İşkencecileri nasıl bir gelecek bekliyor?

Cinayeti işleyen fail ne kadar suçlu ise azmettiren de, beraber işleyen de, yardım eden de, silah sağlayan da, teşvik eden de, engel olabileceği halde engel olmayan da eyleminin ağırlığı nispetinde sorumludur. 

Bu kapsamda asıl amacı dar çerçevede hizmet hareketi mensuplarını geniş çerçevede siyasi iktidara muhalif herkesi tasfiye etmek, sivil ölüme terk etmek olan uygulamaları yerine getirenler, bu uygulamaların tüm aşamalarında aktif olarak görev alanlar bir gün hukuk geri dönüp olması gereken mecrada işlemeye başladığında elbette hukuk önünde adalete hesap vereceklerdir. 

İnsan hakları kısır siyasi çekişmelere alet edilmemesi gereken evrensel değerlerimizdir.

Elbette ki toplumsal ve siyasi kriz anlarında sıradan veya görevli toplumun tüm bireyleri, duygusal motivasyonla ülkelerinin huzur ve refahı için kendilerini suç işlemeye kaptırabilir. Hayal dünyalarında kendilerine kahraman rolü biçebilirler. Kendilerini ülkenin kurtulması için 'seçilmiş' bir kahraman zannedebilirler. 

Unutulmamalıdır ki; herkes hukukla kayıtlıdır. Kahramanlar da hukuk kuralları ile bağlıdır. Kişilerin kendilerine biçtikleri bu kahraman rolü hukukun dışına çıkma, evrensel değerlerden uzaklaşma, politik görüşleri, muhalif yanları nedeniyle insanlara işkencede bulunma, eziyet etme, işsiz, aç ve susuz bırakma, haksız yere hürriyetten yoksun kılma, yeni doğum yapmış kadınları derdest etmek için hastane kapısında zebani gibi bekleme, bir tweeti, makaleyi, haberi bahane edip basını susturma, hoşa gitmeyen kararları nedeni ile gözdağı vermek için hakim ve savcıları görevden el çektirme hakkı tanımaz.

Ulusal kriz anlarında yapılması gereken bu krizi 'Allah'ın lütfu' bilip fırsata çevirmek, krizden şahsi ve siyasi rant sağlayıp koltuğunu sağlamlaştırmak değildir. Bu hal üzere olmak krizi çözmez. Daha da derinleştirir. 

Bir ülkenin geleceği tek bir insanın maddi menfaatleri siyasi istikbali, çıkarları, hırs ve nefreti üzerine bina edilemez. 

Yapılması gereken, adaleti tesis etmek, hakikati ortaya çıkarmak ve tek bir insanın bile değerli olduğu olgusu ile hareket etmektir.

Menfur darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve sonrasında ardı ardına çıkartılan OHAL kararnameleri ve uygulamaları tek kelime ile toplumsal bir cinayettir. 

Ve cinayetin tek bir sorumlusu yoktur. 

Usulsüz ve önyargılı soruşturmalar yürütüp uydurma delil peşinde koşanlar da, bu uydurma deliller ile karar verenler de, bu kararların infazı aşamalarında kraldan daha kralcı işkenceci kolluk ve infaz memurları da, bunların doğruluğunı araştırmadan toplumu manipüle eden basın mensupları da, manipüle olmaya istekli ve dünden razı toplum da, toplumun doğruyu görmesini sağlama ahlaki yükümlülüğü bulunan aydınlar da, siyasiler de, sorunlara çözüm üretmek merciinde bulunduğu halde çözüm yerine çözümsüzlük üreten uluslararası hukuk kuruluşları da kast ve kusurları oranında bu cinayetten sorumludurlar. Ve er ya da geç hesap vereceklerdir.

Kimileri hukuki ve cezai olarak yargı nezdinde, kimileri ahlaki olarak kendi vicdanlarında, kimileri siyasi olarak toplum nazarında, kimileri de tarih sayfalarında hesap vereceklerdir.   

