, demokrasiye önemli eleştiriler yönelten Raymond Aron’un, “Anayasaya bağlı çoğulcu rejimler bütün politik rejimler gibi oligarşiktir. Ama demokrasi bilinen bütün rejimlerden daha az oligarşiktir.” ifadesi demokrasiyle ilgili önemli bir bakış açısı sunar. Bu bakış açısına göre demokrasi her ne kadar mevcut siyasi rejimlerin en iyisi olsa da onun eksik ve kusurları da yok değildir.
Burada şu hatırlatmayı yapmakta da fayda var. Bizim burada üzerinde durduğumuz mesele demokrasinin bir sistem ve bir teori olarak güçlü ve zayıf yönleri üzerinde durmaktır. Yoksa onun nasıl pratiğe taşındığı, bu konuda ne tür aksaklıkların ve suiistimallerin ortaya çıktığı ayrı bir konudur. Pekala oldukça adil ve insan haklarına saygılı monarşik yönetimler olabileceği gibi, demokrasi perdesi altına saklanan zorba yönetimler ve diktatörlükler de ortaya çıkabilir.
a) Güçlü Yönleri
Hiç şüphesiz demokrasinin diğer rejimlere nazaran en önemli artılarından birisi, kavgasız ve çatışmasız bir şekilde iktidarın el değiştirmesini temin etmesidir. Serbest seçim ve açık oy sistemi, halka sevdiği ve razı olduğu kimselerce yönetilme imkanı vermektedir. Aynı şekilde demokrasi, egemenliği halka verdiği ve güçler ayrılığı ilkesini benimsediği için güç temerküzünün, güç zehirlenmesinin önüne geçmektir. Bir taraftan hukukun üstünlüğünü esas aldığı diğer yandan da yöneticilerin denetlenmesinin, gözetlenmesinin ve gerektiğinde yargı önünde hesap vermesinin önünü açtığı için, keyfi uygulamaların önüne geçmektedir.
Öte yandan demokrasiyi diğer rejimler karşısında üstün kılan hususlardan birisi de onun, despotizmi ve istibdadı önlemede, otoriterlik ve totaliterliğin önüne geçmede en önemli alternatif olmasıdır. Demokrasiler, kamu gücünü, zayıfı güçlüye karşı koruma istikametinde seferber ettiğinden, bireyi devlet karşısında önemli ve etkin hale getirir. Bireye, herhangi bir devlet baskısına maruz kalmaksızın, kendi düşünce ve tercihlerine göre hayatını yaşama imkanı hazırlar. Çoğulcu karakteriyle her türlü ayrımcılığın, dışlamanın ve ötekileştirmenin önüne geçer.
Hiç şüphesiz hakların anayasayla belirlendiği ve güvence altına alındığı, “devlet terörünün” ortadan kalktığı, mal ve can güvenliğinin sağlandığı gerçek demokrasilerde teşebbüs ve yatırım ruhu da canlanacaktır. Demokrasiyle yönetilen ülkelerin iktisadi yönden ilerlemeleri, sanayileşmeleri, teknolojik üstünlükleri ve ekonomik refahları da bunu göstermektedir.
b) Zayıf Yönleri
Bütün bu olumlu yönlerinin yanında demokrasinin önemli boşluklarının, istismara açık yanlarının, eksik ve kusurlarının bulunduğu da bu alanda çalışma yapanlar tarafından dile getirilmektedir. Bunlardan birisi çoğunluk diktatörlüğüne yol açabilmesi, dolayısıyla da azınlık haklarını tehlikeye atabilmesidir. Zira demokrasinin özünü halk yönetimi oluşturur. Fakat yönetimde halkın tamamının değil, çoğunluğun iradesi etkilidir. Seçim sonuçları, meclis kararları vs. hep çoğunluğun kararlarına göre belirlenir. Çoğunluğun sözünün geçerli olduğu bir yerde ise çoğulculuğun sağlanabilmesinin garantisi yoktur. Yönetim ve siyasetin çoğunluğun istek ve taleplerine göre şekillendiği bir ülkede dinî, etnik veya siyasi azınlıkların bir kısım mahrumiyetler yaşamasını ve hatta baskılara maruz kalmasını önleyecek yeterli mekanizma ve değerlerin bulunmadığı ifade edilmiştir.
Konuyla ilgili dile getirilen eleştirilerden bir diğeri de demokrasilerin tabiatı itibarıyla gizli bir oligarşiye açık olmasıdır. Halk egemenliğini savunmanın temel gerekçesi, yönetim ve siyasetin halk menfaatlerine göre şekillenmesini sağlamaktır. Demokrasilerin, devlet imkanlarını, belirli şahıs veya zümreler hesabına değil, kamu menfaatini gerçekleştirme istikametinde seferber edecekleri öngörülür. Ne var ki siyaset ve devlet politikalarının halk iradesinden ziyade egemen sınıflar, baskı ve çıkar grupları tarafından belirlendiği ifade edilmektedir. Bir ara ABD Savunma Bakanlığı’nın sekreteri tarafından dile getirilen, “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir.” sözü de oligarşinin siyasete müdahale hakkının deşifresi olarak anlaşılmış ve büyük tepkilere sebep olmuştur. Dolayısıyla demokratik karar mekanizmalarının; iş ve finans çevrelerinin veya siyasî elitlerin doğrudan veya dolaylı yollarla yapacakları müdahale ve manipülasyonlardan nasıl korunacağı önemli bir soru işareti olarak durmaktadır.
Rene Genon ve J. S. Mill gibi düşünürler tarafından demokrasilerin, yönetim meselesini tamamen niceliksel (kantitatif) olarak ele almalarının, nitelik ve keyfiyeti göz ardı etmelerinin bir kısım mahzurları olduğu dile getirilmiştir. Belirli bir bilgi ve birikim gerektiren siyasetin, sıradan halk yığınlarına bırakılmasının veya halkın tamamının yönetime eşit bir şekilde katılmasının doğru olup olmadığı pek çok düşünür ve siyaset teorisyeni tarafından sorgulanmıştır. Çünkü %51’in tercih ve kararlarının doğru olmasının hiçbir garantisi yoktur. Hele okumamış, cahil veya apolitik şahısların sayısının fazla olduğu bir toplumun bu konuda isabetli kararlar almasının çok zor olduğu ifade edilmiştir.
Demokrasiler “halkın kendi kendisini aldatmayacağı ve kendi menfaatleri adına en rasyonel kararları almaya çalışacağı” ön kabulüne dayanır. Demokrasiyi savunanlar da çoğunluğun yanılabileceğini kabul eder. Fakat çoğunluğun yanılma ihtimalinin, azınlığın yanılma ihtimaline göre çok daha düşük olduğunu belirtirler.
Ne var ki burada da başka bir sorgulama karşımıza çıkar. O da yapacakları seçimlerde halk yığınlarının kendi başlarına özgür kararlar alıp alamayacağı veya siyasiler tarafından buna müsaade edilip edilmeyeceğidir. Aynı şekilde halkın, seçeceği adayları tanıması adına yeterli imkanlara sahip olup olmadığı da sorgulanabilir. Zira seçim öncesi yapılan propaganda ve manipülasyonlarla halk rahatça yönlendirilebilmektedir. Hele medya gücünün belirli ellerde toplandığı ülkelerde “kanaat oluşturma” imkanı da tekelleşmektedir.
Demokrasiler, yapıları gereği “kim yönetmeli” sorusu üzerinde durmaz, yöneticilerin taşımaları gereken nitelikleri ele almazlar. Onlar, çoğunluk tarafından seçilen kimsenin yönetim için “en doğru kişi” olduğunu farz ederler. Bu yüzden en demokratik ülkelerde bile toplumu bilmeyen, siyaset tecrübesi olmayan, dış ilişkilerden anlamayan vs. kişilerin yönetime geldiği görülür. Zira söz konusu kişiler kullandıkları propaganda tekniği, medya desteği ve sırtını dayadıkları partileri sayesinde bir şekilde halkı ikna etmenin veya aldatmanın yolunu bulurlar. Neticede demokrasilerde yönetimin ehliyetli, bilgili ve adil kişilerin değil; siyasi ve iktisadi gücü elinde tutan oligarşik bir azınlığın elinde kalması her zaman ihtimal dahilindedir.
Demokrasiyle ilgili dile getirilen eleştirilerin önemli bir kısmı da siyasi partilerle ilgilidir. Zira halkın seçeceği yöneticiler genel itibarıyla siyasi partiler tarafından belirlenmektedir. Bu belirlemelerde de kamu yararından ziyade parti menfaatleriyle partilerin güç devşirdiği çevrelerin çıkarları öne çıkmaktadır. Halk, mevcut siyasi partilere güvenemediği ve bunların hiçbirisini yönetim adına liyakatli bulmadığı durumlarda çaresiz ve alternatifsiz kalmaktadır.
Aynı şekilde gerek yönetime geçen gerekse muhalefette kalan partiler ülke sorunlarından ziyade kendi iktidarlarını güçlendirmekle ve geleceklerini garanti altına almakla ilgilenmekte; halka daha iyi hizmet verme yerine, sahip oldukları ideolojiyi hâkim kılmaya çalışmakta; iktidar olur olmaz karşıt ideolojideki amir ve memurları tasfiyeye girişerek kendi yandaşlarına görev vermekte; dolayısıyla da ciddi bir pragmatizme ve oportünizme saplanmaktadırlar.
Partilerin birbiriyle giriştikleri amansız yarışın ve yıkıcı rekabetin sebep olduğu parçalanmalar, bölünmeler ve kutuplaşmalar; seçim barajı yüzünden halkın bir kısmının iradesinin yok sayılması; çok partili sistemlerde devletin sık sık zayıf ve istikrarsız koalisyonlar tarafından yönetilmek zorunda kalması; seçilen milletvekillerinin kendilerini oraya taşıyan halkın değil partilerinin sözcüsü olmaları da partilerle ilgili başlıca eleştiriler arasındadır.
Bu konudaki tenkitlerin bir kısmı da yasamayla ilgilidir. Bilindiği üzere modern devlet yasama üzerinde ciddi bir tekel kurmuştur. Demokrasilerde yasama yetkisi meclis tarafından yürütülmektedir. Mecliste görev yapan milletvekillerine düşen vazife yapacakları kanunlarda mümkün mertebe halkın örf ve âdetlerini, istek ve taleplerini dikkate almaktır. Ne var ki milletin vekili olan insanların, halkın oylarıyla bulundukları makama geldikten sonra ne ölçüde halkın istek ve arzularını dikkate aldıkları sorgulanabilir. Zira pek çok ülkede şahit olunduğu üzere nüfuz ve yetki sahipleri şahsî çıkarları istikametinde rahatça kanunlarla oynayabiliyor; yani istedikleri kanunları değiştiriyor, ilga ediyor ve yerine yenilerini koyuyorlar.
Değer yargılarından ve ahlâkî ilkelerden yoksun olması, eşitliğin öne çıkmasına mukabil adaletin yeterince üzerinde durulmaması, seçimlerden sonra halkın yürütmeyi denetleme ve gözetleme imkânlarının bir hayli sınırlı olması, iktidara gelen şahıs veya partilerin diktatörlüğe kaymasını veya tek adam yönetimlerinin hâkim olmasını engelleyecek mekanizmaların zayıflığı, siyasal örgütlenmenin en etkili öğesi durumuna geçen yürütmenin rahatlıkla yasama ve yargı üzerinde denetim kurabilmesi de demokrasilerle ilgili tartışma konusu olan meseleler arasındadır.
Demokrasi Kültürü
Demokrasinin temelde bir yönetim şekli ve bir siyaset tekniği olduğunu; eşitlik, özgürlük, insan hakları, uzlaşı kültürü gibi değerler üzerine oturduğunu ve aynı zamanda bu değerleri gerçekleştirmeyi hedeflediğini ifade etmiştik. Fakat şunu unutmamak gerekir ki demokrasi kağıt üzerinde ne kadar mükemmel bir sistem olarak resmedilirse edilsin, onun pratiğe taşınması kültürle, eğitimle ve insan kalitesiyle ilgilidir. Bu yüzden sosyal ve ekonomik şartların yeterli olmadığı, demokrasi kültürünün gelişmediği ve demokratik değerlerin yeterince sindirilmediği bir ülkede, uygulamada olan siyasi rejimin ismine ne denilirse denilsin, demokrasiden beklenilen hedeflerin gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.
Hiç şüphesiz fakirlik, sınıflı toplum yapısı, ırkçılık, cehalet, taassup, radikalizm, ötekileştirme, ayrımcılık gibi faktörler demokrasinin önündeki en büyük engellerdir. Bu yüzden bir ülkede demokrasinin var olabilmesi için öncelikle bu tür problemlerin üstesinden gelinmesi gerekir. Demokrasinin, iktisadi bağımsızlığını elde etmiş, medeni ve eğitim düzeyi yüksek ülkelerde uygulanıyor olması da bunu gösterir. Her ne kadar demokrasi insanın, saygın ve şerefli bir birey olarak yaşayabilmesi adına önemli avantajlar sunsa da, onun uygulanabilmesi ve yaşatılabilmesi sanıldığı kadar kolay değildir.
Şurası bir gerçek ki siyasi sistemin öngördüğü modelin başarılı olabilmesi için bunun belirli bir ölçüde de olsa toplumun sosyal yapısına, değerlerine ve kültürel dokusuna mutabık olması gerekir. Bu açıdan bir ülkede demokrasinin mükemmel bir şekilde uygulanabilmesi her şeyden önce demokratik değerlerin toplum tabanında karşılık bulmasına bağlıdır. Fertlerinin; aile içi münasebetlerde, insanlar arası ilişkilerde, kurum ve müesseselerin idaresinde çeşitliliği bir yaşam formülü olarak görmediği, farklılıklara saygı duymadığı ve uzlaşı kültürünü geliştiremediği bir toplumda, bir yönetim şekli olarak demokrasinin de uygulanabilmesi çok zordur.
Bütün bunların yanında demokrasinin bir toplumda kusursuz bir şekilde işleyebilmesi için toplum fertleri arasında hak ve adalet bilincinin, insan hak ve özgürlüklerine saygının ve sorumluluk duygusunun gelişmesine ihtiyaç vardır. Dahası toplumun siyasal ve kültürel olgunluğa erişmesi, kamusal vicdanın ve toplumsal şuurun gelişmesi ve hepsinden önemlisi toplumun faziletli ve erdemli insanlardan oluşması demokrasi bilincinin gelişmesi adına önemli dinamiklerdir.
Bu ifadelerimizden, “Monarşilerin ve krallıkların mevcut olduğu ülkelerde öncelikle demokratikleşmenin önündeki engeller bertaraf edilmeli, toplum fertleri buna hazırlanmalı daha sonra demokrasiye geçilmeli” şeklinde bir mana da anlaşılmamalıdır. Olivier Roy, “Şayet biz demokrasiyi oluşturmadan önce herkesin bir demokrat olmasını beklemek zorunda kalsaydık Fransa hala bir monarşi olurdu.” (Olivier Roy, Secularism Confronts Islam, s. 109) şeklindeki tespitiyle buna işaret eder. Dolayısıyla bir ülkeye demokrasinin gelmesi ve oturmasıyla, halk arasında demokrasi kültürünün yerleşmesi noktasında birlikte mücadele verilmelidir. Hangi toplum söz konusu olursa olsun, demokrasinin benimsenmesi ve istikrar kazanması belirli bir zamana vabestedir.
Buraya kadar ana hatlarıyla demokrasiyle ilgili görüşleri ele aldık, demokrasiye karşı çıkılmasının sebepleri üzerinde durduk ve konunun iyi anlaşılması adına demokrasi kavramıyla ilgili bir kısım tahlillere yer vermeye çalıştık. Bundan sonra ise farklı yönleriyle demokrasi-İslam ilişkisi üzerinde duracak, demokrasiyi savunmanın İslam açısından bir engel teşkil etmediğini ve Müslümanların demokrasiyi savunmaktan başka çıkar yollarının olmadığını ortaya koymaya çalışacağız.
Devam edecek…
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 16.9.2019 [TR724]
Bununla birlikte başta Marksist yazarlar ve siyasal İslamcılar olmak üzere Batılı araştırmacılar tarafından da demokrasiyle ilgili kayda değer eleştiriler dile getirilmiş, onun eksik ve zayıf yönlerine dikkat çekilmiştir. Esasında çoğu zaman demokrasinin tek başına kullanılmayıp, “seküler, liberal, katılımcı, çoğulcu, çoğunlukçu, Marksist, anayasal, sosyal, kalkınmacı, Müslüman, Hıristiyan, klasik, otoriter” gibi sıfatlarla birlikte anılması ve farklı demokrasi tanımlarından ve çeşitlerinden bahsedilmesi de bu konuda farklı düşüncelerin bulunduğunu ve arayışların devam ettiğini gösterir.
Demokrasinin, monarşi, oligarşi ve aristokrasi gibi yönetimler karşısında önemli avantajlara sahip olduğu, özgürlükleri ve insan haklarını güvence altına almada, toplumun ortak çıkarlarını korumada insanlığa önemli fırsatlar sunduğu inkâr edilemez. Ne var ki onun tümden kusursuz olduğunu iddia etmek ve onu “insanlığın son durağı” olarak görmek de doğru bir bakış açısı değildir. Zira günümüz insanının yaşamış olduğu bir kısım kriz ve bunalımların aşılması adına mutlaka demokrasi üzerindeki eleştirilerin ve bu alandaki siyasal arayışların devam etmesi gerekir.
Ünlü İngiliz siyaset adamı Churchill’in, “Demokrasi, en iyi yönetim şekli değildir, kötü tarafları en az olan yönetim şeklidir.” şeklindeki sözüyle, demokrasiye önemli eleştiriler yönelten Raymond Aron’un, “Anayasaya bağlı çoğulcu rejimler bütün politik rejimler gibi oligarşiktir. Ama demokrasi bilinen bütün rejimlerden daha az oligarşiktir.” ifadesi demokrasiyle ilgili önemli bir bakış açısı sunar. Bu bakış açısına göre demokrasi her ne kadar mevcut siyasi rejimlerin en iyisi olsa da onun eksik ve kusurları da yok değildir.