[F.K / Ceza Hukukçusu] 30.7.2017 [Samanyolu Haber]

Pakistan’dan bir yar gelir bizlere! [Seyfi Mert]

“Eğer düşmanlarınızı gülünç gösterip mahvetmek isterseniz, 
etrafını yalakalarla doldurun.” 
(Edmound Jaloux)

Önce kısa bir ansiklopedik bilgi aktarayım: Yaklaşık iki buçuk yıl önce, ABD'nin en kritik diplomatik belgelerini içeren ve 2010 yılında sızan Wikileaks'ten bile yaklaşık 2 bin kat daha fazla veri içeren Panama Belgeleri, dünyanın en zengin isimlerinin paralarını "denizaşırı bankacılığı" yani "offshore bankacılık" yardımıyla vergisiz veya çok düşük vergili ülkelerde nasıl muhafaza ettiklerini gözler önüne sermişti. 

Daha önce de İngiliz Virgin Adaları ve HSBC ile ilgili belgeleri kamuoyuna duyuran Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ)’in Almanya’dan Sueddeutsche Zeitung, İngiltere’den BBC ve Guardian gibi, 78 ülkede 107 medya kuruluşu ile işbirliği gerçekleştirerek (tabiatıyla havuz yoktu bunların içinde) yayınlanan Panama Belgeleri’nin 2.6 terabyte büyüklüğündeki ve 11.5 milyon belgesi tarihin en büyük veri gazeteciliği sayılıyor. 

Nitekim bu tarihi ‘Panama Belgeleri’ni ortaya koyan gazeteciler en prestijli gazetecilik ödülü Pulitzer’e layık görüldüler. Elbette bunların arasında Havuzcular yoktu. Pardon Çalık grubunun adı geçiyordu ama araştırmacı gazeteciler arasında değil, bizzat belgelerin içinde, gizli, vergisiz hesaplarının olduğunu yazıyordu belgeler!

Belgelerin yayınlanmasıyla dünya çapında irili ufaklı çalkantılar oldu. Örneğin İzlanda Başbakanı istifa etti ilk olarak. 

Bu belgelerin içinde en fazla dosya bir hukuk firması olan Panama merkezli Mossack Fonseca'ya aitti. 

Yayınlanmasından birkaç gün sonra bizde unutulup gitti. Hemen her büyük yolsuzluk skandalı gibi toplum hatırlamaya değer bulmadı. 

Ancak her ülkede böyle olmadı. 

Bahsi geçen hukuk firmasının bazı belgeleri de Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’e aitti. 

Pakistan halkı bizimki gibi iki kilo makarna ile yetinmeyen bir yapıya sahip olduğundan olsa gerek, merak ettiler bu işin iç yüzünü. 

Pakistan medyası da bizim havuzdan farklı olarak işin üzerine gitmeye devam etti. Navaz Şerif olayın üzerine örter gibi olsa da, Pakistan muhalefeti devreye girdi. 

Elin oğlunun muhalefeti de bizimkine benzemiyor azizim. 

Ne pısırık ve vesayetin jargonunu kullanan sol liderleri var, ne de kim bilir hangi hesabın neticesinde iktidarın borazanına dönmüş ve muhalefete muhalefet yapmaya başlamış sağcı liderleri!

Adaleti gerçek adaletti Pakistan’ın...

Muhalefeti gerçek muhalefet. 

Medyası da gerçek medya olunca yolsuzluk bir türlü üzeri örtülemeyen pislik olarak epey uzun bir süreden beri halkın gündeminde kaldı. 

Televizyonlarında evlilik programı da yoktu Pakistan’ın, Diriliş, Kurtlar Vadisi gibi dizilerle uyuşturulmuyordu Pakistan halkı. 

Pakistan’da hâkimler vardı, Siyasetçiler vardı ve medya vardı. En önemlisi halk vardı. Çıkarcı olmayan, üç kuruşluk menfaati için kendi geleceğini yakmayan Pakistan halkı...

Başbakan Navaz Şerif’in devasa ve akıl almaz servetinden bahsediyordu belgeler. Çocukları kayıt dışı milyar dolarlarla oynuyordu. Arap ülkelerinde gizli hesapları vardı Şerif’in. Örneğin epeyce emlak almışlardı ama Şehrizar Konakları’ndan değildi bu evler!