Burada şu hatırlatmayı yapmakta da fayda var. Bizim burada üzerinde durduğumuz mesele demokrasinin bir sistem ve bir teori olarak güçlü ve zayıf yönleri üzerinde durmaktır. Yoksa onun nasıl pratiğe taşındığı, bu konuda ne tür aksaklıkların ve suiistimallerin ortaya çıktığı ayrı bir konudur. Pekala oldukça adil ve insan haklarına saygılı monarşik yönetimler olabileceği gibi, demokrasi perdesi altına saklanan zorba yönetimler ve diktatörlükler de ortaya çıkabilir.
a) Güçlü Yönleri
Hiç şüphesiz demokrasinin diğer rejimlere nazaran en önemli artılarından birisi, kavgasız ve çatışmasız bir şekilde iktidarın el değiştirmesini temin etmesidir. Serbest seçim ve açık oy sistemi, halka sevdiği ve razı olduğu kimselerce yönetilme imkanı vermektedir. Aynı şekilde demokrasi, egemenliği halka verdiği ve güçler ayrılığı ilkesini benimsediği için güç temerküzünün, güç zehirlenmesinin önüne geçmektir. Bir taraftan hukukun üstünlüğünü esas aldığı diğer yandan da yöneticilerin denetlenmesinin, gözetlenmesinin ve gerektiğinde yargı önünde hesap vermesinin önünü açtığı için, keyfi uygulamaların önüne geçmektedir.
Öte yandan demokrasiyi diğer rejimler karşısında üstün kılan hususlardan birisi de onun, despotizmi ve istibdadı önlemede, otoriterlik ve totaliterliğin önüne geçmede en önemli alternatif olmasıdır. Demokrasiler, kamu gücünü, zayıfı güçlüye karşı koruma istikametinde seferber ettiğinden, bireyi devlet karşısında önemli ve etkin hale getirir. Bireye, herhangi bir devlet baskısına maruz kalmaksızın, kendi düşünce ve tercihlerine göre hayatını yaşama imkanı hazırlar. Çoğulcu karakteriyle her türlü ayrımcılığın, dışlamanın ve ötekileştirmenin önüne geçer.
Hiç şüphesiz hakların anayasayla belirlendiği ve güvence altına alındığı, “devlet terörünün” ortadan kalktığı, mal ve can güvenliğinin sağlandığı gerçek demokrasilerde teşebbüs ve yatırım ruhu da canlanacaktır. Demokrasiyle yönetilen ülkelerin iktisadi yönden ilerlemeleri, sanayileşmeleri, teknolojik üstünlükleri ve ekonomik refahları da bunu göstermektedir.
b) Zayıf Yönleri
Bütün bu olumlu yönlerinin yanında demokrasinin önemli boşluklarının, istismara açık yanlarının, eksik ve kusurlarının bulunduğu da bu alanda çalışma yapanlar tarafından dile getirilmektedir. Bunlardan birisi çoğunluk diktatörlüğüne yol açabilmesi, dolayısıyla da azınlık haklarını tehlikeye atabilmesidir. Zira demokrasinin özünü halk yönetimi oluşturur. Fakat yönetimde halkın tamamının değil, çoğunluğun iradesi etkilidir. Seçim sonuçları, meclis kararları vs. hep çoğunluğun kararlarına göre belirlenir. Çoğunluğun sözünün geçerli olduğu bir yerde ise çoğulculuğun sağlanabilmesinin garantisi yoktur. Yönetim ve siyasetin çoğunluğun istek ve taleplerine göre şekillendiği bir ülkede dinî, etnik veya siyasi azınlıkların bir kısım mahrumiyetler yaşamasını ve hatta baskılara maruz kalmasını önleyecek yeterli mekanizma ve değerlerin bulunmadığı ifade edilmiştir.
Konuyla ilgili dile getirilen eleştirilerden bir diğeri de demokrasilerin tabiatı itibarıyla gizli bir oligarşiye açık olmasıdır. Halk egemenliğini savunmanın temel gerekçesi, yönetim ve siyasetin halk menfaatlerine göre şekillenmesini sağlamaktır. Demokrasilerin, devlet imkanlarını, belirli şahıs veya zümreler hesabına değil, kamu menfaatini gerçekleştirme istikametinde seferber edecekleri öngörülür. Ne var ki siyaset ve devlet politikalarının halk iradesinden ziyade egemen sınıflar, baskı ve çıkar grupları tarafından belirlendiği ifade edilmektedir. Bir ara ABD Savunma Bakanlığı’nın sekreteri tarafından dile getirilen, “General Motors için iyi olan, Amerika için de iyidir.” sözü de oligarşinin siyasete müdahale hakkının deşifresi olarak anlaşılmış ve büyük tepkilere sebep olmuştur. Dolayısıyla demokratik karar mekanizmalarının; iş ve finans çevrelerinin veya siyasî elitlerin doğrudan veya dolaylı yollarla yapacakları müdahale ve manipülasyonlardan nasıl korunacağı önemli bir soru işareti olarak durmaktadır.
Rene Genon ve J. S. Mill gibi düşünürler tarafından demokrasilerin, yönetim meselesini tamamen niceliksel (kantitatif) olarak ele almalarının, nitelik ve keyfiyeti göz ardı etmelerinin bir kısım mahzurları olduğu dile getirilmiştir. Belirli bir bilgi ve birikim gerektiren siyasetin, sıradan halk yığınlarına bırakılmasının veya halkın tamamının yönetime eşit bir şekilde katılmasının doğru olup olmadığı pek çok düşünür ve siyaset teorisyeni tarafından sorgulanmıştır. Çünkü %51’in tercih ve kararlarının doğru olmasının hiçbir garantisi yoktur. Hele okumamış, cahil veya apolitik şahısların sayısının fazla olduğu bir toplumun bu konuda isabetli kararlar almasının çok zor olduğu ifade edilmiştir.
Demokrasiler “halkın kendi kendisini aldatmayacağı ve kendi menfaatleri adına en rasyonel kararları almaya çalışacağı” ön kabulüne dayanır. Demokrasiyi savunanlar da çoğunluğun yanılabileceğini kabul eder. Fakat çoğunluğun yanılma ihtimalinin, azınlığın yanılma ihtimaline göre çok daha düşük olduğunu belirtirler.
Ne var ki burada da başka bir sorgulama karşımıza çıkar. O da yapacakları seçimlerde halk yığınlarının kendi başlarına özgür kararlar alıp alamayacağı veya siyasiler tarafından buna müsaade edilip edilmeyeceğidir. Aynı şekilde halkın, seçeceği adayları tanıması adına yeterli imkanlara sahip olup olmadığı da sorgulanabilir. Zira seçim öncesi yapılan propaganda ve manipülasyonlarla halk rahatça yönlendirilebilmektedir. Hele medya gücünün belirli ellerde toplandığı ülkelerde “kanaat oluşturma” imkanı da tekelleşmektedir.
Demokrasiler, yapıları gereği “kim yönetmeli” sorusu üzerinde durmaz, yöneticilerin taşımaları gereken nitelikleri ele almazlar. Onlar, çoğunluk tarafından seçilen kimsenin yönetim için “en doğru kişi” olduğunu farz ederler. Bu yüzden en demokratik ülkelerde bile toplumu bilmeyen, siyaset tecrübesi olmayan, dış ilişkilerden anlamayan vs. kişilerin yönetime geldiği görülür. Zira söz konusu kişiler kullandıkları propaganda tekniği, medya desteği ve sırtını dayadıkları partileri sayesinde bir şekilde halkı ikna etmenin veya aldatmanın yolunu bulurlar. Neticede demokrasilerde yönetimin ehliyetli, bilgili ve adil kişilerin değil; siyasi ve iktisadi gücü elinde tutan oligarşik bir azınlığın elinde kalması her zaman ihtimal dahilindedir.
Demokrasiyle ilgili dile getirilen eleştirilerin önemli bir kısmı da siyasi partilerle ilgilidir. Zira halkın seçeceği yöneticiler genel itibarıyla siyasi partiler tarafından belirlenmektedir. Bu belirlemelerde de kamu yararından ziyade parti menfaatleriyle partilerin güç devşirdiği çevrelerin çıkarları öne çıkmaktadır. Halk, mevcut siyasi partilere güvenemediği ve bunların hiçbirisini yönetim adına liyakatli bulmadığı durumlarda çaresiz ve alternatifsiz kalmaktadır.
Aynı şekilde gerek yönetime geçen gerekse muhalefette kalan partiler ülke sorunlarından ziyade kendi iktidarlarını güçlendirmekle ve geleceklerini garanti altına almakla ilgilenmekte; halka daha iyi hizmet verme yerine, sahip oldukları ideolojiyi hâkim kılmaya çalışmakta; iktidar olur olmaz karşıt ideolojideki amir ve memurları tasfiyeye girişerek kendi yandaşlarına görev vermekte; dolayısıyla da ciddi bir pragmatizme ve oportünizme saplanmaktadırlar.