Oklar bir anda dünürü de olan (ne enteresan değil mi?) Maliye Bakanı Ishaq Dar’a çevrildi. Muhalefet araştırma komisyonu kurmayı teklif etti. Pakistan Parlamentosu bizdeki iktidar partisi gibi, olayı hasıraltı etmek yerine Yüksek Mahkeme yargıçlarından oluşan bir komisyon ile araştırmaya başladı. 

Bizdeki 15 Temmuz Komisyonu gibi iktidar güdümünde ve yanlı bir komisyon olmadığı için Navaz Şerif de dâhil herkes sonucu bekledi. 

Birkaç gün önce Pakistan Yüksek Mahkemesi'nin, Başbakan Navaz Şerif'in ailesinin servetine yönelik yolsuzluk soruşturması nedeniyle Şerif'i görevden azledilmesi yönünde bir karar aldı. Ayrıca Şerif'in ömür boyu siyasetten men edilmesine karar verilmişti.
Yargıç Ejaz Afzal Khan, "O artık parlamentonun dürüst bir üyesi olma niteliğine sahip değil ve başbakanlık görevi de sona erecek" dedi. Çay toplamaya gitmemişlerdi Başbakanla. Facebook hesaplarında “Yalarım Reyiz” paylaşımları da yoktu yüksek yargı üyelerinin. 

Başbakan Şerif’in Ofisi “üst akıl bize oyun oynuyor” demedi nedense. Aksine "hukuk devletine olan saygısından ötürü” görevi bırakacağını açıkladı. Yüksek Mahkeme'nin Şerif ile ilgili soruşturma kapsamında ayrıca Maliye Bakanı İshak Dar'ı da görevden aldı. Dar, Şerif’in eski muhasebecisiydi aynı zamanda. 

Şerif eğer istifa etmemesi durumunda Pakistan’ı ateşe atacağını biliyordu. Kişisel ikbali için memleketi yakmayı tercih etmemişken muhalefet de adam gibi muhalefet olduğu için belki de göze alamadı Navaz şerif direnmeyi. Örneğin muhalefet partilerinden Pakistan Adalet Hareketi (PTİ) lideri İmran Han, Şerif’in istifa etmemesi durumunda 2 Kasım'da başkent İslamabad'da on binlerce kişinin katılacağı bir gösteri düzenleyeceğini açıklamıştı. 

Bizde olsa İmran Han’ın ne hainliği kalırdı, ne teröristliği biliyorsunuz. Başta Şerif ve yancıları olmak üzere tüm havuz abanırdı muhalefet partisine. Bir iki vekili tutuklanır, birkaç medya organı kapatılır, birkaç terör eylemi yaptırılır ve ortalık kan revan olurdu. 

Ama Pakistan’da işler böyle yürümüyordu… 

Şerif’in siyasi hayatı bizim Reis’inkine çok benziyor. Siyasi yasakları bile. Araplarla olan ilişkileri de. Örneğin, bizimkisi 8 ay ceza çekmiş Şerif ise 8 yıl. Suudi hanedanıyla derin bağlar kurmuş, Birleşik Arap Emirlikleri’nde kesesini doldurmuş ve Katar’la tatlı ilişkiler geliştirmiş bu zaman zarfında. Dolayısıyla onun liderliğini desteklemiş Arap monarşileri, epey de sıcak para yollamışlar. 

Hala da yolladıkları biliniyor… Şerif’in bunlara gebe olduğunu tüm dünya çok iyi biliyor. 

Ya Pakistan medyası?

Onlar da büyük resmi görüp, dış güçlerin Pakistan üzerinde ne tür mendeburca oyunlar oynadığını yazmaktansa, Şerif ve ailesi hakkında cezai bir soruşturma kararı alınabileceğini yazdı. 

Dünyada bu yaşanan olaylara en ilginç tepkiyi kim verdi dersiniz?

Elbette Havuz medyası. Onların büyük resmi görmesi bir gün bile sürmedi. Başta Pakistanlılar olmak üzere okuyanın ‘saçmalıktan başka bir şey değil” denilecek argümanlar ile Pakistanlılardan daha Pakistancı olup çıktılar bir gecede. Havuz’a göre, Navaz Şerif’e tıpkı 17/25 gibi operasyon yapılmıştı. 