Partilerin birbiriyle giriştikleri amansız yarışın ve yıkıcı rekabetin sebep olduğu parçalanmalar, bölünmeler ve kutuplaşmalar; seçim barajı yüzünden halkın bir kısmının iradesinin yok sayılması; çok partili sistemlerde devletin sık sık zayıf ve istikrarsız koalisyonlar tarafından yönetilmek zorunda kalması; seçilen milletvekillerinin kendilerini oraya taşıyan halkın değil partilerinin sözcüsü olmaları da partilerle ilgili başlıca eleştiriler arasındadır.
Bu konudaki tenkitlerin bir kısmı da yasamayla ilgilidir. Bilindiği üzere modern devlet yasama üzerinde ciddi bir tekel kurmuştur. Demokrasilerde yasama yetkisi meclis tarafından yürütülmektedir. Mecliste görev yapan milletvekillerine düşen vazife yapacakları kanunlarda mümkün mertebe halkın örf ve âdetlerini, istek ve taleplerini dikkate almaktır. Ne var ki milletin vekili olan insanların, halkın oylarıyla bulundukları makama geldikten sonra ne ölçüde halkın istek ve arzularını dikkate aldıkları sorgulanabilir. Zira pek çok ülkede şahit olunduğu üzere nüfuz ve yetki sahipleri şahsî çıkarları istikametinde rahatça kanunlarla oynayabiliyor; yani istedikleri kanunları değiştiriyor, ilga ediyor ve yerine yenilerini koyuyorlar.
Değer yargılarından ve ahlâkî ilkelerden yoksun olması, eşitliğin öne çıkmasına mukabil adaletin yeterince üzerinde durulmaması, seçimlerden sonra halkın yürütmeyi denetleme ve gözetleme imkânlarının bir hayli sınırlı olması, iktidara gelen şahıs veya partilerin diktatörlüğe kaymasını veya tek adam yönetimlerinin hâkim olmasını engelleyecek mekanizmaların zayıflığı, siyasal örgütlenmenin en etkili öğesi durumuna geçen yürütmenin rahatlıkla yasama ve yargı üzerinde denetim kurabilmesi de demokrasilerle ilgili tartışma konusu olan meseleler arasındadır.
Demokrasi Kültürü
Demokrasinin temelde bir yönetim şekli ve bir siyaset tekniği olduğunu; eşitlik, özgürlük, insan hakları, uzlaşı kültürü gibi değerler üzerine oturduğunu ve aynı zamanda bu değerleri gerçekleştirmeyi hedeflediğini ifade etmiştik. Fakat şunu unutmamak gerekir ki demokrasi kağıt üzerinde ne kadar mükemmel bir sistem olarak resmedilirse edilsin, onun pratiğe taşınması kültürle, eğitimle ve insan kalitesiyle ilgilidir. Bu yüzden sosyal ve ekonomik şartların yeterli olmadığı, demokrasi kültürünün gelişmediği ve demokratik değerlerin yeterince sindirilmediği bir ülkede, uygulamada olan siyasi rejimin ismine ne denilirse denilsin, demokrasiden beklenilen hedeflerin gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.
Hiç şüphesiz fakirlik, sınıflı toplum yapısı, ırkçılık, cehalet, taassup, radikalizm, ötekileştirme, ayrımcılık gibi faktörler demokrasinin önündeki en büyük engellerdir. Bu yüzden bir ülkede demokrasinin var olabilmesi için öncelikle bu tür problemlerin üstesinden gelinmesi gerekir. Demokrasinin, iktisadi bağımsızlığını elde etmiş, medeni ve eğitim düzeyi yüksek ülkelerde uygulanıyor olması da bunu gösterir. Her ne kadar demokrasi insanın, saygın ve şerefli bir birey olarak yaşayabilmesi adına önemli avantajlar sunsa da, onun uygulanabilmesi ve yaşatılabilmesi sanıldığı kadar kolay değildir.
Şurası bir gerçek ki siyasi sistemin öngördüğü modelin başarılı olabilmesi için bunun belirli bir ölçüde de olsa toplumun sosyal yapısına, değerlerine ve kültürel dokusuna mutabık olması gerekir. Bu açıdan bir ülkede demokrasinin mükemmel bir şekilde uygulanabilmesi her şeyden önce demokratik değerlerin toplum tabanında karşılık bulmasına bağlıdır. Fertlerinin; aile içi münasebetlerde, insanlar arası ilişkilerde, kurum ve müesseselerin idaresinde çeşitliliği bir yaşam formülü olarak görmediği, farklılıklara saygı duymadığı ve uzlaşı kültürünü geliştiremediği bir toplumda, bir yönetim şekli olarak demokrasinin de uygulanabilmesi çok zordur.
Bütün bunların yanında demokrasinin bir toplumda kusursuz bir şekilde işleyebilmesi için toplum fertleri arasında hak ve adalet bilincinin, insan hak ve özgürlüklerine saygının ve sorumluluk duygusunun gelişmesine ihtiyaç vardır. Dahası toplumun siyasal ve kültürel olgunluğa erişmesi, kamusal vicdanın ve toplumsal şuurun gelişmesi ve hepsinden önemlisi toplumun faziletli ve erdemli insanlardan oluşması demokrasi bilincinin gelişmesi adına önemli dinamiklerdir.
Bu ifadelerimizden, “Monarşilerin ve krallıkların mevcut olduğu ülkelerde öncelikle demokratikleşmenin önündeki engeller bertaraf edilmeli, toplum fertleri buna hazırlanmalı daha sonra demokrasiye geçilmeli” şeklinde bir mana da anlaşılmamalıdır. Olivier Roy, “Şayet biz demokrasiyi oluşturmadan önce herkesin bir demokrat olmasını beklemek zorunda kalsaydık Fransa hala bir monarşi olurdu.” (Olivier Roy, Secularism Confronts Islam, s. 109) şeklindeki tespitiyle buna işaret eder. Dolayısıyla bir ülkeye demokrasinin gelmesi ve oturmasıyla, halk arasında demokrasi kültürünün yerleşmesi noktasında birlikte mücadele verilmelidir. Hangi toplum söz konusu olursa olsun, demokrasinin benimsenmesi ve istikrar kazanması belirli bir zamana vabestedir.
Buraya kadar ana hatlarıyla demokrasiyle ilgili görüşleri ele aldık, demokrasiye karşı çıkılmasının sebepleri üzerinde durduk ve konunun iyi anlaşılması adına demokrasi kavramıyla ilgili bir kısım tahlillere yer vermeye çalıştık. Bundan sonra ise farklı yönleriyle demokrasi-İslam ilişkisi üzerinde duracak, demokrasiyi savunmanın İslam açısından bir engel teşkil etmediğini ve Müslümanların demokrasiyi savunmaktan başka çıkar yollarının olmadığını ortaya koymaya çalışacağız.
Devam edecek…
[Dr. Yüksel Çayıroğlu] 16.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Çayıroğlu
Ümmi Peygamber (5) [Ahmet Kurucan]
Geçen haftaki yazımızın son cümlesi şu soru ile bitiyordu: “Pekala Kur’an’ın mucizevi oluşunu belirtmek amacıyla okur yazar olan insanların Kur’an’ın haydi bir benzerini getirin diye meydan okumasına rağmen hiçbir ayete nazire getirememesi ama ummî olan (okuma-yazması olmayan anlamında) Hz. Peygamberin Kur’an’ı getirmesi şeklindeki çıkarımın hiç mi değeri yoktur?” Benim bu soruya cevabım, elbette var. Var ama bu Hz. Peygamber’in okur-yazar olmaması çıkarımını yapmak noktasında bana göre zayıf bir argüman. Altını çiziyorum: “bana göre.”
Önce bu yorumu yapanların argümanını dile getireyim: Eğer Peygamber Efendimiz okuma-yazma bilseydi, ayetin fezlekesinde de ifade edildiği gibi müşrikler Kur’an’ın Allah kelamı olduğundan şüphe duyarlardı. Aynı türden bir şüphe Müslümanların içinde de belirebilirdi. Böylesi bir şüphe ise Peygamberlik misyonu adına çok büyük bir handikap olurdu.”
Evet, ben argümanın zayıf olduğunu düşünüyorum. “Neden? Çünkü geçen yazıda da belirttiğimiz üzere Ankebut 47-52 ayetleri bir bütün olarak mütalaa ettiğimizde karşımıza çıkan arka plan Efendimizin okur yazarlığından ziyade Kur’an vahyinin kaynağına ilişkin bir müzakerenin/tartışmanın ya da şüphenin varlığına işaret ediyor. Müşrikler ya da ehli kitap Hz. Peygamber’i Tevrat veya İncil’den birtakım bilgiler aşırma ile itham edip vahyin dayanağını çürütme amacını taşıyorlar. Bu bağlamda “Sen daha önceden herhangi bir ilahi kitabı okumuş yazmış değildin” denilmesi çok güçlü bir karşı çıkış hatta meydan okuyuştur. Ama bu, Hz. Peygamberin okur yazar olmamasını değil ilahi kitapların muhtevasını bilmemesi ve Kur’an’ı kendisinin yazabilecek bir idrak ve güce sahip olmaması anlamındadır. Nitekim bu arka planı gözeten kişiler ayete mana verirken bunu açıkça belirtmişler ve “Sen daha önceden gönderilmiş İlahi kelamları okumamıştın; dolayısıyla Kur’an’ı kendi elinle yazabilecek durumda da değildin” demişlerdir ki bize göre doğru mana da bu olsa gerektir. Lafız ve maksad/amaç birlikteliği ayete zaten böyle mananın verilmesini zaruri kılar.