Akılsız medya insanı böyle rezil ediyor işte, zira bu iki olayı birbirine benzetmek Şerif’in azledilmesini açığa düşürmez, tam tersi 17-25 Yolsuzluk operasyonlarının ne kadar sahici olduğunu ve bugün ülkenin kan gölüne dönmesinin, demokrasiden hızla uzaklaşılmasının temel sebebi olduğunu ispatlar. Bizim havuzcular “Batı terör örgütü Pakistan’da darbe yaptı” diye manşetten koltuk çıktılar Şerif’e ama ne yazık ki bizzat Navaz Şerif’in kendisi bile bu kanaatte değil! Ama olsun Havuz bu, antrenmanlıydı, daha önemlisi bunu yiyecek çok ciddi bir kitlesi vardı hala…

Müstefi Başbakan’ın Pencap Başbakanı olan kardeşi Şahbaz Şerif'in yerine getirilmesi bekleniyordu ama muhtemelen bunda da sıkıntı olabileceğini düşündü Şerif. "Şahbaz Şerif'in benden sonra yerime geçmesini destekliyorum ancak seçimlere hazırlanması uzun sürecektir. Bu nedenle Şahid Hakan Abbasi'yi aday olarak gösteriyorum" diyerek topu kanatlara yaymayı tercih etti. 

Pakistan’ın şahken şahbaz olması şimdilik sadece Havuz medyasına kaldı anlayacağınız. 

Pakistan halkı havuz medyasını takip etmiyordur şüphesiz, etseler epey eğlenecekleri ve “ne içiyor bunlar” diyecekleri kesin bence…

[Seyfi Mert] 30.7.2017 [Samanyolu Haber]
smert@samanyoluhaber.com

“Hero”nun şifresini çözenler için yeni sloganlar...[Kadir Gürcan]

Türkiye'nin meçhul bir akıbete sürükleniş sürecinde her haftaya yeterince umut kırıcı olay düşüyor. Bir gün ekonomi, her gün terör ve ardı arkası kesilmeyen dış politika kapaklanmaları. Bütün bunlar, şahsi meselelerinin ağırlığı altında ezilen iktidar sahiplerinin akli melekelerine çöreklenen şizofrenik ve melankolik halleri daha da görünür kılıyor. 

Misal aramak için kendinizi çok zorlamayın. Alın size mahkemeye “Hero” yazılı tişört ile gelen bir sanığın kopardığı fırtına. O günden sonra benzer tişörtü giyenlerin tutuklamaları devam etti. Kah deniz kenarında dolaşan aklı bir karış havada aşıklar, kah giydiği tişörtü ne zaman aldığını unutan zavallı, kan ter içindeki kamyon şoförü, bütün ciddi işleri kenara bırakan adli makamların ağına takıldı. On liralık bir tişörtten dolayı sicilli kirlenen vatandaşa mı acırsınız, adliye binası olarak yapılıp sonunda sistematik suç işleme hücrelerine dönüşen devlet kurumlarına mı yanarsınız?

Türk Halkı’nın yüzde doksanı “Hero” kelimesinin ne manaya geldiğini bilmez. Aynen, yurt dışından ithal edilen onlarca yazılı tişörtün ima ettiği manaları umursamadığı gibi. Ne gelirse başımıza az okumuş cahil zümreden geliyor. Şimdiye kadar kimse, LCWAİKİKİ, GAP, I love New York, Happy Birthday President...yazılarının şifrelerini çözme gayretine girmemişti. Bu zavallı zeka yoksunluğu da günümüz muktedirlerinin maaşlı kalemşörlerine düştü. Aynı zeka seviyesinin daha hangi rekorları deneyeceğini sabırla bekleyip, ibretle seyredeceğiz.