Kaldı ki mesele Kur’an’ın kaynağı ise buna yönelik Kur’an hem Peygamber Efendimizi hem de söz konusu itirazları yapan veya şüphelenen kişileri merkeze koyarak çok net beyanlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’e yönelik şunu diyor Kur’an: “Şayet Peygamber birtakım sözler uydurup bize isnat edecek olsaydı biz onun takatını, güç ve kuvvetini derhal keser, sonra da can damarını koparıverirdik. O zaman sizin içinizden hiç kimse buna engel olamazdı.” (Hâkka/44-47) Aslında bu ayet aynı konu üzerinde müşriklerin şüphelerine yönelik verilmiş cevapların son parçası. Öncesinde şunu diyor Allah: “(Ey müşrikler!) Görebildiğiniz ve göremediğiniz şeyler üzerine yemin ederek diyorum ki bu Kur’an şanlı-şerefli bir elçinin dilinden dökülen bir kelamdır. Dolayısıyla o bir şair sözü değildir. Ne var ki siz bu gerçeğe inanmıyorsunuz. Şunu bilin ki Kur’an bir kâhin sözü de değildir. Ama siz bunu düşünmüyorsunuz. O alemlerin rabbi Allah katından indirilmiştir.” (Hâkka/38-43)
Aynı istikamette Arapça’da “tehaddi” dediğimiz Kur’an’ın benzerini getirme noktasında meydan okumayı ihtiva eden ayetleri de bu kategoride değerlendirmeliyiz. Mesela: “Madem ki o kafirler/müşrikler “Kur’an’ı Muhammed uydurdu” diyorlar; o halde sen de şöyle onlara: “Eğer bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz, haydi Kur’an’ın sürelerine benzer on süre de siz uydurun da görelim. Hem bu işi yapabilmek için Allah’tan başka yardım alabileceğiniz kim varsa (putlarınız, şairleriniz, kahinleriniz) hepsini çağırın ve işbirliği yapın. Eğer onlar çağrınıza cevap vermezlerse bilin ki bu Kur’an ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse, artık O’na teslim olmanız gerekir, değil mi?” (Hud,13-14)
Müşriklere Kur’an ayetlerinin benzerini getirme konusunda meydan okuyan diğer iki ayet ise şunlardır: “(Ey Muhammed!) De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, hatta bu uğurda birbirlerine yardım edip destek verseler, yine de onun bir benzerini getiremezler.”(İsra, 88) “Madem ki kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an ayetlerinden şüphe duyuyorsunuz, haydi onun sürelerinden birisi gibi bir süre getirin de görelim. Bunun için Allah’tan başka yardım alacağınız başka kim varsa (putlarınız, kahinleriniz, şairleriniz) hepsini yardıma çağırın; eğer sözünüzde doğru kimseler iseniz. (Bakara, 23)
Bu eksende dikkat çekmek istediğimiz son ayet ise şudur: “Onlar neden hala Kur’an’ı tedebbür etmez, samimiyetle, içtenlikle anlamaya çalışmazlar? Eğer Kuran Allahtan başkası tarafından gönderilmiş bir kelam olsaydı kesinlikle onda birçok çelişkiler ve tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisa, 82)
İmdi Kur’an’ın kaynağı konusunda te’vil ve tefsir istemeyen bu kadar açık, seçik ve net beyanların olduğu, haşa ve kella Hz. Peygamberin kendi beyanını Allah kelamı olarak ortaya koyması mümkün olmadığı ve düşünülemeyeceği, böyle bir şeye cesaret etse Allah’ın şah damarını koparırdık ayeti, benzerini getirme bağlamındaki meydan okuyan ayetler ve Allah’tan başkasına ait olsaydı çelişkiler bulurdunuz gibi deliller Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez insan yapmaya ihtiyaç bırakmıyor diye düşünüyorum. Yukarıda kısaca meallerini verdiğimiz ayetlerin Kur’an’ın Allah kelamı olduğu şüphesi ile yaklaşan müşrik Araplar ve ehli kitaba Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez delilinden çok daha güçlü ve müskit/susturucu olduğu kanaatindeyim.
Bir başka ifadeyle vahyin kaynağının Allah olduğu izah ya da ispat etmek için çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen bir kavme mensup diye Hz. Peygamberi de o kategori içinde değerlendirme ve “bakınız Kur’an gibi bir kitabı işte bu okuma-yazma bilmeyen ümmi bir insanın elinden çıkması mümkün değildir, öyleyse ilahidir” demek çok güçlü bir delil olarak ortada durmuyor. Maddeler halinde değerlendirme yapacağım sonuç bölümünde altını çizerek vurgulayacağım bir hususu yeri gelmişken burada yazayım; Peygamberlik öncesi hayatında dönemin şartları içinde ticaret yapan gerek kendi ticareti gerekse ticaret kervanlarına başkanlık yaparak başkaları adına Şam’a defalarca giden bir tüccar insanı, o toplumun okuma yazma bilmeyen çoğunluğu içinde değil, aksine okuma yazma bilen azınlığı içinde göstermek çok daha doğru bir yaklaşımdır.
Burada okuma-yazma bilmemenin bugün modern dünya insanının zihninde yapmış olduğu çağırışımdan ve Hz. Peygamber gibi kıyamete kadar gelecek milyarlarca Müslümanın liderine bunu yakıştıramama acaba şu ana kadar yaptığımız yorumlarda rol oynuyor olamaz mı? Bu soru benim de aklıma defalarca geldi. Ama bu yazı ile birlikte beş yazıyı dikkatlice okuyan ve bunları bir bütün halinde mütalaa eden okuyucular takdir edecektir ki şahsen benim zihnimin arka planında böyle bir düşünce ya da kaygı yok. Hz. Peygamber okuma-yazma bilmemiş olsa bile benim ona imanımda değişen hiçbir şey olmaz. Benim bu yazı dizisi ile yaptığım ve yapmaya çalıştığım şey, ümmi kelimesinin sözlük ve ıstılahî manalarını vermek, nüzul toplumunda bu kelimenin hangi anlamlarda kullanıldığını tespit etmek, Kur’an’da tekil ve çoğul formlarıyla geçen ümmi kelimelerinin te’vil ve tefsirlere dayanarak özgün manalarını ortaya koymak ve ümmiliğe delil olarak getirilen yorumları bu perspektiften değerlendirip özellikle ayetlerde lafız-maksad bütünlüğünü yeniden hatırlatmaktan ibaret. Dolayısıyla Ankebut süresi 48. Ayetin tefsirinde hâkim kanaate muhalif sayılabilecek bir yorum da buna dahildir. Bir kez daha tekrar edeyim, Kur’an’ın mu’ciz oluşu, kaynağının Hz. Allah olduğunu ifade etmek için söz konusu ayetten dolaylı çıkarımla yaparak Hz. Peygamber okuma yazma bilmezdi yorumunu yapmanın doğru olmadığı, böylesi bir yorumun ayetin asli manası ve verdiği mesajdan çok uzak bulunduğunu düşünüyorum.
Son bir noktaya daha bir iki cümle ile işaret edip nazil olan ilk ayette ben okuma bilmem, biz ümmi bir ümmetiz ve Hudeybiye anlaşmasında Muhammedun Resullullah kaydını silmesi için Hz. Ali’ye o cümlenin yerini göstermesi meselelerine geçeceğim. Son nokta dediğim husus şu: Kur’an da yer alan bazı ayetlerin Tevrat ve İncil’de geçen bazı ayetlerle ya da şöyle ifade edelim önceki İlahi kitaplarla Kur’an’da ve özellikle kıssalarda gözüken benzerlikler, haşa ve kella Hz. Peygamberin onlardan iktibas etmesini, nübüvvet öncesi o kitapları okuduğunu-yazdığını değil kaynak beraberliğini yani Allah’ı gösterir. Onun için bu benzerliklerden hareketle Hz. Peygamber’i okuma-yazma bilmez diye nitelendirmenin rasyonel bir dayanağı yoktur. Önceki yazılarda da ifade ettiğimiz gibi gerek Kur’an ayetleri gerekse nüzul toplumundaki yaygın kullanışı itibariyle ümmi’nin Mekke’li olma, ehli kitaba mensup olmama ve İlahi kitapların muhteviyatından habersiz bulunma, bir kişinin annesine nispetle annesinden doğduğu günde olduğu gibi okuma yazma bilmez manasındaki ümmi’den çok daha realist bir kullanıma sahiptir.
[Ahmet Kurucan] 16.9.2019 [TR724]
Önce bu yorumu yapanların argümanını dile getireyim: Eğer Peygamber Efendimiz okuma-yazma bilseydi, ayetin fezlekesinde de ifade edildiği gibi müşrikler Kur’an’ın Allah kelamı olduğundan şüphe duyarlardı. Aynı türden bir şüphe Müslümanların içinde de belirebilirdi. Böylesi bir şüphe ise Peygamberlik misyonu adına çok büyük bir handikap olurdu.”
Evet, ben argümanın zayıf olduğunu düşünüyorum. “Neden? Çünkü geçen yazıda da belirttiğimiz üzere Ankebut 47-52 ayetleri bir bütün olarak mütalaa ettiğimizde karşımıza çıkan arka plan Efendimizin okur yazarlığından ziyade Kur’an vahyinin kaynağına ilişkin bir müzakerenin/tartışmanın ya da şüphenin varlığına işaret ediyor. Müşrikler ya da ehli kitap Hz. Peygamber’i Tevrat veya İncil’den birtakım bilgiler aşırma ile itham edip vahyin dayanağını çürütme amacını taşıyorlar. Bu bağlamda “Sen daha önceden herhangi bir ilahi kitabı okumuş yazmış değildin” denilmesi çok güçlü bir karşı çıkış hatta meydan okuyuştur. Ama bu, Hz. Peygamberin okur yazar olmamasını değil ilahi kitapların muhtevasını bilmemesi ve Kur’an’ı kendisinin yazabilecek bir idrak ve güce sahip olmaması anlamındadır. Nitekim bu arka planı gözeten kişiler ayete mana verirken bunu açıkça belirtmişler ve “Sen daha önceden gönderilmiş İlahi kelamları okumamıştın; dolayısıyla Kur’an’ı kendi elinle yazabilecek durumda da değildin” demişlerdir ki bize göre doğru mana da bu olsa gerektir. Lafız ve maksad/amaç birlikteliği ayete zaten böyle mananın verilmesini zaruri kılar.
Kaldı ki mesele Kur’an’ın kaynağı ise buna yönelik Kur’an hem Peygamber Efendimizi hem de söz konusu itirazları yapan veya şüphelenen kişileri merkeze koyarak çok net beyanlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber’e yönelik şunu diyor Kur’an: “Şayet Peygamber birtakım sözler uydurup bize isnat edecek olsaydı biz onun takatını, güç ve kuvvetini derhal keser, sonra da can damarını koparıverirdik. O zaman sizin içinizden hiç kimse buna engel olamazdı.” (Hâkka/44-47) Aslında bu ayet aynı konu üzerinde müşriklerin şüphelerine yönelik verilmiş cevapların son parçası. Öncesinde şunu diyor Allah: “(Ey müşrikler!) Görebildiğiniz ve göremediğiniz şeyler üzerine yemin ederek diyorum ki bu Kur’an şanlı-şerefli bir elçinin dilinden dökülen bir kelamdır. Dolayısıyla o bir şair sözü değildir. Ne var ki siz bu gerçeğe inanmıyorsunuz. Şunu bilin ki Kur’an bir kâhin sözü de değildir. Ama siz bunu düşünmüyorsunuz. O alemlerin rabbi Allah katından indirilmiştir.” (Hâkka/38-43)
Aynı istikamette Arapça’da “tehaddi” dediğimiz Kur’an’ın benzerini getirme noktasında meydan okumayı ihtiva eden ayetleri de bu kategoride değerlendirmeliyiz. Mesela: “Madem ki o kafirler/müşrikler “Kur’an’ı Muhammed uydurdu” diyorlar; o halde sen de şöyle onlara: “Eğer bu iddianızda tutarlı ve samimi iseniz, haydi Kur’an’ın sürelerine benzer on süre de siz uydurun da görelim. Hem bu işi yapabilmek için Allah’tan başka yardım alabileceğiniz kim varsa (putlarınız, şairleriniz, kahinleriniz) hepsini çağırın ve işbirliği yapın. Eğer onlar çağrınıza cevap vermezlerse bilin ki bu Kur’an ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse, artık O’na teslim olmanız gerekir, değil mi?” (Hud,13-14)
Müşriklere Kur’an ayetlerinin benzerini getirme konusunda meydan okuyan diğer iki ayet ise şunlardır: “(Ey Muhammed!) De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, hatta bu uğurda birbirlerine yardım edip destek verseler, yine de onun bir benzerini getiremezler.”(İsra, 88) “Madem ki kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’an ayetlerinden şüphe duyuyorsunuz, haydi onun sürelerinden birisi gibi bir süre getirin de görelim. Bunun için Allah’tan başka yardım alacağınız başka kim varsa (putlarınız, kahinleriniz, şairleriniz) hepsini yardıma çağırın; eğer sözünüzde doğru kimseler iseniz. (Bakara, 23)
Bu eksende dikkat çekmek istediğimiz son ayet ise şudur: “Onlar neden hala Kur’an’ı tedebbür etmez, samimiyetle, içtenlikle anlamaya çalışmazlar? Eğer Kuran Allahtan başkası tarafından gönderilmiş bir kelam olsaydı kesinlikle onda birçok çelişkiler ve tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisa, 82)
İmdi Kur’an’ın kaynağı konusunda te’vil ve tefsir istemeyen bu kadar açık, seçik ve net beyanların olduğu, haşa ve kella Hz. Peygamberin kendi beyanını Allah kelamı olarak ortaya koyması mümkün olmadığı ve düşünülemeyeceği, böyle bir şeye cesaret etse Allah’ın şah damarını koparırdık ayeti, benzerini getirme bağlamındaki meydan okuyan ayetler ve Allah’tan başkasına ait olsaydı çelişkiler bulurdunuz gibi deliller Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez insan yapmaya ihtiyaç bırakmıyor diye düşünüyorum. Yukarıda kısaca meallerini verdiğimiz ayetlerin Kur’an’ın Allah kelamı olduğu şüphesi ile yaklaşan müşrik Araplar ve ehli kitaba Hz. Peygamberi okuma yazma bilmez delilinden çok daha güçlü ve müskit/susturucu olduğu kanaatindeyim.
Bir başka ifadeyle vahyin kaynağının Allah olduğu izah ya da ispat etmek için çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen bir kavme mensup diye Hz. Peygamberi de o kategori içinde değerlendirme ve “bakınız Kur’an gibi bir kitabı işte bu okuma-yazma bilmeyen ümmi bir insanın elinden çıkması mümkün değildir, öyleyse ilahidir” demek çok güçlü bir delil olarak ortada durmuyor. Maddeler halinde değerlendirme yapacağım sonuç bölümünde altını çizerek vurgulayacağım bir hususu yeri gelmişken burada yazayım; Peygamberlik öncesi hayatında dönemin şartları içinde ticaret yapan gerek kendi ticareti gerekse ticaret kervanlarına başkanlık yaparak başkaları adına Şam’a defalarca giden bir tüccar insanı, o toplumun okuma yazma bilmeyen çoğunluğu içinde değil, aksine okuma yazma bilen azınlığı içinde göstermek çok daha doğru bir yaklaşımdır.
Burada okuma-yazma bilmemenin bugün modern dünya insanının zihninde yapmış olduğu çağırışımdan ve Hz. Peygamber gibi kıyamete kadar gelecek milyarlarca Müslümanın liderine bunu yakıştıramama acaba şu ana kadar yaptığımız yorumlarda rol oynuyor olamaz mı? Bu soru benim de aklıma defalarca geldi. Ama bu yazı ile birlikte beş yazıyı dikkatlice okuyan ve bunları bir bütün halinde mütalaa eden okuyucular takdir edecektir ki şahsen benim zihnimin arka planında böyle bir düşünce ya da kaygı yok. Hz. Peygamber okuma-yazma bilmemiş olsa bile benim ona imanımda değişen hiçbir şey olmaz. Benim bu yazı dizisi ile yaptığım ve yapmaya çalıştığım şey, ümmi kelimesinin sözlük ve ıstılahî manalarını vermek, nüzul toplumunda bu kelimenin hangi anlamlarda kullanıldığını tespit etmek, Kur’an’da tekil ve çoğul formlarıyla geçen ümmi kelimelerinin te’vil ve tefsirlere dayanarak özgün manalarını ortaya koymak ve ümmiliğe delil olarak getirilen yorumları bu perspektiften değerlendirip özellikle ayetlerde lafız-maksad bütünlüğünü yeniden hatırlatmaktan ibaret. Dolayısıyla Ankebut süresi 48. Ayetin tefsirinde hâkim kanaate muhalif sayılabilecek bir yorum da buna dahildir. Bir kez daha tekrar edeyim, Kur’an’ın mu’ciz oluşu, kaynağının Hz. Allah olduğunu ifade etmek için söz konusu ayetten dolaylı çıkarımla yaparak Hz. Peygamber okuma yazma bilmezdi yorumunu yapmanın doğru olmadığı, böylesi bir yorumun ayetin asli manası ve verdiği mesajdan çok uzak bulunduğunu düşünüyorum.