Varlık hikmetlerini polemiğe yatıran bu zavallı akıl fukaralarının günlük maişetlerini temin için sütunlarına bir şeyler taşıma gayretleri meselenin espri kalitesini yükseltiyor. Son on gündür “Hero” yazısının şifreleri için tüketilen mürekkebin haddi hesabı yok. Yeni Adalet Bakanı ayağının tozuyla sırf iş olsun diye “Tişört ile kahraman olunmaz!” diyesi oldu ama, mevcut kabineyi kimse ciddiye almadığı için, o da söylediğiyle kaldı. Madem tişörtle kahraman olunmuyor, zavallı insanları karga-tulumba hapse atmanın manası ne? Birisi çiçeği burnunda bakana, “Saray kontenjanından kabineye girilince de devlet adamı olunmuyor!” dese kim bilir ne kadar alınırdı. 

Aynı şifre çözücüler, son on yıl içinde benzer enerjiyi 1 Dolar’lık banknotlar için de sarf etmişlerdi. Türkiye’de 1 Dolar sıkıntısı ile Türk Ekonomisine yaptıkları katkı(!) ve emperyalist (!) işbirlikçilere haddini bildirmenin haricinde bir şey çıkmadı. Bylock, Whatsapp ve daha bir sürü komplo teorisi için neler söylenmedi ki? Zavallı vatandaş, bu delilerin eline düşmemek için cebindeki ABD banknotlarını ya gömdü ya da ateşe verip yaktı. Divanelere bulaşmaktansa çalıyı dolaşmak her zaman işe yarıyor. 

İpuçlarını bir araya getirip, yabancı tabirle, büyük resmin dilini çözmek için akla ihtiyaç olduğu kadar bir o kadar da tecrübeye ihtiyaç var. Darbe ve komploları sıradan bir vatandaş gibi günlük haber bültenlerinden takip eden ilgili kurumların daha sonra bu açıklarını giderebilmek için ne hallere düştüklerine bir baksanıza. Kendi vatandaşına tuzak kurup, darbe senaryosu üretilen bir ülkede, “Hero” tişörtü peşinden koşan kolluk kuvvetlerine rezil olmak düşüyor. Yabancı basında “Türkiye’de Hero tişörtü giyen 10 kişi tutuklandı!” yazısını görünce yüzüm kızardı.

15 Temmuz’un sene-i devriyesinde, darbe komedisi kimseyi ikna etmedi. Hala insanların, “Darbeyi eniştem söyledi. Bizim hanım, pazarlanırken birisinden duymuş. Bizim baldız’ın Whatsapp grubunda birisi ağzından kaçırmış...” saçmalıklarına inanmalarını bekliyorlar. Bu iddialar, işi istihbarat ve toplanan istihbaratı kullanılabilir işaret taşları haline getirmesi gereken kurumlar için ağır bir hakareti de ima ediyor. Öyle ya, herkes “Ya hu, çay sohbetlerine, dedikodu meclislerine düşmüş enişte, baldız ve yeğenlerin konuştuğu darbe söylentilerini, siz nasıl ıskaladınız?” diye sormaz mı? Haliyle, iş yapıyoruz diye devletin sırtına yükledikleri üstü örtülü harcamaları da...

Ayrıca madem böyle masraf ve kadrosu az bir iletişim ağıyla istihbarat ihtiyacı karşılanıyor ne diye milyarlar harcayıp, sivil, askeri ve jandarmaya ait beceriksiz 007 Bond’lar besliyoruz?

ABD’de motosiklet gruplarının dikkat çekmek ve dikkatsiz şoförleri uyarmak için tişörtlerinin arkasına yazdırdıkları “You can see me now...” ifadesi meşhur. Üç noktalı kısma çok ağır hakaretler ekliyorlar. Her gün gözleri önünde hukuk cinayetleri işlenen sözde hukuk camiasının intibaha gelmesi için bu tür tişörtler mi bulsak acaba? Bu tişört yazısının deşifre edilmeye de ihtiyacı yok. Herhalde böyle ağır bir hakareti alnının ortasına yiyen hukuk adamları “Bu adam Cumhurbaşkanı’na hakaret etti!” deyip cübbesini yeldire yeldire Saray avlusuna koşmaz? Dedik ya, ülke çapındaki komedinin harareti arttıkça artıyor.

[Kadir Gürcan] 30.7.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com