Son bir noktaya daha bir iki cümle ile işaret edip nazil olan ilk ayette ben okuma bilmem, biz ümmi bir ümmetiz ve Hudeybiye anlaşmasında Muhammedun Resullullah kaydını silmesi için Hz. Ali’ye o cümlenin yerini göstermesi meselelerine geçeceğim. Son nokta dediğim husus şu: Kur’an da yer alan bazı ayetlerin Tevrat ve İncil’de geçen bazı ayetlerle ya da şöyle ifade edelim önceki İlahi kitaplarla Kur’an’da ve özellikle kıssalarda gözüken benzerlikler, haşa ve kella Hz. Peygamberin onlardan iktibas etmesini, nübüvvet öncesi o kitapları okuduğunu-yazdığını değil kaynak beraberliğini yani Allah’ı gösterir. Onun için bu benzerliklerden hareketle Hz. Peygamber’i okuma-yazma bilmez diye nitelendirmenin rasyonel bir dayanağı yoktur. Önceki yazılarda da ifade ettiğimiz gibi gerek Kur’an ayetleri gerekse nüzul toplumundaki yaygın kullanışı itibariyle ümmi’nin Mekke’li olma, ehli kitaba mensup olmama ve İlahi kitapların muhteviyatından habersiz bulunma, bir kişinin annesine nispetle annesinden doğduğu günde olduğu gibi okuma yazma bilmez manasındaki ümmi’den çok daha realist bir kullanıma sahiptir.
[Ahmet Kurucan] 16.9.2019 [TR724]
Ruhuna Fatiha! [Naci Karadağ]
Bugünlerde kurucusu olduğu partisi tarafından hain ilan edilerek kovulunca, “ben istifa ediyorum” diyerek çakma delikanlılık yapan Ahmet Davutoğlu 2015 yılında Van mitinginde şu cümleleri sarf ediyordu: “AK Parti iktidardan indirilirse, burada terör çeteleri ve beyaz Toroslar dolaşır”
O dönem Başbakanın bu sözleri Kürtleri tehdit olarak algılanmıştı ama –hadi safı oynayarak söyleyelim- belki de Davutoğlu’ndan habersiz yeni bir “Beyaz Toros” yapılanması son hızla devam ediyordu perde arkasından.
Yaşı müsait olanlar Beyaz Toros’ların öyküsünü bilir.
Geçtiğimiz hafta AKP-Ergenekon ortaklığıyla aklanan JİTEM’in kullandığı bir devlet terörü aparatıydı Beyaz Toros’lar..
Özellikle Güneydoğu bölgesinde terörün arttığı dönemde ortaya çıkan Renault Toros marka araçlar derin devletin infaz timi olarak hareket ediyordu.
Beyaz Toros’a bindirilen vatandaşa, JİTEM bodrumlarında işkence edilirdi. İlk hedef, PKK hakkında bilgi toplamaktı.
100 vakanın 95’inde sonuç aynıydı: Bilgi alınsa da, alınmasa da, PKK’lı olsa da, olmasa da, kent dışında bir yerde “şahsın” kafasına kurşun sıkılırdı.
Böylece bir kişi daha, 17 bini bulacak olan faili meçhuller listesine eklenirdi.
Bazen yanlışlıkla eşraftan, “devletine bağlı” bir kişinin yakın akrabası bodruma indirilirdi. Durum anlaşılana kadar adamın kolu-bacağı kırılır, ayakları şişer, gözü kapanırdı.
Ancak başkentten gayri resmi öldürme yetkisi almış olan Beyaz Toroslular bu hataları önemsemezdi.
Çünkü canını kurtaran vatandaşın eşe- dosta anlatacağı işkence hikâyeleri, halkta derin korkulara yol açardı.
AKP’nin ilk döneminde atılan demokratik adımlarla beraber tasfiye olan Ergenekon türü derin devlet yapılanmasıyla beraber Beyaz Toros’lar da tarihe karışmıştı.
2013 yılında AKP’de yaşanan büyük kırılma sonrasında ise Beyaz Toros’un evrim geçirerek Siyah Transporter’e dönüşeceğini belki de Başbakan Davutoğlu bile bilmiyordu.
Hava gittikçe puslanıyor, ortalığı koyu bir sis kaplamak üzereydi. Erdoğan liderliğinde yeni muktedirler kendilerine yepyeni bir yön tercih etmiştiler. O dönem İstanbul İl Başkanı olan zat “Bundan sonra eski paydaşlarımızdan ayrılacağız” derken aslında kendilerinden olmayan herkese bir düşman hukuku uygulayacaklarının müjdesini verdiğini kimse fark etmemişti henüz.
Ve sonunda ülke şu haberdeki hale gelmişti. (BKZ)
Henüz memleket bataklığın bu kadar derinliğine inmemişti. Pelikan henüz Başbakan infaz edecek kadar semirmemişti Türkiye’de. Her dönemin iktidarı ile içli dışlı olup gemisini yürüten Barlas ailesinden Cemil şöyle bir paylaşım yapmıştı:
Cemil Barlas yaşı itibarıyla özellikle Mehmet Ağar ve ekibinin yönettiği iç işlerinde işlenen faili meçhulleri çok iyi biliyordu ve Beyaz Toros bir metafor değil gerçeğin ta kendisiydi!
Sonra devlet gittikçe mafyalaştı, bir suç örgütüne dönüştü. Adalet, emniyet, askeriye ellerindeydi ama yine de masum insanları güpegündüz kaçırıp Ankara’nın göbeğinde işkence merkezine götürüp aylarca işkence yapma dönemi başlamıştı.
Onbinlerce emniyet mensubu meslektaş uzaklaştırılınca onların yerine yeni muktedirin milis gücü gibi kullandığı bir yapı oluşturuldu. Daha sonra kurulan bekçilik sistemi ile bu yapının bir sac ayağı daha yerine özenle konuldu. Sanırım bir tek SADAT’ın resmi olarak görevi devralması kaldı.
Ne zaman gerçekleşir bilemiyorum ama artık bu ülkenin polisi emniyeti sağlamak, masumu korumak, suçluya aman vermemek gibi görevlerle pek ilgilenmiyordu. Tıpkı adaletin suçluyu cezalandırmak gibi bir vazifeyle ilgilenmediği gibi. Önemli olan suç değil, muhalif olup olmamaktı.
3 sezon devam eden Tyrant isimli dizide kahramanlardan bir (halktan bir kadın) bir gösteri esnasında karşılarında duran rejim güçlerine şöyle haykırıyordu: “Siz masumları korumak için değil korkutmak, gözdağı vermek için buradasınız. Başta amirleriniz olmak üzere suçu, suçluyu, gücü korumakla görevlisziniz!”
Bu cümleler tanıdık bir kitaptan alınmıştı aslında:
“Evet… Yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanamayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi… Büyük yanlışlar yaptık!”
Bu itirafları Humeyni için söylüyor İranlı Solcu yazar Bahman Nirumand “Soluyor Çiçekler parmaklıklar Ardında” isimli kitabında. Tam tersi bir manzara ile karşılaşmıştı İran… Tıpkı Davutoğlu’nun dediği gibi Beyaz Toros’lara son verme vaadi ile gelip yerine Siyah Transporter’lar koymuşlardı. Zalimlik ve suçta ise 93’ten çok daha karanlık bir devir yaşıyordu Türkiye.
Önceki hafta Batman’da korkunç bir vahşet yaşandı.
Askerden yeni gelmiş bir genç, kan davası yüzünden iki katil tarafından herkesin gözü önünde 27 yerinden bıçaklandı. Katiller genci bıçakladıktan sonra başından ayrılmadılar. Öldüğünden emin olmak için yanında durdular. Kalabalık ise korkudan müdahale edemiyordu. Polisler olay yerine geldi, genç can çekişiyordu ve polisler suçluya müdahale edecek yerde halkı olay yerinden uzaklaştırmaya çalıştılar, hatta bazı polisler biber gazı kullanmak üzere halkın üzerine yürüdüler. Gencecik bir çocuk herkesin ve devletin gözü önünde can verdi.
Masum insanları Siyah Transporter’larla işkence hanelere taşıyan devletin kılı bile kımıldamadı.
Aynı devlet, yaşanan darbe girişiminin başı olduğu iddia edilen komutanı Milli Savunma Bakanı yaparken 17 yaşındaki yüzlerce Harbiyeli çocuğu “Darbeci” diye müebbet hapse mahkum etmişti. Ve Melek Çetinkaya bu Harbiyeli çocuklardan birinin annesiydi. Aylardır yavrusunun hakkını aramak için çırpınan bir anne. Bir tek yetkili sesini duymadığı için son çare olarak bir pankart hazırladı yavrusunun ve diğer Harbiyeli gençlerin masumiyetine dair.
Birkaç gün önce Melek Çetinkaya bir açıklama yapmak istedi. Eli bıçaklı katilleri sadece seyretmekle yetinen devlet bir anda çullandı acılı annenin üzerine! Melek Anne’yi gözaltına almaktan utanmadı kimse!
Bu ülkede pek çok şey bitmiş ve dibi sıyrılıyor artık.
Gencecik genç kızlar haklarını ararken bizzat komiserler tarafından tacize uğruyor ve bu taciz milletvekilleri tarafından övülüyor, İçişleri Bakanı tarafından ödüllendiriliyor.
Bahman Niruman’dın Tiran filmine konu olan repliği ile söylersek: “Eğer güvenlik güçleri katili, suçluyu, haramiyi, hırsız koruyup kollayıp, masumu korkutmaya ve cezalandırmaya başladıysa, orada demokrasi bitmiştir!
Elbette çok övüneler ve tam bir demokrasimiz yoktu ama sahip olduğumuz yarım yamalak da olsa bi “şey” vardı elimizden alınan.
Bu ülkenin kapısına kocaman bir “Ruhuna Fatiha! Yazısı koymanın zamanı gelmiş de geçiyor artık!
[Naci Karadağ] 16.9.2019 [TR724]
O dönem Başbakanın bu sözleri Kürtleri tehdit olarak algılanmıştı ama –hadi safı oynayarak söyleyelim- belki de Davutoğlu’ndan habersiz yeni bir “Beyaz Toros” yapılanması son hızla devam ediyordu perde arkasından.
Yaşı müsait olanlar Beyaz Toros’ların öyküsünü bilir.
Geçtiğimiz hafta AKP-Ergenekon ortaklığıyla aklanan JİTEM’in kullandığı bir devlet terörü aparatıydı Beyaz Toros’lar..
Özellikle Güneydoğu bölgesinde terörün arttığı dönemde ortaya çıkan Renault Toros marka araçlar derin devletin infaz timi olarak hareket ediyordu.
Beyaz Toros’a bindirilen vatandaşa, JİTEM bodrumlarında işkence edilirdi. İlk hedef, PKK hakkında bilgi toplamaktı.
100 vakanın 95’inde sonuç aynıydı: Bilgi alınsa da, alınmasa da, PKK’lı olsa da, olmasa da, kent dışında bir yerde “şahsın” kafasına kurşun sıkılırdı.
Böylece bir kişi daha, 17 bini bulacak olan faili meçhuller listesine eklenirdi.
Bazen yanlışlıkla eşraftan, “devletine bağlı” bir kişinin yakın akrabası bodruma indirilirdi. Durum anlaşılana kadar adamın kolu-bacağı kırılır, ayakları şişer, gözü kapanırdı.
Ancak başkentten gayri resmi öldürme yetkisi almış olan Beyaz Toroslular bu hataları önemsemezdi.
Çünkü canını kurtaran vatandaşın eşe- dosta anlatacağı işkence hikâyeleri, halkta derin korkulara yol açardı.
AKP’nin ilk döneminde atılan demokratik adımlarla beraber tasfiye olan Ergenekon türü derin devlet yapılanmasıyla beraber Beyaz Toros’lar da tarihe karışmıştı.
2013 yılında AKP’de yaşanan büyük kırılma sonrasında ise Beyaz Toros’un evrim geçirerek Siyah Transporter’e dönüşeceğini belki de Başbakan Davutoğlu bile bilmiyordu.
Hava gittikçe puslanıyor, ortalığı koyu bir sis kaplamak üzereydi. Erdoğan liderliğinde yeni muktedirler kendilerine yepyeni bir yön tercih etmiştiler. O dönem İstanbul İl Başkanı olan zat “Bundan sonra eski paydaşlarımızdan ayrılacağız” derken aslında kendilerinden olmayan herkese bir düşman hukuku uygulayacaklarının müjdesini verdiğini kimse fark etmemişti henüz.
Ve sonunda ülke şu haberdeki hale gelmişti. (BKZ)
Henüz memleket bataklığın bu kadar derinliğine inmemişti. Pelikan henüz Başbakan infaz edecek kadar semirmemişti Türkiye’de. Her dönemin iktidarı ile içli dışlı olup gemisini yürüten Barlas ailesinden Cemil şöyle bir paylaşım yapmıştı:
Cemil Barlas yaşı itibarıyla özellikle Mehmet Ağar ve ekibinin yönettiği iç işlerinde işlenen faili meçhulleri çok iyi biliyordu ve Beyaz Toros bir metafor değil gerçeğin ta kendisiydi!
Sonra devlet gittikçe mafyalaştı, bir suç örgütüne dönüştü. Adalet, emniyet, askeriye ellerindeydi ama yine de masum insanları güpegündüz kaçırıp Ankara’nın göbeğinde işkence merkezine götürüp aylarca işkence yapma dönemi başlamıştı.
Onbinlerce emniyet mensubu meslektaş uzaklaştırılınca onların yerine yeni muktedirin milis gücü gibi kullandığı bir yapı oluşturuldu. Daha sonra kurulan bekçilik sistemi ile bu yapının bir sac ayağı daha yerine özenle konuldu. Sanırım bir tek SADAT’ın resmi olarak görevi devralması kaldı.
Ne zaman gerçekleşir bilemiyorum ama artık bu ülkenin polisi emniyeti sağlamak, masumu korumak, suçluya aman vermemek gibi görevlerle pek ilgilenmiyordu. Tıpkı adaletin suçluyu cezalandırmak gibi bir vazifeyle ilgilenmediği gibi. Önemli olan suç değil, muhalif olup olmamaktı.
3 sezon devam eden Tyrant isimli dizide kahramanlardan bir (halktan bir kadın) bir gösteri esnasında karşılarında duran rejim güçlerine şöyle haykırıyordu: “Siz masumları korumak için değil korkutmak, gözdağı vermek için buradasınız. Başta amirleriniz olmak üzere suçu, suçluyu, gücü korumakla görevlisziniz!”
Bu cümleler tanıdık bir kitaptan alınmıştı aslında:
“Evet… Yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanamayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak, dedi… Büyük yanlışlar yaptık!”
Bu itirafları Humeyni için söylüyor İranlı Solcu yazar Bahman Nirumand “Soluyor Çiçekler parmaklıklar Ardında” isimli kitabında. Tam tersi bir manzara ile karşılaşmıştı İran… Tıpkı Davutoğlu’nun dediği gibi Beyaz Toros’lara son verme vaadi ile gelip yerine Siyah Transporter’lar koymuşlardı. Zalimlik ve suçta ise 93’ten çok daha karanlık bir devir yaşıyordu Türkiye.
Önceki hafta Batman’da korkunç bir vahşet yaşandı.
Askerden yeni gelmiş bir genç, kan davası yüzünden iki katil tarafından herkesin gözü önünde 27 yerinden bıçaklandı. Katiller genci bıçakladıktan sonra başından ayrılmadılar. Öldüğünden emin olmak için yanında durdular. Kalabalık ise korkudan müdahale edemiyordu. Polisler olay yerine geldi, genç can çekişiyordu ve polisler suçluya müdahale edecek yerde halkı olay yerinden uzaklaştırmaya çalıştılar, hatta bazı polisler biber gazı kullanmak üzere halkın üzerine yürüdüler. Gencecik bir çocuk herkesin ve devletin gözü önünde can verdi.
Masum insanları Siyah Transporter’larla işkence hanelere taşıyan devletin kılı bile kımıldamadı.
Aynı devlet, yaşanan darbe girişiminin başı olduğu iddia edilen komutanı Milli Savunma Bakanı yaparken 17 yaşındaki yüzlerce Harbiyeli çocuğu “Darbeci” diye müebbet hapse mahkum etmişti. Ve Melek Çetinkaya bu Harbiyeli çocuklardan birinin annesiydi. Aylardır yavrusunun hakkını aramak için çırpınan bir anne. Bir tek yetkili sesini duymadığı için son çare olarak bir pankart hazırladı yavrusunun ve diğer Harbiyeli gençlerin masumiyetine dair.
Birkaç gün önce Melek Çetinkaya bir açıklama yapmak istedi. Eli bıçaklı katilleri sadece seyretmekle yetinen devlet bir anda çullandı acılı annenin üzerine! Melek Anne’yi gözaltına almaktan utanmadı kimse!
Bu ülkede pek çok şey bitmiş ve dibi sıyrılıyor artık.
Gencecik genç kızlar haklarını ararken bizzat komiserler tarafından tacize uğruyor ve bu taciz milletvekilleri tarafından övülüyor, İçişleri Bakanı tarafından ödüllendiriliyor.
Bahman Niruman’dın Tiran filmine konu olan repliği ile söylersek: “Eğer güvenlik güçleri katili, suçluyu, haramiyi, hırsız koruyup kollayıp, masumu korkutmaya ve cezalandırmaya başladıysa, orada demokrasi bitmiştir!
Elbette çok övüneler ve tam bir demokrasimiz yoktu ama sahip olduğumuz yarım yamalak da olsa bi “şey” vardı elimizden alınan.
Bu ülkenin kapısına kocaman bir “Ruhuna Fatiha! Yazısı koymanın zamanı gelmiş de geçiyor artık!
[Naci Karadağ] 16.9.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)